Muhtelif - 13. Sayfa - Faiz
EK
İSLÂM ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ’NÜN SORULARI VE CEVAPLARI
(
SORULAR
b) Sanayi kuruluşlarının tercihli hisseleri
c) Bankaların vadeli mevduatı
d) Bankaların kredi mektupları. Çeşitli yönleri. Eğer kredi mektubuna dayanılarak ticaret için borç almak caiz değil ise, caiz şekli nedir ki, ticaret sistemi altüst olmasın?
e) Yapı Kredi Finans Anonim Şirketi (Kurumu) ve Sanayi Finans Anonim Şirketi (Kurumu).
f) Kamu borçları:
CEVAPLAR
Birinci Soru
Birinci sorudan araştırılması gereken konular şunlardır:
Bu noktalarda herhangi bir söz söylemeden önce biz İslâmiyet öncesi Arabistan’ın ekonomik tarihi ve dış dünya ile ilişkilerine bir göz atmalıyız ki, bu ülkenin dünyadan kopuk olduğu ve sakinlerinin kendi vadileri ve çöllerinin dışındaki dünya hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı şeklindeki yanılgıdan kurtulalım.
Eski çağ tarihiyle
ilgili elimizde bulunan kayıtlar ve kaynaklardan şurası apaçık kanıtlanmıştır
ki, o dönemde Çin, Hindistan ve diğer Doğu ülkeleri ve aynı şekilde, Doğu Afrika’nın
ne kadar ticaretî Mısır Suriye, Küçük Asya (Anadolu), Yunanistan ve Roma ile
oluyorduysa, hepsi Arabistan yoluyla oluyordu. Bu ticaretin üç ana yolu vardı.
Birincisi İran üzerindeki kara ticaret yolu ki, Irak ve Suriye’den geçerdi. İkincisi,
Basra Körfezinin deniz ticaret yolu ki, bununla tüm ticarî mallar Arabistan’ın
doğu kıyılarına iner ve Devmet-ül Cendel yahut Palmyra üzerinden
geçerdi. Üçüncüsü Hint Okyanusu yolu ki, bundan gelen tüm ticarî mallar Hadre
Mevt ve Yemen’den geçerdi. Bu üç yolda da Araplar yaşıyordu ve
yerleşim merkezleri kurmuştu. Arapların kendisi bir taraftan mal alıp başka
tarafa satardı. Onlar taşımacılıkta yapardı ve kendi bölgelerinden geçen
ticaret kervanlarından gayet ağır vergiler alıp emniyet içinde geçmelerinin
sorumluluğunu da üstlenirlerdi. Bu üç şekilde de, uluslararası ticaretle yakından
ilgili oldular. M.Ö.
Bu ticarî ilişkilerin dışında
da Araplar’ın siyasî ve kültürel açıdan çevrelerindeki uygar dünya ile yakın
ilişkileri vardı. Örneğin, M.Ö.
Ayrıca, Arabistan’ın her tarafından kabile reisleri, şeyhler, soylular ve tüccarlarda çok sayıda Romalı, Yunanlı, İranlı cariye ve köleler vardı. İran ve Bizans arasındaki savaşlarda alınan esirlerin gereğinden fazla sayıda olanları pazarlarda satılırdı. Ve Arabistan bu malın önemli bir pazarıydı. Bu kölelerin önemli bir bölümü hem okumuş hem kültürlü olup sanat ve ticaretle de uğraşıyordu. Arap şeyhleri ve tüccarlar onları geniş çapta kullanırlardı. Mekke, Taif, Yesrib ve diğer yerleşim merkezlerinde bunların önemli bir sayısı vardı ve bunlar zanaatkâr veya ticarî elemanlar olarak efendilerine değerli hizmetlerde bulunuyordu. Bu işçi ve hizmetkarları çalıştıran Arap tüccarların kulaklarına çevredeki ülkelerde malî ve ticarî işlerin nasıl olduğuna dair bilgilerin gitmediği nasıl mümkün olabilir?
