Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Yayıncının Önsözü - Islamdahukumet - 1. Sayfa

Yayıncının Önsözü

 

YAYINCININ ÖNSÖZÜ

 

İslâmda Hükümet, isimli kitabımızın ilk baskısının, ciddi ilim çevrelerinde tahminimizin çok üstünde bir ilgi gördüğü­ne şahit olduk.

Birinci baskı nüshalarının az bir zamanda bitmesi ve mev­cutlarının elden ele dolaştığını sayısız defalar bizzat görme­miz, bu cazip rağbetin açık delilini teşkil etmiş oldu. Gerçeğe su­samış üniversite talebeleri, İslâm (İs­lâmî ilimler) araştırıcıları, ilim çevreleri, siyaset meraklı­ları bu eseri, ısrarla aradıkla­rından aynı eserin ikinci bas­kısını hazırlamaya karar verdik. Fakat bu ara, muhterem müellif eseri bir daha gözden geçirmek bazı hususları ilâve etmek bazı yerlerde daha geniş malûmat ver­mek bazı müphem kalan meseleleri izah etmek arzusunu iz­har ettiler. Bu meşru mazeretimize nedeniyle, ikinci bas­kının yayın işi elimizde olmayan sebeb­lerden dolayı, bir müddet gecikmiş oldu. Allah'a sonsuz hamd ve senalar olsun ki, eser mükemmel bir şe­kilde tamamlandı. Artık, bu eserde İslâm’ın siyasî nazariye­sini, muhtelif cepheler­den ve çeşitli yönlerden incelemek ve değerlendirmek mümkün olacaktır.

İlk baskıda bu eseri, yalnız bir cilt olarak tanzim et­miştik. Esasen hacimli olan esere yeni ilâveler de ekle­nince sahifeler bir hayli çoğalmış oldu. Bu bakımdan, eserin tamamını iki kısma bölmeyi daha uygun bulduk. Bu baskının düzenine gelince; birin­ci bölümde, kitabın esası gözönüne alınmıştır. Bu kısım, yalnız ilmi bahisleri ve teorik konuları içermektedir. İkinci hısım ise, Pakis­tan'da İslâmi Hükûmet'i kurmak için, ortaya konulan gay­retli çalışmaları ve bu hususta ileri sürülen fiili çalışma sis­temlerini etraflı bir şekilde anlatır. Allah izin verirse, yakında ta­mamlanmış olarak takdim edilecektir.

Bu eserin, ilmi kaynaklara dayandığını söylemeğe bile lü­zum olmadığı kanaatindeyiz. Muhterem müellifin yalnız ismi dahi, her okuyucu için yeterli bir teminat de­mektir. Ümit ederiz ki, İslâm âlimleri ve siyasi ilimleri okutan eden üniversitelerin fakül­telerinde okuyan tale­beler ile ilmî titizliğe sahip, il­mi araştırma ve inceleme yapanlar için de istenildiği gibi faydalı bir eser ortaya çıkmış olsun...

Bu büyük telif eserin, son baskısı hem yazı bakımın­dan hem de baskı bakımından, daha iyi olan ofset baskı­sında yapılmıştır. Elimizden gelen her türlü gayreti sarfettiğimizi ve katlandığımız zahmetleri, muhterem okuyucularımız herhalde daha iyi takdir ederler.

(Lahor, 13 Şevval 1386 - 24 Ocak. 1967).

 

Fakir; "Ahlak Hüseyin"

İslami Neşriyat Bürosu Müdürü


 

MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

 

İslâm'ın siyasi nizamı hakkında, yirmi yirmi beş seneden be­ri bir çok şeyler söylemek ve yazmak fırsatı elime geçti. Ko­numuzun esasına ait ve bu köke bağlı veya kökle alâkalı konu­larda, teorik açıdan bir hayli şeyler ortaya koydum: Bu iş hak­kında daha iyi bilgi verip, daha etraflı bir şekilde an­latmak yo­luna gittim. Artık öyle bir aşamaya gelmiş oluyoruz ki, şu içinde bulunduğumuz zamanda, fiili ve pratik olarak İs­lâm'da Hükü­metin nasıl olabileceğine dair plân çizilmiş bulu­nuyor. Bu mev­zular, uzun bir zaman süresince, çeşitli yer­lerde birçok taraflariyle her fırsatta anlatılarak İzahları yapıl­mış; be­yanat ve raporlar halinde, konferans şeklinde açık­lanmış mevzular­dır. Bunların büyük bir kısmı da zaman za­man yazılıp, makaleler şeklinde ortaya konmuş ve neşredil­mişlerdir. Fakat şimdiye kadar, bu mevzular, hep bir araya toplanıp, müstakil bir kitap haline gelmemişti. Bir kaç sene önce Ce­nâb Hurşid Ahmed Sahib, muhtelif mevzulardaki kaleme alıp yazdıklarım ve konfe­rans şeklindeki konuşmala­rımdan meydana gelen kısımları bir ara­ya getirerek, düzenle­yip yazılı hale getirerek, "İslâmda Hükümet" ismi al­tında bir eser hazırladı. Fakat o zaman, elde bulunan bütün maddeleri ve mevzuları bir araya getirmek mümkün olmamıştı. Ve bunların hepsi de yeterince İşlenmiş sayılmazdı. Bundan başka, bu eserde, teorik konularla "Pa­kistan'da îslâmî bir hükü­met" oluşturmak için yapılan çalışma­lar sırasında, mey­dana gelen durumlar konun dışında kalmıştı.

Şimdi, İdare-i Maarif-i İslâmi, "İslâm Kültür Dairesi" nin gözetimi altında Cenâb Hurşîd Ahmed Sahib, çalışmalara de­vam ederek benim bu hususa ait bütün yazı ve fikirlerimi bir araya topladı. İki kısma ayırıp, düzenli ve yazılı bîr eser haline getirdi. İlk kısımda "islâmî Hükûmet'e ait bütün teorik konular bir araya getirilmiştir. İkinci kısımda ise, "Pakistan'da İslâmi Hükümet" kurma çalışmaları sırasında cereyan eden mevzu­ları ihtiva etmektedir. Şimdi, İslamî Hükûmet'in siyasi nazari­yeleri ile bu hükümet nizamının bütün ameli ve pratik plânları, bir ara­da ve toplu olarak okuyucunun gözü önüne serilmiş bulunuyor.

Bu kitabın neşrinden önce okuyucular, değişik fırsat­larda ancak, bu madalyonun bir tarafını görmek imkânı içinde idi­ler. Halbuki son çalışmalar neticesinde, madalyo­nun her iki tara­fını da gözden geçirmek mümkün olduğu gibi, bu fikrin çeşitli cep­helerini hu albümde seyretmeleri mümkün olacaktır. İşte, ese­rin asıl faydalı tarafı da burasıdır.

Ben de, bu eseri, hu defa tekrar ve yeniden, tam olarak göz­den geçirdim. Kitabın hazırlayıcısı da benimle her bakım­dan mü­şaverede bulunup, yeni düzen ve yazımda, bana danı­şarak çalıştı. Ümit ederim ki, elde bulunan bu eser şim­diki ha­liyle sadece genel ve normal okuyucuların, faydalanma­la­riyle kalmayıp aynı zamanda özel olarak, İslâm ilimleri İle siyasi ilim talebeleri ve diğer araştırıcılar da büyük çapta istifâde etmiş olsunlar.

 

18. Ocak. 1967       

Ebu'l-A'la El-Mevdudi


 

HAZIRLAYANIN ÖNSÖZÜ

 

İnsanın içtimaî sosyal ve medenî yaşayışında vü­cuda meydana getiri­len çeşitli yönetimlerin idare edilmesi işlerinde, en fazla ehem­miyet verdiği ve en çok üzerinde durduğu iş, hükümet oluşturmak meselesidir. Hükümet demek, bir memlekette bir ülkede oturanların uygun ko­şullar altında bir kanun ve bir nizâma bağlanarak, kendi içtimai vaziyetlerini düzenleme işidir. Bunun kudretini, bunun kuvvetini ve hük­münü kendi işlerinin üzerinde nüfuzlu ve yürürlükte sa­yarlar. İnsan, daha medeniyet yolculuğuna çıktığı yaşa­mın ilk çağlarında böyle bir olu­şumun, böyle bir idare­nin zaruri olduğunu anlamıştır. Bütün insanlık tarihi, hep "hükümet", "devlet" ve "siya­set" üzerine dayanır. İşte, "Tarih" denilen şey de bunun dü­zenlenmesi ve bunun ilerleyip gelişmesinden, ibarettir.

Şimdiki zamanda, amelî ve pratik bakımdan ilerleme ve İçtimaî yaşayışta rahat etmenin muhtelif çeşitli yolla­rında bir takım en­geller, karışıklıklar, anlaşılması zor usûller, insanın karşısına çıkarak, hazan "çıkmaza sapma" şeklinde öne çıkar. Bunlar hü­kû­met'in çalışma sahası ile bir arada yürütülmek istenirler.

Günümüzde, hemen hemen bütün dünya Ülkele­rinde, "Hükümet" in vazifesinin sadece, memlekette emniyet ve asayişi sağlamak, memleketi kontrol altına almaktan ibaret değildir. Belki, içtimaî sosyal adaleti yaymak. Halkı anlayışlı bir şekilde refah yolunda yürüt­mek, olduğu da bilinmektedir. Bu "hükümet" in olumlu bir hareket tarzı ol ması lâzımdır ki, yaşayışın her tara­fına tesir edip gidilebilsin.


 


 

HÜKÜMET VE İSLÂM

 

İslâm, kendi tarihi boyunca, Hükûmet'in ehemmiye­tini hiç­bir zaman gözden kaçırmamıştır. Enbiya-yi Ki­ram Peygamber (A.S.) devrinde içtimaî kuvveti toplumsal gücü, İslâm'a tâbi kılmak yolunda çalışmaları devam et­miştir. Onların, peygamberâne davetlerinin ağırlık noktası "iktidar" ın yalnız, Hak Teâlâ'da olduğu ve Hak Tealâ'ya has bulunduğu­nu gös­termektedir. Bu şekilde, - her türlü gizli ve açık - "Şirk" i ortadan kaldırmak yoluna gitmiş­lerdir.

Onların her birinin de halka söyle hitap ettiklerini görmekteyiz:

Ey benim kavmim, Allaha ibâdet edin; sizin ondan başka ilâhınız yoktur.[1]

(A'raf: 65)

Bu peygamberlerin her biri de, yine Allah tarafın­dan gönderilmiş, Allah tarafından tayin edilmiş olduklarını ileri sürerek, halkın itaat etmelerini istemektedirler.

"Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz."

Şu'arâ:163

Hak Tealâ'nın göndermiş olduğu bu "Kullar" yeryü­zünde "O"nun dininin kanun ve nizamının kaim olması için, yaşayışın her sahasını tanzim etmek ve islâh etmek yolunda çalışmışlardır. Hak Teala'nın kanununun her yer de ve her zaman, icra edilmesi yolunda uğraşmışlardır.

Onların, bu çalışıp uğraşmaları, yaşayışın her hu­su­sunun düzene girmesi içindir. Bu arada, elbette ki, hü­kümet in de ıslâhı ve düzene konup nizâm dairesine alınması, bu işin mühim mevzularından biridir. Kur'an-ı

Kerim'i düşünerek okuduğumuz zaman, Hazret-i Yû­suf (A.S.), Hazret-i Musa (A.S.), Hazret-i Dâvûd (A.S.), Hazret-i Süleyman (A.S.) ve Peygamberimiz Haz­ret-i Muhammed (S.A.V.) in de, uygun ölçüler dahilinde, ni­zamlı ve düzenli bir "Hükümet" teşekkül ettirmek (yo­lunda) yolunda, ça­lışıp uğraştıklarını bütün açıklığiyle görmek mümkün­dür. Yine incil ve Talmûd'u[2] da düşüne­rek bir değerlendirme yapacak olursa diğer "Benî İsrail" peygamberlerinin de, bu iş hakkında çalışmış olduklarını öğrenmek imkânı vardır. Onlar da doğru bir "hükûmet"'in kurulması yolunda çalı şıp uğraşmışlar, yanlış ve gayri kanunî "hükümet" lere karşı ağır bir şekilde, her taraftan cephe almış ve ten­kitlerde bulunmuşlardır.

İslâmî düşünceye göre, "hükümet" e ait ehemmiyet ölçüsünü, aşağıdaki "Emr-i İlâhî"den anlamak mümkün olur ki, orada "yerin ve göklerin Hâliki" kendi "Nebî" si­ne (S.A.S.) şu şekilde dua etmesini öğretmek istemek­tedir:

"Söyle: Yâ Rabbî: beni, doğru bir girişle girdir ve doğru bir çıkıştan çıkar, bana kendi indînden, yardımcı bir kuvvet (iktidar, hükümet) ver."

(İsra Sûresi: 80).

İşbu âyet-i kerime, Hicret-i Nebevi (S.A.S.) den pek az önce nâzil olmuştur. O zamanın görünürdeki durumu göz­önü­ne getirilirse, "hükümet"in ve "iktidar"ın ehem­miyet derecesi kendiliğinden aydınlanmış olacaktır. Bu âyeti kerimenin mefhumu hakkında Mevlânâ Mevdûdî sahib), aşağıdaki cümleleri beyan buyurmaktadır:

"Ya sen kendin, bana iktidar ver, yahut ta bana desdek olacak herhangi bir "hükümet" vücuda getir ki, onun kudreti vasıtasiyle dünyayı, saplanmış bulunduğu şu fenalıklardan, temizleyip kurtarabileyim. Fenalıklar­dan, açık sa­çıklıklardan, ardı arkası kesilmeyen kötülük selinin, önüne geçip, onu kurtarıp, senin adalet kanunu­nun geçerli olması ve yürümesi yolunda çalışayım."

Hasan Basrî (R.A.) Katâde (R.A.), İbn-i Cerîr (R. A.), İbn-i Kesîr (R.A.), ve diğer müfessirler, bu âyet-i ke­rime­nin tefsirini, yukarıda anlattığımız şekilde beyan ederler. Bu hususun teyidi hakkında, şu hadis-i şerif de nazarı dikkate alınmalıdır:

"Hak Tealâ, Kıır'an ile karşı koyup, ortadan kaldır­madığı çok şeyi "hükümet" vasıtasiyle karşı koyup orta­dan kaldırır."

Buradan anlaşılıyor ki, islâm dünyada yapmak iste­diği ıslâhat işinde vaaz edip, nasihat ve öğüt vermekle kalmamış, aynı zamanda bilfiil işi ele almış ve siyasî nok­tayı da ihmal etmemiştir. Hükümet ve "Siyaset"i de işe karıştırmıştır.

Yine, Hak Tealânın böyle bir duayı, peygamberine öğret­mek istemesinden sabit oluyor ki, "din"in tutun­ması, "şeriat"ın uygulanması, Allah'ın emirlerinin yerine getirilmesi için­de, "Hükümet"e ihtiyaç vardır. Bu yolda çalışmak için, sadece cevaz vermekle yetinilmemiş, bu iş zorunlu sa­yıl­mıştır.

Bazı kimseler, yanlış düşünerek, bu meseleden pey­gam­berin dünyaya bağlılığı olduğunu ve dünyayı istediği şeklinde bir anlayışı benimserler. Bu hatalı bir düşünce­dir. Çünkü, dün­yaya bağlanmak ve dünya isteği asılmaksat olsaydı, o zaman, istekte bulunan şahıs, "ik­tidar" ve "hü­kümet" i kendisi için istemiş olurdu. Hak Tealâ'nın dini­nin yükselmesi, ayak­ta tutunması için, iste­nen "hükümet" ve "iktidar" ancak, Hakka bağlılığın ge­reğinin tâ kendisidir. Şahsî bir gaye için değildir.

Tefhim ül-Kur'an, Cilt II, Sahife, 638

Bu meselenin daha iyi anlaşılması için. aşağıda kay­dedilen ayet-i kerimelere ve Hadis-i şeriflere de göz gez­di­relim.

"Evet... Biz resullerimizi, apaçık delillerle gönderdik. İnsanların ölçüyle (adaletle) hareket etmele­ri için. onlarla (peygamberlerle birlikte) kitap ve mizan (ölçü) da indirdik. Bir de "demir" i (Kılıç, silâh, hü­kümet kuvveti ve iktidar) indirdik ki, onun içinde şid­detli bir kuvvet ve insanlar için çok faydalar vardır."

(Hadîd: 25)

"O, o kimsedir ki, resullerini hidâyet ve hak din üzere gönderir, tâ ki, ... müşrikler hoşlanmasalar dahi .... onun dini kuvvetli ve aydım kılınsın."

(Saf: 61)

"Acaba kim, Allah'ın kuluna gönderdiğiyle, hüküm vermez? Ancak kâfirler hüküm vermezler.

(Mâide: 44)

Ve yine Resûl-i Ekrem, buyurmuşlardır ki:

"İslâm ile devlet (hükümet) ikiz kardeş gibidirler. Bunlardan biri olmaksızın, ötekisi de kâmil olmaz. İslâm bir binadır. "hükümet" de onun bekçisi. Temeli olmayan bina çöker, bekçisi bulunmayan yer de dağılır gider."

(Kenz-ül-Ummâl)

İslâm düşüncesine göre "din ile devleti birbirine zıt görmek" asla mümkün değildir. Bunun neticesidir ki, bir müs­lüman daima kendi "hükümet" inin inandığı esaslar üzerine kurulması için çalışır. Bu yolda çalışma, Müslü­man dininin ve imânının gereğidir. O, Kur'an-ı Kerim'de ve Hazret-'i Resûl-i Ekrem'in Hadis-i Şerifle­rinde her ne şekilde olursa olsun, ahlâk ve muaşeret âdabı derslerini öğrenmiştir. Yine böy­le, siyaset, mede­niyet ve içtimaî yaşama yolunun açık hüküm ve kaidelerini de görmüş ve anlamıştır. Tabiidir ki, yukarda saydıklarımızdan, ikinci sıradakinin yani, "hü­kümet" in bulunması şart ve farzdır. Bu "hükümet" fiilî bir şekilde ortaya çıkmadıkça, "ka­nun" un bir parçası iş­lemez bir hâl almış olur.

Bunun neticesinde de Kur'an-ı Kerim'in ortaya koy­mak istediği "toplumsal yaşam" gerçekleşmez. Ve işte bu se­bebledir ki, "ümmet" in fakihleri ittifakla, "İmamet" (Önderlik, devlet reisliği) in oluşturulmasını, "İmam" ın tayin edilip seçil­mesini farz bilmişlerdir. Bu hususta kusur et­mek ve ihmal göstermeyi de, en büyük dinî emri yap­mamak gibi saymışlardır.

Allâme İbn-i Hazm "El-Faslü Beyne El-Milel Ve'n -Nihal" isimli eserinde şöyle beyan eder.

"Bütün Ehl-i Sünnet, Merci'iye, Şiîler ve Havaric hep bu hususta ittifak ederler ki, "îmana" nasb etmek, İmamı tayin etmek, farzdır. Bu îmanı adil olup, Hak Tealânın hükümlerini icra edip Resûl-ü Ekrem'in (S.A. V.) getirdiği kanun ahkâmına uygun bir şekilde, halkın işlerini yürüt­mek, memleketi idare etmek ve siyasî işleri düzene koy­mak yolunu tutmuş bulunan böyle bir İmam'a itaat etmek yine farzdır."

(El-Fasl-ü Beyne - El-Milel Ve'n – Nihal, Cilt IV, S:87.)

Şah Veliyullah Sâhib, bu hususta şöyle yazmaktadır: "Câmi'i şarâ'it" aranan özelliklere sahip bir "halife" nasb ve tayin edip başa ge­çirmek müslümanlar üzerine vacibün bilkifâye'dir. İş­bu hüküm de kıyamete kadar de­vam eder.

(Şah Veliyyullah Sâhib, İzâlet - ül- hıfâ, Maksad: I, Fasıl:)

Bu öyle mühim bir meseledir ki, bütün "ümmet" bu­nun üzerinde icmâ ittifak eder. Amelî ve fiili bakımdan da, Re-sul-i Ekrem'in (S.A.V) ve sahabe-i kiram (R.A.) "imam" nasb edip tayin etmek hususunda çok titizlikle durmuşlar ve bu işe büyük ehemmiyet vermişlerdir.

Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in (S.A.V.) dünyadan göç­tüklerini müteakip, mübarek vücutlarının teçhiz ve tekfinin den önce İmam'ın seçimi işinin üzerinde durmuşlardı. Bu şekilde, Zat-ı saadetlerinin kurmuş bulundukları nizâm ve meydana getirmiş oldukları, idare etmek işlerinin düzeni, bo­zulmaktan ve da­ğılmaktan kurtarılmıştır. Onun yapmak istediği işler de tam olarak devam ettirilmiştir.

İslâm, maddî iktidara ihtiyaç gösterir. Böyle olmaksı­zın kendi camiasını toplumunu tam bir şekilde oluştura­maz. Bunsuz, hiç bir iş yapılamaz ve insanlığın ıslâhı için bü­yük işler de başarılamaz. Bunun içindir ki, Kur'ân-ı Ke­rim de bu meseleyi izah ederken, İslâm'ın maddî iktidarı' nın manevî iktidarına bir destek olduğunu bildirmiştir. O zaman, iyilikler ayakta tutunup, fenalıklar da silinip or­tadan kalkar.

"Kendilerini yer yüzüne yerleştirdiğimiz ve iktidar sa­hibi kıldığımız kimseler (Müslümanlar), namazı kılar, ze­kâ­tı öderler. Onlar, doğru işe emredip, eğriliklerden men'eden kimselerdir. İşte, işlerin hepsinin sonu, Allâha ait­­tir."

(Hac: 41)

Şimdi, biz, bu bahislerden şu neticeleri elde etmiş oluyoruz:

1   - Hükümet oluşturmak, insan topluluğunun zaruri, te­mel binasıdır. Bu, olmaksızın, yaşayışta sosyal düzeni
düşünebilmek bile çok zordur.

2   - İslâm, insanlar için her yönüyle, bir yaşayış düze­­nidir. İçtimaî toplumsal yaşayış için de, aydın ve açık bir yol gös­terici ve rehberdir.

3   - İslâm'da, din ile iktidar arasında, her ne şekil­de olursa olsun hiç bir zıtlık ve ayrım yoktur. Caiz değil­dir. O, bü­tün yaşayış düzenini Allah kanununa tâbi kıl­mak ister. İşte bu maksat içindir ki, siyaset de İslâm ka­nunları arasında düzenlenmiştir. İslâm'da "hükümet" in ayakta tutunması ve sağlamlaşması için, kanuna bağ­lı bulunmak lâzımdır.

4 - Hak Teâlânın hükümlerinin bir kısmına bağlan­mak, bir kısmını bırakmak, "O"nun hükümlerine ilâveler yapmak, veya bir kısmını ortadan kaldırmak, dünyada ve ahirette İlâhî akıbeti gerektirir. Bu gibi İşler, ister gönül arzusu ile olsun, ister başka birinden korkmak, yahut hatır için olsun, aynı neticeyi doğurur ve hep aynıdır.

5 - Din ile hükümet ve devletin o kadar yakınlıkla­rı vardır ki, bunlardan biri diğerinin bir parçası sayılır. İs­lâm'da, "İslâm hükümeti" ve "islâm devleti" olmaksı­zın, zulüm, adaletsizlik ve keyfi idare, her tarafı sarmış olur, Neticede Cengiz fesadı baş gösterir, haksızlıklar alır yü­rür, İslâm, "hükümet" siz ve "devlet" siz, olursa bu hal deki "islâm", kolu bacağı kırık, sakat vücuda benzer. İşe yaramaz bir hal alır. O zaman, Allah'ın "din"inin hüküm sürmesi yerine, "kölelik" "esaret" ve "sefalet" devresi başlar.

Bunun için İslâmda hükümetin temellerinin sağlam kurulması zarureti vardır. "İslâm hükümeti" ne sımsıkı, bağlanmak, onun ayakta tutunup kuvvetli olması için çalışmak lâzımdır.

 

Son Çağ ve İslam Hükümeti

Meselesinin dinî cephesi budur. Fakat iyi düşünür ve son çağın vaziyetini inceden inceye gözden geçirirsek o zaman İslâm'da bir hükümetin kurulmasının tam za­manı olduğunu ve herşeyden fazla bunun zarurî bulundu­ğunu öğrenmiş oluruz.

Avrupa'da, gayri dinî hükümetler kurulduğunu düşü­nerek ve bunun kendisine özgü bir şekil alarak, ortaya çıktığını ve bizi de etkisi altına aldığını göz önünde bu­lun­dur­malıyız. Avrupa'da malûm şekilde, bir "Papalık" nizâmı ta eskiden beri kurulmuş bulunuyordu. "Bu papa­lık" din nâmı altında padişahlardan daha da kuvvetli, onlardan daha da kudretli, padişahlar­dan daha da bas­kıcı bir şekilde hükümet sürüp, salta­nat etmekteydi. Ol­madık mezâlimi, din kisvesine sokarak, icra etmek yo­lunu tutup gitmişti. Papalığın bu davranışına, zamanın ilerlemesiyle halk da bunun için çareler aramıştı. Bu "Papalık" müessesesi, hakiki Hiristiyanlığa o         kadar muha­lif hareketlerde bulunmuş, o kadar ölçüsüz dav­ranmıştı ki, onun bu yaptıkları kendiliğinden onu di­ nin haricine çıkarmış; din namı altında yapılmadık hak­sızlık­lar ve rezaletler bırakmamıştı. Bunun asıl sebebi, hakîkî bir dinî "hükûmet"in mevcut olmadığı ve gayrı - dinî hü­kümet ve gayrı - dinî siyâset güdülmesi ve bunlara da "dinî" süsü verilmesindendir.

1832 de intizamlı bir şekilde "sekülarizm" cereyan­ları (dü­şünce akınları başladı. O zaman "Jakob Holik" tarafın­dan din ile si­yâsetin birbirinden ayrılması fikri or­taya atıldı. O zaman ki fikîr ve siyaset adamları bu hare­ketin öncülüğünü ya­pıyorlardı. Bu fikir hareketi çok geç­meden siyasi sahada da başarılı oldu. Siyasî rejim olarak kabul edilmek im­kânını da buldu. Özet olarak olarak bu hareketin gayesi "din"i ferdî yaşayış sahasıyla sınırlı kılmak­tı. İşin başlangı­cında, "din" ile kimsenin alâkası olmayacak, kimse de "din" işine karışmayacaktı. Tam manasiyle tarafsız kalı­nacak ve ferdin "inanç ve din" hürriyeti de korunmuş olacaktı. Fakat bir müddet sonra bu hareket başka bir şe­kil aldı. Bu defa "din"e karşı cephe almak, zorla "madde­cilik" tarafına yöneltmek, bir nevi "komü­nist­lik ve sosyalistlik" yolunu tutmak, ortaya çıktı.

 

Sekülarizm'in şekil değiştirip bozulması nasıl oldu?

İlk bakışta, bunu kavramak ve tam olarak anlamak mümkün değildir. Bir kısım inançsızlıklar insanın karşısı­na çıkmakta ve onun fikir ve düşüncesini dağınık bir hale sokmaktadır. Çeşitli fikirler türlü türlü düşünceler, in­sanın kafasına girip, bir sürü "... izm" ler doğurmaktadır. "Ko­münizm" "sosyalizm" "kapitalizm" ve bunların benzer leri, insanın fikrinde kökleşip, yaşama sahası bulmakta­dırlar. Neticede bu durum insanı her bakımdan, madde­ciliğe sürük­lüyor.

l -- "Komünizm ve sosyalizm" hakkında tenkidlerde bulunan meşhur eleştirmen R.N. Crew - Hunt şöyle yazı­yor:

"Komünizm, sefalet, perişanlık, sıkıntı içinde olmak ve iç timâî sosyal düzenin bozulmasının neticesi değildir. Zira, bu re­jimi tatbik eden ülkelerde, halk sınıfları içinde, iyi ve bol keseden para kazanan, maaş alan işçilere, müreffeh bir seviyede yaşayanlara da pek çok rastlan­maktadır. Komünizmin meydana çıkışını, halkın eskiden gözünün kapalı oluşuna, şimdi gözünün açıldığına, ser­mâye sahip­lerinin, yani, kapitalistlerin istismar düzenine karşı koy­mak yolunu tutmuş olduklarına, onların kötü­lüklerini, is­tismarlarını ve adaletsizliklerini anladıkların­dan, mevcut nizâmı düzeni ortadan kaldırıp eşitlik niza­mını tesis etmek yoluna gidilmek için olmamıştır.

Son denemelerden elde edilen neticeye göre, haki­katte, komünizm bir kısım teori ve nizamların toplamı­nın ismidir ki; bizim yaşayışımızda, varlıklarına ihtiyâç olan nazariye ve nizamların yerine geçici olarak oturmuş­tur. Bu nizam ve nazariyeleri bundan önce dîn temin edi­yordu. Bu boşluğu din dolduruyordu. Din ortadan kalkıp, onun yerine gayrı-dinî nizam ve dinsizlik girince, bu boş­luk kendisini hissettirdi. O zaman bu boşluğu telâfi etmek için çareler arandı, neticede de "komünizm" çaresi bulun du. "Komünizm" dinsizliğin neticesidir. Bu nizâm da, iş ve düşünce karşısına çıkacak olursa, o zaman, yaşayışta alemşümul (evrensel) başka bir hayat nizamı ortaya çık­mış olur ki, bu yeni çıkmış olan nizam, diğer yöntemlerin öncülüğü vazi­fesini görmek ister"[3]

Sosyo - komünizm tarafına bağlanmış bulunmayan­lar da din ortadan kalkınca fikir emniyetsizliği, ruhî ıstırab ve inanç zaaflarına mağlup olup giderler.

2— Ferdin (bireyin)karşısına yeni yeni arzular ve is­tekler dikilmiştir. Ferd, yalnız kendi şahsî arzu ve istekle­rini gerçekleştirmek yolunu tutar. Millî ölçü üzerine kurul muş bulunan, kamu yararına, zaman zaman - yeri­ne ve gereğine göre - ken­­disinin şahsi veya içtimaî yaşa­yı­şında, bir çeşit zulüm olarak kabul eder. Herhangi bir müsta­kil ahlakın disiplini altına girmek istemez. Durum böyle olunca da, millî yaşayış için de ahlâkî kontrol kal­maz.

İşte bunun neticesindedir ki, asrımızda çok büyük ve mu­azzam iki cihan harbi patlak vermiştir. Bu iki harp yü­zünden yaralanıp ölmüş olanların sayıları, insanlık tarihi boyunca gerçekleşmiş bütün muharebelerdeki ölü ve ya­ralı sayısının toplamından kat kat fazladır.

3 — Bu sosyo - komünizm, umumî ahlâkî tesirleri de yok edip ortadan kaldırır. Kişisel özgürlük, sözünde durma ce­sa­ret ve buna benzer ahlâkî özellikler şöyle dursun; iyi­likle kötülüğü birbirinden ayırd etme hususla­rına da maddi olarak imkân vermez. Her türlü müsbet kabiliyetleri de ortadan kaldırır.

Bu ölçüler yerine, alçakça yararlanma yolunu bul­mak, za­mana uymak, gününü gün etmeyi düşünmek gibi şeyleri, ferdî ve içtimaî ahlâkın temel kaidesi kılar. Bunla­rın da neticesinde içtimaî yapı her taraftan çöküntüye uğrar. O zaman da huzur, emniyet ve güven tamamen orta­dan silinip gider.

4 — Tecrübelerden öğrenildiğine göre, eğer sırf maddi bir yarar gözönünde bulundurulup gaye edinilmiş ol­saydı ve herhangi bir ahlâki ve manevî nizama bağlılık olmasaydı; ger­çekte, insan, yine bu maddi yararı tam olarak elde ede­miyecekti. Arnold Toynbee, sekülarizmin neticelerini inceli­yerek, açık bir lisanla bu hareketin başa­rıya ulaşamadığını şu şekilde beyan eder:

"Eğer yaşayışın amacı, sırf maddî istek, dünyevi zevk ve dünyâ arzuları üzerine kurulmuş bulunsaydı, fer­din madde­ten iyi geçinmesi, maddî isteklerini elde etmesi dünyevî huzur ve rahata kavuşması yine de mümkün olamıyacağı son tecrü­belerden artık anlaşılmış bulunu­yor. Yine kesinlikle anlaşılmış oluyor ki, eğer, sekülarizm'in ileri ve yüksek iddiaları manevî ve ruhani amaçların yanı başında bulunursa, işte o zaman ancak bunların dolaylı neticesi olarak, insan dünyevî huzur ve rahatı da elde edebilir."[4]

Gerçeği şu şekilde belirtebiliriz ki, sekülarizm şimdi­ki hâlde fiilî olarak başarısızlığa uğramamış ise de tarih ancak bunu ilerde açıklayıp gösterecektir. Dikkat ettiği­miz zaman göreceğiz ki şimdiki sekülarizm çok eski ve miadını doldurmuş bir düşüncedir. Zamanın ilerleme­siyle bir daha onun semtine dönmek imkânı kalmamış­tır.

"Sekülarizm" bazı tarihi sebeplerden doğmuştur. Be­lirli ve sınırlı bir çevre içinde de ancak gelişebilecektir. Bu sebepler ve bu çevre mevcut olmasaydı, elbette ki "sekülarizm" meydana çıkamıyacaktı Onu tutundurmak da mümkün olmayacaktı.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz gibi, sekülarizm adı ve­rilen bu sisteme göre dinin devlet ve hükümet işleriyle hiç bir alâkası olmayacaktı. Fakat bu noktayı dikkatli bir incelemeye tâbi tuttuğumuz zaman görülecektir ki, bu rejim aslında dîne ve dînî nazariyelere karşı olumsuz ve muhalif bir tavrın sahibidir. 19 uncu asrın tarihini gözden geçirdiğimiz zaman, anlaşılacak­tır ki, "seküla­rizm" ferdi ve millî mevzularda, fert için, tam bir hürri­yet ve serbest­liğe taraftarlık etmekte ve bu rejimin asıl siyâsî tutumu­nun da esası... hükûmet'in bu gibi işlere müdahele et­memesi bir gaye ve amaç olarak düşünül­müştür. Ancak ay­rılması düşünülen, bu hususların hepsi de birbirine bağlı, bir diğerinden ayrılamıyan hususlar­dır.

Sekülarizm ancak hükümetin sadece bir "müdafaa sistemi" yani (Police state) mahiyetine girdiği zaman muvaffak olabilir. Bu şu demektir ki "sekülarizm nizamın­da," hükû­met'in vazife ve yetkisi, sırf memlekette kont­rolü temin etmek, asayişi sağlamak olacaktır. Hükûmet, dıştan gelecek olan taarruzları karşılayacak, içte çı­kacak kargaşalıkları yatıştı­racak emniyetsizlikleri gidermek yo­lunda çalışacak ve başka bir iş görmiyecektir. İşte, ancak böyle bir nizam ve böyle bir rejimde, ferdin tam manasiyle, hürriyeti söz konusu olabilir. O zaman ferd, istediği gibi yaşar. Bu şekildeki hükümet de — hiç ol­mazsa dini akidelere ait hususlara karşı tarafsız kalır, bu gibi şeylerin hiç birisine hiç bir şekilde müdahele et­meyi caiz gör­mez.

Fakat bu düşünce, ancak 19 uncu asrın sekü­larizm'inde bulunuyordu. Bu gün ise vaziyet tamamen başkadır. Ve hükümet düşüncesi, hükümet mefhumu, tama­men değişmiştir. Bugün, hükümet denilen nesne, artık eskiden ta­savvur edildiği gibi koca bir put değildir. Bu günkü hükümet bir dâire içine çekilerek, memlekette çe­şitli yönlerden olup bitenlere ve olup biteceklere kala­maz. Bugünün hükümetinin pek çok vazifele­ri vardır. İş sahası pek geniştir. O artık yaşayı­şın her yönüyle meşgul olmakta, bu yaşayış tasvirinin her nok­tasını çizmek yo­lunu tutmaktadır. Kendi polisi ve zabıta­sı vasıtasiyle dü­zen ve intizamı temin eder, cehaleti or­tadan kal­­dırmak yoluna gider; ilim ve bilgi meşalesini yakar ve ilimle her tarafı aydınlatmağa çalışır. Sefaleti ortadan kaldırmak, servetin adilâne şekilde paylaşımını sağlamak, sosyal kötülük­leri ve kötü alışkanlıkları silip süpürmek, şehir ve köy halkını ahlâkî ve içtimaî sahada yetiştirip fertlerin gelişmelerini sağla­mak, hastalara ilâç sağlamak, onların tedavisine çalışmak, haksızlığa uğ­ramış olanların hakla­rını kendilerine iade etmek: darda kalan, sıkıntıda bulu­nanların imdadına koşmak ve bu kimselere yardım elini uzatmak gibi çeşitli vazifeler, hü­küme­tin yapması gere­ken vazifelerdendir.

Özet olarak, bu günün hükümet denilen müessesesi her bakımdan, refahı ve huzuru temin etmekle sorumlu ol­mak­tadır. Bunun içindir ki, böyle bir hükümet, fikrî na­zariyelere ve akidelere bağlı bulunan hususlara karşı ala­kasız ve ilgisiz ka­lamaz. Her ne şekilde olursa olsun, — az veya çok — bu gibi akımlarla meşgul olacaktır. Yine, her ne şekilde olursa olsun, iyilikle fenalığın, refahla se­faletin ölçülerini tayin etmek için bir terazi bir ölçüye sa­hip bulunacaktır. Bu terazi ve bu ölçü'ye göre de kendi polisine, kendi zabıta kuvvetlerine ne şekilde ve ne su­rette hareket edeceklerine dâir emirler verecektir. Bu sebep­lerdendir ki artık bu günkü hükümet bir nazari hü­kümet olarak kurulamaz.

Tarihî hatıralar bakımından, sekülarizm üzerine ku­rulmuş, onun tarif ettiği temeller üzerine oturtulmuş ve bu fikre bağlı kalınarak düzenlenmiş bir hükümet haki­katte hiçbir şe­kilde ve hiçbir noktadan mevcut olma­mış, daha kurulmadan ortadan silinip gitmiştir, denebilir. Bu temeller üzerine kurul­mak istenen hükümet kalesi sırf bir arzu ve bir istekten başka bir şey olmamış, mevcut bulunan boş­luğu doldurmak için an­cak bir hayal mah­sü­lünden başka bir şey değildir. Bugün artık, dünyada sekülarizm için yerleşecek, sığınacak bir yer kalma­mış tır. Tarih te bunu gösterip gözümüzün önüne sermekte­dir.

Bugün artık zarurî olan ve varlığı zorunlu bulu­nan "hükümet" tam mânasiyle "sekülarizm" nazariyesine muhalif bulunan "hükümet" tir. islâm da ancak, böyle bir hükümetin kurulup tutunmasını istemiş ve bunun için çalışmıştır.

 

III

İSLAM ÂLEMİNDE, İSLAMİ HÜKÜMET                   KURMAK İÇİN ÇALIŞMALAR

 

Yukarda çizilmiş bulunan şekilden iktidâr'ın nizam ve inti­zamının çeşitli cephelerini görmüş bulunuyoruz.

İkinci Dünya Savaşından sonra, Müslüman ülkeleri­nin çoğu istiklâllerine kavuşup, hürriyetlerini elde ettiler. Bu ülke­lerin hemen hemen hepsinde, veya bir çoğunda İslâm ölçüle­rine uygun, bir islâm hükümeti kurmak için çalışmalar başladı. O zaman tabiatiyle şu nokta kendisini hissettirdi: Sanki mevcut bulunan medeniyetin son bul­ması ile bir boşluk, bir açıklık ortaya çıkacak ve meydana gelecek olan bu boşluğu doldurmak icap edecektir. Bu da bir hakikattir ki 19 uncu asırda, Müslü­man ülke­ler birer birer Avrupa sömürgecileri tarafından avla­nıp, yutulmuş­lardı. Bunlardan ancak, üç dört memleket hariç hepsi esaretin ve köleliğin karanlığına gömülmüşlerdi. Birinci dünya savaşından sonra, işler değişmeğe başladı. Uyanmalar baş gösterdi, Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra Müslüman ülkeleri birbiri arkasından hürriyete ka­vuşup, istiklâllerini elde ettiler. Şimdi bugünkü günümüz de 34 müstakil Müslüman devleti vardır.[5] Bu ülkeler kendilerinin siyasi ve medeni istikbâlleri için çalışıp uğ­raşmaktadırlar. Bu ülkelerde siyasi istiklâl ve siyasi hür­riyetle birlikte, bir takım mühim meseleler baş gösterdi. Müslümanlar, sömürgeci "iktidar"ın tahakkümü altında yaşadıkları müddetçe kendi içtimaî yaşayışlarına, her na­sılsa. İslâmî bir şekil verebilmişler, dinî yaşayışlarını mü­kemmel bir surette kontrol altına almışlardı.

O zaman onlar, kendi imanlarının gerektirdiği bütün cepheleri tam bir şekilde takib edememekle beraber, yine de ferdi ve içtimaî yaşayışın bir çok cephesinde Hak Tealânın emirlerine ve Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) in öğreti­sine uyabili­yorlardı. Tabiatiyle, hürriyete kavuşup, istiklâl el­de edilir edil­mez, şu mesele ortaya çıktı: Şimdi, umumi yaşayış nizamı, hükümet şekli rejim ve kanunların İslâ­mî usullerle ayarlanması lâzımdır. İşte bu, asırların öte­sin­den beri gelen islâm Milletle­rinin en vazgeçilmez iste­ğidir. Müslümanlar, İslâmî nizamın, "kurulacak olan hü­kümet"in üzerinde hâkim bulunmasını taleb ederler. Bu da her bakımdan kendisini hissettirir.

Târihin, geniş görüşü karşısında, bu hareket pek mühimdir. Bunun içindir ki, onlar, ümitle güvenle istik­bâle bağlanmaktadırlar, Fakat, derin düşündüğümüz zaman şu noktayı anlamış olacağız ki, Müslümanların veya bir müslümanın istediği "İslâmî hükümet" nasıl olacak ve hangi şekilde bizim önümüze çıkmış bulunacaktır. Tabiatiyle hükûmet'in "İslâmî hükümet" olması isteniyor bütün imkânlar bunun için sarf ediliyor, bu hükûmet'in İslâm ölçüleri ne uy­ması bekleniyordu. Maalesef bu me­selenin asıl haki­kati böyle değildir. Bu gayeye engel teş­kil eden asıl sebep şudur: Sö­mürge idaresindeki öğretim ve eğitimin tabiî neticesi olarak kültür sahibi bulunanlarla aydın kimsele­rin çoğu kendilerini İslâm'dan uzaklaştır­malardı. Bunla­rın büyük çoğunluğunun müslüman olma­larına rağ­men İslâmiyet hakkında bilgileri yoktu. Yine bu sınıf­tan başka bir zümrenin ise islâm hakkın­daki bilgileri, an­cak bir kaç yanlış şeyden ileri gitmiyordu. Diğer bir zümrenin de maalesef, zihinleri öyle zehirlenmişti ki kıraldan ziyade kıralcı kesilmişlerdi. Bütün bu gurublar, islâm gerçeklerine karşı, kötü düşünmekte ve körü körü­ne kuru bir Avrupa taassubuna saplanmış bulunuyorlar­dı. Avrupa'nın her türlü fenalıklarını, pembe cam arka­sından seyrediyorlardı. Bu güruh, artık islâm ortadan kalkmış, islâm'dan eser kalmadığı nazarı ile İslâm'a ba­kıyorlardı. Hatta körü körüne, hiç düşün­meden dahi, Avrupa'nın her çeşit fenalıklarını, rezaletlerini ve sapıklıklarını medeniyet diye taklit etmek, Avrupa'lılara uy­mak yolunu tutmuş gidi­yorlardı. Bunu da, âdeta kendile­rine bir din ve iman edinmişlerdi. Bu güruh, kendi memleketlerinde ve kendi vatanlarında, diğer halk çoğunluğu ile milletin istekleri, arzuları ve hissiyatına karşı mücadele ve çekişme halin­deydi­ler. İlerlemek için de kendilerine göre başka başka çareler dü­şünüp duruyorlardı.

Bir tarafdan gaflet ve cehalet, diğer taraftan da kö­tüm­serlik ve kötü maksada dayanan düşünce ve birbirle­rine karşı düşmanlık hüküm sürüyordu. Bu gibi çekiş­meler, İslâmi Hükûmet'in kurulmasına doğru giden yolun aydınlığını gider­mekte ve bu yolun üzerine taş yığıp, yo­lu kapatmaktaydı.

Bizim fikrimize gelince; bu anlaşmazlıkları yok et­mek ve ortadan kaldırmak için en iyi çare; bir taraftan İslâmi öğre­tim ve eğitimi genişletip daha kapsamlı bir şekle koymak ve halkın fikir ve düşüncesini terbiye edip onları geliştirmektir. Diğer taraftan da yaşayışın her dalında öyle bir idare hazırla­malı ki, yukarıda bahsedildiği gibi, Müslümanların çoğunluğu­nun istekleri ve arzuları yerine gelip, onların hissiyatı ile bağ­­daşsın. İslâmi şekilde ha­zırlanıp, her sahasını ve her hususunu saracak bir mahi­yetle ortaya çıksın ve İslâmi hayat tarzına her bakımdan uyduğu belirsin. İşte, ancak böyle olursa, "Millet"in işle­ri nizama girip, "Millet"arasında mevcut bulunan ters çe­kişmeler yerine, müsbet bir halde düzen kurulabilir ve sene­lerce sürecek olan yol, bir kaç ay içinde aşılmış olur.

 



 

BU KİTAB HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

 

Mevlânâ Seyyid Ebu'l—A'lâ Mevdûdî Sahib'in hare­ket metodunun rafı şudur: İki zarurî mesele­nin aynı za­manda, iki yönünü bir arada, hakkiyle çalı­şarak tamam­lamak ister. Üstadımız, bir taraftan, İslâmî hayat niza­mını, dinî ve aklî delillerle ileri sürer ve İs­lâm'ın asıl tali­mini günümüzün diliyle açık bir tarzda be­yan eder. Yazı­larını okuyan okuyucu, yaşayış hakkında­ki İslam'ın gö­rüşü hakkında genel ve geniş bir bilgiye sahip olur, onun bütün yönlerini bir defada ve bir çırpıda gör­müş bulunur. Üstad hiç çekinmeden ve hiç korkmadan zama­nımızın çeşitli fesadlarına karşı koymuş İslâm'ın yaşayış niza­mının üstünlüğünü ve yüksekliğini her yönden ispat et­miştir. Diğer taraftan da İslâm ni­zamını sadece nazarî bakımdan açık­lama ve izah etmekle kal­mamış, şurasını da ileri sürmüştür ki, bu nizam, bugünkü şartlara göre nasıl kurulacak ve nasıl tutu­nabilecek? Bugünkü şartlar dahilinde İslâm'ın hakiki şekli ne şekilde yerleşebilecek­tir? Bu mühim suallere cevap veren Mevlânâ Mevdûdî sâhib'in bu eseri, yaşayışın her dalına temas etmiştir. Ancak İslâmî hükümet fikri hususunda bu hükümetin çalışma nizamı hakkında da daha etraflı ve geniş ölçüde bahis­ler ortaya koymuştur. Üstad, "İslâ­mî hükümet" i öyle bir gü­ven, inanç, geniş görüş ve fikir açıklığı ile meydana çıkarmıştır ki, bu "hükûmet"in her cephesi tam olarak kendisini göster­mektedir. Zamanımız da bu hu­susta onun kadar maharet gös­termiş bulunan kimseye rastlanmaz. Şüphesiz bu cepheden "O" Arap ve Acem'in (Bütün İslâm milletlerinin) içinde biricik şahsi­yettir. Bu hususta, zamanımızın gereklerine uygun bir şekilde "İs­lâmi Hükûmet" in tam ve kâmil bir planını çizmiştir. İctihâd basiretiyle de böyle bir "hükümet"e ait, bü­tün mesele­leri tahlil ederek göz önüne sermiştir. İşte bunlar, onun hareket metodunun önemli özellikleridir.

"İslâmî hükümet" hakkında Mevlânâ'nın[6]  yazdığı bu mev­zular bu makaleler, daha önceden neş­redilmiş bulunu­yordu. Bunların bazıları da ayrı broşürler halinde basılmış ve büyük bir alâka görmüştü. Fakat bu mevzular düzenlenip neş­redilmemişti. Ben bir ara Mevlânâ'nın İslâmî Hükûmet hakkın­daki yazılarının bir kısmını bir araya toplayarak İngilizce bir eser hazırlamış ve "İslamic Law and Constitution: İslâm Hu­kuku ve Anayasası" is­miy­le yayınlamıştım. Bu defa da eserin, ayrıca Urduca ola­rak yayınlanmasına gerek olduğunu düşün­düm, Fa­kat Mevlânâ'nın fazla meşguliyeti bu iş için şahsen çalış­ma­sına imkân bırakmıyordu. Onun için ben de Kitabın in­gilizce nüshasını yeniden gözden geçirdim. İngilizce met­ninin yeniden basılması için çalışıyordum. Bu sıra yine ki­tabın Or­duca metninin de yayınlanmasına olduğu ihtiyacı yeniden be­lirdi. Bazı dostların ısrarı ve Mevlânâ'nın biz­zat kendisinin de rehberliği altında eserin Urducasımı da hazırlamayı üzerime aldım. Bütün mevzuları topladıktan sonra, şunu düşünmek zorunda kaldık ki; İslâmî Hükû­met ve İslâmî Kanun mevzula­rını ayrı ayrı kitablar şek­linde hazır­lıyalım. Zira bir eser, iki kısmın makalelerinin birarada bulunmasına tahammül edecek durumda de­ğildi. Bunun için 1380 senesi (M. 1960) ben, Mev­lânâ'nın "İslâmî Riyâset= İslâmda Hükûmet" ismi altında yaz­mış bulunduğu bütün mevzuları bir araya getirip, düzenleye­rek hazırladım. Hamd olsun ki bu eser de neşr sonra çok makbule geçti. Her sınıftan okuyucunun istifâde ettiği anlaşıldı. İlim erbabının onu beğendiği gibi, Üniversite mensupları da onun değerini takdir ettiler. Şurası da bir hakikattir ki bu eser birkaç bakım­dan tamamlanmamış olup bazı noksanlıkları mev­cuttu. Eser bu haliyle neşre­dilmiş oldu. Bilâhare, muhterem Mevlânâ İdâre-i Maarif-i İslamiye (İslâm Maarif Dâiresi)nde bu mevzudaki bütün yazılarını toplayıp bir araya getirdi. Bun­lara yeni bir şekil ve tertip verdi. Bir kaç ay uğraştık tan sonra, biz de, ilk takdim ettiğimiz "İslâmî hükûmet nazariyesi, ça­lışma nizamı ve idare sistemi" diye bu eseri sunmak imkânını bulduk.

Bu eserde, Mevlânâ Mevdûdî Sahib, imkân haddinin son derecesinde çalışarak, İslâm Hükûmet hakkındaki bütün yazılarını hususî bir şekilde toplıyarak tertibe koy­muştur. Bu eserin ilk baskısında, teorik bahislerle Pakistanda kurulması düşünülen "İslâmî Hükûmet" için sarfedilen gayret ve çalış­malara ait yazılara da yer veril­mişti. Fakat bu yeni baskıda bunlar birbirlerinden ayrıla­rak, ayrı ayrı tertiplendi. Bu kitap ise, yalnız nazari ve ilmî bahisleri ihtiva eder. Pakistan'da İs­lâmî Hükûmet kurul­ması konusundaki çalışmalar ilgili eden bahisler ayrı bir ciltte okuyucularımıza arz edilecektir. İşbu kitaba "Ter­cüman ül-Kur'an"dan da bazı bahisler alınmıştır. Bu şe­kilde eski mevzular bir araya getirilip ayrı bir eser sun­mayı uygun görmeyip, onlara da burada kısmen yer ver­miş olduk. Fakat, o yazılardan bu eserle alâkalı olmıyan kısımları çıkardık. Çünkü maksadımız o eski mevzuları canlandırmak ve eski ihtilafları tazelemek değildi. Esasen bunları tekrar dile getir­mekte de bir fay­da yoktur. Tertib işinde, asıl mevzu ile ilgili bulunan kısımları ve her za­man için kıymetini muhafaza eden bahisleri seçmeye önem verdik. Ayrıca Tercüman ül - Kur'an'dan bazı ba­hisler alındı. Bunun sebebi de Kur' an anla­yışı üzerinde düşündüğümüz içindir. Açıklama eklerinde de siyaset ilmine ait bütün bahisleri açıklamış bu­lunuyoruz. Bun­ları iki ayrı müstakil makale şeklinde tertipledik. Bu iki kısım­daki makaleler, eldeki şekilleriyle ilk defa basılmış oluyor. Böylelikle bu eseri çe­şitli cephelerden istifade etmiş ola­caktır. Bundan başka bir şekilde de böyle bir istifadeyi temin etmek mümkün değildi.

Hazırlayıcı şu noktanın üzerinde de önemle dur­muştur ki, bir tarzda tertip etmiş olsun. Eserden bazı çı­karmaları yahut da ilâve edilen bahisleri Mevlânâ'nın kendisiyle müşavere ederek yaptık. Esasen, Mevlânâ'nın yazılarında ufacık bir de­ğiştirme pek kolay bir iş değil­dir. Fakat bu yazılar, yirmibeş seneden beri çeşitli vesilelerle yazıldıklarından, bugün için de bir kitap şeklinde tanzim edildiğinden bu değiştirmelere ihtiyaç hasıl oldu.

Bu mecburi değişiklikler yapılmış olmasaydı, böyle bir kitap da meydana gelmezdi. Hakikatte ise, Mevlânâ bu işi bizzat onaylayarak kabul ettiği için yapılma ya kal­kışıldı. Yoksa Mevlânâ katiyen bunlara izin ver­mezlerdi. Bu suretle bu kıymetli yazılar, düzenli bir şekilde, ilim ehlinin incelemesine sunulmaktadır.

Hazırlayıcı olarak bana gelince, benim ilmî yeter­sizli­ğim ve ilimdeki sermayesizliğim tamamen anlaşılmış olduğun­dan, bu hâlimle bu işi yapmamış olsaydım ve bu iş de vakitleri gayet az bulunan Mevlânâ hazretlerinin kendisine kalmış olsaylı, o zaman eserin hazırlanması bir hayli gecikmiş ola­caktı. Ben, Mevlânâ hazretlerine min­nettar ve teşekkür borçlu­yum ki, bana bu kadar itimat gösterip böyle bir eseri hazırlamama muvafakat edip, bu görevi bana verdi. Benim için de bu eseri hazırlamak haki­katen bir saadettir. Bu hususta, Mevlânâ'nın, bana her adımda rehberlik etmiş bulunma­ları da büyük bir ni­mettir. Zatı fazilet­lerinin müşavere­leri ile, rehberlikleri altında böyle bir eseri hazırlamak işini başarmak benim için hakikatte bir şeref bir iftihar vesilesidir.

Benim bu sahada ne derece titizlik gösterdiğimi, bu işin mesuliyeti üzerinde ne kadar titizlikle durduğunu Cenab-ı Hak, elbette ki çok iyi bilir. Eğer bu işte bir parça kadar muvaf­fak oldumsa, bu Hak Teâlâ'nın fazlından ileri gelmektedir. Bir hatam, bir kusurum olmuş ise, be­nim ihmalciliğimden doğ­muştur. Hak Teâlâ'dan başka, başarı dileyecek kimsem yok. "Ve mâ tevfikıy İllâ Billâh." Başa­rılı olabilmem ancak Allah'ın izniyledir.

 

İdâre-i Maârif-i İslâmî, Karaçı.

27 Safer 1386

HURŞİD AHMED

 

Not: Hind - Pakistanda, Urdu lisanında "Mev­lânâ" ve "Mev­levi" Profesör, üstad ilim ve fazilet sahiblerine söylenen hitab unvanıdır. "Sahib" beyefendi kelimesine tekabül eder. biz bu gibi bir nevi hususi İstılah mahi­yetine girmiş bulunan kelimeleri ay­nen muhafaza ettik. Mütercim.

 



 

BİRİNCİ KISIM

BÖLÜM: I



 

HAZIRLAYICI TARAFINDAN BİR KAÇ SÖZ

 

islâm'ın siyasi nizâmını dikkatlice inceledimiz zaman, her şey­den önce, şöyle bir sual ile karşılaşıyoruz. İslâm düşün­cesine göre, Din nedir? Ne demektir? Siyaset, ikti­dar ve yaşa­yışın içti­maî işlerine ne dereceye kadar mü­dahale eder? Din, hudutlu ve muayyen bir düşünce dai­resi içinde, çok kere yanlış şekillerde an­laşılmıştır. Halk Ta dinî ve siyasî diye iki ayrı KAVRAM üzerinde durarak, böyle bir fikri her tarafa yaymış bulunuyor. Bunun için, her şeyden önce burada islâm düşünce­sine göre Din ve siyaset nazariyesi bahsini açıklamak istedik.

Zamanımızda, islâm düşüncesi hakkında, Mevlânâ Mev­dûdi'nin. hususî bir programı ve bir hareket tarzı var­dır. Mev­lânâ'ya göre, bu iki şeyin birbirinden ayrılması "zorla­maca" ve "uydur­maca" bir iş olur. islâm'ın evren­sel inkılâbı düşünce­si, bu işi saf bir aynada aksettirilmiş olan tasvir gibi, açık bir şekilde göstermiştir.

Biz de burada Mevlânâ'nın bu mevzuda kaleme al­mış bulun­dukları muhtelif yazılarını düzenleyip bir araya getirdik. Burada, müslümanlar arasında mevcut bulunan, siyasî çekiş­meleri başa alarak, Tercüman El - Kur'an'daki bahislere de yer verip, düzenleyerek bu incilerden bir gerdanlık meydana getirip sunduk.

Hazırlayıcı: Hurşîd Ahmed



 

DİN VE SİYASET[7]

MÜSLÜMAN OLMAYAN­LAR NAZARINDA

DİN

 

Hazret-i Muhammed Resûlullah (S.A.V.) peygam­ber­li­ği­ni ilan etmeden önce, din hakkında bü­tün dünyadaki umumî anlayış, kanaat şu şekil de idi.

Yaşayışın birçok şubesi vardır, din de bu şubeler­den bir tanesidir. Yahut başka bir tabirle, din, insanın dünye­vî ya­şayışının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan hayat mek­tebinden kurtulup, diplomasını alıncaya kadar, din onun işine yarar, bu mektepten kurtulunca da dînle ala­kası ke­silir. Din'in ilgili ol­duğu mevzu da, ancak insan ile "ma'bud" unun tapındığı varlı­ğın arasındaki bağdır. Bu şekilde her kim için yüksek kurtuluş imkanı var olursa, o şahıs için bü­tün diğer dünyevî işlerden alâkayı keserek ve yaşayışın diğer şubeleri ile ilgisine son vererek; sa­dece yaşayışın dîn denen bu şubesine bağlanmak lâzım gelirdi. İşte bu şa­hıs da ancak o zaman kurtuluşa ermiş olurdu. Fakat, bu­nunla beraber, Ma'budların (Tanrıların) her hangi bir şahsa iyilik nazarı ile bakması ve dünyevî işlerde ona bereket vermesi arzu edilecek olursa o za­man yaşayışın diğer şubeleri yanısıra da, dîn'i dâhil etmiş olması gerekir. Dünyada ki bütün işlerin keyfine göre dönüp gitmesini arzu eden her şahıs da, bir takım güya dîni merasim icra eylemek­le, ma'bud yahut da mabudlar'ı memnun etmek için ça­lışırdı. İnsanın ilk alâkası kendi nefsiyledir. Onun karşısında kendi varlığı çerçesinde dünyanın ilerisini, sa­ğını, so­lunu ve her tarafını birbirin­den ayrı ayrı, birer başka şey gibi düşünmekte idi. Bun­larla alâkalı olan insanın, Ma'budu da bunlardan tamamiyle ayrı ayrı bir şeymiş gi­bi telâkki edili­yordu. Bunların ikisinin arasında hiç bir ilgi hiç bir bağın mev­cut olmadığını hesaplıyorlardı.

İşte, cahiliye devrinde, din anlattığımız şekilde tasav­vur ediliyordu.

Din'in temeli üzerinde o zamanlarda medeni bir cemi­yet düzeni, yaşama biçimi ve ahlakî bir bina kurul­duğunu anlıyamıyorlardı. O zamanlar, medeniyet ve toplu yaşa­mak demek, insanın her cephesini kuşatan bir nizamdır diye düşü­nülmüyordu. Bu, insan yaşayışının her cephesi­nin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlayan yoktu. Bütün yaşayış binasının buna dayandığını kavra­yan mevcut de­ğildi. Böyle bir şey olmadan, yaşayış ni­zâmı diye bir şey olmayacağı elbette ki, bilinen ve açık olan bir husus tur. İşte bu hakikati düşünemiyorlardı.

Dünyanın her yerinde, "din" ile "medeniyet" birbiri­nin yanı başında yürüyüp gitmektedir. Dünyanın her ne­resinde olursa olsun, ne zaman bu iki kavramın birbirle­rinden ayrıl­ması istenmişse, o zaman, bunların ikisinin de tamamen yahut da ... hiç olmazsa pek çok bakımdan ... birbirle­rine ihtiyaçları oldu­ğunu anlamak mümkün ol­muştur. Yine bu iki şeyin, yani din ile medeniyetin bir arada bu­lunmasını, zıt şeylerin bir araya gelmiş olması gibi düşü nenler dahi, yine de bunları bir yerde, birbirleri­nin yanın­da bulmuşlardır.

"Din"in "medeniyet" ve "toplu yaşama" üzerinde te­siri kuvvetli olmuştur. Bunun için, yine bunları birbirin­den ayırmak da hiçbir zaman faydalı olmamıştır. "Din"in "medeni­yet" ve "içtimai yaşayış" üzerinde tesirli bu­lunma sı netice­sinde "medeniyetten uzak kalmak iste­yenler" arasında rahipliği, dünyâ işleriyle alakadar ol­maktan nef­ret etmeyi, dünya lezzetinden kaçınmayı, se­bepler aleminden alâkayı kesmeyi, toplu ve insani yaşa­yıştan uzak durmayı do­ğurmuştur. İnzivaya çekilmek, yalnız yaşamak gibi taassup unsurlarına girmiş ise de, bunun tesiri pek faz­la olmamış ancak küçük çapta kal­mıştır. Bunun aksine, din ile siyaseti ayırma, insanın dünyevî yaşayışı yo­lunda ileriye doğru adım atması için engel teşkil etmiş; insanın ilerlemesi yolunun üzerine taş, yığarak bu yolu kapatmıştır. Bundan başka medeniyet ve me­denî yaşayış için sırf maddeye tapınmave adi nefsânî isteklere uy maya yol açmıştır.

Bu gibi şeyler "din"i kirleterek bozmuş ve berbat bir hâle getirmiştir. Dinde olmayan hurafeler dine eklenince, din mülevves bir hâle gelmiş, kendisinden beklenen fâideler yerine fenadan da beter neticeler doğurmuştur. İşte bunun içindir ki, herhangi bir şeyin temizliği ve pak­lığı düşünüldüğü zaman O'na hemen bir dinilik ve mu­kaddeslik kisvesi giydirilmiştir.

Bu kisve giydirildikten sonar ne bir kimse kendi vic­danı karşısında mesuliyet duyar; ne de başkaları ona tariz ede­bilirler. İşte, yine bunun içindir ki tahrif edilmiş dinlerde ibâdet diye isim takıları şeylerin çoğu lezzet perestlik hayâsız­lık ve bunlara benzer şeyler öyle karış­mışlardır ki, bu dinlerin saliklerinin kendileri bile bu dini bir tarafa bırakmış olsalar, ibâdet diye vasıflandırdıkları bu gibi iş­lerin ismi ahlâksızlıktan başka bir kelime ile va­sıflan­dırmaktan kendilerini alamazlar.

Dîn ile medeniyetin teamül haline gelmiş bu mese­lele­rini bir tarafa bırakırsak göreceğiz ki, hakikatte dün­yanın ne tarafında olursa olsun, dinsizlik üzerine kurul­muş olan medeni­yet ve içtimaî yaşayışın temellerinin sında rahipliği, dünyâ işleriyle alakadar olmaktan nef­ret etmeği dünya lezzetinden kaçınmayı, âlem-i esbab ve ilel' den alâkayı kesmeyi, toplu ve insani yaşayıştan uzak durrnayı doğurmuştur. İnzivaya çekilmek, yalnız yaşa­mak gibi taassup unsurlarına girmiş ise de, bunun tesiri pek faz­la olmamış ancak küçük çapta kalmıştır. Bunun hilafına, din ile siyaseti ayırma, insanın dünyevî yaşayışı yo­lunda ileriye doğru adım atması için mania teşkil etmiş; insanın terakkisi yolunun üzerine taş, yığarak bu yolu kapatmıştır. Bundan başka medeniyet ve me­denî yaşa­yış için sırf madde — perestliğe ve hasis nefsânî is­tek­lere uy maya yol açmıştır.

Bu gibi şeyler "din"i kirleterek bozmuş ve berbat bir hâle getirmiştir. Dinde olmayan hurafeler dine eklenince, din kirli bir hâle gelmiş, kendisinden beklenen faydalar yerine fenadan da beter neticeler doğurmuştur. İşte bu­nun içindir ki, herhangi bir şeyin temizliği ve paklığı dü­şünüldüğü zaman O'na hemen bir dinilik ve mukaddeslik kisvesi giydirilmiştir.

Bu kisve giydirildikten sonra ne bir kimse kendi vic-danı karşısında mesuliyet duyar; ne de başkaları onu eleştirebi­lir. İşte, yine bunun içindir ki tahrif edilmiş dinler de ibâdet diye isim takılan şeylerin çoğu lezzet düşkün­lüğü hayâsızlık ve bunlara benzer şeyler öyle karışmış­lardır ki, bu dinlerin salikle­rinin kendileri bile bu dini bir tarafa bırakmış olsalar, ibâdet diye vasıflandırdıkları bu gibi iş­leri ahlâksızlıktan başka bir kelime ile vasıflan­dır­maktan takipçilerinin alamazlar.

Dîn ile medeniyetin teamül haline gelmiş bu mese­lele­rini bir tarafa bırakırsak göreceğiz ki, hakikatte dün­yanın ne tarafında olursa olsun, dinsizlik üzerine kurul­muş olan medeni­yet ve içtimaî yaşayışın temellerini üs­tüne ahlâksızlık binası oturtulmuş ve onun üze­rine de ahlâksızlık çatısı kondurulmuş­tur.

Hakikî dindar görünmek isteyen zümre ise, ken­dileri­nin kurtuluş ve felah bulmaları için, dünya'dan el çekip, dün­yevî işlerde, dünya halkının nefsanî is­tekleri ve nok­san görüşle­rine göre... ki, bunlar kendi­lerini her zaman âlim zanneder, her zaman da câhil ve noksan kimseler oldukları açığa çıkar... hareket et­meyip, öyle bir yol tut­mak isterler ki bu tuttukları yol ile, bir kaç dinî merasim tören icrasiyle, güya kendi Mabutla­rının gönlünü hoş edeceklerini düşünürler. Zira onlara göre dîn yaşayışın bir eki, bir yaması, bir ilâvesinden başka bir şey de­ğildir. Bunun içindir ki yine dine bağlandıkları zaman, sadece bu yama'ya bu ilâve'ye bağlanmış olurlar.

Fakat şu da vardır ki her türlü siyasî zulüm ve hak­sız­lık her çeşit geçim adaletsizliği, bir nevi toplu yaşama düzen­sizliği ve her şekil medenî sapıklık­lar, bu ek'e, bu ilâve'ye bağlı bulunmaktadır. Hattâ; hi­le, dalavere, eşkı­yalık bile... Her nevi yalan, dolan, dünya'yı karıştırmak fesat çıkarmak, yağmacılık tefeci­lik, servet toplamak, kârun yolu tutmak, ihtiras, fahi­şelik ve her çeşit ahlâksız­lık bu araya girer.

 

İSLÂMÎ DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN

 

Hazret-i Resulü Ekrem (s.a.s) her hangi bir başka mak­sad için değil sadece şu maksat için gönderilmiştir ki, dini böyle cahilce, düşüncelerden silip temizlesin. Aklî ve mantıkî bir düşünce ortaya koysun. Sâdece ortaya koy­makla da kalma­sın, bunu, medeniyet ve toplu yaşa­yış nizamının esâs temeli olarak, ayakta tutsun. Bunu, başa­rıya ulaştırıp, yürütüp gitsin: Peygamber efendimiz, Din yaşayışın bir eki bir ilâvesi kabul edildiği takdirde, bu din mânâsız bir şey olur. Diye bu­yur­muşlardır. Cemiyetin bütün ihtiyaçlarını karşılaya­mı­yan, ona, baştan sona ka­dar bir nizam ve intizam vere­miyen, yarım ya­malak düs­turlar (kanunlar) elbette ki dîn olmak­tan çok uzak­tır.Böyle beşerî uydurmalara dîn veya mezhep demek, yanlış ve hatadır. Hakikatte ise, dîn ya­şanılan hayatın bir cüz'ü bir par­çası değil, O, aslında yaşayışın tamamı, bütünü ve ta kendisi olduğu gi­bi, varlığımızın asıl hedef ve gayesi, hakiki ruhu, "O"nu hareket ettiren ve yürüten kuvvet kaynağıdır. Hem na­zarî hem fikri ve hem de amelî olarak yaşayışın ölçüsü ve mi­henk taşıdır Yaşayış sahasında her adımda doğru ve eğri yolu birbirinden seçip ayırmak lâzımdır. Eğri yolu bırakıp doğru yolu tutmak gerekir. Bu şaşmayan yolu da yine dîn gösterir. Yaşayışın bitmez, tükenmez yolcu­luğunda... ki bu yolculuk, dünyânın ba­şından âhirete kadar, ardı arkası kesilmeden sürüp gi­der... dîn insanı her merhalede, her menzilde, saadet ve başa­rıya götüren bir rehber ve bir yol kılavuzudur.

İşte, böyle bir din'in ismi de islâm'dır. Bu yaşayışın eki, yaması, ilâvesi olmak için gelmemiştir.

Câhiliye tasavvurları gibi, dîn'i yaşayışın eki, yaması ve ilâvesi diye düşünürsek, O'nun gelişinin asıl maksadı, orta­dan kalkar ve hiç olup gider insanın kendisi ile Rab'bı arasın­daki bağdan, alâkadan her ne kadar bahsedilirse, bir o kadar da, insanın diğer insan­lara olan alâkasından ve bağlarından; ayni zamanda yi­ne bu insanın diğer var­lıklar ve kâinat ile olan alâka ve bağlarından da bahset­mek lâzımdır. İşte, İslâm'ın geli­şinin asıl maksadı da in­sana bu hakikati haber vermek içindir. Çünkü, insanın bu alâkaları ve bu bağları birbi­rinden ayrı ve münferid de­ğillerdir. Bunlar, "bütün" halinde birbirlerine bağlı olarak tertiplenmişlerdir. Bu "bütün"ün parçalarının doğru ve sahih bir şekilde tertiplen­mesi, bir araya getirilmesi insa­nın felah ve kurtuluşuna sebep olur.

İnsanın kendisi ile yaratıcısının arasındaki, alâka ve bağ doğru ve sahih" olarak, bilinmedikçe, bu inşânın kâ­inat ve diğer varlıklar ile olan bağ ve alâkaları da doğ­ru ve sahih ola­rak bilinemez. Bu ikisinin birbirine olan bağ­ları doğru ve isa­betli olarak bağlanması lâzımdır. Muvaf­fak olmak ve kurtuluşa ermek mümküm olsun. Din insanı fikri ve amelî bakımdan hayat boyunca bu muvaffaki­yet yolunda yürümeye hazırlar. Bu işi hazırlayıp yap­mayan ve bunu tamamlamak için çalışmayan ve böyle bir ka­rakter arzetmeyen fikir sistemine din dene­mez. Bu işi de tam mânâsiyle hazırlamış ve tamamlamış bulunan din de ancak ve ancak islâm'dır. İşte bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor:

"Allah indinde din yalnız İslâm'dır."

(Al-i îmran: 19)

 

DİN VE MEDENİYET

 

islâm'ın kendine özgü bir düşünce tarzı (Attitude of minde) vardır. Bütün yaşayış içinde yine kendine özgü bir bakış açısı nazarı (Cutlock of life) bulunmaktadır. Bun­lardan başka, yine onun bir husûsî çalışma şekli de mev­cuttur, işte, bu düşünce tarzı, bu bakış açısı ve bu ça­lışma şekli İslâm yaşayı­şının doğru yolunu göster­miştir. Bu düşünce tarzı, bu bakış açısı ve bu çalışma şekli bir araya gelip toplanırsa, bunların hepsinin adı İslâm ve İslâm Medeniyeti olur. Burada anlatılan dîn ile Medeniyet ve içtimaî yaşayış birbirinden ayrı şeyler de­ğillerdir. Bunlar bir arada, birbirlerine bağlı, birbirleri ne kaynamış bir "bütün" teşkil ederler. Bu bütün de yaşayı­şın her meselesini intizâma koyan bir yaşayış nazariyesi­dir.

Hak Teâlanın, insan üzerindeki hukuku nedir? İnsâ­nın kendisinin kendi üzerinde bulunan hukuku nedir? Anne - Ba­banın, karı - koca ve çocukların, yakınların ve akrabaların, komşuların ve misafirlerin, din kardeş­lerinin, diğer din men­suplarının, dostların, düşmanların, bütün insan topluluğunun, hattâ kâinatta bulunan herşeyin ve her türlü kuvvet (enerji)nin hak ve hukukları nedir; İşte, O hak - hukuk arasında kâmil bir denge oluşturup, bunları ahenkli halde getirip, adaleti kaim kılan şey dîn'dir; yani islâm dînidir. Bir kimsenin müslüman olması, onun bu hak ve hukuku tamamen gözetmesini ve yerine getirme­sini gerektirir. Bir müslüman, bu hak­ların hepsini tam olarak adaletle ödemeyi borç bilir. Bu olmazsa, bu hakla­rın biri diğerine tecavüz ederek, biri diğerini çiğneyerek, biri diğerine feda edilerek, devam ederse, zulüm adalet­sizlik ve haksızlık yol bulur; ve ni­hayet bu düşünce tarzı ve bu yaşayış nazariyesi orta­dan kalkar. İslâm olduğu gibi tatbik edilecek olursa, öl­çüler yerli yerini bulunca, insanî yaşayışın imrenilecek neticeleri ortaya çıkar. Ah­lâkî yükseliş, ruhî temizlik paklık insanî yete­neğin ve in­sanî fıtratın son haddine ve son noktasına çıkılmış olur. Yaşayışın bütün çalışıp çır­pınmalarında... her ne şekilde bir çalışma sahası olur­sa olsun... öyle bir yol gösterilmiş olur ki bu yolun ne tarafından gidilirse gidilsin, bir aslî merkeze ula­şıp, bu merkezde birleşmek mümkün olur.

İşte bu merkez, işleri düzene koyan merkezdir. Bu ba­kımdandır ki, herşeyin kıymeti, (valve) bu merkezde tayin edilmiştir. Her şeyin bir ölçü üzerine yürüyüp git­mesi bu merkezde sağlanmıştır. Bu merkeze varmış ola­cak her şeyde- muvaffakiyet (başarı) yolunu tutar ve bu muvaf fakiyet yolunda yürümeye devam edip gider. Kar­şısına çıkacak olan her engeli de çiğner geçer.

Ferdin, tek başına yaşayışından tutun da, cemiye­tin bir bütün halinde yaşayışının büyük çaptaki işleri­ne kadar bu ölçü hep aynıdır, aynı şekildedir; aynı tarzda hüküm sürer Bu mer­kezin tanzim ettiği işler bakımından, bir kim­senin şahsî yiye­ceği, içeceği, giyim kuşamı, meslek ve iş sahası, alış verişi, sözü sohbeti, kısacası, yaşayışın her cephesi, her türlü işi gücü için hudut­lar, ölçüler tayin edilmiştir. Tâ ki, asıl maksat olan bu merkez'in yolunu tutup gelenler, hep doğru yolu takip edip, sapık yola sapmasınlar ve çıkmaza girmesinler.

Yine, şu hususu da tanzim etmiştir. Bu toplu fertleri, birlik içinde yaşayışlarında birbirleriyle o-lan münasebet ve ilişkilerini düzgün ve muntazam bir usûl üzere takip etsinler. Top­­lu yaşama, geçim, si­yâset, ve yaşayışın her sahasında iler­­leyip, doğru yolu tutsunlar ve aslî maksat olan menzile ulaş­sınlar. Kendi­lerini şaşırtan, gerçek gidiş yolunun izini kaybetti­ren sapa ve kör bir yola sapmasın­lar.

Yine aynı şekilde, İslâm camiasının halkı ile, gayrı İslâmî camiaların halkları arasmda; dostlukta ve düş­manlıkta, savaşta ve barışta, menfaatlerin birleşip ayrıl­dığı yerlerde za­ferde ve mağlubiyette, ilim. ve fen el­de etmek hususlarında, medeniyet ve kültür alışverişinde dahi ve usûllere bağlı bulu­nup, riayet etsinler. Devletlere münasebetlerin muhtelif cephe­leri, bu ana yolun üzerine engeller çıkarmasın ve bu caddenin orta­sına taş yığını doldurup yolu kapatmasın. Hattâ şu ka­dar da mümkün olsun ki, insanlık camiası içinde bulu­nan câhil ve sapık kimseler bile, ister - istemez veya, bi­lerek - bilmeyerek, bu maksada hizmet etsinler. Çünkü, fıtratın (yaratılışın) gere­ğince, onların da takip ede­cekleri yol İslâm cadde­sinde yürü­yenlerin yolundan başka bir yol değildir.

Özet olarak belirtelim ki, bu öyle bir noktadır ki, ca­mi'den tutun da, çarşı pazardan, harp sahasına kadar; ibâdet usulünden tutun da, radyo ve uçak pilotluğu yap­mak vazifesini; gusûl, abdest, taha­ret, iştinca gibi, cüzi meseleleri; ve bunların yanısıra çok önemli toplumsal meselelerden olan bir arada yaşama, geçim, siyâset, memleket idaresi, mil­letlerarası ilişki­leri, ilk ilkokul eğiti­mini, tabiat eserlerini incelemeyi ve ilmî konuları çözecek mik­tarda, bilgi sahibi oluncaya kadar; yaşa­yışa ait bütün çalışmaları, fikir ve hareketin bü­tün sahalarını, bir bütün­lük içinde ele almıştır, ve bunun ayrıntılarında amacı olan bir düzen ve bağlantılar oluşturmuş­tur. Bunların hepsi birlikte bir makinanın par­çaları, aletleri gibi birbirlerine monte edilmiş, yerli yerine yerleştirip oturtularak bu makinanın ça­lışması ve ha­rekete geçmesi sağlanmıştır.

Din dünyada öyle bir inkılâp tasavvurudur ki, Ceha­le­tin yoğurduğu hamur ile bunu mukayese etmek, hatta böyle bir mukayese etmeyi tahayyül bile etmek mümkün değildir. Bu­günkü devrimizde teknolojide ileri giden mil­letlerin ilmî ve teknik buluşlarını, yedinci Milâdî asırla karşılaştırdığımız za­man, bugünün ilim ve fenninin ve bu sahada çalışan aklın o kadar ilerlemiş olduğunu gö­rürüz ki, bu iki çağ birbirleriyle kıyas dahi kabul etmez. Fakat buna rağmen, bugün, , o kadar karanlık düşünce mev­cuttur ki, dünyaya ün sal­mış olan Avrupa Üniversitelerin­den en yüksek ilmi paye ile mezun olmuş, en yüksek ilmî ünvanı kazanmış bulu­nan kimseler dahi çoğu za­man bu inkilap tasavvurunu id­râk etmekten o kadar âcizdirler ki, sanki eski cahiliye devrinden bugüne kadar hiç bir şey olmamış ve hiç bir şey öğrenmemiş gibidirler. Binlerce sene öncesi putperest ni­sanların dîn hakkındaki o sefil, çökmüş ve çürümüş fikirlerin­den halâ vaz geçmiyorlar. Bu çürük fikir için­de saplanıp kalı­yor ve bu çürük fikirleri de asırlar bo­yunca nesilden nesile aktarıp gidiyorlar. Akli eleştirinin ve ilmî araştırmanın en iyi yolu ile yetişmiş olmaları­na rağmen ve bunların en iyi şekildeki terbiye­siyle dahi bundan kurtulamıyorlar.

Öyle ki, tekkelerin ve mescidlerin hücrelerindeki ka­ranlık köşelerine sığınıp oturmuş bu­lunanların dindarlık ve dîne bağlılıkları, inziva köşesine çekilip, bir post üze­rine kurulup, Allah Allah diye bağır­maları ibadet sayan bunu din'in mânası diye algılayanlar ve -dîni sadece bu şekil ibâdet içinde hudut­landıran kimselerin düşüncesine şaşmamak lâzımdır.

Yine bu şekilde, diğer bir İslâmî camianın, bir kaç şarkı terennüm ederek, taziye meclisleri kurmaları, mer­siye ve nefesler okuyarak bazı merasimler icra et­meleri de hayret edi­lecek bir şey değildir.

Bütün bu zümreler, ciddî bir öğretim dışında ka­lan, İs­lâmın hayatî bütünlüğünü ve geniş çerçevesini idrâk ede­mi­yen, aydınlatılmaya muhtaç zümreleri teşkil et­mektedir­ler.

Fakat bir de, ilim nuru ile aydınlanmış bulunan ba­zı kim­selerin beyinleri, daha çok köhneliğe - perestliğe sap­lanmış, eskinin ve eskiciliğin karanlığından kurtulama­mışlardır. Bunla­rın çoğunun, islâm dîni hakkındaki "dîn" mefhumu anlayışla­rını, maalesef yine eski cahiliye devri­nin gayrimüslimlerinin içinde görmek mümkündür.

 

BİZİM SİYASİ DÜŞÜNCEMİZDE CAHİLCE DÎN ANLAYIŞI VE BUNUN NETİCELERİ

 

İslâmi ilimleri tedris eden mektep ve medreselerden yetişmiş zümrelerin noksan din anlayışı ve bu tarz dü­şünce ve tasavvurları, yalnız kendilerini yoldan sap­tır­makla kalmaz, ay­nı zamanda dünyaya karşı en ileri Hak Nizâmını temsil eden İslâmın medenî ve toplu ya­şama cephelerini de hatalı ve yan­lış bir şekilde akset­tirirler. Kendilerini de bu hatalı işlerin mümes­silleri di­ye ortaya atarlar. İslâm'ın ölüm kalım savaşı yaptığı ve herşeyden önce istiklâlini kurtarmak gibi ,en mühim ve hayati me­seleleri dururken zımnî ve fer'i meseleleri ön plâna alan bu güruh, acayip ve garip yollarla meseleleri­ni hallet­meğe kalkı­şırlar.

Bu da dîn tasavvurunun eksik ve hudutlandırılmış muhtelif şekillerinden ortaya çıkmıştır.

Bir ara, bir zatı muhteremin (beyefendi), şöyle buyur­duğunu duydum.

— Ben ilk önce Hindistan'lıyım sonra da müslümanım.[8]

Bu zât, bu cümleyi söylediği zaman, İslâm'ın coğ­rafi bir taksim şekli kabul edeceğini düşünüyordu. Müs­lüman Türk, Müslüman İran'lı, Müslüman Mısırlı, Müsman Hindistan'lı ve bunlara ilâveten müslüman Pencâblı, müslüman Bingâle'li, müslüman Dekhanlı ve müslüman Madras'lı.[9]  Bu ülkelerin müslümam ve islâmiyet anlayış­ları ayrı ayrı olacakmış???..

Her ülkenin müslümanı, kendi ülkesinin hâl ve va­zi­yetine göre, ayrı ayrı bir İslâmî anlayışa mı sahip ola­caktır? Bu yüzden bunlar birbirlerinden ayrılacaklar mı? Her ülkenin müslü­manı kendi ülkesinin mevkiine ve vazi­yetine göre ayrı ayrı yol mu tutacak? Yaşayış hu­susunda ayrı bir bakış açısına mı sahip olacak? Ayrı bir görüşten hareket ederek kendilerine ait bir istikâ­met mi çizecekler­dir? Maalesef böyle düşünen müslümanlar da az değildir. Bunlar, İslâm'ın iktisadî, siyasî ve hu­kukî değerlerini bir tarafa bırakıp ayrı bir yol tutmak düşün­cesine saplan­mışlar ve kendi kafalarına göre, böy­le bir görüşün istika­metine kapılıp gitmişlerdir. Bu gö­rüş istikametinin cazi­besine de? kendilerini kaptırmışlar­dır. Bu muhtelif ka­vimler, muhtelif usuller ortaya çı­karıp, uydurdukları bu usullere bağ­lanmışlardır. Son­ra da kalkıp, müslümanlık yolunu tutmak istemişlerdir. Bunun içindir ki, onlara göre islâm bir dinî ek, dinî ya­ma ve dinî ilâve şeklini almıştır. Dünyevi yaşayışın her­hangi bir uydurma yoluna, uy­durma metoduna uyar hâle gel­miş; dünyevi yaşayışın suyuna göre akıp gider bir şekle gel­miştir.

Başka bir zat-ı muhterem de şöyle buyuruyordu:

— Müslümanlar, din ile dünya işlerini aydınlatmalı­dırlar. Bunları belirtip ortaya koymalıdırlar. Dîn'e ait olan me­seleler, insan ile Allah arasında bulunan mese­lelerdir. Yâni bunlar akâîd ve ibâdât'tan ibarettir. Bu öl­çü dahi­linde Müslü­manlar yollarını takip edip yürümelidirler. Bu yolu bırakma­malı ve bu yoldan sapmamalıdırlar. Dünyevi işlere ve dünya meselelerine ge­lin­ce, burada dîn'in müdahelesine her hangi bir zaruret Ve lüzum yoktur. Diğer milletlerin, dünyevî işleri ayarla­dıkları gibi, müslümanlar da bu gibi meselelerini ayarla­yıp gitmeli­dirler.

Üçüncü bir Zat-ı Muhterem de şu şekilde öğüt ve­ri­yordu:

— Müslümanlar için dîni, medenî ve lisânî bakım­dan elbette ki ayrı bir nizâm içinde olmak zarureti vardır. Fa­kat siyasî ve iktisadî hususlarda ayrı bir cemaat haline gelmelerine lüzum yoktur. İş hayatında, muamelelerde müslîm ve gayri müslîm arasında fark gözetmek tama­men uydurma ve yapma­cık olur. Burada müslümanlarım muhtelif zümreleri de kendi aralarında, muhtelif maksat ve çeşitli gayeler için, ay­rı cema­atler, teşkil et­melidirler. İsterlerse gayri dinî usûl üzere, siyâset ve geçim mese­lelerini halletmek için de çalışıp uğraşabi­lirler.

Müslüman kavimlerinin ölü vücutlarını canlandır­mak iddiasında bulunan başka bir muhterem zât da, su şe­kilde dü­şü­­nüyordu.

- Asıl mesele, Hak Teâlâ'ya imân ve ahiret günü­ne inanmaktır. Kitâb ve Sünnet'e tabî olmak değildir. Belki, tabiat elemanlarına hâkim olmak, tabiat kanun­larını an­lamak, bunları insan iradesi altına alarak, pra­tik hayata tatbik etmek, elde edilen elemanları malûm ve muayyen kanunlarla işletip fayda­lanmaktır. Bu vası­talarda, mede­niyet yolunda ilerlemek ve bu usûlle dünya­ya hakim ol­maktır.

İşte o zâtın nazarında, bunlardan başka hiç bir şe­yin ehemmiyeti de yoktu. Bu kanaate göre Japon dü­şüncesi olsun, Alman düşüncesi olsun, isterse daha başka bir düşünce olsun, mühim değildi. Bunlar birbirinden farklı değildi. O zât için bunların hepsi de İslâmî düşünce idi. Nitekim o zâta göre bu işlerin neticesi de hep ay­nıydı. Neticede ne doğarsa doğsun, onun için fark etmi­yordu. O zâta göre ilerlemek sadece yer yüzüne hâkim olmaktı. Yer yüzünü ele geçirmekti. Doğru iş bu idi. İs­terse İbra­him'in (A.S.) karşısında Nemrûd olsun, neden olmıyacakmış? O zâta göre, mü'min denilen kimse; galip gele­cek kadar kudretli bulunan kimse idi. İsterse bu kud­retli ve galip kimse, Hazreti İsa (A.S.) karşısında Ro­ma­nın putperesti olsun; neden olmıyacakmış?

Başka bir kalabalık güruh da, güya müslümanların hak ve hukukunu korumak için kendilerini ortaya atmış­lardır. Onla­rın nezdinde İslâm yahut da İslâm medeniyeti­nin hafızası sa­dece şu meselenin ismidir ki, bu ad altın­da onlar kendi şahsî haklarını (Personel Law) koru­mayı te­minat altına almak ister­ler. Onlar, kendi söz ve yazılarını "mevcut devlet" in söz ve yazısına göre ayar­larlar içinde bulundukları devletin dil ve yazısına ayak uydurup gider­ler. Bu gibi şahısların da şahsiyet­leri üze­rinde, "İslâm" elastiki bir şekil alır. İstenilen her şeye uydurulacak ka­dar, zayıf bir hale gelir. Bunlar, bir de kendile­rini müslümanların mümessili olduklarını ileri sürerler. Bunla­rın indinde seçimleri kazanıp meclislere girmek, yahut daire­lere müdür tayin edilmek veya her hangi bir iş ba­şına getiril­mek, İslâm için en büyük bir kıymettir. Bu gibi emellerine nail oldukları zaman, İslâmın bütün ehemmi­yetli ana meseleleri de halledilmiş­tir diye düşünürler. Aksi takdirde, müslümanların ço­ğunluğu, bu gibilerin mümes­silliklerini, meclis üyeliklerini, müdürlüklerini veya iş ba­şında bulunmalarını ka­bul etmeyip de itiraz ederlerse, o zaman İslâmî hak ve hukuk tamamiyle çiğ­nenmiş olur. İslâmın hak ve hukukunu korumak ve onun pres­tijini kurtarmak lâzım gelir diye feryadı basarlar ve tabiî ki, ortalık karışır.

İşte, şimdi bakınız; muhterem okuyucular, düşünce­ler ne kadar karışık ve ne kadar çeşitli ve ne kadar dallı budaklıdır. Fakat bunların içinde, yine de değişme­yen bir tek hakikat var­dır. O da, bu zümre ve güruhla­rın hepsinin de islâm anlayışı ve düşünceleri tam ve kâmil bir şekilde geçen bahiste söyleyip anlattığımız -Cahiliye devrindeki din anlayışı şeklindedir. Ca­hiliye dev­rinin din tasavvuru gibi islâm'ı tasavvur etmeleridir. Bu anlayış ve bu tasav­vur, zamanına göre, yeni yeni kılık ve kıyafete girip, başka elbiseye bürünerek ortaya çıkmıştır. Bu kılık, her gün bir gün evvelkinden biraz daha fena ve daha da kötü olmuştur.

Bu zümre hakikatin, hakikî müslümanlığın ne de­mek olduğunu ve hakikî müslüman'ın kime denebileceği­ni, doğru dü­rüst olarak anlayıp bilselerdi; hakikî mâna­da, İslâmî ce­ma­a­tı hangi evsaftaki müslümanların mey­dana getirebileceğini öğ­renmiş bulunsalardı; o zaman bü­tün bu hatalar ve bu yanlışlık­lardan kurtulmuş olurlardı.

Kanunî şekle gelince; her kim Kelime-i Tevhidi Lisa-nen (dil ile) söyler ve dinî zaruriyatı (zorunluluğu) da açıkça inkâr etmezse, o zat müslümandır. Fakat bu şa­hıs, bu şekilde müslüman olunca, onun bu vaziyetteki müslümanlığı, ancak müslü­manların zahirî sayılarını, âdet itibariyle bir tane artır­maktan başka bir işe yaramaz. Biz de ona kâfirsin diye­meyiz. Onun hak ve hukuku, islâm hak ve hukuku olur. Sırf islâm'ı ikrar etmekle islâm camiasına dahil bulunur. Ancak İslâmın istediği yalnız bunlar değildir. İslâm dai­resinin içine girmek de yalnız bunları ifade etmekle ol­maz. Asıl mesele, İslamın hakikî şeklinin kafalarda yer bulup yerleşmesidir. Müslüma­nın dü­şünce tarzı, tamamen Kur'an-ı Kerim'deki düşünce tarzı gibi olmalıdır.Yaşayışta, karşılaşılan bütün iş-güç sahasında Kur'an-ı Kerim'i gözönüne almak gerekir. Siz de yaşayışın değerlendi­rilmesini (valau) Kur'an-ı Kerim'in ölçülerine göre tayin etme­lisiniz. Kur'an-ı Kerim'in sizin için çiz­miş olduğu yolu bilfiil takip etmelisiniz. Ferdî işleri­nizin her birinde ve içtimaî mese­lelerinizde yalnız "O" nun ta­yin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Ke­rim, sizin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışı­nızda, muhtelif yolları bırakıp, bir tek istikamet tutmalısı­nız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâyet-i Muhammedîyeyi (S.A.V.) sizin önünüze koy­muştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman ya­şayışın herhangi bir iş sahasında, sizin yolunuz onun yo­lundan ayrılmıyacaktır. İşte, Kur'an-ı Kerim'de gösteril­miş bulunan, bu yola da "Sebil-ül-Mü'minîn: Mü'minler yolu" Mü'minler olarak her şeyde ve içtimaî meselelerinizde yalnız "O" nun ta­yin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Ke-rim, sizin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışınızda, muhtelif yolları bı­rakıp, bir tek istikamet tutmalısınız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâyeti Muhammedîyeyi (S.A.V.) sizin önünüze koymuştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman ya­şayı­şın herhangi bir iş sahasında, sizin yolunuz onun yo­lun­dan ayrılmıyacaktır. İşte, Kur'an-ı Kerim'de gösteril­miş bulunan, bu yola da "Sebil-ül-Mü'minîn: Mü'minler yolu" diyeceğiz.

 

KUR'ANİ DÜŞÜNCE

 

İslâmi düşünce mi? Kur'an-î düşünce mi? Bunlar ha­kikatte birdirler ve ayrı şeyler değillerdir. Bu yaşa­yış na­zariye­sinin unvanı altında, bazı düşüncelere de îman etmek lâzımdır. Bazı ibadetleri de yerine getirmek gere­kiyor. Bir kaç "şiar" (alamet) — ki umumî ıstılahta, bun­lara: "Şe'âir-i Mezhebi: Dinî Şiarlar" denmektedir. — ı da göz Önünde bulundurmak gerekiyor. Bir parça düşünür­sek, bu nazariyenin içeriğinde, yiyecek şeyler, giyecekler, el­bisenin şekli, muaşeret birbiriyle geçinme âdabı, yol­culuk, muaşeret usûlle­ri, ticaret ve alış veriş, geçim ve iş güç, siyasî rejim, me­deniyet ve toplu yaşamanın çeşitli durumları, maddî va­sıtalar ve tabiî kanunlar, ilim öğ­ren­mek ve onu kullan­manın çeşitli yolları, bunların bazıla­rına bağlanıp bazı­larını bırakmak.

Bakış açısı bir olunca, düşünce tarzı ve gaye de bir olur. Bağlı bulunma, yahut da terkedip bırakmanın ölçüsü de yine aynı olur. Bunun için, yaşayışı devam et­tirmenin yolları, çalışıp uğraşmanın istikameti, dünya muamelele­rinin usulleri de aynı olup biribirlerinden hiç bir ayrılıkları olmaz. Hükümle­rin tefsirinde ve fer'î hü­kümleri, uygun hale getirme ettirmenin hususlarında ve cüz'î, hatta, ufak tefek ihtilâflar ve ayrılıklar olabilir. Bu, bir düşüncenin muhtelif şekillerde kendisini gös­termesinin neticesinden ileri gelen şeydir. Bunlar, fer'î ve arızî (aslı olmayan) ihti­lâflardır, asla ve hiç bir zaman işin esasını ve özünü oluşturan ihtilâf­lar değillerdir. Katiyyen aslî ve küllî ihti­lâflar değiller­dir.

İşte, İslâm bu temel üzerine, yaşayışın bütün cephe­le­rini düzene koymuştur. Bu cephelerin her birini diğeri­ne bağ­lamıştır. Bunların arasında da hiç bir ihtilâf şekli or­tada bırak­mamıştır. Bir kişi, isterse Pakistanlı olsun, is­terse Türkiyeli Türk olsun veya Mısırlı Arap olsun; eğer bu kişi müslüman ise, bu gösterilen yolu takip ede­cek ve bu yolu tutup gide­cektir. Bunun hilâfına, bunun aksi isti­kametine bir yol takip eder ve o yolu tutup gi­derse, o zaman, kendi inandığının, kendi îman ettiğinin hilâfına ve kendi îman ettiğinin aksi istikametine, yürü­müş olacaktır.

Şimdi, siz de ister dinî bakımdan, ister dünyevî ba­kım­dan olsun, bu yoldan ayrılmazsanız, ve bu yolları bir­birle­rinden ayrı tutmazsanız islâm görüşüne göre, dünya ve ahiret işinin birbirine, bir zincirin halkaları gibi bağ­lı olduklarını göreceksiniz. Bunların ikisi de yaşayışın mer­haleleridirler (aşamalarıdırlar). Birincisi çalışma ve uğ­raşma merhalesi, ikin­cisi ise, bu çalışma ve uğraşmanın neticelerini elde etmek ve meyvelerini toplamak merhale­sidir. — Siz ya­şayışın ilk mer­halesinde, yani bu dünyada neler ekerse­niz, neler ederseniz, ikinci merhale olan ahiret merhale­sinde onun neticelerini elde edecek ve onun semeresini o zaman toplayacaksınız. — islâm'ın maksadı, islâm'ın gayesi, sizin düşüncenizde ve sizin çalışma sisteminizde, öyle bir şekilde tertip edilmiştir ki, siz, eğer yaşayışın birinci merhalesi denilen dünya mer­halesinde sahih ve doğru bir yol tutmuş olursanız, ikinci merhale olan ahiret merhalesinde de sahih ve doğru ne­ticeler elde eder, sahih ve doğru neticeye kavuşmuş olur­sunuz. İşte bundan dolayıdır ki, bütün dünya yaşa­yışı tam olarak, bütün ve kül olarak, bir "dinî ya­şayış" dır diyeceğiz. Burada, akaîd ve ibadetlerden tutun da, me­deniyet, toplu hal­de yaşama, siyaset, geçim ve sairenin usulleri ve furuâtı (ayrıntıları), her şey ve herşey, bir ma­nevî gaye ve maksada bağlanmıştır. Siz eğer, kendi si­yasî ve geçim işlerinizde is­lâm'ı kabul etmeyerek onu, uygun görmiyerek onun yerine başka bir sistem, başka bir nizam tut­mak isterseniz, o zaman bu iş zımnî bir irtidat (dinden dönme) küllî ve açık yoldan sapıtmaya kadar gider.

Bu demektir ki, siz, islâm öğretisini bölerek, parçalı­ya­rak, bölümlere ayırarak, bunların bazılarını ka­bul edip, bazılarına bağlanıp, bazılarını reddedip bırak­mış oluyor­sunuz. Siz, dinin akaidini, inançlarını, ibadetle­rini kabul edi­yorsunuz; fakat, onun yaşayış nizamını, hayat yolunda çizmiş olduğu düzenli plânı kabul etmeğe yanaş­mıyorsunuz. Halbuki bu ibâdet binasının esas te­melleri de, dünya yaşayış plânının üzerine oturtulmuş ve kurul­muş bulunuyor.

Her şeyden önce, böyle bir ayırma, böyle bir taksim ve tefrik İslama göre yanlış ve hatalıdır. İslâmın hakika­tine iman etmiş, onun güzellik ve üstünlüğünü idrâk et­miş ve ona can ve gönülden bağlanmış bulunan her müslüman ,ayırma yoluna gidemez ve böyle bir niyet besliyemez. Nitekim Kur'an-ı Ke­rim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Bu nasıl iş? Siz (Allah'ın) kitabının bazı kısımları­na imân eder, kabul edersiniz de bazı kısımlarına inan­maz, inkâr mı edersiniz?"

(Bakara: 85)

Bu âyet-i kerîmenin açıkladığı mâna, sizin şu tuttu­ğu­nuz yolu tam olarak anlatmıyor mu? Sizin ayırmak, bölümle­mek yolundaki kanaat ve hareketiniz, adı geçen bu âyet-i keri­menin işaret ettiği durumun tâ kendisi de­ğil midir? Siz bu şe­kilde ayırıp bölümlemek yoluna git­tikten sonra, İslâmî itikadı­nız da uzun zaman devam et­meden ortadan kalkmış olacaktır. Çünkü İslâm'ın umumi yaşayış düzenine alâkasız ve ilgisiz davrandıktan sonra, sizin inanç ve ibâdetinizin de binası çöke­cek, ortadan kal­kıp gidecek ve mânâsız bir hâl almış buluna­caktır. Zira, gayrı İslâmî yaşayış düzenine inanıp îman ettikten son­ra, Kur'an'a îman etmek, Kur'an yolunu tutup gitmek imkânı yoktur. Yine, o nizam ve usuller, bu nizam ile ve bu usullere her bakımdan ve her adımda muhalif ve zıttır.

Bunun aksi olarak, siz eğer kendi siyasî ve sosyal ya­şayış tarzınızı İslâm'ın kabul ettiği yol ve çizdiği şekil üzerine kurmuş olursanız, o zaman ayrı ayrı partilere, siyasî kanaatlere, hiziplere bölünmeğe ve ayrılmağa ne lüzum var? Allah partisi, Allah fırkası ve Allah hiz­bi Bu da her işe ve her hususa kâfi değil mi?

Nitekim, sermaye sahibi kapitalist ile çalışan işçi, ara­zi ve malikâne sahibi ağa ile bu arazide çalışan çiftçi ve ekinci, memleketi idare eden idareci ile idare edilen mem­leket halkı arasında, o zaman ne bir anlaşmazlık bulunur ne de bir ihtilâf kalmış olur. Belki bunların, bu zıt ve bir­birlerine muhalif gö­rülen ve aslında bir olan züm­relerin esasta aralarında bir anla­yış, bir birlik, bir mu­vafa­kat ve bir nevi iş ortaklığı ve iş taksi­minden başka bir şey de usulen mevcut bulunmaz ve olamaz. Şimdi, siz bu usule uygun bir şekilde, neden kendi milletiniz ara­sında ve mîlletinizin muhtelif sınıfları gibi bir ahenk vücuda ge­tirmek için çalışmak istemezsiniz. Elle­rinde böyle mükem­mel bir İslâmî usul ve İslâmî nizam mevcut olma­yan zümreler ve milletler arasında ise mecbu­rî olarak sınıf ihtilâfları (Class War) ateşi ister iste­mez alevlene­cektir. Ve alevlenmiştir bile. O zaman, siz bu ateşten nasıl kaçınacaksınız? Nasıl kurtulmuş olacak­sınız?

Eğer siz, maddeten ilerlemek, yükselmek, kalkınmak ve yer yüzüne hâkim olmak istiyorsanız, o zaman islâm'ın kendisinin, bu yolu size göstermiş, bunun kapıla­rını sizin yü­zünüze açmış olduğunu anlamanız lâzımdır. Bununla beraber İslâmda Firavunca, Nemrutça yüksel­mek ve kal­kın­mak­la, İbra­him'e ve Musâ'ya, kalkınmak ve yüksel­mek arasında fark gö­zetilmiştir. Bu kalkınmalardan bi­ri, Japonya veya İngilterenin kalkınması şeklidir. Diğeri ise, Sahabe-i Kiram (R.A.) ın İs­lâm'ın ilk çağlarındaki kalkınmaları ve ilk müslümanların yük­selmeleridir. Kal­kınma iki şekildedir, ikisi de unsurları, ele­manları kendile rine tabi kılmışlardır. Sebepleri hesaplayarak, ilmin tabiî kanunlarından istifade ederek kalkınma neticesini elde etmişler. Fakat bu iki kalkınma ve bu iki yükselmenin arasında yerle gök arası kadar fark vardır. Siz ancak, bu neti­celerin dış ve kabuğa ait sebeplerini görebiliyor ve onların üzerinde düşünüyorsunuz. Bunların ruhî ve ah­lâkî cephelerini görmekten ve düşünmekten çok uzak bu­lunuyorsunuz. - Doğu­dan batıya kadar uzak

Dünya-perestlerin kalkınmaları, gelişmeleri, ilerle­me­leri ve yükselmeleri, tabiî kaynakları ve elemanları kontrol altına almak, sebep ve neticelerini doğru kulla­nabilmek iledir. Bu da yaşayışın hayvani cephesidir. Böy­le madde gücü ile kalkınma ve bu şekilde yer yüzüne hâ­kim olma, Kur'an-ı Ke­rim'in vaad ettiği kalkınmanın yer yüzüne hâ­kim olmanın ta­mamen aksine, tamamen zıddınadır. Bu şekilde her ne kadar tabiî kaynakları ve ele­manları kont­rol altına almak sebeplerini ve neticelerini istendiği, şekle yöneltmek istendiği gibi kullan­mak müm­kün oluyorsa da, yine bunların asıl gayesi, yaşayışın esas maksadı olan, ahlâkî ilerleme ve ruhî yükselme gerçek­leşmez. Bu ah­lâkî ilerleme ve ruhî yükselmenin, elde edil­mesi için de ancak ve ancak, Hak Tealâ'ya îman etmek, ahiret gü­nüne inanmak, lâzımdır. Yaşayıştaki bu çalışıp çabala­maların bir demir çerçeve içinde kontrol altına alı­narak, namazla, oruçla, hac'la ve zekâtla size farz kılın­masının sebebi bu değilmidir? Bunlar İslâm'ın erkânıdır­lar ki, siz bunlara kendi düşüncenizle Mevlevîlikten bozma bir mezhep, Hoca'nın yanlış dîn anlayışı diye bir istılah uy­durmuş bulunuyorsunuz.

 

NİÇİN İSLAMİ HÜKÛMET?

 

Şu meseleyi de izah ettik ki, eğer müslümanlar, müslü­man­ca yaşamak istiyorlarsa; bu yaşayışlarını müslümanca devam ettirmek yolunu tutuyorlarsa, yaşa­yışları­nın bütününü, tümünü, Hak Tealâ'nın itaati yoluna uy­durup, ister - ferdî, ister içtimaî işlerinde - Hak Tealâ'­nın kanun ve şeriatinin hükümlerine uygun bir şekilde, bir hayat nizamını kabul etmeleri gerekir.

İslâm, hiç bir zaman, şu hâli kabul etmez ki, siz kal­kıp da, Hak Tealâ'ya iman ettiğinizi ileri sürüp, kendini­zi mü'min diye ilân edip, sonra da yaşayış yolunda, yaşa­yış işlerinde Hak Tealâ'nın kanunlarının hilâfına ve aksi­ne, gayrı İlâhi kanunlara tabi olup gidesiniz... Böyle bir şekli reva görmek ve bunu caiz saymak, islâm'ın bü­yük bir çelişkiye düşmüş olması demek olur.

Halbuki islâm, çelişkiyi caiz saymadığı gibi, esasen var­oluş sebebi de tek tek her ferdin ve bütün in­sanlığı içine düşmüş olduğu bütün yanılmalardan kur­tarmak içindir. İslâmî Hükûmet ve İslâmî Anayasa iste­menin arkasında şu düşünce kendisini hissettirir ki, eğer bir müslüman Allah Tealâ'nın ka­nunlarına itâaat etmiyecek olursa, esasen, o kimsenin -müslümanlık - iddiası ve ben müslümanım demesi şüpheli bir duruma girip, onun müslümanlığı hakkında tereddüdü gerekli kılacaktır. Bu mevzu öyle kesin bir hakikattir ki, bütün Kur'an bu hakikat için delil teşkil eder.

Kur'an-ı Kerim'e göre, Allah-ü Tealâ, Malik el- Mülk' tür. Yaratmak O'na mahsustur; bunun için de fıtraten ve tabiî olarak, Emr hakkı (memleket idaresi hakkı — Right to rule - da yine O'nun hakkıdır. Yalnız O'na ait­tir. O ül­kesinde (dominion) kendi kullarını istediği gibi idare eder ve hâkimiyetiyle bu idareyi yürütüp gider. Bu işte hiç bir kimsenin ve hiç bir başka varlığın hüküm sürmesine ve bu idare işine karışmasına mey­dan veril­mez. Böyle bir şeyi iddia etmek, hattâ tasavvur bile etmek, temelinden hatâ ve yanlıştır. Doğru yol birdir. Ve tektir. Bundan başka doğru yol yoktur.

Her kim, "O" nun halifeliği ve vekilliğini elde ederse, o kimse O'nun şer'î kanunları gereğince, bu şer'î kanun­ların icabına göre ülkeyi idare edip işleri yönetecektir.

"Ey Mâlik el-mülk olan Allah, Sen, istediğine mülk ve­rirsin, istediğinden de çekip alırsın."

(Âl-i îmran: 26)

"İşte, bu Allah, sizin Rabbimizdir ki, mülk de onun­dur."

(Fatır: 13.)

"Mülk (Devlet ve memleket ve dünya) de onun hiç bir ortağı yoktur."

(Benî İsrail: 111.)

"İşte, hükm, (kumanda ve memleket idaresi) ulu ve büyük Allah'a aittir."

(El-Mü'min: 12.)

"O'nun hükmüne hiç bir kimse iştirak edemez."

(El – Kehf: 26)

"Acaba yaratma ve emr (idare ve hükümet) O'nun işi değil midir?"

(A'raf: 54.)

Derler ki: "Acaba, emr'de (Devlet idaresi ve ku­manda) bize de bir iş düşer mi? Deki: Emr tamamen Al­lah'a mahsustur."

(Âl-i İmrân: 154.)

b —

Bu esas usûle göre, teşri hakkı, kanun yapma yet­kisi, tamamiyle insandan alınmıştır; insanın elinden çık­mıştır, insan ise, yaratılmış bir kul olduğuna göre, köle gibi mahkûm bir durumdadır. İnsanın o zaman vazifesi kanun yapmak değil, "O" nun kanununa boyun büküp itaat etmektir. Zira Mâlik el - Mülk O'dur. Elbette ki, ilâhî kanunun hududu içinde, bu Ka­nun'dan hüküm çıkarmak, içtihad eylemek, fıkhî meseleleri yazılı hale getirmek, O'nun şeriatının ruhu ve islâm mizacının çerçevesi içinde, bu hususları gözönünde tutarak, bu Aslî Ka­nun'un ışığı altında, ferî kanunlar yapmak hakkı da Ehl-i iman'a ta­nınmıştır. Nitekim, açık hüküm bulunmayan meseleler­de, kanun düzenlemek ve bu gibi işler hakkında hüküm vermek de yine Ehl-i îman'a verilmiş olduğundan, aslî kanunun rehberliği altında, fer'î kanunun nasıl yapılaca­ğı anlaşılıyor. Fakat, esas ve ana meselelere gelince; eğer bir kimse, bu gibi husus­larda, İlâhî Kanun'u bırakıp da herhangi bir şahsın, yahut da şahısların veya bir ida­renin veyahut da bir idare siste­minin uydurup ortaya at­tığı ka­nunu, kendisine kanun sa­yıp, ona tabi olmak, o ka­nuna boyun eğmek, o kanun gere­ğince işlerini yürütmek veya yürütülmesini sağlamak yo­lunu tutarsa, o zaman Tağut'a tâbi olmuş olur. Hak Tealâ'nın itaatından çıkar. İsyan yoluna sapmış duruma girer. Onun yaptığı işlerin ve ver­diği kararların hepsi de bâtıl olup, bu kararlara uyanlar da hakikatte mücrim, günahkâr ve suçlu duru­ma düşerler.

"Siz, kendi dilinizle yalan uydurarak, şuna helâl bu­na haram demeyiniz."

(En – Nahl: 116)

"Rabbınız tarafından, size nazil olmuş bulunana tâbi olunuz, ve ondan gayri kimseyi kendinize Veli diye tanı­ma­yın."

(A'râf: 3.)

"Allah'ın gönderdiği ile hüküm vermeyen, kimseler kâfir (güruhundan) dırlar."

(El - Mâ'ide: 44.)

"(Ey Peygamber): Sana ve senden öncekilere nazil bulunana "imân ettiklerini sananları görmedin mi ki, on­lara, inkâr edip kabul etmemeleri için emir verilmiş oldu­ğu halde, yine de "Tağut"un talimine uymak istediler."

(En-Nisa: 60.)

c —

Yer yüzünde, Hak Tealâ'nın asıl maksadı "hükümet" in kendi kanunlarının esası üzerine kurulmasıdır. Bu hu­sus, peygamberler vasıtasiyle bildirilmiştir. Bu işin ismi­ne de Hilâ­fet denmiştir.

"Biz peygamberleri, Allah'ın izni ile sadece kendisine itaat edilsin diye gönderdik, (başka bir şey için gönder­medik)."

(En-Nisâ: 64.)

"İşte biz, sana Kitâb'ı hakla gönderdik. Tâ ki, Sen de Allah'ın sana göstermiş olduğu şekilde halkın arasında hüküm veresin."

(En-Nisâ: 105)

"Sen; onlara, Allah'ın gönderdiği gibi hükm edersin. Onların keyiflerine tâbi olmazsın. Allah'ın sana gönder­diği şeylerden dolayı, karışıklık çıkarmamak için de on­ları uyarır­sın."

(El-Mâide: 49)

"Acaba: Cahiliyenin verdiği hükümler gibi mi hüküm verilmesini istiyorlar?"

(El-Mâide: 50)

"Ey Dâvûd: Biz, seni yer yüzüne halife diktik; Halk arasında hak ile (adaletle) hüküm ver, keyfe tâbi olma. İşte; keyfe tâbi olmak seni Allah yolundan saptırır..."

(Es-Sâd: 26)

d —

İşte, bunların hilâfına, Cenâb-ı Rabb-ül - âlemin ta­ra­fından gönderilmiş bulunan Peygamberlerin getirdikle­ri ka­nunlar yerine, herhangi başka bir temele dayanan eden kanun­lara tâbi olmak isteyen kimse ve bu gibi kâ­nunlara bağlı bulu­nan her hükümet ve her adalet sistemi, hakikatte adalet sistemi olmayıp zulümden başka bir şey değildir. Zalimdir ve haksız­dır. Her bakımdan ve her hu­susta, bu iki hükümetin ve bu iki idare sistemi­nin - adalet bakımından da, şekil ve görüş açısı bakı­mından da -- birbirleriyle çok geniş ölçüde ihtilafları ve ayrılıkları vardır. Bunların bütün çalışmaları, fiil ve ha­re­ket­leri, asılsız, esassız ve ölçüsüz olup, teme­linden bâtıldır. Bu gibi ka­nunlara tâbi olanların verdik­leri hüküm ve vardıkları ka­rarla­rın hepsi ve bütünü hiç bir meşru temel dayanmaz. Bu kararlar ve bu hükümler esasından çürüktür. Hakîkî "Mâlik el-Mülk" bir kimsenin eline kudret vermeyip buy­ruk sahibi, Sultan (Charter) kılmadığı bir kimsenin de başına geçtiği ve idaresini ele geçirdiği hükümet ve idare sistemi, nasıl olur da meş­ru bir hükümet, hakikî ve ka­nunî bir idare sistemi olur.[10]

O zaman, ne yaparsanız yapınız ve ne ederseniz edi­niz, bunların hepsi de Allah kanunu bakımından bir hiç hük­mündedir.

İman ehli bu gibi gayri ilâhî kanunların harici var­lıkla­rını fiilî (defacto) olarak kabul etmek zorunda kal­salar dahi, meşru bir şekilde, işlerinin yürütülmesinde (dejure) onların doğru ve sahih olduklarını kabul etmezler. İmam Ehli'nin, işle­rinde asıl hüküm sahibi olan, emir veren ve hüküm icra eden Allah'tır. Allah'ın karşısına di­kilip de, ona karşı kafa tutup, isyan yoluna sapmış olan­lara da, İman Ehli itaat etmez. Bu gibilerden de kendi işlerinin yürütülmesini istemezler. Bu şe­kilde hareket eden, İman Ehli'ne aykırı yol tutmuş olanlar ve onların ak­sine hareket edenler, iman sahipliği ve müslümanhk id­diasında bulun­salar dahi, hakikî iman sahipleri, vefalı ve sadakatli mü'minler zümresinin dışında kalmış olurlar.

Bu mesele açık olarak akla aykırıdır. Herhangi bir hü­kümetin başına, isyankâr bir topluluk geçmiş bulun­sun da. sonra, imân sahipleri de böyle isyankâr birisinin ida­resi altında bulunan hükümete ve onun iktidarına bo­yun eğip, teslim olup, hem de bu hükümeti meşru ve kanunî bir iktidar tanısınlar. Hele bu yetmiyormuş gibi, Cenab-ı Hak tarafından da böyle isyankâr bir hükümete gelin de itaat edin ve uyun denmiş ol­sun?

"Deki: Biz, işledikleri işler yüzünden en büyük za­rara kimlerin uğramış olduklarını size haber verelim mi? Onla­rın dünya yaşayışındaki çalışmaları boşa gitmiştir, heba olmuştur. Fakat onlar kendilerini iyi şeyler yaptık­larını zannederler. İşte, Rabb'Ierinin âyetlerine ve Rabb'lerine kavuşacaklarına inan­mazlar. Bunun içindir ki, on­ların amelleri de hiç olmuştur; Kıyamet günü de biz on­lara, bir değer vermiyeceğiz."

(Kehf: 103-105)

"İşte bu Ad (kavmi) dir. (Bu Ad kavmi) Allanın âyetle­rine bağlanmaktan kaçındı. Allah'ın resullerine karşı is­yan yolunu tuttu. (O kavim), her inatçı zâlimin emrine de tâbi oldu."

(Hud: 59)

"İşte biz, Musa'yı Firavun'a- ve onun güruhuna, âyet­lerimizle ve delillerle apaçık olan sultan gönderdik. Onlar (Fî-ravn güruhu) Firavun'un emrine tâbi oldular. Halbuki Fira­vun'un emri yetkin değildi."

(Hud: 96.)

Zikrimizden, kalbini gafil kılmış bulunduğumuz kim­seye itaat etme. Böyle kimse, keyfine tâbi olup işini azıt­mıştır.

(El - Kehf, 28.)

"Ey Peygamber, söyle: Benim Rabbim, ister gizli ol­sun ister açık olsun, her türlü fuhşu (kötü iş) günahı, hak­sız tecavüzü ve hiç bir delil indirmemiş olduğu halde, Allah'a ortak koşmanızı katiyetle haram kılmıştır."

(A'raf: 33.)

"Kendisine hidâyet yolu gösterilip bellendikten sonra, Resul ile çekişmeye kalkışan ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olan sizler, ibadet ettiğiniz Allah'ı bı­rakıp da, ancak kendinizin ve babalarınızın uydurup isim taktıkları şeye mi ibadet edersiniz? Allah bunlar için hiç bir delil göndermemiş­tir. İşte hüküm ancak Allaha mah­sustur. Allah öyle emreder ki, kendisinden baş­ka kim­seye ibadet etmeyiniz."

(Yusuf: 40).

"Kendisine hidayet yolu gösterilip, bellentilikten son­ra, Resul île çekişmeye kalkışan ve Müminlerin yolun­dan başka bir yola tâbi olan kimseyi, biz de, dönmek is­tediği tarafa çevirir ve Cehenneme ulaştırırız. Onun son dö­nüşü ise, çok fenadır.

"Evet... Senin Rabbine and olsun ki; onların arala­rında çıkan çekişmede seni hakem kılmayıp, senin ver­diğin hükümlere tabi olmadıkça, imân etmiş sayılmazlar."

(En-Nisâ: 65)

"Ne zaman, onlara dense, geliniz Allah'ın nazil kıldı­ğına ve O'nun Resulüne tâbi olun, münafıkları görecek­sin ki, senin yolunun önünü öyle bir şekilde kapatırlar ki..."

(En-Nisâ: 61)

"İşte Allah, kâfirler için müminlerin zararına bir yol göstermez."

(En-Nisâ: 141)

Bu yüce âyetler Kur'an-ı Kerim'in muhkem âyetlerin­dendir. Bunlar katiyen müteşabih âyetler değildir. İş­te bu temel akidedir ki, islâm'ın fikir nizamı, ahlâk nizâmı, me­de­niyet nizâmı, hep bu temel üzerine kurul­muştur. Müs­lüman, İslâmî insan ilişkileri ve İslâmî hükümet hayata geçirilmedikçe, kendi imânın gereklerini tam olarak, ta­mamlamış sayılmaz. Müslümanın, İslâmca yaşayışı o zaman tamamlanmış olur ki, o müslüman, ilâhî Ka­nunu her yerde ve her hususta yürürlükte olmasını sağ­lamış olsun. Bütün yaşayışında, bütün iş gücünde, bu kanuna bağlanıp bu kanunla hep işlerini yürütüp gitsin.

Enbiyâ-i Kiram (A.S.) da yalnız bu amaçla, gönderil­mişlerdir ki Allah'ın hâkimiyet nizamını cemiyete nakşe­dip ayakta tutsunlar.

Bu amacın garçekleşmesi için, görüyoruz ki - hicret­ten önce - Hazret-i Resûl-i Ekrem, (S.A.V.) mübarek li­san­ları ile şu şekilde dua ediyordu:

"De ki: Yâ Rabbî; beni doğru bir girişle girdir, ve doğru bir çıkıştan çıkar ve bana kendi indinden yardım eden bir kuvvet ver."

(İsra Sûresi: 80)

Yani, "Ya sen kendin, bana iktidar ata kıl, yahut da bana destek olacak herhangi bir hükümet vücuda getir ki, onun kudreti vasıtasiyle, dünyayı sap­lanmış bulunduğu şu fenalıklardan temizleyip onu kurta­rabileyim. Fenalık­lardan, açık saçıklıklardan ardı arka­sı kesilmeyen kötü­lük­ler selinin önüne geçip, onu kur­tarıp, senin adalet ka­nunu­nun cari (geçerli) olması, yürümesi yo­lunda çalışa­yım.

Hasan Basrî (R.A.) Kıtade (R.A.) İbn-i Cerîr (R. A.) İbn-i Kesîr (R.A.) ve diğer müfessirler, bu âyeti ke­rimenin tefsirini anlattığımız gibi beyan ederler. Bu hu­susun teyidi hakkında, şu Hadis-i Şerif de gözönüne alınmalıdır.

"Hak Tealâ Kıır'an ile karşı koyup, ortadan kaldır­ma­dığı çok şeyleri, hükümet vasıtasiyle karşı koyup or­tadan kaldırır."

Bu Hadis-i Şeriften anlaşılıyor ki, islâm, dünyada yapmak istediği İslâhat işlerinde yalnız vaaz, nasihat ve öğüt vermekle kalmamış bu hususu amelî (pratik) olarak ele al­mış, siyasî noktayı da ihmal etmemiştir. Hükûmet ve si­yaset işlerini işe karıştırmıştır.

Hak Tealâ, yukarda zikredilen duayı kendi peygam­be­rine öğretmiş olmaları ile sabit oluyor ki, dinin, ve şeri­atın tatbik edilmesi, hududullah'ın (Allah'ın emirleri) icrası için de hükümete ihtiyaç vardır. Ve bu vasıftaki hüküme­tin varlığı hayatî bir ihtiyaçtır. Bu yolda çalı­şıp uğraşmak için sadece tavsiye ile yetinilmemiş, bel­ki asıl amaç ve istenen de bu me­seledir. Yani hükümetin mevcudiyeti meselesidir. Bazı insanlar yanlış düşünerek, bu meseleyi Peygamberin dünyaya bağlılığı, dü­ya isteği şeklinde ortaya koymak isterler; bu doğru değildir. Zi­ra dünyaya bağlılık ve dünya isteği olsaydı, bu isteğin sahibi, iktidarı ve hükümeti kendisi için istemiş olurdu.

Hak Tealâ'nn emrettiği dinin yükselmesi ve ayakta tu­tunması için istenen hükümet ve iktidar ancak Hak'ka bağlılığın tâ kendisidir. Onun bir gerçeğidir. Şahsî bir gaye için değildir.

 

İSLÂM VE İKTİDAR

 

Yukarıdaki bahislerden, İslâmî hükümetin niçin za­rurî olduğu anlaşıldı. Fakat muhtelif cephelerden din ile siya­setin birbirlerinden ayrılmaları, şeklindeki şey­tanî naza­riye müs­lü­manların zihinlerine girmiş ve müslümanların düşüncele­rini tesir altında bırakmıştır. Çeşitli­ tefsirler, türlü türlü tevil­lerle, bunun mümkün olduğunu zihinlerine sığdırmak yolun­daki çalışmaları da gördük. Bunun için, biz de şimdi islâm'ın ne gi­bi inkı­lâplar vücuda getirmiş olduğunu, ne gibi değişiklikler ve ne gibi devrimlere yol açmış bulunduğunu ve bu husus­larda ne gibi yanlış te­viller, hatalı tefsirler ortaya atıl­mak istendiğini; bunların hakikatlerinin ve bunların asıl mahiyetlerinin nelerden ibaret olduğunu göstermek iste­riz.

Tefhîm-u'l-Kur'anda, aşağıdaki âyet-i kerime'nin[11] tefsi­rinde:

"Fitne ortadan kalkıp, Allah'ın dini yerleşinceye ka­dar, onlarla dövüşünüz, bırakıp çekilirlerse, o zaman; zâlim­lerden başka kimseye karşı düşmanlık yoktur."

(El Bakara: 193)

denmiştir. Bırakıp çekilmekten maksat, kâfirlerin kendi küfrü ve şirklerini bırakıp da çekilmeleri değildir.

Bu küfürlerinden ve bu şirklerinden vaz geçmeleri de­ğil­dir. Fitne ve fesadı terkedip çekilmeleridir. Taarruzu bı­rakıp da çekilip gitmeleridir. Kâfir, müşrik, tabiatperest mülhid kim­­selerden hangi zümre olursa olsun, bu gibi toplulukların kendi akidelerine bağlı oldukları görülür. Bunların da inançları daire­sinde ibadet ederler; yahut da keyifleri istemez yap­mazlar. Söz konusu olan olan bu iş değildir. Onları bu sa­pıklıklarından kurtarmak için de biz, ancak anlayış dairesinde ve liyakatli bir şekilde, kendile­rine nasihat veririz; lâf anlatmaya çalışırız. Fa­kat onlar, bu nasihatları ve bu sözleri ve bu öğütleri ya dinlerler veya dinlemezler. Fakat kalkıp da bize karşı koyup savaş yo­lunu tutarlarsa; o zaman iş değişir. Ya­ni onlar, yeryü­züne hâ­kim olmak, yeryüzünün iktidarını ellerine geçir­mek için çalı­şırlar; yeryüzünde hâkim bu­lunması ica­beden ilâhî Kanunun hükümranlığı yerine, kendilerinin uydurdukları bâtıl kanunları yürürlüğe koymak yolunu tutarlarsa ve bu hareketin neticesi ola­rak, Allah'ın kulla­rını, Allah'tan başkasına kul etmek için zorlarlarsa, me­selenin nereye dayanacağını elbette herkes tah­min ede­bilir. Böyle bir niyet ve harekete tam mânasiyle fitne ve fesâd denir. İşte, bu fitne ve fesâd kı­lıç zoru ile ortadan kaldı­rılmalıdır. Kâfirler bu işlerin­den, bu gidişlerinden vazgeçme­dikçe, Mü'minler de kı­lıçlarını kınlarına koy­mamalıdırlar.

Yukarıda altını çizmiş olduğumuz bu konu üzerine, Te­f­hi­mu'l-Kur'an okuyucularımızdan malûmat ve ilim sar hi­bi, ileri gelen bir kişi şu şekilde itirazda bulunmuştu:

1. Bu tefsirden şu mânâ çıkıyor ki, emniyet ve se­lâ­met, sulh ve barış yolunu tutmuş olan islâm, diğer din­lere mü­dahale ediyor; bunun için de, savaşı caiz görü­yor. Halbuki açık emir vardır: "La ikrahe fi'd-dîn: Dîn­de zor­lama yoktur."

(Bakara: 256)

Bu tefsir, yukarıda bahsedilen âyet-i kerimeye zıd ol­muyor mu?

2. İslâm muhalifleri için, kendi din, mezhep ve aki­de­­­leri üzerinde serbest bulundukları hakkındaki "Leküm dî­nüküm ve Lîyedin: Sizin dinimiz kendinize ve benim­kisi kendime." (Kâfirûn: 6) âyet-i kerimesinden açıkca an­laşılmaktadır. Onlar akidelerinde serbesttirler. Bir akîde, bir fikir serbest olunca, o akideyi yaymak, tebliğ etmek de serbest olmaz mı? Gö­rülüyor ki, onların akidelerine de serbestlik tanımıştır. Kur'anı Kerim'in mefhumun dan da bu serbestlik anlaşılıyor. Muhtelif zamanlarda, kar­şı karşıya yapılmış olan münazaralardan da bu nok­ta belirtilmiştir. Meselâ Kur'an-ı Kerim'de bu­yu­rulduğu: gibi: "Ehl-i Kitab ile, ancak iyi bir şekilde (tatlılıkla) mü nazaraya girişin."

(Ankebût: 46)

İslâm, diğer dinlerin ve mezheplerin ibadethaneleri­ne ve ibâdet şekillerine müdahale etmez. Hattâ Resûl-î Ek­rem (S.A.V.) kendilerinin Mescid-i Nebevi'lerinde Ehl-i Kitab'a kendi ibadet şekillerinde ibadet etmeleri için mü­saade bile vermişlerdi. Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm, Aziz-i Misr'ın (Mı­sır'ın efendisi) hizmetinde iltizam ettiği vakit, bu Aziz-i Mısr, o zaman, akîde ve amel bakımından müşrik idi. Evet, o zaman hal böyle iken de şöyle söyle­mişti:

"Ey!.. Benim hapishane arkadaşlarım, çeşitli ilâhlar mı iyi yoksa Bir olan kudret sahibi bulunan Allah mı?"

(Yûsuf: 39)

Buradan da şu mâna anlaşılıyor ki, başkalarına da, kendi fikirlerini, kendi akidelerini yaymak ve anlatmak husu­sunda bir hak tanınmıştır.

3. Altı çizilmiş bulunan cümleleri gözönüne aldığı­mız zaman Müslümanların, karma ülkelerde, yani hem müs­lü­manlar hem de gayri müslimlerle meskûn bulunan yer­lerde nasıl yaşayabilirler? Gayri - müslim mede­niyet ve gayri - müslimlerle bir arada yaşarken, işlerin­de, şehir ve devlet dai­relerindeki vazifelerini nasıl de­vam ettirebi­lirler? Böyle olunca, onların siyasî akideleri Müslümanla­rın işlerine engel olmaz mı? Müslümanlar Türkiye’de yahut da İran'da olsalar, Beyefendile­rinin (Mevdûdî) söylediğine göre, ora­larda dahi cihad bayrağı aç­maları lâzım gelir. Nitekim söyle­diğimiz bu memleketler­de tam olarak islâm kanunları, islâm haddü hududu yürürlükte değildir. Bu âlemşümul siyaset ile ve bu şekilde gidilirse hiç bir şekilde olumlu bir iş yapıla­maz. Çekişmenin ardı arkası kesil­mez. Herhangi başka bir cemaat de, Müslü­manlarla geçinmek, Müslümanlara yardım etmek, onlarla bir arada, bir şehir ve aynı mem­lekette yaşamak is­temez. Bu şekilde, yine Müslüman cemaatiyle hiç bir gayrı-Müs­lim cemaatin, hiç bir hususta, anlaşmasına, bir yerde barınmasına ve geçinmesine de imkân kalmaz.

Beyefendilerinin buyurduğu gibi olsaydı, o zaman iş birliği de tamamiyle ortadan kalkmak zorunda kalırdı. Eğer Müslüman cemaatin, kendi fikir ve akidelerini yay­maları için bir hak tanınıyorsa, o zaman, bu hak gayri -Müslimlere de tanınmalıdır. Bilhassa onların hâkimiyet­te bulundukları yer­lerde bu hak onlara verilecektir.

"Herçi ber hod ne pesendî, ber diğeran me­pe­send:

Kendin için beğenmediğin şeyleri, başkaları için de be­ğenme."

Resûl-i Ekrem, Sallallahü aleyhi ve Sellem, Medine-i Münevvere'de iken Ehl-i kitâb ile iyi geçinmek yolunda, on­larla muahedelere girişmişlerdir. Bu anlaşmalara, han­gi şartlar üzerine dayanmaktadır. Mekke'deki günlerinin ilk devrelerinde de Zat-ı saadetlerinin tavır ve hareketi de bunu teyid etmez mi? Başka bir tâbirle, gayri - Müslim hükümet veya cemaatin ara­sında böyle bir Müslüman cemaati bulunursa, o zaman, bu Müslümanlar he­men kılıca mı davransınlar? Küfür cephesinin kanun ve ni­zamlarını ortadan kaldırmak için savaşa mı girişsin­ler? Acaba kim böyle bir tutumu mantıklı sayabilir? Kim buna tahammül eder?

Yukarıdaki bu uzun itirazın cevabını bir kaç cümle ile ver­mek mümkündü. Esasen bu itirazın kendisi de-yanlış anla­yışlardan ileri gelmektedir. Bu itiraz ve bu gibi bir çok itiraz yığınları, islâm'a gerekli seviyeden ve ona dosdoğru bir nokta­dan bakmaktan mahrum olanlara musallat ol­maktadır. Bu eksik ve hatalı anlayışlar in­sanları öyle sarmıştır ki, bu yüzden müslümanlar kendi dinlerinin esas kaidelerini anlamaktan âciz bir hale gel­mişlerdir. Bundan dolayı bu itrazın cevabını biraz geniş ve etraflıca vermek icabediyor.

 

ÎSLAM'IN AMACI (MÎSSlON)

 

Mevzua girerken önce şu noktaları düşünmek lâzım geliyor: Emniyet ve Selâmet'i zorunlu kılan islâm'ın mâ­nası nedir? Ve "Dinde zor kullanmak yoktur." (El-Bakara: 256) ve yine "Sîzin dininiz kendinize ve benim di­nimde kendime" (Kâfirûn: 6) bu mübarek âyetler nasıl bir mâna taşıyor? Hele şu suale bakınız: Hazreti Yûsuf Aleyhisselâm, peygamberlik et­mek için mi gelmişti? Yoksa, başka bir iş için mi? Bu sözlere ayrı ayrı cevap vermeden önce, evvelâ şu suale cevap vermek bir zo­runlu oluyor: Bu dünyada, İslâm'ın amacı (mission) ne­dir?

Nasıl olur da bir kısım zorbalar iş başına geçerek, ida­recisi bulundukları milletlerin sırtına binerek yapma­dıklarını bırakmazlar. Bu zorbaların her biri Tanrılık, ilâh­lık iddiasında bulunarak, diledikleri gibi tahakküm ederler. Bütün bu zâlimlere ve hakikat düşmanlarına, İs­lâm yo­lunda yürüyenler itaat mı edecektir? Nasıl olur da bu gibi gayri meşru hükümetlere ve bu gibi saltanatlar için ve bu hükûmet ve saltanatların başında bulunanlar kendi emni­yet ve selâmetlerini temin et­mek maksadiyle, tebaa top­lar, cemâatler kiralar, adam toplarlar. Kendi idare meka­nizmalarını çalıştırır ve bu mekanizmanın ça­lışması için kalkıp da İslâm fabrikasının makinelerinden faydalanmak isterler. Hem de islâm dininin unsurları bunların istedikleri gibi o bâtıl işleri yürütmek için hizmet mi edecek? Nasıl olur da, bir kaç ahlâkî usul ve ka­ide öğreterek, insanları, kendi keyiflerine ram edip; hal­ka herhangi bir - sözüm ona - nizam ve bir medeniyet yüklerler de, "insan" da nizam ve medeniyet adı takılan bu şeylere, boyun mu eğe­cek?

Eğer iş böyle ise o zaman islâm'ın Budistlik (Buddhmet) veya Sen Pol (Saint Paul) ün uydurduğu Hristiyanlık'tan farklı bir tarafı kalır mı? O zaman, bu yüce din'in kitabında katiluhum: "onlarla savaşınız" cümlesinin mâ­nasını anlamak pek kolay olmaz. Acaba, bu âyetteki kor­kunç mânâ niçin vahyedilmiştir. Öyleyse bu din kendi tabilerine savaş ve cihad emri yerine; muhaliflerinizin karşısına geçip şöyle söylemelerini istemez miydi?

— Biz zavallıları niçin öldürmek istiyorsunuz? Biz ne hükümet nizamında bir değişiklik yapmak istiyoruz, ne de bir inkılâp ortaya atmak gayesini güdüyoruz. Ne mevcut medenî nizamı düzeltmek, ne de bunu doğru bir şekle koymak niyetin­deyiz. Bunlar için de propaganda yapmı­yoruz, yapacak da değiliz. İktidar, kimin elinde olursa olsun, iş başında kim bulu­nursa bulunsun, biz, onun em­rine uyarak, onun hükmü altında yaşıyacağız. Bizim maksadımız, gayemiz, zamanın hükümetine uymak ve boyun eğmektir. Her hükümet ve her iktidara, boyun eğip, onlara tabi olmak, dinimiz ve imanı­mızdır. Böy­le olunca da sizin bize karşı sert davranışınızın sebebî ne? Bırakınız biz de kendi dinî inançlarımıza göre, ibadet edeceğimiz şeye ibadet edelim. Bağlı bulunduğumuz var­lığa kulluk edip gidelim. Bun­dan size ne zarar gelir? Si­zin dünya görüşünüz ve medenî anla­yışınız ne olursa ol­sun, ida­re sisteminiz ne şekilde yürürse yürüsün, bunla­rın hiç birine karışacak değiliz. Bu gibi şeylere, karşı koymamak, bunlara dokunmamak, bizim akîde ve imanı­mızın icabı­dır. Bizim böyle bir hareket tarzımızdan size ne gibi bir zarar gelebilir?

Eğer, iyi ve mâkul bir şekilde bunun cevabı ortaya ko­na­cak olursa, görürüz ki, o zaman, amelî olarak, Haz­ret-i Pey­­gamber (S.A.V.) ve onun sadakatli ve vefakâr sa­ha­bilerinin Mekke Müşriklerinin karşısındaki vaziyet­leri bizim bu günkü İngiliz[12] idaresi altında bulundu­ğumuz durumdan pek de farklı sayılmaz. Mekke'nin o müş­rikleri ve islâm'a karşı duran Mekkeliler pek o kadar da gayri mâkul kimseler değillerdi. Sadece bir kaç kişinin toplanıp camide, yahut o zamanın du­ru­muna göre mes­cide ben­zeyen bir yerde, bir avuç müs­lü­manın ezan oku­masına, namaz kılmasına, arada sırada meclisler ve top­lantılar tertipleyerek, kendi aralarında ve ken­dilerine ait işleri konuşmalarına ve bu bir avuç müslü­ma­nın yalnız kendi aralarında propaganda yapmalarına mâni olmaları için mühim bir sebep yoktu.

Fakat işin iç yüzü böyle değildir. İslâm, kendisine has, bir hayat nizamı kurmayı gözönünde bulundurmuş­tur. İslâm'da, akâid, ibadat, ahlâk ile birlikte, ferde ait iş ve çalışma yolu toplumca yaşayış nizamı, topyekûn ya­şayışın iş güç sahası ve her çeşit işlemlerle ilgili hü­küm­ler ve kanunlar tanzim edilmiştir. Eğer bir islâm Devle­ti, İslâm tebliğini tam olarak, bütün olarak, bu nizamın tara­fına çevirmemiş ise, o zaman İslâm davasını gütme­miş demektir. İslâmın davasında, bu nizamı tam olarak gözönünde bulundu­ran bir İslâmî hükümet bu dâvayı hak üzerine kurmak ister. Bu nizamı, ayakta tutmak yoluna gider. İnsanlığı bu nizam ile felaha ulaştırmak için çalı­şır. Bu nizamın karşısına çıkacak olan her bâtıl nizamı da, ortadan kaldırmak yoluna gider. Her şeye rağmen, kesin olarak kendi nizamını hâkim kılmış olur. Diğer ni­zamlar da onun karşısında yıkılıp ve dağılır gider. Böyle olması onun mahiyeti gereğidir. Hak ve sadakat üzeri­ne kurul­muş bir nizam ileri sürülmelidir. Amelî olarak, böyle bir nizam kurmak yolunu takip etmeyen islâm'i hükümetin gayesi; tamamen mânâsız ve boş sözden iba­ret olur. Hattâ bundan daha da mânâsız ve daha da boş bir şey olmaz ki, bir nizam, başka nizamları hem bâtıl sayacak; hem de kalkıp o bâtıl saydığı nizamları ortadan kaldırmak için çalışmı­yacak? Tam tersine hareket ede­rek, o ni­zamların barınmasına imkân verecek. Bu bâtıl nizamlar için de hizmet etmek yolunu mu tutacak?

Bu da bir tarafa dursun, esasen, bu husus da apaçık bir şekilde imkansızdır ki, bir kimse bir yaşa­yış nizamına bağlan­mış olacak ve bu nizamın doğruluğu­na inanacak, bir de kalkıp, inanmadığı ve bağlanmadığı başka bir ya­şayış nizamının oto­ritesinin altına girmek istiyecektir? İnanmadığı o başka yaşayış nizamının hâki­miyeti altında da yaşamak yoluna gidecektir? İşte bunun içindir ki, bu nokta tamamiyle akla aykırı olur. Bir kimse, hem kendisi­nin takip ettiği nizamı isterken, bu nizam'a davet edecek, bu nizâm için çalışacak, ve aynı zamanda İslâm söz ko­nusu muhalif nizamın da sağlanması yolunda çalışacak ve onun tahakkümü altında yaşamayı öğrenmek isteye­cek­tir.

Halbuki, İslâm'ın kendine has bir nizâmı olunca, bu nizam'a davet etmesi, bu nizâm için çalışması, yine İslâm ni­zâmının fıtratı (doğası) gereğidir. Bu İslâmî fıtratın ge­reği, diğer nizamların yıkılması ve onların yerine İslâmî nizâmın tek başına hâkimiyetini devam ettirmesidir.

İslâm, her mensubunu, hep bu mukaddes amaç uğ­runa harekete geçirir. Bütün telkin ve öğretisiyle bu fikri ayakta tutarak yeni bir dinamizm meydana geti­rir. Bu itibarla, iman sahibi olmak iddiasında bulunanla­rın, dere­cesi ve ölçüsü, aynı zamanda mihenk taşı ve ölçüsü bu yolda göstereceği fedakârlı­ğın seviyesine bağlı­dır. İman sahibi olmak iddiasında bulu­nanlara şu sual so­rulup ce­vabı alınınca, bu kimselerin, imân ölçüsü kendiliğinden belirmiş olur.

İslâm'a inanmış olanlar, İslâm'ın zaferi için malları ile canları ile fedakârlığa hazır mıdırlar? Yoksa, yalnız bu nizamın kurulmasını temenni ederek bâtıl ve uydurma nizamların bas­kısı altında yaşamağa mı razıdırlar?

Kur'ân-ı Kerim'i ve Hadis-i Şerif-i, bu her iki kayna­ğı da göz önüne getirip tetkik edelim. O zaman bu mesele en iyi şekilde aydınlığa kavuşmuş olur. — Ancak şu şart la ki, kalp­lerdekileri gizlememek ve her şeyi açıkça orta ya koymak şartiyle — Görülecektir ki gerçek bütün açık­lığı ile ortaya çıkacak, İslâm'ın asıl mâna ve mefhumu meydana çıkacak ve sizin anladığınız, bildiğiniz ve beyan buyurduğunuz gibi olma­dığı ispat edilmiş olacaktır.

Hakikat şudur ki, biz İslâm'ın hakikatini anlayarak, bilerek iman etmiş isek, o zaman bizim varlığımız her­hangi bir gayrı İslâmi hükümete karşı bulunacaktır. Ke­sinlikle böyle bir gayrı İslâmî hükümetin tahakkümü al­tında kalmaya tahammül etmiyeceğiz. Gayrı - Müslim­lerle karşılıklı yardımlaşma veya işbirliği olsun olmasın, ne olur­sa.olsun; eğer biz kendi iman ettiğimiz islâm üze­rinde samimi isek, o zaman vazifemiz, her yerde ilâhî kanun olan, Şeriat-ı Rabbanî'yi cemiyete hâkim kılmaktır. Bunun yer etmesi için çalışıp, gayret sarf etmemiz gere­kir. İste bizim müslüman olmamız, bundan başka bir şarta bağlı değildir. Allah yolunu tutmak istiyenler de bu çalış­ma usulünü göz önüne almalıdırlar. Gayrı müs­lim­lerle karşılıklı yardımlaşmamız ve işbirliği yap­mamız, düşünülen bu şekilden başka türlü olmayacaktır. Elbette ki İslâm, emniyet ve selâmet konusunda müeyyi­deler ihdas et­miştir. Fakat islâm'ın görüşüne göre, hakiki emniyet ve selâmet, Hududullah'ın Allah'ın emirle­rine geçerli kılınması ile mümkün olur.

Emniyet ve selâmetin, islâm'ın dışındaki şeytanî sis temler vasıtasiyle gerçekleştirileceğini düşünenler, bu nizam­larla normal ve düzgün bir iktisâdi düzenin işliyeceğini sanan­lar; İslama mahsus üstün cemiyet gö­rüşünü kesinlikle anlama­mış kimselerdir. Buradan da açıkça belli oluyor ki, islâm ne böyle bir emniyet ve selâ­mete yardımcıdır, ne de onu himaye eder. Başka türlü gerçekleştirilmiş bulunan emniyet de emniyet değildir. Ancak islâm'ın kendisinin gerçekleştirdiği emniyet, emni­yettir. Asıl maksad da bu îslâmi emniyettir. İşte, bu emni­yetin içinde de insan se­lâmetin yolunu bulacaktır.

La ikrâhe f'i'd-din — Dinde zorlama yoktur. Bu âyet-i kerimenin mânasını şu şekilde anlamak lâzım gel­mekte­dir: İslâm kendi akaidini (inancını) zorla hiç kimseye ka­bul ettir­mek yolunu tutmaz. Esasen, akîde denilen şey de zorla kimseye yüklenebilecek bir şey değildir. İslâm'ın ibâ­detleri de böyledir. Onun ibâdetleri akidesinin şartıdır. Zor kullanarak bu ibadetler kimseye yüklenilmez. Nite­kim, sahih olmayan imanla, kalbe inmeyen bir duygu ve niyeti halisleşmemiş bir tavırla yapılma­yan ibâdet, mânâ­sız bir hâl alır. Bütün ibâdetlerin içten gelen ulvi bir arzu ile, aynı zamanda dış baskı ve tesirlerden uzak bir ser­bestlik içinde ifâ edilmesi(yerine getirilmesi) lâ­zımdır. İslâm ce­miyet düzeni olarak, bu hürriyeti ve serbestliği hazırlar. İslâm, şu meseleyi de caiz görmez ki, ülkenin hükü­meti

(State) nin, nizamı üzere kurulmuş bulunan medeni kanunlar ve medenî nizamlar, Allah kanunundan ve Al­lah nizâmından başka, herhangi bir kanun ve nizam ol­sun. Böyle uydurma bir kanun ve nizam da yeryüzünde geçerlikılınmış bulunsun. Allaha karşı gel­miş kimselerin hükümleri, İslâm ülkesinde ve Allahın arzının üzerinde infaz edile dursun. Müs­lümanlarda bu uy­durma kanun­lara tabi olsunlar? (!)

Durum böyle olunca, elbette ki, bir fırka, diğer bir fır­ka­nın dinine müdahale edecektir. Müslümanlar, kâfirlerin din­lerine müdahele etmemiş olsalar dahi kâfirler, müslü­man­ların dinine müdâhale etmekten geri kalmıyacaklar­dır. Bunun neti­cesinde günümüzün müş­rikleri kendi soysuz pren­siplerini İs­lâm dinine sokmuş olacaklardır. İslâm' ın yüksek ve hayatî inançlarına bir sürü küfür pren­sipleri karışmış olacaktır. Bütün bu bo­zucu, karıştırıcı etkilere karşı İslâm'ı aslî saflığıyla muha­fa­za edebilmek için müslümanların kendi yurtlarında din­lerinin istediği vasıfta tam bir hürriyete sahip bir nizam kurmaları gerekmektedir. Böyle bir nizâm içinde bulunan gayrı müslimlere karşı da La ikrahe fi'd-din em­riyle hare­ket edilir.

 

BUNU CÂÎZ GÖRMENİN YANLIŞLIĞI VE

BU­NUN TAHKİKİ

 

Buraya kadar, fikirlerimize itiraz eden muhterem be­yefendinin bizi uyarmak konusunda ileri sürdüğü delilleri göz­den geçirdik. Ne acıdır ki, halkın çoğu da bu yanlış dü­şüncelere saplanmış bulunuyor.

O beyefendinin ilk delili şudur: Sizin, fitneden mak­sadınız; küfrün galib olması ve kâfirlerin üstün çıkmaları ise, o zaman, cihad ve savaşın da gayesi şu olacaktır: fitne de­diğiniz şey —sizin tefsirinize göre— ortadan kal­kıncaya kadar savaş devam edecektir. Bu fitne'nin yerine de Al­lah'ın dîni kâim kılınacaktır. Allah'ın dîni kâim kılın­madıkça da savaşa son verilmiyecektir.

Bu hususu, böyle kabul ettiğimiz takdirde İslâm çeliş­kiye düşer. Bir taraftanla ikrahe fi'd – dîn: Dinde zor­lamak yoktur" deniyor, diğer taraftan da gayrı müslimlerin kendi fikir ve inançlarına uygun hükümet nizâmı kurmalarına engel olu­nuyor. Onların, kendi kanunlarını tatbik etmele­rinin karşısına dikilip, bu başka inanca sahib kimselere zorla, Allah'ın dînî kabul ettirilmek isteni­yor.

Bir taraftan "leküm dinû-küm ve liye dîn: Sizin dininiz kendinize benim dinim kendime" deniyor. Diğer ta­raftan da islâm dininin haricindeki din mesuplarını kendi dinî akidele­rinde (inançlarında) serbest bırakmıyor. Onların kendi usul ve nizâmları gereğince, işlerini tanzim etmele­rine engel olunuyor. Böyle bir davranış nasıl makûl olabi­lir? Halbuki İslâm hiç bir mevzuda çelişkiye düşmez. Bu bakım dan sizin tefsiriniz doğru olamaz.

İkinci delil de şudur: Eğer gayrı İslâmî hükümetin varlığı islâma göre fitne ise, bu fitneyi de ortadan kaldır­mak bütün müslümanlar için bir vazife oluyorsa, o za­man, Hazreti Yûsuf Aleyhlsselâm'ın Mısır­daki gayrı Islâmi hükümette na­zırlık veya vezirlik vazife sini üzerine almış bulunması müm­kün olabilir mi? Bu memuriyeti sırasında, Mısırdaki hükümetin kanunlarını tatbik etmesi kabil midir? Nitekim, âyet-i Keri­me'de şöyle deniyor.

"Melik'in kanununa göre, o kardeşini alıkoyamaz­
dı."

(Yusuf: 76)

Bu âyet-i kerimeden de böyle bir mana çıkmıyormu?

Üçüncü delil de şudur: Siz; bu şekildeki bir tefsiri doğru sayarsanız, o zaman şu durumu da kabul etmeniz icâb eder ki: İslâm, her bulunduğu yerde bitmez tüken­mez savaşla­rın çıkmasını hazırlayacak ve bu kanlı sa­vaşları, bütün müslü­manlara farz kılacaktır. Böyle olunca, acaba müslümanlar dünyanın neresinde emniyet içinde bulunabilir­ler? Böyle bir tefsir gereğince, bütün müslü­manlar, yalnız gayrı Müslim devletlerle savaşmakla kal­mayıp müslüman kanunla­rını tam olarak icra, etmeyen di­ğer müslüman hükümetlerle de savaşmaktan kurtulamıyacaktır. Bizim dîni düşüncemiz ve yapmakla mükellef olduğumuz farizelerimiz bu şekilde olursa böyle şartlar içinde hangi gayrı Müslim komşumuz (bize emni­yet edebi­lir? Bu yakın devletlerle komşuluk münasebet­leri kurula bilir mi? Ve hangi devlet böyle bir tutum ve gayemize tahammül edebilir?

 

CEVAP

a. Bu delillerden birincisi, mevzuyu tamamen yanlış anlamanın neticesidir. Herhangi bir şahıs, — kendine gö­re — herhangi bir akideye inanır. Bu akideye göre de bir yaşayış yolu tutup gider. Kendi nazariyesine göre, içti­maî yaşayışına uygun bir nizâm kurar.

Fakat bu nizamı bir ülkenin bütün halkına, zorla ka­bul ettirmek[13] tamamen ayrı bir iştir, İtirazda bulu­nan zât, bu iki şeyi aynı şey gibi telâkki ediyor. Bu iki müeyyide arasındaki farkı dikkate almıyor. "La ikrâ he fi'd-dîn ve Leküm diynüküm ve liye dîn" gibi âyetlere sarılıyor. Hal­buki bu âyetlerin biribiriyle alâkası, işin başlangıcı içindi. Elbetteki biz, herhangi bir gayrı Müslimi kendi akidesin­den zorla döndürüp, İslâm akidesini kabul etmeye, yahut da kendi dinî ibâdetlerini bıraktı­rıp da namaza, oruca sarılmalarını mecbur edemeyiz. Buna muka­bil İslâm dı­şında bulunanların da, ahlâk, öğretim, mede­niyet, mua­şeret, geçim, kanun, siyaset, vesair hu­suslarda kendi nazariyelerini müslümanlara her ne şekilde olursa olsun kabul ettirmelerine razı olama­yız. İslâm dışın­dakilerinin kendi fikir­leri ve kendi tuttukları yol üzerinde yürüyüp gitmelerine şüphe­siz muvafakat ediyoruz. Fakat, bizim kendi fikirlerimi­zin ve kendi tuttuğumuz yolun ters istika­metine ve ona aykırı, bir sistem ortaya konup da bu yolda gitmekle zorlan­mış olmaya­lım. Memleket idaresi, yaşayış nazariyesine dayandığından, bütün kanunlar, bütün gü­venlik sistemleri polis işleri diğer iktisadî mevzular ve çalışma hayatı da bu düşünceye göre tan­zim edilecektir. Böyle bir hükü­metin idaresi altında biz kendi yaşayış nizâmımızı, kendi fikrimizi, kendi yolumuzu kendi usulü­müze göre nasıl tanzim edebiliriz? Ve, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Biz ister kabul edelim ister kabul etmiyelim, ne şekilde olursa olsun, dinimize muhalif olanlar, kendi siyâ­sî galibiyetleriyle, kendi fikirlerini, kendi nazariyelerini bize zorla kabul ettirmeğe kalkışmıyacaklar mı? Ve bizim bütün yaşayışımız üzerinde kendilerini söz ve nüfuz sahi­bi kılmıyacaklar mı?

Böyle bir meseleyi caiz saymak şuna benzer: Mese­lâ onlar zinâyı helâl sayarlar. Bu fiili meşru addederler; halka da zina yapmağı ve şunun bunun karısı ile düşüp kalkmak husu­sunda müsaade verirler. Hatta teşvik bile ederler. O zaman bizim, siyasî kudreti olmayan hükûmetimiz de kendi otoritesini gösteremez. Zina bizim camia­mız içinde yayılıp gider. Ve biz de yavaş yavaş buna alı­şırız. Bir müddet sonra da zina meşru bir şekle girmiş olur. İşte bizim müsaade edemiyeceğimiz nokta da budur. Yine bunun gibi, meselâ onlar tefeciliği helâl ve meşru sayarlar. Hükümetleri de tefeciliği iktisadî düzenin bir icabı gereği. Memleket idaresi de onların elinde bulu­nun­ca, o zaman, bizim en çekingen, en ihtiyatlı, en sofu dindarımız bile bu tefeciliğin pençesinden kendini kurta­ramaz. Zira, bizim alacağımız bir parça ekmek parasının içine bile çeşitli yollarla, türlü vasıtalarla, tefecilik para­sı karışmış olacaktır. Böyle olunca, nasıl olur da böyle bir ekmeği alıp yiyebileceğiz? Hele, bunlar materyalizmin ve ateizmin savvunucuları olurlarsa; memleketin genel dü­zeni ve memleketin öğretim sistemi de onların elinde bulunursa, bu şekildeki inkarcı nazariyeler ve gayri ahlâkî âdetler, memleketin her tarafında hâkim olacaktır.

Böyle bir ortamda ise, memleketin refah ve saadet ka­pıları birer cehennem kapısına dönmiyecek midir?

O zaman, aramızda bulunan en ileri, dindarlar ve onla­rın nesilleri de kendi elleriyle küfür ve inkarın yoz­laşmış ahlâ­kının kucağına atılmıyacaklar mıdır? On­lar, Allahın emrettiği kanunları kaldırıp; kendi uydurma ka­nunlarını memlekette yürürlüğe koymak istedikleri za­man, memleketin umumî me­denî nizamı da yine bu iman yoksulu kimseler tarafından tertiplenmiyecek mi? O za­man inandığımız kanunlar ortadan kalkacak onların ye­rine inanmadığımız kanunlar yürürlüğe konacaktır. Böy­le bir icraata kim muvafakat edebilir ve bu işe hangi imanlı müslüman müsaade edebilir?

Böyle olunca da, "La ikrâhe fi'd-din" hükmü nasıl tat­bik edilebilir? Başkaları kendi dinlerinde, bizim aleyhi­mize olarak, bildiklerini yapsınlar, biz de bütün bunla­ra katlanıp, hareketsiz mi kalalım? Veya biz kendi dini­mizde serbest olmak istiyelim de, onlar buna muvafakat göste­rip tahammül etme­sinler ve buna müsaade de ver­me­sinler?

 

HÜKÜMETİN ZARURÎ OLUŞU

 

İçtimaî yaşayışın düzene girmesi için herhalde bir zor kullanabilecek kudret (Coercive Power) e ih­tiyaç var­dır. Buna devlet (State) yahut da hükümet: (Gouvernement) denir. Böyle bir kuruluşun zarurî ol­du­ğunu, bugün artık inkâr edecek kimse bulunamaz. An­cak, Sosyo-komünîzm inancına göre göre, bir ara yaşa­yışta öyle bir aşama tasavvur ediliyor ki, o aşamaya ula­şılınca, insan için, bundan böyle içtimaî yaşayışta, her­hangi bir hükümete ihtiyaç kalmıyacaktır. İnsanlar bu gibi şeylerden kurtulmuş olacaklar­dır.[14] Fakat bu söz veya bu tasavvur, tamamiyle hayal âleminin mahsulüdür. Böyle bir neticeyi do­ğuracak, ne bir gözlem ne de bir tecrübe görülmüştür.

Toplum hayatının tecrübeleri ve insanın fıtrî kabili­yet­leri de açık olarak göstermiştir ki, medeniyetin ayak­ta durabil­me­si ve devam edebilmesi için mutlaka bir zorla­yıcı kuvvet'e ihtiyaç vardır. Bu içtimaî (toplumsalkuvvet, kendi kudreti ile ve kendi gücü ile medeniyeti ayakta tu­tar. Bu hususta bütün nazariyeler ve içtimaî fikir mektep­le­ri (School) ittifak ederler. Bunların her biri kendi naza­riye ve fikir okulları göre, bir ça­lışma sistemi kur­muşlar­dır. Bu çalışma sistemiyle bu zorlayıcı kuvvetbir­leşerek içtimaî yaşayışı kendi nizamlarına göre teşki­lât­landırırlar. Kendi gayelerine uygun olan medenî şekli ihya etmek ve bu kuruluşu iç ve dış tesirlere karşı muhafaza etmek, bu zorlayıcı kuvvet'in nev'ine göre ve çalışma sis­teminin şek­line göre değişir. Bu değişikliğin neticesinde duru­muna göre, medeniyet nizamı üzerinde etkisini gös­termiş olur.

Bu içtimai kuruluşların, yalnız cemiyet üzerinde de­ğil, ferdî yaşayışta da büyük çapta tesiri olur. Böyle bir dev­letin, kendini zorla ve kuvvet kullanarak hâkim duru­ma getirdiğini kabul etmek lâzımdır. Herhangi bir hükü­met, kendi idaresi altında bulunan halkın, kendi esas na­zari­yelerine, çalışma sis­temine inanmasını ve imanla bağ­lanmasını ister. Bazıları bunu kabul etmek istemez­lerse de, yine ister istemez inanmadıkları ve istemedikle­ri bu nazariyelerin, yine de hiç olmazsa % 90 ın razı olmak zorunda kalacak ve kendi imanının ve akidesinin bu ka­darını da bu nazariyelere feda etmiş bulunacaktır. Muha­lifi olduğu bu sistemde, kendi düşüncelerinin ancak % 10 nunu muhafaza edebilecektir.

Hükümetin bu hususiyeti ve bu şekli gözönünde bu­lundurulunca, şurası da kendiliğinden anlaşılır ki, hükü­metin mevcudiyeti zarurî ve kaçınılmaz bir şeydir. İçti­maî hayat için de lâzım ve gereklidir. Düşünce sahibi ve fera­setli bulunan hiç bir kimse için de bu hakikati anlamak­ta zorluk yoktur.