Bunun yanı sıra, Arabistan’ın ekonomik tarihinin başka bir yönü de göz önünde bulundurulmalıdır. Arabistan hiçbir zaman ne gıda maddeleri bakımından kendi kendine yeterli durumda olmuş ve ne de orada tüm ihtiyaç maddelerinin üretildiği sanayiler kurulmuştur. Bu ülkeye yiyecek maddeleri her zaman dışarıdan ithal edilmiştir ve her türlü sanayi mamulleri hatta dokuma kumaş bile daha çok dışarıdan gelmiştir. Hz. Peygamber صلي الله عليه وسلم zamanında bu ithalât daha çok iki grubun elinde bulunuyordu. Birincisi Kureyş ve Sakîf. İkincisi Yahudiler. Ne var ki, bunlar sadece mal ithal edip toptan dağıtım yaparlardı. Yurt içindeki küçük yerleşim alanlarında ve kabilelerin yuvalarında perakende satışını bunlar yapmazdı ve yapamazdı da. Kabileler de tüm ticarî kârların bunlara gitmesine ve kendilerinin bu tekele girme imkanı bulunmamasına tahammül edemezdi. Bu nedenle, toptancı olarak bunlar, memleketin içindeki perakendecilere milyarlarca liralık mal satardı. Ve bunun önemli bir bölümü veresiye olarak satılırdı. Herhalde dünyada toptan ve perakende alışverişlerde hiçbir zaman ve hiçbir yerde tamamen nakit ve peşin ödeme şekli yoktu. Bu gibi alışverişte borç veya ödünç alma kaçınılmaz bir şeydir. Eğer sadece Arabistan’da o zaman bu alışverişin nakit yapıldığı ve borç işleminin hiç olmadığı iddia edilse de, bu hem aklen, hem tarihi açıdan yanlış olur ki, bunu ben daha sonra açıklamaya çalışacağım.
Şimdi ben yukarıdaki noktaları ele alacağım.
Eski çağlarda, borcun sadece kişisel olarak ve özel ihtiyaçlar için alınmadığı, aksine ticarî, sanayi ve tarımsal amaçlar için de alındığı ve hükümetlerinde kendi resmî işleri için borç aldığı tarihen sabittir ve eskiden borç alışverişinin yalnız ve yalnız kişisel ihtiyaçlar için alındığını iddia etmek için hiçbir temel yoktur. Aynı şekilde, bu da biliniyor ki, borç durumunda asıl para veya maldan daha fazla alma yöntemi kişisel veya ticarî işler arasında herhangi bir ayrım yapılmadan geçerli idi.
Encyclopadea Britannica
(
Willy Durant, “A Story of Civilisation” (Uygarlık Öyküsü) adlı kitabında Babil ile ilgili olarak şunları yazmıştır:
“Ülkede yasa uyarınca
nakit para borcundan yılda %
Aynı yazar daha sonra şunları belirtmiştir:
“Faiz yiyiciliği bir
salgın hastalığı haline almış ve tıpkı bizim sanayimiz gibi, Babil’in ticaret
ve sanayi bu karmaşık düzenin içinde idi. Babil uygarlığı aslında bir ticaret
uygarlığıydı. O zamana ait ne kadar belge ve bulgu bulunmuşsa, bunların çoğu iş
ve ticaret ile ilgilidir. Örneğin satış, borç, ihale, ortaklık, komisyonculuk,
mübadele, sözleşme ve benzeri işlerle ilgili.”[1] Asur Devletinin durumu da
bundan farklı değildi. M.Ö.
Encyclopadea
Britannica’nın “bankalar” maddesinde Yunanistan’da M.Ö.
Willy Durant’a göre M.Ö.
Sonra Roma dönemi var ki, bununla ilgili olarak aynı yazar şunları yazmaktadır:
“M.Ö. İkinci y.y.’da
Roma’da bankacılık çok gelişmişti. Tefeciler, müşterilerin mevduatlarını kabul
eder ve bunlar için kendilerine faiz öderdi. Hem borç alır, hem verirlerdi. İşe
hem kendi paralarını yatırır, hem başkalarının da yatırmalarını sağlarlardı.[4]
M.S. birinci y.y.’da Roma İmparatorluluğunun her kesiminde bankalar kurulmuştu.
Bunlar bankacılığın çeşitli işlemlerinin yanı sıra, müşterilerin mevduatlarını
kabul eder, bunlar üzerine faiz öder ve sonra bu paraları borç verip faiz alırdı.
Bu iş daha çok Yunanlı ve Suriyelilerin elinde idi Gall’de ise Suriyeliler ve
tefeciler neredeyse, birbiriyle özdeşleşmiştir. O devirde devlet hazinesinden
sonra toprak ürünleri için faizli kredi verilirdi. Ağustos döneminde faiz oranı
%
M.S.
Hazreti Peygamber صلي الله
عليه وسلم’in zuhuruna yakın zamanda Bizans İmparatoru
Justinian (ki, Hazreti Peygamberin صلي الله
عليه وسلم doğumundan
sadece
Tam Nübüvvet döneminde Bizans ile Pers İmparatorlukları arasında şiddetli savaşlar meydana geliyordu ki, bunlardan Kur’ân-ı Kerim’in Er-Rûm süresinde bahsedilmiştir. Savaş için Bizans İmparatorluğunda Heraclius (Heraklius) Kilise’de toplanmış olan servetin bir bölümünü borç olarak aldı ve bunun için faiz ödemeyi taahhüt etti.[9] Bu savaş, Pers İmparatoru Hüsrev Pervize karşı yapılacaktı. Şimdi, Irak ile Mısır’a kadar olan bölgeyi altüst eden, Pers İmparatorluğunun büyük zaferler elde etmesine ve bunun her tarafta konuşulmasına neden olan ve çok zor durumda olan Heraclius’un İmparatorluğu kurtardıktan sonra birdenbire Hüsrev’e karşı görülmemiş bir taarruz başlattığı ve bunun da Sâsânî saltanatının merkezi Medain’in yerle bir olmasına neden olduğu bu büyük savaşta Bizans İmparatorunun karşı taarruzu başlatmak için Kiliseler’den borç aldığı gerçeğinin Arapların gözünden kaçtığına nasıl inanılabilir? Hıristiyanların Mecûsilerden kurtarılması ve sadece Beyt-ül Mukaddes (Kudüs) değil, kutsal Haç’ın da müşriklerin ellerinden geri alınması için savaş yapılsın ve Kiliseler’in rahipleri bu hayırlı iş için faizle kredi versinler ve bu garip olay, dünyanın süper devletlerinin arasındaki askeri mücadelenin sonuçlarını yakından izleyen insanların gözünden nasıl kaçsın? Özellikle Rûm sûresinin inişi sırasında Bizans mı yoksa Pers İmparatorluğunun kazanacağına ilişkin Hz. Ebû Bekr ile Kureyşli kabile reisleri arasında bahse girildiği halde onlar bundan nasıl habersiz olabilirler?
Buraya kadar arz
ettiklerimden, Arapların Orta Doğunun çeşitli milletlerinin ekonomik, sosyal ve
siyasî yaşamıyla eski çağlardan beri yakından ilgili oldukları ve bu bölgede
Şimdi de bizzat Arapların, Hz. Peygamber صلي الله عليه وسلم zamanında olan malî durum ve işlerine bir göz atalım. Daha önce, Arabistan’ın ihtiyaçları için gıda maddelerini ve içkiyi genellikle Yahudilerin ithal ettiğini geriye kalan malların Mekke ve Taif’in tüccarlarının dış ülkelerden getirdiklerini ifade etmiştim. Ben az önce, Kureyş, Sâkif ve Yahudilerin bütün bu ticaretinin toptancılıktan ibaret olduğuna işaret etmiştim. Yurt içinde ise perakendeciliğini başkaları yapar ve bu malları onlardan satın alırdı. Ben ayrıca, toptancılar ile perakendeciler arasında ticaret ve alışverişin dünyada hiçbir zaman sadece ve sadece nakit olmadığını vurguladım ve Arabistan’da bunun böyle olmadığını kaydettim. Bundan sonra ribâ ile ilgili âyetin tefsiri konusunda Risâlet dönemine yakın devrede müfessirlerce naklolunan rivâyetlere de bir göz atalım. Dehhak, “faizden (henüz alınmamış olup ta) kalanı bırakın” ayetinin tefsirinde şöyle yazmaktadır: “Bu, Cahiliy-ye döneminde insanların alışveriş yaptığı faizdi.”[10]
Katade şöyle demektedir:
“Cahiliyye dönemi insanlarının ribâsı şuydu: Bir kişi başka bir kişiye mal satar ve bedelinin ödenmesi için bir süre belirlenirdi eğer süre dolar ve alıcıda bedelini ödeyecek mal veya para yoksa, satıcı ondan daha fazla para alacağını açıklar ve süreyi uzatırdı.”[11]
Süddi diyor ki:
“faizden kalanı bırakın” âyeti Abbas bin Abdulmuttalib ve Benî El-Muğiyre’den bir kişi hakkında inmiştir. Bunlar Cahiliyyede ortak bir iş yapıyordu ve Sakîf’li Benî Amr mensuplarına faizle para vermiş. İslâmiyet’in doğuşu sırasında büyük bir sermayesi faize yatırılmış durumdaydı.[12]
Bütün bu rivayetler perakendecilere borç olarak mal satımı ve ondan faiz alımını bize bildirmektedir. Bunlar aynı zamanda, bu ticarî faiz için de “Er-ribâ” teriminin kullanıldığını, ticarî borçlar için başka bir kelimenin kullanılmadığını ve sadece kişisel ihtiyaçlar için alınan borçlardan tahsil edilen faiz için “Er-ribâ”nın kullanılmadığını da kanıtlamaktadır.
Ayrıca, Buhârî’nin
Bu rivayet, ticaret amacıyla borç alma kavramının o zaman Araplar için yabancı olmadığını açıkça göstermektedir.