Şimdi, şöyle böyle bir zümre, mahdut mânadaki bir mez­hebe değil de, alemşümul bir Din'e itikad etse ve bu itika­dında sadık bulunsa, yaşayışının her sahasını da bu itikadına göre tanzim etmek istese; o zaman içtimaî ni­zamı tertibe koya­cak olan bu "zorlayıcı kuvvet"i eline ge­çirmeye çalışmıyacak mıdır? Böyle yapmıyacak olursa bu defa başkaları, "zorlayıcı kuvvet'i" ellerine geçirirler, o kimse de mecbur bir duruma girmiş olup, "zorlayıcı kuv­vet"i elinde bulunduranların hükmü altına girer. Bu­nun neticesinde de, içtimaî ve ferdî yaşayış nizamının en az % 90 ını feda eder. Bundan başka, kendi din'i yerine de "zorlayıcı kuvvet"i elinde bulunduranların din'lerine tâbi olup, onların yollarında yürümeğe devam eder.

Medenî yaşayıştaki bu ikrah, isteksizlik her ne şe­kilde olursa olsun birisi tarafından, diğer tarafın üzerine yüklenecek­tir. Biz bunu modern kâfirlere yüklemediği­miz yahut da yükle­yemediğimiz takdirde, modern kâfir­ler bi­zim üzerimize yükle­yeceklerdir. Bunun için, kâfir­ler bizi bu isteksizliğe mec­bur etmeden ve bizi cehennem yoluna itmeden önce; biz onlara bu ikrahı, isteksizliği yükleyelim de onları cennet yoluna sevk etmiş olalım... Böyle olursa daha hayırlı ve daha iyi olmaz mı?

Bu husus işin bir cephesidir. İkinci cephesine ge­lin­ce; yeryüzünün mâliki ve sahibi Allah Tealâ'dır. Yeryü­zünde ba­rınmak, yeryüzü nimetlerinden faydalanmak, yeryüzünün mül­künde tasarruf sahibi olmak hakkı O'n­dan elde edilir. Her kim O'nun emrine boyun eğer, O'nun fermanına itaat ederse, O'nun doğal ve şer'î kanunlarına da uymalıdır. Böyle yapmadığı tak­dirde, o kimse, zâlim olur, gasbeden olur, is­yankâr olur. Bu itaatsizlik yal­nız Hak'ka karşı gelmek ve O'na muhalefet et­mekle bit­mez, neticede yeryüzünün nizamı da bozulur, fesat çıkar, in­sanlığın huzurunun kaçmasına da sebebiyet verilmiş olunur.

Buna istinaden denebilir ki, Allah tarafından gelen emirle yeryüzünde faydalanacak kimse, O'nun fıtrî ve şer'î kanunlarına tâbi olmaktan kaçınmayıp, itaata de­vam etmelidir. Her kim, kaçınıp itaat yolunu tutmazsa, o za­man, o kimsenin yeryüzünde barınma hakkı kalmaz.

Fakat, Allah Tealâ'nın iyiliği çok büyüktür. O'nun hilmine de sınırı yoktur. O bu tür kimselere yalnız yeryü­zünde barınıp geçinmeleri için, sadece müh­let vermekle kalmaz, hattâ onların, küfr, şirk, materyalizm ve sapıklık­larına da göz yumar. İşi azıtıp ileri götürmeleri­ne ve yer­yüzünde fitne ve fesâd çı­karmaya kalkışacakları zamana kadar müsamaha gösterir.

Fakat bu sapık zümreye, şer'î kanunları kaldırıp bu mukaddes kanunların yerine kendi uydurma kanunlarını yü­rürlüğe koymalarına ve yeryüzünde idareyi ellerine alarak bu kanunlarla her tarafı fitne ve fesâdla doldur­malarına elbetteki cevaz verilmez. İş bu aşamaya va­rınca, O'da kendi şer'î kanun­larına imân etmiş bulunan­lara şöyle emir verir:

Kâfirleri hak kanununa tâbi etmek için onları zorla­mayın. Fakat kâfirlerin ve küfrün musallat olmasına da as­la müsaade etmeyin. Fitnenin bütün kudretlerini orta­dan kaldır­mak, yok etmek ve yeryüzünde benim dinime bağlanmak iste­meyenleri büyültmeyin, çoğunluk kılma­yın. Küçültün, azınlık kılın diye buyurur: "Boyun eğip de ciz­yeyi kendi elleriyle geti­rip verinceye kadar."[15] (Tevbe: 29).

HAZRET-İ YUSUF ALEYHİSSELAM

VE DEVLET İDARESİ

 

Bu gerçekler anlaşılıp zihne yerleştikten sonra, ikinci delilin kuvveti de kendi kendine ortadan kalkmış olur. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, eğer hakikaten Allah ta­rafından gönde­rilmiş bir peygamber idiyse, elbette ki, onun da yaşayışının şekli, hak olarak gel­miş bulunan diğer peygamberlerin yaşa­yışlarının şeklinden, başka bir şekilde olmayacaktı ve ola­mazdı. Yani, Allah'ın dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak, bu dinin tutunması ve ayakta durması için çalış­mak.

Bu bir aslî hakikattir ki, bütün peygamberlerin birleş­tiği bu umumî kaideyi gözönünde bulun­duruyoruz. Haz­ret-i Yûsuf Aleyhisselâm kendi hüküme­ti devrinde, Mı­sır'da Allah dini yerine Melik'in (Mısır Kıralı) dinini nüfuzlu ve geçerli kılmak istemiş olsaydı, o zaman Yûsuf-u Sıddîk ile, bildiğimiz ve iyi tanıdığımla

Sir İskender ve Fazl-ül-Hakk[16] arasında usul bakı­mın­dan bir fark kalırmıydı? Yazık ki, bu işte de halk, işin as­lından çok uzakta bulunuyor. Onlar gerçeğe uygun olarak Haz­ret-i Yûsuf Aleyhisselâm kıssasının aslını da bilmiyorlar. Bu kimselerin zannına göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, o dev­rin Melikine şöyle demişti:

"Yeryüzünün bütün hazinelerini bana bırak." (Yûsuf: 85)[17]

Bu sözler, Hazret-i Yûsuf tarafından iltizam (gerekli­lik) babın­da bir istekti. Bu istek, Melik'in sarayında kabul ola­cak­tı. Hazret-i Yûsuf da mevkisini elde etmiş buluna­caktı Bu mevki, orada, o zaman en büyük mevki ve ma­kam idi. Ancak oradaki hal ve vaziyet tamamen başka türlü idi.

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, mukaddes vazife­si­nin başlangıcından beri, diğer peygamberlerin takip et­tikleri yoldan gitmişti. Her peygamber, umumî olarak önce halkı, ilâhî gerçeği kabule davet etmişti. Aydından da bu daveti kabul edenleri terbiye etme safhası başla­mış­tır. Son kademe ise, İlâhî gerçeklerle yetişmiş olan mü'minler gurubu ile bütün cemiyetin kuşatılması ve fethi başarılmıştır. Bu kudsî dâva, her seferinde olduğu gibi, böyle başlamış ve böyle bitmiştir.

Yûsuf Aleyhisselâm'ın da ilk davetlerine ait Sûre-i Yusuf'un beşinci rüku'unda, vaaz ve nasihatlere ait eşsiz ör­nekler mevcuttur. Fakat büyük neticeye gidebilmek için daha önemli hareketlere girişmek icabediyordu. Zu­hur eden hâdise­ler, O'nu çevresine daha yakından tanıt­ma­sına sebep olmuştu. Nitekim, Mısır Aziz'inin karısı ve nedimelerinin tavır ve hare­ketleri sonunda Yûsuf Aleyhisselâm'ın peygamberlere mahsus olan müstesna ismet ve ahlâkı hemen hemen herkes tarafından bilinmiş oldu. Ve bu yüce peygamberin derin bilgisi, aynı za­manda rü­ya yorumuna mahsus olan vukufu O'na Mısır Meliki'­nin hürmet ve itimadını kazandırmış oldu. Yûsuf Aleyhisselâm, nübüvvet vazifesini memleket çapında bir satha ya­yabilmek niyetiyle, Mısır Meliki'nden hükümdarlık selâhiyetlerini talep edince, bu isteği şükranla karşılandı ve iktidara ait bütün selâhiyetler kendisine verildi.

İşte bu sebeplerden dolayı, Melik'den:

"İc'alniy alâ hazâ'in el - arz: Bana yer yüzünün bü­tün hazinelerini teslim et." Diye iktidarı istemişti.

Yâni yeryüzünün bütün vasıtalarını benim elime tes­lim et, demişti.

Yûsuf Aleyhisselâm, halktan çoğunun zannettiği gibi alelade bir maliye nazırlığı makamını talep etmemişti. O, her türlü yetkiyi elinde bulunduran tam bir iktidar iste­mişti. Bu mevki ile çok etkin bir durum kazanmış olu­yordu. Böyle bir makam günümüzde İtalya'daki Mussolini'nin eline geçmiş[18] bulunuyor. Şu farkla ki, İtalyadaki

Kral Mussolini'ye itimad ettiğinden değil, ancak, Fa­şist partisinin kuvveti karşısında, boyun eğmek zorunda kal­mıştı. Fakat Mısır Meliki, Yûsuf Aleyhisselâm'ı ciddî bir şe­kilde severek, hürmet ederek, itimad ediyordu.[19]

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın iktidarının eşsiz şa­hidi bizzat Hak Tealâ'dır:

"İşte, biz bu şekilde Yûsuf'u yeryüzüne yerleştirdik, orada istediği gibi barınır."

(Yûsuf: 56)

Yâni, o ülkenin bütün iktidarını onun eline verdik.

Bu âyet-i kerimelerden başka, Sûre-i Ma'ide'de, bu­nu teyid eder mahiyettedir. Hazreti Musa Aleyhisselâmın kendi kavmine verdiği beyanatta:

"Ey! Benim kavmim; Allah'ın size bahsetmiş olduğu nimetleri hatırlayın, hatırlayın ki, sizin içinizden nebiler or­taya çıkardı; sizi hükümdar kıldı. Alemlerin halkından kim­seye vermediklerini de size verdi."

(El-Mâide: 20)

Her şüpheden uzak bir şekilde anlaşılıkyor ki, Haz­ret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın elde ettiği iktidar, Mısır'da büyük deği­şiklikler meydana getirmişti. Firavunların ye­rine Benî israil, hükümeti ele almış ve bütün idarî kade­melere yerleşmeye mu­vaffak olmuşlardı. Hiç bir kavim için onlarla rekabet edecek bir imkân kalmamıştı.

Dinî bakımdan da Hazret-i Yûsuf'un hükümeti hak­kında, yine Sûre-i Mâide'nin şehadet ettiğini görüyoruz. Adı geçen sûrede Hazret-i Musa Aleyhisselâm, kendi çağ­daşı bulu­nan Firavun'a hitap ederken, Eski Kıbtî (Mı­sırlı) kavmin ima­nından bahsetmiştir.

"Bundan Önce, Yûsuf, delillerle size geldi, fakat size gelmiş bulunan bu şeyler hakkında tereddüt ettiniz. An­cak, ölüp gidince dediniz ki, Allah ondan sonra, bir daha Pey­gamber göndermez."

(Mü'min: 34).

Yani, siz dediniz ki, bundan böyle bu peygamber gibi bir peygamber gelmeyecektir.

Hazreti Yusuf aleyhisselâm hakkındaki bu en yüksek merci ve makamın şahadetinden sonra, gayrı İslâmî hü­kü­mete hizmet etmenin doğru olabileceğini kim iddia ve is­tidlal edebi­lir? Ve hak üzerine gelmiş bulunan bir pey­gam­ber de böyle yapmıştır diye halkı bu mesnetsiz ifti­ralarla şaşırtmaya ve al­datmağa kim cür'et edebilir?

Âyet-i kerime şu şekilde devam ediyor:

"Kardeşini, melik'in dinine göre alıkoyamazdı."

(Yusuf Sûresi)

Bu âyet-i kerimeden Hazret-i Yûsuf'un, Firavunun ka­nunlarına tabi olduğuna dair bir mana çıkarılmak isten­miştir. Evet âyet-i kerimenin mâna ve mefhumundan bu­na benzer bir şey anlaşılmaktadır. Ancak, yine bahsedi­len mefhumun tam olarak anlaşıldığını da kabul edeme­yiz. Asıl dikkati çeken husus, Yûsuf Aleyhisselâm'ın, böyle bir meseleyle, kendi hü­kümetinin başlangıcında ve ilk sene­lerinde karşılaştığı anlaşılı­yor. Nitekim, Mısır'da iktidara geçtiklerinden bir kaç sene sonra meşhur kıtlık başla­mıştı. İşte bu sırada kardeşleri de hububat temin edebil­mek için uğraşıyorlardı. Bu vak'anın cere­yan ettiği sene­lerde, Mısır'daki idare ve inzibat kanunları da daha de­ğişmemişti. Devlet işlerini kökünden değiştirmek, el­bette ki bir zamana muhtaçtı. Yavaş yavaş ve tedricî bir su­rette yapılabilirdi. Dünyada gelmiş ve gelecek olan en büyük ve gerçek inkılâbı yapmış olan, Hazreti Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Arabistandaki ananevi kanunları da an­cak on seneden ziyade bir zamanda değiştirebilmişlerdi.

Miras kanunu üç veya dört senede değişti. Nikâh ve ta­lâk (boşanma) kanunu, hicretten beş altı sene sonra kemâl seviye­sini buldu. Askerî ve harp kanunları da an­cak sekiz se­nede tamamlandı. İslâmî hayat tarzı ve ticarî muameleye ait kanunlar da dokuz senede son şeklini aldı. Şarabın içilmesinin kat'î olarak menedilmesi, hicrî sekizinci sene­de tamamlanmış oldu. Tefeciliğin ticarî hayattan tamamiyle kaldırılması dokuz sene sürdü.

Aynı şekilde, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın da Mısırda bir hayli kanunu değiştirmesi icabediyordu. Bu kanunla­rın da değişmesi pek tabiî olarak bir zamana muhtaçtı. Cemiye­tin yeni bir istikamete çevrilmesi şüphesiz kî, anî ve kısa bîr sürede olmasına imkân yoktu. Bu değişim dev­rinde elbetteki eski kanunlar mecburî olarak kullanılacaktı. Hal böyle iken, bir Allah Peygamberi başkaları­nın cahilce kanunlarını tecviz edip, bu kabil kanunlara uymuş olma­sının, nasıl bir delil olarak ka­bul edildiği doğrusu oldukça üzüntü vericidir?

3 — Üçüncü delil, gerçek olarak bir delil değil bir Özür­dür. Bunun cevabını da daha Önce vermiş bulunu­yoruz. Bu bakımdan, burada yalnız bir hadis-i şerif-î ha­tırlat­mak kâfi­dir. Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in bu hadisini Ebu Dâvûd, şöyle nakleder:

Zat-ı Saadetleri buyurdular ki:

 "Cihad, benim Peygamber olarak gönderilmem­den itibaren, bu ümmetin son zümreleri, Deccal ile dövüşe­cekleri zamana kadar geçerli olacaktır... Herhangi bir zali­min zulmü, bunu iptâl edemediği gibi, herhangi bir adilin aleti de bunu iptal edemiyecektir.

(Ebu Davud)

Yâni, cihadı, hiçbir özür ve hiçbir bahane ortadan kaldı­ramıyacaktır. Bizim üzerimize, en şiddetli zâlimler de saldırsalar, yine cihad ortadan kalkmış olmıyacaktır.

Bu gibi şiddet hareketleri, cihad etmemek için ba­hane olamıyacağı gibi hükümetin modern kâfirlerin elinde ol­ması, görünürde ve iğreti bir cemiyetin kuruluşu, toplum hayatına ilişkin işleri asri (çağdaş) müşriklik icaplarına göre yürürlüğe konması da müslümanları aldatacak bir sebep olamaz. Eğer bir müslüman ülkesi esas islâmî hü­viyette bir hükümet ve iktidara kavuşmuş olsa dahi, di­ğer müslüman ülkelerde, zulüm, zorba­lık, fesad ve fitne hü­küm sürse, istiklâl sahibi müslümanlar kendi ülkesin­de rahat rahat oturup, dışarda olup bitenlere se­yirci ka­la­maz. O tarafla da ilgilenmeleri ve olup bitenlere karşı gözlerini açmaları gerekir.

 

DİN İLE SİYASETİ BİRBİRİNDEN AYIRMANIN

BATIL NAZARİYESİ ve YÛSUF ALEYHİSSELAM                   KISSASINDAN YANLIŞ BİR İSTİDLAL[20]

 

Tercüman - ül - Kur'an okuyucularından bir Zât-ı Muhterem (Sâhib) düşüncelerini şöyle ifade ediyor:

Sûre-i Yûsuf hakkkında Zat-ı âlilerinin (Mevdûdî Sâhib), Kur'an anlayışlarından istifade etmek isterdik.

Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâma yer­yü­zünde barınmasının bağışladığı belirtilmiştir. Ken­dileri de devlet mekanizmasında önemli bir şahsiyet vasfını elde etti. Fakat, malûmdur ki, o bir peygamber­di. Bundan dolayı kendisi için risâlet (peygamberlik) vazifesini ifa ey­lemek zarureti vardı. Firavun sarayındaki iman sahibi şahsın beyanından da anlaşıldığına göre, Yûsuf Aleyhisselâmın nübüvvetine, Firavun kavmi iman etme­diler. Bu İnkârın tepkisi, O'nun vefatına kadar sürüp gitti. Son güne kadar da bu işin gecikmesi devam etmişti. Yine de Firavun ve onun kavmi iman yoluna gelmemişlerdi. Bununla beraber, yine de Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm onların devlet işlerine iştirak etmekten de kaçınmamıştı.

Bu durum şöyle bir suale yol açıyor: Allahın seç­kin bir peygamberi, nasıl olur da Allah'a ait olmayan (Gayri İlâhî) devlet nizamında çalışmaya iştirak eder? Halbuki, O, bu kav­min karşısında kendi nübüvvetini be­yan etmiş, bu kavme da­vette bulunmuş, fakat bu kavim, O'nun nü­büvvetini kabul et­memiş ve davetine de icabet eyleme­mişlerdir. Bu şekilde, islâm davetini kabul etme­miş bulu­nanlara karşı Hazret-i Yûsuf için, bu kavimle savaşa gi­rişmek icabetmez miydi? Yoksa, mecburi­yet karşısında o ülkeden çekilip gitmesi mi lâzım gelirdi. Fa­kat, O, ne hic­retten, ne de cihad hakkında bir şey buyurmadıkları gibi hattâ bu kavimden nefret edip, nefretini de izhar eden, bir hareketine işaret etmiyorlar. Şimdi Zâtıâlileri, bu noktaları nasıl tevil edebiliyorlar?

Diye cevap talep edilmektedir.

Hazret-i Musa Aleyhisselâm'dan önce, geçmiş bulu­nan Benî İsrail tarihi hemen hemen tamamiyle karanlık­tır.[21] Bu duruma karşılık, Kur'an-ı Kerim'in işaret­lerini açıklamak bir hayli zor iştir. Ancak, Kur'an-ı Kerim'in mücmel işaretlerinden, çıkan mânalar, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâmın, Mısır'daki gayri ilâhî bir hükü­met niza­mına iştirak etmediğini şüpheden uzak bir şe­kilde, ortaya çıkarır. Kendisi tam mânasiyle muhtar bir halde idi. Hü­kümetin de her türlü icraatını kendileri sevk ve idare edi­yordu. Aşağıdaki âyet-i kerimenin üzerinde durulduğu zaman, bu mesele kâfi miktarda açıklığa ka­vuşmuş olur.

"De ki, beni yer yüzünün hazineleri üzerine getirin, ben (onları) muhafaza eder, (ve bu işi) bilenimdir. Ve biz de böylece, Yûsuf'u yer yüzüne yerleştirdik. Orada iste­diği gibi barınır."

(Yûsuf: 55 - 56)

Yâni: Yûsuf Aleyhisselâm diyor ki, beni hazinelerin üzerine hâkim kılın. Elbette ki, onları muhafaza ederim, koru­rum, bu işi bilirim, bilgi sahibiyim. Biz de bu hikmet dairesinde Yûsuf'a yeryüzünde imkan verdik. O da is­tediği gibi yerleşip, istediği gibi barındı.

Yukarıda zikredilen âyeti kerime'den, Yûsuf Aleyhis­selâ­mın istediği tam bir muhtar idarecilik, her is­tediğini yapabilecek bir mevki ve tam bir selâhiyet sa­hibi olmaktı.

Hazâ'in - el - arz "yeryüzünün hazineleri" kelimeleri­ni gören bazıları, hazâ'in kelimesinden, hazineyi hatırlıyarak, bir nevi maliye nazırlığı ve iktisat vekilliği ve bu vazifelere benzer ünvanlar düşünmüşlerdir. Halbuki asıl maksat, devlet kuvvetini ele geçirerek, bu otoriteyi Hak yolunda bir vasıta kılmaktır. (Resurces).

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mısır saltanatının bü­tün vasıtalarını istemiştir. Ve kendisine verilen bu selâhiyet, O'nu Mısır'ın en büyük siyasî kudreti haline getir­mişti.

Yetebevve'ü min-hâ haysü yeşâ'ü: "istediği gibi ha­karet etti."

Bu hususu da halkın çoğu, gerçek tarafiyle anlama­mış­tır. Bu zümreye göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm İstediği yerde, bir bina kurup, bir ev inşa edip bu mali­kâneye yerleşmiş olmasıdır. O'na arzu ettiği yerde bir nevi oturma hakkının veri­lişi şeklinde yorumlanmıştır. Halkın anlayış seviyesinde asıl mânanın kaybolmuş oldu­ğunu görüyoruz. İşin doğrusu, bu kadar dar bir cihete çevrilebilir mi? Halbuki, bu barın­ma O yüce peygambe­rin, iktidarı ve siyasî seviyesiyle oranlı olmasını gerek­tirmez mi? Böyle bir bakışla, hadise ele alınınca, barın­ma ve yerleşme kelimelerinin şümul derecesi genişler ve umu­mîle­şir. Ve Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın Mısır ül­ke­sinin biricik idarecisi ve hâkimi olduğu apaçık anla­şılmış olur.

Bundan sonra, hatıra şöyle bir sual gelebilir. Acaba Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm iktidarın bütün dizginlerini ele geçirince, memleketin içtimaî nizamını, medenî ahlâ­kını, siyasi mevzuatını İslâm usullerine göre değiştirmek, yenileştirmek ve ıslâh etmekte ne derece bir muvaffaki­yet elde etmiştir? Maale­sef, bu noktayı aydınlatacak ta­rihi belgelere sahip değiliz. Yal­nız Sûre-i Mâ'ide'deki bir işaretten anlaşılıyor ki, Hazret-i Yûsufun söz konusu edilen iktidarı, gelişigüzel bir şahsın ikti­darı gibi değildir. Belki bu peygamber uzun bir müddet iktida­rını devam ettirdi. Haleflerinin de uzun bir zaman Mısır hükü­meti­nin başında olmaları kuvvetle muhtemeldir. Netice ola­rak, İlâhî bir lütuf ve hikmet eseri olan ve o devirde kimseye nasip olmayan bu iktidarın, azamet ve şevketle uzun müddet devam ettiği söylenebilir.

Nitekim şu âyet-i kerime bu hususu işaret etmekte­dir:

"Ne zaman Musa kendi kavmine dedi: Ey benim kav­mim Allahın size vermiş olduğu nimetleri hatırlayın. Ha­tırla­yın ki, sizin içinizden nebiler ortaya çıkardı, sizi hü­kümdar kıldı, âlemlerin halkından kimseye vermedikle­rini de size verdi."

(El-Mâ'ide: 20)

Bu âyet-i kerimenin delaletiyle anlıyoruz ki, İslâmî yaşayışta hâkim olmanın, iktidar sahibi bulunmanın ye­gâne şartının, bütün yaşayış safhalarına İslâm nizamının prensiple­rini nakşetmek olduğu anlaşılmış olur.

Sûre-i Mâ'ide'deki âyetten, zatıâlileri (Mevdûdî'ye ya­zan şahıs) şu neticeyi çıkarıyorlar: Kıbtî (Mısırlı) kavmi, Haz­ret-i Yûsuf'u kabul etmekten kaçınmıştır. Fa­kat haddi zatında bu netice de çıkmıyor. Ben zannediyo­rum ki, orada da Hindis­tanın vaziyeti gibi bir ahval vardı. Memle­ketin mühim bir kısmının sakinleri, İslâm'ı ka­bul etmiş­lerdi; fakat memleket halkının hepsi de İslâm'ı kabul et­memiş henüz şirk yolunda kalmış bulunuyorlar­dı.[22]

İslâm'ı kabul etmiş olanlar da uzun bir müddet iş ba­şında kalmışlardı. Yavaş yavaş, onların da ahlâkî ve itikadî vaziyetleri bozuldu. (degenerate). Doğru yoldan saptılar, köle­lik derekesine düştüler. Hattâ, o kadar aşırı gittiler ki, kişiye tapınma yolunu bile saptılar. Fit­ne ve fesâd baş gösterdi. Müş­riklerle bunların arasında da bir fark kalmadı. Bu hususta Sûrei Mü'min'de Âl-i Firavun'un hakkında da işaretler vardır:

"İlk önce, Yûsuf, sarih delillerle sizin aranıza geldi, fakat buna rağmen, siz, yine size gönderilmiş bulunanlar hakkında tereddüt ettiniz, o da vefat ettikten sonra, siz söyle­mediniz mi, bundan böyle bir daha, Hak Tealâ başka bir Resul göndermiyecektir?"

Altı çizilmiş cümlelerden ilk cümle bize şunu göste­ri­yor ki, Hazret-i Yûsuf'un yaşadığı devirde, ülkenin ge­niş bir kısmında, Yûsuf Aleyhisselâm'ın nübüvvetine çok kimseler inanmıyorlardı. Nitekim, Enbiya'nın çoğunun hayat hikayele­rinde böyle olduğu görülmüştür. İkinci cüm­leden de anlaşılı­yor ki, O Peygamberden sonra, O'na inanmış, bağlı bulunmuş kimseler de, sonradan aşırı gitme (galîlik) yoluna sapmışlardır. Bundan böyle bir daha Peygamber gelmez diye de söz söyle­mişlerdir. Bunun için de, Hazret-i Yûsuf dan sonra gelmiş bulunan Peygam­berleri de kabul etmemiş, inkâr etmeye kal­kış­mışlardır. Nitekim, bazı Yahudilerle Hıristiyanlar da aynı şekilde düşünmektedirler. Ancak, Hazret-i Yûsuf dev­rinde Pey­gamberlik bitmemişti, son bulmamıştı. Bir daha Pey­gamber gelmiyecektir diye de bir şey bildirilmemişti.

Her ne olursa olsun, yine de âyet-i kerime'nin mâ­na­sından, Hazret-i Yûsuf (A.S.) un iktidarı devrinde, o ül­kede hiç kimsenin iman etmediği neticesi çıkarılamaz. Belki, diğer işa­retleri de gözönüne alıp mütalâa ettiğimiz takdirde, orada bir ehl-i imân zümresinin teşekkül etmiş olduğunu anlamış oluruz. Bunlar da Benî israil İle karı­şarak, bir müddet için islâm niza­mını kaim kılmışlardı. Sonradan yavaş yavaş bozuldular, çöküş (degenerate) baş gösterdi, bozulup gittiler.

 

DİN İLE SİYASETİ BİRBİRİNDEN AYIRMANIN

MÜ­DAFAASI VE BUNUN ARAŞTIMASI

 

Geçen mevzuda, Yûsuf Sûresi hakkında bazı sualle­rin neşrinden sonra, vefat etmiş bulunan tanınmış bir muhterem zât — kendisine Han Bahâdır, diye hitabedilen büyük bir şahsiyet — o zaman U.P. (United Provinces: Birleşik eyaletler) (maliye nazırı) Collektor'u ma­kamında bulunuyordu. Bu yazı üzerine detaylı bir ten­kit yazmıştı. Mevlânâ Mevdûdî Sâhib'in cevabını bildir­meden, bu ten­kidin okuyuculara arz edilmesine imkân yoktu. Bunun için biz de ilkönce onun yazısını ve onun yazı­sına ait bahis­leri, burada naklettik. Daha sonra da müellifin cevabını ortaya koyduk.[23]

Tefsir yazan zat-ı muhteremden şu nokta sorulmalı­dır: Yûsuf Aleyhisselâm, bir Gayrı - İslâmî hükümet ni­zamının unsuru, elemanı ve böyle bir hükümetle işbir­liği yapan bir vazife sahibi olmuş mudur? Yoksa olma­mış mıdır? Acaba asıl maksat olan mesele de bu mudur? Eğer, olmuş ise. o zaman Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâmın böyle bir vazife alması, İslâmî bakımdan caiz midir, yoksa değil midir? Mevlânâ Mevdûdî Sâhib, buyu­ruyorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm hususiyet iti­bariyle, Mı­sır'da Gayrı-İslâmî kanunları uygulayan bir hü­kümetle iş birliği yapmamıştır. Ve yine zat-ı faziletle­ri buyuru­yorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm hususi­yet bakımından Mısırda'ki Gayri-İlâhî hükümet nizamı­na iştirak etmemiş­tir. Hayret! Yine de Mevlânâ kendisi şu âyet-i kerimeyi ileri süre­rek, Bu âyetle Hazret-i Yû­suf Aleyhisselâm şöyle söylemişti:

Dedi: Beni yeryüzünün bütün hazînelerine koru­yucu dikiniz; Ben iyi bilenimdir, (onları iyi idare ederim, ko­ru­rum) Biz de ona iktidar verdik, Biz Yusuf'u yeryüzü­ne yerleştirdik, istediği gibi yerleşecek ve istediği gibi barına­caktır.

Şimdi görüyoruz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mı­sır Firavunundan şu talepde bulunmuştu. Sen beni, dev­let hazi­ne­lerinin başına geçir. Firavun'da onun bu isteği­ni, göz­önü­ne alarak talebini yerine getirmişti. Zat-ı Peygamberileri Firavun­'un hükümet nizamının bir unsuru, bir elemanı ve ileri gelen bir şahsiyeti sıfatını elde etmiş bulunuyordu. Bu işlerde Firavun'la işbirliği yapıyordu. Mevlânâ Mevdûdî Sâhib, bu açık neticeden kurtulmak için, boşuna uğraşıp didiniyor. Hazret-i Yûsuf'un istedi­ğinin tam yetki ve tam seçme hakkı olduğunu buyuruyor.

Her şeyden önce, tam yetki ve seçme hakkı hak­kında Kelâm-ı Kadîm'in (Kuran-ı Kerim) lâfızlarında, açık bir şey bulunmamaktadır. Bu lâfızların tâbirini Mevlânâ Sâhib kendisi Kelâm-ı Kadîm'in sözlerine, cümlelerine ekle­mek istiyor. Bun­dan maksat, Kelâm-ı Kadîm'in mef­humunu, Mevlânâ kendi noktayı bakış açısına bir şekle koymak­tır. Nitekim, bu zihniyet hakkında, ihtimal, mer­hum İk-bâl'in şu şiiri yersiz olmayacak­tır.

Hod bedeltec nehen, Kur'ân - ko bedel dîtec heen?

Kendini değiştireceğin yerde, Kur'an-ı mı değiştiri­yor­sun?

Fakat, bu umumî cümleleri de ilâve etmek, Mevlâna'­nın içtihat ve nazariyesini yine de teyit etmez.

Hazret- Yûsuf Aleyhisselâm malî idare hususunda tam yetki ve tam seçme hakkı istemiş olması ve bunu da elde etmiş bulunmasına rağmen memleket idaresinde tam mânasiyle söz ve hüküm- sahibi Firavunun tâ kendi­siydi. Hazret-i Yûsuf'a bu seçme hakkını, bu yetkiyi veren de yine Mısır Firavunu idi. Bununla beraber, Hazret-i Yûsuf bu tam seçme hakkını ve bu tam yetkiyi de elde ettiği halde, o zamanki hükümet nizamında hükümetin bir unsuru bir elemanı, bir memuru ve nihayet böyle bir hü­kümetle iş­birliği yapan bir şahıstan fazla bir şey ola­mazdı.

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın, "Mısır saltanatının bütün kaynaklarını benim elime veriniz diyerek bunun netice­sinde de elde etmiş olduğu yetki öyle bir yetkiydi ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu." diyen Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in bu iddiaları hakikatin tama­men hilâfı­nadır.

Şunu da bilmeliyiz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'-ın istediği şey malî yetkiydi. Kendisine verilen yetki ve seçme de yine malî hususlardadır. "Bütün yetkiler" den­diği zaman, bunun içine malî yetkinin dı­şında, diğer işler de girmiş olur. Meselâ: Polis, inzibat, askerî işler, adliye ve saire... Bunlar hakkında, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın ne istediğine ve ne verildiğine dair bir bahis yok. O zaman, Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in buyur­dukları, "O'nun elde ettiği yetki, öyle bir yetki idi ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu cümlele­ri de tamamen asılsız ve esassızdır.

Buna göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm vaziyet ba­kımından Mısır'ın hazinelerini tasarruf ettikten sonra. Mısır saltanatının bir unsuru, bir elemanı, devletin bir me­muru veya işbirliği yapan bir kimse haline gelmiş olu­yordu.

Ne malûm ve hangi delil ile isbat edilebilir ki, o za­man, Mısır Firavunu kendi saltanatından el çekmiş ve çekilip gitmişti; Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, onun yerine geçerek, saltanata kurulmuştu. Bana göre, bu vak'a, tarihen de sabittir. Kur'an-ı Kerim ile ispatına uğ­raşmaya lüzum yoktur. Halbuki, Kur'an-ı Kerim'in mea­li de esasen, bunun böyle olmadığını, yâni Mısır Firavu­nunun çekilip gitmediğini anlatıyor. Aşağı­daki âyet-i ke­rime, bu hususu açıklamaktadır:

"Melik dedî: Onu benim yanıma getirin. Onu ken­dime dost edineyim. O'nu konuşturunca da dedi: Sen bunda" böyle bizim yanımızda emniyetle barınırsın..."

(Yûsuf: 54)

Bu âyet-i kerimelerin ikisinden de anlaşıldığına gö­re, Mısır'ın Firavunu Hazret-i Yûsuf'u kendi saltanatının en yakın adamı, mutemedi, emniyetle işlerini tedvir ede­cek birisi ve kendisine bir nevi müşavir tâyin etmişti. Bu âyetlerin hiç biri­sinden şu da asla sezilmiyor ki, Mı­sır hükümdarı, o zaman ken­di hükümetinden ve kendi salta­natından vazgeçmiş ve bun­ları bırakmıştır. Bundan başka, arkadaki âyetlerin birisinden de açıkça anlaşılıyor ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mısır hazi­nelerini ele geçirdikten sonra dahi, Mısır Firavunu yine kendi sal­tanatını elinde tutuyordu. Mısır dinini de o memleketin her tarafında yaymış bulunuyordu. Bu dinin kanunları da yine o memlekette yürürlükte idi. Nitekim Hazret-i Yûsuf­'un kardeş­leri ikinci defa hububat aramak için gel­dikleri zaman, yine Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın iste­diğine göre, kendi öz kar­deşi Bünyamin'i de getirmişler­di, Haz­ret-i Yûsuf da öz kardeşi Bünyamin'i kendi ya­nında alıko­yacaktı. Fakat Bünyamin'e de hemen kendi öz kar­deşi olduğunu bildirmek istememişti. Diğer kardeşlerine de meseleyi açıklamak niyetinde idi. Bünyamin'in de kendi öz kardeşi olduğunu diğer kardeşlerine bildirmek istemi­yordu. Bunun için bir tedbir düşünmüştü. Kardeş­lerine Yûsuf Aleyhisselâm emir verip, yola çıkmak için hazır­lanmala­rını bildirdi. Bün­yaminin de öteberisinin içi­ne bir su maşrapası yerleştirdi. Kafile yola çıktığı zaman, tellâl bağırıp şöyle dedi: Hey kervancılar!.. Sizin aranızda bir hırsız var; hırsızı bırakın da öyle gidin. Yûsuf (A.S.) ın kardeşleri, böyle bir şey yapma­dıklarını söyle­diler. Tellâl bu defa: Ya varsa, o zaman ne dersi­niz? Si­ze nasıl ceza verilsin? dedi. Yûsuf (A.S.) ın kardeşleri de cevap verdi­ler: "Bu ceza bize değil, hırsızlık yapmış olana verilmeli. Bizce de haddini bilmeyen ceza görmeli­dir." Bu konuş­ma­lar­dan sonra arama tarama başladı. Su maşrapası Bünya­minin eşyaları arasında bulundu. Suçun ceza gör­mesi için Bünya­min alıkondu. O zamanki irşad-ı ilâhî şöyledir:

Yoksa, Allah istemeseydi... Melik'in kanununa göre o kardeşini alıkoyamazdı.

Altı çizilmiş bulunan cümlelerden açık bir şekilde an­laşılıyor ki, o zamanki Mısır ülkesinin kanunu, Melik'in kanu­nuydu. İşte bu kanuna göre de Hazret-i Yûsuf kar­deşini alı­koymak için, onu öteberi çalmakla itham et­mişti.

Bu şekilde de diğer kardeşlerinden onu almak iste­mişti. Allah'ın izniyle, bu kardeşler de kendi ağızları ile, anlat­tılar ki, her kimin öteberisi arasında çalınmış şey bulunursa, o kimse çalmış olduğu bu şeye karşılık alı­konsun. Nitekim, bu âyet-i kerimenin tefsirinde, Mevlânâ Şubbeyr Ahmed Cismanî Sâhib, şöyle buyuruyor:

"Kardeşler kendi dilleriyle itiraf edeceklerdi ki, her kimin yanında mal bulunursa, o da bu suça karşılık köle olsun. Bunun üzerine Bünyamin yakalandı. Yoksa Mısır hükümetinin kanununda böyle bir şey olamazdı. Eğer böyle bir tedbir düşünülmemiş olsaydı, onlar kendi dille­riyle ikrar edip, alıkonmasını istememiş bulunsalardı, yürürlükte olan kanunlara göre, Bünyamin de alıkona­mazdı."

Buradan yine de şu lâzım gelmez ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mısır ülkesinin vezirliğine (nazırlığına) geç­tikten sonra, tebliği risâlette de bulunmamış yahut da kendi ri­sâ­le­tini açıklamaktan çekinmiştir. Bunun aksine Zat-ı Peygam­berîleri, hattâ hapishanede iken bile, arka­daşlarına vah­dâ­ni­ye­ti İlâhîyeyi tebliğ etmek yolunu tut­muştur. Hazret-i Yûsuf hapishanedeki arkadaşlarına şöyle söylemişti:

"Ey! benim hapishane arkadaşlarım. Çeşitli Rabler mi iyi, yoksa kudret sahibi bulunan biricik Allah mı? On­dan başka, sizin ibadet ettikleriniz; kendinizin ve ba­bala­rınızın, uydurup isim taktıklarından başka bir şey değil­lerdir. Hal­buki bunlar hakkında Allah ne bir delil, ne de bir hüküm göndermiştir. Hüküm ancak, Allah'ın emrettiği hükümdür ki, kendisinden başka kimseye iba­det edilme­sin."

(Yûsuf: 39 - 40)

Ve böylece Hazret-i Yûsuf vezirliği üzerine aldıktan sonra da zarurî olarak tebliğ işini devam ettirmiştir. El­bette bu âyetlerden anlaşılan kesin ve şüphesiz olan mesele de şu­dur ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi arzu ve isteği ile gay­ri - İslâmî bir hükümetin unsuru ve bir ele­manı haline gelmişti. Bundan sonra da yine o ülkede gayri - İslâmî kanun ve gayri - İslâmi nizâm yürürlükte idi. Yûsuf (A.S.) a da bu yaptığından dolayı, Hak Tealâ tara­fın­dan bir eleştiri olmamıştır. Bunun aksine, kendisi de mükâfatlandırılmıştır. Nitekim, Yûsuf (A.S.) ın yeryü­züne yerleşip, istediği yerde barınması da bir mükâfat diye vasıflan­dırılıyor. Buyuruluyor ki:

Biz Yûsuf'u bu şekilde yeryüzüne yerleştirdik. Orada istediği gibi barınsın.

Bundan da şu netice elde edilir ki, alelade müslü­man­dan Peygambere kadar, gayri - islâmî bir hü­küme­tin unsuru ve elemanı olmak caizdir. Yalnız caizlikle de kalmaz, belki bir çeşit farz-ı kifâye haline de girer. Vâcib bile olur. Nitekim, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile Mısır hazinele­rine tasarruf etmiştir. Bu sözün delili; Hazret-i Yûsuf'un bu işi istekle üzerine alması, yalnız bunun câizliğini değil, aynı za­manda vâcibliğini gösterir. Yoksa. Firavun, bunu istememişti. Hattâ Hazret-i Yûsuf bu işi talep ettiği zaman kendisi için ko­ruyucu ve iş bile­nim demişti ve bunlarla da övünmüştü. Ben yapabilirim iddiasında bulunmuştu. Kendi kabiliyetini ileri sürmüştü.

Bu mevzu hakkında bazı aklî deliller de ileri sürülü­yor. Bu deliller çerçevesinde Habeşe muhaceret işide ortaya atılıyor. Bu hadiseden de bazı istidlaller yapıyor. Aynı mevzu daha önce de geçmiş olduğundan yazının uzamaması için bu kadarla yetiniyoruz.

 

CEVAP

Han Bahadır Sâhib'e ziyadesiyle teşekkür borçluyuz ki, bu meselelere temas ederek, bir kere daha, kendi açık dü­şüncesini önümüze sermiş oluyorlar. Vaktimizi, bu meselenin tahliline sarfetmemizin sebebi yalnız şu ümit­ledir ki, bu hu­susta hakikati öğrenmek istiyenlerin çoğu gerçek dışı delil­lerle,.. Gayrullah'a itaat veya baş­ka ve daha açık bir tabirle: "islâm ligayrillâh: Allah dan başkası için islâm" anlayışını... caiz saymakta ve küfür rejimlerine hizmet etmeyi mubah, hatta farz-ı kifâye saymaktadırlar. Bu doğrudan ayrılmış insanların iddalarını çürütmek için bu cevabı yazmak zarureti hâsıl oldu.

Burada Yûsuf (A.S..) kıssasını yeniden ele aldık ve bir daha gözden geçirmek yolunu tuttuk.

İlk bahis bir hayli delillere İstinad ediyor ve mevzuyu etraflıca ortaya koyuyordu. Fakat Han Bahadır Haz­retleri, nedense, birinci bahsi bırakıp ikinci bahis üzerin­de önemle durmuşlardır. Halbuki zat-ı muhteremin yaz­dıkla­rının çoğu, birinci bahse aitti. İhtimal olarak, hepsi­nin cevabını bizim bi­rinci bahsimizde bulabilirlerdi.[24]

Her ne ise, dikkat etmemelerinin sebebi ne olursa ol­sun, sonuç- bizim için hayırlı oldu. Onların tekrar tek­rar ileri sürdükleri hususları, aydınlatmak bizim için ko­lay olmadı. Bu mevzularla ilgili diğer bahislerin açıklanmasiyle ancak bu hususların anlaşılması da mümkün olaçaktır. Bunun da zamanı gelmiştir.

İSLÂM'DA ÇELİŞKİ VAR MIDIR?

 

Dünyada herhangi makul bir kimsenin istediği vasıf­ların başında, her şeyden önce, şu şart vardır: Bir me­selenin ileri sürülüşünde veya bir tezi müdafaa ediş tar­zında çelişki ve tezata düşmeye meydan vermemek. Akıl sahibi alelade bir insan bile, karşısındakinin sözle­rinde bir mantık silsilesinin bulunmasını ister. Sözlerde bir çe­lişki bulursa hemen itiraza kalkar. Daha ileri bir akıl sa­hibi, hiçbir zaman böyle çelişkiyi gerektiren söz­lere ta­hammül etmez. Fakat ne tuhaf ve acayip bir va­kıadır kî, itiraz edilecek olan, akıllının da üstünde bir dâhi değil, aklın yaratıcısı ve bütün hikmetlerin sahibi bulunan Hak Tealâdır. Yâni bu itiraza mâruz kalacak olan alelade câ­hil, bilgisiz bir kimse değildir. Bu insanlık çapındaki vak'alara itiraz edecekler arasında, ilimde önde gelen şahıslar, hadiseleri incelemeye tâbi tutan akıl ve zekâ temsilcileri, hikmet ve ir­fanla tanınmış sahabîler ve dünya muamelâtını iyi bilen içti­maiyatçılar da (sosyal bilimciler) vardı. Düşünce ve bilgi sahibi bu seçkin kişiler, elbette ki, Al­lah'ın muazzez kelâmında, çe­lişki olmasını istemezler. Böyle bir yanlışlığa da tahammül etmelerine imkân olabi­lir miydi? Yâni onlara şöyle mi hitap edilmesi lâzımdı: Ben arzın ve semavatın yegâne hükümdarı­yım, sizlere de yeryüzünün ayrı ayrı köşelerinde birer küçücük hüküm­darlık ihsan buyurdum. Ve sonra da halka şöyle mi İlâhî ferman erişti: Ey halk! Benim buyruklarıma itaat edin. Benden başka, o diğer ufacık hükümdarlara da itaat et­mekten uzak durmayın. İsterlerse bu iktidar sahipleri, benim hükümlerim ve emirlerim hilafına icraatta bulun­salar dahi, yine onlara uymakta kusur etmeyin. Bu ida­reciler kendi menfaatleri için bir kanun uydururlar, bun­dan başka herhangi bir kanunu da kabul etmez­ler. İlâhî kanunları yürürlüğe koyacakları yerde, arızî ve cemi­yeti gittikçe dejenere eden kanunları tatbik ederler. Gözleri ve idrâkleri İlâhî kanunları görmemezlikten gelir. Kendi ne­fisle­rine tapan bu zümre, keyfî kanunlarına hak kanunu ismi de vererek, halkı bu bozuk prensiplerle idareye kal­kışırlar.

Hak Tealâ, kendi mümtaz peygamberlerini, ancak şu­nun için vazifeli kılmışlardır ki, yeryüzü sakinlerini ilâ­hî dine davet etsinler, sonra da bu hayatî davetin tam zıddı bir şekilde hidâyete çağırdıklarının kanunlarına destek versinler (!) (Hatta Han Bahadır Sahib'e göre bu yolda hizmet etmelerini bile tav­siye ediyormuş.) Hem de irâde buyurmuş ki, bu dinden başka bir din'e de bir nizama da çalışıp hizmet edebilirsiniz (!). O din'in de. - Gayri ilâhî din - muvaffak olması için uğraşıp li­yakatinizi gösterin diye mi buyurmuş (!). Bir taraftan, bütün yeryüzü sakinleri arasından bir zümreyi seçerek, bir has ümmet kurmak isteyecek, onlara doğru yolu gös­terecek, onlar vasıtasiyle de doğru yolun (mârufun) ya­yılmasını sağlamak yoluna gidecek, eğri yolu (münkeri) de bu ümmet vasıtasiyle ortadan kaldırtacak; bu ümme­te de helâl haram ve saireyi öğ­retecek; diğer taraftan da kalkıp onların bazı seçkinlerine sözkonusu münkerleri korumayı farzı kifâye mi kıla­caktır? Bu kimselere siz de gelin, bu eğri yol (münker) lerin ayakta tutun­ması ve revaç bulması için, sarfedilen gayretlere iştirak edin mi denmiştir? Veya doğru yolun karşısına çıkıp durun; bu yoldan kimseyi geçirmeyin dî­ye mi talimat verilmiştir? Doğrulukları kaldı­rıp, bunla­rın yerine eğrilikleri ayakta tutmayı mı telkin edilmiş­tir? İtaat et­meyenler indinde bizim doğru yol dedi­ğimiz eğri yoldur, eğri yol diye bildirdiğimiz de doğru yol­dur; onlar böyle dedikleri için, siz de gelin onların vasıf­landır­dıkları gibi harekete geçin, bunların kalkınması için çalı­şın diye mi buyurul­muş­tur.

İşte çelişki meselesi açık olarak buradadır. Bizim için olduğu kadar muarızlarımız için de tezat bundan başka bir şey değildir. Bu, o kadar açık ve bellidir ki, dü­şünüp taşınmaya da ihtiyaç yoktur.

Fakat düşünülecek ve hayret edilecek asıl nokta şu­ra­sıdır ki, tefsir yazmış bulunan, fıkıh ve makulat ilimle­rinde tedris etmek kabiliyetini ihraz etmiş bîr zümre,.. kendi akılları­nın yettiği kadar .. Collectorlük: (maliye na­zırlığı), devlet işleri idareciliği ve bunun gibi koca ko­ca mevkilerin ve ma­kamların mesuliyetini ellerinde tu­tarlar da, bu işlerde bu gibi mevzularda da çelişkiye düştükleri­nin farkına bile varmazlar. Sonra da Hak TeaIâ hakkında, onların akılları öyle bir hâle gelir ki, alela­de, akılsız, bilgi­siz, cahil bir avam halktan bile buna ben­zer fahiş bir hata ortaya atılmaz.

Han Bahadır Sahib, yazısında şöyle diyor: "İki âyet­ten de açıkça sabit oluyor ki, Hazret-î Yûsuf Mısır hazi­nele­rinin başına geçtikten sonra da Mı-sır'da Firavunun salta­natı devam ediyordu. Mısır Fira­vununun dini de ka­nunu da o ülkede, yürürlükte bulunu­yordu. Yoksa, Allah isteme­seydi, Melik'in kanununa göre O, kardeşini alıko­yamazdı. Bu cümlelerden açık bir şekilde anlaşılıyor k, Mısır'da Melik'in "dini" o zaman yürürlükteydi."

 

DİN MEFHUMU

 

Zat-ı muhterem bu cümleleri yazarken, meseleyi is­pat etmekte sabırsızlık göstermiştir. İlmî zihniyete uy­gun olarak, biraz daha bu mevzu üzerinde durmuş olsay­dı, düşmüş olduğu bu açık çelişki hususunda düşünür­dü. Bu meselenin çözüm şeklini yine Kur'an-ı Kerim'de bul­muş olacaktı. Şimdi lütfedip biraz da bizim mâruzâtımı­za te­veccüh buyursunlar:

İşte kendisinin naklettiği âyet-i kerimede, Mısır'ın mülkî kanununun, Firavun hâkimiyetine temel teşkil eden ka­nunun "din - el - Melik: Melik'in dini", kelimeleriy­le be­yan buyu­rul­makta olduğunu görüyoruz. Buradan da açıkca anlaşıl­mış oluyor ki, din demek sadece, "iba­det edilir şekiller" bizim bugünkü anlayışımızdaki din demek değildir. Kiliselerde, ma­betlerde icra edilegelen dinî me­rasimler gerçek dinle alâkalı değildir. Ayet-i Kerime'deki din bir cemiyet sisteminin ismidir ki, bu sis­temin kanunları gereğince, polis suçluları yakalar ada­lete teslim eder. Adliye işleri, malî mevzuat ve askeri hususla­rın tedvir edilmesine usul teşkil eden kaynağın ismi din'dir. Bu ger­çek temel gözönüne alınarak memle­ket nizamı kurulur. Bütün medenî işler bu nizam üzeri­ne yürütülür. Kur'an-ı Ke­rim'de yaşayışın bütün cephe­lerine hâkim olan ni­zamlara toplu olarak din denmiştir. Mısır ülkesinde de bu nizam ve bu usul, Firavun'un tas­vibi gereğince, Firavun­'un emri ve onun idare­siyle kurul­muş bulunduğundan buna da "dîn - el – melik" dîye Kur'­an-ı Kerim'de isim verilmiş ve bu kelimelerle ifade edil­mektedir.

Buradan da şu mesele kendiliğinden açıkça anlaşılı­yor ki, "dînullah: Allah'ın dini", bizim şu bildiğimiz gibi, cami­lerde, mescidlerde kılınan namaz, edilen dua, tutu­lan oruç ile hudutlandırılmış olan şeylerin ismi de değil­dir. Belki bu dî­nullah'dan maksat, cemiyete mahsus olan her mevzuda tam ve bütün olarak şeriate bağlanmanın ismi­dir. Bu şeriat, rızayı İlâhîye'ye dayanır ve onun hâ­kimiye­tine istinat eder. Bütün içtimaî yaşayışın da her tarafını, her cephesini sarar ve kavrar. Şimdi şu noktayı sormanın zamanı gelmiştir. Acaba Hazret-i Yûsuf (A.S.) ne için Peygamberlikle vazifelendirilmişti? Pey­gamber­lik vazife­sinin maksat ve hedefi ne olabilirdi?

Hazret-i Yûsuf (A.S.) acaba dînullah'a davet için mi, yoksa din - ül - melik'in nüfuzunu bir kat daha art­tırmak' için mi gelmişti?

Eğer, Han Bahadır Hazretlerinin tevili ve tefsir ya­zan faziletli zevatın tefsirleri, ... ki Han Bahadır Hazretleri, bunların isimlerinin başına bizi korkutmak için de koca koca unvanlar eklemiştir. ... kabul edilecek olursa, o za­man şöyle bir durum meydana gelmiş olur ki, Allahü Tealâ bir taraftan kendi Nebi­sine "Sen git de şu benim kullarıma, bilhassa şu Mısır'a yer­leşmiş, oturmuş bulu­nan kullarıma, bildir, onları davet et de "Dînullah: Allah'ın dini"ne inanıp sarılsınlar." diye emir buyur­sun; diğer ta­raftan da yine Allahü Tealâ, yine aynı Peygambe­rine, aman dikkat, benim hidâyet ve benim himayemde, gide­rek şu "din - ül - melik: Melik'in dini"nin sağlamlaşması ve ayakta tutunması için de hizmet et. Sakın hizmette kusur etmeyesin!. Vazifeni bu hususta da yapman icabeder, diye buyursun...

Kerem buyurulsun, Hak Tealâ'nın bu şekildeki em­ri­nin ve bu şekildeki hareket tarzının, neresinde çelişki ortaya çıkmaz ki? Bu işin kendisinde mi? Han Sahibin buyurduğu gibi Peygamberin üstlendiği vezirlik vazife­sinde mi? Yoksa ikisinin birlikteki mahiyetlerinde mi?

Allaha sığınılarak denebilir ki, güya Hak Taalâ ile, şu zamanımızdaki ileri gelen ve kendilerini sözde dindar diye ortaya atanlar arasında bir fark yokmuş (!). Bu gibi ze-vatın secdeden başı kalkmaz ve alınları secdeden nasır tutmuş olur. Fakat bu zevatın, (Eşraf çocukları) m.s. (Master of si­ence) derecesi almak için efendileri olan sahip zadelerine - İngiliz yetiştirmelerine - gayret sarfe-der, uğraşırlar. Sonra da enspektörlük (müfettişlik) derecesine varın­ca dinî mücessem bu büyükler, şu ileri gelen dindarlar bu insandan putlara arz-ı minnet eder dururlar ki, bu iki ayaklı devletlû putlar, kendi mensubu oldukları aile­lerine nimet ve bereket ihsan etmiş ve on­lara da bu enspektörlüğü bir lûtuf olarak inayet buyur­muş­lardır.

Devamla, yine Han Sahib Hazretleri buyuruyorlar:

Bundan şu da lâzım gelmez ki, Hazret-i Yûsuf (A, S.) Mısır ülkesinin vezirliğine geçtikten sonra, tebliği risâlette de bulunmamış, yahut da kendi risâletini açık­lamaktan çekinmiş­tir. Bunun hilâfına, Zat-ı Peygamberîleri, zatı muhteremin bildikleri gibi hattâ hapishanede bile, arka­daşlarına vahdaniyeti İlâhiyeyi tebliğ etmek yolunu tut­muştur... Elbette bu âyetlerden kat'î ve şüphesiz sabit olan mesele de şudur ki, Hazret-i Yûsuf (A. S.) kendi arzu ve isteği ile, bir gayri - İslami hükümetin bir unsuru, bir elemanı haline gelmişti. Bundan sonra da yine orada gayri - İslâmî kanun ve gayri - İslâmî nizam yürürlük­teydi...

Böyle bir açıklama yine tenakuza (çelişkiye) bir delil teşkil eder. Nitekim zat-ı devletlerinin ileri sürdükleri hu­susa biraz olsun dikkat edilmiş olunsaydı böyle fecî bir hatâ islen­miş olmazdı. İddia edildiği şekilde olunca, Haz­ret-i Yûsuf (A. S.) nasıl bir vahdaniyet tebliğinde bulun­muş olabilirdi? Eğer bu vahdaniyetin mânası, mâbedlerde ibâdetleri ve memleketin temel nizamını teşkil edecek kanun ve nizamlar bir ve tek Al­lah için ola­caksa, bütün yaşayış tarzı dînullaha tâbi kılınacaksa, o zaman, Han Bahâdır Hazretlerinin teviline göre Hazret-i Yûsuf (A. S.)'un memuriyeti kabul etmesi, Hakkı tebliğ etmek vazi­fesine muhalif ve zıd olmaz mı? Yok eğer onun risalet tebliği böyle değil de, mabedlerde dinullah yürürlükte bulun­sun; memleketin içtimaî nizamının her tarafında ise din - ül - melik yürüyüp gitsin. O zaman, böyle bir ay­rıntının vahdaniyet olmayıp bir seneviyet: İkilik (dualism) tebliği olduğu da fiilî olarak ortaya çıkar.

Böyle bir durumdan sonra, şöyle bir sual de ortaya çıkmış olur: Hazret-i Yûsuf (A.S.)'un risâletini ilân et­me­sinin maksadı hangi sebebe matuftu? O bir peygam­ber olarak, halka — hükümdar da dahil olmak üzere — şöyle hitap etmesi lâzım gelmez mi? Ben yerin ve göklerin sa­hibinin yeryüzünde bir mümessiliyim, bunun için sizin Allah'tan korkmanız ve bana uymanız gerekir. Nitekim bütün peygamberler de böyle hitap etmişlerdir:

    "Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz."

(Eş – Şuara: 108.)

Bu mânadaki bir ilâna rağmen, yine de Hazret-i Yû­suf (A.S.) un gayri müslim hükümdarın efendiliğini ka­bul etmesi, ona boyun büküp itaat etmesi İslâmî nizam ye­rine onun niza­mına hizmette bulunması nasıl izah edi­lebilir? Ne ile kıyas kabul eder? Yok eğer onlara şöyle söylemiş olsaydı: Ey ce­maat, ben arzın ve göklerin mut­lak sahibinin temsilcisiyim; yeryüzünde onun nebîsiyim, fakat benim vazifem sizi Mısır Meliki'nin itaatına çağır­maktır. Devlet başkanı olması dolayısiyle onun emirlerini dinlemeniz gerekir. Demiş olsaydı, bu tebliğin nübüvvet vazifesi ile kıyaslanması mümkün olabilir miydi? Akıl sahipleri için bu beyanat, bir kurtuluş vesilesi teşkil ede­bilir miydi? Halbuki o seçkin peygamber, isabetli hare­ketleri, hikmet dolu ibretli sözleriyle çevresinin takdir ve hayranlığını kazanarak vezirlik payesine kadar yüksel­mişti. Onun hal ve tavrında, herhangi bir kusur ve te­zat bulunmuş olsaydı, kendisine vezirlik gibi yüksek bir mevkinin değil, daha başka akıbetlerin muhatabı olurdu Hele günümüzün fikir adamlarının, bu şekildeki çelişki taşıyan bir tutumu kabul et­meleri mümkün müdür? Ma­dem ki, Peygamberlik müessesesi cemiyeti her bakım­dan ıslah edici ve bütünlük arzeden kaidele­rin doğduğu bir mercîdir. Hak Tealâ elçilerini böyle bir memu­riyetle va­zifeli kıldığına göre, bu mukaddes peygamberlere de istisnasız herkesin uyması ve onları hayat rehberi olarak tanı­maları lâzım gelir. Bu âyet-i kerime bu hususu teyid etmekte­dir:

"Hiçbir Peygamber göndermedik ki, ancak Allah'ın
izni ile ona itaat edile."
      

(Eş – Şuara: 108)

Bütün peygamberlerin insanlığa sundukları en bü­yük gerçek, tevhîd olduğuna göre, bu nur kaynağı taifeden nasıl olur da bir peygamber çıkar ve kendisine tâbi olan­lara Allah'a itaat etmelerini değil de Allah'ın gayrı­na itaat etmelerini söyliyebilir? Allah kullarını Allah'ın izni ile değil de Allah'dan gayrisinin izni ile, Allah'tan gayrısına itaate yöneltebilir?

Kurlan-ı Kerim, kendisinin Allah tarafından vahyedildiğini şu şekilde isbat etmek ister:

"Allah'tan başkasının indinden (gelmiş) olsaydı, her halde orada bir hayli ihtilâflar bulurdunuz."

(En – Nisa:64)

Yâni, eğer bu kitap, Allah'tan başka birisi tarafın­dan gönderilmiş olsaydı, ey halk siz o zaman bu kitapta bir hayli ihtilaflı şeyler ve tenakuzlar bulacaktınız; mânası gözönünde tutulmuştur.

Fakat Han Bahadır Sâhib ve onun gibi düşünen kim­selerin tevilleri kabul edilirse, Kur'an-ı Kerim'in beyana­tında birçok tenakuzların var olduğu zannıyla hareket edilmiş olur. İşte o zaman, Kur'an-ı Kerim'in kendisi hak­kındaki, Allah'ın kelâmı olduğuna dair ileri sürdüğü ölçü de bozulur. Kur'an-ı Kerim pek saygısızca ve cahilane bir şekilde itham ve töhmet altında kalmış olur. Alelade bir kelâm seviyesine indirilir. Hattâ o zaman Kur'an-ı Kerim'e akıl ve irfan sahibi bir insanın telif eseri olduğu nazarı ile de bakılmaz,

Gerçek şudur ki, Han Bahadır Sahib'in bu şekildeki düşünceleri, kendilerinden önce başlamış olan ve sürüp git­mekte bulunan ve uzun bir zamandan beri devam edegelen bir zihniyetin ibret verici mümessilliğini temsil et­mektedir. Ve İslâm'ı kaba nefislerine ve sığ akıllarına göre tefsir eden sahte müslümanlara ait yıkılış tarihimi­zin acıklı sahifelerini bu bozuk anlayışlar doldurmaktadır.

Onlar, bu mecburiyeti alelade bir mecburiyet gibi dü­şünürken, Allah'ın sünnetini de bir tarafa bıra­karak, ardı arkası kesilmeyen yeni yeni mecburiyetlerin türer. Her yeni mecburi­yet arkasından daha başkası ve daha ağırı kendisini gösterir. Bu şartlar altında küfür içinde islâm ve küfür tahakkümü altında islâm'ı caiz sayıp gidersiniz. Fakat, Hak Tealâ tarafından gön­derilmiş olan bu cezalar, bu tip müslü­man­la­rın yine gözlerini aç­maz. Hatta onlar bu durumu umumî bâr kaide gibi kabul ederler. Biz küfür iktidarı altında islâm'ı devam ettirmeğe mec­buruz. Küfrün her türlü tahakkümü ve tasallutu­na mâruz kal­mak zorun­dayız diye bu zelil duruma (aşağılanmaya) katlanılır. Ni­tekim bu "mecburiyet" in arkasında da küfre karşı hür­met göstermek temayülü bile başlar.

Meselâ, ölü hayvan eti yemek. Buna ne zaman mec­bur olunursa, o zaman böyle birşey tiksinti ile karşılanır. Bunu herhangi bir basit akıl sahibi bile anlamamazlıktan gelemez. Aslında ölü hayvan eti ye­mek haramdır. Mec­bur kalarak bu et yenilir. Yendiği zaman da hiç olmazsa kalbde bir nefret, bir kerâhat hissi uyanır. Böyle bir etin istekle ve lezzetle yenme­sine im­kân yoktur. Bu etten ancak açlığı giderecek kadar yeni­lir. Mecburiyet karşı­sında yenen bu et iştahla yenmez, bu etten, kavurma, kıyma yapıp pilavınızın üstüne oturtamazsınız. İstek­siz­likle ancak açlıktan ölmemek için istemiyerek bir parça karnınızı doyurursunuz.

İşte bu nefret, bu isteksizlik (istikrah) bütün iş güçte, bütün muamelelerde vardır. Bunların hakikatte haram oldukla­rını bildiğiniz halde, mecburiyet (ıztırâr) altında helâl şekle girdiklerini düşünmüyor musunuz? Bu şekilde bütün bir kavim, bütün bir millet, kendi yaşayışının me­denî, içtimaî ve siyasî işlerinde daima şu noktayı gözönünde bulundurmalıdır: Mec­buriyet altında bu hal­lere tahammül etmektedir. Şer'î ve ruhî bakımdan mec­buriyete uyuyor. İşte bu günkü bu yaşa­yış niza­mında nefret etmekle, kerahat hissi duymakla, çekinmekle, yâni ancak yaşıyacak kadar ölü hayvan eti yemek gibi bir du­rumda kalmak mümkündür. Böyle bir hâle de az bir za­man tahammül edilebilir. Kısa bir za­man için dayanmak imkânı olabilir. Tabiatler, mizaçlar çok geçmeden bu şe­kildeki kerahatli yaşayıştan bıkarlar. Karşı gelmeğe baş­larlar. Yoksa Hak Tealânın, küfür ni­zamını benimsiyenlere şöyle mi emir vermesi lâzımdı:

"O halde içlerinden her sınıftan bir zümre çıkmalı, bir zümre de küfür üzerine çaba sarfetmeli, giden zümreler dön­dükten sonra, onları dalâlete sevketmek yolunda çalışmalı ki, onlar da iyice dalâlete yuvarlanıp gitsinler."

Yahut da:

Sizin içinizden bir zümre olsun ki, bunlar kötülüğe davet ederler, fenalığı emredip, iyilikten, doğru yoldan menederler...[25]

Şimdi din hususunda öyle muazzam bir ilerleme ha­yal edilmiştir ki, bu sayede nice nice sofular, âbîd ve zâhid geçinen kimseler, tesbihlerini çekerek, vekillik, hâ­kimlik , avukatlık işlerine de giriştiler. İnanmadıkları, iman etmedikleri kanun­larla halkın işlerini düzene koymağa, halk arasındaki dâvaları halletmeğe, onların ara­sında hüküm vermeğe kalktılar. Aynı zamanda inandık­ları ve iman ettikleri kanunu da, yalnız arada sırada sözlerini okumak için evlerinin raflarında süs olarak tutar­lar. Ve bu ilerlemenin sayesinde de gurup gurup salihlerin (?), muttakilerin (?) ileri gelen âbid (?) ve zâhidlerin (?) ço­cukları da, yeni yeni dershanelerde, mekteplerde, kolej­lerde ders öğrenmeye gittiler. Oralarda, dinsizlik, madde­pe­restlik ve ahlâk dışı dersler öğrenmek yolunu tutarlar. Sonra da kalkar bu küfür nizamında fii­len çalışmağa başlar ve bu nizamın kökleş­mesi için gayret sarfederler.

Bir rejim ki, o çocuklar babalarının gafletleri saye­sinde ve bunlar da kendilerinden evvel gelen kuşakların bu tür tutumları yüzünden, müslümanların başına esareti musallat etmişlerdir.

Erkekler bu şekildeki hizmetleriyle küfre hizmet eder­ken, kadınlar da erkeklerden geri kalmamak için bu ya­rışa hız vermektedirler. Cehalet, dalâlet ve ahlâksızlık kasırgasını es­tirmekte maharetlerini ispat ettirmişlerdir. Farz-ı Kifaye'yi ifa etmek (yerine getirmek)için, erkekleri çok gerilerde bırakmış oluyorlar. Bu farizeye (!) ilk önce erkekler başladı, fakat ka­dınlar bu zavallı kadınlar, bu dinî farizelerini (!) yerine getir­mek için onlardan baskın çıktı­lar. Bu hâtûn kişiler, ortaya atıl­masalardı, herhangi bir gayrı - müslim muhitte gayri - müslimler onlarla selâm sabahı kesecek, onlarla düşüp kalkmıyacak, kendilerine medeniyetsiz yaftasının yapıştırılması gibi korkunç bir tehlike karşısında idiler.[26]

Bugün din'in bu yeni şekilde düzeltilip, tanzim edil­mesini acaba kim istemez, kim düşünmez, kim beğen­mez Hakikatte ise, bu yeni tanzim şekli, bu yeni dü­zeltmeler, bugü­nün işi değildir. Bu zamanımızdan yüz­lerce sene önce başla­mıştır. Ne zaman ki, Tatar kâfirleri müslüman ülkelerini istilâ ettiler; bu bozgun havası da başladı ve devam edip gitti.

O zaman yalnız "küfür nizamı altında İslâmî yaşa­yış" meselesi ortaya çıkmakla kalmadı. Koca koca ulemâ ve sulehâ (âlimler, sâlih ve temiz kimseler) kendileri de bu küfür niza­mına hizmet etmek yolunu tuttular. Bugün bizim mektepleri­mizde okunan Arabî ders kitaplarının çoğu bu ileri gelen din uleması ve kuvvetli şeriatın müf­tülerinin yazmış oldukları kitaplardır ki, o zamandan beri islâm dünyasında hâlâ okun­maktadır.

Bu yanlışlığın ve bu hatânın eskiliği, şimdi bu hatâ ve bu yanlışlığa bir de eski olduğu için mukaddeslik kisve­sini giydirmiş oluyor. Bu böyle bir seyir takip edince, za­manımızın fakihleri, muhaddisleri ve müfessirlerinin bu hatâya kapılmala­rında hayret edilecek birşey olmaz.

Şu husus da açık gerçektir ki, bir yanlış ve bir hata "eski olunca, sahihlik ve doğruluk vasfını elde edemez. Hata ve yanlış olarak kalır. Hatta zamanın geçmiş olması da hatâyı doğru kılmaz. Yine aynı şekilde ha­tânın çok kimseler tarafın­dan da benimsenmiş bulunması ve çok kimselerin de bu hatâya saplanmış bulun­ması da hatâyı hatâlıktan kurtarmaz. Eğriyi doğru yapmaz.

Hak'kın kaim olması ve sebat bulması isteniyorsa, Allah'ın Kitabından ve Resulünün sünnetinden başkası­na bağ­lanmakla bir netice almak mümkün olmaz. Bü­tün bu yıkılış devrinde, ilkönce mecburiyet tahtında ve "küfür devletinin bas­kısı altında islâm nazariyesi orta­ya çıkmış, yavaş yavaş iş ilerleyerek, nizam-ı küfr'e hizmet caiz sayılmış, sonra da müstehaplık derecesine varmış ve daha sonra da farz-ı kifaye makamını elde etmiştir.

Bu yüksek nazariyeye (!) bakınız, nereden başla­mış ve nerelere kadar ulaşmıştır. İş bununla da kalma­mış rezalet son dereceye varmış, "Dinî serbestlik tanı­yan hükümdarlara sada­kat göstermek dinin iktizasıdır." den­miştir.

Bu nefsanî tefsirciler çalışarak şu hususu da elde et­mişlerdir: Kendi gerilemelerinin her aşamasında aşağı­dan aşa­ğıya en aşağıya yuvarlan­malarına mazeret bul­mak için de Allah dininden medet ummak isterler. Onların bu istekleri, kendi zanlarına gö­re şu formüle dayanıyor: Allah'ın dini bizim bütün ihtiyaçlarımızın giderilmesini üstlendiğinden, şimdi karşılaşmış bulunduğumuz mecbu­riyetler hususunda da onun rehberliği ile yürümemiz ge­rekir. Fakat aslında, bu zahirî formülün içinde başka ve diğer bir formül de sak­lıdır. O da, bu şekilde çalışan kim­selerin işlerini istedik­leri gibi yürütmekte herşeyden isti­fade edebilmeleridir. Madem ki, biz şimdi böyle bir dine sa­hip olmak bahtiyar­lığını elde etmiş bulunuyoruz. Ve biz böyle bir dine iman etmek saadetine kavuşmuşuzdur, bu­nun karşısında hiç olmazsa, bu dinde farz olan şeyleri ye­rine getirelim. Biz bu dini ilerletmek yerine gerisin ge­riye götürelim. Yâni bizim buna bağlılığımız, dinimizin her türlü mükellefiye­tini üzerimize alarak, Allah'ın mülkü olan şu arz üzerin­de bu nizamı sağlamlaştırmak ve bu hu­susta karşılaştığı­mız her zorluğu ortadan kaldırmak şek­linde olmayacaktır. — Zira bu zorlukların kalkmasını di­nîmiz üstlen­miştir. — Biz böyle bir çaba ve gayreti ta­mamen hayalimizden silerek kendi zevk ve sefamıza bakalım. Müslüman­ların bulunduğu ülkelerde ne olursa olsun, işi­mizin ve menfaatimizin yolunu tutalım. Bir uşak gibi, biz­lere ne emir verilirse onu yapalım. Hattâ din dı­şındaki her türlü doktrinlere ayak uyduralım. Başımıza hangi rejim gelir­se gelsin, onlara itirazsız boyun eğelim. Dinimiz her şeye rağmen bütün ihtiyaçlarımızı karşıla­mağı üstlenmiştir. Ve biz de böyle bir dine mensup olmak saadetini elde etmiş bulunuyoruz, derler ve demek ister­ler.

İşte bunun içindir ki, böyle hatalı düşünenler ve bu şe­kilde hatalı yola sapanlar, bu hususu meşru kılmak ve doğru olduğuna kendilerini inandırmak için de Kur'an-ı Kerim'den ve Hadis-i Şerif ten boyuna delil arayıp dur­maktadırlar. Bütün Kur'an-ı Kerim'i taradıktan sonra, işle­rine yarayacak olan Ankebut sûresi, Bakara, AI-i İm-ran, Enfâl, Tövbe değil de yalnız Yûsuf suresidir. Bu sû­re de yalnız Han Bahadır Hazret­lerinin istidlal buyur­dukları âyât-ı kerime'lerdir.

Bu şekilde bütün Sîret-i Nebevi de gözden geçirilir, baştan başa bakılır. Ne Mekke'deki olaylar, ne Tâif'deki taşa tutmalar onları alâkadar eder. Bedir ve Uhud he­saba katılmaz. Onların gözü işlerine yarıyacak olan tevil kabul etmesi ihtimali bulunan hemen şu vak'aya sımsıkı sarılırlar:

Müslümanlardan bir zümre, asrı saadette Habeşis, tan'a hicret etmiş, bir müddet orada Hıristiyan bir hü­küm­darın memleketinde kalıp güya o devletin tebaası ol­muşlarmış (!).

Fakat mevzuu gerçek cephesiyle düşünmeyen bir kimse değil de, hakkı ve hakikati arayan birisi kalkıp da bu hususları inceleyip anlamak isterse, bu hakikatin ma­hiyeti de Yûsuf (A.S.) kıssasındaki gibi bir neticeye bağ­lanır. Zira, bir Nebî Allahü Tealânın hidayet ve emriyle bir küfür nizamında, gayr-ı İlâhî kanunun yürütül­düğü bir- devlette, başta bir melik olduğu halde vezirlik gibi en mü­him bir mevkiyi işgal etmesi­nin sebebi, asıl maksada bu sebeple ulaşması ve meseleyi bu yoldan hal­letmesi için­dir.

Müslümanların da Habeşistana hicretlerinin se­bebi, bir müslüman cemaat için, bir gayrı - muslim me­deniyet ve siyaset nizamı altında hiç olmazsa barınacak bir yer bulunması ve kendi mescidlerinde kendi usulleri­ne göre, ibadet edebilmeleri ve kendi kalblerînde bulunan akidele­rini hiç olmazsa dilleriyle söylemek imkânına ka­vuşabil­meleri içindir.

Bu netice başka suallerin de doğmasına yol açmak­ta­dır. Biz bunları ehemmiyetlerine göre tasnif etmiş bu­lunuyoruz. Bunlara sırasiyle cevap vereceğiz. Cevapla­rımızın olduğu gibi anlaşılması için şu meselelerin araş­tırılması icabeder:

 

ESASA AÎT BÎRKAÇ SORU VE CEVAPLARI:

 

1.    Allahü Tealâ'nın Peygamberleri vasıtasîyle in­san­lara göndermiş olduğu din yalnız ibadethanelere mi sınırlıdır, yoksa bütün insanî yaşayış sahasını mı kapsar?

2.    Bu dini getirmiş olan peygamberlerin hepsi de bir tek maksat için mi gelmişlerdir; yoksa, her birinin ayrı ayrı muhtelif maksatları mı vardır? Bunların bazı­larının maksat ve gayeleri diğerlerinin zıddına mıdır?

3.    Hak Tealâ'nın hakikatte insandan istediği nedir? Bütün yaşayışı boyunca O'na kulluk etmek, O'nun ka­nunlarına tâbi olarak çalışmak, O'nun emrine boyun eğip gitmek mi? Yoksa, yalnız ibâdet edip de diğer işlerde istediği gibi hareket eylemek ve keyfinin istediği hareketi yapmak mıdır?

Bu soruların cevabı şöyledir:

Allah'ın göndermiş olduğu din, hayatın her safhasını kuşatan bir sistemdir. Her devre ışık tutan ve rehber olan Kur'an-ı Kerim yalnız ibadete değil, aynı zamanda, me­denî, siyasî, iktisadî, hukukî, askerî ve sosyal ilişkilere ait bütün müeyyideleri ihtiva eder. Daha Önceki semavî ki­taplarda bulu­nan hükümleri fesh ve iptal etmiş ve bunla­rın yerine kı­ya­mete kadar devam edecek olan ölümsüz prensipler koymuştur. Diğer semavî kîtaplardaki hüküm­ler hakikatte hüküm değil de bir tavsiyeden ibaret olabi­lirler. Bunlara bağlanmanın iyi olduğu bildirilmiş, fakat bağlanmanın zarurî ve farz olduğu ortaya konmamıştı. Ta ki Allah'a karşı bir diyecek kalmamış olsun.

Bu şekilde ikinci sorunun cevabı da şöyledir:

Nübüvvet, günümüzde umumiyetle şu şekilde düşü­nülüyor: Muhtelif peygamberler, muhtelif şekillerde gel­diler. Hattâ bir peygamberin vazifesi, cemiyetteki küfür nizamını ortadan kaldırmak için savaşa girişmek olur, bir diğeri de birin­cisinin aksine olarak, küfür nizamı için­de yalnız mahdut bir kısım dinî ve ahlâkî ıslâhat ile yetinir eder; belki kendisi de küfr nizamına itaat edip, sa­dakatle bu nizama hizmet etmek yolunu tutmuş olabilir.

Böyle bir anlayış Kur'an-ı Kerim'in beyanına uygun olmaz. Çünkü, bütün kuvvetiyle birlikte şu tasavvur gözönüne geliyor: Peygamberlerin hepsinin de nübüvvet­lerinden maksat, bir ve aynı olmalıdır. Allahu Tealâ'nın böyle ikisi birbirine zıd, biribirinin hilâfına biribirinin aksine yol tutmasını, akıl da kabul etmeye hiç bir zaman hazır değildir. Hattâ herhangi bir mâkul kimse de, böy­le bir Allah'a (neuzü billah) hâkim Allah diye inanamaz

Bir taraftan insanların hidâyeti için bir peygamber göndersin, diğer taraftan da kalksın bu peygamberin ya­pacağı işlerin tam zıddına, tam tersine hareket edecek başka bir pey­gamber göndermiş olsun? Bu da ayrı bir meseledir ki; bir pey­gamber İslâmî nizamı kurmak için, çalışacak, uğraşacak, didi­necek, son merhaleye getire­cek, başka bir peygamber de çıka­cak, bu merhalelerin başında mı, arasında mı, sonunda mı, her neresinde olursa olsun, işe girişecek, birincisinin yaptıklarını boza­cak ve onun işini baltalayacak? Bir üçüncüsü de çıkacak, davet, tebliğ, yahut da savaş yerine bir nevi aracılık ma­hiyetine girip, hususî şekillerle işi yürütmeğe başlıyacakmış? Ve böyle yaparak aynı maksat uğrun­da yürüyecekler? Hayır böyle birşey olamaz. Bu peygam­berlerin hepsi aynı yolu tutacak ve aynı maksat uğrunda çalışacak ve muhtelif şekillerle, muhtelif yollar takip et­seler de aynı gayeye doğru gideceklerdir. Yâni Allah ni­zamını yeryüzünde hakim kılmak için, şekil ihtilâflarını pey­gamberlerin aslî maksatlarının ihtilâfı diye düşünme­mek lâ­zımdır. Böyle düşünürsek Hak Tealâ'ya bundan daha büyük ne gibi bir İftira atmış olacağımızın da far­kına varmamız icabeder.

Üçüncü sorunun cevabı şöyledir: Günümüzün müslü­man­ları umumiyetle şöyle düşünmektedirler: Allah Tealâ'nın insanlardan istediği yalnız şudur: Ona ibadet edile­cek, bazı meselelerde, meselâ gusül, taharet ve bazı helâl ha­ram ölçülerine bağlı bulunmak. Onlara göre, Allah'ın insanlar­dan başka bir istediği yoktur. İnsanî ya­şayışın geniş sahasında insan keyfinin istediği kanunlara bağlanır; yahut da aklınca, şeytanları, cinleri, insi yeryü­züne musallat kabul eder. Bu ce­vap günümüzün dünya - perestlerinin aklına ne kadar da uygun bir cevaptır.

"Ed-dînü yüsrün: Dinde kolaylık vardır." Yahut da "Mâ ce'ale aleyküm fi'd-dinî min harecin: Sizin için dînde zor­luk konmamıştır", taraftarı olan güruh isterlerse ken­dileri için bir hayli kolaylıklar icat ededursunlar; böyle olduğu takdirde her ne şekilde olursa olsun, bu da kulluk ve ubudiyet tasavvu­runun tamamen ortadan kalkması demektir. Kulluk denen şey belki de bundan daha gülünç bir hal almaz. Zira, bir kul yirmi dört saat zarfında ancak bir iki saat, o da zahirî bir şekilde kulluk edecek, diğer vakitlerde ise bu kulluktan kurtulup gide­cek... Yahut da efendisine bir selâm çakmakla kulluk vazifesini bitirip tamamlayacak... Ondan sonra da bütün işini gücünü başka kaynaklara, başka taraflara bağlamakta serbest olacak... Bu arada bildiğini de okuyacak.. Acaba bu kim­seler Allah'ı nasıl biliyorlar? Yoksa, onlara göre Cenab-ı Hak, kendini in­sanların yaratıcısı, Rabbi diye vasıflandır­dıktan sonra, diğer taraftan da bütün insanları kendi başlarına mı bırakmıştır? Ne yaparsanız yapınız, ne ederseniz ediniz, diye gayet ufak ve küçücük bir kulluk ve ubudiyetle mi yetiniliyor?

Herhangi bir baba, kendi çocuğuna babalık vasfı ile, herhangi bir erkek karısına kocalık sıfatı ile, herhangi bir hü­kümdar kendi ülkesi halkına hükümdarlık hakkı ile bu kadar küçücük şeylerle iktifa etmez. Bu kadar ufak bir alâkaya razı olmaz. Bir kaç merasim icra ederek, güya sadakat gösterisi ile vazifeler yerine gelmiş olmaz. Baba­lık, kocalık ve hükümdarlık hakları da tamamen yerine gelmelidir. Evlâdın babasına karşı, hakkıyla evlâtlık et­mesi lâzımdır. Kadının kocasına karşı sada­katli ve itaatli olması gerekir. Memleket halkının da adil ve dürüst hü­kümdarına karşı vatandaşlık vazifesinin gereklerini yerine getirmeleri lâzımdır.

İnsanoğlu nefsine ait en küçük hakkın yerine gelme­sini isterken neûzü billah bu nasıl Allah olacak ki, bütün in­sanlar, bütün insanlık âlemi ve bütün kâinat onun mahlûku bulunacak da O da bunların bakıcısı ve koruyu­cusu (perverdigârı) olmasına rağmen, bunların O'nunla bir alâkası olmıyacak imiş

Din ve nübüvvet yapısı gereğince, kulluk hakkındaki bu tasavvur doğru değilse ve hakikaten Allah Tealâ'nın gön­derdiği dinin insanların bütün içtimaî ve ferdî hayatların'ın her tarafına şâmil ise; eğer Allah'ın kullar­dan istediği her hususta ve her mevzuda, O'nun kanunla­rına uymak, O'nun hidâyet yolunu tutmak ise; eğer Allah-u Tealâ peygamberlerini hak yaşayış nizamını kurmak yolunda davet etsinler ve bu nizamı ayakta tutsunlar, bir Allah'a itaat edip, ona bağlansınlar diye göndermiş ise, o zaman mâkul bir kimse için, şunu kabul etmek pek kolay olmaz ki, bütün peygamberler arasında yalnız ve sadece Hazret-i Yûsuf (A,S.), gelmiş bulunan diğer peygam­berle­rin hilâfına, dinullahı kaim kılmak yerine, kalkıp da din - ül - Melik'in hükmü altında maliye nazırlığı hizmetine boyun eğmiş olsun.

Bu meselede olduğu gibi, herhangi mâkul bir kimse, şu iki zıt meseleyi de birbiriyle bağdaştıramaz: Bir taraf­tan Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Arab'ın gayri - İslâmî niza­mını kaldı­rıp, onun yerine İslâmî nizamını yürürlüğe koymak için çalışıp uğraşacak, diğer taraftan Zat-ı Risâletpenahilerinin ülkesine yakın, Habeşistanın gayrı-islâmî nizamını, o kadar haklı ve doğru kabuledecek ki, Müslümanlardan bir cemaata bu nizam altında yaşama­larını sağlamak yolunu seçenek... Aynı zamanda bu ce­maat, din mefhumunu iyi anlamış kimselerden meydana gelmiş olacak. Dini gerçek değerleriyle tam bir cemiyet sistemi olduğunu kavramış ve bilmiş bulunacaklar... Buna rağmen bu cemaat, dini dağınık, birbirinden ayrı, birbiriyle alakası ve ilgisi olmayan, birbirine bağlı bulun­mayan bir şey mi sayacak?. Yine bu cemaat için şu hu­suslar o kadar kolay kabul edilebilir mi? Enbiyanın ha­yatları, Kur'an-ı Kerim'in öğretisi, dinin ah­kâm ve emirleri hep birbirinden ayrı, birbirine zıt, her biri ayrı ayrı şekil­lerde parçalara bölünmüş, ayrı ayrı tevil ve tefsir Kabul eden bir şey olsun!.. Bunlardan her cüz'ü de diğer cüz'ün yanı başında, bunların her bir tarafı diğer tarafın bitişi­ğinde, açık bir çelişki içinde bulunsun... Fakat bir olan Hâkim'in kur­muş bulunduğu bu dini düzenli, muntazam bir nizam olma vasfı içinde görenler, onun her cüz'ünü ve her tarafını tefsir ve açıklarken, onun tabiatını tam bir nizam olarak gözönünde bulundurmaktan başka bir çare olmadığını bilmelidir. Her kim de bunun dışında bir tefsir, bir tâbir veya bir tevil yoluna gi­derse — şöhret sahibi bir ulema olsa dahi — bu kimselerin ileri sürdüğü hiçbir fikri kabul etmesin. Yine bu cins müfessirler, bu dinde tena­kuz vardır veya Enbiyay - i Kiram'ın işleri arasında bir çatışma vardır diye bir iddiada bulunurlarsa, bu kabil fikir­lerin hiçbir kabul edilme haysiyetine lâyık olmadığı kat'iyetle bilinmelidir.

Bu mevzuu burada neticelendirirken şimdi, Sûre-i Yû­suf'un söz konusu olan yerlerini ve Habeşistan hicreti bahsini, doğrudan doğruya açıklayıp aydınlatacağız.

 

KISSAYI YUSUF'DAN YANLIŞ VE HATALI İSTİDLAL

 

Sûre-i Yûsuf'da beyan edilmiş bulunduğu şekilde, Hz. Yûsuf (A.S.) kısası üzerinde düşünürsek, malûm olur ki, zat-ı peygamberileri, daha peygamberlik şerefini elde etmeden, kendi kardeşlerinin ihanetine uğrayarak bir tüccar kafilesinin hiyaneti neticesinde Mısır Âzİz'inîn kö­lesi olmuştu. Bu kölelik devrinde yahut da bu devirden sonra, zat-ı peygamberleri hap­sedilinceye kadar, geçen zamanda Hak Taalâ tarafından kendi­lerine peygamberlik vazifesi bahşedilmiş oldu. — Çok defalar böyle olduğu gibi, Peygamberlik ekseriya sıkıntılı geçen za­manlarda veya hapis hayatında iken verilir. Nitekim hapisha­neden önceki hayatında O'nun kelâmından Peygamberine bir söz nakledilmemiştir. Ancak kendisi temiz ye pak bir in­san olarak tanınmıştı. — Peygamberlik şerefini elde et­tikten sonra, zat peygamberileri ilk evvelâ yanındaki ha­pishane arkadaşla­rına duyurmaya koyuldu. Nübüvvet vazifesini yerine getirme yolunu tuttu. Bu davetin özeti Sûre-i Yûsuf'un beşinci rükû­unda beyan buyurulmuştur. Bu bahisleri okuyan herkes öğre­necektir ki, orada iken, O çevresine şöyle hitap ediyordu: "Erbabün müteferriketin: Çeşitli ilâhlara kulluk, ibâdet etme­yin. Bir olan Rabb'a ibâdet ve kulluk edin." Bu mümtaz; pey-gamber yalnız kendi muhitini değil, irşadını daha geniş halk- tabakala­rına da teşmil etmek istiyordu. Büyük bir şevkle tebli­ğine devam ediyordu: Şu Melik: Kıral denilen ve sizce Rabb dîye bilinen kimse benim Rabbim değildir. Benim Rabbim ancak Allah'tır. Bana uyan ve uyacak olan milletin ibâdet ye kulluğu da ancak bu Allah'a kulluk ve ibâdet etmekten ibaret olacaktır. Elbetteki bu etkileyici sözler zindanın kalın duvarla­rını delip geçmekte gecikmiyecekti. Nitekim, Allah'ın teçhiz ve tezyin ettiği bu peygamberin; diyanet, hikmet, takva ve basiret hususundaki harikulade hal ve tavrı, Mısır hükümdarını bile etkili etmekte gecikmedi. Ve bu hükümdar, Hazret-i Yûsuf (A.S.)'u talep ederek O'na Mısır saltanatının bütün yetkilerini verdi.

Şimdi Hazret-i Yusuf (A.S.) un önüne ki yol açılmış oluyordu. Bu yollardan biri, îslâmî inkılâp için umumî da­vet, çalışıp çabalamak, harp darp, etmek ve bu mücade­lenin uzun müddetini göze almaktı. — ki çok vakit umumî davetlerde böyle olur ve böyle olmuştur — İkinci yol ise şöyle idi: Allah Taalânın böyle bir zamanda onun eline vermiş olduğu kuvvet ve kudretten faydalanmak. Bu kuv­veti, bu kudreti kullanmak ve tam mânasiyle işin yürü­mesi için istifade etmek. Kendisine tam salâhiyet vermiş olan iktidar sahibi Melik'in verdiği bu salâhiyetlerle mem­leket düzenini fikir, ahlâk, medeniyet ve siyaset nizamını değiştirmeye çalışmak. Allah-u Tealâ'nın kendisine ver­miş olduğu basiretle, birinci yolu değil de ikinci yolu mak­sada ulaşmak hususunda daha yakın ve daha kestirme buldu. Bu yolu da tutup yürüdü.

Onun bu gayrı - İslâmi nizama hizmet etmiş olması, alelade, karın doyurup göbek şişirip ense kalınlaştırmak için değildi. Hele şahsî makam ve mevki sahibi olmak için hiç değildi. Fâsid nizamın ufak tefek işlerinin bir intizama girmesi için de böyle bir mevkiye geçmemişti. Ancak maksada ulaşmak için bir vasıta idi. O da bu vasıtayı kullandı. Aslında Hazret-i Yûsuf (A.S.) da diğer peygam­berler gibi, yaşanılmaya değer olan gerçek yolu açmak ve insanlığa ölümsüz gerçeği öğretmek için vazifeli kı­lınmıştı.

Bu işi alelade bir hükümet memuriyeti telâkki eden zümre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) un bu makama İslâm niza­mını cemiyete hâkim kılmak için geldiğini kabul etmek istemiyorlar. Bu inkâr ehline göre, bu yüce peygamber, kâfirâne nizamın sultası altında Maliye bakanlığı (Finans minister) veya iktisat vekilliği hizmetini yerine getirmiştir. Ve bu mevki şimdiki mevcut devletler ve hükümetlerin mâliyesini idare eden, def­terdar, mal müdürü, hazine emini ve nihayet maliye bakanın­dan daha yüksek bir makam değildi. Hattâ bizim şu ülkemiz­deki (şimdiki Hin­distan ve Pakistan) kongre vekillerinin ve bakanlarının birisinin rütbesine veya makamına bile çıkarmak istemi­yorlar. Tâ ki, bu nüfuzlu mevki vasıtasîyle asıl yapmak istediği icraatı umum halka teşmil etmek imkânından mahrum olsun diye. Bu karanlık zihniyet kendi süfli du­rumlarına sahte bir mazeret uydurmak için Yûsuf (A.S.) ın vezirliği üzerine almasını gelişi güzel bir şahsın bu makama gelişinden farklı görmüyorlar. Pek tabiî olarak, vezirliği ele geçirince, hakikatte bütün iktidar cevheri de (Substance of power) eline geçmiş olacaktı.

O, selâhiyeti ve iktidarı Melikten istemişti. Yahut da bu mevkiyi elde etmiş veya bu mevkiyi zorla koparıp al­mıştı. İnkarcı zümre bu hususlara ehemmiyet vermek istemiyor, Hazret-i Yûsuf (A.S.) iktidara geçince acaba Meliki azledip tahtı ele geçiremez miydi? Asıl üzerinde durulması lâzım gelen mesele şudur: Hz. Yûsuf (A..S.), Taleb ettiği makamla, acaba kâfirâne - nizamı mı devam ettirecekti? Yoksa, bu vazifeyi kabul ederken, kendi mak­sadını mı gerçekleştirmeye mi azmetmişti? Yâni İslâm rejimini mi ihya etmek istiyordu?

İkinci ehemmiyetli mesele de şu noktadadır ? Acaba hakikaten O'nun elde ettiği bu salahiyetler ve bu ikti­dar, o zaman o memleketin nizamını değiştirmeğe yeterli miydi yoksa yetersiz miydi?

Bizim kanaatimize göre, din ve nübüvvet mesleği­nin gereği şudur:

Bize göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın, "İc'alniy 'âlâ hazâ'in il - arz: Beni yeryüzünün hazinelerinin başına geçir."[27] demesinden maksat İslâmî nizamı kurmak olmalı­dır.

 Şunu da bilmek lazımdır ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.)'un — hazâ'in el - arz - ı, talep etmesinden maksat bütün vasıtaların ve bütün vesilelerin ve bütün kaynak­ların (Resources) kendi eline geçmesini sağlamaktı.

Han Bahadır Sahib hazâ'in kelimesinden alelade vergi mânası çıkıyor. Halbuki, Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde bu kelime, vergi ve maliye mânasına gelmemiş­tir. Kur'an-ı Kerim'in öğretisi üzerine araştırmada bulundu­ğumuz zaman bu kelimenin açık bir şekilde, vesâyil, vası­talar, kaynaklar, yâni (Resources) mânasına geldiği anlaşıla­caktır.[28]

Sözün gelişinden de anlaşıldığına göre, bir mülkün bütün vasıtaları, bütün kaynakları bir kimsenin eline ge-çince, o zaman, o kimse, o mülkün ve o ülkenin bütün işlerini ele geçirmiş olup ülkenin hâkimi durumuna gelmiş olur. Bütün vasıtaları ele geçirmek ile ülkenin üzerinde hüküm ele geçir­mek aynı şeylerdir. Bu meselenin teyi­dinde Bible: (Kitab-ı Ahd-i Atik) de dahi beyan vardır. Orada açık olarak bahsedil­miştir ki, o zaman Mısır Fira­vunu, sadece ismen hükümdar ve melik: Kıraldı. Yoksa amelen ve bilfiil iktidar ve hükümdarlık Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın elinde bulunuyordu.[29]

Yâni, döndürmesi geri bırakması yakışık almaz, böyle yapmıyacaktır. Bu âyetlerden Hak Taalâ'nın kudre­tin yeter­sizliğisöz konusu değildir. Bu âyetlerde zülüm, imanı zayi et­mek, mü'minleri münafıklarla birbirine karış­tırmak mü'min­leri unutup bırakmak ve bu gibi şeyler Hak Tealâ'nın usulüne uymaz, O'nun şanına yakışmaz. O'nun için yakı­şık olmaz, münasip düşmez, mefhumları açık olarak anlaşılır.

Şimdi' Hazret-i Yûsuf (A. S.) iktidarı elde ettikten sonra, o ülkede yine din - ül - Melik: Hüküm­darın kanu­nunun yürürlükte olduğunu Kur'an-ı Kerim'de buyurulduğu "Mâ kâne le-ye'hüze ehâhü fî dîn-i'I melik: Melikin kanununa göre, kar­deşini alı koyamazdı." (Yû­suf: 76). Bu meseleyi tahkik etmek yoluna gidelim. Bu bahse ait akla gelen ilk şey şudur ki, umu­miyetle âyet-i kerimeyi tercüme edenler, doğru tercüme etme­mişlerdir. Müter­cimler, bu cümleden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) dinül -Melik: Melikin kanunu gereğince kardeşini alıkoya­mazdı, şek­linde bir mâna çıkarmışlardır. Halbuki bu alıkoya­mazdı kelimesi kudretsizlik ifadesi değil de isteksizlik manası­nadır. Yâni, cümlenin doğru tercümesi açık şekilde şöyle ol­malıdır. Bu alıkoymak işi Yûsuf (A.S.)'a yakışır bir iş değildi. Yahut da Melik'in kanununa göre, Yûsuf (A.S.) için kendi kardeşini bu tarzda alıkoymak münasebet al­mazdı, münasip düşmezdi.

Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde de bahsedilen ko­nuşmalardan anlaşıldığı gibi, maksat ademi kudret: Kud­retin olmaması değil de ademi uygun yakışmamak, mü­nasebet ol­mamaktır. Meselâ başka yerlerdeki "makane" nin tercümelerine de bakalım:

"Mâ kane'llahü li yutli'a - küm al'el gaybi: Hak Tealâ­nın size gaybi bildirmesi gerekmez, (yakışık almaz, mü­nasip değildir.)" (Al-i İmran: 179)

Buradan anlaşılan şey, Hak Tealâ size gaybi bildir­mez, demek değildir. Bildiremez, bildirmek imkânı yoktur, bildirmeğe kadir değildir demek değildir. Ancak buradan şu mâna anlaşılır: Hak Taalâ'nın size gaybi bildirmesi usule uygun değildir, yakışık almaz, münasip düşmez, uymaz, gerekmez, demektir.

Yine buna benzer birkaç misâl:

"Mâ kâne'llahü li - yuzıy'a imane küm: Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir." Bakara: 143) Yâni, Hak Tealâ'nın sizin imanınızı hiç etmesi yakışık almaz.

"Fe - mâ kâne'llahü li - yezlimehüm: Allah onlara zülme­decek değil: (Tevbe: 70: Yâni Hak Tealâ'nın zûlmet­mesi münasebet almaz, uygun değildir.

Ve bir diğer yerde:

"Mâ kâne'llahü li - yezere'l müminine âlâ mâ entüm aleyh: Hak Tealâ Mü'minleri, sizin bağlı bulunduğunuz. Şey­den döndürecek değildir." (Al-i: İmran, 179)

Aynı şekilde, Sûre-i Yûsuf'da bahsi geçen ayet-i ke­me'den bir evvelki âyette şöyle bir cümle geçer:

"Mâ kâne lenâ en nüşrike billahi min şey'in: Her­hangi bir şeyle Allah'a ortak koşacak değiliz." (Yûsuf: 38) Yâni, ortak koşmak, şirk yoluna gitmek bize yakışmaz, bizim akidemize uymaz.

Buradan şöyle bir mâna anlaşılmaması gerekir: Biz Hak Tealâ'ya ortak koşmağa, şirk yoluna gitmeye kudret sahibi değiliz, istesek de ortak koşamayız. Bu cümle doğru olarak şu mânada anlaşılmalıdır: Bizim gibilere, bizim gibi halka, Hak Taalâ'ya ortak koşmak, şirk yolunu tutmak işi yakışık alır bir iş değildir. Bu bizim için yapıla­cak iş değildir, bize uymaz, bizim için uygun düşmez.

Bahsettiğimiz âyetlerden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) Me­lik'in kanunlarına göre hareket etmek istiyordu da, bu kanuna göre de kendi kardeşini alakoyamıyordu diye bir netice çıkar­mak doğru olmaz. Halbuki, Kur'anî İstılahları ve cümlelerin mânalarını gözönünde bulundurursak, bu mevzunun sahih ve doğru mânası şu şekilde anlaşılır:

Melik'in kanununa göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in kendi kardeşini doğrudanalıkoyması yakışık almazdı. Hazreti Yûsuf'un şan ve makamına uygun düşmezdi. Elbette bu âyet-i kerime'den sabit oluyor ki, Hazret-i Yû­suf (A.S.)'u iktidara geldikten sonra dahi, yine o ülkede gayrı - islâmî kanun yürür­lükte kalmıştı. Yani Hazret-i Yûsuf (A.S.)'ın kardeşlerinin o ülkeye vardıkları zamana kadar, bu gayrı - İslâmî kanunlar, yine o ülkede icra edili­yordu. Fakat biz bu hususta, yukarıda anlattığımız gibi düşünmek zorundayız. Bir memleketin me­denî nizamını hepsini birden bir gecede değiştirmek mümkün değildir. Cemiyet ölçüsündeki bu değişme bir zaman işidir. İslâm inkılâbı da böyle olmuştur. İktidar, islam'ın eline geçer geçmez, bir çırpıda, bir dakikada, cahiliye nizamına ait herşeyin ortadan kalkarak, bir anda İslâmî nizamın yer­leşmesi hayal bile edilemez. Hâttâ Hazret-i Resul-ü Ek­rem (S.A.) dev­rinde bile, devlet nizamının değişmesi tedrici olmuş ve on seneden fazla süren bir zaman içinde bu değişiklik başarılmış­tır. Buna göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın hükümeti devrinde, bütün eski nizamların de­ğişmesi de yine zamana bağlı idi. Mecburî olarak birkaç sene gayrı - islâmî kanunlar yürürlükte bulunmaya de­vam etmiştir. Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın düşünce­sinde, ilahî kanunları icra etmek, nazarı itibara alınmamış ve hep kâfirâne kanunlarla memleket idare edilip gitmiştir, şek­linde bir netice çıkarmak da hiçbir zaman doğru olamaz.

 

HABEŞİSTAN HİCRETİNDEN DE

YANLIŞ İSTİDLAL

 

Konuyu kapamadan önce bir kere de Habeşistan muha­ce­reti hadisesine bir göz atalım:

Bu hadise, bize şunları anlatmaktadır: Habeşistanda gayrı - müslim bir hükümdar vardı. Hazret-i Resûl-ü Ek­rem de, Müslümanlardan bir cemaati oraya gönderdi. Bazılarının dü­şüncesine göre güya bunlar, o ülkenin va­tandaşı olacak, ar­tık oraya yerleşip, orada barınıp yaşa­yacaklardı. Sonra, yine bu sahabe-i kiram, o ülkenin hü­kümdarına sadakat gösterecek, orada barınıp gidecek­lerdi. Yine onlar, bu hükümdarın idaresi altında kendi akidelerinde serbest olacaklar, istedikleri gibi ve istedikle­rine ibadet edecekler, hem de bu hükümdara, komşu­lardan biri saldırırsa, bu müslümanlar da bu hükümdarın has­mına karşı zafer kazanması ve muvaffak olması için dua (!) edeceklerdi.

Fakat bu vak'ayı bu şekilde anlamak ve bu tarzda de­ğerlendirerek anlatmak tamamen hatalıdır. Plânı ter­sinden çizmek ve hesabı yanlış yapmak, hatalı yola düşmekten başka bir şey değildir.

Şimdi, meselenin izahına geçelim:

1.Hazret-i Resul-ü Ekrem, müslümanlardan bir cemaatı Habeşistan'a hicret etmek için, yola çıkardığı zaman, Habeşistan hükümdarının: Hıristiyanlar arasında, en salih, en temiz kimse olduğu dikkate alınmalıdır. Nite­kim, hadis-i şerif'te gidecek olan muhacirlere, Habeşistan divan'ın vaziyetini anlatırken, Zat-ı Saadetlerinin şu şe­kilde beyanda bulunduklarını görüyoruz:

"Ve hiye arzü sıdkun: Orası doğruluk ülkesidir."

2.Müslüman muhacirlerin o ülkeye gidişlerinden mak­sat, ülkenin tebaası, vatandaşı olmak, o ülkeye yerle­şip daimî barınıp kalmak değildi. Zat-ı Saadetleri, Habeşistan'a hicret, edecek olanlara, hicretlerinden Ön­ce şöyle bir müjde vermişlerdi:

"Lev haractüm, ilâ arz'il - Habeşe, hattâ yac'ala'llahü-le­küm ferecan ve mahreca: İnşallah siz Habeşis­tan ülke­sine varıncaya kadar, Hak Taalâ sîze bir kurtuluş ve bir çıkış yolu ihsan eder.

Buradan şu mesele açık bir şekilde anlaşılıyor ki, o zaman şu hususlar düşünülmüştü: Müslümanlar uğra­dıkları ağır eza ve cefâya dayanamıyacak bir hâle gel­mişlerdi. Bunun için Zat-ı Saadetleri geçici olarak, saha­belerinin bir parça nefes alabilecekleri bir yer aramışlardı. Nihayet Habeşistan'ı bu mak­sada uygun bulmuşlardı. Bu ülkede, Müslümanlar, bir müddet için baskıdan kurtulup, küfre karşı tekrar derlenip toplanabilir­lerdi. Nitekim netice de bu şekilde olmuştur.

Hâdisenin gerçek yüzü bu olduğuna göre, o zaman, müslümanların sırf bir akide serbestliği yüzünden, gayrı - müslim bir hükümdar ülkesine gitmelerine ve o hükümete sadakat gösterip tebaa olmaya ve işin en feci tarafı olan, istik­bâle ait bir gayeleri olmadan yaşamalarına imkân ve ihtimal verilebilir mi?

Bu müslüman muhacirler, Habeşistana vardıktan pek az sonra; Mekke kâfirleri de onların arkasından, bir sefa­ret heyeti yola çıkardı. Bu heyet Necâşî (Habeşistan hü­kümdarı) ndan, bu cemaatı Mekke'ye geri göndermek talebinde bulundu. Elimizdeki Siyer: Resul-ü Ekrem'in hayatına ait kitaplarda ve muhaddislerin hepsinin mütte­fik olarak beyanlarına göre, o ara Necâşî ile Hazret-i Cafer Radiyallahü Tealâ anh (Cafer ibni Ebî - Tâlib, pey­gamber efendimizin amcazadesi ve Hazret-i Ali'nin büyük kardeşi) arasında cereyan eden konuşmalar şu şekilde anlatılmıştır:

Necâşî yalnız Kur'an-ı Kerim'deki beyanların Hazret-i İsâ (A.S.) tarafından tasdik edilmiş olduğunu bildirmekle et­meyip, Hazret-i Resul-ü Ekremin (S. A.V.) in dahi nü­büvvetini kabul etti. Hâl böyle olunca, Necâşî'nin müslüman olup olma­dığı hakkında artık ne gibi bir şüphe ve tereddüte mahal kalmış olabilir?

İmam Ahmed (Ahmed ibni Hanbel rahmetullahu aleyh) Abdullah ibni Mes'ûd (R.A.) den rivayetle, — Ab­dullah ibni Mes'ûd, Necâşî ile müzakere meclisinin şah­sen şahidiydi. — Necâşî'nin sözlerini aynen şu şekilde nakletmektedir:

Dedi: "Merhaba bi - küm, ve li - men ci'tüm min in-dihi, eşhedü ennehü resul'Allah'i ve innehü el-leziy ne-cidü fi'l - İncile ve innehü'l - leziy beşşere bihi 'ibnü Meryeme:

Size merhaba sizi gönderene de merhaba; O'nun Allah resulü olduğuna ben şehadet ederim. İşte İncil'de bulmakta olduğumuz kimse de odur. İşte yine Hazret-i İsa' ibni Meryem­'in de müjdelediği şahıs odur."

Şimdi nasıl olur da bu sözleri söyleyen ve böyle konu­şan birisine siz kalkıp da gayrı - Müslim dersiniz?

Beyhakî, Amr ibn-i As'ın kendisinden rivayet eder ki: (Amr ibni As, Müslümanları Mekkeye geri, çevirmek için, Mekkeliler tarafından gönderilmiş bulunan heyete dahildi. Bu heyet Necâşî ile konuşarak ve Necâşî'den Müslü­manlara Habe­şistan'da, barınmak müsaadesi verilme­mesini sağlıya­cak ve onları Mekke'ye geri getirmek için çalışacaktı.)

Amr ibni As bu meseleyi aynen şu lafızlarla naklet­miştir:

"Gelip "Mekke halkına şu şekilde bilgi verdim: Eshame (Habeşistan hükümdarının ismi) şöyle zannedi­yor ki, bu arkadaşınız (hakikaten) Peygamberdir."

Hakikat bu merkezde iken, Resul-ü Ekrem'in Pey­gam­berliğini kabul eden, ikrar veren bir kimseye nasıldâ kalkıp gayrı - Müslimdir diyebiliriz.

İbn-i Hişam, Siret-i Nebevî'de Amr ibni As'ın İslâm'ı kabul etmesi bahsinde şu hâdiseyi ileri sürüyor ve Amr ibn-i As'ın o zamanki vak'aya ait şu cümlelerini anlatıyor:

"Benim sözümü dinle ve O'na tâbi ol. Elbetteki O (Hazret-i Resûl-ü Ekrem) hak , üzerinedir. Elbette ki, kendi muhaliflerine galip gelecektir. Nitekim Musa da Firavun'a ve onun ordusuna galip gelmişti."

Bu hâdiseden de anlaşıldığına göre, Amr ibni As, ilk evvelâ Necâşî'nin tebliği ile, kendi kalbinde iman hareke­tini uyandırmıştır.

Allâme Abd el-Birr, İsti'ab'da şu hutbeyi nakleder:

Necâşî, Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) le Hazret-i Umm-ü Habibe'nin (Radiyallahü Taalâ Anha) nın gıyaben nikâhını kıydığı zaman açık bir şekilde şu sözleri söyledi:

"Muhammed'in (S.A.V.) Allah'ın Resulü olduğuna şehadet ederim.

İşte, İsa ibni Meryem (aleyhi selâm) in geleceğini ha­ber verdiği bu zattır."

Bunların hepsinden daha mühim ve daha istinadlı ri­vayet Buharî ile Müslim'in müttefikan rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir:

"Necâşî'nin vefat haberi gelince, Hazret-i Resûl-ü Ek-rem, onun için gıyabî cenaze namazı kıldı ve buyur­dular:

Bugün salih bir kimse vefat etmiştir. Kalkınız da kar­deşiniz Eshame için namaz kılınız."

Bütün bu kesin ve gayet kuvvetli delillerden sonra, Habeşistan hicretinin asıl sebepleri açık olarak meydana çıkmış oluyor. Bu husustaki bazı kimselerin yapmış ol­duğu istidlalin de hatalı olduğu anlaşılmış olması, lâzım gelir.

 


 

BÖLÜM: II



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Hindistan'da Müslümanların yeni siyasi uyanışları bi­zim için yeni yeni bir takım meseleler doğurmaktadır. Bunların en mühimi istikbalde Müslümanların siyasî ni­zamı ne olacak, düşüncesidir. Her Müslümanın gönlü, kendi içtimaî nizamları­nın İslâm temelleri Üzerine kurul­muş olmasını istemektedir. Fakat günümüzde, dünya müslümanlarının çoğu, Müslümanlığı sevmelerine rağ­men hakikî müslümanlığı iyi anlamıyorlar. Şu şekilde ki, onlar İslama inanıyorlar, İslama bağlıdırlar; fakat İslâmın emrettiği şekilde yaşamasını bilmiyorlar.

Bu meseleyi, Müslümanların düşüncelerine yerleştir­mek için, Mevlânâ Mevdûdî Sahib İslâmın hayat nizamı­nın ne olacağının esas plânını, tertiplemiş ve ortaya koymuştur. Tafsilatiyle anlatmıştır. Onun bu husustaki beyanatından biri Lahor'da 1939 da toplanmış bulunan "Müslüman Kardeşler Birliği" nin toplantısında konferans şeklinde sunulmuştu. Daha o zaman, Müslümanlar, kendi millî vaziyetlerinin ne şekil ala­bileceğini dahi tayin etmiş değillerdi. Mevlânâ bu bahsinde, kendisi bizzat, İslâm Milletine (ümmetine) İslâmî hükümetin temelinin ne şe­kilde olabileceğini anlatmıştı. Bu hükümetin ne maksatla kurulabileceğini ve bunun esasa ait ilkelerinin ne olaca­ğını bildirmişti.

Önümüzdeki sahifelerde göreceğiniz bu makale, ikinci bir defa Mevlânânın gözden geçirmesinden sonra, zamanın değişmesiyle hükmünü kaybeden bazı kısımları çıkardıktan bazı ilâveleri de ekledik­­ten sonra, muhterem okuyucuların huzurlarına arz edildi. Muh­terem Müellif bazı yerleri, daha geniş bir şekilde anlatmıştır.



 

İSLAMIN SİYASI NAZARİYESİ

 

Elbette şu hususları bir hayli duymuş, çok yerde de görmüşsünüzdür: "İslâm bir Cumhuriyet rejimidir", "İs­lâm, otoriteyi tasvip eder, o halde mutlakıyet yâni dikta­törlüğü be­nimser". "İslâm sosyalizmin öncüsüdür". Bu ve bunlar gibi diğer iddialar. İslâmın doğuşundan sonra, birinci asırdan itiba­ren başlayan ve günümüze kadar söylenegelen bu sözlerin ardı arkası kesilmiş değildir. İlmî bir temele dayanmayan bu sözler, daha ziyade bu mevzuda konuşan şahsın kanaatine göre bir vasıf almış ve bu yolla halka sirayet etmiştir. Ancak, benim düşün­ceme göre, hakikî dini anlamış, incelemiş ve kavramış bulunan kimselerin sayısı binde, belki onbinde bir çık­maz. Hele İslâmın tam bir hayat nizamı olduğunu kavra­yanların sayıları bunlardan daha da azdır.

Evvelâ şu, "İslâm bir Cumhuriyet rejimidir; iddiasını tetkik etmek yerinde olur. İslâm'ın Cumhuriyet rejimi nasıl bir Cumhuriyettir? Bu Cumhuriyetin gayesi ve asıl mahi­yeti nedir? içtimaî veya siyasî adalet hususunda ne gibi hükümler ve ne gibi kaideler koymuştur. Bunları hangi esaslara dayanmıştır? Bazı kısa görüşlüler, İslâm'ın bir kısım dış şekil ve hükümle­rine bakarak, ona Cumhuriyet veya en üst kademedeki idareciyi körükörüne destekle­mek maksadiyle de bazan âmiriyet, meşru­tiyet, diktatör­lük veya sosyalizm gibi isimler takmakta ve bu sistemleri Islama iliştirmek yoluna gitmişlerdir. Çok zamanlar bu gibilerin, kendi zihinlerinde uydurdukları bir şeyler belirir ve derhal İslâmı da bu kılığa sokup bu şekilde göstermek yo­lunu tutarlar. Onlara göre dünyadaki, bilhassa, dünya ülkele­rinde iktidar sahibi bulunan kudretli devletlerin, kendi ülkeleri üstünde tahakküm eden hükümetlerin çe­şitli sistemlerini gözönüne koyup, bunların kabul edilme­sini isterler... Hele en fazla moda olan ve herkes tarafın­dan beğenilen kaç şekil varsa, uysun veya uymasın, o şekle sokup, o kılığa girdirip, ortaya çıkmak için uğraşır­lar. Bunu ispat etmeye kalkışmayı da ken­dilerince en büyük dinî hizmet sayarlar.

Onlar, ihtimal ki, İslâm'ı şu şekilde anlamaktadırlar: Felâketten kurtulmuş bulunan bir yetim çocuk gibi, birisi tara­fından himaye altına alınmalı. Yahut da şöyle düşü­nürler: Bi­zim şerefimiz, sâdece müslüman olmaya bağlı değildir. Muasır medeniyet yolunda terakki etmemize ve ilerlememize bağlıdır. Bu terakki ve ilerleme ne yolda olursa olsun.

İşte bu gibi düşüncelerin neticesinde, bu günkü dün­yada sosyo - komünizmin gürültüsü ve patırtısı büyümüş müslümanlar arasında kabul görmüş, bu yıkıcı akım, müs­lümanları da kendi hedefine sürüklemiştir. Bu çılgın gurup bir de İslâmiyeti, bir nevi sosyo-komünizmdir diye tanıtan kitaplarının yeni baskısını piyasaya sürmekten çekinmemişler­dir.

İş bu kadarla bitmemektedir. Ne zaman diktatörlük (Dic­tatorship) modası ortaya çıksa, bu zümre hemen ortaya atılıp, Emir'e itaatin farz olduğunu - ileri sürmüş­lerdir. Arka­sından bir de fetva çıkararak, islâm nizamının heyeti umu­miyesi ve her prensibinin "Emire itaat-ı mahz-dır" yâni İslâm diktatörlüktür diye ilân etmeye kalkışmış­lardır.

Hülâsa, günümüzde islâm'ın siyasî gerçeği ve hüvi­yeti, bir nevi muamma ve bilmece halini almıştır. Bu bil­mece diğer bir ifade ile, bir kafeste bulunan çeşitli kuşla­rın ötüşlerine benzer. Herkes kendi temayül ve meşre­bine göre islâm'a bir elbise biçmek yolunu tutmuştur.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı, derin bir araştırma ve ilmî metodlara uygun bir tahkike girerek İslâm nazari­yesinin esas prensiplerinin ne olduğunu gün ışığına çı­karmayı kendi­mize farz saydık. Bunu yapmaktan maksa­dımız, sadece şu başı boş ve dağınık, aslı ve esası ol­mayan düşünceleri ve boş fikir­leri bertaraf etmek değil dir. Bu şekilde düşünenlerin ve bu hatalı yola gidenlerin ağızlarını kapatmak da değildir. Esasen bu gibiler, kendi sözleri ve kendi fikirlerini ilân etmekle, ceha­letlerini, bilgi­sizliklerini kendileri ispat etmişlerdir. Onların iddialarına göre, İslâmda herhangi bir siyasî ve medenî nizam yok­tur. Bu anlayışlarıyla, cehaletlerini ispat etmek için bize lüzum bırakmamışlardır. Belki, gerçeği insanlığa arz et­mek ve insanlık camiasının ufkundaki sunî sis ve bulutla­rın dağılma­sına vesile olarak, onları aydınlığa kavuştur­mak en aziz emeli­mizdir. Zira, onların bu aydınlığa her­halde ihtiyaçları vardır. İsterse, bu ihtiyaçlarının olduğunu anlayacak kadar anlayışları ve şuurları olmasın...

 

ESAS MUKADDEMELER

 

Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, islâm bazı dağınık fikirler, dağınık düşünceler ve dağınık hareket tarzın­dan meydana gelmiş bir toplam değildir. Bu kolleksiyonda şuradan bir şey, buradan başka bir şey derleyip bir araya geti­rilerek, sıralanıp tertibe konmuş olamaz. İslâm, baştan sona kadar intizamlı bir binaya verilen isimdir. Temelinden sonuna kadar sağlam bir temele dayandırılarak inşa edilmiştir.

İslâm'ın en büyük erkânından tutun da, en ufak cüz'i­ya­tına kadar, herşeyin mantık esaslarına dayanan bir usul üzerine konulmuş olduğu görülür. İslâm, insan yaşayışının her şubesine ait, öyle sağlam kaideler ve kanunlar koymuştur ki, bunların hepsinin ruhu ve esas özu hep, bu ilk usulden alınmış­tır. İşte bu ilk usulden muhtelif dallar ayrılır. Bunları, çok dalı bulunan bir ağacın esas köküne ve bu köke bağlı dallara ben­zetilebilir. İlk usul bu köktür. Sıra takip ederek bu kökten gövde çıkar. Daha sonra da dallar ve daha sonra da ince dallar mey­dana gelir. Fakat nasıl bu ince dallar, dallara ve dallar da gövdeye ve köke bağlı olarak bir bütün teşkil ederlerse, İslâm da bu hikmete eş olarak, her cüz'ü birbirine bağlı bir bütün teşkil eder.

Bunun içindir ki, İslâmî yaşayışın herhangi bir dalı veya şubesi ele alınınca, doğru bir neticeye varmak için, asıl kökü ve esası ele almak lâzıım gelir. Böyle yapılma­dığı tak­dirde, islâm'ın ruhu asla anlaşılmış olmaz.

 

ENBiYA ALEYHİSSELAM'IN

HEYETLERİ (MİSSİON)

 

İslâmda iki mesele bütün müslümanlarca malûmdur: Bunlardan birincisi şudur: islâm, bütün peygamberlerin kur­duğu heyettir: (Mission). İslâm, yalnız Hazret-i Mu­hammed ibni Abdullah (S.A.V.)'ın kurduğu bir heyet de­ğildir. Tarihin en eski devrinden beri, örnek yaşayış ilke­sini gösteren bu kaynak, insana ait hayatın tâ başındanberi Hak Tealâ tarafından gönde­rilmiş bulunan ilk peygamberin kurduğu ve o zamandan bu­güne kadar süregelen heyet (mission) dir.

İkincisi ise şu hususdur: Hak Taalâ tarafından, şim­diye kadar yeryüzüne birçok peygamber gelmiştir, Onla­rın hepsinin de gelişlerinden maksat, Bir olan ve Tek bulunan, Eşsiz olan Hak Taalâ'nın vahdaniyetini bildir­mek; ve ancak. O'na ibâdet edileceğini göstermektir. Yalnız O'na (O'ndan başkasına değil) ibadet ettirmektir

Müslümanlar tarafından ehemmiyetle üzerinde duru­lan ve hemen hemen her Müslüman tarafından artık açıkça belli olan husus şüphesiz bu iki meseledir. Bu mevzu, bütün müslümanların üzerinde anlaştıkları en kuvvetli noktadır. En büyük, âliminden tutunuz da, en cahil bir müslümana kadar, bütün müslümanlar böyle düşünür ve böyle bilir. Fakat buna rağmen, ben bu hu­susta perdeyi bir parça daha aralamak ve bu noktayı daha geniş bir şekilde açıklamak istiyorum. Çünkü bu iki esas meseleyi anlamak, ilerde karşılaşacağımız, mev­zuları anlamak bakımından önemlidir. Ve bu perdenin arkasında bir hayli meçhul kalan gerçekler vardır. Bunları da gün ışığına çıkarmak icabeder.

Şimdi biraz olsun, araştırıcı bir göz ile bakmağa baş­layalım. Bu şartla bakınca şu hususu düşünmemiz gere­kir Bir Allah'a Allah diye inanmaktan maksat nedir? Ve şu soruya da bu arada bir cevap bulmamız şarttır. Niçin yalnız Allah'a ibadet edilecek, ondan başkasına ibadet edilmiyecektir? Yine şu so­ruya karşılık vermek zorunda­yız: Neden hiç bir kimse, Allah'­tan başka birine kul olma­yacak ve ancak O'na Kul olacak?

"Ma leküm min ilâhin gayruhü: Sizin, O'ndan başka bir İlâhınız yoktur

El-Araf: 65)

Bu dünya çapındaki muhteşem ilânla, bütün Tağutî şeytanikudretleri ve kuvvetleri niçin dağıtmak ve ortadan kal­dırmak istemiş ve bunları niçin silip süpürmüşlerdir?. Gerçek bundan başka bir şey değilse, şimdi biz niçin camilerde ve mescidlerde Bir ve Tek olan Hak Taalâ'nın karşısında yerlere kapanıp secde edelim de, camiden ve mescidden dışarı çıkınca da zamanın hükümetine — hangi zamanın hükûmeti olursa olsun — kayıtsız şartsız, itaat yolunu tutup sadakat gösterelim. Hele şu hükümet denilen nesnenin karşısında boyun büküp baş eğelim. Ki, bu hükümet her ne şekilde dursa olsun, kendi teba­asının ve kendi ülkesi halkının az veya çok, dinî akidelerine ve inançlarına da müdahale eder...

Şimdi beraberce tahkik edelim. Allah hakkında, Pey­gamber ile dünyanın diğer kuvvetlerinin arasındaki müca­delenin sebebi nedir?

Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, yüzlerce yerde şu me­seleyi tekrar tekrar açıklamak istemiştir: Her zaman kâ­firler ve Müşrikler hep Peygamber (A.S.) ile mücadele edip savaşmışlardır. Bu kâfirler veya Müşrikler çok defa­lar, Hak Taalâ'nın varlığını inkâr etmiyorlardı. Onlar da ne de olsa yerin ve göklerin yaratıcısı diye bir Allah mef­humunu kabul ediyorlardı. Hattâ bu Kâfirler ve bu. Müş­rikler kendilerinin Allah tarafından yaratıldıklarına inanı­yorlardı. Bütün kâinat nizamının Allah'ın elinde olduğuna dair bir kanaatleri vardı. Yağmuru O yağdırıyor, suyu O gönderiyor, mevsimleri O mey­dana getiriyordu. Güneş, ay, yıldızlar ve yer küresinin O'nun emrinde olduğuna iman ediyorlardı:

"Onlara söyle: Yer ve yeryüzünde bulunanlar kime aittir, biliyor musunuz? Diyeceklerdir ki, Allah'ın. Söyle siz (hiç) düşünmez misiniz? Söyle yedi göklerin ve arş-ı azim'in Rabbi kimdir? Diyeceklerdir Allah'dır. Söyle (hiç siz) korkmaz mısınız? (çekinmez misiniz)? Söyle her şevin idaresinin kudreti (melekût) kimin elindedir, kim (herşeyi) himaye eder ve kendisi himaye edilmez (hima­yeye ihtiyacı yoktur). Biliyor musunuz? Diyeceklerdir. Allah. Söyle; ya niçin siz böyle aldandınız (kan­dınız)?"

(Mü'minûn: 84-89).

"Onlara, sorsan, gökleri ve yeri kim yaratmış, güneşi ve ayı kim hükmü altına almış, elbette Allah diyecekler; Ya neden yüz çevirirler."

 (Ankebût: 61).

"Eğer onlara sorsan acaba kim gökten su indirip de, yer öldükten sonra bu su ile o yeri diriltti (canlandırdı): El­bette ki, Allah diyecekler."

(Ankebût: 63).

"Eğer onlara, sorsan; kendilerini de kim yarattı. El-bette ki Allah diyecekler. Ya niçin yüz çevirirler."

(Ez-zuhruh: 87)

Yukarıda sözü edilen bu âyetlerden açıkça anlaşılı­yor ki, Allah Taalâ'nın Haliklik (yaratıcılık vasfı o yerin ve gökle­rin mutlak Mâliki olması hususunda bir ihtilâf yoktu. Onlar da bu zikredilen hususlara inanıyorlardı. Bundan da anlamak mümkün oluyor ki, Enbiyâ (A.S.) in geliş maksadı, onlara bu hususları öğretmek değildi. O halde bu peygamberler ne için gelmişler, bu çetin mücadele ve savaşlar ne üzerine yapılmıştı? Bu müthiş kavgaların sebebi ne olabilirdi?

Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği cihetle, bütün bu şiddetli mücadelelerin çok mühim bir sebebi vardı. Bu büyük çatışma, peygamberlerin hepsinin de şu gerçeği ilân et­melerinden doğu­yordu: Sizin bir Allah'ınız vardır. Bu Al­lah sizin de, yerin de, göklerin de halikidir. İlâhınız ve ve Rabbınızdır. Ondan başka bir İlâha bir Rabb'a inanma­manız lâzımdır. Fakat ne gezer, dünya bu sözü kabul etmeye hazır değildir. Onun içindir ki, çekişmeler de başladı. Şimdi geliniz de dikkatle ve inceden inceye bu mevzu üzerinde duralım. Bu büyük beşerî kavganın se­bebini araştıralım. Bu çatışmanın iç yüzünde neler var­dır? İlâh'tan maksat nedir? Rab kelimesinin mahiyeti ve mânası nedir? Enbiyâ neden ısrarla yalnız Allah'a, Rabb ve İlâh diye inanılacağını söylemiştir?

 

İLAH VE RAB MEFHUMLARI?

 

Biliyorsunuz ki, İlâh mefhumu, mabûd, ibâdet edile­cek kudret mânasına gelir. Fakat şunu da hesaba kat­mak lâzım­dır ki, maalesef siz Mabudun mânasını da unutmuş oluyorsu­nuz. Mâbud, denilen kelimenin aslı abede kökünden gelir. Abede de Abd'den yâni kul ve köle kelimesinden gelir. İbadetin mânası bildiğimiz ibadet yâni tapınmak değildir. Tam mânasiyle kulluk etmek, kölelik etmek, bütün yaşayışı bo­yunca, emre boyun eğ­mek, boyun bükmek, hizmete hazır olmak, fermana itaat etmek için buyruğu yerine getirmek, yolunda hazır bu­lunmak demektir. İşte bunlar tam bir halde, kül halinde ve hepsi bir arada, ibadettir. Hizmet yolunda hazır bulun­mak, karşısında el bağlı divan durmak, kulluğu itiraf ede­rek boyun bükmek, baş eğmek; (manen ve maddeten) vefakârlık; sadakat cazibesine tam mânasiyle kapılmış olmak; ferman dinlemek için, canla başla ve her şeyi ile fedakârlığa hazır bulunmak; bu yolda mal ve canla ça­lışmak, bir işe emir verilmekle değil de bir işaretle bile derhal içten gelerek koşmak; efendi ne isterse, derhal tereddüt etmeden ve gecikmeden yapmak; efendinin kuvvet ve kudreti karşısında, kendi acz ve zilletini belirt­mek; efendinin koymuş olduğu herhangi bir kanuna, ne­den ve niçin demeden sorgu sualsiz, canla başla itaat etmek, onun hükmü­nün haricindeki hiçbir şeye eğilme­mek ve böyle şeyleri tama­men hiçe saymak; her nerede efendinin fermanı olursa orada kelleyi koltuğa almak; işte bu gibi vasıflar ibadetin asıl mef­humudur. Ve insanın asıl Mabudu da, kendisine karşı bu şe­kilde ibadet edilen Mâbud'dur.

Rab mefhumu ne demektir? Arap lisanına göre, Rab kelimesinin mefhumunun asıl mânası, besleyen, besle­yici ve koruyucu demektir. Dünyada da bu besleyici ve koruyucuya ibadet edildiğinden; bu besleyici ve koruyucu Rabb de mâ­budluk sıfatına haizdir. Yâni, bu besleyici ve koruyucu, insanları beslediğinden, ve koruduğundan kullarının mâliki ve onların efendisi şeklinde bir varlık olur. Nitekim, alelade Arapça konuşmalarda, mal sahibi, mülk sahibi kimseye de yine Rabb - ül -mâl denir. Yahut da bunun gibi evin sahibi ve evin mâlikine de yine Rabb-üd- dar diye söylenir. İnsan, kendisini besleyen, kendi­sine rızık: (Geçim) veren bir varlığı elbette ki düşünür. Bu varlık, insanı besler, onu korur onun ihtiyaçlarını temin eder, onun sıkıntılarını bertaraf eder. İnsan bundan bir çok şeyler bekler. Meselâ, kendisinin her hususta geçi­mini, ilerlemesini, sıkıntılardan kurtarılmasını, onun lütfü ve desteği karşısında hayat boyunca karşılaşacağı her türlü problemden kurtulmak ve bu gibi şeyler bekler. Me­selâ, ondan kendisinin her hususta geçimini, ilerlemesini, sıkıntılardan kurtarılmasını, onun lütfü ve desteği karşı­sında hayat boyunca karşılaşacağı her türlü problemden kurtulmak ve bu gibi şeyler bekler. Böyle bir varlığı veya böyle ümit ettiği bir kudreti insan kendisinin sahibi, mâliki ve efendisi olduğunu düşünerek; onun fermanına ve em­rine boyun büker; işte bu varlığın bu gibi kudretin de ismi Rab'dır.[30]

Bu iki kelimenin mânalarına göz atıp düşünürsek gö­receğiz ki, insan'ın karşısına bir varlık dikilerek, şu iddi­ada bulunuyor: Senin ilâhın benim, senin Rabb'ın benim, bana kulluk edecek misin? Bana ibadet edecek misin? Yoksa, ağaç mı? Taş mı? Deniz mi? Hayvanlar mı? Gü­neş mi? Ay mı? Yıldızlar mı? Acaba O'ndan başka kim insanın karşısına çıkıp bu koca davayı ortaya atmak ce­saretinde bulunabilir? Asla! Hiçbir kimse!

İnsanın karşısına hiçbir varlık dikilip de, bana ibadet edeceksin, bana kul olacaksın diyemez. Yalnız bir şey vardır; o da insanın kendisi, şu gördüğümüz, şu bildiği­miz, hiçbir şeye yaramıyan bir insan bu cür'eti gösterebi­lir... Evet bu adamlar­dan biri, bir ara kalkar da insanın karşısına dikilir ve ben senin Rabbinim, bana ibadet ede­ceksin diye tutturur. Elindeki büyük imkânlarla şımaran ve ne olduğunu unutan bu adam çılgın bir ihtiras nöbe­tine tutularak kalkar da Al­lah'lık iddiasında bile bulunur. Çünkü insan zihniyetinde tahakküm hırsı ve hevesî var­dır. Bu azgın ihtiras, insan için, iktidarı ele geçirmek, ya­hut menfaat temin etmek, her ne şekilde olursa olsun, diğer insan­ları kendine mahkum etmek, kendine itaatkar eylemek suretiyle başlar; yavaş yavaş bu menfî duygu cinnet derecesine vararak Allahlık: ulûhiyet iddiasına kadar varır. İnsan yâni şu bildiği­miz adamlardan biri, kendisini diğer hemcinsinin Tanrısı yapar da işin içinden çıkar. Çevresini köle haline getirmek, kullar ve esirler gibi onlara boyun eğdirmek, onlara karşı hüküm ver­mek, bu hükmünü yürütmek, kendi isteklerini onlara kabul ettir­menin neticesinde bir ilâh olarak cemiyete musallat olur.

İnsan, insanlığının başından bu güne kadar, böyle Tanrı olmak gibi cazip bir şeyi, bütün insanlık ömrü bo­yunca görmemiştir, tatmamıştır. İnsan için, ufacık bir kudret, bir ser­vet; bir parçacık zekâ veya bilgi; yahut da herhangi bir şekilde azıcık bir kol gücü, elde edildi mi, insan kalkar bunu bir bü­yüklük zannederek kendi haddini aşmaya başlar ve diğer in­sanların üzerinde, yâni bu say­dığımız hususlarda geri kalmış bulunanlara karşı — pa­rasız pulsuz fakir kimselere, zayıf, na­hif, güçsüz kuvvet­siz kimselere; bilgisi kıt, cahil kimselere; yahut da elinden iş gelmeyen beceriksizlere — tahakküm et­meye başlar. İşte böyle bir hal, bir nevi Tanrılık iddiasıdır.

Bu şekilde Tanrılık etmek hevesine kapılmaya yelte­nen insanlar, iki çeşit Tanrılığa yeltenirler ve iki yoldan gider­ler.

 

DOĞRUDAN DOĞRUYA İDDİA EDENLER

 

İnsanların bazıları çok cesaretli ve ataktırlar; hemen ortaya atılırlar ve uzun boylu düşünmeğe lüzum hisset­meden ve kimseden çekinmeden, peşin hükümlü olarak iddiada bulu­nurlar. Yahut da onların elinde Tanrılık iddia­sında bulunmak için yeterli vasıta bulunduğundan, doğ­rudan doğruya kendile­rine insanüstü ünvanlar verirler. Ve bu şekilde doğrudan doğ­ruya kendilerini Tanrı ilân et­meye yeltenirler. Meselâ, böyle bir hâdiseye örnek olarak Firavunu ele alabiliriz. Görüyoruz ki, bu adam, milletine başkan olunca ve emrine amade duran bir ordu bulu­nunca, kendi idaresindeki halka, "Ene Rabbüküm - ül - a'lâ: Sizin yüce Rabbiniz benim" (En - Nazîat: 24) demedi mi? Yahut da: "Malimtü leküm min ilâhin gayriye: Ken­dimden başka sizin bir ilâhınız (Tanrınız) olduğunu bilmi­yorum." (El-Kasas: 38). Diye beyanda bulunmadı mı?

Hazret-i Musa (A.S.) Firavundan kavminin serbest bı­rakılmasını istediği zaman, ona sen Rabbülâlemînin kulluğunu kabul et demişti. Firavun da, cevap olarak, "Benden başka birisinin Tanrılığını (ilahlığını) kabul eder­sen seni hapse attırı­rım." (Eş-şuara: 29) Tehdidinde bu­lunmamış mıydı?

İşte aynı tarzda, başka bir hükümdar da Hazret-i İbra­him (A.S.) karşısında buna benzer bir iddiada bulun­muştu. Onun da bahsi Kur'an-ı Kerim'deki şu lafızlarla beyan buyrulmuştur:

"Sen, İbrahim ile Rabbı hakkında çekişmeye girişeni görmedin mi? Allah ona mülk vermişti... Ne zaman, İbra­him, ona dedi: Dirilten de öldüren de benim Rabbımdır; O da (karşılık olarak) söyledi: Ben diriltir ve ben öldürürüm İbrahim de dedi: İşte Allah, güneşi şarktan doğuruyorr sen de garptan doğdur (bakalım)? Küfür yolunu tutmuş bulunan kimse, o zaman afalladı..."

(El – Bakara: 258)

Şimdi o kâfirin niçin afalladığını düşünebiliriz. Afal­lamış olması hangi sebebe dayanıyordu? Bu şaşkınlığın asıl sebebi şu idi: O, Hak Taalâ'nın kâinatın hükmünü elinde bulundurduğuna, güneşi doğdurup batırdığına bile inanmıyordu. Fakat münakaşa mevzuu, kâinatın mâliki­nin kim olduğu meselesi değildi. Bu çatışma asıl şunun üzerinde cereyan ediyordu. İnsanlar üzerinde ve bilhassa o zamanki Irak ülkesinde yaşayan insanlar üzerinde mâ­likiyet hakkı kimindi? Bu karşı koymanın sebebi de, o ülkenin hükümdarlığının kendi elinde olması idi. Halkın canı, malı elinde olduğu gibi, istediği gibi de hükmedebi­liyordu. Bu sınırsız selâhiyetle yaşatabilme ve öldürme imkânına da sahip olduğunu sanıyordu. Ben canı bağış­larım ve ben istediğimi öldürürüm gibi iddialara kapıl­mıştı. Kendi sözünün kanun ve bütün tebaasının da kendi arzusuna göre hareket etmesini istiyordu. İşte bu­nun için de, Hazret-i İbrahim (A.S.) dan, kendisini Rab olarak tanımasını taleb etti. Bana kulluk ve ibadet ede­ceksin dedi. Hazret-i İbrahim (A.S.) da bu talebe şu mu­kabelede bulundu: Ben ancak yerin ve göklerin Hâliki ve Rabb'ı olan Allah'a ibadet ve kulluk ederim, dedi. O za­man bu sözler karşısında, yalancı ilâh afalladı. Hazret-i İbrahim de, şaşıran birine ibadet edilip, onun karşısında boyun eğilir mi dedi?[31]

Bu şekilde İlâhlık, Tanrılık iddiasında bulunmak şu iki kişiye, yâni Firavunla Nemruda münhasır değildir. Daha dünyanın muhtelif yerlerinde nice nice Tanrılık iddiasında bulunan ve her şey bizdendir diyenler ve buna benzer vasıfları nefsine mal edenlerin sayıları bir hayli kabarıktır.

İran'da, hükümdara ve padişaha Hüdâvend ve Hûda kelimeleri kullanmak âdet halindedir. Güya bu kelimeleri söylemekle İran şahına karşı tam mânasiyle kulluk ve ubudiyet vecibeleri ifa edilmiş oluyor. Halbuki, hiç bir acem (İranî) onları Tanrıların Tanrısı: (Allah) diye dü­şünmez. Bu zavallı İran şahının kendisi de bu iddiaya kalkışmaz, fakat bu kelimeler eski zamandan kalma boş laflardan ibarettir.

İşte bunun gibi yine Hindistanın muhtelif yerlerinde bazı hükümdarlar da kendi neseblerini, soylarını devtâ: Tanrı­cık'lara ulaştırmak isterler. Nitekim bunun gibi, gü­neş ailesine mensup olanlar, Ay ailesine mensup olanlar: Sure bensî ve Çand bensî gibileri günümüzde bile şöh­retlerini kaybetmiş değillerdir.

Onlar Raca'ya da ann dîtâ: Rızık veren demektedir­ler. Onun karşısında çok kereler secde bile etmektedirler. Halbuki artık bugün zavallı Racaların çoğu kendilleri dahi bu iddiada değillerdir. Fakat böyle şeyler bu dünyada olagelmiştir. Ve bugün dahi bunun gibilerine rastlamak mümkündür. Bunlara her yerde rastlanamaz.

Ancak, bazı yerlerde yine buna benzer iddialar yok değildir. Hattâ bazı yerlerde, hükümdarlara, o ülkenin diline göre İlah veya Rabb lafızlarının karşılığı olan keli­meler açıkça söylenegelmiştir. Fakat bu kelimeler doğru­dan doğruya uluhiyet iddiası için değilse de yine bu keli­melerin altında bu mefhuma benzer bir şey gizlenmiş bulunuyor. Bu gibi uluhiyet iddiasında bulunmak için açıktan açığa ben Rabb'im. Ben ilâhım. Demeye hacet yok. İşte insanlar üzerinde iktidarını sağlamış bulunan başka bir sivrilmiş insan da hükümranlığı ve buyruğu eline geçirince, efendilik ve biraz daha ileri giderek Tan­rılık dâvasına kalkıp uluhiyet iddiasında bulunur. Nitekim Firavun da Nemrud da böyle yapmışlardı. Söz ve kelime olarak bunları söylemeye de lüzum yok. Hakikatte ise, onlar İlâhlık ve mâbudluğun mefhumunu iddia ederler, lafzını değil. Esasen lafzın da ehemmiyeti yok, asıl maksad mâna ve mefhumdur. İşte böylece onlara itaat eden ve kulluklarında bulunan halk da hep onları bir çeşit ilâh telâkki ederek, bu adamlara Rabb'lık ve Hanlık sıfa­tını bilfiil teslim ederler. İsterlerse, dilleriyle bu gibi ilâh ve rabb kelimelerini de söylememiş olsunlar. Bu cemiyeti yöneten kimseler de dilleriyle söylemeseler bile, hal ve hareketleriyle amelen kendilerini ilâh ve rabb addederek işin içinden çıkarlar.

 

2. VASITALI ULUHİYET İDDİASINDA

BULUNANLAR

 

Kısacası, insanlar arasında doğrudan doğruya uluhi­yet iddiasında bulunanların bazılarından bahsettik. İkinci bir kısım insanlar da vardır ki, bunların ellerinde kâfi de­recede kudret ve imkân yoktur. Böyle bir iddiaya doğru­dan doğruya kalkışmak için ellerinde vesileleri de yoktur. Fakat bunlar po­litikanın bütün entrikalarına vâkıftırlar. Halkın zihnine ve kalbine nüfuz ederek dolayısiyle böyle bir iddiaya kalkışırlar. Bu gibi insanlar ise, bazı acayip şeyleri, meselâ, işlerine yarı­yacak olan herhangi bir şeyi ele alarak; o şekilde, herhangi bir ruh, herhangi bir devtâ: Tanrcık, herhangi bir mezar, türbe veya kabir, herhangi bir yıldız, yahut da ağaç ve bunun gibi şeylere ilâhlık vasfı uydurup, halka da bunlar her ne şekilde olursa ol­sun size bir zarar verebilirler, yahut da sizin hacetlerinizi görürler diyerek, saydığımız şeyler bu hiçbir işe yaramıyan tabuları ilâhlaştırır ve ilâhlık kudretini bunlara atfederler. Bunların gönüllerini hoş ettiğiniz takdirde size yardımları dokunur. Size hayır bereket gösterirler, size iyilikleri dokunur; aksi takdirde size fenalıkları dokunur, hayır - bereket ortadan kalkar, hastalık kıtlık sıkıntı baş gösterir, derler. Onlardan meded umanlara da kendileri vasıta olurlar. Halktan istediklerini, bu tabularını öne sü­rerek elde ederler. Bunun neticesinde de kendilerini onla­rın vasıtasiyle, bir nevi ilâh yaparlar ve kendilerinin elle­rinde bir kudret olduğunu halka bu vasıta ile telkin edip giderler.

Onların memnun olmasını size iyilik etmelerini isti­yorsanız, bize inanın, bizim büyüklüğümüzü kabul edin. Bizi memnun ederseniz, onları da memnun etmiş olursu­nuz. Kendi, malınızı canınızı ırz ve namusunuzu bize bırakın, biz sizi koruruz, derler.

Düşüncesiz, cahil kimseler de bu gibilerin sözlerine kanarak, yavaş yavaş bu uydurma yalancı ilâhlar taraftar bulur, halkın kalblerine yerleşir; bu ilâhların mümessili kesilen öteki açık gözler de, bunların sayesinde ilâhlaşıp giderler. Buna benzer başka bir zümre de vardır. Bunlar, kehanet, müneccimlik, talih tutmak, yıldıza bakmak, fal­cılık, büyücülük, üfürükçülük, çer çöp yakmak, tütsücü­lük, nazar boncukçuluğu ve saireyi ellerinde alet olarak kullanırlar. Dolayısiyle kendilerine bir nevi ilahlık süsü verirler. Bunlar, Allah'ın kulluğunu kabul etmiş bulunan kullara şöyle söylerler: Siz doğrudan doğruya Hak Taalâ'ya yakınlık elde edemezsiniz. Huzuru uluhiyete yakınlık elde etmek için, biz vasıtayızdır. Biz bu dergâhın kapısı sayılırız. İbâdet merasimi bizim vasıtamızla icra edilir. Sizin doğumunuzdan ölümünüze kadar bütün dinî merasim bizim elimizle yapılmalıdır.

Yine buna benzer bir zümre de ortaya atılıp, bu defa Allah'ın kitabını alet ederek, uluhiyet iddiasında bulunur­lar. Bunlar da, Kur'an-ı Kerim'i bilmekten mahrum bulu­nan ve Kur'an-ı Kerim dilini anlamıyanlara karşı, kendile­rini Kur'an-ı Kerim'in arkasına saklıyarak, kendi anlayışla­rına göre, Allah Taalâ'nın dilinden iftiralar uydurup, helâli haram, haramı helâl kılıp, hükümler ortaya atmaya kalkı­şırlar. Bu şekilde, onların da sözleri ve uydurdukları ka­nunluk vasfını kazanır. Neticede insanları Hak Taalâ'nın hükmü yerine, kendi uydurup ortaya attıkları hükümlere Hak Taalâ'nın hükmü diye halka yansıtırlar.

İşte yine bu sınıfa ait Brahmenlik: Hindu din büyüğü veya Papalık ve daha çeşitli isimler altında, tâ dünyanın eski devirlerinden beri dünyanın muhtelif yerlerinde süre­gelmiştir. Bunum sayesinde de bazı aileler, silsileler, soylar diğer insan toplulukları üzerinde yükseklik, üstün­lük ve efendilik taslayıp gitmişlerdir.

 

FESADIN KÖKÜ

 

İşte bu konuları gözden geçirdiğimiz zaman görüyo­ruz ki, dünyada fesadın kökü ve fitnenin aslı ve esası, insanın insanlar üzerinde kendisini İlâh yapmak isteme­sinden geliyor. İster bu Tanrı kılmak ve İlâh'lık iddiası, doğrudan doğruya olsun, isterse, doğrudan doğruya ol­mayıp vasıtalı bir şekilde olsun, bozgunun asıl kökü bu­dur. Bu çeşmenin suyunu zehirleyen asıl zehirli madde­nin madeni de burasıdır.

Hak Taalâ insan fıtratının bütün sırlarını İyi kullarına öğretmiştir. Binlerce sene tecrübeden sonra yine görül­müştür ki, insan yine de ne olursa olsun, herhangi bir şekilde bir ilâh kabul etmekten vazgeçmek istemiyor. Onun yaşayışında bir ilâh, bir Rab kabul etmemek imkânı yoktur. Allah'a bağlanmadığı takdirde, o zaman başka başka şeyler uydurup Rab ve İlâh diye bunlara bağlana­caktır. Böyle bir mecburiyetin dışına çıkmasına imkân yoktur. İşte bunun neticesinde de bir sürü yapmacık İlâhlar ve Rabler türemeğe başlamışlardır. Bu sahte İlâhlar ve Rabler her tarafta üreyip, dünya halkının ba­şına belâ kesilmişlerdir. Şimdi, siz biraz olsun etrafınıza baktığınız takdirde göreceksiniz ki, milletlerden de bazı­ları, diğer bir milleti kendilerine Rab kabul edip işin için­den sıyrılmışlardır. Bunun gibi yine bir halk sınıfı diğer sınıflardan birini kendilerine Rab edinmişlerdir. Bütün bunlar bir tarafa dursun, memleketi idare eden partiler de kendilerini halka Rabb yahut ilâh mevkiine koydukları gibi, halk da bu güruha böyle bir paye vermiş durumda­dır. Çıkarlarına böyle bir tutum elverişli geldiğinden, bu makama kene gibi yapışmışlardır. Böylece milletterin başına geçenler, şeytanın Hak Taalâ'ya karşı benlik ve varlık taslaması gibi, nefsanî uluhiyet makamının parlak koltuğuna kurulmuşlar ve bu sınıftan bazıları da millî şef ismi altında makamlarından kopmak istememişlerdir. Aynı zihniyeti taşıyan başka bir güruh da, milletlerinin basına diktatör kesilerek, Mâ alimtü leküm min ilahin gayrîye: Sizin için, kendimden başka bir İlâh olduğunu bilmiyorum."[32] teranesini tutturmuşlardır. İnsanlık camiası veya tek başına insan, her ne şekilde olursa olsun, hiçbir vakit ve hiçbir zaman ilahsız kalmamıştır.

İnsanın, insan üstündeki bu tür, şeytanvarî İlâhlık id­diasının neticesinde neler olduğunu, şu basit misal gözle­rimizin önüne serebilir: İlahî irfan ve temyizden mahrum bir kimsenin polis müdürü veya herhangi bir idareci oldu­ğunu farzedelim; bu şahıs kendiısini bir şey oldum zan­nederek, selâhiyetini nefsine âlet eder ve bir nevi uluhiyet iddiasına kalkışarak, gücünün yettiği kimselere karşı şid­det ve tahakküme yeltenir. Haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarır. Ve bu şekilde adalet mülkünü tarumar eder. Ne oldum şarabını içtiğinden, benlik sarhoşluğunun ona daha neler yaptıracağını siz tasavvur buyurunuz...

Allah'a değil de nefsine tapanların bu kabil rububiyet ve uluhiyet iddiaları ile içtimaî hayat içinde kuvvet ve nüfuz mevkilerini ele geçirmeleri neticesinde, çok kere zulüm, isyan, gayri meşru menfaat temini, ölçüsüzlük. eğrilik ve sayılmayacak derecede rezaletler bir korkunç âfet gibi cemiyeti kırar geçirir. Fıtrî olarak temiz ve hür yaratılmış olan insanı, bin bir türlü esaret kanunları, zindanvarî ve ıstırap dolu bir hayata mahkum eder. Böyle bir icraatın neticesinde ise, o cemiyet geriliğin karanlık ve korkunç pençesinde yıkılışa mahkum olur, gider.

Doğrunun ve doğruluğun cevheri, Peygamber efen­dimiz (Hak Taalâ, O'na O'nun âline ve ashabına salavat ve selâm göndersin.) Ne kadar doğru buyurmuşlardır:

"Allahu Taalâ (azze ve celle) buyuruyor ki: Ben kulla­rımı temiz yarattım. Sonra şeytan gelip, onları yollarından saptırdı. Onlara helâl olan şeylerden kendilerini mahrum bıraktı." (Hadis-i Kudsî).

İşte insanların başlarına gelen belâların, musibetle­rin, rezaletlerin ve fenalıkların dalbudak saldığı kök bu­dur. Gerçek mânada bir ilerlemeye engel teşkil eden sebepler de bu noktadan çoğalıp yayılmaktadır. Ahlâkı bozan, ilmi, fikri kuvvetleri felce uğratan, medeni yasa­yışa zehir katan, cemiyet hayatını dejenere eden, siyasi ve iktisadi hayatı faziletten uzaklaştıran ve özrt olarak insanlığı insanlıktan uzaklaştıran hep bu korkunç mese­ledir. İnsanlık zincirinin ilk halkasından bu güne kadar, şer ve kötülüğün bu korkunç fideliği devam edegelmektedir. Maddî salgın hastalıklarından daha müthiş olan bu tahribatı durduracak tek bir çare vardır. İnsan, bu çeşitli ve türlü türlü uydurma Tanrıcıkları, ilâh­ları ve Rab'cikleri bir tarafa bırakarak, yalnız ve yalnız Cenab-ı Rab - ül - âlemi'ni Rabb olarak tanıması şarttır. O zaman, bu dertlerden bu belâlardan tamamiyle kurtul­muş olunur. Bundan başka ne çare ve ne de çıkar bir yol vardır. Hangi fikre, hangi felsefeye veya hangi doktrine sığınılırsa sığınılsın bu çeşitli ilâhlar. Onların ensesine binecek ve bunlardan kurtulamı­ya­cak­lardır.

 

PEYGAMBERLERİN İSLAH EDİCİ ÇALIŞMALARI

 

İnsan hayatını temelinden düzeltmek, onu yaratılı­şına uygun yola sevkedebilmek için, Enbiyâ (A.S.)'nın nurlu kafilesi, en çetin gayret ve çalışmaların bayraktarlı­ğını yapmışlardır. Bu insanlığın gerçek rehber ve mürşit­lerinin mücadelelerindeki esas nokta, insanların insanlar üstündeki uluhiyet ve rububiyet iddialarını kökünden sö­küp temizlemekti. Onların aslî meslek ve heyetleri, in­sanları şu yalancı, uydurma Tanıcıklardan ve Rabcikler­den ve bu şerli sultanın zulmünden, haksız menfaat sö­mürücülüğünden kurtarmaktı.

Onların pırıl pırıl ışıldıyan ulvî maksatlarının hedefi şu idi: İnsana insanlığını öğretmek, insanı insan karşı­sında baş eğdirmemekti. Bütün insanların eşit olduğu fikrini tatbiki olarak gerçekleştirmekti. İçtimai hayatı ada­let üzere tesis etmekti. Ve yine insanlara, Allahu Taalâ'ya ibadet etmenin yolunu açmaktı.

Onların hepsinin de büyük müjdeleri şöyle idi:

Ey kavim, Allah'a ibadet ediniz, sizin O'ndan gayrı bir İlâhınız yoktur.[33]

Fakat Hazret-i Muhammed-î Arabî (S.A.S.) bu tevhid akidesini en güzel şekilde beyan etmişlerdir:

"İşte ben sizi uyarıcıyımdır. İşte, Vahid - ul - Kahhar olan Allah'tan başka bir ilâh olmadığı hakkında sizi uyarı­yorum. Göklerin ve yerin ve bu ikisinin arasında bulu­nanların da Rabb'i ancak O'dur." (Sad: 65 - 66).

"Elbette ki sizin Rabbınız gökleri ve yeri yaratmış bulunan Allah'tır"

(A'raf: 54).

"Güneş, ay ve yıldızlar, hep O'nun emrine boyun bü­kerler. Dikkat, yaratmak da "emr" de O'nun değil midir?"

(A'raf: 54).

İşte, O, bir ve tek olan Allah sizin Rabbinizdır. O'n
dan başka herhangi bîr İlâh yoktur. Her şeyin yaratıcısı
O'dur. Bunun için sizin O'na kulluk etmeniz' lâzımdır. O
sizin her şeyinize ve her işinize yeter.   

(En'âm, 102).

"İnsanlara ancak Allah'tan başka birisine ibadet et­memek için emir verildi. Temiz bir yol ile ihlâs ile ibadet edercesine ibadet..."

(El-Beyyine: 5.)

"Geliniz bizimle sizin aranızda müşterek bulunan (husus) ta birleşelim ki, Allah'tan başkasına ibadet etmiyelim. O'na hiçbir şekilde ortak koşmıyalım, Allah'tan gayrı, aramızda bazımızı da kendimize Rabb diye uydurmıyalım."

(Âl-i İmran: 64).

İşte bu mânâ âleminden doğup da karanlık dünya­mızı aydınlatan sesler, insan ruhunu, insan aklını, insan fikrini ve düşüncesini hep bu maddî kuvvetlerin baskı ve köleliğinden kurtarmak gayesini hedeflemektedir.

İşte bu emsalsiz düstur, gerçek hürriyetin yegâne anahtarıdır. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) in örnek davranışı Kur'an-ı Kerim'de şöyle tavsif edil­mektedir:

"(Bu Peygamberdir ki), onların sırtından yüklerini kaldırıp, onların (boyunlarındaki) zincirleri çözer."

 

SİYASÎ NAZARİYENİN İLK USULÜ

 

Peygamberler (A.S.) Örnek ve ideal insan yaşayışı için öyle bir düzen tanzim etmişlerdir ki, bu nizamın mih­veri ve merkezi, bu nizamın cevheri ve ruhu, İslâmın si­yasî görüşünün temeline dayanır. Bu siyasî nazariyenin de esası ve temeli şudur: islâm'a göre, hüküm vermek ve kanun vazetmek hakkı ve selâhiyeti tamamen insanlar­dan alınmış ve insanların elinden çıkmıştır. Bütün insan­lar, ister toplu halde olsunlar, isterse tek başlarına ol­sunlar, kanun yapmak ve hüküm vermek İslâm'da yalnız Allah-u Taalâ'ya aittir. Bu selâhiyet (yetki) ancak ve kesin olarak Hak Taalâ'nın elindedir.

İşte, "Hüküm Allah'tan başkasının değildir. (Onun emri gereğince, sadece kendisine itaat edilecek), kendi­sinden başkasına (her ne şekilde olursa olsun) ibadet edilmiyecektir. İşte sağlam din de budur."

(Yûsuf: 40).

"Derler: Emrin hakkında bize de bir iş düşer mi? Söyle: Emr tamamen Allah'a mahsustur."

(Âl-i îmran: 154)

"Dilinizin vasf edip, yalan uydurduğu gibi, buna helâl, şuna haram demeyiniz."

(En Nahl: 116).

"Her kim Allah'ın nazil kılmış bulunduğuna göre hü­küm vermezse, işte o kâfirlerden olur."

(Maide: 44).

Bu nazariyeye göre, hâkimiyet: (Sovereignty) tek ba­şına ve yalnız Allah'a aittir. Kanun koyucu: (Law - giver) yalnız Hak Taalâ'dır.[34] Herhangi bir insan, bu insan pey­gamber bile olsa yine kendi indinden (yanından) hüküm vermekten yahut da bir hüküm kaldırmaktan menedilmiş­tir. Bütün peygamberler dahi Allah'ın hükmüne itaat et­mek mecburiyetindedir.

"Ben, ancak bana vahyolunmuş şeylere tabi olurum."

(En'âm: 50)

Tüm insanların da bütün peygamberlere (A.S.) taat etmelerinin sebebi O'nlar kendiliklerinden hüküm ver­mezler, kendileri kanun yapmadıkları gibi yalnız Hat Taalâ'nın hükümlerini ve kanunlarını beyan ettiklerinden­dir.

"Hiç bir peygamber göndermedik ki, ancak Allah'ın izni ile kendisine itaat edile." (En – Nisa: 64)

"İzin": (Sanction).

"İşte bunlar o kimselerdir ki, onlara kitap, lıükm
ve nübüvvet verdik."
(En'am: 89)

Hüküm: (Authoritv)

Hiç bir beşerin haddi değildir ki, Allah'ın böyle bir ki­tabı, hükmü ve nübüvveti gönderilmiş olduğu halde, halka şunu söylesin; "Siz, Allah'a değil de bana kul ola­caksınız." Aksine böyle bir ihsan ve müjdeden sonra, insanlığa şöyle hitap edilir:

"Siz gelin de Allah'a kul olun."

(Al-i İmran: 79)

Buna göre İslam Devletinin aslî özellik ve prensipleri hakkında Kur'an-ı Kerim'deki (yukarıda anlatıldığı gibi) temel kaideleri açıklayalım:

1. Herhangi bir zümre, herhangi bir aiIe, silsile, sü­lâle, hanedan, herhangi bir sınıf veya devlet, hükûmet ve saltanat dahi, meşru ve gerçek hâkimiyet sahibi değildir. En yüksek hâkim: Hâkim-i A'lâ (sovereign) yalnız ve an­cak Allah Taalâ'dır. Diğerleri hep tebaa ve reayadırlar.

Kanun yapmak "Kanun vazetmek" de Allah'dan başka kimsenin hakkı değildir. Bütün müslümanlar topla­nıp bir
araya gelseler dahi, kendileri için bir kanun vaz' edemez­ler. Aynı zamanda, Hak Taalâ'nın koymuş olduğu kanunları da en ufak bir şekilde tevil ve tahrif edemezler ve değiş­tire­mez­ler.[35]

2.      İslâmî devlet de yalnız Allah tarafından pey­gam­beri vasıtasiyle gönderilmiş bulunan kanuna, - herne şekilde olursa olsun, her ne halde bulunursa bulunsun - istinat etmelidir. Bu devletin idarî eşlerini yürütecek olan hükümet de, ancak ve ancak bu kanunlara itaat etmek ve bu kanunları nazarı itibara almak şartıyla idarenin ba­şında bulunabilir. Bu hükümet, ancak Allah'ın kanunlarını icra etmekle mükelleftir; başka bir şey yapamaz.