İbn Mâce[16] ve Nesai’de[17] yer alan bir rivayete
göre Hz. Peygamber صلي
الله عليه
وسلم Huneyn
Savaşı sırasında Abdullah bin Rabi’ye Mahzûmi’den
Bir dostum iki olaya
daha dikkatimi çekmiştir ki, bunun için kendisine Teşekkür ediyorum. Birinci
olay Hint Bint-i Utbe ile ilgilidir. Kendisi Hz. Ömer رضي
الله عنه Beytu’l-Mal’a ait
muhtemelen
İkinci olay da yine Hz. Ömer رضي الله عنه dönemine aittir: Hz. Ebû Musa Eş’ariرضي الله عنه (Basra valisi) Beytu’l-Mal’a ait parayı, Hz. Ömer’in iki oğlu, Abdullah ve Ubeydullaha رضي الله عنهم ticarî amaçlar için borç verdi. Ancak, daha sonra Hz. Ömer رضي الله عنه bu borcun şaibeli olduğunu belirterek oğullarından gerek anapara gerekse kârının tümünü geri vermelerini istedi. Ancak yine insanların tavsiyeleri üzerine bu borcu “Kırât” (mudarebe) ilan ederek kârın yarısını tahsil etti.[19]
Bu iki örnekte Cahiliyye
dönemine çok yakın bir döneme aittir. Arabistan da Hicrettin sonra
İslâmî dönemin
tarihçileri, muhaddisleri ve müfessirlerinin kişisel ihtiyaçlar ile ticarî
borçları açık ve net bir şekilde ayrı ayrı neden anlatmadığı konusuna gelince,
bunun açık bir nedeni şu olabilir: Onlarda borç hangi amaçlar için alınmış
olursa olsun borçtur ve bunlardan faiz alınması da aynı değerlendirmeye tabi
tutuluyordu. Onlar ne, açlıktan ölmekte olan kimselerin karınlarını doyurmak
için borç aldıklarını açıklamaya ne de insanların ticaret ve iş için borç aldıklarını
ayrıntılı biçimde anlatmaya gerek duydu. Bu konuyla ilgili ayrıntılar nadiren
bulunduğu için Arabistan’daki durumu anlayabilmek amacıyla o zaman dünyanın
genel durumuna bakmak gerekmektedir. Çeşitli borçlar arasında amaçları açısından
fark gözetilip, bir çeşit borçlardan faiz alınmasını caiz ve diğer çeşit
borçlardan faiz alınmasını yasak sayma kavramı, herhalde,
İslâm öncesi dönemde
borç alınan sermaye ile ticaret yapılmasının mümkün olmadığı, çünkü ülkede doğru
dürüst bir hükümetin bulunmadığı, her tarafta anarşinin hakim olduğu, ticarî
kafilelerin kabilelerin denetimi altındaki bölgelerden geçmek için büyük
vergiler ödemekte olduğu ve bu tehlikeli durumlar nedeniyle faiz oranının %
Eğer şartlar varsayıldığı
gibi olsaydı, böylesine parlak ve yoğun ticaret nasıl yapılabilirdi? Ekonomik
teori ve ilkeler hakkında çok düzeysel bilgi bile, huzursuzluk ve güvensizlik
nedeniyle ticarî faiz oranının %
İkinci Soru
Arap dilinde “ribâ” kelimesinin anlamı elbette ki, fazlalık, artış ve büyümedir. Ancak bir terim olarak, “er-ribâ”dan neyin kastedildiği Kur’ân-ı Kerim’in şu ayetinden açıkça anlaşılmaktadır:
“Faizden (henüz alınmamış olup ta) kalanı bırakın…Tevbe
ederseniz anaparanız (sermayeleriniz) yine sizindir…Borçlunun eli dar ise geniş
bir zamana kadar mühlet verilir…” (El-Bakara:
Bu sözler, ribâ ile ilgili bu emrin borçla ilgili olduğunu göstermektedir ve borçta ana paradan fazla ne istenirse o er-ribâ’dır ve bunun bırakılması emredilmiştir. Bunun dışında Kur’ân şu sözleriyle de ribâ’nın anlamına açıklık getirmiştir: “Allah bey’i (satış) helâl ve ribâyı haram kılmıştır” Bu sözler gösteriyor ki, borç verilen anapara (ra’su’l mal)dan fazla alınan şey bey’de, yani satışta maliyetten alınan fazlalık kârdan farklıdır. Başka bir deyişle, ribâ bey’ şeklinde olmayan malın fazlasıdır. Bu nedenle muhaddisler, fakihler ve müfessirler bir borç olayında ana paradan alınan ribânın Kur’ân tarafından haram kılındığında görüş birliğine var-mışlardır.
İlk soruya cevap verilirken tarihi kayıtlardan, Kur’ân’ın inişi sırasında Arabistan’da borç alışverişinin sadece kişisel amaçlar değil iş ve ticaret ile devlet işleri için de yapıldığı kanıtlanmıştır. Kur’ân buna rağmen ribâ’nın hürmetini emrederken bu konuya temas etmemiş veya herhangi bir işarette bulunmamıştır. Beki bundan amaçlar açısından bir borç ile başka bir borç arasında fark olabileceği ve faiz hürmetiyle emrin sadece kişisel ihtiyaçlar için alınan borçlara mahsus olduğu ve kâr getirici amaçlar için alınan borçtan faiz almanın helâl olabileceği sonucu çıkarılabilir.
Ancak İslâm hukukçuları birinci Hicrî y.y’dan bu yana “üzerinden kâr alınan her borç” konusunda birleşmiştir. Yakın zamandan önceki fakîhlerin bu konuda görüş ayrılığına düştüğüne ilişkin bir tek örnek fıkıh tarihinden verile-mez.
Üçüncü Soru
Şimdi gelelim ribâ ile ribh arasındaki farka. Ribâ, borç verip asıl paradan fazlasını almaya denir. Bunun aksine “ribh”ten malı maliyetinden daha yüksek bir fiyata satmak anlaşılmaktadır. Bunun aksi olur, yani bir şahsın malı maliyetinin altında satılırsa buna zarar denir. “Lisân’ül Arab”ta “ribh”in anlamı şöyle verilmiştir:
Ticarette fazlalığa ribhu; rabahu; rabâhu denir. Araplar, ticaretle uğraşanın kâr etmesine, “rebhet ticaretuhu” derler.
Ve Allahü Tealâ, “fema rebehet ticaretühüm” “ticaretleri kârlı olmamıştır.” buyurmuştur.”
“Müfredât-ı İmam Râgıb”da şöyle denilmiştir:
“Ribh, (kâr) alım satım da elde edilen fazlalıktır.”
Kur’ân-ı Kerim’in kendiside ribâ ile ticari kâr arasındaki farka değinmiştir. Arap kafirlerinin faizin hürmetiyle ileri sürdükleri itirazları şuydu: Bey’de, yani alışverişte asıl maliyetten fazla alınan satış fiyatı da zaten borçta asıl paradan daha fazla alınan kâr gibi bir şeydir. Kur’ân-ı Kerim buna cevap olarak dedi ki, “Allah, bey’i helâl, ribâyı da haram kılmıştır.” Yani servette bey’ yoluyla meydana gelen artış başka, borç yoluyla ise başka bir şeydir. Birini Cenab-ı Allah helâl diğerini ise haram kılmıştır. Eğer bir kişi kâr etmek istiyorsa kendisinin bey’ işini yapma veya başka birisiyle ortak olma yolu açıktır. Ancak borç verip kâr etme yolu kapatılmıştır.
Dördüncü Soru
Ribâ’nın tanımı: “Borç meselesinde anaparadan ne kadar fazla para şartlı olarak alınırsa, o ribâ’dır” şeklinde yapılmıştır. Bu tanımda ribâyı borç verenin mi istediği yoksa borç alanın mı kendisi önerdiği hiç tartışma konusu değildir. Bu soru ribâ’nın yasal tanımı açısından yersiz ve etkisizdir. Kur’ân veya herhangi bir sahih hadiste bunun (şart koşulmadığı halde) borç alan tarafından verilmesi halinde faiz veya haram oluşu arasında bir fark olduğuna dair en ufak bir kayıt yoktur. Ayrıca, dünyada öyle aklı başında hiçbir kişi yoktur ki, kendisine faizsiz borç verilmesi halinde bile kendisi faiz vermekte ısrar etsin. Borç alan tarafından böyle bir şart ancak onun herhangi bir yerden faizsiz borç alma umudunun bulunmaması halinde ileri sürülebilir. Bu nedenle, faizin tanımında bunun etkisiz olması şarttır. Ayrıca, bankalar tarafından eski devirlerde ve bugün de emanet olarak bulunan sermaye için faiz verilmesinin nedeni insanların kendi biriktirmiş oldukları paraları kâr etme umuduyla kendilerine teslim etmeleri ve onlarında düşük oranda faizle aldıkları bu paraları daha yüksek faizle borç verip daha çok kâr etmeleriydi ve kâr etmeleridir. Böyle bir peşkeş, faiz veren tarafından çekiliyorsa, faizin hürmeti konusunda onun dikkate değer olmasının başka makul bir nedeni ne olabilir ki? Emanetler üzerine verilen faizin niteliği aslında şudur: Bu, aynı emanetlerin kişisel, iş ve devlet borçları şeklinde verilip alınan faizin bir parçasıdır. Bu tıpkı öyle bir pay gibidir ki, bir kişi soygun için gerekli olan alet ve malzemeleri birinden aldıktan sonra çaldığı malın bir kısmını ona veriyor. Bu pay şu delil ile caiz olamaz ki, pay veren bunu seve seve vermiştir ve alan bunu zor kullanılarak almamıştır.