 


İSLAMİ HÜKÜMETİN VAZÎYETİ VE ŞEKİLLERİ

 

Bu konu incelendiği zaman, ilk nazarda şu hususlar göze çarpacaktır: İslâmî hükümet, Avrupa-vâri gayrı - dinî Cumhuriyet (Seculer Democracy) değildir. Ancak bu isim felsefî noktayı nazardan Cumhuriyet olmuştur. Gayrı - İslâmî cumhuri hükûmette, en "yüksek hâkimiyet" ül­kenin sâkinlerinin çoğunluğunun elindedir. Onların gö­rüşlerine göre, kanunlar yapılır; onların görüşlerine göre bu kanunlarda değiştirmeler olur. Bu kanunlar istendiği zamanda icra ve infaz edilir yahut da icra edile­mez, kâğıt üzerinde kalıp gider, islâm'da ise böyle bir şey yoktur ve olamaz.

İslâm'da insanların yaptığı kanunlarla mukayese ka­bul etmiyecek yükseklik ve derecede bir kanun yap­ma makamı vardır. O da Allah Taalâ'dır. Resulleri vasıtasıyle bu gerçek ve ulvî kanunlar gönderilmiş olup bu hükümler milletlere ve hükümetlere tebliğ edilmiştir- Bu bakımdan Islâmî Hükümete, Avrupavârîmânada"Cumhuriyet de­mek"imkânsızdır. Böyle bir Islâmî Hükümete; "İlâhî Hü­kümet" is­mi vermek daha doğru olur. İşte bu İstılaha ingilizcede de (theocracy): dinî hâkimiyet denebilir. Fakat bu­rada da yine mühim bir başkalık vardır. Avrupavârî (theocracy) ile islâmî teokrasi, yine biribirinden ayrı ve bambaşka bir şeydir. Avrupa teokrasisinde malûm bir zümre, bir ruhanî sınıf,hususî bir mezhebi topluluk (Priest Class) Hak Taalâ'nın ismini- kullanarak, kendi­lerine alet ederek, bu ismin arkasına sığınarak, kendi­leri hâkimiyet", ele geçirirler, kendileri kanun vaz eder­ler ve bu kanunları da yürürlüğe koymak yolunu tu tartar.[36]

Bunlar, amelî ve fiilî bir şekilde, kendilerini Tanrı ye­rine koyarak, halkın üzerine musallat olup, halkın ense­sine binerler. İşte böyle bir hükümete, böyle bir durumda İlâhî hükümet yerine, şeytanî hükümet ismi vermek daha doğru olur.

Bunun aksine, İslâmî teokrasi, bambaşka bir mahiyet arzeder. İslâmî teokraside hâkimiyet herhangi bir ruhanî zümrenin yahut da mezhebin ve dinî bir sınıfın elinde değildir. Bu hâkimiyet bütün müslümanların, hattâ tek tek her müslümanın elindedir. Bütün müslümanlar, hattâ müslü­man­ların her ferdi bile, Allah Taalâ'nın kitabı ve O'nun Resulünün sünnetine uyarak bu hâkimiyeti yürütüp giderler. Eğer bana bu husus için ayrı ve yeni bir İstılah ortaya koymak ve bir terim ismi vermek müsaadesi veri­lirse, ben buna (Theo - democracy) yani "İlâhî cumhurî hükümet" demek itsiye­ceğim. Zira, böyle bir hükümette böyle bir idare sisteminde "hâkimiyet" yalnız Hak Taalâ'nın elindedir. Allah'ın iktidar-ı âlâ'sının (Paramaouncy) sayesinde, müslümanlara mahdut ve sınırlı bir şekilde, genel hâkimiyet: (Limited Popüler soveicignity) verilmiştir. Böyle bir hükümette, inzibat, intizam ve uygulayıcı kuvvetler: (Executive) ve tanzim etme işi (Legistature) müslümanların görüşüne bırakıl­mıştır. Hükümet idaresinin başında bulunanları, müslümanlar istedikleri zaman azletmek yetkisine sahip­tirler. Bütün nizamlar, muamelât ve şeriatı ilâhî'de hak­kında açıklık bulunmayan hükümlerde, müslümanların icmâ şeklinde alacakları müşterek kararla ve ilâhî kanuna mutabık olması şartiyle hüküm ortaya çıkarırlar. İlâhî kanunun tefsiri ve şerhi de hiçbir zümreye, hiçbir hane­dan veya nesle yahut da bir hususî topluluğa verilmiş değildir. Bütün müslümanlar arasında herkes bu hakka sahiptir. Ancak, ictihad kabiliyeti olmak ve bu mevzuda derin bilgi sahibi olmak şartı ile tefsir ve şerh edilebilir. İşte bu itibarla bu hükümet bir demokrasi hükümetidir. Ancak, böyle bir demokrasi hükümetinde de İlâhî kanun mevcut olunca, Allah Taalâ'nın Resulü vasıtasiyle gön­dermiş bulunduğu hükümler elde olunca da, herhangi bir müslü­man, ister bu müslüman bir tek kişi olsun, isterse herhangi bir emîr olsun; yahut kanun koyan zümre olsun, müctehid veya âlim olsun, dinde en ileri gelen bir şahsi­yet olsun, hattâ bütün dünyadaki Müslümanlar bir araya toplanıp gelseler dahi bu İlahî kanun hükümlerinde en ufak bir değişiklik yapmak hakkına sahip olamazlar. İşte bunun için bu hükümet nizamı "teokrasi" dir.

Yukarıda bahsedilen hususları biraz daha etraflıca şerh etmeğe çalışalım: İslâm'da demokrasinin hudud landırılması ve bu şekilde kayda bağlanması niçin ve ne sebepledir? Bu hududlandırmanın ve kayda bağlanmanın şekil ve nevileri nedir?

Bazıları bu hususta itirazda bulunurlar. Hak Taalâ böyle yapmakla, insandan, akıl ve ruh serbestisini kal­dırmıştır. Halbuki, hakikat tamamen bunun tersinedir. Hak Taalâ insandan akıl ve ruh serbestisini kaldırmadığı gibi; akla, düşünceye, hattâ vücuda ve cisme de serbest­lik vermiştir. İşte bunun en kesin delili de kanun koymak işini Hak Taalâ'nın kendi elinde tutmasıdır. Kanun yap­manın Allah'ın elinde bulunması, insanın fıtrî serbestliğini elinden almak için değil, belki bu fıtrî serbestliği korumak içindir. Böyle olmasaydı, insan esas yolu şaşırır ve ken­disini, kendi ayağı ile çamura yuvarlayıp giderdi.

Avrupanın isim uydurup taktığı şu gayrı - dinî Cum­huriyet, iddia edildiği gibi, halk hâkimiyetine (Popular sovereignity) ye dayanır. Bu huausta biraz düşünmek ve bu meseleyi tahlil etmek lâzımdır. O zaman göreceğiz ki, toplanıp da hükümet kurmuş olan halk kendisi bizzat kanun yapıcı değildir. Hattâ kendileri de bu kanunları icra ve infaz etmezler. Onlar, hâkimiyeti muayyen bir zümre­nin eline vermişlerdir. Bu zümre halkın yerine halka ka­nun koyarlar. Bu kanunları da yine bu zümre infaz yolunu tutar. Bu maksat için de bir seçim şekli tertiplenmiştir. Bu kanun yapan ve seçilmiş olan zümrenin düşüncesine göre, halk, ahlâk, emanet, diyanet ve adalet nimetlerin­den mahrum bulunmaktadır. Seçilen zümreye göre, hal­kın düşüncesinin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Yâni halk hiçtir. Bunun için de seçimleri kazananlar ve seçimlerde muvaffak olanların çoğu, halk üzerindeki servetleri, bilgi­leri, ataklıkları, hitabet kabiliyeti ile ya­lan vaatler ve alda­tıcı propaganda sayesinde seçilirler. Halk onlar için kan­dırılan ve menfaatlerine göre güdülen bir zümredir. Bu usullerle ahmaklaşan ve daima gerçek dışı hâdiselerle başbaşa bırakılan kamuoyu bu güruha kendilerini idare edecek yetkileri vererek, işin içinden çıkarlar. Politika bezirganları (tacirleri) da iş başına geçince de servetlerini daha çok arttırır, şahsî menfaatlerini ön plana alarak, devletin ve milletin sırtından daha müreffeh geçinmek için, hususî sınıfların faydalanmaları uğrunda kanun çıka­rır, nizamlar düzenlerler. Bu çıkarcı kanunların maddî yönü zavallı halkın sırtına yüklenir. İşbu belâ Amerikada da vardır, İngilterede de mevcuttur. Bütün Cumhuriyet cennetinde yaşadıklarını iddia eden memleketlerin hep­sinde de aynı durum cereyan etmektedir.

Meselenin bu tarafını gözden geçirdikten sonra, şimdi farz edelim ki, bu seçilmiş zümre, halkın istekleri ve halkın rızası üzerine kanunlar yapıp yürütme yolunu tut­muştur. O zaman şunu da görüyoruz ki, halkın kendisi bu kanun ve nizam mefhumundan hiçbir şey anlamamakta­dır. İnsanın fıtrî zaafının neticesinde, bazan kendisine ait işlerin çoğunu, her tarafını veya her cephesini göremez. Bu yapılan işleri hakikat derecesinde tâyin edemez. Hattâ bir çok hususu asla göremez haldedir. O zaman bu gibi işlerin çözümü, (Judgement) da tek taraflı olur. Bu­nun üzerine, tesir altında kalmak, tarafgirlik, şunun bunun tavsiyesine uymak olmak, hattâ kendi nefsinin arzusuna uymak ve bu gibi şeylerin baskısı altında, saf ve temiz olarak aklî ve ilmî hususlarda insanın tarafsız olarak fikir belirtmesine imkân yoktur. Ve hattâ çok kere, aklî ve ilmî hususlarda, gayet açık ve gayet belirli meseleler dahi, yukarıda bahsettiğimiz, tesir altında kalmalar, tarafgirlik­ler, nefsânî istekler ve sairenin karşısında mağlup olup giderler! Bu noktanın isbatı için bir hayli misâl vermek mümkündür. Burada bir tanesinden bahsedebiliriz:

Bir zamanlar Amerikada içki içme yasağı kanunu (Pro­hibition Law) ortaya çıkmıştı. İlmî olarak, içkinin sıh­hate zararlı olduğu ispat edilip ileri sürülüyordu. İçkinin aklî ve zihnî kuvvetler üzerinde kötü tesirleri olduğu be­yan ediliyordu. Medenî hayatı berbat ettiği ortaya atılı­yordu. Bu gerçekler kabul edildikten sonra, Amerikan kamuoyu, içki içmenin yasak edilmesine razı oldu. Neti­cede içki içmenin yasak edilmesi için bir kanun teklif edildi. Nitekim bu kanun halkın onayı ile kabul edildi.[37]

Fakat kanun yürürlüğe konunca, yine bu kanuna onay vermiş bulunan halk, kanuna karşı geldi. Bu kanunu dinlemiyenler gizlice daha çok içki içtikleri gibi, gizlice yapılan içkiler daha kötü ve sıhhat için çok daha zarar­lıydı. Yapılan istatistiklerdeki rakkamlar, içkinin serbest olduğu zamandan daha fazla içildiğini ispat ediyordu. Bunun neticesinde de suçlar çoğaldı; yapılmadık rezalet kalmadı. Nihayet yine aynı halk, bu defa rey vererek, eskiden haram (yasak) kılmış oldukları içkiyi bundan böyle helâl (serbest) kıldılar.[38] İşte içkinin haram olduktan sonra tekrar helâl kılınması, ilmî ve aklî bakımdan, içki hakkında Önce düşünülen hususların yanlış olduğu ve içkinin zararlı değil de faydalı bir şey olduğu ispat edildiği için değildi. Yalnız, halkın kendi cahilane isteklerine bağlı bulundukları ve nefsânî arzularına karşı gelemedikleri için, içki helâl kılındı.

Böyle bir halk, kendi hâkimiyetini ve kendi nefsini şeytana uydurmuş ve bu şeytanın tahakkümü altına gir­miştir. Nefsânî emeller kendilerine İlâh olmuştu. İşte bu ilâhlarına kulluk etmek için de bu kanunu değiştirip, za­rarlı olduğunu bildikleri halde, içkiyi yine serbest bıraktı­lar. Akıl, ilim ve mantık gereğince bu nesnenin zararlı olduğu bilindiği halde, yine bu kötülüğe boyun eğdiler. Buna benzer daha bir çok tec­rübe vardır. Bu tecrübeler­den şu kesin neticeye gitmek mecburiyeti vardır. İnsan kanun koyma: (Legislator) ehliyetine ve kabiliyetine sahip değildir. Eğer bir insan diğer ilâhlara boyun eğip kulluk etmezse bile, yine her ne şekilde olursa olsun, kendi nefsânî isteklerine boyun eğip kulluk edecektir. Kendi şeytanî nefsini kendisine ilâh yapıp onun hükmüne uya­caktır.

Bunun için, insan hürriyeti bir ölçü içinde münasip bir şekilde ayarlanmış olmalıdır. Bu sebepten dolayı Hak Taalâ'da İslâm'da bazı ölçüler ve hadler tâyin etmiştir. Bilindiği gibi islâm'da bunlara "Hududullah: (Divine Limites) denir. Bu hudud, bu ölçüler, insan yaşayışının her sahasına, her şubesine birkaç usul, nizam ve bazı kesin ahkâm hükümler koymuştur. Bunun neticesinde yaşayışın her sahasında denge ve ahenk elde edilmiştir. Asıl sebep de şudur ki, siz tam olarak istediğinizi yapar­casına serbest olursanız, başkalarının hukukuna tecavüz etmeniz de aynı nisbette artacağından bazı nizamlar: (Regulations) da yapmak lâzım gelir. Bu nizamlarla ser­best davranışa bazı ölçüler ve bazı hududlar tayin edilir. Bu ölçülerin hiçe sayılmasına ve hududun aşılmasına müsaade verilmez. Çünkü bu ölçülerin bozulması ve hududun aşılması, hakikatte başkalarının hakkına teca­vüz edildiği, yaşayış nizamının bozulmasına ve bu şe­kilde işlerin fâsid bir hâle gelmesine sebep olacaktır.

Misâl olarak, insana ait geçim sistemini gözönüne alalım. Hak Taalâ, şahsî mülkiyet hakkı üzerine zekâtı farz kılmıştır. Faizi ve tefeciliği menetmiştir. Gayr-ı meşru ortaklıkların ve ticarî anlaşmaların önüne set çekmiştir. Veraset için ka­nun koymuştur. Para ka-zanmanın ve harcamanın usulleri bil­dirilmiştir. Bütün bunların ne şe­kilde olacağını göstermiştir.

İnsan, eğer gösterilen bu usuller üzerinde hareket ederse ve kendi işini gücünü bu gösterilen şekillere uy­durmuş olursa; o zaman, bir taraftan kendi şahsî ser­bestliğini ve şahsî hürriyetini: (Personal Liberty) muha­faza etmiş olmakla beraber, diğer taraftan da sınıf müca­delesi: (Class War) ne son verilmiş olup, bir zümrenin diğer zümre üzerinde tahakküm etmesinin ve bir sınıfın diğer halk sınıflarının üzerine musallat olmasının ortadan kalkması sağlanmış olur. Bu esas kaideler olmaksızın ferdî servet azmanlığı olan zâlim kapitalizm, işçi sınıfı üzerinde diktatörlüğünü kurarak, cemiyetteki dengeyitahrip etmiş olur.

Yine bunun gibi, ailevî hayata: (Family Life) gelelim. Hak Taalâ, şer'î giyinme ve kuşanma, şeref ve namus, erkeğin idareyi elinde bulundurması; karı - koca, çocuk­lar, ana - baba hak ve vecibeleri, nikâh, boşanma, hul' (boşanma müddetinin sona ermesi) hükümleri, taaddüdü zevcat (Pol­ygamiy): (çok kadınla evlenmenin) şartı ve müsaadesi; zina ve kazf (zina ve bu hususta başkalarına iftira atmak) müeyyide ve cezalarını tâyin etmiştir. Bunlar huduttur, bunların her birine gereken dikkat ve saygının gösterilmesi lâzımdır. Fertler bu hususlara ne kadar uyarsa olursa, cemiyetin bünyesi de o oranda sağlam ve sıhhatli olur. Aksi takdirde, insanın evi kendisi için bir zindandan farksız bir hale gelir. Eğer İslâm'ın aile husu­sundaki mühim prensipleri lâyıkı veçhiyle tatbik edil­mezse, kadının şeytanî serbestliği, günümüzdeki gibi insan medeniyetini kökünden ve temelinden dağıtıp ber­bat eder.

Yine aynı şekilde, insanların medenî ve içtimaî hak­larını korumaları için Hak Taalâ "Kısas Kanunu"nu bu­yurmuştur. Hırsızlık edenin cezası elinin kesilmesidir. İçkinin haram kılınması, kadınlara ait örtünme emri ve bunlar gibi müstakil kaideler de vaz, edilmiştir. Bu müey­yidelerle fesadın ve anarşinin önü alındığı gibi bu gibi hastalıkların cemiyete girdiği kapı da en kuvvetli şekilde kapanmış olur.

Şimdi burada ben, Hududullahın geniş ve mükemmel fihristini size çizecek ve bunları sıralayacak değilim. Bunların insan yaşayışı için ne kadar ehemmiyetli ve ne kadar zaruri olduklarını birer birer sayıp dökecek de de­ğilim. Burada size ancak şu kadarını söylemek ve hatır­latmak istiyorum ki, Hak Taalâ öyle bir müstakil, değiş­mez ve tadil kabul etmez bir düstur (Constitution) koy­muştur ki, bu düstur insanın ne ruhî serbestliğini ortadan kaldırır, ne de onun aklî ve fikrî hürriyetinin elini kolunu bağlar ve iptal eder. Belki, bunlar için saf, temiz ve doğru bir yol gösterilmiştir ki, insan kendi cehaleti ve zaafından dolayı, her zaman düşebildiği hatâ ve unutkanlıktan kur­tulup, kendi fikrî ve aklî kuvvetlerini yanlış yolda harca­masın. Ve insan hakikî felah ve ilerleme yolunda doğru caddeyi tutup, yürüyüp gidebilsin.

Faraza, sizin bir ara dağlık mıntıkaya yolunuz düş­müş olsa, yoldan geçerken göreceksiniz ki, bir tarafta derin dereler, diğer tarafta sarp kayalar vardır. Caddenin kenarına da işaret taşları konmuştur. Yoldan geçen yol­cuların, yanlışlık yaparak, bir tarafa çarpmamaları ve uçuruma yuvarlanmamaları için. İşte burada yolu göste­ren işaretler, yolun kenarına dikilmiş bulunan bu korku­luklar ve işaret taşları yolcuların hürriyetlerini kısıtlamak gayesi ile mi konmuşlardır? Elbette ki, aklı selim böyle bir iddiayı geçerli görmez. Asıl maksat, yolcuların selâmetini korumak ve onları tehlikeli durumdan kurtarmak, onları muhtemel bir tehlikeye karşı ikaz etmektir. Her döne­meçte, her viraj başında, herhangi bir tehlikeli yerde bu gibi işaretler ne için konmuştur? Pek tabiidir ki, sizin doğru yoldan sapıp tehlikeye düşmemeniz için Yok, aksi takdirde bu işaretler dikkate alınmaz da hürriyet sarhoş­luğu ile gelişi güzel yol yürünürse ölüm tehlikesi de ken­diliğinden davet edilmiş olur.

İşte Hak Taalâ da bunun için; yâni selâmet yolunu tutup da maksada ulaşmamız için, bu şekilde "hudut" tayin etmiştir. Bir düstur kararlaştırmıştır. Bu hudut, insan yaşayışındaki yolculuğun doğru ve şaşmaz istikametini tayin eder. Aynı zamanda, yol istikameti boyunca her hangi bir dönemeçte, virajda, yolun herhangi bir tehlikeli yerinde, size doğru istikameti, bu yol işaretleri gösterir. Siz bu işaretleri takip ederek caddede tehlikeye düşme­den yürüyüp gidersiniz. Size de o tarafa değil, bu istika­mette yürürseniz doğru yolu bulursunuz deniyor ve bu yol işaretlerle gösteriliyor.

 Hak Taalânın mukadder kıldığı bu düstur, değişmez ve değişme kabul etmez bir düsturdur. Eğer siz isterse­niz, bazı Avrupavârilik felâketine uğramış Müslüman ül­keler gibi, bu düsturu aykırı harekete kalkışıp bu düstu­run aksine bir yol tutsanız bile, yine siz bu düsturu değiş­tirmiş olamazsınız. Çünkü bu düstur kıyamete kadar ka­lacaktır ve değişmeyecektir. İslâmî hükümet de kuru­lunca yine bu düstur üzerine kurulacaktır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye durdukça bu düstur dünyada baki kalacaktır. Belki bu düstur bir zaman için dahi sizin ülke­nizden de kalkmış olmıyacaktır. Müslüman bulunduğu­nuz müddetce bu düstura bağlı bulunmanız şarttır. Buna mecbursunuz..

 

İSLAMİ HÜKÜMETİN AMACI

 

Bu "düstur" un ölçüsü dahilinde İslânıî Hükümetin kurulmasının maksadını da Hak Taalâ kendisi tâyin et­miştir. Bunun açıklanması hususunda da Kur'an-ı Kerim' in çeşitli yerlerinde, âyetler vardır. Cenab-ı Hak buyur­muştur ki:

"İşte biz peygamberlerimizi, parlak delillerle gönder­dik , onlarla birlikte Kitap ve Mizan (ölçü) de nazil kıl
dık kî, halk arasında adaleti kaim kılsınlar. Bir de "De
mir" i nazil kıldık ki, bunda şiddetli kuvvet, halk için de faydalar vardır."

 (El Hadîd: 25).

İşte bu âyet-i kerimede "Demir" den maksat, siyasî kuvvet yahut da "kuvvet-i kahire" (Coercive power)dir. Resullere de şu vazife verilmiştir ki, Hak Taalâ'nın nurlu hidâyeti ve Hak Taalâ'nın Kitabı ile onların eline verilmiş bulunan Mizan (ölçü) ile doğru ve sahih bir şe­kilde, mü­tevazin (Well Balan­ced) bir vaziyetde, halkın yaşayış nizamına rehberlik etsinler ve içtimaî adaleti: Social Justice) kaim kılsınlar. Kur'an-ı Kerim yine bu­yuruyor ki:

Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek dosdoğru namazh kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emr eder­ler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar. Bütün umurun âkibeti Allah'a râci'dir.                          

(El - Hacc, 41).

Siz halkın arasından çıkarılmış bulunan en iyi üm­metsiniz ki, mârufa (doğru yola) emr eder, "münker" den (eğri yoldan) men eder ve Allah'a iman eylersiniz.

(Âl-i İmrân, 110.)

 

İSLÂMİ HÜKÜMETİN HUSUSİYETLERİ

 

A. Müsbet ve alem şümul hükümet:

Yukarıdaki âyetlerin üzerinde düşünüldüğü zaman açık bir şekilde anlaşılacaktır ki, Kur'an-ı Kerim'in plan­ladığı hükümet'ten maksat, menfi (Negative) bir hükûfnet değildir. Bunun bir müsbet (positive) maksadı var­dır. Bu hükümetin hedefi halkın birbirlerine karşı, bir nevi üstün­lük tesis etmeleri değildir. Hürriyeti bir züm-le lehinde istimal edip yine bu zümreyi tafdil ederek onu memleket müdafaası için kullanmak da değildir. Bu nizamın değiş­mez iktizası, içtimaî adaleti ahenkli bir şe­kilde gerçekleş­tirerek, Allah'ın Kitabı'nın emri gereğin­ce, bu adaleti câri kılmaktır, îslâm Devletinin maksadı, cemiyetin bünyesini kemiren fenalıklar, ne şekilde olur­sa olsun, ne vaziyette bulunursa bulunsun ortadan kaldır­mak ve tahribat yaptığı yerden kesip atmaktır. Bu fena­lıkların yerine ne şekilde olursa olsun, ne vaziyetde bulunursa bulunsun, iyilikleri yerleştirmektir. Bu iyilikleri Hak Taalâ'nın Kitabında anla­tıp beyan ettiği gibi yürürlüğe koymaktır. Bu işleri başar­mak için mahalline ve yerine göre de siyasî kuvvetten faydalanmak ve siyasî kuvvet ve kudreti de kullanmak vardır. Bundan başka tebliğ, (propaganda) telkin ve tâlim de hesaba katılmıştır. Talim ve terbiyenin her şekli gözönünde tutulmuştur. Topluma olumlu şekilde tesir etmek, onların üstünde fazilete dayanan bir nüfuz kul­lanmak dahi hesaplanmıştır.

Malûmdur ki, bu şekildeki bir hükümetin, işlerini mu­ayyen bir daire içinde hududlandırmasına imkân yoktur. Bu tür hükümet alemşümul bir hükümettir. Böyle bir hü­kümetin çalışma sahası, bütün insanlığı kapsar. Bütün insanlık yaşayışının her sahasını sarar. Böyle bir hükü­met ve böyle bir teşkilât insanî yaşayışın her şubesinde hususî bir ahlâk nazariyesi ortaya koyar. Bu ahlâk niza­mını kendine has bir şekilde tanzim eder. Buna mukabil hiçbir şahıs, hiçbir kimse için hususî (private) muamele yoktur. Şahıslar arasında ayrılık gayrılık gözetilmez. İste bunun içindir ki, bu hükümet bir tür faşist veya komünist hükümet şekillerine benzetilmek istenmiştir. Fakat dikkat edilirse, bu hükümetin alemşümûllüğü olmakla beraber, içinde bulunduğumuz bu zamanda yaşadığımız bu asırda, ne tam mutlakiyet (Totalitation) ne de bir istibdat (Authoritataion) hükümetlerinin şeklindedir. Böyle bir hükümet şeklinde, şahsî hürriyet ortadan kalkmış değil­dir. Ne de böyle bir hükümette bir şahıs tarafından isten­diği gibi emir vermek yâni "âmiriyet": (dictatorship) gözönüne alınmıştır. Böyle bir hükûmetin çerçevesi başka bir şeydir. O da İslâmî hükümet nizamının esası demektir ki, bilinen hükümet şekillerinin hiçbirine uzaktan veya yakından bir benzer1ik arzetmez. Tamamiyle ken­disine ait bir yapıya sabittir. Hak ile bâtıl arasında ne kadar ince bir nokta vardır. Bunu idrâk eden bir basiret sahibinin kalbi şehadet eder ki, böyle ahenkli ve düzenli bir nizam, hakikatte insan eseri olamaz. Bu nizamı dü­zene koymak ancak Hak Taalâya mahsus olabilir. O da Hâkim ve Herşeyi bilen Hak Taalâdır.

 

B. Cemaat ve usul üzerinde kurulan bir hükümet

İslâmî hükümet düsturunun ikinci meselesi de şudur: Bu kuruluşun maksadı ve dünya çapındaki alemşümul ıslâhatı dikkate alınacak olursa bu mesele kendiliğinden açıklanmış olacaktır. Böyle bir hükümet ancak öyle bir halk arasında kurulabilir ki, bu cemaat bahsedilen düs­turlara iman etmiş, inanmış olsunlar. Bu düsturlara göre amel etmeyi kendilerine asıl hedef saysınlar. Onlar bu düsturların yalnız kurtarıcı vasıflarına inanmakla yetin­meyip, bu İlâhi sistemin bütün hususiyetlerini ve her noktasını iyi anlamış olmaları gerekir.

islâm, bu hususta herhangi bir coğrafî sınıra, renk (siyah, beyaz ırk vesaire) ve lisan şartına bağlanmaz. O, İlâhî nizamını bütün insanlığın karşısına çıkarmıştır. O, kendi yüce gayesini ve kendi İslah programını bütün in­sanlığın gözleri önüne sermiştir. Bu gayeyi bu programı kabul etmek isteyen herhangi bir kimse hangi ırktan ve hangi soydan gelirse gelsin; hangi memleketten, hangi milletten olursa olsun, bu İslam camiasına ortak olur. Bu cemaata karışır ve hükümet kurmak hakkına da sahip bulunur. Yok, bunları kabul etmediği takdirde, o zaman bu hükümeti kurmakta bir hakkı kalmaz. Ancak bu hükü­metin belirli hudutları maddi ve manevi hudutlar dahi­linde, "Zimmi" tebaa (Protected Citizen) vaziyetinde kalır. Bu zimmileri korumak için de İslâmda yine bunların hak­ları ve hukukları saklıdır.. Bunların canları, malları, haysi­yet, şeref ve namuslarının tamamının korunması da lâ­zım gelir. Ancak hükümet kurmak hususunda kendilerine bir hak tanınmaz. Zira, bu hükümeti kuracak olanların, böyle bir kuruluşa samimî olarak inanmaları ve bağlan­maları icap eder.[39]

İşte bu sebeplerden dolayı, İslâmın bu hükmüne isti­nat edilerek, onu Komünist Devlet sistemine benzetmek istemişlerdir. Fakat komünist devlette başka sistemlere bağlı bulunanlar da kurulacak olan hükümete iştirak ederler: Onları vazife dışı bırakmak, komünistlik yolunu takip eden hükümet sisteminde yoktur. Fakat bu husus, İslâm hükümetinde vardır. İslâmla komünistliğin arasın­daki büyük farklardan biri de komünistlik iktidarı elde edince, kendi prensip ve gayelerini başkalarının üzerinde zorla tatbik etmeye kalkmasıdır. Komünistlik halkın ma­lını, mülkünü, emlâk ve arazisini zorla alır. Terörün, adam öldürmelerin, kan dökmelerinin derecesi yükselir. Binlerce, on binlerce insanı Sibiryanın cehennemine gönderirler. Fakat islâm kendi prensiplerine inanmıyanları, kendi nizamına bağlı kalmak istemiyenleri, yani gayrı-Müslimlere o kadar lütuf ve şefkatle sinesinde (içinde) barındırmıştır ki, onların hakkında adaletle zu­lüm, doğrulukla eğrilik hususunda bir imtiyaz hattı bile çizmiştir. Bu âdi! hükümleri gözden geçiren herhangi bir insaflı kimse, bir bakışta şunu anlar ki, Hak Taalâ tara­fından gelmiş olan bu kurtuluş nizamının, beşeri hasta­lıkları ne şekilde ve nasıl çalışarak sıhhate kavuşturdu­ğunu anlar ve idrâk eder. Bu aydınlık sistemin, uydurma, düzmece ve yapmacık ıslahatçıların çizdikleri kanlı yol­dan geçmediğinî teslim eder. Her şeye ait hakkın hak­kiyle teslim edildiğini görür.

 

HİLÂFET NAZARİYESİ VE BUNUN ALTINDAKİ

SİYASÎ MESELELER

 

Ben şimdi size, İslâmî hükümetin teşkilatını ve bunun çalışma tarzını biraz olsun açıklıyacağım. Şu meseleyi de müteaddit defalar söylemiştim. İslâm'da yegâne ve tek Hâkim Allahu Taalâ'dır. Bu temel usulü gözönünde bu­lun­durarak, şimdi siz şu sual üzerinde düşünebilirsiniz. Yeryüzünde Hak Taalâ'nın kanununu hükümran kılmak için, çalışma yolunu tutanların mevkileri nedir? Ne olma­lıdır ve bu mevkileri nasıl elde etmelidirler? O zaman siz yine kendi zihninizde şu şekilde düşünmeniz lâzım gelir: Bu İlâhî kanunu tatbik etmek istiyenlere elbetteki Cenab-ı Hak tarafından bir vekalet, bir tâyin suretiyle selâhiyet verilmiş olması lâzımdır. Sahih ve doğru olarak bu mev­kileri ancak islâm onlara vermiştir. Nitekim, Kur'an-ı Ke­rim'de buyrulmuştur ki:

"Sîzin içinizden, iman edip de sâlih amel tutan kim­seleri, Allah yeryüzünde halife tayin etmeyi vaad eder. Nitekim sizden evvelkiler de halife tayin etmişti."

(En – Nur: 55)

İşte bu âyet-i kerime islâm hükümet nazariyesini: (The­ory of state) gayet açık ve belirli bir şekilde ortaya koy­mak­tadr. Burada iki esaslı nokta vardır:

Birincisi: İslâm'da hâkimiyet ve hükümet yerine hilâ­fet kelimesi kullanılmıştır. İslâm nazariyesine göre, Hâ­kimiyet Allah Taalâ'ya mahsustur. Madem ki, Rabb-ül-alemîn her mekânda ve her yerde hükümran olduğuna göre, islâm hükümetinin başındaki idareci olsa olsa Hâ­kim Alâh'ın bir halifesi: (Viegerent) olabilir. Bu kimse de ancak kendisine emanet edilmiş olan yetkiler dahilinde (delegated powers) icrai hükümet etmeye müsadelidir.

İkincisi de şu husustur ki, âyet-i kerime'de Halife ta­yin edilmek vaadi, bütün müminlere verilmiştir, Herhangi bir hususî şahsın halife olabileceği söylenmemiştir. Bun­dan şu anlaşılır ki, her mümin halife olabilir. Hak Taalâ tarafından müminlere vaad edilmiş bulunan halifelik de umumî hilâfettir. (Popüler vicegererency) Herhangi bir muayyen şahsa, yahut da aileye, hanedana, soya, silsi­leye, zümreye ve sınıfa mahsus değildir. Her mümin kendi yerine göre, Allah Taalâ'nın halifesidir. Halife olmak hasebiyle, bu müminlerin herbiri de fert fert ve tek tek Allah Taalâ'ya karşı sorumludur.

"Sizlerden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz de kendi sürünüzden sorumlusunuz."

(Hadis-i Şerif)

Bu halifelerden herbiri diğer halife karşısında halifelik bakımından hiçbir aşağılık ve seviyesizlik durumunda, değillerdir.

 

İSLAMİ CUMHURİYETİN VAZİYETİ

 

İslâmî Cumhuriyetin temeline ait esasları görmüş ol­duk. Umumi hilafet nazariyesini de incelersek şu netice­lere varmış oluruz:

1. Böyle bir camiada herkes halife olabilir ve herkes bir oranda dahilinde halifelik vazifesinde ortaktır. Bu şartlar altında, sınıf, zümre, doğum yeri, yahut da içtimaî mevki farkları ve imtiyazları artık geçerli olamaz. Bu ca­mianın fertlerinin herbiri, her bakımdan eşit ve aynı sevi­yededir. Yine bu camiada fazilet denilen vasıf, şahsî ka­biliyet ve insanlarla ilişki kurma ve şahsî davranışla elde edilebilir. Nitekim Zat-ı Risa­let­penahîleri (S.A.V.) müte­addit defalar açıkça beyan buyurmuşlardır ve özellikle Veda Haccında ümmetine şu şekilde hitap etmişlerdir:

"Ey insanlar! Dinleyin, sizin Rabbiniz Bir'dir. Ne Arabın Aceme, ne de Acemin Araba bir üstünlüğü vardır. Ne de beyazın Siyaha, ne de siyahın beyaza bir üstün­lüğü vardır. İşte, sizin içinizde Allah indinde en makbul bulunan da en fazla takva sahibi olandır."[40]

Mekke'nin fethinden sonra, bütün Araplar, İslâm'ın hayat saçan dairesi içine toplandılar. O zaman Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) kendi ailesine de — ki bunlar da Araplar arasında Brahmenler vaziyetine giriyorlardı. — hitap ederek buyurdu ki:

"Allaha hamd olsun ki, sizden câhiliyenîn kibir ve ayıplarını uzaklastırmıştır. Ey halk! İnsanlar iki çeşittirler, kerim olanlar Allah'a yaklaşır, (yükselir) fena iş tutanlar (kötü kimseler) ise, Allah'ın indinde alçalırlar. Halk hep Adem evlâdıdır. Allah da Ademi topraktan yaratmıştır. Allah Taalâ buyurmuştur ki, ey halk, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık.".

2. Böyle bir inancın meydana getirdiği toplumda, herhangi bir ferd yahut da bu camianın içinde ayrı bir zümre için doğum yeri, seviye belirten bir mevki (social status) veya büyük iş adamı olmak gibi vasıflar bu şekil­deki bir cemiyet mimarisi içinde ihtilâf (dissbilities) ko­nusu olamaz. Yine aynı cemiyet Örgüsü içinde, şahsî kabiliyette yükselmenin ve her meşru gayretin karşısına bu ihtilâf konusu çıkıp da fertleri bir noktada tutmağa mahkûm edemez. Çünkü, bu düzende her fert aynı hakka sahip olmanın imtiyazını taşır. İlerlemenin yolu fertlerin bütünü için açılmıştır. Fert kendi kabiliyet ve yeteneğinikullanarak gidebildiği kadar yolda yürür gider. Bundan başka bir yol da herkes için kapalıdır. Öyle ki, kölelerin ve bu kölelere ait çocukların da büyük makam­lar işgal ettiğine dair islâm Tarihi en kuvvetli bir şahittir. Söz konusu edilen bu köle ve çocukların, islâm ordula­rına yenilmez başkumandan ve önemli eyaletlerde vali (governor) oldukları ve o beldelerdeki ileri gelen eşrafın da bunun gibi idarecilerin hükmü altına girdikleri yine bilinen vakıalardandır. Ayakkabı tamircilerinin bile İslâmî İmamet makamının mümtaz şahsiyetleri olarak, memle­keti idare ettikleri de meşhur hâdiselerdendir. Dokuma­cıların, basma satan esnafın içinden muktedir müftüler, kadılar, fakîhler çıktığını saymakla bitirmenin imkânı yoktur. Bu sayısız ilim adamları, İslâm büyüklerini anla­tan kitaplarda hürmet ve rahmetle yâdedilirler.

Bir hadis-i şerif'de şöyle buyurulur:

"Size bir Habeşî köle dahi başkan olsa, onu dinleyip itaat etmeniz gerekir." [41]

3. Bu inançlarla bezenmiş bir camiada herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin: (group) diktatör olması için bir sebep düşünülemediği gibi bu tarz bir idarenin barı­nabilmesi de imkân haricidir. Çünkü bu durumda her müslüman bir halifedir. Hiçbir kimse veya bir zümre de, umum Müslüman­lardan hilâfeti alıp, kendisini mutlak hâkim ilân etmeye hakkı yoktur.

Memleketin idaresini ele alacak olan kimsenin asıl hususiyeti şudur: Ya bütün müslümanlar toplanıp rey verdikleri bir kimseyi halife seçerek, işlerini ona teslim edip kendilerine vekil tayin edecekler veya ıstılah mânasiyle bütün halifeler yâni bütün müslümanlar, onun halifelik etmesine, işleri yönetmesine muvafakat edip rıza göstereceklerdir. Seçilen bu zat, islâm Milletinin bütün işlerini düzene koymak ve memlekete ait her işi, Hak ölçülerine göre yürütmek için seçilmiş olup, yetki onun elinde toplanmış (concentrate) etmiş olacaktır.

Böyle bir mevkiye gelen zat, her şeyden önce Hak Taalâ'ya karşı mesul olup, aynı zamanda kendisini seç­miş bulunan, hilâfet hususunda kendisine vekâlet vermiş olan diğer halifelerin her ferdine karşı mesuldür.

Bu zat, mesuliyet hissi duymaz, kendisine gayrı meşru olarak, mutlak surette itaat ettirmek isterse ve kendini mutlak âmir (Dictator) haline getirirse, o zaman bu kimse bir halife değil, hakkı gasbeden bir suçlu duru­muna düşer. Nitekim bilinen bir gerçektir ki, her ne paha­sına olursa olsun, âmiriyet: (diktatörlük) hilâfetin zıddıdır.

Şüphe götürmez bir gerçektir ki, İslâmî Hükümet, bir alemşümul hükümettir. Yaşayışın bütün şubeleri, bu şu­belere ait teferruatlı kısımlar bu geniş dairenin içine sığı­nıştır. İşte bu Millîlik ve alemşümul mahiyetin sebebi ve asıl temeli de Allah'ın âlemşümul kanununu, İslâmî hü­kümetin her yönüyle tatbik etmesi içindir. Hak Tealâ ya­şayışın her dalında öyle yol gösterici hidayetler armağan etmiştir ki, aslında bu kurtarıcı ve faziletli düsturların dahi hayatı baştan sona kadar, kuşatması ve sarması gerekir. İslâm Hükümetinin kendi prensiplerine zıt hareket ederek bu hidayetleri ortadan kaldırıp, kanunsuz bir otorite hüvi­yeti (Regimentation) içinde polis vazifesi görme yetkisi de yoktur. Bu hükümet aynı zamanda, şu mesleği yapacak şu mesleği yapmıyacaksmız diye kimseyi zorlayamaz. Veya falan ilmi öğreneceksiniz, filân ilmi öğrenmiyeceksiniz şeklinde baskı yapma hakkı da yok­tur. Yine aynı şekilde, çocuklarınızı şu şekilde terbiye edecek, şu şekilde etmiyeceksiniz; hattâ başınıza şunu giyecek, şunu giymiyeceksiniz; şu alfabeyi kullanacak veya bu alfabeyi kul­lan­mıyacaksınız; kadınlarınızı şöyle giydirecek böyle giydir­miyeceksiniz tarzında kanunlar çıkarıp millete de dikte ettirmeğe hakları olamaz.

Bu ilâhî yetkileri, — bir zamanlar, Avrupadaki Alman ve İtalyan diktatörleri ellerine geçirmişlerdi. Türkiyede ve diğer islâm ülkelerinde meydana çıkan dikta yöneticileri yukarıda söz konusu edilen icraatlara girişmişlerdi; — İslâm, hiç bir zaman ve hiçbir suretle kendi nizamında hiçbir devlet başkanına bu gibi yetki vermemiştir. Bundan başka, mühim bir nokta da şudur ki, İslâm'da her ferd, bir tek şahıs olarak, Allah'a karşı sorumludur. Bu şahıs çer­çevesi içindeki mesuliyet (Personel Accountability) de başka kimsenin hissesi yoktur. Buna göre, her kim kanun sınırları içinde, tamamen serbest ve hür olmak isterse, kendisi için istediği yolu tutabilir. Her ne tarafa yönelmek dilerse, kendi kuvvetini dilediği tarafa yoğunlaştırabilir ve o yolda kullanabilir. Eğer bir emir hakkı ve yetkisi olmıyacak şekilde hareket ve icraata baş vurduğu tak­dirde, bu zûlmiyle Allahu Taalâ'yı âlet olarak kullanmış olacaktır. Bunun içindir ki, insanlık için örnek bir devir olan, Zat-ı Risaletpenâhîlerinin ve O'nun dört büyük ha­lifesine ait en mükemmel hükümetlerde bu gibi haksız bir kontrol altına alma (Regimentation) görülmemiştir.

4. Bu camiada, her reşid ve âkil müslümana, — ister erkek olsun, ister kadın olsun — yol tutma ve oy verme hakkı verilmiştir. Çünkü bunların her biri kendi durumla­rına göre bir halifedirler. Hilâfetin yükünü taşımaktadırlar. Hak Taalâ bu hilâfeti herhangi bir hususî ölçü, liyakat ve servetle şartlı kılmamıştır. Ancak iman ve ameli salih gibi bir şart konmuştur. Buna göre, rey vermek hususunda her müslüman aynı haklara sahiptir.

İslâm, bu prensipleriyle mükemmel bir Cumhuriyet sistemi ortaya koymuştur. Diğer taraftan da ayrılık, ferdiyetcilik (individualism) kapılarını tamamen kapatmış­tır. Çünkü ferdiyetcilik birliği dağıtıp ortadan kaldırır. Birli­ğin aksi ve onun tam zıddıdır. Böyle bir kuruluşta, fertler ile cemaat birbirleriyle yekvücut hale gelmiştir. Ne ferdin şahsiyeti toplumun içinde eriyip gitmiştir, komünizm ve faşizm düzeninde olduğu gibi — ne de ferd, kendi had ve hududunu aşarak topluma zarar verecek hâle gelebilir. — Batı dünyasındaki Cumhuriyet rejimlerinde olduğu gibi.

İslâmda, ferde ait yaşayışın maksadı, toplum yaşayı­şının maksadıdır. Yâni ilâhî müeyyidelerin cemiyete beninsetilmesi ve bu vesile ile Hakkın rızasına nail ol­maktır. Yine bu düzen içinde ferde mahsus bütün haklar ferde teslim edildiği gibi, topluma yönelik yükümlülükleri yerine getirmesi lâzımdır. Bu şekilde ferd ile toplum ara­sında bir bağdaşma vücuda getirilmiştir. Ferd, kendi im­kânlarını her hususta kullanmak yetkisine sahiptir. İlerle­miş ve gelişmiş bulunan bu imkânlar da toplumun kurtu­luşu ve aynı cemiyet çatısı altında yaşıyan kitlelerin ya­şama seviyesini düzeltmelerine yardımcı olur. Bu husus müstakil bir konudur. Fakat burada bu mevzuyu etraflıca izah etmek fırsatı malesef yok. Çünkü, yanlış anlayışların kapısını aralamamak ve İslâmî Cumhuriyete ait karakteri olduğu gibi gösterebilmek lâzım gelmektedir.

 


 

BÖLÜM: III



 

BİR KAÇ SÖZ

 

Kur'an-ı Kerim Allahu Taalâ'nın son kitabıdır. Bu ki­tapta yerin ve göklerin yaratıcısı, yaşayışın bütün esas meselelerine ait hidâyet yolunu, en mükemmel bir şekilde insanlara vermiş bu usûlü de her zamana mahsus olmak üzere, tatbikini emir buyurmuştur.

Her kim, bu usûlü gözönünde tutar ve bu usûle sıkı sıkıya bağlanırsa, muvaffak olup, kurt bulmuş olacaktır:

"Benim hidayetime tâbi olanlar için ne korku vardır, ne demahzun olurlar. Bizim ayetlerimizi yalanlayıp (gizle­yen) küfüryolunu tutan kimseler ise ateş ashabıdırlar. Kaldıkça hep orada kalırlar." (El – Bakara: 38- 39).

İşte Kur'an-ı Kerim'de bu yaşayışın her şubesine ait temel hidâyet yolu açıklanmıştır. Bu konunun esası, in­sana beşikten mezara kadar hidayeti göstermektir. — Hattâ mezardan sonraki yaşayış için dahi aydın bir reh­berdir. — Buna göre her ne şekilde olursa olsun, Hak Taalânın bu kitabı siyasî meseleleri sessiz kalarak ge­çemez. Kur'an-ı Kerim, din ile dünyanın birbirinden ayrıl­malarını, , fitne olarak göstermiştir. Kendisine inananlar­dan da şunu talep etmiştir:

Toplucahepiniz İslâm'a giriniz.

Aşağıdaki makalede Kur'an-ı Kerim'in siyasî tasav­vurları düzenlenmiş ve tertip edilmiştir.

Tefhim El - Kur'an, Mevlânâ Seyyid Ebû'l A'la El Mev­dûdînin tarihî tefsiridir. Bu eserde, içinde bulundu­ğumuz asrın meseleleri ve Müslümanların yeni düşün­celeri karşısında, Kur'an-ı Ke-rim'in hakikî mevzuları açıklanmış ve izah edilmiş, aynı zamanda güzel bir şe­kilde anlatılmıştır. Bu tarihî eser, beş ciltir. Bunlardan üç cildi basılıp bitmiş, dördüncü cilt baskıdadır. Bu satırların yazarı; bu tefsirin bütün bahislerini seçerek üç ayrı ma­kalede sıraladı. Bu makalelerdeki mevzular siyasî ni­zama aittir.

Kitabın birinci kısmı Kur'anın Siyaset Nizamı ismi al­tında bu bahisleri ortaya koymaktadır. Siyaset Nizamına ait esas meselelerden bahsedilir. Diğer kısımlarda ise bu bahislerin tâli ve yan bahislerinden makaleler hazırlan­mıştır. Bu şekilde takdim edilmektedir.

(Hazırlayıcı)

 


 

SiYASET İLMİNİN ESAS SORULARI

 

Siyaset ilminin esas konusu fert ile hükümetin ara
sındaki münasebetlerdir. Bu ilim şu bir kaç temel soruya
cevap verir:       

1.      Hükümet niçin lâzımdır?

2.      Hükümette hakimiyeti a'lâ: en yüksek hakimiyet kime aittir?

3.      İtaat ve sadakata ait usul nedir?

4.      Hükümetin maksadı ve onun esas vazifeleri neler­­dir?

Bu çok önemli suallere Kur'an-ı Kerim'den cevap ve­rilecektir. Kur'an-ı Kerim'in siyaset hakkındaki yüksek prensiplerini gerektiği gibi anlıyabilmek için, ilk önce kâi­natta insanın yerini ve mevkisini bilmek; onun hayat ga­yesinin nelerden ibaret bulunduğunu öğrenmek lâzımdır. Elbette ki, bu iki mühim suale de yine mukaddes kitabı­mızda en isabetli cevabı bulacağımızdan eminiz. Bu iti­barla, islâm'ın yaşayış prensiplerine ait bazı temel me­seleleri ele alıp, sonra da Kur'an-ı Kerim'in siyasî müey­yideleri açıklanmak suretiyle takdim edilecektir.



 

I

BAZI TEMEL HAKİKATLER

 

Herşeyden Önce, okuyucu, Kur'an-ı Kerim'in asıl mak­sadına nüfuz etmelidir. İster iman etsin, isterse iman etme­sin. Ancak bu yüce kitabı anlamak için bu mühim şartın yerine getirilmesi şarttır. Zira Kur'an-ı Kerim'e va­hiy yolu ile nail olan Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'bu hu­sustaki beyanları şu şekildedir:

1.      Bütün kâinatın Yaratıcısı, Sahibi ve hüküm buyuranı olan Hak Taalâ, kendisine ait sonsuz büyüklükteki mülkünün bu ufacık köşesinde; yâni şu yeryüzü denilen yerde insanı yaratmıştır. İnsana, anlayış, düşünce ve bilme melekeleri ih­san edilmiştir. İyiliği fenalıktan ayırdetme kabiliyeti vermiştir. Seçme gibi irade serbestliği de vermiştir.. Eşyayı kullanabilme gibi yüksek meziyetlerle de donanmıştır. Hülâsa olarak denebilir ki, bir nevi muhtariyet: (Autonomy) verilerek, bu yeryüzünde kendisine halife kılmıştır.

2.      Hak Taalâ. insanı bu şekilde yeryüzünde var kıldığı zaman, açık ve anlaşılır bir tarzda ona peygamberleri vasıtasiyle şu meseleyi bildirmiştir: Sizin bütün dünyanızın mâliki, sizin mabudunuz ve sizin hâkiminiz Ben'im. Benim bu saltanatımda ne sizin "muhtariyetiniz" (özerkliğimiz) ne de kullardan herhangi birisinin en ufak bir müdahalesi olabilir. Benden başka da sizin kulluk ve ibadet yapmanıza lâyık ve müstahak kimse yoktur. Bu dünya yaşayışında sizin elinize verilmiş bulunan bu özgürlük ise, hakikatte bir nevi deneme ve imtihan içindir. Bu imtihan bir müddet sürecek, sonra siz geri dönüp yine benim huzuruma geleceksiniz. Ben de işlerinizin mahiyetini iyilik veya kötülük derecesini size bil­di­re­ceğim. İmtihanda mıvaffak olup olmadığınız hakkında karar vereceğim. Sizin için en doğru yol şudur: Beni kendinize yegâne mâbud ve hâkim kabul ediniz. Göndermiş olduğum hida­yetler manzumesine göre hayat yolunuzu tanzim ediniz. Dünya hayatınıza bir bü­yük imtihan nazariyle bakınız. Ta ki, sizin için asıl maksat, bizim indimizdeki son denemeyi vermek olsun. Bunun aksi olarak, sizin takip edeceğiniz herhangi bir yanlış yol, göster­diğimiz düsturların zıddına bir istikamet de takip edebilir. Birinci yolu tutarsanız ki, yolu tayin edip gitmek hususunda serbest bırakılmışsı­nızdır, o zaman siz dünyada emniyetiniz altında huzur ve güven içinde ömür sürecek ve bana dönüp geldikten sonra da ebedî hayatın rahat ve sevincine kavuş­muş olursunuz. Bu sonu gelmeyen saadet yurdunun ismi "Cennet" tir. Yok eğer yine siz ikinci yolu tutup giderse­niz ki yine siz bu yolu seçip seçmemekte serbest bırakıl­mıştınız — o zaman siz dünyada huzursuzluk, fesat ve emniyetin bozul­masına sebep olacaksınız. Bu kötü sı­fatlarla dünyadan gö­çüp de ahirete intikal ettikten sonra da sonsuz ıstırap ve aza­bın içinde musibetlerin tadını tadacaksınız. Böyle bir suç­lanma yerinin ismi de "Ce­hennem" dir.

3. Şu büyük gerçek de anlaşılmıştır ki, Kâinatın Sa­hibi insan oğluna yeryüzünde barınmak için yer verdi. Bu şekilde de ilk insanları (Adem ile Havvayı) hidâyet yoluna yöneltti. Cenab-ı Hakkın bu iki kuluna ait evlâtları yâni bütün insanlık ailesi bu hidâyet yoluna uyarak yeryü­zünde çalışıp gitmeli­dirler. Bu ilk insanın cehaleti ve bil­gisizliği yüzünden değil, gerçek bu merkezde olduğu içindi. Bu ilk rehber aileye Hak Taalâ'nm bir lutfudur. Ve aydınlık yolun onların aziz şahsında bütün insanlığa bah­sedilmesi sebebine istinat ediyordu. Bu yüzden ilk insan hakikatle beraber yeryüzüne gerçek mâna sını kazan­dırmıştı. Onların yaşayış yolları Hak Taalâ'ya itaat yâni "islâm" idi. Onlar kendi evlâtlarına da Allah'a itaat etmeyi yâni "Müslim" olmayı öğretmişlerdi. Fakat zaman ge­çince, asırlar ilerleyince, gitgide bu iki Örnek insanın ev­lâtları, bu doğru yaşayış yolunu (dini) unuttular. Bu güzel yoldan ayrıldılar. Çeşitli şekilde yanlış yollara ve hatalı istikametlere saptılar. Gafletleri, onları bu çıkmaz yola sürükledi. Fenalıklara âlet olarak bu emsalsiz yolu terkettiler. Bu defa kendi zan ve hayallerine göre yerin ve göklerin sahibi bulunan Allah'a karşı, çeşit çeşit insanî ve gayrı insanî, maddî ve gayrı maddî hayalî varlıklar uydu­rarak, Allah'a bu malikiyet ve Halikiyet (yaratıcı­lık)hususunda ortaklık koştular.

Hak Taalâ'nın kendilerine vermiş olduğu hakikat ilmi: El-ilm'i de değiştirip türlü türlü hurafeler, nazariyeler ve felsefeler karıştırarak, sayısız mezhepler ve dinler icat edip durdular. Onlar Hak Taalâ'nın kendilerine zorunlu kılmış bulunduğu adilâne ahlâk ve medeniyet usulünü: (Şeriat'ı) bir tarafa bırakarak, kendi heveslerine kapılıp nefslerinin emrettiği taassupla öyle uydurma kanunlar ortaya koydular ki, Allah'ın mülkü olan arz, bir zulüm ve fesat ocağına döndü.

4. Hak Taalâ, insana muayyen bir ölçüde bir irade vermiştir. Bu iradenin yanı başında ona gideceği yolu da tâlim buyurmuştur. Bu emredilen ilâhî sistem insanın yaratılışına ve fıtrî istidadına uygun düşen en mükemmel düsturdur. Bu üstün nizamda, insanın insanlar üzerinde tahakküm hakkı yoktur. İnsan haksız bir şekilde baskı unsuru olamaz. İnsan için ister fert olsun ister toplu bir şekilde olsun, muayyen bir zaman tanınmıştır. Bu mühlet zarfında, onlara şöyle denmiştir: Gerçeklere karşı kafa tutmak yoktur. Diğer insanların da hukukuna saygı göste­receksiniz!

Nitekim onlara da bir örnek oluşturmak üzere, bazı imana sarılmış bulunan insanları seçerek bunların rıza­sına uymak, gösterdikleri yolda gitmek hususu bildirilmiş­tir. Bu iman sahiplerini kendisinin mümessili ve vekili tâyin etmiştir. İnsanlara göndermek istediği müjdeleri bunlar vasıtasiyle gönderir. Bu şahsiyetler; insanlığı doğru yolda yürümeye davet etsinler ve insanlara unut­tukları doğru yolu hatırlatsınlar diye vazifeli kılınmışlardır .

5. Bu peygamberler, muhtelif zamanlarda ve devir­lerde muhtelif memleketlerde ve ülkelerde, nübüvvet vazifesiyle şereflenmişlerdir. Bu büyük zatların hepsinin de dinleri bir ve aynı idi. Yâni, insanın ilk yaradılış gü­nünden itibaren kendisine gideceği doğru yol gösterilmiş­tir. Bu yüce peygamberlerin hepsinin de aynı doğru yola hidayet ettiklerini görüyoruz. Yâni "Ahlâk ve medeniye­tin" ezelî ve ebedî usulü. Yaşayışın başındanberi insan­lar için kararlaştırılmış olan usul. Onların heyetleri de birdir ve aynıdır. Gaye, kendi cinsinin çocukarını insa­noğlunu bu din ve bu hidayet yoluna davet etmektir. Sonra, bu daveti kabul eden halkı bir araya toplayıp, muntazam bir şekle koyarak, bunlardan bir ümmet vü­cuda getirmektir. Bu ümmet Allahu Taalâ'nın kanunlarına bağlı bulunacak ve bu kanunun yürürlükte olması için çalışacaktır. Bu kanuna karşı gelenleri ve bu kanuna muhalefet etmek yolunu tutanlarla mücadele edilecektir. İnsanlığın büyük Önderleri olan bu yüce peygamberler kendi devirlerinde bu hayati vazifeleri gayet mükemmel bir şekilde yerine getirdiler.

Fakat maalesef her zaman, insanların çoğu pey­gamberlerin bu davetlerini kabul etmeye hazır olmamış­lardır. Bu daveti kabul ederek "ümmet-i Müslime" olmak haysiyetini elde etmeye yanaşmamışlardır. Kendi başla­rına yol tutmak istemişlerdir. Hattâ bu insanlar arasında bazıları Hak Taalâ'nın göstermiş olduğu hidayetten ta­mamen ayrılarak Allah'ın emirlerine bir çok tahrifat uydu­rup eklemişler ve Hak Taalâ'nın hidayet yolunu bozup, tahrip etmişlerdir.

6. Nihayet Arabistan ülkesinde, Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu mukaddes vazifeyi en üstün bir şekilde yerine getirdi. İlk insan ve ilk peygamberle başlıyan bu muazzez memuriyet son ve en yüce peygamberle ikmâl edilmiş oldu. Bu en büyük peygamberin davet sahası bütün bir insanlık âlemidir. Daha evvelki Nebilerin dinine tabi olanlar da bu davetin hudutları içindedir. En doğru ve en sahih yolu göstermeye gelmişlerdir. Kabul edenlerden bir ümmet hazırlanıp bu ümmeti şu şekilde vazifelendirmiş­tir: Bir taraftan Allah'ın hidâyet yolu üzerinde evvelâ kendi yaşayış nizamlarını düzene koyacaklar, diğer taraftan da dünyayı islâh etmek için çetin gayretler sarfedeceklerdir. Bu ulvî davetin ve hidâyetin yolunu gösteren kitap da Kur'an-ı Kerim'dir. Ce-nab-ı Hak bu hidâyet kitabını Haz­ret-i Muhammed (S.A. V.) vasıtasiyle nâzil kılmıştır.[42]

 

İSLAMİ YAŞAYIŞ TASAVVURU

 

Kur'an-ı Kerim'in dünyamızla ilgili insan yaşayışının doğru nazariyesine ait etraflı ve konuyu tam bir ele alma şu âyet-i kerimede bulunmaktadır:

"Allah, müminlerin canlarını ve matlarını, kendilerine verilecek olan cennet mukabilinde satın almıştır. (Bu müminler) Allah yolunda savaşırlar, ölürler de öldürürler de... Bu Tevratta da, İncilde de, Kur'anda da hak olarak vâdedilmiştir. Allah'dan ziyade ahdine vefa eden kimdir? (Ey müminler) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. Bu, en büyük saadettir." (Tevbe: 111) Burada iman hakkında, Allah'la kul arasında böyle bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma Kur'an-ı Kerim'de "bey": (alış veriş) tâbiri ile ifade edilmiştir. Bu tâbirden anlaşılıyor ki, iman denilen mefhum sadece bir mabaddettabia: Tabiat üstü (Ulturanature) bir akide değildir. Hakikatte ve as­lında iman bir anlaşma ve bir alış veriş meselesidir. Bu anlaşma ve bu alış veriş ile, kul kendi nefsini, kendi ma­lını, kendi canını Allahu Taalâ'ya kendi eliyle satmış olur. Bu alış verişi kabul eden Hak Taalâ da kabul ettiği satışın bedeli ve mukabili olarak bu kulu öldükten sonra, yâni bu kulun ikinci yaşayışında cennete götürüp, bu kuluna cen­neti verir.

Şimdi bu mühim konuyu aslına uygun şekilde anla­tabilmek için, ilk önce bu alış, veriş meselesinin mahiye­tini izah etmek ve bu alış verişin içinde anlaşılmayan noktaları açıklamak lâzımdır. Tam manasıyla izah edil­medikçe bununfikirlere ve düşüncelere aslî mânasiyle işlenmesi son derece zor olacaktır.

Bu gerçek, esas olarak nereye taallûk eder ve hangi hususlarla alâkalıdır? Zira insana verilen canın da malın da hakikî mâliki yine Allahu Taalâ'dır. Elbetteki canın, malın, insanın ve her şeyin yaratıcısı yine Allahu Taalâ'dır. İster, kendi indinde bulunsun, isterse bağışla­yıp vermiş olsun, bunların üzerinde tam bir tasarruf hak­kına sahip bulunan yine de Allahu Taalâ'dır. Durum böyle olunca bu alış verişin mânası ne demek olur? Böyle bir alış veriş olur mu diye artık soru sorulamaz. Allahu Taalâ'nın karşısında ne insan bir şeydir, ne de herhangi bir şey Hak Taalâ'nın mülkiyetinden çıkamaz ki, Hak Taalâ dönüp de bunu yeniden satın almış olsun.

Fakat insan için bir şey daha vardır. O da Hak Taalâ'nın insana vermiş bulunduğu bir irade ve muhtari­yet konusudur. Yâni insan için tanınmış bulunan intihap (seçme hakkı) ve iradesinde serbest olma keyfiyetidir. (Free Will and freedom of Cholce).

Bu şeçme hakkı olunca, hakikatte işin aslı değişmez. Ancak insan seçme hakkına sahip olunca, istediği bir şeyi kabul eder, yahut da reddedebilir. Başka bir tâbirle bu muhtariyetin seçme hakkının mânası, insan hakikatte kendi nefsine, kendi zihnine ve cismî kuvvetlerine ve bu dünyada bunlar için elde ettiği iktidarlara tamamen mâ­liktir ve istediğini yapabilir tarzında anlaşılması lâzım gelir. Bu gibi şeyleri istediği gibi kullanma hakkı da tam olarak insana verilmiştir. Bu hususlardaki serbestiyetin belli bir hududu vardır. Hak Taalâ tarafından mecbur edilmeksizin, zorlanmaksızın, insan kendisi kendi şahsını bu kuvvetlerin sahibi kılmağa kalkışır ve zanneder ki, artık kendisinin Hak Taalâ'ya ihtiyacı yoktur. İnsanın kendisi şu ufak muhtariyet ile Cenab-ı Hak'ka ait kuvvet­lere sahip olmayı bile aklından geçirir.

İşte alış-veriş meselesinin cereyan ettiği nokta da burasıdır. İnsanda bulunan bu şeyleri Hak Taalâ satın almak istiyor gibi bir düşünce de doğru bir mâna taşımaz. Belki bu alış verişin sahih ve doğru şekli şudur ki, Hak Taalâ'nın insan kendisinebıraktığı bu şeyleri, insan tam bir emânetle muhafaza etsin; hiyânet ve emniyeti suistimal etmeye yeltenmesin. Çünkü insana her iki yol­dan birini tutmak hususunda serbestlik tanınmıştır. Bu hususta istenen şeyleri, insan kendi rızası ve gönlü ile — mecburiyetle değil — vermeye hazır olsun. Benim elimde bulunan şey benimdir demesin. Kendisinin elinde bulu­nanlar hususunda hak sahibi olduğunu farzetmesin. Belki emanetçi olduğunu bu tasarrufun da emanet çilikten üeri geçmediğini kabul etsin diye ikazlara mâruz kalmıştır. Kendisine kısa bir müddet için verilmiş bulu­nan cüzi kat­lara kapılıp da, hdyânet edebilmek serbes­tisini de kul­lanmaktan sarfı nazar etsin diye doğru yola davet edil­mektedir.

Bu şekilde, dünya hayatında insanın elinde bulunan bu arızî muhtariyeti de — ki bu muhtariyet insanın ken­disinin kendisine vermiş olduğu muhtariyet değil de Hak Taalâ tarafından verilmiş olan bir muhtpiyettir. — Hak Taalâ'nın ihsan ettiği bu muhtariyeti, insanın kendi eliy­le tekrar Hak Taalâ'ya satmasını yâni O'na bırakmasını talep etmektedir. Bunun karşılığı ve bedeli olarak da in­sana ebedî yaşayışta cennet vaadedilmiştir. Bu alış - ve­rişin bedeli ebedî âlemde cennet olarak ödeneceği buyu-rulmuştur.

Hak Taalâ ile bu alış - verişi yapmış olan insan da alış - verişi yapıp muameleyi bitirince mü'min olur. ima­nın ikinci bir ismi de bu alış - verişi yapıp bitirmektir. Bu alış - verişi yajpmayan, bu muameleye yanaşmayan, yahut da alış - verişi yaptıktan sonra muamelenin şartla­rını bozan, söz verdikten sonra, alış - verişin bozulacağı bir hareket takîbeden kimse de kafir olur. Küfür de bu alış - verişe yanaşmamanın yahut da bozmanın başka bir ismidir.

Bu alış - verişin mânasını anladıktan sonra, şimdi de bu alış - verişe taalluk eden teferruata geçelim. Bunları tahlil etmeğe çalışalım:

1. Bu alış - verişte, Hak Taalâ insanı çok büyük iki imtihana çekmektedir. Birinci imtihan şudur: insan ser­best bırakılmış olunca, bu serbestlik içinde kendi kıy­me­tini takdir edip etmediği, Dünya hayatına kapılıp ebedî Mâliki'ni tanıyıp tanımadığını, Kendisini yaratan •Hâl'kine sadakat göstermeyip nankörlük mü ediyor?

İkinci imtihan da şudur: İnsan kendi Allah'ına ne ka­dar güveniyor, O'na ne dereceye kadar itimat ediyor? Çünkü bu alış - verişte verilecek olan bedel, nakit ve pe­şin değil veresiyedir. Ancak öldükten ve dünyayı değiştir­dikten sonra insan bu bedeli elde edebilecektir. Bu bedeli ödemeyi de Allahu Taalâ vaad ediyor. Buna mukabil, insan bu günkü serbestliğinin tadını tadmıştır; ve bu muhtariyet dolayısiyle elde ettiği kolaylığı terketmek is­temez.

2. Dünyadaki bütün İslâm toplulukları hep Fıkhi ka­nunlarla hareket ederler. Bunun için, bu kanunlara göre, bazı akidelere imân etmek icabeder. Hem iman etmek, hem de söz vermek lâzımdır. Böyle bir imana sahip olan kimseye — hiç bir Şeriat Kadısı (Şeriat üzerine hüküm veren hâkim) herhangi bir açık ve kesin delil ile sabit olmadıkça, "Sen gayrı - Müslimsin, İslâm camiasının haricine çıktın" diyerek hüküm veremez. Bu hak hiçbir hâkime ve hiçbir kimseye verilmemiştir. Hattâ, "senin verdiğin şu ikrar da yalandır" diye de söyliyemez. Ancak bu imanın muteber olup olmadığı yalnız Allah indindedir. Bu meselenin hakikati şudur: Kul düşünce ve amel'in her İkisinde de kendi serbestliğini ve muhtariyetini Allahu Taalâ'nın eline teslim eder. O'nun hakkı olan hakikî mül­kiyetin de, bu kul gerçekte kendisine ait olmadığını bilir ve bu mâliklik iddiasını bir tarafa bırakır ve gerçek bir kul olur.

3. Herhangi bir kimse, İslâm kelimesine söz verip, oruç, namaz ve diğer İslâmî hükümler ve emirlere de bağlı olursa, fakat onun vücudu ve ruhu, onun fikrî ve cismi kuvvetleri kendi malını, vesilelerini, kaynaklarını ve imkânlarını kendi elinde tutmak ister ve kendisini bunların gerçek mâliki ve tasarruf sahibi kabul ederse, — esas bakımından tasarruf etmekte serbest olmakla beraber — bunların kendisine ait olduğunu düşünürse, o zaman bu dünyada mümin ve iman sahibi görünse ve tanınsa dahi, hakikatte Allahu Taalâ'nın indinde bu kimse gayrı - mü­mindir. Çünkü böyle bir kimse Kur'an-ı Kerim'de imanın esası olarak bildirilmiş bulunan Allahu Taalâ ile böyle bir muameleye yanaşmamıştır. Allah rızasına rağmen, kendi malını ve canını esirgemiştir. Allah'ın rızası olmayan hu­suslarda canını ve malını heba etmiştir. İşte bu iki şekil­deki işin neticesinde kesin olarak iman sahibi olmakla iman sahibi olmamak anlaşılır. Malını, canını Allah'a tes­lim etmeyen veya teslim etmek için söz verdikten sonra muameleyi (alış verişi) tamamlamayan ve bu şeylerin kendisine ait olduğunu iddia eden bir insan imanlı sayı­lamaz.

İşte, imanın bu hakikati, yaşayışın başından sonuna kadar, İslâmî yaşayış ile kâfirâne yaşayışı birbirinden ayırır. Sahih mânada iman etmiş bulunan bir müslüman, kendi yaşayışının her şubesini ve her sahasını Hak Taalâ'nın rızasına tâbi kılarak çalışır. Bu yolda da her­hangi bir yerde her ne şekilde olursa olsun, kesin bir şe­kilde, muhtariyet (serbestlik) iddiasında bulunmaz. Ancak belki bazı zamanlar unutkanlık nedeniyle Allah'la yapmış olduğu bu alış - verişin bazı taraflarını unutarak, bazan serbest bir şekilde hareket eder. Fakat bu böyle olsa dahi, bu gibi kimseler yine ehli iman zümresinin teşkil ettiği bir camia içinde bulunurlar. İçtimaî vaziyetlerinde, herhangi bir zabıta, siyaset, medeniyet, muaşeret ve geçim işlerinde Allah'ın rızasını gözeterek îslâmî hü­kümleri tatbik ederler. Allahu Taalâ'nın şer'î kanunlarına bağlanırlar. Bu kanunlardan kurtulmak yoluna gitmezler. Eğer arızî bir şekilde gaflet bile etseler, kendileri uyarılır ve böyle serbestçe hareket etmeyi bırakıp kulluk yolunu tutsun diye diğer ehli iman tarafından da ikaz edilirler.

Allah'tan kurtulmuş gibi çalışmak, kendi nefsinin is­teklerine tâbi olup kendini serbest zannederek gitmek yolunu seçenler, "biz neyi yapalım, neyi yapmayalım" derler. Bunlar ise yapacakları bir işte, Allah yolunu bıra­kıp kendi nefsanî isteklerine tâbi olmuş ve yaşayışlarında kâfirâne yol tutmuşlardır. İster halk bunları müslüman olarak tanısın, isterse yine halk bunlara kâfir ismi versin veyahut da gayrı-muslim diye vasıflandırsınlar. Hepsi de aynı kapıya çıkar.

4. Bu alış veriş yapıldıktan sonra ve bu alış verişe göre, insan her hususta Hak Taalâ'nın rızasına tâbi ol­malıdır. Bu rızayi ilâhî, insanın kendisinin caiz kıldığı şeyler değildir. Hak Taalâ'nın bildirdiği hususlardır. İnsa­nın kendi kendine uydurup ortaya attığı hususlar, Hak Taalâ'nın rızasına sebep olamaz. Bu gibi şeylere de tâbi olmak yine rızayı ilâhiye yol açmaz. Bunlar, insanın kendi rızasına sebep olur. Bu da bahsettiğimiz alış verişe aykı­rıdır. Bu gibi şahsî ve nefsanî hareketler alış verişi bozar.

Allah ile yapılmış olan alış verişi, ancak o kimse veya kimseler veya zümreler devam ettirirler ki, bütün yaşa­yışlarının her tarafında ve her yolunda Hak Taalâ'nın kitabına, O'nun peygamberinin sünnetine — ki bu sünne­tin aslı ve esası da kitaptan gelmiştir — tâbi olup giderler.

Bunlar, bahsedilen alış - verişin muntazam olduğu hususlardır. Bunlar anlaşıldıktan sonra, şu mesele de kendiliğinden anlaşılacaktır: Bu alış - verişdeki, fiyat ve bedel, yâni cennet içinde bulunduğumuz bu günkü dün­yadan sonra, bu dünyanın nihayetinde verilecektir. El­bette şurası da açıktır ki. verilecek olan bu cennet sırf ikrarın sözle kabul etmenin karşılığında verilmiyecektir. Yâni satıcı kendisinin dünyevî yaşa­yı­şınıda ortaya koya­caktır. Bu yaşayış tarzı bir ticaret malı gibi satışa arzedilecektir. Ve bunun karşılığında da bedel alınacaktır demek değildir. Belki bu iş bir değiş - tokuş işidir. Satıcı kendi dünyevî yaşayışında elinde bulundurduğu seçe­nekleri bir tarafa bırakacak, tasarruf sahibi olduğunu düşünmiyecek; Allah karşısında elinde bulunanlara bir yed-i eminden bir emanetçiden başka bir şey olmadığını hesaba katacak ve Allah'ın rızasına uygun bir şekilde elinde bulunan şeylere tasarruf edecektir.

İşte bunun için satıcı bu işde kârlıdır. Satıcının dün­yevî yaşayışı bitinciye kadar, bu satış malı da yine kendi elinde bulunacaktır. Hakikatte şu da açıktır ki bu satış şartları, alıcının dünyevî yaşayışının son anına kadar bütün şartları ile devam eder. Ancak, bu satış vadesinin ödeme zamanı geldiği vakte kadar satışın bedelini almıyacaktır. Yâni hayatının sonundan sonra, bu bedeli almaya ancak hak kazanacaktır.

Bu hususların vazedilmesiyle birlikte şunu da bilmek lâzımdır ki, bu mevzuda bu hususu niçin beyan ediyoruz. Yukarıda iman edip, ikrar verdiği halde, imtihan zama­nında imtihandan muvaffakiyetle geçemeyen bazı kim­selerden bahsedildi. Bunlar, bazen tenbellik, bazen, iyi niyetin zayıflığı, bazan da münafıklık, bazan da herhangi bir sebeple, Allah yolundan ayrılırlar. İnandıkları din yo­lunda kendi canlarını ve mallarını feda etmekten esir­gerler. Bunun için, bu gibi kimselerin yahut da zümrelerin tuttukları yolu tenkit ettikten sonra, şimdi şurasını da açıkça söyliyelim ki, sizin kabul edip ikrar verdiğiniz iman nedir? İman demek, sırf bir isimle yetin­mek değildir. Belki esasında şu hususları, kabul ettikten sonra, söz vermek­tir. Allah Taalâ sizin nefsinizin, varlığınızın ve malınızın hakiki sahibi ve mâlikidir. Bu şekilde ikrar verdikten sonra, eğer siz kendi nefsinizi, varlığınızı, malınızı ve canınızı, Allah yolunda kurban etmeye, feda etmeğe ha­zır olmalısınız. Diğer taraftan da kendi nefsanî kuvvetle­rinizi ve elinizde bulunan kaynaklarınızı Allah'ın tâyin ettiği şartların dışında kullanmamalısınız. Verilen sözün gereğini yapmayıp da sözün hilâfına hareket etmiş olur­sanız, o zaman siz yalan söz vermiş bulunacak ve bir yalancı olacaksınız.

Hakiki ve doğru iman sahipleri ancak, kendi nefsini ve varlığını, malını ve canını, Allah'ın eline bırakıp, ondan başka mâlik ve sahip tanımayan kimselerdir. Her nerede Allah'ın hükmü olursa hemen gecikmeden ve bir şey esirgemeden bunları feda etmeye hazır bulunan şahıs­lardır. Her nerede Allah'ın hükmü yoksa, O'nun bir emri bulunmuyorsa, bu kimse elinde bulunan bu malından ve canından zerrenin zerresini bile harcamaya hazır olma­malıdır.

Bu hususta da bir çokları bir hayli itirazlarda bulu­nurlar. Ku'an-ı Kerim'deki bu vaadden bahsederek bu gibi vaadlerin Tevratta ve Incilde de olduğunu söylerler. Fakat İncilde bu vaad'in bulunması bu itirazları destekle­mez. Hattâ İncilde bu vaadin bulunması bu itirazı esassız hâle getirir. Şimdiki dünyada mevcut bulunan "Enâ-cil": İnciller'de Hazreti İsa (A.S.) ın bu hususla ilgili olan bâzı öğütleri vardır. Meselâ onlardan bir Örnek şudur:

"Ne mutlu adalet için matrud olanlara, zira göklerin melekûtu anlarındır."[43]

"Kendi hayatını bulan, onu zayi ede. Ve benim için kendi hayatını zayi eden anı bula."

(İncil-i Mettâ, bab: 10. Fıkra: 39, Sahife: 13).

"Ve her kim benim ismim için evleri, ya karındaşları, ya kız karındaşları ya babayı ya anayı ya avreti ya oğul­ları ya tarlaları terk ederse, yüz kat ala ve ebedî şekliyle hayata vâris ola." (Mettâ, bab: 19, fıkra: 29, sahife: 25). Zamanımızdaki şekliyle elimizde bulunan Tevrat da şüp­hesiz ki bu mevzu yoktur. Çünkü Tevratta ölümden son­raki yaşayış "Hayat ba'd el - mevt" ve kıyamet günü hesabı "yevm ül hesâb" ve uhrevî ceza ve mükâfat hak­kında bilgiler geniş bir şekilde mevcut değildir. Halbuki, bu akîde esasında dinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bununla beraber elde mevcut bulunan Tevratta bu mefhuma rastlamıyoruz. Hakikaten Tevratta bu mevzu yoktur. Ne­ticesini de çıkarmak doğru değildir. İşin, aslı şudur ki, Yahudiler, gerileme devirlerinde bir hayli maddeperest ve dünyaperest olmuşlardır; rahatlığı ve hoş vakit geçirmeyi özlemişlerdi. Onlara göre nimet ve ihsan, ahiret hayatına ait olmayıp, halihazır dünyada nakit ve peşin olarak elde edilendir. Bundan dolayı Kitab-ı İlâhî'de bahsedilen ihsan vaatlerini onlar hep bu dünya için düşünürler. Onlarca "cennet" mefhumunun her türlü vasfı kene gibi yapıştık­ları Filistin ülkesinde ümit edilir. Misâl olarak, Tevratın müteaddit yerlerinde rastladığımız bu mefhumdan bir kaç cümle alalım:

"Yâ İsrâ'îl dinle: Allahımız Rabb, Rabbi vahiddir. Ve Allah'ın olan Rabbı, bütün gönlünden ve bütün canından ve bütün takatından fazla sevesin"[44]

"Seni kendine edinen seni yaradan ve düzen (ortaya çıkaran) baban bu değil midir?."

(Tevrat El – Müsennâ, Bab: 32, Fıkra: 6, Sahife: 242).

Onlarca bağlılığın mânası, Allah'a götüren bir bağlılık değil dünya mülküne celbeden bir ihtiras şeklîndedir. Burada dünyanın geçici nimetlerine kavuşmaktır. Bütün bu hırsın altında Filistin ülkesinin rüyası yatmaktadır.

Bu günkü şekliyle Tevrat, ilkönce aslına uygun değil­dir. Tamam olmadığı gibi saf olarak, halis Kelâmı İlâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata başka kelâm da karışmış ve eklenmiştir. Tevratın içinde Yahudi kavminin rivayetleri, hikâyeleri ve kıssaları, nesil ve ırk taassupları, vehim ve hayâlleri, istek ve arzuları, yanlış anlayışları, fıkhi iç­tihadlarının tâdil edilmiş şekilleri bir yığın şeklinde ve işin en feci tarafı olarak, ilâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata uğramıştır ki, kelâmın aslını karışmış olanlardan ayırt etmek mümkün değildir.[45]

 

DİN VE HAK KANUNU

 

"Zina eden kadınla zinâ eden erkeğin her birini yüzer kırbaçla kırbaçlayın. Siz eğer, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acımayınız."

(Nur:2).

Yukarıdaki âyet-i kerimede dikkati çeken ilk şey, zina yaparak günah işliyenlere, cezaî müeyyidenin tatbik edilmesiyle meydana gelmiş olan inzibat meselesidir. Âyet-i kerime bu hususu, Allah'ın dini olarak açıklamış ve en belirli bir tarzda ifâde etmiştir. Bu, Kur'-anî delille, ke­sin olarak malûm olmuştur. Din, yalnız namaz, oruç, ze­kât, hac gibi İbâdetlerden ibaret değildir. İstisnasız ola­rak, cemiyetin bütün ihtiyaçlarına cevap veren, bütün kanunlar, din çerçevesi içinde yer almakta dır. Bu itibarla, dini kaim kılmak sadece namazı eda etmekle bitmiş ol­muyor. Namazın kılındığı yerde, ancak dinin bir hükmü yerine getirilmiş olur ki, bu cüz pek tabiî olarak dinin bü­tünlüğünü ifâde edemez. Hangi memlekette olursa olsun, dinîn inzibatî hususları yürürlükte olmaz ve o cemiyette başka cezaî müeyyideler ve başka kanunları tatbik edil­mekte ise, demek ki orada Allah'ın dini de reddedilmiştir. Böyle bir cemiyet düzeninde "dinullah" dan bir eser kal­mış sayılmaz.[46]

HÜKÜMETİN LÜZUMU VE EHEMMİYETİ

 

"Deki yâ Rabbî beni doğru girişle girdir ve doğru
çıkıştan çıkar ve bana kendi indinden yardımcı bir ikti
dar ver."

(İsra Sûresi: 80)

Bu ulvî âyet, bir peygamber duasındaki mühim ihti­yacı aksettirmektedir. Cemiyetin uğramış olduğu felâketi ve bu yaranın iyi şekilde nasıl sarılacağına bilen Hakkın elçisi Rabbine şöyle niyaz ediyor: Bana hükümlerini icra mevkiine uyacak bir iktidar ver. Veya bana yardımcı ola­cak herhangi bir hükümeti ortaya çıkar. Onun kuvvet ve kudreti vasıtasiyle, bu dünyayı kurtarayım. Fenalıkların ve ardı arkası kesilmeyen kötülükler selinin önüne geçip yolunu şaşırmış insanlık camiasına Hak Nizamının adalet ve güzelliğini göstereyim. Âyet-i Kerime'nin tefsirinde, Hasan Basri, Kıtâde, İbni Cerir ve İbni Kesir ve bunlar gibi kıymetli müfessirler kaydettiğimiz gibi mâna vermiş­lerdir. Bu tefsiri şu şerefli Hadîs-kesin bir açıklığa kavuş­turmaktadır:

"Hak Taalâ, Kur'an ile ortadan kaldırmadığını, hü kûmet vasıtasiyle ortadan kaldırır."

(Hadîs).

Kesin olarak anlaşılıyor ki; İslâmın dünyada yapmak istediği ıslâhatta yalnız vaaz ve nasihat yolu seçilmemiş, bu cihan çapındaki fikir manzumesi, aynı çapta amelî olarak ta ele alınmış ve bu dört başı mâmur çaba ve gay­retin tabiî neticesi olarak islâm'ın örnek siyasî hükümeti vücuda gelmiştir.

Hak Taalâ'nın bizzat kendisinin, kendi Nebisine öğ­rettiği bu dua ile sabit oluyor. Dinin kaim kılınması ve şeriatın infazı, hududullahın icrası için hükümet istenmiş­tir. Bu hükümetin elde edilmesi yalnız caiz sayılmamış, aynı zamanda lâzım görülmüş ve zarurî olarak düşünül­müştür. Bazı idrâk yoksunları, anlayış hatasına düşerek, bu şekilde hükümet talep etmeği dünyaperestlik ve dünya isteği olarak vasıflandırmak isterler. Böyle olsaydı bir büyük peygamber hükümeti kendi adına talep ederdi. Halbuki o hükümeti Allah için İstiyordu. Ve böyle kudsî bir istek, Kur'an-ı Kerim'de sözkonusu ediliyordu. Allah'ın emrettiği dinin kaim kılınması için talep edilen hükümet dünyaperestlik ve şahsî istek için değil, Allah sevgisinin gereğindendir.[47]

İşte Yûsuf (A.S.) sûresinde de aynı talebi görüyoruz. O da ahlâkî ve içtimaî ıslahat yolunu tutmak istediği, za­man, risâletin tabî bir zarureti olarak iktidarı ele geçirmek istemişti. Bütün büyük peygamberlerde olduğu gibi, Pey­gamberimiz de (S.A.V.) gelmiş ve gelecek devletlerin en güzidesini kurarak, İslâm dininin kaim olmasında, kendi hükümetlerini vasıta kıldılar.

Kur'an-ı Kerim'de bu meselenin şerhi hakkında şöyle buyurulmuştur:

"Melik dedi: Onu benim yanıma getirin, onu kendime dost edineyim. Onunla buluştuğu zaman dedi ki: Bu gün­den itibaren bizim yanımızda emniyetle, güvenle kala­caksın. (O da) dedi: Beni yeryüzünün bütün hazinelerinin başına geçir, ben onları korurum ve bilenimdir."

(Yûsuf:54 - 55)

Bundan evvelki bahislerde bu surenin konusu, de­taylı olarak açıklanarak anlatıldı. Ve artık anlaşılıyor ki; istenen bu vazife alelade bir memuriyet ve bir işçilik de­ğildir. Ve istenen memuriyeti ise, makam peşinde koşan, koltuk düşkünü kimselerin istediği tarzda bir makam ve bir mevki da değildir. Bu mukaddes arzunun hedefi, ger­çek inkılâbın kapılarını açmak için başvurulan gayet mâ­kul ve etkili bir çaredir. Hazreti Yûsuf (A.S.) ahlâkî has­letleri gözönüne alınarak; on, onbir senelik dirayet, hik­met ve emniyetin erişilmez örneklerini vermiş; şerefli mazisine dayanarak, kendisine istediği bu makam bir minnet duygusu altında verilmeğe hazırlanmıştı. Bu, ka­pının açılması için bir işaretti. Hazret-i Yûsuf (A.S.)'ın denenmesi pek uzun sürmüştü. Denemeler sıra­sında herhangi bir şekilde bir köşede unutulup bırakıl­mamıştı. Mısır padişahından sokakta oyun oynıyan ço­cuğa kadar, faziletleri duyulmuş ve yaygınlaşmıştı. O, bütün imtihanlarını muvaffakiyetle vermiş ve kendisinin emanet hususundaki müthiş titizliği, diyaneti, dürüstlüğü, hilmi, zekâsı, dirayeti, feraseti, büyük işler yapma kabili­yetleri, engin gönüllülüğü ve bütün bu ahlâkî değerlerin üzerinde bir nur gibi ışıldayan, nefsi kontrol edebilmek gibi ancak seçilmiş kullara vergi olan bu sıfatla, o za­manki asır içinde eşine ve emsaline rast­la­nıl­mıyacak bir şahsiyet olarak tanınmıştı.

Halk ve saray erkânı, zamanla onun yüce hüviyetini tanıyınca artık ona muhalefet edecek kimse de kalma­mıştı. Mısır padişahı bile, silâhını atarak ona teslim ol­muştu. Hazret-i Yûsuf'un (A.S.); "Ben korurum: Hafz" ve "ben bilenimdir: Alim" demesi sırf bir iddiadan ibaret değildi. Bu, ispat edilmiş bir meseleydi. İşte bunun için kendisine inanıldı. Artık Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın hükümeti eline geçirdikten sonra yapacağı işler kalıyordu, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile padişahdan iktidarı talep et­mişti. Padişah ve saray erkânı da onun bu işleri yapabi­lecek kabiliyette olduğuna kanaat getirmiş bulundukların­dan ve bu makam için onun kadar ehliyetli başka birisini bulmanın mümkün olmadığını anladıklarından bu işi onun eline teslim etmekte tereddüt etmediler. İşte onlar, bu şekilde kendi memleket işlerinin noksanını dü­zeltmiş ve tamamlamış oldular. O, kendi lisaniyle bu işi padi­şahtan talep edince; padişah ve iktidar çevreleri bu isteği öyle bir gönülden kabul ettiler ki, sanki bu işe uzun za­mandan beri hazırlanmış ve eskidenberi bunu bekliyor gibiydiler. Bir işaret bu meselenin derhal olup bitmesine kâfi gelmişti.

Talmud'un beyanına göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın iktidarı istemesi yalnız padişahın kendisinden değil, padi­şahın bütün aile efradı ve halefleri nezdinde vâki olmuş­tur. Bu talep, padişahla beraber bütün aile efradı ve ha­lefleri de ittifakla kabul etmişlerdir,

Hazret-i Yûsuf (A.S.) un istediği, elde ettiği ve ka­vuştuğu bu iktidarın mahiyeti ve kapsamı nedir?

Düşüncesiz ve bilgisiz kimseler, Hazâ'in - el - arz cümlesindeki "hazâ'in: hazineler" kelimesine bakarak, bunu hububat taksimi gibi basitbir iş gibi ve buna benzer işlerle mukayese ederler. Hazret-i Yûsuf (A.S.)'u bir tür hazine emini, maliye müdürü, defterdar, yahut da kıtlık zamanındaki iaşe nazırı, yiyecek karnesi dağıtan büro başkanı, maliye bakanı, yiyecekler bakanı gibi birşeye benzetmeye kalkarlar. Fakat Kur'an-ı Kerim ve Talmud'un müttefik olarak şehadetlerine göre; hakikatte Hazret-i Yûsuf (A.S.) Mısır saltanatının her şeyini elinde bulunduran, Roma ıstılahına göre diktatörü olmuştu. Memleketin her işi ve her hususu beyazından siyahına kadar, onun elinde ve onun tercihinde idi.

 Kur'an-ı Kerim bu hususu şu şekilde beyan buyuru-yor: Hazret-i Yâkub (A.S.) Mısıra ulaştığı zaman, Hazret-i Yûsuf taht üzerinde oturmuştu.

"Anne-Babasını tahtın üzerine çıkardı.

(Yûsuf: 100).

Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın yine bu mevzuda, kendi li­sanı ile söylediği bir cümleyi Kur'an-ı Kerim şu şekilde nakleder:

"Yâ Rabbi, Sen bana mülk vermişsindir."

(Yûsuf: 101).

Su maşrapası hırsızlığı meselesine gelince; ora hü­kümetin memuru, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ın su maşrapa­sını, padişahın su maşrapası olarak vasfediyor.

"Dediler, padişahın su maşrapasını kaybettik."

(Yûsuf: 72).

Hak Taalâ Yûsuf (A.S.) m Mısırdaki iktidarından bahsederken; "Bütün Mısır ülkesi onundu." şeklinde vahiy buyurmuştur.

"Orada istediği gibi barınırdı."

(Yûsuf: 56)

Bu gerçek, Bible (Kitabı Ahd-i Atîk ve Kitabı Ahd-i Cedîd) de şu şekilde anlatılmaktadır. Bu kısımda Firavu­nun Yûsuf (A.S.) a söyledikleri sözlerimize şehadet eder:

"Ve Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, çünkü bu cümleyi Allah sana malûm eyledi. Senin gibi âkil ve bilgili yoktur. İmdi sen evim üzerine ol ve cümle halkım ağzına baksın, ancak taht hesabiyle senden büyük olayım. Ve dahi Fira­vun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, işte seni bütün Mısır diyarı üzerine nasbey­ledim. Bâ'dehü Firavun mühürünü elinden çıkarıp, anı Yûsuf (A.S.) ın eline kodu, hem ana tülbent libas giydirip, bir altın tuğu boğazına takdı. Ve anı kendi ikinci kucusune bindirip, (tahtına) önünde herkes diz çök­sün deyû nida ettiler, ve anı bütün Mısır diyarı üzerine nasbeyledi. Hem dahi Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, ben Firavunum, bütün Mısır diyarında senin iznin olmaksızın, bir adam elini ya ayağını kaldırmaya... Ve Firavun Yûsuf (A.S.)'ın adını "Safnâth Fa'nâkh": Dünyayı Kurtaran kodu, ve ona on şehrin imamı Futîfer'in kızı Es­nath'i zevce olarak verdi. Badehu Yûsuf (A.S.) cümle Mısır diyarını seyretmeğe çıktı."

Talmud'un nakline göre, Yûsuf (A.S.) un kardeşleri Mısır'dan dönüp babalarının yanına gelince, babalarına Mısır hükümdarı olan kardeşleri Yûsuf (A.S.) u şu şekilde anlattılar:

Kendi ülkesinin sakinleri arasında, en büyük selâhiyet onun elindedir. Herkes onun emirlerine uymaya mecburdur. Onun sözü bütün ülkede geçmektedir. Her hangi bir işi yapacağı zaman Firavundan müsaade alma­sına lüzum yoktur.

ikinci sual de şudur ki: Hazret-i Yûsuf (A.S.) bu dev­letin icra yetkilerini ne maksatla istemiş ve niçin bu ehemmiyetli selâhiyeti elde etmişti? Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu hizmetleri yaparken mevcut küfür nizamının kanun ve usullerini mi takibediyordu? Yoksa, hükümet ve iktidar eline geçince, İslâm, siyaset, ahlâk ve medeniyet usulle­rini mi kuracaktı? Bu suallerin en iyi cevabını Allâme Zemahşerî, "Keşşaf" isimli tefsirinde vermiş bulunuyor:

"Hazret-i Yûsuf (A.S.); Beni yeryüzünün hazinelerinin başına geçir."

Demişti. Onun bu talepten maksadı, yalnız şu idi: Bu vesile ile Hak Taalânın emrettiği gerçek kanunları tatbik etsin. Ülkesindeki mazlumlara haklarını verebilsin. Allah­'ın adaletini yaymak için, iktidarını bir vasıta kılabilsin. Vazife almış olduğu işleri yapabilsin. Nihayet Enbiyânın yolunu tutup gitmek imkânına kolaylıkla mâlik olsun. Peygamberlerin politikacılar gibi dünya sevgisi ve dünya­nın kirli işlerine bağlılıkları olmaz. Hazret-i Yûsuf (A.S.) da sayılan maksatların husulü için iktidarı talep etmişti.

Hakikat şudur: Bu sualin kendisi de başka bir sual­den doğmaktadır. Bu yeni sual de pek mühim ve esaslı bir sualdir. Eğer Hazret-i Yûsuf bir peygamber ise, o za­man Kur'an-ı Kerim'de bildirilen diğer peygamberlerin yolunu takip etmesi lâzımdır. Nasıl olur da bir taraftan islâm'a davet eder, diğer taraftan kendisi kalkar da Allah yolundan gitmeyen, kâfirâne rejimin yürümesi için hizmet etmek yolunu tutar? Belki bu sual bununla da bitmez. Bu sualden daha da ince ve daha da önemli yeni bir sual ortaya çıkar. Hazret-i Yûsuf (A.S.) temiz ve doğru yol tutan bir insan mıydı? Yoksa değil miydi? Eğer Hazret-i Yûsuf (A.S.) doğru ve temiz bir insan ise, o zaman temiz ve doğru bir insan nasıl olur da hapishanede iken, pey­gamberlik iddiasında bulunarak:

"Şu bir yığın uydurduğunuz ilâhlar mı iyidir? Yoksa, bir tek ve kudret sahibi bulunan Allah mı?"

Sözünü söyler? Yine bundan başka nasıl olur da müteaddit defalar tekrar tekrar, Mısır halkının karşısında şu ibretli uyarmaları yapar ki:

"Sizin için şu uydurup kendi indînizden çoğaltıp dur­duğunuz ilâhlardan biri de bildiğiniz şu Mısır padişahı­dır?" der.

Hazret-i Yûsuf (A.S.) bilhassa şu tebligatı ile her devre ışık tutan ve yegâne hakikati açıklıyarak peygam­berlik akidesini açık bir şekilde beyan eder:

"Ferman vermek, buyruk sahibi olmak yalnız bir ve tek bulunan Allahu Taalâ'nındır. Ondan başka kimsenin bir iktidar hakkı yoktur."

Sonra, bu nasıl bir iş olur: Aynı Hazret-i Yûsuf (A. S.) diğer taraftan amelî ve fiilî işe gelince; kalkıp da tenkit ettiği ve nizamını değiştirmek istediği, bildiğimiz, kâfirâne nizamı takibeden şu Mısır padişahının hükümet rejimine hizmet etmek yolunu tutup da gider? Yalnız hizmet et­mek yolunu tutmakla da kalmaz, belki, kendisi bu rejimin yürütücüsü, tertibe koyanı, muhafızı olup; hattâ Mısır padişahının rububi­yetine de boyun eğip onun temel na­zariyesi olan:

"Kanun yapmak, buyruk sahibi bulunmak Allah'ın değildir de benim kendimin yâni padişah olan benimdir."

Fikrine sahip olur? Hakikat şudur ki, bu âyetlerin tef­sirini müslümanlar gerileme devrinde herhangi bir zihni­yetin neticesinde bu şekilde ileri sürmek istemişlerdir. Burada biraz da Yahudi hususiyetinin kokusu sezilmek­tedir. Yahudilerin asır­lar­danberi tuttukları yol malûmdur. Onlar düşünce ve ahlâk bakımından en alçak seviyeye düşmüşlerdir. Eski tarihlerinde, onların da mümtaz bir çok şahsiyetler yetiştirdiklerini okuyor ve bunlardan. ibret dersi alıyoruz. Onlar böyle aşağı bir duruma düştükten sonra, kendilerini mazur gösteren birçok bahaneler icat eder, bu yalanlarını ispat için deliller uydururlar. Ne yazık ki, şimdiki müslümanlar da böyle olmuşlardır. Ve İslama, ihanet eden, kâfir hükümetlerin uşaklarına boyun eğ­mektedirler. Onlar da bu alçak derekeye düştükten sonra, geçmiş tarihin parlak sahifelerine bakarak, İslâm ve İslâmın ileri gelenlerinin hayat sahifelerini okuyarak utandıklarından, haya ve hicap hissi duyduklarından, bu utanç hissi altında kendilerini teselli etmek, halkın haklı husumetinden kendilerini kurtarmak maksadiyle, bu sefil nazariyeleri uydurarak, ellerinde koz olarak kullanmak için, Yûsuf (A.S.) gibi yüce makamlı bir peygamberin "küfr" yolunda hizmet ettiği şeklinde iğrenç yalan ve iftiralara sığınmak ihtiyacını hissediyorlar. Halbuki her­hangi bir ülkede, yalnız ve tek olarak İslama bağlı bir mü'min bulunsa, bu kimse imanı feraset ve hikmet ile mücehhez olsa, o kimse yine yapayalnız, kendi başına, bu ahlâk ve hikmetinin kuvvet ve gücü ile İslâmî inkılâbı tahakkuk ettirebilir. Bu müminin ahlâk kudreti Bu ahlâkî kudreti nasıl kullanacağını ve nasıl bu kudretten istifade edilebileceğini bilmesi şartiyle orduya, silâha, askerî mal­zemeye ve herhangi bir şeye ihtiyaç bırakmadan, o mü­minin bulunduğu memleketi fethetmeğe etkilemeye ve o ülkenin saltanatını dağıtmaya bile kâfi gelecektir.[48]

 

HAKİMİYET VE HİLAFET TASAVVURLARI

 

İslâm'da hakimiyet tasavvuru, bütün meselelerin üs­tünde en mühim bir mahiyet arzeder. Çünkü gerçek ola­rak Hâkim olan bu sonsuz kâinatın Halikı (yaradanı Allahu Taalâ'dır. O, Hâkim-i âlâdır. İktidar-ı âlâ: (En yük­sek iktidar) O' nun hakkıdır, insan ise, durumu ve vaziyeti bakımından bu Hakim-i âlâ'nın halifesi, mümessili ve bir nevi vazifeli me­murudur. Her şeyde olduğu gibi, siyasî nizamda da bu Hâkim-i âlâ'nın kanunlarına tâbi olması lâzımdır. Halifenin vazifesi ise, Hâkim-i âlâ'nın kanunla­rını asıl kaynağa uygun bir şekilde yürütmek ve infaz etmektir.

Hâkimiyet mevzuunu en güzel şekilde ifade eden şu ayet-i kerimedir:

"Ey benim hapishane arkadaşlarım, çeşitli ilahlar mı iyidir yoksa bir ve tek bulunan Kahhar Allah mı? Ondan gayrı sizin ibadet ettiğiniz şu şeyler, kendinizin ve baba­larınızın uydurup isim taktıklarınızdan başka bir şey de­ğillerdir. Halbuki Allah bunlar için bir delil göndermemiştir. Elbette ki Hüküm ancak ve ancak Allah'a aittir. O, ancak kendisine — kendisinden başkasına değil — ibadet edil­mesi için emir vermiştir. İşte sağlam din budur. Fakat halkın çoğu düşünemezler."

(Yûsuf: 39-40)

Bu cümleler Hazret-i Yûsuf (A.S.) un beyanatından bir parçadır. Bu cümleler tevhîd ve İlahî hâkimiyet hak­kında en güzel anlatış şeklidir. Burada Hazret-i Yûsuf (A.S.) din mefhumunu öyle bir tarzda ileri sürmüştür ki, ehl-i hak ile ehl-i bâtıl tamamen biribirinden ayrılmıştır. Yâni Tevhid ile şirk arasındaki fark tamamiyle belirtilmiş­tir. Sonra bu fark öyle isabetli ve makul bir şekilde ifade edilmiştir ki, alelade bir zekâya sahip bir kimsenin bile benimsiyeceği bir şekildedir. Bu mesele bir başka husu­siyet de arzetmektedir. Bu sözlerin muhatabı olan insan­lar, o zamanlar, fikirleri ve düşünceleri itibariyle karanlık­lar içinde idiler. Nitekim o zaman bu sözleri söyleyen yüce insan da, kaderin bir hikmeti olarak, bir köle idi. Arkadaşları da O'nun vaziyetine benzer bir vaziyette idi­ler. Gayet açık ve kesin bir şekilde aynı zamanda herke­sin anlıyacağı bir üslûpla hitap etmişti:

"Acaba bir efendiye köle olmak mı iyidir, yoksa çeşit çeşit efendilere köle olmak mı iyidir?" Bu sözler, orada bulunanların kalblerinin tâ içine kadar işlemişti. Ve yine aynı şekilde konuşmuştu: Bütün dünyanm mâliki bulunan bir efendiye mi kölelik etmek iyidir, yoksa kölenin kölesi bulunan bir efendiye mi kölelik etmek iyidir? Hazret-i Yû­suf (A.S.) arkadaşlarına doğrudan doğruya şöyle bir teklif yapmış değildi: "Siz kendi dininizden vaz geçin ve benim dinime girin." O, hikmet kaynağı peygamberlik vasfı ile, mukaddes daveti en bilge bir tarzda ve her biri bir kelime incisi olan şu sözlerle zım-nî olarak yapmıştı: Allah'ın fazl-ü keremine bakınız! Acaba bizden başka kimseyi kendisine kul etmiş midir? Fakat halk O'na şükretmiyor, bu hususu anlıyamıyor, kendileri kalkıp kendileri için Rabb'ler uyduruyorlar; bu Rabb'lere de kul oluyorlar. Sonra Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu defa onların dinlerini tenkid etmiş, makul bir şekilde, gönüllerini incitmeden dinlerinin her türlü fenalıklarını açıklayıp ortaya koymuş­tur: Şu mabudumuz dediğiniz nesne, kimseye bir şey vermemiştir, kimsenin velinimeti değildir, hiçbir yerin ve hiç bir ülkenin de mâliki değildir. Siz ona servet sahibi yahut da sağlık ve hastalık veren kimse diyorsunuz ama, bu dediklerinizin hepsi boş sözlerden ibarettir. Bunlar hep uydurma sözlerdir. Uydurduğunuz bu isimlerin içinde hiç bir velinimetlik ve Rabb'lık yoktur. Halikiyet (yaradanlık) ve Rububiyet mevcut değildir. Asıl hakikî mâlik Allahu Taalâ'dır. Bu Allahu Taâlâ hem bizim hem de bütün kai­natın Hâliki ve Rabb'ıdır. Bu hakikati kabul etmek lâzım­dır. Siz de bunu kabul edin, buna teslim olun. O'ndan başka kimsenin ne Rububiyete ne de Mâbudluğa hakkı yoktur. Hüküm vermek, emir buyurmak tamamiyle O'na aittir. Bütün yetki ve salâhiyetlerin hakkı da O'na aittir. O'nun da hükmü şudur ki, kendisinden başka hiç bir kim­seye ve hiçbir nesneye ibadet etmemektir.[49]

B. Firavun dedi ki: "Ey saray halkı! Ben sizin için kendimden başka bir İlâh olduğunu bilmiyorum."

(El – Kasas: 38)

Bu sözlerden Firavunun ne demek istediği anlaşılır. Firavun demiyordu ki: "Ey saray halkı! Ben sizin, yerin ve göklerin yeretıcısıyım". Nitekim böyle bir sözü değil Fira­vun, ağzına zincir vurulması lâzım gelen bir deli bile zor söyliy­e­bilir. Firavunun bu beyanatından, "Ey saray halkı! Benden başka sizin herhangi bir mabudunuz yoktur." şeklinde bir mâna çıkarılmaz. Çünkü, Mısır halkının inançlarına ve akidelerine göre, daha bir sürü mâbud vardı. Bu bir sürü mabuda ibadet edilirdi; hattâ Firavunun kendisi bile bu mâbudlara ibadet ederdi. Firavunun mâbud olması ve mâbudluk makamına yükselmesinin sebebi ise şu idi: Onu güneş ilâhı olarak kabul ediyor­lardı. Bu hususta en büyük delil de yine Kur'an-ı Ke-rim'in âyetlerinde mevcut bulunmaktadır. Firavun kendisi de ilâhlara ve hattâ ilâhcıklara da ibadet ederdi. Bu ilâhların ve ilâhcıkların dahi bir nevi bakıcısı ve koruyucusu İdi.

Bu noktadan düşünürsek, Firavunun o zamanki dav­ranışı alelade bir hükümet başkanın tutumundan pek de farklı değildir. Nitekim, hükümet ve devlet başkanlarının çoğu da Allah'a ve O'nun Peygamberine inanmakla be­raber, O'nun kanununu unutmuş görünüp bir tarafa bı­rakmışlardır. Kendi kendilerini de birçok şeyi yapabilecek bir seviyede görürler. Allahu Taalâ'nın mümtaz şeriatın­dan ayrı kanun uydurur ve kendilerini söz sahibi sayar addeder, siyasî ve kanuni hâkimiyeti ellerinde bulundu­rurlar. Böyle bir zihniyetin iddiacısı ilan idareci ister padi­şah olsun, ister halkın rızası ile güya seçilmiş birisi olsun. Bu sınıfa mensup kimseler, yeryüzünde Allah ve Resulü­nün kanunlarını değil de, kendi kanunlarını yürürlüğe koymuşlardır. İş bu neticeye vardıktan sonra, Firavunla bu adamcağızların arasında ne gibi bir fark olabilir?

Şimdi başka bir meseleye gelelim; bu da bahsimiz içinde ayrı bir bölümü teşkil eder: Halkımızın bilgiden yoksun bir zümresi, durmadan Firavuna lanet yağdırırlar. Fakat bu lanet "okuyanların kendileri Firavun hükümetine benzer hükümetlerin taraftarlığını yaparlar. Hakikati ken­dilerine meslek edinenler ve böyle kıymetli bir yükü yük­lenmiş bulunan şahıslar ise, sözün ve İstılahların mâna­sına ve ruhuna bakarlar, yalnız lâfızlara ve kullanılan kelimelere değil... Bu bakımdan Firavunun kendisine ilâh demesi ve böyle bir iddianın mânası ancak hâkimiyet anlamına gelir. Bu hâkimiyetten gaye ise, istediğini ya­pabilen bir hâkim demektir. Ve sahip çıktığı bu hâkimlik sıfatını ilan etmektedir. Burada ilâh kelimesi istilâh olarak kullanılmıştır. [50]

C. "O kimse ki, yerin ve göklerin mülkü O'nundur. Hiçbir oğul edinmemiştir, mülk'de O'nun hiç bir ortağıda olmamıştır. Her şeyi O yaratmış ve her şeyin takdirini mukadder kılmıştır."

(El – Furkân: 2).

Burada kullanılan "mülk" kelimesi Arapçada padi­şahlık, hükümdarlık, kırallık, iktidar-ı âlâ: en yüksek ikti­dar ve hâkimiyet: (Sovereignty) demektir. İstenen şudur ki, Allahu Taalâ bütün kâinata Mutlak Muhtar, ihtiyar seçme hakkı sahibi, ferman veren, buyruk buyuran'dır. Bu seçmede bu fermanda hiçbir şeyin zerre kadar bir hakkı yoktur. Bu gerçek de kendiliğinden şu meseleyi gerektirir. O'ndan başka, herhangi bir mâbud kabul edi­lemez. İnsan, Mâbud diye kabul ettiği şeyden, her türlü menfaat veya zarar geldiğine inanır. Hiçbir şeye yaramıyan, hiçbir işe gücü yetmeyen aksine kendileri korunmaya muhtaç olan nesnelerin mâbudluğuna, en ahmak veya en budala bir insan öyle inanmaz. Şimdi siz, Hak Taalâ Celle Şanühu'dan başka kâinatta hiç bir varlı­ğın elinde kudret olmadığını kesin bir şekilde anlamış olsanız, şüphesiz ki O'nun karşısında boyun büker, acz ile niyaz ile baş eğerseniz. Bu kesin idrâk ve imandan sonra, ne herhangi bir el O'ndan başkası için adak getirir, ne de herhangi bir dil O'ndan başkasına hamdeder. Ne de kimse O'ndan gayrısına dua edip, şükranlarını bildirir. Ne de dünya yüzünde ahmaktan daha ahmak birisi çıkıp da gerçek Rabb'i Zülcelâli bırakıp, O'ndan başkası için kul olmak yolunu tutar. Ve yahut da herhangi bir kimse­nin hüküm vermek hakkına mâlik oldu­ğunu kabul eder. Bu meselenin teyidi için yukarıdaki âyetlerle birlikte şu âyet-i kerimenin işaret ettiği hükmüde gözönüne alalım: Bu âyet-i kerime de yerin ve göklerin mutlak hükümdarlı­ğının Allahu Zülcelâle ait olduğunu bildirmektedir:

D. "Göklerde ve yerde ne varsa ne yoksa, hep Al­lah'a aittir. Siz, kendi kalbinizde neyi açıklarsanız, neyi de gizlerseniz elbetteki Allah ondan dolayı sizi hesaba çekeçektir. Ve sonra, istediğini gufrana ulaştırır (afeder) istediğini de azaba çarptırır. İşte o Allah herşeye kadir Allah'tır."

(El – Bakara: 284).

Bu âyet-i kerimenin üzerinde düşünürsek, şunu an­lamış olacağız. Din'in ilk temeli ve esas akidesi Hakimi­yet'in Allahu Taalâ' ya mahsus olduğunu belirtmektir. Allah'ı Taalâ'nın göklerin ve yerin mutlak mâliki olması ve göklerle yerin arasında bulunan kâinatın da mutlak sahibi bulunması, her şeyin O'nun mülkü olması, öyle bir temel hakikattir ki, insan için bundan başka türlü hareket etmek ve başka türlü düşünmek imkânı yoktur. Bunun dışında hareket etmek veya düşünmek sahih ve doğru olamaz ve olmıyacaktır. İnsan, ancak Allahu Taalâ'nın karşısında boyun eğip, ancak ona itaat eder. Yine bu âyet-i kerime­nin medlûlunda daha bir çok mânalar mevcuttur. Bir kere mesuliyet mefhumu açıkça görünmektedir. Yâni herhangi bir iş ister açık olsun, ister gizli, Hak Taalâ'dan gizli de­ğildir. Hak Taalâ her işlenen fiile vâkıftır. Ve işlenen her fiilin hesabı sorulacaktır. Neden ve niçin böyle yaptınız, yahut da böyle düşündünüz diye sorguya çekecektir. İşte bu şekilde her insan tek tek yaptıklarından Allah'a karşı mesuldür. Yaptıklarından dolayı Muhakeme-i Kübrada hesap verecektir. Allahu Taalâ ister gizli (gayb) isterse açık (şehade) nin ilmini elinde tutmaktadır. Hattâ kalblerin bir köşesinde saklanmış bulunan en ufak bir şeyi dahi bilmektedir. Kafalarda, zihinlerde, düşüncelerde neyin geçip geçmediğinden elbette ki haberdardır. Hiçbir şey O'na gizli ve kapalı değildir. Âyet-i Kerime'nin son kısmında yine Hak Taalâ'nın her şeye mutlak olarak kadir olduğunu bildirmektedir. O, kimsenin kanununa tâbi ol­madığı gibi kimsenin nizamına da bağlı değildir. O kim­seyi dinlemeğe de mecbur değildir. O mâliki mutlaktır. İstediğine ceza verir ve istediğini de bağışlar; küllî ve tam seçme hakkı O'nun elindedir. Her şey O'nun yarattığı bir nesne olup ve her şey O'na karşı bir yok hükmündedir.[51]

E. "Benden önce gönderilmiş bulunan Tevratı tasdik ederek geldiğim halde, size haram edilmiş bulunan bazı şeyleri helâl kılmak için Rabb'ınızdan âyetler getirdim. İşte O'ndan çekininiz ve bana itaat ediniz. Elbette ki, Al­lah benim de sizin de Rabb'ınızdır. İşte O'na ibadet edin. Bu. en doğru yoldur."

(Al-i İmrân: 50 - 51)

Buradan anlaşıldığına göre, Hazret-i İsa (A.S.) dave­tinin de esası diğer peygamberlerin davetlerinin esası gibi üç nokta üzerinde toplanmıştır:

Birincisi: İktidarı âlâ'nın Hak Taalâ elinde bulunduğu­dur. O'nun rızası için kulluk yolu tutulacak, O'na tam ola­rak itaat edilecek; ahlâk ve medeniyetin bütün nizamları O'nun isteğine göre tanzim kılınacaktır. Yalnız, Allah'a boyun eğilecek ve yalnız O'na kulluk edilecektir.

İkincisi: Kudreti âlâ sahibinin mümessili olan pey­gam­bere de mümessillik vasfı ile itaat edilecektir.

Üçüncüsü: insan kendi yaşayışında helâl ve haram; caiz, gayrı - caiz şeylere bağlı bulunması hakkında yalnız Hak Taalâ'nın kanununu takip edecektir. Kanun ve gü­venlik nizamı yalnız Allah'a mahsustur. Beşere ait düzme kanunlar hükümsüzdür.

Buna göre, hakikatte Hazret-i Musa (A.S.), Hazret-i Muhammed (S.A.V.) in ve diğer bütün peygamberler de hep aynı heyetlerle gelmişlerdir. Bu mukaddes vazife İle mükellef peygamberler hep aynı gayenin rehberliğini yapmışlardır. Risalet bakımından aralarında en ufak bir fark yoktur. Muhtelif peygamberlerin muhtelif şekillerde geldiklerini iddia edenler, onların maksat ve gayeleri ara­sında ayrılık düşünenler, büyük bir hatâya saplanmış ve yanlış yol tutmuşlardır. Malik -ül - mülk indînde, O'nun memuru olarak gelmiş bulunan kimselerin gelişlerinden ve memuriyetlerinden maksat nasıl ayrı ayrı olabilir ki. Onlar geldikleri toplumları, kafa tutmaktan ve kendi ba­şına buyruk kesilmekten alıkoyup, kendilerini serbest sayıp şirk yoluna gitmelerine mâni olsunlar diye vazifeli kılınmışlardır. Bütün insanlığa, iktidar-ı âlâ'ya karşı hiç kimseyi veya bir otoriteyi, her ne hususta olursa olsun hiç bir şekilde ortak tanımamalarını öğretmek amacıyla mü­cadele sahasına atılmışlardır. Hakiki mâlike kulluk vazi­fesini yerine getirmenin yüksek faziletiyle mücehhez ol­maları, itaatin ehemmiyetini kavramaları, vefakârlığın haysiyetine ulaşmaları esas tutularak, ilâhî davete mu­hatap edilmişlerdir,

Ne yazık ki elimizde mevcut bulunan İncillerde Haz­ret-i. Mesih (A.S.) in heyeti tam ve açık bir tarzda beyan edilmemiştir. Kur'an-ı Kerim'deki gibi sarih, vazıh ve toplu halde anlatılmamıştır. Yukarıda söz edilen üç mesele, dağınık işaretler seklinde birbirine karıştırılarak anlatıl­mıştır. Meselâ, İncildeki şu âyetten, Hazret-i Mesih (A.S.)'ın yalnız Allah'a kulluk yoluna davet ettiği anlaşıl­maktadır:

"Zira yazılmıştır ki, Rabb Allah'ına, secde ve yalnız O'na ibadet eyleyesin."[52]

Bu cümleden yalnız, Hazret-i Mesihin Allah'ın vah­daniyetine ve yalnız O'na ibadet edileceğine kaîl olduğu anlaşılmaz; O'nun bütün çalışmasını ve gayretini hep bu yolda sarfettiği anlaşılır. İsâ (A.S.), Allah'ın emr-i şer'îsine tam mânasiyle itaat edilmesini sağlamak için büyük gay­retler sarfetmiştir. Meselâ:

"Melekûtun gelsin, muradın gökte nice kılınırsa yerde dahi böyle kılınsın."

(Mettâ Bab, 6. fıkra: 10, Sahife: 7.)

Hazret-i Mesih (A.S.), kendi kendini semavî hükü­metin mümessili sıfatı ile ileri sürmüş ve halkı bu yolda kendi ita­a­tına davet ettiği bir vakıadır. Bu husus, O'nun muhtelif sözlerinden açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Hazret-i İsa (A.S.), kendi memleketi bulunan Nasıra'da mukaddes davete başlayınca, orada ilk önce kendi ya­kınları ve hemşehrileri tarafından muhalefetle karşılandı. Bu hususta, Mettâ, Markos ve Luka (İncili tertip edenler) her üçü de müttefiktirler. Bu kimselerin üçünün de riva­yetleri hemen hemen birbirlerinin aynıdır.

"Nebi kendi ülkesinde kabul edilmedi."

Ne zaman ki, bu büyük peygamberin öldürülme ha­zırlıkları başladı; bu sefer halk: "Buradan çekil, gizlice git." Dediler. O, öteler habercisi peygamber de bu tavsi­yelere şu cevabı verdi:

"Bir Nebi bu şartlar altında çekilip gitmez. Buna im­kân yok."

(Luka, Bab: 19, Fıkra: 38).

Son defa Urşelim'e geldiği zaman, O'nun bağlıları yüksek sesle şu sözleri haykırdılar:

"Dediler ki, Rabbîn isminde gelen Melik mübarek ol­sun."

(Luka, Bab: 19, Fıkra: 38)

Bu sözler: duyan Yahudi âlimleri gücendiler. Hazret-i Mesih (A.S.) a: "Bu kimseleri sustur." dediler. Peygam­berleri de:

"Ol dahi cevap verip onlara dedi ki, ben size derim ki: Eğer bunlar sükût ederler ise taşlar çağıralar."

(Luka, Bab: 19, Fıkra: 40)

Yine aynı masum peygamber şöyle buyurmuşlardır:

"Ey cümle yorgun ve yüklü olanlar! Bana gelin ve ben size rahat vereyim. Boyunduruğumu üzerinize alın ve benden ki halim ve alçak gönüllülüğü öğrenin ve can­larınıza rahat bulasınız."

(Metta, Bab: II, Fıkra: 28 - 29, Sahife: 14)

Hazret-i Mesih (A.S.) da diğer peygamberler gibi, in­sanların yapıp uydurdukları kanunlar yerine İlahi kanun­ların yürürlükte olması yolunda çalışıyordu. Metta ve Markos'un rivayetlerinden apaçık bir şekilde bu nokta anlaşılmaktadır. Her iki İncil'in de rivayetlerinin hülâsası şöyledir: "Yahudi uleması, senin talebelerin, büyüklerin ve ileri gelenlerin rivayetleri zıddına ellerini yıkamadan nasıl yemek yerler diye itirazda bulundular. Bunun üze­rine Hazret-i Mesih buyurdu ki: Riyakârların hâli böyledir; onlar vaktiyle sair peygamberlerin sözlerine de itiraz et­mişlerdi. Bu ümmetin dili bana hürmet ediyor, fakat gö­nülleri benden uzaktır." Ve bu itiraz edenlere şu şekilde insanî ahlâkı öğretmişlerdi:

Siz de Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi tarafınız­dan uydurduğunuz kanunları yürürlüğe koymaktasınız. Allah, Tevrat'ta ana, babaya hürmet edilmesini emir bu­yurmuştur Her kim ana ve babasına fena bir şey söylerse o kimse öldürülsün diye hüküm vermiştir. Şimdi siz kalk­mış diyorsunuz ki, birisi kendi anasına ve babasına diye­bilir ki, benim size karşı yapmakta olduğum hizmetler sizin işinize yaramıyorsa, ben onları Allah'a adarım. Bu verdiğiniz hükümden, baba ve anaya hizmet etmemek caiz olmuyor mu?

(Metta, Bab: 15, Fıkra: 3-9 ve Markos, Bab: Fıkra: 5 - 13)[53]

F. "İşte Rabbiniz O Allahtır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da kendi makamında sağlam olarak karar buldu. Ardı arkası kesilmeden geceyi takip eden gündüze, gecenin perdesi örtüldü. Güneş de, ay da, yıl­dızlar da hep O'nun fermanına boyun bükerler. Dikkat! halk etme (yaratma) ve emr (hükümetime) ona aittir. Bü­tün âlemlerin Rabbı bulunan Allah ne mübarektir."

(El - A'raf: 54).

Hak Taalâ, isteva ale'1-arş: "makamında sağlam olarak karar buldu.", cümlesinin etraflıca şerhi ve açık­lamasını anlamak bizim için pek zordur. Şu kadar var ki. Allahu Taalâ, kâinatı yarattıktan sonra, kendisinin şu hudutsuz saltanatına, herhangi bir makamda bir merkeze karar verdi. İşte bu merkezde tecelliyâtını yoğunlaştırdı kıldı. Ve bu tecelliyatın yoğunlaştırıldığı makamın ismi de Arş'dır. Oradan bütün âlemlerin üzerine feyz ihsan eyler. Oradan bütün kâinatın idaresini düzenleyip, emir buyu­rur. Şu cihet de mümkündür ki, bu âyet-i kerime'deki Arş kelimesinden maksad, iktidar ve hüküm sahîbi bulun­maktır. "Arş üzerinde karar bulmak" tan maksad da, Hak Taalâ kâinatı yarattıktan sonra, onun idaresini de eline aldı demektir.

Her ne ise, istevâ al'el arş'ın mânası ne olursa olsun, Kur'an-ı Kerim bu mevzuyu ele alarak, Hak Taalâ'nın yalnız kâinatın Halikı olmayıp, aynı zamanda kâinatın mutlak idarecisi ve yöneteni olduğu hakikatini en güzel şekilde insan zihnine yerleştirmektedir. O, dünyayı yok­tan var ettikten sonra dünya ve yarattığı bütün mahlû­kattan alâkasını kesmediği gibi, yarattığı şeyleri de kendi başınbırakmamıştır. Amelen ve bilfiil, bütün âlemin her cüz'ünün ve küllî âlemin idaresi ve saltanatı bizatihi o sonsuz kudrettedir. Fiili olarak. Her şeyin, her varlığın ve her zerrenin takdiri O'nun hükmüne bağlıdır.

Kur'an-ı Kerim, bu şekilde, esasa ait yanlış anlayışın önüne set çekmek yolunu tutmuştur. Böyle olunca, hiçbir şekilde insan şirk'in sapık yoluna saplanmaz ve kendisini de muhtar ve başıboş saymak dalaletinin sevdasına kaptırmaz. Kâinatın nizam ve düzeni ile Hak Taalâ'nın alâkasız olduğunu zannetmenin gerektirdiği netice şudur ki, insan, kendisini yahut da diğerlerinin mukadderatını Allah'dan başka birisinin elinde olduğu kanaatine sahip olur. Böyle düşünen mahlûk karşısında da boyun eğmek yolunu tutan, yahutta kendi mukadderatını kendi tayin ettiği zehabı ile şahsını serbest zanneder.

Burada üzerinde durulacak bir nokta daha vardır. Kur'­an-ı Kerİm'de. Hak Taalâ'nın yaratma ve idare işle­rine ait kullanılan kelimeler ve ıstılahlar, ister hakikî mâ­nada olsun, ister mecaz ve istiare mânasına alınmış bu­lunsun, ekseriya saltanat, hükümet ve padişahlığa ait kelime ve ıstılahlar kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in bu beyan tarzı o kadar açık bir şekildedir ki, herhangi ale­lade anlayışlı birisi Kur'an-ı Kerim'i okuduğu zaman, bundan başka bir şey anlamaz ve hissetmez.

Aklı noksan bazı tenkîtçiler, kendi akıllarının noksan­lığını hesaba katmıyarak hep tersinden düşünüp şu neti­ceyi çıkarmak istemişlerdir: Güya bu Kitap telif edildiği zaman, insanın zihninde hükümet ve saltanat nizamının hâkim olduğu fikrini ileri sürerek bu kitabın müellifi (Bu sersem kafalılara göre, Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) neüzübillâh Hak Taalâ'ya sözüm ona padişahlık izafe ederek ortaya çıkarmak istemiştir. Halbuki işin esasında Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü daimî ve ebedî hakikat, bu düşüncesiz kafaların iddialarından veya anladıklarının tamamen aksinedir. En büyük ve tek gerçek şudur ki, şu yeryüzünde ve sonsuz göklerin saltanat ve padişahlığı ancak bir "zat" a aittir. Hâkimiyet (sove­reignty) diye isimlendirilmiş olan husus da yine O'nun Zat'ına mah­sustur. Bu kâinat nizamı da bir merkezî nizamı kâmildir ki, bu nizamda bütün seçme hakkı yine o Zatın elindedir. İşte bundan dolayıdır ki, bu nizam'da herhangi bir kimse, şahıs veya zümre cüz'î veya küllî olsun, her ne şekilde olursa olsun hâkimiyet iddiasında bulunursa, kendisini korkunç bir şekilde aldatmış ve feci bir yalana saplamış olur. Ve yine bu nizamı düzene koymuk için de O'nun gösterdiği yoldan başka herhangi bir yol doğru değildir- Şurası da yine doğru ve değişmez bir gerçektir ki, dinî ve mezhebi bakımdan ibadet edilen Mâbud'a, siyasî ve me­denî hükümdarlığı (Sovereignty) da teslim etmek lâzım­dır.

"Lehü'l - halk ve'l - emr: Halk etme (yaratma) ve emr (hüküm verme) O'na mahsustur." Cümlesinin şerhine gelince, (İstevâ al'el - arş) cümlesinin şerhinde etraflı olarak açıklanmış oldu Bu mesele hakkında demiştik ki, Allah Taalâ yalnız Halik değil, aynı zamanda emir veren ve hüküm buyurandır. O kendi mahlûkatını yarattıktan sonra, onların işlerini başkalarına bırakmamış ve cümle mahlûkatının üzerinde hükmünü icra kılmağa devam etmiştir. Halk ettiklerinden hiç birisini de kendi başına bırakıp, onları kendi başına buyruk sahibi kılmamıştır. Yaratılmış olanlar istedikleri gibi hareket edemezler. Amelî ve fiilî olarak bütün kâinatın ideresi Hak Taala'nın elindedir. Geceyle gündüzün biribirini takip etmeleri de kendi başlarına olmayıp Allah'ın hükmü iledir. Allah is­terse, bunları istediği gibi değiştirir ve istediği şekle so­kar. Onları istediği bir nizamla yeniden tertipler. Güneş, ay ve yıldızların da kendilerine mahsus bir iradeleri yok­tur; Bu büyük nesnelerin de her türlü işleri Hak Taala'nın elindedir. Yalnız Cenab-ı Hak'kın fermanına boyun bü­kerler. Bunlar da mahkûm ve mecbur birer köledirler.

G. "Elbette ki, Allah istediği gibi hükmeder."

(El – Mâide: 1)

Allahu Taalâ mutlak hâkimdir ve bütün küllî irade yalnız kendisine mahsus bulunmaktadır. Dilediği gibi hükmeder; kullarından hiç bir kimsenin O'nun hükümle­rine karşı söz söylemek, niçin ve nasıl demek hakkı yoktur. Elbetteki bu ilâhî hükümlerin hepsi derin birer hikmete, sonunda mutlaka hayır olan bir maslahata da­yanır. Fakat Müslüman bir kul, bu hükümlere itaat eder­ken, bu kudsî hükümlerin hikmet ve maslahatı nedir diye peşin bir araştırmaya girmez. Ancak hüküm sahibi böyle hüküm vermiştir diye itaat eder. Hüküm sahibi bir şeyi haram kılmışsa o haram olan şey ne olursa olsun ve niçin olursa olsun mutlak surette haramdır. Helal olan şey de yine ne şekilde olursa olsun helâldir. Niçin ve ne sebepten helâl olmuştur diye araştırmak bize düşmez. Zira, Hak Taalâ her şeyin yegâne mâliki olduğuna göre, bu şeyleri kullarına ya haram kılmıştır, yahut da müsaade vermiştir. İşte bunun için Kur'an-ı Kerim nimetlerin helâl­liği ve haramlığı hakkında Mâliki Hakikinin müsaadesinin veya olmamasından başka hiçbir araştırma yapılmasına lüzum olmadığım bildirmektedir. Yine aynı şekilde, kulla­rın yapacakları işlerin caiz veya gayrı caiz olmasının da esası bundan başka bir şeye dayanmaz. Hak Taalâ'nın caiz kıldığı câizdir. Caiz kılmadığı da asla caiz değildir.[54]

H. "Kendi dilinizle tavsif edip yalan uyduraraktan, bu helâldir ve şu haramdır demeyin. Böyle olursa Allah'a yalan iftira atmış olursunuz. Elbette Allah'a yalan iftira atan kimseler asla felah bulmazlar."

(En – Nahl: 116).

Bu âyet-i kerime gayet açık bir şekilde, helâl ve ha­ramın değerlendirilmesinde ancak Cenab-ı Hak'kın yetki sahibi olduğunu bildirmektedir. Başka bir tabirle şöyle ifade edilebilir ki, Kanun koyoco yalnız Allah'tır. Herhangi bir kimse, kendi bildiğine göre, beşerî hâdiseleri değer­lendirip bu fiillerin caiz ve gayrı caiz olduğunu ileri sü­rerse, böyle bir adam, haddini aşmış ve kulluk vazifesini çiğnemiş olur. İnsanlar yalnız, İlâhî kanuna dayanarak bu örnek hükümlerden sonuç çıkararak, falan umumî ka­nuna muvacehesinde şu hususî şey de helal veya ha­ramdır; yine aynı şekilde filan umumî kanuna göre şu fiili yapmak, caiz veyahut da caiz olmadığının söylenmek, Hak Taalâ'ya yalan isnad edip, iftira atmaktır. Böyle çirkin bir iş iki sebepten dolayı işlenebilir. Ya ileri sürülen bu hüküm, tek dayanak olan İlâhî Kitap dikkate itibara alın­madan verilmiştir; yani kitabın caiz kıldığını o kimse, gayrı caiz saymış, caiz kılmadığına da caiz demiştir. Ve­yahut da Hak Taalâ, helâl kılmak, haram kılmak işini in­sanın eline vermiş, insanı da yaşayışında serbest kılıp, "Sen kendin için bir şeriat meydana getir" demiş olmalı­dır. İşte bu şeklin her ikisi de yalan uydurarak Allahu Taalâ'ya iftira atmak demektir.[55]

İ. Söyle: "Allah'ın size göndermiş bulunduğu rızık hakkında hiç düşünmediniz mî? Bunlardan helâl kıldığı da var, haram kıldığı da. Söyle, acaba Allah mı size izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı atarsınız?"

(Yûnus: 59).

Urdu lisanında rızk: (rızık) kelimesi halk arasında umumiyetle yiyecek, içecek gibi şeylere denir. Bu keli­meye verilen bu basit mâna ile, yemek sofrasını dikkate alan halkımız, dinî hurafeler, gelenekler ve merasimler gibi şeylerin üzerinde dururlar. İşaret ettiğimiz bu yanlış anlayış, doğrudan doğruya câhil halk tabakasının işi ol­mayıp, ulema unvanlı bir zümrenin yetersiz ve gelişi gü­zel çalışmalarının bir neticesi olduğu gayet açıktır. Hal­buki Arapçada rızk kelimesi yalnız yiyecek ve içeceğe münhasır değildir. Belki, "in'âm", "ihsan", "hediye", "atiye" ve "bahşiş" ve her verilen şey demektir. Bu ke­limenin mânası geniş ve umumîdir. Hak Taalâ, dünyada in­sana ne vermiş ise, bunların hepsi de rızkdır. Hatta çoluk ve çocuk bile "rızk" dır.

Meşhur adamlar ansiklopedilerinde: "esma'ür- ri-cal" kitaplarında, bir çok râvilerin isimlerine rastlıyoruz. Bunlar hususla ilgili olarak rızk, kûzeyk ve rızkullah isimlerine de tesadüf ediyoruz. Bunların hemen hemen mânaları bir­birlerinin aynı ve Urduca "Allah verdi" demektir. Meşhur duayı hatırlayalım:

Allahümme erinâ'l - hakka ve erzuknâ ittibâ'ah. "Ya Rabbi, bize hakkı göster ve bize ona tabi olmayı nasib et."

Umumî konuşmalarda söyle bir tâbir kullanılır: "Ru­zi­ka ilmen: falan adama ilimden nasib verildi, Hadis-i Şerif'de şöyle buyurulmuştur;

"Hak Taalâ her hâmile kadının karnındaki çocuk için bir melek gönderir, bu melek, çocuk var olur olmaz, onun bütan ömrü boyunca rızkını hazırlamakla mükelleftir."

Bu Hadis-i Şerif'de kullanılmış olan "rızk" kelimesin­den maksat sadece yiyecek, içecek değildir. Çocuğun bir ömür boyunca elde edeceği sadece yiyecek, içecek de­ğildir. Buradaki "rızk" tan maksat, çocuğun dünyada yaşadığı müddet içinde ihtiyacı bulunan herşeydir.

Kur'an-ı Kerim buyurur ki:

"Ve mimmâ rezakna - hum yünfikun":

Onlara verdiğimiz rızıktan, başkalarına, da verirler.

Görülüyor ki "rızık" kelimesinden, yalnız yiyecek, içecek ve yemek sofrasında bulunan şeyleri düşünme­mek gerekir- Allahu Taalâ sadece yiyecek, içecek üze­rinde durmuş olduğu, diğer hususlarda insanı serbest bıraktığı şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmamak ge­rekir. Böyle bir sakat anlayışa saplanmak, alelade bir hata olmayıp, muazzam ve çok mühim bir iman zaafıdır. Halbuki Allah'ın dini, hayatın her dalını ve her şubesini kuşatan emsalsiz bir sistemdir. Diğer bir hatalı düşünüş de, "Din ilmi" olarak bir şeyin haramlığını bilmek, sadece bu mevzu üzerinde çalışıp ömür tüketmeği anlamışlardır. Onların medeniyet anlayışına göre, insan kendi işinin idaresi için, kendisi hudud tayin eder. Yaşama tarzına istikamet veren usuller kararlaştırır. Allah'ın kitabına ihti­yaç hissetmeksizin kendi başına kanun koymaya da kal­kar. Bu fahiş hata ve gerçekten kopup uzaklaşmış zihni­yet, ne yazık ki, yalnız halkın bilgisiz tabakasına mahsus bir keyfiyet değildir. Bu topluluk içinde, din uleması, yü­zeysel ve kısır bilgi sahib müftüler, idraksiz Kur'anı Kerim müfessirleri ve hadis şeyhleri gibi etiket sahibi yığın yığın şahsiyetin, dine böyle bir anlayış merceği ile bakmanın bizzat dinî parçalamak ve bölmek olduğunu bilmelerine imkân yoktur. Böyle bir düşünceye sahip olduktan sonra ve İlâhî Şeriatı yalnız yiyecek ve içecek mevzuunda hü­küm veren bir müessese haline getiren bu kimselere şöyle bir sual yöneltilebilir: Böyle bir düşünceye sahip olmanızın, ne kadar büyük bir günah ve cürüm olduğunu biliyor musunuz? Rızkın Allah'tan geldiği gibi, siz kendi­niz de Allah'ın değil misiniz? O zaman nasıl olur da, Alla­nın mülkünde istediğiniz gibi tasarrufta bulunabiliyorsu­nuz? Keyfinizin istediği şekilde hududlar ve usuller tayin ediyorsunuz?

Herhangi bir hizmetkâr, herhangi bir uşak, ben kendi efendimin, patronumun veya ağamın sahibi olduğu bir malına, istediğim gibi tasarruf etmek ve dilediğim gibi bu malın tasarrufu hakkında usuller koyabilirim iddiasında bulunsa; efendimin, patronumun ve ağamın da sözünü dinlemem hususunda bir sebep yoktur dese, böyle bir uşak hakkında ne gibi bir hüküm verirsiniz? Evinizdeki hizmetçiniz, yahut da iş yerinizdeki hademeniz, evinizde veya iş yerinizde, "her şeyi ben bildiğim gibi, keyfimin istediği şekilde kullanırım; mevcut eşyalardan istediğim gibi faydalanırım diyerek bir nevi muhtariyet iddiasına yeltendiği takdirde acaba siz bu uşağınıza ne gibi bir muameleyi reva görürsünüz?

Bu uşağın yahut da odacının tutumu o zaman baş­kalaşmış olur; yani bu uşak veya odacı efendisini tanımı­yor ve kendi başına buyruk kesilerek aynı zamanda hiz­met ettiği yerin malına da sahip çıkıyor demektir. Böyle bir uşak veya odacı o zaman haddi aşan ve gasb edici durumuna düşmez mi? Artık bu uşak hakkında şöyle bir durum oluşur: Uşağın kendisi uşak olduğunu bildiği halde, uşak olduğunu kabul ettiği halde, çok iyi biliyor ki, mal ve eşya kendine ait olmayıp uşaklık ettiği kimsenin­dir. Bunlara rağmen, yani bile bile, sonra da kalkıp mallar hakkında istediğim gibi tasarruf etmek, istediğim gibi kullanmak hususunda usuller koyacağım, kanunlar yapa­cağım, diyor. Malların tasarrufu hakkında usul koymak ve kanun yapmak da benim hakkımdır diye iddiaya kalkışı­yor. Hem de efendisine bir şey sormak lüzumunu duy­madan ben istediğimi yaparım diye ortaya atılmaktan çekinmiyor..

Nihayet netice olarak şöyle bir vaziyet ortaya çıkar: Bu efendi, bu ağa kendisi uşağına, malını kullanmak hakkını vermiştir. Bu bakımdan, malların tasarrufu için nizam ve kanun yapmasına da müsaade etmiştir. Bu hak kendisinin iken, uşağına vermekte mahzur görmemiştir. Böyle bir iddianın sahibi olan uşağa, senin bu iddian ne gibi bir şeye dayanıyor diye bir sual tevcih edilebilir. Yoksa bu sözleri sen kendi kafandan mı uyduruyorsun diye uşak itham altında tutulabilir. Eğer birinci şekil ge­çerliyse, yani uşağın malları kullanması için hakikaten efendisi emir vermişse, o zaman mesele yoktur. Aksi takdirde, yani- ikinci şekle göre, uşak herhangi bir daya­nak göstermekten mahrumsa, bu uşak yalancı ve iftiracı­dan başka bir şey olamaz. Cürmün de en büyüğünü iş­lemiş bulunur.[56]

J. "Allah'ın gönderdiği ile hüküm vermeyen kimse-ler kâfirdirler, zâlimdirler, fasıktırlar.."

(Maide: 44, 45, 47).

Bu âyet-i kerimede, Allahu Taalâ, kendi gönderdiği kanun gereğince işleri çözmeyen ve bu Örnek kanuna uygun bîr şekilde hüküm vermeyenler hakkında Üç şekil buyurmuştur: Kâfir.. zâlim.. fâsık...

Gerçek açık şekilde anlaşılmıştır ki, insan, Allah'ın hükmü ve O'nun göndermiş bulunduğu ulvî kanunu bıra­kıp da, kendi uydurduğu veya başkalarının uydurup or­taya attıkları kanun. ile, işlerin halli yoluna gider ve içti­maî hayatı tanzime yönelirse, yukarda sayılı olan şu üç suçu işlemiş olacaktır.

Evvelâ böyle bir tutumun ilk kademesi, Allah'ın kanun­lanrını inkâr etmiş olmaktır. Allah'ın hükmü inkâr edilince böyle meş'um bir fiilin faili kâfir olur. Sonra böyle bir iş adalet ve insanlık vasıfları ile bağdaşamaz. Çünkü adaletin en doğrusu Allah'ın koymuş olduğu adalettir. Allah'ın lütfettiği adalet hükmünü bırakıp kendi bildiği gibi, yahut da başkalarının koydukları kanunla hüküm vermek zulmün tâ kendisi olur. Bunu yaparı da zâlim olur. Üçüncü sıfat da şöyle bir mânayı ifşa etmektedir: Böyle bir kul, kul olduğu halde, kul olduğunu bildiği halde kendi mâlikinin, kendi sahibinin kanununu bırakarak ve bu ka­nundan kaçınarak; kendisinin yahut da herhangi bir kim­senin uydurduğu kanunu câri kılmak yoluna giderse, hakikatde kulluk ve itaat dairesinin dışına çıkmış olur. Bu da "Fısk" demektir. Küfür de, zulm de, fısk da bu her zehirli sıfatın üçü de Allahu Taalâ' dinleme­menin isimle­ridir. Her nerede Hak Taalâ'nın hükdinlememe­nin isimle­ridir. Her nerede Hak Taalâ'nın hükmünün dışına çıkılı­yorsa, orada bu üç şeyden üçünün de bir arada olmama­sına imkân yoktur. Mutlaka bu üç mezmum sıfat bir arada bulunur. Ancak İlâhî fermana karşı gelmenin, Hak'kın hükmüne karşı diretmenin de dereceleri ve şe­killeri vardır. O zaman bahsâ geçen bu üç fena işin de azlığı ve çokluğu bakımından dereceleri olacaktır. Me­selâ, Allah'ın emrettiği kanunum hîlafına işleri tedvir et­meğe yeltenen birisi, Allah'ın o en güzel hükümlerinin yanlış ve insanların uydurduğu kanunların doğru oldu­ğunu ileri sürecektir. Bu şahıs tam mâ­nasiyle hem kafir, hem zâlim ve hem de fâsık olur. Fakat baş­ka bir kimse, İlâhî hükümlerin doğruluğuna inanıp, amelî bakımdan ve fiiliyatta Allah'ın kanunu ile değil de insanların uydurduk­ları sözde kanunlarla işleri yürütmeğe yeltenirse; bu adam İlahi hükme itikad ettiğinden dolayı akîde bakımın­dan kâfir olmaz ve İslâm ümmetinin dışında kalmaz; fa­kat böyle bir kimsenîn imanı, küfür fısk ve zulmün karı­şımından bir şey olur. Her kim, hayatını tanzim eden bütün iş ve gücünde İlâ­hî hükümden ayrılmış olup, başka bir tarafa saparsa, tam ve katıksız bir kâfir ve aynı za­manda fâsık ve zâlim demektir. Fa­kat bazı işlerinde Al­lah'ın kanununa tâbi olup da bazısına da tâ­bi olmazsa, böyle bir akide sahibinin imanı, küfr zulüm ve fısk ile ka­rışık bir hal almış demektir. Bu kimsenin vaziyeti ba­zı yerde kâfirine olur, bazı yerde olmaz. Bu şahsın küfr, fısk ve zulüm derecesi yaptığı işlerin mahiyetine göre ayarla­nır.

Bir kısım müfessirler, bazı âyetleri kasıtlı olarak tevil edip, ehli kitabın Önüne sermek için çalışırlar. Fakat aslında İlâhî Kelâm'da bu tevil için herhangi bir uygun durum bulunmaz. Bunun gibi tefsircilere, bu tarz bir işe ve bu şekilde bir tevile en iyi cevabı Hazret-i Huzeyfe (R.A.) vermiştir. Bir ara bir zat gelerek Hazret-i Huzeyfe'ye şöyle bir sual sordu; "Beni israil hakkında söylenmiş bulunan bu üç âyet-i kerime'de, Yahudilerin. Allah'tan nazil olan ahkâmı bırakarak, bu ahkâmın hilâfına işlerini kendi bildikleri gibi çözme yoluna gittikleri beyan edilmektedir. Bu kavim, bu âyet-i Kerime'ye göre kâfir, zâlim ve fasık mıdır?  

Huzeyfe (R.A.) bu suale şu şekilde cevap verdi:

"Bütün acılar Beni İsrailin, tatlılıklar da sizin olsaydı, şu Beni İsrail size ne iyi kardeş olurlardı. Hayır, böyle değil, Allah'a yemin ederim ki, siz de onlara gittikleri yolu adım adım takip ediyorsunuz; o yoldan gidiyorsunuz."[57]

Hâkimiyetin bu temel usûlü, Kur'an-ı Kerim'in muhte­lif yerlerinde anlatılmıştır. Allah'tan başka her kim bir nesneyi yahut da bir kimseyi mutlak tarcih sahibi olarak kabul ederse, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği ıstılah karşılığı olarak bu nesne "Tağut" tur. Böyle yapan da Tâğut'a kulluk etmiş bulunur, O da Allah'a kulluk et menin tam tersinedir.

K. "Her kim Tağut'u bırakıp da Allah'a iman ederse, işte o, hiç kopması imkânı olmayan sağlam bir tutanâğa sarılmıştır. Elbette Allah duyan ve bilendir."

(El - Bakara: 256)

Burada Tâğut kelimesi, lügat noktayı nazarından; haddi­ni bilmeyen, aşırı giden, haddini aşan, herhangi bir şahsa de­­­nir. Kur'an-ı Kerim ıstılahına göre Tağut'dan maksat, aşan, kulluk haddini tecâvüz eden, kendisini efendi ve patron ko­yan; Allah'ın kullarını da kendisine kul yapmak istiyen kimsedir.

Bir kimsenin Allah karşısında boyun eğmekten ka­çın­ma­sı, isyan etmesi, aşırı gitmesi, haddini bilmemesi üç şekilde olur.

Birinci şekil: Kul esâs itibariyle boyun eğmektedir. Hakkı kabul edip, Hakka teslim olmaktadır. Fakat iş amele gelince, fiiliyatta bu usulden uzaklaşır; ya kendisini şahsen serbest kılmaya yeltenir, yahut da başka birisinin kulluğuna boyun eğmiş olur. İşte bu "fısk" dır.

İkinci şekil: Kul Hak Taalâ'nın emrine boyun bükmek hususunda usulen sapar, ya kendisini muhtar kılmaya yeltenir, yahut da başka bir kimsenin kulluğuna girmek yolunu tutar. Bu vasıftaki bir insanın durumu da "küfr" dür.

Üçüncü şekil: Bu kul, Mâlikine karşı gelir, haddini aşar, Mâlikinin mülküne sahip çıkmaya kalkışır, O'nun ebaasına hükmetmeye yeltenir. İşte bu üçüncü şeklin ismi de Tâ­ğut­tur. Aslında herhangi bir kimse Tağut'u bı­rakıp, Tâğutu inkâr etmedikçe Allah'a iman etniş sayıl­maz, mümin durumunda değildir.[58]

Başka bir âyet-i kerime'nin üzerinde de düşünelim:

"Sana nâzil kılınmış bulunana ve senden evvel de nâil kılınmış olana iman ettiklerini sananları görmedin mi? İstiyorlardı ki, işlerini Tâğut yolu ile halletsinler;" hal­buki onlara bundan vaz geçmeleri için hüküm verilmişti.

(Nisa: 60).

Bu âyet-i kerime'de Tâğut'tan maksat, açık olarak bi­linmektedir ki, Allah kanunundan başka bir kanundur. Ki böyle bir kanunla işlerin hal ve faslı yolu ihtiyar edilmek­tedir. Allah Taalâ'nın yüce iktidarının koyduğu nizamın dışındaki gayrı meşru bir nizamdır. Allah'ın kitabına da­yanmayan bir kanundur. Bunun için de bu âyetin manası şu şekilde bir açıklığa kavuşmaktadır: Adalet yolunda Allah'ın kanununu bırakıp da Tâğut'a tâbi olmak ve cemi­yet sistemini bu Tâğut kanunu ile yürütmek, imâna aykı­rıdır gereği. Allah'ın ve O'nun kitabına imân etmenin ikti­zası şudur ki: İnsanın, adalet diye ortaya atılmak istenen Tâğutî nizam ve kanunları temelinden reddetmesi ge­rekmektedir. Kur'an-ı Kerim'e göre de Allah'a imân et­mekle, Tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani Tâğut reddedilmedikçe Allah'a iman, tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir zaman birarada bulunamaz. Allah'a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda Tâğut'a tabi olmamak demektir.[59]

Yukarıdaki bahiste, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği hâki­miyet tasavvuru açık bir şekilde açıklanmış oldu. Bu ta­savvura göre, hâkimiyet hususunda insanın herhangi, bir şekilde, hakkı olmadığı belirtilmiştir. Bunun için, Kur'an-ı Kerim insanı yeryüzünde Hak Taalâ'nın halifesi ve vekili olarak vazifelendirmiştir. Bu vekilliğin de heyeti ve evsafı şu şartları gerektirmektedir: Bu nâib, kendisini nâib tâyin etmiş bulunanın, yani hakiki mâlikin emrine ve hükmüne göre hayatı tanzim etmesi lâzımdır. Aşağıdaki âyet-i ke­rime bu hususu işaret etmektedir:

"Senin Rabbin, meleklere, ben yeryüzünde bir halife kılacağım dediği zaman..."

(El - Bakara; 30)

Halife, o kimseye denir ki, herhangi bir mülkte her-hangi bir yerde, kendisine muayyen bir serbestlik verilir ve mülkün hakikî mâlikinin emrine göre, o da bu mülkün işlerine bakar. Yani mülkün sahibi bulunan Mâlik'in yerine geçer ve onun vekili olur. Bu halifenin yahut da naibin elindeki bu serbeslik kendisine ait değildir; kendinden gelmemiştir; onu vekil yapan, onu bu işin başına getiren Zattan çıkmıştır; bu kimseye yetki, onu bu makama tâyin etmiş bulunan tarafından verilmiştir. Eğer bu, kimse, kendisini mâlik bilmeye yeltenirse ve kendisine emanet edilmiş olan bu serbestlıği gerektiği gibi kullanmazsa, asıl Malik'e değil de herhangi türedi birisine teslim etmeye kalkışırsa, bu uydurma mâlike tabi olursa, gaddarlığın ve zulmün en büyüğünü işlemiş olur.

 

İTAAT VE SADAKAT USÛLÜ

 

Yukarıda anlatmış olduğumuz, Hâkimiyet ve hilâfet tasavvurunun fıtri ve mantıkî gereği itaat ve sadakattir. Bu itaat ve sadakatin aslî kaynağı da yine ancak Halik-i Zülcelâl ve O'nun hidayetleridir. Hükümet işlerinde ve devlet meselelerinde ve diğer bütün hususlarda da bu aslî kaynağa itaat edilip sadakat gösterilmelidir. Bu me­selenin izahını Kur'an-ı Kerim şu şekilde beyan etmiştir:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler. Allah'a itaat ediniz, O'nun Resulüne de sizin içinizden bulunan ülû'l - em­rede. Bir mesele üzerinde anlaşmazlığa girerseniz ve eğer hakikaten Siz Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseler iseniz, bu meseleyi de Allah'a ve O'nun. Resu­lüne havale ediniz, iste bu hayırlı ve en iyi yoldur."

(En Nisa, 59)

İşte bu âyet, İslâmın bütün mezhebi, medenî, siyasî, nizamının temel kaidesidir. İslâmî hükûmetin de ilk düstu­rudur. Bu esas üzerine aşağıda geniş ve etraflı olarak anlatılacak olan hususlar bina edilir:

1. İslâmî nizamda asıl itaat edilecek olan Allahu Tea­lâ'dır. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur. Bundan ötesi teferruattır. Müslümanın ferdî yaşayışında ve müs­lümânların içtimaî yaşayış nizamında, merkez ve mihver olarak Allah'a İtaat ve O'na sadakardaima en başta gelen bir konudur. Diğer İtaatler vefakârlıklar ve sadakatler, ancak, Al­lahu Taala'ya karşı olan itaatin karşısında bulunmamak, bu itaata muhalif olmamak şartiyle kabul edilebilir. Yoksa, bu aslî itaatin muhalifi olan her itaat bâtıldır ve ona cevaz verilmez. Bu hususta Hazret-i Risaletpenahi (S.A.V.) buyurmuşlardır:

"La tâ'ate li - mahlûkin fî masiyetil - Halıkı."

 Yaratana karşı gelmede hiçbir mahluka itaat edile­mez.

2. İslâmî nizamın ikinci temeli de Resûl'e itaat etmek­tir. Bu itaat kendisi müstakil (apayrı) bir itaat değildir. Allahu Taalâ'nın itaatinin zımnında (içeriğinde) bir itaattır. Resûl'e itaat edilmesinin sebebi, Resûl'ün daya­nağı olan bir vasıta ile Allah'ın hükümlerini ve emirlerini bize ulaştırmasıdır. İşte biz Allah'a itaat etme işini de ancak Resule itaat etmekle gösterebiliriz. Allah'a itaat denilen herhangi bir şekildeki itaat, Resûl'e itaat olmaksı­zın mûteber olamaz. Resule itaatsizlik etmek, Allah'a itaatsizlik demektir. Allah'a karşı gelmektir. Bu hususta şu hadis-i şerif gözönüne alınmalıdır:

"Her kim bana itaat ederse, Allah'a itaat etmiştir ve her kim bana karşı gelirse, Allah'a karşı gelmiştir."

Bu hususu Kur'an-ı Kerim'de de tam bir açıklık ve kesinlikle görmek mümkündür.

3. Yukarıda bahsettiğimiz iki itaatten sonra üçüncü bir itaat daha mevcuttur. Bu üçüncü itaat ise, bahsedilen iki itaatin bir alt kademesinde, bu iki itaatin yan bölümü ve bunlara göre elbetteki talî derecededir. Diğer bir ifade ile iki itaatin bir devamıdır. Bu itaat da islâm Nizamında, bütün müslümanlar için vâcibdir. Bu husus da Müslü­manların kendilerinden, kendi aralarından çıkmış olan "ulu'l -emr" e itaat etmeleridir.

Bu "Ulu'l - emr" mefhumuna bütün İslâm camiası ferd­lerinin hepsi dahildir. Bunlar Müslümanların bir millet halinde yaşamalarını tanzim ve tertibe koymak için arala­rından çıkan tanınmış kişilerdir. Bu zümre Müslümanların içtimaî hayata ait bütün işlerini yöneten kimselerdir. Bunlar ister fikrî ve zihnî çalışmaları ile rehberlik etsinler; - Ulemâ-i dîn gibi - ister siyasî rehberlik yolunu tutsunlar; Vali, Lider ve Önder gibi, - ister mülkî ve intizamı işlerde rehberlik etsinler; - Vali ve Hâkimler gibi, yahut da adalet işlerini düzenlesinler; kadılar ve hâkimler gibi medenî, muaşeret ve içtimaî işlerde Müslümanların işlerini görüp rehberlik etsinler - kabile ve aşiret şeyhleri gibi, köylerin, kasabaların işlerini çeviren köy ağaları gibi, isterse askerî işleri yürütmek yolunu tutsunlar; kumandanlar ve serdar­lar gibi. Kısacası her ne suretle olursa olsun, müslümanlar arasından çıkmış emir sahibi kimselerdir. Bunlara da itaat etmek lâzımdır. İdareci zümreye karşı gelmek, bunlarla çekişmek, İslâm nizamını bozabilece­ğinden doğru ve caiz sayılmamıştır. Cemiyet işlerini üze­rine alan bu kimselere itaat edilmesinin şartı da bu zeva­tın müslümanların kendi aralarında bulunmalı ve Müslü­man zümrelerinin içinden çıkmış olmalıdır. Bunların ken­dilerinin de Allah ve Resul'e itaat etmeleri zarureti vardır. Bu iki şartı haiz oldukları zaman, onlara itaat edilir. Yoksa yukarıdaki âyet-i kerimenin emrettiği mâna gereğince ve aynı durumu aydınlatan Hadis-i Şerif'in açık beyanına göre, itaat edilme vasfını kaybetmiş olurlar. Böyle idare­cilere asla itaat edilmez. Misâl olarak aşağıdaki Hadisi Şerifleri tetkik edelim:

"İster hoşlansın ister hoşlanmasın, dinlemek ve İtaat etmek bir Müslümana lâzımdır. Fakat ma'siyet Allah'a karşı gelmekiçin emir verilmemiş olacaktır. Ma'siyet için emir verilince bu emir ne dinlenir ne de itaat edilir."

(Buhari ve Müslim)

"Ma'siyet için ne dinlemek vardır ne de itaat etmek. İtaat etmek ancak mâruf (doğru iş) içindir."

(Buhari ve Müslim).

"Sizin için, bazı emirler çıkar ki, siz bu emirlerin bazı­sını doğru bulur, bazısını da eğri kabul edersiniz; eğri bulduğunuzu kabul edemezsiniz, sizden mesuliyet kal­kar; beğenmezseniz, kurtulmuş olursunuz. Fakat eğri bildiğiniz halde itaat ederseniz ve tâbi olursanız mesul olursunuz. Sahabiler sordular: Bir ara, bir zaman böyle hâkimler ortaya çıkarsa onlarla dövüşelim mi? Buyurdu­lar: Namazlarını doğru dürüst kıldıkları müddetçe hayır."

(Müslim).

Bu Hadis-i Şerif'den anlaşılıyor ki, namazı terk et­mek, açık bir şekilde itaat edilmemek için bîr delil teşkil ediyor. Namazı doğru dürüst kıldıkları müddetçe onlara karşı dövüşyoktur. Demekki onlar Allah ve Resulünün yolundan ayrılmamışlardır. Buna göre de onlara karşı gelmek, onlarla savaşmak doğru olmayacaktır.

Aynı durumu açıklayan diğer bir Hadis-i Şerif:

"Sizin en kötü Önderleriniz, kendilerine karşı sizin düşmanlık beslediklerinizdir ki, onlar da size karşı düş­manlık beslerler; siz onlara lanet edersiniz, onlar da size lanet ederler. Dedik: Ya Besulallah (S.A.V.) biz o zaman; onlara karşı koyalım mı? Buyurdular: Mademki sizin içi­nizde namazlarını kılıyorlar, karşı koymayın, namazlarını madem ki, kılıyorlar, karşı koymayın."

(Müslim)

Bu Hadis-i Şerifler, yukarıda beyan edilen şartları açıklamaktır. Yukardaki hadis-i şerifde "namaz kılmak" kelimesini görenler, bu kelimeden, yani hususî olarak namaz kılmak mefhumunu anlarlar. "Madem ki namaz kılıyorlar bunlara karşı koymak yoktur." diye düşünürler, halbûk Hadisi, Şerif de beyan edilen namazdan maksat iyi bir müslüman olmanın işaretidir. Namaz, islâm'ın fer dî ve içtimaî yaşayışının nizamını hakim kılmak demektir. Namaz kılınan bir yerde demek ki, İslâmî Nizam ve İs­lâmî Hükümet aslını muhafaza etmiş oluyor. Yoksa böyle olmasaydı iş başında bulunanlar Namaz kılmakla bera­ber hakikaten İslâm dairesinin dışına çıkmış, İslâm'dan ayrılmış oldukları takdirde nasıl olur da böyle islâm'dan uzaklaşmış bir kimseye Müslümanlar itaat ederler? Bu hususta yine Hazret-i Resul-i Ek-rem (S.A.S.) yol gös­termektedir:

"Siz kendi amirleriniz (önderleriniz) le çekişmeyin, ancak onların tuttukları yol, açıktan açığa küfre giderse ve bunun için her ne suretle olursa olsun, siz bir delil eIde ederseniz, o zaman onlara karşı gelmek, bizim in­dimizde de Allahu Teâlâ'nın indinde de makbul bulunmuş olur. O zaman iş değişir."

(Buharî ve Müslim)

4. Ayet-i Kerime'nin değindiği dördüncü bir mana daha vardır. Kesin ve müstakil bir şekilde görü yoruz ki, İslâmî nizamda, Allah'ın hükmü ve Resul'ün usulü üze­rine en son kanun ve en son dayanak (Final Autorithy) bu yoldur. Müslümanlar arasındaki meselelerde yahut da Müslümanlarla hükümet erkanı arasındaki me selelerde anlaşmazlık olabilir. O zaman bu anlaşmazlıkları Kur'ân ve sünnete hayale etmek lâzımdır. Herne şekilde iş neti­celenirse, müslümanların buna teslim olmaları icabeder. Bunun gibi yine bütün yaşayış meselelerinde kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekrem'i son dayanak ve son merci olarak kabul etmek icab eder. İslâmî nizamın bu zarurî usulü islâm nizâmını, kâfirâne nizamdan ayırır. Bu ni­zama uymak istemiyen her şey de elbette ki İslâmî nizam olmayacaktır.

Bu mevzuda halkın bazısı şöyle bir şüpheye düşer­ler. Hayatın bütün yaşayış şubelerinde Kitabullah'a ve Sünnet'e nasıl başvurabiliriz? Meselâ belediye işlerinde, demiryolu meselelerinde, yahut postahane ve buna ben­zer birçok çeşitli mevzularda... Kitabullahta ve Sünnetde bunlara ait açık hükümler yoktur.