Beşinci Soru
Bey’i selem, aslında peşin
alışverişin bir şeklidir. Yani, diyelim ki, bir kişi başka bir kişiden bugün
bir mal alıp fiyatını öder ve satıcının o malı kendisine teslim etmesi için bir
tarih belirler örneğin, ben bugün bir kişiden
Altıncı Soru
Hemcins eşyanın elden
ele değiştirilmesinde tefadılın (fazlalığın) haram kılınmasının amacı İbn-i
Kayyım ve diğer bazı kimselerin belirttiği gibi, aslında nedeni ortadan kaldırmaktır.
Yani, asıl haram olan “ribâe-n nesie” (borç faizi)dir. Ancak ‘fazla
alma ve kazanma zihniyeti’ni ortadan kaldırmak amacıyla hemcins eşyanın
elden ele değiştirilmesi ve satılmasında tefadıl yasaklanmıştır. Bu iş, yani
aynı cins malın alışverişin örneğin, pirincin pirinçle değiştirilmesi ancak
pirincin bir türünün kaliteli, diğerinin ise kalitesiz olması halinde yapılabilir.
Şari’in (kanun koyucu) amacı şudur: Piyasadaki fiyat farkı aynı kalitelerinde
de olduğu gibi olsa dahi, kaliteli bir kilo pirinç kalitesiz bir kilo
Yedinci Soru
Ticarette tarafların rızası elbette gereklidir. Ancak bu ne ticaretin helâl olmasının illetidir, ne de bunun yokluğu faizin haram olmasının illetidir. Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde faiz, verenin bunu istemeyerek ve mecburen verdiği için haram kılındığı belirtilmemiştir. Dünyada hiç kimse faizi gönül rızasıyla vermez ve faizsiz kredi veya borç alma imkanı olursa, kimse bunları faizli almaz. Ne var ki, bunun hürmeti konusunda razı olmak veya olmamak tamamen ayrı bir şeydir. Zira Kur’ân, hangi işte ra’su’l-mal (anaparadan)’dan fazla ödeme şartı varsa onu kesinlikle haram kılmıştır ve bu hususta tarafların birbiriyle anlaşıp anlaşmadığını dikkate almamıştır.
Şimdi gelelim, faizli borçtaki hürmetin asıl illetinin “zulüm” olmasına ve hangi borçta faiz alınırken zulüm yapılmamışsa, o faizin helâl sayılması konusuna. Bu hususta şunu arz edeyim ki, Kur’ân-ı Kerim, kayıtlarından sizin “zulüm”ün hürmet illeti oluşunu çıkarıp “zulüm” kelimesine istediğiniz anlam ve kavramı vermenize hiç imkân tanımamıştır. Kur’ân nerede bu hürmet illetini beyan ediyorsa, orada zulmün anlamını açıkça ifade etmiştir. Sözleri şöyledir:
“Ey müminler,
Allah’tan korkun ve faizden (henüz alınmamış olup ta) kalanı bırakın…Tevbe
ederseniz mallarınızın anaparaları yine sizindir. Ne zulmeder ne de zulme uğrarsınız.”
(El-Bakara:
Burada iki zulümden söz edilmiştir. Birincisi, borç verenin, borç alana yaptığı zulüm. İkincisi, borç alanın, borç verene yaptığı zulüm. Ayetin bağlantısından anlaşılacağı gibi borç alanın borç verene yaptığı zulüm, borç verilen malın anaparasını, bile ona geri vermemesidir. Aynı şekilde, bu âyette açıkça belirlendiği gibi, borç verenin, borç alana yaptığı zulüm, ondan ana paradan fazlasını istemesidir. Böylece, Kur’ân-ı Kerim, borç konusunda borç veren ile alanın birbirine yaptığı zulmü kendisi açıkça ortaya koyuyor. Bu anlama göre adalet borç verenin, borç alandan sadece anaparayı geri alması ve zulüm ise, ana paradan fazlasını talep etmesidir. Kur’ân-ı Kerim’in bu bağlantısı, anlamı açısından o kadar açıktır ki, İbn Abbas ve İbn Zeyd’den son dönem müfessirleri Şevkâni ve Alusî’ye kadar herkes bundan aynı anlamı çıkarmıştır. Bütün bu süre boyunca hiçbir müfessirin, Kur’ân’dan sadece “zulüm” kelimesini ribâ’nın illet-i hürmeti olarak seçtiği ve zulmün anlamını dışardan almaya çalıştığına rastlanmamıştır. Bir ibarenin devamında bulunan bir kelimenin açık anlamı ortada iken, onu bir yana bırakmak ve kendimiz tarafından ona başka bir anlam vermek usûlen tamamen yanlıştır. Bu soruda ortaya atılan şu varsayımı da biz kabul etmiyoruz ki, “ticarî faiz herhangi bir tarafa zulüm niteliğinde değildir.” Bir kişinin sermayesini borç olarak verip belli bir kâr garantisi alması ancak işlerini yürütmek amacıyla zaman, emek ve zekâlarını kullananlar için herhangi bir kâr güvencesinin olmaması, aksine zarara uğramaları halinde, bile, borç verene anaparayı faiziyle beraber vermekle yükümlü olmaları az bir zulüm müdür? Bütün risk, emek harcayan ve çalışan tarafa aittir ve salt kâr sermaye veren tarafa aittir. Buna nasıl adalet diyebiliriz? O halde, faiz, ister kişisel borç ihtiyaçları için verilen paradan ister ticarî borçlardan alınsın, zulümdür, haksızlıktır. Adalet, eğer siz borç veriyorsanız, sizin sadece anaparayı alma garantisi almanızı ve eğer siz işe para yatırıyorsanız, o zaman bir ortak olarak yatırmanızı gerektiriyor.