Halbuki hakikatte bütün bu işler, Dîn'i usulün ben­zerleridirler. Müslümanla kâfiri ayıran belirleyici fark ta buradan doğar. Kâfir kendisini işde ve her hususta mut­lak olarak serbest kabul eder. Müslüman ise, aslında kul olduğunu hesaba katarak, bu kulluk dâiresi içinde ser­bestliği gözönüne almıştır. Bu kulluk dairesindeki ser­bestliği de yine kendi kendinden değil, Rabbi Zül celâl­den elde etmiştir. Kâfir bütün işlerinde ve muamelele­rinde, kendi uydurduğu kanun ve nizamlara tabidir

Hak Teâlâ'nın usul ve nizamına bağlanmak husu­sunda bir dayanak edinmez. O'na ihtiyacı olduğunu da idrak etmez. Fakat müslüman, kafirlerin tam aksine ola­rak, her işinde ve her muamelesinde ilk evvelâ Hak Teâla'nın rızâsını arar. Sonra Resul-i Ekrem'in bütün bir insanlığa Örnek olan sünnetine uymak yolunu tutar. Müslüman, yapacağı işlerde Kitâb ve Sünette açık bir hüküm bulursa bu hükme uyar, bulamadığı zaman, o işi yapıp yapmamakta serbest olur. Ancak bu serbestlik de bir delile ve bir kanıta dayanmalıdır. Şeriatı getiren Zat, bu hususta bir hüküm koymamış ise, o zaman Kitaba ve Sünnete muhalif olmamak şartiyle müslüman da yapa­cağı işde serbest kalır.

5. Bir müslüman yahut da Müslümanlarla ülul'emir arasında ihtilâf çıkabillir. Bu ihtilâfı en son halledecek olan husus yine kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekremdir. Bu son mesnede inanıp itikad etmiş bulunan, bunlardan başka bir şeyle meselenin halledilmesi yoluna gitmez. Bu ihtilâfın hallinde ister ül'ülemr haklı çıksın isterse halk çıksın, her ikisi de neticelenmiş olan hükme boyun eğ­mek zorundadırlar.

Şimdi, böyle bir meseleden diğer bir mesele mey­dana çıkmaktadır. Böyle bir ihtilâf çıktığında hangi ma­kam bu işi Kitabullah ve Sünnete göre çözecektir? Bu makamın bir İlmi meclis ve Ulemâ toplantısı, yahut da bir Yüksek adalet divanı (Superme Court) olmasını yüce şeriat bize tayin etmemiştir. Bizi buna mecbur kılmamış­tır. Böyle bir makamın bulunması gerektiği takdirde, bu makamın vazifeleri şu hususlar olacaktır: İslâm'ın ruhuna uygun kanun düzenleme; Adlî makamların neticelendir­diği davalara icabettiği takdirde hususî bir şekilde bak­mak ve Kitabullah ve Sünnetin garaktirdiği şekilde me­seleyi çözmektir. Hakkı batıldan ayırt edip bildirmektir.

Kur'an-ı Kerim, sadece bir ayin ve usul kitabı değil­dir. Aynı zamanda bir tâlim, terbiye ve telkin kitabı da olduğundan bu İlâhi Kitapta gayet ibretli vaazlar, beşer aklını hayranlığa sürükleyen nasihat ve öğütler vardır. Bu itibarla, bu mukaddes kitap bir kanun ve bir nizamı temsil etmekle beraber, aynı zamanda bir hikmet ve maslahat kitabı olduğu da açıktır. Kur'ân-ı Kerim, bu iki meseleyi birden dikkate alarak, insanlığı hidayete sevk etmek yo­lunu tutmuştur. Birinci şekle göre, Kur'ân -ı Kerim'deki sözünü ettiğimiz dört usule iman etmek lâzımdır. Müslü­man olmak iddiasında bulunmak, bu iki şeklin birleştiği bir bütüne inanmakla olabilir. Bunlardan birinden sap­mak, doğru olamaz. İkinci bir mesele de şudur: Bu müslüman kendi yaşayışını tanzim etmek için Kur'an-ı Kerim'in koyduğu her iki şekile de dikkat etmesi gerekir. Yani hem ahkâma dikkat edecek hem de vaaz ve nasi­hatleri gözönünde bulunduracaktır. Yalnız bir tek şey, insanı doğru yola (Sırat elmustakim'e) ulaştırır ki o da Kur'ân-ı Kerimi tam olarak gözönünde bulundurmaktır. Oradaki nasihatlerin bir çoğunda Yahudilerin ahlak ve hareketleri misal diye gösterilmiştir. Bu misâller gösteril­mekle müslümanlar ince bir şekilde ikâz edilmişlerdir.

Onlara denmiştir ki, sizden önce gelmiş geçmiş veya henüz hayatlarını idâme ettiren milletler, ümmetler, dîn usulünden ayrıldıkları için böyle aşağılıklara saplanmış gitmişlerdir. Sizin için onlar birer ibret teşkil etmelidirler. Şimdi bundan böyle Allah'ın Kitabından ve Resulün hida­yetinden dönen ve kendi bildikleri gibi giden milletler ve yine Allah'ın Kitabına ve Resulün hidayetine boyun eğ­mek istemeyen, başkanlar, liderler, önderler'in peşinde gitmek, hatta Kitab ve sünnetten başka kendisine daya­nak edinen "din" büyükleri ve siyasi rehberlerin peşine takılmak, insanları öyle bir fenalıklara saptırır ki, taunun sonunun ne olacağını kestirmek kolay değildir. İşte bu gibi kimseler veya zümreler Benî İs­ra­i­lin düştükleri uçu­ruma düşüp yuvarlanıp giderler;


 

ÖNSÖZ

 

İslâmın siyasi nazariyesi, soya dayalı olarak intikal eden, yani babadan oğula geçen merkezi bir sistem de­ğildir. Geçen bölümlerde İslâm'ın siyasi tasavvuru üze­rinde durulmuş ve mevzular ayıklanmıştır. Bu bahislerde bu tasavvurun bir merkezi makamı olduğunu bildirdik. Şimdi Kur'an ve lugatta kullanılan kelime ve İstilahların manalarının üzerinde durup bunları incelemek ve şerh etmek gerekiyor; Bazıları bu ıstılahların tam manalarını bilmediğinden, hatta halkın, "hilâfet"in manasının "ve­kalet" olduğuna dair fikirleri olmadığından ve hilâfet'ın manasının yalnız "yerine geçmek", "birisinin yerine ge­çip oturmak" onun işini takib etmek, Urduca "canişîni" anlamında olduğunu ileri sürüyorlar. Kur'ân-ı Kerîmde, bu lafızdan maksad, sadece insana emanet edilmiş bulunan yetki ve dünyadaki işleri yürütmek hakkına sahib olmak değildir. Daha insanoğlu yeryüzüne inmeden orada bulu­nan mahlukun varlığında da yerine geçmesi, o mahlûkun yerini tutması için insana verilmiş bir husustur. Bu me­seleyi açıklamanın sebebi, bu hususta istidlal edilen Ha­disi Şerifi kabul etmeyenlerin aydınlanması içindir. Bu mevzu hususi bir tarzda okuyucuların dikkatlerine sunul­mak istendi. Bu Hadîsi Şerifin medlulünü kabul etme­yenlerin ileri gelenleri, şu iddiayı ileri sürmektedirler: Haz­reti Adem'e verilmiş olan "hilâfet," Hak Teala'nın o'nu yeryüzünde halife yapması, yani kendisine vekil tayin etmesi manasında değildir. Cenabı Hak, Adem'i yeryü­zünde bulunan daha evvelki mahlûkatın yerine geçirmek bu mahlukatın yerine oturtmak istemişti. Hatta Hadisi Şerifin medlulünü bizim söylediğimiz gibi kabul etmeyen zümre, şu iddiada da bulunmaktadırlar. Hilafet'in manası sadece, yerine geçmek olduğuna göre, Hilâfet-i İlâhiye tasavvuru, manasız olur. Yani insanın Hak Teâla'ya vekil olduğunu kabul etmek istemiyorlar.

Bu hatalı iddiayı, yeni yetişenler, Hadisi Şerifi inkâr edenler ile dinsizliğin ele başları, durmadan ileri sürü­yorlar. Zamanımızda bunlar her tarafta yine seslerini yükseltiklerin­den, bu meselenin de açıklamasına zaruret hasıl oldu.

Şunun İçindir ki, Mevlânâ Mevdudî Sahib'in "Tercü­man ül-Kur'ân" daki istidlal tarzını, burada ortaya koy­mak icab etti. Diğer taraftan bazı eli kalem tutanlar da Mevlâna'ya (Mevdudî) itirazlar da bulunmuşlardı. Mev­tana da onlara cevap vermek için bu konuyu etraflıca izah etmiş ve Tercüman ül - Kur'an'da neşr etmişlerdir. Bu yazı Tercüman ül- Kar'ân'ın zilkade 1352 tarih (Şubat 1935) tarihli nüshasında çıkmıştır.

(Hazırlayıcı)

 


 

BÖLÜM: IV



 

HİLÂFETTİN MANASI

 

Hilafet konusuna gelince, ilk önce Arap dilinin üze­rinde durup araştıralım. Bakalım, bu kelimenin manası hakikaten Arap dilinde acaba, sadece yerine geçmek, arkasından gelip birinin yerine oturmak (Orduca: Cânişini = Sussess) midir, yoksa, niyabet, vekâlet == (Vicegerenty) manasına da gelmiş midir?

 

Lügat bahsi:

İmâm Râgıb İsfahani, "Müfredat" isimli eserinde hi­lâfet kelimesini şu şekilde tarif eder:

"Ve'l-hilâfetü niyâbetün an'il gayri, immâ bigaybetil-menûbi anhu ve immâ li-mevtihi ve immâ li aczihi, ve immâ li-teşrifi'l- mustahlifi"

Hilâfet demek, başka birine niyabet etmek demektir. İster niyabet edilen kimse gâîb kayıp olsun, ister ölüm sebebiyle olsun, isterse azcinden durumunun sağlık ye­ter­siz­li­ğin­den dolayı, yahutta bu hâlife yapılan kimse, kendisini halîfe yapan kimse tarafından yüceltilmek için de böyle bir vazifeye getirilmiş olabilir.

"Leane" meşhur lugatında (Arabic Englishlexicon) da, "halife" kelimesinin manasını (successor) yerine geçen diye, kaydettiği gibi bundan başka (Vicegerent) = nâib (vekil), manasına geldiğini de yazmıştır.

Hilâfet işinde, kendisine halife tayin eden, nâib kılan kimsenin ölmüş olması veya mevcut bulunmaması da şart değildir.

İmâm Râgıb'ın yazdığı gibi:

"Halefe fulânen, kâme bil'emri, anhü, immâ ma'hü ve immâ bâ'dehü."

Filan kimse filan kimseye halife tayin oldu demek, onun işini eline aldı demektir. İster onunla bir arada ol­sun, ister onun bulunmaması ondan sonra olsun.

Bu kelimenin kökünden bir yığın kelimeler de türetil­miştir. Bu türetmelere göre mâna itibariyle bazı değişik­likler de oluşabilir.

Halefe hilafeten: Cümlesinin manasındaki "halife olmak" ya onun arkasından gelmektir, yahut da onu takib etmek demektir.

"Halefehü hilâfeten, kâne halifetehü ve bakiye ba'de hü ve câ'e ba'dehü." Onun halifesi oldu, onun halifesi idi, ondan sonra kaldı veya ondan sonra geldi, demektir. (Tâcül-arüs)Kur'ânı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Onun ardından da (ayetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıpnasıl olsa bağışlanacağız diye­rek Kitab'a varis olan birtakım kötü kimseler gedi"

(A'raf: 169)

"Musa, kardeşi Harun'a dedi, benim kavmimin ara­sında sen benim yerime geç naibim ol."

(A'raf: 142)

Dedi: Siz benden sonra ne de kötü niyabet ettiniz?

(A'raf: 150)

"Biz isteseydik, yeryüzünde sizin yerinize geçen melekler yaratırdık."

(Zuhruf: 60.)

"Tehallefe"nin manası ise, ardından yol tutmak de­mektir. onun yolunu geriden takibetmektir. Gerek Medine halkına, gerekse civarındaki Araplara Resulullah'dan geri kalmaları yakışık almazdı."

(Tevbe 120).

"Ahlefe" harap olmuş, dağılmış şeyi asıl haline ge­tirmek, önceki haline döndürmek, yahut bunun .yerine bir şey vermek, bozulmuş şeyin yerine konacak bir şey koymak demektir.

"Allah sana bedel verdi ve senin için bu iyidir, de­mek, yani sana onun yerine geçen bir şey verdi. Senin elinden çıkmış bulunanın yerine bir şey verdi. Sana bu­nun yerine bir karşılık verdi."

(Nihaye, ibn - i Kesîr)

Nitekim Hak Taalâ buyurmuştur ki:

"Her ne infak ederseniz (başkalarına verip onları ge­çindirirseniz) o zaman O da bunun yerine konacak size bir şey verir. İşte O rızk verenlerin en iyisidir."

(Sebe: 39.)

Hadis-i Şerifde de şöyle buyurulmuştur:

"Allah, gazinin nafakasını tekeffül etmekle ona bedel verir."

Hallefe ve istahlefe'nin mânası da kendisine halife tayin etmek demektir.

Filan kimse filan kimseyi halife kıldı. Yani kendi yeıine geçen birisi kıldı.

(Tâc - ül - arûs)

Onun yerine onun işini görecek bir kimse kıldı. Ni-te­kim istahlefe de böyledir.

İstahlefe dendiği zaman, "menûbün anh": niyabet edilen kimse şeklinde anlaşılmaz, o zaman bunun mâ­nası şu olur: "Kendisine halife kıldı", onun yerine onun işini görecek birisi kıldı.

"İstahlefe fülânen, ey ce'alehü halifeten lehü."

Yani, bir kimse filan kimseyi kendi yerine geçirdi. Kendi yerine işlerine bakacak adam kıldı.

Eğer, "halife kılan", işlerinin emanet eden kimse açıkça belli olsa, o zaman kendisinin, yerine geçen veya naib tayin edilmiş bulunan şahsın da bahsi geçmiş olur. "İstahlefe fülânen min fülânin; ey ce'alehü mekânehü" Filan kimse, filan kimseden yerini ele aldı demek, yani onun yerine geçti demektir.

(Ekreb ül - mervarid)

Buna göre, Kur'an-ı Kerim'de sadece "istihlâf" keli­mesi kullanılmış olup, fakat "müstahlefün - leh" (yerine geçilmiş olan) dan bahsedilmemiştir.

"Biz onları yeryüzünde halife edeceğiz, nitekim on­lardan evvelkileri de etmiş idik."

(En – Nur: 55).

Burada "istîhlâf" ın mânası şöyledir: Allahu Taalâ onları yeryüzünde kendisine halife tayin etti. Fakat her nerede "müstahlefun leh": (yerine geçilecek kimse) den bahsedilmişse, orada mâna, başka birisinin yerine başka birisinin halife tayin edilmesi vardır. Fakat, ne zaman, bir evvelki nâib ortadan kaldırılırsa, elbette onun yerine başka bir yeni nâib geçeceğinden bahs edilir. O zaman, bu mefhum her ikisine de şâmil olur. Nitekim biz de kendi konuşmalarımızda böyle bir ifade kullanırız. En üst mevki sahibi, filan kimseyi filan kimsenin yerine tayin etti ve filan falan kimseden sonra nâib oldu deriz. Meselâ: "İstahlefe'l - Melikü'l- Lordu Ardene ba'de'l - lordi Raydinge fi vilâyeti'l Hindi." O zaman bu cüm­lenin mâ­nası şöyle olur: Kral, Lord Arden', Lord Ri­ding'den sonra Hindistan ülkesinde iş başına geçirdi. İşleri ona emanet etti etti. Kendisine nâib kıldı. Yahut da şöyle söylememiz icabeder: Lord Arden, Lord Riding'den sonra Hindistan ülkesinde Krala vekalet etti. Bu iki mefhumun arasında herhangi bir tezat ve çelişki yoktur. İki cümle de aynı mânadadır. Burada ikisi birden bulunmuyorlar ki, zıt şeylerin bir araya toplanmış olması vuku bulsun; birisi iş başında iken, ondan sonra, yani o çekildikten sonra, di­ğeri iş başına geçmektedir.

Bunun gibi:

"İn yeşâ' yüzhibküm ve yestahlif min ba'dikü'm mâyesâ'ü."

Dilerse, sizi ortadan kaldırır ve sizden sonra istedi­ğini istihlaf ettirir (İş başına geçirir). Buradan şöyle bir mâna anlaşılmaktadır: Allahu Taalâ, sizin yerinizi başka­sına verecek; aynı zamanda şu da anlaşılır ki, Allahu Taalâ sizden sonra başkasını kendine "nâib" tayin ede­cektir: Fakat lugatin hakikî manasında her iki tarafı da düşünürsek yine bu iki mananın ikisinin mevcudiyeti bir­birlerine zıt ve aykırı değildir.

"Ce'alehü halîfeten" in mânasına gelince, bu cümle­nin mânası sadece halife kıldı demektir. İster bu halife, nâib olsun, ister yerine geçen olsun, hangi mânada olursa olsun bu mefhumla cümle tamamlanmaz; bu cümleye bir tamamlayıcı cümle yahut mefhum lâzım ge­lir. Bunun için "müstehlafün - leh": (yerine geçilen) yahut "menu-bün - anh": (kendisine niyabet edilen) den de sözedilmesi lâzımdır. İster bu mefhumlar açıkça yahut da umumî olarak bahsedilsin; ne şekilde olursa olsun cümle tamamlanmalıdır. O zaman cümlenin mefhumu açık olur. Meselâ:

"Ve'zkürû iz ce'aleküm Hülefâ'e min ba'di kavmi Nûhin."

(A'râf: 69)

Hatırlayın ki, sizi Nuh kavminden sonra halife kıldı.

"Ve'zkürû iz ce'aleküm hülefâ'e min ba'di kavmi Adin."

"Hatırlayın ki sizleri Ad kavminden sonra halife kıldı."

(A'râf: 74).

"Sümme ce'alnâküm hel'ife fi'l - ardi min ba'dihim li - nanzure keyfe ta'melûne"

Sonra sizi onların ardından yeryüzünde halife kıl
dık ki, nasıl İş tutacağınızı görelim? (Yûnus: 14).

Fakat her nerede "mustahlefün - leh" den işaret yok ise, orada bir "mustahlefün - leh" in mukadder ve giz­lenmiş olduğunu cümlenin gelişinden hesaplamak lâzım­dır. Meselâ:

"Yâ Dâvûdu innâ ce'alnâke halîfeten fi'l - ardı. Ey Dâvûd; biz seni yeryüzünde halife kıldık."

(Sad 26),

"İnniy câ'ilün fi'l - ardı halîfeten. Ben yeryüzünde ha­life kılacağım."

(Bakara: 30).

Bunlar ve bunlar gibi olan diğer ayet-i kerime'lerde, (halîfe) kelimesi "kılmak" ile bir arada zikredilince şu sualin cevabı verilmesi icabediyor: "İnsanı halife kılan kimdir?" Siz eğer derseniz, insandan önceki mahlûkat yahut da geçmiş kavimler, milletler, padişahlar, daha eski halifeler... O zaman yine cümle noksan kalmış olur. Bazı âyetlerin mânası, cümle ile tamamlanmıştır; fakat bazısı­nın daha tamamlanmamış halde görünür. Meselâ:

"Ve yec'alüküm hülefâ'e'l - ardı."

Sizi yeryüzünün halifesi kılar.

Cümlesinde "hülefa" kelimesi, "yeryüzüne" muzaf­dır. İzafe ettirilmiştir (tamamlama yapılmıştır). Bu cümle­nin kelime kelime tercümesi "yeryüzünün halîfesi" olur. O zaman, bu cümleden, "yeryüzünde daha önce bir mahluk vardı da onların yerine halîfe kıldım" mânası nasıl çıkarılabilir? Ve yine:

"İnnîy câ'ilün fi'l - ardı halîfeten" in mânasını da bu şekilde düşünürsek yeryüzünün daha evvelki sakinlerine halîfe olmak icabeder. O zaman, şu suâl karşısında kal­mış oluruz: Allahu Taala, niçin Kur'an-ı Kerim'de bu yer­yüzünün daha evvelki sakinlerinden ve bunların kimler, ve neler olduklarından hiç bahsetmemiştir? Onların ye­rine insanı halife kıldığına dair bize herhangi bir haber vermemiştir? Vermiş ise, nerede? Eğer vermemiş ise, o zaman, diyebiliriz ki, lisan ve edebiyat bakımından bu cümlenin mânası hangi şekilde anlaşılmaya daha fazla yakındır? "Ben vaziyetleri belli olmayan: (Mechulülhal) yeryüzü sakinlerine bir halife tayin etmekteyim" mi? Yoksa aynı cümleden şöyle bir mâna mı anlaşılır? "Ben yeryüzünde kendime bir nâib tayin etmekteyim" mi? Şimdi eğer dinleyici Arapçanın gramerini bilse ve Mevlâ­nâ'nın[60] öne sürdüğü olduğu aklî mukaddemelere de tamamen uzak olduğunu kabul etsek bile, yine bu cüm­leyi duyan bu iki mânadan hangisinin asıl maksat oldu­ğunu kolaylıkla anlamış olacaktır.

 


HİLÂFET VE HÜKÜMDARLIK MEFHUMU

 

Bu lûgat ile ilgili bahisler incelendikten sonra ben sizden hilâfetin bu anlamı üzerinde biraz .düşünmelerini istirham ediyorum. Nitekim Mevlânâ Hz. kendileri de, kendileri için neyi kasdetmiş olduklarını göreceklerdir. Zatı Faziletleri şöyle buyuruyorlar:

"Hilâfetün fi'l - ard'dan maksad yeryüzündeki salta­nat ve hükümetin yerine geçmektir."

Mevlânâ... "İnniy câ'ilün fi'lardi halifeten" in tercü­mesini şu şekilde yazmış bulunuyorlar:

"Ben yeryüzünde bir padişah nasbettim." Sonra da altına bir de not ilâve etmişlerdir: "Hazret-i Adem, kendi­sinden evvelki yeryüzü sâkinlerinin yerine padişah nasbedilmiş oldu."

Lütfen düşünsünler, hilâfet kelimesinin mânası sa­dece yerine geçmek, kaymakamlık, birinin ardından iş başına gelmektir. Böyle olunca, bu kelimenin neresinden padişahlık ve hükümdarlık mefhumu çıkar? Eğer "hilâfe­tin" kendisinde böyle bir mefhum yok ise, — elbette ki yoktur — o zaman, bu anlam "hilâfet" için bir nevi itibarî mâna olur. Halife hilâfeti elde edince, ne şekilde olursa olsun, idareyi ele alacak herhangi bir hükümdarlığa ve iktidara da kavuşmuş bulunacaktır. Şimdi insan da böyle bir "hilâfeti" elde edince, ki burada efendilerinin itirafına göre, saltanat ve hükümdarlık bütün ihtişamı ile önünde parlamaktadır. O zaman hiç olmazsa şuna da inanmalı ki, insan "halife" olunca da — ne olursa olsun — bir hü­kümdar olmuştur.

Buyuruyorlar ki, Kur'an'da ilmi tahkik ile sabit oldu­ğuna göre, insandan önce yeryüzünde herhangi bir mahluk vardı. Bu mahlukata da bir hükümdar hükümdar olmuştu.

Şimdi, hükümdar olmak için, ilim, hikmet, irade, ihti­yar kudret ve daha birçok başka sıfatların mevcud olması şartı vardır. Nitekim bunlar olmaksızın yeryüzüne ve yer­yüzünün sakinlerine hükümdarlık etmenin imkânı yoktur. İlmî tahkikattan anlaşıldığına göre, insandan Önce yer­yüzünde bu saydığımız sıfatlara haiz olabilecek bir mah­lûk bulunmamaktadır. Bu hususu Kur'an-ı Kerim dahi tasdik etmektedir. Biz kendimiz de diyoruz ki, insan, Hak Taalâ'nın mahlukatı arasından en efdal mahluktur. Yani Meleklerden de — ki, onların hakkında "İbâdün mükerremûn: Değerli yakın kullar" Enbiya: 26) buyurulmuştur. — daha efdal yine insandır. Çünkü bu meleklerin ilmi eşyadan: (şeylerin bilgisi) haberleri yoktur.

"Sonra onları Meleklere göstererek dedi: "Siz doğru iddiada iseniz, bunların isimlerini bana bildirin. Onlar da dediler, Hamd olsun sana, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bu hususta bir bilgimiz yok."

(Bakara: 30-31)

Hatta melekler irade ve serbestlikten de tamamen mahrumdurlar:

"Emr edildikleri hususlarda Allah'a karşı gelmezler ve ne emredilmişse onu yaparlar."

(Et – Tahrim: 6).

Melekler bir tarafa dursun; ikinci mahlûk da cinlerdir. Kur'an'da bunların yeryüzünde hükümdarlık ettiklerini anlatacak bir işaret yoktur. Bu ikisi de bir tarafa dursun; kaldı hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar... Bunların durumunu siz de pekâlâ biliyorsunuz. Şimdi bu saydıkla­rımızın dışında kim yeryüzünde hükümdarlık edebilecek bir durumda olabilir ki; insan da onun yerine geçip, o hükümdar ortadan kalktıktan sonra hilâfeti devir almış olsun?

Şimdi bu insanın yeryüzüne eski sakinlerine halife olacağını kabul edelim. — ki, bu yeryüzünün eski sakin­leri, insandan önce yeryüzünde hükümdar idiler — O zaman şöyle bir sual hatıra gelmez mi? Bunlar asil olarak mı hükümdarlık ediyorlardı? Yoksa bunlar vekaleten biri­nin yerine hükümdar mı olmuşlardı? Beyefendileri de birinci şıkkı kabul edemezler. Çünkü İslâmî akideye göre, asil olarak ve bizzat hükümdar ve hüküm sahibi Hakk Taalâ'dır. Ondan başka kimsenin hüküm sahibi olmağa hakkı yoktur. Her kime de hüküm verme hakkı verilmiş ise yine Hak Taalâ tarafından verilmiştir. Şimdi ikinci şıkka gelince, bu şıkkı kabul ettiğimiz takdirde, o zaman size göre "hilâfet ardından hilâfet" diye bu iş sonu gelmiyecek bir zamana kadar uzar gider; insandan ev­velkiler kimdi diye sorulur. Bu halifeler birbiri ardından halifeliği nasıl teslim almışlardı, diye de sorulabilir. Niha­yet bu halifenin kendisinden önceki halifeden evvelki halifenin daha evveli ve en ilk kaynağı nedir denir. İşte o zaman en ilk kaynağın Allah Taalâ olduğu meydana çı­kar. O zaman mevzuumuz aydınlığa kavuşarak, iktidar ve hükümdarlığın da yine "ilâhî hükümdarlık" olduğu ortaya çıkmış olur.

 

KUR'ANİ İŞARETLER

 

Şimdi beyefendilerinin dikkatini Kur'an-ı Kerim'e doğru çekelim. Bu aslî kaynak, insanın elde etmiş olduğu bu hilâfetin hakikatde İlâhî hilâfet olduğunu en Kesin şe­kilde bildirir. Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ'nın insanı en gü­zel şekilde yarattığını beyan eder.

"İşte biz, insanı en güzel şekilde yarattık."

(Et - Tin: 4)

Biz onu kendi elimizle yarattık.

Dedi: "Ey iblis, benim kendi elimle yarattığıma senin secde etmen için ne mani oldu."

(Sad: 75)

"Sonra biz kendi indimizden ona ruh üfürdük."

(Secde: 9).

Sonra onu güzel bir şekle koydu ve O'nun ruhundan ona üfürüldü.

Daha sonra ilim ve nimet vermekle şereflendirildi.

"Ve ademe bütün isimleri öğretti."

(Bakara: 31).

"Ve sizin için göklerde ve yerde ne var ne yoksa on­ların hepsini emrinize verdi."

(El - Casiye, 13).

İşte bu saydığımız vasıflar, insanın yaradılışından kemal derecesine yükselmesine kadar elde ettiği şeyler­dir. Hak Taalâ, o zaman, Adem'e (İnsana) secde etmeleri için meleklere emir buyurdu. Bu mevzu Sâd Sûresinin sonunda öyle bir şekilde beyan edilmiştir ki, üzerinde uzun uzun düşünmek icabeder.

"O zaman, senin Rabbin, Meleklere dedi ki; işte ben beşeri topraktan yaratmış bulunuyorum. Onu güzel bir şekilde ortaya çıkardım ve kendi ruhumu ona üfledim; simdi siz de onun karşısında secde ederek durunuz. Melekler hep birlikte secde ettiler. Ancak iblis şanına yediremedi (kendini büyük saydı) ve kafirlerden oldu. Dedi ki: Ey İblis benim elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu (ne mani oldu). Acaba sen şanına ya­kıştıramadın mı? ( kendini büyük mü saydın?) Yoksa sen (hakikaten) yücelerden misin? Dedi ki: Ben ondan iyiyim. Sen beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yaratmışsın. Dedi ki: çık oradan, sen kovulmuşsun."

(Sad, 71 - 77)

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Meleklerin insana secde etmeleri için emir verilmesinin sebebi, Allahu Taalâ'nın kendi eli ile manen insanı yaratmış olmasıdır. Bu itibarla insan, Hak Taalâ'nın sanat ve kudretinin tam bir göstergesidir. Aynı zamanda insanın içine Hak Taalâ kendi ruhunu üfürmüştür. Ve mahdud miktarda insana Hak Taalâ kendi sıfatlarından bir şeyler de vermiştir. Bu şekilde hiçbir mahlûkun erişemediği yüksek bir seviyede Hak Taalâ'ya yaklaşmak imkânı insana armağan edilmiş­tir. İşte Hak Taalâ'nın sıfatlarından bir miktar, insanda tezahür edince de insanın yeryüzünde "Halife" kılınması ilân edilmiştir. Nitekim Sûre-i Bakara'nın dördüncü rükû­unda işaret buyurulmuştur. Melekler de bu hususta te­reddüde düşmemişlerdi. O zaman da Allahu Taalâ, Me­leklerin karşısına insanın faziletini ortaya koymak istemiş ve kendisine en yakın mahlûkunun ilmî vasfını Meleklere anlatmıştı Bununla da Meleklere, insanın "halife" olmak kabiliyetini bildirmiş ve Meleklere insanın halifeliğini kabul etmeleri emredilmişti. Kabul edip etmiyeceklerin de mey­dana çıkması için ona secde edilmesi buyurulmuştu. Bu emri bütün melekler kabul etmişler, baş eğip secdeye kapanmışlardı. Ancak Şeytan o zaman bu Halifeliği kabul etmek istememiş ve bunun neticesinde de ilahi huzurdan kovulmuştur.

Bütün bu işaretlerden, bu cümlelerden acaba neler anlaşılmaktadır? insanın bütün mahlûkattan efdal olma­sının sebebi ne olabilir? Bütün bu Önemli suallerin ceva­bını yine Kur'an-ı Kerim'de bulmaktayız. Buyuruluyor ki:

"Biz onu kendi sıfatlarımızdan iyi bir mazharı kıldık. Ona kendi ruhumuzdan bir şeyler üfledik."

Ve diğer mahlûklardan çok üstün olan bu yaratığa, meleklerin secde edilmesi emrediliyor. Bütün bu safha­lardan sonra da "Biz onu halife kıldık." diye ilân ediliyor. Hilâfeti ilân edilen bu "Halife", nasıl olur da yeryüzünün eski sakinlerine hâlife olabilirdi?

Yeryüzünün eski sâkinlerinin yerine başka biri gele­cek ve bu yeryüzünün eski sakinlerine halife olacaksa o zaman meleklerin karşısında insanın halife ilân edilme­sine, onun faziletlerinin sayılıp dökülmesine, onun bu makama lâyık olduğunu ispat etmeğe ne lüzum vardı? Sonra yine bu Meleklere emir verilerek, "gidin şu toprak küresini yani yeryüzünü imar edin, sonra da siz orada bulunan eski sakinlerin yerini alın da orada secde edin" mi deniliyordu?

 

HİLÂFET-İ İLÂHİYE'DEN MAKSAD NEDİR?

 

Kur'an-ı Kerim'de işaret edilen başka bir mesele de Hilâfet-i İlâhiye mefhumunun apaçık anlatılmış bulunma­sıdır.

"Biz Emanet'i göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar bunu üzerlerine almaktan çekindiler ve bundan korktular. İnsan ise bunu yüklendi. İşte insan şüphesiz zalim ve habersizdir."

(Ahzâb: 72)

Bu âyet- Kerime'deki Emanet'ten maksad, "İhtiyârat": (Freedom of choice): "Seçme serbestisi" ve bunun mesuliyeti (Responsability) dir.

İşaret-i İlâhî'yeden, maksat şudur: Gökler, yer ve dağlar bu yükün altından kalkacak durumda değillerdi; onlarda bu yükü kaldıracak kudret ve takat yoktu. İnsan­dan önce bu ağır yükü yüklenecek ve bu ağır yükün al­tına girecek durumda bulunan hiçbir mahlûk olamazdı. Nihayet insan yaratıldı ve bu çok ağır yük insanın üzerine yüklendi. Bu beyandan şu çeşitli noktalar ortaya çık­maktadır:

1.      İnsandan önce yeryüzünde ve göklerde, bu emane­­tin yükünü kaldıracak kabiliyette hiçbir mahluk yoktu. İnsan, bu yükü yüklenen ilk mahluktur. Bunun için, o, bu Emânet hususunda herhangi bir mahlukun yerine geçmemiştir. (Succesor): bir evvelkinin yerine gelip oturan olmamıştır.

2.      Sûre-i Bakara'da, Hilâfet diye bildirilen bu şey, bu­rada "Emanet" kelimesiyle anlatılmıştır. "Emanet" ıstılahı ve sözü kullanılmıştır. Nitekim Meleklere de ispat edilmiştir ki, siz "hilâfete" layık varlıklar değilsiniz. Bu işi görecek vasıflara malik bulunmuyorsunuz. Ancak însan bu hilafete ehliyet sahibidir. Bu ağır mesuliyet yükünü ancak insan taşıyabilir. Yine buyurulmaktadır ki yerde ve gökte bizim emanetimizin yükünün altından kalkacak vasıflara sahip, herhangi bir mahluk yoktu. Yalnız ve ancak insan bu yükü yüklenebilir ve ancak insan bu yükün altından kalkabilir...

3.      "Hilâfet" ve "emanet" mefhumları aydınlatılmak istenmiştir. Bu iki kelime şu nizamı âlemde, insanın sahih haysiyetini, mukaddes memuriyetini ve hususiyetlerini aydınlatmaktadır. İnsan yeryüzünün hükümdarı, idareci­sidir. Fakat bu hükümdarlık, bu idarecilik, "bilasâle" (kendisine ait) değildir. Bu hükümdarlık "bilemâne" (kendisine emanet edilmek suretiyle: Delegated) dir. Bu­nun için Allahu Taalâ, ver etmiş olduğu bu seçme ser­bestisini (Delegoted power) "Emanet" diye vasıflandır­mıştır. İnsan da emanet edilmiş olan bu ihtiyarâtı elinde bulundurup bunları kullandığından insan bir "Halife": (Vicegerent) dir diye söylenmiştir. İşte bu açıklamaya göre, "halife" nin mânası şu oluyor ki, bu iş kime hangi şahsa verilirse, o kimse, o şahıs veren kimsenin yerine, veren zat tarafından bu seçme serbestisini kullanacaktır. İngilizce bir tâbirle (Person Exercising Delegated Powers) olur. Yani "kendisine emanet edilen ihtiyarât seçme serbestliği kuvvetlerini kullanacak olan kimse."

 



 

BÖLÜM: V



 

TAKDİM

 

Hind - Pakistan ülkesi taksiminden önceki Hindistanda, siyasî meselelerin en başında bulunan en mühim mevzu milliyet tasavvuru meselesi idi. Müslü­manlar her zaman kendileri için, ayrı bir "milliyet" düşü­nüyorlardı. Kendi camialarının da yarı bir millet olduğunu ileri sürüyorlardı. Onlar asla gayrı - Müslim milletlerle bir arada yaşayamayacaklarını ve gayrı - Müslim kavimlere ile bir millet olmayı tasavvur edemiyorlardı. Böyle bir şeyi de asla kabul etmelerine imkân yoktu. Fakat yirminci asırda, Avrupa'nın tesiri altında, kalan Hin­distanın siyasi durumları yüzünden "Birleşik Milliyet" fitnesinin ateşi alevlendi. Bu mesele, ileri gelen şahsiyetlere hatta derin görüş sahiplerine bile tesir etmişti.

Merhum Allame İkbal, Mevlana Mevdûdi Sahib ve diğer mütefekkirler, bu zümrelerin bu şekildeki düşünce­lerine cevap vererek "Birleşik Milliyet" fikrini ağır bir su­rette tenkid ettiler. İşte o zamanki fikri rehberliğin netice­sinde Müslümanlar. "Birleşik Milliyet" fikrinden vazgeç­tiler. İki ayrı millet mefhumu kabul edilerek, Pakistanın kurulması hareketine yol açıldı.

Bu uyanışta Mevlânâ Mevdudi Sahib'in de büyük bir hissesi vardır. Biz de Zatı Faziletlerinin bu husustaki yazmış ve söylemiş bulunduğu mevzuları biraraya getirip bunların arasından en mühim iki konuyu seçtik. Bu iki konu Tercüman - ül - Kur'an'-ın, 1933 • Kasım - Aralık aylarında ve yine 1939 Haziran nüshalarında neşredil­miştir. Bundan önce de bu husustaki mevzular ayrıca bir kitapta da toplanmıştır. Şüphesiz, bu mevzular on mil­yonlarca (Lakhon: 10 milyonlar) halkın fikrine tesir etti. Neticede Müslüman Milliyetçiliğinin ne demek olduğu ortaya çıkmış oldu.

Hazırlayıcı.

 


 

İSLÂMİ MİLLİYETİN MAHİYETİ

 

İnsan, yabanî yaşayıştan medenî hayata adım attığı zaman, toplum arasındaki fert için bazı vecibeler (so­rumluluklar) kendiliğinden ortaya çıkar. Birlikte yapılması gereken işler ve çoğunluğun meseleleri, fertleri ister is­temez bir araya getirir; böylelikle şahısların biribirileriyle kaynaşması, anlaşması ve karşılıklı yardımlaşması mümkün olur. Bu birlik onları, daha güçlü ve hayata karşı daha hazırlıklı kılar. Medeniyetin yeni mesafeler katetmesiyle beraber, toplumdaki bu birlik dairesi de daha genişleyip gider Nihayet büyük bir insan kitlesi, bir araya gelir ve bir hayli, insan da bu dairenin içine girer. Fertlerin biraraya toplandıkları bu dairenin ismine "Ka­vim: Millet" diyoruz. Bu kelimeye yani millet veya milliyet bugünkü mânada ve bugünkü istilahta yeni ortaya çıkmış bir tâbirdir. Fakat bu kelime eskiden beri, medeni milletler ve medenî kavimler için yine de kullanılmış bir ıstılahtır. Bu kelime ile eski Mısır, Babil, Roma, Yunan ve diğer bir hayli medenî topluluklara isim verilmiştir. Bugün Avrupada da böyledir. İngiliz milleti, Fransız milleti, Al­man milleti, İtalyan milleti vesaire... denmektedir.

 


MİLLİYETİN AYRILMAZ ZARURİYETİ:

 

Şüphe yoktur ki, milliyet ilkönce masum bir cazibe gibi ortaya çıkmıştır. Yani, bu cereyanın ilk maksadı, hususi bir topluluğu bir araya getirmek ve bu yek vücut haline gelen kütleyi müşterek bir gaye ve hedefe sevketmekti. Bu hareket toplum için mecburi bir oluş şek­linde gösterildi. Fakat bu tarzda ortaya çıkan bir millet, bu oluşla beraber bir asabiyet: Taassup (şovenlik) boyasına boyandı. Milliyetler her nerede olursa olsun, kuvvet bulunsca "taassup" boyası da rengini koyulaştırdı. Ne zaman, bir kavim: Millet efradı millî menfaatlerini ön plâna alarak bir birlik meydana getirmişlerse, yahut da başka bir tabirle, kendi milliyetlerinin kalesine girerek bu kalede toplandıkları takdirde, o zaman zarurî olarak bu kalenin içindekilerle dışındakiler arasında bazı farklar ve imtiyazlar da kendini gösterdi. Kaleye sığınmış millet efradı bu defa her muamelede, her hususta kendilerini kalenin dışındakilere tercih etmek yolunu tuttular. Dışardakilerden kendilerini ayırmağa başladılar. İşte o zaman, bu iki zümre, yani kalenin dışındakilerle kalenin içindekiler arasında, menfaat temin etmek ve nüfuzlarını yaymak hususunda ihtilâflar da doğmuş oldu. Neticede bu zihniyeti ideal haline getiren milletler, kendi menfaatle­rini korumak için, diğerlerinin yani kalenin dışındakilerinin menfaatlerini de feda etmek yoluna gittiler. Neticede bu zihniyetin peşinden savaşlar ve barışlar türeyip gitti. Fa­kat İster barışta, isterse savaşta bu iki millet zümresinin arasında daima bir ayrılık fikri coğrafî mânada da yeni hududların meydana çıkmasına sebebiyet verdi. Bu mil­letlerin yeni tutumlarının ismi de "millî asabiyet: taassup" ve "millî gurur" dur. İşte bu anlayış milliyetin ayrılmaz bir zaruriyetidir ki, "milliyet" ile birlikte, milliyetle beraber doğmuştur.

MiLLiYETİ OLUŞTURAN UNSURLAR (Elemanlar)

 

Bir toplumda milliyet fikrinin diğerlerinden ayırıcı bir vasıf kazanabilmesi için fert ile kitle arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ile mümkün olabilir. Her ne şekilde olursa olsun kuvvetli ve kudretli bir disiplin tatbikatı umumî ef­kârı muayyen bir gayeye sevkedebilmelidir. Fertlerin her birinin ayrı bir varlık oldukları hesaba katılmakla beraber, onlar toplu halde bir vücudu andırmaları gerekir. Bu ferdlerin sözü bir, düşüncesi bir maksadı bir, çalışma yolu bir, işleri de bir olup bir daire içine toplanmaları icabeder. Millî gaye, sayısı çok olan fertleri yekpare ha­line getirmelidir. Sağlam sarp kayanın parçaları gibi bir­birlerine kaynamış bulunmaları gerekir. Milletin fertlerinin fikirlerine bu kaynama öyle yerleşmiş olmalıdır ki, millî menfaatlerde ve millî gayelerde onlar hep bir tek şahıs gibi düşünüp bir tek şahıs gibi hareket edip, her işte ve her güçte birbirlerine bağlanıp, her hususta fedakârlığa hazır olmaları icabeder.

Bu birleşme, bir araya gelme, iş birliği yapma, birliği teşkil etme muhtelif sebepler ve muhtelif nedenlerden meydana gelebilir. Fakat dünyanın tâ başından bu güne kadar, tarihin başlangıcından günümüze kadar, dünyaya bir çok mîlletler, kavimler gelip gitmişler veya gelip git­memişlerdir. Ancak İslâmî milliyetin aşağıdaki sayacağım bazı hususiyetleri özelliklevardır ki, gelmiş geçmiş veya gelip geçmemiş milliyetlerde bu hususiyetlere asla rast­lanamaz. O milletlerdeki iş birlikleri, birleşmeler, bir araya gelmeler, unsurların terkibi, aşağıda sayacağımız bazı diğer yan sebeplerle olmuştur.

1. Irk birliği: Buna soydaşlık da diyebiliriz. Nesil bir­li­ği demek de mümkündür.

2. Ülke ve memleket birliği: Buna da vatancılık, mem­leketçilik diyeceğiz.

3. Dil birliği: Bu da milliyetin teşekkülü, birliğin ku­rulması için zamanımızda en kuvvetli âlet, en kudretli va­sıtadır. Milliyetin meydana gelmesinde bu hususun büyük bir hissesi vardır.

4. Renk birliği: Vücutlarının derisinin aynı renkte
olduğunu gören fertler, kendilerinin aynı cinsten oldukla­rını hissederler. Bu his sebebiyle ilerlemiş olduklarını zannederler ve mevcut kuvvetlerine istinad ederek, kendi vücutlarının rengine benzemiyen kavimleri hakir ve aşa­ğı görürler. Kendi vatanları içinde bu kabil zümrelere ha­yat hakkı tanımak istemezler. Ve ayrı renkte olan insan­ları ayrı bir şey telâkki ettikleri gibi onlarla kaynaşmak steınez ve onları ayrı bir nazarla görürler.

5. Geçinme dâvası birliği:  Bu birliğin de asal ga­yesi üstün bir geçim seviyesine ulaşmaktır. Bu zümrenin ferdleri kendilerine daha iyi geçinme imkânı elde etmiş olduklarımı  ileri sürerler.  Bunun neticesinde de d'ğerle-rinin menfaatleri karşısında kendi çıkarlarını  korumak için mücadele ve çekiş­me yolunu tutup giderler.

6. Hükümet nizamı birliği: Bir hükümetin tebaa­sının müşterek kanunların altına girmeleri ve bu kanun­lara boyun eğmeleri, diğer hükümetlerin tebaasına kar­şı, kendi aralarında birleşmiş olmalarıdır. Bunlar da ken­di hükûmetler'nin tebaası olmayanlarla kendi  aralarına bir hudud, bir sınır, bir ayrılık vücuda getirirler.

Tâ eski zamanlardan, yirminci asra kadar, gelmiş geçmiş, ortaya çıkmış bir şu kadar "milliyet" lern ana unsurunun bir araya gelmelerinin hususiyetini araştırıp tahkik ettiğimiz zaman görürüz ki, bu anasır, her şey­den ziyade yukarıda saydığımız sebeplerle bir araya gelmişlerdir.

Şimdi iki üç bin sene evveline dönelim. İlk önce Yu-nanhlık, sonra Romalılık, daha sonra îsraillüik ve sonra İranîlik vesaire... Hep bu sebepler üzerine teşekkül et­mişti. Bugün zamanımızda da Almanlık, îtalyanlık, Faransızlık, îngilizl;k, Amerikanlık, Rusluk, Japonluk ve saire de hep yukarıda saydığımız saikalarla ortaya çık­mış bulunuyor.

Şurası da tamamen doğrudur ki, dünyanın muhtelif kavim ve milletlerinin teşekkülünde bu saydığımız temel sebepler, milletlerin fertleri arasında bir bağ meydana getirmiştir. Ancak böyle olmakla beraber, şu hakikat da inkâr edilemez ki, yukarıda söylediğimiz bu sebeplerle oluşmuşbulunan milliyetler, her zaman insanlık âleminin başına bir belâ kesilmiş ve büyük felâketlerin doğmasına yol açmışlardır.

Bu şekilde oluşmuş bulunan milliyetler dünyayı ve büyük insanlık ailesini yüzlerce, binlerce parçaya bölmüş, darmadağın etmiştir. Bu kısımlardan, bu parçalardan, her biri de diğer kısımlara, diğer parçalar hakkında düşman­lık hisleri beslemiş ve daima diğerleri hakkında kötü ni­yetlerin sahibi olmuşlardır. Bu arada müstevli devletler ülkelerine zorla kattıkları parçalarda da olumlu bir deği­şiklik yapamamış ve onları da düzeltememiştir. Aslında bir neslin başka bir nesle, bir soyun başka bir soya tahvili imkânsızdır. Bir memleket, bir ülke, bir vatan başka bir ülke, başka bir memleket ve başka bir vatan olamıyacaktır. Milletçe bir dil konuşanlar hep birliktediğer bir dili ana dilleri gibi konuşup benimsemeleri daima im­kansız bir şeydir. Bir renk taşıyanların başka bir renk taşımalarına imkân ve ihtimâl yoktur. Bir kavmin geçim dâvası, diğer kavmin geçim dâvası (koşulları) ile aynı değildir. Bir hükümet öteki bir hükümetle aynı olamıyor. Bunların neticesinde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Yukarıda sayılan zorlayıcı sebeplerle teşekkül etmiş bu­lunan milliyetler, herhangi bir şekilde anlaşma ve barış yolunu tamamen ortadan kaldıran bir ortanın içine düş­müşlerdir. Millî taassupla birbirleriyle ihtilâfa düşen ve hırsla yarışan bu siyasi kuvvetlerin bu savaş ve döğüşleri deli bir yarışma içinde daima bir çekişme atmosferinde devam edip gidecektir. Saydığımız sebeplerle oluşmuş bulunan milliyetler arasında daima fesat alevi kendisini gösterecektir. Dünya yüzünde daimî bir fesada, emniyet­sizliğe ve güvensizliğe yol açılmış oluyor. Elbette ki, Hak Taalâ bunların hepsine ağır lanet yağdıracak, şeytan ise bu feci duruma sevinecektir. Çünkü bu gibi şeyler, şeyta­nın ezelî ve ebedî düşmanı olan insana kargı kullanabil­diği en kuvvetli silâhıdır.

 

CAHİLİYE TAASSUBU

 

Bu şekilde kurulmuş bulunan Milliyetlerin "taassubu" meydana çıkarmış olmasıfıtratının bir gereğidir. Bir millet, bir kavim, diğer millet ve diğer kavme karşı yabancılık hissi ile bizden değildir diye nefret besler, onlara karşı muhalefete kalkar. Nefret hissi beslemenin ve muhalefe­tin sebepleri nedir? Burada hak, sadakat, temiz insan olma, namuslu bulunma, adalet sahibi olma ve bunlar gi bi şeylerin işin içinde yeri yoktur. Ancak ve ancak şu var­dır: Meselâ bir kimsenin rengi siyahtır, bu kimse beyazın indinde hakir görülmeye lâyık ve bu yüzden aşağı ol­maya mahkûmdur. Yahut birisi Asyalıdır. Avrupalı bu adama karşı nefret hissi besler; ona karşı her türlü zulmü reva görür; yaptığı haksızlıkları meşru görür. Meşhur Einstein, ünlü bir âlim olmasına ve zamanımızda dün­yada eşine az rastlanan kimselerden bulunmasına rağ­men, sırf Yahudi ve İsrail kavmindendir diye Almanyada kendisine insanlık haysiyet ve şerefine yakışmayan mu­ameleler yapıldı. Taşkidi[61] bir habeşi zenci ve siyah kimse olduğundan kendisine nasıl bir muamele yapıldığını biliyoruz. Medeniyetin merkezi diye tanınan Amerika'da, zencilere yapılan zulümlerin derecesi karanlık çağları pek aratmamaktadır. Orada medeni Amerikalı bir cenciyi yakala­yıp canlı canlı yakabilir. Zenciler beyazların evine giremez. İstedikleri caddelerde çoğu zanan yürüyemezler. Eğitimden istifade edemezler. İnsan haklarının birçoğundan mahrumdurlar.

Bir Almanın Alman olması, bir Fransızın da sadece Fransız olması, birbirleriyle düşman olmaları için yeterli bir sebeptir. Bunların her birinin iyilikleri, güzellikleri, di­ğer tarafın gözünde daima kötülük ve çirkinlik olarak gö­rünür. Afganlıların sadece Afganlı olmaları ve Suriyede Şam halkının Arap olmaları, İngiliz ve Fransız uçaklarının bu zavallıların kafalarına bomba yağdırma hakkı ver­mektedir. Geri kalmış milletlerin şehirlerini ve memleket­lerini tahrip etmek ve bir harabeye çevirmek ileri (!) memleketlerce tabiî bir hadisedir. Ve yine sömürgeler­deki katliam hareketleri ihtiyar tarihin yüzünü adamakıllı kızartmıştır. Bu arada Avrupalıların karşılıklı olarak, şe­hirlerini yerle bir edecek derecede viraneye çevirmeleri, kendilerine milliyet prensibinin neye mal olduğunu çok kat'î bir şekilde göstermektedir.

Hülâsa olarak diyebiliriz ki, bu cins imtiyazlar, inraf ettiğine göre, Avrupalılar edepsizliği son haddine vardır­mışlardı. Sonra şu zavallı Taşkidiye, sen Avrupalılarla yerlileri aynı şehilde yargıladın, diye yapılmadık kötülük bırakılmadı. İngiltere hükümeti ile aralarında bulunan anlaşma gereğince, Avrupalı zevatı kiram ile yerli halk arasında bir fark gözetilecek diye de bir madde konma­mıştı. Fakat bu zavallı sadece siyah renkli insan oldu­ğundan kendisine bu eza ve cefa reva görülmüştürsafı ve hakkı tanıyan gözleri kör edip, insanı dalaletin karanlı­ğına bırakmıştır. Bu yüzden de insanlığın alemşümül ahlak, şeref, namus gibi bütün manevî güzellikleri, bu şekilde zehirlenmiş ve milliyetlerin içinde yok olup gitmiş­tir. Bu faziletlerin ortadan kalkmasiyle, adalet yerine zu­lüm, doğruluk yerine eğrilik, doğru yerine yalan, şeref yerine alçaklık yükseltilmiş oldu.

Acaba liyakatsiz, kötü, pis ve şirret bir kimseyi, liya­katli, iyi, temiz ve namuslu bir insana tercih etmekten daha feci, bundan daha korkunç bir zihniyet tasavvur edilebilir mi? Çünkü kötü kimse sırf milliyeti itibariyle iyi olarak kabul edilmektedir... Siyah ise aaaslında iyi olduğu halde kötü olarak damgalanmıştır. Birincisi tesadüf eseri, Avrupanın bir dağında doğmuştur. İkincisi ise yine tesa­düf eseri olarak Asyanın bir şehrinde dünyaya gelmiştir. Birincisinin konuştuğu dil, ikincisinin konuştuğu dilden ayrı bir dildir. Birincisi bu hükümetin yebaasıdır, ikincisi bu hükümetin tebaası değildir. Acaba vücud derisinin rengi, ruh temizliğinin üzerinde bir tesiri varmıdır? Derinin siyahlığı, ruhu da karartmaya muktedir midir? Bu nasıl bir iştir? Acaba denizlerin, dağların, ovaların ve nehirlerin insan ahlâkı ve vasıfları üzerinde bir tesiri mi vardır? Na­sıl olur da aklı başında bulunan ve beyni işleyen bir in­san, doğuda hak olan bir şeyi batıda bâtıl olarak kabul eder? Nasıl olur da bir kalbi selim, bir temiz yürek, iyilik, şeref, namus, ve insanlık vasfını bir tarafa bırakır da, bunların yerine damarlardaki kanın rengini konuşulan dili, toprak ve memleketi, insanî meziyetlerin ölçülmesinde bir ölçü olarak tanır?

Bugünkü milliyet teşekkülünün ve millî bütünlük bi­nasının nelerin üzerine kurulduğunu bir parça düşünelim. Ve bu mevzuyu garaktiği şekilde inceleyelim. Söz konusu edilen milliyet esasları acaba gerçek üzerine mi, yoksa bir hayal ve serap üzerine mi kurulmuştur?

Bu görüşün dayandığı temellerin sağlamlık veya çü­rüklük derecesi nedir?

İlk önce ırkçılık üzerinde duralım. Irkçılık ne demek­tir? Irkçılık üzerine kurulmuş bulunan milliyet sağlam bir kaideye oturtulmuş olabilir mi? Bu görüş ilk önce bir kan gurubu ortaklığı esasından harekete geçmiştir. Ve bu fikrin başlangıç noktasını da baba ve annenin spermi oluşturmaktadır. Bu su­retle insanların kan gurupları meydana gelmiştir. Bu spermler çoğalınca aileler oluş­turmaktadır. Sonra kabileler aşiretler ve daha sonra ırk meydana çıkar. Bu şekilde insan soy ve sopunu düşüne­rek daha gerilere giderek ırkçılık sevdasına saplanır ve kendi ırkını en yüksek bir ırk olarak görmeye başlar. Bi­raz daha da uzaklara daha geri zamanlara gidersek gö­receğiz ki, irsiyet ve ırkçılığın temeli ve ,kökü tamamen çürüktür. Zira bu hususta biraz daha düşündüğümüz takdirde, insanlık denizine çeşitli ırklara ait kan ırmakları­nın aktığını tesbit etmiş oluruz. Acaba bu ırk denizine akan kanlar veya ırkların asıl kaynağı nerededir? Ne olursa olsun bunların arasında saf ve temiz kalmış ve başka kanlar ve ırk­larla karışmamış olan bir saf ırk bulu­nabilir mi? Daha geri zamanları düşündükçe bunların hepsinin kaynağının aynı ve bir olduğunu da hesaba katmak garakir. Buna rağmen, yine de ırkçılar bu karışık­lık ve kanı hesaba katmayarak yine nesil ve ırk esası üzerine milliyet fikrini kurmak isterler. Bunları bir birlik sebebi olarak ortaya atarlar. Şurasını bildikleri halde — bütün insanların babası ve annesi birdir. — yine de bu çürük nazariyenin peşine takılırlar. Nasıl olmuş da bütün insanlar bir babadan ve bir anneden türedikleri halde ayrı ayrı ırklara bölünmüşlerdir? Bu noktayı hiçbir zaman dü­şünmezler. Bütün insanların asıl soylarının bir ve aynı olduğunu da hesaba katamazlar. İnsanlığı muhtelif ne­sillere, soylara ve ırklara bölmek istiyorlar; fakat onlar daha ileriye ve daha eskiye gitmek yolunu tutmuyor, in­sanlık ırkının daha eski zamanlarda araştırmasına ya­naşmıyorlar. Hatta insanların ırk bakımından hepsinin de bir ve aynı ırktan geldiğini de göz­önün­de bulundurmak zahmetine bile katlanmak yolunu tutmuyorlar. Madem ki insanların nesli nesebi, aslı faslı birdir, o halde bu Ârîlik bu Sâmilik ne demek oluyor? Bu hususu derinliğine dü­şünmüyorlar...

Ülke ve memleket birliği fikri de hakikat noktayı na­zarından tamamen ve büsbütün hakikatte olmayan bir şeydir. Bunun da aslı faslı, bütünüyle gerçeği çürük ve sun'îdir. İnsanın doğduğu yer, olsa olsa bir metre kare kadar bir şeydir. Bundan fazla bir yer değildir. Acaba insan bu bir metrelik yeri mi kendisine vatan ve yurt bil­mesi lâzımdır? O zaman bu kaideyi gözönünde tutarsak hangi memleket, vatan ve yurt olmaz ki... Bu şekilde olsa olsa ancak bu bir metrelik yer vatan olmalıdır. Halbuki bu zavallı kendisine vatan olarak bazan bir kaç, yüz veya bir kaç bin ve milyon metre kareyi kendine vatan biliyor. Aklınca bir hudud çizerek burası benim vatanımdır diyor. Aklında çizdiği bu hududun haricindeki yerleri hiç bir za­man hiçbir surette kendisine vatan ve yurt diye düşün­müyor ve o çizdiği hududun dışı ile alâkası olmuyor. İşte bu da, dar görüşün kısa bakışır bir neticesidir. Bunun neticesinde yeryüzünün bütünü vatan olabilmek vasfını kaybediyor. Bu zavallıya bütün yeryüzünün vatan olma­sına ne endel vardır? Bu düşünceden mahrum olan in­san, bir metre karede doğmuş olduğu halde, bu kadarcık bir yeri genişleterek binlerce mil kareye kadar çıkararak, burası benim vatanımdır dediğini görüyoruz. Bu yer biraz daha genişlerse, acaba bütün arz küresi bu adamın va­tanı olmıyacak mıdır? Eğer insan, bir parça şu dar gö­rüşten kendini kurtarabildiği zaman görecektir ki, yanlış inancının ayırıcı hudud diye tayin ettiği dağlar, ovalar, denizler, nehirler ve sairenin. arkasındaki yerlerle, vata­nım dediği yerler arasında hiç bir fark yoktur. Diğer bütün ülkeler de kendi barındığı toprak gibidir. Her ülke, yeryü­zünün birer parçasından başka bir şey değildir. Şimdi hangi sebeple ve neye dayanarak, denizleri, dağları, ovaları, nehirleri, hususî bir maksada bağlı olarak ayıra­bilmek hakkını kazanmışoluyorlar? "Ben yeryüzünün sakiniyim, bütün arz kürresi de benim vatanımdır" şek­linde bir itiraf herhalde gerçeğe en yakın bir söz olsa gerektir. Ve bu söz şu şekilde devam etmelidir: İnsanlar, hep bu yeryüzünün, yerleşim yeri olan dörtte bir bölü­münde otururlar. Benim vatanım da şu dörtte bir yerleşim yeri olan bölümdür. Bu yer küresinin dörtte birinde otu­ran, yaşayan barınan ve geçinen insanların hepsi de benim vatandaşlarımdır. Bu gezegen üzerindeki insanla­rın hepsi de hukuk bakımından benimle aynı hak ve hu­kuka sahiptirler. Ben nasıl yeryüzünde bir metre karelik bir yerde doğdumsa, onlar da benim gibi bir metre bir yerde doğmuşlardır.

Dil birliği bahsine gelince: Halk toplulukları ayrı ayrı dilleri konuşurlar. Bu dil ile birbirlerine fikirlerini anlatırlar. Ayrı diller, halk topluluklarını biribirine daha çok yabancı etmiştir. Bir dili konuşanlar kendilerini diğerlerine nazaran birbirlerine daha yakın hissederler. Fakat konuşulan dilin aynı oluşu, hiçbir zaman fikir birliğine de bir sebep teşkil etmez. Çünkü bir fikir en azandan ayrı ayrı olmak şartiyle on dilde söylenebilir. Acaba bu on çeşitli dili konuşan kimselerin hepsi de bir fikir birliği içinde midirler? Bu du­rumun tam aksi olarak, en azından on çeşitli fikri de bir dilde anlatmak mümkündür. Hatta şu noktayı da dikkate almak lâzımdır: Aynı dili konuşanlar arasında çeşit çeşit fikirler ve düşünceler, biribirinden tamamen ayrı mefku­reler de bulunur. Bunun için, Milliyetin esas prensibi olan düşünce birliğine, dil birliği ile karşı gelinemez. Düşünce birliği, dil birliğini gerektirmez, hatta dil birliği ile de dü­şünce birliği ortaya çıkmaz. Bu noktada gayet mühim bir sual karşımıza çıkmaktadır. İnsanın insan olarak değer­lendirilmesinde ve onun iyi veya fena oluşunda hangi dilin tesiri olabilir? Almanca konuşan bir insanın, Fran­sızca konuşan bir insana tercih edilme sebebi acaba bu kimsenin sadece Almanca konuşması mıdır? Halbuki asıl dikkat edilecek nokta, kişisel niteliktir, konuşulan dil de­ğildir. Biraz derin düşündüğümüz takdirde, görmüş ola­cağız ki, dil denilen şey, bir memlekette iş gücünü yürüt­mek, muamelâtı yoluna koymak için kullanılan bir vasıta ve bir aletten başka bir şey değildir. Bir memleketin dilini bilen bir şahıs, işini gücünü yürütmesi bakımından, bu dil kendisine bir fayda temin eder. Fakat insanlığın dil bakı­mından bölünmesine bu iş bir delil oluşturmaz. Bu da sahih ve doğru olarak dayanılacak bir temel değildir.

İnsan toplulukları arasında renk farkı ile milliyet ol­maya gelince: Bu yukarıda sözünü ettiğimiz iddiaların hepsinden daha boş ve daha manasız ve daha hayalidir. Renk demek, vücudun bir şeklinden başka bir şey değil­dir. İnsanın da insan olmak şerefi vücud rengiyle olmadı­ğından, aksine ruha ve akla bağlı bulunduğundan, bu insanın vücud derisi her ne renkte olursa olsun, hiçbir ehemmiyeti olamaz. İnsanların sarı, kırmızı, siyah ve beyaz renkli olması niçin bir ayrılık sebebi olsun? İnsan­lar niçin renk ayrılığı yüzünden biribirine düşman kesili­yorlar? Acaba beyaz inekle, siyah ineğin sütünde bir fark görülebilir mi? Asıl mesele sütün süt olmasıdır; isterse bu süt beyaz ineğin sütü olsun, isterse kara ineğin sütü ol­sun. Fakat insan aklı bozuk yollara saptığı için, insanlık vasfını bir tarafa bırakmış ve insanları sadece derilerinin rengine bakarak, bir değer hükmü imâl etmiş ve insanları birbirinden ayırmağa kalkmıştır. Dikkatler de bu deri ren­gine odaklanmıştır kılınmıştır.

Geçim meselelerinin ortak olmasına gelince: Bu da insanın yalnız kendisini düşünüp de diğer hemcinsini düşünmekten alıkoyan bir çocukluk eseridir. İlâhî kud ret böyle bir şeyi asla vücuda getirmemiştir. Âdem evlâdı daha çocukluk yaşından itibaren, az veya çok kendi ge­çimini düşünmeye başlar. Çalışmak ve geçimini temin etmek için önünde geniş bir meydan vardır. Yaşayışta sayısız ve hesapsız vasıta ve vesileler, geçim ihtiyacını temin etmek maksadı ile insanın emrine verilmiştir Göz­leri ihtirasla parlayanlar bütün bunları yeterli saymazlar. Şunu da bilmezler kî, rızık kapıları her taraftan yüzlerine açıktır. Buna rağmen, şu rızık kapıları, başkalarına ka­pansın da bize açılsın diye düşünürler. İşte bu kötü dü­şünceye saplanmış büyük topluluklar bir araya gelip kendi menfaatlerini ön plâna alan bir birlik vücuda getir­mek yolunu tutarlar. Ve milliyet binalarının temelini böyle bir menfaat görüşü ile kurmuşlardır. Onlar şu tarzda bir düşünceye sahiptirler: Bizleri geçim meselesi birleştir­miştir. Bir zincirin halkaları gibi kenetlenmiş bir durumda­yız. Ancak bu birlik sayesinde kendi haklarımızı korumak imkânını buluyoruz.

Bu şekilde kurulmuş olan cemaatler kendi etraflarına bir duvar inşa etmişler ve böyle bir surun içine sığınarak, diğer insanlarla ilgilerini kesmiş bulunuyorlar. Kendi elle­riyle kendi hayat sahalarını daraltmışlardır. İşte onlar yalnız koyu bir bencillikle, bayağı menfaatlerini düşün­düklerinden; kendi elleriyle kendi ellerini çolak ve ayakla­rını da topal bir duruma getirmişlerdir. Gözleri dönmüş bir vaziyette rızk ararken, başkalarının rızkını kapatmaya uğraşmaktadırlar. Başkalarının rızık kapılarını da kapata­lım derken bu defa kendi rızık kapılarının da anahtarını kaybederek, uğraşıp dururlar.

Bu mevzuda uzağa gitmeğe lüzum yoktur; günü­müzdeki Avrupa ülkelerinin ekonomik tutumunu gözönüne getirelim. Aynı ihtirasla yanıp tutuşan Amerikaya ve Japonya'ya bir bakalım. Bu ülkeler, geri kalmış memleketleri öyle bir sömürmüşlerdir ki, elde et­tikleri zenginlik onları tatlı bir uykunun kollarına atmıştır. Böyle rahat uykudan uyandırılıp rahatsız olmamaları için, etraflarına çevirdikleri ekonomik duvarı daha ziyade tah­kim etmek için müthiş bir gayret göstermekten geri kal­mazlar. Böyle bir emperyalist zihniyet, yeryüzü sakinlerini sömüren ve sömürülen diye iki guruba ayırmıştır. Daha açıkçası, "Ben yiyeyim sen yeme; ben iyiyim sen fena" gibi bir tutum zamanımızın sözde medenî devletlerine bir slogan olmuştur. Elbette ki, böyle bir yol, hakkaniyet ba­kımından akıllıca bir iş değildir. Hak Taalâ, yeryüzündeki insanlara fazlı kereminden, geçimini temin etmek için serbestlik vermiş ise bir kabahat, bir kusur mu işlemiştir?

Hükümet nizamı birliğine gelince: Bu husus yukarıda anlatıla gelen çeşitli şekillerin en çürüğü ve en mesnetsizidir. Bu temel ve bu mesned üzerine hiçbir zaman sağlam bir milliyet kurulamaz. Bir imparatorluğun içindeki çeşitli tebaaları ayrı ayrı bir devlet haline getirip bu devletleri sadakat ve vefakârlığa zorlayarak merkezî hükümete bağlamak ve böyle karımdan bir milliyet meydana çıkarmak hiç bir zaman mu­vaffak ol­mamış ve netice vermediği gibi, pek az sonra dağılıp gitmiştir. Bu merkezi hükümet ne zaman kuvvetli olursa tebaasına boyun eğdirecek, kendisine sadakat göster­meye mecbur edecektir. Fakat devlet dizginleri bir parça gevşedi mi, o zaman bu sun'î şekilde bir araya getirilmiş unsurlar (elemanlar) hemen dağılmaya yüz tutarlar. Hindistandaki Moğol (Timurî) hükümeti zayıflayınca, bu ülkenin muhtelif mıntıkalarındaki unsurların ayrı ayrı si­yasi yollar takip etmelerine ve ayrı ayrı teşekküller haline gelmelerine hiç bir şey mani olamadı. Aynı şekildeki da­ğınıklık, Osmanlı devletinin başına gelmekte de gecik­medi. Son zamanlarda Genç Türkler, (jön türkler güya Osmanlı devletinin binasını tamir etmek içinuğraştıkları halde bir fayda temin edilemedi. Ufak bir darbe ile, bu duvarın tuğlaları dökürdü gitti. Daha yeni bir misâl de Avusturya - Macaristan devletidir. Tarihde bu tür örnek­lere pek çok rastlamaktayız. Bütün örneklerden sonra, devlet ve hükümet nazariyesi üzerine millet oluşturmayı düşünenlere ve bunun mümkün olduğunu ham hayalle­rinden geçirenlere, bizim de bir kerecik uğurlu olsun de­mekten başka bir sözümüz kalmamıştır. 

Bu tenkidin neticesi olarak, şu gerçek kesinlikle ve açık olarak ortaya çıkmıştır ki, insan ırkını ne kadar da çok parçalara ayırmak istemişlerdir. Fakat bu işi yapanla­rın, hiç bir aklî mesnede istinad etmemişlerdir. Onları bu işe sevkeden neden, maddî ve hissî sebepler olmuştur. Bu ayrımların dairesi de elâstikidir; istenildiği kadar ge­nişler ve istendiği kadar daralabilir. Bu gibi zorlamaların tutunup kalması da cehaletin karanlığına, bakışın ve gö­rüş zaviyesinin darlığına dayanır. İlim ve irfan yayıldıkça, basiret arttıkça, kalb açılıp genişledikçe maddî ve hissî engel ortadan kalkar. Öyle bir seviye kazanılır ki, ırkçılık yalnız insan ırkı, vatancılık şu ülke ve bu memleket sı­nırlarından taşarak, bütün biryeryüzü olacak; ve insanlar arasındaki renk ve dil farkı diye bir şey kalmayacak ve insanî düşünce insanlık birliğinin temeli olacaktır. Hak Taalâ, yeryüzünde yaşayan kulları için, çalışma ve rızık temin etme imkânı vermiştir. Siyasî nizamlar bazan gü­neşin karşısına çıkan bulut gibi bu rızık aramanın önüne geçmek istiyorlarsa da buna rağmen yine de Allah kulları bütün bu gayri meşru nizamlara karşı direnerek, gerçek hayat nizamını bulmaya çalışmaktan geri kalmıyorlar.

 

İSLAMIN GENİŞ NAZARİYESİ

 

İslâmın ortaya attığı nazariye hakikî bir nazariyedir. İslâm, insan ve insanlık arasında herhangi bir maddî farka öne sürmemektedir. İslâmın bildirdiğine göre, in­sanların hepsinin aslı ve menşei birdir:

"Sizi bir tek varlıktan (nefs-i vahid'den) yaratmıştır. Ondan da onun eşini (refikasını) yaratmış ve bunlardan bir çok erkek ve kadınlar (türetip dünyaya) yaymıştır."

(En – Nisa: 1)

Yanlış telâkkilere göre; ülke, memleket, doğum yeri, ölüm yeri, defin olunan yerler, bir tercih sebebi olurken, islâm bütün bu değerleri reddederek, bütün insanların asılda ve cevherde eşit olduklarını bildirmiştir:

"İşte, sizi bir varlıktan (nefs-i vahidden) yaratmış bu­lunan O'dur. Sonra siz, bir müddet karar bulur, sonra da (toprağa) tevdi edilmiş olursunuz."

(El-En'âm, 98)

Aynı zamanda, nesil, neseb, aile ve sülâle ihtilâfları çıkaran zihniyeti ve bu görüşün mesnedlerini de tama­men yıkmıştır:

"Ey İman etmiş olan kimseler, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyasınız ve tanışasınız diye sizi milletler ve aşiretler kıldık. İşte sizin içinizden, Allah'ın indinde en değerlisi en muttaki (ahkâmı ilâhiyeye dikkat eden) nizdir.

(El Hücûrat: 13)

Büyük insanlık ailesinin milletler ve aşiretler halindeki durumu, ancak birbirlerini tanımak için bir vesile olabilir. Yoksa ayrı milletten veya ayrı aşiretten olmak bir çe­kişme, bir haksızlık ve bir üstünlük sebebi olamaz. Ve bu ayrı ayrı camialar, insanlık çapındaki birliği unutmamalı­dırlar. İnsanlar arasındaki veya milletler arasındaki imti­yaz ve esas üstünlük, ahlâkî yükseklik ve amellerdeki iyilik ve fenalık derecesine göredir.

Mukaddes âyetler, ayrılık çıkaran grupların ve taraf taraf bölünerek çekişen milletlerin neden bu karanlık yola saptıklarını ibret dolu sözlerle açıklamaktadır. İmpara­torlukları ve sınırlarına sığmayan koca devletleri yerle bir eden bu korkunç nifak hastalığının tek sebebi, bu toplu­lukların fitne çıkarmaları ve taraflara bölünerek yeryü­zünü kana boyamalarıdır. İşte milletlerin bu şuursuzca boğuşmaları, pek tabiidir ki, Hak Taalâ'nın gazabına çar­pılmış olmaları yüzündendir. Milletlerarası düşmanlık, düşmanlık azabının tadını tatmak demektir:

Yahut da sizi gurup gurup yapar ve size bazınızla bazınızın kuvvetini tattırır.

(En'am: 5)

Yukarıda bahsedildiği şekilde, tefrika çıkarmak, bloklara ayrılmak işini, Kur'an-ı Kerim, ağır cürümlerden saymıştır. Bu sebeple de bu işin elebaşılarından olan Firavun'a Kur'an lanet etmiştir ve onu İlâhî azaba müsta­hak görmüştür:

"Firavun kendini yeryüzünde büyük gördü ve yeryüzü halkını guruplara ayırdı."[62]

(El – Kasas: 4)

 

Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün Hak Taalâ'ya ait oldu­ğunu bildiriyor ve Hak Taalâ'nın insanoğlunu bu yeryü­zünde kendi hilâfeti ile yüceltmiş olduğunu beyan ediyor. Yeryüzünde ne var ne yoksa, Beni nev'i Beşerin emrine tahsis edildiği anlatılıyor. İnsanın muayyen bir ülkeye bağlanıp, bu ülkeye kul olmasının bir sebebi olmadığı açıklanıp, yer küresinin geniş sahasının her tarafı insan için açık bir sahadır deniyor. Bir ülkede adaletsizlik olursa, darlık baş gösterirse, başka bir ülkeye gidilmesi tavsiye ediliyor.

Hak Taalâ, ilk insanı yarattığı zaman buyurdular ki;

"Ben yeryüzünde bir halife kılmaktayım."

(Bakara: 30)

"Görmedinmi ki, Allah yeryüzünde ne var ne yok si­zin emrinize verdi."   

(El – Hacc: 65)

"Acaba Allah'ın yerinin yüzü geniş değil midir? Orada her tarafa göç edip durun."

(En – Nisa: 100)

Şimdi Kur'an-ı Kerim'in tamamını gözden geçirebili­riz. Acaba Kur'an-ı Kerim'in emirlerinin birinde nesliyet: (ırkçılık), nesebiyet: (soyculuk), vataniyet: (ülkecilik) ve (memleketçilik) gibi fikirlerin teyidi hususunda bir şeye raslamamız mümkün müdür? İlâhî davet, bütün insanlar ve bütün insanlık alemi içindir. O, yeryüzü sakini bütün insanları, insan denilen mahlûkları iyiliğe ve doğru yola çağırmaktadır. Orada herhangi bir kavim için tahsis edil­miş bir şey yoktur. Herhangi bir ülkeye de yine hasredil­miş bir mevzu bulunmuyor. Orada yeryüzünün herhangi bir köşesine bir hususiyet tahsis edilmiş olsaydı ancak Mekke için olabilirdi. Halbuki Mekke hakkında da şöyle buyurulmuştur:

"Sevâen el-âkifü fiyhi ve'l – bâdiy."

(Hac: 25)

Yani ister asıl Mekke'nin yerli halkı olsun, isterse Mekke'nin haricindeki yerlerin halkı olsun, müslümanlar hep birdirler. Birbirleriyle aynı seviyededirler.[63]

İSLAMIN TAASSUBA KARŞI OLDUĞU

 

Kör bir taassuba karşı herkesden önce Hazreti Re­sul-ü Ekrem (S.A.V.) bizzat ve en müessir bir şekilde mücadele etmiştir. Aile, sülâle, soy - sop imtiyazları, bunlarla övünmeler, nesep ve ailevî şerefi dile dolayarak üstünlük iddiasında bulunmak gibi âdetlerle, İslâm dokt­rini arasında geniş bir uçurum vardır- Böyle bir zihniyetin o zaman ki, temsilcileri Kur'an-ı Kerim hakkında şöyle düşünmüşlerdi: "Bu Kur'an Allah tarafından nazil kılınmış olsaydı, herhalde Mekke yahut da Tâif'in ileri gelen şah­siyetlerinden birisi vasıtasiyle nazil kılınmış olurdu."

"Ve dediler: Yoksa, bu Kur'an, iki büyük şehirden bi­rinin halkından bir kimseye nazil kılınmış olurdu."

(Ez – Zuhruf: 31).

Din düşmanlığının o devirdeki en azılı örneği olan Ebu Cehil, Zat-ı Risaletpenâhilerinin (Peygamberin) nü­büvvet iddiasında bulunmalarını, ailelerinin övüçlerine bir övünç daha eklemek için olduğunu ileri sürüyordu. Ve bu zift beyinli inkâr mümessili şöyle diyordu:

"Biz, Abdi Menaf oğullarının karşısında bulunuyoruz. Her hususta onlarla yarışmaktayız. Biz, binicilikte onlara rakibiz. Biz yedirmek, içirmek, bol bahşişte onlardan üs­tünlük iddiasındayız. Şimdi onlardan biri kalkmış da "Bana vahy geliyor" diye ortaya bir laf atmıştır. Yemin ederim ki, bunun için biz Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem'i) kabul etmiyeceğiz."

Bu düşünce yalnız Ebu Cehil'in düşüncesi değildi. Bütün Kureyş, inkarcıları da Ebu Cehil gibi düşünüyordu. Onların çarpık zihniyetlerine göre Allah Elçisinin ileri sür­düğü nübüvvet dâvasında ve getirdiği dinde şu kusur vardı:

Mezheb-i û kâti'i mülk ü neseb, Ez Kureyş ü münkir ez fazl-i Arab. Der nigâh-i û yeki balâ vü pest, Bu gulâm-i hviş ber yek hvân nişest Kadr-i ahrâr-i Arab ne'şnahte, Bâ kiliftân-i Habeş der sahte Ah meran bâ esvdan âmihtend, Abrûyi dûdimânî rihtend.

 

Din'i kesip atmıştır, bütün mülk ü nesebi,

Ne Kureyş'i bıraktı ne şeref-i Arab'ı.

Yüksek, alçağı gördü hep aynı seviyede,

Aynı sofrada yemiş yemeği kölesiyle,

Ve kıymet vermemiştir Arabın eşrafına,

Habeşli köleleri öğüp almış yanına.

Siyahlarla Beyazlar, karışmış bir birine,

Irkçılık iftiharı ortadan kalkmış yine.

(ikbal. Esrar-i Hodî, III. Baskı, 1948 Lahor, Sahife: 20)[64]

 

İşte bu sebepten dolayı Kureyş kabilesi, Benî Haşime cephe aldı. Benî Haşim de onların bu saldırgan­lıklarına karşı Hazret-i Resûl-ü Ekrem'i himaye etmeğe kalktılar. Halbuki Benî Haşim'in çoğu müslüman değil­lerdi. İslâmiyeti kabul edenleri de pek azdı. Ebu Tâlib ve onun etrafı, akrabalık, gayretiyle Kureyşin karşısına dikil­diler. Kureyşin din düşmanı azılı kafirleri de bu sefer hü­cumlarını bütün peygamber ailesi üzerinde yoğunlaştır­dılar. Fakat Müslümanlar, o zaman sayı İtibariyle çok az olduklarından inkarcı gurupların saldırılarına karşı daha fazla mukavemet etmelerine maddeten imkân yoktu. Bu sebeplerden dolayı bir kısım Müslümanlar Habeşistana göç etmek zorunda kaldılar. Gidenlerin çoğu nüfuzlu ai­lelere mensup kimselerdi. Ve bazıları hakperest oldukla­rından değil, kabilecilik taassubu yüzünden Kureyşle çatışıyordu. Fakat o sıralarda Kureyş kâfirleri çoğunluğu teş­kil ettiklerinden, inananlar ve inananları destekleyenler amansız bir baskıya mâruz kalıyorlardı. Bu sebeple

Habeşistana iltica eden Müslümanlar ve onları akra­balık bağlarına dayanarak takip eden kimseler, bir müd­det için Kureyş düşmanlığından kurtulmuş oldular.

Araplar, Benî İsrail peygamberlerinin, önceden ver­dikleri habere dayanarak, uzun bir zamandan beri böyle müstesna bir oluşu beklemekte idiler. Ne zaman ki, Allah Resulü, insanları ebedî gerçeğe davet etmeye başla­yınca ve bu mukaddes haber Medine'ye ulaştığı zaman, Medine şehrinin çoğunluğunu teşkil eden bir zümre İslâmın nur saçan prensiplerini kabul ettiler. Medinedeki Yahudiler de son peygamberin zuhur etmesini bekledik­leri halde, sırf Yahudilik taassubu yüzünden gerçeğe gözlerin kapattılar. Ve bu inkârlarını şu kavmiyet tüten kelimelerin kalıbına döktüler: "Gelecek olan peygamber mutlaka Benî İsrail'den olmalıdır. Benî İsrail dururken, nasıl olur da Benî ismail'den bir peygamber gelebilir?" Onlar bu taassuba öyle bir saplanmışlardı ki, bunun neti­cesinde muvahhidliği (Allah'ın birliğini bir tarafa bırakıp, kalkıp Müşriklerle birleştiler.

Hıristiyanların da vaziyeti bundan pek farklı değildi. Onlar da gelecek olan bu peygamberin mutlaka Şam (Suriye ve Filistin) civarından çıkmasını düşünüyorlardı. Araplar arasından herhangi bir peygamberin zuhur ede­bileceğine bir türlü inanamıyorlardı.

Zatı Risaletpenahilerinin (Peygamber) (S.A.V.) fer­man-ı saadetleri (mektubu) İmparator Herakliyos'a ulaş­tığı zaman, Kureyş tüccarlarına şöyle söylemişti:

"Evet, ben bir peygamberin zuhur edeceğini biliyor­dum. Fakat bu peygamberin sizin içinizden çıkacağını hiç de ümit etmiyordum."

Yine, Mısır ülkesi hükümdarı Makokos'a Zat-ı Risalet­pena­hilerinin ferman-ı saadetleri ulaştığı zaman, bu hükümdar da şöyle söylemişti:

"Evet gelecek olan peygamberlerden, bir tanesinin daha gelmesi halâ beklenmektedir. Bunların biri daha gelmemiştir. Bu hususu ben de biliyorum, fakat bu Zat'ın Şam ülkesinde çıkaracağını ümit ediyordum."

Bundan daha da katı bir taassup Acem ülkesinde hüküm sürmekte idi. Zat-ı Risaletpenahilerinin ferman-ı saadetler Acem hükümdarı Hüsrev - Pervîz'e (Kisra Eberviz) ulaştığı zaman, bu hükümdarı kızdıran acaba ne idi? Niçin bu hükümdar, Zat-i Saadetlerinin elçisine şöyle demişti:

"Nasıl olur? Bir köle milletin (Yani Araplar) ferdi, Acem Şehinşahına böyle hitâb edebilir?"

Çünkü- Hüsrev - Perviz, Arapları aşağılık ve alçak bir millet olarak düşünüyordu. Arapları kendi hükmü altında ezilmek zorunda bulunan bir zümre kabul ediyordu. Bu şekilde bir kanaata sahip olduğundan, böyle bir millet efradı arasından bir Hak elçisinin çıkmış olabileceğini kabul etmeye hazır değildi.

İslâmın en azgın düşmanlarından biri olan Yahudiler, Arap veya diğer milletler arasında hüküm sürmekte olan taassup cehaletini, islâm aleyhine kuvvetli bir silah olarak kullanmak yolunu tuttular. Medine münafıkları ile anlaşa­rak, bir zamanlar "Bi'as" muharebesi yüzünden kan dö­ken tarafların tekrar birbirlerine düşmelerini temin için, aralarına nifak tohumu ekildi. Evs ve Hazrec kabilelerin­den meydana gelen Medine halkı, birbirlerine karşı kılıca davrandılar. İşte bu hâdise üzerine şu muazzez âyet-i kerime nazil kılındı:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler! Siz eğer, kendile­rine kitap verilmiş bulunanlardan bazı zümrelere uyarsa­nız, tâbi olursanız, onlar mutlaka sizi iman ettikten sonra, tekrar küfr yoluna saptırırlar."

(Âl-i İmrân: 100)

İşte bu, ırkçılık, nesepçilik, vatancılık ve ülkecilik ta­assubunun alevlendiği bir ortamda, Allah Resulü, mu­kaddes vazifesini yürütmüş, Muhacirinle Ansârı birleştir­miş, Muhacirin, Ansârın bağ ve bahçesinde elele vererek çalışmıştır. Bu kalb ve iş birliğini gören Kureyş Müşrikleri Medine münafıkları ile anlaşarak, Müslümanları içten yıkmak yolunu tecrübe ettiler. Münafıkların elebaşların­dan bulunan Abdullah İbni Ubeyy yıkıcı bir maksadla şöyle söylemeğe başladı:

"İşte Kureyşin fakir fukarası bizim ülkemize gelerek, gül çiçek oldular. Onların misâli şuna benzer ki, kargayı besle gözünü oysun."

Aynı iğrenç münafık, Ansar'a da şu sözleri söylü­yordu:

"Sîz onları başınıza çıkardınız. Kendi ülkenizde on­lara yer verdiniz. Kendi mallarınızdan onlara da bir hisse ayırıp teslim ettiniz. Yemin ederim ki, siz bir gün onların elinden zarar göreceksiniz."

Kur'an-ı Kerim de bu kabil nifakçılara şu muhteşem cevabı vermiştir:

"Onlar, o kimselerdir ki: Resulün yanında bulunan­lara geçim imkanıvermeyiniz de dağılıp gitsinler. Diyorlar. İşte göklerin ve yerin hazineleri Allahındır. Fakat müna­fıklar bunu kavrayamazlar. Onlar derler ki, Biz Medineye dönersek, o zaman, bizim ileri gelenlerimiz, aşağılık kim­seleri oradan çıkarıp atacaktır. Fakat izzet sahibi olmak Allah'a, O'nun Resulüne ve müminlere mahsustur. Ancak münafıklar bunu da bilmezler."

(Munafikûn: 7 - 8)

İşte bu taassub çabasının neticesinde, Abdullah İbni Ubeyy Hazret-i Ayşe Radıyallahü teala anha töhmetini arttırdı. Fakat Hazreçlilerin himmetiyle, Allah'ın ve Resu­lünün düşmanı bulunan bu kimse, kendi cezasmı kendi eliyle hazırlıyarak, münafıklar zümresine ibret verici bir örnek oldu.

 

İSLAMDA TAASSUBA KARŞI GİRİŞİLEN

MÜCADELE

 

Yukarıda etraflıca ele alınan meselelerden açık ve kesin olarak şu netice elde edilmiştir: Küfr ve şirk gibi kapkara bir cehaletin yanı başında yer alan en büyük düşmanlık, ırkçılık, nesebcilik, vatancılık, ülkecilik ve bu sınıfa giren kanaatlerdir. Bütün bu sapık zihniyet, İslamın kurtarıcı davetine ve islâm'ın ilerlemesine kötü bir engel teşkil etmiştir. Bu şeytanî fikirleri temsil eden guruplarla İslâm daima çarpışmak zorunda kalmıştır. Öyle ki, Haz­ret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) yirmi üç senelik peygambe­rane yaşayışları müddetince, küfrün sapkınlı­ğından sonra üzerinde durup mücadele ettiği ve ortadan kaldır­mak istediği mesele de işte bu "cahiliye taassubu" de­nilen ve hemen hemen bütün bir insanlık ailesine mu­sallat olan korkunç illettir.

Zat-ı Risaletpenahilerinin örnek hayatları ve hadis kitapları okuyup tetkik edildiği zaman görülecektir ki, Fahri Kâinat Resul-ü Ekrem (S.A.V.) Hazretlerinin ne şekilde ve ne vaziyette bu toprak ülkede kan, ırk, renk, dil, ileri gelen aile, geri bulunan aile, zenginlik, fakirlik, eşraflık, gayrı eşraflık farklarını ortadan silip süpürüp, insanlık mefhumunu bu pisliklerden kurtarmış, insanlarla ve insanlar arasına girmiş bulunan, fıtrata aykırı bu du­varları söküp atmıştır. Bütün insanları aynı seviyeye ge­tirmiş, insan olmak vasfını onlara öğretmiştir. Zat- Saa­detlerinin bu husustaki öğretisi şöyledir:

"Taassup yoluna devam ederek ölen bizden değildir. Taassup yoluna çağıran bizden değildir. Taassup yo­lunda savaşan bizden değildir."

Yine Zat-ı Saadetleri buyurmuşlardır ki:

"Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Varsa an­cak din ve takva iledir. Halkın hepsi de Adem evlâdıdır­lar. Adem de topraktan yaratılmıştır."

Irk, soy, vatan, memleket, ülke, lisan, renk farkını ortadan kaldırmak yolunda Zat-ı Saadetleri şöyle buyur­muşlardır:

"Ne bir Arabın bir Acem'e (Arap olmayana) ne de bir Acem'in Araba üstünlüğü vardır. Siz hepiniz Adem evla­dısınız."

(Buharî ve Müslim)

"Ne bir Arabın bir Acem üzerine ne de bir Acemin Arap üzerine ne de bîr beyazın siyah üzerine, ne de bir siyahın beyaz üzerine bir imtiyazı, bir üstünlüğü (fadl) vardır. Varsa ancak takva iledir."

(Zadü'l - Maad)

"Elbette ki, dinleyecek ve itaat edeceksiniz. İster, si­zin için kafasındaki saçları kuru üzüm gibi kıvırcık bir Habeşi köle dahi emir tayin edilmiş olsun, yine siz dinle­yecek ve itaat edeceksiniz."

(Buharî Kitabü'l - ahkâm)[65]

Mekkenin fethinden sonra, kılıç zoru ile Kureyş kâ­firleri boyunlarını eğdikleri zaman, Zat-ı Risaletpenahileri şöyle bir hutbe vermişlerdi:

"İyi dinleyiniz; imtiyaz ve iftihar için vesile olan ve im­tiyaz ve iftiharın mayası bulunan kan (ırk) ve mal (zen­ginlik) gibi şeyler şimdi benim ayağımın altındadır."

Ey Kureyş topluluğu! İşte Hak Taalâ sizden cahiliye böbürlenmesiyle, ata baba ile övünmeği silip kaldırdı.

"Ey halk! Sizin hepiniz Âdemdensiniz. Âdem ise top­raktandır. Soy ve ırk ile iftihar edilmez. Ne Arabın Aceme ne de Acemin Araba iftihar edecek bir üstünlüğü yoktur. İşte Allah indinde sizin en makbul bulunanız en fazla takva yolu tutmuş olanınızdır."

İbadeti İlâhiye esnasında Zat-ı Saadetleri kendileri için Allah huzurunda üç hususa şehadet etmişlerdir. Bi­rincisi: Allah'ın hiçbir şeriki ve ortağı olmadığı. İkincisi: Muhammed (S.A.V.) in Allah'ın kulu olduğu. Üçüncüsü ise, bütün Allah kullarının kardeş olduklarına dairdir.

Kulların hepsi de kardeştir.

 

İSLÂM MİLLİYETİNİN TEMELİ

 

Hak Taalâ ve O'nun Resulü, cahiliye milliyetinin bü­tün maddi, hissi ve hayali temellerini yıkıp, yok etmişler­dir. Dünyadaki milletlerin bir çoğunun kuruluşuna esas teşkil eden bütün bu mevhum şeyleri, cemiyetin sinesin­den kesip, atmışlardır. Renk, soy, ırk, neseb, vatan, ülke, yer, dil, geçim sebebiyle birleşme ve bu sayılan ayrılık unsurlarını besleyen ve meydana getiren koyu cehaletle beraber mâkul olmayan her düşünceye son vermişlerdir. Şerefli ve haysiyetli bir yaşama imkânı, istisnasız olarak, insanlığın her ferdine aynı ölçü ve seviyede tanınmıştır.

İnsanlık ailesini, biribirine hasım ve düşman eden, ayrı ayrı milletler topluluğunu zehirlemiş olan bu fikirler, tama­miyle ortadan kaldırılırken yeri de boş bırakılmamış, geceyi silip süpüren bir güneş gibi, o bölüm nur ve ışık saçan yüce prensiplerle süslenmiştir. Temiz ve saf aklî delillere dayanmayan yepyeni bir milliyet mefhumu (kav­ramı) ortaya konmuştur. Bu yüce mefhum, madde, ülke ve neseb gibi unsurlara dayanmaz. Dayandığı tek husus, öze ve ruha mahsus olan bir temeldir. Böyle bir nizamda bir fark ve bir üstünlük söz konusu ise bu mutlaka ma­nevî ve ruhîdir. İnsanın karşısına, yapmacık olmayan, doğrudan doğruya kendi öz gerçeğini temsil eden fıtrî bir sadakat ortaya konmuştur ki, bu muhteşem fikrin adına da İslâm diyoruz. Allahu Taalâ'ya ibadet ve kulluk etmek, nefs temizliğine dikkat etmek, âmelin iyi olmasına özen göstermek ve Allahtan korkup çekinmek ve insanlığı bu hayat dolu prensiplere davet etmek islâm'ın şaşmayan bir şiarıdır. Bu ebedî kurtuluş davetini kabul eden bir kimse, islâm Milletinin fertlerinden biri olur. Bu daveti kabul etmeyen ise, bu Millet fertlerinden olmaz ve ya­bancı sayılır. İslâm'a iman etmiş bulunanların hepsi de bir millettirler.

"İşte böylece sizi aracı bir ümmet kildik."

(Bakara: 143)

Bu millet, islâm milletidir; diğerleri ise, İslâm milleti değil, küfr ve dalalet milletidirler. Küfr ve dalalet toplum­ları arasında ihtilâf mevcut olduğu halde, yine İslâm mil­letinin karşısında hep bir millet sayılırlar.

"Allah, kâfir kavmi hidayete eriştirmez."

(Tevbe: 37)

Bu iki millet arasındaki fark; İslam milleti hiçbir za­man soy ve ırk üstünlüğüne dayanmaz. Buradaki tek imtiyaz ancak akide ve âmel itibarı iledir. Bu ölçüye göre, bir babanın iki oğlundan biri Müslüman diğeri kâfir olduğu takdirde aralarında kapanması mümkün olmayan bir fark olacak ve ebediyen biribirinden ayrılmış bulunacaklardır. Bu iki maddî kardeş birbirlerine tamamiyle yabancı ola­caklardır. Fakat iki yabancı kimseden biri dünyanın bir köşesinde diğeri de dünyanın bir ucunda olsada, eğer bu iki kimse, islâmı kabul etmiş iseler, hemen kardeş olup giderler. Onlar bu milliyetin ortak fertleri olurlar.

Bu iki kavim arasında; vatan, ülke ve memleket ihti­lâfı da üstünlük sahibi olmak için bir delil oluşturmaz. Burada vatan, ülke, memleket üstünlüğü olmayıp, ancak hak ile bâtıl üstünlüğü vardır. Olabilir ki, bir şehir, bir ma­halle, hatta bir eve mensup iki kimseden biri Müslüman kavimden diğeri de kâfir kavmindendir. İhtilâf yalnız İslâm ve küfür arasındadır. Şehir, mahalle ve ülke kavgası ma­hiyetinde değildir. Bir Habeşistanlı, İslâma girmekle, İslâma girmiş bulunan bir Merakeşli (Mağribli) ile kardeş olur.

İslâmda, vücudun derisinin rengi de milliyet ayırı­mına bir sebep oluşturmaz. Bu sebeple rengin de bir ehemmiyeti yoktur. Hak Taalâ kullarından birini beyaz. bir diğerini de siyah yaratmıştır. Renk de Hak Taalânın yarattığı bir şeydir. İslâm mefkuresine göre, en iyi renk, en iyi boya Allah boyasıdır.

"Allah rengine boyarsınız, O'nun boyasından daha iyi acaba kimin boyası vardır."

(Bakara: 138)

İslâm nazarında bir beyaz ile bir siyah insan aynıdır. Bir milletin efradıdırlar. İslâmda ancak iki millet vardır: Biri İslâm milleti, yani Ümmet-i İslâmiye bir diğeri de Küfr milleti, yani kâfirler. Asıl ayrılık bu iki kavim arasındadır.

Lisana (dil) gelince, İslâmda lisan, İslam ile Küfr ara­sında bir ayrılık vasıtası değildir. İslamda konuşulan her­hangi bir lisan değil, kalbin lisanı mühimdir. Bütün dün­yada, nekadar dil konuşan varsa, İslâma girerek Müslü­man oldukları takdirde, İslâm ümmetinin bir ferdi sayılır­lar. Bu itibarla Arapça konuşanla, Afrika dili konuşan ara­sında İslamada bir fark gözetilemez. Orduca konuşanla­rın müslümanlığı ile Arapça konuşanların müslümanlıkları arasında bir fark gözetilmez. Bunların dilleri ayrı olduğu halde müslümanlıkları birdir.

Geçim işleri ve siyaset ihtilâfları da İslâmda bir değer ölçüsü değildir. Bu mevzuda da Küfr ile islâm farkı vardır. Tutulacak yol, altın servetine göre değil, iman servetinin hükmüne göredir. İnsanî saltanat yerine İlâhî saltanata baş eğilir. Gerçekten hür karekterli olanlar, ilâhî hüküm­ranlığa sadakat gösterir ve İlâhî hükümete bağlanırlar. Bu kurtuluş nizamına vefakâr olurlar. Kendi mal ve canla­rını Hak Taalâ'ya satarlar. Bu inanışın havasını teneffüs edenler, ister Hindistanda olsunlar, isterse Türkistanda bulunsunlar veya başka bir ülkede yaşasınlar, hepsi de bir tek vücut ve tek bir ruh gibi yalnız İlâhî saltanata bo­yun bükerler. Bu gerçek inanışın dışında olanlar ise, İlâhî saltanata karşı gelmiş mevcut imkânlarını şeytana ve nefislerinin isteklerine satmış olurlar. O zaman bu zümre İslâm kavmi olma şerefini kaybetmiş bir başka kavim hüviyetine girmiştir. Böyle bir yaşama sistemiyle kâfirlik vasfına bürünmüş olurlar. Bunların herhangi bir devlet tebaasında olmaları veya iktisadî nizamları ne şekilde olursa olsun bu hususlar İslâmı alâkadar etmez. İslâmı alâkadar eden tek husus, bu insanların her mevzuda ilâhî saltanata uymuş olmalarıdır.

Bu şekilde, islâm dairesinin ışık saçan ortamında, hissî ve maddi tek prensibin olmadığı kesin bir şekilde anlaşılır. Ve bu ortam doğruyu temsil eden aklı, saf ve temiz düşünceyi temsil eder. Bir evin içindeki iki kişiden biri bu daire çevresi içinde bulunabilir, diğeri de bu daire­nin çevresi dışında kalabilir. Biri doğunun tâ uzak bir kö­şesinde diğeri de batının tâ bilmem neresinde oldukları halde bu iki şahıs da İslam dairesinin çerçevesi içine girerler.

Sırr-ı aşk ez âlem-i erhâm nist, Û zi

Sam ü Rûm ü şam nist Kevkeb-i bî

şark ü garb ü bî gurûb Der medareş ney

şimal ü ney cenûb.

Aşkın sırrı değildir, alem-i erham'dan, Aslı


gelmemiş onun Sam ü Rûm u Şam dan Bir

yıldız ki yok onun, şarkı garbı, gurubu

Medarında bulunmaz ne şimal ne cenubu.

                                                     İkbal

Bu dairenin muhiti bir tek kelimedir. Bu kelime Lâ-ilâhe illallah Muhammedun Resulullah'dır. Bu kelimeler dostluğun da düşmanlığın da temelidir. Bundan başka islâm muhitinde temel yoktur. Bu kelimelere kabul eden ile bu kelimeleri kabul etmeyenler arasında sonsuz fark vardır. Bu kelimelerin ayırdığını ne ırk ne kan ne soy, ne de başka şey birleştirebilir. Ne toprak, ne ülke, ne mem­leket, ne renk, ne iktisadî sistem, ne geçim, ne ekmek kaygısı, ne devlet, ne hükümet, ne de başka bir şey, bir araya getirebilir. Bu mukaddes kelimelerin birleştirdikle­rini hiçbir şey ayıramaz. Bu kelimelerin birleştirdiğini ne deniz derya, ne nehir dere, ne dağ ova, ne de yeryü­zünde bulunan herhangi bir kuvvet bu iman etmiş kim­seleri birbirinden ayırmağa kadir olamaz. Bu en büyük gerçeği ifade eden kelimelerin çizdiği dairenin içindeki Müslüman her nerede olursa olsun müslümandır. Bu Müslümanların arasında herhangi bir fark yoktur. Bu Müslümanlar. Çinde de olabilirler, Marekeş (Mağ-rib) de de olabilirler. Siyah da olurlar, beyaz da olurlar. Hindistanın Urducasını da konuşurlar. Arapça da konu­şurlar. Sami ırkından da olurlar. Aryâî ırkından da olurlar. Şu hükümetin tebaası da bulunurlar, bu hükümetin de... Dünyanın neresinde olursa olsun, her Müslüman İslâm milletinin ve islâm kavminin bir ferdidir. İslâm camiasının birer rüknüdürler islâm sitesinin hemşehrisi (citizen) idirler. İslâm ordusunun askeridirler. İslâm ka­nunlarının muhafızıdırlar. İslâm şeriatı yalnız ibadet, mu­amelât, muaşeret, geçim, siyaset değil, yaşayışın her dalında, her şubesinde olduğu gibi, tabiiyet, milliyet, ırk, lisan, vatan gibi bir Müslü­ma­na tanıdığı hakları bütün müs­lü­man­lara da tanımıştır.

 

İSLAMDA BİRLEŞTİRME VE AYIRMA USULÜ

 

İslâm, kendi camiasını ve bu birliğin fertlerini maddî ilişkilerden tamamiyle tecrit etmez. En mükemmel bir ölçü dairesinde bu mevzulara ait müeyyideler koyar. Me­selâ, (Sıla-yi rahm) için hüküm koymuştur. "Kat'-i rahm'i" yasaklamıştır. Baba ve anneye itaati, onlara boyun bük­meği bildirmiştir. Bu hususu ehemmiyetine binaen teyid etmiştir. Kan (neseb) alâkaları için veraset kanunları koymuştur. Hayır işlerinde sadakalarda, infakda (başka­larını da geçindirmek) hususunda akraba olanları, akraba olmayanlara tercih etmiştir. Kendi aile efradına, ev hal­kına yakınlık göstermeği, düşmanlara karşı mal ve canın korunmasını emretmiştir. Zalimlere karşı savaşa girmeyi emretmiştir. Böyle bir savaşta ölenleri şehid olarak kabul etmiştir. Yaşayışa ait bütün muamelelerde din ve mez­hep farkı gözetmeden, bütün insanlar için — Kendisiyle savaş halindeki kâfirler hariç — dertlerine ortak olacak ve çare bulacak şekilde hükümler koymuştur. İnsanlara karşı sevgi ve şefkat gösterilmesini öğretmiştir. İslamın hiçbir hükmü, memleket ve vatanın korunması için çalı­şılmamak; yahut da gayri müslim komşu ile sulh ve sü­kûnet içinde geçinmemek mânasına gelmez[66]

İslâm daima bir Ölçü içinde, dış ilişkilere yer vermiş­tir. Fakat İslâm milliyeti (kavmiyeti) ile gayrı İslâmî milliyet (kavmiyet) arasında ancak şu tarzda bir fark nazarı İti­bara almıştır: İslâm dışında bulunan başka zümreler, ayrı bir kavmiyet teşkil eder. İslama karşı muhalefete kalkar, İslâmı baltalar, iman dışındaki düşüncelere kapılır, bu düşünceleri iman düşüncesine tercih eder ve kavmiyet esaslarını saplandıkları o fikir üzerine kurmaya kalkışır­larsa, o zaman İslâm her zaman ve mekânda, bu tuttuk­ları yol için onlardan uzak kalmak feda karlığını gösterir. ,

Bu hususta Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

"İbrahim ve onunla birlikte bulunanlar sizin için en iyi örnektirler. Onlar kendi kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz sizden ayrı ve uzağızdır. Biz sizi ve sizin Allah'tan gayrı ibadet ettiklerinizi kabul etmiyoruz. İşte bunun için de bizimle sizin aranızda düşmanlık başlamıştır. Siz de Al­lah'a iman edip O'nun vahdaniyetini kabul ettiğiniz za­mana kadar bu düşmanlık devam edecektir."

(El – Mümtehinne: 4)

Yine buyuruluyor ki:

"İman yolu tutmayıp küfre karşı sevgi besleyen, ba­balarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin, sizler arasın­dan her kim böylelerini dost edinirse zalimlerdendir."

(Tevbe: 23)

Yine emredilmiştir ki:

"Sizin kendi karılarınızdan ve çocuklarınızdan da size düşmanlar vardır, bunlardan çekininiz ve korunu­nuz."

(Et – Teğabün: 14)

Sizin vatanınızda dininize karşı düşmanlık edenler bulunuyorsa, din için vatanınızı ve ülkenizi bırakıp başka yere göç edin. Her kim din uğruna vatanını bırakıp da hicret etmezse hakikatte münafık sayılır. Böyleleri ile sizin alâkanız kalmaz.

"Allah yolunda hicret etmedikleri müddetçe onları dost edinmeyin."

(Nisa: 89)

Bu şekilde, Küfr ile İslâmın ayrılması hususunda, en yakın ve en kuvvetli akrabalık bağı olan kan (nesil) bile feda edilmiştir. Anne, baba, kardeş, evlat, müslüman olup olmamak hususunda birbirlerinden ayrılırlar. Biz, kendi soyumuzu, soydaşlarımızı, Allah'a düşman olup olmamak için bırakır, terk ederiz. Vatana da, memlekete de bu yolda Allah'a ısmarladık deriz, onu da terk ederiz. Böyle bir vatanda Küfr ile İslâm çekişmesi olunca o va­tandan ayrılmamız icabeder. İslam dünyada her şeyden önce gelir. Her şey İslama feda edilir İslam hiçbir şeye feda edilemez.

İslâm, çeşitli insanları birbirine kardeş kılmıştır. Bunların arasında ne kan, ne nesil, ne vatan, ne ülke, ne memleket, ne dil, ne renk, ne başka bir maddî birlik var­dır. Fakat bunlar İslâm dairesinde birbirlerine kardeştirler.

İslâm bu mevzuda bütün müslümanlara hîtab ederek buyurur:

"Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın ve dağılmayın. Al­lah'ın size olan nimetini hatırlayın, siz bir zamanlar birbi­rinize düşmandınız. O sizin kalblerinizde ülfet vücuda getirdi. Onun nimeti ile siz birbirinizin kardeşi oldunuz. Siz ateş çukurunun dibindeydiniz. O sizi bundan kur­tardı."

(Al-i İmrân: 103)

Bütün diğer gayrı müslimlere hitaben de buyurul­muş­tur ki:

"Tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı öderlerse, onlar da sizin din kardeşleriniz olnrlar."

(Tevbe: 11)

Müslümanların vasfı da şu şekilde bildiriliyor:

Allah'ın Resulü Muhammed ve onunla birliktte bulu­nan kimseler, kâfirlere karşı şiddetli ve kuvvetlidirler, kendi aralarında birbirlerine merhametlidirler.

(El – Feth: 29)

"Allah'tan gayrı bir mâbud bulunmadığına ve Mu­hammed (S.A.V.) in onun kulu ve Resulü olduğuna şehadet vermedikleri müddetçe insanlarla dövüşmek için izin verilmiştir. Yine onlar bizim kıblemize yönelmelidirler; bizim kestiğimiz eti yemelidirler. Bizim gibi namaz kılma­lıdırlar. Böyle yapan kimselerin canları ve malları bize haram olur. Ancak adalet ve kanun onların haklarını helâl kılar. Bundan sonra onlar da müslümanların sahip bulun­dukları bütün hak ve hukuka sahip olurlar; Müslümanlara farz olan hususların hepsi onlara da farz olur."

(Ebu Davud Kitabü'l - Cihad)

Müslümanlık dairesine girmiş bulunan bu müslümanlar bütün hak ve hukuk, farize ve vecibelerde diğer müslü­man­larla aynı olmakla kalmayıp, hatta bu müslümanlar diğer müslümanlara destek bile olurlar, onlarla birlikte islâm "bütün" ünün "cüz" lerini teşkil ederler. Bu hususta da Hadis-i Nebevi şöyle hidayet kıl­mıştır:

"Müslümanın müslümana bağlılığı bir duvarın tuğla­larının birbirlerine bağlılıkları gibidir, bunların biri diğerini tutar ve sağlamlaştırır."

(Mişkât, Kitabü'l - âdâb, Bâb eş - şefkati ve'r - rah-meti ale'l - halkı.); Muttafakunaleyh

Başka bir yerde:

"Muhabbette ve sevgide müminlerin misali bir tek ci­sim misalidir. Bu vücudun uzuvlarından birisi sızlarsa, bütün vücudü rahatsızlık ve ızdırap sarar."

(Mişkât, Muttefekunaleyh)

İslâm Milletinin bu şekilde birleşerek ortaya çıkmış bulunan vücuduna Resûlullah (S.A.V.) "Cemaat" keli­mesi ile isim vermişlerdir. Bu hususta da yine Zatı Risaletpenahileri buyurmuşlardır ki:

"Allah'ın eli cemaatin üzerindedir, bu cemaatı dağıt­mak isteyen ateşe düşer."

Ve yine:

"Cemaatten bir karış ayrılan kimse, İslâm halkasın­dan kendi boynunu kaçırmış olur.

(Ahmed, Ebu Davud ve Mişkat rivayetlerine göre. Kitâb - ül - iman).

Bu kadarla iktifa yetinilmemiş olup hattâ şöyle buyu­rul­muştur:

"Sizin cemaatinizi dağıtmak isteyen kimseyi öldürü­nüz."

Ve bu inci tanelerinden daha ışıltılı olan mukaddes emirler şu noktaya dayanmaktadır:

"Bir araya toplanmış bulunan bu ümmeti dağıtmak için yeltenen kimseyi her nerede bulunursa bulunsun, kılıçla vurunuz."

(Müslim, Kitabü'l - emare).

 

İSLÂMÎ KAVMİYETİN TEŞEKKÜLÜ

NE ŞEKİLDE OLUR?

Bu cemaatin kuruluşu ve bir araya gelmesindeki esas, rabıta, kan, ırk, ülke, memleket, toprak, dil ve renk gibi şeyler değildir. Bu cemaat arasında Hazret-i Selmân-i Farisî (R.A.) vardı. Hazret-i Selman İranlıydı. Fakat ne zaman onun hangi ırktan olduğu sorulduysa, "Selman ibni İslâm": İslâmın oğlu Selman diye cevap alındı. Haz­ret-i Ali Radiyallahu Teâlâ anhü, Selman hakkında şöyle buyurmuştur:

"Selmanü minnâ ehli'l - beyti:

Selman bizim ehli beyttendir."

Yine bu arada zikredilmesi gereken iki mühim sahabi vardır. Bunlar Bâzan ibni Sâsân ile onun oğlu Şehr ibni Bâzân'dır. Bu iki zatın nesepleri de İran hükümdarı Behram Gûr'a ulaşır. Hazret-i Resûl-ü Ekrem, Bâzân'ı

Yemen'e oğlunu da Sana'ya vali tayin etmişlerdi. Ve bu misallere eş olarak, bu ulvî cemaatın arasında Hazret-i Bilâl-i Habeşî de vardı. Bu büyük sahabi hakkında Haz­ret-i Ömer Radıyallahü teâlâ anh şu kıymetli sözleri söy­lemişlerdi:

"Bilalün Seyyidinâ ve mevlâ seyyidinâ:

Bilâl bizim efendimizin kölesidir, fakat birim de efen­dimizdir."

Bu örneklere ilâveten Hazret-i Suheyb-i Rûmî Radı­yallahü teâlâ anh vardı. Bu zata Hazret-i Ömer Radıyal lahü Teâlâ anh, namazda kendi yerine imamet ettirmiştir. Hele Ebu Huzeyfe Radıyallahü Teâlâ anh'ın kölesi Hazret-i Salim Radıyallahü Teâlâ anh için Hazret-i Ömer kendisivefat edeceği sırada şöyle demişti:

"Salim bugün hayatta olsaydı hemen hilafeti eline teslim ederdik ve müslümanların işlerini ona verirdik."

Zeyd ibni Harise Radıyallahü Teâlâ anh da azadlı bir köle idi. İşte bu zat öyle bir zattır ki, Fahri Kâinat Hazret-i Risaletpenahi (S.A.V.). kendi halasının kızı ümmül - mü­minin Hazret-i Zeyneb-i ona vermişti. Bu zatın oğlu Haz­ret-i Üsâme ibni Zeyd'i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) İslâm ordularına kumandan tâyin etmişti. Hem de Hazreti Ebu Bekir Sıddık, Hazret-i Ömer - ül- Faruk, Haz-ret-i Ebu Ubeyde ibni Cerrah Radıyallahü Taalâ anhüm, gibi zeva­tın ve bir hayli ileri gelensahabîlerin katıldıkları muhare­bede kumandanlık etmiştir. Üsâme hakkında Hazret-i Ömer kendi oğlu Hazret-i Abdullah ibni Ömer Radıyallahü anha şöyle buyurmuştur:

"Ey Abdullah, Üsamenin babası senin babandan daha efdâl, Üsâme'nin kendisi de senin kendinden daha efaldir."

 

MUHACİRİN ÖRNEĞİ

 

İşte, bu mübarek cemaat, İslâmın baltasını ellerine alarak, cehaletin ve taassubun bütün putlarını kırıp orta­dan kaldırdılar. Irk, nesil, vatancılık, memleketçilik, renk lisan ve bunlar gibi eski cahiliye devri ile yeni ve modern cahiliyenin isimlendirerek zamanımıza kadar tapına gel­dikleri şeylerin hepsini, istisnasız olarak, baştan sona kadar silip süpürüp dünyayı bu gibi mülevves şeylerden temizlediler.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.), kendileri de ta İbrahim Pey­gamberden (A.S.) beri ecdadının bulunduğu, yaşadığı vatanı olan Mekke'yi terkederek maiyetini, ashabını alıp Medine'ye hicret etti. Bu hicretin sebebi olarak, Resûl-û Ekrem'in ve sahabîlerinin kendi yurduna, vatan ve mem­leketlerine karşı bir sevgileri olmadığı neticesi çıkarıla­maz. İnsanlarda memleket sevgisi doğuştandır. Zat-ı Saadetlerinin Mekkeyi terkedip hicrete karar verip, yola çıkacakları zaman buyurmuş oldukları Hadisi Şerif'e dik­kat edelim:

"Ey Mekke! Sen dünyada benim için en kıymetli şey­sin. Fakat ne yapalım ki, senin sakinlerin, sende yaşayan halk, benim için barınma ve kalma imkânı bırakmadılar."

Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Medineye geldikten sonra orada hastalandı. Hastalığı sırasında Mekkede cereyan etmiş bulunan hâdiseleri birer birer hatırlayıp, memleket hasreti ile su şiiri irticalen söylemişti. Bu şiirler günümüze kadar şöhretini muhafaza etmiş, dilden dile dolaşarak, müslümanlara o günlerin elemini duyurmuştur:

Keşke ben bilseydim ki Fahh'da geceyi nasıl geçiri­yordum. Ve nasıl ezharı (bir kokulu yaprak ve celil (pa­patya cinsi bir çiçek) kokluyordum. Ve yine nasıl ben bir gün Mahbet'in (bir yerin ismi) su çukuruna dalıp, oradan Şama ve Tufeyl (iki dağın ismidir) eteklerine bakıyor­dum?

Bu kadar vatan ve memleket sevgisi beslemesine rağmen, bu Zevat-ı Kiram, islâm için sevdikleri memle­ketlerini bırakıp hicret etmişlerdir.[67] Kendilerine böyle bir emir verilince yapamayız demediler.

ANSAR'IN DAVRANIŞI

 

Diğer taraftan Medine'de bulunan Ansar, Mekkeden hicret edip gelmiş olan muhacirlere başları ve gözleri üzerinde yer verip, onlara emsalsiz bir kabul gösterdiler. Canları ve malları ile onlara hizmet etmek yolunu tuttular. Bu hususta Hazret-i Ayşe Radiyallahü Teâlâ Anhâ şöyle buyurmuştur:

"Medine Kur'an ile feth olmuştur."

Nebiyyi Ekrem, Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Muha­cirlerle, Ansarı birbirleriyle kardeş etti. Aralarında kardeş­lik bağlarını kurdu. Her Ansar bir Muhaciri kardeş edindi. İş o kadar basit değildi. Kardeşlerden biri kendisine birini kardeş edinince, kendi malından ona miras bile vermek yolunu tuttu. Bu hususta o kadar ileri gidildi ki, diğer mi­ras sahiplerinin zarar görmemeleri için Hak Taalâ bu usulü âyet-i kerime ile yasakladı

"Veraset hususunda kan bağlılığı (neseb) bulunanlar diğerlerine tercih edilme hakkın sahiptirler.

(El – Enfâl: 75)

Ansar, kendi tarlalarını, bağ bahçelerini, edinmiş ol­dukları bu kardeşleriyle yarı yarıya bölüşmek yoluna git­tiler. Benî Nuzayr arazisi fethedilince Ansar Resûl-ü Ek­rem (S.A.V.) e şu hususu arzettiler:

"Yâ Resulullah, bu araziye bizim ihtiyacımız yoktur, bu araziyi bizim muhacir kardeşlerimize ver."

Onların bu tok gözlülükleri ve cömertlikleri hakkında Hak Taalâ Kelâm-ı Kadim'de şöyle buyurmuştur:

"Onlar öyle kimselerdir ki, kendileri sıkıntı içinde ol­dukları halde başkalarına cömertlik ederler."

(El – Haşr: 9)

Hazret-i Abdullah İbni Avf ile Hazret-i Saad İbni Rabî' Ansari arasında kardeşlik bağı kurulmuştu. Hazreti Saad kendi din kardeşine yalnız malının yarısını vermekle kal­madı, özveriye bakınız ki, iki karısından birini boşayıp da din kardeşini evlendirmeği bile düşündü.

Devri Risaletten sonra Muhacirin arka arkaya hilafet vazifesiyle riyaset mevkiine geçtiler. O zaman Medine halkından kimse çıkıp da, siz bu ülkenin halkı değilsiniz, nasıl olur da siz hükümetin başına geçersiniz de biz ge­çemeyiz? Sizin bizim ülkemizde hükümet etmekte ne hakkınız var? Diye bir itirazda bulunmadı.

Zat-ı Risaletpenahileri ile Hazret-i Ömer (R.A.) Me­dine civarında Muhacirlere arazi dağıttıkları zaman Ansardan hiçbir kimse kalkıp da "bunları ne diye bizim ülkemize yerleştiriyorsunuz?" demedi. Böyle bir sözü kimse hatırından bile geçirmedi.

 

DİNE BAĞLILIK UĞRUNDA MADDİ İLİŞKİLERİN

FEDA EDİLMESİ

 

Daha sonra, Bedir ve Uhud muharebeleri oldu. Bu çarpışmalarda Mekkeli muhacirler, kendi yakınları ve kendi akrabaları ile, din yolunda dövüştüler. Hazret-i Ebu Bekir, kendi oğlu Abdurrahman (R.A.) a kılıç çekmekte tereddüt göstermedi. Hazret-i Huzeyfe (R.A.) kendi ba­bası Ebu Huzeyfe'ye karşı hücuma geçti. Hazret-i Ömer (R.A.) bu savaşlarda kendi dayılarının kanı ile ellerini boyadı. Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) in amcası Ab­bas (R.A.) amcazadesi Ukayl (R.A.) damatlardı. Hazret-i Ömer (R.A.) o ara bütün esirlerin öldürülmesini ileri sürü­yordu. Elbette ki, bu meyanda Resul-ü Ekremin yakınları ve akrabaları da öldürülecekler arasında bulunuyordu. Hatta Ömer (R.A.) in kendi akrabaları ve yakınları da vardı. Ve hatta Hazret-i Ömer (R.A.) bu mevzuda çok şiddetli bir fikir ileri sürmüştü:

"Herkes kendi yakınını ve akrabasını öldürsün de ib­ret olsun."

Fakat hidayeti ilâhîye bu işi durdurdu.

Mekke fethi sırasında Hazret-i Resûl-ü Ekrem, (S.A.V.) kendi kabilelerinden başka kabile mensuplarını ve kendi akrabası olmayan kimseleri yanına alarak kendi kabilesi efradına ve kendi memleketi ve ülkesi ve vatanı olan Mekke'ye hücuma geçmişti. Soy ve neseb yakınlık­ları olmayanların, memleketlisi bulunmayanların elleriyle kendi memleket halkına, kendi akrabalarına, yakınlarına, ve kendi kabile efradına karşı silahlı bir mücadeleye gi­rişmiş ve bu korkunç çatışmanın neticesinde bir çok mü­him savaşlar baş göstermişti. Böyle bir şey, Araplar için tamamen yepyeni bir şeydi. Arap tarihinde buna benzer bir hadiseye asla rastlanmamıştı. Araplar arasında o zamana kadar kimsenin kendi kabilesi efradı olmayan­larla ve yabancılarla birleşerek kendi kabilesinin men­suplarına, hemşehrilerine, memleketlilerine ve vatan­daşlarına karşı savaşa giriştiği görülmemişti. Bu gaye uğruna yapılan savaşlar, herhangi bir intikam hissi, top­rak kazanmak, arazi elde etmek, mal edinmek, maddî menfaat sağlamak için değildi. Bir tek amaç gözönünde tutuluyordu. O da Kelimeyi Hakk'ı yükseltmek...

Kureyşin ipsiz sapsızları öldürüldükleri zaman, Ebu Süfyan huzuru saadete gelerek arz eyledi:

"Yâ Resulullah, Kureyşin genç fidanları kesildiler, bundan böyle Kureyşin şanı şöhreti artık kalmamıştır."

Rahmeten li'l - âlemin, bu sözü duyunca, Mekke hal­kına güvence verdi. Güvence verildiğini gören Ansar zannettiler ki, Fahr-i Kâinat, kendi memleketlilerine ve kendi akraba ve kabile mensuplarına karşı merhamet gösteriyorlar. Kendi aralarında şu şekilde konuşmaya başladılar:

"Nihayet Zat-ı Saadetleri de bir insandır, ne de olsa kendi memleketlilerine ve kendi kabilesi efradına karşı bir parça yakınlık hissi duymuştur."

Zat-ı Saadetleri bu kabil konuşmaları haber alınca, Ansarın toplanmalarını emir buyurdu; onlara hitap ede­rek:

"Ben hiçbir zaman kendi aile efradıma ve kendi ka­bile mensuplarıma yakınlık ve mhabbet hissi beslemem. Ben Allahın kulu ve O'nun Resulüyüm. Allah için sizin ülkenize hicret edip sizin yanınıza geldim. Şimdi benim yaşayışım ve benim Ölümüm de sizinle bir arada olacak­tır."

Allah'ın Resulü, bu konuşmalarında ne söylemiş­lerse, olduğu gibi tatbik etmişlerdir. Mekkeyi Muazzama inkarcıların elinden kurtarıldıktan sonra, artık Zat-ı Saa­detlerini Medineye hicret ettiren sebeplerden hiçbirisin­den eser kalmadığı halde yine de Zat-ı Saadetleri Mek­ke'de kalmak arzusunu izhar etmediler. Medineye dön­meği arzu buyurdular. İşte bu mesele de isbat ediyor ki, Zat-ı Risaletpenahilerinin Mekke'ye karşı hücuma geçmiş olmaları, ne bir intikam hissi, ne de vatana bağlılık duy­gusu ile, ne de başka bir neden ile olmuştur. Sadece ve yalnız Kelime-i Hakk'ın yükseltilmesi uğruna yapılmıştır.

Bundan sonra da Hüvâzin ve Sekîf toprakları feth edilip ele geçti. O zaman yine, halk arasında bir nevi yanlış anlayış doğdu. Allah Resulünün bu topraklardan Kureyşin yeni müslüman olmuş bulunan gençlerine fazla hisse verdiği ileri sürüldü. Ansar gençlerinin bu fikirleri; Zatı Saadetlerinin kabile ve hemşehri gözettikleri şek­linde ortaya çıkmıştı. Bu gençler şöyle diyorlardı:

"Allah Resulünü afetsin, Kureyşlilere fazla verdi ve bizi unuttu. Halbuki, şimdiye kadar, bizim kılıçlarımızla onların kanları akmıştır."

Bu sözleri duyan Resul-û Ekrem, onları toplayarak kendilerine şöyle buyurdu:

"Benim bu zümreye daha çok mal ve mülk tevzi et­memin sebebi, bu kimselerin müslümanlığa yeni girmiş olmalarıdır. Bu bakımdan kalblerinin kazanılması gö­z­önüne alınmıştır. Sizler bu dünya malına karşılık, Allah Taalâ ve O'nun Resûlü'nün yakınlığını elde etmek istemez misiniz?"

Beni Mutallaka gazvesinde, bir Gıfarî ile bir Avfî biribir­le­riyle çekiştiler. Avfilerle Ansar arasında anlaşma vardı. Bunun üzerine Avfiler Ansardan yardım istediler. Gıfârîler'in de Muhacirin ile aynı şekilde bir ahitleri vardı. Aynı şekilde Gıfârîler de Muhacirini yardıma çağırdılar. İki taraf da kılıca sarıldığından, kan dökülmesine ramak kalmıştı. Resulullah (S.A.V.) e haber ulaştırıldı; iki taraf birbirlerine girmek üzeredirler dendi. Zat-ı Saadetleri bu­yurdular ki:

"Bu nasıl bir iştir? Siz nasıl olur da kendi dilinizle, ta­raflarınızdan cahiliye usulü ile yardım talebinde bulunur­sunuz?"

"Mâ leküm ve - li - da'vet'il - câhiliyyeti.

Bu cahiliye davetiyle ne oluyorsunuz?"

Bir Muhacirin bir Ansan vurduğunu söyledikleri za­man Allah Resulü:

"Cahiliye âdetlerine göre, yardıma çağırmayı bırakı­nız, bu gayet kötü bir iştir."

Bu gazvede, kabilecilik taraftarlarının meşhur ele başısı Abdullah ibni Ubeyy de vardı. Muhacirinle anlaş­ması bulunan bir kimsenin, Ansarla anlaşması bulunan bir kimseyi vurduğunu duyunca şöyle söylemişti:

"Bunlar bizim ülkemize geldiler ve bizim ülkenin gül­leri çiçekleri oldular. Biz hepimiz onların karsısında baş eğmek zorunda kaldık. Bunların durumu, "besle kargayı oysun gözünü" misaline benzer. Yemin ederim ki, Medineye varınca, şeref sahibi bulunan bizler bu alçak­ları oradan çıkarıp atmaya çalışağız."

Sonra Ansara da şöyle konuşmuştu:

"Bu ne biçim iş, siz bunlara kendi yerlerinizi verdiniz; kendi yurdunuzda bunları barındırdınız; kendi mallarınızı onlarla bölüştünüz. Yemin ederim ki, siz bir gün onların ellerine düşerseniz size yapmadıklarını bırakmazlar."

Bu sözlerden Resul-ü Ekrem haberdar edilince, adı geçen şahsın müslüman oğlunu huzuruna çağırtarak, bu gerçekten inanmış gence babasının nifak saçan sözle­rinden bahsetti

Genç müslüman, babasına karşı büyük bir sevgi beslerdi. Kabilesi içinde babasına olan bağlılığı ile meş­hurdu. Fakat böyle bir hadiseden sonra, Allah Resulün­den şöyle bir müsaade taleb etti:

"Yâ Resulullah, eğer emir buyurduğunuz takdirde, hemen gider babamın kafasını keser, onun vücudundan ayrılmış başını huzurunuza getiririm."

Alemlere rahmet olarak gönderilmiş büyük ve biricik insan böyle bir şeye müsaade etmedi.

Muharebeden geri dönülüp Medineye gelindiği za­man, İbni Ubeyy'in oğlu, babasına giderek, yalın kılıç bir vaziyette, şöyle haykırdı:

"Resulullah izin vermedikçe, sen artık bundan böyle Medinede barınamazsın. Şeref sahibi olan bizler bu al­çakları Medineden çıkaracağız demişsin. Sen bilmiyor­musun ki, şeref yalnız Hak Taalâ'nın, O'nun Resulünün ve Müminlerindir.

Bu beklenmedik hitap karşısında şaşıran baba, şu­ursuzca bağırıp kabilesinden yardım istemişti:"

"Ey Ehl-î Hazrec! Bakınız ne günlere kaldık. Benim kendi oğlum, kendi evimde beni barındırmak istemiyor!"

Bu feryada benzer sözleri işiten halk, oraya koşuştu. Fakat Abdullahın kararı gayet kesindi. İlk sözlerinde şid­detle ısrar ediyordu:

"Resulullahdan müsaade almadıkça bu adamı Me­dine gölgesinde barındırmama imkân yoktur!"

Hâdise tekrar oradaki topluluk tarafından Allah Re­sulüne intikal ettirilince, Zatı Saadetleri şöyle emir buyur­dular:

"Gidin Abdullaha söyleyin babasını evinde rahat bı­raksın."

Abdullah bu emri alınca, kılıcını kınına soktu ve ba­basına:

"Sen ancak Allah Resulünün müsaadesiyle burada barınmak imkanına sahip olabilirsin!"[68]

Beni Kaynukâ vakasında, Hazret-i Ubâde ibni Sâ-mit, onların işleriyle meşgul olmak için emir almıştı. Haz­ret-i Ubâde, hiyanet eden kabilenin Medine ve civarından uzaklaştırılmasına karar verdi. Bu cemaat, Hazret-i Ubbâdenin kabilesi Hazreclilerle anlaşma halinde idi. Fakat Hazret-i Ubbâde bu hükme varırken, böyle bir an­laşmayı dikkate almadığı gibi bu hususu hatırından ve hayalinden bile geçirmedi.

Beni Kurayza hâdisesinde de, Evs'in ileri gelen lideri Hazret-i Saad ibni Maâz, bu işi halletmekle vazifelendi­rildi. Hazret-i Saad, Beni Kurayzânın yaptıkları işleri de­ğerlen­di­rerek, onların erkeklerinin öldürülmesine, kadın ve çocuklarının alıkonmasına ve mallarına el konulma­sına karar verdi. Bu hükmü verirken, Beni Kurayza ile kendi kabilesi arasındaki mevcut anlaşmayı dikkate al­mamış, yalnız islâmi bakımdan nazardan hareket etmişti. Kendisinin dahi uzun bir müddet aynı kabilenin arasında yaşadığını ve adı geçen kabilenin içinde Ansarın birçok akrabalarının bulunduğunu ka­tiyyen hesaba katmamıştı. Halbuki Araplar o zamanlar böyle anlaşmalara son de­rece ehemmiyet verirlerdi.

 

İSLAM CEMAATİNİN ASLİ RUHU

 

Yukarıda sıraladığımız deliller ve vakalar bize şu gerçeği teslim etmektedir: tslâmî Milliyetin kuruluşunda, ırk, nesil, soy vatan, memleket, ülke, lisan ve rengin hiç­bir önemi yoktur. Bu binayı kuran mimar, bir hayalden değil, doğrudan doğruya hayatın gerçeklerinden hareket etmiştir. İnsanlık âleminin bütün ham maddelerini gözönünde bulundurmuştur. Her nerede elle tutulur iyi ve mükemmel bir malzeme görmüş ise, binasında o malze­meyi kullanmıştır. İmanın ve salîh amelin, malzemesini yoğurup pişirerek bu binanın yapışmasın yerleştirmiştir. Bunlardan bütün insanlığı çerçeveleyen bir bina mey­dana getirmiştir. Bu milliyet binası bütün küreyi arzı kap­lar. Bu muazzam binanın devamı ve ayakta durması, bu binada bulunan muhtelif asılların, muhtelif şekillerin, muhtelif ülkelere ait parçaların bir tarafa bırakılmasına ve muhtelif ayrı asılların unutulmasına bir asıl ve bir kökün dikkate alınmasına bağlıdır. Bu binada ayrı ayrı renkler ortadan kaldırılarak, her yer bir boyaya boyanmıştır. Ayrı ayrı yerler, ayrı ayrı yurtlar bırakılmış bir Mahrece-i Sıdk (doğru çı­kış) dan çıkılmış ve bir medhal-i sıdk: (doğru girişten) girilmiştir. İşte bunlar Millî birliğin: (Vahdet-i milli­yetin) esaslarıdır.

Eğer bu millî birlik dağılır, bu vahdet bozulur, milleti teşkil eden cüz'ler birbirinden ayrılır, kendi asıllarını bıra­kır, nesillere, ırklara bölünür, kendilerine mahsus vatan, memleket ve ülkelere ayrılır, muhtelif renk ve şekillerle birbirlerinden uzaklaşırlarsa muhtelif ve birbirine zıt dün­yevî amaçların peşine takılırlarsa, o zaman bu binanın temelleri çöker, duvarları yıkılıp gider. Bu binanın parça­ları her biri bir tarafa dağılır. Bu şekilde olan hiçbir hükü­met yaşamamış ve hiçbir devlet devam edememiştir. Aksine dağılıp gitmişlerdir. İslâmi milliyette, islâmî kavmi­yette, yukarıda saydığımız milliyet ve kavmiyet esasları yoktur. Orada nesil, soy, ırk, vatan, ülke, lisan, renk ve herhangi bir maddî sebebin bulunması kesinlikle ve im­kânsızdır. İşte yukarıda bahsi geçen milliyetlerden bu ikinci şekil dayanıklı ve daimi bir şekildir.

İşte onun gömleği, dini için kefendir.

Buna göre her kim, müslüman olursa ve İslâm yo­lunu tutmak isterse, milliyet esasında ne kadar kan ırk, toprak, ülke, ve buna benzer şeylere dayanan prensipler varsa, bunların hepsinden uzak kalmalıdır. Her kim, bu esaslara bağlanırsa, islâmın daha onun ne kalbine ne de ruhuna nüfuz etmediğini bilmesi lâzımdır. Böyle bir kim­senin burnu daha cahiliye kokusu ile doludur. Bu gün olmasa bile yarın muhakkak ki, bu kimse İslâm'dan ayrı­lacak. İslâm' da elbette ki, ondan uzaklaşmış olacaktır.

 


RESULULLAH SALLALLAHÜ ALEYHİ                                  VE SELLEMİN SON VASİYETİ

 

Allahın Resulü (S.A.V.) kendi devri saadetlerinden bir müddet sonra, müslümanlar arasında tekrar cahiliye taassubunun hüküm süreceğini sezmişlerdi. Böyle men­fur bir zihniyetin tekrar müslümanlar arasında hüküm sürmesi korkunç bir dönüş demekti. Bu eskiye ait taas­sup kasırgası pek tabii olarak, İslâm binasının temellerini sarsmaktan geri kalmıyacaktı. Bu noktayı gözönünde bulunduran Allah Resulü müteaddit defalar bu tehlikeyi ısrarla bildirmişlerdir:

"Benden sonra küfre geri dönüp de bazınız bazınızın boyunlarını vurmuş olmayasınız."

(Buharî, Kitab - ül - Fiten)

Zatı Risaletpenahi, ömürlerinin, sonuna doğru gittik­leri "Haccet - ül - veda" da Arafatta verdikleri hutbede, tüm müs­lümanlara şu emsalsiz gerekleri bildirdiler:

"Şunu duymuş olun ki, bugün, bütün cahiliye işleri, âdet ve ananesi benim ayağımın altındadır. Ne bir Arabın bir Aceme (Araptan olmayana) ne de bir Acem'in bir Araba imtiyazı ve fazileti vardır. Siz hepiniz Adem evladı­sınız. Adem ise, topraktan yaratılmıştır. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar da birbirle­riyle kardeştirler. C­a­hiliyenin bütün zihniyetleri silinmiş, bâtıl kalmıştır. Şimdi, sizin kanlarınız sizin namuslarınız ve sizin mallarınız birbiriniz için haramdır. Nitekim, siz bugün hac mevsiminde bulunuyor ve sizin için, bu ay ve bu günler nasıl haram ise, sizin birbirinizin kanına, ma­lına, şeref ve namusuna tecavüz etmeniz de böyle ha­ramdır."

Sonra Zatı Saadetleri Minâya teşrif buyurdular. Bu hususu daha iyi belirtmek ve daha kuvvetli bir şekilde belirtmek için orada da şu mealde bir hitabede bulundu­lar:

"Dikkat edin! Benden sonra, sapık yola sapıp da sa­kın birbirinizin boyunlarını vurmayınız.

Çok geçmeden siz de Rabbinize kavuşacaksınız. O zaman yaptıklarınızdan ve ettiğiniz amellerinizden soru­lacaksınız.

Dinleyiniz! Eğer sizin için bir zenci (Habeşî) köle de emir olarak tayin edilmiş olursa ve Allah'ın Kitabına mu­tabık olarak işlerinizi idare ettiği takdirde elbette ki, siz onun sözünü dinleyecek ve itaat edeceksiniz."

Allah Resulü, islamın bu hayat dolu emirlerini bildir­dik­ten sonra, kendilerini can ve gönülden dinleyen halka şu suali yönelttiler:

"Bu haberleri sizlere olduğu gibi ulaştırdım mı? İslâm cemaati bir ağızdan cevap verdiler:

Evet, Ya Resulallah!

Tekrar buyurdular:

Allah'ı bu hususta şahit tutarım."

Alemlerin kendisiyle öğündüğü son peygamber, bu hitabelerini şu sözlerle bitirdiler:

"O mevcuttur, vardır, fakat bu hususları size haber veren mevcut ve var değildir."[69]

Veda Haccından sonra Uhud Harbi şehidlerinin me­zarlığına geldikleri zaman orada da şu hakikati açıklamış oldular:

 "Ben bakî âleme gittikten sonra, sizin şirk yolunu tutacağınızdan korkmam, ancak sizlerin dünyaya sarıla­rak birbirinizle savaşmanızdan korkarım. Böyle yaparsa­nız helak olursunuz, nitekim sizden evvelki ümmetler de böyle yaptıklarından helak olup gitmişlerdir."

 

İSLÂM İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE

 

Kâinatın Efendisinin, ümmeti namı hesabına üzül­düğü, endişe ettiği ve korktuğu bu şekilde bir fitnenin ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumun ne kadar büyük bir tehlike oluşturduğunu Zatı Risaletpenahileri elbette ki, çok iyi biliyorlardı. İsâm'ın ilk mes'ut devrinden günü­müze kadar, islâm Ümmetinin felâketlerine bu feci fitne­den başka bir şey sebep olmamıştır, demek mümkündür. Zat-ı Saadetlerinin bu fânî dünyayı terk ettiklerinden bir kaç sene sonra, Hâşimi ve Emevî taassubunun netice­sinde fitne baş gösterdi. İşte bu kahredici fitne, İslâmın asli siyaset nizamını o zaman dağıtıp param parça et­mekte gecikmedi. Bu yıkıcı kasırganın neticesinde çok geçmeden Araplık, Acemlik, Türklük taassubu çeşitli şe­killerde meydana çıktı. Bu parçalanmalar ve esastan kopma hareketleri İslâmın siyasî birliğine son vermiş oldu. Daha sonra, İslâm ülkelerinde muhtelif hükümetler kurulmaya başladı. Bu yeni kuruluşlar fitnenin son hal­kalarını meydana getirdi. Bu başka başka devletler İs­lâm'ın aslî birliğinden ayrıldılar. Son asırlarda dünyada iki büyük İslâm Devleti vardı. Bu iki, devlet dünyadaki öbür İslâm devletlerinin hepsinden kuvvetli ve hepsinden daha büyük ve nüfuzlu idiler. Bunlardan birisi Türk Osmanlı devleti, diğeri de Hindistan Moğol (Timu-rî) devleti idi. Ayni fitne bu iki devleti de yeryüzünden sildi süpürdü. Hindistandaki Timurî hükümeti, halkı Hindistanlı ve Mo­ğol (Timurî) diye ikiye ayırdığı için son buldu. Türkiye'de ise, halkı Türk, Arap ve Kürt diye birbirinden ayırdıkları için koca imparatorluk dağılıp gitti.

İslâm tarihinin başından beri, bu tarihin tamamına bir kere göz atalım. O devirde her nerede bir İslâm Devleti kurulmuş ise, bu hükümette, ırkçılık, nesilcilik, kavmiyet­çilik imtiyazları dikkate alınmaksızın, her zümreden ordu kumandanları, kalem erbabı, kılıç sahibi kahramanlar devlet hizmetinde istihdam edilmişti. Siz bir Iraklıyı Afrikada, bir Şamlıyı Iranda, bir Afganlıyı Hindistanda diyanetle, vefakârlıkla, sadakatle ve emanetle ittiba ile hizmet gördüklerini görebilirdiniz. Bunlar bu ülkelerde sanki kendi memleketlerinde bulunuyormuş gibi canla başla çalışıyorlardı. İslâmî hükümetler kurulduğu zaman, hiçbir vakit, bu hükümetin elemanları muayyen bir yerden muayyen bir ırktan seçilmiş değillerdi. Her ırktan ve her memleket halkından seçilmişlerdir. Her yerden, her memleketten iş başaranlar, ellerinden iş gelen müslümanlar bu hükümette vazife almışlar ve işleri en iyi şekilde yürütmüşlerdir. Bu elemanlar, Darül - İslâm olan her ülkeyi kendilerine vatan, memleket ve yurt bilmişler­dir.

Fakat ne zaman, şahsi garaz ve taassup ortaya çık­mış, fitne baş göstermiş, fesat ayaklanmışsa böyle bir ortamda renk, nesil, ırk, ülkecilik, memleketçilik imtiyaz­ları görülmüştür. Bu defa islâm düşmanlarına karşı kulla­nılacak olan kuvvetler, birbirlerini ezmek için harekete geçmişlerdir. Müslümanlar arasında iç çekişmeler baş göstermiş ve müslü­manlık kudreti ve kuvveti zayıflayıp ortadan kalkmış, yabancılar da müslümanlara musallat olmak imkânını bulmuşlardır.

 

KÖRÜKÖRÜNE AVRUPA TAKLİTÇİLİĞİ

 

Günümüzün müslümanları herhangi bir inceleme ve tahlile lüzum hissetmeden, hatta körü körüne denecek bir tarzda Avrupa milletlerinden ırkçılık, kavmiyetçilik, mem­leketçilik, vatancılık, ülkecilik gibi fikirleri benimsemekle iktifa etmeyip, bu sistemleri kendi ülkelerinde uygula­maya koymuşlardır.

Arapların sanki islâmlıkla hiçbir alâkaları yokmuş gibi, hali hazır durumda Araplıkları ile övünmek yolunu tutmuşlardır. Keza Mısırın yeni idarecileri, tarihin zâlim simaları olan Firavunlarla iftihar ederek, bu kanlı saltanat tacidârlarına millî kahramanlık payesi vermişlerdir. Asır­larca İslâmın bayraktarlığını yapmış olan Türkler de ma­nevî hüviyetlerinden soyunarak, kavmiyetçiliği ön plâna almışlar. Cengiz ve Hülâgü Han gibi kimselerin şahsında bir sığınacak yer aramışlardır. Irkçılık rüzgârı, İranda da tahribat yapmaktan geri kalmamıştır. Kavmiyetçilik taassub ve gayretine kapılarak, sırf mevhum Arap em­peryalizmine karşı koymak gayesiyle Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Hüseyin (R.A.) i kendileri için kahraman ilân ederken, diğer taraftan da millî kahraman olarak Rüstem ve İsfendiyarı ileri sürmektedirler. Bu şahısların menkibelerini söyleyip durmaktadırlar. Hindistanda bu fikir hastalığına yakalanmaktan kendini kurtaramamıştır. Bu gibi zümreler, Zemzem suyundan alakalarını keserek, Ganj nehrinin sularını mukaddes su telâkki ederek, nere­deyse bu bulanık suyu cennet suyu diye halka sunacak­lardır. Bu gibi fikir öncüleri, islâm ileri gelenlerini bir tarafa bırakıp, Bohem ve Ercen'i kendilerine millî lider, millî kah­raman kılmışlardır. Gerçekten uzaklaşan bu kimseler, Mekke ülkesini unutup Tekselâ, Mohen, Cadaro ve Herpâ'ya bağlanıyorlar. Her fırsatta bu yerlerden bahse­derek, çevrelerine tesir etmek istiyorlar.

Bütün bu menfi örnekler, körü körüne yapılan Avrupa taklitçiliğinden başka bir şey değildir. Bu tür yabaniliklerin ismine bir de kalkıp medeniyet diyorlar. Bu kopyacı ve basma kalıp kafalı kimselerin hakikatleri görmelerine elbette ki, imkân yoktur. Onlar bu çarpık zihniyetle ancak zahirî görürler. Dış görünüşün süslü püslü rengi onların gözlerini büyülemiştir. Avrupa medeniyetine göre Ab-ı Hayât gibi görülen hususların, islâm medeniyetinde bir öldürücü zehir olduğunu anlıyacak bir idrâk ve dirayetten mahrum oldukları için yaptıkları tahribatı sezecek şuurları yoktur.

Avrupa milliyet ve kavmiyetinin temeli, ırk, nesil, memleket, ülke, vatan, dil ve renk biriği zeminine atılmış­tır. Bu görüşün neticesinde, herkes diğer millet ve diğer ırkın fertlerinden çekinip uzak kalması icabeder. Milletdaş, kavimdaş, ırkdaş, dildaş, ülkedaş olmayanlar­dan nefret etmesi lâzım gelir, isterse bu kimseler, sözüm ona kararlaştırılmış huduttan bir mil mesafeden daha az bir uzaklıkta yaşamış olsun, yine onlara yabancı gözü ile bakılır. Neden bakılmasın ki, orada başka bir ırkın men­subu olan fert, ne kadar doğru insan ve ne kadar temiz bir kimse olsa dahi yine de öbür millet mensubu için doğru ve faziletli bir kimse sayılmaz. Bir ülkede oturan bir kimse, diğer ülkenin vatandaşlarına her ne kadar sada­katle hizmet etmeye amade olsa dahi makbule geçmez. Bir ırkın bir ferdi, diğer bir ırkın ferdi tarafından itimada şayan kimse değildir.

İslâm milliyetine, islâm kavmiyetine gelince, durum tamamiyle değişir. Bu mevzuda iş her bakımdan başka türlüdür. Yukarıda anlatılanların tamamen aksi ve zıddı­dır. İslâmdaki kavmiyetin ve milliyetin temeli, ırka, nesle, nesebe, vatana, ülkeye, memlekete, yere - yurda da­yanmaz. Ancak itikada ve amele dayanır. Bütün dünya müslümanları hangi cinsten, hangi ırktan, hangi nesilden, hangi ülkeden, hangi memleketten, hangi vatandan olur­larsa olsunlar, bu sayılan özellikleri ve ayrılıkları gözönünde bulundurulmaksızın, hiçbir suretle dikkate alınmaksızın, hep birdirler, hep birbirlerinin yadımcıları ve hayatın çeşitli sahalarında hep birbirlerinin ortakları hük­mündedirler. Bir hintli Müslüman Mısıra gider, o ülkenin sadakatli bir hemşehrisi olur, hizmet yolunu tutar; sanki Hindistanda bulunuyormuş gibi bu diyarın müslümanları ile her bakımdan kaynaşır. Bir Afganlı Müslüman, meselâ Şam'da (Suriyede) hudutları korumak için canını feda eder; sanki bu kimse Afganistan için canını feda etmiştir. İşte bunun için, bir müslümanın ülkesiyle diğer bir müslüman ülkesinin arasında herhangi bir coğrafî hudut yahut da ırkî ve saire ayrılık - gayrılıkta yoktur. Müslüman bu ayrılık ve gayrılığı düşünmez ve düşünemez. İşte bu farklılık nedeniyle islam milleyeti ile diğeri arasında büyük bir uçurum vardır. Orada kuvvetin sebebi olan nesne, burada öldürücü zehirdir.

Merhum Allâme İkbâl ne de güzel söylemiştir:

Apnî millet per kıyâs akvâm-ı mağrib see ne ker,

Hass hee terkîb - meen, kavm-i Resûl-i Hâşimi, Un

ki cemi'iyyet ka hee mülk ü neseb per imtiyâz,

Kuvvet-i mezheb-see mustahkem hee cem'iyyet teri.

Kendi milletini, Avrupa milletleriyle mukayese etme,

Haşimî Resulün, ümmet terkibi ayrı ve hususî bir va­ziyettedir.

Onların cemiyetlerinin temeli ülkeye ve nesebe mün­hasırdır,

Fakat senin cemiyetinin temeli din üzerinde sağlam­lık bulmuştur.

Bazı kimseler, vatancılık, milletçilik, kavmiyetçilik, ül­kecilik, hemşehricilik ve ırkçılık gibi fikirlerin yanında, İslâm Milliyetçiliği ile de bir alâka kurulabileceğini ileri sürerek içine düştükleri fikrî perişanlığı belli etmişlerdir. Bu zavallıların iki çeşit milliyetçiliği bir arada göstermek istemeleri ve iki zıt mefhumu bir araya getirme gafletinde bulunmaktadır Böyle imkân dışı bir meseleyi ileri sürerek, gerçeğe giden yolu bir çıkmaza çevirmişlerdir. Bu mese­lenin sebebi cehaletten ve dar görüşlülükten başka bir şey değildir. Hak Taalâ hiçbir vakit bir göğüs içinde iki gönül yaratmamıştır. Bir gönüle de iki ayrı ve birbirine zıd sevgi konmamıştır. Bir kalbde de iki ayrı milliyetçilik esası vücuda getirilememiştir. Bu birbirine zıt iki şey bir araya toplanamaz. Milliyet mefhumunun esası, kendisi ile ken­disinden başkasını ayırt etmekten başka bir şey değildir. İslâmî millyette ve İslâmî kavmiyette yalnız Müslümanla Müslüman olmayan vardır. Ve başka bir şey yoktur. Bir Müslüman diğer birisini ya Müslüman bilir, yahut da Müslüman bilmez; işte ayrılık ölçüsü bundan başka bir şey değildir. İslâmî milliyetçilik, İslâm kavmiyetçiliğin ge­reği budur. Vatancılık, memleketçiliğin, ırkçılık, nesilcilik ve saire gibi esaslar üzerine kurulmuş bulunan milliyet ve kavmiyet, diğerleri ile alâkayı kesmek demektir. İsterse bu yabancı görülen kimseler iyi insan olsalar dahi düş­man kabul edil­meğe mahkum olurlar. Şimdi hangi akıl sahibi bu iki ayrı şeyi, bu iki ayrı ve birbirlerine zıt hu­susların bir araya toplanabileceğini iddiaya kalkışabilir? Siz bir müslüman olarak, hem bir müslümanı kendinize milletdaş kabul edecek, hem de bir gayrı-Müslimi kendi­nize yine aynı şekilde milletdaş sayacaksınız. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Siz kendi ülkenizde bulunan bir gayrı - Müslimi milletdaş sayacak ve kendi ülkeniz dışın­daki bir Müslümanı yabancı kabul edeceksiniz. Böyle bir anlayışa hangi müslüman tahammül edebilir?

"Bunlar bir araya toplanabilirler mi? Hiç sizin içinizde dirayetli kimse yok mudur?" (Sûre-i Hud: 78)

İşte şimdi iyice anlaşılmıştır ki, Müslümanlıkla, Hin­distanlılık, Türklük, Afganlılık, Araplık, İranîlik diye hissi­yata kapılmak, İslâmî milletinin temellerini bozar, çürütür, ortadan kaldırır. İslâm Birliğini dağıtır, param parça eder. Böyle bir durumun neticesi sadece aklî değil; tecrübe ve müşahedelerle de meydandadır. Müslümanlar, ne zaman ve ne şekilde olursa olsun, vatancılık, ülkecilik, kavimci­lik, ırkçılık, nesilcilik taassubuna kapılmışlarsa, Müslü­manlığa zarar gelmiştir. Nitekim Zat-ı Risaletpenahileri bu hususta şu gerçeği buyurmuşlardır:

"Benden sonra siz küfr yolunu tutup da birbirinizin boyunlarınızı vurmuş olmayasınız."

İşte Resulü Ekremin (S.A.V.) in endişesi de budur. Bunun için, Müslümanlar sapık fikirlere kapılıp, hiçbir beşer fikriyle mukayese kabul etmiyecek derecede yük­sek ve yüce olan islâm fikriyatından uzaklaşmamalı, elin­deki emsalsiz cevherin kıymetini takdir etmek ferasetini göstermelidir. Bütün müslümanlar için yapılacak tek iş, Müslüman milliyetçiliğinin esasını, Hazret-i Resul-ü Ek­rem, Muhammed Sallallahü aleyhi ve sellemin tebliğ et­tiği ve tatbik ettiği şekilde anlamak ve fiiliyata dökmektir. Bunun aksine gitmek, onun davetine sığmaz ve doğru olmaz.

 

İSLÂMİ MİLLİYETİN HAKİKÎ MEFHUMU

 

Zamanımızda Müslüman cemaatlerini "Kavim" veya "Millet" kelimeleriyle mânalandırmak yaygın bir adet haline geldiği gibi aynı kelimeler ıstılah olarak da kulla­nılmaktadır. Bu kelimeler İslâm'a has bir toplumun vazi­yetini belirtmek hususunda revaç bulmuştur. Bazı kim­seler bu ıstılahın Kur'an-ı Kerim'de kullanıldığını hesaba katarak, kendi fikirlerini ileri sürmek maksadiyle suiistimal yoluna gidiyorlar. Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'te Müslüman topluluklar için "Kavm" kelimesinin kullanıl­masını (Nation: Millet) mânasına alıyorlar ve bu millet mânasını da günümüzdeki ırka daya­lı­millet mefhumu şeklinde anlıyorlar. Halbuki Kur'an-ı Kerim'deki ve Hadis-i Şerif'deki kavim kelimesi (Nation: Millet) mânasına gel­memektedir.

Hülâsa olarak şunu belirtmek isterim ki, bu lafızların bu şekilde kullanılması ve böyle bir mâna çıkarılması haddi zatında İslâmda kabul edilebilir değildir. Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif' de kullanılan diğer kelimeler de vardır. Bu sadece bir ilmi bahis değildir, bizim umumi olarak hatalı tasavvurumuz ve hatalı düşüncemizdir ki, kelimenin asıl manasını ve mefhumunu bırakıp da ken­dimiz bir mefhum uyduruyor ve bu mefhum üzerinde kendi yaşayışımıza göre içtihadlara girişiyor ve yaşayış nizamımızı da buna göre düzenlemeye kalkıyoruz.

"Kavim: Millet" lafzının İngilizce karşılığı "Nation" dur. Bunlar cahiIiye devrinin ıstılahlarıdır. Cahiliye dev­rindeki "kavmiyet: Milliyet" (Nationality) hiçbir zaman hususi bir medeniyet topluluğu ifade etmez. Gerçek bir medeni temele (Cultural Basis) dayanamaz. Ne eski ca­hiliye devrinde ne de yeni ve modern cahiliyede kavmiyet veya milliyet bir kültür temeline bağlı değildir. Orada gö­nül ve düşünce kökü, nesle, nesebe, ırka ve bir takım rivayetlere dayalı ilgilere sevgi beslemek esasına daya­nır. Bir de bazı tarihî rivayetleri birbirine ekleyerek bir kavmiyet tasavvuru: Milliyet tasavvuru, ortaya çıkabiliyor. Bu milliyet ve kavmiyet tasavvuru, şaibelerden uzak de­ğildir.

Eski Araplarda "Kavim: Millet" kelimesi umumiyetle bir soya, bir kabileye, bir ırk bölümüne, bir aşiret halkına isim olarak verildi. Bu şekilde İngilizce "Nation: Millet" de yine bir kimsenin neslinden gelenlerin müşterek cinsi (Camımın Descent) diye tasavvur edilirdi.

Bu şekilde düşünmek, İslâmî kavmiyet veya milliyet tasavvurunun tamamen hilâfınadır. Kur'an-ı Kerim'deki "Kavim: Millet" mânasına kullanılan kelimeleri, hakikatte Millet diye tercüme edemiyeceğiz; bu kelimenin karşılı­ğına diğer Arapça bir kelime koymak istersek "Şaab: ulus" ve buna benzer kelimeler kullanacağız ki, islâm milletine de bu kelimeleri kullanmak doğru olmaz. Müs­lüman cemaatler için de bu ıstılah kullanılmamıştır. Bu ıstılah kullanıldığı takdirde, kelimenin mefhumu içinde, kan birliği, nesil ve ırk birliği yahut da toprak ve ülke bir­liği ve saire bulunmaktadır. Fakat bahsettiğimiz gibi İs­lâmî cemaatlerde ve islâmî topluluklarda bu gibi bağlar­dan kurtulmak ve kesin bir şekilde bütün bu alâkalardan sıyrılmak lâzım gelmektedir. Nesebden, toprak birliğin­den ve maddî alâkaların cümlesinden kurtulmak gerek­mektedir.

Kur'an-ı Kerim'de, islâm topluluğunu ifade etmek için kullanılan kelime "hizb" kelimesidir. Bunun da İngilizce karşılığı "Party" dir. Kavimler, nesil, soy, toprak birliği ve saireye bağlıdır. Fakat partilerde böyle bir şey yoktur. Yalnız meslek ve düşünce birliği vardır. Nitekim partiler yalnız kendi maksat ve amaçlarının peşinde koşarlar. Maksat ve amaçlarına son derece bağlıdırlar. Bunlar bir usûl, bir meslek ve bir amaca inanırlar; o usul, o maksat ve o amacın yolunda çalışır giderler. Bu usul, bu maksatve amaca bağlı olmayanları — isterse en yakın kimseleri bulunsun, — kendilerinden saymazlar.

Kur'an-ı Kerim, bütün yeryüzünde, yeryüzünün mâ­mur ülkelerinde, meskûn bölgelerinde sadece iki partiyi (hizbi)dikkate almaktadır İki partinin dışında başka bir parti tanımaz. Bu partilerden bir tanesi "Allah Partisi" (Hizbullah) dır, Kur'an-ı Kerim'in tanıdığı ve mevcudiye­tini bildirdiği ikinci parti ise "Gayrullah partisi" yani Al­lah'a bağlı olmayanlar partisidir. Biz buna Şeytan partisi: Hizb - üş - şeytan diyeceğiz. Bu şeytan partisi mensup­ları ister usul, meslek ve amaç bakımından birbirleriyle aynı olsunlar, ister birbirleriyle ihtilaflı bulunsunlar, Kur'an-ı Kerim bunları bir partiden sayar. Nitekim her ne şekilde olursa olsun, her ne surette bulunursa bulunsun, onların partisinde İslâmî renk yoktur. Aralarında az veya çok ihtilâflar olsa dahi; İslâmî olmayınca şeytanî parti olmakta müttefiktirler.

Kur'an-ı Kerim'de şöylebuyurulmuştur:

"Onların üzerine şeytan çullanıp, Allahı zikretmeyi unutturdu. İşte bunlar şeytan partisindendir. Dikkat!. Şeytan partisi mensupları zarar görenlerdirler."

(Mücadile: 19)

Bu durumun aksine, Allah partisine dahil olanlar, is­ter, soy sop, nesil neseb, ırk olsun; ister vatan, memleket ve yurt olsun; isterse lisan, yahut da tarihi rivayetler birliği olsun, her hususta birbirleriyle ayrı olabilirler Hatta bunla­rın arasında dededen ve atadan kalma kan davası dahi olsa, bunların hepsini bir tarafa bırakırlar ve yalnız Allahu Taalâ'nın gösterdiği yolda bir fikir birliği içinde olur, bir meslek ve bir amaç için birleşirler, birbirlerine sarılırlar, birbirleriyle birleşir giderler. Bunlar sanki Allah'ın ipine (Hablullah): "İlâhî Riştec" de birbirlerine sımsıkı bağla­narak, sarılarak her bakımdan örnek bir topluluk mey­dana getirirler. Bu Allah ipinde yeni bir partinin azaları (üyeleri) mahiyetine girerler. Şeytanî parti mesuplarından tamamen ve her bakımdan her yönden alâkalarını ke­serler.

Parti ihtilâfları, baba ile evladın arasını açar, hatta evladı baba mirasından bile mahrum eder. Hadis-i Şerif-de bu­yu­rulmuştur:

"İki ayrı milletin (ümmetin) mensupları birbirlerinden, miras almazlar."

Parti ihtilâfı kadını kocasından ayırır. Bu inanç ayrı­lığı bu çiftin tekrar nikahlanmalarını da haram kılar. Hayat yolunda bu ailenin iki ferdini iki başka yola sevkeder. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur:

"Ne o kadınlar o erkeklere helâldirler ne de o erkek­ler o kadınlara helâl olurlar."

(El – Mümtehinne: 10)

Parti ihtilâfı bir kardeşi bir kardeşten uzaklaştırdı

ğı gibi, bir kimseyi de bütün aile efradından ayırır. O kimseyi, bütün aile efradiyle görüşmekten ve her türlü alâka göstermekten meneder. Hattâ Hizbullah mensup­ları, bazı yakın akrabaları ile de evlenmekten menedil­mişlerdir ki, Hizbüşşeytan mensupları ile tam mânasiyle her türlü alaka sebepleri ortadan kalkmış olsun. Kur'anı Kerim buyurmuştur:

"Müşrik kadınlar imâna gelmedikleri müddetce ken­dileriyle evlenmeyiniz ve nikâhlanmayınız. Mümin cariye, müşrik hür kadından iyidir, hoşunuza gitmese dahi; kendi kadınlarınızı da iman etmedikçe müşrik erkeklerle evlen­dirmeyiniz, nikahlamayınız. İsterse hoşunuza gitmesin, elbette ki, iman sahibi köle, hür bir müşrikten daha iyidir, isterse sizin hoşunuza gitmesin."

Bu partide yalnız, nesil, vatan, ülke, kavmiyet ihtilâf­ları ortadan kalkmakla kalmaz, belki bu partiler ayrılarak bir davayı yürütmek için birleşir ve Allah partisinin usul ve amacını kabul ederler. Başka her türlü bağlardan da alâ­kalarını kesmiş olurlar. Kur'an-ı Kerim'-de buyurulmuştur:

"İbrahim ve onun yanındakiler sizin için en güzel bir örnek idiler. Hani onlar kavimlerine demişlerdi ki: Bizim sizinle ve Allah'ı bırakarak ibadet ettiklerinizle alâkamız yoktur; biz sizi kabul etmiyoruz. İşte böylelikle bizimle sizin aranızda ebedî olarak adavet ve düşmanlık başla­mıştır. Siz bir olan Allah'a iman edinceye kadar da hu düşmanlık sürüp gidecektir. İşte İbrahim de babasına, ancak senin için afv isterim, demişti."

(El – Mümtehine: 4)

Yine aynı şekilde:

"İbrahimin babası için mağfiret talep etmesi ona vaad ettiği sözünü tutmak içindi. Fakat, ne zaman, onun (ba­basının) Allaha düşman olduğu açığa çıkıncas, o da (ba­basından) uzaklaştı."

(Tevbe: 114)

İşte bu parti ihtilâfları, yakınların ve aile efradının arasındaki bağları da haram kılar. Hatta baba, kardeş veya oğul Şeytan partisine mensup olurlarsa, Hizbullah mensuplarına karşı da gaddarlık yoluna giderlerse, o zaman Hizbullah mensupları, onlarla olan sevgiyi keser­ler. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur:

"Allah ve ahiret gününe inanan kavim (cemaat) tara­fında bulunanlardan Allah ve O'nun Resulüne karşı cephe alanlarla dost olamaz. İsterse, bunlar babaları olsun, isterse evlatları olsun, isterse kardeşleri olsun, isterse aşiret mensupları olsun Bunlar Allah partisi (men­suplarıdırlar) ndendirler. Dikkat Allah partisi (mensupları) felah bulanlardırlar."

(Mücadile: 22)

Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlar için bu şekilde parti mefhumu ifade eden ikinci bir kelime daha kullanılmıştır. Bu kelime de "Ümmet" lafzıdır. Bu kelime Hadisi Şerif­lerde daha fazla kullanılmıştır. Ümmet demek miayyen bir gaye için toplanan camia demektir. Bu camianın ef­radı arasında müşterek bir gaye, müşterek bir amaç ve maksat bulunur. Bu cihetle de bunlar "Ümmet" olurlar, bunlara "ümmet" denir. Bunun gibi aynı devirde yaşayan cemaatlerin efradına da yani asırdaşlara da "ümmet" denir. Hattâ bir nesilden gelen, bir soya mensup veyahut da bir ülke halkına, bir memleket ahalisine dahi ümmet denir. Müslümanların ümmet olmalarındaki esas ise, böyle nesil, toprak, ülke, geçim birliği meseleleri üzerine dayalı değildir; onların ümmet olmaları amaç, meslek ve gaye birliğine dayanır. Kur'an-ı Ke-rim'de buyurulmuştur:

"Siz, halk edilmişler arasından seçilmiş olan en iyi ümmetsiniz ki, halka doğruluğu (mârufa) emreder, halkı fenalıklardan (münker) meneder; Allah'a da iman edersi­niz."

(Al-i İmran: 110).

"Ve böylece biz sizi mutavassıt (orta) bir ümmet kıl­dık ki, Resulün sizi gözettiği gibi siz de halkı gözetesiniz.

(El - Bakara)

Bu "Mutavassıt Ümmet" (Bîç ki ümmet) lafzından maksat, müslüman milletler arası bir cemaatin (İnternational Party) nin ismidir. Dünyanın bütün ümmet­leri, bütün halkı arasında öyle kimseler seçilirer ki, bunlar belirli, bir usule ve bir amaca inanırlar, hususî bir prog­ram dahilinde çalışırlar ve bu amacı diğerlerine duyurur­lar. Başkalarını da bu usulü kabul etmeğe hazırlarlar. Bu zümre, her millet, her ulus arasından seçilip toplandığı ve bir parti oluşturduklarından bunların aslında hiç bir mil­letle, kavimle ve ulusla alâkaları yoktur. Bu sebepten dolayı bunlar "mutavassıt ümmet" dirler. Fakat bu üm­metin efradı diğer kavimlerle, diğer milletlerle, tirler ulus­larla, her türlü ve her çeşit alâka ve bağları kesip koparıp atmakla beraber, bu milletlerin, bu kavimlerin, bu ulusla­rın arasında yepyeni bir bağ, yepyeni bir alâka, yepyeni bir ilgi kurmak için çalışırlar. Bu alâka da dünyada Allah kanunu nu hakim kılmak için yapılan mukaddes gayret ve çalışmalardır.

"Siz insanlık üzerinde gözcüsünüz."

Cümlesinden şu anlaşılıyor ki, Hak Taalâ, Müslüman ümmetin efradına insanlar üzerinde düzeni temin etmek, inzibatı sağlamak için bir nevi zabıta vazifesi gördür­mektedir.

"Halk arasından seçilip çıkarıldınız" demek ise, şu mânayı ifade eder ki, Müslümanların düzeni dünya ça­pında bir düzendir. Bu heyetin özü ve ruhu "hizbullah": (Allah partisi, bu partinin reisi ve Lideri Efendimiz Hazret-i Muhammed Resulullah aleyhi ve sellemdir. O da, bu partinin amacı, mesleğini ve düşüncesini, çalışma siste­mini, İlâhî kanunlardan almıştır. Bütün zihnî, ahlâkî, maddî kuvvetlerle bu uğurda çalışma yolunu tutmuştur. Bu partinin meramı ve maksadı karşısında; muhalif olan her şeyi silip süpürmüştür. İşte Müslüman Ümmetinin temeli de bu maksada ve bu amaca dayanır.

Müslüman topluluğu için kullanılan üçüncü ıstılah da "Cemâat" kelimesidir. Bu kelime Peygamber efendimiz Sallallahü aleyhi ve sellem tarafından Hadis-i Şeriflerde pek çok kullanılmıştır. Bu kelime de hizib kelimesi gibi tamamen parti mefhumunu ifade eder. Parti ile aynı mâ­nayı taşıyan bir kelimedir.

Nitekim buyurulmuştur ki:

"Size cemaate sarılmanızı tavsiye ederim."

Yahut da:

"Allanın eli cemaatin üzerindedir."

Bunlar gibi Hadis-i Şerifler üzerinde düşünürsek, Resulullah Sallallahü aleyhi ve sellem, özellikle, bilerek ve kasden, "Kavim": Millet, "Şaab": Ulus ve buna ben­zer mefhumları ifade eden kelimeler kullanmaktan bil­hassa çekinmişlerdir. Bu kelimelerin yerine hep "Ce­maat": (topluluk) kelimesini kullanmışlardır. Hiçbir zaman Zatı Saadetleri buyurmamışlardır ki:

Siz her zaman "Kavimle" birlik olunuz. Yahut da yine buyurmamışlardır ki: Allahın eli kavmin üzerindedir.

İşte Müslüman topluluğunun, biraraya toplanmış ol­malarını belirtmek için her zaman ve her yerde "ka-vim" yerine "cemaat" kelimesini veya hizb: (parti) ıstılahını kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu gibi kelimeleri kullan­mayı daha münasip ve daha uygun görmüşlerdir.

"Kavim" lafzı da kullanıldığı zaman, bir kısım in­sanların bir maksat, bir amaç ve bir fikir birliği yolunda birleşerek, bir düşünce yolunda yürüdükleri, manası an­laşılır. Ve böyle bir mânayı ifade etmek için bu kelime kullanılır. Bu zümre kendi yaşayış nizamlarına ve amaç­larına göre, kendilerine bir "kavim" ismi verirler. Fakat parti ve hizb kelimelerinin mefhumları ile "kavim" keli­mesinin mefhumu arasında bazı farklar vardır. Partide ya bir düşüncenin peşinde bulunulacak veya bulunulmıyacaktır. Bulunup bulunulmamakla partinin içinde olmak ve parti harici kalmak ortaya çıkar Siz bir partinin amacını ve yolunu kabul etmezseniz, o partiden olamazsınız. O partinin ismini de kullanamazsınız. Pek tabiidir ki, o partiden mebusluğa (milletvekilliğine) nadaylığınızı koyamazsınız; dolayısiyle vekil seçilemez­siniz. O partinin prensiplerini müdafaa etmezsiniz. Parti mensupları size, siz de parti mensuplarına karşı yardım­laşmada bulunmazsınız. Eğer siz herhangi bîr partinin gayesine tam manasiyle ve şuurlu bir şekilde iştirak edi­yorsanız ve kendi partinizden başka hiçbir partiye bağlı değilseniz, fakat sizin ana-babanız da sizin partiden değil de başka bir partinin mensubu iseler, kalkıp da sizin ka­bul etmediğiniz parti azaları yanında sizin de isminizi yazdırılarsa, halbuki böyle bir partiye inanmıyor ve gü­venmiyordunuz; işte o zaman bu meseleyi duyanlar veya görenler muhakkak ki, kahkaha ile güleceklerdir. "Amma da acayip bir durum" diyeceklerdir. Fakat parti tasav­vuru, kavim tasavvuruna dönüştürülürse, o zaman durum başkalaşır. Yu­karda saydığımız hususların hepsi de bir tarafda kalmış olur.

İslâm, bir milletler arası parti mahiyetindedir. Onun partisindeki parti erkânı, parti üyeleri ve parti mensupları arasında bir eşitlik sağlanarak, bir camia: (Society) vü­cuda getirmek için hüküm vermiştir. Bu camianın ara­sında evleniniz, nikahlanınız, kaynaşınız demiştir. Bu camianın çevresi içinde kendi çocuklarınızın eğitimiyle meşgul olunuz, onlara da bu partinin amacı ve gayesini öğretiniz, onları da bu partiye üye kaydettiriniz; öğren­sinler, benimsesinler, inansınlar tâ ki bu partiye bağlan­mış olsunlar.

İşte böyle bir partinin kavmi olunmalıdır ki, bu mu­kaddes bağın ve insanlık için en büyük gerçeği temsil eden bu nizamın, soy - sop, ırk, nesil bağlarından da, vatan, ülke, toprak alâkasından da, tarihi rivayetlerden de, kavmiyetten de çok üstün olduğu görülebilsin.

Böyle bir gayeye ulaşabilmek için ne yapılmışsa hep doğru olmuştur. Fakat ne yazık kî, Müslümanlar, gitgide bu hakikati unuttular. Aslında bu manevî partinin üyeleri olan Müslümanlar, zaman geçtikçe parti üyeliğini bırakıp kavmiyetçilik, milliyetçilik, ulusculuk esasları peşine takıl­dılar. Nihayet bu marazi hal ilerleyerek o dereceye geldi ki, parti düşüncesi, milliyetçilik, kavmiyetçilik, ulusçuluk tasavvuru içinde eriyip gitti. Böylelikle müslümanlar da Almanlar gibi, Japonlar gibi yahut da İngilizler gibi millet­lere bölündüler; kendilerine çeşit çeşit, türlü türlü isimler taktılar. İslâmi, kavim ve millet değil de bir ümmet hazır­lamak istediğini ve bu yolda çalıştığını unuttular. İslâmın hazırlamak istediği ve parti şeklinde vücuda getirmek için uğraştığı heyetini tamamen değiştirdiler. Bu hakikatleri unutarak, kendilerinden ayrı ve kendilerine yabancı bulu­nan gayrı - Müslim kavimler, gayrı - Müslim milletlerin cahilce "kavmiyet, milliyet ve ulusçuluk" tasavvurlarının peşine takılıp gözlerini onların gittikleri yola diktiler. Bu hatalı temel üzerine kurulan bina kötü ve çirkin tesirlerini göstermekte gecikmedi. İşte bu hatadan ve bu yanlışlık­tan vazgeçilmediği müddetçe İslâmın ihyası ve aslına uygun bir (Re-form) için çalışmak faydasız olacaktır.

Bir partinin üyeleri, arasında muhabbet, sevgi, birbi­rine bağlılık, birbirlerine yardam esası var olunca, böyle bir ortamda şahsi, zati yahut da ailevi hususiyetler gö­rünmez. Bu partide birbirine yakınlık ve bağ ancak bir usule bağlanıp, bir meram takip etmekle olur. İşte bu partinin herhangi bir üyasi, cemaat, usul ve amacından ayrılırsa, partiyi yıkmak yolunu tutarsa, o zaman diğer parti üyelerinin yalnız ona yardım etmekten kaçınmaları yeterli olmadığı gibi, bilâkis o bozguncu üyeyes karşı acımasızca hareket etmek, zorlayıcı hareketlere baş vurmak farz olur. Partinin gayesine inanmayanlar ise, parti dışı kalırlar. Bu söylediğimiz hususlar bugünkü dün­yamızın parti nizamnamesinde mevcut usullerden ve hususlardandır. Hatta bazı partilerde parti gayesinden ayrılanların ve partiyi baltalamak yolunu tutanla rın ölüm cezasına çarptırıldığı görülmüştür.[70]

Burada bir parça da Müslümanların haline bakalım: Bu zümre, kendi partilerini bırakarak, parti yerine "kavim: millet" anlayışının peşine takılmak hususunda ne kadar yanlışlığa kapıldıkları ifadeye sığmaz. Onlar arasında çok kimseler şahsi menfaatlerini düşünerek gayrı -islami usullere baş vurmuş ve diğer Müslümanlardan da yardım beklemek gafletine düşmüşlerdir. Yadım görmedikleri zaman şikayet yaygarasını basarlar: Müslüman Müslümana yardım etmiyor diye, feryad ederler. Müslü­man, Müslümanın kardeşi olduğu tavsiyesini de çoktan unutmuşlardır. Bazan yardım eden kimse çıkar da yar­dım ederse, bunun ismine İslâmî yardım derler. Hepsinin dilinde de İslâmî yardımlaşmadan bahis geçer, İslâmî kardeşlikten dem vurulur. İslamdaki yakın ilginin ismi ağızlarda tekrarlanıp durur, fakat hakikate gelince, bunla­rın yaptıkları işlerin hepsi de İslâmın hilâfına, İslama ay­kırı mahiyettedir. Bunlar İslama uymayan işlerine İslâmî isim takarlar, bu şekilde yardım iddiaları da boş sözler­den ileri gitmez. İslâm, bir cemaatin, bir topluluğun, bir zümrenin ismidir ki, hakikatte yukarıda bahsedilen vasıf­lar canlanmış olacaktır. İslâmî cemaat arasında herhangi bir şahıs, İslâma aykırı olan bir işe girişemez. Bilmeden veya herhangi bir sebeple böyle bir işe girişirse tevbe etmesi gerekir. Herhangi birine herhangi bir şekilde yar­dım edilirse, islâm yolunda edilir. Böylelikle İslâm camiası hayati prensiplerini yaşayarak, canlılığını muhafaza eder. Bu camia içinde de kimse İslâmın aksine hareket etmeye kalkmaz. Fakat sizin camianız, İslâmî düşünceye aykırı olarak, kendi düşündüğünüz, kendi duyduğunuz "kavmi­yet, milliyet" düşüncesi yolunu takip eder ve müslümanlar arasında da — sırf bunların adı müslümandır diye İslâmî kardeşliğe aykırı olarak — müslüman olmak taassubu maksadiyle yakınlık ve yar­dımlaşma yolunda giderseniz, o zaman cahiliye kavmi­yetçiliğinin adını islâm camiasına koymuş olursunuz.

Bu safhalara ek olarak cahiliyenin bir kerametini daha gösterebiliriz: Meselâ, sizin içinizde bir kavmî: millî duygu doğar. Siz de kalkıp, teklifsizce, mahiyetini dü­şünmeden buna "İslâmî duygu" ismini takarsınız. Sizin İslâmî duygu diye isim taktığınız bu millî veya kav mî duygudan hareket ederek, bir kimseye müslüman diyor­sunuz; bu kimseye müslüman diye hürmet ediyorsunuz; O'na yakınlık gösteriyorsunuz. Günün birinde takdir etti­ğiniz bu kimsenin eline iktidar geçiyor. Ve icraat devri başlayınca, siz bu iktidar sahibinin işlerinin ve yaptıkları­nın İslama uygunluğunu veya tamamiyle zıd bir tavır ta­kındığını hesaba katmıyorsunuz. Böyle bir şahıs aileden gelen bir örfe dayanarak, taklidi bir müslümanlıkla mı yetinmektedir? Bütün bu hususlar nazarı itibara alınma­dan peşin hüküm vermişsinizdir. Siz ona müslüman de­diğiniz halde onun düşüncesi, fikri ve yaptığı işler müs­lümanlığa tamamen aykırı olsa bile yine de böyle bir insan sizin nazarınızda müslümandır. Böyle bir kanaatle müslü­manlığı ruhen değil de cismen tanımış oluyorsu­nuz. Karşınızdaki insanın isminin Ahmed, Mehmed, Ömer ve Ali olması sizin için yeteli gelmektedir. Bu nok­tadan hareket ederek ve İslâmın hakikatini bir tarafa bı­rakarak, bu gibi kimselerin toplanıp kurmuş oldukları hü­kümete de İslâmî hükümet ismini takar ve böyle bir hü­kümetin ilerlemesini de kendi ilerlemeniz olarak addeder­siniz. Bu hükümete faydalı olmayı da İslâma faydalı ol­mak sayıyorsunuz. Onun ilerlemesi, kalkınması, İslâmın tamamen zararına bile olsa, zıddına dahi olsa, siz her şeye rağmen bu hükümete İslâm hükümeti ve İslâm devleti diyorsunuz. Sizin isim verdiğiniz bu şey, Almanla­rın da benimseyip kendilerine verdikleri, Almanlık ismi gibi bir şeydir. Almanlık, herhangi bir usul ve nizamın ismi değildir. Sırf bir kavmiyet ve bir milliyet ismîdir. Bir şoven milliyetçi Alman, ancak Almanların ilerlemesini ve yükselmesini ister; diğer milletlere mensup olanların iler­lemesini ve yükselmesini istemez. Başka milletlerin iler­lemesinin onlarca bir ehemmiyeti yoktur. Yalnız Alman ilerlemelidir. Siz de o şoven Almanlar gibi bir şoven müslümanlık peşine takılmışsınız. Bu zihniyete göre ta­savvur ettiğiniz bir "müslümancılık" uyduruyorsu nuz. Sizin gibi milliyetçi şoven müslümancılar da yalnız müslüman ismi taktıklarının ilerlemesini ve yükselmelerini isterler. Fakat bu ilerleme ve bu yükselme, ister is­lâm usulüne uysun, ister uymasın; İslama muvafık olsun veya olmasın; onlar için hiçbir ehemmiyeti yoktur. Hatta bu uğurda bazen amelen ve fiilen, İslâmın aleyhine bile çalı­şılmaktan çekinilmez. Bütün bunlara "cahiliyet" demiyelim de başka ne gibi bir isim verelim?

Herhalde şu nokta zihnimize çıkması imkânsız bir şekilde nakşedilmelidir ki, Müslüman, yalnız milletler arası partinin üyelerinin ismidir. Bu parti, dünyada insan­lığın kurtuluşu ve ilerlemesi için, bir hususî meram, bir hususî nazariye, bir hususî iş programı ve bir hususî çalışma tarzıdır. Bu programdan ayrılıp kendi kişisel veya içtimaî vaziyetinizi göz­önünde tutarak, başka bir prog­ram, başka bir nazariye, başka bir çalışma sisteminin üzerinde yürürseniz, o zaman siz nasıl olur da bu yaptı­ğınız işlere kalkar islâmî isim takabilirsiniz?

Meselâ, filan devlet, kapitalizm (sermayecilik) siste­mini takip ediyorsa, dünya kamuoyunca belli ve açık olan bu durumdan sonra, siz nasıl kalkar da bu devlet için "hayır kapitalist değildir de sosyalist veya komünisttir" diyebilirsiniz? Nasıl olur da kapitalist (sermayedar) bir hükümetin ismi, sosyo-komünist hükümet olur? Nasıl böyle zıt bir şeye, onun tam zıddı ile isim takılabilir? Nasıl olur da faşist bir idare tarzının hükümet rejimine siz kal­kıp da cumhuriyet veya demokratik bir sistemdir, diyebi­lirsiniz? Herhangi bir kimse kalkıp da hatalı bir şekilde, bir ıstılah yerine diğer bir ıstılah kullanırsa, onun ismini buna, bunun ismini şuna, şunun ismini de ona takarsa, siz hemen itirazı eder ve bu kimsenin cahil ve bilgisizli­ğine hüküm verirsiniz. O kimseyi cehaletle vasıflandır­makta hiç de gecikmezsiniz. Fakat şimdi görüyorsunuz ki, "islâm" ile "Müslüman" ıstılahlarını siz böyle yerinde olmayarak kullanıyorsunuz. Hakikatte İslâmla ve Müslü­manlıkla alâ­kası olmayana da kalkıp Müslüman ismi vermekte tereddüt etmiyorsunuz. Cahiliyetin ismine kal­kıp Müslümanlık adı takıyorsunuz. Bu, cehaletten de öte kötü bir sıfattır.

"Müslüman" kelimesinin kendisinden anlaşılıyor ki, bu kelime "ism-i zât: şahıs ismi" değildir. Bu kelime "İsm-i sıfat: Vasıf ismi" dir.

Müslüman ismi, İslâma bağlı bulunan, islâm öğreti­sini takip eden, İslâm yolunda giden kimseye verilir. Bun­dan başka bir mefhum ifade etmez. Bir kimse bu yolda, hususî surette, ahlâkî, fikrî, amelî vasıflarla vasıflanmış olursa, bu vasıfları belirtirse, onun bu iyi sıfatlarının top­lamına "islâm" denir. Bu ölçüye göre, siz bu kelimeyi "Bir müslüman kimse için" bu anlamda kullanmıyorsu­nuz. Siz bu kelimeyi meselâ, Hindu, Japon, Çinli kelime­lerinin, kullanıldığı şekilde söylüyor ve Hindu, Japon veya Çinli bir kimseye söylediğiniz isimler gibi isini takıyorsu­nuz. Sizin isim verdiğiniz bu müslüman, ister bütün dav­ranış ve tutumlarıyla, İslâma aykırı hareket etsin, sizce ona "müslüman" denecektir. Çünkü bir kere adı müslümandır. İsterse bu kimse yaptığı işlerle kendini tamamen İslâmdan İslâm dışı bir hale getirmiş olsun, siz yine ona müslüman diyeceksiniz. Onun yaptığı işler, hep kendi şahsî, keyfî işlerde olabilir. İslamla ilişiği de olma­yabilir. Ama bir kere kendisine müslüman adı takılmıştır. Hakikatte ise böyle bir kimsenin islâm ismi taşıması, haksız bir kazanım olur.

Yine yukardaki örnek gibi, "Müslüman menfaati", "Müs­lümanların ilerlemesi" "Müslümanlığın yüksel­mesi", "Müs­lü­man hükümet", "Müslüman devlet", "Müslüman re­jim", "Müs­lüman bakanlık", "Müslüman idare", "Müslüman nizam" ve bunun gibi bir sürü tabirler ağızlarda dolaşıp durmaktadır. Ancak siz bu kelimeleri hakiki mânalarına göre kullandığınız zaman, bu saydıkla­rımız, İslâmî nazariyeye, İslâmî usule uygun olup, islâmî yapıya uysun ve bu İslâmî yapıya her hususta tamamla­sın. İslâmın getirmiş olduğu öğretiyes bağlı bulunsun. Böyle olmayınca, bu saydıkarımızın hiçbirisine "müslüman" kelimesi ilâve etmek ve bunları müslümana izafe etmek asla doğru olmaz. Artık bu gibi kimselere istediğiniz takdirde istediğiniz ismi takabilirsiniz. Fakat bunlara yalnız müslüman ismi takamazsınız. Çünkü İslâma ait vasıfları da bir tarafa bıraksak bile, müslümanlık noktasından da bunların bu hükümetin ba­şında bulunan şahısların ismen bile müslüman olmadı­ğını söyleyebiliriz.

Siz hiç bir zaman, sosyalist yahut da komünist vasfı bulunmayan ve bu gibi şeylerle ilişiği olmayan bir şahsa kalkıp da sosyalist yahut da komünist der misiniz? Me­selâ sosyalist yahut da komünist olmayan bir hükümete "sosyalist hükümet", "komünist devlet" vesaire diye bir şey söyliyebilir misiniz? Öyle ise, Müslüman muamele­sine lâyık bir kimsenin de İslâmdan alâkasını kesmiş, kendi şahsî ve keyfî usulüne tabi olmuş yahut da gayrı-islâmî milliyete bağlanmış ve bu gibi şeyler sarılmış ol­maması lâzımdır. Böyle olmayınca nasıl ona müslüman diyebiliriz?

İşte bu yanlış anlayışın neticesinde, siz kendi mede­niyetinizi, kendi sosyal durumunuzu, kendi tarihinizi de yanlış yola saptırmış oluyorsunuz. Meselâ, İslâmın yüzde yüz aksine, islâm nizamının zıddına hükümet kurmuş bulunan padişahlara ve hükümetlere siz "İslâmi hükûmetler" diyorsunuz. Bu fahiş hatanın yegâne sebebi de bu hükümetin başında bulunan şahsın ismen müslüman olmasıdır.

Meselâ; Kurtuba, Bağdad, Delhi ve Kahiredeki tarihi eserlere bakarak bunlara İslâmî medeniyetin bir parçası olarak bakıyorsunuz. Halbuki bütün ömrünü ayyaşlıkla geçiren ve saraylarda dilediği gibi zevkü sefa süren bu gibi padişahların yaptırmış olduğu eserlere islâmî bir hüviyet atfetmek doğru olmayan bir harekettir. Ne zaman size islâm medeniyet eserlerine dair bir şey sorulursa, hemen Agra şehrine döner, oradaki "Tac Mahal" i göste­rip, işte islâm medeniyet eserlerinin en iyi örneği" dersi­niz. Halbuki, bu eserin İslamla ka­tiyyen bir alâkası yoktur. İslâmın neresinde ölen bir kimseyi toprağa gömerler de onun gömüldüğü yerin üzerinde miazzam kubbeler ya­par, binalar vücuda getirirler. Bu uğurda on milyonlarca para sarfederler. Bu taş yığınlarının meydana gelme­sinde İslâmî olarak hangi zorlayıcı sebepler gösterilebilir?

İslâmın iftihar edilecek tarihinden size sual sorulunca hemen bir bülbül gibi, Abbasilerin, Selçuklularıns ve Mo­ğolların (Timurîlerin) isimlerini sayıp dökersiniz. Fakat gerçek islâm tarihi gözüyle bu vakalara bakılınca, övü­nülen birçok işleri değil altın suyu ile yazmak, bu günah listelerini (diğer bir tabirle bu suçlar fihristini suçlar) kara mürekkeple yazmak icabeder.

Siz, ismi müslüman olan hükümdarların ve padişah­ların tarihine kalkıp da "islâm Tarihi" ismini takıyorsunuz. Hatta bu mevzuda daha da ileri giderek, islâm tarihi di­yorsunuz. Bu hataya düşmenizin sebebi de isimlere göre hüküm vermiş olmanızdır.

İslâm kimliğini, usul ve esasını dikkate almadan tarih sayfalarına eğildiğinizden İslâmî hareketlerle gayrı - İs­lâmî hareketleri biribirine karıştırıyorsunuz. islâm tarihine kıymet verdiğinizi zannederek, sözde ve isimde Müslü­man olan hükümdarları himaye etmek ve onları tarih ba­kımdan müdafaa etmekten başka bir şey düşünmüyor­sunuz. Bakış açınızın eğriliğinden dolayı, herhangi bir müslümana ait olan şeyin veya işin ismine İslâmî şey veya islâmî iş demektesiniz. Sizin düşüncenize göre, herhangi bir kimseye Müslüman dendiği takdirde, ister bu kimse gayri - İslâmî iş ve harekette bulunsun, isterse bütün davranışında gayrı - İslamî usule göre tanzim et­sin, ismi Müslüman ismi olduğu için, siz onun işlerine de İslâmî damgasını çekinmeden vurmaktasınız.

Şu yanlış görüş açınız, kendi milli siyasetinizi de yanlış bir kaide üzerine oturtuyor. İslâmın usul, nazariye ve yapısından gözünüzü başka taraflara çevirmiş oldu­ğunuz halde, bir kavim bir millet uydurup ortaya çıkarıyor ve bunun ismini de "Müslüman kavim, Müslüman millet diyorsunuz. Sonra bu kavim tarafından yahut bu kavmin namına veya bu kavim için sizden herkes ve her zümre, çalışıp hayatını böylece sürdürmek yolunu tutuyor. Size göre herkes Müslümanların milletvekili, Müslümanların temsilcisi veya lideri olabilir. Sizce bu adam Müslüman kavme, Müslüman millete mensup olmalıdır, isterse bu zavallı islâmın "i" sinden bile haberdar olmasın ve îslâmla hiçbir ilişiği de bulunmasın... Bu adamın sadece ismi müslümandır ya...

Herhangi bir partinin peşine takılıp gidersiniz. Bu pa­tinin gayesi ve hedefi herhangi bir şekilde olabilir. İster bu partinin istikameti İslâmî olsun, isterse olmasın, sizin islâm dedikleriniz bu partideler ya, artık bu partiye islâm partisi dememeniz için bir sebep kalmaz ve sizce her türlü şüphe yersiz bir şeydir. Büyük ümitlerle bağlanmış olduğunuz partinizin yaptıkları işlerden elde edilen emekler haram olsa bile, sizce ehemmiyeti yoktur. İktidar kürsüsünde oturan kimselerin isimlerinin Müslüman ol­ması sizi her bakımdan tatmin ettiğinden, bu kimseler bulundukları iktidar koltuğundan İslâmî maksatlara aykırı hükümler vermeleri ve İslama uymayan kanun çıkarmış olmaları kanaatinize göre mühim bir mesele olmaz.

Aynı şekilde, bir çok şeylere islâmî diyorsunuz ki, hakikatte bunların îslâm ile hiçbir alâkaları ve hiçbir alış verişleri yoktur. Bunlar esasen gayrı - islâmî şeylerdir. Halbuki bu gibi işleri de himaye etmeyi, onları korumayı kendinize vazife bilmektesiniz. Koruduğunuz, müdafaa ettiğiniz, bu şeyler ise hakikatte islâmın aksine ve zıddı­nadır. Fakat sizin için islâmî sayılırlar. Sizin gayret sarf ettiğiniz, uğraşıp didindiğiniz, paranızı, liralarınızı harca­dığınız maksatlar, hiçbir zaman islâmî değildir. İşte bun­ların hepsi de bir yanlış anlayışın neticesidir ki, siz, kendi bendinizi bir "kavim", bir "millet" kılmış, fakat islâmın hakikatte bir "Milletlerarası parti" olduğunu, onun mak­sadının dünya hükümranlığını kurmak olduğunu, bütün bir İnsanlığın refahı ve kurtuluşu için çalıştığını unutmuş bulunuyorsunuz.

Siz, kendi "kavim veya milletinizi" parti olarak tasav­vur etmedikçe ve bu partinin maksat ve amacınıs takip etmedikçe, yaşayışınızın hiçbir muamelesi doğru olma­yacak ve siz de hakikate erişmeyeceksiniz,

 


ÎSTİDRAK (ANLAYIŞ)

 

İslâmî cemaate, kavim yerine parti demek gerekti­ğine ilişkin yayınlanan yazı üzerine birçok kimselerin bu kanaatimize katılmadıkları anlaşılmış bulunmaktadır. Halbuki parti yerine kavim kelimesi kullanıldığı zaman, vatana bağlı milliyet mefhumu ortaya çıkmış olur. Bir millet arasında muhtelif siyasî partilerin bulunması ve her birinin ayrı ve değişik gayelerinin bulunması tabii bir şey­dir. Buna rağmen bunların hepsi bir memleket için bir bütün oluştururlar. Bu mevzuda olduğu gibi, Müslüman­lara da bir "parti" dendiği zaman, Müslümanların o ülke­nin veya o memleketin bir parçası sayılmış olduklarını düşünmek gerekir. Bu bakımdan Müslümanlığın da bir vatana ve bir millete bağlanması gerekir.

Cemaat, yahut da parti kelimesi umumiyetle halk arasında siyasî partiler ve oluşumlar için söylendiğinden yukarıda bahsedilen yanlış anlayışın doğmasına sebebi­yet vermiştir. Fakat bu mefhum, (kavram) bu kelimenin asıl ve hakiki manası değildir. Bu mefhum kullanıla kulla­nıla bu manayı almıştır. Bu kelimenin hakiki mana ve mefhumu şudur: Halkın bir kısmının hususî bir akide ve nazariyeye bağlanarak bir maksat ve meram için bir araya toplanmaları ve bir cemaat teşkil etmeleridir. Kur'an-ı Kerim bu mefhumu ifade eder şekilde hizb ve ümmet lâfızlarını kullanmıştır. Cemaat kelimesi hadis­lerde ve diğer İslâmî ilimlerde de kullanılmıştır. İfade et­tiği mefhum da yine parti mefhumudur.

Pek tabiîdir ki, bir millet arasında, bir kavim içinde, bir ülkede veya memlekette, bir cemaat olunca, bu züm­renin kendine has, hususî düşünceleri ve bazı siyasi gö­rüşleri olabilir. Bu gibi cemaatlere örnek olarak siyasî teşekkülleri gösterebiliriz. Bunlar mensup oldukları kav­min veya milletin bir parçası olarak faaliyet gösterirler.

Bu açıdan, ikinci bir cemaati de gözönüne alabiliriz. Bu cemaat küllî nazariyeye ve âlemşümul bir tasavvura (World İdea) sahipdir. Bu cemaat fertlerinin karşısında bütün bir nevi beşer, bütün bir insanlık camiası vardır. Millet, vatan, ülke vesaire farkı gözetilmeksizin, dünya çapında bir gayenin temsilcileridirler. Onlar, bütün yaşa­yış yolunun düzenlenmesi ve bir ölçü dahilinde tanzimi için yepyeni bir yolun ufkunu açarlar. Kendi nazariyele­rinde, tuttukları yol ve amaçlarında, akide, fikir ve ahlak prensiplerinden tutun da ferdî ve içtimaî mevzuların hep­sini gözönünde bulundururlar. Müstakil bir yaşayış ni­zâmı, müstakil bir medeniyet ve müstakil bir içtimaî top­lum (Civilisation) için çalışırlar.

Bu cemaat hakikatte bir cemaat olmakla beraber, bildiğimiz şu kavimlerin parçası olan cemaatlerden değil­dir. Bu cemaat, hududlarla çevrili ve belirli bir alana sığdı­rılmış kavim ve milletlerle kıyas kabul etmiyecek bir üs­tünlüğü temsil eder. Bu birliğin nizamnamesinde, nesil, neseb ve tarihi rivayetlerle övünme taassubu gibi ilkel bir anlayışa yer yoktur.

Bu yegâne nizamın heyetinde nesil, neseb, tarihi ri­vayet taassupları yoktur. Bu gibi şeyler tamamen silin­miş, süpürülmüş ve ortadan kaldırılmıştır. Dünya yüzün­deki çeşitli kavmiyet ve milliyet sebeplerini giderip, yerine gerçek değerlere göre bir milliyet ve bir kavmiyet mey­dana getirmiştir. Şimdi bu cemaatin nasıl bir kavmiyet ve nasıl bir milliyet meydana getirdiğini detaylıs olarak izah edelim:

İslâmın meydana getirdiği milliyetle, nesle, ırka ve ta­rihî rivayetlere dayalı milliyet yerine bir akli kavmiyet ve milliyet (Rational Nationality) vücuda getirilmiştir. Kuru ve cansız kuvvetler yerine akla dayanan bir kavmiyet ve milliyet (Expanding Nationality) kurulmuştur. Öyle bir kavmiyet ve öyle bir milliyet kurulmuştur ki, bu kavmiyet ve bu milliyetin temelleri akla ve medenî birlik esaslarına dayanır. Yeryüzünün bütün mamur mıntıkalarını kendi dairesi içine almağı hedef tutar. Aslında böyle bir kavmi­yet vücuda getirmek, hakikatte bir cemaat vücuda getir­mek demektir. Nitekim, böyle bir cemaatin ortaya çık­ması, doğum yeri vesaireye istinad etmez. Belki bir naza­riye ve bir yol ve bir amaç takibetmek esasına istinad eder. Bu prensiplere istinad eden bir cemaat kurulmuş olur.

Şimdi, müslüman diye isimlendirilen gurup, bu ikinci kısım cemaatin ismidir. Bu şeklilde teşekkül etmiş olan cemaat, bildiğimiz manadaki partiler gibi bir parti değildir. Bu partiler bir kavmin, bir milletin içinden çıkan teşekkül­lerdir. Fakat bu cemaat aksine kavmi ve milleti vücuda getiren partidir. Bu vasıftaki parti müstakil bir medenî nizam ve müstakil bir medeniyet (civilisation) kurmak ister. Küçük küçük veya ufak tefek milliyetlerin dar çerçe­vesini bırakarak, aklî temeller üzerine pek geniş ve pek büyük bir dünya kavmiyeti ve pek büyük bir dünya milli­yeti (World Nationality) vücuda getirmek ister. Bu şekle "Kavim" demek şu bakımdan doğru olabilir: Siz kendiniz, dünyadaki nesil, neseb, ırk veya tarihi kavmiyetlerinizi bir tarafa bırakır, bu gibi kanaatlere bağlı bulunmayı gözden tamamiyle çıkarmış olursunuz. Ancak, bu şartların ger­çekleşmesi ile, kendi medeniyetinizin nizamını, hayat nazariyenize ve toplumsal düşüncenize (Social philosophy) göre kurabilirsiniz. Fakat şu mânada da "ka­vim" olmak, hakikatte bir "cemaat" olmak demek oluyor. Nitekim bir tesadüf eseri olarak muayyen bir yerde doğ­mak (Mere Accideut of Birth) dolayısiyle bir kimse bu kavmin bir üyesi olamaz. Bir kavmin üyesi olabilmek için, herhangi bir şahsın, herhangi bir kavimden olup da son­radan o kavmin akidesini, yolunu ve amacını bırakıp da bu kavmin yol ve akidesine girmesine engel olacak bir şey yoktur. Bu kavmin sistemini kabul eden herkes bu kavmin azası olur. Buna göre, biz burada ne söyledikse, esas olarak şu hususu ortaya atmak istedik: Müslüman kavmiyeti, müslüman milliyeti, bir parti ve bir cemaat ol­ması esasına dayanır. Cemaat olmak asıldır, esastır ve köktür. Kavmiyet ve milliyet ise onun dalı, onun fer'i ve esasa göre tâli derecededir. Cemaat olmak vasfının dı­şında bulunulduğu takdirde ve sırf soyut bir kavim veya millet olmak yolu tutulduğu zaman yıkılışı hızlandıran dejenere olmak (Degeration) durumu baş göstermekte gecikmiyecektir.

Hakikat şudur ki, bütün bir insanlık tarihinde, islâm cemaatının hususiyetleri daima en alâka celbedici ve en belirli bir safha teşkil etmekte ve diğer bütün hadisata ışık tutacak ehemmiyettedir. Zira, İslâmdan önce Buda dini (Bud­hamet) ve Hıristiyanlık, kavmiyet ve milliyet hudu­dunu yıkarak topyekün insanlığa hitap etmişlerdi. Bir nazariye ileri sürerek bir yol ve bir amaç öne sürerek âlemşümul bir kardeşlik vücuda getirmek için çalışmış­lardı. Fakat bu iki dinin ikisi de bir kaç ahlâkî usul ve bir kaç nasihattan başka bir şey söylememiş ve bir olumlu iş görememişlerdir. Toplumsal yaşayışı düzenleyen ve me­denî hayatın ihtiyacı olan küllî bir nizam ve umumî bir kanun ve geniş ölçüde bir usul ortaya koymamışlardır. Alemşümul kardeşliği (Brotherhood) u yapmak yolunda bir çığır açamamışlardır.

İslâmdan sonra Avrupanın ilmî medeniyeti kendi var­lığını ortaya koydu. Bu medeniyet kendisini alemşümul olarak tanıttı. Halbuki bu medeniyet, ilk çıktığı günden itibaren "milliyetçilik: Nationalism" yolunu tutmakta ge­cikmedi. Bu sebepten dolayı alemşümul bir kavmiyet vücuda getirmek bakımından başarısızlığa uğradı.

Halihazır durumda, Marksizm ve sosyo-kornünizmi gözönüne alalım: Bu nazariye, kavmiyetin hududlarını kırmak ister. Alemşümul bir medeniyeti: temsil etmeğe çalışır. Fakat daha şimdiye kadar, bu yeni medeniyet, tam portresini ortaya çıkaramadığından önümüzde bulu­nan bu Marksizm nazariyesi de yine kavmiyet ve müliyet yoluna girmiş ve bu yolda yürümeye başlamıştır.[71]

Bu zamana kadar, bu meydanda yalnız ve yalnız İs­lâm at koşturabilmiştir. Irkçılığa dayanan ve bir tarihi te­mele dayanan milliyetleri ortadan kaldırıp, medeni te­meller üzerine kavmiyet ve milliyet yahut da cemaat meydana getiren yine ancak ve ancak İslâmdır. Alemşü­mul kavmiyeti ortaya koyan yine İslâm'dır. İslamın bu pek yüce idealini iyi bilmeyenler için, onun yaşanan hayata sunduğus prensiplerle hem bir kavim hem de bir parti meydana getirdiğini anlamak pek zordur. Dünya yüzün­deki hiçbir sistem ve hiç bir millet böyle bir müeyyide ile kurulmuş değildir. Görülüyor ki, İtalyada doğmuş bulunan bir adam, İtalyan oluyor, İtalyan kavminin bir parçası sa­yılıyor. Bu adam İtalyada doğmamış olsaydı, İtalyan ol­mayacaktı. Hiçbir zaman da italyan kavminin bir parçası sayılmıyacaktı. Bu esasa dayanarak kavmiyet mefhu­munu düşünenler, bir insanın itikad ve düşünüş bakımın­dan bir millet, daha doğrusu bir kavim veya ümmetin fendi olabileceğini katiyyen düşünemiyorlar. Bir ferd, ina­nış ve düşünce tarzını değiştirmekle bir kavmin ferdi ol­maktan çıkar ve bu topluluktan uzaklaşır. İşte bu vasıf bir millet olmak vasfı bir kavim olmak vasfı değildir. Belki bu, bir parti olmak vasfıdır. Şimdi görüyoruz ki, bir parti ken­disi için ayrı bir medeniyet usulü takip etmek istiyor. Ken­disi için ayrı ve müstakil bir kavmiyet iddiasında bulunu­yor. Bu kavmiyeti kalkıp da herhangi muayyen bir yere, muayyen bir ülkeye bağlamak istemiyor. Aynı zamanda yine de kalkıp muayyen bir yere bağlanıp kalıyor. Bu mesele o zaman içinden çıkılmaz bir muamma ve bir bilmece halini alıyor.

Uzun müddet gayri - İslami Öğretim ve eğitim netice­sin­de, İslâma uymayan usullerle yetişmek sebebiyle, Müslüman­lar da gayrı - Müslimler gibi düşünmekte ve "Tarihi kav­miyet" in cahilane tasavvuruna kapılmış görünmektedirler.

Müslümanlar, vahye mahsus bir fikir cevherine sahip bir topluluk olduklarını, dünya çapında bir inkılap yapmak için ortaya çıkmış bulunduklarını, yaşayışın gayesini kendi görüşlerine göre izah ettiklerini, cemiyetlerine bu İlahi kanunları et­meye muvaffak olduklarını, dünyadaki yanlış nizamları de­vi­rip, muntazam ve planlı prensipler tatbik edeceklerini, unuttular.

Onlar, bunların hepsini, bir tarafa bırakarak, kendile­rini bir kavim, bir millet bilmek yoluna gittiler. Yani şu bildiğimiz kavim ve şu gördüğümüz milletlerden birisi gibi "kavim ve millet".

Şimdi, onların meclislerinde, toplantılarında, konfe­rans­larında, cemiyetlerinde, gazetelerinde, dergilerindes, kitaplarında gerçek toplumsal yaşayışlarından söz edile­mez. Dünya "kavimliğini" bâr tarafa bırakıp da bir "üm­met" olduklarını görmek imkânsızdır. Batı taklitçiliğinde bir ümit ışığı arayan bu milletlerde yüzeysel bir müslümanlık ortada dolaşır durur.

Bu tarz Müslümanlık daha ziyade nesle, sülâleye veya siya­­sete dayanır. Bir ferdin babasının veya dedesi­nin Müslüman oluşu ona da mirass yolu ile intikal etmiş­tir. Bu mefhu­mu muhafaza etmek ve bu hususu geliştir­mek yolunda çalışır, didinirler. İtalya diktatörü Mussolini de böyle yapmıştı. O da İtalyanların ilerlemesi için çalışıp uğraşırdı. Bir usul ve bir nazariyeye bağlıydı ama bu usul ve nazariyenin ancak ital­yan­­lar için faydalı olması söz konusu idi. Diğerleri için böyle bir şey ehemmiyete alın­mıyordu. Müslümanlar da buna ben­zer bir yol tuttukların­dan yıkılışın pençesinden kurtulamadılar.

Bu çok elim ve feci yıkılışın sebeplerinden en mü­himi, koca bir ümmetin kavmiyet ve milliyetlere ayrılarak parçalan­ması ve tek tek yutulacak ve yok edilecek bir duruma gel­mesidir. Bu yıkılışın sebeplerini araştırdığımız zaman, şu hususu hatırlatmak gerekiyor:

Siz, ırkî ve tarihî bir esasa dayanarak, bir kavim ola­maz­sınız, hakikatte siz kavim değil sadece bir cemaat olabi­lir­si­nıiz. Sizin kurtuluşunuz, sizin felah bulmanız, sizin ilerlemeniz için, sizin içinizde sizin gönlünüzde ce­maat olmak hissi (Party sense) doğmuş ve gelişmiş ol­ması lâzımdır.

Cemaat olmak hissinin unutulması ve ortadan kalk­mış bulunması o kadar fena neticeler meydana getirmiş­tir ki, saymakla ve sıralamakla bitmez ve tükenmez. Bu hal, müthiş bir iman zaafının korkunç neticesidir. Müslü­man kendi kurtuluş yolunu terkettiği için, önüne çıkan herhangi bir yolu takip ediyor. Her fikri, her doktrini ve her sosyal görüşü tereddütsüz kabul ediyor. Kabul ettiği bu fikir, bu doktrin ve bu sosyal görüşler ister islâm fikriya­tına uysun, isterse uymasın bu mevzuları bir tahlil süzge­cinden geçirecek seviyede değildir. Ne acıdır ki. bir Müslüman, Nasyonalist (Milliyetçi şöven) oluyor, Komü­nist oluyor, Faşist usulüne boyun eğiyor. Bu gibi fikir tu­zakları hakkında katiyyen fikir yorup düşünmek istemiyor.

Avrupanın çeşitli toplumsal felsefelerinin "mavera üt - tabia": (Tabiat ötesis) fikirlerin diğer ilmî ve gayrı -ilmi nazariyelerin her birinin peşine takılmış bulunan bir hayli Müslüman görebilirsiniz. Dünyanın herhangi medeni, siyasi, toplumsal hareketlerinde az çok bir kaç Müslümana rastlarsınız. Bu da hayrete vericidir ki, böyle yapmakla beraber bu zevat yine de kendilerine "biz Müslümanız" diyorlar. Hattâ kendilerini de Müslüman olarak biliyorlar. Çeşitli yollara kapıldıkları halde yine de Müslümanlık iddiasından vazgeçmemektedirler. Fakat şunu bir türlü akıllarına getirmiyorlar ki, "Müslüman" kelimesi doğum ile bir kimseye takılan bir lakap değildir. Müslüman, islâm yolunu tutup gidenlere verilmiş olan bir sıfatın ismidir. Hakikatte İslâm yolundan ayrılmış, islâm yolundan başka bir yola sapmış, başka bir yol takip etmiş bulunan bir kimseye "Müslüman" ismini vermek "Müslümandır" demek her bakımdan yanlış ve hatalıdır. Milliyetçi Müslüman, "Şoven Müslüman" (Müslim Nationalist) "Komünist Müslüman" ve bunun gibi kavram kullanmak Müslüman için imkansız bir şey olup, böyle bir şey: "Komünist sermayedar", "Komünist kıral", "Komü­nist padişah" demek gibi olur.

 


 

İKİNCİ KISIM

BÖLÜM. 6



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Kitabımızın ikinci bölümünü oluşturan bu kısımda, is­lâm'da Hükümetin esasları, temelleri ve çalışma siste­mini değerlendireceğimiz gibi, aynı zamanda tatbikata ait plânlar hususu üzerinde de duracağız.

Ancak bu şekilde islâm'da Anayasanın açıklığa ka­vuşmuş bir plânı gözümüzün önünde bulunacaktır.

İlk önce, bu kısımda islâm'da Anayasanın ve kanun­ların kaynaklarından bahsetmek daha uygum olacaktır. Bu mevzu açıklandıktan sonra, sırasiyle diğer konulara geçeceğiz. islamın Anayasası üzerinde bu araştırma yapılırken, bu anayasanın asıl mehazının Kur'an ve Sün­net olduğu ispat edildikten sonra, diğer ülkelerde tatbik edilmekte olan tecrübeler hakkındaki birçok yanlış anla­yışlar da kendiliğinden ortadan kalkmış bulunacaktır.

Müslüman ülkelerdeki mevcut hükümdarlıklar ve zamanımızın yenilik taraftarı ilericilerin fikirlerindeki ha­talar da ortaya çıkmış bulunacaktır. Bunların bu hatalı uygulamalarının sebebi, islâm'da Hükûmet'in asıl kay­naklarına kadar gitmeyip, Avrupai usullere, İslâmî hükü­meti dayandırmak yolunu tutmalarıdır. Şüphesiz biz diğer ülkelerin de tecrübelerinden faydalanmış bulunuyoruz. Fakat yine de kendi nizamımızın dairesinin dışına çık­mamamız lâzımdır. Bu nizamımızın ruhunu muhafaza etmeliyiz. İşte bunun için her şeyden önce Anayasanın kaynağı için istifade edilecek olan şekillerde de kendi önümüzde bir yığın engeller çıkarıp kendi kendimize problem çıkarıyoruz. Bu bahis üzerinde dururken zarurî olarak bir mesele ile karşılaşıyoruz. — Bu da Hadisi Şe­rifi inkar etmek gafletidir — Bazıları, Hadisi Şerifler hak­kında zihinleri şüpheye sokmak yolunu tutarlar. Hadisi Şeriflerin hüccet ve kanun kaynağı olmasına itiraz eder­ler. İşte bu yüzden bu noktayı eleştirmek, bu hususu et­raflıca açıklamak ve meselenin doğru şeklini ortaya koy­mak gerekiyor.

İslâm'da, devlet nizamı hakkında Hadisi Şeriflerden başka aydınlatıcı ve açık bir formülün ortaya konamıyaca­ğı bir gerçektir.

Muhterem Müellifin bu husustaki muhtelif yazılarını bir araya getirip bir düzene koyduk. Dipnotlarda da bun­ların nerelerde ve ne zaman kaydedilmiş olduklarını be­lirttik.

Hazırlayıcı

 


 

İSLÂM ANAYASASININ VE KANUNLARININ                KAYNAKLARI

 

islâm'da hükümet nizamı öyle bir kuruluştur ki, bu si­yasî kuvvetin temeli ve memleket düzenimin esası İlâhî Hâkimiyet ve Nübüvvet gerçeklerine dayanan hilâfet'e (Hilâfet âlâ minhâc in nübüvve) dayanır. İslâm, bütün kanun ve nizamların bu noktaya dayandığını ve bu nok­tanın kapsamı dahilinde yürütüleceğini bildirir. Bu gün, dünyanın her neresinde böyle bir hükümet kurulmaya kalkışılırsa, bu hükümetin şekli, çalışma sistemi, memle­ket nizamı bakımından dayanacağı kanun kaynakları için, bir kaç önemli hususun gözönünde bulundurulması gerekir. Bu belli kaynaklar, Kur'an-ı Kerim, Sünnet-i Resulullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem, Hûlefa-i Raşidîn'in teamülü ve Müctehid-i Ümmet'in işleri ne şe­kilde çözümlediklerine dair verdikleri örneklerdir.

İslâmın yazılı olmayan ve kâğıt üzerine geçmemiş bulunan Devlet Anayasası bu dört kaynaktan alınmakta­dır. Bunları tetkik edip gözden geçirdiğimiz zaman islâm Hükümetinin şekli ve bu hükümetin mahiyetine ait bir harita önümüze serilmiş olacaktır. Usûlde, külliyatta, ah­kâmda, hadiselerde, bizim dayandığımız esaslar bu dört kaynaktır. İslâm Devletinin Anayasası da bu dört değiş­mez kaynaktan alınmıştır.

 

1. KUR'AN-I KERiM.

 

İslâm Hükümeti Anayasasının dört esas kaynağın­dan birincisi, en önemlisi ve en başta geleni Kur'an-ı Ke­rim'dir. İslâm ıstılahında[72] "Kitab" dendiği zaman, Hak Taalâ'nın, kullarına hidayet olmak üzere, Resulü vasıtasiyle göndermiş bulunduğu Kitab demektir. Mef­hum bakımından bu kitab, resmî bildiri (Oficial Version) veya İslâm ıstılahına göre "İlâhî Kelâm" dır. Bu resmî beyanı halka iletmek ve açıklayıp anlatmak ve amelî ola­rak tatbikini temin etmek için de Peygamber gönderilmiş­tir.

Allahın sünneti ise Hak Taalâ'nın, Peygamber vasitasiyle kullara öğretmek istediği hususlardır ki, bu mevzuların ince meselelerini ve usullerini Peygamberin kalbine indirmiştir. Vahiy yolu ile bildirilen bu İlâhî emirle­rin ne sözlerinde ne de mânalarında, her ikisinde de Peygamberin şahsına ait ne akıl, ne düşünce, ne fikir, ne irade ne de isteğinin en ufak bir müdahalesi olmaktadır. Peygamber ise, bu kelâm için ancak çok emin bir ema­netçi mevkiindedir. İlâhi bir postacı hüviyetinde olup, Hak Taalâ tarafından aldığı emaneti Hak Taalânın kullarına ulaştırmaktan başka bir vazifesi yoktur. Aynı zamanda Hak Taalâ'nın bahşetmiş olduğu ilim, basiret ve derin anlayışla bu yüce Kelâm'ın mânalarını ve mefhumlarını şerh ve beyan eder. Bahsi geçen İlahî usuller üzerinde ahlâk, muaşeret, medeniyet ve toplu yaşama nizamlarını gerçekleştirir. Kendi yaşadığı ve telkin ettiği pâk ve temiz ahlâkı ile halkın düşüncesinde, fikir hayatında gerçek bir inkılap vücuda getirir. Fenalıklardan kaçınma, manevî temizlik ve nefisle mücadele gibi gerçek insanların sıfat­ları olan değerleri halkın ruhuna yerleştirir. Bu amelî ve fazilet örneği rehberlikle halkı öyle bir şekilde yetiştirip geliştirir ki, yeni bir camia (Socety) yeni bir zihniyet, yeni bir fikir ve düşünce sistemi, yeni bir Örf ve âdet, yeni bir kanun ve nizam ortaya çıkmış olur. Sonra, Peygamber bu halkı Allah'ın kitabı ve yine aynı kaynaktan doğan Sünneti ile yetiştirir. Ve kendilerinin örnek ahlakını çevre­sine işler. Bu şekilde Peygamberin yetiştirmiş olduğu bir cemaat vücuda gelir. İlâhî bilgi, ahlâk ve aşkla tezyin edilmiş bu topluluk, kendilerinden sonra, gelecek olan nesillere hidayet meşalesini yakmak için çalışıp giderler.

Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ tarafından indirilmiş bulu­nan semavî kitapların en sonuncusu ve en mükemmeli­dir. Müslümanlar, bütün bu İlâhî kitapların hepsine birden iman etmelidirler. Fakat bu kitaplar içinde, hidayet ka­nunu ve yaşayış nizamı olmak bakımından yalnız Kur'an-ı Kerim'e ittiba uyulur Ve yalnız Kur'an-ı Kerim'e bağlılık esas ve zarurîdir. Şunu da iyi biliyoruz ki, fiili olarak uy­manın ve bağlı bulunmanın hududu nereden başlarsa, o noktada diğer kitapların hükümlerinden alâkayı kesmek icabeder. Yalnız Kur'an-ı Kerime bağlanmak ve ona tabi olmak ve kendimiz için yalnız bu kitabı hidayet kaynağı ve delili (Authority) bilmemiz lâzımdır. Bunun da bir kaç sebebi vardır:

1. Kur'an-ı Kerim'in mukaddes sözleri ve kelimeleri noktası noktasına, Hazreti Resulullah Sallallahû aleyhi ve Sel­lem'in beyan buyurdukları gibi aynen ve harfiyen ko­run­muş­tur. En ufak bir değişikliğe uğramamıştır. ilk gün­den itibaren yüzlerce, binlerce hatta on binlerce insan tarafından, hiç ara verilmeksizin, olduğu gibi öğrenilip, ezberlenip okuya ge­lin­miş­tir. Yüz binlerce ve milyonlarca İnsan da her gün bu kitabı yazılı nüshalarından oku­maktadırlar. Kitabın yazılış şeklini aynen muhafaza et­meye çalışmaktadırlar. Bu kitabın cümlelerinde, ibarele­rinde, hatta kelime ve harflerinde bile zerre kadar ihtilaf olmamasına dikkat edilmiştir. Bundan dolayı artık bu hususta hiçbir şek ve şüpheye yer yoktur. Hazreti Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Kur'an-ı Kerimi kendi saadet devirlerinde Arapça dilinde nasıl duyurmuş ise, bu güne kadar bütün dünyada, dünyanın her tarafında, ihti­lafsız olarak yayılmış bulunmaktadır. Dünyanın en uzak yerlerine kadar yayılmış olan, yeryüzündeki bu tek İlâhî ikitap, ilk vahyedildiği tazeliği ve asliyeti muhafaza et­mektedir.

2. Kur'an-ı Kerim'in indirilmiş olduğu dil, Arapçadır. Arapça ise yaşayan bir dildir. Açık ve ebedî bir lisandır. Kur'an-ı Kerim, indirildiği zaman ise, en ileri gelen edebî bir dildi. Bu yüce-kitabın mâna ve mef-humlarını anlamak hususunda ölü dillerde çekilen zor-luklara, külfetlere ve zahmetlere katiyyen rastlanmaz.

3. Tamamen haktır ve başından sonuna kadar, ilahi öğretiden ibarettir. Bu kitapta herhangi bir şekilde, insanî cazibeler, nefsanî istekler, millî veya kabile ve aşiretlere ait garazlar, cahilane sapıklıklar ve şaibeler yol bulama­mıştır. Bu kitapta, İlâhî kelâma her hangi bir şekilde katiyyen zerre kadar insanî kelâm karışmamış ve karıştı­rılmamıştır.

4. Bu kitap mükemmel ve camî bir kitap olarak, bü­tün hakikatleri, maarifi, hayrat ve salihatı bir araya topla­mıştır. Kendisinden Önce nazil kılınmış bulunan semavî kitapların da bütün hakikatlerini, maarifini, hayrat ve salihatını ihtiva etmektedir. Ve öyle bir cami kitaptır ki, insan bu kitabı gözönünde bulundurduğu zaman kendi, kendisini diğer semavî kitapları gözönüne almaktan ihti­yacını hissetmez.

5. Bu kitap, Rabbani Hidâyetlerin ve İlâhî öğretinin en son kitabıdır: (Latest Edision). Birtakım özel durum­larda bazı kitaplarda gösterilmiş olan bazı hidâyetler de Kur'an ile açıklanmış olup, önceki kitaplarda bulunmayan bazı hidayetler ilâve edilerek bazısı da değiştirilip daha mükemmeli konmuştur.

"Biz bir ayetin hükmünü başka bir ayetle değiştirir ve yahut unutturursak elbette ki, ondan daha iyisini veya onun gibisini göndeririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu acaba bilmez misiniz?"

(El – Bakara: 106).

Bundan dolayı, herhangi bir kimse, ata ve babasının yoluna değil de İlâhî yola girip İlâhî hidayete uymak is­terse, elbette ki, bu kitaplar dizisinin yeni baskısından, son nüshasından istifade etmesi icabeder. Bu yeni nüsha ve emsalsiz hüccet de yine Kur'an'dır. Ondan evvelki kitaplar değildir. İşte bunun içindir ki, İslâm, bundan ev­velki kitaplara, uymaktan ve onlara bağlı bulunmaktan alâkayı keserek yalnız Kur'an-ı Kerime uyarak, yalnız Kur'an'a bağlı bulunmayı emretmiştir. Bütün dünya hal­kına da, Kur'an'a bağlanmayı ve bu kitabı tek kanun ola­rak kabul etmeye çağırmıştır. Müslümanlar için de bu kitap ilk ve temel hidayet kaynağı olarak kararlaştırılmış­tır.

"Biz sana kitabı hak ile nazil kıldık ki, bununla halk arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hüküm veresin."

(Nisa: 105).

"O'na (Nebî'ye) iman edenler, O'na hürmet gösteren ler, yardın edenler ve O'nunla ııazil kılınmış bulunan nûr'a tabî olanlar, işte felah bulan kimselerdir."

(A'râf: 157)

"Allah'ın nazil kılmış bulunduğu ile hüküm vermeyen böyleleri, kafirdirler... Böyleleri zâlimdirler... Böyleleri fâ­sık­­tırlar."

(El – Mâide: 44, 45, 47).

İşte görülüyor ki,[73] Hak Taalâ'nın nazil kılmış bulun­duğu kanuna göre hüküm vermeyen kimseler yine Hak Taalâ tarafından üç ayrı sıfatla cezalandırılmış olmakta­dırlar. Birincisi, böylelerinin kâfir oluşlarıdır. İkincisi bu güruhun zâlim oluşlarıdır. Üçüncüsü ise böylelerinin fasık olduklarıdır. Bu âyet-i kerimeden kesin olarak şu mesele ortaya çıkmaktadır: Kim olursa olsun, Allah'ın kanununu ve yahut da O'nun hükümlerini bir tarafa bırakarak, ken­disinin veya başka insanların uydurdukları kanunlar ve hükümler üzerine işlerini hal etme yoluna giderse, o za­man üç büyük suç işlemiş olur. Birincisi, İlâhî Hükümleri inkâr etmekle, Hak Taalâ'yı da inkâr etmiş sayılacağın­dan böyle bir fiil küfürden başka bir şey değildir. İkincisi, yapılan bu iş adalet ve insafın aksine olduğundan — nitekim en doğru ve en sahih adalet, İlâhi adaletten başka bir adalet olamıyacağından — O'nun hükmünü bir tarafa bırakarak uydurma hüküm vermek doğrudan doğ­ruya zulümdür. Üçüncüsü ise, insan kul olmak hasebiyle kendi efendisinin ve kendi malikinin koymuş bulunduğu kanun ve nizamdan dönüp de kendisinin yahut da başka insanların uydurup ortaya atmış bulundukları kanunları icra etmeğe kalkarsa, hakikatte kulluk ve itaat dairesinin dışına çıkmış olacağından bu iş de fısktır.

İşte, bu küfr, bu zulüm, bu fısk kendi çeşitleri bakı­mından hakikatte her üçü de Hak Taalâ'nın hükmünden ay­rılmak, O'nun emrinden kaçınmak demektir. Her ne­rede, Hak Taalâ'nın hükmüne karşı gelmek varsa, bu üç şeyin orada bulunmamasına imkân yoktur. Pek tabiî ola­rak, kaçınmanın, karşı gelmenin, derecesine ve yerine göre bu cürümlerin farkları ve dereceleri vardır.

Müslümanlar için[74] asıl kaynak ve hüccet Kur'an-ı Ke­rim'dir. Kur'an-ı Kerim'e muhalif bulunan her şey kesin olarak bilinmelidir ki, tâbi olunacak, bağlanılacak şeyler­den değildir.

"Rabbınızdan size indirilmiş bulunana tâbi olunuz. Ve O'ndan başka koruyucu edinip tâbi olmayın."

(A'râf: 3)

Kur'an-ı Kerim hükümlerinde ve onun tâliminde kim­senin hatta peygamberin kendisinin bile kat'iyyen değiş­tirme, tağyir ve tebdil etme hakkı yoktur.

"Söyle (Ey peygamber) ben bunu istediğim gibi de­ğiştiremem. Ancak bana vahyolunana tâbi olmak zorun­dayım. Elbette ki ben Rabbıma isyan etmekle büyük gü­nün azabından korkarım."

(Yunus: 15)

Kur'an-ı Kerim, İslâmî hükümetin ilk ve en başta ge­len kaynağıdır. Onda Hak Taalâ'nın ahkâmı ve buyrukları vardır. Bu ahkâm ve buyruklar, insanların bütün yaşa­yışlarında onlara bir örnek teşkil eder. Eksiksiz olarak hayatın her dalı için muteber ve geçerlidir. Burada yalnız münferid ahlâk dersi verilmemiştir. Sosyal yaşayışın (Social life) her cephesinin ıslahı ve tanzimi için hidayet yolu gösterilmiştir. Kesin hükümler konmuştur.

İşte bu itibarla İslâm hükümeti kurulacağı zaman hangi esaslar üzerine bina edileceği de anlatılmıştır.

 


2. SÜNNET-İ RESÛLULLÂH[75]

 

İkinci kaynak[76] Resulü Ekremin sünnetidir. Malumdur ki, Nebî Sallallahû aleyhi ve Sellem Kur'an-ı Ke-rim'in hidayeti altında ve koyduğu usul gereğince, islâmı, Arap ülkesinde geçerli kılmıştır. İslârnî tasavvuru amelî olarak ortaya koymuştur. Bu tasavvur gereğince bir camia teşkil etmiştir. Bu camiayı tanzim ederek bir devlet kurmuştur. Bu devletin muhtelif şubelerini ortaya çıkarmış ve bunla­rın plânlarını çizmiştir. Bu işlerin Sünneti Resûlullâh ol­duğu elbette ki malûmdur. Bunların yardımı ile Kur'an-ı Kerimin hidayetleri belirmiştir. Ve Kur'an-ı Kerim'in bu hidayet ışığı altında bu işlerin amelî vaziyetleri tatbik sa­hasına girmiştir. İşte bu düsturu gözönünde bulundura­rak, biz de İslâmî düsturun (kanun) son şeklini (Precedents) dikkate alıp bu düsturî rivayetlere (Convensions of the Constitution) çok büyük meseleleri halletmiş bulunuyoruz.

Buna göre, bizim kabul ettiğimiz kanun için, Sünnet ikinci mühim kaynaktır. Fakat maalesef bu hususun ehemmiyetini küçümsemek için, bir zümre bunun kanunî Hüccet (Legol Sanction) olmasını önlemek istemektedir­ler. Bu kimseler bu hususun ehemmiyetini yalnız inkâr etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda kamuoyunu da bu esasa karşı gelmek için hazırlıyorlar. Bu bakımdan, biz burada Sünnetin asla. vazgeçilemiyecek bir Hüccet (delil) olduğunu açıklamak zorunda bulunuyoruz.

İşte bu[77] bir tarihî hakikattir ki, Nebî Sallallahü aleyhi ve Sellem'e nübüvvet verildikten sonra, kendilerine Hak Taalâ tarafından Kur'an-ı Kerim nazil oldu. Fakat iş Kur'an-ı Kerim'in nüzulü ile kalmadı. Dünya çapında bir rehberliği temsil eden bir islâm topluluğu meydana geti­rildi. Yeni bir medeniyet nizamı ortaya çıkıp yeni bir rejim ile hükümet oluştu. Şimdi ortaya şöyle bir sual çıkmakta­dır: Hazret-i Muhammed Sallallahü aleyhi ve Sellem Kur'an-ı Kerim'i elde ettikten sonra başka ne gibi işler yapmıştır? Nasıl bir nizam meydana getirmiştir? Acaba sadece Peygamberlik vasfı ile diğer peygamberler gibi Kur'an-ı Kerim'de bahsedilen Hakkın rızasını talep et­mekten başka bir şey yapmış mıdır? Yoksa peygamberlik hususiyeti gereğince Kur'an-ı Kerim'i duyurduktan sonra iş bitmiş midir? Acaba Kur'an-ı Kerimin öğretisine bağlı olarak kendi söz ve fiilini, Müslümanlar için bir dayanak ve bir delil olarak koymuş mudur, yoksa koymamış mı­dır? Birinci şıkkı kabul edersek, Sünnetin de Kur'an-ı Kerim'le birlikte dayanak ve delil olduğuna inanmaktan başka çaremiz yoktur. İkinci hususu kabul edersek, Sün­neti de ayrı bir kanun ve bir nizam olarak kabul etmemiz gerekir. Başka bir şekil olamaz ve olmasına da imkân yoktur.

Kur'an-ı Kerime ait bulunan hususlarda şu husus ta­mamen açıktır ki, Hazret-i Muhammed sallallahü aley-hi ve sellem yalnız mektup dağıtan postacı hükmünde de­ğildir. O, Hak Taalâ tarafından gönderilmiş bulunan bir rehber, bir hâkim ve bir muallimdir.

Bundan dolayı ona itaat etmek, onun yolundan git­mek Müslümanlara farz ve elzemdir. O'nun yaşayışı bü­tün iman ehlf için bir örnek ve bir nümunedir. Her hu­susta ve her yönde "memurun minallah" tır. Mekkede iken İslâmı kabul edenler arasında kendilerini bir Lider olarak ortaya atmadı. Neûzü billah bu liderlik mansıbı­nı da or­taya koymak istemedi. Böyle olsaydı Medineye hicret etmezlerdi. Medineye yerleştikten sonra, orada bir islâm hükümeti kurdular. Çünkü emir böyle idi. O zaman Mu­hacirler ve Ansar ile muhtelif mevzularda mü­şaverede bulundu. Muhacirler ile Ansar İslâm hüküme­ti kurulunca Hazret-i Resulü Ekrem Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve Sellemi kurulmuş oran devletin basına getirdiler O'nu memleket idaresinin başkanı (Sadr), umumî kadı (Genel hâkim) ve orduların başku­mandanı olmasını iste­diler. Kur'an-ı Kerim, Zatı Saa­detlerinin bütün bu hususi­yetlerinin hududunu ve ölçü­sünü tayin etmiştir. Mansıbı nübüvvetin yanı başında bunlara da yer vermiştir. Şu noktaya da dikkat etmek gerekir ki, akılca kabul edilen bu husus yani bir pey­gamberin yalnız ve sadece Allahın Kelâmını okumaktan başka vazifesi olmayıp bundan başka daha birçok işleri de olduğunu inkâr etmek müm­kün değildir. Bir peygam­ber Allahın kelâmını duyurduğu müddetçe peygamberlik vasfını haizdir. Bunun dışında alelade bir insandır. Alela­de insanlar gibi hareket eder. Böyle olmakla beraber yine kendileri bizatihi insanlar için bir örnek ve bir nu­mune insandır, İslâmın başından gü­nümüze kadar müslümanlar arasında ittifakla Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin en mükemmel bir Örnek ve bir emsalsiz numune olduğu kabul edilmiştir. Her zaman ve mekânda ittiba edilmesi vacip ve itaat edilmesi farz olarak inanılmıştır. O'nun emirlerine uyma­nın ve nehyettiklerinden (yasakladıklarından) uzaklaş­manın bir saadet vesilesi olduğuna canü gönülden ina­nılmıştır. Hattâ herhangi bir gayrı -müslim âlim bir kimse bi­le, Müslümanların peygamberlerinin daima emir ve (yasaklarına) nehyine inandıklarını ve onun Sünnetini kendilerine örnek aldıklarını inkâr edemez. Ve hattâ bu gayrı müslimler bile İslâmm ikinci kaynağının Kur'an-ı Kerim'den sonra Resulü Ekremin Sünneti olduğuna ka­naat getirmişlerdir. Şimdi hiç bir kimse kalkıp da itiraz edemez ki, İslâm kanunlarının esası ve İslâm nizamının temeli Sünnetin haricinden başka bir şeye dayanır. Şimdi şöyle bir şey düşünmek imkansız bir şey oluyor: Resulü Ekrem sadece Kur'an-ı Kerimi okumak ve okutmakla kalmış ve Kur'an'ın tâlimini (öğretisini) kendi davranışla­rına örnek tutmamıştır. Belki Kur'an-ı Kerim 'in tâlimini kendi davranışlarına örnek tutmakla ancak peygamberlik vazifesini tamamlamıştır. Buna göre Zat-ı Saadetlerinin tavrı ve hareketlerinin bir bütün olarak. Kur'an-ı Kerimin amelî cep­hesinden başka bir şey olmadığına kanaat ge­tirmek icabediyor. Birinci şekil düşünülürse, o zaman Hazret-i Resulü Ekremin mübarek sözleri islâm'ın kendi­sinden başka bir şey olamaz. İkinci şekle göre düşündü­ğümüz zaman, Fahri Kâinat Efendimizin, o büyük dâva­sını Kur'an-ı Kerim ile ispat etmiş olduğu anlaşılır.

Kur'an-ı Kerim, Zat-ı Saadetlerinin mevkisini tayin etmiş ve Risâlet vazifesini nasıl yapacağını da bildirmiş­tir.

 

A. Öğretmen ve eğitici olmak bakımından                Resulün vasfı.

Kurlan-ı Kerim'de[78] dört yerde Nebî sallalahü aleyhi ve sellemin Peygamberlik görevinin açıklanması hak­kında beyan vardır:

"Hatırlayın: ibrahim ile ismail, Beyt'in temellerini yük­seltiyorlardı... (Onlar şöyle dua ediyorlardı)... Yâ Rabbi bunlar arasından kendileri için bir Resul gönder ki, Kitabı, hikmeti öğretip onları temizlesin."

(El – Bakara:, 127 - 129).

"Nitekim içinizden size bir Resul gönderdik ki, size bizim âyetlerimizi okur ve sizi temizler ve size kitabı ve hikmeti öğretir, hem de sîzin bilmediğiniz şeyleri size öğretir."

(El - Bakara, 151)

"Allah müminlere, kendilerinden bir Resul gönder­mekle ihsan. Bu Resul onlara O'nun âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretir."

(Al-i İmran: 164)

"O, öyle bir kimsedir ki, ümmîler (okuma yazma bil­meyenler) arasından onlar için bir Resul gönderdi. (Bu Resul) onlara O'nun âyetlerini okur ve onları temizler ve kendilerine kitabı ve hikmeti öğretir."

(El - Cum'a: 2)

Bu âyet-i kerimelerde sık sık tekrarlanıp bildirilmiş olan şu mesele vardır: Hak Taalâ kendi Resulünü sadece Kur'an-ı Kerimin âyetlerini duyurmak için göndermemiştir. Belki bir peygamberin gönrilmesinin üç maksadı vardır.

Birincisi: Zât-ı Saadetleri halka kitabı öğretir.

İkincisi: Kitabın derin mânalarını açıklayarak hikmeti de öğretir.

Üçüncüsü: Zatı Risaletpenahileri, halkın içtimaî ve ferdi fenalıklarını ve kötülüklerini ortadan kaldırıp bunla­rın yerine onları İslâmın güzel ve yüksek ahlâkı donatır. Ve aynı zaman­da Hak Nizamını gerçekleştirerek, üstün ve sıhhatli cemiyet düzenini meydana getirir.

Şu da açık bir husustur ki, kitap ve hikmet üğretmek, Kur'an-ı Kerimin sözlerini duyurmaktan başka bir iştir. Yoksa böyle olmasaydı bir de Kitabın ve hikmet'in öğre­tilmesinden bahsedilmesine lüzum yoktu. Yalnız tebliğle değil aynı zamanda fiilî ve tatbiki olarak hareket etmek, değişmez bir kuraldır. Aksi takdirde, terbiye etmek ve temizlemek gibi kelimeler kullanılmazdı. Âyet-i Kerime gayet açık bir şekilde Zat-ı Saadetlerine öğretmenlik Ve eğitimcilik görevinin veril­diğive bu islerle de vazifeli bu­lunduklarını bildirmektedir.

 Şimdi nasıl olur da Kur'an-ı Kerimin bu kadar açık ve mükerrer beyanlarına rağmen, bir kimse kalkıp da bu iki şeyin yani öğretmenlik ve eğitimciliğin risaletin bir par­çası olmadığını söylemeye cesaret eder? Ve Hazret-i Re-sulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve Sellem'in bu işler için görevlendirilmediğini, kendi şahsî düşüncesine göre böyle hareket ettiği iddiasında bulunabilir? Bu gibi sapık fikirleri kabul ede­miyece­ğimize göre, Kur'an-ı Kerimin sözlerini duyurmakla beraber Zatı Saadetlerinin beyan buyurdukları sözlerin de kitabı öğretmek ve hikmeti öğ­retmek için olduğu açıktır. Zatı Risaletpenahilerinin yüce hal ve harekâtından fertlerin ve içtimaî kütlelerin Huzuru Saadette terbiye olmaları lâzımdır. Peygamberimizin mukaddes sünnetinin Allah terefından olduğunu kabul eylemek ve boyun eğmek bir iman ve bir vicdan borcu­dur. Yoksa bu gerçekleri kabul etmeyip, inkâr yoluna gitmek, risaletin kendisini kabul etmemeye denk bir küfür değil midir?

 

B. Resulün kitabı açıklayıcı vasfı.

Nahl suresinde Hak Taalâ buyurmuştur:

"(Ey Peygamber) Biz sana hatırlatmayı (zikr) da öğ­rettik ki, nazil kılınmış bulunanı halkın kendilerine açık­lamış olasın."

(Nahl: 44).

Bu âyeti kerimeden apaçık bir şekilde anlaşılıyor ki, Nebî sallallahü aleyhi ve selleme emanet edilmiş olan kutsal vazifelerden biri de Kur'an-ı Kerim'deki Hak Taalânın insanlık için emir buyurduğu yüce kanunları ve hidayetleri açıklamaktır. Herhangi bir akıl sahibi olan kimse dahi anlar ki, bir sözü anlatmak veya bir kitabı öğretmek sadece bu sözlerin tekrarlanması ile mümkün olmaz. Mukaddes kitabın açıklanması ve anlatılması bir ihtiyaç ve bir zarurettir. Açıklamak ve anlatmak bir ihtiyaç ve bir zaruret olunca, bu vazifeyi yerine getiren kimse, bu kitapta ifade edilen yüksek ve derin manalı mefhumları açıklayacak ve bazı sözler ilâve edecek ve bu manaları yepyeni kelimelerle anlatacaktır. Ancak bu şekilde kitabın mahiyeti daha iyi anlaşılabilir. Hatta kitapta amelî (pratik) olarak gösterilmesi gereken konular olursa, kitabı açık­lamakla vazifeli kılınmış olan kimse, bu hususları bizzat amelî olarak göstermek (Practical Demonstration) yolunu seçecektir. Böyle bir usulü uygulama alanına koymak suretiyle kitabın mefhumu en güzel bir tarzda anlatılmış olur. Eğer bu şekilde bir usule müracaat edilmemiş ol­saydı kitabın yüksek ve derin manalı mefhumunu anla­mayanlar boyuna sual sormak zorunda kalacaklardı.

Şimdi şöyle bir mesele de kendini hissettirmektedir. Acaba Kur'an-ı Kerimin sözlerini ve mefhumunu açıkla­mak ve anlatmak hususunu Zatı Saadetleri kendi ihtiyar­ları ve şahsî arzularına göre mi yerine getiriyorlardı? Yoksa Hak Taalâ, Zatı Saadetlerine bu mevzuda ayrı bir talimat mı vermişti?

Bu noktada görüyoruz ki, Hak Taalâ, kendi Resulüne kitap indirmekteki maksadını açıklarken, Resulün kendi düşünce ve fiilî ile açıklama yapmasının lâzım geldiğini bildirmiştir. Şayet, böyle olmasaydı Zatı Saadetlerinin Kur'an-ı Kerimi anlatma ve açıklama hususiyetleri, ken­dilerinin peygamberlik görevinden ayrı tutulur muydu? Zatı Saadetleri de vahyolunan Kur'an-ı Kerim âyetlerini tefsir etmekten ve her türlü açıklamaktan sakınıp çekin­mezler miydi? Şimdi bu gerçeği kabul etmekten uzak­laşmak acaba risaleti kabul etmemekten başka ne ile izah edilebilir?

 

C. Resûl'ün önderlik vasfı ve örnek olma hususi­yeti.

Al-i îmran suresinde Hak Taalâ buyurmuşlardır ki:

"(Ey Peygamber) Söyle: Siz Allahı severseniz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin... Söyle: Allaha itaat ediniz ve Resule de... Eğer dönerseniz elbette ki Allah kafirleri sevmez."

(Al-i İmran: 31 - 32).

Sure-i Azab'da da şöyle buyurulmuştur:

Elbette ki, sizlerden Allahı ve Ahiret gününü isteyen kimselere Resulullah'da en güzel örnek vardır.

(Ahzab: 21)

Bu iki aziz âyet-i kerimenin her ikisinde de Hak Taalâ kendi Resulünün önder edinilmesini ve örnek alınması gereken en mükemmel bir insan olduğunu bildirmiştir. Resule candan ve gönülden bağlanmayı emrediyor. Yal­nız O'nun yaşayışının örnek alınması isteniyor. Gayet açık bir şekilde anlatılıyor ki, Cenabı Hakkın bizden ümi­dini keseceği şekilde hareket etmiş olmayalım. Hak sev­gisini kazanmak isteyenler için yapacak başka bir iş kal­masın, deniyor. Bu İlâhî tebliğe karşı gelmelerin cezası da küfür damgası ile damgalanmaktan başka bir şey olmadığı bildiriliyor. Şimdi buyurun bakalım, Zatı Risaletpenahileri kendi kendilerine mi önder ve rehber olmuşlardır? Yoksa Hak Taalâ mı O'nu bu makama çıka­rıp önder ve rehber kılmıştır?

Eğer Kur'an-ı Kerimin bu apaçık ve asla şüphe kabul etmez emirlerini gözönüne alarak Zatı Saadetlerinin Hak Taalâ tarafından bütün insanlığa önder tayin edildiğini kabul gerekirse, pek tabiidir ki, Onun her türlü hal ve ha­reketine uymamız gerekir ve yine O sevgili peygamberin yaşayışını örnek yaşayış diye kalbimize nakşetmemiz lâzımdır. Bu güneşten daha belirgin hakikat nasıl inkar edilir ve nasıl kabul edilmek istenmez?

Şimdi şöyle bir iddiada bulunmanın ne kadar akıl ve feraset dışı bir anlayış olduğunu söyliyebiliriz: "Resulü Örnek edinmek Kur'an-ı Kerimi örnek edinmek değildir." Böyle idrâk ve iman dışı bir şey sözkonusu olsaydı, Kur'an-ı Kerim'de "Fe'ttebi'ûniy": (bana tabi olunuz) "Fe'ttebi'u'l - Kur'âna: (Kur'ana tabi olunuz) yerine dedi.

İşte bunun içindir ki, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin yaşayışı en güzel örnekdir diyen Allah kelâmın­dan başka hangi mâna geçerli ve sahih olabilir?

 

D. Resûl'ün teşriî (kanun koyma) vasfı.

A'raf suresinde Hak Taalâ, Peygamberi sallalahü aleyhi ve sellem hakkında buyurmuştur ki:

"Onları doğru yola götürür, eğri yoldan men eder, kendilerine teiniz şeyleri helâl kılar. Ve yine kendîlerine pis (habis) şeyleri haram eder. Sırtlanndaki ağır yükleri kaldırır ve zincirlerini kırar."

(Araf: 157)

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Hak Taalâ, açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve selleme teşri yetkisi (kanun koyma hakkı) (Legistatice Powers) vermiştir.

Allah tarafından emir ve yasak, helâl ve haram kıl­mak yalnız ve sadece Kur'an-ı Kerimde bildirilenler kadar değildir. O aziz peygamber, Kur'an-ı Kerimin ışığında haram ve helâli tayin etmiştir. O'nun hüküm verdiği ve yahut da yasakladığı şeyleri de Allah Taalânın kendisine vermiş olduğu yetkilerle yapmıştır.

Bu bakımdan, Sünneti Seniye de ilâhî Kanunun bâr parçasıdır. Bu husus Haşr suresinde daha açık ve daha kesin bir şekilde belirtilmiştir:

"Size gönderilmiş (verilmiş) bulunan Resulü kabul edin, sarılın ve O'nun yasakladığı şeylere de son verin. Allahtan da korkun (çekinin) Elbette ki Allah şiddetli azab edendir."

(El – Haşr: 7)

Bu iki âyet-i kerime üzerinde düşünürsek hiçbir za­man ve hiçbir şekilde, Kur'an-ı Kerimin tamamiyle helâl ve haramı emr ve nehyi beyan ettiği neticesine varama­yız. Böyle bir ifade Kur'an-ı Kerimin tevilidir de diyemeyiz. Belki bu Allah kelâmının bir izahıdır. Allah Taalâ emr ve nehy, helâl ve haram hususunda Resulünün ef'âlini bütün insanlık için bir ve bir ölçü kılmıştır. Her hususu olanca teferruatiyle Kur'an-ı Kerimde beyan buyurmamıştır. Bu esas bilinen bir gerçek olduğuna göre bir insan kalkıp da nasıl o büyük ve emsali olmayan peygamber için, hata ve yanlış isnadında bulunabilir? Bu çirkin ve sefil iddia as­lında Allahu Taalâ'ya yöneltilmiş olmaz mı? Ve hele Allahu Taalâ unutmuş da Resulullah bu usulleri kendili­ğinden yapmıştır denebilir mi?

 

E. Allah Resulünün Hakimlik (yargıçlık) vasfı.

Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, birçok yerde ve gayet açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve sellemin hakimlik yapmasını beyan etmiştir. Misâl olarak bir kaç âyeti keri­meyi gözden geçirelim:

"İşte, biz sana Kitabı hak ile gönderdik ki, bu Kitapla Allahın sana gösterdiği gibi, halk arasında hüküm vere­sin."

(Nisa: 105)

"(Yâ Muhammed) ve söyle, Allahın nâzil kılınış bu­lunduğu kitaba imân eyledim. Sizin aranızda da adaleti yayayım diye emir aldım."

(Eş – Şûra: 15)

"Onlara ne zaman "Allahın nazil kılmış bulunduğuna ve Resûl'e gelin" dense münafıkların senden öyle bir çekilip uzaklaştıklarını görürsün ki..."

(Nisa: 61)

"Hayır Senin Rabbına and olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmamazlıkta seni hakem kılıp verdiğin hü­kümlere hiç bir şekilde sıkılmadan, tam bir itaatle sana bağlanmadıkça iman etmiş olmayacaklar."

(Nisa: 65)

Bu ayet-i kerimelerden açık olarak anlaşılıyor ki Nebi sallalahü aleyhi ve sellem, kendiliğinden ortaya çıkmış yahut da müslümanlar tarafından seçilmiş bir hakim du­rumunda değildir. Bir mümin, Allah Resulünün tebliğ et­tiği Risalete inandığı gibi o yüce peygamberin hâkim ol­duğuna da iman etmesi gerekir. Bu şekildeki bir itikat, İmanın en mühim bir şubesi ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu şekilde İman edilmedikçe, mükemmel bir itikata sahip olunması imkânsızdır. Allah Resulüne karşı niçin ve ne­den demeden itaatte bulunmak ise farzdır. Dördüncü ayeti kerimede "Allahın nazil kılmış bulunduğu Kur'an" ve "Resul" den ayrı ayrı kelimelerle açıkça söz edil­mektedir. Buradan da kesin olarak anlaşılıyor ki, bu iki şey ayrı ayrı ve müstakil olarak birer kaynaktırlar. Birin­cisi Kur'an-ı Kerimdir ki, kanun olmak bakımından bir kaynaktır. ikincisi de Resul ve hâkim olmak bakımından bir kaynaktır. Bunların herhangi birinden dönmek ve bunların herhangi birinden karşı yüz çevirmek küfrü ge­rektirir. Mümin olmaya engel olur.

Son ayeti kerimede hiç bir şüpheye yer bırakmadan şu gerçek de bildirilmiştir: Allah Resulünün hakimliğini tam olarak ve en ufak bir itiraza kapılmadan kabul etme­yen kimse katiyyen mümin olamaz. Hatta Allah Resulü­nün vermiş olduğu hükümlerden bir kimsenin kalbi sıkıl­dığı takdirde iman. sahibi olmuş sayılmaz. Tâ ki içinden yani kalbinden bu olumsuz duyguyu kazıyıp atmadıkça...

 

F. Allah Resulünün hükümdarlık, idarecilik ve       amirlik vasfı.

Kur'an-ı Kerimde şu husus dahi gayet belirli bir şe­kilde tekrar tekrar bildirilmiştir: Nebi sallallahü aleyhi ve sellem, Allah tarafından tayin edilmiş bir idareci ve bir amirdir. Bu vazife de Zatı Saadetlerine riaalet ile birlikte verilmiştir.

"Hiçbir Resul göndermedik kî, ancak, Allahın izni ile kendisine itaat edile."

(En – Nisa: 64)

"Her kim, Resûl'e itaat etmiş olursa elbette ki, Allaha da itaat etmiştir."

(En – Nisa: 80)

"İşte sana biat edip sarılanlar, muhakkak Allaha da biat edip sarılmışlardır."

(El – Feth: 10)

"Ey iman etmiş bulunan kimseler: Allaha itaat ediniz, Resulüne de itaat ediniz ve amellerinizi boşa çıkarmayı­nız."

(Muhammed: 33)

"Ne mü'min bir erkeğe ne de mü'min bir kadına şu hak düşmez ki, Allah ve O'nun Resulü bir işte muhakeme yapıp da hüküm verdikten sonra itiraz etmiş olsunlar. Her kim Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse elbetteki apaçık bir dalâlete düşmüş olur."

(El – Ahzab: 36)

"Ey iman etmiş olan kimseler! Allaha itaat ediniz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz. Ve kendi içinizden olan "ululemr" e de. Bir şey hakkında aranızda ihtilafa düşer­seniz ve siz Allah ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bunu Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz."

(En – Nisa: 59)

Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Allah Resulü kendi kendine ortaya çıkıp "ben idareciyim, ben hâkimim, ben amirim" diyen bir lider değildir. Yahut da "halk beni seçip bu makama getirmiştir" diye iddia etsin: Gerçek olarak, O, Allahu Taalâ tarafından böyle bir ma­kama getirilip bu vazifeye tayin edilmiştir. Bu işe de me­mur edilmiştir. Onun bu hakimliği, bu idareciliği ve bu amirliği risaletinden ayrı, risaletinin dışında bir şey değil­dir. O, Resul olunca, bu vazifeler de Allah tarafından kendisine verildi. Allah tarafından O'na itaat ve O'nun huzurunda boyun bükmek emri verilmiştir. O'na itaat et­mek aynen ve aslında Allaha itaat etmektir. O'na biat etmek de aynen ve aslında Allaha itaatetmek olur. O'na itaat etmemek ve karsı gelmenin tek ve kesin manası, Allaha itaat etmemek ve Allaha karşı gelmektir. Böyle bir durumda insanın her işlediği amel gayrı makbul olup Allah indinde bir kıymet taşımaz.

Aynı zamanda, Ehl-i imana (Ehli imandan maksat bütün ümmet efradı ve ümmetin başındaki idarecilerin hepsidir) kendi işlerinde ve muamelelerinde istedikleri gibi hareket edip işlerini kendi diledikleri şekilde hallet­mek hakkı verilmemiştir.

Son âyet-i kerime, şu gerçekleri de kesin olarak or­taya koymuştur. Birbirini arka arkaya takip eden üç itaat için hüküm verilmiştir:

1.     Evvela ve başta Allahu Taalâya itaat.

2.     Bundan sonra Resul'e itaat.

3.     Daha sonra da "ulul-emr'e" itaat.

Bu cümlelerden ilk önce şu nokta anlaşılır ki, Resul "ulul-emr"e dahil değildir. Belki Resulün derecesi ulul­emr'den daha üstün ve ulul - emr'den ayrıdır. Resulün derecesi Allahtan sonra ikinci gelmektedir.

Bu mevzud'a önemli olan nokta şudur: Ulul - emr ile bir ihtilâf ve bir anlaşmazlık olabilir, fakat Allah Re-sulü ile katiy­yen ihtilaf çıkarılamaz. Ve aynı zamanda ortaya çıkmış bulunan her husustaki ihtilafın halli için iki merci vardır: Birincisi Hak Taalâ, ikincisi de Allah Resulüdür. İhtilafı haledecek merci yalnız ve sadece Allah olsaydı o zaman ayet-i kerimede bahsi geçen "Resulü" kelimesi­nin söylenmesine ne lüzum vardı ve bu ifadeden başka ne anlaşılabilir?

Ayet-i kerimedeki "Allaha havale ediniz" emrinden ve "ihtilaflarınızda Allahı merci tanıyınız" ifadesinden maksat da elbette ki Kur'an-ı Kerim'dir. Yani Allah Kita­bından başka bir şey değildir. "Resule havale ediniz, ihtilaflarınızda Resulü merci tanıyınız" demekten maksat da Resulü Ekremin, saadet asrındaki ulvi hayatlarıdır. Allah Resulünün ahrete teşriflerinden bu yana bu merci ancak sünnettir.[79]

 

SÜNNETİN KANUN KAYNAĞI OLMASI ÜZERİNE

ÜMMETİN İCMAI

 

Biz eğer Kur'an-ı Kerime hakkiyle inanır da, kendi uydurduğumuz fikir ve nazariyelerin bataklığına saplan­mazsak, o zaman göreceğiz ki, Kur'an-ı Kerim açık, kesin ve şüphe kabul etmez bir şekilde şu gerçekleri ortaya koymuş bulunmaktadır: Allahın Resulü, Sallallahu aleyhi ve sellem, bütün bir insanlığa gönderilmiş bulunan, bir Muallim, bir Mürebbi, (Öğretmen ve eğitmen), bir önder, bir Lider, bir Rehber, Allah Kelâmının bir açıklayıcısı, bir Şari ve Kanun yapıcı (Law giver), bir Hakim, bir İdareci ve Âmir, bir Başkumandan vasıflarını da taşımaktadır. Allah Resulü bu vasıflanrı Kitab-ı Kerime istinaden Risaletin ayrılmaz bir parçası olarak elde etmiş bulunu­yor. İlahî Kelâmdaki bu apaçık görülen gerçekler, Sa­habe-i Kiram devrinden bu güne kadar bütün müslümanlar tarafından ittifakla kabul edilmiş ve benimsen­miştir. Buna göre, yukarıda bahsedilen bu va­sıflar dairesinde Zatı Saadetlerinin bütün yaptığı işler, davranış ve fiiller Kur'an-ı Kerimden sonra ikinci kanun kaynağı (Source of law) dır.

Sünnetin kanun kaynağı kabul edilmesinin kararlaştı­rılmış olmasından sonra şu soru meydana çıkar: Sünneti belirtmek, ve bunu açığa çıkarmanın usulü nedir? Hangi vasıtalarla ve nelerle biz sünneti elde edeceğiz?

Bu sualin cevabı olarak, şunu arz edeceğim ki, bu­gün on dört asırdan bir çeyrek kadar az bir zaman geç­miştir. Bu soru yalnız devrimizin müslümanlarına özgü olmayıp her devirde aynı soru söz konusu edilmiştir. Bir buçuk bin seneye yakın bir zaman önce Resulullaha Peygamberlik verilmiştir. O zamandan günümüze kadar sünnet nasıl devam etmiş ve bırakılmamıştır? Bu hu­susta iki tarihi hakikat vardır:

 1. Birincisi şudur ki: Kur'an-ı Kerimin talimi ve Haz­ret-i Munammed Sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti üzerine İslama mahsus yaşayışın başladığı ilk günden beri bu tâlim ve bu usul gayet canlı olarak günümüze kadar zincirleme devam edegelmiş ve ayakta tutulmuş­tur. Yaşayışta bir gün bile bu tarz tatbikatın arası kesil­memiş ve kesintiye uğramamıştır. Bütün İslami yönetim işleri de buna. göre yürütülüp gitmiştir. Bugün, bütün dünyada yaşayan müslümanları aki­delerinde, düşünce tarzında, fikirlerinde, ahlâk ve âdetlerinde, ibadet ve mu­amelelerinde, yaşayış nazariyelerinde ve hayat yolla­rında bu esas bütün titizliği ile gözönüne alınmıştır. Bu hususta bazı ihtilaflar varsa da bunlar arasında yine bir ahenk mevcuttur. Bu şekilde, bütün yeryüzüne yayılmış bulunan müslümanlar bir ümmet olmak vasfını bu -kop­maz bağ sayesinde kazanmışlardır. Bu geniş camianın ümmet olma temeli de yine bu cevher olmuştur. Buradan şu mesele de sabit oluyor ki, muaşeret usulü üzerine yürürlükte olan bir sünnet vardır. Bu sünnet yüzlerce senedenberi zincirleme bir şekilde devam ettirilmiştir. Bu sünnat kaybolmuş bir şey değildir ki, biz onu aramak, bulmak ve elde etmek için uğraşalım? Buna kavuşabil­mek için karanlıklarda uğraşıp didinelim?

Yukarıda geniş olarak anlattığımız gibi, Nebi Sallallahu aleyhi ve sellem, kendi devri saadetlerinde müslümanlar için, sadece bir vaiz, bir mürşid ve bir tari­kat şeyhi değildi. Belki fiili olarak, islâmî cemaatın, yani İslâm ümmetinin lideri, Önderi, rehberi, yol göstericisi, amiri, idarecisi, hakimi, kanun koyucusus, terbiye edicisi, muallimi idi. Her ne şekilde olursa olsun, akide ve düşün­ceden tutun da fiili yaşayışın bütün noktalarına kadar, islâm camiasını oluşturan yalnız Zatı Saadetleridir. Zatı Risaletpenahilerinin bildirdikleri, öğrettikleri, kararlaştır­dıkları usuller ve yollar üzerine İslâm camiası oluşmuş bulunuyor.

O yüce peygamberin öğrettikleri sadece namaz, oruç ve hac gibi işlere sınırlı değildir. Bunları öğretmekle işi bitirmemişlerdir. Müslünanlar da sadece vaaz dinlemek ve öğütlere kulak asmakla kalmamışlardır. Vaaz-ı dan sonra da müslü­man­lar kendi hallerine bırakılmamışlardır. Halbuki gerçek tamamen başkadır. Zatı Saadetlerinin Öğrettikleri namaz, derhal mescidlerde, camilerde bir cemaatin oluşmasına sebep olmuş ve müslümanlar bu usulü ayakta tutmuşlardır. Yine aynı şekilde evlenmek aile kurmak, talak ve miras hususlarına ait, Zatı Saadet­lerinin kararlaştırdıkları kanunlara, derhal müslüman ai­leler uyarak, işlerini bu kanunlar üzerine tanzim etmek yolunu tutmuşlardır. Alış verişte de Zatı Risaletpenahilerinin kararlaştırdıkları İslâm iktisadına ait kanun ve nizamlar, çarşı ve pazarda geçerliilik kazanmış, herkes tarafından da benimsenmiştir. Adlî işlerde ve ihti­lafların halledilmesinde Zatı Saadetleri ne yapmışlarsa islâm hukukuna temel ve kaynak teşkil etmiş ve bütün İslâm memleketlerinde tatbik edilmiştir. Muharebelerde ve dış devletlerle münasebetlerde Zatı Saadetlerinin tu­tumu devletlerarası hukukun doğmasına sebebiyet ver­miştir. Hülâsa, topyekûn İslâmî yaşayışta ve islâmi hayat nizamında o mukaddes peygamberin yaptıkları işlerin her cephesinde İnsanlığın Efendisinin Sünneti'nin yürürlükte olduğu görülmüştür. Zatı Saadetleri, Sünnetini ya kendi devirlerinde tamamen yürürlüğe koymuşlar yahut da kendilerinden sonra bu sünnet üzerine kararlar verilmiş­tir. Buna göre Zatı Risaletpenahilerinin sünneti islâmın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Çünkü Allah Resulü ken­dileri bu hususu İslama bir cüz yapmışlardır.

 İşte Sünnet diye bilinen malum ve genel geçerliliği olan bu örf ve âdetlerdir ki, camiden iktisadî hayata, adalet, hükümet daireleri, devletlerarası hukuka kadar, müslümanların sosyal yaşayışlarının bütün şubelerinde Zatı Saadetlerinin amelî olarak başladıkları işler kendile­rinden sonra Hulefa-i Raşidin tarafından devam ettirilmiş ve zamanımıza kadar da sosyal hususlarda süre getiril­miştir. Son asra kadar da hiç bir kesinti olmadan zincir­leme sürüp gelmiştir. Son zamanlarda bir kesinti olmuşsa da bu kesinti ancak hükümet, adalet, umumî kanunlar ve idarî işlerde olmuştur ki, bu durum işleri karma karışık bir hale getirmiş ve içinden çıkılmaz bir şekle sokmuştur.

Sünnet hususunda, bir tarafta istinadlı hadislerin ri­vayeti diğer tarafdan da mütevatiren süregelen ümmetin yaptığı işler ve tuttuğu ameller vardır. Bunların her ikisi de birbirlerine uymakta ve mutabakat etmektedirler.

3.      İkinci tarihi gerçek de şudur ki, Nebi Sallallahu aley hi ve sellemin devri saadetlerinden sonra da her zaman müs­lümanlar şu konu üzerinde titizlikle durmuş­lardır: Sünnetin sabit bir halde tesbit edilebilmesi için çok büyük ilmî çalışmalar yapılmış ve bu uğurda büyük gay­retler sarfedil­miştir. Burada bir de şu husus vardır ki, yukarıda bahsettiğimiz belli ve genel geçerliliği olan sün­netler ile bilinen ve mutaaref sünnetlerden başka diğer bazı sünnetler de vardır. Bu ikinci kısım sünnetler Zatı Risatetpenahilerinin devri saadetlerinde pek bilinen ve genel geçerliliği olmamışlardır. Bunlar muhtelif zaman­larda, Zatı Risaletpenahilerinin ihtilaflar hakkındaki çö­zümleri, bazı nasihatleri ve öğütleri, bazı emir ve nehiy­leri, bazı takrir ve beyanları,[80] müsaadeleri, yahut da ame­len gösterip duyurdukları şeylerdir. Ancak bazı özel kişiler bunları biliyorlardı. Umum halk bunları bilmiyor­lardı.

Bu sünnetlere ait bilgiler, halk arasında dağılmış bu­lunuyordu. Ümmet efradı Zatı Saadetlerinin devrinden ve ahrete teşriflerinden sonra bunları toplamaya başladılar. Hemen işe koyulup o mübarek hadis-i şerifleri islâm ül­kelerinin dört bucağından topladılar. Nitekim, o zaman­dan beri, halifeler, idareciler, âmirler, hâkimler, müftüler, hatta avam halk bile kendi işleri gereği bir çok mesele­lerle karşılaşıyorlardı. Bu meseleleri ne şekilde değerlen­direceklerini düşünmeden önce, acaba Zatı Saadetleri bu iş hakkında ne gibi bir hüküm vermiştir diye titiz bir araş­tırmaya girişiyorlardı. Eğer böyle bir emir ve hüküm varsa ona göre hareket ediyorlardı. Olmadığı takdirde ise o zaman diğer çarelere baş vuruyorlardı.

Yaşanılan hayatın her şubesinde cereyan eden ha­diseleri İslâma göre değerlendirmek ihtiyacı, "Sünnet" i aramayı gerektirdi. Ve bu çalışmalar Hadis ilminin doğ­masına yol açtı. Böylelikle Sünnet hakkında bilgisi olan kimseler araştırıldı. Böyle bir bilgisi olan şahıslar da bu bilgilerini başkalarına duyurmayı ve başkalarını haberdar etmeyi kendilerine bir vazife bildiler. İşte bu iş Hadis riva­yetlerinin başlangıcını oluşturdus. Hicretin 11 inci sene­sinden itibaren işe girişildi ve hicretin üçüncü hatta dör­düncü yüz yılına kadar bu çalışmalar devam etti. İslâm âleminin her tarafında dağınık bir halde bulunan Hadisler toplandı. Bir araya getirildi. Hadis konularını düzenle­yenler, her türlü karışıklıkları bertaraf edebilmek için en zor usullere baş vurdular. Nitekim, bir hakkı isbat yahut da iptal eden herhangi bir Sünnet, veya helâl ve harama ait bulunan yahut da birisinin ceza görüp görmemesine ait olan kısacası bütün ahkâm ve kanunlar kaydedildi. Bunlar hakkında İslâm hükümetleri, adalet makamları, fetva daireleri, o kadar titizlikle durdular ki, her kim kalkıp da (Zatı Saadetleri şöyle buyurdu. Kale'n - Nebiyyü sallallahû aleyhi ve sellem) dedi mi, hemen hâkim, kadı veya müftü onun sözüne itibar eder ve bu söz üzerine hüküm verirdi. Bu defa bu mevzuların üzerinde daha da titizlikte duruldu. Ahkâma ait olan Sünnetler üzerinde inceden inceye incelemeler ve eleştiriler yapıldı. Riva­yetlerin zincirlerine dikkat edildi. Rivayetler arasında da incelemeler başladı. Bütün bunlar yapıldıktan ve bütün malzemeler toplandıktan sonra, incelemelere girişildi. Rivayetler sağlam bulunduğu takdirde kabul edildi. Yahut da rivayet sahiplerinin vaziyetleri şüpheli görülerek kabul edilmedi. Bundan sonra sünnetlerin sıhhat ve doğruluk derecelerini ölçen kaide ve ölçüler hususunda artık her­kes aynı fikre sahip oldu. Sünnetlerin kanun kaynağı olması dolayısiyle, her işte, adalet işlerinden, hükümet muamelelerine kadar Sünnet göre hüküm vermek yoluna gidildi. Bunun için yapılan araştırma ve incelemelerde katiyyen müsamaha ve ihmal gösterilmedi.

Bu hususları tahkik etmenin ve incelemelerin usulü ortaya kondu. Bu ilmî ve usule uygun çalışmaların neti­celeri İslâmın ilk Hilâfet devrinden, zamanımıza kadar, nesilden nesile zincirleme bir şekilde, bize kadar manevî bir miras olarak gelmiştir. Arası kesilmeden, her nesil tarafından muhafaza edilmiştir.

Bu iki gerçeği, bir kimse iyi anlarsa ve sünneti tahkik etmenin usul ve kaidelerini ilmî bir şekilde mütalâa ederse, halledilmesi zor görünen bu çok mühim mese­lede kendiliğinden halledilmiş olacaktır.

 

III

HÜLAFA-İ RAŞİDİNİN UYGULAMALARI VE ÜMMETİN

MÜCTEHİDLERİN ÇÖZÜMLERİ

 

Üçüncü kaynak[81] hülefa-i raşidinin uygulamalarıdır. peygamber sallallahU aleyhi ve sellemden sonra, Hülefa-i

Raşid'in İslâm devletini ne şekilde idare ettiklerine dair rivayetler, tarihİ misaller pek canlı olarak Hadis, tarih ve siyret kitaplarında yer almıştır. Bunların her biri bizim için birer örnek olmak özelliğiniini taşımaktadır.

İslâmın tâ başından bu güne kadar, dinî ahkâm ve emirle anlatılması hususunda, Sahabe-i Kiramın (radiyalahü teâlâ anhüm) ittifak ettikleri usul gözönünda bulundurulmuştur. Buna istilahta "icma" denir. Anayasa ve kanunî işlerde de Hülefa-i Raşidin, Sahabilerle müşa­vere etmişler, onlara fikir danışmışlardır. Bu müşaverele­rin ve danışılan fikirlerin neticesi, bizim için delildir. Yani onların vardıkları isabetli ve sağlam karara bağlı bulun­mak lazımdır. Nitekim, Sahabilerin bir iş hakkında ittifakla vardıkları karar, gerekçeli kanun ve gerekçeli çalışma kaidesi olmuştur. İslâmın bu ön saftaki temiz zümresinin vardıkları kararlar arasında ihtilaf mevcud olduğu tak­dirde ve böyle bir meselede iki veya ikiden fazla muhtelif ifade şekilleri olabileceğini hesaba katmak lâzım gelir. Yine bu şekildeki muamelatta (uygulama)da bir söz ile diğer bir söz arasında ihtilaf alabilir. O zaman bu iki sö­zün her ikisine de itibar edilebilir. Söyle bir hüküm de çıkabilir ki, bir kere Zatı Saadetleri, zaman ve zemin ica­bına ve meselenin vaziyetine göre böyle hüküm vermiş­ler, diğer bir defa da aynı meseleye benzer bir meselede yine zaman ve zemin icabı başka türlü hüküm vermişler­dir. Fakat Sahabiler arasında ittifak olursa şurası anla­şılmış olur ki, bu işin bir tek çözüm şeklinden başka bir şekli olamaz. Zira Sahabiler doğrudan doğruya Allah Resulünün sallallahü aleyhi ve sellemin talebeleri mahi­yetindedirler. Onun elinde terbiye görmek gibi eşsiz bir imkanın sahibidirler. Onlar hiçbir zaman ittifakla ne mu­amelatta hata ederler, ne de doğru yolu eğri yolla değişti­rirlerdi.

Ne de doğruyu bildikleri halde eğriyi kabul edecek kimselerden idiler.

Dördüncü kaynak ise, Ümmetin müctehidlerinin çö­zümleridir. Bu zevat, kendi ilim ve basiretlerini kullanarak muhtelif kanuni meseleleri aydınlatmak ve açıklamak yolunu tutmuşlardır. Bunların içtihadları hüccet olmasa bile fakat yine de İslâm Anayasasının ruhu ve usulü ola­rak bilinmeli ve bizim için en iyi rehberlerden sayılmalı­dırlar.

İşte bizim Anayasamızın ve kanunlarımızın temelini bu dört esas kaynak oluşturur. Şimdi biz islâm Anayasa­sını yazmak ve kâğıt üzerine kaydetmek istersek, bu dört kaynağın kaidelerini gözönünde bulundurmamız icap eder. Meselâ İngilterede halk yeni bir Anayasa hazırla­mak isterlerse, kendilerinin daha önceden ortaya koymuş oldukları kanunları (Statüte Law) ile Örf ve âdetlerine ait medenî kanunlarını (Commun Law) ve eldeki mevcut Anayasalarını (Constitu­tions of the cinstitution) bir arada bulundurup bunların konuyla ilgili kısımlarını bir kâğıt üzerine yazıp tespit ettikten sonra ancak başka bir kanun veya nizam çıkarırlar ve bu şekilde işleri yürütmek yoluna giderler.[82]

 

RESULÜN SÜNNETİNİN KANUN KAYNAĞI

OLMA VASFI

 

Aşağıda Hakim S. E. Rahman Sahib ismindeki bir zâtin yazmış bulunduğu bir mektuba cevap olarak müelli­fin bir uyarısını ve açıklamasını naklediyoruz. Bu mektup Tercüman El - Kur'an'ın sahifelerinde, bahsi geçen Sahib

(Beyefendi) ile Profesör Abdülhamid Sıddıkî ara­sında cereyan etmiştir. Bu mektupta Sünnetin kanun kaynağı olduğuna dair müellifin ileri sürdüğü gayet kıy­metli fikirler ve bu hususla alâkalı konular yer almıştır. Bu bakımdan böyle bir yazıyı okuyucularımıza sunmak, bi­zim için mutluluk verici bir vazife oldu. Bu yazının yazıl­masına sebebiyet veren mektubu burada aynen naklet­meye lüzum hissetmedik. Çünkü aşağıda muhterem mü­ellifin verdiği cevaptan mektupta ne denmek istendiği pek iyi bir şekilde anlaşılmaktadır.

Mektup sahibi muhterem zat, kendi vaziyetini açık­lamış ve sıra ile şu hususlara işaret buyurmuşlardır: Şunlardan 3 nu­maralı husus hakkında bazı sorular yö­neltmişlerdir. Bu işaret edilen hususta, mevcut yanlış anlayışlara göre bazı istekler ortaya çıkmıştır. Bu se­bepten dolayı biz de bu bahse ait bazı meseleleri gün ışığına çıkarmak ve soru sahibi muhterem zata arzetmek isteriz ki, iyi ölçerek, tartarak ve dikkatle bunların üze­rinde dursunlar. Ve bu düşünceden sonra bize de hak versinler.

Sıddıkî sahib, Müctehidlerin tertip ve tasnif etmiş ol­dukları fıkhı yeniden gözden geçirmenin gerektiğini ileri sürüyor. Ve onların bu hususta yaptıkları herhangi bir içtihadi mesele ve istinbat için Kur'an ve Sünnete ne de­rece sadık kaldıklarını veya kalmadıklarının da üzerinde durmak lâzım geldiğinin tespitini istiyor. Mektup yazan muhterem, iddialarına şu şekilde devam ediyorlar:

"Şu da malumdur ki, Kur'an-ı Hakim'e ait olan hu­suslarda ve ona ait tefsir de hakikaten, herkes müttefiktir. Ve kimse bu husustan ayrılmıyor. Fakat beyefendileri biliyorlar ki, Sünnet meselesi ihtilaflıdır."

Bu beyan edilen kelimelerden biz de şunu anlıyoruz ki, muhterem zata göre, İslami ahkâmın anlaşılması için Kur'an-ı Kerimin zaruri bir kaynak ve dayanak olması hususunda bir diyecek olamaz. Fakat Sünnetin bu vasıfta bulunması hususunda biraz düşünmek lâzımdır. Çünkü bu husus ihtilaflıdır. Bu zatın sözlerinden, ihtilaflı olan hususlar ne gibi mevzulardır? Nelerdir ve hangileridir?

 

SÜNNETİN KANUN KAYNAĞI OLDUĞU HAKKINDA

MÜSLÜMANLAR ARASINDAKİ İHTİLAFLAR HANGİ

MESELELERDİR?

 

Sünneti bizatihi (Yani Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ahval ve fiilleri, emirleri ve nehiyleri) kanun kay­nağı olması hususunda İhtilaf vardır, diye bir gaye mev­cutsa, o zaman biz de şunu arz ederiz ki, bu hakikatin tam aksine ve zıddına bir meseledir. Müslüman ümmetin varlık meydanına çıktığı o mesut günden zamanımıza kadar böyle bir ihtilaf Ehl-i islâm arasında mevcud olma­mıştır ve asla mevcut değildir. Ümmetin hepsi de daima şu meseleyi kayıtsız ve şartsız olarak kabul etmişlerdir: Hazret-i Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, mü­minler için Allahu Taalâ tarafından itaat edilmesi icabeden ve O'nun hükümlerine itaat etmek, emirlerini ve nehiylerini dinlemek ve uymak her müslümana farz kı­lınmıştır. Zatı Saadetleri de bu yolda yürüyerek Müslüman­lara, kendi ahval ve fiillerini, takrir ve beyanları ile öğretmişlerdir.[83]  Biz de ona uymakla vazifelendirilmiş bulunu

yoruz. Yaşanılan hayatın her şubesinde olan her ha­disede yalnız O'nun göstermiş olduğu yoldan yürür ve işlerin çözümlerinde onu takip ediyoruz. Başka türlü çözümlerede izin veremeyiz.

İslâm tarihinde geçmiş olan şu 1381 sene zarfında böyle bir ihtilâf ne zaman ve nerede olduğu bizce bilin­memektedir. Böyle bir ihtilafın mevcut olduğuna dair eki­mizde hiç bir tarihî bilgi ve delil yoktur. Ufak tefek dü­şünce ayrılıkları, pek mevziî ve münferit bir şekilde başka türlü anlayışlar, her zaman ve her yerde, her milletin ara­sında, her zümre içinde olabilen şeylerdir. Bu ümmetin fertleri, hiç bir zaman, ümmetin veya milletin herkes tara­fından kabul edilmiş olan meseleleri hakkında muhalif olma mışlardır; böyle bir şeyi düşünmek dahi yanlış bir şeydir. Böyle alemşümul ve herkes tarafından kabul edilmiş bir konunun açık bir şekilde ihtilaflı olabilmesi doğru değildir. Böyle olduğu takdirde, esasen bu herkes tarafından kabul edilmiş olan konuya, mesele de diye­meyiz. Yine bu türdeki kin ve saldırılardan Kur'an-ı Kerim bile kurtulamamıştır. Kindar iddiacılar işi o derece ilerle­tirler ki, Kur'an-ı Kerimin tahrif edildiğini bile iddîa et­mekten kendilerini alıkoyamazlar. Şimdi biz neye daya­narak Kelâm-ı ilâhinin kaynak ve dayanak olması hak­kında ihtilaf vardır diyebiliriz?

 

SÜNNETİN KANUN KAYNAĞI OLMASI NA ENGEL OLAN İHTİLAFLAR NEREYE SIĞABİLECEKLER?

 

Eğer ihtilaflı Sünnetler kendi başlarına bir tarafta bı­rakılıp dayanak ve başvuru kaynağı olmasalar; ihtilaflar da mevcut olsa bu iş için herhangi bir hususi meselede Sünnet olarak bildirilen şey de ileri sürülürse, o zaman şunu düşünmek lazımdır ki, hakikaten bu şey ispat edil­miş Sünnet midir, yoksa değil midir? Böyle olunca, bu gibi ihtilaf Kur'an-ı Kerimin âyet ve mefhumunun menşe­inde de olabilir. Her ilim sahibi, herhangi bir mesele ve hüküm hakkında Kur'an-ı Kerimde, açık bir emir olduğu veya olmadığı hususunu anlayabilir.

Mektup yazan başvuru kaynağı muhterem, kendileri Kur'an-ı Kerimin tefsir ve yorum ihtilaflarından bahsedi­yor. Bu ihtilafların nereye sığabilecekleri dikkate alın­makla beraber, Kur'an-ı Kerimi haddi zatında başvuru kaynağı ve dayanak olarak kabul ediyor.

Şimdi karşımıza şöyle bir soru çıkıyor: Bu şekilde ayrı ayrı meselelerde Sünnetlerin ispatı ve doğrulanması hususunda ihtilafın olduğu ileri sürüldüğü halde yine de bu Sünnetleri, aslında "fi nefsihi" Sünnet olarak dayanak ve başvuru kaynağı olarak kabul etmeyi niçin düşünü­yor?

Mektup yazan kanun âlimi zat için elbetteki, Kur'an-ı Kerimin herhangi bir hükmünün muhtelif şahıslar tarafın­dan muhtelif yorum ve tefsirleri olabilir. Bir kimse idarî yahut da adli işlerde bu yorum ve tefsirleri dikkate alarak ilmî usul ile hüküm verir. Fakat hüküm verdikten sonra da yine hükme esas olarak, dikkates aldığı hüküm menşeini kendi ilim dairesinde verdiği bu hükmü, hükmü ilâhiye dayandırır. Halbuki kendi verdiği hüküm, hükmü ilâhinin kendisi değildir. Bu hüküm hakkında böyle bir iddiada bulunamaz.

Bu şekilde Sünnetin doğrulanması hakkında da ilmî vasıtalar kullanılır. Herhangi bir mesele hakkındaki Sün­net, bir fakihin veya bir kanun koyucunun (Legistator) yahut da adalet hakiminin indinde sabit olunca, bu hü­küm esasta Resulün hükmüdür. Kat'î olarak bunu söyle­mese dahi — ki verilen bu hüküm Resul tarafından verilmştir — verilen hüküm Resulün hükmüne dayanarak verilmiş olduğuna göre yine Resulün hükmü demektir. Her iki şeklin, ikisinde de şu mesele zarurî olarak ihtilaflı olur: Hakikatte bu hükümlerin hangisi aynen Allahın hükmü veya hangisi aynen Resulün hükmüdür? Bence böyledir. Acaba sizce nasıldır? Fakat benim de sizin de Allah ve O'nun Resulüne ait olan son dayanağı (Final Authority) kabul eder inanırsak, bizim aramızda ihtilaflı bir husus kalmaz. O zaman Allahın ve O'nun Resulünün hükmü de kendi yerinde bizim için kanun olup, kabul edilmesi ve uyulması lazım gelen kanunun esası ve te­meli olur.

Buna dayanarak, ben S. E. Rahman Sahibe şu me­seleyi anlatmak istemekten özür dilerim. Fıkıh meselele­rinde, kendileri, Kur'an-ı Kerimdeki tefsir ve yorum ihtila­fını kabul etmekle beraber, Kur'an-ı Kerimi kanun baş­vuru kaynağı ve dayanak kabul ediyorlar da Sünneti de aynı şekilde kabul etmekten niçin çekiniyorlar? Sünnet meseleleri hakkında ihtilaf olduğunu ileri sürerek - ki ihti­laf da ileri sürülebilir Sün­netin kanun kaynağı olmasını kabul etmekte böylesine düşünceye dalmalarında sebep ne olabilir?

 

UYDURULMUŞ HADİSLERİN BULUNMASI                 GÜVENSİZLİĞE NİÇİN SEBEP OLUYOR?

 

Sahib Hazretleri, Sünnetin dayanak olarak kabul edilmemesi hakkında şöyle beyan buyuruyor: "Bir hayli uydurma hadisler, geçerli olarak, Hadis kitaplarında bu­lunmaktadır." Bu iddiadan sonra şu sözleri de ilâve edi­yorlar: "Uydurulmuş Hadisler hakkında koca koca kitap­lar da yazılmıştır." Zatı Muhterem, bunları söylemekle şunu ortaya atmak istiyorlar: Sünnetin kendisi şüpheli bir şeydir. Olabilir ki, bu şüphe, sözü kısa kesmek isteme­sinden doğmuştur. Belki aslında Zatı Muhterem, böyle bir iddiada bulunmak istememiştir, Fakat iddiada bulunul­muş ise, ben de şunu söylemek isterim ki, bu hususta daha fazla düşünsünler. Ciddi bir incelemeden sonra, inşallah kendileri keşfedeceklerdir ki, Sünnetin şüpheli olduğuna dair delil olarak ileri sürdükleri hususlar, haki­katte Sünnete ait olan aslın korunmuş bulunduğuna ve her türlü şüpheden uzak olduğuna en kesin delildir. Bu deliller Sünnete güven vermek için ortaya konmuştur. Bir parça geç kalmış olmakla beraber şu soruyu sormak mecburiyetindeyim: Acaba hangi geçerli hadis mecmua­ları ve hangi hadis kitapları böyle uydurulmuş hadislerle doludur? Muhtelif muhaddisler, hadis kitaplarını tedvin etmiş (kaydetmiş) olmalarına rağmen, kendi imkânlarının son haddine kadar ince eleyip sık dokumuşlar ve şu nokta üzerinde ittifak etmislerdir: İtimad edilir ve güvenilir Hadisleri bir araya getirsinler ve itimad edilecek şekle koysunlar.

Bu hususta Sihah-i Sitte (Altı hadis kitabı) ve Muvatta'nın ilmî seviyesi o kadar yüksektir ki, ilim erbabı ittifakla bu kitaplara dayanır ve onları her hususta baş vurulacak, şaşmaz ve kiymetli, bir kaynak olarak bilirler.

Yine bir parça geç olsa dahi şunu da söyliyelim ki, bütün Hadis mecmualarına bir kaç tane uydurma hadis gimiş olduğunu farzetsek bile düşünülecek şey Muhte­remin işaret buyurdukları, o koca koca kitaplar bunların hangileridir? Halbuki o koca kitapların mevzuları şudur: Hangi hadisler ne şekilde uydurulup ortaya atılır? Kimler hadis uydururlar? Hadis uydurucusu yalan cı (kezzab) raviler kimlerdir? Uydurma Hadisler nerelere girebilmiş­lerdir? Hangi kitaplardaki hangi hadislere itibar edilemez? Hangi ravilere itimad ederiz ve hangilerine itibar edeme­yiz? "Uydurma" hadisleri "Sahih" hadislerden nasıl ayı­rabiliriz? Rivayetlerin doğrulukları, zayıflıkları ve sakat­lıkları ve saireyi nasıl anlarız? O koca kitaplar vasıtasiyle uydurma Hadisleri ayıklamakla biz öyle bir emniyet ka­zanmış oluruz ki, sanki hırsızlık yapan hırsızları yakala­mış, çalınan mallan onların elinden tekrar almış ve ken­dilerini de hapishaneye tıkmış gibi oluruz. Nasıl ki, çalın­mış mallar ele geçtikten sonra bunların sahiplerini bul­mak için özel bir usul (yöntem) konduğu gibi, ilerde de yapılacak hırsızlıkların yine bu usulle keşfedilmesi sağ­lanmıştır. İşte Hadisler de bu şekilde ayıklanıp uydurma­ları bir tarafa bırakılmıştır.

Fakat hayret edilecek nokta şurasıdır ki, her nasılsa bir kere hırsızlığın olması, emniyetsizliğe sebep olur. Bu emniyetsizlik de her zaman ve her yer için olamaz. El­bette ki, tedbir alındığı zaman böyle bir emniyetsizlik söz konusu edilemez. Şüphesiz ki, bu gibi uydurmalar güveni sarsmış olacaktır. Fakat yaşayışın her yerinde ve her sahasında güvensiz olamayız. Eğer böyle olmasaydı ve hırsızlar yakalanıp tedbir alma imkânı bulunmasaydı biz dünyanın neresinde rahat barınabilirdik? Şimdi nasıl olur da, muhterem yargıç hazretleri, bir hırsızlık vakası olmuş, failleri yakalanmış olmasına rağmen, sırf hırsızlık olmuş diye artık emniyet kalmadığı iddiasında bulunabilirler?

Nasıl olur da fazılı muhteremleri, Sünnet hakkında böyle ilmî bir emniyet tedbiri varken güven sahibi olmak istemezler? Ve hele bu tedbirler hırsızlığa imkân verilme­yecek bir tarzda olunca halâ güvensizlik iddiasında nasıl söz sahibi olurlar?

 

RİVAYETLERİN SIHHATİNİ ARAŞTIRMA USÛLÜ

 

Muhterem, beyefendileri mektuplarının sonunda şu fikrî ileri sürüyorlar:

"Bendeniz, bu hususta ifrat ve tefrit olduğuna kani değilim. Sünen-i Mütevaris (Anane ile gelen Sünnetler) yani ibadetlere meselâ: Namaza, oruca, veya menasik-i Hacca ve saireye ait sünnetler - uydurmalarla karışma­mış ve mahfuz kalmıştır. Fakat diğer hususlara ait Ha­dislerin, hadis rivayetleri ile birlikte dirayet (görgü) üze­rine de kurulmaları icabederken, böyle olmadıklarından onların hüccet olduklarını kabul edebilmek için tarihî eleştiriye taraftarız." diyorlar.

Bu mesele bir yere kadar doğru bir bakış açısıdır. Fakat bu noktada da bazı hususlar vardır ki, ben zatı muhteremi bir parça daha fazla düşünmeye ve incele­meye davet ederim. İhtiyaç hissettikleri tarihî eleştirileri, daha önce Hadis ilmî âlimleri yapmışlardır. Buna da Ha­dis ilmi denmiştir. Hadis ilmi demek, bu tarihî eleştirinin başka bir ismidir. İslamın ilk yüz yılından bu güne kadar bu ilim hususunda o kadar eleştiri ve incelemeler yapıl­mıştır ki, herhangi bir fakih veya muhaddis de şu mese­leye ister ibadetlerde olsun, İster muamelatta olsun veya hangi meselelerde olursa olsun, Resulü Ekrem sallallahu aleyh ve selleme isnad ettirilmiş bulunan herhangi bir rivayeti eleştiri ve incelemesiz hüccet olarak kabul et­meğe hazır olmamışlardır. Bu ilim, hakikatte tarihî eleştiri ve incelemenin en iyi örneğidir. Modern zamandaki tarihî eleştiri metodunun en iyisinin de îyisidir. Bundan daha iyi eleştiri ve incelemenin imkânı da yoktur. Bunun üzerine herhangi bir ilerleme ve ileri gitme (improvement) yap­mak imkânı da kalmamıştır. Belki bunu da söyleyebiliriz ki, Hadis âlimlerinin eleştiri ve inceleme usulleri öyle in­celikler ve öyle kılı kırk yarma şeklinde olmuştur ki, za­manımızda bile tarihi eleştirmenlerinin zihinlerine bile sığamıyacak kadar ileri gidilmiştir,

Bu mevzuda şu gerçeği de korkmadan ve çekinme­den söyliyebiliriz ki, dünyada yalnız ve sadece Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellemin Sünnet ve Siyret ve O'nun devrinin tarihî olayları kadar hiç bir kim­senin davranışları incelenmemiş ve hiç bir kimsenin ha­yatı dikkate alınmamış ve hiç bir kimsenin yaşayışı üze­rinde durulmuş değildir. Hiç kimsenin ne hayatı ne de Siyret ve Sünneti, Zatı saadetlerininki gibi böyle muhad­disler tarafından olduğu gibi incelenip sık dokunarak araştırılıp ve eleştirilmemiştir. Hatta bugüne kadar dün­yada hiç bir kimsenin, hiç bir tarihî devrin bu kadar ince noktaları mahfuz kalmamış ve üzerinde titizlikle de du­rulmamıştır. Bunu kabul etmek de tarihî bir zarurettir.

Bence üzülecek bir nokta daha vardır ki, bizim şu yeni zamanımızın ilim ehli, bu ilmî gerçekleri inceliyerek değerlendirmemektedirler. Bu zümre, eski devrin ilim ehlinin görüşleri ve onların beyan uslûbundan mahrum bulunmaktadırlar. Yoksa şurası da anlaşılmış olurdu ki, Hadis ilminde sakat hadisleri ayıklamak, tarihî eleştirinin ikinci isminden başka bir şey olmadığı gibi hem de en mükemmelidir.

Biz şunu da söyliyebiliriz ki, ıslah etmek ve ilerletmek için yine de kapılar kapanmış değildir. Kimse de kalkıp iddia edemez ki, Mııhaddislerin sakat hadisleri ayıklıyarak tertipledikleri şekil son şekildir ve bundan sonra artık bir şey yapılamaz.

Günümüzde de herhangi bir kimse çıkıp da Hadis il­minde vâkıf olduğunu ortaya koyarsa ve gerçekten de bu ilme yetkinlik kazanmış bulunursa, aynı usullerle ve ya­hut daha başka usullerle Hadislerin uydurulmuş olanla­rını sahihlerinden ayıklamak yolunda incelemelerde bu­lunabilir.

Resulullahın hakikî Sünneti olan şeyler bir tarafa bı­rakılıp da, uydurulan şeylerin Zatı Saadetlerine isnat etti­rilmesini nasıl istemiş olabiliriz?

 

DİRAYET (GÖRGÜ) NÜN HAKİKATİ

 

Hadis-i Şerifler okunurken, rivayetlerin yanı başında dirayet (görgü) den de bahis geçer. Muhterem mektup yazarı, bu hususa da temas etmiştir. Bu mevzu muttafakun aleyh bir şeydir. "Dirayet" (Görgü) mefhu­munda usul ve husus noktalarından, muhaddisler ve fukahânın arasında ihtilaflar olmakla beraber, bu kelime­nin mefhumunda, hemen hemen ihtilâf yoktur. Bu ıstılah, Sahabiler devrinden günümüze kadar süregelmiş ve kullanılmıştır. Elbette ki, bu hususta da şu meseleyi gözönünde bulundurmak isteriz ki — ben de ümid ediyo­rum ki, benimle muhterem mektup yazan arasında da bu ıstılahın mefhumunda bir ihtilaf olmasın — dirayet o kim­seler için kabul edilir ki, onlar Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şe­rif ve İslâmî fıkıh mütalâası ve incelemesinde ömürlerinin büyük bir kısmını harcamış olsunlar. Uzun ve çetin tec­rübelere girişip tecrübe kazansınlar. Basirete ve tahkike erişsinler. İslâmi düşünce nizamı ve çalışma ölçüsünün nazariyelerinde yetkinlik elde etsinler. Ancak İslâmî usul ve kaideler hususunda söz sahibi olacak ilim erbabını bu saydığımız vasıflar içinde kabul edebiliriz. Aksi, takdirde başka Ölçülere itibar edemeyiz. Şüphesiz ki, aklî delille­rin üzerinde durmak için de bizi herhangi bir şey, alıko­yamaz. Ve kimsenin, de dilini tutamayız. Fakat ne olursa olsun, İslâmî ilimlerde bilgisiz bulunan kimseler, hoşla­rına giden bir Hadisi kabul eder, hoşlarına gitmeyen diğer bir Hadisi de reddederlerse, bu da bizim için ölçü olamaz. Yahut da İslamdan başka herhangi bir gayrı - islâmî fikir nizamı ile ve gayrı - islâmî düşünce ile terbiye görmüş olan zevatı kiramdan biri, kalkıp da gayrı - İslâmî Ölçü ile Hadislerin üzerinde durup bunların bazılarını red ve ba­zılarını da kabul ederse, biz yine böyle bir ölçüyü dikkate alamayız. Müslüman milleti için, ne onların dirayetleri (görgüleri) kabul edilecek bir şey olur ne de bu milletin toplumsal ruhunda, böyle şeylerle işleri aklen çözümle­mek doğru olur. İslâmın şaşmaz ölçüsüne göre, İslâm terbiyesi görmüş bulunan akıl ile İslâma ait karekterin ahenkli olması Şarttır. Gayrı islâmî akıl ve yabancı karekter ile ve yabancı usûl ile terbiye görmüş olanların bu daire içinde herhangi bir hizmet yerine getirmesi mümkün değildir.

 

SÜNNETİN İTİBAR EDİLİR OLMASININ DELİLLERİ

 

Sünneti ayırmak hususunda muhterem mektup ya­zarı, Sünen-i Mütevaris (anane ile gelen sünnetler) yani ibadetlere ait sünnetler ve "diğer hususlara ait Hadisler" demektedir. "Bunların birincilerinin mahfuz ve güvenilir olduklarından, ikincilerinin ise eleştiri ve incelemeye muhtaç bulunduklarından bahsetmektedir. Bu hususta muhterem mektup yazarı ile müttefik olmak bizim için zordur. Dış görünüşe göre bu ayırmada şu nokta gözönünde bulundurulmuştur: Nebi Sallallahu aleyhi ve sellemin ibadetler hakkında göstermiş bulundukları yol ümmet arasında amelî olarak yaygın haldedir; nesilden nesle uyulup gidilmektedir. Bunun için de "mütevaris" Sünnetler mahfuz kalmıştır, diğerleri ise yani muamelata ve yaşayışın diğer hususlarına ait olanlar veya Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin diğer hidayetleri, amelî olarak yayılmamıştır; bunlar üzerine de herhangi bir medenî ve sosyal nizam kurulmamıştır; iktsadi işlerde revaç bulmamıştır; adalet işlerinde de bunlar üzerine hükümler verilmemiştir; bu hususlar ancak, dağınık kim­selerin hafızalarında kalmış dağınık rivayetler halinde rivayet edilmiştir. Bu sebeplerden dolayı bu gibi hususlar inceden inceye tetkik edildikten sonra itibar edilebilir." demektedir.

Muhterem mektup yazarı, bu şekilde bir incelemeden başka bir şey düşünmüyorlarsa, beni yanlış anlayıştan kurtarmakta kendilerine minnettar etmiş oluyorlar. Fakat düşünceleri bunun dışında ise, o zaman arz edeyim ki, bu da, Sünnet tarihinin hakikatine uygun değildir.

Asıl hakikat şudur ki, Nebi sallallahû aleyhi ve sellem, kendi devri saadetlerinde müslümanlar için sa­dece bir vaiz, bir mürşit ve bir tarikat şeyhi değildi. Belki amelî olarak, İslâmî cemaatın yani islâm Ümmetinin li­deri, önderi, rehberi, yol göstericisi, âmiri, idarecisi, hâ­kimi, kanun koyucusu, terbiyecisi, muallimi idi. Her ne şekilde olursa olsun, akide ve düşünceden tutun da amelî yaşayışın bütün noktalarına kadar, islâm camiasını kuran yalnız Zatı Saadetleridir. Zatı Saadetlerinin bildir­dikleri, öğrettikleri, kararlaştırdıkları usuller ve yollar üze­rine, İslam camiası teşekkül etmiş bulunuyor. Zatı Saa­detlerinin öğrettiklerinin yalnız namaza, oruca ve menasıki hac gibi işlerle sınırlı kalmasına imkân yoktur. Yalnız ibadetlere ilgili işlerle yetinilmesini düşünmek islâmın dünya çapındaki inkılâbını görmemezlikten başka bir şey değildir.

Belki hakikat tamamen başkadır. Zatı Saadetlerinin öğrettikleri namaz yayılmış, derhal mescidlerde ve cami­lerde cemaat teşekkül edip, bunu ayakta tutmuşlardır. Yine aynı şekilde, evlenmek, aile kurmak, boşanma, mi­ras hususlarına ait Zatı Saadetlerinin emir buyurdukları kanunlara, derhal müslü­man aileler uyarak, işlerini bu kanunlar üzerine tanzim etmek yolunu tutmuşlardır. Alış verişte de, Zatı Risaletpena­hile­rinin kararlaştırdıkları ka­nun ve nizamlar, çarşı, pazarda revaç bulmuş ve herkes tarafından benimsenmiştir. Adlî işlerde ve ihtilafların çö­zümünde Zatı Saadetleri ne yapmışlarsa, hemen memle­ketin temel kanunu haline gelmiştir. Muharebelerde ve dış devletlere karşı yapılan muamelelerde, Za-tı Saadet­lerinin düşmanlara karşı uyguladıkları stratejilere uyul­muştur. Fethedilen ülkelerin halkına ve işgal edilen ara­ziye ait hususlarda doğrudan doğruya sünnet tatbik edil­miştir. Hülâsa bütün İslâmî yaşayışta ve hayatın her şu­besine ait işlerde daima sünnetin yürürlükte olduğu gö­rülmüştür. Zatı Saadetleri, bu Sünneti ya kendi devirle­rinde tamamen kaim kılmışlar, yahut da kendilerinden sonra bu Sünnet üzerine kararlar verilmiştir. Buna göre, Zatı Risaletpenahilerinin sünneti İslâmın ayrılmaz bir parçası olduğu şüpheden uzak bir gerçektir. Çünkü Zatı Saadetleri, kendi sünnetlerini İslama bir cüz yapmışlardır.

İşte Sünnet diye, bilinen bu malum ve tarif edilmiş örf ve âdetler ki, camiden başlayıp da çarşı pazar, adalet ve hükümet daireleri, milletlerarası siyasete kadar müslümanların toplumsal yaşayışlarının bütün alanla­rında Zatı Saadetlerinin ameli olarak başladıkları işler kendilerinden sonra Hülefa-i Raşidin tarafından devam ettirilmiş ve zamanımıza kadar da toplumsal hususlarda devam ettirilmiştir. Son asra kadar da bu hususlarda hiç bir kesinti olmadan, zincirleme sürüp gelmiştir. Sonra kesinti olmuşsa da bu kesinti ancak, hükümet, adalet ve umumî kanunlarda ve idarî işlerde olmuştur ki, bu olay bulma da bu işleri karma karışık bir hale getirmiş, içinden çıkılmaz bir şekle koymuştur.

Eğer zatı âlileri (mektup yazan zat) mütevaris sün­netlerin mahfuz kaldıklarını söylüyor iseler, ki, bunlar ibadetler ve muamelata aittirler ve bu şekilde bilinen ve herkes tarafından kabul edilen Sünnetlere Mütevaris Sünnetler deniyor. Bu hususlarda bir tarafta istinadlı ha­disler, diğer taraftan da ümmet arasında tevatürü amel vardır. Bunların ikisi de birbirlerine mutabıktırlar. Bunlara Müslümanların dikkatliliklerinden herhangi kâr karışıklık, arttırma ve eksiltmeler girmemiştir. Ümmetin uleması da kendi devirlerinde her zaman "bid'at" ler üzerinde titiz­likle durmuşlar ve bid'atleri ayırmak için çareler bulmuş­lardır. Hemen hemen de her bidat'ın muayyen bir tarihi vardır. Bu da Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanın­dan beri sünnetler hükmüne sokulmak imkanını göster­miş ve her zaman da ayıklanmıştır. Müslümanlar da bu bid'atleri, herkes tarafından kabul edilen ve hakiki sün­netlerden ayıklamakta pek de zorluk çekmemişlerdir.

 

MUTAFARRIK HABERLERİN HUSUSİYETİ

 

Bilinen ve herkes tarafından kabul edilen Sünnetler­den başka bir kısım Sünnetler de vardır ki, bu Sünnetler Zatı Risaletpenahilerinin saadet devrinde şöhret bulma­mış ve umumî olarak revaç görmemiştir. Bunlar çeşitli zamanlarda, çeşitli vesilelerle münferit hallerde Zatı Saa­detlerinin işler hakkında vermiş oldukları hükümlerle, bazı mevzularda çözüm işleri, bazı hidayetler, bazı emirler ve nehiyler, takrirler ve icazetler (müsaadeler), yahut da hususî şahıslara amelî olarak gösterip duyur­dukları mevzulardır ki, herkes bunlara vâkıf değildi. An­cak bazı muayyen kimseler bunları biliyorlardı. Ümmet efradı arasında, bunları toplama işi de Zatı Saadetlerinin vefatlarını müteakip başlamıştır. Nitekim, o zamandan beri Halifeler, idareciler, âmirler, hâkimler, kadı ve yar­gıçlar, müftüler, hatta avam halk da kendi işlerinin muhiti icabı, bir çok meselelerle karşılaşıyorlardı. Bu meseleleri nasıl çözümleyecekleri hakkında kendi düşüncelerine baş vurmadan, Zatı Saadetlerinin, acaba bu işler hak­kında ne gibi hüküm vermiş olduğunu araştırıyorlardı. Böyle bir emir ve hüküm varsa ona göre hareket ediyor­lardı. Eğer o mevzuda bir hüküm yoksa o zaman diğer çarelere baş vuruluyordu.

Bu şekilde, Sünnet arama işi başladı ve bu bir ilim halini aldı. Bu defa, acaba kimler sünnet hakkında bir şeyler biliyor diye araştırıldı. Böyle bir bilgisi olan kimse­ler de bu bilgilerini diğerlerine duyurmak ve başkalarını haberdar etmeyi kendilerine bir vazife bildiler. İşte bu safha, Hadis rivayetinin başlangıcını teşkil etti. Hicretin 11 inci senesinden itibaren, şurada burada dağınık, halde bulunan Hadisler toplandı. Bir araya getirildi. Mev­zuları tertipleyenler, bunların üzerinde o kadar titizlikle durdular ki, her türlü karışıklıklardan korunmasına azami dikkat sarfedildi. Nitekim bir hakkı ispat yahut da batıl eden herhangi bir sünnet veya helâl ve harama ait bulu­nan, yahut da birisinin ceza görüp görmemesine ait, kı­sacası bütün ahkâm ve kanunlar sünnetlerin üzerine tedvin edildi. Bu müeyyideler hususunda hükümetler, adalet makamları, fetva daireleri, o kadar titizlikle durdu­lar ki, her kim, kalkıp da "Zatı Saadetleri şöyle buyurdu (Kâle'n - Nebiyyü Sallallahû aleyhi ve sellem)" dedi mi hemen hâkim, kadı veya müftü onun sözüne itibar eder ve derhal bu mübarek sözlere göre hüküm verirdi. Bu defa Sünnetler üzerinde daha da titizlikle dururlardı. Ah­kâma ait olan Sünnetlerde inceden inceye incelemeler ve yorumlar yapıldı. Rivayetler zincirine dikkat edildi. Dira­yetlerle rivayetler arasında da incelemeler başladı. Bütün bunlar yapıtdıktan ve bütün maddi deliller toplandıktan sonra incelemelere girişildi. Ya rivayetler sağlam bulunup kabul edildi. Yahut da rivayet sahiplerinin vaziyetleri şüp­heli görülerek kabul edilmedi. Bu safhadan sonra da, Sünnete ait rivayetlerin kabul edilip veya kabul edilme­mek hususunda konulan kaide ve ölçüler, bu mevzuda çalışan bütün ilim çevrelerince kabul edildi.

Bu Sünnetlerin çoğu hakkında ulemâ, fukahâ ve mu­haddisinin büyük bir zümresi müttefiktirler. Bir kısmı da ihtiraflıdır. Bazılarının Sünnet olarak kabul ettiğini, bazı­ları kabul etmezler. Bu ihtilaflar hakkında yüzlerce ulemâ arasında, asırlarca önceden başlayan ilmî tenkidler son derece geniş tutulmuş ve bu hususta her türlü bakış açısı dikkate alınarak kararlar verilmiştir. İstidlallerin esasları ve mesned­leri de fıkıh ve hadis kitaplarında kayıtlıdır. Bugün artık herhangi bir ilim sahibi için, bir mevzunun Sünnet olup olmadığı hakkında karar verebilmesi de bu istidlaller ışığında pek zor bir iş değildir.

Buna göre, Sünnetin isminden ürküp çekinme sebe­binin neye dayandığını bir türlü anlıyamıyorum. Elbette ki, bu ilim üzerinde yetkinlik sahibi olmayan zümreler ve bu ilimden uzak bulunan kimseler, Hadisiler arasında ihtilaf vardır diye duydukları zaman ürpermeye başlıyor­larsa haklı değillerdir.


AHKAM OLAN HADİSLERİN İMTİYAZINA                                  AiT HUSUSİYETLER

 

Bu hususta şu meseleyi de iyice anlatmak isteriz ki, Hadisler içinde "Ahkâm" İhtiva etmeyenler de vardır. Bunlar sadece tarihi Hadisler yahut da zamanın kargaşa­lıklarını anlatan veya insan ahlâkını tedavi eden ilâç ma­hiyetindekilerle, menâkıb, fezail ve bu gibi işlere İlgili olanlardır. Bunların üzerinde fazla inceleme yapmaya ve ahkâm ihtiva eden Sünnetler gibi kılı kırk yarmak için ter dökmeye lüzum yoktur. Bunun için bu mevzulardaki Ha­disler ancak rivayet hükmünü taşır ve rivayet kiymetini haiz olurlar.

Fakat ahkâm ihtiva eden Sünnetler böyle değildir. Ahkâma ait Sünnetler, asılsız ve uydurma yahut da yalan rivayetlerden tamamen temizlenmiş bulunmalıdır. Bunları rivayet eden ravilerin rivayetlerinde zayıf haberler mevcut olabilir. Fakat mevzu yani uydurma olanları ayıklama işleri pek kolay olmamıştır. Zayıf haberleri de yine Fıkıh okulları (mezhepler) çok kere kabul etmişlerdir. Çünkü bu haberler ve Hadisler Kur'an-ı Keri-min hükmüne uymak­tadırlar. Bunun için herkes tarafından kabul edilmiş Sün­netlerde rivayetlerin zayıf olması dikkates alınmıyarak, dirayetler (metinler) kuvvetli olduğundan bu gibi Sünnet­lere itibar edilir. Dirayetin de kuvvetli oluşu, rivayetin sa­hih olduğuna delil teşkil eder.

Muhterem mektup sahibine kısaca yapmış olduğum bu uyarma ve açıklama şu sebebi hedef edinmektedir: Bu yazılar alelade halk tabakasından biri tarafından ka­leme alınmamıştır. Aksine bu kalem sahibi memleketimi­zin Yüksek Mahkemelerinin bir hâkimi ve bir yargıcıdır. Bu durumda bulunan büyüklerin, Sünnetin şer'i ve kanuni hususiyetine ait bu şekilde zayıf tarafları olursa, bunun gibi mevki sahiplerinden, beklenilmeyen bir hayli hare­ketler doğabilir. Adliyenin bazı ileri gelen zevatı da Sün­nete ait bu gibi, ilim dışı düşüncelere kapılmışlardır ki, bu durum sahih ve ilmi bakış açısına uygun değildir. Bu yanlış anlayışlardan dolayı ben de istedim ki, bu mese­lelerin gerçek mahiyetini gün ışığına çıkarayım. Bu açık­lama şüphesiz ki, yalnız muhterem mektup yazarının şahsıyla sınırlı olmayıp, diğer bütün adlî mercilerde bulu­nan hâkimlerimizin dikkatini çekmek içindir. Biz kendi Adliyemizi, islâmm mukayese kabul etmeyen üstün ve yüce hukuk bilgileri ile donatılmış görmek istiyoruz.

 

Tercüman - ül - Kur'an, Aralık, 1958

 



 

BÖLÜM: 7



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

1952 senesi Kasım ayının 24 ünde Karaçi'de baro birliği başkanı, Mevlana Ebu'l A'lâ Mevdûdî'yi İslâmi Ana­yasa konusu hakkındaki toplantıda, konferans vermek için davet etmişti. Bu toplantıdan maksad, aydın züm­reye, adli çevrelere ve özellikle genç hukukçulara İslâmi Anayasa konusunda doğru bilgiler vermek ve aynı za­manda zihinlerdeki menfi anlayışları bertaraf etmekti. O zaman memleket, tarihi ve mühim günler geçiriyordu Memleketin her tarafında İslâmi Anayasanın bir an önce yapılması isteniyordu. Bunun için her tarafta milletin sesi yükseliyordu. Kasım 1952 senesi Nazimuddin'in raporu ileri sürüldü. Fakat halkın isteği üzerine bu raporun icra edilmesi bir ay kadar gecikti. Tabii olarak, Avrupa usulü ile yetişmiş ve Avrupada eğitim görmüş kimselerin zihnini bu hususta bir çok sualler kurcalıyordu. Bunlara cevap vermek zarureti vardı.

Mevlana Mevdûdî bu toplantılara katıldı. Bu suallerin cevaplarını mükemmel bir şekilde ortaya koydu. Müzake­renin başlangıcında, Mevlana Mevdûdî bir rapor ile, islâmi hükümetin ve İslâmî Anayasanın esaslarına ait plânı ilmî bir yetkinlikle açıkladıktan sonra, bu konuda kendisine birkaç saat, sorular yöneltildi. Mevlana da bu sualleri gayet parlak bir şekilde cevaplandırdı.

Mevlana'nın aşağıdaki satırları İslami Hükümet'in esaslarını aydınlatan beyanları ihtiva eder.

(Hazırlayıcı)



 

İSLÂMİ HÜKÜMETİN ESASLARI

 

İlk Önce, Anayasa ve hükümetin birkaç mühim ve esasa ait meseleleri üzerinde durmak isteriz. Kısaca şuhu söylemek isterim ki, İslâmın asli kaynaklarında acaba elimizde ne gibi kaideler bulunmaktadır? Buradan da islâmın Anayasasına ait meseleler üzerindeki Ölçüler anlaşılır. İslâm bu hususta ne gibi noktalar üzerinde dur­muş ve neler üzerinde durmamıştır. Onun yapmak iste­diği şeyler sadece tavsiyeden ibaret midir? Yoksa kesin hükümlermidir ki, bunları biz müslü­man­lar, kabul etmek zorunda olup reddedemeyiz. Bu açıdan İslâmî Anayasa hususunu ele alarak dokuz esas mesele üzerinde konu­şacağız.

1.     Bu mevzuda karşımıza ilk çıkacak olan sual şudur: Hâkimiyet kimin hakkıdır? Herhangi bir hükümdarın mı, herhangi bir zümrenin mi, yahut da bütün bir milletin mi, ve yahut da Hak Taalânın mı?

2.     İkinci sual: Hükümetin çalışma dairesinin hududu nedir? Ne dereceye kadar ve hangi hudud dairesinde hükümet itaat edilmeye hak eder ve nerelerde ve hangi şartlar dahilinde bu hak ortadan kalkar

3.     Üçüncü ve esasa ait soru Anayasa hakkındadır: Hü­kü­metin muhtelif organları (Organ of the state) yani icra kuvveti: (Executive), Adliye: (Judiciary) ve kanun yapma: (Legistatiutre) ün ayrı ayrı çalışma sahaları nelerden ibarettir? Bunlardan her biri ayrı ayrı ne gibi vazifeler yerine getirirler. Bu vazifelerin Ölçüleri nelerden ibarettir? Ve bunların birbirleriyle ilgi dereceleri ne oranda­dır?

4.     Dördüncü mühim soru de şudur: Hükümetin varlı­ğın­dan maksat nedir? Hükümet hangi maksatlar için kurulur ve hangi maksatlar için çalışır ve ayakta tutun­mak için hangi esaslara uyması lâzımdır?

5.      Beşinci soru: Hükümet kendi nizamını yürütmek için (İcra üyeleri Heyetini) ne şekilde oluşturur?

6.      Altıncı soru: Hükümet nizamini yürütenler ve de­va­mı­nı sağlayanların ne gibi vasıflarda (qualifications) olmaları gerekir? Hangi topluluk veya ne gibi kimseler bu mevkilerde vazife alabilirler? Ve hangi vasıftaki kimseler bu gibi işleri yürütmek ehliyetinde ve kabiliyetindedirler?

7.      Yedinci soru: Anayasada vatandaşlığın temelleri ve esaslarının nelerden ibaret olduğudur? Hangi kimseler bu hükümetin medenî vatandaşları olabilirler ve hangi zümreler olamazlar?

8.      Sekizinci soru: Medeni haklara sahip olan vatandaş­ların veya ülke içinde yaşayan zümrelerin esas hak ve hukukları nelerdir?

9.      Dokuzuncu soru: Hemşeriler, vatandaşlar ve ülkede yaşayan diğer zümreler üzerinde hükümetin ne gibi hakları vardır ve bu haklar nelerdir?

Her Anayasada bu esas hak ve temel hususiyetler göz­önünde bulundurulur. Şimdi bakalım, islâm bu soru­lara nasıl ve ne gibi cevaplar vermiştir?

 


HAKİMİYET KİMİN HAKKIDIR?

 

İlk önce şu sualin üzerinde duralım: İslâmî hüküme­tin Anayasasında "Hâkimiyet" hakkı kime veril­miştir?

Kur'an-ı Kerim, bu sorunun cevabını bize açık ve ke­sin olarak vermiştir. Her manada ve her şekilde hâkimiyet Allahu Taalânındır. Bunun içindir ki, hakikaten hakikî ve mutlak hâkim Hak Taalâdır. İslâmda Hak Taalânın en yüce hüküm sahibi olduğuna inanmak zarureti vardır. Bu meseleyi, bir kimse iyiden İyiye anladığı zaman şunu da kavramış olacaktır: İlk önce hâkimiyetin manasının ne demek olduğunu bilmek gerekir.

Hâkimiyet Mefhumu

Siyaset ilmindeki istilahta bu kelime En Yüksek İkti­dar ve Mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse, yahut da bir topluluk veya bir idarenin başında bulunanın hâkim olması ve hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mahiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse, hükümetin ülkesinde yaşa­yan fertlerin üzerinde hükümlerini yürütür ve hudutsuz tercih ve yetki sahibi olur. İdare edilenler de böyle bir kimseye kayıtsız şartsız itaat etmeye mecbur olurlar. Bu kayıtsız şartsız itaat ister istekle olsun ister isteksiz ve kerahette olsun, kabul edilmelidir. Onun hükümranlık yetkilerini ve onun tercihlerini, kendi iradesi altında, hiç bir şey sınırlandırmaz ve kısıtlamaz. Fertlerin de onun karşısında herhangi bir hakları olamaz. Fertlere verilmiş bulunan bir hak var ise, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Böyle birisi isterse verilen bu hakları geniş­letir, yahut da kısar veya tamamen ortadan kaldırabilir. Kanuni bir hak ortaya çıkarsa, bu da ancak kanun koyan "şarî" (Lavvgiver) den gelmiş ve ortaya çıkmış olacaktır. Buna göre bu şari (kanun koyucu) verilmiş olan bu hakkı almak isterse geri alacak ve artık hiçbir hak da ortada kalmamış olacaktır ki, böyle bir hak istenebilsin. Kanun da hâkimiyeti elde bulunduranın iradesinden çıktığına göre, fertlerin ona itaat etmek zorunda bulunduklarına nazaran, tamamen ve her şeyde onun isteği olacaktır: Hâkimiyeti elinde bulunduranı da herhangi bir kanun zo­runlu kılmadığı için, böyle birisi tam manasiyle kendi za­tında Kaadir-i Mutlak'tır. Onun hükümleri hakkında, iyi veya kötü, sahih veya hata, doğru veya yanlış diye soru sorulamaz. O ne yaparsa, yapsın hep iyidir. Onun itaatına girmiş olanların, bu işlere fena demek hakları da yoktur. Onun yaptıklarını da kabul etmemek olamaz. Bunun için, onun Sübbûh (Tesbih edilen) Kuddûs (Mu­kaddes) ve hatadan Münezzeh (Temiz, pâk) olduğuna inanmak icabeder. İster bu varlık böyle bir durumda ol­sun isterse olmasın, üzerinde durulmaz.

İşte bu, Kanuni Hâkimiyet (Legal Sovercignty) dü­şün­cesidir ki, kanun bilen bir kimse (Fakih: Jurist) bu düşünceyi ileri sürer. Bundan daha az bir kudret veya imkâna da artık "Hâkimiyet" denemez, bu isim verile­mez. Fakat böyle bir "Hâkimiyet" bugün artık farazi bir mefhum haline gelmiştir. O kadar küçülmüştür ki, hakikî bir hakimiyet yahut da siyaset ilmi ıstilahında "siyasî hâkimiyet": (Political Sove­reignty) bile kalmamıştır. Yani amelen bu iktidarın mâliki bulunan da böyle bir kanunî hâkimiyet tasallutuna uğramıştır.

 

HÂKİMİYET HAKİKATEN KİMİNDİR?

 

Şimdi ilk önce şu soru ortaya çıkıyor: Böyle bir hâki­miyet hakikaten insanlık camiası içinde mevcut mudur? Eğer bu şekilde bir hâkimiyet varsa, nerededir? Bu tarz bir hâkimiyeti elde tutabilen kimdir ve nedir?

Niçin, herhangi bir padişahlık (mutlakıyet) nizamın da herhangi bir padişah böyle bir hâkimiyeti elinde bu­lundurur? Yahut'ta niçin hiçbir zaman bulundurmaz ve bulunduramaz? Şimdi, herhangi bir diktatör yani mutlak müstebid bir hüküm­darın durumunu ele alalım. Böyle bir iktidarı tahlil ederek ve üzerinde durup çeşitli cepheler­den incelediğimiz takdirde, görülecektir ki, bu idarecinin yetki ve tercihini birçok harici sebepler kısmıştır. Bunlar onun iradesine tabi değillerdir.

Ve sonra herhangi bir Cumhuriyet nizamında her­hangi muayyen bir hususta parmak kaldıranların ger­çekten bir hâkimiyetleri var mıdır? Bu mevkide bulunan kimselerin de hâkimiyet diye ortaya attıkları şeyleri ince­lediğimiz zaman, görülecektir ki, bu zahiri mutlak tercihle­rin arkasında esas iktidarı elinde bulunduran başka kuv­vetler de vardır.

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, siyaset ilminin ileri gelenleri, Hâkimiyet nazariyesini açık bir şekilde ortaya atmak istedikleri zaman, insanlık camiasının geniş dai­resi içinde, bu konunun tam mefhumunu aramak için çırpınıp dururlar. Neticede de birşey elde edemez olurlar. Bu maksatla yapılan fikir elbisesi hiçbir vücuda yakışmaz ve bu giyim de hiç bir bedene uymaz.

Bunun için insanlık dairesinde, hatta bütün mahlûkat arasında bu elbisenin ve bu giyimin uyabileceği bir vücut ve beden bulunmaz. Ancak... Bu hakikati Kur'an-ı Kerim, çok yerde tekrar tekrar ortaya koymuştur ki, hakikî hâki­miyeti elinde bulunduran yalnız ve sadece Allahu Taaladır. Ancak ve yalnız O, mutlak tercih sahibidir.

Failün li mâ yüriyd: (İstediğini yapan) dır.[84] Ancak O, gay­rı mesul ve her ne yapmışsa veya etmişse soru so­rulmaktan münezzehtir. Hiç kimseye cevap vermek zo­runda da değildir.

La yüs'elü ammâ yef'alü: (Ne ettiğinden sorulmaz).[85] Tam iktidarın mâliki de yine O'dur.

"Bi yedihî melekûtu külli şey'in: (Herşeyin iktidarı O'­nun elindedir.)[86] O, öyle bir varlıktır ki, onun tercihlerini hiçbir kuvvet ve kudret kısamaz ve huduttandıramaz.

"Ve hûve yüciyru ve la yucâru aleyhî (O himayesi altına alır ve onu hiç bir şey himaye edemez.)[87] O'nun zatı herhangi bir hatâdan münezzeh ve pâk'tır.

"El - melik el - kuddûsü's - selâmü: (Hakiki padişah, eksiklikten münezzeh ve selâmet verendir.)[88]

 

HÂKİMİYET KİMİN HAKKIDIR?