Sekizinci Soru
Bu sorunun ayrıntılı cevabını kaleme aldığım “faiz” kitabında vermiş bulunuyorum.[23] Burada kısa bir cevap vermekle yetineceğim.
a)Sanayi kuruluşlarının normal hisseleri tamamen caizdir, ama şu şartla ki, işleri haram türünden olmasın.
b)Belli bir kâr garantisine sahip tercihli hisseler, faiz tanımının kapsamına girer ve caiz değildirler.
c)Bankaların vadeli hesapları konusunda iki yol seçilebilir. Sadece kendi paralarının korunmasını isteyenler ve sermayelerinin herhangi bir işe yatırılmasını istemeyenlerin paralarını bankalar emanet olarak değil, borç olarak kabul etsin, bu meblağı işe yatırıp kâr etsinler ve ana parayı belli bir sürede geri verme garantisi versinler.
Ve kendi paralarını bankalar yoluyla işe yatırmak isteyenlerin paralarını bankalar emanet olarak kabul etmek yerine, onlarla genel bir ortaklık sözleşmesi imzalasınlar, tüm kârlarını, banka işleminin kapsamı altındaki ticarî, endüstriyel, tarımsal ve diğer faaliyetlerinde kullansınlar ve bu genel faaliyetlerden elde edilen kârı, bizzat bankanın hissedarlarına dağıtıldığı gibi, belli bir program ve oranda mudilerine dağıtsınlar.
d)Bankalarda kredi mektuplarının açılmasının çeşitli şekilleri vardır ki, Şer’î durumları ona göre değişir. Eğer bankanın bir kişinin güvenilir olması hakkında sadece bir senet vermesi gerekiyorsa, kendi büro masraflarını karşılamak için belli bir ücret alabilir. Eğer banka karşı tarafa para ödeme sorumluluğunu üstleniyorsa, faiz almaması gerekir. Bunun için çeşitli caiz yollara başvurabilir. Örneğin, işadamlarının bankaların cari hesaplarındaki paralar üzerine herhangi bir faiz vermek yerine hesap ve defter tutma ücreti alınabilir ve bu paralar kısa vadeli borçlar şeklinde işadamlarına faizsiz olarak verilebilir. Bu gibi borçlulardan banka o paraların faizini almasın, ama kendi büro masrafları için ücret alsın.
e)Hükümet, kendi emri altında ne kadar kuruluş oluşturmuşsa, onlardan faiz unsuruna kaldırmalıdır. Bunun yerine caiz ve kârlı olan diğer yöntemler biraz kafa patlatma ve içtihat yoluyla ortaya çıkarılabilir. Burada bu tür kuruluşlarla ilgili olarak ayrıntılı bir açıklama yapılamaz. Önemli olan şu ki, önce haram olan şeyi haram olarak kabul edelim, sonrada ondan kurtulma yollarını arayalım. Daha sonra, her hükümet dairesi veya kuruluşu için bir denetleme komitesi kurulsun; bu komiteler, kuruluşların tüm yönetim ve faaliyetlerini denetlesin ve nerede haram iş yapılıyorsa, İslâmî emirler açısından hem caiz hem pratik ve kârlı alternatiflerini bulsun. Her şeyden önce zihniyetimizi değiştirmeliyiz. Yani, Batılıların o köhne ve üzerinde yürümeye alıştığımız yollarında gözümüz kapalı olarak yürümekten vazgeçmeliyiz ve bu yolların bizim için caiz kılınmasındaki anlamsız ısrarımıza son vermeliyiz. Kolayı sevmemiz, biraz kafa patlatarak ve biraz uğraşarak yeni bir yol bulmamızı engellemektedir. Körü körüne taklit hastalığı, maalesef tüm milletimizde yayılmıştır. Bundan ne cübbeli ve sarıklılar ne de takım elbiseliler kurtulabilmiştir.
f)Hükümetin aldığı iç borçlar üzerinden faiz verilmemelidir. Bunun yerine, hükümet iç borçlanma ile ele alınan projeleri ve işleri düzenli ticarî ilke ve kurallara göre yeniden düzenlemeli ve onlardan kazanılan kârı borç aldığı kimselere belli bir oranda dağıtmalıdır. Borçlanma süresi sona erdikten ve borç verenlere de anaparaları geri verildikten sonra ise kârdaki payları da otomatikman sona erecektir. Bu durumda aslında, büyük bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Belirlenen faiz oranıyla alınan borçların türü değiştirilmeli ve kârda ortak pay ve dengeli oran sistemi getirilmelidir.