 

Şimdi ikinci soru sorulabilir. Hakikaten meselenin as­lını bir tarafa bırakırsak eğer Hak Taalâ herhangi başka bir kimseye hâkimiyet vasıflarından bazısını vermek is­terse, o zaman hakikatte kim bu hâkimiyet vasıflarını elde etmek hakkına sahiptir? Tâ ki, onun hükmü kanun olsun? Onun karşısında başka bir kimsenin itiraz etmek hakkı olmasın. Ona kayıtsız ve şartsız itaat edilsin. Onun hükmüne karşı her ne suretle olursa olsun iyidir veya fenadır denmeyip, doğrudur yahut yanlıştır diye iddia edilmeyip, sorgulanmasın. Böyle bir hak ister herhangi bir şahsa verilsin, ister herhangi bir idare sistemine bah­şedilsin, isterse bir ülke halkının çoğunluğuna verilsin, kime verilirse verilsin, ne şekilde olursa olsun, yine şu husus sorulabilir: Bu hak hangi esas üzerine verilmesi gerekir? Bu meselenin sebebi nedir? Fertler böyle bir hüküm sahibi olmaya nasıl hak kazanacaklardır? Bu so­runun, en geniş şekline herhangi bir şekilde cevap veril­mek istenirse, bu cevap şu olabilir: Halkın rızası, acaba bu hâkimiyetin meşru olması için delil teşkil edebilir mi? Fakat nasıl olabilir de böyle bir şeye inanılır ve razı olu­nabilir? Herhangi bir şahıs, kendi isteği ve kendi rızası ile, kendini kendi eliyle başka bir kimseye satıp, kendini başka bir kimsenin malı kılabilir? Satın alan kimse de bu şahıs üzerinde nasıl meşru bir mâliklik ve sahiplik hakkını elde etmiş sayılabilir?

Eğer halkın bu şekildeki rızası bu kabil bir mâlikiyeti haklı ve meşru kılmazsa, demek olur ki, o zaman hangi yanlış anlayış üzerine, sadece çoğunluğun (Cumhur) un rızası olmakla bir kimse hâkimiyet hakkını ele geçirebilir?

Kur'an-ı Kerim açık ve gayet belirli bir şekilde bildir­miştir ki, Allahu Taalânın mahlûklarının üzerinde her­hangi başka bir mahlûkun hüküm sürmek hakkı yoktur. Hüküm sürmek hakkı yalnız ve sadece Allahu Taalânındır. Çünkü, Allahu Taalâ, kendi mahlûkatının Hâliki'dir. Yaratmış olan O'dur.

"Ela lehü'l - halku ve'l – emrü:

Dikkat, yaratmak da emir de O'nun değilmidir."

(Araf: 54)

Bu öyle makul bir meseledir ki, halkın hiç bir ferdi bunu inkâr edemez ve Allahu Taalâ'nın Halik (Yaratıcı) olduğuna itiraz edemez. O'nun Hâlikliğini herkes kabul eder.

 

HAKİMİYET KİMİN HAKKI OLABİLİR?

 

Şimdi üçüncü soru ortaya çıkıyor ki, faraza hak ile bâtıl bakımından ele alınırsa, Hâkimiyet yetkisinin hangi insanî iktidara verilmesi gerekir. Ve insanlık camiası içinde hangileri bu iş için tercih edilir? insan için ister bu insan, bir fert olsun, yahut da bir zümre olsun, veya bir millet veya kavim topluluğu olsun, ne olursa olsun — Hâkimiyet denilen nesne öyle kolay kolay yenilir yutulur ve hazmedilir şeylerden değildir ki, bunun üzerinde fertle­rin hüküm yürütmeleri hususunda hudutsuz yetkileri ve tercihleri olabilsin. Onun karşısında da hiç bir kimsenin söz söyliyebilecek bir hakkı olmasın. Herhangi bir hüküm vermekte ve işleri düzene koymakta, onun hatasız ol­duğu kabul edilsin. Bu şekilde tercihler, herhangi bir in­sanın eline geçti mi zulmün ortada bulunması da muhak­kaktır. Bu zulüm, toplumsal ve sosyal ilişkiler de olabilir. Bu konuların haricindeki meselelerde de yani devletin dış ilişkilerinde de olabilir. Böyle bir düzene koymanın fıtratı­nın içinde fesadın bulunması muhakkaktır. Hiç bir insanî yaşayışın da bu fesattan kurtulmasına imkân yoktur. Çünkü bu gibi hâkimiyetler hakikî bir hâkimiyet değildir. Böyle hâkimiyetler hakikatte hâkimiyet hakkı olarak elde edilmemiştir. Uydurma bir şekilde hâkimiyet makamı elde edilince böyle bir otorite makamının tercihleride sahih, doğru ve meşru olamaz. Bu mühim mesele, Kur'an-ı Kerim'-de şu ifadelerle beyan buyurulmuştur:

"Allahın nazil kıldığı ile hüküm vermeyen böyleleri. zâlimdirler."

(El - Mâ'ide: 45)

 

ALLAH'IN KANUNÎ HÂKİMİYETİ

 

İslâm, bütün bu sebeplerden dolayı, şu meseleyi ke­sin olarak ortaya koymuştur: Kanunî hâkimiyet, hâkimiyet diye kabul edilen hakikî ve bütün kâinat üzerindeki hâki­miyettir. Böyle olunca bu hâkimiyeti elinde bulunduran ortaksız ve şeriksiz olarak insanlar üzerinde de hâkimi­yete sahiptir. Bu husus, Kur'anı Kerim'in çok yerinde be­yan buyrulmuştur. O kadar çok yerde beyan edilmiştir ki, bunları tek tek saymak güçtür. O kadar kuvvetli bir şe­kilde beyan edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli bir beyan olamaz. Misal olarak bazı yerlerdeki âyetleri nakledelim:

"İşte hüküm yalnız Allahındır ki, Yalnız kendisinden başkasına ibadet etmiyesiniz diye emir vermiştir. İşte sağlam din de budur."

(Yusuf: 40)

Başka bir yerde:

"Rabbınızdan size nazil kılınmış bulunana tâbi olu­nuz ve ondan başka kimseyi koruyucu edinip tâbi olma­yınız."

(A'raf: 3)

Diğer bir yerde, Hak Taalâ bu kanunî hâkimiyetten, kaçınanı açık olarak kâfir tâbiri ile vasıflandırmıştır.

"Allahın nazil kıldığı ile hüküm vermeyen böyleleri kâfirdirler."

(El – Mâide: 44)

Bu âyet-i kerimeden apaçık olarak anlaşılır ki, Allah Taalânın kanunî hâkimiyetini kabul etmenin ismi iman ve İslâmdır. Bunu (kabul etmeyip reddedip inkâr eylemek de katiyyetle küfürdür.

 

RESUL'ÜN HUSUSİYETİ

 

Dünya üzerinde Allah Taalânın bu kanunî hâkimiye­tinin mümessilleri de Enbiya (Peygamberler) aleyhi se­lâm'dırlar. Yani, onların vasıtasiyle bize malûm olup, bizce anIaşılır ki, bizim için Şârî (Kanun koyan): (Law Giver) ne gibi hükümler vermiş ve ne gibi kanunlar koy­muştur?

Bu kanunlar ve bu hükümler Enbiya vasıtasiyle olunca islâm'da Allah Taalânın hükmü altında onlara (Nebilere) kayıtsız şartsız itaat edilmesi hükmü verilmiş­tir. Kur'an-ı Kerimi tetkik ettiğimiz zaman, görüle-cektir ki, Allah tarafından gelmiş bulunan Peygamber-ler bu hu­susu şu şekilde ilân etmişlerdir:

"Fe'ttekû'llahe ve etîy'ûni: (Allahtan çekinin ve bana itaat edin)."[89]

Yine Kur'an-ı Kerim, bu hususta kesin ve açık olarak şu beyanda bulunmuştur;

"Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak Allah ın izni ile kendisine itaat edile."

(En – Nisa: 64)

"Her kim, Resul'e itaat etmiş olursa elbette ki Allaha da itaat etmiştir."

(En – Nisa: 80)

Hatta Kur'an-ı Kerim daha da açık bir şekilde şu hu­susu ortaya koymuştur: ihtilaflı meselelerde Resulün verdiği hükme kayıtsız şartsız tabi olup kabul etmedikçe bir kimse müslüman olamaz.

"Hayır, senin Rabbına and olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıkta Seni hakem kılmayıp verdiğin hü­kümlere hiçbir şekilde sıkılmadan, sana tam bir itaatle bağlanmadıkça iman etmiş olmayacaklar."

(En - Nisa. 65)

Ve başka bir yerde buyurulmuştur:

"Ne bir mümin erkeğe, ne de bir mümin kadına şu hak düşer ki, Allah ve O'nun Resulü bir işte duruşma yapıp hüküm verirlerse, bu işde artık bir güne itiraz et­meyeler. Her kim Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse elbette ki apaçık bir şekilde dalalete düşmüş olur."

(El – Ahzâb: 36)

Bunlardan sonra artık şüpheye bir mahal kalabilir mi? İslâmda kanunî hâkimiyet sadece ve tam olarak Al­lahın ve O'nun izni ile de Resûlünündür.

 

SÎYASİ HÂKİMİYET ALLAHINDIR

 

Bu mühim Anayasa meseleleri halledildikten sonra. şöyle bir soru ortada kalıyor. Bundan sonra siyasî hâki­miyet (political soverignty) kimin olacaktır?

Bu sorunun cevabı da şu olabilir ve şu olmalıdır: Bu Allahın olmalıdır. Nitekim insanlar da bir temsilci gibi si­yasî iktidarı Allah Taalânın kanunî hakimiyetini geçerli (en force) kılmakla ayakta tutabilirler. Bu şekilde dahi kanun ve siyaset ıstılahında hâkimiyetin (Sovereign) sa­hibi, olan kimseye dahi hakikî hâkimiyet sahibi diyemiyeceğiz. Gayet açıktır ki, kudret ve iktidar sahibi olmak kanunî hâkimiyet demek değildir. Çünkü böyle bir iktidarın tercihlerinden daha yukarıda, dana üstün bir kanun, onun tercihlerini sınırlandırır. Ve onun ayağını bağlar. Yahut da bu tercihleri değiştirmek imkânı bırak­maz. O zaman da iktidar sahibi bulunana da hâkimiyete sahiptir diyemeyiz. Şimdi bu vaziyette bulunan bir kim­seye sahih bir mefhum olarak ne diyebileceğiz? Bu soru­nun cevabını da Kur'anı Kerimin kendisi halletmiş bulu­nuyor. Kur'an-ı Kerim bu mefhumu "hilafet" lafzı ile be­yan etmiştir. Yani ikti darı elinde tutan kimse haddi za­tında hâkimiyeti elinde tutmaz, hâkimiyeti elinde tutan Hâkimi A'lâya (en yüce hüküm sahibi) vekalet eder.

 

CUMHURİ HİLAFET

 

Bu vekalet lafzından sizin zihinlerinize "Zilllullah" veya "Papalık" veyahut da "Padişahın İlâhî hukuku": (Divine Right of the King) gelmemelidir. Kur'an'ın hük­müne göre Allah Taalânın bu "vekalet makamı" her­hangi bir kişinin, yahut herhangi bir hanedan veya her­hangi bir zümrenin hakkı değildir. Belki bu, bütün halkın hakkıdır ki, bu halk Allahın Mutlak Hâkimiyeti kabul et­mişlerdir. Bu da kendilerine Resul vasıtasiyle ulaştırıl­mıştır. Bunlar İlâhî Kanuna en yüksek ve en üstün kanun olarak inanmışlardır.

"Sizin içinizden iman edip de salih amel işlemiş olanlara Allah yeryüzünde halife kılacağını vaadetmiştir."

(En - Nur: 55).

Bu mesele, İslâmî hilafeti, kayserlik (imparatorluk), papalık ve Avrupai tasavvurdan alınmış olan dinî hükü­met (Theocracy) nin tam aksine bir Cumhuriyet kılmıştır. Bu büyük fark olmasına rağmen, Avrupa halkının Cum­huriyet diye isim taktıkları şeyle halk hakimiyetini elle­rinde tuttuklarını iddia ederler. Biz müslümanlar da Cum­huriyet dediğimiz zaman — bizim Cumhuriyet dediğimiz Cumhuriyette de — halk yani Cumhur-i Halk (Halkın hepsinin topluluğu) ancak sadece hilafeti ellerinde tutar­lar. Hükümet nizamını yürütmek için Avrupalıların Cum­huriyetinde genel oy verenlerin ve oy sahiplerinin oyla­rıyla hükümet kurulur, değiştirilir ve yürütülür. Bizim Cumhuriyetimizde ise bu husus yine böyledir. Şu farkla ki, onların düşüncelerine göre Cumhuriyet hükümeti, mutlak hakimiyet ve mutlak tecih sahibidir. Bizim düşün­cemize göre ise, Cumhuriyet hilafeti, Allah Taalâ'nın ka­nunlarına bağlıdır. Mutlak hakimiyet sahibi değildir.

 

HÜKÜMETİN ÇALIŞMA SAHASININ HUDUDU

 

Bu şekilde Hilâfetin açıklanmasından sonra şu me­sele de kendiliğinden halledilmiş olacaktır: İslâm Anaya­sasına göre hükümetin çalışma sahasının hududu nedir? Madem ki bu hükümet Allah hilâfetidir ve Allah Taalânın kanunî hâkimiyetini kabul ediyor, o zaman ne de olsa böyle bir hükümetin tercihler dairesini de Allahu Taalânın belirli bir hudud çerçevesinde tahdit etmiş olması da ka­rarlaştırılmış olacaktır. Hükümet ne yaparsa ve ne ederse ve nasıl çalışırsa çalışsın hep bu hududun dahi­linde olacak ve bu hududu tecavüz etmeye kanunen ve Anayasa gereğince müsaadeli olmayacaktır. Bu mesele sadece mantıkî olarak Allah Taalânın hâkimiyeti, kanun usulüne bağlı değil, belki bu meseleyi açık bir şekilde Kur'anı Kerim, kendisi de beyan buyurmuştur. Kur'an-ı Kerim'de yer yer hükümler konup bu husus üzerinde du­rulmuştur.

"İşte bu Allahın hudududur ki, bu hududa yaklaşma­yın."

"İşte bu Allahın hudududur ki, bu hududu aşmayın."

"Her kim Allahın hududunu aşmış olursa, böyleleri zalimlerdendir."

Bunlardan başka umumî kaide olarak şu hüküm de verilmiştir:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allaha itaat ediniz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz ve kendi içinizden olan ülülemr'e de.. Bir şey hakkında aranızda ihtilafa düşerse­niz ve siz Allah ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bunu Allah'a ve O'nun Resulüne havale ediniz."

 (En – Nisa: 59)

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, hükümete itaat etmek, Allah ve O'nun Resulüne itaat etmeye bağlı olarak gereklidir. Serbestçe ve alelade bir şekilde değil Buradan yine açıkça anlaşılıyor ki, Allahın hükümlerinden ve Resulün itaatından uzak bulunmak şartiyle, hükümete itaat etmek isteği için bir hak ve bir sebep ortada kalmaz. Bu noktanın daha açık bir şekilde anlaşılması hakkında da Hazret-i Resûlü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:

"La ta'ate limen 'asa'llah.: Allaha karşı isyan eden kimseye itaat yoktur." Ve yine;

"Hiç bir yaratılmış için Yaratana karşı masiyet için, itaat yoktur."

Bu âyet-i kerime bu usulün yanı başına şu usulü de koymuştur: Müslüman camiasında her ne suretle olursa olsun, anlaşmazlıklar olabilir. Bu anlaşmazlıklar, ister fertlerin kendi aralarında yani bir fert ile diğer bir ferdin arasında olsun, ister zümrelerin ve bir zümre ile diğer bir zümrenin, yahut da bir fert ile bir zümrenin arasında ol­sun, ister memleket halkı ile hükümetin arasında ve ya­hut da hükümetin muhtelif elemanlarının arasında olsun, kısaca her nerede olursa olsun, bu meselelerin çözü­münde ve karara bağlanması için esas ve son merci Allahu Taalâ ve O'nun Resulü olacaktır. Bu usûl de as­lında kendi sınıfı bakımından şu meseleyi gerektirir: Hü­kümet işlerinde iktidarı ellerinde tutanlar da her hangi bir ihtilaflı muamelede ve çözülmesi lâzım gelen işlerde kar­şılaştıkları problemin hal edilmesini Kitabullah ve Sünneti Resulullaha göre yapıp neticelendirmeleri gerekir.


HÜKÜMET ORGANLARININ ÇALIŞMA HUDUDU VE BUNLARIN BİRBİRLERİYLE ALAKALARI

 

Şimdi şu mesele de hal olunmalıdır: Acaba hükûmetin muhtelif organlarının (Organ of the state) ter­cihleri ve çalışma hududu neler olmalıdır?

 

TEŞRİ (Kanun yapıcı / yasama)

MECLİSLERİN HUDUDU

 

Teşriî (Kanun yapıcı: Legislature) organ o şeydir ki,
biz ona eski istilahta (Ehlü'l-halli ve'l'akd) deriz. Bu mev­zu­da şu mesele de tamamen açıktır ki; bu teşriî or­gan Allahın Kitabı ve Resulullahın Sünnetinin hidayeti ışığı altında çalışacak ve bunların aksine, kendi icmâı (oy birliği) ile dahi her ne suretle olursa olsun, herhangi bir kanun yapmak yetkisinde olmayacaktır. Şimdi ben sizlere Kur'an-ı Kerimde bu meselenin nasıl anlatılmış olduğunu arz edeyim:

"Her hangi bir erkek veya kadının Allah ve O'nun Re, sulünün herhangi bir işte yapmış oldukları çözüm ve vermiş oldukları hüküm karşısında, her ne şekilde olursa olsun, lıiç bir suretle hüküm vermek hakkı yoktur. Böyle yapmak isteyen ve buna yeltenen kâfir olur."

Bunun için de bu hükümler şunu gerektirir: Allah ve O'nun Resulünün hükümlerinin hilafına her ne suretle olursa olsun kanun yapmak teşri meclisin tercih ve yet­kilerinin haricinde kalır. Bu gibi yine herhangi bir kanun da kanun yapıcılar tarafından yapılmış ve kanun hük­müne getirilmiş olsa dahi, yukarıdaki esas kaidenin ge­rektirdiğine göre, Anayasa (Düstur) ve kanunların hudu­duna tecavüz etmiş ve Anayasayı çiğnemiş (Ultro vires of the Constitution) hükmünde olacaktır.

Bu durumda şu sorular sorulabilir: ilk önce îslâmî Hükümette teşri organı (kanun yapan) ne vazife göre­cektir?

Bu sorunun cevabı şudur: Elbette bu organ da bazı vazifeler görecektir. Bunları sıralayalım:

1.      Herhangi bir işte ve hususta, Allahın ve O'nun
Resulünün açık ve kesin bir hükmü varsa, teşriî organı bunlar hakkında hiçbir değiştirme yapamamakla beraber, bunların icrası ve yerine getirilmesi için zarurî olankaideleri ve nizamları (Rules and Regulations) ka­rarlaştıracaktır.

2.      Allah'ın Kitabında ve Resulullahın Sünnetinde bulu­nan bazı ahkâm'ın çeşitli tâbir ve tefsirleri olmak ihti­mali mevcut olduğundan teşri meclisi bu ifade ve tefsirlerin üzerinde çalışacak, son şeklini tespit edecek ve kanun haline getirecektir. Bunun için de teşri meclisinde çalışan şahısların hep, ehli ilim olmaları ve muhtelif meseleler üzerinde çalışabilmek ehliyetini sahip bulunmaları şarttır. Yoksa onla­rın yarım yamalak yapacakları çö­zümler, varacakları netice ve karar şeriatı karmakarışık hale sokar. Fakat bir soru da seçime iştirak ederek oy verenlerin hakkında sorulabilir. Böyle vasıflara sahip kimseler nasıl seçilebilir? Usulen bunu da kabul etmek gerekir ki, kanun yapmak için değil de esasında kanun yazmak için, bu meclis hazırlanır. Şu şartla ki, bu meclis salahiyetini aşıp da tahrif yoluna gitmemelidir.

3.      Bazı muamelelerde de herhangi bir usul ve esasa
ait hüküm mevcut değildir. O zaman teşri organının vazi
fe­si şudur: İslâmın usuli âmmesini (Umumî kaidesini)
gözönünde bulundurarak bu hususlar hakkında kanun ya­par. Yahut da bu gibi meseleler hakkında daha önce fıkıh kitaplarında bir hüküm veya hükümler mevcut ise bunları inceler ve bunlardan münasib bulduğu birini seçip umumî kanun haline getirir.

4.      Bazı meseleler ve muamelelerle de karşılaşabili
nir ki, bunlar hakkında ne rehber olabilecek bir usul, ne
de buna benzer bir hüküm bulunur. O zaman teşri orga
nının vazifesi, bunlar üzerinde hükümler oluşturmak ve kararlar vermek olur. Zira böyle hususlarda Hak Taalâ kanun koymak hususunu serbest bırakmıştır. Bunun için böyle meselelerde ve bu gibi muamelelerde teşri organı münasib kanunlar yapar. Bu kanunlar da ancak şu şartla yapılır ki, her ne suretle olursa olsun, herhangi bir şer'î hüküm veya usule aykırı olmamalıdır. Bu gibi mesele­lerde de esas usul şu olacaktır: Verilen bu hükümler ve kararlar yasaklanmış hususlara ait olmayıp mubah hu­suslarda olmalıdır.

Bu dört esas kaideyi, biz Allah Resulünün Sünneti ile Hülefa-i Raşidinin teamüllerinden ve Ümmetin Mücte-hid­lerinin reylerinden ve nazariyelerinden elde etmiş olu­ruz. Gerektiği takdirde bunlar hakkında kaynak alınan hususlar da bildirilmelidir. Fakat benim düşünceme göre, herhangi bir kimse, İslâmî Hükümetin esas kaidelerini bildikten sonra, genel akıl ile: Akli âmm: (Common Sense) şunu kavrar ki, bu şekildeki hükümette teşri or­ganının vazifelerinin hududu bunlardan başka bir şey olamaz.

 

İCRAİ YÜRÜTME ORGANIN HUDUDU:

 

Şimdi de icra organına gelelim: Bir îslâmî Hükümette icraî organın (Executive )asıl işi ilâhî Ahkâmı yürürlükte ve geçerli kılmaktır. Bu ahkâmın yürürlükte ve geçerli kılınması için de memlekette ve camia arasında uygun durumu hazırlamaktır. Burada islâm Hükümeti ile islâm olmayan bir hükümet arasında bir ayrıcalıklı hususiyet farkı vardır. Bu imtiyazî hususiyet ortada olmazsa, o za­man herhangi bir kâfir hükümet ile îslâmî hükümet ara­sında bir fark kalmaz, ikisi de birbirinin aynı olurlar. İslâm hükümetinde icra organ: Kur'anı Kerimde "Ülül-emr", Hadis-i Şerif'te "Ümerâ" diye zikredilen organdır. Kur'an-ı Kerimde de ve Hadis-i Şerifte de her ikisinde Ülül-emr için "dinlemek ve itaat etmek: (Obedience) hükmü veril­miştir. Şu şartla ki, bunlarda Allahın ve O'nun Resulünün hükümlerine tâbi olmalıdırlar. Bu hükümlerden muaf masiyet, bid'at ve din'de yeni ve uydurma şeyler çıkar­mak yoluna gitmemelidirler.

Kur'an-ı Kerim, bu hususta açık bir şekilde şöyle be­yan buyurmuştur:

"Kalbini bizim zikrimizden gafil bildiğimiz ve kendi havasına tabi olan ve işin haddini aşan, kimseye itaat etme."

(El – Kehf: 28)

"Ölçüyü kaçıranların emrine itaat etmeyin. Böyleleri yeryüzünde fesad çıkarırlar ve ıslâh etmezler.

(Eş – Şuara: 151 - 152).

Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahû aleyhi ve sellem de bu hususu izah ederek bu mesele hakkında şöyle beyan buyurmuşlardır:

"Size herhangi bir zenci köle de âmir tayin edilirse ve Allahın Kitabı ile sizin işinizi idare etmek yolunu tutarsa, onu dinleyip itaat ediniz."

(Müslim)

"Masiyet (günah) için emir verilmemiş ise, isterse hoşlansın, isterse hoşlanmasın her Müslüman kişiye dinleyip itaat etmek düşer. Fakat masiyet için emir veri­lince ne dinlemek var ne de itaat etmek."

(Muttefikun aleyh hadis)

"Masiyet için itaat yoktur. İtaat ancak doğru iş için­dir."

(Müttefikim aleyh hadis)

"Her kim, bid'atcı birisini överse, elbetteki İslâmın ortadan kalkması için yardım etmiş bulunacaktır."

(El-Beyhakî, fî Şuab il - iman)

Bu izahtan sonra İslâmî hükümette icra organının çalışmasının hududu ve ölçüsü hakkında artık hiçbir şüphe kalmamış olacaktır.

 

ADLİYE (YARGI) NINÇALIŞMA HUDUDU:

 

Şimdi de Adliye (Judiciary) ye gelelim. Biz eski ıstı­lahta buna "Kaza": (Kadılık) diyoruz. Bunun da çalışma dairesinin ve iş hududunun ilâhî Hâkimiyet kanunu çer­çevesinde olacağı kendiliğinden anlaşılır. İslâm ne za­man kendi hükümet usulünü kaim kılmış ise, o zaman ilk kadı (Hâkim: Yargıç) Peygamberlerin kendileri olmuş­lardı. Onların bu husustaki vazifeleri, halkın işlerini ve ihtilaflarını ilâhî kanunun ışığı altında hal edip hüküm vermekti. Peygamberlerden sonra, bu makama geçmiş bulunanlar da onların gittikleri yoldan başka bir yoldan gitmiyeceklerdir. İşlerin çözümünde İlâhî Kanunu göz önünde tutacaklardır. Bu kanunu da Hak Taalâ peygam­beri vasıtasiyle indirmiş bulunuyor. Kur'an-ı Kerim-de Sûre-i Mâ'idenin iki rükû'u, bilhassa bu mevzu üzerine nazil kılınmıştır. Orada Hak Taalâ buyuruyor ki, Biz Tevratı nazil kılmakla hidayet ve aydınlık gönderdik. Benî îsrailin bütün Nebileri ve sonra Rabbanileri (Yahudi âlimleri) ve Ahbar'ı (Yahudi din adamları) Tevratın hü­kümleri gereğince Yahudilerin işlerini çözümlerlerdi. Daha sonra İsa İbn-i Meryem'i gönderdik. O'na da İncil'i verdik. Bunda da hidayet ve aydınlık vardır.

Kur'an-ı Kerim, bu tarihi hadiseleri beyan ettikten sonra, Hak Taalâ Resul-ü Ekrem'i muhatab alarak şöyle hitab buyuruyor:

"Biz bu Kitabı (Kur'an-ı) hak olarak sana gönderdik: Onların arasında Allahın nazil kılmış bulunduğu ile hü­küm ver ve "ana Hak (hakikat) geldikten sonra onların keyfine tabi olma."

(El-Maide: 48)

Devamında Hak Taalâ, bu beyanı şu sözler ile ta­mamlıyor:

"Acaba cahiliye hükümleri gibi işlerinin çözümünü mı isterler? İyi anlamış olan kimseler için acaba Allahın hükmünden daha iyi olabilecek ne gibi bir hüküm vardır?"

(Maide: 50)

Bu takrir meyanında Hak Taalâ üç yerde şöyle buyu­ruyor:

"Allahın nazil kılmış olduğu kanunu ile işleri çözüm­leyip hüküm vermeyenler, kâfirdirler, zalimdirler, fasıktırlar."

Bunlar olduktan sonra, bilmem artık şunu söylemeğe lüzum var mıdır ki, bir İslâmî hükümetteki adalette ilâhî Kanunu icra ve uygulamaktan başka bir şey olsun ve işlerin çözümünde bundan başka bir kanun yürürlükte bulunsun?

 

HÜKÜMETiN MUHTELİF ORGANLARININ

BİRBİRLERİYLE ALÂKASI

 

Şimdi ortada şu soru kalıyor: İslâm'da hükümetin bu üç organının birbirleriyle alâka dereceleri nelerdir? Bu hususta açık ahkâm mevcut değildir. Ancak saadet devri ve Hülefaî Raşidinin teamülü (Convention) bize bu hu­susu aydınlatıyor. Bu teamülden biz şunu anlıyoruz: Hü­kümet reisinin alakası nereye kadardır ve nelerdir? O zaman hükümet reisi olmak bakımından bu reis, bu üç organın üçünün de başında bulunuyordu. Bu hususiyet Nebi sallallahû aleyhi ve sellem'den elde edilmiştir. Hülefâ-î Raşidin de aynı ölçü içinde hareket etmişlerdi. Fakat bu devirde Reisin emri altında biz bu üç organı bir birlerinden ayrı tutmuş bulunuyoruz. O devirde "Ehlil-hal ve'l akd' (Teşri Organı) ayrı idi. Bunların müşavereleriyle Hülefa-î Raşidin devrinde düzenleme işleride yürütülür, kanunî meseleler de tartışılır, hükme bağlanırdı. Fakat güvenlik ve memleketin idaresi işi, Emir'ler (ümerâ') nın elinde idi. Bu da ayrı idi. Bunlar Kaza: (Adalet) işlerine müdahale etmezlerdi ve edemezlerdi. Kadı (Hâkim: Yar­gıç: Judge da ayrı idi ve bu Kadı, Emirlerin hükmü altında değildi.

Memleketin mühim meseleleri için polis kuvvetleri teşkil etmek, intizamı ve kanunî meseleleri hal eylemek yolunda bazan öyle meselelerle karşılaşılırdı ki, Hülefa-i Raşidin, o zaman hep "Ehlü'l hall vell akd" i çağırıp on­larla müşaverede bulunurlardı. Müşavere bitince de bu Ehlü'l - hal ve'l akd'in işi sona ermiş olurdu.

İntizamî (îcraî) işler, Halifenin emri altında yürütü­lürdü. Onun kararlaştırmış olduğu kararlar gereğince ve onun hükümlerine mutabık icra organı da çalışıp giderdi.

Kadıları tayin eden, halifenin kendisi olmakla bera­ber, bir kadı bir kere tayin edildikten sonra, Halifenin bu kadının işine karışmaya hiçbir hakkı ve yetkisi yoktu. Bir kimse mevki bakımından hükümet başında bulunmuş olsa bile, herhangi bir şahıs tarafından aleyhinde bir iddi­ada bulunulduğu takdirde, o zaman kadı, hakikatı aydın­latmak için, bu mevki sahibi kimseyi alelade halktan bir kişi gibi çağırır ve yaptığından hesap sorardı.

O zaman için bizim elimizde bulunan misallerin hiç birisinde, hiçbir islâm ülkesinde bir kimsenin, aynı za­manda hem kadı hem de âmil (Memleket idarecisi) oldu­ğuna dair malumat yoktur. Yahut da herhangi bir âmil veya valinin (Governor) veya devletin başında bulunan kimsenin de bir kadının adalet hususunda verdiği hü­kümlere karışmış olduğunu ve karışmak hakkına sahip bulunduğunu göremiyoruz. Yine bunun gibi, en kodama­nın kodamanı kimsenin de meselâ, devlet ricali veya askeri erkân ve ileri gelen kumandan ve sairenin de he­sap vermek için kadının huzuruna çağrıldığı zaman gitmemezlik ettiğini de bilmiyoruz.

Bu plân üzerine biz, şimdi de mevcut ihtiyaçlarımızı halledip gitmekteyiz. Ancak bu hususta ufak tefek deği­şikliler yapılmıştır. Buna rağmen bu usulü yine ayakta tutmak için uğraşıyoruz. Bu ufak tefek değişiklikler de şudur: Meselâ Hükümet reisinin icraî (yürütme) ve adlî (yargı) hususlarda. Hülefai Raşidinden daha az yetkisi vardır. Buna göre, bizim kendi reisimizin bu yetkisini kıs­mamızdan maksadımız, reisin bir gün kalkıp da diktatör­lük taslamasını önlemek içindir. Bir de bu kısmanın diğer bir sebebi, onun işleri elinde tuttuğu zaman, herhangi bir sebepten dolayı halka karşı adaletsizlik yapmaması için­dir.

Bu soruya bir zatı muhterem kalkıp şu soru sordu: Sizin bu husustaki fikrinizin kaynağı nedir?

Bu suale şu cevabı verdim: Benim delilim şudur: Hülefa-i Raşidin devrinde icraî ve adlî organlar birbirle­rinden ayrı idiler. Hükümet başkanı da şerî hükme göre bu ikisini birden her ne suretle olursa olsun elinde bulun­duramazdı. Fakat şu hususta vardır ki, Hükümet başkanı bazan kadılık vasfı ile adalet kürsüsüne oturur ve o za­man da kendisi icraî işlere müdahale etmezdi. Fakat Hülefa-i Raşidin devrinde halk bu halifelere o kadar itimat etmişlerdi ki, son adalet hükmünün halife tarafından ve­rilmesini isterlerdi. Halife de hüküm verince artık kimse­nin diyeceği bir şey kalmazdı. Şimdi biz eğer, böyle gü­venilir bir şahsı bulamazsak, — Hülefa-i Ra­şidin gibi — o zaman islâm Anayasası gereğince, islâm hükümetinin başkanını hem "baş kadı" (En yüksek rütbeli hakim): (Chef Justs) yapar hem de icraî kuvvetlerin en yüksek başkanı kılarız. Bu iki vasıf zarurî olarak bu zatın elinde birleşir.)

Bu şekilde biz bu planda bazı değişiklikler de yapa­biliriz. Meselâ biz "Ehl ül-hal ve'l-akd" seçmenin usulünü ve kaidelerini değiştirir ve günün şartları gereğince, bun­larla muntazam bir meclis kurabiliriz. Adalet dairesinde de muhtelif dereceler ihdas edilebilir. Meselâ inceleme kısmını ayırır ve çalışma kısmına da ve işin üzerinde kararlar aldıktan sonra yürütme kısmına da ayrı şekiller verebiliriz. Ve bunlar gibi olan başka hususları da değişti­rebiliriz.

Burada iki soru ortaya çıkar. Bu sorulara da cevap vermek zarureti vardır. Birincisi şudur: Acaba islâm'da şu mesele olmuşmudur ki, adliye işlerinde kaza hususunda Ehlül-hal ve'l - akd, bir meseleyi bu mesele Allahın Kita­bına ve Resulullahın Sünnetine aykırıdır diye geri çevirip kesip atmış mıdırlar? Bu hususta da bir hüküm verildi­ğine dair benim bir bilgim yoktur. Hülefa-i Raşidinin tea­mülünde "kaza" mevzuunda böyle bir şey görünemezdi. O zamanki kadılar arasında da böyle bir hüküm verebile­cek bir kadıyı göstermek mümkün değildir. Benim düşün­ceme göre, o zamanki Ehl ül - hal ve'l akd, Kitab ve Sün­netin ışığı altında basiret sahibi kimseler idiler. Bunların, hepsi de bir tarafa, Hülefa-i Raşidinin kendileri bu mese­lelerde o kadar güvenilir kimseler idiler ki, onların baş­kanlıkları devrinde; herhangi bir şekilde, Kitab ve Sünne­tin hilafına hiçbir şey yapılamazdı. Biz eğer bugün Ana­yasamızda bu husus için herhangi bir itimad edilir ve güvenilir bir nizam bulamazsak ve bizim her ne suretle olursa olsun, kanun yapan meclisimizin yapacağı ka­nunlar hakkında Kitabullah ve Sünnetde bir hüküm ol­mazsa ve o zaman da Adliye, Kitap ve Sünnetin hilâfına bulunan hükümleri reddederse, bu Adliyeye böyle bir yetki tanımamız lâzım gelir.

İkinci soru da şudur: İslâmda Teşriî Organının ya­sama yani "Ehl ül - hal ve'l - akd" ın sahih vasfı nedir? Ne şekilde olursa bu organ sahih olur? Acaba bu heyet, sadece hükümet riyasetinin istişare heyetimidir? Hükü­metin başında bulunan zat bu heyetin çoğunluğunun yahut da ittifakla verdiği kararları kabul edip etmemekte veya reddetmekte veya istediği gibi değiştirmekte serbest ve tercih sahibi mi olsun?

Yoksa Hükümetin başında bulunan kimse, bu heye­tin çoğunluğunun veya ittifakla verdiği kararların mefhu­muna ve medluluna bağlı bulunmak zorunda mıdır? Bu hususta Kur'an-ı Kerim bazı emirler beyan etmiştir. Müs­lümanların toplumsal işlerde birbirleriyle müşaverede bulunmalarını emr eylemiştir.

"Ve emrühüm şûra beynehüm: Onların işleri, ara­la­rmda müşavere ile olur."

Peygamberi Zîşan Efendimize de bu husus'ta hitap edilerek Hükümet başkanı bulunmaları nedeniyle hitap edilerek, Hak Taalâ şöyle buyurmuştur:

"Emr (Memleket işleri) hakkında onlarla müşaverede bulun. (Müşavereden sonra) karar verirsen, Allaha te­vekkül et."

(Al-i İmrân: 159).

Bu iki âyeti kerime gereğince müşavere zarurî olu­yor. Hükümet başkanına da müşavere etmek yolunda hidayet ediliyor. Müşavereden sonra bir karara varılırsa o zaman Allah'a tevekkül edilecek ve iş sonuna kadar yü­rütülecektir. Fakat burada bu sualin cevabı tam ve açık bir şekilde ortaya çıkmıyor. Hadis-i Şerifte bu hususu bize aydınlatacak açık bir hükme raslamıyoruz. Elbette ki, Hülefa-i Raşidinin teamülünden, İslâm ule­ması umumî olarak şu neticeyi çıkarmıştır: Hükümet intizamının asıl mesulü hükümetin başkanıdır. Hükü­met başkanı, Ehlü'1-hal ve'l-akd ile müşavere etmek mecburiyetindedir. Ancak, onların ittifakla yahut da ekseriyetle vermiş bulundukları göre hareket etmek mecburiyetinde değildir. Başka bir tabirle diyebiliriz ki, hükümet başkanının müşavereden sonra bir nevi "veto" hakkı da vardır.

Fakat bu nazariye, umumiyetle bir hayli yanlış an­la­yışlara yol açmaktadır. Nitekim halk bu noktadan bazı değişikliklerin bulunabileceğini anlamaktadır. Her hususta bir müşavere edilmesini düşünüyorlardı. Hülefa-i Raşidinin devrindeki müşaverelerde bulunan kimselerin yani Ehlü'l - Hal ve'l - akd'in meclisleri muntazam bir şekilde değildi. Bunlar dağınık kimseler idiler. Ancak lüzumu halinde toplanır, konuşur ve sonra dağılır kendi işlerine giderlerdi. O zaman şimdiki gibi muntazam parlamenter bir şekil de yoktu. Bugün mevcud olan muntazam teşri mecliside bulunmuyordu. Bu işlere kendilerini adamış kimseler de da­ğınık halde idiler. İş icabı toplanır, bir şekil bulur, sonra çekilip giderlerdi. Zamanımızdaki gibi, partiler de mev­cut değildi. Parti mitingleri de yapılmazdı. Partiler olma­yınca da elbette ki, bunların programları da yoktu ki, her biri bir toplantı, bir miting tertipleyip kendi mera­mını anlatması da muhaldi. Müşavere lâzım olduğu zaman, çağrılanlar gelir, gönül huzuru ile oturur, halife kendisi de mecliste bulunur, mesele ileri sürülür, mu­vafık, muhalif her cephesi konuşulur, görüşülür, ser­bestçe tartışılır, duruşulur herkes bildiği ve güven­diği delilleri ileri sürer, herkes görüşünü beyan eder, Halife de görüşünü beyan eder ve netice alınırdı. Öyle bir görüş üzerinde durulurdu ki, bütün meclis bu görüşü kabul eder ve karar verilirdi. Bazan da bir hususta ittifak elde edilmezdi. Fakat ittifak elde edilmemesi bu meselenin hakkında öne sürülen görüşlerin veya ka­rarların hatalı olduğundan değil, kararların birinin diğe­rine tercih edilmesindendi. Fakat yine de Hülafa-i Raşidin devrinden katiyyen böyle bir misal veremeyiz ki, Hallü akd meclislerinin herhangi birisinde bu meclisin azaları ara­sında esaslı bir ihtilaf çıkmış olduğuna dair bir vak'a zikr edilegelsin. Yalnız Hülefa-i Raşidin devrinin bütün süre­sinde ancak iki vakada zamanın Halifesi, Ehli Hall ü akd'ın toplu olarak verdikleri kararın hilâfına hareket ettiği görülmüştür. Birisi Üsame'nin ordu sevki mesele­sinde oldu. ikincisi de Mürted'lerin üzerine açılan cihad meselesi hakkında. Fakat bu iki vakanın her ikisinde de Sahabiler, Halifenin verdiği karara teslim oldular. Bu da şu demek değildir ki, İslâm Anayasası Halifeye her za­man ve tamamen "veto" hakkı tanımıştır. Kanun gere­ğince o bu işte istediği gibi hareket eder diye Halifeye bir hak vermiştir. Sahabiler de ister istemez Halifenin kararlarına gönülleri razı olmasa dahi itaat edeceklerdir. Hayır mesele böyle değildir. Belki mesele şu şekildedir ki, o zaman Sahabiler, Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü anh'e o kadar itimat eder, onun dirayetine, bilgi ve fera­setine o kadar güvenirlerdi ki, artık Ebu Bekirin verdiği karardan daha iyisi olamaz diye düşünüyorlardı. Dini işlerde Ebu Bekir Radiyallahü Taalâ anh'ın ne kadar ehemmiyetle durduğunu biliyorlardı. İşte bunun için hepsi Ebu Bekirin fikrini kabul etmekte tereddüt etme­diler. Hattâ işin neticesi ortaya çıktıktan sonra da Ebu Bekirin ne kadar isabetli karar vermiş olduğu anlaşıldı ve herkes bildi ki, Ebu Bekir böyle bir karar vermemiş oldaydı İslâm ortadan kalkmak tehlikesiyle başbaşa kalacaktı. Nitekim, mürtedler meselesinde Hazret-i Ömer, radıyallahü anh herkesden ziyade Ebu Bekir'in fikrine muhalefet ediyordu. Açıktan açığa şu sözleri söylüyordu: Allah Ebu Bekir'in işinde benim göğ­sümü açsın da bana bu işin hakikatinin ne olduğu belli olsun."

Şimdi, size örnek verdiğimiz bu hadiselerden islâm'da "Veto" nedir ve bu meselenin nasıl değişikliğe uğradığını çıkarabilirsiniz. Ve daha sonradan buna benzer şeyler başka yerlerde de ortaya çıkmıştır.

Eğer Hülefa-i Raşidin devrindeki Şûra'nın şekli, onun ruhu, Şûra meclisinin azalarının zihniyeti, onların ahlakı ve onların diğer hususlarını örnek ala­rak göz­önünde bulundurursak, bundan daha iyi bir örnek olmadığı gibi, bundan daha iyi bir ça­lışma tarzı olamıyacağını anlamakta zorluk çekme­yiz. Biz, eğer bu şekilde çalışmakla, son mantıkî ne­ticelere varırsak, o zaman her şeyden ziyade şu nokta üzerinde durup şunu söyliyebiliriz ki, bu şekildeki bir şûra meclisi. (Müşavere meclisinde) eğer Sadaret makamını elinde bulunduran bir kimse veya meclis erkânı, kendi görüşlerini ortaya atarlarsa, ve bu görüşlerin karşısında muhalefet edilmezse o zaman bu görüş umum tarafından kabul edilmiş sayılır ve "istisvabi amm" Referandum mahiyeti almış olur. Yok eğer herhangi bir görüşü, umumî görüşler redde­derse, o rey sahibi muaf sayılır. Fakat şimdi, bizim için kendi memleketimizde böyle bir ruh ve böyle bir zihniyet ve bu şekilde Şûra meclisi kurmak mümkün değildir. Bunun için de bizce, ister icraî mecliste olsun ister teşriî meclisine olsun, ekseriyetin görüşlerine tâbi olmaktan başka bir çare kalmamıştır.

 

HÜKÜMETiN VARLIĞININ AMACI

 

Şimdide şu meseleye gelelim ki, islâm hangi temel amaçları (Objectives) ileri sürerek İslâmî hükümetin kurulması için çalışmıştır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Resulullah bu maksatları etraflıca izah etmişlerdir. Kur'an-ı Kerimde buyurmuştur ki:

"Biz Resullerimizi aydın delillerle gönderdik. Onlarla birlikte Kitap ve Mizan (ölçü) da nazil kıldık ki halkın arasında adalet kaim kılınsın."

(El-Hadid: 35).

"Yeryüzüne, işte böyle yerleştirmiş bulunduğumuz kimseler, namazı ayakta tutarlar, zekâtı Öderler, doğ­ruluğa emrederler ve eğriliklerden de menederler."

(El-Hac: 41).

Hadis-i şeriflerde de bu husus şöyle beyan edil­miştir:

"Allah elbette ki Kur'an ile ortadan kaldırmadığı şeyleri Hükümet vasıtasiyle ortadan kaldırırdı."

(Tefsir-i İbn-i Kesîr).

Yani, mevcut bulunan fenalıklar ve kötülükler Kur'an-ı Kerimin nasihatleri ile ortadan kalkmayınca Hak Taalâ hükümeti bu iş için memur kılar ve bu fena­lıkları ortadan kaldırtır.

Bunlardan anlaşılıyor ki, İslâmî bir hükümetin ku­rulması ve ayakta tutunmasından asıl maksat, İslâmın ıslah proğramının bütün ülkelerde tatbik edilmesi için lâzım ve gereklidir. Bu şekilde İslâm, insanlık için daha iyi çalışma yolunu bulabilir. Yalnız emniyeti sağlamak, yalnız memleketin hududunu koru­mak, yalnız halkın yaşayış seviyesini yükseltmek İslâmın son maksadı ve amacı değildir. Belki, İslamı diğer gayrı - İslâmî hükümetlerden ayıran ayrıcalıklı özellik, İslâmın, bütün insanlığın fenalıklarını ortadan kaldırmak istemesi ve bütün insanlığı iyiliğin aydınlık caddesinde yürütmek yolunu tutmak için çalışmasıdır. İslâm, fenalıkları ve kötülükleri ortadan kaldırmak ve silip atmak için bütün imkânlardan istifade etmeyi gözönünde bulundurduğundan, hükümet de bunun için bir vasıta olarak kullanılmaktadır.

 

HÜKÜMET NASIL OLUŞUR

 

Bu temel meseleleri izah ettikten sonra, şimdi karşımıza beşinci soru çıkmaktadır: Hükümetin esası nasıl kurulmalıdır? Bu hususta en mühim mesele devlet başkanının (Head of the Satate) nasıl karar­laştırılacağıdır. Bu devlet başkanına, islâmda "Ha­life" veya "îmam" yahut da, "Emir" ve başka ıstılah­lar da kullanılmıştır. Bu meseleyi iyi anlatmak veya anlamak için bir islâm tarihinin tâ başından beri bu işi gözden geçirmemiz icap ediyor.

Devlet Başkanının Seçimi:

Muhterem okuyucular ve dinleyicilerin bildikleri gibi, bizim İslâmî yaşayışımızın başlangıcı Mekke'de küfr içinde başladı, O zaman Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem, Mekkede islâmî yaşayışı kaim kılmak için küfr ile mücadeleye girişmiş bulunu­yorlardı. Bu islâmî yaşayış, kendi dairesi içinde, muhtar bir hale gelerek kendisi için siyasî ve top­lumsal nizamını kurmak yolunu tuttu. O zaman bir bağımsız ülke (State) kurularak maksada doğru ilk adım atıldı. Bu bağımsız hükümet, ilk îslâmî hükü­mettir ki; bunun başında da Zat-ı Saadetleri bulunu­yorlardı. Zat-ı Risaletpenahileri ise, ne bir kimse tarafından seçilip bu makama getirilmişti, ne de kendi kendilerini, ellerindeki kuvvet ve kudretle, bu makama çıkarmıştı. O, Hak Taalâ tarafından doğru­dan doğruya bu iş için memur edilmişti.

Zat-ı Risaletpenahüeri, on seneden fazla bir za­man için, bu hükümetin başında bulunmak vazifesini ifa etti. Sonra kendi yerlerine kimin geçeceği hak­kında açık ve kesin bir emir buyurmadan çekilip gitti­ler. Bu sükûtun sebebi, Kur'an-ı Kerimin şu hükmü gereğincedir:

"Ve emrühüm Şûra beynehüm: Onların (hükümet) işleri, aralarında müşavere iledir."

Sahabeyi Kiram da bunu bildiler ki müslümanlar için kendi ülkelerini idare edecek olan başkanın bu mevkiye gelmesi seçim ile olacaktır. Yani müslümanlar toplanarak birbirleriyle müşavere ede­cekler ve aralarından birini seçecek ve bu işe me­mur edeceklerdir.[90] Nitekim, müslümanlar hep topla­nıp birinci Halife olan Hazret-i Ebu Bekir radıyallahü Taalâ anh'i seçtiler ve iş başına getirdiler. Sonra, Hazret-i Ebu Bekirin de son günleri yaklaşınca kendi fikrine göre, Hilâfet için en uygun şahıs Hazret-i Ömer olmasına rağmen, yine de kendisine bir halef tayin etmedi. Ancak Hazret-i Ömerin münasip olaca­ğını vasiyetinde bildirdi. Hastalığı sırasında ve tam bu dünyadan göçeceği zaman müslümanların umumî toplantısında şöyle hitap etti:

"İstermisiniz ki, ben sizin İçin birisini halef tayin edeyim? Allaha yemin ederim ki, düşünüp taşındım ve böyle bir kimse üzerinde duramadım. Akrabamdan da kimseyi bu işe münasip görmedim. Ancak ben size Ömer İbni Hattab'ın Halife olmasını münasip görüyo­rum. Onun sözünü dinleyiniz ve ona itaat ediniz." dedi.

Halk da hep bir ağızdan şöyle cevap verip hay­kır­dılar:

"Dinledik ve itaat ettik."

(Taberî, cild: 2, sahife: 618, Matbaayi İstika­met, Mısır) Bu şekilde Müslümanların ikinci hali fesinin hilafete namzetliği de birinci halifenin mü­şaveresiyle oldu ve umum müslüman halkın da fikri alınarak Hilafet makamına getirildi.

Bundan sonra Hazret-i Ömer radiyallahu Taalâ anh­da dünyadan göçecekleri zaman, Hazret-i Re­sulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin en yakın altı arkadaşının bulunduğu hesaba katarak, bu altı kişi ile bir meclis kurulmasını ileri sürdü ve bunlara da: "Aranızdan birini seçiniz ve Müslümanların işlerinin başına getiriniz." Dedi. Sonra şunu da ilân etti ki: "Sizlerden herhangi biriniz Müslümanların müşave­resinin hilafına kendi kudretini kullanarak, kendisini Emir yapmak isterse, onun boynunu vurunuz."[91]

Bu meclis konuşarak, danışarak, müşavere ederek, evvela Hazret-i Abdurrahman ibni Avf'ı se­çim işine memur etti. O da Medinenin umumî efkâ­rını (kamuoyunu) yoklayıp geldi. Bu işi yaparken de ev ev gezip kadınlara kadar halkın fikrini sordu. Fikir sormak için ne müderrisleri bıraktı ne de tale­beleri ihmal etti. Yalnız bununla da iktifa etmedi. Memleketin her tarafını köy köy, kabile kabile do­laştı. Ümmet efradının bu husustaki fikirleri üzerinde titizlikle durdu. Çadır çadır nabız yokladı ve neticeyi elde ederek geldi. O zaman Hazret-i Osman ile Hazreti Alinin en çok itimada şayan kimseler olduk­ları ve halkın güvenini kazanmış bulundukları anla­şıldı. Halk bu iki şahıstan Hazret-i Osman'a daha fazla rağbet gösteriyordu. Bu netice üzerine niha­yet Hazret-i Osman Radiyallahu anh, Hilafet man­sıbına (mevkisine) getirildi. Ve Halife-i Müslimin seçildi. Müslümanlar da umumî bir toplantı yapa­rak Hazreti Osman radiyallahu Taalâ anh'a biat ettiler.

Daha sonra Hazret-i Osmanın şehadeti vak'ası ortaya çıktı. Ümmet arasında büyük üzüntü verici meseleler doğdu. Bu sırada bir kısım sahabiler, Hazret-i Ali radiyallahu Taalâ anh'ın evinde toplan­dılar. Kendisine: "Bu gün zat-ı hilafetpenahilerinden bu iş için daha evla bir kimse yoktur." Dediler. Onlar ısrar ediyorlardı. Fakat Hazret-i Ali böyle ağır bir yükün altına girmek istemiyordu. Sahabilerin aşırı dere­cede ısrarı karşısında Hazret-i Ali Hilafet mansıbını kabul etmek zorunda kaldı. Ve sahablilere şöyle bu­yurdu: "Hilafeti bana yüklemek istiyorsanız, Camiye kadar gelmelisiniz. Bana biat etmeniz gizlice olamaz. Bu ancak bütün Müslümanların rızası ile olabilir."[92]

Zat-ı Hilafetpenahileri, camiye geldikleri zaman, bütün Muhacirin ve Ansar orada toplanmışlardı. Bunların çoğu uzak yerlerden gelmiş bulunuyorlardı. Kendi istek ve rızaları ile biat elini uzattılar.

Daha sonra da malum olduğu gibi Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ Anha karşı suikast hazırlandı. Tam vefat edeceği sırada kendisine "Kimi halef tayin edeceği" soruldu. Zat-ı Hilafetpenahileri bu hususta bir şey demediler. Bu sefer oradaki halk tarafından tekrar şöyle bir sual soruldu: "Sizden sonra büyük oğlunuz Hazret-i İmam Hasan'a biat edelim mi?" Zat-ı hilafetpenahileri ne müsbet ne de menfî bir cevap verdiler ve ancak şöyle dediler:

"Mâ âmir küm ve lâ enhâ küm, entüm ebsar."

Ne size böyle bir şey emr eder, ne de sizi böyle bir şeyden menedebilirim, siz daha iyi bilirsiniz.[93]

İşte devlet başkanı seçiminin Hülafa-yi Raşidin devrinde teamülü bu şekilde olmuştur. Sahabeyi Kiramın toplu olarak çalışmaları bu işin böyle olması, Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin sükûtu ve Hak Taalânın emri gereğincedir.

"Ve emrühüm şûra beynehüm:

Onların işleri müşavere iledir."

Bu istinada göre de İslamın Anayasası olacak olan esaslardan kat'i şekilde sabit oluyor ki, İslâmda devlet reisi hükümet başkanı seçim üzerine ve umum müslüman halkın rızasına bağlıdır. Bu şeklin başka türlüsü yoktur. Herhangi bir kimse kolunun kuv­vetine, gücüne, zoruna dayanarak kendisini Müslü­manlar için başkan veyahut da emir yapıvermek hak­kına sahip değildir.[94] Bu da bir tarafa dursun, yalnız bununla da iş bitmiyor, müslümanlar için böyle baş­kanlık etmek ve yahut da halife olmak, herhangi bir aile, hanedan veya zümrenin elinde olmasına mü­saade edilmez.[95] Seçim hususunda da her ne şekilde olursa olsun, zor kullanılamaz ve serbestçe Müslümanlar tarafından seçim yapılır. Şu mesele de vardır ki, bu seçim ve Müslümanların rızasının temin edilmesi nasıl anlaşılacaktır? Bu hususta İslâm her­hangi bir muayyen usül belirtmemiştir. Zaman ve ze­minin koşulları gereğince bu iş için muhtelif usuller ortaya konabilir. Ancak şu şartla ki, makul bir tarzda ümmet efradının kime daha fazla itimat ve güvenleri olduğu anlaşılabilsin.

 

ŞURA MECLİSİNİN TEŞEKKÜLÜ

 

Emirin (Hükümet başkanının) seçiminden sonra ikinci, mühim mesele de "Ehl ül - hal ve'l-akd" i yani (Şûra Meclisinin erkânını) seçmek meselesidir. Acaba kimler bu meclise seçilecek, nasıl seçilecekler ve kaç kişi seçileceklerdir? Dikkatsiz ve incelemeden değerlen­dirmelerde bulunanlar bu hususta şöyle düşünmüşlerdir: Hülefa-i Raşidin devrinde Şûra Meclisinin azaları umumî seçim usulü ile (General Elections) seçilmemişlerdir. İslâmda müşavere heyeti için muayyen bir kaide yoktur. Belki bu mesele zamanın halifesinin uygun gördüğü şe­kilde olmuş ve istediği kimseyi çağırıp müşavere etmiştir. Fakat böyle düşünmek, bu zamanın meseleleri ile, o zamanın meselelerini aynı şekilde değerlendirmek ve aynı şekilde görmekten ileri geliyor. Halbuki bu gibiler, o zamanın meselelerini, o zamanın şartlarına göre gözönünde bulundursalardı bu işin ne şekilde olduğunu ve bu hususta da nasıl çalışıldığını anlarlardı.

İslâm, Mekkeyi Mükerremede, bir hareket olarak ortaya çıktı. Hareketin karekteri şöyle idi: İlk defa İslama "Lebbeyk" deyip de sarılanlar İslâmî hareketin liderinin arkadaşı, dostu, işlerde yardımcısı, müşaviri ve çalışan eli kolu mahiyetinde olmuşlardı. Nitekim, islâm'da bunlara "Sabıkıyn-i evvelin" denerek, tabiî bir şekilde Hazreti Nebî Sallallahü aleyhi ve sellemin arka­daşları ve müşavirleri diye kararlaştırılmışlardır. Hak Taalâ tarafından sarahatle hüküm gelmemiş olan mev­zularda, Zatı Saadetleri de bu zevat ile her zaman mü­şaverede bulunmuşlardır.

Daha sonra, bu harekete yeni yeni kişilerde katıldı­lar. Bu defa muhalifler işe girişerek, bu hareketi baltala­maya koyuldular Berikiler de onların karşısında çalıştılar. Bunlar yaptıkları hizmetlerde, fedakârlığa katlanan, di­rayet ve basiret sahibi kimseler olmakla seçkin bir ce­maat idiler. Bunlar, o zaman seçimlerle ve oylarla iş ba­şına getirilmiş kimselerden değillerdi. Bunlar denemeler ve tecrübeler üzerinde kendiliklerinden müşavir olmuş kimselerdi ki, böyle olması elbette ki, seçim (Election) den daha doğrudur. Mekkeden hicret edilmeden önce durum böyle idi. O zaman Zat-ı Risaletpe­na­hi­lerinin etrafında iki çeşit müşavir bulunuyordu. Birinciler Sabikin-i Evvelin yani ilk müslümanlar, ikinciler de sonradan İslâm daire­sine intisap etmiş bulunanlar arasındaki, bilgili, dirayetli, tecrübe sahibi ve elinden iş gelen kimselerdi. Bu iki züm­renin mensupları öyle kimselerdi ki, bu zevata bütün müslümanlar, Peygamberi Ekrem Sallallahu aleyhi ve sel­lem'e itimat ettikleri gibi güven duyarlardı.

Bundan sonra meşhur hicret hadisesi vuku buldu. Bu hadisenin başlangıcı da şöyle oldu: Hicretten iki bu­çuk yıl önce, Medine halkının ileri gelen şahsiyetlerinden bir kaç zat, İslâmı kabul etmişti. Bu kimseler nüfuz sa­hibi olduklarından İslâmı Evs ve Hazrec kabile halkına da yaymış bulunuyorlardı. Bu defa Medine halkının da­veti üzerine Zat-ı Saadetleri ve diğer muhacirin kendi yer ve yurtlarını bırakarak Medineye gittiler. Orada bu İslâm hareketi bir siyasî nizam şeklini aldı. Ve zamanla bir hükümet haline geldi.

Şu da ayrı ve mühim bir meseledir ki, Medinede İs­lâm, bu gibi zevatın sayesinde yayılıp her tarafa sirayet edince, bu kimseler de yeni içtimaî ve siyasî nizam için ayrı ayrı yerlerin liderleri şekline geldi. Onların makam­ları da şu oldu ki, Zat-ı Saadetlerinin müşavere mecli­sinde Sabıkıyn-i Evvelin ve Muhacirin'in tecrübeli ve ileri gelenleri ile aynı ölçüde gözönünde bulunduruldu. Ve müşavere heyetinin evvelki iki unsuruna bir üçüncü unsur daha ilâve edildi. Bu zevat yani "Ansar": yar­dımcılar yine fıtrî ve tabiî bir şekilde seçilmişlerdi. Bunlar da müslümanlar tarafından itimad edilir ve güvenilir kim­selerdi. Nitekim, bunlar öyle güvenilir kimseler oldular ki, zamanımızda ki gibi bir seçim usulü ortada olsaydı ve bunlar da oylamaya göre seçilmek isteselerdi muhakkak seçilirlerdi.

Sonra medenî yaşayış başladı. Müşavere edile­cekler de kendiliklerinden iki zümreye ayrılmış oldular. Birinci zümre, sekiz on sene kadar siyasî, askerî ve tebliği (İslâmı tanıtma ve yayma) işlerinde çalışmış bulunan tecrübe sahipleri ve iş bilen kimselerdi. Halk da bunların bilgi ve iş başarma kabiliyetlerine güvenir ve her meselede onların fikirlerine itimat ederlerdi. İkinci zümre ise, Kur'an-ı Kerim anlayışında, dinî bilgi husu­sunda ve fıkıhta şöhret kazanmış kimselerdi. Bunlar da yine halk tarafından güvenilir ve itimat edilir zevat idiler. Hattâ Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden sonra halk bu zevatın din ilmi hakkında en fazla bilgi sahibi olduklarına kani idiler. Hattâ bazan Zat-ı Risaletpenahileri, kendileri de "Kur'an-ı Kerimi filan kimseden öğreniniz" diye tavsiyede bulunmakla, bu ze­vatın Kur'ana olan vu­kuflarını tasdik buyurmuşlardır.

İşte bu iki ayrı hususiyet taşıyan zümrelerin ikisi de birlikte o zamanki Şûra Meclisine tabiî bir şekilde kendi­liklerinden seçilip gelmişlerdi. Ve bu meclisin aza­ları olarak meclisi teşekkül ettirmişlerdi. Bunlardan hiç birisinin, bu­günkü alelade seçim usulü ile seçilmelerine ihtiyaç kal­mamıştı. Herhâlde bildiğimiz bugünkü seçit usulü ile rey toplayarak seçilmek lazım gelseydi, o zamanın müslümanları elbette ki, bu zevattan başka kim­seyi de seçmiyeceklerdi.

İşte bu suretle Zat-ı Saadetlerinin devrinde Şûra Mec­lisi teşekkül etmiş oldu. Bu meclis, Hülefa-i Raşidirn dev­rinde de müşavere meclisi olarak devam edegeldi. Bunlar Düsturî hususlarda (Kanunlara esas olacak meselelerde) titizlikle duruyorlardı. Daha sonra bunlar, başkalarını da yetiştirdiler. Yeni yetişenlerin içinde dirayetlerine ve bilgile­rine güvenilir bulunanları yeniden muşavere meclis'ne getirdiler. Bu cemaat, kendilerine "Ehl ül - hal ve'l - akd" denilen cemaat efradıdırlar. Bu ıstılahını manası da (çöz­mek ve düğümlemek: Yani meseleleri hail etmek ve hükme bağlamak) demektir. Hülefa da bu zevat ile müşa­vere etmeden hiç bir mühim meselede kararl vermezlerdi, işte bunların yaptıkları ve yapacakları işlerin kanunî olma hususiyetinin ölçüsünü şuradan anlayabiliriz ki, Hazreti Osman Radiyallahu Taalâ anh'ın şehal detinden sonra, Sahabilerden bir kaçı Hazret-i Ali Radiyallahü Taalâ anh'ın evine toplanmış ve kendisinden halifeliği kabul etmesini istedikleri zaman, Hazret-i Ali Radiyallahu anh onlara şu cevabı vermişti Bu iş size düşmez. Bu ancak şûra ehlinin ve Bedr ehlinin yapacakları iştir. Şûra ehli ve Bedr ehli kimin halifeliğine rıza gösterirse, halife o olacaktır. Top­lanalım da bu meseleyi görüşelim."[96]

Bu cümlelerden açık olarak anlaşılır ki, "Ehl-ül-hal ve'l - akd" o zaman muayyen bir kaç kimseden ibaret idi. Bu zevat daha önceden de bu duruma sahip bulunan kimselerdi. Milletin mühim meselelerinde karar vermeğe salahiyetli ve ehliyetli kişiler idiler.

Buna göre şöyle düşünmemek icap eder: Zamanın halifesi bu gibi zevatı keyfi istediği gibi tayin etmiştir. Yahut da kendisi seçmiştir. İstediği zaman bunları ça­ğırıp müşavere eder, istediği zaman da çağırmaz.

Fakat burası da bilinmiyor ki, o zamanki "Ehl - ül - hal ve'l - akd" yahut da Şûra Meclisi, kimlerden teşek-kül etmişti. Ve milletin meselelerinin hangi hususları kimlere sorulurdu ve kimler bu meselelerde fikir beyan etmek salahiyetine haiz idiler?[97]

Hülefa-i Raşidinin teamülleri de Resulü Ekrem örne­ğinden alınmıştır. Emir için, herkes müşavir olamazdı. Emir de kendi keyfinin istediğini bu işlerde müşavir se­çemez ve tayin edemezdi. Belki bu işe getirilmiş olan zevat, umum müslümanlar tarafından itimad edilir kimseler idiler. Müslümanlar bu seçkin zümrenin iyi niyetlerine, bilgi ve ehliyetlerine tam manasiyle güven duyuyorlardı. Devle­tin ve devletin başında bulunanların da bunlarla müşavere ederek verdikleri kararlar öyle bir karar oldu ki, halk bu kararları can ve gönülden kabul ederdi. Çünkü kendile­rine inanırlardı. Hükümetin verdiği kararların tatbika­tında halk yardımcı dahi olurdu.

Şimdi bir de şu soru kalıyor: Halkın itimadını ka­zanmış bulunan kimselerin hangi vasıfta olmaları lâzım geliyor? Bu da nereden belli olacaktır? Şimdi şu da ma­lumdur ki, islâmın başlangıcında bu gibi zevatın vasıflan kendiliğinden belli idi. Bugün o vasıflar mevcud değil ve o şartlar da ortada yoktur. Ve o zaman medeni du­rumlarda bir hayli engelller vardı ki, bugün o engelller ortadan kalkmıştır.

Bunun için biz, bugünün hal ve vaziyetinin iktiza­sına göre, herhangi bir şekilde, mümkün olan ve gayri meşru olmayan bir yol ile bu gibi zevatı araştırıp bulup seçebiliriz. Cumhurî kavmin yani (Millet efradının kalaba­lık çoğunluğu) nun güvenini kimler kazanmıştır diyebilebiliriz. Ve bunları iş başına getirebiliriz. Zama­nımızda dahi mevcut bulunan seçim şekillerinden birini tatbik edebiliriz. Ancak şu şartla ki, bu seçim şekli öyle bir vaziyet alsın ki, işin esas gayesi ortadan kalkmış olmasın,

 

DEVLETİN ŞEKLİ VE BİÇİMİ

 

Bundan sonra üçüncü meseleye gelelim. Bu mühim mesele de şudur: İslâmda devlet şekli ve biçimi nasıl olacaktır? Bu hususu anlamak için de yine Hülefa-i Raşidin devrine dönerek, o zamanın tarihine göz atarsak, bu husus da anlaşılmış olacaktır. O zaman "Emir_el müminîn" o zata denirdi ki, müslümanlar bu zata; "sem' ve taat (sözünü dinlemek ve itaat etmek) şartiyle" biat ederlerdi. Böyle bir zat, ümmet efradı tarafından güvenilir, itimad edilir ve halk içtimaî işlerini onun eline teslim eder, kendisinden bu işleri mükemmel bir surette yürütmesini beklerlerdi. Yani devleti bu zatın eline teslim ederlerdi.

Bugün ne ingiltere Kralı, ne Fransız Cumhur Baş­kanı, ne Büyük Britanyanın Başbakanı, ne Amerikan Başkanı ne de Rus Diktatörü Stalinin vasfı, böyle bir vasıf gibidir. Onlara hiç benzemez. İslâm Emir el - mü­minini sadece devlet başkanı yahut da hükümet reisi değildi. Aynı zamanda Başbakan yani "Reisi vüzerâ" idi. Yine aynı zamanda islâmî parlamentonun bir aza­sıydı. Ve hatta bazan da bu parlamentonun başkanı idi. Konuşulacak ve danışılacak mevzuların büyük bir kısmı kendisine düşerdi. Devletin bütün işlerinden de o me­suldü. Hem de bu mesuliyette kendi kendisine de hesap vermek zorunda idi. Böyle bir parlamentoda ne hükümet (veya iş başında bulunan devlet) ne de iktidar partisi vardı. Ne de onun karşısında muhalefet partisi bulu­nuyordu. Butün parlamentoda bir tek parti vardı. Devle­tin başında bulunan zat, eğer hak tarafını iltizam edip, doğru yolu tuttuğu zaman, bütün parlamento muvafakat parti olurdu. Yok eğer devlet başında bulunan zat, bu defa batıl tarafını ve batıl yol tutarsa o zaman bütün parlamento muhalif parti olurdu. Bu parlamentoda parla­mentonun her üyesi de her hususta serbest idiler. Bir hususta ittifak ettiler mi, ittifak ederlerdi. İhtilaflı olan hususta da ihtilaflı olurlardı. O zaman, Halife de Halife­nin yardımcıları bulunan vezirler de parlamentonun reyine karşı kendi reylerini bildirirlerdi. Bu rey ya kabul edilir yahut da red edilirdi. Birisinin bu işle ilgili olarak istifa etmesinden yahut da çekimser davranmasından dolayı ona hiçbir şey sorulmazdı ve sorulamazdı. Hali­feye gelince, Halife de yalnız ve sadece parlamentoya karşı sorumlu değildi. Belki bütün ümmeti islâmiyeye karşı sorumlu idi. Halife yalnız memleket işlerinde so­rumlu tutulmazdı. Her işinde ve hatta şahsî ve kişisel işlerinde de sorumlu idi. Her gün beş defa, halkın önünde camiye gelip, halk ile birlikte bulunurdu. Halkın karşısına çıkardı. Her cuma günü de hutbesini okuya­rak, halka hitap ederdi. Ülkenin umumî ahvali hakkında bizzat beyanda bulunurdu. Halk ile birlikte, her gün bulunduğu şehrin çamurlu sokaklarında dolaşıp du­rurdu. Herkes ve her şahıs, istediği zaman, Halifenin eteğini tutup söz söylemek hakkına sahip idi. Umumî toplantılarda herkes kalkıp Halifeye soru sorabilirdi. O zaman hükümet reisinden veya hükümeti temsil eden kimselerden ancak parlamento azalarının soru sorması ve başka kimselerin sormaması gibi bir kaide yoktu. Parlamento azaları soracakları sualleri daha önce not edip bildirsinler diye bir kaide de yoktu. Herkes, her zaman ve her yerde halifeye her hususta soru so­rardı. Bu umumî bir kaide idi. Ve bu kaide şu şekilde halifelerin kendileri tarafından ilân edilmiştir:

"Eğer ben sizin için iyi çalışırsam, bana yardımcı olunuz. Şayet ben sizin için iyi çalışmaz ve kötü yol tutarsam, o zaman beni siz düzeltip doğru yola götü­rünüz. Ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müd­detçe siz de bana itaat ediniz, yoksa ben Allaha ve O'nun Resulüne karşı masiyet yolunu tutarsam o zaman sizin için bana karşı itaat etmeniz için bir sebep kalmaz."[98]

Bu devlet idare tarzına, zamanımızdaki devlet tarzları ve rejimleri ıstılahından hiç bir ıstılah bulmak mümkün değildir. Ancak, İslâm mizacına en uygun bir devlet idare tarzı ve rejimidir ki, bizim de idealimiz budur. Ancak İslâm camiası, bu şekilde idare edilebilirdi ki, İslâm inkılabı nazariyesinde bunun en mükemmel şekli hazırlanmıştır. Bu bakımdan İslâm camiası gerilemeye yüz tuttuğundan bu şekilde bir idare zor olacaktır. Şimdi, biz eğer bu ideal rejimimize dönmek istersek, o zaman bizim için dört esasa sarılmamız icap eder ki, ancak bunlarla kendi durum ve zaruriyatımızı düzene koya­biliriz.

l. Devletin mesuliyeti bir kimsenin eline tevdi edil­diği zaman, bu zat sadece halkın mümessili olmaya­cak, aynı zamanda halkın alelade bir ferdi olarak halkın diğer fertlerinin karşısında bulunacak, yapacağı işlerde de sadece müşavere etmekle kalmıyacak, aynı za­manda herkese karşı her işinde hatta kendi şahsi işle­rinde dahi, mesul olup, suallere cevap verecek du­rumda bulunacaktır.

2. Particilik sisteminin tamamen ortadan kalkmış olması lazımdır. Zira particilik sisteminde manasız taas­sup başta gelir. Böyle bir devlet rejiminde parti taassu­bunun bulunması gayet manasızdır. Particilik sisteminde hükümet nizamı manasız ve yersiz taassuplara kapılır ve şöyle bir ihtimal de ortaya çıkar: Herhangi iktidar düş­künü bir kimse, iktidarı elinde tutmak veya iktidarı elde etmek için halkın parası ile kendine müstakil hima­yeciler sağlar. İstediği gibi müşaverede bulunur. Ve istediği gibi de kendi dileklerini ve fikirlerini halka kabul ettirir.

3. Böyle bir hükümette asayiş nizamları karma karı­şık ve dolambaçlı yollara sokulmamalıdır. Hesap sorul­duğu zaman ne hesap soranlar ne de hesap sorulan kimse ve ne de kötülükler meydana gelirse bu kötü­lüklerin asıl mesullerini bulmakta zorluk çeksinler.

4. Son olarak ve en mühimi de şudur ki, her Emir, yani devletin başında bulunan kimse ile Şûra ehli, yani müşavere heyeti azalarının, öyle kimselerden seçilmeleri lâzımdır ki, bu kimselerin kalblerinde İslamın tavsif ettiği vasıflar tam olarak bulunsun.

 

ÜLÜLEMR'İN VASIFLARI:

 

Bu vasıflar (Qualifications) meselesi hakkında İslâ

mî noktayı nazardan büyük ehemmiyeti bulundu­ğunu düşünmek lâzımdır. Hattâ, ben şu kadar da diyebilirim ki, İslâmî düsturun yürümesi veya yürüme­mesi münhasıran buna bağlıdır.

Emaret (Emirlik: devlet (başkanlığı) ve Şûra Mecli­sinin azası olabilmek için kanunî bir ehliyet tanınmalı­dır. Bunun için, seçim üzerinde nezaret edecek birisi veya bir heyet ve yahut da bir hâkim veya hâkimler heyeti bulunmalıdır ki, bir kimsenin seçilip seçilememek hususunda ehliyeti olup (Eligible) olmaması üzerine daha önceden karar versin. Bundan başka ikinci bir şekil ehliyet dahi bulunmalıdır: Bu ehliyet de seçecek olan kimseler hakkında olması icap edecektir ki, bunlar seçilecek olan şahsın da seçilebilmesi, seçimin olabilir­liği veya hakkında onay verilmesi bakımından ehliyetli midirler, değil midirler bunun önceden tayin edilmiş ol­ması gerekir. Birinci şekil ehliyet, bir ülkenin on mil­yonlarca ahalisinin arasında herkes için olabilir. Fa­kat ikinci şekildeki ehliyet ancak amelî ve fiilî olarak bir ülkenin milyonlarca ahalisi arasından bir kaç kişi de bulunabilir. Birinci kısım ehliyet için Anayasada bazı amelî maddeler ve hükümler (Operative Clauses) konma­lıdır ki, bunlar seçimlerde dikkate alınırlar. Fakat ikinci kısım ehliyet için, bu ehliyetin ölçüleri, Anayasanın ve Düsturun bütün ruhunda mevcut bulunmalıdır. Bir Ana­yasanın, bir Düsturun muvaffakiyeti münhasıran o za­man mümkündür ki, cumhuri halkın (Halk topluluğunun hepsinin) fikirlerini ve düşüncelerini terbiye edip sahih ve doğru bir seçim için hazırlıyabilsin. Tâ ki, halk da seçe­cekleri kimsenin evsafını Ana yasa veya Düsturun ru­huna uygun olup olmıyacağını ayırt edebilsinler.

Kur'an-ı Kerimde ve Hadis-i Şerifde bu her iki kay­nakta da, bu iki çeşit ehliyetten bahisler vardır. Birinci kısım ehliyet için, dört esas üzerinde durulmuştur:

1. Müslüman olmak. Nitekim Kur'an-ı Kerim bu hu­susta şöyle buyuruyor:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler Allaha itaat ediniz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz ve kendi içinizden olan ülülemre de..."

(En – Nisa: 59).

2. Erkek olması lâzımdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim-
de buyurulmuştur:

"Erkekler kadınların koruyucularıdır."

(En – Nisa: 34)

Bu hususta Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuşlardır:

"İşlerinin idaresini kadınların eline bırakmış olan ka­vim felah bulamaz."

(Buharî)

3.  Akil ve reşid olması lâzımdır. Nitekim. Kur'an-ı
Kerim de bu hususta şu emri ihtiva etmektedir:

"Allahın sizi başına koymuş bulunduğu mallarınızı, akılsızların eline vermeyiniz."

(En-Nisa: 5).

4. İslâm ülkelerinin sakini olması lâzımdır. Nite­kim bu mevzuda da Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmuştur:

"İman edip de hicret etmemiş olanları, hicret edin­ceye kadar korumak hususunda size bir şey düşmez."

(El-Enfâl: 72).

İşte kanunî vasıflar bu dört vasıftan ibarettir. Bu vasıflara malik bulunan herkes, Emirliğe (devlet reisliğine) ve Şûra Meclisinin azalığına (Parlamento üyeliğine) seçi­lebilme hakkına sahiptir. Bunlar için bu kimsenin ehliyeti vardır. Şimdi de şu sual ortaya çıkar: Sayısız ve hesap­sız kimseler bu vasıflara sahip bulunduktan sonra, se­çilmek isterler veya seçilmek istemezler. Böyle bir du­rumda ne olacak? Bu sualin de cevabını yine Kur'an-ı Kerimde ve Hadis-i Şerifte bulacağız:

"Allah size emreder ki, emanetleri ehil olanlara emanet edesiniz."

(En-Nisâ: 58)

"Allah indinde sizin en değerliniz, sizin en muttaki bulunanızdır."

(El-Hücurat: 13)

O dedi ki: Elbette Allah onu sizin üzerinize seçti. Ona bilgi ve cisim (kuvveti) bakımından üstünlük verdi.

(El-Bakara, 247)

"Kalbini kendi zikrimizden gafil kıldığımız ve kendi hevâ-i nefsine tabi olan ve işinin ölçüsünü kaçırmış bulu­nan kimseye itaat etme."

(El-Kehf: 28).

"Her kim bid'at koyan kimseyi överse, elbette ki İslâmın dağılması için yardım etmiş olur."

(El-Beyhakî)

"Allaha yemin ederim ki, biz öyle bir kimseye işleri­mizi emanet edemeyiz ki, bu kimse herhangi bir kimse­den bir şey beklesin yahut da haris bir kimse olsun."

(Buharî ve Müslim)

"Elbette ki, bizim indimizde sizin içinizde en hain kimse, en çok şey isteyen haris kimsedir."

(Ebu Davud)

Bu vasıfların bazısı her zaman Anayasaların birçoğunda da bulunabilir. Fiilî olarak da dikkate alınır. Me­selâ mevki düşkünü bir kimse seçilmek hususunda ehli­yetsiz olarak vasıflandırılmıştır. Başka vasıflarda ka­nunî ölçüler tayin edilmiş olmamakla beraber, bizim Anayasamızda veya Düsturumuzda esas hidayetler de vardır. Seçime nezaret edecek olan şahıs veya heyetin vazifelerine şunu da ilâve etmek icap eder ki, bu şahıs veya heyet her seçim zamanı seçilecek olan kimsenin vasıflara uygun olup olmamak hususunu halka bildir­sin. Şunu da bildirsin ki, böyle bir kimse İslâmın istediği ülülemr olmak bakımından ehliyete haizdir.

 

MEDENİLİK (VATANDAŞLIK) VE BUNUN ESASLARI

 

Şimdi de medenîlik (vatandaşlık) meselesine gele­lim. İslâm bir fikir ve iş nizamı olduğuna göre, bu nizam üzerine bir hükümet kurup ayakta tutmak ister. Bu­nun için de kendi hükümeti dairesinde vatandaşlığı iki kısımda kararlaştırır. Sonra, doğru olmak ve temiz bulunmak İs­lâmın esas ruhu olduğundan, islâm her­hangi bir hile ve aldatmaca olmaksızın vatandaşlığı şu taksim üzerine beyan eder. Dünyayı aldatanlar gibi de şu noktayı göz­önünde bulundurmaz ki, sadece sözde bütün vatandaşları ve hemşehrileri aynı seviyede gö­rüp de fiiliyatta bunların arasında farklar gözetmiş olsun. Belki islâm herhangi bir unsura insan hakla­rını tanıdı mı, onun hakkında hiç bir şekilde adaletsiz­liğe müsaade edemez. Meselâ bugün Amerikadaki zencilere, Rusyadaki komünist olmayanların durumu ve bütün dünyanın gayrı - dinî rejimlerdeki azınlıklara yapılan muameleleri kabul etmez.

İslâm noktayı nazarından medenîlik (vatandaş­lık) şu iki noktada ayrılır:

1.            Müslümanlar.

2.            Müslüman olmayan zımmiler.

1. Medenî Müslüman vatandaşlar ve hemşehriler hakkında Kur'an-ı Kerimde şöyle buyrulmuştur:

"İman edip de hicret eden malları ve canları ile Al­lah yolunda çalışan (cihad eden) ve bunları barındıran ve yardım eden kimseler birbirlerinin dostları ve (hami­leri) dirler. İman edip de hicret etmemiş olanları, hicret edinceye kadar korumak hususunda size bir şey düşmez."

( El – Enfâl: 72)

Bu âyet-i kerimede medenîliğin yani vatandaşlık ve hemşehriliğin iki esası beyan edilmiştir. Birincisi, iman, ikincisi ise, Darül-İslâmda oturup, Dârül-İslâm vatan­daşı ve hemşehrisi olmaktır. Şimdi herhangi bir kimse iman etmiş fakat Darül - küfr tabiiyetini terk etmeyip ki bu hususu hicret kelimesi ile anlatmak istiyoruz. — Da-rül - İslama gel­memiş ise, bu kimse Darül - İslâm vatandaşı ve hemşehrisi değildir. Bunun aksi ne, Darül - İslâmda bulunan ve Darül - İslamda oturan ve yaşayan kimseler, isterlerse doğum itibariyle Darül - küfre men­sup olsunlar, isterlerse Darül - İslâma mensup bu­lunsunlar ve sonradan Darül - küfrden hicret edip de Darül - İslama gelmiş olsunlar[99] burada Darül-İslâmın vatandaşı ve hem­şeh­risidirler ve Darül - İslâmın diğer vatandaşları ile aynı haklara sahip bulunmaktadırlar. Darül - İslâmın diğer vatandaşları ve hemşehrileri de bu kimseleri korumak ve yardım etmekle mü­kelleftirler. Bu müslüman vatandaşlar üzerinde, İslamın bütün nizamını ayakta tutmak bir vecibe olur. Vatandaşlar İslâmın hükümlerini yürütmekten sorumlu olurlar. Nitekim bunlar usulen bu nizamın hak olduğuna inanırlar. Bunun için de tamamen kendi ka­nunlarını yürür hale koymak isterler. Kendilerini bütün dinî, ahlâkî, medenî ve siyasî hususlarda kendi ka­nunlarının hükümlerine bağlı bulundururlar. Bütün feraîz ve vecibeler onların boyunlarına borç olur. Onların hükümetleri, hükümeti korumak ve müdafaa etmek için kendilerinden her türlü fedakârlığı ister. Yine onlara şu hakkı da verir ki, böyle bir hükümet için "ülülemr" seçebilir veya seçilebilirsiniz ve Şûra Meclisi (Parlamento) ya da iştirak edebilirsiniz. Böyle bir hükümetin kilit noktalarında da vazife almak hakkı­nız olur. Ta ki, bu hükümet hakiki vasfı ile ayakta tutu­nup devam edegelsin. Bu kaidenin en bariz mevcudi­yeti saadet devri ile, örnek dört halife devirleridir. O zamanlar hiç bir zımmînin Şûra Meclisi azası olduğu görülmemiştir. Yahut da herhangi bir ülkeye vali (Gouvernor) olduğu vaki değildir. Aynı zamanda kadı veya hükümetin herhangi bir dairesinde bakan yahut başkan, ordu kumandanı olmaları da imkânsızdı. Ha­life seçimlerine de karışmaları gayrı mümkündü.

Halbuki, bu zımmîler yine Hazret-i Resulü Ekremin devri saadetlerinde de mevcut bulunuyorlardı. Örnek dört halife devrinde de bunların İslâm ülkelerindeki sayıları on milyondan fazla idi. Eğer hakikaten zımmîlerin yukarda saydığımız işlerde bir hakları ve bir hisseleri olsaydı, herhalde Allahın Nebisi onların bu haklarını teslim etme­mezlik etmiyeceği gibi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellemin elinde yetişmiş ve terbiye görmüş kimseler, zincirleme olarak otuz seneden fazla bir zaman devlet idaresini ellerinde bulundur­dukları halde niçin bunların bu haklarını teslim etme­mişlerdir?

2. Zimmî vatandaşlardan maksat, İslâm ülkeleri hudutları dahilinde yaşayan bütün gayrı müslimlerdir ki, bunlar İslâma itaat edip İslâmî hükümete sadakat gös­terirler. Bunların da Dârül-İslâmda doğmuş olmaları veya Dârül-İslâm dışından Dârül-İslâma gelip zımmîlik hakkını talep etmelerine bakılmaz, İslâm, bu şekildeki vatandaşların dinlerini, kültürlerini: ve şahsî hakla­rını can ve mallarını, namus ve şereflerini korumayı üzerine alır. Onlara yalnız mülkî kanunlar icra edilir, diğer kanunlar icra edilmez. Bu mülkî kanunlarda da müslümanlarla aynı haklara mâlik olurlar. Kilit noktası olan memuriyetlerden başka herhangi bir memuriyete de intisap ederler. Vatandaşlık serbestisinde de müslümanlarla aynı haklara mâlik bulunurlar. Muame­latta ve iş güçte müslümanlardan ayrı bir şekilde kendi­lerine muamele edilmez. Fakat memleketin korunması ve müdafaa edilmesi hususunda onlar muaf tutulmuş­lardır. Bu hususta bütün yük yalnız müslümanların üzerine konmuştur.

Bu şekildeki iki çeşit vatandaşlık üzerinde ve bunla rın ayrı ayrı vasıfları olduğu hakkında, birisi kalkıp iti­razda bulunacak olursa, o zaman biz de ona diyeceğiz ki, ilk Önce bunlara İslâmın ne surete muamele ettiğine bak, bir de dünyanın medenî geçinen devlet rejimlerinin azınlıklara yapmış olduğu muameleleri gözden geçir. Di­ğer rejimlerde, o rejimi kabul etmeyenler, yahut da millî hükümetin hududunun dışından gelmiş olanlar, veya millî azınlıklar hakkında ne gibi muameleler yapıldığını göz. önüne almak icabeder. Pek haklı olarak diyebileceğiz ki, başka rejimdeki hükümetlerle, İslâmî hükümet rejimi arasında bu vaziyet mukayese edilirse, İslâmın bütün rejimlerden bu durum hakkında çok daha insaflı dav­randığı anlaşılır. İslâm bunların hepsinden daha ada­letli, daha da cömert olup başka rejimlerin halledeme­diği bir şekide bu işi halletmiştir. Diğer rejimlerde bin bir türlü karışıklıklarla, memleket halkı çeşitli tasniflere tâbi tutulmuştur. Fakat İslâmda bir tek tasnif vardır. O da islama inananlar ile İslâma inanmayanlardır. İnananlar ise, onun bütün usul ve kaidelerine bağlı bulunurlar; bu usul ve kaidelere göre İslâmî hükümeti kurup yürürtürler. Bunu kabul etmeyip inanmayanlar ise, memleketin intiza­mını devam ettirmek için bir ölçü dahilinde memleket işlerinde çalışırlar. Onlar hükümet nizamını devam ettir­mek külfetinden de kurtulmuş olurlar. Fakat kendilerinin bütün insanî ve medenî haklarının muhafazasını İslâmî hükümet ve müslümanlar güvence altına alır.

 


VATANDAŞLIK HAKLARI:

 

Şimdi şu noktaya gelelim: İslâmda vatandaşlığın esas hakları (Fondamental Rights) nelerdir?

İslâmda vatandaşa ilk verilen hak, onların can, mal, namus ve şerefinin korunmasıdır. Herhangi bir kanunî şekil olmaksızın, onların bu haklarına tecavüz edilmesin. Bu hususu Nebi sallalahu aleyhi ve sellem müteaddit ha­dis-i şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Veda Haccında Zat-ı Saadetleri meşhur hutbelerinde îslâmî yaşayış ni­zamının kaidelerini beyan buyurmuşlardır:

Sizin kanlarınız ve mallarınız; ırz ve namusunuza hürmet gösterilmesi lâzımdır. Bu hac gününün hürmeti gibi. Bu hürmet hakkında Zat-ı Saadetleri şu noktayı da belirtmişlerdir:

Ancak İslâm hakkı ile Yani islâm kanunları dolayısiyle bir kimsenin canı, malı, ırz ve namusuna bir tecavüz vuku bu­­lursa, İslâmî kaide ve usul gereğince bu zararın telafi edilmesi lâzımdır.

İkinci mühim hak da şahsî hürriyet hakkıdır. İslâmda kimsenin hürriyeti belli kanunî şekilde kendi­sine ait bir suç ispat edilmedikçe yok edilemez; elinden alınamaz.

Ebu Davud, şöyle bir rivayeti kaydeder: Bir ara Me­dine halkından birisi şüphe üzerine yakalandı. Sahabilerden biri, okunmuş bulunan bu bahsettiğimiz hutbenin okunduğu sırada ayağa kalkarak, Nebi sallallahu aleyhi ve sel­leme şu suali sordu: Benim komşularımdan biri herhangi bir şüphe üzerine yaka­lanmıştır. Bu adamın yakalanmasının sebebi nedir? Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ikinci defa bu zatın sözünü dinledi ve şehrin emniyetini idare eden zatı ayağa kaldırarak, yakaladığı bu kimsenin yakalanması için makul bir sebep beyan edip edemiyeceğini sordu. Fakat üçüncü defa sahabi sözünü tekrarladı ve şehrin emniyeti ile vazifeli bulunan zat da makul bir cevap veremedi.

O zaman Zat-ı Saadetleri emirlerinde şunu bildir­diler:

"Hallû lehü ciyranehü: Onun komşusunu kendisine bırakınız."[100]

Bu hadiseten şu mesele anlaşılıyor: Bir şahıs hak­kında belli başlı ve kesin bir töhmet delili bulunmaksı­zın ve bu itham sabit olmadan, bu kimseyi tutuklu bulun­durmak İslâm kaidelerine uymaz.

İmam Hattabî, telif etmiş bulunduğu Ma'âlim - Es -Sünen isimli eserinde bu hadisi şerh ederek şöyle ya­zar:

"İslâmda iki çeşit hapis vardır: Biri "Haps-i Ukubet" yani ceza hapsi. Adalet cezayı tayin ettikten sonra her­hangi bir kimse haps edilir, tutuklanır. Ikincisi; "Haps-i İstizhar" yani arama tarama hapsi. Müttehem (zanlı) araştırılmak için hapsedilir. Bunlardan başka îslâmda herhangi bir hapis şekli yoktur."[101]

Bu hususta imam Ebu Yûsuf, telif etmiş olduğu Kitab-EI-Harâc'da şöyle yazar: Herhangi bir kimse sırf itham yüzünden tutuklanamaz, Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sadece itham için kimseyi tutuklamamıştır. Elbette davacı ile davalının her ikisinin de adalet huzu­runda hazır bulunmalarında zaruret vardır. Davacı kendi davasını ispat etmek için işe girişir, ithamını ispat edemezse, o zaman dava edilen salıverilir.[102]

Hazret-i Ömer Radıyallahü Taalâ anh bir dava gö­rürken şu hususu beyan buyurmuştur:

"İslamda hiçbir kimse, adaletsiz olarak tutukla­namaz."[103]

Üçüncü mühim hak da fikir hürriyetidir. Bu mevzuda İslâmî kanunların en güzel izahı Hazret-i Ali Radiyallahu anh devrinde oldu. O zamanlar Havaric güruhu peydah­lamıştı. Bunlar günümüzün Anarşist ve Nihlistlerine ben­ziyordu. Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, devrinde bunlar açıktan açığa mevcut hükümeti kabul etmek is­temiyorlardı. Bunların ortadan kaldırılması için kılıç kul­lanmak gerekiyordu. Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, onlara şu şekilde haber gönderdi:

"Bulunduğunuz yerde kalınız; aramızda kan dö­külmesin; yolları da kapamayınız ve kimseye zulüm de etmeyiniz."[104]

Başka bir zaman yine Hazret-i Ali Radiyallahu anh Haricilere şu mesajı gönderdi:

"Siz fesat çıkarmadıkça, biz de sizinle savaşa girmeyiz."[105]

Bu örneklerden açık bir şekilde anlaşılıyor ki, her­hangi bir topluluk ne şekilde düşünürse düşünsün, bu düşüncelerini emniyetle açığa vurabilirler. islâm rejimi bu tarz hareketlere engelolmaz. Elbette ki, onlar kendi fikir­lerini ve düşüncelerini zorla ve şiddet kullanarak (By Violent Mean) ortaya, koyup kabul ettirmeye kalkar ve hükümet düzenini bozmak ve dağıtmak yolunu tutar­larsa, o zaman iş değişir.

Diğer bir hakka da islâm fazla ehemmiyet vermiş­tir. Bu çok önemli nokta da şudur: islâm devleti sı­nırları içinde yaşayan halkı, medenî yaşayışın temel gereklerinden mahrum bırakmamaktır. Bu hususta İslam zekâtı farz kılmıştır. Zekâtın farz olduğu hak­kında Allahın Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan buyurmuşlardır:

"Zenginlerinden alır ve fakirlere verirsin."

(Buhari ve Müslim)

Başka bir hadis-i şerifte Zat-ı Risaletpenahileri şu gerçeği işaret etmişlerdir.

"Hükümet, kimsesizlerin kimsesi ve hamisidir."

Diğer bir hadis-i şeriflerinde de Zat-ı Saadetleri şu ölçüyü belirtmişlerdir:

"Hiç bir şeyi olmadan ölen bir kimsenin mesuli­yetleri (borçlar ve saire) bize aittir."

(Buhari ve Müslim)

islâm, bu mevzularda vatandaşlar arasında müslüman veya azınlık yani zımmî arasında fark gözet­mez. Zımmîler de müslümanlar gibi bu medenî haklar­dan faydalanırlar. Hükümet, aç olan, çıplak olan, barı­nacak yeri bulunmayanları açıkta bırakamaz. Hazret-i Ömer bir ara bir zımmîye rasladı. Bu zımmî dilenen ihtiyar bir Yahudi idi. Örnek devlet reisi Hazret-i Ömer, derhal bu şahsı cizye vermekten muaf tuttu. Ve kendisine maaş bağlanması için hazine memuruna şöyle yazdı:

"Allaha yemin ederim ki, gençliğinde faydalandığı­mız kimseyi ihtiyarlığında kendi başına bırakmak, insaf değildir."

(Ebu Yusuf, Kitab - El - Harac S: 72) Hazret-i Halid Radiyallahu anh, Hiyre'nin gayrı müslimlerine bir vesika yazıp vermişti. Bu vesikada açık olarak şu hususlar bildirilmişti:

"Yaşlılardan veya herhangi bir sakatlığı bulunanlar-dan, yahut da iflâs etmiş olanlardan ve fakirlerden cizye alınmayacaktır. Bununla birlikte müslümanların beytü­l­ma­linsden de bu gibi kimselerin geçimlerini temin için maaş verilecektir. Bu şekilde geçimleri sağlanmış olacaktır.[106]

 

VATANDAŞLAR ÜZERİNDE HÜKÜMETiN HAKLARI

 

Geçen bahiste saydığımız haklara karşı hükümetin de vatandaşlar üzerinde bazı hakları vardır. Bu haklar sınıfında ilk önce itaat hakkı gelir; İslâmda buna "sem' ve tâat": (dinlemek ve itaat etmek) ıstılahı kon­muştur. Allanın Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta serahatle şu beyanda bulunmuşlardır:

"Es-sem'ü ve't - taatü fi'l - usri ve'l - yüsri ve'l - müş te­ha ve'l-mükreh.

Sıkıntılı günlerde ve ferahlık zamanında, hoşa gi­den ve hoşa gitmeyen şeylerde dinlemek ve itaat et­mek vardır."

Yani herhangi bir hüküm birisinin hoşuna gitsin gitmesin, kolay olsun zor olsun, her ne şekilde olursa olsun itaat edecektir.

İslâm hükümetinin vatandaş üzerinde ikinci mühim hak­kı da şudur: Vatandaşlar bu hükümete karşı sada­kat gös­terecekler ve hükümetin, iyiliği için çalışacaklar­dır. Kur'an-ı Kerimin ve hadis-i şerifin bu husustaki ıstılahında "Nush" kelimesi kullanılmıştır. Arapça ter­cümesinde buna (Loyality): Meşru tanımak ve (Allegiance): (sadakat göstermek) diyebiliriz. Hatta bu mefhumların manalarından bu husus daha da genişlik arz eder. Bu mesele, insanın iyi bir niyetle ve kalb sada­kati ile hükümetine bağlı olması demektir. Bu hükümete zarar gelmesini hoş görmemektir. Kalben de bu devletin yükselmesi için çalışmaktır.

Pek tabiidir ki, iş bu kadarla kalmaz. İslâm va­tan­daşlarına, var kuvvetleriyle hükümete yardımcı ol­mak vazifesi düşer. Bu hükümet için mal ve can ile fedakârlık etmek icabeder. Bu fedakârlığı esirgeme­mek lâzımdır. Hatta Darül-İslâm'da bir tehlike baş gösterirse, o zaman Kur'an-ı Kerimin açık beyanına göre, gerekli fedakârlıklardan kaçınan kimse münafık sayılır. Kudreti kuvveti olduğu halde İslâmı mal ile can ile müdafaa etmeyenler münafıklardan addedilirler.

Muhterem dinleyiciler ve okuyucular, İslâmî hükü­met dediğimiz hükümetin şekli ve tarzı budur. İşte biz bu zamanımızda kurmak istediğimiz ve kendisine İslâmî hükümet diyeceğimiz hükümet de ancak bu şekildeki bîr hükümettir. Siz ne isterseniz söyleyiniz, ister sekülar (Laik) hükümet, ister demokratik hükümet ve isterse teokratik hükümet deyiniz. Biz bu ıstılahlar üzerinde durmuyoruz. Biz sadece şu nokta üzerinde duruyoruz ki, İslâm olmak ve İslâmî itikada inanmak iddiasında bulun­dukça bizim yaşayış nizamımız ve hükümet rejimimiz bahsettiğimiz bu esaslar üzerinde kurulmalı ve bu esaslar üzerinde ayakta tutunmalıdır.

 



 

BÖLÜM: 8

 



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Bu makaleler 1952 senesinin sonuna doğru ka­leme alınmıştır. O zaman erbabı kalemden olan tanın­mış adliye avukatlarından birisi şöyle bir itirazda bulun­muştu: "Kur'an'­da herhangi bir Anayasanın planı hak­kında hiçbir şey yoktur." Bu mevzu üzerinde hususî bahislere girmişti. Mevlânâ Mevdudî Sâhib, o zaman bu hususta aşağıdaki makaleyi yazmış ve Anayasanın (Düstur) meselelerini birer birer ele alarak Kur'an ve Hadislerdeki bu esasları göstermiştir.

 

(Hazırlayıcı)



 

İSLÂM ANAYASASININ (DÜSTÜR'UN)

ESASLARI

 

Bu zamanda, yani devletin Anayasasının hazırlık safhalarının son merhalelerine gelindiği şu sırada, ilim erbabı tarafından "Düstur sâz asambli" (Anayasa ha­zırlama kuruluna) tam manasiyle ve imkân haddinin son derecesiyle yardım edilmelidir ki, doğru bir İslâm Ana­yasası hazırlamak mümkün olabilsin. Biz bu mevzuda, kendi kudretimiz nisbetinde hizmet görmeye gayret edi­yoruz. 1951 senesinin başında bütün müslüman partile­rinin mümessilleri ve âlimler dahi İslâmi hükümet için 22 esas maddeyi ittifakla tertip ederek, mühim bir hizmet yerine getirdiler.[107] Fakat bu çalışma meyanında bazı kimselerin muhtelif düşüncelerini gördüm. Bir tarafta müslüman halk, diğer tarafta tahsil görmüş zümreler başka bir taraftan da Anayasa hazırlayan kurul erkânı aralarında bir hayli kimse yanlış anlamalara kapılmış­lardır. Nitekim onlar tarafından bu fikirler muhtelif ve çeşitli şekillerde, türlü türlü kelimelerle ortaya çıkarıl­maktadır. Kur'an-ı Kerim'de herhangi bir Anayasa için rehberlik edecek mevzu bulunmamaktadır, diyorlar. İslâm'da hususî ve herhangi bir şekilde hükümet rejimi gerekmez ve İslâmî Anayasa (îslâmî Düstur) diye bir şeyin de ismi olamaz diye iddia ediyorlar.

Bu şaşırtıcı sözlerin arkasında bazı deliller de yok değildi. İlmin ortadan kalktığı devirde, fikrî kargaşa­lıklar doğurmak için böyle gürültülü işler bilhassa tesirli olur. Bunun üzerine ben de bu hususta ve bu babta bir bahis kaleme almayı zarurî gördüm. Kitap ve Sünnetin bu husustaki bütün tasrihlerini bir araya toplayarak Anayasaya ait ahkâm bulunanları toplu hâle getirip halkın istifadesine sundum. Bununla şim­diye kadar, islâm ulemasının islâm Anayasası için hangi usûller koydukları ve hangi mehazlara başvur­dukları açıklanmış olacaktır. Bununla da yine Anayasa hazırlama kurulu (Düstur sâz asambli) erkânının karşı­sında da Allahın hücceti tamamlanmış olacaktır. Yine bu kurul için, Allahın ve O'nun Resulünün hükümleri beyan edilmemiştir gibi bir bahane de ortadan kalk­mış olacaktır.

Bu bahisler, bu ihtiyacı karşılamak için kaleme alındı. Burada sırasiyle Anayasaya ait meselelerdeki Âyât-ı Kur'aniye ve sahih hadisleri kaydedecek ve bunlardan ahkâmın nasıl çıkarıldığını da anlataca­ğız.

 

İLÂHİ HAKİMİYET

 

"İşte hüküm sadece Allahındır. Ancak ve ancak kendisine ibadet edilip başka birine ibadet edilme­mesi için emir vermiştir. Elbette ki sağlam din de budur."

(Yusuf: 40)

Bu âyet-i-kerime açıkça bildiriyor ki, işlerin çö­zümü onlarla ilgili tercihler ve emir buyurma hakkı (yahut da başka bir tabirle söyleyelim "Hâkimiyet") sadece Allahu Ta­alâ'ya, aittir. Burada herhangi bir şekilde, karineli ve iki mana verebilen kelime olmadı­ğına göre bu hâkimiyetten sadece "Kâinat hâkimiyeti": (Universal So-verignty) mefhumu anlaşılıyor. Allah Taalânın bu hâkimiyeti öyle bir kâi­nat hâkimiyetidir ki, hem siyasî hem kanunî olmakla beraber aynı za­manda hem ahlakî ve hem de itikadîdir. Kur'an-ı Ke­rimin kendisi de böyle bir hâkimiyetin — bütün kısım­ları ve ekleri ile beraber — Allahu Taalâya ait oldu­ğunu açık delillerle beyan buyurmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerimde açıkça bildirilmiştir ki, Allah Taalâ sadece Rabbünnas "Halkın Rabbı" ve İlâhün-nas "Halkın ilâhı" değildir. Aynı zamanda o, Melikün-nas "Halkın padişahı, hükümdarı" dır da.

"Söyle: Halkın Rabbına, halkın ilâhına ve halkın Pa­dişahına (Melikine) sığınırım."

(En-Nas: 1-3).

Orada deniyor ki, Allahu Taalâ mülkün mâlikidir. O'nun bu hükümdarlığında, bu padişahlığında, hiçbir şekilde şeriki ve ortağı diye bir şey yoktur.

"Söyle, Ey mülkün mâliki Allahım, istediğine mülk verir­sin, istediğinden de alırsın..."

(Âl-i İmran: 26).

"Mülk'de O'nun şeriki olamaz."

(İsra: 111).

"Dikkat! Yaratmak ve emir vermek O'nun değil midir?"

(El - A'raf: 54)

"Rabbinizden size nazil kılınmış bulunana tâbi olunuz ve ondan başka kendinize kimseyi koruyucu edinerek tâbi olmayın."

(A'raf: 3).

"Her kim, Allahın nazil kılmış bulunduğu ile hüküm vermezse, böyleleri kâfirlerdirler."

(EI-Maide, 44)

Allah Taalânın siyasî ve kanunî hâkimiyetinin bu tasavvuru, İslâmın ilk temel usullerindendir. İslamın tâ başından bugünkü günümüze kadar, bütün İslâm hu­kukçuları, "hüküm vermek Allah Taalânın kendisine has­tır." prensibinde müttefiktirler. Nitekim Allâme Amidî meşhur "Usul-ü Fıkıh" kitabında (Kitab El - İhkâm fî usûl il – ahkâm) da şöyle yazar:

"Bilmek gerektir ki, Allahtan başka bir hüküm sa­hibi yoktur ve O'nun hükmünden ve hükmettiğinden başka da yine bir hüküm yoktur."

Şeyh Muhammed Hıdrî de kendi Usûl-ü Fıkıhında, bu husus, bütün Ehl-i İslâmın müttefik bulundukları bir akide olarak beyan eder.

Elbette ki hüküm Allahın hitabıdır. Allahtan başka bi­rinin hükmü yoktur.

Bu da bütün müslümanların ittifak ettikleri bir kaide­dir.

Herhangi bir İslâm Anayasası (Düstur), her şey­den önce Allah Taalânın siyasî ve kanunî hâkimiyetini kabul etmeden, İslâmî bir Anayasa olamaz.

Bu husus o Anayasanın maddeleri arasında açıkça yazılmış olmalıdır. İlâhî hükümete itaat edile­ceği ve Hâkim-i A'lâ-ya boyun büküleceği ve O'nun ahkâmının yerine getirilmesinin farz olduğu da aynı şekilde yazılmalıdır.

 


RİSÂLET MAKAMI:

 

Peygamberler Aleyhisselâm umumiyetle ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem bilhassa Allah Taalânın bu siyasî ve kanunî hâkimiyetinin mazharıdırlar. Yani Allah Taalânın bu hâkimiyetinin insanlara tatbik edilmesi peygamberlerin vasıtasiyle olmaktadır. Ve bu sebepledir ki, Allahın Peygamberi olmuşlardır. Bu iti­barla onların hükümlerine itaat etmek ve onların yolun­dan gitmek, onların hükümlerine niçin ve neden deme­den, kayıtsız ve şartsız inanmak, her ferdin, her züm­renin, her kavmin üzerine farz ve lâzımdır.

Bu husus, Kur'an-a Kerimde çok yerde açıkça bah­sedilmiştir. Misal olarak aşağıdaki âyet-i kerimelerden bir kaçına göz gezdirelim:

"Her kim Resule itaat ederse, Allaha da itaat etmiş olur."

(En-Nisâ: 80)

"Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak Allahın izni ile kendisine itaat edile."

(En – Nisa: 105).

"(Yâ Muhammed) Biz sana kitabı hak ile nazil kıl­dık ki, Allahın sana gösterdiği gibi, halkın arasında hü­küm veresin."

(En – Nisa: 105).

Resul size ne getirdiyse onu alınız ve sizi neden men ettiyse, ona son veriniz.

(El-Haşr: 7)

"Hayır; senin Rabbına and olsun ki, Onlar aralarında çıkan anlaşmazlıkta, seni hakem kılmayıp ve verdiğin hükümlere hiç bir şekilde sıkılmadan, sana tam bir ita­atle bağlanmadıkça iman etmiş olmayacaklardır."

(En-Nisa: 65).

İşte bu nokta da İslâmî hükümetin Anayasasının ikinci esasıdır. Burada Allahın hâkimiyetini kabul et­tikten sonra ikinci kabul de şu olmalıdır: Böyle bir hü­kümette Kitabullahın yanı başına Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ispatlı sünnetlerini de ka­nun mehaza olarak kabul etmek icabeder. İcraî (yü­rütme) teşriî (yasama) ve adlî (yargı) gibi hususlarda bu sünnete aykırı hükümler ortaya konamaz ve kanun yapı­lırken yapılacak olan kanun da bu sünnetlere aykırı bulu­namaz.

 

HİLAFET DÜŞÜNCESİ:

 

"Sizin aranızda iman edip de salih amel eden kim­selere, Allah yeryüzünde hâlife kılacağını vaad etmiştir. Nitekim sizden önceki kimseleri de halife kılmıştı."

(En-Nûr: 55).

Bu âyet-i kerimeden açıkça iki mühim temel ka­nun anlaşılıyor. Birincisi, İslâmî hükümette sahih ma­kam, "hilâfet" makamıdır. Hâkimiyet makamı değil­dir. İkincisi de şudur: Bir islâmî hükümette hilâfeti elinde bulundurmak herhangi bir şahsa, herhangi bir hanedana veya herhangi bir zümreye mahsus değildir. Belki bütün İslâm ümmetine, İslâm ümmeti­nin her ferdine atittir. AllahaçıklamasıTaalâ bunlara serbest bir hükümet vermiştir.

Birinci noktanın açıklaması şudur ki, aynı ha­kikat şu işi icabettirir ki, hâkimiyet sahibinin kendi zatının haricinde öyle bir kudret bulunmayacak ki, onun tercihlerini sınırlandırsın ve kıssın, onun kendisi­nin yaptığı kanunlar ve nizamların dışında onun elini ayağını bağlayan ve kendisinin yapacaklarına engel olabilen herhangi bir kanun ve nizam bulunsun.[108]

Şimdi eğer bir hükümette ilk adımda şunun üze­rine iman edilirse ki, Allahın ve O'nun Resulünün bildir­dikleri kanunlara aykırı üstünde hiçbir kanun ve nizam yoktur; bu kanunlara aykırı da bir iş yapılamaz. Bu hükümetin Teşriî (yasama) Organı da bu kanunun hi­lâfına bir kanun koyamaz. Adliye işlerinde de bu ka­nuna aykırı hükümler olamaz. O zaman, bundan açıkça şu mana anlaşılır ki, Allah ve O'nun Resulünün hâkimiyeti karşısında böyle bir hükümet hâkimiyet id­diasında bulunamaz ve hakikî hâkimiyetin de esasta Allah ve Resulüne ait olduğu kabul edilip, mevcut hükümetin başında bulunan yahut da idarecisi, ancak ilâhî hâkimiyetin bir mümessilinden başka bir vasıf ta­şımaz. Bu mevkideki idareciye de "halife" diyeceğiz. Bu şekildeki vaziyetin ismine doğru ıstılahda "hâkimiyet" diyemiyeceğiz. Sadece "hilâfet" diyeceğiz. Bu vasıf kararlaştırılmış olursa, bu vasıf üzerine böyle bir hü­kümetteki işe "Hâkimiyet" diyecek olursak, o zaman istilah (terim) bakımından da çelişkiye düşmüş oluruz. Elbette ki, Allahın hükmü ve O'nun Resulünün Sünneti altında kendi yapacağı işlerde, isteyerek, uymazsa, o zaman şüphesiz doğrudan doğruya bu iş hâkimiyet olur. Fakat böyle olunca da İslâmî hükümetteki ıstılahta bir çelişki yeniden baş gösterir.

İkinci noktanın açıklaması da şudur: Bir İslâmi hükümetin bütün sakinlerinin müslüman olması vasfiyle, toplu olarak, bunlar hilâfet mansıbını elde bulundururlar. İşte bu mühim ve hakikî usul İslâmî Cumhuriyetin esasıdır. Bu şekilde gayrı - islâmî cum­huriyetlerde ise esas olan toplumsal hâkimiyettir, (Po­pular Sivereignity). Fakat hakikatte bu şekildeki İslâmî Cumhuriyetin temelleri toplumsal hilâfet (Popular Vicege-rancy) usulü üzerine kurulmuştur. Bu nizamda hâkimiyet yerine Hilâfet ıstılahını kullanmak gerekir. Buradaki iktidar Hak Taalâ tarafından verilmiş bulunan bir iktidardır. O'nun çizmiş bulunduğu hududlar dahi­linde, bu iktidarı kullanmak gerekir. Fakat bu Hilâfetin şu sınırlı iktidarı yukarıda bahsettiğimiz Kur'an-ı Keri­min hükümleri gereğincedir. Bu hükümlere göre, her­hangi bir belirli şahıs veya belirli bir zümreye bu ikti­dar verilmiş değildir. Belki hükümetin ülkesi dahilinde yaşayan bütün müslümanların "min haysül cemâa": (Toplu olarak) haklarıdır. Bunun gereği şudur ki, müslümanlar kendi rızalariyle aralarında müşavere ederek, kendi işlerini yürütmek için bir kimseyi vekil ta­yin ederler. Bu kimsenin vekâleten başkanlığı müslümanların rızasına bağlı olur. Müslümanlar kendi­sinden razı oldukları müddetçe onların işlerini yürütür. İşte bunun içindir ki, Hazreti Ebu Bekir "(R.A.) Taalâ "Hilâfetullah kelimesini kullanmaktan, müslümanları menetti. Zira hilâfet aslında Müslüman Ümmetinin hak­kıdır. Doğrudan doğruya Ebu Bekirin veya diğer halifele­rin hakları değildir. Hilâfetin de esas vasfı, müslümanların kendi istekleri ve rızaları ile halifelik tercihlerini bir şahsın eline emanet etmeleri ve bu şahsı kendi işlerini idare etmek için vazifelendirmeleridir.

Bu iki noktanın her ikisi de gözönüne alınarak İs­lâmî Hükümetin Anayasası (Düstur) u öyle bir şekilde yapılmalıdır ki, bu Anayasa ile iş başına gelecek olan kimse veya kimseler herhangi bir şekil ve surette, Hâ­kimiyet iddiasında bulunmayıp bu hükümette ancak aydın ve açık bir şekilde halife olduklarını gözönüne alsınlar.

MÜŞAVERE USULÜ:

 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi toplumsal Hilâfetin ge­reklerini Kur'an-ı Kerim açık sözlerle beyan buyur­muştur:

"Onların işleri, aralarındaki müşavere ile olur."

(Eş – Şura: 38).

Bu âyet-i kerimede İslâmî yaşayış nizamının şu hu-susiyeti beyan edilmiştir . Bütün toplumsal işler mü­şavere ile icra edilsin. Bu, sadece bir beyan değildir. Belki sözün mefhumundan anlaşılır ki, bu bir emir ve bir hü­kümdür. Bunun için herhangi bir toplumsal iş, müşavere olmaksızın yapılamaz. Müşaveresiz toplumsal işleri yapmak menedilmiş bulunuyor. Nitekim Hatib Bağ­dadî, Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ Anh'dan riva­yetle şu hususları nakleder.

"Arz ettim ki, Ya Resulallah! Senden sonra öyle iş­lerle karşılaşabiliriz ki, bunlar hakkında ne Kur'an-ı Kerimde bir hüküm bulabiliriz ne de Zat-ı Saadetlerinin Sünnetinde bunu aydınlatabilecek bir mevzu ile kar­şılaşmak mümkün olabilir? Buyurdular ki: Benim üm­metimin ibadet eden (âbid) zümrelerini toplar[109] ve on­larla müşavere edersiniz. Müşavere sırasında da bir tek kimsenin görüşüyle yetinmeyesiniz.

(Ruhül - Maânî)

Sonra yine bu müşaverenin asıl ruhunun da Nebî sallallahu aleyhi ve sellemin lâfızlarında beyan edilmiş olduğunu görürüz:

"Her kim bir hususta bir kardeşiyle müşavere eder, fakat bu işi o kardeşten başkasının daha iyi bil­diğini bilirse, bu işte hiyanet etmiştir."

(Ebu Davud)

Bu hüküm gayet geniş bir mefhumla beyan edil­miştir. Burada müşavere için herhangi hususî bir şekil tayin edilmemiştir. Bu bakımdan, İslamın ahkâmı bütün dünya için olduğuna ve her zaman geçerli bulunduğuna göre bu şekilde bildirilmiştir. Eğer her ne suretle olursa olsun, müşavere için belirli bir usul konulmuş olsaydı, o zaman İslâmın ebedî ve âlem­şümûl, mahiyeti kalmazdı. Müşavere doğrudan doğ­ruya umum halk ile mi yapılır, yoksa halkın mümes­silleriyle mi? Bu mümessilleri alelade halk mı seçer, yoksa avam halk değil de ileri gelen halk (Havas) mı seçer? Bu müşavere edilecek olanların seçimi bütün memlekete mi şâmil olur, yoksa devletin başında bulunan kimse tarafından mı seçilirler? Bu seçim, bildiğimiz gibi görüş toplamak suretiyle mi olur? Yoksa mümessilliği aşağı yukarı belli olabilecek kişiler kendilerini mümessil diye mi ortaya atarlar? Şûra Meclisi bir dereceli mi olur? Yoksa iki dereceli mi olur? Bunlar öyle sorulardır ki, her camiada bunların cevapları ayrı ayrı şekildedir. Her medeniyet bu hususta kendisi için bir şekil üzerine ka­rar vermiştir. Yine bunların cevapları durum ve şartların değişmesine, zaman ve zeminin icabına göre değişe­cektir. Zaman ileriledikçe bunlar da yeni yeni şekiller alabileceklerdir. İşte bunun içindir ki, Şeriat bu hususları serbest bırakmış ve üzerinde durmamıştır. Ne hususî bir şekil tayin etmiş ne de herhangi bir şekli yasakla­mıştır. Elbette ki yukarıdaki âyet-i kerimeyi açıklayan hadislere de göz atmamız icabeder. Bu hadisleri göz­den geçirdiğimiz zaman üç mesele üzerinde durmuş olu­ruz:

1. Müslümanların herhangi bir içtimaî işi müşave­resiz yapılamaz. Bu mesele diktatörlüğün kökünü kazı­mak için lâzımdır. Bunun için devlet işlerinde mühim işleri devlet reisinin kararlaştırmasının önüne geçilmiş olur. Devlet reisinin nüfuz kullanarak istediği gibi işleri idare etmesine meydan verilmez. Böyle olunca da diktatörlük için açık kapı bulunamaz. Nitekim diktatörlük demek is­tibdat ve mutlakıyet demek olduğundan istibdat (haki­miyet) ve mutlakiyet (kraliyet) de müşavereye muhalif bir husustur. Bu şekilde yine Anayasada arızî veya müstakil bir şekilde duraklama olamaz. Tam tercih hakkı da Devlet başkanına ve memleketin reisine ve­rilmemiş olur. Her ne şekilde olursa olsun, istibdat me­nedilmiştir. İstibdat ve mutlakiyet üzerine İslâmî hükü­met kurulamaz.

2. İçtimaî (toplumsal) işlerle ilgili olan herkes bu işlerde müşaverede bulunmalıdır. Bunlar isterlerse, doğrudan doğruya müşavereye iştirak ederler; ister­lerse güvendikleri ve itimat ettikleri bir kimseyi (Mutemadün aleyh) mümessil olarak ortaya çıkarır­lar ve bu kimse ile müşavere edile gelir.

3. Müşaverenin serbest ve herhangi bir garaz ve riyadan uzak bulunması icab eder. Dalavereli ve dolambaçlı yollardan müşavere edip de görüş ve fikir almak hakikatte müşavere değildir, dalaveredir. Mü­şavere ma­na­sı bu gibi şeylerden anlaşılamaz.

Buna göre, Düsturun (Anayasanın) ne olursa olsun bu husustaki açıklamasıda de anlaşıldı. Bu meselelerde Şeriat, ne şekilde olursa olsun bu üç noktayı göz­önünde tutmuştur. Bu esaslara göre, halk ile veyahut da halkın itimat ettiği ve güvendiği ve güvenerek vekâlet verdiği kimselerle müşavere edil­meksizin, devlet işleri yürütülemez Yürütülmesi de sa­hih ve doğru olamaz. Bunların seçilmesi hususunda da herhangi bir nizam konabilir. Fakat nizam öyle bir şekilde olmalıdır ki, bütün Ümmet bu işe katılabilsin. Hattâ bu işte halkı ve yahut da halkın mümessili ve vekili olan kimseler aldatılıp tamahlan­dırıl­masına da meydan verilmemesi icabeder. Yoksa bu şekilde gö­rüşleri alınan mümessillerin görüşlerinin hakikatte kıymeti kalmaz.

 

SEÇİM USULÜ:

 

Devlet başkanı, bakanlar, şûra ehli (Parlamento azaları) valiler ve idarecilerin seçimleri üzerinde ne gibi hususlar gözönünde bulundurulmalıdır? Bu hu­susta da Kur'an-ı Kerimin ve Sünnetin hidayetlerini nazarı itibara almak icabeder. Buyrulmuştur ki:

 

"Allah size emrediyor ki, emânetleri ehillerine tevdi edesiniz."

(En – Nisa: 58).

"Elbette ki, sizin Allah indinde en değerliniz en muttaki olanınızdır."

(El-Hüccurat, 13).

Hadis-i Şerifde:

Sizin Önderleriniz meyanında en iyileri, sizin sevdik­lerinizdir ki, onlar da sizi severler. Siz onlara hayır dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Sizin önder­leri, nizin en kötüleri de onlardır ki, siz onlara karşı nefret hissi duyarsınız, onlar da size nefret hissi du­yarlar. Siz onlara lanet edersiniz, onlar da size lanet ederler.

(Müslim'in rivayeti.).

Allaha yemin ederim ki, bir şey isteğinde bulu­nanları yahut da makam hırsına sahip olan kimseleri kendimize koruyucu seçemeyiz.

(Müttefekun Aleyh Hadis)

"Elbette ki, bizim indimizde, en hain kimse sizin ara­nızdaki en haris kimsedir."

(Ebu Davud)

Bu Hadis-i Şeriflerden sonra, yine aynı mevzuya temas eden tarih sahifelerini, karıştırdığımız zaman, gö­receğiz ki, İslâmla şereflenmiş devirlerde, en kötü şey olarak vasıflandırılan hareketin, hırs ve fazla istek ol­duğu görülür. Nitekim ulemadan Kalkaşandî, "Subh ül A'sâ" diye telif ettiği eserde bu hususu şu şekilde ifade eder:

"Hazret-i Ebu Bekir bir ara üzülerek şu şekilde be­yanda bulundu. Hazret-i Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi vesellemden bu iş hakkında sordum. Buyurdu ki: Ey Eba Bekir bu iş, o kimse içindir ki, bu işe karşı aşırı dere­cede istekli olma malıdır. Bu iş yırtınan kimse için de­ğildir. Buna karşı isteksiz olan kimse içindir. Buna istekli olan için değildir. Bu iş o kimse içindir ki, bu senin hakkındır, densin. Bu benim hakkımdır diyen kimse için değildir."[110]

(Subh - ül - A'sâ, Kalkaşandî, C. 1: S: 240).

Bu hidayetler, vaziyet bakımından sadece "Usulî hi­da­yetler" olmalarına rağmen yine de bu rivayetlerde se­çilecek olan başkanın veya idarecinin vasıfları belirtilmiş oluyor. Beğenilmeyen ve istenmeyen kimselerin iş başına getirilmelerinin ne gibi neticeler vereceği de ortaya çık­mış bulunuyor. Fakat her ne şekilde olursa olsun, şimdi Anayasa hazırlayan kurul (Düstursâz) ların vazifesi şudur ki, bu hidayetleri gözönünde bulundurarak bun­lara amelî bir şekil versinler ve bu hususta münasip ted­birler alsınlar.

Seçim için her ne nizam koyarlarsa koysunlar, bu ni­zamda emin, güvenilir ve muttaki kimselerin seçilmelerini düşünsünler. Seçilecek kimselerin halk arasında sevgi kazanmış olmalarına dikkat etsinler. Millete iyilik edecek kimselerin seçilme imkânlarını sağlasınlar. Seçim reyle­rini toplamakla halkın nefretini kazanacak kimselerin seçilmelerine mani olmak yolunu bulsunlar. Zira böyle olmazsa onlar da halkın beddua­sını alır ve lanetini ka­zanmış olurlar. Bu işi üzerlerine almış bulunanların elbetteki bu işi iyi başaracakları ümit edilir.

KADINLARIN KONUMLARI

 

"Erkekler kadınların koruyucularıdırlar."

(En – Nisa: 34).

Hadis-i Şerif:

"İşlerini kadınlara teslim eden kavim felah bula­maz."

(Buharî)

Bu nass ile bu hususta kesin hüküm verilmiştir ki, memleket işlerinde mesuliyetli işler ve mevkiler (isterse memleket reisi yahut hükümet başkanlığı olsun, bakan­lık Şûra Meclisi azalığı, yüksek idarelerin ve yüksek mahkemelerin azalığı olsun) kadınlar için münasip işler­den değillerdir. Bunlar, kadınların eline bırakılamaz. Bunun için İslâmî hükümette kadınları bu gibi işlerin başına getirmek doğru değildir. Belki de onların vü­cut yapıları bu gibi işler için elverişli değildir. Açık nass'ların hilâfına, Hak Taalânın itaatını ve Resule bağlılığı kabul etmiş bulunan kimseler tarafından Kurulmuş olan böyle bir hükümette bu açık emirlerin hilafına gidilemez. Bu gibi işlere müsaade edile­mez.[111]

 

HÜKÜMETİN AMACI:

 

"Yeryüzüne yerleştirmiş bulunduğumuz bu kimseler namazı ayakta tutarlar, zekâtı öderler ve marufa (doğru yola) emredip, münkerden (eğri yoldan) menederler."

(El – Hacc: 41).

Bu âyet-i kerimede İslâmî hükümetin varoluş amacı ve onun esası görevi anlatılmıştır. Kâfir hükümetler gibi, yalnız memleketin iç güvenliğini sağlayıp ve dış hudutla­rını koruma ile memleketin refahını yükseltmekle yetini­lemez. Bunların hilâfına, İslâmî hükümetin, İslâm hükü­meti olmak bakımından ilk vazifesi, namazı, zekâtı kaim kılmak, iyilikleri İslâmın aydınlığı altında, Hak Taalâ ve O'nun Resulünün iyilik olarak bildirdikleri hususların ya­yılmasını sağlamak ve fenalıklardan — Hak Taalânın ve O'nun Resulünün kötü olarak bildirdikleri — fiillerden de insanlığı korumaktır. Böyle bir hükümete ancak, İslâm hükümeti ismi vermek mümkündür. Böyle olmayınca, herhangi bir hükümet İslâm hükümeti olmak hakkına sahip değildir. Böyle bir hükümet namazı ayakta tutmaz, zekâtı ödetmez, iyilikleri emretmez; fenalıklardan me­netmez ise, onun İslâmî hükümet olmakla bir alâkası kalmaz. Böyle bir hükümetin idaresi altında bulunan yer­lerde zina, fuhuş, içki, kumar, çeşitli fuhuş edebiyatı, müstehcen şeyler, fuhuş ve müstehcen gösteriler (tiyatro, sinema ve çeşitli eğlence yerleri aracılığıyla), kadın tica­reti, karma öğretim ve cahiliye devrinde olduğu gibi ka­dınların kendilerini satmak için kırıtmaları (teberrüc), er­keklerle kadınların şehvanî karışmaları bulunup, açıkça kötü şeyler (münkerler) yasak edilmedikçe bu hükümet İslâmî hükümet olmak vasfını taşıyamaz.

İslâmî hükümetin Anayasasında (Düstur) bu saydı­ğımız hususlara dikkat edilmesi icabeder. Nitekim Kur'an-ı Kerim de bu hususları belirtmiştir. Hükümetin bu hu­suslardaki yükümlülüklerini saymıştır.

 

ÜLÜL-EMR VE İTAAT USULÜ

 

"Ey iman etmiş olan kimseler, Allaha itaat ediniz, O'­nun Resulüne de itaat ediniz. Ve kendi içinizden çıkan ülülemre de. Bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz ve siz Allaha ve ahiret gününe iman edenlerden iseniz, bu işi Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz. İşte bu en iyi ve en güzel tevildir.

(En – Nisa: 50).

Bu âyet-i kerimede, üç mühim nokta belirmektedir. Bunlardan her biri Anayasa hükümleri (Düsturî hükümler) dirler. Anayasa meseleleriyle alâkalıdırlar. İlk önce şu nokta üzerinde duralım ki, Allah ve sonra Resulüne itaat, itaatın aslıdır. Her müslüman fert, müslümanlık vasfı ile ve her müslüman kavim nıüslüman kavim olmak hususi­yetiyle bu meselelere bağlı bulunmalıdır. Bu itaat her­hangi bir itaatden en öne alınmalıdır. Ülülemr'in itaat bundan sonra gelir. Bunlardan daha önce ve daha evvel değildir. Bunların zımnında ve bunların tahtındadır. Ser­bestçe değildir. Bu mevzunun daha geniş izahını aşağı­daki âyet-i kerimede bulacağımız gibi hadisi şeriflerde de göreceğiz:

"Hiç bir mümin erkeğe ve hiçbir mümin kadına şu hak düşmez ki, Allah ve O'nun Resulü bir işte hallü fasl edip (çözüm getirip) hüküm versinler de, ister bu mesele onların lehine ister aleyhine olsun (ona tabi olmasınlar). Her kim Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse elbetteki apaçık bir dalalete düşmüş olacaktır."

(El . Ahzâb: 36)

"Her kim Allahın nazil kılmış bulunduğu üzerine hü­küm vermezse, böyleleri kâfirlerdirler. Böyleleri zalimler­dirler. Böyleleri Fasıklardırlar."

(El- Mâide: 44 - 45 - 47)

Ve Hadisi Şeriflerde:

"İster hoşuna gitsin ister hoşuna gitmesin, her müslüman erkeğe ve her müslüman kadına, masiyet (isyan) yolunda emir verilmedikçe dinlemek ve itaat et­mek lâzımdır."

"Ancak masiyet için emir verilmiş olursa ne dinlemek vardır ne de itaat etmek."

(Buhari ve Müslim)

"Eğer size, işlerinizi yürütmek için Zenci bir köle de tayin edilse, ve sizin işlerinizin başına getirilirse, Kitabullah ile sizin işlerinizi İdare etmek yolunu tutarsa, onu da dinleyecek ve itaat edeceksiniz."

(Müslim)

"Masiyet (günah) için itaat diye bir şey yoktur. Elbette ki, itaat doğru iş (maruf) içindir."

(Buhari ve Müslim)

"Allaha karşı isyan yolunu tutmuş olana itaat yoktur."

(Tabaranî)

Kitap ve Sünnetin bu sağlam ahkâmı şu hususu kuv­vetle ifade eder ki, İslâmî hükümetle kanun hazırlayan meclis Hak Teâlanın ve Resulünün ahkâmına muhalif olan bir kanun koyamaz. Eğer böyle bir kanun ortaya koyarsa, bu kanun derhal reddedilir ve yürürlüğe gelme­sine mâni olunur. Bu şekilde, ayetler ve hadisler de bu hususu bildirmektedirler ki, herhangi bir İslâmî hükümette adaletin mevcut olması için Allah ve O'nun Resulünün kanunlarını infaz etmek ve yürür hale koymaktan başka bir çâre olamaz. Hattâ herhangi bir hâkim de ilâhî kanuna muhalif bir kanunu, — kanun yapanlar böyle kanun yap­mışlar diye — tatbik edemez. İki kanunun birbirine muha­lif ve zıt olduğu görülürse, Allah ve O'nun Resulünün kanunu elbette ki, kanun yapıcı meclisin ve kurulun ka­nunlarının üstünde olacaktır. Ayetler ve Hadisler bu hu­susu açık bir surette belirtmişlerdir. İslâmî hükümetin icra organları da böyle, Allah hükmüne ve Resûlullahın Sün­netine aykırı bir kanunu tatbik edemiyeeekleri gibi her hangi bir zabıta veya başka kanunları yürütmekle vazifeli kurullar da bunu yapamıyacaklardır. Hiçbir idarî teşekkül , Allah ve Resûlullaha karşı gelmek mefhumunu taşıyan bir kanun veya herhangi bir nizamı yürürlüğe koyamaz­lar. Eğer bu hususu gözönünde bulundurmaz ve dinle­mezlerse o zaman halk kendilerine itaat etmez ve ede­mez; itaat ederlerse Hak Taalâ indinde günahkâr olurlar. Kanunu da kanun yapıcısını da, yürütücülerini de dinle­meyip itaat etmezlerse Hak Taalâ indinde mücrim sayıl­mazlar. Bunun hilafına böyle işlere kalkışan ve Hak Taalânın ve Resulünün ahkâmına muhalif kanun ortaya çıkaran hükümet kendisi cürüm (suç) işlemiş olup gü­nahkâr mevkiine düşer.

ikinci mühim nokta da şudur: Herhangi bir İslâm hü­kümetinin başında bulunan "ülül-emr" müslüman olmalı­dır. Bu noktanın iki sebebi vardır. İki sebep de âyet-i ke­rimede belirtilmiştir. Birincisi şöyledir:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler"

Ve devamla;

"Sizden olan, sizin içinizden bulunan ülül-emr"

Denmiş olduğuna göre, burada her iki mefhum da açık bir surette anlaşılıyor. Bunlardan birincisi: "Ülül-emre itaat hükmü" dür.

Her müslüman ülül-emre itaat edecektir, fakat ikinci­sinde de bu ülül-emrin sizin içinizden, sizden olması söylenince yani ülül-emrin de müslüman olması lâzımdır. Müslüman olan ülül-emre itaat edilecektir. Pek tabiîdir ki, müslüman olmayana değil.

İkincisi de şudur: ihtilâf halinde, ihtilaflı mesele Allah Taalâya ve Resûlullaha havale edilecektir. Bu şekilde hüküm verilmiştir. Açıktır ki, halk ile hükümet arasında herhangi bir suretle ihtilâf ortaya çıkabilir. O zaman Alla­hın ve O'nun Resulünün hükmünün hakem olarak kabul edilmesi lâzımdır. Bu da elbette Müslüman ülül-emr için olabilir; kâfir ülül-emr için olamaz. Bundan başka, istinatlı hadiselerde de bu hususta açıklık vardır. Bunu teyid ma­hiyetinde hatta tekid mahiyetinde Hadisler mevcuttur. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz gibi Hazret-i Resul-i Ek­rem sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerini de yine göz önünde bulundurmak icabeder. Buyurmuşlardır ki:

"Eğer size, işlerinizi yürütmek için Zenci bir köle de tayin edilse ve sizin işlerinizin başına getirilse Kitabullah ile sizin işlerinizi idare etmek yolunu tutsa, onu da dinle­yecek ve itaat edeceksiniz."

Ve yine:

"Allaha karşı masîyet yolunu tutmuş olana itaat yok­tur."

Burada yine Hazret-i Ubâde İbn-i Sabit'den rivayet edilen bir Hadisi nakledelim.

"Hazret-i Ubâde ibn-i Sabit buyuruyor ki: Biz Zat-ı Saadeti Nebevilerine biat ettiğimiz zaman şu hususlar üzerine biat ettik:

Kendi amirlerimiz (hüküm verenler) ile ihtilâf çıkarmıyalım, fakat onların işlerinde açıktan açığa bir küfr görürsek ve onların bu küfrü Allah indinde bizce sabit görünürse, o zaman iş değişir."

(Buhari ve Müslim)

Başka bir hadiste de şu şekilde anlatılmıştır ki, halk, fena muamele yapan hâkimler ve idareciler hakkında, "kendilerine karşı gelelim mi?" diye sordukları zaman, Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdiler:

"Hayır madem ki sizin aranızda namazı ayakta tutu­yorlar..."

(Müslim)

Bu en kesin hüccetlerden sonra şu hususta artık şüphe kalır mı ki, İslâmî bir hükümetin başına her ne şekilde olursa olsun gayrı müslim bir Sahibi Emr (Devlet Reisi) getirilmiş olabilsin. Böyle olursa bu iş şuna benzer ki, meselâ komünist ve sosyalist hükümetin başına geti­rilecek olan devlet reisi komünistliğin yahut da sosyalist­liğin muhalifi bir kimse olsun. Veya herhangi bir Cumhu­riyet hükümetinin Cumhurbaşkanlığına Cumhuriyete mu­halif bir başkanın getirilmesi hiç akla sığarmı? Elbette ki böyle bir şey realite olarak mümkün değildir.

Üçüncü nokta da şudur: Ayet-i kerimenin medlulü gereğince, müslümanlar ile ülül-emr arasında ihtilâf çıka­bilir. Buradan da şu anlaşılıyor ki, müslümanlarla ülül-emr arasında ihtilaf çıkması men edilmiş değildir. Müs­lümanlara da ihtilaf çıkarabilmek hakkı tanınmıştır. İhtilâf çıktığı zaman, bu ihtilâfı halledecek merci ancak Allah Taalânın Kitabı ve O'nur. Resulünün Sünnetidir. Bu iki kaynak, her ne şekilde hüküm verirlerse, — ister ülül-emrin lehine ve halkın aleyhine, ister halkın lehine ve ülül-emrin aleyhine, — her iki ta­rafda buna razı olacak ve kabul edeceklerdir. Şimdi şu mesele aydınlanmış oluyor ki, her ne suretle olursa olsun, ihtilâfı halledecek bir idare sistemi de bulunmalıdır ki, bu idare de Allahsın Kitabı ve O'nun Resulünün Sünneti ile ihtilâfı halletsin. Bu idare veya kurul, herhangi bir ulema meclisi, bir yüksek adalet divanı (Superm court) ne olursa olsun bir teşekkül ola­caktır. Bunun ne şekilde teşekkül edeceği hakkında Şe­riat bizi muayyen bir yer tutmağa mecbur kılmamıştır. Fakat ne de olsa böyle bir idare veya kurul olmalıdır. Bu kurul da şu vasıfları taşımalıdır ki, icrâî, teşriî (kanun yapan) ve adlî organlarının aleyhine ve bu organların verdikleri hükümlere ve kararlara, bu kurul veya idarenin nezdinde dava açılabilip karar istensin. Bu idare veya kurulun da elbette ki, esas usulü Kitap ve Sünnetin hida­yetleri ışığı altında işleri çözüme kavuşturmak ve hakkı batıldan ayırmak olacaktır.

 

TEMEL HUKUK VE İÇTİMAİ ADALET

 

"Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder. Halk arasında da hakemlik ederseniz adaletle hüküm veriniz."

(En – Nisa: 58)

"Ve bir kavme (zümreye) olan düşmanlığınız, sizi adaletten ayrılmağa sürüklemesin, adaleti gözetirseniz; bu iş takvaya daha yakındır."

Bu âyet-i kerimeler geniş manada müslümanları ferdî ve içtimaî hususlarda adalete bağlamaktadır. Elbette ki, müslümanlara böyle bir hüküm verilince İslâmî hükümeti de bu işten muaf tutmamıştır. Hattâ, o da adalete bağlı bulunacaktır. Hele İslâmi hükümetin adalete bağlı bu­lunmasının daha da önemle ele alınması icabeder. Çünkü, halk arasında hüküm vermek daha ziyade hükü­mete düşen bir iş ve en çok onun kudretindedir. Elbette ki, hükümetin icraatında adalet olmazsa yaşayışın hiç bir sahasında adalet mefhumu diye bir şey kalamaz.

Şimdi bakalım bu iş hükümeti ne dereceye kadar alakadar eder? Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile Dört Örnek Halifenin halk arasında hüküm vermek hususunda adaleti nasıl gözetmişler ve hangi hususları nazarı dikkate almışlardır ve adaletin tesbiti için neler yapmışlardır?

1. Veda Haccındaki meşhur hutbede, Hazreti Resulü Ekrem, sallallahu aleyhi ve sellem, İslâmî hükümetin esas usullerini ilan buyurdukları zaman bu hususla ilgili şu mühim usul üzerinde de durmuşlardı.

"Elbette ki sizin kanlarınız, mallarınız ırz ve namusu­nuz bu günün hürmeti gibi muhteremdir."

Bu ilan gereğince, İslâm ülkelerinin bütün vatandaş­larının canları, malları, ırz ve namuslarına hürmet edil­mesi ve korunması için temel bir hak ortaya konmuştur. Bu hakka her hükümet dikkat etmelidir; bu hakkı gözet­mek mecburiyetindedir. Bu şartları yerine getirirse bu hükümetin ismine "İslâmî Hükümet" diyebiliriz.[112]

2. Bu hürmete dikkat edilmez, ehemmiyet verilmeyip hiçe sayılırsa o zaman ne olacaktır? Bu vaziyetin de ce­vabını yine Hazret-i Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek lafızlarında bulacağız:

"Böyle yaparlarsa kendi canlarını benden kurtarırlar, fakat İslâmın hakkı ve onların hesabı Allah'a kalır."

(Buhari ve Müslim)

"Elbette ki, onların canları ve malları bizce hürmetli­dir, ancak bu can ve malın üzerinde hak olursa, onların hesabını görmek ise Allah'a aittir."

(Buhari ve Müslim)

"Herkes O'nu (Yani kelime-i tevhidi) söylerse o za­man kendi malını ve canını benden kurtarmış olur. Ancak onun hakkı ve hesabı (kalbindeki) Allaha aittir."

(Buhari)

Bu hadisler şu hususu beyan eder ki, İslâmî Hükü­mette herhangi bir vatandaşın tam bir hürriyeti vardır; malına, canına, ırz ve namusuna hürmet gösterilip teca­vüz edilmeyecektir. Madem ki, İslâmî kanunlar gere­ğince, böyle bir vatandaşın üzerine yahut da aleyhine bir hak isbat edilmemiştir, onun bu hakları korunacak ve hürmet devam edecektir.

3. Birisinin üzerine yahut da birisinin aleyhine hak isbat edilmesi nasıl olacaktır? Bu hususu da İslâmın Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle anlatmış­lardır:

"Sana iki hasım gelirse, birincisinin iddiasını dinledi­ğin gibi ikincisinin de iddia (veya müdafaasını) dinleme­den aralarında hüküm verme."

(Ebu Davud, Tirmizî, Ahmed)

Hazreti Ömer radiyallahu anha ait bir dava görme vakası(hadisesini) şu şekilde nakledilmiştir:

"İslâmda hiçbir kimse, adalet (hakkında bir hüküm) olmadan tutuklanamaz.

(Muvatta)

Bu vakanın açıklamasını Muvattâ şöyle anlatıyor: Buradan anlaşılıyor ki, o zaman Irak'ın yeni fethedilmiş ülkelerinde, bazıları yalan yere jurnalcilik(ihbar) ederek, ihtilafları yahut da bir garazları olan kimseleri yakalat­maya çalışıyorlardı. Şikâyetler Hazret-i Ömer Radiyallahu anha intikal ettirildi. O zaman bu mesele hakkında hüküm vererek yukardaki cümleyi buyurdular: Bu cümlede kullanılan "adalet" demek, "bildiğimiz ada­letin kanunî hükmü: (Due processe of law) demektir. Yani bir kimse için isnat edilen suç ispat edilmiş olup açık bir şekilde karara bağlanmış olacaktır. Böyle bir karar ol­maksızın İslâm'da herhangi bir kimse tutuklanamaz ve tevkif edilemez.

4. Hazret-i Ali Radiyallahu anhın hilâfeti devrinde ba­zıları hükümeti meşru tanımak için hazır değillerdi. O zaman Zat-ı Hilafetpenahileri, onlara şöyle yazdı:

"Bulunduğunuz yerde kalınız ve bizimle sizin ara­nızda kan dökülmesin. Yolları da kapamayınız. Kimseye de zulmetmeyiniz. Böyle yapmazsanız o zaman sizinle savaşa gireceğim."

(Neyl El - Evtâr).

Yani siz istediğiniz gibi düşünebilirsiniz. Sizin fikriniz ve düşüncenizle bizim işimiz yok. Elbette ki, siz bu dü­şünceniz yüzünden hükümete karşı koymamalısınız. Şayet hükümete karşı baltalama hareketlerine girişirse­niz, o zaman sizin karşınıza çıkılacaktır.

Bu gayet sarih olaylardan sonra, acaba islâm düşün­cesine göre, adaletin bu vaziyette dahi icrâi kuvvetler tarafından nazarı itibara alınmamış olduğuna dair bir şüphe kalır mı? İcrâî kuvvetlere, adaletin kanunî hükmü olmadan istediği kimseyi tutuklamak, yahut da istediği kimseyi tevkif edip veya istediği kimseyi şehir dışına veya memleket haricine sürgüne göndermek, istediğinin dilini, ağzını kapatmak ve arzu ettiği fikri açıklamaktan menet­mek yetkileri tanınmamıştır. Hükümetlerin çoğunun ni­zamların­da bulunan böyle yetkiler hiçbir zaman ve hiçbir vakit İslâmî hükümetin nizamında olmamıştır ve olamaz. Ve şimdi, "Halk Arasında Adaleti Gözetme" mefhumun­dan ikinci bir manayı da yine İslâmın istinatlı rivayetlerin­den ve haberlerinden anlıyoruz ki, îslâmda devletin baş­kanı, hükümetin reisi, umum valiler ve bunların benzer­leri, en yüksek kumandanlar, hüküm sahipleri ve buyruk buyuranlar ile umum halk efradının hepsi bir kanun ve bir adalet nizamına tabidirler. Kimsenin kimseye, her ne şekilde olursa olsun, hiçbir kanunî imtiyazı ve üstünlüğü yoktur. Hiç bir kimse için de hususî bir adalet mercii bu­lunamaz. Yine hiçbir kimse, ne şekilde olursa olsun, ka­nun karşısında istisnaya tabi tutulamaz.

Hattâ Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem son çağlarında, kendi kendileri için şu şekilde beyan buyur­dular:

"Her kimin benim aleyhime bir iddiası varsa gelsin hakkını ispat edip alsın gitsin."

Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh da ileri gelen bir ülke valisini (Cebele îbn-i Heysem el-Gassânî) bir bedeli için kısasa çekti.

 Hazret-i Amr İbn-i As, Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh'den valileri için dokunulmazlık hakkı isteyince, Hazret-i Ömer, "Böyle bir şey olamaz" diye kabul et­medi. Bununla da yetmiyerek, halka şu ilânı yaptırdı: "Her kimin herhangi bir validen şikâyeti varsa, bu şikâ­yetlerini gelip açığa vursun. Tâ ki, adalet tecelli etsin."

"Onların mallarının üzerinde fakirlerin ve yoksulların da hakkı vardır."

(Ez-Zariyat, 19).

"Onların mallarından bir sadaka al, bununla onları pâk kıl, temizle ve kendileri hakkında da hayır dua et."

(Et-Tevbe: 103).

İşte, Allah onlara sadakayı farz kılmıştır. Zenginle­rinden alınır, fakirlerine verilir."

(Buharî ve Müslim)

"Koruyucusu bulunmayan kimsenin koruyucusu hü­kümettir."

(Ebu Davud, Tırmizi, Müsned-i Ahmed, Darimî)

"Her kim ölüp, üzerinde bir borç kalıp da mal bırak­mamış olursa, onun bu borcunu karşılamak bana aittir; malı varsa mirasçılarına aittir."

Başka bir rivayette de:

"Her kim bir borç bırakır ve ödiyemiyecek durumda olursa benim yanıma gelmeli, ben onun koruyucusuyum.

Her kim bir mal bırakırsa, bu mal onun mirascılarına aittir. Hiç bir şey bırakmayıp da borçlu giderse bize aittir."

(Buharî ve Müslim)

"Mirasçısı olmayanın mirasçısı benimdir. Onun borçlarını öder ve mirasını alırım."

(Ebu Davud)

Bu âyetlerden ve hadislerden açıkça anlaşılıyor ki, İslâmî Hükümetin vazifelerinin en mühimlerinden biri de zekât işinin tanzimidir. Bu hükümetin, mesuliyetleri ara­sında bir mesuliyet de şudur ki, kendi ülkesi dahilindeki bütün halkın geçim vasıtalarını sağlasın; yardıma muhtaç olanlara yardım etsin ve âciz bulunanların geçimlerini temin etsin. Bunlar, Kitapta ve Sünnette karşılaştığımız en büyük hükümlerdir. Kur'an-ı Kerimde ve Hadis-i Şe­rifte Anayasa meselelerine ait daha bir çok hükümler varsa da bunların Anayasaya aidiyetleri az olduklarından biz de onların hepsini burada beyan etmedik.

Şimdi, herkes Anayasa denilen kanuna bir parça aşina olsaydı, bizim ileri sürdüğümüz bu âyetlere ve ha­dislere bakarak, bunlarda İslâmî Anayasanın esas te­mellerinin mevcut olup olmadığını görecektir. Eğer her­hangi bir kimse çıkıp da boş iddia yerine, doğrudan doğ­ruya, ilmi istidlal ile, bu ahkâmda Anayasa ile alâkalı bir şey yoktur diyebilir ve bunu ispat edebilirse, biz de o za­man deriz ki, Anayasa hangi temel meseleler üzerine (Teferruat değil esas meseleler) kurulabilir ki, bu mese­leleri

Kitap ve Sünnette görmek mümkün olmasın?

Kitap ve Sünnet bunlar hakkında bizi hidayet kılma­mış bulunsun?

O zaman elbette ki, bu kimseye bizi aydınlatabildi­ğinden dolayı minnettar olacağız. Yok eğer bizim yuka­rıda bahsettiğimiz meselelerin Anayasaya ait olmadığını ispat edemezse ve;

"Böyle meseleler Kur'an ve Hadisin taliminin (öğreti­sinin) aydınlığında bulunmamaktadır."

Diyemezse, o zaman — münafık olmayan temiz kimseler gibi — iki doğru yoldan birisinde yürüyecektir. Ya doğrudan doğruya bu hükümleri kabul edecek ve memleketin Anayasasını bunun üzerinde kuracak, diğer hususları da münasip bulacaktır. Yahut da doğrudan doğruya ve açıkça;

"Biz Kur'ana da inanmıyoruz, Sünnete de; bizim iman ettiğimiz şey, bildiğimiz şu demokrasi denilen nes­nedir. Kendimize isveyi hasene (en güzel örnek) olarak Amerika veya ingiltere yahut da Hindistan Anayasalarını kabul ediyoruz"

Diye söylemeleri gerekir. İşte, bu iki yoldan birini tutmaları icabeder. Bu ancak temiz insanlara yakışan bir harekettir. Kaldı ki, bizim karşımızdaki yol yarıya gelmiş, güneş de karşımızdaki yolu aydınlatmıştır. Böyle bir ay­dınlıkta bir kimse nasıl olur da;

"Ben bu karanlık yolda gidemiyorum." Diyebilir? O zaman, acaba halk bu koca yalanı yutar mı yutmaz mı bilemeyiz? Eğer bu, sırf bir şeref kurtarmak meselesi için ise, bu yalanın sahibine ne söylenebilir ki...?

 


 

BÖLÜM: IX

 

SAADET DEVRİ VE ÖRNEK DÖRT HALİFE

 DEVRiNE BAKIŞ



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Önceki bölümlerde, İslâmî hükümetin temel usulleri hakkında değişik yönlerden bahislerde bulunuldu. Şimdi bir örnek devirden bahsederek, tarihî araştırmalara gi­rişmek istiyoruz. Başlangıçta bu devirdeki işler Zat-ı Sa­adet-i Nebevilerinin mübarek elleriyle yapılmış ve bu devirde içtimaî ve ferdî hayat nizamı tamamen değişmiş ve yeni baştan bir hayat nizamı devam etmeye başla­mıştır.

Bu devir, aydınlığın ve nur meşalesinin devridir. İs­lâmî tarihin her çağında da müslümanlar bu devrin me­şalesinin nurundan aydınlanmışlardır. Bu nurdan feyz elde etmişlerdir. Ve bu şekilde feyz elde etmeye de de­vam etmektedirler. İşte İslâmın çizgisi ve ilerleme plânı bu devirdir. Bu devirde hükümet denilen husus için yeni bir düşünce ve yeni bir fikir ortaya çıkmış olmakla kal­mamış, belki bu örnek; eti ile, derisi ile, kanı ile bütün vücudu ile dünyadaki hükümet denilen hususun şeklini değiştirmiş ve hükümet denilen mefhum hakkında insan­lığın düşüncesini bambaşka yapmış ve yeni düşünceyle kurulmuş olan hükümet, kendi ölçüsü dahilinde işe de­vam etmiştir.

Dünyada, herhangi bir nizam bu düşünce ayarında, başka bir hükümet bir gün dahi hattâ bir an dahi dünya yüzünde hakim olmuş iddiasında bulunamaz. Bu tasav­vur ve bu nizam ile kurulmuş olan bir tek hükümet vardır, o da yalnız ve yalnız İslâmî hükümettir. Bunu İslâmın mûcizesi olarak kabul etmek gerekir. Ve bu mucize ile İslâmî hükümet, beşerî hükümet çeşîtleri içinde benze­rine erişilmesi imkân olmayan bir özellik taşır.

 

Hazırlayıcı

 


 

I

SAADET DEVRÎ

 

İslâmın doğuşu ile birlikte müslümanlara özgü bir toplumsal yaşayış da meydana çıkmış oldu. Daha sonra, hicret gerçekleşti. Hicretten sonra siyasî kudret ve kuvvet elde edildi. Bu mühim hadiseler kendiliğinden bir İslâmî Hükümetin doğuşuna sebebiyet verdi. Yani işler kendili­ğinden bir hükümet şekline girdi. Bu oluşta birkaç açık ve ışıklı usul vardır ki, bu husus bizi her şeyden fazla ilgi­lendirdiğinden önce bu nokta üzerinde duracağız ve bu bahisler sırasiyle ele alınacaktır.

 

1. İLÂHÎ KANUNUN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Bu hükümetin esas kaide ve usulü, "hâkimiyet yalnız ve sadece, Hak Taalânındır" gerçeği üzerine kurulmuş­tur. İman ehlinin kurduğu hükümet ve devlet aslında ve esasında hâkimiyet değil de bir "Hilâfet" dir. Bu hilâfette hükümetin başında bulunan kimseye keyfi hareket etmek ve mutlak bir otorite hakkı tanınmadığı gibi, işleri kendi bildiğine göre tanzim etmek yetkisi de verilmemiştir. Bu mevkiye getirilen kimse, ilâhî hâkimiyetin içeriğinde bulu­nan ilâhî kanunlar gereğince işlerin yürütülmesine çalışır. Bu kanunların kaynağı da Allahın Kitabı ve Resulullahın Sünneti olduğu malumdur. Kur'an-ı Kerim'de bu kaide muhtelif yerlerde bahsedilmiştir. Sûre-i Nisâ'da âyet: 59, 64, 65, 80, 105, Sûre-i Mâ'ide'de 44, 47, Sûre-i A'râf'da 3: Sûre-i Yûsuf'da: 40, Sûre-i Nur'-da: 54, 55, Sûre-i Ahzâb'da: 36, Sûre-i Haşr'da: 7. Bunlardan başka Haz­ret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de birçok hadis-i şeriflerinde esasa ilişkin bu usul hakkında geniş ve etraflı bir şekilde açıklamada bulunmuş ve açıkça şu hususları beyan etmişlerdir:

"Sizin için Allahın Kitabına tabi olmayı ısrarla tavsiye ederim. Onun helâl kıldığı şeyleri helâl bilecek, haram kıldığı şeyleri de haram bileceksiniz."[113]

"Allah sizin için bazı farizeler farz etmiş bulunuyor, bunları ihmal etmemeniz lâzımdır; size, bir kısım haram­lar tayin eylemiştir, bunları da dikkatle gözönünde bulun­durmanız, bırakmamanız gerekir; sizin için bir kısım hu­dutlar tayin eylemiştir, bu hudutları aşmamanız icabeder, bazı şeyler hakkında da hiçbir şey söylenmemiştir, sükût (susarak) geçilmiştir. Unutularak değil, bilerek sükûtla geçilmiştir. Sizin de bunlar hakkında bahse girişmemeniz lâzım gelir."[114]

"Her kim Kitabullaha uyarsa, dünyada dalalete düş­mez, ahirette de mutsuz olmaz."

"Size, sarıldıkça dalalete düşmeyeceğiniz iki şey bı­rakıyorum: Bunlar Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün Sünnetidir."

"Size ne emrettimse, ona, bağlanın, sizi neden men ettimse, ona son veriniz."[115]

2. HALK ARASINDA ADALET

 

İkinci esas kaide de halk arasında adaleti temin et­mektir. Böyle bir hükümet bu esas üzerine kurulur. Buna göre, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'in ortaya koyduğu ka­nunlar çerçevesi dahilinde, bütün halkı aynı seviyede tutmak ve aynı gözle görmek gerekir. Memleketin en aşağı seviyesinin daha aşağısındaki bir kimse ile memle­ketin en ileri gelenleri hep aynı şekilde, aynı ölçüde, mu­amele görmeli, aynı seviyede tutulmalıdırlar. Kanun her­kes için hep aynı olmalıdır. Kimsenin kimseye, ister ka­nunî olsun, isterse kanunun icra edilmesi hususlarında olsun, ne imtiyazı, ne de bir üstünlüğü olmalıdır. Vatan­daşlar arasında imtiyaz ve fark gözetmek, bu hükümetin esaslarına uymaz. Kur'an-ı Kerim'de, Hak Taâla bu hu­susta kendi Resulüne şu hidayeti bildirmektedir:

"De ki: Sizin aranızda adaleti temin etmek için emir aldım."

Yani ben taraftarlık ve düşmanlık gözetmeksizin adaleti ortaya koymak için memur edildim. Herhangi bir kimseye taraftarlık etmek, yahut da herhangi bir kimseye karşı düşmanlık göstermek benim hakkım değildir. Benim dinimde kimsenin kimseye bir farkı ve üstünlüğü buluna­maz. Kendimizden olsun, yabancı olsun, büyük olsun, küçük olsun, zengin veya fakir kimse olsun, bunların hiç birisinin arasında ayrı bir hak ve hukuk yoktur. Bunlar hukuk bakımından, adalet karşısında aynı seviyedelerdir. Günah olan, haram olan şey herkes için günahtır, herkes için haramdır. Helâl olan şey de herkes için helâldir. Farz olan şeyler herkes için farzdır. Ben kendim, kendi şahsım dahi İlâhî Kanunun alemşümullüğünden istisna edilmiş değilimdir.

Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem, kendileri de bu genel kaideyi şu şekilde açıklamışlardır:

"Sizden öncekilerin helak olma sebebi şudur: Onlar aşağı derecede bulunan kimseleri cezalandırır ve yüksek derecedeki ileri gelenleri bırakırlardı. Muhammed'in (Sa­l­lallahu aleyhi ve sellem) varlığını elinde bulundurana yemin ederim ki, Fatime (Hazret-i Resulü Ekremin kızı) da böyle bir şey yaparsa muhakkak onun da elini keser­dim."[116]

Hazret-i Ömer (R.A.) buyuruyor ki:

"Hazreti Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellemi gör­düm ki, kendi nefislerine bile ihtiyatlı davranıyorlardı."[117]

 

3. MÜSLÜMANLAR ARASINDA EŞiTLiK:

 

Bu kaidelerin bir detayı: olarak, üçüncü bir kaide de ortaya çıkar. Bu kaide gereğince böyle bir hükümette şu mesele de kesin bir kuraldır: Bütün müslümanlar ara­sında, hak ve hukuk bakımından, renk, ırk, soy, sop, lisan ve şurada doğmak, burada doğmak bakımından hiçbir fark dikkate alınmaksızın eşittirler.

Herhangi bir ferdin diğer fertlere yahut da zümreye, herhangi bir zümrenin de diğer zümreye, yahut da ferde ister soy - sop bakımından, isterse başka bakımlardan olsun, böyle bir hükümetin idaresi dahilinde, her ne su­retle olursa olsun bir fark ve bir imtiyazı hukuk gözönünde bulunduramaz. Herhangi bir hususiyetle ve vasıfla kimse kimseden farklı ve ayrı - gayrı olamaz.

Kur'an-ı Kerimde muhtelif yerlerde Hak Taalâ bu hu­susu açık bir surette beyan buyurmuştur:

"Müminler birbirleriyle kardeştirler."

(El – Hucürât: 10).

"Ey iman etmiş bulunan kimseler, biz sizi bir erkek­ten ve bir kadından yarattık. Ve sizi kabileler ve oymaklar haline getirdik ki, birbirinizle tanışanınız. Elbette ki, sizin içinizden Allah indinde en makbulünüz en fazla takva yolunu tııtanınızdır."

(El – Hücürat: 13).

Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem bu hususa şu şekilde işaret buyurarak, bu kaideyi daha açık bir şekilde beyan etmişlerdir:

"Elbette Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bak­maz. O, ancak sizin kalblerinize ve amellerinize ba­kar."[118]

"Müslümanlar hep kardeştirler. Hiç hir kimsenin kim­seye takva hariç, bir üstünlüğü yoktur."[119]

"Ey halk! Dikkat edin. Sizin Rabbınız hep birdir. Ne bir Arabın bir Acem'e (Araptan gayrisi) ne de bir Acemin bir Araba, ne bir siyahın bir beyaza, ne bir beyazın bir siyaha üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir.[120]

Her kim "La ilahe illallah" derse, bizim kıblemizi kıble sayarsa, ve bizim kestiğimizi (hayvanları) yerse, işte o müslü­man­dır. Her müslümanın lehindeki ve aley­hindeki haklar onun üzerinde de bulunur."[121]

"Müminlerin birbirlerinin kanları aynıdır, başkalarının karşısında aynıdırlar. Bunların en düşük seviyede olanı­nın da hakkı diğerlerinin boynunadır."[122]

"Müslümana cizye yoktur."[123]

 

4. DEVLETİN MESULİYETİ

 

Böyle bir hükümetin ayakta tutunabilmesi için dör­düncü mühim kaide de şudur:

Devlet, kendisine verilmiş bulunan, tercihler, yetkiler ve mallardan mesuldür. Bunlar, Allahın ve müslümanların bu devlete verdikleri emanetlerdir. Bu emanetler, Allah­tan korkan, iman sahibi, adaletli kimselere verilmelidir. Emaneti muhafaza etmek için iman sahibi olan kimse, iman itibariyle bu gibi şeylerde nefsi isteklerine göre dav­ranmaya kendini haklı görmez. Kur'anı Kerim bu hususu şu şekilde izah buyurmuştur:

"Allah size emanetleri, ehline vermenizi emreder. Halk arasında da hakemlik ederseniz, adaletle hüküm veriniz; bununla Allah size ne güzel nasihat veriyor. El­bette ki Allah duyan ve görendir."[124]

Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de bu hu­susu şu şekilde izah buyurmuşlardır:

Dikkat edin! Sizin her biriniz birer çobansınız. Her bi­riniz de kendi sürünüzden mesulsünüz. Büyük imam (devlet reisi) ise halka çobanlık eden kimsedir. O da kendi sürüsünden mesuldür.[125]

"Herhangi bir vali müslüman tebaasının işlerini yola koyarken ölür ve bu işte hıyanet yolunu tutmuş ise, Allah o valiye Cennete girmeyi haram kılar."[126]

Hiç bir emir yok ki, müslümanların işlerini yönetmeye memur edilir de, sonra da canla başla müslümanlar için çalışmaz ve işe girişmezse, dikkat edin, böyleleri asla müslümanlarla birlikte Cennete giremez."[127]

Hazret-i Resul Sallallahu aleyhi ve sellem, Hazret-i Ebû Zer Radiyallahu anh'a hitaben şöyle buyurmuşlardır:

"Ey Ebâ Zer, sen zayıf bir kimsesin. Hükümet işi ise bir emanettir. Böyle bir iş, kıyamet gününde pişmanlığı ve nedameti gerektirir. Bu iş hakkını tam olarak veremiyen bir kimsenin elinde olamaz."[128]

"Hıyanetin en büyüğü bir valinin tebaasını ticaret mevzuu yapmasıdır.[129] Bizim işlerimize valilik ede­cek herhangi bir kimsenin, karısı olmazsa hemen evlen­melidir; hizmetçisi bulunmazsa hemen kendisine bir hiz­metçi bulmalıdır; barınacak evi olmazsa hemen kendi­sine barınacak bir ev edinmelidir; binecek bir şeyi yoksa kendisine bir binecek bulmalıdır; bunlardan başka birşey elde etmiş bulunan kimse, ya hıyanet etmiştir, yahut da hırsızlık yapmıştır"[130]

"Emir olan kimsenin hesabı hem uzun sürer hem de en şiddetli hesap olur. Azabı da herkesinkinden daha fazla. Emir olmayan kimsenin hesabı ise kısa sürer ve azabı da hafif olur; çünkü Emirler, müminler arasında vaziyetleri itibariyle zulmetmeğe daha elverişli durumda­dırlar; herkim kim mü'minlere zulmederse, Allah asla onu bağışlamaz."[131]

Hazret-i Ömer Radiyallahu anh buyurmuştur ki: Fırat nehri sahilinde bir keçi yavrusu dahi zayi edilmiş olursa korkarım ki, Allah onun hesabını da bana sorsun.[132]

 

5. ŞURA VE MÜŞAVERE (KURUL)

 

Bu hükümetin uyacağı beşinci mühim kaide de şu dur: İslâmî hükümette her zaman müslümanlar­la müşa­vere etmekle ve müslümanların rızasını el­de etmekle devlet işleri görülür. Bu devlet işlerini ancak müşavere ile yürü­tür ve nizamlarının temeli de müşavere üzerine konmuş olur. Kur'an-ı Kerimde bu hususta şunlar buy­rulmuştur:

"Onların işlerinin yönetilmesi, aralarında müşavere ile­dir."

(Şûra: 38)

"Devlet işi hususunda onlarla müşaverede bulun."

(Al-i İmrân:159)

Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ Anh, şu şekilde be-yan buyurur ki:

"Ben bir ara Resulullah Sallallahu aleyhi ve selle­min huzuru saadetlerinde iken şu suali sordum. Zat-ı Saa­detlerinden sonra, karşılaşacağımız bir hadi­se­ye ait ne Kur'an-ı Kerimde ne de Hadis-i Şeriflerde herhangi bir hüküm bulamazsak, o zaman ne yapacağız? Buyurdular ki:

Ümmetim arasındaki abid kimseleri toplar­sı­nız. On­larla aranızda müşaverede bulunursunuz. Bir tek kimse­nin düşüncesi ile de hüküm vermez­si­niz.[133]

Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, buyurmuştur:

"Her kim, müşavere olmaksızın, kendisinin yahut da, bir başkasının emirliği için çağırırsa, bu kimseyi öldür­memek size helâl olmaz."[134]

Hazret-i Ömer Radîyallahu Taalâ şu hususu da bil­dirmiştir:

"Müşaveresiz hilâfet yoktur."

 

6. MARUF'A (Doğru işe) İTAAT

 

Bu hükümetin kaim olabilmesi İçin altıncı kaide de şudur: Hükümete itaat etmek yalnız ve sadece marufta (doğru işler) vacibdir. Mâ'siyette (yanlış işlerde) kimse için itaat etmek yoktur. Kimse de böyle bir şeyi isteye­mez. Başka tâbirle bu kaideden şu husus anlaşılır: Hü­kümet ve hâkimler (hükümeti ellerinde bulunduranlar) in ancak şu hükümlerine itaat etmek halk için vacib olur: Bu hükümler kanuna uygun bulunsun. Kanunlara zıt ve mu­halif olan hükümlere itaat olmadığı gibi, kanun hilafı hü­küm vermek de kimsenin hakkı değildir. Hiç kimseyi, böyle bir hükme itaat etmesi için zorlamak olamaz. Kur'an-ı Kerimde, Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve selleme biat edilirken, ancak, maruf (doğru iş­ler) de biat edilip itaat edileceği şartı ileri sürülmüştür. Halbuki yine aynı Kur'anda Zat-ı Saadeti Nebevilerinin herhangi bir masiyetten beri ve uzak oldukları da bildiril­miş ve maruf'tan ayrılamıyacakları da beyan edilmiştir.

"Maruf hakkında sana karşı gelmemeleri şartiyle..."

(Mümtehine: 12.)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellemin kendileri de bu mevzuda şöyle buyurmuşlardır:

"Müslümana, dinlemek ve itaat etmek gerekir. İster hoşuna giden, ister hoşuna gitmeyen bir hususta olsun. Mademki masiyet için emredilmemiştir; dinleyecek, itaat edecektir. Fakat masiyet için bir emir verilirse o zaman ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır."[135]

Allaha karşı masiyet için itaat yoktur. İtaat ancak ma­ruf içindir.

Bu hususta Nebî Sallalahu aleyhi ve sellemin bir hayli beyanları ve işaretleri vardır. Bunları sı­ra­siy­le arz ediyoruz:

"Allaha karşı isyan edene itaat edilmez."

"Hiçbir mahlûka, Halika karşı masiyet için itaat yok­tur."

"Allaha itaat etmeyene itaat yoktur."

"Valilerden herhangi birisi, Allaha karşı masiyet için size emir verirse ona itaat etmeyeceksiniz."[136]

Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, bir hutbe­sin­de aynı gerçeği beyan etmiştir:

"Her kim, Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem ümmetinin bir işini eline alır da bunu Allahın Kitabına göre yürütmek yoluna gitmezse, Allahın laneti onun üze­rine olacaktır."[137]

Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, Halife se­çilince ilk konuşmaları şu şekilde oldu:

"Ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müd­detçe bana itaat ediniz. Ne zaman Allaha ve O'nun Re­sulüne karşı isyan yolunu tutarsam, o zaman siz de bana itaat etmiyeceksiniz."[138]

Hazret-i Ali Aleyhisselam. buyurmuştur ki:

"İmam Müslümanların üzerine şu şartla farzdır: Alla­hın nazil kılmış bulunduğu kanun üzerine işleri yürütüp, tatbik etsin; emâneti eda etsin. Böyle yaptıkça halkın üzerine onu dinlemek ve itaat etmek farz olur. Bu imam onları ne zaman bir işe veya yardıma çağırırsa, "Leb­beyk" diyecekler ve imamın çağrısına da itaat edecek­ler."[139]

Yine kendi hilâfeti devrinde bir hutbelerinde aynı gerçeği şu sözlerle açıklamışlardı:

"Allaha itaat ettiğim müddetçe, size emir verirsem, itaatinizi istemek hakkım vardır. İster hoşunuza giden, ister hoşunuza gitmeyen hususlarda olsun. Ne zaman Allaha karşı gelmek için size emir verirsem; kimseden masiyet için itaat istenemez. İtaat maruf (doğru iş) içindir. İtaat maruf içindir. İtaat maruf içindir."[140]

 

7. İKTİDAR İÇİN İSTEKLİ BULUNMAK VE HIRSLI OLMANIN MEN EDiLMiŞ OLDUĞU

 

Hükümet hususundaki mühim kaidelerden biri de şudur: Hükümetin bütün mesuliyetli makam ve mevkile­rinde, bilhassa hilâfet makamında, en fazla yakışık alma­yacak ve münasip olmayacak kimseler, böyle bir makam ve böyle bir mevki elde etmek için çırpınıp duran kimse­lerdir. Kur'an-ı Kerimde bu hususta şu hidayetler vardır:

"İşte bu âhiret yurdudur; biz onu o kimselerin kılarız ki, onlar yeryüzünde büyüklük peşinde koşmazlar, fesat da çıkarmazlar."

(El – Kasas: 83).

Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de bu hususta şu beyanda bulunmuşlardır:

"Allaha yemin ederim ki, bir kimse bir mevki için is­tekli ve haris olursa, işimizi öyle bir kimseye teslim etme­yiz."[141]

"Sizin içinizden en haini, en çok istek sahibi haris kimsedir."[142]

"Kim ki, bir makamı ele geçirmeye istekli ve haris olursa, böylesine bir mevki ve işi teslim edemeyiz."[143]

 

"Ey Abdurrahman İbn-i Semere; emirlik isteme, çünkü sen bunu istersen, üzerine bir yük almış olursun. Yok eğer sen istemeden bu işi senin eline verirlerse, o zaman bunun hakkını eda etmek için yardımcı olmuş bulunursun."[144]

8. HÜKÜMETİN KURULUŞ SEBEBİ:

 

Böyle bir hükümetin başında bulunan ve hâkim du­rumda olan kimsenin ilk vazifesi de İslâmî yaşayış nizamı için çalışmak ve bu İslâmî yaşayış nizamını değiştirmek yoluna gitmemektir. İyiliklerde ve fenalıklarda ve kötü­lüklerde İslâmî ölçüyü gözönünde bulundurup iyiliklerin aydınlığı ile fenalıkların ortadan kalkması için çalışmaktır. Kur'an-ı Kerim, bu hükümetin maksadı vücudunu şu şe­kilde beyan eder.

"Yeryüzüne yerleştirmiş bulunduğumuz bu kimseler, namazı ayakta tutarlar, zekâtı öderler ve maruf (doğru yol) için emredip, münker (eğri yol) dan men ederler."

(El – Hacc: 41)

"İşte böylece biz sizi aracı bir Ümmet kıldık ki, halkın üzerinde gözcü olursunuz, nitekim Resül de sizin üzeri­nizde gözcüdür."

(El – Bakara: 143).

"Siz, halk için çıkarılmış bulunan en iyi ümmetsiniz ki, marufa (doğru yol) emreder ve münkerden, (eğri yol) men edersiniz; Allaha da inanırsınız."

(Al-i İmran: 110).

Bundan başka, Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem ve Zat-ı Risaletpenahilerinden önce gelmiş bulu­nan bütün peygamberler, hepsi de Kur'an-ı Kerimin bu­yurduğu gibi, şu maksat için çalışmışlardır:

"Dini kaim kılıp da, din yolunda dağılmasınlar."

(Eş-Şûra: 13)

Dini kaim kılmaya ve dini dağılmaktan korumaya memur idiler. Bunlar, gayri müslim dünyanın karşısında yalnız şu maksat için çalışıyorlardı:

Tamamen din ancak Allahın dini olsun.  

(El – Enfâl: 39).

Hak Taalâ, diğer enbiyanın ümmetlerine olduğu gibi, Zat-ı Risaletpenahilerinin ümmetine de şu emri vermiştir:

"İhlas ile ve temiz olarak, Allaha ibadet etmelidirler."

(El – Beyyine: 5).

Bunun için Zat-ı Risaletpenahilerinin kurmuş bulun­dukları hükümetin esas gayesi ve varoluş amacı da dini, bütün kanun ve nizamları ile kaim kılmaktır. Dinin içine hiçbir şekilde karışıklık ve yabancı şeylerin girmesine mani olmalıdır. Aksi takdirde İslâmî yaşayışta ayrılık gayrılık çıkar. Bu son nokta hakkında da Hazret-i Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, kendi ashabı na ve kendisinden sonra gelecek olan haleflerine de bu husus hakkında üzerinde durarak tenbihte bulunmuşlardır:

"Her kim, bizim işimizde, aslında olmayan bir şey id­dia edip de ortaya atarsa, bu şey kabul edilmez."[145]

"Size uydurulmuş şeyler hakkında dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Çünkü her uydurma şey bid'attir. Ve her bid'at de dalalete götürür."[146]

"Herkes bid'at sahibini (bid'at koyan kimseyi) överse, elbetteki İslâmm dağılmasına yardım etmiş olur."[147]

Bu hususta Zat-ı Risaletpenahilerinin şu Hadis-i Şe­rifleri de bize ulaşmıştır:

"Hak Taalâ indinde en fazla üç kimse beğenilmez. Bunlardan biri o kimsedir ki: İslâmda ne şekilde olursa olsun cahiliye yolunu yürütmek ister."[148]

 

9. EMR BiL-MARUF (doğru işe emir) VE MÜNKER

(eğri iş) DEN MEN ETMENİN HAKLARI VE

FARZ OLMASI

 

Bu hükümetin kaidelerinden en sonuncusu da şu kaidedir ki, bu kaide ile hükümetin ayakta tutunması ve doğru yolda devam etmesi sağlanır. Müslüman her yerde hak sözü söyleyecek, iyiliği ve doğruluğu himaye ede­cektir. İçtimaî, mülkî ve idarî hususlarda herhangi bir yanlışlık ve hata görürse ve uygunsuz bir işle karşıla­şırsa, imkânı derecesinde bunu düzeltmeye ve doğrult­maya çalışacaktır.

Kur'an-ı Kerimde bu mesele hakkında şu hidayetler vardır:

"İyiliğe ve takvaya yardım ediniz. Günah ve aşırı git­mek için yardım etmeyiniz."

(El – Mâide: 2)

"Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allah tan çekininiz ve doğrudürüst söz söyleyiniz."

(El – Ahzâb: 70).

"Ey iman etmiş bulunan kimseler, "Kıst'ı" (adalet öl­çüsü) nü kaim kılanlardan olunuz. Allah'ın şahid oldu­ğunu biliniz, isterse kendi şahsınız yahut da ana babanız veya yakınlarınızın aleyhine olsun."

(En – Nisa: 135).

"Münafık erkeklerle münafık kadınlar, birbirlerine bağlıdırlar. Onlar münkere (eğri yol) a emreder ve ma­ruftan (doğru yol) dan menederler... Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin koruyucularıdır. Bunlar da maruf'a emreder, münker'den menederler."

(Et – Tevbe: 67 - 71).

Kur'an-ı Kerimde ehl-i imanın vasfında şu beyan vardır:

"Marufa emredicilerdir ve münkerden de menedici­lerdir. Allahın ölçülerini onlar korurlar."

(Et – Tevbe: 112).

Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellemin bu husustaki hidayetleri şöyledir:

"Sizden herhangi bir kimse, bir münker (eğri iş) gö­rürse, onu eliyle değiştirmelidir; eli ile değiştirmek imkânı olmaz ise, o zaman dili ile; dili ile de değiştiremezse, kalbi ile; bu da imanın en zayıfıdır."[149]

"Kendilerinden sonra yakışık almayacak bir zümre onların yerine geçer. Bunlar söylediklerini yapmayan kimselerdir. Emir verilen şeyleri de yapmazlar. Eli ile bunlarla mücadele eden kimse ise mümin kimsedir. Dili ile yine bunlarla mücadele eden kimse de mümin kimse­dir. Kalbi ile de bunlarla mücadele eden kimse de mümin kimsedir. Bundan sonrasında bir hardal tanesi kadar iman yoktur."[150]

"Cihadın en faziletlisi adl'i, (yahut da hakkı) zalim bir hükümetin karşısında söylemektir."[151]

"Halk içinde bir zalimi görüp de onun eline yapışma­yıp mani olmayanlar üzerine, Allahın umumi azap gön­dermesi uzak bir ihtimal değildir."[152]

"Elbette ki, benden sonra bazı emirler ortaya çıkarlar her kim onların yalanlarına doğrudur derse ve onların zulümlerinde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de ondan değilimdir."[153]

"Yakınlarda sizin bazı önderleriniz (Eimme) ortaya çıkar. Bunlar sizin rızıklarınızı ele geçirirler. Sizinle ko­nuştukları zaman da yalan söylerler. İş yaptıkları zaman da işleri kötü yola götürürler. Siz onların kötülüklerini (eğri işlerini) iyi görüp iyi göstermedikçe ve onların ya­lanlarına doğrudur demedikçe sizden razı olmazlar. Siz, o zaman onların karşısında hakla söylemelisiniz. Onlar bundan hoşlanmasalar ve size tecavüz etseler dahi. Herhangi bir kimsede bu yolda ölürse elbette ki şehid olarak ölmüştür."[154]

"Her kim, Rabbının rızası hilafına yol tutmuş bulunan hükümeti memnun etmek için çalışırsa, böyle kimse Alla­hın dininden çıkmış olur."[155]

 

II

ÖRNEK DÖRT HALİFE

 

İşte bunlar memleket idaresinin usulleridir ki, Allah Resulünün saadet asrında, hükümet nizamı bunlar üze­rinde kaim kılınmış ve devam ettirilmişti. Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra, örnek Dört Halife zamanında yine hükümet bu esaslar üzerinde devam ede geldi. Zat-ı Risaletpenahilerinin doğrudan doğruya talim ve terbiye­sini görmüş, O'nun eli altında yetişmiş ve ameli irşatlarla tecrübe kazanmış bulunan ve içtimaî hususlarda ve mu­aşeret adabında ve her türlü devlet işlerinde O'nun yo­lunu tutup yürümüş olan Örnek Dört Halifenin her ferdi, şunu çok iyi biliyorlardı ki, İslâmın ahkâmı ve İslâmın ruhu üzerine hükümetin kurulup gitmesi ve devam etmesi lâzımdır.

Hazret-i Resulü Ekrem, Sallallahu aleyhi ve sellem, kendileri bizzat, ne şekilde olursa olsun, muayyen bir şahsı kendisine halef tayin etmemiş olmamakla beraber, müslüman camiası halkının kendileri de şunu biliyorlardı ki, İslâmda Şura (müşavere) ile bir hilafet oluşmaktadır. Bunun için, orada, herhangi bir saltanat hanedanı ve padişahlık sülâlesinin iş başına gelmesine ne kimsenin tahammülü vardı, ne de kimse böyle bir iktidarı ele ge­çirmek için yeltenmek cesaretini gösterebiliyordu. Ve ne de kimse, hilâfeti ele geçirmek için çırpınıp duruyordu. Hatta ismen bile olsa bu iş için uğraşılmıyordu. Belki biribirinin ardından gelen dört sahabi (R.A.) halkın ser­bestçe seçmesi ve rıza göstermesiyle halife tayin edildi­ler. Bu hilafet için Ümmeti İslâmiye Hilâfet-i Râşide (Doğru dürüst hilafet) demişlerdir. Bundan da kendi ken­dine şu nokta açık bir şekilde ortaya çıkmış oluyor ki, Müslümanların nazarında en doğru hilâfet usulü de bu usul olmuştur.

 

SEÇiMLE HİLÂFET

 

Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin yerine geçmek için, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu anhı münasip görüp, bu fikrini ileri sürdü. Bütün Medine halkı — ki, o zaman bunlar, bütün ülkenin amelen ve fiilen mümessilleri vasfını taşımakta idiler. — arasında kimse bu seçime karşı gelmedi; niçin ve ne sebeple demeden rıza ve rağbet ile, memnuniyetle bu işi karşıladılar ve Hazret-i Ebu Bekir'e biat elini uzattılar.

Hazret-i Ebu Bekir radıyallahu taalâ anh, kendisi de hayata veda edeceği sırada Hazret-i Ömer'in hakkında vasiyet etmek için ahaliyi camiye (Mescid-i Nebeviye) topladı ve halkın önünde şöyle konuştu:

"Ey halk, siz arzu ediyoruz ki, ben kendi yerime ge­çecek birisi hakkında size bir şeyler bildireyim, siz de ondan memnun olasınız? Allaha yemin ederim ki, bu hususta karar vermek için zihnimi çok zorladım, çok dü­şünüp taşındım. Kendi yakınlarımdan değil belki benimle alâkası bulunmayan Ömer ibn-i Hattab'ı size münasip gördüm. Onun benim yerime geçmesini size tavsiye ede­rim. Ben böyle kararlaştırdım. Siz de onu dinleyecek ve ona itaat edeceksiniz."

Bu tavsiye üzerine halk şu cevabı verdi:

"Biz de senin sözlerini duyduk ve itaat ettik."[156]

Hazret-i Ömer Radıyallahu anh da ömrünün son se­nesinde Hacca gittiği zaman birisinin şöyle söylediğini duydu:

"Eğer Ömer Radıyallahu anh vefat ederse, o zaman filan kimseye biat edeceğiz. Nitekim Ebu Bekir'ede biat edildiği zaman bu biat tesadüfen olmuştu. Fakat muvaf­fak oldu."[157]

Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, böyle bir ko­nuşmaya karşı şu beyanatta bulundu:

"Halk bilmelidir ki, bazıları gâsibane bir şekilde ta­sallut etmeğe kalkışmak niyetindedirler."

Nitekim Medineye döner dönmez hemen bu mese­leyi ele aldı, ilk hutbesinde mufassal olarak anlattı. Sakife-i Benî Sâide hadisesini nakletti. Şu noktayı da bilhassa açıkladı ki, sözü edilen hadise özel bir durumda olan bir meseledir. Hazret-i Ebu Bekir'in hilâfeti ani olarak ileri sürülmüş, halkın kendisine biat etmeleri için de ilk önce kendisinin Ebu Bekir Sıddıka biat ettiğini anlattıktan sonra bu tarihi hadise hakkında şu bilgiyi de cemaate arzetti:

"Ben eğer o zaman böyle yapmasaydım ve bu şe­kilde hilâfet işini halletmemiş olsaydım, bizlerle toplantıda bulunanlar o zaman meclisten kalkar giderlerdi ve ihti­mal, günler ve geceler boyunca hep bu iş üzerinde mü­nakaşa edeceklerinden bir netice de alamaz ve kimseyi de ikna edemezdik. Bu mühim işin telâfisi de pek zor olurdu. Bu iş bu şekilde bir muvaffakiyete erişti ise, bu demek değildir ki, istikbalde de hep bunu gözönünde bulundurmak icabedecektir. Sizin aranızda acaba Ebu Bekir gibi olgun ve iş bilen, makbul bir şahsiyet bulunuyor mu? Şimdi eğer sizin içinizden herhangi bir müslüman, müşavere olmaksızın bir kimseye biat yolunda elini uza­tacak olursa, biat edecek olan da, biat edilecek kimse de, her İkisi de kendilerinin katledilmelerini hazırlamış ola­caklardır."[158]

Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, kendisinin teşrih ettiği bu kaideye istinaden vefat edeceği sırada, halifelik meselesinin halledilmesi için bir seçim meclisi kurulmasını emretti ve buyurdu ki:

"Her kim, müslümanlarla müşavere olmaksızın ken­disini emir kılmak isterse ve bu yolda çalışmağa girişirse, onu öldürünüz."

Yine bu kaideye istinaden kendi oğlunu halife ol­maktan men etti. Bunun sebebi de halifeliğin bir nevi irsî şekle girme ihtimalini önlemek idi.[159]

Bu seçim meclisi altı kişiden ibaretti. Bu meclisin üyeleri Hazret-i Ömer'e göre İslâm Ümmeti arasında en makbul ve en sevilmiş ve en güvenilir kişiler idi.

Bu meclis işe girişti. Çalışmaya başladı. Kendi azala­rından biri olan ve herkes tarafından da güvenilen Haz­reti Abdurrahman İbn-i Avf Radıyallahu Taalâ anhı bu işle vazifelendirdi. Hazret-i Abdurrahman İbn-i Avf araya­cak tarayacak ve çalışacak, nihayet kimin halife olacağını tesbit edip, onu ileri sürecekti. Bu muhterem sahabi işe girişti. Halk ile temas etti. Cemiyetin fikrini ve temayülünü yokladı. Acaba halk kimin halife olmasını istiyor ve kime daha çok güveniyordu? Hattâ Hac'dan dönmekte olan kafileler de gereken temasa geçti. Nihayet halkın fikirle­rinden şu neticeyi çıkardı: Halk ekseriyetle Hazret-i Os­man Radıyallahu Taalâ anh'a daha fazla itimat gösteri­yordu.[160] Bu esas üzerine Hazreti Osman da halifeliğe seçildi. Müslümanların umumî toplantısında da kendisine biat edildi.

Hazret-i Osman şehid olduktan sonra, halkın bir kısmı Hazret-i Ali'yi halife seçmek için uğraşıyordu. O zaman Hazret-i Ali bu zümreye şu sözleri söyledi:

"Bu iş size düşmediği gibi böyle bir şey de yapamaz­sınız. Bu salahiyet size verilmemiştir. Bu, Şûra Ehli ile Bedr ehlinin yapacağı bir iştir. Ne zaman Şûra Ehli ile Bedr ehli, birini halife yapmak isterlerse, o kimse halife olacaktır. Şimdi hep birlikte toplanalım da bu iş üzerinde düşünüp, konuşalım.[161]

Taberînin rivayetine göre, Hazret-i Ali şu şekilde be­yan buyurmuştu:

"Bana biat etmek gizliden gizliye olamaz, bu müslü­manların rızasına bağlı bir iştir. Onların rızası ol­ması lâzımdır."[162]

Hazret-i Ali'nin vefatından biraz önce, halk kendisine şu suali sormuştu: Acaba biz, Zat-ı Hilafetpenahilerinin büyük mahdumları Hazret-i Hasan'a biat edelim mi? De­diler. Zat-ı Hilafetpenahileri de onlara şu cevabı vermişti:

"Ben size ne böyle yapınız ne de böyle bir şey yap­mayınız diyebilirim. Siz kendiniz işin daha iyisini bilirsi­niz."

Zat-ı Hilafetpenahileri hayatlarının son demlerine doğru, mahdumlarına son vasiyetlerini söylerken bir şa­hıs şöyle bir sual sordu: Ya Emirel Müminin, neden ken­dinize bir veliahd (yerine geçecek kimse) tayin buyur muyorsunuz?

Bu suale de şu cevabı verdiler:

"Ben de müslümanları Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in bıraktığı vaziyette bırakmak istiyorum."

Bu hadiselerden ve bu vak'alardan açıkça anlaşılıyor ki, Hilâfet meselesine ait, Dört Örnek Halifenin ve Ashâb-ı Re­sulullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in müttefik olarak düşün­celeri şu olmuştur ki, bu hilâfet mansıbı, bir seçim mansıbı­dır. Müslümanlar, toplanacak birbirleriyle müşa­verede bulu­nacak ve serbestçe, rızaları ile aralarında birini seçeceklerdir. Bu işte soy veya kuvvet ve zor kulla­nılarak, kendini atamayla iş başına gelmek ve emirlik elde etmek Hülâfa-i Raşidîn ve Sahabeyi Kiramın düşün­celerine göre, doğru de­ğildir.

 

MÜŞAVERELİ HÜKÜMET

 

Bu Dört Örnek Halifenin dördü de, ister hükümet ni­zamında ister hükümetin inzibati işlerinde olsun, isterse diğer işlerde olsun, her hususta ve her muamelede, hal­kın ileri gelenleri olan Ehl-ür-rey ile müşavere etmeksizin bir işe girişmezlerdi. Sünen - ûd - Dârimî'de Hazret-i Meymûn ibn-i Mihrân'dan rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh'ın usulü şöyle İdi: Ne zaman Hazret-i Ebu Bekir bir mesele ile karşılaşırsa, ilk Önce bu hususta Kur'an-ı Kerimde bir hüküm olup olma­dığına bakardı. Böyle bir hüküm bulamadığı takdirde, Hazret-i Resulü Ekrem'in böyle bir mesele ile karşılaşıp karşılaşmadığını araştırırdı. Karşılaşmış ise, ne gibi karar verdiği ve ne şekilde hareket ettiği üzerinde dururdu. Allah Resulünün sünnetinde bu işe ait bir hususa raslamadığı takdirde o zaman kavmin ileri gelenlerini ve halk arasında bulunan temiz kimseleri toplar, onlarla mü­şaverede bulunurdu. Müşavere heyeti ittifakla rey ver­dikleri takdirde bu reye göre hareket ederdi.[163]

Hazret-i Ömer de kendi halifelik devrinde böyle bir usul takip ederdi.[164]

Müşavere hususunda Hülâfa-i Raşidîn'in tuttukları tavır şu idi: Onların devrinde Şûra Ehli tam bir serbestlik ve hürriyet içinde çalışırlardı. İstedikleri gibi reylerini be­yan ederlerdi. Kimse onları zorlayamazdı. Hilâfet hak­kında da Hazret-i Ömer, tertip ettiği bir meclisi açarken şu beyanatta bulunmuştu:

"Siz halk olarak, bana işlerinizi emanet etmiş oluyor­sunuz. Bu itibarla size şu teklifi ileri sürüyorum: Bu ema­netin yükünü benim üzerime yüklemiş bulunuyorsunuz. Ben de bu işte, sizin bir iş arkadaşınız, sizin bir iş ortağı­nız olup, ben de bu işte sizin gibi alelade bir fertten başka bir şey değilim. Bugün, siz halk olarak, hakka ikrar vermiş, hak zümresiniz. Sizinle aramızda herhangi bir ihtilâf vukubulursa, bu hususu birlikte halletmeğe çalış­mamız icabeder. Hiç bir vakit istemem ki, benim fikrim ve benim düşünceme göre hareket edip, benim dediğime teslim olasınız. Benim her aklıma gelen şeye de tâbi bu­lunasınız."[165]

 

BEYTÜLMALİN EMANET OLDUĞUNUDÜŞÜNMEK

 

Beytülmali Hak Taalânın ve halkın (Public) bir emâ­neti olarak bilmek icabeder. Bu hususta kanunun hilâfına ne yapılırsa ve ne harcanırsa caiz değildir.

Hükümet başında bulunanların şahsi keyifleri, şahsî. işleri ve şahsi maksatları için Beytülmalin harcanması haram ve yolsuzluktur.

Hazret-i Ebu Bekir, Halife seçildikten iki gün sonra, maişetini kazanmak için çarşıya giderken Hazret-i Ömere rasladı. Halifenin üstündeki elbise eskimiş bulunuyordu. Hilâfetten önce mali durumu iyi idi. Hazret-i Ömer Hali­feye şu suali sordu: "Ne yapıyorsun ya Eba Bekir?" Müminler Emîri, şu cevabı verdi: "Çoluk çocuğu ne ya­payım?" Hazreti Ömer, fikrini şu şekilde ifade etti: "Ya Eba Bekir! Şimdi siz müslümanların işlerini yoluna koy­makla vazifelendirilmiş bulunuyorsunuz. Bu işle, devlete ait işler birbiriyle bağdaşamaz." Aynı yere gelerek bu konuşmalara muttali olan Ebu Ubeyde, Beytülmal işlerini tanzim eden memuru çağırdı. Hazret-i Ebu Ubeyde ile şu husus konuşuldu: "Biz, Zat-ı Hilafetpenahilerine de Mu­hacirinden herhangi bir kimse için kararlaştırılmış bulu­nan miktar kadar bir maaş takdir etmiş bulunuyoruz. Za­ten bu tahsis, ister zengin olsun, isterse fakir olsun bütün muhacirlere ayrım yapmadan olarak ödenir. Bu şekilde bu kimselere bir geçim imkânı temin edilmiştir. Bu miktar ise, aşağı yukarı senelik dört bin dirhemdir."

İki sene sonra, Halife Ebu Bekir, bu fâni âleme göz­lerini yumarken Beytülmalden maaş olarak aldığı sekiz bin dirhem tutarındaki paranın tekrar Beytülmale geri verilmesi için vasiyet etti. Bu meblağ, Hazret-i Ömer'in huzuruna getirildiği zaman Müminlerin Emîri şöyle bu­yurdu:

"Allah Ebu Bekir'den razı olsun ve ona rahmet eyle­sin. Kendisinden sonra iş başına gelmiş bulunanı sıkın­tıya sokmamıştır."[166]

Hazret-i Ömer, bir beyanında Halifenin Beytülmal üzerinde ne gibi hakları olduğunu şu sözlerle açıkladı:

"Allahın malından hiç bir şey benim için helâl değil­dir. Ancak bir çift ayakkabı, bir entari, soğuktan ve sı­caktan korunmak için bir aba ve Kureyşin orta halli bir ailesinin sarfedeceği kadar evimin geçim masrafı, Ben bir insan ve müslüman olarak bununla yetinmem gerekir."[167]

Başka bir beyanatında da şöyle buyurmuştur:

"Ben bu hususta üç meseleden başka bîr şeyin doğru olmıyacağını anlıyorum: Hak edilmeksizin bir şey almamak. Hakka mutabık olarak ödemek. Bâtıla karşı koymak. Benim sizin şu mallarınız üzerindeki vaziyetim herhangi bir yetimin malı üzerindeki velinin vaziyetidir. Eğer ben muhtaç olmazsam bundan hiçbir şey alamam. Muhtaç olursam o zaman maruf (doğru yol) ile alabili­rim."[168]

Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ Anh, Emir Muaviye ile karşılaştıkları zaman halk ile müşaverede bulunuyordu. O sırada Muaviyenin halka bol bol bahşişler dağıttığı söylendi. Ve Muaviyenin bahşişler sayesinde ve para harcıyarak kendisine bir hayli taraftar topladığından bah­settiler. Bütün bu söylentilere İslâmın eşsiz kahramanı şu cevabı verdiler:

"Nasıl, siz istermisiniz ki, ben de böyle gayrı meşru yollarla muvaffak olayım?"[169]

Saadet asrının bu son Halifesine, kendi kardeşi Akîl İbn-i Ebu Tâlib, Beytülmalden kendisine para verilmesini isteyince, bunu da kabul etmeyip şöyle buyurdular:

"Sen istermisin ki, kardeşin müslümanların parasını sana verip de cehennemde kendisine yer hazırlasın?"[170]

 

HÜKÜMET DÜŞÜNCESİ

 

O zamanki halk hükümetin ne olduğunu ve ne şe­kilde bulunacağını şöyle düşünüyordu: İdarenin başında bulunmak vasfı ile bunun kendi makam ve vecibelerine ait bazı işleri vardır. Kendi hükümetlerinin başında el­bette ki, birisi bulunacaktı. Bu zat da âmil idi. Olan ve olması icabeden şeyleri, düzenli olarak minber üzerinde halka bildirecekti. Halk da memleket işlerinden haberdar olacaktı. Nitekim Hazreti Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, hilâfete seçildikten sonra ilk defa Mescid-i Nebevî'de umu mî biatin arkasından minbere çıkarak halka şu söz­lerle bitap etti:

"Sizin başınıza idareci olarak iş başına getirilmiş bulunuyorum. Fakat ben içinizden en iyi bir kimse deği­lim. Varlığımı elinde tutan Zata yemin ederim ki, ben bu makama kendi isteğim ve arzumla gelmiş değilim. Bu mevkii istekle ele geçirmiş değilim. Bu vazifeyi bana başka birisinin yüklemesini de istemedim. Bunun için Allaha dua da etmedim. Kalbimde de bunun için bir istek ve bir hırs da doğmadı. Böylece bunu istemeksizin kabul etmek zorunda kaldım. Bunun sebebi, Müslümanlar ara­sında fitne ve Araplar arasında da irtidat (müslümanlıktan dönme) önlenmiş olacaktır. Bu vazifede artık benim için rahat ve huzur içinde gün geçirmek yoktur. Belki bu be­nim için çok ağır bir yüktür ki, üzerime yüklenmiş bulunu­yor. Bu yükü benim sırtlayıp taşıma kudretim yoktur. An­cak şu vardır ki, Hak Taalâ bu işte bana yardım etsin. Ben isterdim ki, benim yerime herhangi bir kimse bu yükü taşıyabilsin. Şimdi eğer siz ey cemaat isterseniz, Ashab-ı Resulullah'tan herhangi birisini bulabilir ve bu işi yürüte­bilecek kudrette olanını ortaya çıkarabilir ve bu işe seçe­bilirsiniz. Bana biat etmiş olmanız, sizin yolunuzu kesme­sin. Yine size söylüyorum ey cemaatı Zat-ı Risaletpenahilerinin sizin için yaptıklarını ben yapabile­cek kudrette değilim. Nitekim Zat-ı Saadetleri şeytanın şerrinden mahfuz bulunuyordu. Zat-ı Risaletpenahilerine gökten vahy nazil olurdu. Ben eğer doğru iş görürsem, o zaman siz bana yardımcı olacaksınız. Yok ben eğer eğri iş görürsem, o zaman siz beni doğruluğa sevkedecek ve doğrultacaksınız. Doğruluk emanettir, yalan ise hiyanettir. Sizin aranızda zayıf bulunan kimse, benim indimde kuvvetli olabilir, şu kadar ki, Allahın yardımı ile ben onun hakkını kendisine verebileyim. Sizce birisi kuv­vetli olabilir, fakat bence o kimse çok zayıftır, Allahın yardımı ile ben ondan hak alabileyim. Hiç bir zaman şu da olmamıştır ki, herhangi bir kavim, Allah yolunda yü­rümeyi bıraksınlar da Allah da onları zillete düşürmüş olmasın. Yine hiç bir kavim yoktur ki, kötü ve yakışık iş­lere kapılsınlar da, Allah onların üzerine umumî musi­betler yağdırmış olmasın. Mademki ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ediyorum, siz de bana itaat edecektiniz. Yok eğer ben Allah ve O'nun Resulüne itaat etmek yo­lundan döner, itaatsizlik edersem siz de o zaman bana herhangi bir suretle itaat edecek değilsiniz. Ben (Allah yolunda) yürüyenlerdenim. Başka bir yol tutanlardan de­ğilim."[171]

Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh de halifeliğe seçildiği zaman bir hutbe okumuş ve o meyanda şöyle buyurmuştu:

"Ey cemaat! Herhangi bir hak sahibi, kendi hakkını şu dereceye çıkaramaz ki, Allaha karşı masiyet husu­sunda kendisine itaat edilsin... Ey cemaat! Benim için, sizin üzerinizde haklar vardır. Bu hakları şimdi ben size anlatacağım: Bunlara göre siz bana bağlanacaksınız. Benim sizin üzerinizde şu hakkım vardır ki, ben sizden haraç veya Allahın vermiş olduğu şeylerden kanuni bir vaziyet olmaksızın hiçbir şey olmıyayım. Sizin de benim üzerimde şu hakkınız vardır ki, bana bu şekilde teslim etmiş olduğunuz maldan, hak ve kanuna uygun olmadan hiçbir şey harcamıyayım."[172]

Hazret-i Ebu Bekir, Şam ve Filistinin mühim mese­lelerini Hazret-i Amr İbn-i Âs'a tevdi edip ve kendisine şu şekilde nasihat verdi:

"Ey Amr! Sen her neyi kalbinde gizler veya her neyi açıklarsan Cenab-ı Hak Taalâ hepsini bilir. Allahtan kork ve O'ndan çekin. Nitekim O, senin her işini görür ve bilir. Çalıştığın işlerde, ahiret için çalış. Yaptığın her işte, tut­tuğu her amelde, Allahın rızasını gözöniinde bulun­dur. Kendi maiyetinde bulunanlar ve seninle birlikte ç.u Aşanlarla kendi evladın gibi muamele et. Halkın sırlarını Kurcalama, onların zahirî vaziyetlerine göre kendileriyle muamele et. Kendi kendini doğrultursan, senin elinin al. tındaki halk da kendilerini doğrultmuş olurlar.[173]

Hazret-i Ömer de vali tayin edip gönderdiği kimse­leri yola çıkarırken, kendilerine şöyle hitap ederdi:

Ben, sizi Ümmet-i Muhammet Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine vali tayin ediyorum ki, halkın varına yo­ğuna sahip çıkasınız diye değil, namazı ayakta tutmanız, halk arasında hak ve adaletle iş görmeniz, halkın hakkını adaletle eda etmeniz için sizi vazifelendirip gönderiyo­rum.[174]

Bir ara Zat-ı Hilâfetpenahileri, halkın umum top­lantı­sında şöyle hitap ettiler :

Ben kendi memurlarımı, siz halkı dövsünler, malla­rı­nızı alsınlar diye göndermiyorum. Onları şunun için gön­deriyorum ki, sizi ve sizin dinînizi, Hazret-i Resulün yo­lunda yürütsünler. Her kim bunun hilâfına bir mesele He karşılaşırsa gelip bana şikâyet edecektir. Allaha ye­min ederim ki, bunun cezasını hemen veririm. Ve karşı-da telâfi edip öderim.

Bu hitabe irad edilirken Hazret-i Amr tbn-i As, (o Mı­sır valisi bulunuyordu) Hazret-i Ömer'den şu suali sordu:

Herhangi bir kimse müslümanların valisi olur da bir kimseyi tedib için dögerse, o zaman Zat-ı Hilafet­pena­hi­leri bunu da mı cezalandırıp, telâfi mi ede­cekler?"

Bu suale, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh şu cevabı verdi:

"Evet, Allaha yemin ederim ki, bunu da cezalandırır ve telâfi ederim. Ben kendim, Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellemin bizzat kendisinin tazmin ve telâfi edip öde­diklerini gördüm."[175]

Bir ara Hazret-i Ömer, bütün valilerin mahkeme hu­zuruna çıkarılmalarını istedi. Halkın bulunduğu umumî bir toplantıda ayağa kalkarak dedi ki:

"Bunlar aleyhinde her kim kendisine zulm edildiğini iddia edip de şikâyette bulunursa, gelip şikâyetini bidirsin. Bütün halkın içinden yalnız bir kimse ayağa kalktı ve Amr İbn-i As'ı işaret ederek şikâyette bulundu:

Bu zat benden gayrı kanunî şekilde yüz pul: (karâ: bakır para) aldı."

Hazret-i Ömer, Amr ibn-i As'a, bu ithama cevap ver, dedi. Fakat Amr ibn-i As şahsına yöneltilen bu şikâyete cevap veremediğinden, iddia edilen para kendisinden tazmin ettirildi. Buna rağmen, şikâyetçi işi çok ileri var­dırdı. Amr ibn-i As öyle bir vaziyete geldi ki, kendi yaka­sını kurtarmak için, adamcağızın her pulu için iki altın vermekle ancak bu ithamdan kurtulabildi. Ve adamı razı etti, davasından vaz geçirdi. Bu hadise üzerine Hazret-i Ömer, Amr ibn-i As'a şu sözlerle nasihat etti:

"Siz valiler, bu kapıyı açmayınız. Ben kendim, Re­su­lullah Sallallahu aleyhi ve sellemin kendilerinin biz­zat telafi edip tazminat ödediklerini gördüm, dedi."[176]

 

KANUNUN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Bu, halifeler, kendi şahıslarını bile kanundan üstün saymazlardı. Belki onlar, kendilerini memleketin alelade bir vatan­daşı — bu vatandaş ister müslüman olsun, is­terse zımmî bulunsun — ile aynı seviyede görürlerdi. Hükümetin başında bulunmak vasfiyle, kadıları halifeler tayin ettikleri halde, bu kimseler bu makama geldikten sonra dava görüp hüküm vermek bakımından öyle ser­best idiler ki, bu kadılar halifenin aleyhine, dava görüp hüküm verdikleri zaman, halifenin bu hük­me uyması icabederdi. Sanki halife değil de memleketin alelade bir vatandaşının davası görülüyormuş gibi hareket edilirdi.

Bir ara, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh ile Hazret-i Übeyy ibn-i Kâab arasında ihtilaflı bir mesele zuhur etti. Her ikisi de Hazret-i Zeyd ibn-i Sabit Radıyallahu Taalâ anh'ı hakem tayin ettiler. Her iki taraf da Hazret-i Zeyd'ın huzuruna geldiler. Zeyd ayağa kalka­rak Hazret-i Ömer'i kendi yerine oturtmak istedi. Fakat Hazret-i Ömer bu teklifi kabul etmeyip Hazret-i Ü-beyy'in yanı başına oturdu. Daha sonra Hazret-i Übeyy meseleyi anlatıp davasını ileri sürdü. Hazret-i Ömer de davayı kabul etmeyip reddetti. Usûl gereğince Hazret-i Zeyd, Hazret-i Ömer'e yemin ettirip ettirmemek istediğini sordu. Karşı taraf yemin ettirip ettirmemek hususunda biraz düşününce Hazret-i Ömer kendisi yemin etti ve mesele sona erdi. Hazret-i Ömer bu hadisenin sonunda şöyle buyurdu:

"Eğer burada Ömer'i alelade bir şahıs gibi kabul edip, adalet huzurunda Ömer'e de herhangi bir şahıs muamelesi yapmamış olsaydı, Zeyd'in kadılık etmek ka­biliyeti olmayacaktı."[177]

Buna benzer bir meseleyi Hazret-i Ali Radiyallahu anh da karşılaşmıştı. Kufede bir hıristiyan, şehrin paza­rında kendisinin kaybolmuş zırhının satıldığını ileri sürdü. Emirül­mü­mininlik vasfı ile, Hazret-i Aliden bu meselenin halledilmesini istedi. Ve kadı'nın yanına götürmeye kalktı. Fakat bu mesele hakkında hiçbir delil ve şahit göstere­mediği için Kadı da onun aleyhinde hüküm verdi.[178]

İbn-i Hallikân'ın rivayetine göre, bir ara Hazret-i Ali Ra­diyallahu Taalâ anh ile bir zımmî arasında ihtilâf vuku buldu. Ve iş kadıya intikal etti. O zaman meşhur Şureyh, kadı idi. Taraflar kadının huzuruna gelince, kadı Şureyh derhal ayağa kalkarak Hazret-i Ali'yi hürmetle karşıladı. Hazret-i Ali bu hürmeti hoş görmedi ve kadıyı azarladı. Ve şöyle buyurdu:

"İşte bu, senin adaletsizliğinin başlangıcıdır!"[179]

 

TAASSUPTAN UZAK HÜKÜMET

 

İslâmın ilk devrinin öyle bir hususiyeti vardı ki, o de­virde, her şeyin saf ve temiz, İslâm usulüne, islâm ru­huna uygun olması için çalışılıyordu. Aşiretçilik, kabileci­lik, ırkçılık, vatancılık, yurtçuluk, hemşehricilik ve bunun gibi şeylere ait taassuplardan daha üstün, daha yüksek bir birlik ve bir eşitlik halk arasında hüküm sürüyordu.

Resulullah SallalIahu aleyhi ve sellemin bu fani dün­yaya veda etmesinden sonra, Arap aşiretleri ve kabileleri arasında taassup bir kasırga gibi hortlamağa başladı. Peygamberlik id­diasında bulunanlar da ortaya çıktılar. Bu mesele, irtidad (din­den dönme) hareketleri­ne vahim bir şekil vermişti. Mü­sey­leme'nin mensuplarından ve müritle­rinden biri şöyle di­yor­du:

"Ben Müseyleme'nin yalancı olduğunu ve yalan söylediğini biliyorum. Fakat Rabîa'nın[180] yalanı, Muzarr'in[181] doğrusundan bence daha doğru ve daha iyidir." [182]

Nübüvvet iddiasında bulunan başka birisi de Tuley-ha idi. Tuleyha'yı himaye eden Benî Gatfân'ın ileri ge­lenlerinden bir kimse de şöyle diyordu:

"Allah'a yemin ederim ki, kendi anlaşmış bulundu­ğumuz (müttefik) bir kabilenin peygamberine mürid ol­mak, benim için Kureyşin peygamberine mürid olmaktan elbette ki, daha sevimlidir."[183]

İşte tam bu kargaşalık devrinde Hazret-i Ebu Bekir Hicrî 11 - 13 (milâdî 632 - 634) ve ondan sonra da Haz-ret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, (Hicrî 13 - 24: Mi-ladî 634 - 645) tarafsız ve taassupsuz tuttukları yol, yalnız Arabistan ka­bilelerinin tamamını değil, aynı zamanda Arabistanın dışındaki, İslâm dairesine girmiş bulunan ülkelerin yeni müs­lümanları arasında da adalet ve eşitliği temin eyledi. Hatta bunlar, kendi aile efradına ve kendi kabileleri mensuplarına her ne şekilde olursa olsun, en küçük bir imtiyaz gözetmekten çekinirlerdi. O zaman, bütün boş taassuplar ortadan kalktı ve Müslümanlar ara­sında bir nevi milletlerarası kardeşlik mefhumu ortaya çıktı. İslâmın gerektirdiği ruh, İslâm ülkeleri halkı ara­sında yayıldı. Bu bakımdan da bu iki halifenin devirleri, hakikaten örnek alınacak bir devirdir.

Hazret-i Ömer, son zamanlarında şu noktayı hissetti ki, kendisinden sonra yine Arap kabileleri arasındaki ta­assup — ki İslâmî hareketin bu kadar kuvvetli olmasına ve inkılâbın tesirine rağmen yine de tamamen ortadan kalkmış değildi. — yeniden hortlayabilir ve bunun netice­sinde de İslâm, arasında bir hayli fitneler çıkması ihtimal­den uzak sayılamazdı. Nitekim, kendi yerine kimin geçe­bileceği ihtimali mevzuunda konuşulurken, Hazret-i Ab­dullah İbn-İ Abbas ile Hazret-i Osman Radiyallahu Taalâ anh üzerinde duruldu. Ve Hazret-i Osman hakkında dü­şündüklerini şu sözlerle açıkladı:

Eğer ben, O'nu kendi yerime geçmesini muvafık gö­rürsem, o, Beni Ebi Mu'ıyt'ı (Beni Ümeyye'den bir kol) halkın başına musallat edebilir. Böyle olunca da bu güruh A­laha karşı itaatsızlık yolu tutarlar. Allaha yemin ederim ki, ben böyle yaparsam, (onu hafife alarak tavsiye eder­sem) muhakkak Osman da dediğim gibi yapacaktır (Beni Ümey­ye'yi musallat edecektir). Osman da böyle yaparsa, halk ister istemez, masiyet yolunu tutar. Halk arasında kar­gaşılık çıkar ve bu hareket Osman'ın öldürülmesine s­ebep olur.[184]

Bu mesele, Hazret-i Ömerin fikrini, hayatının son demlerine kadar meşgul etmiş ve kurcalamıştı. Nitekim hayata gözlerini yummaya bir kaç gün kala, Hazret-i Ali

Radıyallahu Taalâ anhı, Hazret-i Saad ibn-i Eb-i Vakkas Radıyallahu Taalâ anh ve Hazret-i Osman Radıyallahu Taalâ anhı çağırarak su sözleri söyledi:

"Benden sonra herhangi biriniz halife olabilirsiniz. O zaman kendi kabilenizin mensuplarını, halkın boynuna bindirmeyiniz."[185]

Bundan sonra Sahabilerin en ileri gelen simalarından altı kişiye, kendi aralarından birini halife seçmek vazife­sini verdi. Bu altı kişilik heyete, İslâmın hidayetlerini gözönünde bulundurmalarını şart koşmakla kalmadı, bir şart daha koştu ki, halife seçilmiş bulunan kimse, kat'iyyen kendi kabilesinin mensuplarına hiçbir imtiyaz hakkı tanımayacak ve hiçbir hususta kendi kabile efradını gözetmiyecektir.[186]

Fakat talihsizlik esen üçüncü halife Hazret-i Osman, (Hicri 24 - 35: Milâdî 645 - 655) bu prensibi istenilene bir şekilde devam ettiremedi. Onun devrinde Beni Ümeyye, devletin mühim vazifelerini üzerlerine aldılar. Ve beytül­malden kendilerine bol bol maaş kopardılar. Diğer kabi­lelerin mensupları da bu durumun acısını hissettiler. Haz­ret-i Osmana göre bu, "sılayı rahmin" icabı İdi. Nitekim bu mevzuda şu sözleri; söyledi:

"Ömer, Allah rızası için, kendi akraba ve yakınlarını mahrum bırakıyordu. Ben ise yine Allah rızası için kendi akraba ve yakınlarıma bakıyorum."[187]

"Ebu Bekir ile Ömer, Beytülmal hakkında kendilerini, yakınlarını ve akrabalarını sıkıntıda bulunduran şekli nazarı itibara almışlardır. Fakat ben böyle bir sılayı rahmi beğenmiyorum."[188]

İşte böyle bir tutumun neticesinde Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'ın endişe ettiği mesele ortaya çıktı. Hazret-i Osmanın aleyhinde bir isyan hareketi baş gösterdi. Bu vak'anın neticesinde Hazret-i Osman şehid olmakla kalmadı, kabileler arasında bir hayli karışıklıklara yol açıldı ki, bu karışıklıklar da Hülefâ-i Raşidin nizamının nur meşalesini söndürdü.

Hazret-i Osman'dan sonra Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ Anh, (Hicrî 35 - 40 - Milâdî 655 - 660) işleri eski ölçü üzerine yürütmek için çalıştı. Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anhümâ'-nın koymuş oldukları usulü tekrar kurmak için uğraştı. Hazret-i Ali, tamamiyle aşiretçilik ve kabilecilik taassu-bundan uzak idi.

Emir Muaviyenin babası Ebu Süfyan; Hazret-i Ebu Bekir'e biat edeceği sırada; Ebu Bekir, Ebu Süfyanın, içinde bulunduğu bu taassup ruhunu ortadan kaldırmak için çok uğraştı. Fakat o bu tutumundan vaz geçmiyeceğini ileri sürdü ve Hazret-i Ali (R.A.) ye gelip dedi ki:

"Kureyş'in en ufak kabilesinin bir koluna mensup bu adam (yani Ebu Bekir) nasıl olur da hâlife olur; siz ayak­lanmaya hazırlanırsanız, ben gider çöldeki süvarileri toplar getiririm."

Fakat Hazret-i Ali ve oradakiler açıktan açığa Ebu Süf­yana şu cevabı verdiler:

"Senin böyle yapmak istemen, İslama ve müslü­manlığa düşman olduğuna delâlet eder. Biz hiç bir zaman istemeyiz ki, sen çöldeki süvarileri ve piyadeleri toplayıp getiresin; Müslümanların hepsi de birbirinin iyiliği için çalışan kimseler ve birbirlerine muhabbet gösteren­lerdir. İsterse onların memleketleri ve onların vücudları birbirlerinden bir hayli uzak mesafede bulunsun. Elbette ki, münafıklar birbirlerini kesmek isteyen kimselerdirler. Biz Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh'ı bu makamı" ehli olarak tanıyoruz. Eğer o bu mansıba ehil olmasaydı, biz onu hiç bir zaman bu vazife ile vazifelendirmezdik."[189]

Hazret-i Ali de Halife olduktan sonra yine bu noktayı gözönünde bulundurdu. İslâmın esas ruhuna uygun ola­rak, Arapla Acem (Araptan gayrısı) zengin ile fakir, Haşimi ile gayrı Haşimi, bunların hepsini aynı gözle gör­mek yolunu tuttu. Hepsinin hakkında aynı adalet ve aynı eşitlikle muamele etmeye başladı. Herhangi bir zümrenin diğer bir zümreye, herhangi bir kimsenin diğer bir kim­seye tercih edilmesine meydan vermedi. Bu şekilde başka zümrelerin kıskançlık ve rekabet sebeplerini de ortadan kaldırmak yoluna gitti.

CUMHURİYET RUHU

 

Bu hilafetin en mühim hususiyetlerinden biri de, böyle bir nizam içinde tenkid, rey beyan etmek, fikir hür­riyeti, tamamen serbestçe ve tam bir serbestlikle ortada bulunmasıdır. Halifeler, her zaman halkın elinin ulaşabi­leceği bir vaziyette idiler. Kendileri de Şûra Ehlinin ara­sında oturur, görüşmelere iştirak ederlerdi. Orada asla hükümet partileri yoktu. Serbest bir muhitte, meclisin azası ve herkes meclise iştirak eder ve kendi imanlarına ve kalblerinin inancına göre fikirlerini ortaya atarlardı. Bütün muameleler, Ehl-i Hal ve'l akd'ın önünde eksiksiz ve noksansız yürütülüp giderdi. Hiç bir şey saklanıp giz­lenmezdi. İşlerin karara bağlanması, delil üzerine istinad ederdi. Kimseden ne korkmak vardı ne de çekinmek. Ne hatır vardı ne de gönül. Ne taraftarlık vardı, ne de kayır­maca...

Sonra, bu Halifeler, yalnız kendi kavim ve milletlerine karşı Müşavere Meclisini idare eden bir alet değillerdi. Her gün beş defa halk ile birlikte namaza gelerek, ce­maat ile namazlarını kılarlardı. Her hafta bir kere cuma günleri, umumî toplantı yaparlardı. Halife, her sene iki defa bayramlarda ve Hac toplantısında halkın karşısına çıkardı. Onlar evlerin de ve her yerde kendisinden hesap sorabilirdi Onların evleri de halka açık evlerin arasında idi. Kapılarında ne kapıcı, ne muhafız, ne teşrifatçı, ne özel kalem müdürü, ne de aracı gibi hizmet erbabı bulu­nurdu. Evlerinin kapıları her zaman, herkesin yüzüne açıktı. Çarşıda ve pazarda yanlarına muhafız almadan halkın arasında gezip dolaşırlardı. Her noktada, herkes bu halifelere istediğini söyliyebilir ve her yerde onları tenkit edebilirlerdi. Herkes onlardan hesap sormakta ser­best idi. Bu serbestliği kullanmak da ayrıca hususî izne ve müsaadeye tâbi değildi.

Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, yukarıda bahsettiğimiz hususları hilâfetinin ilk günlerinde halka şu sözleriyle ilân etmişti:

"Doğru yolu tutarsam, bana yardım ediniz, yok eğer ben eğri bir yol tutarsam, o zaman siz beni doğrultunuz!"

Bir ara Hazret-i Ömer, bir cuma hutbesinde: "o an­dan itibaren kimsenin nikâhta dört yüz dirhemden fazla mehir kararlaştırmaması" fikrini ileri sürdü. Bunu duyan ibr kadın ayağa kalkarak, şu sözlerle bu karara itiraz etti:

"Senin böyle bir hüküm vermeye hakkın yoktur. Çünkü Kur'anda kantarla mehir verilmesi hususunda müsaade vardır. Sen, bunu nasıl olur da bir hududa bağlayabilirsin," dedi.

Bu haklı itiraz karşısında Hazret-i Ömer derhal fikrin­den vaz geçti.[190]

Yine bir gün Hazret-i Selmân-i Farisi, Hazret-i Ömer'den şu sözlerle hesap sordu:

"Herkesin hissesine bir entari düşmüş iken nasıl olur da senin hissene iki entari düşmüş olabilir?" Dedi.

Hazret-i Ömer, oğlu Abdullah ibn-i Ömer'in şahidliğine başvurarak, ikinci entarinin kendisinin olma­yıp, oğluna ait olduğunu, bu giyeceği ödünç olarak aldı­ğını bildirdi.[191]

Adalet sembolü bu halife, başka bir toplantıda hal
ka şu suali tevcih etti:

"Ben bazı işleri geciktiriyorum, siz buna ne dersiniz?"

Bu suale Hazret-i Bişr İbn-i Saad Radıyallahu anh şu sözlerle cevap verdi:

"Sen böyle yaparsan, biz de seni doğru yola getir­mesini biliriz."

Hazret-i Ömer, bu cevaptan gayet memnun olup, şu karşılığı verdi:

"O zaman siz de halk için çalışmış olursunuz."[192]

En fazla ve en ağır tenkidler Hazret-i Osman zama­nında vuku buldu. O da hiçbir zaman zorla ve cebren kimsenin ağzı kapatmak yoluna gitmedi. Her zaman ten­kitlere ve itirazlara delillerle cevap verdi. Halka kendisinin kabahatsiz olduğunu bildirirdi.

Hazret-i Ali zamanında Haricilerin dili aşırı derecede uza­mıştı. Ağızlarına geleni söylüyorlardı. Hazret-i Ali de emsalsiz bir sabırla bunların taarruzlarına tahammül edi­yordu. Bir ara, beş Hariciyi yakalayarak Huzuru Hilefete getirdiler. Bu kimseler açıktan açığa dil uzatarak, işin ölçüsünü kaçırmış küfür ediyorlardı. Hatta açıktan açığa sokaklarda ve halkın arasında;

"Allaha yemin ederiz ki Aliyi öldüreceğiz" diyorlardı."

Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, onların beşini de salıverdi. Ve kendi adamlarına da şöyle buyurdu:

"Siz de istermisiniz ki, onlar gibi dili uzun ve ağzı bo­zuk olasınız? Onlar mademki fiili bir şekilde isyana giriş­memişler ve şiddete baş vurmamışlardır, sadece dille­riyle muhalefet ettiklerinden dolayı kendilerine herhangi bir cürüm yüklenemez."[193]

Dört Örnek Halife devrini teferruatiyle yukarıda an­lattık. O zaman aydın bir meşale devriydi. Asırların en nurlu kaynağı idi. O devirden bu yana bütün zaman bö­lümlerinde, fakihler, muhaddisler ve tüm dindar müslümanlar her asırda bu devri gözönünde bulundur­muşlardır ve İslâmın dini, siyasî, ahlâki ve sosyal nizamı için bu devri bir miyar ve bir ölçü olarak kabul etmişlerdir.

 



 

BÖLÜM: 10



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

1958 senesi Lahor'da milletlerarası İslâmi Meclisin toplantılarına, Avrupa müsteşrikleri (oryantalistler) ve İslam dünyasının mütefekkir üleması iştirak etmişlerdi. Bu toplantının oturumlarının birinde (30-Ocak. 1958) Mevlânâ Seyyid Ebû'l - A'lâ Mevdûdi kanun yapma ve içtihad konusu üzerinde fikirlerini bir makale ile ileri sür­düler. Bu makale İslâmi hükümetin bir yönüyle ilgili bu­lunduğundan - yâni İslâmî hükümette kanun yapmanın çalışma şekli hususunda - biz de bu bahse dahil ettik. Makalenin sonunda da bazı itirazları cevaplandırmışlar­dır. Bu itirazlar, bir kısım "yenilikseverler: İlericiler" in öne sürdükleri hususlardır. Mevlana ozaman bunlara da cevap vermişlerdir. Bunların yanı sıra, bazı konulara da girişmişlerdi. Bu konular, kanun yapıcılığı ile alâkalı oldu­ğundan onlara da burada yer verdik.

 

Hazırlayıcı

 



 

İSLAMDA KANUN VAZ'I (YAPMA) VE

BUNUN ÇALIŞMA DAİRESİ VE BU              HUSUSTA İÇTİHADIN YERİ

 

islâm'da kanun yapma çalışma dairesi nedir ve nere­sindedir? Bu hususta içtihadın da yeri nedir ve nerede­dir? Bu bahsi bilmek için, her şeyden önce iki meselenin izah edilip anlaşılması zarureti vardır. Bu iki meseleyi iyice anlayıp göz­önünde bulundurmamız gerekir.

İlk önce şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, İslâm'da Hâkimiyetin sadece ve yalnız Hak Taalânın olduğunu kabul etmek icabeder. Kur'an-ı Kerim Tevhid akidesini açıklarken, bu hususu da tam bir aydınlıkla ortaya çıkar­mıştır. Bu esasa göre Kur'an-ı Kerimin buyurmuş olduğu "Allahü Vahdehü La şerike lehü: Bir tek ve ortağı bulun­mayan Allah" sadece dinî manada mâbud değildir. Aynı zamanda siyasî ve kanunî bakımdan da hâkim, (hüküm veren) itaat edilmesi gereken, emir ve nehy'de söz ve yetki sahibi hem de kanun koyucudu. Allah Taalanın bu kanunî hâkimiyetini, (Legal soveregnty) Kur'an-ı Kerim, o kadar açık ve kesin bir lisan ile beyan edip, o kadar ehemmiyetle bunun üzerinde durmuştur ki, bununla Allah Taalanın dinî mâbudluğunu da iyice belirtmiştir. Ve bu prensibi gayet parlak bir şekilde ortaya koymuştur. Kur'an-ı Kerime göre Allahu Taalânın iki hususiyeti var­dır. "Uluhiyet" gereğince bu iki hususiyet birbirlerinden ayrı olmayıp birbirinin ayrı cüzüdürler. Bunlardan birisi inkâr edlidiği zaman gerçekte Uluhiyet de inkâr edilmiş olacaktır. Sonra şu hususta da asla şüphe olmaması lâzımdır. İlâhî kanun dendiği zaman bu kanun fıtrî ve tabiî kanundan başka bir şey değildir. Buna göre İslâm'a "Davet" de insanları Allahın Kanunundan başka kanun­lara tabi olmaktan kurtarmak ve onları ahlâkî, içtimaî yaşayışta Allah Taalânın Şerî Kanununa bağlamak için­dir. Şer'î kanun da Enbiyayı Kiram aleyhisselâm vasıtasiyle insanlara gönderilmiş bulunan kanunlardır. Bu şer'î kanunları kabul edip inanırsak o zaman bunun kar­şısında kendi ileri sürdüğümüz yahut da süreceğimiz ve kendi tercihimizle kendi hazırlayacağımız kanunları bir tarafa bırakmamız icabeder. Böyle bir işin ismine de "İs­lâm": (Sur­render) denir. Allahın ve O'nun Resulünün hükümlerini bir tarafa bırakarak, kendi düşüncemizin ve kendi fikrimizce hüküm vermemizin doğru olabileceği ve hakkımızda iyi neticeler verebileceği zihniyetini, kesin olarak reddetmek lâzımdır. "Ne bir mümin erkeğe, ne de bir mümin kadına yakışık almaz ki, Allah ile O'nun Resulü bir iş hakkında hüküm versinler de müminler bu hususta başka bir yol seçmek istesinler. Herkim ki, Allah ve O'nun Resulüne karşı gelirse, elbette ki, apaçık bir dalalete düşmüş olur."

(Ahzab: 36).

İkinci mühim mesele şudur: Tevhidi İlâhî ile aynı de­recede önem kazanan bir husus da Hazret-i Muhammed Sal­lallahu aleyhi ve sellem'in son peygamber olduğuna inan­maktır. Tevhid-i ilâhî akidesi vasıtası ile yani Allah ve O'nun Resulüne tam ve gerçek bir iman sayesinde bir amelî nizam ortaya çıkar. İslâm bütün yaşayış nizamının temellerini bu aki­denin üzerine kurar. Bu inanç gereğince Allahu Taalâ bundan önce diğer Enbiyayı Kiram Aleyhisselâma gönderdiği talimi tamamlamıştır. İslâmın Peygamberi Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem de bu talimin hepsini bir araya toplayarak gelmiş­tir. Bunun için Hidayet-i ilâhiye ve teşri'in (kanun koyma) istinadının kaynağı yalnız bir tek şeydir. İler de de hiç bir hidayet ve teşri' (kanun ortaya koymak) gelmiyeceği için insanların buna bağlanmaları şarttır. Bu Muhammedi tâlim, en üstün kanundur ki, (Supreme law) Hâ­kim-i A'lâ'nın rızasiyle Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem buna mümessillik etmiştir.

Bu kanun da Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sel­leme iki şekilde ulaşmıştır. Birincisi Kur'an-ı Kerim va­sı­tasiyle, yani kelimesi kelimesine Hak Taalânın hida­yetleri ve ahkâmını ihtiva eden şekilde. İkincisi de Haz­ret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellemin isveyi hasenesi (en güzel örnek) vasıtasiyle ki, buna da biz- Sünnet deriz. Ve bu Kur'an'ın izahı ve açıklamasıdır. Hazret-i Muhammed Sal­lallahu aleyhi ve sellem sadece Allah tarafından gelen bir mek­tup dağıtıcısı mahiyetinde değildir. Kendisine vahy edilen kitabı alıp da bu hususta hiçbir şey söylememesi veya hiçbir açıklama yapmamış olması mümkün değildi. O'nun bir rehber, bir önder, bir hâkim ve bir muallimlik vasfı dahi vardır. Kendi (sözleri) ve yaptığı işler Ve ameleriyle İlâhî kanunu şerh etmek vazifesi idi. Sahih olan bu menşe ve bu kaynağa göre, fertleri terbiye edecek. Terbiye görmüş fertlerden bir ce­maat hazırlayacak ve yaşayışı tanzim edecekti. Sonra bu tanzim edilmiş yaşayışın sahasındakileri de bir araya getirecek doğru ve Örnek bir hükümet şekli meydana koyacaktı. Ve İslâm usulü üzerine mükemmel bir mede­niyet kurulmuş olacaktı. Zat-ı Risa­let­penahileri bu işleri tam 23 senelik peygamberlik hayatları devrinde tamam­ladılar. İşte bu sünnettir ki, Kur'an-ı Kerim ile birlikte Hâ­kim-i A'lâ'nın kanun üstünlüğünü ve kâmilliğini ortaya koymaktadır. İşte bu üstün ve bu kâmil kanunun adına da İslâm ıstılahında "Şeri'-at" denir.

KANUN VAZI'ININ (YAPMANIN) ÇALIŞMA DAİRESİ

Bir kimse, bu temel hakikatleri duyunca önce şöyle zanneder. Böyle bir islâmî Hükümette kanun vaz'etmek için imkân bulunmayacaktır. Yani islâm'da herhangi bir şekilde artık kanun vazetmeğe ihtiyaç yoktur. Çünkü İslâmda hakiki kanun Allah tarafından vaz edilmiş ve iş de bitmiştir. Müslümanların da Hazret-i Peygamberin getirdiği ilâhî kanuna tabi olmak ve bağlanmaktan başka bir işi yoktur.

Fakat işin hakikati başkadır. İslâm'da herhangi bir şekilde kanun yapmak menedilmiş değildir. Yapılacak kanunlar İlâ­hî kanunun, hududu dahilinde alınmış ve hudud­lan­dırıl­mıştır. Bu üstün İlâhî Kanuna bağlı olarak bu kanunun hududu dairesinde insanî kanun yapılmasına müsaade edilmiştir. Buna da bir çalışma dairesi tanın­mıştır. Şimdi ben bu hususları bir kaç satırla izah etmeye çalışacağım.

 

TABİR-İ AHKAM: (HÜKÜMLERİN TEFSİRİ)

 

İnsan yaşadığı hayat içinde öyle muameleler ve öyle meselelerle karşılaşır ki, bunlar Hakkında ne Kur'an-ı Kerimde ne de Sünnet-i Resulullahda her ne suretle olursa olsun, açık bir hüküm, kesin bir kaide veya her ne şekilde olursa olsun, hususî bir usul bulunamaz. Bu gibi meselelerde ve böyle muamelelerde, Fakih (fıkıh âlimi) veya kadı (hâkim) yahut da herhangi bir kanun vaz' eden idare ve kurul, şeri'atın verdiği hükmü ve kararlaştırmış bulunduğu kaideyi de bozmaz. Bu, şu manaya da gel­mez; bunlar kanun yapmak için çalışamazlar. İnsanî ka­nun yapmak bakımından, bu muameleler hususunda, şu nokta, her şeyden önce gözönünde bulundurulacaktır: Bu meselenin hakikatı ne olabilir? Bu hakikat nasıl ortaya çıkabilir? Bunun hakkında nasıl hüküm verilebilir ?. Sonra karşılaşılacak bu gibi meseleler, esas hükümlere nasıl intikal ettirilecek ve umumî genel hükümler, ferî (yan) hükümler için ne şekilde kanun mahiyeti taşıyacak­tır ?. Bu işlerin hepsi ile birlikte şu husus da somut bir şekilde tesbit edilmelidir: İstisnaî haller ve vakalarda bu hükümler ve bu kai­deler gözönünde bulundurulmaksızın ne dereceye kadar çalışabilme imkânı vardır ve bu iş bu hususta nereye kadar vardırılabilir?

 

KIYAS:

 

Yine bu şekilde öyle işler ve muamelelerle karşılaşı­rız ki, bu hususta da şeriatın herhangi bir has hükmü yoktur. Fakat karşılaştığımız bu muameleler hakkında hüküm vermek ve bunları karara bağlamak zorundayız. Şeriat ise, bu muamelelere benzeyen diğer hususlara hüküm koymuş ve kaidelerini bildirmiştir. Şimdi bu daire­nin içinde kanun vaz etme (yapma) işi şu şekilde olabilir: Bu hükümlerin sebeplerini ve illetlerini ayrı ayrı, tek, tek sahih bir şekilde anlayarak, bilerek belirtmek ve bütün muameleleri, bu hükümler ve kaideler üzerine tatbik edip yürütmek gerektir. Şu hususu da göz­önüne almak lâzım­dır ki, bu muamelelerde asıl sebep olarak gösterilen noktalarda hüküm istinadlı (delilli) olmalıdır. Muamele­lerde bu sebepler gözönüne alınmazsa o zaman varılan netice de istinadlı olamaz.

 

İSTÎNBAT:

 

Yine bunun gibi bazı meselelerle karşılaşabiliriz ki, Bunlar hakkında herhangi muayyen bir hüküm bulunmaz. Fakat bu mahzuru da ortadan kaldıracak toparlayıcı ve genel bir usul konmuştur. Yahut da şer'î şu meseleyi ortaya çıkarmıştır ki, Hangi mesele ve ne gibi iş, beğeni­lirse, o iş iyidir. Buna göre bu usulün aydınlığında beğe­nilmeyen şeyleri ortadan kaldırmak lâzım gelir. Beğenilir şeyleri de yaymak icabeder. Bu gibi muamelelerde kanun vaz'edenin işi şudur: Şeriatın bu usulüne uygun ve Şari'in (kanun koyucunun) ortaya koyduğu bu esasa göre, amelî meseleler hakkında kanunlar ha­zırlasın. Ancak hazırla­nacak olan kanunlar da Şeriatın usullerine ve Şâri'in koy­duğu esaslara aykırı olamıyacaktır.

 

SERBEST KANUN VAZETMENİN ÇALIŞMA ŞEKLİ

 

Bunlardan başka, yine bir hayli muameleler ve bir yı­ğın meselelerle karşılaşabiliriz. Şeriat, bunlar hakkında tamamen sükût ile geçmiştir. Bunlara ait ne doğrudan doğruya bir hüküm vardır, ne de bu meselelere benzer meseleler hakkında hüküm verilmiştir. Hiç olmazsa bu benzer meselelerin şekline kıyas ile hüküm çıkarmak imkânını bulalım.

Şeriatın bu hususlarda sükût ile geçmesi şuna delâlete­der: Hâkim-i A'lâ bu hususta insanları tamamen serbest bırakmış ve bu gibi işleri tamamiyle insanların reylerine terketmiştir. Bunun için biz bu gibi meseleler hakkında serbest bir şekilde kanun yapabiliriz. Fakat bizim bu hususlarda yapacağımız kanunlar da yine esas itibariyle İslâmın ruhuna ve umumî usule uygun bulun­ması icabeder. İslâmın umumî karakterine aykırı ve İs­lâmî yaşayışın hakikati gözönünde bulundurulmaksızın yapılamaz.

 

İÇTİHAD:

 

Kanun yapmak işinin ye İslâmî kanun ve nizamın, zamanın ilerlemesi ve durumların değişmesinde dahi, yürüyüp gitmesi ancak bu iş üzerinde çalışacak olan ilmî araştırma heyetinin tetkikte bulunması ile mümkün olur. Bu işin ismine de İslâm Şeriatinde "İçtihad" denir. Bu kelimenin lügat manası şudur: "Herhangi bir işi netice­lendirmek için son derece gayretle çalışmak." İstilahta ise manası şudur: "Son derece gayret sarfedip çalışarak, bir meselenin üzerinde İslâmın ne gibi hükümler koydu­ğunu ve bu hükümlerin kaynağının ne olduğunu ve niçin böyle olduğunu araştırmak."

Bazı kimseler yanlış anlayarak, "İçtihad" denilen şeyi serbestçe görüş bildirmek ve fikir ortaya atmak ma­nasına alırlar. Fakat İslâmî kanunun ne olduğunu bilen herkes, bu gibi yanlış anlayışa kapılmaz. İçtihadın kanunî nizam hakkında her ne suretle olursa olsun serbestçe görüş bildirmek ve serbest fikir ortaya atmak olmadığı malûm olan bir gerçektir. Ve kanunun asıl kaynağı Kitap ve Sünnettir. İnsan da kanun yapmak istediği zaman bu hususları gözönünde bulunduracak ve her surette, kendi yapacağı kanunu bunlara dayandıracaktır. Bunların tayin ettikleri hududun dışına çıkmayacaktır. Görüş bildirmek ve fikir beyan etmek de tamamen serbest olmayıp bu dairenin hududu dahilinde olacaktır. Bunlardan uzak ka­lınarak, içtihad edilirse, buna İslâmî içtihad denemez. İslâm kanun ve nizamlarının da bu gibi işlerde yeri bulu­namaz.

 

İCTİHAD İÇİN GEREKEN VASIFLAR

 

İctihaddan maksad, Kanuni İlâhiyi, insanî kanunla değiştirmek demek değildir. Kanun hakikatini anlamak ve bunun ışığı altında, bunun rehberliği ile İslâmın kanun ve nizamlarını, zamanın ilerlemesine koşut olarak harekete geçirmektir. Sahih bir içtihadın olabilmesi için, kanun vazeden kimselerde veya kurullarda veyahut da ictihadda bulunanlarda aşağıda sıralayacağımız vasıflar bulunmalıdır.

1.     Şeriati İlâhiyeye iman etmiş bulunmak. Bu Şeria­tın hak olduğuna inanmış olmak. Bu Şeriate iyi niyetle bağlanmak. Bu Şeriatten kurtulmak, fikir maksadına kati­yen sahip bulunmamak. Herhangi bir usulde ve ölçüde Allah Şeriatından başka bir usul ve ölçüyü dikkate almayı düşünmemek.

2.     Arap lisanına, bu lisanın kaidelerine, gramerine, edebî ölçülerine, teşbih ve istiarelerine mükemmel bir şekilde vakıf olmak lâzımdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim bu lisanda nazil kılınmıştır. Sünnet de bu dilde olduğundan bu ikisini anlamak ve bunlardan hüküm çıkarmak ancak bu dile tam bir bilgi ile mümkün olabilir.

3.     Kur'an-ı Kerimi ve Sünneti Seniyeyi iyi bil­mek.Yalnız bir kimse bunu bilmekle ve ahkâmın mevkile­rini anlamakla da olmaz. Belki Şeriatın külliyatını da bu­nun maksatlarını da iyi bir şekilde anlamalıdır. Bir taraf­tan da şunu ortaya koyabilmelidir ki, Şeriat insan yaşayı­şının ıslahı için ne gibi toplu bir nizam kurmak istemiştir. Diğer taraftan şunu da bilmeli ve anlamalıdır ki, bu toplu nizamın şubeleri ve dalları nelerdir ve nelere şâmil olur. Şeriat bu toplu nizamın tarihini hangi çizgilerle çizmiştir. Nizamı ıslah etmekte ne gibi maksadlar gözönünde bu­lundurmuştur Başka bir tabirle söyliyelim ki, ıçtihad, Şeri­atın tâ içine kadar işlemiş bulunan Kur'an ve Sünnet'e ait ruhu bulmanın ve ortaya koymanın ilmidir..

4.      Müctehiler, ümmetin işlerinde vukuf sahibi oldukla­rın­dan dolayı ictihadlar ortaya koydular. Bun­lar sadece bir tert­­iplemeden ibaret değildir. Belki bunlar kanunda ilerlemenin zincirleme (continuity) suretiyle devamıdır. İctihaddan maksad herhalde şu da değildir ki, her nesil bir evvelki neslin koyduğu usulleri değiştirip yahut da bırakıp veya bunlara yeni şeyler ilâve etsin.

5.      Amelî yaşayış meselelerinde ve karşılaşılan ah­valde, bu mesele ve bu ahvali, durumun icabına göre, Şeriatın hükümleri ve usulü üzerinde tertipleyebilmek.

6.      İslâmî ahlâk ölçüsüne göre, kendi şahsî durumla­rını tanzim etmiş bulunmak. Nitekim böyle ol­mazsa, ictihad makamında bulunan kimseye halk itimad etmez. Böyle şahısların verdiği hükümlere ve ileri sürülen kanunlara da hürmet gösterilmez ve dinlenmez. Ve halk bunları salâhiyet (yetkinlik) sahibi olmayan kimseler yapmıştır fikrine kapılır.

Bu vasıfları beyan etmekten maksadımız, içtihada kalkacak bir kimsenin, ictihada başlamadan önce, bu vasıfların kendisinde mevcut olduğunu ispat etmesi de­ğildir. Belki maksadımız şudur ki, İctihad ile İslâmî kanun ve nizamların geliştirilmesi için bu sahih noktalar gözönünde bulundurulursa, ancak o zaman kanunî yol­lardan yürümek mümkün olur. Bunun içindir ki, bu vazi­feyi yerine getirecek olan ilim ehlinin yetiştirildiği zaman bu vasıfların mevcut olup olmayacağı da dikkate alınma­lıdır. Bunlar olmaksızın, yapılacak olan kanunlar ne bir İslâmî kanun ve nizam mahiyetini taşır, ne de İslâm ca­miası bu kanun ve nizamları benimsemeye tahammül eder.

 

İÇTİHADIN SAHİH USULÜ

 

İçtihadın kanun yapıcı mahiyette olması ancak şu şekilde kabul edilebilir ki, ictihadda bulunacak olan kim­selerin bu hususta tam bir ehliyet ve kabiliyetleri olsun. Ehliyet ve kabiliyet olduktan sonra da ictihad usulünün sahih olması için müctehid, ister ahkâm tefsir etsin, ister kıyas ve istinbat yolunu tutsun, her ne surette olursa ol­sun, kendi istidlalinin temelini Kur'an ve Sünnet'e istinad ettirmelidir. Mubahlar hususunda belki serbestçe kanun beyan edebilir. Fakat bu hususta da yine delil göstermesi icabeder. Meselâ falan mevzu veya fİlan mesele hak­kında Kur'an-ı Kerimde ve Sünnette bir hüküm yoktur diyebilmelidir. Yoksa kıyas için kendi indin­den bir esas ortaya atamaz. Kur'an-ı Kerimden ve Sün­netden elde ettiği istidlaller de ehli ilim indînde malûm olan istidlal şekilleri ve usulleriyle olmalıdır. Kur'an-ı Kerim-den yapı­lacak olan istidlaller de, muhakkak âyet-i kerimenin ma­nasının ne demek olduğunu bilmekle mümkündür. Bu âyetin manasını bilmek de Arap lisanına, lisanın kaidele­rine ve gramerine (Sarf ve Nahiv) ve diğer teferruatına da vukuf sahibi bulunmakla olabilir. Kûr'anın âyetlerindeki cümlelerin ilerisini gerisini, sözün beyan tarzını ve sözün gelişini de gözönünde bulundurmak icap eder. Bir mev­zuda Kur'anın bir yerinde öyle bir şekilde mana verilme­sine dikkat etmek lâzımdır ki, bu mananın inceliğinden Kur'anın diğer yerlerindeki âyetler arasında tenakuz ol­masın. Bu âyetin teyidi hakkındaki Sünnetler mevcut ise bunları da gözönüne almadan, âyetin açıklaması olan hadislere itibar etmeden mana verilmemeli ve Sünnetin manasının da Kur'an-ı Kerime muhalif bulunmamasma da dikkat edilmelidir.

Sünnetten de istidlal ederken yine Kur'andan istidlal edildiği gibi Arapça lisanına ve bu lisanın kaidelerine (Sarf ve nahiv) cümlelerin ilerisi gerisi ve sözün gelişine de dikkat etmek icabeder. Bundan başka Sünnetin sahih rivayet edilip edilmediğini de rivayet ve Hadis ilmi kaide­leriyle gözönüne almak gerekir. Bu mevzuya ait başka rivayetler var mıdır, yok mudur bunları da araştırmalıdır. Eğer bu mevzuda rivayet varsa bunları birbirleriyle kar­şılaştırmak lâzım gelir. Bunlardan başka, bir Sünnetten istidlal edilen ahkâm, Kur'anın sahih ahkâmına veya Sünnetin sabit olmuş diğer ahkâmına da aykırı olmama­lıdır. İhtiyatlı hareketleri bir tarafa bırakarak, kişisel de­ğerlendirmelerle ile, keyfî yorumlarla, ictihâd eylemek ve icabında siyasî bîr kuvvetin tesiri ve zoru altında ictihad yapılsa bile, bu hükümler kanun mahiyetine sokulsa dahi yine müslümanların gönlü ve vicdanları böyle bir ictihadı, İslâmî kanun ve İslâmî nizamın bir cüz'ü olarak kabul edemezler ve asla bu uydurmaları benimsemezler de.. Siyasî kuvvet ortada bulundukça belki bu hüküm yürür gider. Fakat siyasî kuvvet ortadan kalktığı veya zayıflayıp gevşediği zaman bu kanun ve hükümler de hemen red­dedilip ortadan kalkar, kimseler bunları dinlemez.

 

İÇTİHADIN KANUN MAHİYETİ KAZANMASI

 

İslâmî kanun ve nizamda herhangi bir ictihâd hük­münün kanun mahiyetine girmesi için muhtelif şekiller vardır.

1   — Birincisi bütün Ümmet Ulemasının bu mevzu
üzerinde icmâ etmeleri.

2   — Herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin içti

hadının, kanun mahiyetinde kabul edilebilmesi için, bütün müslümanlar tarafından umumî olarak kabul edil­mesi gerekir. Halkın da kendiliğinden bu içtihad hükümle­rine uyması icabeder. Meselâ, koca koca İslâm ülkele­rinde yaygın bulunan Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî fıkıhları gibi.

3.      Bir ictihad hükmünü, herhangi bir Müslüman Hü­kümetin kendisine kanun olarak kabul etmesi. Meselâ, Os­manlı devleti Hanefi fıkhını resmi kanun olarak kabul etmişti.

4.      Siyasette, Anayasa hazırlayan bir meşru idare veya kurulun, İslâmî nizam ve kanunlar dairesinde bu ictihadı kanun şekline koyması.

Bunların haricinde ehli ilmin ictihad ile verdikleri diğer hükümler, umumî kanun mahiyetine giremezler. Ancak, fetva olarak kalırlar. Fetvalık mahiyetinden ileri gide­mezler. Bu da bir tarafa, kadılar (hâkimler) işlerin çözümü hususundaki hususî mahiyetteki meselelerde de bunları gözönünde bulundurup bulundurmamayı takdir edebilir­ler. Bunların ben­zeri (Precedents) üzerine hüküm yürütür veya yürütmezler. Fakat bunlar sahih manada kanunî mahiyet taşımazlar. Nitekim, Dört Örnek Halifenin de kendilerinin hususî meselelerde verdikleri şahsi ictihad hükümleri böyle olmuştur. Bunlar İslâmî temel kanun mahiyetine girmemişlerdir. İslâmî nizamda kadıların içtihadi hükümlerinin de kanun mahiyeti (Judge Made Law) taşımaları düşünülmemiştir.

 

BAZI İTİRAZLARIN CEVAPLARI

 

İslâmda kanun yapma ve ictihad hakkındaki maka­le­le­rim bazı çevrelerde itirazlara yol açtı. Ben de müm­kün ol­du­ğu kadar ve kısaca bu itirazları cevaplandırmaya çalışacağım.

İlk itiraz, Kur'an-ı Kerimin yanı başında Sünnetin ni­çin bulunduğudur. Bu hususta bir kaç noktayı sıra ile arz edeceğim Mesele bu şekilde, tamamiyle ve daha iyi şe­kilde aydınlanmış olacaktır.

1. Bu inkâr kabul etmez bir tarihî hakikattir. Hazret-i Muhammed Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, nü­büvvet makamı ile şereflendirildiklerinden sonra, kendile­rine Hak Taalâ tarafından yalnız Kur'an-ı Kerim gönde­rilmekle kalmadı. Aynı zamanda bir âlemşümul hareketin önderliği ve rehberliği makamı da verildi. Bunun netice­sinde bir İslâmî camia ortaya çıktı. Bu yeni içtimaî ve medenî nizam kuruldu. Ve nihayet bir hükümet vücud buldu.

Burada şu sorulabilir: Kur'an-ı Kerim nazil kılınmak­tan başka Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellemin daha başka ne gibi vazifeleri vardı? Bu vazifele­rin vasıfları ne idi? Acaba Zat-ı Risaletpenahileri, pey­gamberlik vasfı ile, Hak Taalânın mümessilliğini ve elçili­ğini yapmakla bu mümessilliği kendisi, mi yapıyordu, yoksa bunu sadece Kur'an-ı Kerim mi yapıyordu? Yoksa, Kur'anı duyduktan ve duyurduktan sonra, Zat-ı Risaletpenahil­e­rinin vazifesi bitiyor muydu? Allahın Re­sulü diğer müslümanlar gibi bir fert miydi? Zat-ı Saadetle­rinin bundan sonra akval (sözler) ve ef'ali (yaptıkları) haddi zatında, bir hüccet bir kanunî mesned değil miydi?

Birinci şıkkı kabul edersek, o zaman şunu da kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Sünneti de Kur'an-ı Ke­rim ile birlikte, kanunî mesned ve hüccet olarak tanımak gerekir. İkinci şık da ise, Sünnetin herhangi bir kanunî mesned olmak vasfı yoktur, demektir.

2. Kur'an-ı Kerime ait hususlarda şu da malûmdur ki, Zat-ı Saadetleri Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem sadece İlâhî haberi tebliğ eden bir ha berci vas­fında değildir. Allah Taalâ tarafından, kararlaştırılmış bir önder, bir rehber, bir hâkim (idareci ve âmir) ve bir mual­limdi. Bu hususları ihtiva edecek tarzda bütün müslümanların O'na itaat etmesi farzdır. İman ehli için yaşayışlarının her cephesinde yalnız bu yolu örnek kabul etmeleri bir zarurettir. Akıl da şunu icap ettirir. Herhangi bir peygamber, sadece Allahın kelâmını duyurmakla işini bitirip, Mukaddes Kelâmı duyurduktan sonra bir fertten farksız olması doğru değildir. Müslümanlara gelince, bu ümmet, Hazret Resulü Ekrem'i her zaman için ve her yerde, İslâmın başından bu güne kadar vacibül ittiba (izlenmesi gereken) bir örnek olarak kabul etmişlerdir. O'nun "emr ve nehy" (yapılmasını bildirdiği ve yapılma­sından men ettiği işler) leri vâcibül-itâa (uyulması gere­ken) olarak inanmışlardır. Hatta her hangi bir gayrı müslim âlim de bu hakikî ve gerçek meseleyi inkâr ede­mez. Müslümanlar her zaman ve her devirde, Zat-ı Saa­detlerinin bu vasıflarına inanıp kabul etmişlerdir. Bunun yanı başında da İslâmın kanun nizamını Kur'ana ve Kur'anla beraber Sünnete de istinad ettirmişlerdir.

Şimdi ben bir türlü anlayamıyorum, bir kimse kalkıp da Sünnetin bu vasfını ve bu hususiyetini nasıl olur da inkâr eder ve şunu da nasıl ileri sürebilir ki, Hazret-i Mu­hammed Sallallahu aleyhi ve sellem, Kur'an-ı Kerimi okuttuğu zaman peygamber idi de Kur'an okutmadığı zaman, peygamberlik vasfı ortadan kalkıyordu. Şimdi, bir kimse böyle bir iddiada bulunduğu takdirde ona deriz ki, bu makamı Hazret-i Resulü Ekrem, kendi kendisinemi elde etmişti? Yoksa bu makamı O'na Kur'an mı vermişti? Birinci şekle karşın İslâmın herhangi bir iddiası yoktur. İkinci şekle gelince, esasen bu noktayı Kur'an-ı kerimin kendisi beyan etmiştir.

3. Sünnetin haddi zatında kendi başına kanun kay­nağı olarak kabul edilmesinden sonra, şu sual ortaya çıkar, bunu anlamak ve bunu belirtmek için ne gibi vası­talar kullanılabilir?

Bunun cevabında da ben yine şunu arzedeceğim: Bugün aşağı yukarı on dört asır geçmiştir. Bu müddet zarfında da bu mesele ilk defa ileri sürülmüş değildir. Bin beşyüz sene önce peygamber olarak gönderildiğinden bu yana Sünnet süre gelmiştir. Burada da iki tarihî hakikatı inkâr etmek mümkün değildir. Birincisi, Kur'an-ı Kerimin tâlimi (öğretisi) ile Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellemin Sünneti, birarada yaşama usulünde ve top­lumsal hususlarda, İslâmın başından bu güne kadar ör­nek olarak süre gelmiştir. Devam ederek, ardı arkası kesilmeden, zincirleme olarak takip edilmiştir. Bu husus hiçbir devirde, hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Bü­tün idare mekanizmasında ve her iş güç sahasında de­vamlı olarak gözönünde bulundurulmuştur. Bugün, bütün dünya müslümanlarının akideleri, düşünüş şekilleri, ahlâk ölçüleri, ibadetleri, iş güçleri ve muameleleri, yaşayış nazariyeleri, hayat yolları için örnek olarak ayakta tutul­muştur. Bu hususta ufak tefek ihtilaflar da olmuşsa, bu ihtilaflar ancak teferruatta olmuş, esasta olmamıştır. Bunlar arasında yine ahenk bulunmuştur. Müslümanlar, bütün yer yüzüne dağılmış olmalarına rağmen, bir ümmet olmak hususiyetini esasta sağlayabilmişlerdir. Bu mese­lenin ispatı da, içtimaî hususların Sünnet üzerine kaim bulunması ve yüzlerce seneden beri Sünnetin zincirleme devam edegelmesidir. Burada kaybolmuş bir şey olma­mış ki bunu arayıp bulmak için uğraşalım.

İkinci tarihî hakikat, daha kesin ve daha da aydınlık­tır. O da şudur: Hazret-i Resulü Ekremin hayatından sonra, her de­virde ve her çağda müslümanlar, ispat edilmiş (belli) Sünnetlerin neler olduğu mevzuunda ça­lışmışlardır. Ve hayat nizamında sonradan uydurulup, sahte yollarla sokulmuş bulunan yeni şeylerin neler oldu­ğunu araştırdılar.

Bunlar nasıl uyduruldu ve nasıl sokuldular? Müslü­man­lara göre; Sünnet, kanunî bir vasıf taşıdığından, işle­rin çözü­münde, adliyede davaların görülmesinde ve bu gibi hususlar Sünnet üzerine yürütüldüğünden, Müslü­manların evlerinden tutun da, devlet işlerine kadar, her şey buna bağlı bulunduğundan, muameleler de bu esas üzerine cereyan ettiğinden, bu eşkilde incelemeler ve araştırmalar hakkında müsamaha göstermemiş ve ihmal etmemiş kılı kırk yarmışlardır. Bu incelemelerin ve araş­tırmaların vasıta ve şekilleri İslâmın ilk Halifesinin devrin­den bu güne kadar nesilden nesle devam ederek, miras olarak bize kadar ulaşmıştır. Ardı arkası kesilmeden de her nesilde muhafaza edilegelmiştir.

Bu iki hakikati iyi anladıktan ve Sünnetin üzerinde ilmî araştırmanın ne şekilde olacağını bildikten ve böyle değerlendirdikleri sonra, Sünnet'in kanun kaynağı olması ve Kur'an-ı Kerimin yanı başında kanunlara dayanak oluşturacağı hakkında artık hiçbir şüphe ve tereddüde mahal kalmaz. Halledilmesi zor görünen bu muamma da kendiliğinden halledilmiş olur.

4. Şüphesiz, Sünnetin incelenmesi ve belirtilmesi ve tespit edilmesi hususunda bir kısım ihtilâflar olmuştur. Gelecekte de bu gibi ihtilaflar da olabilecektir. Fakat böyle ihtilâflar, Kur'an-ı Kerim ahkâmının manalarını tayin etmek hususunda dahi olabilen şeylerdendir. Böyle ihitlaflar, nasıl ki, Kur'an-ı Kerimin kanun kaynağı olma­sına engel oluşturmazsa, Sünnetin de kanun kaynağı olmasına ve Kur'an-ı Kerimin yanı başında bulunmasına engel oluşturmaz. Daha eskiden de bu usulün kabül edil­diği gibi, bugün de aynı şekilde kabul etmekten başka çare yoktur. Buna göre, her kim, bu hu­susda, Kur'an-ı Kerimin hükmü ayrı, Sünnetin hükmü ayrı olduğunu ileri sürerse ,o zaman kendi sözü, kendi iddiasını çürütür.

Ölçü böyle olsaydı, herhalde ümmetin ülemasının çoğu hiç olmazsa, ümmet efradının kalabalık bir zümresi bu ölçüyü gözönünde bulundururlardı. Fakat ölçünün böyle olmadığına, itibar edilince, o zaman, mesele de kalmaz. İşte, bu usul üzerinde dünyanın her tarafında, yüzlerce, milyonlarca müslüman herhangi bir fıkıh okulu (mezhepler) çevresinde toplanmışlar ve o koca koca ülkelerde kendi yaşayış nizamlarını da Kur'an ve Sünne­tin her ikisinin ışığı altında kurup yürütmüşlerdir.

İkinci tiraz da benim makalem üzerinedir. Maka­lemde tenakuz olduğu İleri sürülüyor. Ben diyormuşum ki, Kur'an ve Sünnetin açık ve kesin ahkâmında hiçbir şekilde değiştirme olamaz. İtiraz eden zatın düşüncesine göre, benim bu sözlerimde tenakuz bulunuyormuş. Zira ben yine diyormuşum ki, bazı istisnaî hallerde bazı hu­suslarda içtihad edilebilir.

Fakat bu sözlerimin neresinde tenakuz olduğunu maalesef bilmiyorum. Mecburiyet ve zaruret olunca dün­yanın her yerinde istisna umumî kaidedir. Bu husus her­hangi bir kanun da olur. Kur'an-ı Kerimde de buna ben­zer müsaadeler için bir hayli misaller verilmiştir. Bu mi­saller hakkında Fukahâ muayyen usuller koymuşlar ve bu istisnaların ölçüsünü tayin eylemişlerdir. Nerelerde hangi şartlar dahilinde istisna olabileceğini de bildirmiş­lerdir. Meselâ, şu örnekler fikrimizin en güzel ispatıdır:

"Zaruretler, mahzurları ortadan kaldırır." "Sıkıntı kolaylığı çeker."

Üçüncü itiraza gelince, bu itiraza bu güruhun hepsi de iştirak ediyorlar. Sebebi de benim içtihad için bazı şartlar ileri sürmüş olmamdır. Bu hususta ben yalnız kendim bu meseleyi ileri sürdüğümden, cevap vermek de yine bana düşen bir görev oldu. Önce, şunu arz edeyim ki, itiraz eden muhteremler, bir kere benim ileri sürdüğüm şartlar üzerinde doğrudan doğruya düşünsünler, sonra da ileri sürmüş olduğum şartların hangisini ortadan kal­dırmak mümkündür ve bu şartların hangisi olmazsa buna rağmen bu iş tamam olabilir? Meselâ, Şeriate iyi niyetle bağlı bulunmayan bir kimsenin içtihad edilebileceği mi ileri sürülecektir? Yahut da Kur'an-ı Kerimin ve Sünnetin lisanı olan Arapça bilmeden mi ictihad yoluna gidilebili­necek? Veya Kur'an-ı Kerimin ve Sünnetin ahkâmını iyice anlamadan ve kavramadan, mütalâa etmeden, Şe­riatın hükümleri üzerinde tetkiklerde bulunulmadan mı içtihad yürütülebilinecektir? Yoksa müctehidini selef (daha evvelki müctehidler) in verdikleri hükümleri, hiç nazarı itibara alınmadan mı hüküm verilmeye kalkışıla­cak? Ya da dünya muamelatına ve dünya işlerine vâkıf olmadan mı işe girişilecek? Yine böylece, herhangi bir şekilde, İslâmî ahlâk ölçüsü gözönünde bulundurulma­dan mı ve İslâmi ahlâk ile donanmış olmadan mı, bir kimse bu işe el atacaktır. Şimdi, saydığımız şartların hepsi de bellidir ve ortadadır. Bu şartların hangisinin lü­zumsuz olduğu anlatılsın ve ispat edilsin ki, biz de anla­mış olalım. Şu da var ki, bütün İslâm âleminde bu şartları haiz bulunan kimselerin sayısı on kişiden fazla değildir. İhtimal ki, muhaliflerimiz bunu ileri sürmekle bizi ikna etmeğe çalışıyorlar. Ve beş altı yüz milyon müslüman arasında bu şartları haiz olanlar ancak şu on kadar kişi­dir, fazla niçin olmamıştır? demek istiyorlar. Biz de diyo­ruz ki, onların dedikleri gibi olsaydı, ictihad edebilecek şahıslarda, bizim bildirdiğimiz vasıfların bulunmasına, lüzum olmasaydı, ortaya çıkan her bilgili bilgisiz ve her­hangi bir kimsenin önünde ictihad kapıları açık bulun­saydı, o zaman ictihad edenler de bu kadar az kimse olmaz, her önüne gelen de içtihada kalkışırdı. Bunun neticesinde de bilgisizler, şüpheli niyet sahipleri, iyi niyeti bulunmayan kimseler de, ortaya çıkıp müslü­man­ların boğazlarına sarılmazlar maydı? Herkes meydanı boş görüp bildiğini okumaz mıydı?

 

KANUN YAPMA, ŞÛRA VE İCMÂ'

 

Pakistan'da İslâmî kanunun icra kılınması bahsi meya­nın­da İslâmî kanun yapmaya ait muhtelif fikirler ileri sürüldü. Bu bağlamda bir dost, muğlak bir üslûp ile şu yazıyı yazmıştır:

"İslâmda kanun yapmanın hakikat ve mahiyeti ve bunun çalışma dairesinin tayini hakkında bir hayli ifrat ve tefrit yolu tutulmuştur. Bir taraftan şu mesele ileri sürülü­yor ki, İslâmda herhangi bir şekilde kanun yapmanın yeri yoktur. Kanunu Allah Taalâ ve O'nun Resulü koyar. Müslümanların vazifesi de bu kanuna göre işlerini tanzim etmek ve bu kanunu icra etmekten başka bir şey değildir. Diğer taraftan da bazılarının düşüncesine göre, kanun yapmanın çerçevesi o kadar geniştir ki, müslüman hü­kümdarlar da bu meselede kendilerine, bir hak tanınmış olduğunu düşünürler. Onlara göre Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, sadece ibadetlere ait esas meseleleri kararlaştırmış fakat diğer işler üzerinde değiştirme ve düzeltmeler yapılabilir. Meselâ, namaz, oruç ve bunlar gibi amelî bir şekilde gösterilmiş olan hususlar hakkında da ilâveler veya çıkarmalar olabilir, diyorlar.

Şimdi lütfedip de şunu bize izah buyurun ki, İslâm'da kanun koymanın ölçüsü nedir ve bunun çeşitleri varsa nelerdir? Ve yine şunu da izah buyurmanız rica olunur ki, Hü­lefanın ferdî ve müşavereli hükümlerinin ve yine fa­kihlerinin ve Müctehidler görüşleri ve hükümlerinin kanun olma bakımından vasıfları nedir ve ne derecededir? Bu meyanda eğer Şûra ve İcmâ'ın hakikati üzerinde de bazı aydınlatmalarda bulunulursa çok münasip olacaktır."

 

KANUN YAPMANIN USULÜ

 

İslâmda ibadetler dairesi içinde kanun yapmanın asla yeri yoktur. Ve buraya herhangi bir kanun sığdırıla­maz. Elbette ki, ibadetler hariç, diğer muamelât için mu­ayyen bir hudud içinde kanun yapma imkânı vardır. Ve buraya kanun yapma sığar. Kitap ve Sünnetin sükût ile görüş belirtmeksizin geçtikleri noktalarda ve meselelerde herhangi bir şekilde kanun yapmak mümkündür ve olabi­lir.

İslamda kanun yapmanın esasen şu usul üzerine olması gerekir; İlkönce ibadetlere ait hiç bir noktaya te­mas edilmeyecektir. İbadetler hakkında ne yapılırsa, ne edilirse kararlaştırılmış gibi olması gerekir. Buraya her ne suretle olursa olsun, yeni bir ibadet şekli, uydurulup so­kulamayacaktır. Bunlara ait ne şekilde hükümler konmuş ise o hükümler devam edecektir. Ve kimse bunlardan ayrılmayacaktır. Ne yapılmış ise yapılacak, ne bırakılmış ise bırakılacaktır. Şâri' (Allahu Taalâ ve O'nun Resulü Sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi hususta, elbette ki, muamelât hakkında da sükût ile geçmişse ve nedense bahsetmemişse, bunun üzerinde biz, kendi düşüncemize göre hareket etmekte serbest olduğumuzu anlayabiliriz.

imam Şâtıbî, Kitab El - İ'tisâm'da bu usulü şu şekilde beyan eder:

"İbadetlerin hükmü, âdetlerin hükmünden ayrıdır. Adetlerde kaide şudur ki, her neyin hakkında sükût ile geçilmişse, (yani bir şey söylenmemişse) bunlar üzerinde istendiği gibi düşünülüp çalışılmaya müsaade edilmiştir. Bunun hilâfına, ibadetlerde böyle bir mesele istinbat edi­lemez. Bu mesele Şeriatın aslında mevcud değildi. Nite­kim adetlerin hilâfına ibâdetlerin esası açık hükme ve açık izne tabidir. Şu farkla ki, âdetlerde bizim aklımız doğru yolu tayin edebilir. Fakat ibadetlerde aklın kendi­sine, Allaha yakın olmak yolunun nasıl olduğu malum değildir."

(Cilt: 2, S: 115)

II

MUAMELAT HAKKINDA KANUN YAPMANIN                    DÖRT BÖLÜMÜ

 

a. Tâbir: Şârı'in (kanun koyucunun) bir mesele hak­kın­da açık emrini veya açık nehyini tayin edip bu mesele hakkındaki Nassın menşeini belirtmek.

b. Kıyas: Şârı'in doğrudan doğruya açık hüküm  ver­di­ği hususlara değil de onlara benzer hususları ölçerek hükmün illetini somut hale getirip bu hükmün esası üzerine ikinci bir hüküm meydana çıkarmak. Ve bunların müşterek sebeplerini ortaya koymakla mümasil vak'alarda tatbik eylemek.

c. İstinbat ve içtihad. Şeriatın beyan ettiği geniş öl­çüdeki usulleri cüz'i meselelere ve muamelelere intibak ettirmek. Nass'ları belirtmek, delilleri ortaya koymak ve bunların niçin gerektiklerini bildirmek ve Şârı'in bizim yaşayışımıza ait işleri ne şekilde tanzim etmek istediğini ortaya çıkarmak.

d. Şeriat sahibinin bize hidayet yolu göstermediği ve açık bir hüküm vermediği hususlarda, İslâmın geniş maksat ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak, za­rurî bulunan kanunları koyup bu hususu da tamamlamak.

Bununla beraber bu kanunlar da İslâmın ruhuna ay­kırı olmamalıdır. İslâmın mizacına muhalif bulunmamalı­dır. Nitekim Fakihlere göre ıstılah olarak bunlara Masâlih-i Mürsele veya istihsan ve başka isimler de verilmiştir. Masâlih-i Mür­selenin manası, "Umumî Maslahatlar" de­mektir. Biz muva­fa­katımızla bunları gözönüne alırız. "istihsân" dan da maksat şudur: Bir muamele hakkında zahirî kıyas ile hüküm verilir. Fakat bundan daha ehem­miyetli bir mesele için bu hüküm de­ğişir ve başka bir hü­küm verilebilir. O zaman birinci hükmün yerine, ikinci hükme tabi olmak icabeder. Buna "İstihsan" denir.

III

MASÂLİH-İ MÜRSELE VE İSTİHSAN

 

Kıyas ve istinbat tabiri için fazla detaya, girişmeye ihtiyaç yoktur. Fakat Masalih-i Mürsele ile İstihsan hak­kında biraz malumat vermek yerinde olacaktır. İmam Şatıbî, Kitab El - İ'tisâm'da bu konu üzerine ayrı ve müs­takil bir bölüm yazmıştır. Orada bu hususu güzel bir şe­kilde açıklamıştır. Hiçbir Usul-ü Fıkıh kitabında onun ka­dar bu meseleyi iyi anlatan esere rastlamadım. Bu mevzu hakkında detaylı deliller ileri sürerek ispat ediyor ki, Masâlih-i Mürsel'den maksat, bazılarının anladıkları gibi kanun yapmanın kapısını tamamen açık bırakmak, demek değildir. Belki bunun için üç şart lâzımdır:

Birincisi: yapılacak olan kanunun Öyle yapılması lâ­zımdır ki, Şeriatın maksatlarına tamamen uygun olmalı­dır.

İkincisi: Halkın önüne çıkacak olan bu kanunlar akla uygun olup, herkesin kabul edebileceği bir şekil arz et­melidir.

Üçüncüsü: Bu kanunlar hakikî ihtiyaçları karşılamalı­dır. Yahut da herhangi bir hakikî probleme cevap verecek bir mahiyette olmalıdır.

(Kitab El-İ'tisâm, Cilt: II, S: 110-114)

Sonra "İstihsan" bahsine geçerek, devamla şunları bildiriyor: Zahirî vaziyete göre, herhangi bir delil üzerine mukayese edilerek bir muamele için hususî bir hüküm verilmişse, fakat Fakihin nazarında, bundan daha iyi bir şekil bulunduğu takdirde ve ilk verilen hüküm maslahata muvafık olmazsa, yahut da verilmiş olan hükümde her ne suretle olursa olsun bir noksanlık bulunur ve yahut da karışıklık ortaya çıkma ihtimali varsa, İslâmî noktayı na­zardan bunu bertaraf etmek gerekiyorsa, yahut da veril­miş olan bu hüküm örf ve âdetlerin aksi bulunursa o za­man, bu hüküm bozulup, bunun yerine münasip hüküm vermeye "İstihsan" denir. Her ne suretle olursa olsun "îstihsan" için şu şart vardır ki, zahirî kıyası bırakıp da kıyas hilafı hüküm vermek için, kuvvetli bir şart ve durum olmalıdır ki, makul delillere istinad etmeli ve makul delil­lerle ispat edilmek imkânı mevcut olmalıdır.

(Cilt: II, S: 118 - 119)

IV

ADLİYE KARARLARI İLE DEVLET KANUNLARININ

FARKI

 

Bahsettiğimiz dört bölüme ait, herhangi bir imamın yahut da bir müctehidin ferdî görüşü ve şahsî araştırma­sının neticesi ustalıklı bir görüş ve araştırma neticesi olabilir. Hatta ölçü bakımından ilmî şahsiyetlerin ölçüle­rine göre de uygun bulunabilir. Fakat buna rağmen yine bunlar "kanun" mahiyetinde olamazlar. Çünkü islâm ülkelerinde, kanun yapmak için Erbâb-ı Hall ü Akd'in mü­şaveresi yapıldıktan sonra, ya bunların icmâ'ı (ittifakla) ile yahut da cumhuru ile (çoğunlukla) hüküm vermelidir. Yani tâbir, kıyas, istinbat, içtihat ve yahut da istihsan ve maslahatı mürsele yollarından birini se­çerek bu yoldan yürünürse ancak bir hüküm kanun şekline konabilir. Hülefa-i Raşidin devrinde de kanun vazetmenin usulü de böyle idi.[194]

Biz burada o devre ait bazı misaller ileri süreceğiz. Bu misallerle Hülefa-i Raşidin devrinde karşılaşılan kavmî ve mil­lî meselelerde nasıl kanun vazedilmiş ol­duğu hakkında fikir edinmek mümkün olduğu gibi, o de­virde yine adlî hükümlerle kanunlar arasında ne gibi farklar bulunduğunu anlamak imkânı elde edilebilir.

a. Kur'an-ı Kerimde sadece şarabın haram olduğuna dair hüküm vardır. Bunun için herhangi bir ceza, ve had tayin edilmiş değildir. Nebi Sallallahu aleyhi ve sellemin zamanında da bu hususta yine herhangi bir hususî ceza kararlaştırılmış değildi. Zat-ı Risaletpena­hileri münasip gördükleri şekilde ceza verirlerdi.

Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anhüma zamanında bu ceza için 40 kırbaç karar­laştırıldı. Fakat yine de ,bu iş için usulü dairesinde her­hangi bir kanun yoktu.

Hazret-i Osman Radıyallahu Taalâ anh devrinde şa­rap içenlerden şikâyetler çoğaldı. Hazret-i Osman da Sahabilerin müşavere meclisini topladı ve bu meselenin görüşülmesini talep etti. Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, kısa bir takrir vererek bu işin cezasının 80 kırbaç olduğunu bildirdi. Bu takrir ittifakla kabul edildi. Şûranın ittifakla verdiği bu hüküm ilerisi için kanun mahiyetine girdi ve kanunluk vasfını elde etti. Buna göre, bu kanun "icmâ" ile yapılmış bir kanundur.

(El-İ'tisâm, Cilt: II, Sahife: 101).

b. Hülefa-i Raşidin devrinde şöyle bir kanun dahi va­zedilmiştir. İşçilere bir şey yapmak için verilen malzeme (meselâ elbise dikmek için verilen kumaş veya ziynet eşyası yapmak için verilen altın ve saire) zayi edilirse, işçi bu zararı tazmin etmeli ve bedelini ödemelidir. Bu hüküm de yine Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anhın tak­riri ile kararlaştırılmıştır. Burada bir nokta daha vardır. Olabilir ki, verilmiş olan malzemenin zayi olması husu­sunda işçinin hiçbir kabahati bulunmayabilir. İsçi bilerek de bunu zayi etmiyebilir. Fakat yine de sebebiyet verdiği zararın tazmini için hüküm verilmiş ve bu hüküm kanun mahiyetine girmiştir. Bu hükmün dayandığı sebep de ileride işçilerin, müşterilerden ve işverenlerden aldıkları malzemenin korunmasında lâyıkiyle dikkat ve itina gös­termelerini temin etmek içindir. Çünkü bu hususta mas­lahatı amme böyle bir kanunun varlığını gerektirmektedir. Bu hüküm hususunda da yine icmâ' vardır. (Aynı eser cilt: II, sahife: 102).

c. Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, devrinde bir kaç kişi beraberce bir adamı öldürmüşlerdi. Bunların hepsi de kısasa çarpıldılar. İmam Mâlik ve imam Şafiî Rah­metullah anhüma, bu hükmü kabul ederlerse de yine bu hüküm kanun olma niteliği kazanamamıştır. Çünkü bu bir adlî meselenin çözümlenerek hükme bağlanmış ol­ması idi. Burada Şûranın ne icmâ'ı (ittifak) ne de Cumhurî reyi (çoğunlukla karar) vardı.

(Aynı eser, C: II, S: 107).

d. Kocasından haber alamayan bir kadın, adalet
izin verirse, ikinci bir erkek ile evlenebilir. Kadın ikinci bir erkekle evlendikten sonra, birinci kocası çıkagelirse, o zaman bu kadının vaziyeti ne olacaktır? Birinci kocanın mı karısı olacak, yoksa ikinci kocanın mı?

Bu mesele hakkında Hülefa-i Raşidin muhtelif şekil­lerde çözümler getirerek hüküm vermişlerdir. Fakat bu hükümlerin hiç birisi de "kanun olma" vasfını elde et­memiştir. Nitekim, bu meseleler Şûraya da getirilmiş ol­masına rağmen ne icmâ ile ne de Cumhurî rey ile de bunun hakkında hüküm verilememiştir.

(Aynı eser, Cilt: II, Sahife: 126).

Yukarıda geçen bahislerden şu mesele anlaşılıyor: İs­lâmdaki adlî hükümlerin, İngiliz kanunlarındaki vasıfları yoktur. İngilterede hâkimlerin verdikleri hükümler ve ka­rarlar, emsal için kanun mahiyetini haiz olurlar. Fakat İslâmda Kadı'nın yani Hâkimin verdiği hüküm veya karar icra edilmekle beraber emsal teşkil etmeyip, diğer dava­lar için kanun olma niteliği kazanamazlar, ve diğer hâ­kimler kendi kıyas veya içtihatları üzerine hüküm verebi­lirler. Bu hükümler de yine ve hiçbir suretle kanun olma niteliğini kazanamazlar. Hatta bir hâkim, bir davada ver­diği bir hükme de daimî olarak bağlı kalmayabilir. Başka bir davada da başka bir hüküm verip, kendi birinci verdiği hükmün yanlış olduğunu ortaya koyabilir.

Hülefa-i Raşidin devrinden sonra Şûranın nizamı karma karışık bir hale geldi. O zaman Eimme-i Müctehidin fıkıh hükümlerini tertip etmeğe başladılar. Bunlar da bir nevi, yarım kanun olmak mahiyetine girdi. Bir ülke halkının büyük bir ekseriyeti, bir imamın fıkhına bağlandılar. Başka bir ülkenin halkı da diğer bir imamın fıkhına intisap ettiler. Meselâ, Irak halkı, İmam Ebu Ha­nife Rahmetullahi aleyhin fıkhına, Endülüs halkı da İmam Malik Rahmetullahi aleyhin fıkhına, Mısır ise, İmam Şafiî Rahmetullahi aleyhin fıkhına bağlandıkları gibi... Bu fı­kıhların da umum halkın çoğunluğu tarafından kabul edilmiş olmalarına rağmen yine de kanun olma nitelikleri tam değildir. Bu fıkıhlar, yine de sahih manada kanun olmamışlardır. Her nerede bir kanun yapılmışsa, şu esas üzerine yapılmıştır ki, memleketin hükümeti ve devlet bu kanunu, kanun olarak kabul emiş olmalıdırlar.

 

İCMÂ

 

İcmânın tarifi hakkında ulemanın muhtelif beyanları vardır. İmam Şafiî Rahmetullahi aleyhe göre, İcmâ-deni­len husus; o şeyin, ismidir ki. "Bir mesele veya meseleler hakkında, ehli ilim tamamiyle ittifak etsinler ve bunların arasında herhangi bir ihtilâf olmasın" İbn-i Cerîr Taberî ve Ebu Bekir Er-Razî'nin ıstılahında, ekseriyetin kavline de "İcmâ" denmektedir. İmam Ahmed Rahmetullahı aleyh de bazı meseleler hakkında şu hususu ileri sür­müştür: "Bizim ilmimizde bir kavlin hilafına başka bir kavil yoksa, yani biz bu kavlin hilâfına, başka bir kavil olduğunu bilmiyorsak, burada "icmâ" vardır." De­mek ki adı geçen imam Rahmetullahı aleyhin ıstılahına göre de İcmâ bir kavlin hilâfına başka bir kavlin bulunduğuna dair malûmatın olmamasıdır. Bu hususun en doğrusu İcmâ'nın hüccet oluşudur. Yani, kıyas ve içtihat üzerine yahut da herhangi bir kanun hakkında maslahat icabı ümmetin icmâ'ı olursa, o şeye ittiba edip, onu kabul et­mek icabeder. Fakat ihtilâf şu noktadadır ki, icmâ'nın olduğu ve ispatı icabeder. Yoksa aslında icmâ'nın kendi­sinin hüccet olması zarurî değildir. Hülefa-i Raşidin, dev­rine ait olan hususlarda ve o zamanki devirde, İslâmî nizam, usulü dairesinde yürütüldüğünden, bu nizam, Şûra ve müşavere üzerinde devam ettiriliyordu. Bunun için o zamanki icmâî ve cumhurî (çoğunlukla varılan ne­tice) hükümler malûm ve muteber rivayetlerle sabittir. Fakat ondan sonraki devirlerde, nizamın vaziyeti karı­şınca, şûra (müşavere) usulü de karıştı. Hükümlerin belli olmasına da artık imkân kalmadı. Hakikatte hangi husu­sun icmâ ile ortaya konduğu, hangisinin konmadığı ma­lûm olmadı. Buna göre, Hülefai Raşidin devrinin icmâ'î hükümlerini ilmen reddetmeden, kanunî mahiyette kabul etmek ica­beder. Fakat sonraki devirlerde, herhangi bir kimse, filan mesele hakkında icmâ vardır diye iddiada bulunduğu takdirde, o zaman araştırmacılar ve ilim er­babı bu kimsenin idia­sını reddedebilirler.

Bu şekilde ve bize göre, hangi meselede icmâ olup, hangi meselede icmâ olmadığını belirtmek için, yine İs­lâmî Nizamın ayakta tutulmuş olması zarurîdir.

Umumiyetle şu da meşhurdur: İmam Şafiî Rahmetullahi aleyh ile İmam Ahmed İbn-i Hanbel Rahmetullahı aleyhin, her ikisinin görüşlerine göre esa­sen icmânın olmadığı kanaati vardır. Yahut da herhangi bir imam bunu reddederse, şu demek değildir ki, bütün meselelerin hepsinde de icmâ yoktur. Asıl mesele şûra­dadır ki, herhangi bir mesele üzerinde durulurken, bir kimse ortaya çıkıp da şöyle bir iddiada bulunabilir: Ben bu hususta bir nazariye ortaya atarsam, bunda icmâ var­dır. Ve artık bu mesele söz konusu edilmez. Halbuki, bu iddiada bulunan kimse de bu iddiasını bir delille ispat edememektedir. O zaman, halk böyle bir iddia sahibinin davasını kabul etmez ve edemezler.

İmam Şafiî Rahmetullahi aleyh, kendi telifi olan İcmâ'ül - ilm isimli kitabında bu mesele üzerinde etraflıca durmuş ve bu mevzuya geniş bir yer vermiştir. Ve bu mevzuda şu kıymetli bilgi bulunmaktadır:

"İslâm dünyasının genişlemiş bulunması, İlim ehlinin her tarafa dağılmış olmaları, cemaat nizamının da kar­makarışık hale gelmesinden sonra, ferî ve cüz'î mesele­lere ait hükümlerde, ulemanın akval ve nazariyelerinin neler olduğunu tayin etmek pek zor bir iş olmuştur. Bu­nun içindir ki, ferî meselelerde ve cüziyatta icmâ bulun­duğunu iddia etmek hatadır. Elbette ki, İslâmın usulleri ve erkânı ve büyük meselelerde icmâ olduğunu kabul etmek icabeder. Meselâ namazın beş vakit olduğu yahut da orucun Ölçüleri ve saire gibi..."

Bu hususu İmam İbn-i Teymiye Rahmetullahi aleyh şu şekilde izah eder:

"İcmâ'nın manası şudur: Herhangi bir hüküm hak­kında bütün İslâm ülemasının ittifak etmesidir. Ve İslâm ülemasının ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hüküm veya meselede icmâ bulunduğu sabit olunca, artık kim­senin bu hükmü tekrar ele almak hakkı olmaz. Nitekim bütün ümmet hiçbir zaman adalet üzerine ittifak etmezler. Fakat bir çok meselelerde öyle vaziyet olur ki, bazı kim­seler bazı mevzularda icmâ bulunduğunu zannederler. Halbuki aslında bu meselelerde icmâ yoktur. Hatta çok vakit böyle meselelerde ikinci kavli muteber saymak icabeder."

(Fetava, li - ibn-i Teymiye, Cilt: 1, Sahife: 406). Yuka­rıda ele alman mevzudan şu husus iyice anlaşılır: Her­hangi bir meselede Nass-ı Şer'î ile tabir, kıyas, istinbat yahut da herhangi bir tedbir ve maslahata binaen ehl-i hall ü akd'in icmâ'ı veya ekseriyetin (çoğunluğu) hükmü bulunursa o zaman o mesele hüccet olacak ve kanunluk olma niteliği taşıyacaktır. Bütün islâm dünyasının Ehl-i Hall ü Akd'i böyle bir hüküm verirlerse, o zaman bütün islâm dünyası için bu hüküm kanunî bir nitelik taşıyacak­tır. Yoksa herhangi bir islâm ülkesinin Ehl-i hall ü akd'i böyle bir hüküm verirse, bu hüküm de ancak, o Ehl-i Hal ve akd'in bulunduğu ülke için kanun mahiyetinde buluna­caktır.

 

V

İSLAM NİZAMINA GÖRE İHTİLAFLI İŞLERiN HALLEDİLMESİNDE SAHİH USUL

 

Soru: Kur'an-ı Kerimde şu şekilde bir hidayet beyan edilmiştir:

"Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allaha itaat edin, Resule de itaat edin, kendinizden olan ülülemre de. Bir şeyde ihtilâfa düşerseniz ve eğer siz Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunu Allaha ve O'nun Resu­lüne havale edin. Bu en iyi ve en güzel tevildir."

(En – Nisa: 59).

Bu âyet-i kerimenin tefsiri hakkında Zat-ı Faziletme abları (Mevlânâ Mevdûdî) Tefhim - ül - Kur'an'da şöyle beyan buyurmuştur:

Bahis mevzuu olan bu âyet-i kerimenin alâkadar ol­duğu meselelerde müstakil ve kat'î usul ile şu noktayı gözönüne almak icabeder. İslâmî nizam'da (rejimde) Allahın hükmü ve Resulün usulü, temel kanun ve son mesned özelliğine sahiptir. Müslümanlar arasında, yahut da müslümanlarla müslüman devlet ve hükümet arasında ihtilaflı bir mesele baş gösterince, bu ihtilâfı halletmek için Kur'an ve Sünnete baş vurulacaktır. Bundan elde edilen ne tice ne olursa olsun herkes tarafından kabul edilip herkes bu neticeye teslim olacaktır. Bu şekilde de bütün yaşayış meselelerinde, Allahın Kitabı ve Allah Re­sulünün Sünneti son mesned ve merci olup son söz ola­rak kabul edilmesi ve bunların ahkâmına baş eğmek İs­lâmî rejimin lâzım gelen hususiyetlerindendir ki, bu ni­zamı kâfirane yaşayış nizamlarından ayırır.

Zat-ı Faziletlerinin açıklamalarından şu nokta kesin olarak anlaşılır. Bütün ihtilaflı meselelerde son kararı verecek merci, Allah ve O'nun Resulünün hükümleridir. Bu meyanda şöyle karışık bir durumla karşılaşabiliriz: Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin hayatlarında elbette ki, bu İş mümkün idi. O" zaman, herhangi bir ihtilâf ortaya çıkınca, Resulü Ekrem Sallalahu aleyhi ve sellemin mü­barek huzurlarına aksettirilir ve ihtilâf halledilirdi. Fakat mademki Zatı Risaletpenahileri Sallallahu aleyhi ve sellem bizim aramızda bulunmamaktadır. Ve sadece O'nun tâlimi bizim önümüzde duruyor. Ne zaman İslamda bir hükmün tabiri meselesiyle karşılaşırsak, İslâm niza­mına göre, bir şahıs, idare veya kurulun bu gibi işleri çözmeye yetki sahibi olması icabeder ki, bu hususta Şe­riatın ortaya koyacağı hükmü gözönüne alarak, işi hallet­sin veya etsinler. Ümit ederiz ki, Zatı Faziletleri (Mevlânâ Mevdûdî) bu noktada bizi aydınlatırlar ve bizi minnettar kılarlar.

 


CEVAP:

KUR'AN-I KERİMİN USÛLE AİT HİDAYETLERİ

 

Karışıklık olduğu bahsedilen bu soruya cevap vere­bil­mek için, Kur'an, Sünnet, Sahâbi devrinin teamülü, umumî akıl ve dünyanın belli başlı çalışma sistemlerini hep bir araya toplarsak, bize yardımcı olacaklardır. Bun­ların hepsinin başında Kur'ana bakalım. Mukaddes kita­bımızda bu hususta usule ait üç hidâyet vardır. Birincisi:

"Bilmiyorsanız; zikir ehline (bilen kimselere) soru­nuz."

(Nahl: 12; Enbiya: 7.

Bu ayet-i kerimede "Ehlü'z - zikr" kelimesinin çok manalı bir ıstılah olduğunu gözönüne almak gerekir. "Zikr" kelimesi Kur'an ıstılahında hususî bir şekil arz eden bir ders için kullanılmıştır ki, bu dersi Allah ve O'nun Resulu, Ümmete öğretmişlerdir. "Ehlü'z-zikr" o cemaat yahut da o halk topluluğuna denir ki, bu dersi gerçek olarak talim etmiş ve öğrenmişlerdir. Burada sadece "bilgi: ilim" (Know ledge) kasd edilmemiştir. Belki böyle denmekle burada Kitap ve Sünnetin bilgi ve ilmine deği­nilen bir nokta kasd edilmiştir. Buna göre âyet-i kerime şu şekilde anlaşılmış olur ki, muaşeret ve toplumsal husus­larda merci olan makamı o kimseler işgal edebilir ki, bunlar Kitab-ı ilâhî bilgisine sahip ve onun usullerine de vâkıf bulunurlar. Bunlar, Resulü Ekremin öğrettiği gibi Tâlimi İlâhiyi kavramışlardır.

İkincisi:

"Kendilerine, korkulu veya emniyetli bir mesele vuku bulursa, bunu yayarlar. Eğer bunu Resule ve kendilerin­den olan Ülülemre bıraksalardı herhalde bunlar mesele­nin hakikatini meydana çıkarır ve işin iç yüzünü onlara Öğretirlerdi."

(Nisa, 83).

Buradan anlaşılıyor ki, muaşereti ve sosyal işlerde karşılaşılan mühim meselelerde ister emniyetli işler ol­sun, isterse korkulu ve endişeyi gerektiren meseleler veya harbe ait hususlar olsun, yahut da endişeyi gerek­tirmeyen veya üzerinde düşünülen hususlar olsun — müslümanlar için Allahın Resulü ve O ulvi Resulden son­raki devirlerde müslümanlar arasından çıkmış bulunan ülülemr (buyruk sahibi idareciler gibi) merci olarak karar­laştırılmıştır.

Ülülemr mevkiinde olanlar "istinbat" etmek salâhi­yetine sahiptir denmektedir. Yani karşılaşılan muamele­lerde bunlar, hakikati ortaya koyabilirler. Allahın Kitabı ve O'nun muazzez Resulünün gösterdikleri yollardan, bunun ne olacağını meydana çıkarırlar. Bu âyet-i kerimede sos­yal ve muaşeret işlerinde, ehemmiyetine göre genellikle Ehlü'z-zikir yerine "ülülemr" merci olarak Kararlaştırıldı­ğından, ülülemrin de Ehlü'z-zikirden bu işi daha iyi halle­deceklerine delil olur. Fakat ülülemr de, hususiyet itiba­riyle yine kendileri Ehlü'z-zikir'dendirler. Nitekim, bunlar da karşılaştıkları muameleleri Allahın Kitabı ve O'nun Resulünün kavli ve hidayetleriyle hallederler. Ümmetin çözülemiyen işlerini bu iki mesnedin ışığa altında sahih görüş ile karara bağlarlar.

 

Üçüncüsü:

"Onların isleri, aralarında müşavere iledir."

(Şûra: 38).

Bu âyet-i kerimede de müslümanların işlerinin çözü­münün faslının son şeklinin ne olacağı bildirilmiştir.

Bu üç usulü bir araya toplayınca görürüz ki, bütün ihtilaflı işler hep:

"Bunları Allah'a ve O'nun Resulüne bırakınız."

Mefhumunun menşeine bağlanmıştır. Bilfiil bu husu­sun gözönünde tutulması emredilmiştir. Halk karşılaştığı meseleleri Ehl'üz-zikre havale edecektir. Onlar da bu meseleleri Hak Taalânın ve O'nun Resulünün hükümle­rine göre karara bağlayacaklardır. Memleket ve toplum­sal işler ve daha ehemmiyetli meselelere gelince bunları da ülülemr'in karşısına getirecekler ve birbirleriyle müşa­verede bulunarak Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah ile hak ve hakikati ortaya koyacaklar ve karara bağlayacak­lardır.

 

DEVR-İ SAADET-İ NEBEVİ'DE İHTİLAFLARIN                               HALLEDİLME USULÜ

 

Şimdi, Devr-i Saadet-i Nebevî'de Sallallahu aleyhi ve sellem ve Zat-ı Risaletpenahîlerinden sonraki Hüle­fa-i Ra­şi­din zamanında ihtilâfların nasıl halledildiğini tetkik edebiliriz. Zat-ı Saadetlerinin hayatlarında, karşılaşılan işler doğrudan doğruya Zat-ı Risaletpe­na­­hilerine intikal ettirildi. Bildirildiğine göre, Allahın hükmü ve O'nun Re­sulünün kararı, ihtilaflarının halledimesinin mesnedi idi. Buna göre Zat-ı Saa­deteri kendileri, ihtilafları halleder­lerdi. Fakat burada başka bir mesele de vardır ki, o de­virde, İslâm ülkeleri bir hayli genişlemişti. İslâm çok geniş beldelere yayılmıştı. Bu ülkelerin muhtelif yerlerinde bir hayli işler ve meselelerle karşılaşılırdı. Bunların hepsini, doğrudan doğruya Zat-ı Saadetlerinin huzuru mübarekle­rine intikal ettirmenin maddeten ve bilfiil imkânı yoktu. Maddî ve fiilî olarak da Zat-ı Risalet­penahî­le­rinin bu ka­dar işle meşgul olmaları da mümkün değildi.

Bunun için, memleketin muhtelif yerlerine Zat-ı Risalet­penahileri tarafından muallimler gönderilmiş, hal­kın işlerini öğretmek için memurlar tayin edilmişti. Bu zevat da halka dini öğretirler ve onlara karşılaşacakları meseleleri ne şekilde halledeceklerini öğretirlerdi. Bun­dan başka her ülkede, her vilâyette, emîr, âmil, kadı (hâ­kim) ler de tâyin edilmişlerdi. Bunlar da kendilerinin hangi çerçevede nasıl çalışacaklarını bilen kimselerdi. Bundan dolayı, sahih usul ile meseleleri hallederlerdi. Bu zevat;

"Bunu Allah'a ve O'nun Resulüne havale ediniz..." âyet-i kerimesinin ışığı altında işleri mükemmel olarak çözümünü gözönüne alırlardı.

Bu usulü, Zat-ı Risaletpenahileri Sallallahu aleyhi ve sellemin kendileri beğenmişlerdir. Zikredeceğimiz şu hadis-i şerifte Zat-ı Saadetleri, ihtilafların ne şekilde hal­ledileceğini ve meselelerin nasıl karara bağlanacağını açıklamışlardır.

"Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Muâz Radıyallahu Taalâ anh'ı Yemen'e âmil: vali tayin ettikleri zaman, buyurdular ki:

— Ey Muâz! işleri nasıl çözecek ve karara bağlaya­­cak­sın?

— Allahın Kitabına göre, Ya Resulallah.

— Ya, Allahın kitabında buna göre bir hüküm ol­mazsa? O zaman ne yaparsın?

— Böyle bir durumda, Sünnet-i Resulullah'a göre ka­rar veririm.

— Ya, Sünnet-i Resulullahta da buna ait bir hüküm bulamazsan?

— O zaman, kendi reyime göre içtihat ederim. Alla­hın Re­sulü, şöyle buyurdular:

— Hamd olsun O Allaha ki kendi Resulünün seçtiği konseyi muvaffak kılmıştır.[195]

Zat-ı Risaletpenahîlerî, devr-i saadeti nebeviye­lerin­de, mü­şavere nizamını gözönünde bulun­dururlardı, Hak Taalâ tarafından vahy gelmemiş bulunan hususlarda müşavere ederlerdi. Müşavere ettikleri zevat da Ehl'ür - rey ve değerli kimselerdi.

Müşaverelerin en parlak misallerinden bir tanesini burada kaydedelim; Zat-ı Risaletpenahilerî Sallallahu aleyhi ve sellem, halkın namaza toplanması için ne ya­pılacağı hakkında müşaverede bulundular. Bu görüşme neticesinde de bildiğimiz "Ezan" takarrür etti. Zat-ı Risalepenahîleri de böyle olmasına karar verdiler.

 

HÜLEFA-Î RAŞİDİNİN TEAMÜLÜ

 

Hülefa-i Raşidinin devrinde de aşağı yukarı Zat-ı Sa­adetlerinin devri mübareklerindeki usul devam ede­geldî. Şu farkla ki, devri saadette, Zat-ı Risalet­pe­nahilerinin kendileri vardı, Hülefa-i Raşidin devrinde ise bulunmu­yorlardı. Devri Saadette, son merci Zat-ı Saadetlerinin kendileri idi. Hülefa-i Raşidin devrinde ise, Zat-ı Saadet­lerinin şahsen kendileri değil de, O'na ait rivayetler idi. Sünnet dediğimiz bu rivayetler, halkın arasında yayılmış ve halk tarafından ezberlenmiş ve muhafaza edilegel­miş­ti.

Bu devirde üç ayrı idare vardı. Bu üç makam, işlerin çözümü hususunda meseleleri karara bağlarken yine;

"Bunları Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz..." hükmü celilini gözönünde bulundururlardı.

Şimdi bu üç makamı sırasiyle gözden geçirelim:

1. Genel olarak ehl-i ilim. Bunlar umumiyetle Allahın kitabını bilen kimselerdi. Esasen bu zevatın çoğu ve he­men hemen hepsi de Zat-ı Saadetlerinin huzurunda ye­tişmiş, O'nun maiyetinde bulunarak kendisinden ilim öğ­renmiş, çok defalar Zat-ı Saadetlerinin işleri nasıl hallet­tiklerine şahit olmuş kimselerdi. Bu zevat sadece halkın işleri hakkında fetvâ verip, işleri karara bağlamakla kal­mazlardı. Hattâ Hülefa-i Raşidinin kendileri de karşılaş­tıkları bir hayli meseleleri bu kimselere aksettirirler ve bu meseleleri ve işleri nasıl halletmek gerektiği hususunda, bu zümrenin görüş ve fikirlerine müracaat ederlerdi. Aynı zamanda Hülefâ bu zevatın kendilerinden, acaba Zat-ı Saadetlerinin, böyle bir işle karşılaşıp karşılaşmadıkla­rına ve karşılaşmış oldukları takdirde, meseleyi ne şe­kilde hallettikleri hakkında malumatları olup olmadığını da sormuşlardır. Çok defalar şöyle bir durumun görül­düğü vakidir ki, zamanın halifesinin bir mesele hakkında bilgisi olmamış, fakat bu zevatın o mesele hakkında bil­gileri olduğu görülmüştür. Hatta bazan, zamanın halifesi bir mesele hakkında karar verdikten sonra anlaşılmıştır ki, Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem, bu mesele hakkında başka türlü karar vermişlerdir. O zaman Halife kararını değiştirmiştir.

Ehl-i ilmin varlığının faydası sadece, halkın fert fert işlerini halletmeleri veya Ülülemrin meselelerini çözmeleri değildi. Belki bundan başka bir faydaları da, bunların, herhangi bir adalet makamının ve devletin veya herhangi bir Şûra Meclisinin yahut da herhangi bir buna benzer kurulun, — Ki­ta­bullaha ve Sünneti Resulullaha muhalif olarak — verebilecekleri ihtimal dahilinde bulunan hü­kümlere mâni olmalarıydı. Onların sağlam ve umumî görüşleri, İslâm nizamının dayanağı idi. Herhangi bir yanlış hükmü geri çevirir ve bunun doğrusunun ne oldu­ğunu ortaya koyarlardı. Sahih nizamın, yürümesini ga­ranti ederlerdi. Onlar herhangi bir meselede ittifak ettiler miydi, demek olurdu ki, bu meselede din doğru yolu göstermiştir. Bu yoldan başka bir yol ile bu meselenin çözülmesine imkân olmadığı anlaşılırdı. Onların reylerin­deki ihtilâftan da şu netice anlaşılırdı ki, bir meselenin çözümünde, iki veya ikiden çok yol takip etmek müm­kün­dür. Çünkü olabilirdi ki, bir defa böyle halledilmiş di­ğer bir defa da şöyle halledilmiştir. Hal şekli ne olursa olsun, fakat neticenin aslında bir olması icabeder.

Onların varlığının sayesinde, Ümmet arasında her­hangi bir şekilde bid'atin yayılması ve bu bid'atlerin de halk tarafından kabul edilmesi asla mümkün değildi. Ni­tekim her tarafta böyle bir cereyanı önleyecek dini çok iyi anlayan zevat var­d­­ı.

 

2. KAZA (DURUŞMA) YANİ ADLİYE İŞLERİ.

 

Bu hususta tam bir aydınlıkla Halife Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, Kadı (Hâkim) Şureyh'e şöyle bir talimat yazıp göndermişti:

"Allahın Kitabına göre hüküm ver. (Duruşma yap). Allahın Kitabında buna dair bir hüküm bulamadığın tak­dirde, o zaman Resulullah Sallallahıı aleyhi ve sellemin Sünnetine göre hükümde bulun. Ne Allahın Kitabında ne de Resu­lul­la­hın Sünnetinde o mevzuda bir hüküm bula­mazsan, o zaman sâlih kimselerin içtihatlarına uygun bir şekilde hüküm vere­cek­sin. Ve eğer ne Allahın Kitabında ve ne Resulullahın Sünnetinde ve ne de Sâlih kimselerin hükümlerinde bir şey olmazsa, sen istersen bu işin üze­rinde çabukluk göster. İstersen geciktir ve düşün. Bana kalırsa, geciktirip düşünürsen se­nin için daha hayırlı ola­caktır, zannındayım.[196]

Bu hususta yine Hazret-i Abdullah ibn-i Mes'ud'dan şöyle bir rivayet vardır:

"Biz Öyle bir devir geçirdik ki, bu devirde ne duruşma yapmak ihtiyacında bulunduk. Ne de duruşma yapacak vaziyette idik. Yani (Devr-i Saadet-i Nebevi) den sonra Allahu Taalâ azze ve cell, bizi gördüğünüz vaziyete dü­şürdü. Sizden her kim duruşulacak ve halledilecek bir mesele ile karşılaşırsa, bundan böyle Allahın Kitabına göre duruşma yapıp halletmesi lâzımdır. Eğer Allahın Kitabında bulunmayan bir mesele karşısına çıkarsa, o zaman, Allah'ın Nebisi Sallallahu aleyhi ve sellemin nasıl duruşma yapıp işi hallettiği gibi, duruşma yapıp işi halle­decektir. Yok eğer bir mesele ile karşılaşırsa ki, bu İş hakkında ne Allah'ın Kitabında bir hüküm bulunup ne de Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem, bunun hakkında bir karar vermişse, o zaman, sâlihlerin ne şekilde duruşma yapıp karar verdiklerine bakacak ve o şekilde karar vere­cektir. Yok eğer. karşılaştığı mesele hakkında ne Allahın Kitabının, ne Nebi Sallallahu aleyhi ve sellemin ne de sâlihlerin bu hususta bir duruşmada bulunup karar ver­dikleri olmazsa, o zaman kendî reyi gereğince ictihad edecektir. Ben korkuyorum, ben korkuyorum da denmiyecektir. Çünkü helâl de bellidir. Haram da bellidir. Bunların ikisinin arasında şüpheli işler vardır ki, bunlar hakkında da kalbinin huzuru ile şüphesini gidermeye bakacaktır."

(En-Nesâ'î, Kitabü Adab ül - Kuzât).

O zamanki adliye sadece halkın birbirleri arasındaki ihtilâflı işleri halletmekle kalmazdı. Aynı zamanda icraî organ (yürütme: Exucutive) nın aleyhine de halk dava açar ve bakmasını isterdi. Halkın bu husustaki davalarını da görürdü. Adliye karşısına çıkmaktan kimse istisna edilemezdi. Ne bir hükümdar, ne vali, adalet makamının karşısına çıkmaktan imtina eyleyebilirdi. Hattâ ne de za­manın halifesi, adalet huzuruna gitmemezlik edebilirdi. Adalet ancak Hak Taalânın emri ve O'nun Resulünün getirdiği kanun ile işleri çözerek karara bağlardı. Halifenin aleyhine bile karar verirdi. O'nun işine hiç kimse karışa­mazdı.

3. Ülül-emr. yani Halife ve onun Şûra Meclisi, son yetki sahibi idare veya kuruldu ki, Kur'anın hidayeti ışığı altında. müşavere ederek, memleketin içtimaî ve muhtelif muaeşrete ilişkin işlerinin hallini, üzerine almıştı. Karşıla­şılan meseleleri Allahın Kitabı ve Resulün Sünnetinin hükümlerine uygun şekilde ele alırdı. Bu mesele hak­kında acaba Allahın Kitabında ne gibi bir hüküm vardır diye araştırırdı. Sünnet bu hususta ne gibi bir muamele görmüştür diye araştırmalar yapardı. Bu iki kaynakta bulunmazsa, o zaman, din usulünün ruhunu muhafaza etmek şartiyle müslümanların meselelerini gözönünde bulundurarak, "akrebün ile's - sevâb": doğruluğa en ya­kın bir şekilde neticeye bağlardı.

Bu kurul, işleri daha ziyade, hadiselere, İslâmî riva­yetlere, fıkha ve diğer İslâmî istinadlı kaynaklara göre, yürütürdü. İşlerin çözümünü, sahabilerden — ki, bunların çoğu işlerinin halledildiği zaman huzuru saadette bulunu­yorlardı — nakledilegelen rivayetlerin neticelerine göre hall ederlerdi.

Bu idare veya kurulun vaziyeti incelendiği zaman gö­rülecektir ki, küllî kaidelerde ve ana hükümlerde tam bir önemle ilk önce Allahın Kitabı gözönünde bulundurul­muş, Allahın Kitabında bulunmayan hükümler hakkında da Allah Resulünün Sünnetine başvurulmuştur. Fakat ne zaman bu ikisinden birinde aranılan hüküm bulunmuşsa, o mesele bu iki hidayet kaynağının nuru altında halledil­miştir. Bütün bir Hülefa-i Raşidin devrinde bu nokta gözönünde tutulmuştur. Bu usulün aksi olarak tek vak'aya rastlamak mümkün değildir.

Fiiliyatta memleketin işlerinin yürütülmesi ve hükme bağlanması yine bu ülülemrin elinde olmakla beraber, hakikatte ise, bu icra heyetinin değil de hakiki ve kanunî hüküm yine Kur'an ile Sünnetindir. Müslümanlar içtimaî hususlarda ve muaşereti durumlarda, ülülemre itaat et­melerinin sebebi de bu ülülemrin işleri Allahın Kitabına ve Sünnete göre yürütmelerinden ileri gelmektedir. Ülülemir hiçbir şekilde Allahın Kitabının ve Allah Resulünün hudu­dunu aşmak salâhiyetinde değildir. Hattâ bu müessese­nin Kur'an nassının aksine bir kanun ortaya çıkarması, yahut da bir hüküm vermesi kimsenin aklından bile geç­mez. Nitekim Zat-ı Saadetlerinin devri Saadetlerinden sonra da kimse bunu aklının köşesinden dahi geçirmedi. Zat-ı Saadetleri emir sahibi sıfatında bulunuyorlardı, şimdi biz de emir sahibi olmak sıfatını taşıyoruz. Bu iti­barla ve bu sıfata haiz olduğumuz için:

"Zat-ı Saadetlerinin hükümet başında bulundukları devirde, verdikleri hüküm ve koydukları usule bizim bağlı bulunmamız lâzım değildir ve O'nun verdiği hükümler gibi, hüküm vermiyebiliriz."

Türünde herhangi bir değerlendirme ve uygulama asla duyulmuş ve görülmüş değildir.

Zat-ı Saadetlerinin ebedî âleme teşriflerinden sonra hilâfet idaresinin işi ele alması. Birinci Halifenin şu hut­beyi okumasiyle başlar:

Allaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edeceksiniz. Ne zaman ben Allaha ve O'­nun Resulüne karşı isyan yolunu tutarsam siz de bana itaat edecek değilsiniz.

Bu ilân ile bu mesele açıktan açığa anlatılmış oluyor ki, iş başında bulunan halifenin de iş başında bulunması yine kayda ve şarta tâbi idi. Başıboş değildi. Halife, Al­laha ve Resulüne itaat ettiği müddetçe, ümmet de hali­feye itaat edecektir. Başka bir değişle ümmetin halifeye itaat etmesinin şartı şudur ki, bu halife Allah ve O'nun Resulünün hükümlerine bağlı bulunmalıdır. Bu şart orta­dan kalktığı zaman, ümmetin halifeye itaat etme farzı da kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Ümmet için itaat de­nilen bir farz kalmaz.

 

UMUMÎ AKLIN GEREĞİ:

 

İncelediğimiz bu mevzulardan sonra, şimdi de umu-mî aklın gereği konusunda duracağız. Kur'an-ı Kerimde bahsi geçen âyet-i kerimenin menşei nedir? Ve fiilî olarak neyi gerektirir? Bu âyet-i kerime, müslümanların bütün içtimaî ve sosyal muaşeret işlerini tertip ederek, üç itaati farz kılmıştır. Birinci derecedeki itaat elbette ki, Allah'adır. Sonra sırasiyle O'nun Resulüne ve sonrada Müslüman­la­rın kendilerinden olan ülülemre'dir. Müslü­manlarla kendi ülülemr'Ieri arasında çıkacak ihtilâflarda da Allah ve Resul'e müracaat edilecektir. Bu hükümden şu husus anlaşılıyor ki, içtimaî işlerde esâs itaat Allah'a sonra Resul'e olması farzdır. Ülülemr'e itaat etmek ise, Allah ve Resul'e itaat etmeye tabidir. İhtilaf sadece, halk arasında çıkmaz. Halk ile ülülemr arasında da çıkabilir. Bütün ihtilafları halledecek son merci de yalnız ülülemr değildir. Belki Allah ve O'nun Resulüdür. Allahın ve O'­nun Resulünün hükümlerine hem halk boyun eğip teslim olacak, hem de ülülemr boyun eğecek ve teslim olacak­tır.

Şimdi ilk önce, şu soru ortaya çıkar ki, Allah'a ve Re­sul'e müracaat etmekten maksat nedir? Ne şekilde Al­lah'a ve Resule müracaat edilecektir? Şurası da elbette açıktır, "Allah'a müracaat edilecek" cümlesindeki mana, insanın kendisinin Allahın huzuruna çıkıp, ihtilaflı dava­sını Allahın nezdinde beyan etmesi ve hüküm vermesini istemek değildir. Belki burada "Allaha müracaat edilsin" cümlesinden anlaşılan mana Allah'ın kitabına müracaat etmektir. Bu Kitabın ahkâmına bakılacak, ihtilaflı mesele bu kitabın hükmüne göre halledilecektir. Aynı şekilde "Resul'e de müracaat edilecek" cümlesinden de doğru­dan doğruya Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellemin kendisine müracaat edilmesi değildir. Evet bir müddet için bu şekil düşünülebilirdi. Fakat Resul artık Müslüman­ların arasında olmayınca, bu iş, olsa olsa an­cak Zat-ı Risaletpenahilerinin tâlim, akvâl ve ef'âli ile, bize göstermiş bulunduğu hidayet yollarına müracaat etmektir. Esasen Resulün kendisine bizzat müracaat edilmesi, Saadet Devrinde de her zaman için amelen imkânsızdı. Te­bük'ten Bahreyn'e kadar olan geniş bir İslâmî ülkenin içinde yaşayan, her şahıs herhangi bir ihtilâf mevzuunu Resule aksettirmesine imkân bula­mazdı. O devirde dahi, "Resul'e müracaat edilecek" mefhumu, Resulün Sünnetine müracaat edilmesi de­mekti. O'nun hükümlerini gözönüne almak idi.

Bundan sonra ikinci bir sual de ortaya çıkar. İhtilâflı meselelerde Allah'ın Kitabı ve Resulullahın Sünneti ile meseleler nasıl halledilecektir? Bunun usulü nedir? İşin zahirî şekli ile, bu hususta hüküm verecek olanlar, yine insanlardır. Elbette Kitabullahın yahut da Sünnet-i Resu­lün, konuşan dili yoktur. Fakat bu Kitabı ve Sünneti, hiç olmazsa iyi bilen insanlar, yani âlim kimseler vardır. Bu gibi insanlar, Kitabın ve Sünnetin ahkâmını gözönünde bulundurarak, iki tarafın arasında hüküm verip meseleyi de karara bağlarlar. İhtilaflı bulunan bu iki tarafın, hiç birisinden olmayan, tamamen tarafsız, üçüncü bir şahıs, veya heyet (kurul) ortada bulunur ki, işleri halletsin.

Bazı ihtilaflı meseleler olur ki, bunları bilgi sahibi her­kes halledebilir. Bir kısım meseleler de vardır ki, bunların halledilmesinde bir adalet kuruluna ihtiyaç olur. Diğer bir kısım meseleleri de ülülemirden başka kimse hallede­mez. Fakat ihtilaflı meselelerin çeşidi ne olursa olsun, yine asıl menşe ve kaynak Allah'ın Kitabı ile Resulullahın Sünneti olacaktır.

İşte âyet-i kerimede bahsedilen urnumî aklın yardımı da bu meselededir. Her bilgi sahibi, âyetin manaları üze­rinde düşünebilir. Ancak, âyetler üzerinde düşünürken, herhangi bir surette âyetin işaret ettiği mananın hilâfına dolambaçlı yollara gitmemelidir.

Şimdi şu nazariyeye baktığımız zaman görüyoruz ki, dünyanın her tarafındaki bilinen usul, bu âyet-i kerimenin ileri sürdüğü usulden başka bir usul değildir. Her yerde aklın yardımına ihtiyaç vardır. Bugün, dünyada artık "Kanun idaresi": (Rule of Law) diye bir idare tanınmak­tadır. Şunu da söylemek icap eder ki, dünyada adaletin kaim kılınması için ancak kanunun her şeyden üstün olduğunu hesaplamak gerekir. Kanun karşısında, büyük, küçük herkes aynı olmalıdır. Alelade halktan bir fertle, iktidar başında bulunan ve hattâ iktidarı elinde bulundu­ran hükümetin kendisinin bile kanun karşısında eşit ol­maları icabeder. Kanun, ister bir parlamento tarafından, isterse bir kurul tarafından yapılmış olsun, her ne şekilde yapılırsa yapılsın, bu yapılan şey kanundur. Bunu yapan parlamento veya kurulun kendisi de kanun karşısında boyun eğmelidir. Kanun hâkimiyeti, her nerede gerçekten mevcut ise, orada aşağıda sayacağımız dört hususun bulunması zarureti vardır:

1.      Kanuna hürmet eden bir camiada hakikî idare ka­nunla kaim olur, indî veya keyfî olmaz.

2.      Böyle bir camiada, halkın çoğunluğu kanunu bil­meli ve kanunun yürümesi için yardımcı olmalıdır. Bu kanunların ilmin aydınlığı altında garantiye bağlanmalıdır ki, ne camia bunu ortadan kaldırabilsin ne de herhangi bir siyasî iktidar bunu ortadan kaldırmaya cesaret etsin.

3.      Tam manasiyle tarafsız bir adliye teşkilâtı da bu­lun­malıdır ki, halk ile hükümet arasında çıkacak olan ihtilafları kanuna göre temiz ve doğru olarak halletsin.

4.      Bunların hepsinden daha da kudretli bir makam bulunmalıdır ki, içtimaî hususlarda karşılaşılan bütün meseleleri ve muameleleri halletmekyetkisine sahip olup, hallettiği meselelerde, verdiği hükümler kanun vasfını taşısın ve kanun hükmünde olsun.

Bu gerçekleri gözönüne alıp da düşündüğümüz za­man, anlaşılacaktır ki, Kur'an-ı Kerimde söz konusu olan âyet-i kerimede, İslâm camiasının ne şekilde idare edile­ceğinin esasa ait ana plânı çizilmiştir. Böyle bir sistemin yürümesi de yukarıda bahsettiğimiz dört noktaya dayan­maktadır. Ancak şu fark vardır ki, İslâm kanunları, dün­yadaki bütün kanunların üstündedir. Çünkü orada, Allah ve Resulünün kanunu en yüksek kanun olarak bildirilmiş ve herkesin de bu kanunlar karşısında boyun eğmesi kararlaştırıldığı gibi, herkesin de bu kanunların karşı­sında eşit olduğu hükmü verilmiştir. Bu kanuna muhatap olan kimseler, bu kanuna tam manasiyle kalben, gönül ile, iman edip inanmış kimselerdir. Şimdi bu kanunun icaplarının tam olarak yerine gelmesi için de camianın arasında çok sayıda Ehlüz-zikr'in bulunması gerektir. Bu seçkin zümrede, toplumsal, sosyal ilişkiler ve yaşayış işlerinde halka her hususta yardımcı olurlar ve bunun neticesinde de, bu nizam daimî olarak ayakta tutunabilir. Bu iş bir de şunu gerektirir ki, yalnız halkın kendi arala­rında çıkması ihtimali bulunan ihtilafları hal etmek için değil, aynı zamanda halk ile halkı idare etmekte bulunan hâkimler (vali, yöneticisi ve saire) arasında da çıkması muhtemel ihtilafları hallederken kanunun her şeyden üstün olduğu dikkate alınmalıdır. Ülülemr'in kendileri dahi böyle bir idare veya kurulun verdiği kararlara boyun eğ­meli ve kanunun üstün olduğunu kabul etmelidirler. top­lumsal, sosyal ilişkiler ve herhangi bir hususta da bu ka­nunu ancak bu kurul tefsir ve şerh etmeli ve ancak bu kurulun içtihadının neticesinde kanun kullanılabilmelidir.

 



 

BÖLÜM: XI



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Mevlânâ Mevdûdi Sahib muhtelif Anayasa, (düstur) meseleleri üzerinde zaman zaman beyanatta bulunarak bu mevzunun siyasî ve nazarî taraflarını aydınlatmışlar­dır. Bu ilmî faaliyetler, memlekette Anayasa hakkındaki çalışmaların ya­pıldığı sıralarda meydana geldi etti. Bu meyanda bazı meselelerin karışık taraflarım açıklığa kavuşturmak için, Lahor'da adli tahkikatın karşısına çıka­rılmış, şerh edilerek, bazısı beyanat şeklinde bazıları da yazı ile bir kısmı da sual ve cevaplara yol açmıştı. Bu gibi soru ve cevapların sayısı pek çok ise de biz burada bazı mühim meseleler hakkında olanları edenleri bir araya getirdik.

 

(Hazırlayıcı)



 

I. İSLÂMÎ HÜKÜMETİN BİR KAÇ YÖNÜ

 

a. Din dışı (Sekular) Cumhuriyet, Teokrasi ve İslamî hükümet:

İslâm hükümetinin kurulup, örnek icraatı ile, yüksek ce­miyet hayatını kurarak her tarafı aydınlatması bizim idealimizdir. Buna Avrupa ıstılahındaki gibi "Dinî Hükü­met" (Teokrasi: Theocracy) veya Cumhuriyet rejimi hü­kümet (De­mocracy) de diyemiyeceğiz. İslâmî hükûmetin bu iki devlet şeklinden tamamen ayrı bir rejimi, ayrı bir siyaseti ve ayrı bir medeniyeti vardır. Bugün Avrupa ter­biyesi görmüş, zihinleri tesir altında bulunan zümreler kendi düşüncelerinde "İslâmî Hükümet" mefhumundan Avrupa modeli bir rejim şekli an­la­maktadırlar. Avrupa ıstılahlarının tatbik edilebileceğini dü­şü­nüyorlar. Bu kim­selerin bu şekilde düşünmelerinin sebebi de geride kal­mış bulunan Avrupa tarihini gözleri önüne getirip, bu tari­hin seyri üzerinde fikir yürütmelerinden ileri geliyor.

Avrupa ıstılahında "dinî hükümet": (Theocracy) iki esas nazariyenin biraraya toplanmasından ibarettir:

1.      Hak Taalânın kanunî hâkimiyeti (Legal Sovereıgnty) lafzının işaret ettiği mefhum,

2.      Papaların ve dinî önderlerin bir zümre olarak ken­dilerini Hak Taalânın mümessili, Hak Taalânın ve­ki­li­ve Hak Taalânın mütercimi yaparak bu hükümette ken­dileri için kanunî ve siyasî vasıflar ve hususiyetler sağla­yıp, amelî ve fiilî olarak işi ele almaları.

Bu iki nazariyenin dışında hakikî bir meseleyi de üçüncü bir unsur olarak zikredebiliriz. Bu mühim unsurda şudur: Hazreti İsâ Aleyhisselâmın İncilinde ahlâkî tâlim­den başka, herhangi bir şekilde kanunî hidâyet bahsi geçmemektedir. Diğer taraftan Sen Pol (Saint Paul) un kurduğu Şeriatte de, Hıristiyanları Tevratın ahkâmından kurtarmış ve Tevrata bağlı kalan Hıristiyanları lanetle­miştir.

Şimdi siz, Hıristiyanlıkta, ibadet, sosyal ilişkiler, mu­ame­lât ve siyasî meselelerle karşılaşırsınız ki, bu hu­susta Hıristiyanlık kanunlarında bu dinin önderleri ve İleri gelenleri tarafından icabettiği zaman uydurulmuş ve or­taya atılmış kanun ve ahkâm bulunuyor. Bu kanunların ve ahkâmın İlahî olmak bakımından hiçbir vasfı yoktur.