Yabancı ülkelerden alınan dış borçların durumu ise hayli karışıktır. Bütün bu borçlar ayrıntılı bir biçimde teker teker gözden geçirilmedikçe asıl niteliklerinin ne olduğu ve hürmetlerinden kurtulmak için ne kadar ve nelerin yapılabileceği söylenemez. Ancak ilke olarak şunu belirtebilirim ki, ilk önce bütün dikkatimizi yurt içindeki faizi ortadan kaldırmaya çevirmeliyiz. Ve yurt dışında nerede faiz alışverişinden kurtulmak mümkün değilse, orada bu âfete, bundan kurtuluş yolu bulununcaya kadar tahammül edilmelidir. Biz kendi selahiyetlerimizin el verdiği kadar Allah’ın önünde sorum-luyuz. Eğer biz o kadar günahtan kurtulabilirsek, elimiz kolumuz bağlı olduğu için affedileceğimizi umabiliriz.
(Tercümanu’l-Kur’ân,
Mayıs-Haziran
[1]
Birinci cilt sayfa
[2]
Birinci cilt sayfa
[3] Birinci cilt sayfa
[4]
Üçüncü cilt sayfa
[5]
Üçüncü cilt sayfa
[6]
Birinci cilt sayfa
[7]
Willy Durant, dördüncü cilt sayfa
[8]
Hicaz’dan Filistin’e ve Suriye’ye giden
Kureyş’in ticaret kervanlarının büyüklüğü ve görkemliği hakkında bir fikir
edinmek için şu örneği verebiliriz ki, Bedir Gazvesi sırasında Ebû Süfyan’ın
önderliğinde Suriye’den Mekke’ye dönmekte olan kervanda
[9]
Cambridge Economic History of Europe
(Cambridge Avrupa Ekonomi Tarihi), cilt
[10]
İbn Cerir, cilt
[11] İbn
Cerir, cilt
[12] İbn Cerir cilt
[13] Buhârî, Kitabü’z-Zekât (Bâb-ı Ma Yestehric minel-bahr), Kitabü’ş-Şurût, Kitabü’l-İstikrâd, Kitabü’l-Kefale, Kitabü’l-Lakita, Kitabu’l-İstizân ve Kitabu’l- Buyu’(Babu’t-Ticaret fi’l-Bahr).
[14] Nesaî, Kitabu’l-Lakita
[15]
Belki de, burada, rivâyette “ticaret
amacıyla” kelimesinin kullanılmadığı şeklinde itirazda bulunulabilir. Ancak
bu itiraz bir kaç nedenle yanlıştır. Bir kere, rivayette borç için, “Eslefe
yuslifu” sigası (kipi) kullanılmıştır ki, hemen hemen avans para verme
anlamındadır ve genellikle ticarî işlemler için kullanılır. Ayrıca, alınan
borç da büyük bir meblağ idi, yani bin dinar. Gayet tabii ki, bu kadar para
[16]
Tarih-i Taberi, Hicrî
[17] Kitabu’l-Buyu’, Bâbu’l-İstikrâz.
[18] Ebvâbu’l-Ticare : Bâb-ı Hüsnü’l-Kaza
[19] Muvatta, Kitabu’l-Kırât ve Bâb-ü Siret-i Ömer bin El Hattab رضي الله عنه
[20]
Bununla ilgili olarak şöyle denilebilir:
“Hayır. Cahiliyye döneminde olmayıp İslâmiyetten sonra ortaya çıkan bir çok
kavram vardır. Bu kavramda İslâm’dan çok sonra doğan bir kavramdır.”
Eğer biri böyle derse, biz de diyeceğiz ki,
pekâlâ bu İslâm sonrasının bir ürünü olsun ancak bu, Hz. Ömerرضي
الله عنه zamanında sermaye borç
alarak ticaret yapma geleneğinin başladığını kanıtlamaktadır ve bundan sonra,
daha önce belirttiğimiz gibi İmâm Ebû Hanife zamanına kadar durum öylesine
yadırganmaz hale gelmişti ki,
[21]
Henry Piren, “Economic and Social
History of Medieval Europe” (Orta Çağ Avrupasının Ekonomik ve Sosyal
Tarihi), İng. Tercüme, IV, Butler baskısı, Londra,
[22]
“Arabia before Muhammad” (Hz.
Muhammed’in bi’setinden önce Arabistan), sayfa
[23] Bakınız bu kitabın dokuzuncu bölümü: “Düzeltmenin Pratik Şekilleri”
İslami Okul Okulların En Önemlisi