İslâma göre böyle bir hükümette, dinî hükümet (the­ocracy) olma vasfı ancak bu hükümet rejiminin, bir bölümü olabilir. Oda, İlâhî hâkimiyet akidesidir. İkinci bölüme gelince, yani dinî önderlerin iktidarı ellerinde bu­lundurmaları meselesi İslâmda kesinlikle yoktur. Üçüncü bölümde ise, Hıristiyanlığın hilâfına, İslâmın Kur'an-ı Ke­riminde, gayet geniş ve herşeyi kapsayıcı bir şekilde ya­şayışın her sahasına tatbik edilebilecek vaziyette, ahkâm ve kanun mecmuası vardır. Bunların şerh ve tefsiri için de Nebî Sallallahu aleyhi ve sel­lemin akval (sözleri) ve ef'ali (eylemleri) hakkında geniş rivayetler elde bulun­maktadır. Bu rivayetlerin de Sahihini, Sahih olmayanın­dan ayırt etmenin ve ayıklamanın şekilleri ve usulleri mevcuttur. Bu iki kaynakta bulunan ve bize ulaşmış olan ne var ne yoksa, Hak Taalâ tarafından (Min canibillah) dır. Bunlardan başka, herhangi bir fakih, imam, velî veya âlimin şu hakkı da yoktur ki, bu kimselerin kavli ve fiilleri (söz­leri ve yaptıkları işleri) İlâhîlik vasfını taşıyıp, niçin ve ne sebeple denmeden kabul edilebilinsin?

İşte bu noktalar gözönünde bulundurulduğu zaman, açık bir şekilde anlaşılacaktır ki, Avrupa ıstılahındaki dinî hükümet: (Theocracy) denilen nesne ile İslâmî hükümetin arasında yerden semâya kadar fark vardır.

Diğer taraftan, Avrupa ıstılahında Cumhuriyet rejimi (Democracy) denilen bir idare tarzı daha yardır. Bu rejim de, iki esas nazariyenin birleşmesinin adıdır.

1.      Halkın kanunî ve siyasî hâkimiyeti. Yani halkın ço­ğun­luğunun yahut da bu halkın veya bu halk çoğun­luğunun seçmiş oldukları vekiller, mebuslar, mümessiller ve sairenin, vasıtasiyle amelen ortada bulunan bir hâkimiyet.

2.      Bu hükümette, devleti kuran ve tanzim eden
halk, serbestçe istedikleri gibi devleti kaldırır veya de ğiş­ti­re­bilirler.

İslâmda ise, bu iki nazariyenin ikincisi gözönündedir. Birinci nazariye İslâmda iki ayrı hususa ayrılır. Birincisi Kanunî hâkimiyetin Allah Taalâya mahsus olduğudur. Burada ahkâm ve kanunlar, (ister bu ahkâm ve kanunlar Kitabullahda bulunsun, isterse Sünneti Resulullah'da olsun) değişmez ve kaldırılamaz. Sabit olarak kanunluk vasıflarını muhafaza ederler.

İkincisi, İslâmda siyasî hâkimiyette, "Hâkimiyet" ye­rine "hilâfet" (Yani hakikî hâkimiyet sahibi bulunan Allah Taalânın vekilliği) ıstılahı vardır. İslâmî hükümetin ülkele­rinde yaşayan bütün müslümanlar, bu hâkimiyeti elle­rinde tutarlar. Yahut da bu hilafeti müslüman halk, itti­fakla yahut da çoğunlukla itimat ettikleri kimselere tem­silci sıfatı ile verirler. Amelî olarak Hilâfeti bir kimsenin veya bir heyetin eline verip, işleri yürütürler.

Bu esasa ait farklar, gözönünde bulundurulunca, gö­rürüz ki, İslâmî hükümete, Avrupa ıstılahında yer alan "Cumhuriyet rejimi" bir hükümet veya (Democracy) de diye­mi­yeceğiz. Böyle söylemek de gerçeğe uygun düş­meyecektir.

 

b. İslâm'da kanun koyma:

Yukarıda bahsedilen mevzudan kendi kendine bu husus da anlaşılacaktır ki, İslâm, öyle bir hükümet reji­mini gerektirir ki, bu rejimde kanun vazeden bir kurul, bir meclis: (Meclis-i Kanun Saz): (Legislature) ın mevcut bulunması zarureti vardır. Bu kurul veya meclis, müslümanların itimad ettikleri, kimseler toplanır icmâ yahut da çoğunlukla, işleri çözümler, kanunlar koyar ve bu kanunlar da Dârül-İslâm'da (islâm ülkelerinde) icra edilegelir. Böyle bir meclisin (Legisla­tu­re) nasıl teşekkül edeceği, nasıl çalışacağı, üyelerinin nasıl seçileçekleri hakkında, İslâmda herhangi bir şekil kararlaştırılmış de­ğildir. Bu bakımdan, her zaman ve her devir için, zaman ve zeminin icabına göre, bu iş için ayrı ayrı şekiller bulu­nabilir. Fakat bu hususta da şu noktalara dikkat edilmesi icabeder:

1.    Hükümetin işleri müşavere esasına dayanacaktır.

2.    Verilecek olan kararlar ya icmâ ile verilecek yahut da cumhur (çoğunlukla) olacaktır.

3.    Kur'an ve Sünnetin hilâfına herhangi bir hususta karar verilemiyecektir. İster verilen bu karar icmâ' (oy­bir­liğiyle) olsa dahi...

4.    Kur'an ve Sünnetin ahkâmının şerh ve tefsiri de an­cak icmâ veya çoğunluk (cumhur) ile olabilecek veböyle olduktan sonra, ancak bu şerh ve tefsirlerkanunluk mahiyetine girebileceklerdir.

5.    Kur'an'da ve Sünnette, haklarında herhangi bir şe­kilde hüküm bulunmayan meselelerde, bu kurula veya meclise toplanmış bulunan, müslümanların mümessilleri veya vekilleri, bu meseleler için kendileri kanun yapa­caklardır. Ancak yapılacak olan bu kanunlar da yine icmâ yahut da çoğunlukla olacaktır.

6. Bu işler öyle bir şekilde tanzim edilecektir ki, hü­kümet elemanlarının birbirleri arasında, yahut da hükü­met ile halk arasında veya halk ile kanun yapan meclis arasında veya hükümetin muhtelif organları ve muhtelif daireleri arasında her ne şekilde olursa olsun bir ihtilâf ortaya çıkarsa bu ihtilâf da ancak Kitabullah ve Sünnet-i Resulullahın hidayetlerinin aydınlığı altında halledilecek­tir.

 

C- Niçin İslâmî hükümet?

Pakistanda böyle bir rejim ile hükümet kurulmasını istemekte hepimiz için bir hayli makul sebepler ileri sür­mek imkânı vardır. Bunların en mühimmi üç sebeptir:

Birincisi: Böyle bir hükümet bizim iman ve inancımı­zın bir gereğidir. Eğer, biz hürriyet ve istiklâl elde edip de özgür olduktan sonra, Kur'anın ve Allah Resulünün ah­kâmına, bağlı bulunmazsak ve İslâmî ahkâmı uygulamak yolunda çalışmak istemezsek, bizim iman ve inancımız halis bir niyetten uzak olup, göstermelik bir şey olur.

İkincisi: Pakistanın Pakistan olmasının sebebi İslâm ve müslümanlıktır. Nasıl olur da böyle bir ülkede İslâmî hükümet kurulmadan, İslâm ahkâmı uygulamadan Kur'anın ve Sünnetin gerekleri ortada bulunmadan Pa­kistan hükümeti diye bir hükümet ortaya çıkabilir ki, bu hükümetin kurulması için, on milyonlarca insan canlarını, mallarını, yerlerini, yurtlarını ve her şeylerini feda etmiş­lerdir.

Üçüncü sebep de şudur: Pakistan denilen bu ülkede, halkın büyük çoğunluğu Millî hükûmetin, İslâmî hükümet olmasını istemektedir. Herhalde hükümet de çoğunluğun rızası ile ayakta tutunabilir.

Şüphesiz olarak şurası da malûmdur ki, ülkemizde bir kısım Avrupa terbiyesi ile yetişmiş kimseler de vardır. Bunlar Avrupa kültürüne alışmış ve Avrupalıların görüşle­rinin hep doğru olacağını düşünen kimselerdir. Bunların düşüncesinde, İslâmî hükümeti tasavvur etmek dahi ta­mamen alışılmamış bir şeydir. Bunlara kendi öz ve üstün dünya görüşümüzü anlatmak ve bu nizamımızın uygula­nabilir olduğunu ispatlamak kolay değildir.

Bunlardan başka, Pakistanda devlet dairelerinde ça­lışanlar arasında, kafalarına tamamen Avrupa taklidi bir sistem yerleştirmiş ve Batı modeli bir rejim ile hükümet nizamının kurulmasını isteyen bir hayli kimse de vardır. Bunlar, ihtimal ki, İslâmî bir hükümet nizamının kuruldu­ğunu görünce çeşitli karışıklıklar icat ederler.

Bunlar için münasip olan şey şudur: Bu kimseleri ya­pılacak ve olacakları da kendi keyiflerine göre isterler, ve yine gelirlerini de eski ingiliz efendilerinin devrindeki gibi düzenlemek yoluna giderler. Bu zümrenin çoğu da ken­dilerini Cumhuriyet hükümetine sevdalı ve âşık gösteri­yorlar. Ancak şunu da düşünmek lâzımdır ki, bir kaç kişi­nin yahut da bir kaç ailenin hatırı için, şu kadar halkı zahmete sokmak ve memleket halkının çoğunluğunun istediğini yapmamak ne dereceye kadar doğru olacaktır?

d. İslâmi Hükümette Zimmîlerin Vaziyeti:

İslâmî hükümette, Zimmîlerin vaziyeti hakkında bir kaç mühim soru ve bunlara ait cevapları burada gözden geçirmekte fayda görüyoruz. Bu soru ve cevaplar sırasiyle şu mahiyettedir:

1. İslâmi hükümette, gayrı, müslim vatandaşlara İs­lâm ıstılahında "zimmî" denir. Bu kelime veya bu isim hiçbir zaman herhangi bir küfür ve herhangi bir kötükelime manası vermez. Bunun gibi bu kelimenin mefhumu herhangi bir gayri meşru iş veya herhangi bir kötü iş yapan manasına da gelmez. "Zimme" Arap lisa­nında kendisine tekeffül edilmiş "Guarantec" (Güvence verilmiş) demektir. İslâmî hükümette bu gibi kimselerin hakları İslâm tarafından garantiye alınmış demektir. İster islâmî hükümet onların itaatini garanti altına alsın, isterse islâmî hükümet onların haklarını ve hukukunu garantiye alsın, ortada bir garanti meselesi vardır. Bu garanti iki taraftır.

İslâmî hükümette ehli zimme'nin garantisi İslâmî hü­kümetin kendisinden verilmiş bir garanti değildir. Belki bu, Allah Taalâ ve O'nun Resulü tarafından verilmiş bir garantidir ki, bütün müslümanların bu garantiye sâdık kalmaları da farzdır. Bu garanti o kadar mühim bir garan­tidir ki, müslü­manlar herhangi bir gayri müslim ülkedeki müslümanlar hakkında girişilen haksız meselelerde, müslümanlara karşı tutulan zalimanâne işlere karşılık, müslüman ülkelerdeki zim­me­ti kabul etmiş bulunanlara, zâlim gayri müslimlerin dindaşlarının zulmüne karşılık, müslüman ülkesindeki bu zimmîlik hakkı elde etmiş bulu­nanlardan hiç bir vakit intikam alamazlar. Onlara karşı hiçbir zecrî harekette bulunamazlar. Hattâ gayrı müslim ülkelerdeki müslümanları katliâm etseler dahi katliamcıla­rın, müslüman ülkelerinde bulunan dindaşlarından, yani zimmî dindaşlarından, bunun intikamını alamazlar. Bu zimmîlerin haklarına tecavüz edemezler. Herhangi bir İslâmî hükümetin parlamentosu da zimmîlerin haklarını hiç bir zaman çiğneyemez ve ayaklar altına alamaz. Alırsa İndallahda (Allah karşısında) mesul olur.

2. Zimmiler üç kısma ayrılırlar:

a. Anlaşmalar ve sözleşmedeler gereğince İslâmî hü­kümete tâbi olan zimmîler.

b. Kılıç zoru ile, yani muharebe ile fethedilmiş ül
kelerde sakin bulunan zimmîler.

c. Ne fethedilmiş ne de anlaşma yapıl­mış bulunan di­ğer zimmîler.

Birinci kısmı zimmîler hakkında, ve anlaşmada neler kararlaştırılmış ise o kararlar geçerli olacak ve onun üze­rinden hüküm yürütülecektir. İslâmî hükümet de bu an­laşmanın hükümlerine tâbi olacaktır.

İkinci kısım zimmîlerin haklarını ve hukuklarının hu­dudunu ve ölçülerini İslâm Şeriatı tayin etmiştir. Bu hü­kümler dairesinde haklarında muamele etmek icabeder. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz.

Üçüncü kısım zimmîlere gelince, onların hakkında her ne şekilde olursa olsun, ikinci kısım zimmîlerin hak ve hukukundan daha az bir hak tanınamaz. Bundan başka kendilerine bazı haklar da verilmelidir. Ancak bu haklar, İslâmî kanun­­lara muhalif olmayacak ve onlara verilen bu haklar da İs­lâmî kaide ve kanunun karşısında kısılmış bulunmayacaktır.

 3. Zimmîler hakkında Şeriatın koyduğu hak ve hu­kuk en azından şunlardır:

* Dinleri hususunda tamamen serbest olmak.

* Dinî eğitimi kendi dinlerine göre öğretmek husu­sunda da tamamen serbest bulunmak.

* Dinî edebiyatlarını ve kitaplarını serbestçe neşret­mek, yaymak ve kitap basmak.

* Kanun hududu dahilinde dinî inançlarından bahse­dip konuşmak ve bu hususta her ne suretle olursa olsun söz söylemek, imkân ve hürriyeti.

* Mâbedlerinin serbestisi ve muhafazası.

* Şahsi ve kişisel hukukunu muhafaza etmek.

* Canlarını, mallarının ırz ve namuslarının muha­fa­­zası.

* Mülkî ve askerî kanunlar bakımından müslü­man­larla aynı şartlar içinde eşit olmak.

* Hükûmetten, bütün müslüman ve gayri müslim zimmîlerin aynı şekilde muamele görmeleri.

* Müslümanlarla zimmîler arasında kanun yönünden fark gözetmemek.

* Geçim hususunda, iş güç sahasının her cephe­sinde müslümanlarla aynı seviyede bulunmak.

* İhtiyaç içinde bulunan zimmîleri de müslü­man­lar gibi Beytülmalden aynı şekilde faydalandırmak.

* Bu hak ve hukuk, İslâmî hükümet tarafından sa­dece kâğıt üzerinde yazılı kalan hükümler olmayacak. Din ve imanın şartı icabı, fiili olarak İslâmî hükümet ve müslümanlar tarafından da buna dikkat edilecektir. Şunu da hatırlatmak icabeder ki, gayri müslim hükümet niza­mında bu gibi şeyler kâğıt üzerinde yazılmıştır. Fiili ola­rak gözönünde tutulmaz ve o ülkelerde de Müslüman­la­rın hakları yerine getirilmez. Müslüman­la­rın hakları sadece kâğıt üzerinde kalır. Bazan kâğıt üzerinde de kalmaz.

4. Zimmîlerin müslüman şehirlerinde yeni mâbed yapmaları meselesine gelince:

Onların eski mâbedleri olduğu gibi muhafaza edile­cektir. Bunların tamiri ve bakımı sağlanacaktır. Müslü­man şehirlerin­den maksat, müslümanların çoğunlukla oturdukları Dâ­rül-İslâmın içindeki şehirler demektir. Me­selâ Küfe, Basra, Fustat ve bunun gibi şehirler. Diğer şehir, kasaba ve köylerde yeni mâbedler yapmak ve eski mâbedleri tamir etmek de usulü dairesinde tamamen serbesttir.

5. Zimmîlerin elbise ve giyim kuşamları hakkında bazı kayıt ve şartlar, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bunlar bazan yanlış anlamalara yol açmaktadırlar. Bu mesele esasen üç kısım kayıt ve şartı ihtiva eder. Bu mevzu ilk defa hicrî ikinci yüzyılda, mevcut hâl ve vaziyetin zarurî yatı icabı fukahanın gözönüne alarak verdikleri hüküm­lerden ortaya çıkmıştır.

Birincisi: Zimmîlerin askerî üniforma giymemeleri ve askerî işaretleri taşımamaları. Bunun sebebi de her reşid müslümanın icap ettiği zaman askerî hizmete çağrılınca gitmesidir. Gitmeyenlerin gayrı - müslim ve zimmî olduk­larının bilinmesi içindir. Çünkü zimmîler askerî hizmetler­den muaf tutulmuşlardır.

İkincisi: Müslümanlarla gayri müslimlerin arasında fark bulunmasının bazı hususlarda zarurî olmasıdır. Bir­birine benzememelerinin lâzım geldiğidir. Çünkü arada muhtelif medenî meseleler olabilir ki, bu medenî mese­lelerin de birbirleriyle kaynaşmalarına imkân yoktur. Bu da müslü­man­ların ezici baskısı altında kendi medeniyet­lerini ve kendi ahlâk ve âdetlerini bu gayri müslimlerin isteği olmaksızın yüklememelerini sağlamamak içindir. Meselâ müslümanlar, zorla kendi elbise şekillerini giy­dirmek için gayri müslimleri zorlamamalıdırlar. İslâm ca­miası dahilinde herhangi bir kâfir zümrenin de yetişme­sine meydan vermemek içindir. Bunun gibi yine şu dü­şüncenin de meydana çıkmaması içindir ki, müslümanlar galip ümmet olmak hasebiyle, gayri - müs­lim­leri, bir nevi köle durumuna düşürmek istemesinler de kendi anane ve âdetlerini onlara kabul ettirmek yoluna gitmesinler. İslâm, bu kâfirlerin de kendi zihniyetleriyle kendi istekleri daire­sinde gelişmelerini gözönünde tutmak ister. Buna göre, gayri müslimlere de yetki veriliyor ki, kendi medeniyetle­rini, kendi ananelerini kendi âdetlerini muhafaza etsinler ve dini hususiyetlerini koruya gelsinler. Müslümanların camiasının içinde yetki olup gitmesinler. Nitekim Hanefi Fıkhının meşhur kitabı "Bedayi' us sanayi" de bu hüküm şu cümlelerle beyan edilmiştir:

"Ehli zimme bir kısım hususî alâmetler ve işaretler taşımalıdırlar ki, onlar bu alâmetler ve işaretlerle tanın­sınlar ve elbiseleriyle müslümanlara benzemeyip ayrı olarak tefrik edilsinler."

(Cilt: 1, S: 113)

Bunun bir sebebi de bazı kanunî karışıklıkların önüne geçmek içindir. Meselâ müslümanlar için şarap içmek haramdır. Şarap yapmak, satmak, bunu muhafaza etmek de inzibatî kuvvetin karşısında suçtur. Fakat zim­mîler için bu meselede bir suç yoktur. Şimdi, bir müslüman bir zimmîye benzerse, elbisesi de onun elbi­sesi gibi olursa bir zimmi de meselâ şarap içerse, polis zimmiyi, yakalayıp, gel bakalım derse, zimmî müslüman olmadığını ispat edinceye kadar bir hayli uğraşmak zo­runda kalıp bir hayli zarar görebilir. Fakat eğer zimmînin elbisesinin şekli, kıyafeti müslümandan ayrı olursa, o zaman polis zimmînin zimmî olduğunu hemen anlar ve kendisine hiç bir şey diyemez.

Üçüncü şekildeki kayıtlar ve şartlar da özel durumlar ve zaman içindir. Bir zamanlar Sindiden İspanyaya ka­dar, pek çok geniş ülkeler, İslâm ordularının çalışmaları neticesinde fethedilip İslâm halkası dahilinde alınmış­lardı. Bu ülkelerin İslâmdan evvelki halkının bir hayli ba­kiyeleri mevcut idi. Eski efendilerinin tekrar iktidarı ele geçirmesi için bunların çalışmaları ihtimali vardı. Hattâ bu iddiada bile bulunuyorlar ve bu yolda da çalışıyorlardı. Tekrar ülkelerini eskisi gibi kâfir nizamı altına, sokmak istiyorlardı. Müslümanlar ise, dünyanın başka fatihleri gibi, halkı kılıçtan geçirmek yolunu tutamazlardı. Çünkü müslümanlar toprak almak için değil, Allah mahlukları arasında Allah nizamını hâkim kılmak için çarpışıyorlardı. İslâm dinini kabul etmeyenleri de öldüremez veya mem­leketten çıkaramazlardı. Ancak onları zimmi yaparak haklarını korumak yoluna gidebilirlerdi. Nitekim tatbikat böyle olmuştur. Fakat burada siyasî meseleler göz­önün­de bulundurularak zimmîlere uyacakları bazı kaideler tayin etmek icabetti.

Bu hususiyetler de öyle olmalı idi ki, zimmîler bir daha baş kaldırıp müslümanlara karşı ayaklanmasınlar ve yeni yeni hadiselerin çıkmasına meydan vermesinler. Buna göre, kendi bineceklerinde, elbiselerinde ve başka toplumsal ve sosyal hususlarda bazı noktalar üzerinde durulması icabetti. Bu usul de daimî değil, vaziyet icabı geçici bir zaman içindi. Bu hükümler ister fıkıh kitapla­rında yazılmış olsun, isterse yazılmış olmasın, daimî olarak ehli zimmenin üzerinde kalacak hükümler değildir.

6. İslâmî hükümette, herhangi bir gayri müslim, dev­let reisi, hükümet başkanı, vezir, vekil ve bakan, ordu kumandan, kadı (hâkim ve yargıç) ve bunlar gibi kilit noktaları elinde bulunduran mevki ve makamlara getiri­lemez. Hatta hükümetin polis teşkilatında bile ileri bir vazife alamaz. Bunun sebebi de bu hüküm İslâmî hükü­mette taassubun bulunuşu değil, İslâm hükümetinin ana prensiplerine bağlı bir mesele olduğu içindir. Çünkü bu işler, öyle bir kimsenin elinde bulunması icabeder ki, bu kimse, İslâmın ruhunu, İslâmın manasını, İslâmın haki­katini daha iyi bilmiş olsun. Sıdk ve iman ile, halis bir niyet ile İslâma bağlı bulunsun. Böyle bir iman ve böyle bir halis niyet olmazsa o zaman İslâmî hükümetin kilit noktalarına yerleşmiş bulunanların gayri müslim reayaya ihtimal ki, "bencillik ruhuna" (Mercenary Spirit) kapılırlar. Böyle bir zihniyet de İslâmî davranışa uymaz. Şimdi eğer böyle bir hususun onların kendileri hakkında doğru olup olmadığını sorarsak, onlar da açıktan açığa doğru olaca­ğını itiraf ederler. Muhtelif zümrelere mensup zimmîlerin birbirlerine rakip olma ihtimali de vardır. Bu rakabeti de ortadan kaldırmak için bu hususta böyle düşünmek zaru­rîdir. Bundan başka, İslâmî hükümetin kilit noktalarında bulunanlar, sadakatle imanlarına bağlı olmazlarsa, o zaman karın doyurmak, mide doldurmak, makam elde etmek gibi süflî yollara da saparlar. Siz de elbetteki böyle bir tutuma razı olmazsınız.

7. Bize göre, şu sorunun hiçbir zaman ve hiçbir şe­kilde ehemmiyeti yoktur. Yani herhangi bir gayrı İslâmî hükümette, bu hükümetin iktidar dairesinde bulunanlar, müslümanlara karşı, nasıl muamele ediyorlar? Bu tutum nasıl olursa olsun, bir ehemmiyeti haiz değildir. Bizim hak bildiğimiz şeye bağlı olmamız lâzımdır. Hak bildiğimiz mefhumu, kendi ülkemizde yürürlükte ve geçerli kılmalı­yız. Başkaları da hak bildikleri hususları gözönünde bu­lundu­rabilirler. Yoksa başkaları da kendi ülkelerinde müslümanlara karşı şöyle davrandılar diye, biz hak bildi­ğimiz hususlardan vaz geçemeyiz. Böyle olunca, o za­man dünya karşısında bizim ne gibi bir iş programımız olduğu anlaşılır. Ne olursa olsun, biz şu hilebazlığı şu dalavereyi yapamayız: Kendi Anayasamızın sahifelerinde gayrı müslimlere karşı göstermece haklar yazıp kayde­delim de amelî hususlara ve fiiliyata gelince, başka türlü hareket edelim. Meselâ Hindistandaki müs­lümanlara karşı yapılan muameleler gibi... Yahut da Amerikadaki zencilerin hakkında davranılan iki yüzlü politika gibi... Veya Amerikalıların Kızılderililere ettikleri muameleler gibi... Yahut da Demir Perde Gerisi memleketlerde gayrı komünistlerin mania bırakıldıklan feci vaziyetleri tekrarla­yıcı bir şekilde, hareket edemeyiz.

Bunlar da bir tarafa dursun; şimdi bir başka soru da sorulabilir. Nasıl bir hareket tarzı takip edilmeli ki, müs-lüman ülkelerindeki gayri müslim ekalliyetleri İslâm hü­kümetine karşı "adakat yolunda yürüsünler? Bunun ce­vabı da şudur: Sadakat ile sadakatsizlik Anayasaya söz­de konulmuş olan bir kaç satırlık cümle ile elde edilemez. Belki yapılacak olan muamelelerin heyeti umumiyesi, sa­dakati veya sadakatsizliği temizi eder. Hükümet ve ço­ğunluk, kendi elinin ve idaresinin altında bulunan ekal­liyetlere aasıl muamele ederse, onun karşılığını görür.

 

e. İslâm'da mürted'in cezası:

Adalette mürtedin cezası meselesi bir hayli üzücü­dür. Bunun sebebi de islâm'da mürtedin nihaî cezasının ölüm olmasıdır. Birisi çıkıpta hayır böyle değildir, diye­bilir, bu da ayn b'r meseledir.

Bu itiraz bir yana, fakat eğer derse ki, hakikaten Is-lâmda böyle bir kanun yoktur, o zaman biz de diyeceğiz ki, ya bu kimse îslâm kanunundan haberdar değildir, ya­hut da "komşuların ağızlarım kapatmak kabilinden" ken­di dininde hakikat olarak bildiği bir şeyi gizleyip üstünü örtü ile kapamak istiyor, İslâmdaki bu kanunu anlamak hususunda halkın karışıklığa kapılmasının bir kaç sebebi vardır.

Birincisi şudur: Bazı kimseler İslâmın hem din olmak hem de hükümet olmak itibariyle iki hususu birbi­rine bi­tiştirip birden mütalâa ederler; Din ile hüküme­tin, İslâmda ayrı ayrı müesseseler olduğunu hesaba kat­mazlar. Halk bunların ikisini bir arada görmekle bunla­rın ayrı ayrı ol­duğunu kavrayamıyorlar. Halbuki bunla­rın ikisinin de hükümlerinin ayrı ayn farkları vardır.

İkincisi de şudur: Şimdiki halihazır durumda, içinde bulunduğumuz şartlar dahilinde, gayrı müslim devlet ni­zamlarındaki hükümlerin mevcudiyetini gözönüne alıyor­lar. Müslümanlar kendileri de kendi hükümetlerinin, ken­di memleketlerinin içinde bir hayli gayrı - İslâmî terbi­ye ile yetişmiş kimseleri barındırmaktadırlar. Bu gibi kimselerin çoğu, yeni yetişen nesillerdir ki, yine aynı şekilde yetiş­mesine sebebiyet veriyorlar. Elbette ki, bunla­rın çoğu, İslâmî kanunlardan habersiz bulunmaktadırlar. Hâlbuki tam manasiyle bir İslâm hükümeti iş başında bu­lunduğu takdirde yapılacak ilk iş, müslümanlan İslama karşı gü­venli kılmak ve İslâm yolunda ortada bulunan güvensizlik için açık kapı bırakmamaktır. Müslümanları hakikî ve gerçek müslüman olarak yetiştirmek için ça­lışmaktır. İrtidâda gidebilecek yolları kapatıp gitmektir, İslâmî hü­kümet kendi vazifelerini tam olarak yaparsa, o zaman gayri müslimlerin dahi küfür yolunu tutmamalarından emin olunabilir. Nerde kaldı ki, böyle bir hükü­met içinde müslümanlar müslümanlığı bırakıp da küfür, yolunu tut­sunlar.

Üçüncüsü: Müslüman camiası bir taş ve, kaya gibi­dir, bu taş ve kaya ile İslâmî hükümetin binası yapılır. Onlar bu noktayı unutuyorlar. Bu taş ve kaya ne kadar sağlam olursa, İslâm hükümeti de o kadar sağlam olur. Şunu da düşünmek icabeder ki, acaba dünyada hangi hü­kümet rejimi kendi temelini baltalamağa kalkar ve ken­di bindiği dalı kesmeğe teşebbüs eder? Hükümetin esa­sını sarsacak hangi işlere müsamaha gösterilebilir ve böyle bir şey nasıl toleransla karşılanabilir? Buna göre, biz de kendi hükümetimizin binasını teşkil eden taşlan ve üzerinde binamız bulunan temel kayasının, her bakım­dan ve her tarafının sağlam olmasını ve kolay kolay da­ğılacak durumda bulunmamasını can ve gönülden niçin arzu etmeyiz? Ancak hiç olmazsa kendisini bizden ayır­mak isteyen ve bizim aramızda ayrılık gayrılık çu karmak yoluna gidene, en azından, "Sen de mademki böy­le isti­yorsun, bizim ülkemizden çık da git" demeliyiz. Yoksa "Sen bizim içimizde bulunup da bizim binamızı yık­mak yolunu tutarsan, bizim kurduğumuz tezgâhı dağıtmak istersen, elbetteki sana müsaade edemiyeceğiz" de­riz.

Dördüncüsü: Şu husus da düşünülmelidir: Bir yanlış anlaşılmağa yol vermemek için şunu da bilelim ki, her çeşit mürted'in cezası ölüm değildir. Bunun da şekli ve çeşitleri vardır. Ancak işin son merhalesi ölümdür. Yal­nız mücerredlik cürüm ithamı buna sebep teşkil etmez. Bir kimse akîde bakımından bazı hususlarda ayrılığa dü­şebilir. Başka birisi de açıktan açığa İslâmdan ayrılıp, diğer herhangi bir dine sülük eder. Üçüncü bir şahıs da İslâmdan döndükten sonra, fiilî bir şekilde Hak dinine karşı muhalefet yolunu tutarak, açıktan açığa zıd git­meğe ve onu baltalamağa başlar. Şimdi, nasıl olur da îs-lâm kanunları karşısında bu üç kimse aynı şekilde görülüp, bunların üçünün de durumları aynı tarzda mütalâa edile­bilir?[197]

 

f. İslâmda Harp Kanunu ve esaret:

İslâmdaki harp kanunu ve bilhassa esaret mevzuu üzerinde, adalet bakımından bazı sorular sorulabilir. Bu mevzuda şu meseleyi bilmek gerekir ki; îslâının harp ka­nunu gerçekten bir kanundur, islâm hükümetinin de bu kanuna dikkat etmesi lâzımdır. Başka kavimlerin veya milletlerin harp kanunlarına dikkat edip etmedikleri de yine bizi ilgilendirmez. Biz bu dış mülâhazalardan evvel, yine kendi harp kanunlarımıza dikkat etmeliyiz. Zira tet­kik edince göreceğiz ki, milletler arasındaki harp kanun­ları denilen şeyler, gerçekte kanun değil bir kısım millet­ler tarafından kâğıt üzerine kondurulmuş ve kendi kendilerini aldatmak için uydurulmuş sözlerdir. Her kavim, her millet, kanun denilen bu şeylere bağlı kalacağın; ümid etmiştir ve diğer muharip devletin de bunları göz önünde bulun­duracağını ummuştur, İslâmda harp haklarıda bazı insanî ve medenî kanun ve kaideler koymuş­tur. İslâmın karşı­sında bulunan diğer muharip taraf ne yaparsa yapsın İslâm bu insanî hükümlere bağlı buluna­caktır. Onlar bu kanunları ve anlaşmaları bozsalar dahi İslâm ordusu kendi harp kanunlarını çiğnemeyecektir. Bununla bera­ber; eğer bizim kanunlarımız daha insanî ve daha me­denî ise, bu şu demek değildir ki,- diğerleri bize karşı bildiklerini okurken, biz de oturup onların yaptıklarına razı olalım. Savaştığımız taraf, her ne isterlerse yapmakta serbest olsunlar da biz olmayalım? İhtimâl, bunlar, onlara da, harpte daha insanî davranmağı ve medeniyetin ne demek olduğunu öğretmek içindir.

Misâl olarak burada esaret ve kölelik meselesini ele alalım:

İslâm'da bu işe şu şartlar karşısında müsaade edil­miştir: Düşman taraf, esir mübadelesine yanaşmaz, fid­ye de verip kendi esirlerini geri almak istemez ve aynı za­manda bizim esirlerimizi de geri vermek yoluna gitmez­se, İslâm, yine yakalanmış bulunanları hapishanelerde tut­mağı yahut da toplama kamplarında alı koymağı ve bu gibi gayri insanî işler yapmayı muvafık görmez. Bun­ları fertler arasında taksim eder; fertlere dağıtır. Bunun se­bebi de Müslümanların bunlar üzerinde nüfuz sağlama­larını kolaylaştırmaktır. O devirlerde dünyanın başka ül­kelerinde esirleri köle yaptıkları muhakkaktır. Buradaki "kölelik" kelimesi bizimle onların arasında ıstılah olarak müşterek bir keli medir. Fakat İslâmî "kölelik" ile gayrı - îslâmî "köleliğin" arasında fark vardır, İslâmın bu yol­daki tuttuğu hareket tarzının dünyada misli görülme­miştir. Acaba şimdi dünyanın hangi kavmi arasında îs_ lâmdaki kadar çok ve İslâmdaki kadar önemli işlerde kö­leler ve köle çocuklarını görmek mümkün olmuştur? İs­lâm ülkele­rinde bir hayli köle ve köle çocukları imamet (başkanlık), kadılık (hâkimlik), ordu kumandanlığı, emirlik, hattâ hü­kümdarlık makamlarını elde etmişler­dir. İşte bu medeni­yetin ve insanlığın son haddidir ki, bu mes'ut manzarayı ancak İslâm kanunları dünyanın önüne sermiştir.

Şimdi, eğer bugünkü dünya milletleri, esir mübade­le­sini kabul etmişlerse, İslâmın bu hususta hepsinden ön­ce davranmış olduğunu inkâr etmek mümkün olamaz. Biz şu noktaya da memnun olmalıyız ki, yüzlerce sene önce dünyaya öğretmek istediğimiz bir hususu, dünya ancak şimdi razı olup öğrenmiştir.

 

g. İslamda Güzel Sanatlar:

Şimdi yine şöyle bir sual daha ortaya atılmaktadır: îslâmî Hükümette, güzel sanatların yeri ne olacaktır?. Bu meyanda resim yapmak, tiyatro, musiki, sinema, hey­kel ve bu gibi şeylerin isimleri bilhassa sıralanıyor.

Ben bu suale kısaca şu şekilde cevap vereceğim: Sa­nat denilen şey, insanın fıtratından, insanın tabiatın­dan doğan bir hassadır. Halik-i Fıtrat da bunu her işinde gözönünde tutmuştur. Bunun için esasda bu, menedilmiş ve cevaz verilmemiştir diye bir sual olamaz. Fakat sanat denilen şey de bugünkü Avrupa zihniyetindeki sanat mef­humu vaziyetinde mütalâa edilemez. Her medeniyetten, kendi usul ve nazariyesine göre ve kendi fıtratına uygun olmak üzere çeşitli şekillerde sanat eserleri doğmuştur. Milletler de bunu birbirlerinden almışlardır. Bunun caiz olup olmadığı hususunda durulmamıştır. Şimdi farz ede­lim ki, güzel sanat denilen şey Avrupai düşünceye göre olsa dahi, o zaman yifıe sanat sanat olarak yerinde ka­lır, fakat İslâmın yine de sanata ait bir nazariyesi var­dır, o da şudur: Bu sanat, yani fıtratın doğurduğu bu ha­reket, put­perestliğe, şehvetperestliğe, şehvanî güzellikle­re bağ­lanmağa ve bu gibi süflî hislere âlet edilmemesi lâzımdır, îslâmî hükümet de bunun üzerinde durmalıdır. Avrupalı­lar ne düşünürlerse düşünsünler, ne şekilde sa­natı te­lâkki ederlerse etsinler, bizi ilgilendirmez.

 

h. Fıkhî ihtilâflar, İslâmî Hükümetin kaim                     kılın­ma­sına mani teşkil etmez.

Şimdi bir de şöyle bir sual ortada kalıyor: Müslü -manlar arasında bazı akide ve fıkıh ihtilâfları vardır. Hattâ bazan bu'ihtilaf lar esasa ait mevzulara kadar iler­lemek­tedir. O zaman ne olacak? Meselâ "Sünnet" de, Şiilerle Ehl-i Sünnet ittifak etmezler. O zaman îslâmî hükümet nasıl yürütülecektir? Bu suale karşı sarih ola­rak benim cevabım şu olacaktır: Pakistanda bence riva­yet edilen 73 fırkanın çoğu bulunmamaktadır. Her orta­ya atılmış olan bir kimse kalkında bir risale, yahut bir kitap yazmış, b:r kaç kişi de bu risaleyi yahut da bu ki­tabı okumuş ise, bu kabil kimselere yeni bir fırkaya men­sup denemez.

Bizim ülkemizde hali hazırda yalnız üç fırka vardır.

1. Hanefiler: Bunlar "Deobend'liler ve Brîlevî"[198] ler diye ikiye ayrılmakta ve aralarında fıkıh ihtilafı bu­lun­mamaktadır.

2. Ehl-i Hadis.

3. Şiîler.

Bu üç fırkanın arasındaki ihtilâflar, bir İslâm hükü­me­tinin kurulmasına mani teşkil edecek durumda değil­dir. Şahsî hukuka, dinî merasim ve ibadetlere ve dinî öğretim ve terbiyede her fırka diğer fırkanın işine karışmazsa bu usul ta­raflarca kabul edilirse elbette ki, islâm Nizamı ku­rulmuş olur. Aynı zamanda, memleketin inti­zamı, kanun ve nizamlara mutabık bir şekilde parlamento tarafından yürütülmesi için bu üç, fırkanın üçünün de fırka hikâyesini bir tarafa atmaları ve bilgisiz halkın zi­hinlerini karıştıran karışıklıklara meydan vermemeleri lâzımdır.

Gerçek şudur ki, kitaplarda yazılan bir şu kadar müs­lüman fırkalarının isimleri sadece kâğıt üzerinde mevcuttur. Bunlar haddi zatında mevcut değillerdir, Hat­tâ bu fırkalara hemen hemen hiç de raslanmamaktadır. Her yerinden kalkan kimse başına elli kişi toplamışsa bunlara da birer fırka mı denecektir? Bizim müelliflerin yazdıkları gibi bu on onbeş kişilik toplulukları fırka mı sayacağız? Eğer böyle olursa bu fırkaların sayılan he­sapları belli olmayacak kadar çok olması icabeder. On-üç asırdan beri, birçok yerlerde bir yığın fikir türemiş, sonradan da sönüp gitmiştir. Şimdi yeryüzündeki müsümanlar ara­sında altı veya yedi fırkadan fazla müslüman topluluğuna rastlamak kabil değildir. Bunların ba­zıları arasında usule ait ihtilâflar yok. Diğerleri arasın­daki ayrılık ise teferruat­tadır. Bu fırkaların da bazıla­rının sayıları o kadar azdır ki, hiç mesabesindedir. Bun­lar ya muayyen yerlerde top­lanmışlardır. Yahut da dün­yanın her tarafına dağılmış bulunuyorlar. Ancak şimdi hali hazır durumda müslümanlar arasında gözle görülür iki fırka mevcuttur.

1. Ehl-i Sünnet .

2. Şiîler.

Dünya müslümanlarının çoğunluğunu da Sünnîler teşkil etmektedir. Sünnîler arasındaki fer'î fırkalara ge­lince, usul bakımından bunların da birbirleriyle el ile tu­tulacak ve "işte burada" denecek bir ihtilâfları yoktur. Olsa olsa ancak bir mezhebî, (Mektep} ihtilâfı yani fi­kir ihtilâfı (Scool of Thought) vardır. Ancak mubahasa se­verler, bunları ayrı ayrı fırka diye göstermek isti­yorlar. Dünyanın herhangi bir amelî siyaset âlimi, dün­yanın ne­resinde olursa olsun böyle ihtilâfların bulunma­sını bir İslâmî hükümetin kurulması için manî teşkil et­mez diye anlar.[199]


II

HİLÂFET VE HAKİMİYET

 

A. İslamî hükümet ve hilafete ait bazı sualler.[200]

Bu bahis, İslâmî hükümet ve hilafete ait bazı mese­leleri tahkik için bir Alman talebe tarafından sorulmuş olan sualler ve onlara verilen cevapları teşkil etmekte­dir.

Sualler:

1. Niçin İslâmî hükümeti yürüten kimseye sadece halife ıstılahı kullanılıyor?

2. Acaba Emevî halifelerine sahih manada halife di­yebilir miyiz?

3. Benî Abbâs halifeleri ve bilhassa Me'mun hak­kında Zat-ı Faziletlerinin fikri nedir?

4. Hazret-i İmamı Hasan ve Hazret-i İmam Hüse­yin ve îbn-i Zübeyr (Radıyallahu Taalâ anhüm) hakkın­da zat-ı faziletlerinin düşüncesi nedir? 680 senesinde is­lâm Milletinin gerçek rehberi kimdi? Hazret-i Hüseyin Radıyallahu Taalâ anh mıydı, yoksa Yezid miydi?

5. Acaba İslâmî hükümette ayaklanmak caiz bir iş midir?

6. Eğer ayaklananlar camiye yahut da diğer mu­kad­des yerlere (Harem, Kabe) ye sığınırlarsa islâm hü­kümeti bu gibi kimselere nasıl muamele edecektir?

7. Bir islâm hükümeti Kur'an ve Sünnete uygun oir şekilde vatandaşlardan hangi vergileri tahsil edebil­mek müsaadesine haizdir?

8. Acaba herhangi bir halife, kendisinden evvelki ha­lifelerin tuttuktan yoldan başka bir yol takip edebilir mi?

9. Haccac İbn-i Yusuf'un valiliği ve inzibatı temin et­mek bakımından takip ettiği usul hakkında zat-ı fazi­letle­rinin düşüncesi nedir?

10. Bir İslâm hükümeti, acaba, Kur'anda ve Sün­nette bahsi geçmeyen ve sabık halife devrinde de benzeri bu­lunmayan bir vergiyi vatandaşlardan alabilir mi? Böyle bir tahsilata hakkı var mıdır?

 

Cevap:

Zat-ı âlilerinin göndermiş bulundukları suallere geniş ve etraflı olarak cevap verebilmek için yeteri kadar bir zamana kavuşabilmem şarttır. Halbuki şu hali hazır du­rumda bu imkândan mahrum bulunuyorum. -Bu duruma binaenaleyh vereceğim cevaplar kısa olarak arz edilecek­tir:

1. İslâmî hükümette, hükümetin başında bulunan baş­kan veya reis için "halife" kelimesinin kullanılması zarurî bir ıstılah değildir. Bu mevki olanlara emîr, imam, sul­tan vesaire gibi başka kelimeler de söylenebilir. Ha­diste, fıkıhda, kelâm'da ve İslâm tarihinde bu gibi keli­meler kul lanılmıştır. Fakat burada zaruri olan birşey var­dır; O da hükümetin esas nazariyesinin hilâfet üzerine kaim bulunmuş olmasıdır. Sahîh bir İslâm hükümet, ne padi­şahlık, (kıraliyet) ne amirlik (hükümdarlık) ne de "ava-mî cumhuriyet" yani halk hâkimiyeti (Paktılar Sover-cignty) olabilir. Bunların hiç birisine benzemez. Bu ik­tidar şekillerinin hilâfına ancak bu hükümet îslâmî ola­bilir ki, böyle bir rejim de yalnız hakikî hâkimiyetin Hak Taalâya "ait olduğu kabul edilmiştir. Allah ve O'nun Re­sü­lü­nün Şeriatı en üstün kanun olduğu gibi, çıkarıla­cak kanunların da esas menşei ve mehazı yine o mu­kaddes hükümlere istinat etmesi lâzımdır. Bu esaslara inanıla­caktır. Hududullah dairesinin içinde çalışılacak ve işler bu dairede yürütülecektir. Böyle bir hükümette ikti­dar dan yegâne maksat, Allahın ahkâmını icra etmek ve O-nun rızası gereğince fenalıkları ortadan kaldırıp, bunla­rın yerine iyilikleri yerleştirmektir. Böyle bir hükûmeteki iktidar ise, iktidar-ı âlâ (en yüksek iktidar) değildir. Bura­daki iktidar veya emir sahibi olmak, Allah Ta-alaya niya­bet etmektir. O'nun tevdi ettiği emaneti mu­hafaza etmek­tir, îşte "Hilâfetin" manası da budur.

2. Emevî hükümdarlarına gelince, bunların hüküm­darlıkları hakikatte hilâfet değildi. Onların devletlerinde İslâm kanunları icra edilmiş olmasına "rağmen, Anayasa "Düstur": (Constitution) da bulunan İslâmî esasları, orta­dan kaldırmışlardı. Yine buradan başka, onlar hükü­met işinde İslâmî ruhu da silip yok etmişlerdir. Bu fark, böyle b r hükümetin ta başında bile kendisini hissettir­miştir. Nitekim, bu hükümetin kurucusu Emîr Muaviye'nin kendi sözü şöyledir :

Ene evvel ül - mülûk: Ben ilk padişahım.

Hele Emîr Muaviye kendi oğlunu veliahd tayin etti­ği zaman, Hazret-i Ebu Bekir Radıyaîlahu Taalâ anhın oğlu Hazret-i Abdurrahman ayağa kalkarak şöyle söy­ledi:

"İşte bu bir Kayserliktir. Ne zaman bir Kayser ölürse, onun oğlu Kayser olur."

3. Usul bakımından Abbasî hilafetinin vaziyeti de böyle idi. Bu bakımdan Benî Ümeyye ile aralarında bir fark yoktu. Ancak şöyle bir fark vardı: Benî Ümeyye dinî hususlara ehemmiyet vermezlerdi (indîfferent), bunun hilafına Benî Ab­bas kendilerinin dinî bir hilâfet ve ruhanî bir hükümet olduklarını iddia ederler ve bu nam altında para basarlardı. Dinî işlerde de Benî Ümeyyeden fazla alâkadar idiler. Fakat onların dinî işlere fazla alâ­ka gös­termeleri de bazan dine zararlı olmuştur. Meselâ Me'munun bu alâkası öyle bir vaziyete girdi ki, dinle il­gisi bulunmayan felsefî meseleleri, her ne şekilde olursa ol­sun, dinî bir akîde şekline sokarak hükümet gücü ile halka kabul ettirmeğe zorladı ve bu yüzden de bir hayli zulmetti.

4. Sual tevcih edilen devre gelince, hakikatte bu de­vir bir fitne ve kargaşalık devri idi. Müslümanlar o devirde büyük bir fikrî sıkıntı içinde bulunuyorlardı. O devirde müslümanlann hakikî önderinin kim olduğuna hüküm vermek bir hayli zordur. Fakat şurası da açık­tır ki, Yezid siyasî kudreti elinde bulunduruyordu. Baba­sı kendisine sağlam bir saltanat sağladıktan sonra ken­disini velahd tayin etmişti. Böyle olmasaydı ve Yezid. de diğer müslümanların içine karışmış bulunsaydı, o za­man ihti­mal ki, seçimi kazanmak hususunda sondan bi­rinci gel­mek şansım elde edebilecekti. Onun hilafına Hü­seyin ibn-i Ali Radıyallahu Taalâ anh ise, o zamanki ümmet arasında en seçkin kimse idi. Serbest bir seçim olup da müslümanların reylerine baş vurulsaydı muhak­kak ki, halk kendisine rey verecekti. Reyler onun hak­kı olacaktı.

5. Zâlim emirlere karşı ayaklanmak, bu şekilde sa­dece caiz değil belki bir farzdır. Zâlim emirleri ve hû -kiimdarları kaldırıp, onların yerine adil ve sâlih bir hü­kümeti iş başına getirmek imkânı bulunduğu takdirde, ayaklanmak farz olur. Bu hususta İmam Ebu Hanifenin fikri gayet açıktır. Ebu Bekir Cassas, Ahkâm ül -Kur'anda ve El -Muvaffak El Mekkî de Menakıbî Ebu Hanife'de bu meseleyi nakletmişlerdir. Bunun aksine âdil ve sâlih hü­kümete karşı ayaklanmak çok büyük bir günahtır. Bütün ehl-i islâm için böyle bir ayaklanmağı bastırmak için hü­kümete yardım etmek lâzım gelir. Bu arada bir de şu vardır ki, hükümet âdil olmazsa gerçek bir inkılâp ile de ortadan kalkabilir. Böyle bir imkân yoksa, o zaman na­sıl bir yol takip edilmelidir? Bu husus şüphelidir. Eimmenin ve fukahanın bu husustaki fi­kirleri ihtilaflıdır. Bazılarına göre, sadece hakkı söyle­mekle iktifa edilir, ayaklanmak caiz görünmez. Bazıları­na göre ayaklanmak, hattâ şehid olmak da vardır. Di­ğer bir kısım fukahaya göre de "İnşaallah İslah olur" diye dua ederek beklemek lâzım­dır.

6. Âdil bir hükümete karşı ayaklanmış bulunan halk camilere sığınırlarsa onların bulundukları yer mu. hasara edilir. Eğer bu isyancı zümre, bulundukları yer­den silah kullanıp kurşun veya diğer harp vasıtalarını istimal eder­lerse, o zaman onların yaptıklarına karşılık kurşun atılır ve mermi de kullanılır. Hareme sığındıkları zaman, sa­dece muhasara edilir. Muhasara uzatılır ki, sı­kıntıya dü­şüp silahlarını bıraksınlar. Haremde kan dök­mek yahut da haremi taş veya kurşun yağmuruna tut­mak kesin ola­rak doğru değildir. Bu durumun aksine, zâlim bir hükü­mete karşı ayaklanmış bulunan halkın du­rumu başkadır. Esasen zâlim hükümetin varlığı haddi za­tın­da günahtır. Böyle bir hükümet devam etmek için baş vurduğu çare­lerle günahını çoğaltmış olur. Günahını arttırmaktan başka bir iş yapamaz.

7. Kur'an ve Sünnet gereğince usulsüz vergi hak­kında hiç bir cevaz yoktur. Müslümanlar, zekâtı ibadet diye, gayrı Müslimler de cizyeyi (itaati belirtmek için) ve­rirler. Bundan sonra memleket işleri için hükümete kendilen bir şeyler bırakabilirler yahut da hükümetin mu­vafakatiyle bir şeyler verebilirler. Hirac ve mahsul gelirin­den alınan hisse buna benzer bir şeydir ki, bunlar hak­kında Kur'anda ve Sünnette şer'an bir karar yoktur. İslâm hükümeti ihtiyaca göre bunları kararlaştırır. Bu hususta asıl ölçü memleketin hakikî ihtiyaçlarıdır. Eğer herhangi bir idareci veya hükümetin başında bulunan kimse, kendi keyfi için bir vergi tarh ederse, bu vergiyi almak haram olur. Fakat memleket ihtiyaçlarına sarf etmek için halkın rızasiyle alınırsa o zaman helâl olur.

8. Evet böyledir. Yalnız kendisinden evvelkilerin değil kendisinin daha önce verdiği kararları ve hüküm­leri de değiştirebilir.

9. Haccac ibn-i Yusuf, dünya siyaseti noktayi na­za­rından değerli bir adam idi. Fakat dinî noktayı nazar­da zâlim bir hâkim (vali) idi.

10. Evet bu şartlar da yine 7 numaralı sualin ce­va­bında verilmiştir.[201]

 

b. El . Hilafet veya El - Hükümet[202]

Soru:

İslâm, yirminci yüzyılda dahi, kabili icra ise, o za­man bir hayli müşkilât arzeden nazariyeleri bir tarafa bıraka­rak, bunların yerine îbn-i Haldun'un hükümet ve devlet nazariyesini nazarı itibara almakla daha iyi bir neticeye ulaşmak mümkün olamaz mı? Yani El - Hilâfet yâ El - Hükümet. Bunlardan han­gisi mümkün olabilir?.

 

Cevap:

Zamanımızdaki bir çok menfî tesirler İslâm Nizâmı­nı boz­makta ve gölgelemektedir. Bazı nazariyeler ve bazı rüçhanlar İslama giden yolun önüne mania teşkil ek­mektedirler. Bunları birer birer incelersek, açık bir şe­kilde şu mesele anlaşılacaktır ki, bu gibi tesirler, müslüman ülkelerinin, uzun zaman Batı istilâsına uğrayıp Avrupalı milletlerin sultası altında -kaldıkları sırada, bu sul­tanın tesiri ile ortaya çıkmışlardır.

Avrupa milletleri, bizim ülkelerimize musallat olun­ca, bizim kanunlarımızı, ortadan kaldırıp, kendi kanun­larım bize tahmil ettiler. Bizini kendi öğretim ve eğitim nizamı­mızı atıl ve batıl bırakıp, onlara ait öğretim ve eğitim ni­zamlarım, bizim ülkelerde icra etmek yolunu tuttular. Bü­yük küçük her türlü hizmetler ve memuri­yetlerde, bizim nizam ve bizim usul ile yetişmiş bulunan­ları bertaraf ede­rek, kendi öğretim ye eğitim nizamları ile yetişmiş bulu­nanlarla kendilerinin mekteplerinde oku­yup bitirenleri bizim mekteplerden yetişmiş olanların ye­rme koydular. Yavaş yavaş iktisadî kuruluşlar, idarî iş­ler ve hemen he­men her şey, Avrupai terbiye ile yetiş­miş olan zümrenin eline geçti. Bu usul ve bu şekildeki tarzı hareket, gitgide idare sistemini bizim medeniyetimizden, bizim yaşayış ve düşünüş tarzımızdan ayırdı. Bu yoldan ayrılmış ve başka bir yola sapmış, sapık bir ne­sil ortaya çıktı. Bunlar, İslâmdan da, İslâm tarihinden de, İslâmın öğretim ve eğitim usulünden de, İslâmî riva­yetlerinden de ve her şeyden ilmî manada bigâne idiler. Kendilerince tercih edilmesi lâzım gelen ve itibar edile­cek olan hususlara da alâkasız bulunuyorlardı, işte bi­zim İslama kaymamıza en büyük mania teşkil eden şey de budur. Bu şekilde yanlış anlayışların neticesinde, İslam yirminci asırda kabili icra değildir diye tutturuluyor.

Gördükleri talim ve terbiyeleri tamamen gayrı islâ­mî olan bu güruh bundan başka ne yapabilirdi? Onlar ancak, islâm kabili icra değildir diyeceklerdi. Çünkü İslâmı bilmi­yorlar. Islâmı bilmedikleri gibi, İslâm yolu ile de amel et­miyorlardı. Buna hazır da değillerdi, İslâmın bir yaşayış nizamı olabileceğini de katiyen düşünemiyorlardı. Yaşa­yış nizamında, bunun amelî cephelerinin bu­lunduğunu akıllarından bile geçiremiyorlardı.

Şimdi bizim karşımızda ancak iki yol vardır: Biri ırk ve milliyet bakımından hep kâfir olmak için hazır lanmak ve ister istemez İslâmın ortada bulunan ismini de bir ta­rafa bırakıp bundan da kurtulmak... ikincisi ise halis bir niyet ve imân ile (münâfikane yollarla değil) mevcut eği­tim ve öğretim nizamı üzerinde tetkiklerde bulunulup, bu sistemi tahlil edip; araştırarak tesbit ey­lemek ki, ne gibi şeyler bizi, İslâm yolundan saptırıyor? Ve ne gibi değişik­likler yapmak lâzımdır ki, bununla is­lâm nizamını yürüt­mek için halkı hazırlayabilelim? Ben büyük bir esefle şunu söyliyeceğim ki, bizim eğitim ve öğretim sistemi­mizde maalesef bu hususa' hiç de ehem­miyet verilme­miştir. Yalnız ehemmiyet verilmemekle de kalınmamış bu husus tamamen ihmal dahi edilmiştir. Bu mesele, üze­rinde derinliğine düşünülecek ve ehemmiyetle üstünde durulacak bir problemdir. Biz bu meseleyi kö -künden halletmedikçe, islâm nizamının yürüyeceği yolu da dü­zeltmiş ve İslâm nizamının caddesini temizlemiş ola­ma­yacağız.

İbn-i Haldûnun hangi nazariyesine dönersek dönelim yine bu meseleyi halletmek için bir yardım bulmuş -olma­yız. Çünkü, bugün meydana çıkmış bulunan bu me­sele­ler çeşitlilik bakımından, İbn-i Haldun zamanında mevcut değillerdi. Meselenin hakikati ve onun hakikî ma­hiyeti şudur ki, sömürgeciler, bizim ülkelerimizden çeki­lip git­mek zorunda kaldıktan sonra, yukarıda bahsetti­ğiniz neslin eline hükümet ve iktidarı verip de öyle gitmişlerdir. Yani kendi eğitim ve öğretim sistemleriyle ye­tiştirmiş ol­dukları kimseleri, kendi medeniyet ve yaşayış usullerinin kaynaklarından su içermiş oldukları elemanla­rı, iş ba­şında bırakmışlardır. Bunlar vücut yapısı itibariyle bizim kavmimizden, bizim milletimizden olmalarına rağmen, ilmî, zihnî ve ahlâkî bakımdan ingilizlerin, Fran­sız­ların, Felemenklerin yerine geçip oturmuşlardır. Bu zümrenin elinde bulunan hükümet de bir hayli manialar­la karşılaşır ki, bu maniaları ortadan kaldırmak gayet mühim bir me­seledir. İbn-i Kaldunun nazariyeleri bu salıada iş göre­cek durumda değildir. Bunun için çok ehem­miyetle düşü­nüp taşınmak lâzımdır. Hali hazır durumu gözönünde bulundurarak bu işin ıslahı için yeni yollar açmak gerekir.

 

C. İlâhî Hükümet ile Papalık usulünün farkı:

Soru:

Risâl-i Peygam-i Hak'da, En Saîd Bezmi Sahibin kaleme aldığı bir makalede şu fikir ileri sürülmüştür:

İslâmî siyaset nazariyesinde, Mevlânâ Ebu'l - A'lâ Mev­dûdî Sahib büyük bir ehemmiyetle şu noktayı ileri sürmüştür ki, böyle bir hükümet esas itibariyle halka karşı mesul değildir. Bu husus tarihî vasfı itibariyle de yeni değildir. Avrupada bir zamanlar "theocray" denilen bir hükümet nizamı vardı. Bu, Roma'nın büyük Papa'sı-mn iktidarı elinde bulundurduğunun tasavvuru idi. Halk da şöyle düşünüyordu: Allahın bilfiil konuşabilen bir idaresi bulunmadığından, bir kimse Allahın adına ikti­dar ve ihtiyaratı elinde tutabilir. Bu kimse de gayet ko­laylıkla her türlü yanlış işler de görebilir. Mevlânâ Mev­dûdî Sahibin halkayı hayâline göre, bu siyaset düşüncesi ile papalık siyaseti düşüncesi ayrı ayrıdırlar. Fakat hü­kümeti halkın karsioinua mesul, diye hesaba katmadığından bu hü­kü­metin esasının cumhuriyet olacağına düşün­mek tama­men hatâdır. Bunun için böyle bir hükümet dü­şüncesi ile papalık hükümetinin düşüncesi arasında her­hangi bir şekilde fark olmayıp, aynı olduğu neticesini çı­karmaktan başka bir hal şekli olamaz."

"Bezmî Sahib, sonra da kendisi -bir hal çaresi bulup ileri sürüyor. Fakat kendi bulduğu bu usul de onu ikna etmiyor. Zat-ı Faziletlerinden ricamız, kerem buyurup da bu yanlış anlayış hakkında Tercüman El - Kur'an'da bir açıklamada bu­lunup, bu hatayı düzeltmeleridir. O sa­man bizleri minnettar kılmış olurlar.

Cevap:

Bezmî Sahib ihtimal benim "islâm'da siyasî nazari­ye: İslâmın siyasî nazariyesi" isimli eserimi okumamış­lardır. Eğer o kitabımı okumuş olsalardı, herhalde be­nim dü­şünceme karşı 'böyle bir itirazda bulunmazlardı. Çünkü o yazıda Bezmî Sahibin takılıp kaldığı noktaların hepsi de izah edilmiştir. Heri sürülen düşüncelerin hep­sine de cevap verilmiştir. Bezmî Sahib, eğer benim yazı­larımı okumuş olmasına rağmen, itirazlarda bulunuyor­sa, o zaman bu itirazlara hayret etmekten başka bir şey arz edemiyeceğim. Benim o yazımda şu cümleler dikka­te değer:

"Avrupadaki teokrasi bildiğiniz gibi, İslâmî teokra­si­den bambaşka bir mahiyet taşır. Bilindiği gibi Avru­pa teokrasisinde hususî bir zümre olan dinî liderler, Al­lahın adına, kendilerinin uydurup koydukları kanunları icra ederler. Fiiliyatta da kendilerinin Allah yerine ko­yup halk üzerinde tahakküme kalkarlar. Böyle bir hü­kümete de İlâhî hükümet derler. Halbuki, böyle devlet nizamlarının İlahîlikle alâkalan olmadığı gibi bunlara Şeytanî hükümet denmesi daha doğru olacaktır.

Bunun tam aksi olarak, İslâmda ileri sürülen teokra­si'de, hükümet herhangi bir mezhebi veya dinî zümrenin elinde değildir. Bu hükümet bütün müslümanların — kâffe-i müsliminin — elindedir. Bütün müslümanlar bu hükümeti Allahın Kitabı ve O'nun Resulünün Sünnetinin ışığı altında yürütmeye gayret ederler. Eğer bana bu iş için yeni bir ıstılah vazetmek müsaadesi verirlerse, ben bu şekildeki hükümete "ilâhî Cumhurî Hükümet" Theo Demokratic State) diyeceğim. Nitekim bu hükümet, Alla­hın hâkimiyeti ve O'nun iktidar-ı A'lâ'sının altında olur. Bu iktidar ve hâkimiyetin altında müslümanlara da umumî olarak, hududlanmış bir hükümet hakkı verilmiştir. Bu nizamdaki, idareci kadro yani iktidar, müslümanların ay­larına dayanır. Müslümanlar bir sahsı seçip iş başına getirdikleri gibi, istedikleri zaman da yine bu kimseyi az­letmek hakları vardır. Allahın şeriatında herhangi bir me­sele veya muamele hakkında açık hüküm bulunmayan hususlarda müslümanların icma'ı ile işler halledilir, hükme bağlanır. Bu iş herhangi bir zümrenin, yahut da ailenin elinde değildir. Bunun gibi yine İlâhî Kanunu tabir etmek, tefsir ve şerh eylemek de yine herhangi bir hususî zümrenin yahut da ailenin, hanedanın ve sairenin teke­line bırakılmamıştır. Müslümanların umumu bu hakka maliktirler. İctihad kabiliyetini elde etmiş bulunan her müslüman bu iş yapar. Kabiliyeti olan herkes de ictihad devamında elde edebilir."

Ben sonra, yukarıdaki cümlelerin haşiyesinde bu hu­susu daha da fazla aydınlatmak İçin şu hususları yaz­mıştım:

"Hıristiyan Papalar ve Patriklerin ellerinde, Hazreti İsa Aleyhisselâmın bir kaç ahlâkî taliminden başka bir şeriat ve kanun yoktur. Bunun için, bu Papalar ve bu Patrikler kendi keyiflerine göre, kendi şahsî istek ve nefsaniyelerine uyarak, kanunlar yapıp uydurmuşlardır. Bu kanunların da Allah indinden geldiğini ileri sürmüş ve icra etmişlerdir."

Hıristiyanlığı tetkik etmiş ve Papalık tarihine vakıf bulunan herkes, benim bir kaç satırda anlattığım bu hu­susları çok iyi bilirler. Avrupanın Papalık nizamı, Saint Paul'ün uydurduğu şeriata dayanır. Bu şeriat gereğince, Saint Paul, Musevî şeriatı lanetlemiş ve hıristiyanlığı sa­dece bazı ahlakî tâlim üzerine kurmuştur. Bunları da "Kitab-ı Ahd-i Cedid" de görebiliriz. Bu ahlâkî tâlimde herhangi bir şekilde medeniyet nizamına dayanan ve siyasetle alâkası bulunan hiçbir kanun yoktur. Papalar sonradan Avrupada ya doğrudan doğruya kendileri yahut da maiyetleri vasıtasiyle teokrasi denilen hükümet tarzını ortaya çıkarmışlardır. Bunun için bir de kanun ve şeriat ortaya koymuşlardır. Şurası da bellidir ki, onların bu ka­nun ve şeriatleri vahy ve ilham'dan alınmış olmayıp ken­dileri tarafından uydurulmuş olduğu ortadadır. Bu bağ­lamda onlar, bazı akâid nizamı, dinî ameller, mezhep merasimleri, nezirler ve niyazlar, adaklar, bazı toplumsal ve sosyal kaideler caiz kılmışlardır ki, bunların hiç birisi onların elinde bulunan Kitabullah'da yani Hazret-i İsâ'ya isnad edilen İncilde mevcut değildir.

Böylelikle, onlar kendilerini Allah ile kullar arasında, bir dinî makam sahibi kılmışlardır. Kendileri için bir nevi müstakil aracı ve simsar vaziyeti uydurup sağlamışlardır. Onlar kilise nizamlarında dahi, çalışan kimselere bir yığın hak, hukuk ve özgürlükler tanımışlardır. Bundan başka halkın üzerine de bir nevi dinî vergi yüklemişlerdir. Bunla­rın hepsinin kaynağı ve aslı esası yine havayi nefs ve uydurma hükümlerden başka bir şeye istinat etmez. Böyle bir nizama isim takılmak istendiği zaman da "teok­rasi" denmiştir. Fakat hakikatte bunun değil teokrasi ile, hattâ "Theo": (Allah) ile dahi hiç bir alâkası yoktur.

Şimdi, böyle bir teokrasinin, İslâmdaki İlâhî Hükü­metle veyahut da Şer'î Hükümetle benzerliği nerededir? İslâmda, ahkâm ve evâmir açık bir şekilde, değişmez, ilâve yapılamaz bir halde, Kur'an ve Sünnetteki kanun­larda mevcuttur. Bunları yürütmek de herhangi bir hususî dinî veya mezhebi zümrenin tekeline bırakılmamıştır.

Sonra, yine Bezmî Sahib'in işaret buyurduğu şu hu­sus da tamamen garib bir noktadır. Diyor ki: "Biz de, Halifeye, Hıristiyanların Papaya tanıdıkları vasıfları tanı­yoruz. Bunun içindir ki, bizim halifemiz de halkın karşı­sında mesul değildir."

Bu iddialara cevap olarak, bundan önceki yazıla­rımda belirtmiş olduğum hususlardan bir kaç cümleyi burada tekrarlıyorum:

Ben aşağıdaki âyet-i kerimenin medlülünden istinbat ede­rek şöyle yazmıştım:

"Sizlerden, iman edip de Salih amel edenleri, Allah, yeryüzünde halife kılacağını vaad etmiştir. Nitekim evvel­kileri de halife kılmıştı."

(Surei Nur, âyet:55)

"Bu âyeti kerimeden anlaşılan ikinci bir ince nokta da, halife kılınmak vaadi bütün müminler içindir. Burada, "onlardan herhangi birisini halife kılacağını" denmiştir. Buradan şu nokta aydınlanmış oluyor ki, bütün müminler hilafete haizdirler. Allah tarafından müminlere verilmiş bulunan hilâfet umumî bir hilafettir." Sonra devam ede­rek şu hususları açıklamıştım: İslâm nizamında, her şa­hıs halifedir. Bu hilâfet herhangi muayyen bir şahsın ya­hut da bir zümrenin tekelinde değildir. Yani öyle bir kimse yoktur ki, müslümanların hepsinin elinden hilafeti alıp da kendisi mutlak ve müstebid buyruk sahibi olsun. Burada, bir kimse hükümdar veya buyruk sahibi olursa, bunun aslî vasfı ve hususiyeti şudur: Bütün müslümanlar yahut da ıstılahi lafızlarla söyliyelim, bütün halifeler kendi istek ve rızalarıyle kendi halifeliklerinin düzenlenmesi için bu işi herhangi bir şahısta birleştirirler. Bu şahıs, bir taraftan Allah karşısında mesuldür. Diğer taraftan başka halifele­rin karşısında halifeliği kendi şahsında birleştirdikleri et­tirdikleri için onlara karşı yine mesul olacaktır.

Bundan sonra yine başka bir yerde, şu açıklama­larda bulunmuştum:

"İslâmî devlette, emîr veya imam yahut da devlet başkanının vasfı şundan başka bir şey değildir: Hilâfeti ellerinde bulunduran bütün müslümanlar kendi rızaları ile, kendi aralarından iyi bir kimse seçerek bu emaneti onun eline teslim ederler. Bunun için halife kelimesinin kullanılmasından maksat onun tek başına biricik halife olmadığıdır. Belki maksat şudur ki, her biri birer halife olan müslümanların halifelikleri bu zatın elinde birleşmiş etmiş bulunuyor."

Yine bu mevzuda yazdıklarım arasında şu husus da vardı:

"Emir, tenkitten muaf değildir. Alelade her müslüman dahi, bu emîri, yalnız içtimaî işlerde değil, bu emîrin kendi, şahsî ve hususî yaşayışına ait işlerde bile her za­man tenkit etmek salâhiyetindedir. Bu emîr, azli mümkün bir kimsedir. Kanun karşısında bu emîr ile alelade bir hemşehri aynı vasıfları taşırlar. Onun aleyhine de her­hangi bir adlî makamda dava açılabilir. Adalet bakımın­dan herhangi bir hususî imtiyazı da olamaz. Emîr, müşa­vere ile işleri yürütür. Şûra Meclisi de bütün müslümanların güvenebildiği bir meclis olmalıdır. Bütün müslümanların itimatlarını kazanmış olması icab­eder.

Müslümanların bu meclisi reylere baş vurarak seç­me­le­rinde hiç bir şer'î mahzur yoktur. Her ne şekilde olursa olsun, şu nokta da gözönünde bulundurulmalıdır ki, bütün müslü­manlar tarafından kendisine bu kadar geniş yetkiyle emânet verilmiş bulunan emîr, bu geniş yatkilerine rağmen yine de takva ile ve Allahtan korkarak bu yetkilerini kullanmalıdır. Kendi keyfine güre hareket etmemelidir. Böyle olmadığı takdirde müslümanlar bu emîri, elde etmiş bulunduğu, emirlik kürsüsünden hemen alaşağı ederler."

Bu aydınlatmalardan sonra birisi ortaya çıkıp da bi­zim "teokrasimizi" -Roma'nın son günlerinde kurulmuş bulunan Avrupa teokrasisine benzetirse, elbette ki, biz onu fikir hürriyetinden mahrum edecek değiliz. Buna hakkımız da yoktur. Ancak şurasını da arzedebiliriz ki, böyle bir düşünceye sahip olmak bilgi ve delilden uzak kalır.

 

d. İslâmî Hükümet ve Müslüman Hükümet[203]

Soru:

Hülefa-i Raşidinden sonra müslümanlar arasında bir çok hükümetler kuruldu. Bunlar İslâm Hükümeti mi idiler, yoksa İslâm dışı hükümetler midirler?

Cevap:

İşin hakikatına bakılırsa, bunlar tam manasiyle ne İslâm Hükümeti idiler ne de İslâm dışı hükümetler idiler. Bu rejimlerde İslâm Anayasasının (Düstur) iki mühim noktası değişmişti. Biri seçim usulü ile kurulacak emirlik. İkincisi de müşavere usulü ile yürütülecek olan işler. Di­ğer hususlarda, İslâmî Anayasa (Düstur) ortada idi. İs­terse, sahih şekilde bunu gözönünde bulundurmasınlar. Fakat bu Anayasayı (Düs­tur) ortadan kaldırmamış ve değiştirmemişlerdi. Bu hü­kü­metler Kur'an ve Sünneti kanun kaynağı olarak kabul ediyor, buna inanıyorlardı. Adalet sahasında İslâm kanunlarını icra ediyorlardı. Müslüman hükümdarların hiç birisinde İslâm kanunlarını ortadan kaldırmak cesareti yoktu. İslâm kanunlarını kaldı­rıp, bunun yerine kendilerinin uydurdukları kanunları in­faz etmeğe yeltenecek cesaretleri yoktu. İslâm tarihi de tarih boyunca şuna şahittir ki, hiçbir zaman, hiçbir hü­kümdar böyle bir işe yeltenememiştir. Keyfî icraatların hemen arkasından Allah kulları zâlim emirlerin karşısına dikilip, az çok, iyi fena cihada girişmişlerdir. Fesat ve fıskın kapılarını kapatıncaya kadar da dövüşmüşlerdir.

İbn-i Teymiyenin ve Müceddidi Elf-i Sanî'nin bu gibi işler karşısında nasıl dikilip mücadele ettiklerini tarih kay­deder.

 

E. Hilâfet meselesi ve fırkacılık.

Sual:

İslâm'da yetmiş iki fırka mevcut iken, nasıl olur da hilafet meselesi böyle bir vasatta, kolay bir şekilde dü­zenlenebilir ?

Ben buraya kadar bütün İslâm ülkelerindeki hilâfet meselesi bahsini ele almadım. Belki benim sözlerim, Pakistanda İslâmî hükümetin kurulması dairesi içindedir. Eğer muhtelif müslüman ülkeler de benim aydınlattığım bu usul üzerine islâm Hükümetini kurmak isterlerse, el­bette bu imkân vardır. Ve olabilecek bir iştir. Yine de mümkündür ki, öyle bir organizasyon yapılsın ki, bu ül­kelerin hepsi, bir arada, bir federasyon teşkil etsinler ve aralarından bütün İslâm dünyası için bir Halife seçsinler.

Yetmiş iki fırka meselesine gelince, buna sadece Kelâm ilmi kitaplarının sahifeîerinde rastlamak mümkün­dür. Hâlen fiilî olarak Pakistanda bu üç fırkadan başka fırka yoktur.

1.      Hanefiler.

2.      Ehl-i Hadis.

3.      Şiiler.

Sizin de malumunuzdur ki, bu üç fırkanın üleması ilk defa bir İslâm Hükümetinin esas usulleri üzerinde ittifak etmişlerdir. Buna göre, artık fırkaların mevcudiyeti İslâmî Hükümetin kurulmasına mâni olabilir diye bir endişeye yer" yoktur.

 


III

MEMLEKET İDARESİNDE KADINLARIN VAZİFELERİ

 

A.Kanun koyucu meclislerde kadınların iştiraki               meselesi[204]

Bizden, hangi İslâmî usul ve ahkâma göre, kadınla­rın kanun koyucu mecliste âza olmaları menedilmiş ol­duğu sorulmaktadır. Aynı zamanda Kur'an ve Hadiste bu hususta ne gibi işaretler ve hükümlerin olduğu bilinmek isteniyor. Ve sonra da hangi hükümler gereğince bu gibi meclislerin işleri yalnız erkeklerin ellerine bırakıldığı so­rulmaktadır.

Bu suallere cevap vermeden önce, biz bu meclislerin çeşidini ve doğru şeklini izah etmek zorundayız. Yani kadınların âza olabileceği bahis mevzuu bulunan mec­lislere yanlış olarak "kanun - saz" (kanun koyucu) mec­lisler denmesi esasen bu yanlış anlayışı doğurur. Bunlara "kanun saz": (kanun koyucu) meclisler denemez. Bun­lara "kanun kuran, kanun yapan" meclisler denmesi lâzımdır. Çünkü bunların işleri yal­nız "kanun yapmak" değil "kanun vazetmektir". İşte bu yanlış anlayıştan bir başka yanlış anlayış da ortaya çıkıyor. Zihinlerin karış­masına sebep oluyor. O da şudur: Sahabiler devrinde kadınların da kanunî meseleler üzerinde durdukları, ko­nuştukları ve görüş beyan ettikleri ve bazı şeyler yaptık­ları, hattâ Halifelerin kendileri bile bu kadınlarla çok vakit müşaverede bulundukları ve onların reylerine başvur­dukları görülmüştür. Şimdi şu mesele hayrete verici olu­yor ki, bu gün, İslâınî usuller diye isim verilen hususlarda bu gibi meclislerde kadınların iştirak etmeleri niçin ve neden doğru olmayıp da hatalı olacaktır?

Gerçek şudur: Bugün adına "Kanun vazeden mec­lis" denilen bu gibi meclisler, sadece kanun etmekle meşgul değillerdir. Meclislerin daha bir sürü başka işleri de vardır. Bu meyanda bütün memleketin mülkî siyasetini kontrol etmek; bakanları tayin etmek, anlaşmalar yapmak ve bozmak; memleketin asayiş vaziyetini gözönüne al­mak; emniyet ve zabıta gibi işleri idare etmek; vergi işle­rini tanzim ve bütçeyi hazırlamak; memleketin iktisadî işleri ile meşgul olmak; daha bunlar gibi bir hayli mese­lelerin yanı başında harp ve sulh gibi çok mühim işleri karara bağlamak hep bu meclisin vazifeleri cümlesinden­dir. Bu bakımdan bu meclislerin azaları sadece bir fakîh veya bir müftü makamında bulunan kimseler değillerdir. Memleketin her hususunu gözönünde bulunduran "kavvam": (Düzenleyici, koruyucu) durlar.

Şimdi bir parça düşünelim. Kur'an içtimaî yaşayışta bu makamı kimlere vermiştir ve kimlere vermemiştir?

Süre-i Nisâ'da Allahu Taalâ şöyle buyurmuştur:

"Erkekler kadınların koruyucularıdır. Allah bazılarını bazılarından üstün kıldığı ve erkeklerin kendi mallarından kadınlara geçim verdikleri için. Saliha kadınlar itaat eden, Allahın koruması sayesinde gıyabında (kocalarının mu­hafaza edilecek şeylerini) muhafaza ederler."

(En – Nisa: 33).

Bu âyette Hak Taalâ sarahatle ve açık kelimelerle koruyuculuk ve düzenleyicilik vazifesini erkeklere vermiş­tir. Saliha kadınların burada iki vasfı beyan edilmiştir. Biri itaat eder olmak, ikincisi de kocalarının bulunmadıkları zaman, onların muhafaza edilmesi lâzım gelen şeylerini muhafaza etmek. Nitekim Allah muhafaza etmiştir.

Şimdi siz diyeceksiniz ki, bu hüküm ev hayatına ait bir mesele içindir. Memleket meseleleri için değildir. Fa­kat görüyoruz ki, âyet-i kerimenin birinci kısmında "er­kekler kadınların koruyucularıdır, düzenleyicileridir" den­diğine göre, burada "fil - buyûti": (evlerinde veya ev­lerde) denmediğinden, bu cümledeki meselenin evle sı­nırlandırılmamış olduğu anlaşılır. Sonra yine siz şunu da kabul etmek istersiniz ki, bize de sorulduğu gibi Allah evde "kavvam" koruyucu kılmamıştır; kadına da "kunût": (itaat etme) makamını gözönünde tutmuştur; o zaman siz bütün evlerin hepsinde yani bütün memlekette "kunût": (itaat etme) makamını kaldırıp bunun yerine kavvamiyet: koruyuculuk makamını mı koyacaksınız? Evi korumak makamı memleketi korumak makamından daha büyük ve daha yüksek derecede midir? Şimdi siz nasıl olur da dersiniz ki, Allah Taalâ bir evin koruyuculuğunu bir kadına vermediği halde bir memleketin koruyuculu­ğunu bir kadının eline vermek için izin vermiştir? Bunları bütün evlerin koruyucusu yapmakla bütün cemiyetin ge­nel yapısını teşkil eden memleketin koruyucusu kılmıştır hükmü verilebilir mi?

Ve görüyoruz ki, Kur'an-ı Kerim kesin kelimelerle ka­dınların çalışma dairesini tayin etmiştir:

"Evlerinde otursunlar ve eski cahiliye devrinde ol­duğu gibi kırıtmasınlar."

(El – Ahzab: 33).

Burada, yine şu meseleyi ileri sürenler vardır: Bu emir Zat-ı Risaletpenahilerinin hanımları hakkında veril­miş bir emirdir. Biz de şu noktayı soruyoruz: Zat-ı Risaletpe­na­hi­lerinin hanımlarının ne gibi noksanları vardı ki, onların evlerine bağlanması emrediliyor da, evin dı­şındaki işlerde, onların ehil olmadıkları ortaya konuyor? Niçin diğer kadınlar bu hususlarda onlardan üstün tutul­muştur? Acaba bunun sebebi nedir? Bu da bir tarafa dursun, Zat-ı Saadetlerinin hanımları bu gibi kırıtma işle­rinden menedilirken acaba diğer müs­lüman kadınlara kırıtma müsaadesi mi verilmiştir? Nasıl olur da Zat-ı Sa­adetlerinin hanımlarına yabancı erkeklerle kırıtarak ko­nuşmalarına ve yabancı erkekleri tahrik etmelerine izin verilmemiş de diğer müslüman kadınlarının yabancı er­kek­lerle kırıtmalarına müsaade edilmiş ve bu yabancı erkeklerin erkeklik hislerini tahrik etmelerine izin mi ve­rilmiştir? Bundan başka nasıl olur da Allah Taalâ kendi peygamberinin evini ve ailesini temiz tutmasını emreder­ken, diğer müslü­man­ların evlerinin bulaşık vaziyette kal­malarına göz yummuş olabilir?

Bundan sonra Hadis-i şeriflere gelebiliriz. Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin açık hadisleri elimizdedir. Buyuruluyor ki:

"Ne zaman sizin emirleriniz halkın en kötüsü, zen­ginleriniz en cimri kimselerden olur ve işleriniz de kadın­ların eline geçerse, o zaman yerin altı üstünden elbette ki iyi olacaktır."

(Tirmizî)

Ebî Bekre'den rivayet edilen şu Hadis-i Şerif gerçeği elle tutarcasına göstermektedir:

Allah'ın Resulü Sallallahu aleyhi ve sellem, İran hal­kının Kisrâ'nın kızını kendilerine padişah kıldıklarını du­yunca şöyle buyurdular:

"İşlerini kadınların eline teslim eden bir kavim hiç bir zaman felah bulmaz."

(Buhari, Ahmed, Nesâî, Tirmizî)

Bu iki Hadis-i Şerif de şu hidayeti İlâhiyenin hakikî tefsirini beyan etmektedir:

"Erkekler kadınların koruyucularıdırlar."

Âyetinin hakikî tefsirini; beyan etmekte ve açıktan açığa bildirmektedir ki, siyaset ve memleket idaresi ka­dınların yapacağı işlerden değildir.

Şimdi şu mesele kalmaktadır: Böyle olunca kadınla­rın yapacakları işlerin ölçüsü nedir ve bu iş dairesinin hududu nerelerdedir? O zaman Zat-ı Risaletpenahilerinin şu Hadis-i Şeriflerini ileri sürerek deriz ki, bu mevzu dahi şu Hadis-i Şerifte beyan kılınmıştır:

"Kadın da kocasının, evinin ve çocuğunun çobanıdır. O da bunlardan mesuldür."

(Ebu Davud)

Bu Hadis-i Şerif de şu âyet-i kerimenin tefsiridir:

"Evlerinde otursunlar."

Bu mevzunun daha geniş tefsiri ve daha etraflıca izahı hususunda, zikredeceğimiz şu Hadis-i Şerif, kadın­ları siyaset işlerinden ve onların ev dışındaki işlerle ilgi­lenmekten menetmiştir:

"Cuma (namazı) haktır Her müslümana da cemaat ile farzdır. Ancak dört zümre (bundan muaftır): Boynu bağlı olan köle, kadın, çocuk ve hasta olanlar."

(Ebu Davud)

Ümm-i Atiyye'den şu hadis rivayet edilmiştir:

"Biz cenazelerin arkasından gitmekten men edilmiş bulunuyoruz."

(Buhari)

Bizim için bu hususları aydınlığa kavuşturacak daha birçok deliller mevcut olmasına rağmen, bir karışıklığa meydan vermemek için, bu kadarla yetinmeyi uygun bul­duk. Zira bize sorulan sualler de geniş delilleri icap ettir­memektedir.

Şu hususu da tespit etmek gerekir ki, herhangi bir müs­lü­mana şu hakkın da verilmiş olduğuna kani değiliz: Bir müs­lüman Allah'ın ve O'nun Resulünün açık hüküm­lerini duyduktan sonra, bu emirlere göre amel etmek ve bunların icabını yerine getirmek İçin kalkıp da aklî deliller istemez. Bir müslüman için — eğer bu kimse hakikî bir müslüman ise — ilk şart amel etmektir.

Sonra kendi fikrini güvenli bir hale koymak için, amel ettiği bu hükme kendisinin delil bulması gerekir. "Aksi takdirde, ilk önce beni aklî delillerle bu hüküm hakkında ikna edin, yoksa Allah'ın ve Resulünün hükümlerine inanmıyacağım" derse, böyle bir kimseye müslüman demememiz için bir sebep kalmaz. Nerde kaldı ki, bir İslâmî Hükümetin Anayasasını yapanlar için böyle bir isteğe müsaade edilmiş olsun? Amel etmek hükmünü kabul etmek için aklî deliller istemek gibi bir tavrın, İslam içinde yeri yoktur. Böyle bir yer ancak Islâmın dışındadır.

Siyaset ve memleket idaresi işlerinde kadınların ha­riç tutulmadığına delil olarak, Hazret-i Ayşe Radıyallahu Taalâ anhanın Hazret-i Osmanın kanını isteme davası ileri sürülüyor. "O zaman Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh ile Cemel muharebesine girişmişti" deniyor. Halbuki, ilk başta bu delil hatalıdır. Çünkü Allahın ve O'nun Re­sulünün hükümlerinde açık olarak mevcut bulunan bir mesele hakkında, herhangi bir Sahabinin tek başına yaptığı bir iş, delil olarak ileri sürülemez. Böyle bir şey hiçbir zaman da hüccet olamaz. Evet şurası da doğrudur ki, Sahabilerin temiz yaşayışları, bizim için her zaman bir hidayet meşalesidir. Onların gitmiş oldukları yolun aydın­lığında Allahın ve O'nun Resulünün hükümlerini elde ederek doğru yoldan yürüme imkânını bulabiliyoruz. Fa­kat bu demek değildir ki, Allahın ve Resulünün hidayet kıldıkları hükümleri bırakıp da onların tek başlarına gitmiş oldukları bir tek yanlış yol varsa o yanlış yola uyarak gi­delim. O zaman bile böyle bir yolun yanlış olduğu o gü­zide Sa­habiler tarafından bildirilmiş olduğuna göre, aynı yolun tavsiyesi ciddiyetle bağdaşabilir mi? Sonra ÜmmülMümininin ken­disi dahi tuttuğu işin hatalı oldu­ğunu anlamış ve pişman olmuştur. Buna rağmen, nasıl olur da İslâmda yeni bir bid'at başlatmak için bu mese­leye istinad edilir ve delil diye ileri sürülür?

Hazret-i Ayşe Radiyallahu Taalâ anha'nın bu hare­kete girişeceğini haber alan Hazret-i Ümm-ü Seleme kendisine bir mektup göndermişti. Bu mektubun tam metni İbn-i Ku­tey­be'nin "El - İmame ve's - Siyase" isimli kitabında vardır. İbn-i Abd-i Rabbîh de bu mektubu ay­nen "İkd ül - Ferid" isimli eserinde nakletmiştir Lutfedip de baksınlar, orada ne kadar kuvvetli bir şekilde bu mevzu üzerinde durulmuştur:

"Zat-ı İffetpenahnerinin eteği Kur'an ile doludur. Siz bununla bir şey kazanamazsınız. Zat-ı İffetpenahileri hatırlamıyor musunuz ki, Resulııllah Sallallahu aleyhi ve sellem zatınıza ifrattan çekinmenizi buyurmuştur. Ve devamla, Düşünün bir kere, Onun sizi böyle çölün orta­sında şu taraftan bu tarafa, bu taraftan şu tarafa deve koştururken gördüğünü farz­ediniz, Resulullaha ne cevap verebilirsiniz?

Sonra da Abdullah İbn-i Ömer'in şu sözü hatırlatıl­maktadır:

"Ayşenin kendi evi onun havdecinden daha iyidir.

Hazret-i Ebu Bekre'nin şu sözünü Buhari naklet­me­k­tedir:"

"Benim Cemel muharebesinden uzak kalmak iste­me­min sebebi Hazret-i Resulü Ekremin şu sözü hatırıma geldiği içindir:

İşlerini kadınların ellerine bırakmış olan kavim, hiçbir zaman felah bulamaz."

Hazfet-i Ali Radıyallahu Taalâ anh bir tarafa, acaba o zaman hiç Şeriat ilmini bilen yok muydu? Onlar da açık olarak Hazret-i Ayşe'ye yaptığı işin Şeriat hududuna te­cavüz olduğunu yazdılar. Hazret-i Ayşe Radıyallahu Taalâ anha, kemâl-i zekâsı ve fıkıh bilgisine rağmen, bunların karşısında ileri sürecek bir delil bulamadı. O zaman Hazret-i Ali Radı­yallahu Taalâ anh'ın sözleri şöyle idi:

"Siz, şüphesiz olarak, Allah ve Resulünün hatırı için, sıkılarak bu işe girişmiş oldunuz. Fakat bu. sorumlu ol­madığınız ve sizi ilgilendirmeyen bir iştir. Muharebe ve halk arasında düzen temin etmek (ıslah beynen - nâs) kadınları nereden ilgilendiriyor? Siz Osman Radıyallahu Taalâ anhın kanını iddia etmek için ayaklanmış bulunu­yorsunuz. Fakat ben hakikatı söyliyeyim ki, sizi bu işe sevk eden ve sizi bu davaya sürükleyen kimse, Osmanın katillerinden daha da çok günahkâr kimsedir."

Görüyoruz ki, bu yazıyı Seyyidinâ Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, Hazret-i Ayşeye yazmış ve onun yaptığı bu işi açık bir şekilde şeriata aykırı olarak belirt­miştir. Hazret-i Ayşe de tamamen doğru olan bu sözlere karşı bir şey söyliyememiş ve çekilip gitmiştir.

Cemel muharebesi bittikten sonra Hazret-i Ali Radıyal­lahu Taalâ anh, Ümmül Müminin Radıyallahu Taalâ anha, ile buluştukları zaman şöyle buyurdular:

"Ey Havdec sahibesi! Allah sana evinde oturmanı emretmiş iken, sen kalkıp da harbe çıktın."

Bu hitaba karşılık Hazret-i Ayşe: "Hayır, biz kadınla­rın evlerimizde oturmamız emredilmemiştir. Siyaset işle­rinde ve muharebe meselelerinde de bize hisse verilmiş­tir" diye cevap vermemiştir.

Sonra şurası da açıktır ki, Hazret-i Ayşe, muhare­beye ka­tıldığından dolayı son derece pişman oldu. Zira, allâme İbn-i Abdül - Berr, İstiâb isimli eserinde bu mevzuyu şu şekilde kaydeder:

Ümmül müminin, Abdullah İbn-i Ömer'e sitem ederek şu sözleri söyledi:

"Ya Ebu Abdurrahman, sen niçin beni girişmiş oldu­ğum bu işten men etmedin?"

Ebu Abdurrahman, bu suale şu cevabı verdi:

"Ben o kimsenin (yani Abdullah İbn-i Zübeyr) senin düşüncende olduğunu biliyordum. Ve senin de böyle bir işe kalkışacağını ümit etmiyordum."

Bu cevap üzerine, Hazret-i Ümmül müminin:

"Keşki, sen beni men etmiş olsaydın da, böyle bir işe girişmiş olmasaydım, dedi."

Bunlardan sonra, Cenab-ı Sıddıka Radıyallahu Taalâ Ânhânın bu hareketinin bir delil olma mahiyeti kalırmı ki, ilim erbabı bunu hüccet olarak kabul edebilsin? İslâmda kadınların dahi siyaset ve memleket düzeni işlerinde vazifeleri vardır diye iddia edilsin? Memleket işlerinde kadınlara da bir hak düşer diye fikir ileri sürülsün?.. Dün­yada galip milletlerin çalışma sistemini kendilerine ölçü olarak alan zümreyi bir tarafa bırakalım. - Çünkü bunlar, çoğunluk ne tarafa giderse, hemen o tarafa sürüklenip giden kimselerdir. — O zaman şuna bakalım ki, bunlar­dan hangisi İslâmın, kendileriyle birlikte yürümesini is­terler?

Onların gözü dışardadır. Fakat hiç olmazsa biraz ol­sun insafa yakın kimseler vardır ki, isim verdikleri şeyin bir parçacık olsun müsemmasına bağlanmak isterler. Hiç olmazsa onlar, Allahın kitabında ve O'nun Resulünün Sünnetinde bulunmayan ve asırlar boyunca tarihin şaha­detiyle mevcut olmayan şeyleri, delilsiz olarak, İslâma bağlamazlar.

b. İslâmî Hükümette Kadınların Çalışma Dairesi.

Soru:

Günümüzün İslâm hükümet rejiminde, kadınlara da

erkeklerin yanıbaşında siyasî, iktisadî ve diğer devlet hiz­met­lerinde vazife görme hakkı, niçin tanınmaz? Hal­buki İslâm, en karanlık devirlerde bile kadınlara bir mevki ve makam (Status) tanımıştı. Nasıl olur da bugün, ka­dınlar da erkeklerle aynı seviyede kendi mirasçılarından hak alamazlar? Hangi sebebe dayanılarak, kız talebele­rin mekteplerde, kol­lej­lerde ve üniversitelerde erkek tale­belerle omuz omuza karma öğretim görmelerine ve memleketin ve milletin iktisadî işlerinin ilerlemesi için onların çalışmalarına müsaade edilmez?

Farzedelim ki, bir İslâmî hükümette kadınlara oy hakkı tanınmıştır. Bu zümre oyların çoğunluğunu kazan­mış ve seçim neticesinde muvaffak olup, devlet başkan­lığı ve bakanlık gibi mevkileri de işgal etmeye hak ka­zanmış olsalar, böyle bir durumda ve hali hazır 20. nci yüzyılda, nasıl olur da İslâm ahkâmı gereğince kadınların hakkı olan bu yüksek mev­kilerin kendilerine teslim edil­mesinden imtina edilir? Halbuki yüksek devlet hizmetle­rinde kadınların da hakları bulunduğuna dair bir hayli misaller vardır. Meselâ, Seylân Başbakanı bir kadındır. Aynı zamanda Felemenk devlet reisi de bir kadındır. İn­giltere Kraliçesinin de bir kadın olduğu her­kesin bildiği bir husustur. Sefaret makamına kadar yükselmiş bulunanlar; Bhopal Nuvvabının kızı Abide Sultane (kadın şehzade) ve yine şimdiki Felemenk sefiresi bulunan Begum Ra'na Liyakat Ali Han veya Mrs. Lakhoshmee Pandit, Britanyada yüksek komiser ve Birleşmiş Milletlerde vazife almış kadınlardan değil midir? Bu misallere geçmiş za­man­lardan da misaller verilebilir. Nur-i Cihan, Cihansî - ki, Râni (kadın raca) Râziye Sultane (kadın şeh-zade) ve kadınların medarı iftiharı sayılan (Pride of Wo-man) Vâcid Ali Şah'ın (sabık Odh devleti hükümdarının) karısı Hazret-i Mahal gibi. Bu kadın İngilizlerin aleyhine cere­yan eden muharebede kumandanlık etmiştir. Bunlar gibi daha bir hayli kadın, iş mevzuunda kabiliyetlerini ispat etmişlerdir.

Yine nasıl olur da muhterem (Merhum, eser yazıldığı zaman hayatta idi)[205] Fatma Cinnah'a devlet başkan­lığı teslim edilmez? Pakistan'da İslâmî nizam buna

Mütercim niçin müsait değildir? Acaba bugünkü gibi kadınların doktor, adliyede avukat, noter, hâkim ve yar­gıç, or­du kumandanı ve bunlar gibi olmalarına izin veril­mez?

Kadınların da erkekler gibi, meselâ hastaları tedavi etmeleri pekâlâ mümkündür.

İslâmın ilk muharebelerinde kadınların yaralılara baktıklarını ve yaralıların yaralarını sardıklarını, su dağıt­tıklarını ve diğer işler yaptıklarını İslâmî rivayetler bize bildirmiştir. Şimdi milletin yarısını teşkil eden kadınlar, evlerin dört duvarı arasında hapsedilip bırakılmaları hangi sebebe istinat ettirilebilir?

 

Cevap:

İslâmî hükümette, dünya ile alâkalı herhangi bir me­selede dahi İslâmî usulün kaldırılmasına katiyen müsa­ade edilemez. Böyle bir şeyin yapılmasına da meydan verilmez. Böyle bir hükümeti idare edenler ve yürütenler eğer gerçekten İslâmî usullere inanmışlarsa, bu usul üzere işleri yürütmekten başka çareleri yoktur.

Kadınlara ait muamelede, İslâmî usul şudur: Kadınla erkek, hürmet, namus ve şeref bakımından bu her iki sınıf da aynı seviyede olup aynı haklara sahiptirler. Ah­lâkî Ölçülerde ise aynı seviyede değillerdir. Ahirette ecir bakımından yine aynı seviyededirler. Fakat bu iki insan cinsinin çalışma yerleri ve daireleri aynı değildir. Siyaset, memleket nizamı, askerî hizmetler ve buna benzer işler, erkeklerin çalışma sahasına girer. Bu gibi işleri kadınların eline verdiğimiz zaman, aile nizamımızki, bu nizamın mesuliyetinin büyük bir kısmı kadınların üzerindedir temelinden dağılıp gider. Yahut da bir hayli başka yük de kadınların üzerine yüklenmiş olur. Böyle bir durum, fazladan, kadınların fıtrî vazifelerine eklenmiş olur. Elbette ki, kadınların fıtrî vazifelerine her nesuretle olursa olsun, erkeklerin katılması düşünülemez. Erkekle­rin vazifelerinin yarısını paylaşan kadınlar, bir de kendi fıtrî vazifelerini yapmak zorunda kalırlar. Fakat erkekler kadınların bu fıtrî vazifelerini paylaşmak imkânına mâlik değillerdir. Bu ikinci şekil, amelen mümkün olamıyacağına göre, ister istemez birinci şekil ortaya çıkar ki, Avrupai memleketlerdeki tecrübeler bu neticeyi göstermiştir. Artık gözü kapalı olarak, başkalarının ah­maklıklarını taklit edip, kendi camiamızın içine sokmanın akıl kârı olamıyacağı da malumdur.

Şu da İslama sığacak şeylerden değildir ki, irsiyet bakımından kadınla erkek aynı seviyede olsunlar. Bu meseleye Kur'anın açık hükmü manidir. Nitekim İslâmi ahkâma göre, ailenin geçimi ve malî yük, tamamen erke­ğin üzerindedir. Ka­­dının mehri, nafakası, geçimi erkeğe yüklenmiştir. Bu hu­susta kadına herhangi bir yük yük­lenmemiştir. Bunun içindir ki, kadın hisse bakımından aynı eşitliğe sahip değildir.

İslâmî usul, karma cemiyete: (Karışık cemiyet) mu­ha­le­fet etmiştir. Aile nizamını sağlam temellere bağlamak isteyen, herhangi bir ailevî nizam da karma cemiyeti makbul saymaz. Kadınlarla erkeklerin karma cemiyet halinde bulunmalarını doğru görmez. Böyle cemiyetlerin Avrupa ülkelerinde ne gibi kötü neticeler doğurduğu ma­lumdur. Eğer bizim ülkemizin halkı da bu neticelere ka­vuşmak için çırpınıp duruyorsa, böyle süflî şeyleri İslâma sokmak için çalışmaya ne gibi bir lüzum olabilir? Yok eğer bu neticelerden kurtulmak isteniyorsa, o zaman İslamın bu hususa ne kadar ehem­­miyet verdiği ve böyle şeyleri ortadan kaldırmak için nasıl uğraştığı da görünür.

Evet, saadet asrında yapılan muharebelerde kadın­lar, yaralılara bakarlar, onların yaralarını sararlardı.

Bunun manası şu değildir ki, muharebe olmadığı zamanda yani sulh devresinde de kadınlar dairelerde, fabrikalarda, kulüplerde, parlamentolarda çalışabilirler.

Erkeklerin çalışma sahasına giren kadınlar, erkekler kadar muvaffak olamamışlardır. Çünkü bunlar erkeklerin yapabilecekleri işler için yaratılmış değillerdir. Erkeklerin yapacakları işler için, ahlâkî, ve cismi evsafın bulunması şarttır. Bu evsafa göre ancak erkekler yaratılmış bulunu­yor. Bu vasıfların bir kısmı kadınlarda bulunmuş olsa bile, bu zayıf vasıflarla kadınların erkeklere mahsus iş sahala­rında görünmeleri, sunî olarak kadınları erkekleşmeye tabi tutmaktan başka bir şey değildir. Böyle yanlış bir istikamet, bir hayli zararlar doğurur. Böyle bir tutum hem kadınlık camiasını dejenere eder, hem de bütün bir ce­miyeti sarsar.

Bu duruma göre asıl zarar şu olur ki, kadın ne tam ma­nasiyle kadındır, ne de tam manasiyle bir erkektir. Kendi çalışma dairesinde çalışamadığı gibi, erkeklerin çalışma sahası içinde de çalışırken tam bir randıman vermesi imkân haricidir. İkisinin arasında bocalayıp gider. Yaratılışında kendisine verilen fıtrî değerini de kaybeder.

Cemiyet ve hükümet işlerinde meydana gelen za­rarlar da şunlardır: Ehil kimselerin göreceği vazifeler, ehil olmayan kimselerin ellerinde kalır. Kadınlar da yarı er­kekçe ve yarı kadınca vasıfları ve hususiyetleriyle siyasî, iktisadî ve içtimaî işleri yürütmeye uğraşırken bu işleri temelinden berbat ederler.

Kadınların iş hayatındaki verdikleri zararlar hakkında misaller bir hayli çoktur. Fakat bunları bir bir saymakta bir fayda yoktur. Fakat bu mevzuda bir kaç misal vermek faydalı olabilir. Şimdi iş hayatına atılmış olan milyonlarca kadının muvaffakiyet derecesine kısaca bir göz atabiliriz. Meselâ, Mısır devlet dairelerinde ve hususî sektörde yekûn olarak 110.000 kadın çalışmaktadır. Bunlar, hiçbir işi doğru dürüst yürütemediklerinden boyuna şikâyetler yağmaktadır. Verdikleri randıman, istitastik ölçülere göre erkeklerle mukayese edilince % 55 in üstüne çıkmamış­tır. Aynı şekilde Mısırdaki özel sektör daima şu durum­dan şikâyet etmektedir: Kadınların ağzında söz durmuyor ve ticarî sırları ifşa ediyorlar. Böyle bir durum ise, pek tabiidir ki, büyük zararlar doğurmaktadır.

Avrupa ülkelerinde bir hayli casusluk vakaları cere­yan etmiştir. Bunlar da tahlil edildiği zaman, görülüyor ki, bir çoğunda kadın parmağı dönmüştür. Şöyle ki, bu va­kalarda kadın parmağı dönmeyenleri hemen hemen göstermek kolay değildir.

İslâmda kadınların eğitim ve öğretimi meselesine ge­lince; İslâmda hiçbir zaman men edilmiş değildir. Bunlar en yüksek ilmi elde etmek için çalışabilirler. Ancak hu hususta bir kaç şart vardır:

1.      Bu eğitim ve öğretim hususî bir şekilde olmalıdır. Kendisine mahsus bir çalışma dairesi içinde yürütülmeli­dir. Bu cinse mahsus hazırlıkları bulunmalıdır. Kadınların eğitim ve öğretimi erkeklerden ayrı hususiyetleri ihtiva etmektedir. Çünkü onların yetişmeleri hususunda kendi­lerine mahsus noktalan gözönünde bulundurmak icabeder.

2.      Eğitim ve öğretim sistemi karma olmamalıdır. Ka­dınlar, kadınlara mahsus dershanelerde ve mektep­lerde, ka­dın Öğretmenler tarafından ders görmelidirler. Karma öğretim sisteminin Avrupanın ve Amerikanın güya ileri: gelen ülkelerinde ne kadar fena neticeler doğurduğu gözümüzün önündedir. O kadar ki, bunu inkâr etmek insan aklını durdurmak demektir. Misâl olarak şurasını arzedeyim ki. Ame­rikada 17 yaşına kadar olan kızlarla, erkek çocuklar orta okullarda (High Shcool) karma tedri­sat görmektedirler. Bu gibi karma tedrisat sistemine tâbi okullarda her sene ortalama olarak binden fazla kız gizli şekilde hamile kalmıştır. Böyle bir şey şimdi bizde gö­rünmez. Fakat biz de karma sistemi uygularsak, aynı netice ile karşılaşacağımız muhakkaktır.

3. Yüksek tahsil görmüş bulunan kadınlar, çalışmak isterlerse, kadınların çalışabilecekleri iş sahalarında ka­dınlık şerefine yakışır işlerde ve kadınlara mahsus mev­zularda çalışmalıdırlar. Meselâ, (kadın dershanelerinde, kadın hasta­na­nelerinde ve bu gibi yerlerde...

 

c. Cemiyetin Islahı ve Terbiye[206]

Soru:

Acaba İslâmî hükümet rejiminde kadınların hürriyeti ve ilerlemeleri için herhangi bir mâni var mıdır? Meselâ, onların süslenmeleri, yarı çıplak elbise giyinip modaya uymak istemeleri gibi. Nitekim, zamanımızın yeni yetişen genç kızlarının giydikleri modaya uygun, dar ve gönül avlayıcı bir şekilde giyinip, kokular sürünüp, pudra, ruj, tırnak cilâsı filan kullanıp makyaj yapıp, caddelerde gezi­nip ve günümüzün genç delikanlılarına gösterişte bulu­nup, Holivud filimlerinin tesiri altında kalarak "Tidi Boy" gibi artistlik hevesine kapılmak mümkün olabilir mi, ola­maz mı?

Böyle bir akıma ve modaya kapılan müslüman ve gayrı müslim delikanlıların ve genç kızların böyle ser­bestçe arzı endam etmelerine kanun (Legislation) vasıtasiyle mâni olmak mümkün müdür? Bu gibi kızların ve delikanlıların baba ve analarına para cezası gibi bir ceza konabilir mi? Böyle bir ceza müeyyidesi tatbik edi­lirse, onların medenî hakları çiğnenmiş olabilir mi? Acaba kız izciler (Girls Guide), (APWA: Kadınlar birliği) veya (YMCA: Genç Hıristiyanlar Cemiyeti) yahut (YWCA: Genç Hıristiyan Kadınlar Cemiyeti) gibi kurullar İslâmî nizama uyar mı? Acaba kadınlar — İslâmî adliyeden — kendileri için boşanma talebinde bulunabilirler mi? Ve erkekler için bir tek kadınla evlenmek hakkı gözönüne alınabilir mi? Veya ister İslâmî adalet karşısında veyahut da kendilerinin istedikleri gibi medenî nikahla evlilik (Civil Mar­riage) yapmak hakkı elde edebilirler mi? Acaba ka­dınlar (kızlar da dahil) gençlik festivalleri, futbol maçları, temsiller (tiyatro gibi), dram ve komedi tiyatrosu, dans, raks, filim artistliği, güzellik müsabakaları ve bu gibi şey­lere iştirak edebilirler mi? Veya hava yolları şirketlerinde hostes (Air Hostes) olabilirler mi? Millî ahlakı bozan iş­lerde meselâ sinema gibi, filim artistliği gibi işlerde veya­hut da televizyon ve radyoda açık saçık şarkılar söyle­mek ve yine çıplak resim basan mecmualarda modellik ve müstehcen edebiyat magazinlerinde, musikide, dans ve rakstaki bütün bu tutumlar menedilebilir mi? Dans ve müzik ve sair ahlâkı bozan kulüpler ve emsali yerleri ka­patmakta bir fayda sağlanabilir mi?


Cevap:

İslâmî içtimaî yaşayışın ve muaşeret usulünün kon­ması ve mevcut usulleri değiştirmek kanun zoru ile ol­maz. İlk önce eğitim, öğretim yolu ile halkın fikrini yük­seltmek ve bu gibi hususlara bilhassa ehemmiyet vermek lâzımdır. Bu vasıtalara başvurulduktan sonra yine bo­zukluk devam ederse o zaman İslâmî kanun yolu ile inzi­batî tedbirler kullanmakta bir mahzur olamaz. Kadınların çıplaklıkları ve hayasızlıkları hakikaten feci bir hastalıktır. Bu hastalığa hakikî ve doğru bir İslâmî hükümet taham­mül etmez. Bu hastalık diğer tedbirlerle ıslah edilip dü­zeltilemezse, o zaman kanun yolu ile ortadan kaldırılması çarelerine başvurulur. Başvurulması da icabeder. Böyle kanunî bir müdahaleye, medenî hürriyete sekte vurur nazariyle bakmak da doğru değildir. Nitekim, kumarbaz­lara karşı tedbir olarak, onları yakalarlar. Yankesicilerin ensesine yapışıp ceza verirler. Bu gibi şeyler medenî hürriyeti ortadan kaldırmak ile aynı manayı taşımaz. İçti­maî yaşayışta fertlerin bazı mükellefiyetleri olmalıdır. Medenî hürriyet denilen şey, herkesin bildiğini okuması demek değildir. Fertler, başkalarının huzur ve rahatını kaçırmayacak, başkalarının hürriyetlerine zarar verme­yecek kadar hürdürler. İstedikleri gibi keyiflerinin dilediği şekilde her ne isterlerse yapamazlar. toplumsal nizamı bozmak için kimseye bir hak tanınmış değildir. Hiç kimse, kendi keyfi için, toplumsal nizamda kötü şeyler öğreterek nizamı bozamaz.

Kız izciler (girils guide) ın İslâmda yeri yoktur. (APWA): Kadınlar Birliğine gelince, bunun da çalışma dairesi kendine göre olmalı ve Kur'an-ı Kerim'in ahkâ­mına muhalif bir şekli bulunmamalıdır. (YWCA: Hıristiyan Kadınlar Birliği) de Hıristiyan kadınlar için olabilir. Fakat müslüman kadınların bu teşkilâta katılmalarına müsaade edilemez. Müslüman kadınlar da isterlerse kendileri için bir (YWMA): Genç Müslüman Kadınlar Birliği diye bir teşkilât kurabilirler. Ancak İslâm dairesinin dışına çıkma­mak şartiyle.

Müslüman kadınlar, İslâmî adliyeye baş vurarak ko­calarından ayrılırlar. (Hul). Nikâhın feshi (Nullification) ve geçici ayrılma: Tefrik (Judicial Separation) derecesi dahi adlî makamlardan elde edilebilir. Ancak bu da Şeriatın koymuş bulunduğu kanunlar dairesinde olur ve yine Şe­riat kanunlarına göre, bu kararı vermeye yetkili bulunan adalet makamlarından alınabilir. Fakat talak: (Divorce/ Boşanma) mutlaka Kur'an-ı Kerimin açık hü­kümlerine göre erkeğin elindedir ve hiçbir kimse erkeğe bahşedil­miş olan bu hakkı kendisinden alamaz ve müda­halede bulunamaz.

Maalesef, bu da o meselelerdendir ki, Kur'an-ı Kerim namına Kur'an-ı Kerime muhalif yol tutulmak istenerek Kur'an-ı Kerime muhalif kanunlar yapılmak isteniyor.

Bütün İslâm tarihi boyunca, Devri Saadeti Nebeviden bu güne kadar, kimse bu hakkı erkeğin elinden geri al­mayı düşünemediği gibi hiçbir adalet müessesesi de bu işe müdahale etmemiştir.

Bu düşünce doğrudan doğruya Avrupadan aktarma suretiyle bize gelmiştir. Böyle bir kaideyi getirmek iste­yenler hiçbir zaman gözlerini açıp da bakmamışlar ki, Avrupanın bu talak (boşanma) kanununun arkasında ne gibi niyetler saklanmaktadır? (Back Ground). Ne gibi kötü neticelere sebebiyet vermektedir. O zaman bizim evleri­mizden de skandallar çıkarak çarşı pazarı saracaktır. İşte böyle feci sonuçlar, Allahın kanunlarını kaldırıp, onun yerine uydurma kanunlar koymanın bir neticesi olduğu pek tabidir.

Böyle sapık telâkkiler bir ithal malı gibi bize aktarıl­mak isteniyor. Onların evlilik sisteminde tek kadınla nikâh vardır. Nikâhlı kadının ve çocuklarının korunması gözönüne alınarak, gayri meşru kadından doğacak olan çocuklara karşı sözde kalan böyle bir tedbire başvurul­muştur. (Fransanın önümüzde bulunan örneği gibi.) Er­keğin nikâhlı karısından başka, diğer bir kadınla evlen­mesi bir cürüm sayılmaktadır. Sanki bütün bu bağlılık haramdan kaçınmak için değil de nikâhlı kadını korumak içindir. Şimdi sorulacak nokta şudur: Kur'anı Mecîd'in ebcedine vâkıf birisi nasıl olur da bu ölçüleri (Volues) gözönüne alabilir? O kimseye göre de zina nasıl caiz olur da, nikâhın kanun yolu ile haram olması için uydurulmuş bulunan bu acaip ve garip felsefe hak olabilir? Bu şekilde bir kanun yapmanın neticesinde, müslümanlar arasında da, zinanın revaç bulması sağlanmış, olur. Bu defa kız arkadaşlar edinmek, (Girl Friends) ve kapatmalar (Miste­resses/Metresler) alıp yürür. Tabiatiyle ikinci kadın da ortadan kalkmış olur. Bu şekilde ortaya çıkmış bir cemiyet, bu çehresiyle, asıl İslâmî cemiyet çehresinden çok uzak ve Avrupai çehreye çok yakın bir cemiyet olur. Böyle bir cemiyete birçokları hevesli olabilirler, fakat müslümanlar asla güvenli olamazlar.

Medenî nikâhla evlenmek meselesi elbette ki, müslüman kadının yanıbaşında söz konusu değildir. Bu mesele olsa olsa herhangi bir müşrik kadınla evlenmek hususunda ortaya çıkar veya herhangi bir Hıristiyan ve­yahut da Yahudi kadınla evlenirken söz konusu olabilir. O zaman bu kadınlar İslâmda böyle bir kanun bulunduğu için Müslümanla nikâhlanmaya razı olmazlar. Müslüman erkek de, aşkının belâsına kapılmış olduğundan evlenir­ken, dinî bağlara tâbi olmayacağına önceden söz vermek zorunda kalır.

Biri kalkıp da böyle bir işe atılacak olursa, İslâmdan bu hususta fetva istemesine ne lüzum vardır ki. Gidip bildiğini okusun. İslâmda kendi yolunu takip etmeyenlere niçin, neden böyle bir müsaade versin? İslâmî adalet müessesesi de ne zaman ve ne hakla müslümanlara bu şekilde evlenmek için izin çıkarsın?

Şimdi gelelim diğer tarafa, bir İslâmî hükümette ka­dınlar, gençlik festivaline (Youth Festival), oyun gösterile­rine, tiyatrolara, dans ve raks, şarkı ve güzellik müsaba­kalarına katılmak isterlerse, yahut da hava yolları hostesi olarak yolcuların gönüllerini eğlendirmek için hizmet et­mek yolunu tutarlarsa, o zaman İslâmî hükümetin varlı­ğına ne lüzum vardır? Bütün bu işlerin hepsi de küfürde ve kâfir hükümetlerde kolaylıkla yapılacak işlerden, daha da geniş serbestlik içinde istendiği gibi olabilecek şeyler­dendir.

Sinema, film, televizyon, radyo vesaireye gelince, bunlar Allah tarafından verilen kudret sayesinde ortaya çıkmış aletlerdir. Haddi zatında kendi başlarına fena şeyler değillerdir. Fakat fenalık bunları fena yolda ve fenalıklar için kullanmaktan doğar. Kötü yolda kullanılırsa insanlığın ahlakını bozar. İslâmî hükümete düşen vazife bu vasıtaları insanlığın felahı yolunda kullanmak ve ahlak fesadı için kullanılmalarını önlemektir.

 

IV. ZİMMİLERİN HAKLARI

 

a.    İslâmî hükümette zimmî reaya (tebaa)[207]

Soru:

Ben Büyük Hindu Kurulunda (Hindu Mana Sebha) da memurum. Geçen sene Hindu Kurulunun vilâyet propa­ganda sekreterliğine seçildim. Zat-ı alilerinizi ismen tanı­yorum. Kıymetli kitaplarınızdan "Müslümanlar ve Siyasî Çekişmeler, "islâmın Siyasî Nazariyesi", "İslâmî Hükü­met Nasıl Kaim Kılınır?" ve "Selâmet Yolu" nu ve di­ğerlerini okudum. Bu eserleri tetkik ettikçe İslâm hakkın­daki görüşüm tamamen değişti. Ve bende şöyle bir ka­naat yer etmiş oldu: Eğer bunlar daha evvel, ele alınmış olsalardı, şimdi çok karışık bir durum arzeden Hin-du — Müslüman meselesi böyle bir hal almazdı.

Zat-ı faziletlerinizin, ileri sürdüğü ve insanları davet ettiğiniz bu ilâhî hükümet yolu benimsenip tatbik edilmiş olsaydı, böyle bir rejimde yaşamak benim için de bir övünç vesilesi olurdu.

Buna rağmen, bazı hususları sormak cesaretinde bulunacağım. Bu mevzuda sadece mektup yazmakla değil, Zat-ı faziletlerinizle bizzat görüşmek de istiyorum.

İlk Önce şu hususun, tarafınızdan aydınlatılmasını rica ediyorum: Hindular, Hükûmet-i İlâhiyede ne dere­cede yer alırlar? Kendilerine Ehl-i Kitap hukuku mu tanı­nır, yoksa sadece zimmî hakkı mı tatbik edilir? Ehl-i Kitap ile zimmîlerin hukukuna ait risale ve kitaplarınız elime geçmedi. Ben ancak şu kadarını biliyorum ki, Müslüman Arapların Sindh'e yürüyüş tarihinde islâm orduları ku­mandanı Muhammed İbn-i Kasım ve Sindh'de onun ye­rine geçenler, Hindûlara da Ehl-i Kitap hukuku tanımışlar ve Ehl-i Kitap muamelesi yapmışlardır. Ümid ederim ki, Zat-ı faziletleri bu hususta geniş bir şekilde fikir beyan buyururlar. Ve ayrıca, Ehl-i Kitap ile Zimmî hukuku ara­sındaki farkları da etraflı olarak açıklamanızı rica ediyo­rum. Acaba bu sınıfa mensup azınlıklar, memleketin asayiş ve inzibat işlerinde vazife alabilirlermi? Asker, zabıta ve kanun icra eden eleman olarak, Hindûlara da bir pay ve hisse verilebilir mi? Şayet verilmediği takdirde, Hindûların çoğunlukta bulundukları eyaletlerde, Hükûmet-i ilâhiye kanunları gereğince, Hindular da hü­kümet işlerine iştirak edebileceği hususunu Zat-ı fazilet­leri, kabul etmeğe hazır mıdırlar?

İkinci sualim de şudur: Acaba Kur'andaki askerlik ve devlet işleri (Divanî ahkâm) müslümanlar gibi Hindulara da teşmil edilebilir mi? Acaba Hindûların kendi millî ka­nunları (Personal Law) Hindular üzerinde icra edilebilir mi, edilemez mi? Benim şahsî fikrim şudur ki, Hindular kendi irsî kanunlarında aile sisteminde ve buna benzer hususlarda kendi kaidelerine (Menu şaster'a göre) yaşa­yışlarını devam ettirebilirler. Eğer ettiremezlerse sebebi­nin açıklanmasını istirham ediyorum.

Şu da malumu âlileridir ki, bu sualler sadece dağınık ve muhtelif hukuk mevzuu olarak takdim kılındı.

 

Cevap:

Ben, zat-ı alilerinizin, mektupla bildirdiği bu fikirlere, kendimce büyük kıymet vermekteyim. Şurası bir hakikat­tir ki, Hindistanda Hindu - Müslüman meselesi karma karışık ve halledilmesi gayet zor bir mesele haline gel­miştir. İki ayrı camianın bir arada yaşama problemi, hak ve adaletle çözüm yolu bırakılıp, şahsî, ailevî, zümre ve ırkî esaslar üzerinden halletmek yolu tutulduğundan bu ağır mesuliyet onların boynunda korkunç bir vebal olarak kalmıştır. Böyle ters bir tutum, şimdiki içinden çıkılmaz durumu meydana getirmiştir. Bu talihsiz gidişe biz de katılmak ve işt'râk etmek zorunda kalıp, hiçbir fayda elde edememişizdir.

Zat-ı alilerinizin, ileri sürdükleri sualleri simdi sırası ile ve mümkün olduğu kadar kısa olarak cevaplandır­maya çalışacağım.

1. Eğer Hükûmet-i ilâhiye kurulursa, böyle bir rejimin vasfı bir kavmin ve bir milletin başka bir kavim veya mil­lete ve yahut da kavimler ve milletlere tahakküm etmesi demek değildir. Belki bu hükümetin vasfı, usul üzerine kurulmuş olmasıdır. Böyle bir hükümetin zahirdeki yöne­ticileri memleketin halkı ve o memlekette oturanlardır. Bunlar da bu usule inanmış olan kimseler olmalıdırlar. Bu usule inanmak ve bu usulü kabul etmek istemeyen di­ğerleri, yahut da her ne şekilde olursa olsun, bu usule güvenleri bulunmayanlar, böyle bir hükümetin içinde, böyle bir hükümetin iktidarı altında "Ehl-i Zimme" vasfını elde ederler. Yani bunların muhafazasının mesuliyeti usulî hükümeti yürütenlerin ve yönetenlerin üzerinde olur.

2.      "Ehl-i Kitab" ve "Amm Ehl-i Zimme": (Alelu­mum zim­miler) arasında hukuk bakımından herhangi bir fark yoktur. Ancak fark şu noktadadır ki, Ehl-i Kitap ka­dınlarla, müslüman erkekler evlenebildikleri halde diğer Ehl-i zimme kadınları ile evlenemezler. Fakat hukuk ba­kımından ise bu iki camia arasında herhangi bir fark yoktur.

3.      Zimmîlerin hukuku hakkında geniş denecek dere­cede bir yazı yazmış değilim. Fakat usulen size arzedebilirim ki, zîmmî iki çeşittir. Yani zimmîlik iki şekil ile ortaya çıkar. Biri, İslâmî hükümetin zimmîliğini kabul ettikleri zaman bu hükümetle anlaşma yapılarak ortaya çıkan ikincisi ise, anlaş­ma olmaksızın zimmîlikleri kabul edilenler. Birinci kısım zimmîler hakkında anlaşmada ne varsa, onlar hakkında dikkate alınır ve anlaşmanın şartla­rına göre hareket edilir.

İkinci kısım zimmîler için şeriatte lâzım gelen nokta­lar gözönünde bulundurulur. Bu esaslara göre, onların canlarını, mallarını, şeref ve haysiyetlerini korumakla mükellef oluruz. Kendi canımızı, malımızı, şeref ve hay­siyetimizi koruduğumuz gibi, onların da bu haklarını ko­rumamız gerekir. Onların bu mevzudaki hukuku müslümanlarınki ile denktir. Zimmî kanının değeri de müslüman kanının değeri kadar olur. Kendi dinleri üze­rine amel etmek hususunda tamamen serbest olurlar. İbadethanelerini muhafaza ettikleri gibi bu mabetler islâmî hükûmet tarafından korunur. Kendi dini talimlerini tanzim. etmek hakkında mâîik bulunurlar ve zorla Islâınî Tâlha krndüeıine yüklenemez.

Zımmilere ait, islâm Anayasasındaki (düştün) fau nünü inşallah geniş bir şekilde ele alarak kitap halinde neşredeceğim.[208]

4. Zimmilerin şahsi hukuk ve şahsi kanunlarına ge­lince, bu husus kendilerine tanınmış bulunan dini serbesti­nin lâzım gelen bir neticesidir. Bu bakımdan îslânu hü­kümet, onların nikâh, talak (evlenme ve bo­şanma) irsi, mülkî (Law of the land) ve diğer kanunlarına dokuna. m az. Ancak onların icra edemiyecekleri kanun­lar, tatbi­kiyle memleketin nizamını ve başkalarının ser­bestisine zarar getirebilecek mahiyette olan kanunlardır. Meselâ simim millet veya cemaat faizciliği caiz sayar. Halbuki İslâm böyle bir şeye müsaade edemez. Bu gibi menfî ha­reketlere meydan verdiği takdirde, memleketin iktisadî du rumu bozulur gider. Tabiîdir ki, buna maııi olunur, ve yi­ne bu örnek gibi, bir zimmî kavmin telâkki­sine göre zina caiz olabilir, islâm rejimi buna müsaade ederse, o zaman onların kötü ve yakışık almaz işleriyle fahişelik (Prosti-tution)  memlekette alır yürür. Halbuki insan ahlakının aksine olan bu iş, ceza kanunumuzun (kanun-u ta'zirat: Criminal law) ile dahi men edilmiştir. Elbette ki, medenî kanun ile de men edilir ve müsaade edilmez. Bu ölçülere göre diğer hususları da mukayese edebilirler.

5. Zat-ı alileri bir de zimmîlerin memleket zabıta­sında ve diğer mülkî idarelerde vazife alıp alamıyacağını soru­yorlar. Meselâ, polislik, askerî hizmetler, kanun icrası işleri ve buna benzer resmî vazifelerde Hindulara da bir iştirak payı düşer mi, düşmez mi? Düşmez ise, ozaman çoğunluğu Hindûlarla meskûn bulunan eyaletlerde siz müslümanlar, hükümeti İlâhiyede Hindûların da iştirâk edebilecekleri bir durumu kabul etmeye hazır mısınız?

Bu soru bence iki yanlış anlayıştan ileri geliyor. Biri şudur ki, usulî gayrı millî hükümet (İdeological Non-National State) in sahih olan hususiyetini ve doğru vas­fını, gözönünde bulundurmuyorsunuz. İkinci nokta da şudur: Çalışma hayatı ve iktisadî sahadaki düşüncenin de aydınlanması icabeder. Birinci sırada ben bunu açık­ladım ve aydınlattım. Usul üzerine kurulmuş bulunan hükümeti yani ideolojik devleti yürütmek ve bunu muha­faza etmenin ve ayakta tutmanın mesuliyeti bu nizama inanmış olan halkın üzerindedir.

Ancak inanmış bir camia böyle bir hükümetin ruhunu temsil edebilir. Tam bir iyi niyetle din ve imanlarından aldıkları yüksek hasletlerle hükümetlerini ideal seviyeye çıkarabilmek için büyük gayretler sarfetmek ancak böyle bir topluluktan beklenebilir. Bu hükümetin devam etmesi için icabında harp meydanlarında canlarım da feda et­meye hazır bulun­malıdırlar. Diğerleri ise, bu usule inan­mamaktadır. Böyle bir hükümete iştirak ederlerse, o za­man ne bu hükümetin kurulmasının gayesini anlarlar ne de böyle bir hükümetin ruhuna vakıf olurlar. Bu hüküme­tin ruhuna göre işleri yürütemedikleri gibi ne de halis bir niyetle bu hükümetin ayakta tutunması için samimiyetle gayret sarfedebilirler. Devletin diğer mülkî ve idarî işle­rinde vazife alacak olurlarsa, memur zihniyetiyle iş görür ve gün geçirerek ücret alırlar.

Bu zümre, askerî işlerde çalışmak ve asker olmak isterlerse, böyle bir şeriat içinde, ücretli asker (Merece-naries) vasfından başka bir vasıfları olamaz. Kendilerin­den böyle bir ahlâkî bir haslet de beklenemez. Pek tabiî olarak, İslâmî hükümet için bir fedakârlık ve müzaharet göstermezler.

İslâmi devlet sisteminde, ehl-i zimmeye herhangi bir iş yüklenmez. Askerî işlerin bütün ağırlığını müslümanlar yerine getirirler. Ehl-i zimme'den ancak bir nevi müdafaa vergisi alınabilir. Fakat hem askerî hizmet gördürmek, hem de müdafaa vergisi almak gibi, iki vazife ehli zimme'ye yüklenemez. Ancak ehli zimme kendi arzu ve gönül rızaları ile askerî hizmet görmek İsterlerse, o za­man kendilerinden müdafaa vergisi alınmaz.

Mülkî işlerde ve sivil dairelerde çalışmalarına ge­lince, kilit noktalarda (key positions) ve temel meseleleri ilgilendiren idarî ve asayiş işlerinde yine ehl-i zimmeye bir vazife verilmez. Fakat diğer memuriyetlerde zimmîle­rin çalıştırılmasında bir sakınca yoktur.

Şûra meclisi azalığma seçilmek için de ehl-i zimme'ye oy verilmez. Elbette ki, zimmîler ayrı bir mü­messil veya mümessiller bulundurabilirler. Bu mümessil­ler, zimmîlerin medenî haklarınnı ve özgürlüklerini koru­mak ve zimmîlerin işleriyle alâkadar olmak için müşave­relere iştirak ederler. Aynı şekilde, memleketin umumî işlerinde, intizam ve asayiş meselelerinde de kendi ca­mialarının isteklerini ve dileklerini aksettirebilirler. Müna­sip gördükleri şekilleri de ileri sürebilmek haklarıdır. Bü­tün bu işleri İslâmî noktayı nazara göre idare eden merci, Şûra Meclisi (Assembly) dir.

Açık ve kesin olan mesele şudur ki, hükûmeti ilâhiye herhangi bir kavmin, herhangi bir milletin veya herhangi bir zümrenin sultasında değildir. Bu hükümet ancak, bu usulü kabul edip inananlar tarafından yönetilir ve yürütü­lür. Hükümete ancak bunlar iştirak edebilirler.

İdareci kadro, ister Hindu - zade olsun, ister Sirkh-zâde olsun. Hangi kavimden olursa olsun yeter ki, bu usule gerçekten inanmış olsun. İslâmın devlet nizamına inanmayanlar Müslüman - zade bile olsalar, böyle bir hükümette yerleri olamaz. Olabilmesi için bir sebep de gösterilemez. Ancak bu hükümetin muhafazasında (Protection) korunmasında faydalı olabilirler. Fakat hü­kümeti yöneltmek, yürütmek işine iştirak edemezler.

Zat-ı alilerinizin şu şekilde bir sorusu da var: Diyor­sunuz ki, "Hindûların çoğunlukta bulunduğu eyaletlerde, Hükûmeti İlâhiyedeki Hindular gibi bir vaziyetleri olabil­mesini müslü­manlar kabul edebilecekler midir? Esasen Müslim Legue, liderlerinden bunu istemek lâzımdır. Nite­kim alış veriş meseleleri ve değiş tokuş işleri de böyledir.

Şimdi biz burada başka sorular soracak, sonra da bunları kendimiz cevaplandıracağız.

Hindular için her nerede hükümet kurmak icap ederse etsin, orada ancak iki esasî şekilde hükümet gö­rebilirsiniz.

1.      Ya bu hükümet Hindu mezhepleri esası üzerine kurulmuş olacaktır.

2.      Veyahut da bu hükümet, milliyetçilik ve vatanper­verlik yani muayyen bir ülkecilik üzerine bina edilecektir.

Birinci şekil tercih edilirse, böyle bîr durumda siz de kabul edersiniz ki, Hindular, hukukî bakımdan Hükûmeti ilah kurmazlar. O zaman biz de hukuk zaviyesinden bu hükümete "Ram Rac" hükümet diyebiliriz. Böyle bir hü­kümette pek tabiîdir ki, hükümetin başında bulunacak kimse de Hindu mezhebinden olacaktır. Noktası nokta­sına mensup olduğu mezhebe göre icraat yapacaktır. Başka türlü hareket etmesi de muhtemel değildir. Eğer böyle bir hükümette hukuk kaidelerine çok iyi dikkat edi­lirse, muameleleriniz bizimkinden daha iyi olursa elbette ki, o zaman bu hükümet ahlaken bizden üstün olmuş olur. Böyle olunca, şu ihtimal de yok değildir ki, bir gün bizim hükümeti İlâhiyemiz sizin Ram Rac hükümetinizle değişmiş ola. Yok eğer bu hususlar ve bu muameleler dediğimiz gibi değil de, dediğimizin aksine olursa, o za­man da er veya geç neticenin aksine tecelli edeceği şüp­hesizdir.

İkinci şekle gelince, hükümetiniz vatanperverlik ve milliyetçilik esasına göre kurulduğu takdirde, o zaman da bu hükümet Cumhuriyet (Demokracy) rejimini seçecektir. Böyle bir rejim kabul edilirse, orada bulunan müslümanlar da sayıları nisbetinde bu hükümete iştirak edeceklerdir. Kendilerine de bu hükümette sayıları nisbetinde bir hak tanınacaktır. Fakat Hindu milliyetçiliği, esas olarak alınırsa, o zaman oradaki müslümanlara mağlup bir millet muamelesi yapılacak (Subject Nation) ve onlara bu gözle bakılacaktır.

Bu iki şeklin ikisinde de siz yine Müslümanca mua­mele yapılmasını mı istiyorsunuz? Her ne şekilde olursa olsun, İs­lâmî hükümette Zimmîlerin hakkındaki muame­leler, Kur'an-ı Kerim ve Hadislerin hükümlerinden başka türlü olamı­ya­caktır. Siz istiyorsunuz ki, millî hükümetiniz Müslümanları katliam etsin. Tek bir İslâm çocuğu hayatta bırakmasın. İslâmî hükümet de mukabele-i bil-misil (ay­nıyla karşılık vermek) olarak, intikam almak maksadiyle, kendi ülkesi dahilinde bulunan zimmîlere aynı muameleyi yapsın. Böyle şey olamaz. Mesele bunun tamamen aksi­nedir. Hindu hükümette, Cumhurbaşkanı veya başku­mandan müslüman vatandaşlardan yapılabilir mi? Bunun gibi, herhangi bir zimmînin de İslâmî hükümetin başına getirilmesi veya islâm ordularının başına başkumandan tayin edilmesi muhaldir, yalnız herhangi bir zimmî İslâmî Hükümetin işlerinde muayyen şartlar dahilinde vazife alabilir.

 

DETAYLI AÇIKLAMALAR[209]

 

Sual:

Zat-ı faziletlerinizin eserlerini ve daha önce lütfedip yazmış bulundukları mektupları okuduktan sonra, ken­dime de hak verdim. Çünkü Zat-ı faziletleri temiz ve halis İslâmî bir hükümet rejimine taraftardırlar. Bu islâmî hü­kümette ehl-i zimme'nin ve ehl-i kitabın vaziyeti Hindular­daki Açhut'lar[210] gibi mi olacaktır?

Zat-ı faziletleri yazıyorlar ki, "Hindûlarm ibadetha­neleri korunacaktır. Ve onların kendi dinî talimlerini dü­zenlemeğe hakları olacaktır." Fakat Zat-ı faziletleri şu noktaya temas etmemektedirler: Acaba Hindûlara propa­ganda (dinî tebliğ) için hak verilecek midir, verilmeyecek midir? Bu arada Zat-ı faziletleri şu hususa da temas et­memektedirler: "Böyle bir hükümet kabul edildikten sonra, onlar da bu hükümete inan­dıkları takdirde, bu hükümeti yürütme hususuna iştirak edebilirler. Bunlar ister Hindu - zade olsun, isterse sirkh - zade olsun." Şimdi lütfedip de kerem buyurup şu hususu da izah bu­yursunlar ki, bir Hindu, Hindu olarak kalıp da Hindûlu­ğunu muhafaza ederek, aynı zamanda sizin hükümet usulünüze iman edip, bu hükümetin yürütülmesine nasıl iştirâk edebilir?

Sonra yine Zat-ı faziletleri buyuruyorlar ki, Ehl-i Kitap kadınlarla Müslüman erkekler evlenebilirler. Fakat Zat-ı faziletleri şu noktayı da kapalı geçiyorlar, acaba Ehl-i Kitap erkekleri de Müslüman kadınlarla evlenemezler mi? Eğer cevap menfî ise, yani evlenemezlerse, o zaman Zat-i faziletleri niçin bu "üstün görme duygusu": İhsâs-ı Berten: (Superiority Complex) hakkında daha etraflı izahta bulunmazlar? Eğer Zatı-ı faziletleri, bunun ispatı için (Justification) İslâma iman etmeye taraftarlık eder­lerse, o zaman niçin şunu kabul etmek ve şuna inanmak istemezler ki, kendi buyurduğunuz gibi, "sözde müslüman" kimseler niçin İslâmî kaide ve kanunlardan kaçınıyorlar? Ve niçin bu günün müslümanının meselesi ayrıdır? Ve yine niçin Zat-ı faziletleri, şunu da kabul etmi­yorlar ki, Hülefa-i Raşidin devrinde İslâma sarılmış olan halkın çoğunluğu, hangi sebepten dolayı siyasî iktidarı elde etmek için istekli idiler? Eğer Zat-ı faziletleri, şunu da kabul etmek istemezler ise, o zaman 30 - 35 sene bu şekildeki İs­lâmî hükümetin nasıl devam ettiğini izah bu­yurmazlar mı? Ve sonra yine Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, o kadar dirayetli ve tedbir sahibi olmasına rağmen niçin kendisinin o kadar muhalifi, vardı? Hatta muhalifleri o kadar çoktu ki, Hazret-i Ayşe Radıyallahu anha da bunların arkasında bulunuyordu.

Bundan başka, şu düğümün de çözülmesi icabeder: Zat-ı faziletlerinin düşüncesine göre, böyle bir hükümeti yürütmek için, öyle yüksek ahlâklı ve öyle karakter sahibi bir kimseyi neri, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman Radıyallahu Taalâ Anhum, gibi eşsiz ve emsalsiz kimse­lerin zamanında, bu hükümet ancak bir kaç sene devam etmiştir. On dört asır sonra, böyle bir hükümeti tekrar göz önünde bulundurmak ve o zamanın vaziyetine göre bir hükümet sistemi düşünmek acaba ne derece makul ola­bilir? Şuna da şüphe yoktur ki, Zat-ı faziletlerinin bu na­zariyeleri her zaman müslümanların arasında istek ve zevk ile karşılanıp, beğenilmektedir. Nitekim temas etti­ğim bir hayli müslümanlarda bu hususu müşahade ettim. Onlar, sizin söylediklerinizin hepsinin tamamen İslâmın ta kendisi olduğunu düşünüyorlar. Fakat, herkes de, benim, yukardaki satırlarda ileri sürdüğüm hususlarda itirazda bulunuyor ve size göre, Hilâfet-i Raşidin devrindeki gibi halifeliği üzerine alacak karakterde bir kimseyi nereden bulacağız, diyorlar. Hele bu Zevat-ı Kiram, bu kadar iyi insanlar olmalarına rağmen, onların kurmuş bulundukları hükümet sistemi ne sebeple en fazla elli sene bile devam edememiştir? Şimdi bu böyle olunca, böyle bir hükümet nazariyesi, güzel bir inaçtan başka acaba ne olabilir ki?

 

Cevap:

Sizin sormuş bulunduğunuz sorular tamamen haki­kattir. Ben de şimdiye kadar bunların üzerinde durma­mıştım. Bu bakımdan vereceğim cevaplar, bu sualleri tamamen aydınlatacak mahiyette olmazsa bile, beni ma­zur görünüz. Eğer Zat-ı alileri, ilk önce esasî işler üze­rinde söze girişip de, tedricen fer'î işlere ve zamanın si­yasetine (Current Politics) gelirseniz, o zaman benimle fikir bakımından müttefik olamayız. Bunun için hiç ol­mazsa bu mevzular hakkında benim kadar uğraşmış olmanız icabeder. Buna göre ben öyle anlıyorum ki, daha Zat-ı alileri, beni iyi tanımamışlardır ve iyi öğrenememiş­lerdir.

Lütfettikleri mektupta Zat-ı alileri şöyle yazıyorlar: Benim tahayyül ettiğim İslâmî hükümette, Ehl-i Kitab ile Zimmîlerin durumları, Hindûlardaki Açhut'lar gibi olacak diyorsunuz. Ben de bu satırları okuyunca hayretler içinde kaldım. Çünkü, Zat-ı alileri, ya benim açıkça anlattığım, zûnmîlerin durumunu bilmiyorlar, yahut da Hindu Açhut'ların vaziyetine vakıf değillerdir. İlk önce şunu bil­mek lâzım ki, Açhut'ların durumları Mem Dehrem Şaster'den[211] anlaşıldığına göre, onların hukukî durum­ları bakımından İslâmdaki zimmîlerin hukukî durumları ile hiç de mukayese imkânı yoktur. Burada en mühim nokta da şurasıdır ki, Açhutlar meselesinde esas ırk ve nesil imtiyazı üzerinedir. Zimmîlikteki esas ise, akide üzerine­dir. Eğer bir gün bir zimmî çıkıp da İslâmı kabul ederse, bu zimmi bize Emîr veya İmam da olabilir. Fakat her­hangi bir Şovder,[212] herhangi bir akide ve mesleği kabul ettikten sonra, Serme[213] bağlarından acaba, kurtulabilir mi?

Zat-ı alilerinin şu suali de çok tuhafdır. "Acaba bir Hindu, Hindu olarak kalıp da sonra İslâmî hükümete ina­nırsa, bu hükümeti yürütenlerle iş birliği yapabilir mi?"

Galiba Zat-ı alileri şu nokta üzerinde durmamışlardır: İslâmî hükümetin usullerine iman eden kimse iman ettik­ten sonra artık bu kimsenin Hindûluğu.kalır mı? O da müslü­man olur gider. Bugün bu memlekette on milyon­larca "Hindu - zade" vardır. Bunlar Müslüman olup, islâm usullerine iman etmişler, iman ettikten sonra da artık bunlar müslü­mandırlar, Hindûlukları da kalmamıştır. İleride de herhalde inşaallah böyle Hindû-zâdeler yine İslâm usullerine inanacaklar, onlar da diğer müslümanlar gibi müslüman olacaklardır. Elbette ki, müslüman olunca, onlar da diğer müslümanlar gibi İslâmî hükümeti yürüt­mek ve yönetmek hususunda gayretle çalışacaklardır.

Şimdi şu suale gelelim: "Acaba İslâmî hükümette Hindûlara propaganda yapmak hakkı tanınacak mıdır, tanınmayacak mıdır?

Şunu da hemen arzedeyim ki, böyle bir sualin cevabı pek kısa bir cevap değildir. Çünkü propagandanın çeşitli şekilleri vardır. Ve şekle göre iş değişir.

Biri şudur ki, herhangi bir mezhebe mensup zümre, kendi mezhebini kendi nesline ve kendisine mensup bu­lunan halka öğretmek ister. Bu hususta yalnız Hindular değil, zimmîlerin hepsine hak tanınır.

İkincisi de şudur: Herhangi bir mezhebe mensup zümre — yazılı yahut da sözlü kendi mezheplerini baş­kalarına — başka gayrı müslimlere öğretmek ve anlat­mak isterler. İslâm da dahil, kendi mezhepleri ile diğer mezheplerin arasındaki farkları belirtmek yoluna da gide­bilirler. Bu hak da yine zimmîlere tanınır. Fakat, herhangi bir İslâmî hükümette sadece bir müslümanın dininin de­ğiştirilmesi için yapılacak olan tek taraflı propagandaya müsaade edemeyiz.

Üçüncü şekle gelince: Herhangi bir mezhebe men­sup zümre, kendi mezheplerinin esası üzerine muntazam bir şekilde harekete geçmek isteyerek, memleketin temel nizamını değiştirmek, İslâmî usûlleri ortadan kaldırmak ve bunun yerine kendi usullerini koymak isterlerse, bu çeşit faaliyetlere kendi hükümetimizin hududları içinde asla müsaade edemeyiz. Bu hususta daha fazla bilgi edinmek için, mufassal bir şekilde izah ederek yazmış olduğum "İslâm meen katli mürtedd ka hükm: İslâmda Mürteddin öldürülmesi hükmü" isimli eserime bakınız.[214]

Ehl-i Kitab kadınlarının, müslümanlarla evlenmeleri­nin caiz olup da, müslüman kadınlarının ehl-i kitab ile evlenmelerinin caiz olmamasının sebebi şudur:

Böyle bir müeyyidenin istinad ettiği temel, "üstün görme duygusu" üzerine kurulmamıştır. Bu ayrı bir ruhî meseleye istinad eder. Umumiyetle erkek kolay kolay tesir altında kalmaz. Bunun aksine, kadın daha kolay tesir altında kalır. Bir gayrı müslim kadın, herhangi bir müslümanın nikâhı altına girerse, bu kadının gayrı müslim kalacağı çok az ihtimal dahilindedir. Müslüman olması ihtimali daha ziyadedir. Fakat bir müslüman kadın herhangi bir gayrı müslim erkekle evlenirse, o zaman kendi dinini bırakıp da gayrı müslime olması ihtimali, daha çoktur. Bu kadının evlâtlarını müslüman olarak ye­tiştirmesi ve kendi kocasını da müslüman etmesi bekle­nemez. Bu mühim sebepten dolayı müslüman kızlarının gayrı müslimlere nikahlanmalarına müsaade edilmemiş­tir. Elbette ki, bir gayrı - müslime kadınla, kendi çocukla­rının müslüman olarak yetiştirilmelerine rıza gösterirse evlenilebilir. Fakat Kur'an-ı Kerim'de böyle bir hususa müsaade edilmekle beraber, bunun yanı başında da bu gibi kimselerin imanının zayıflayacağını da işaret etmiştir. Şurası da açıkça gösterilmiştir ki, bir kimse, bir gayrı müslimin muhabbetine yakalanırsa, ya onun imanı za­yıflamıştır veya imanı tamamen ortadan kalkmıştır. Fakat özel durumlarda bunda faydalar olduğu takdirde, buna kalkışılabilir. Buna rağmen yine de bu tür evlenmeler pek makbul bir iş sayılmamıştır. Bazı durumlarda da bu iş tamamen menedilmiştir. Bu yasağın sebebi de, müslüman camiasına gayrı müslimlerin girmelerini önle­mek içindir. Girdikleri zaman, ihtimal, münasip olmayan ahlâkî ve itikadî vasiyetlere tesir icra edebilirler.

Zat-ı alilerinizin şu sualine gelelim: İslâmî hükümet sadece niçin otuz, otuz beş sene devam etmiş ve daha fazla sürmemiştir? Bu husus mühim bir tarihî meseledir. biz, İslâm tarihini iyi tahkik edip, derin mütalâa buyursay­dınız, böyle bir neticenin sebeplerini anlamanız pek zor olmayacaktı. Herhangi bir kimse, öne çıkıp, özel bir şe­kilde bir cemaate liderlik ederek, bir yaşayış nizamı dü­zenlerse, bu cemaat de bu nizamı tam olarak yürütmeğe muvaffak olduğu takdirde, böyle bir rejimin devam ede­bilme şartı ilk liderden sonra gelecek olan liderlerin de seçkin kimselerden olması gerekir. Sonraki liderlerin de ilk liderler derecesinde bu usullere inanmaları lazımdır. Liderlik öyle bir zümrenin elinde bulunmalıdır ki, bu ida­reci kadroyu umum halk da desteklemelidir. Aynı za­manda bu zümrenin idare edeceği halkın da hiç olmazsa büyük bir kısmının bu ideal nizamın kültür ve terbiyesine vâkıf olmaları lâzımdır. Başta liderin ve daha sonra da idareci kadronun söz dinletme kudretine mâlik bulunma­ları icabeder. Buna mukabil halkın da söz dinleme sevi­yesi olmazsa, bu usul silinir gider ve bunun yerine de başka usuller ortaya çıkar. Bu mühim noktaları İyice zih­nimize yerleştirdikten sonra, şimdi İslâm tarihine göz gezdirebiliriz.

Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem zamanında medenî bir inkılap ortaya çıktı. Yeni bir yaşayış nizamı kuruldu. Bu sayede Arabistan ülkesinde ayrı bir ahlâkî inkılap (Moral Re­vo­lution) meydana geldi. Zat-ı Saadetlerinin liderliği ile temiz kimselerden ufak bir gurup hazırlandı. Bütün Arabistan halkı onların önderliklerini kabul ettiler. Fakat zaman ilerledi. Hülefa-i Raşidin devrinde ülkeler fethedildi. İslâm memleketleri hızla genişledi. Fakat ni­zamın sağlam bir şekilde yerleşmesi aynı hızla devam edemedi. Çünkü, o zamanki neşir işi bugünkü gibi kolay değildi. Tâlim ve terbiye işi de bugünkü kadar hızla geliş­tirilemiyordu. Nakil vasıtaları da zamanımızdaki gibi de­ğildi. Bu sebeplerden dolayı islâm camiasına girmiş bu­lunan bir çok insan toplulukları; ahlâkî ve zihnî ve amelî bakımdan İslâmî harekete çabuk intibak edemediler. Bunun neticesinde de İslâm diyarında, İslâmın hakikatını an­lamış ve bu nizamın ruhuna vakıf olmuş kimseler azınlıkta kalıyordu. Olgun olmayan müslümanların sayısı bunlara nisbetle pek fazla idi. Bu zümre, usulen müslüman hak ve hukukundan istifade ederek islâm ca­miasının içinde bulunuyorlardı. Gerçek ve doğru müslümanlarla aralarında bir fark gözetilmiyordu. Bu sebepten dolayı Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh dev­rinde irtica hareketleri (reactionary move­ments) baş gösterdi. Müslümanların büyük bir kısmı bu hareketin tesiri altında kaldılar.[215]

Bu tarihî hakikatı öğrendikten sonra, biz, İslâmî hü­kümetin 30 - 35 sene devam ettiğine ve niçin bu müd­detten sonra devam etmediğine başka sebep araştıracak değiliz. Bunun için de üzülmemize bir sebep de yoktur.

Bugün, eğer biz, salih ve temiz bir zümre hazırlaya­bi­lirsek ve bunlar arasında İslamın menşeine uygun bir şekilde ahlâk ve terbiye yayılırsa ve zamanımızda elde mevcut bulunan vasıtalardan da istifade ederek bir İslâmî nizam tertip edersek, elbette ki, yalnız kendi ülkemizde değil, belki dünyanın başka ülkelerinde de bir ahlâkî ve medenî inkılap vücuda getirebiliriz. Biz şuna da inanıyo­ruz ki, böyle bir ahlâkî ve medenî zümreyi yetiştirip işleri onların eline teslim edersek, herhalde insanlara Önderlik etmek bundan böyle herhangi bir partinin eline geçmiyecektir. Şimdi siz, müslü­man­ların bugünkü vazi­yetini gözönüne aldığınız için, bizim sarılmak istediğimiz ve hedefimizi teşkil eden böyle bir hükümete ve böyle bir nizama "tutunamaz" nazarı ile bakıyorsunuz.

Eğer temiz ahlâk sahibi insanlar iş sahasına atılır­larsa, o zaman siz de inanacaksınız ki, yalnız müs­lü­man halk değil, belki Hindu, Hıristiyan, Parsî ve başka kavim­ler de bu nizama sarılacaklardır. Kendi dinî liderlerini bırakıp bu nizamı yönetenlere güveneceklerdir. İşte bu­nun için, tâlim terbiye görmüş ve iyi yetiştirilmiş bir zümre ile bu nizamı tanzim etmek ve hazırlamağı göz önüne alarak, bunun kuvveden fiile çıkması için Hak Taalâdan yardım etmesini niyaz etmekteyim.

b.   ZİMMÎLERİN HUKUKU[216]

Soru:

İslâm ülkesindeki ekalliyet (azınlık) mezhepleri ara­sında, bu meyanda meselâ Hıristiyan, Yahudi, Buddah, Çin, Parsî, Hindu ve saire, acaba müslümanlar gibi hak ve hukuka mâlik olabilecekler mi? Acaba onlara da kendi dinlerini yaymak hususunda, şimdi bütün Pakistan ve diğer müslüman ülkelerde olduğu gibi, müsaade verile­bilecek midir? Acaba memlekette dinî ve yahut da yarı dinî dernekler, meselâ "Dinî Felaha Erdirme Ordusu: Salvation Army" Katedral, Kanont, Sen Jan veya Sen Frans ve

bunlara benzeyen dernekler ve merkezler kapatıla­cak mıdır? (Nitekim bugün Seylanda olduğu gibi, aynı şey, diğer başka bir kaç ülkede de görülmüştür.) Yoksa müslüman çocuklara da geniş bir tolerans tanınarak, o teşkilatların mer­kezlerine gitmelerine ve orada modern eğitim yapmalarına müsaade edilecek midir?

Acaba, içinde yaşadığımız şu yirminci yüz yılda azınlıklardan cizye almak münasip olabilir mi? Mademki bu azınlık zümresi, ne askerî hizmetlerde çalıştırılabile­cekler ne de hükümet işlerinde herhangi bir vazifeleri olacaktır. Milletlerarası insanlık hakları ışığı altında acaba bu sınıf hükümete ne derece sadakat gösterebi­lirler?

 

Cevap:

İslâmî ülkede gayrı - müslim zümre bütün medenî haklar (Civil Rits) bakımından aynı haklara sahiptirler. Fakat Siyasî Hukuk (Political Rights) bakımından müslümanlarla aynı haklara sahip değillerdir. Bunun se­bebi de şudur: İslâm'da hükümet nizamını yürütmek me­suliyeti yalnız Müslümanların üzerine yüklenmiştir. Her nerede olursa olsun, İslâmî hükümet idareyi elinde bu­lunduruyorsa, orada Kur'an-ı Kerim ve Sünnet tâlimine uygun bir şekilde hükümet işleri yürütülür. Gayrı – müs­limler, Kur'an-ı Kerime ve Sünnet ahkâmına inanma­dıkları için pek tabidir ki, bu ahkâmın dairesinde çalışa­mazlar. Hükümetin mesuliyetlerine de iştirak edemezler. Bu bakımdan, müslümanlar ülkenin düzeni ve asayişi gibi bütün bu gibi mühim mevkileri ellerinde bulundurmak zorundadırlar.

Gayrı - müslim hükümetlerin çalışma şekli samimî olma­yıp, münâfıkane bir şekildir. Bunun tam aksi olarak, îslâmî hükümetin çalışma tarzı doğru bir istikamete bağlı olup tamamen imana dayanılır. Müslümanlar apaçık şu esası kabul etmiştir ki, herhangi bir işte veya herhangi bir sahada çalışırsa çalışsın, kendisini Allah Taalânın karşı­sında bulunduğunu bilir. Bunun için İslâmî hükümet, gayrı - müslimlere de son derece şefkatli davranmak zorundadır. Müslüman, gayrı müslimlere yalnız kâğıt üzerinde "Milli azınlık" (National Mnorities) haklarını tanımakla kalmaz. Onların fiilî haklarını kendilerine teslim eder. Bir kimse bu hususta şüphe ederse, o zaman Amerikadaki Zenci (Negroes) lerin vaziyetlerini gözönüne getirebilir. Yahut da Rusyadaki gayrı - komünistlerin veya Çin ve Hindistandaki müslümanların durumunu düşüne­bilir. O ülkelerde bu gibi cemaatlere nasıl muamele edil­diğini de hesaba katmak lâzımdır.

Asıl hayrete verici olan durum şudur ki, niçin biz başkalarından utanarak, açıktan açığa kendi çizgimizi, kendi fikrimizi ortaya koymayalım? Ve neden çizgimiz ve fikrimiz üzerine işlerimizi yürütmeyelim?

Gayrı - müslimlerin propaganda yapmaları meselesi ne gelince, şu nokta da vardır ki, biz kendi elimizle kendi kökümüzü baltalayacak değiliz. İntihara da hiçbir niyeti­miz yoktur. Bu ahmaklığa da göz göre göre razı olama­yız. Kendi ülkemizin içinde bir azınlık ortaya çıkarıp kar­şımıza dikmek, akıl kârı olabilir mi? Yahut da yabancı sermayeye arkasını dayayarak yabancı hükümetlere güvenip bizim için baş belâsı olmalarına da hiç lüzum yoktur. Nitekim uzun müddet Türkiyede Hıristiyanlar böyle yapmışlardı.

Hıristiyan misyonerler, yer yer mektepler ve hasta­neler yaparak, müslümanların imanlarını satın almak ve yeni yetişen müslüman neslini kendi milletine yabancı kılmak, (De - Nationalise) için çalışmalarına müsaade etmek, bence kendi milletimizi intihar yoluna götürmek demektir. Bizim idaremiz altında bulunan yerlerde bu hususlar üzerinde elbette ki, son derece titizlikle durmak lâzım gelecektir.

Yabancıların kasıtlı olarak giriştikleri bu eğitim faali­yetleri, ilk bakışta bazı köksüz ve manevî yapımızdan uzak olan şahıslar için, faydalı olduğu ileri sürülse dahi, gerçekle bu gibi dıştan güdümlü çalışmalar müslüman için bir dejenerasyon hareketi olduğu bilinen bir husustur. Fakat pek uzak olmayan bu neticeleri görmek onlar için imkânsızdır.

İslâmî hükümette gayrı - müslimlerden alınan cizye muh­telif şekillerde alınır. Bir ülke ya fethedilmiştir. Yahut da anlaşmalarla islâm ülkesine katılmış olabilir. Anlaşma ile olunca, bu anlaşma gereğince belirlenen cizye tahsil edilir. Fethedilmiş ülke ise, umumî cizye ahkâmı üzerin­den cizye alınır. Fakat -Pakistan bu iki şeklin hiç birisi ile Müslüman diyarı haline gelmediğinden bence bu ülkenin gayrı müslimlerinden cizye almak için Şer'an bir zaruret yoktur.

 


V

BiR KAÇ MUHTELiF MESELE

 

a. Anayasanın (Düstur) un tefsiri yorumlanması)               hakkı:

SORU:

Anayasayı tefsir (yorumlamak) etmek hakkı kime ait­tir? Teşri (yasama) organın mı yoksa adliyenin mi vazife­sidir?

Eski Anayasada bu hak adliyeye verilmişti. Yeni Anayasada bu hak Adliyeden alınmış Teşri (yasama) organına verilmiştir. Böyle bir değişiklik, Adliyeye mahsus olan yetkilerin daraltıldığına dair itirazlara sebep oluyor ve bu hakkın Adliyenin elinde kalması isteniyor. Bu me­sele hakkında bir zat şu fikri ileri sürüyor: İslâmın ilk dev­rinde Adliyenin işi sadece davalara bakmaktı. Kanun tefsiri ve şerh etmek işi Adliyenin yapacağı işlerden de­ğildi. Adliye bu hususta bir yetkiye sahip bulunmuyordu. Kanunun doğru ve yanlış olduğu hakkında da bir değer­lendirme yapamazdı. Böyle bir fikir doğru mudur? Doğru ise ne derece doğru olabilir?

 

Cevap:

Zamanımızın kanun ve Anayasa meselelerinde, İs­lâmın ilk devirlerine mahsus durumu gözönünde bulun­durmak gerekir. Fakat bu şekilde istidlal edenler daima şu büyük farkı gözönünde bulundurmalıdır: O zamanki toplumsl durum ile bizim bugünkü toplumsal durumumuz bir değildir. O zamanın iş başında bulunan idarecileri ile bu devrin iş başında bulunan idarecileri de aynı değil­dir.[217]

Hülefa-i Raşidin devrinde Halifenin kendisi, Kur'an ve Hadis âlimlerinin en büyüklerinden biri idi. Temiz ve doğru bir kimse olduğu için de bütün müslümanların iti­madını ve güvenini kazanmış bulunuyordu. Yaşayışta karşılaşılan herhangi bir mesele, onu din yolundan dön­düremezdi. O zamanının Şûra Meclisi azaları da aynı şekilde, millet arasında dini en fazla bilenlerden ve herkesden ziyade dine bağlı olan kimselerden oluş­muştu. Bu seçkin şahsiyetler içinde, din hususunda her ne şekilde olursa olsun, ihmâl gösterecek kimse yoktu.[218] Nefsin heva ve hevesi ve bu gibi şeyler, onları hiç bir zaman dinlerinden döndüremiyeceği gibi, müslü­manlar da bunların ne suretle olursa olsun bid'at koyacaklarına veyahut da İslâm yolundan başka bir yola sapacakların­dan endişe etmezlerdi. Toplumsal kitlenin çoğunluğu yine o devirde din rengi ile boyanmışlardı. Hiçbir kimsenin herhangi bir değişiklik yapmaya ne cesareti vardı ne de böyle bir şeyi düşünebilirdi. Hiçbir kimse de İslam ruhuna aykırı herhangi bir hüküm veya karar vermeyi aklından geçiremezdi. Bu yüksek ölçü o zamanki adalet siste­minde de mevcud idi. Kadılık (Hâkimlik) makamına yük­selmiş bulunan şahsiyetler Kur'an ve Sünnet hususunda dikkatli kimselerdi. Son derecede muttaki, ahlaken titiz ve temiz şahıslardı. Onlar, ilâhî kanuna kıl kadar tecavüz etmeyi düşünmezlerdi. Teşriî ve adlî organların vaziyeti de böyle bir ortamda ahenk içinde idi. Bütün kadılar da­vaları Kur'an ve Sünnetin ışığı altında görürler ve karara bağlarlardı. Herhangi bir zaruret karşısında ictihad etmek zorunda kaldıkları hususlarda da islâm ruhuna uygun bir şekilde ictihad ederlerdi. Bir kadının (hakimin) tek başına ictihad edip hükme bağlamasına imkân olmayan husus­larda da kadı kendi başına ferden ictihad etmez, mese­leyi Halifeye veya Şûra Meclisine arzeder ve onların toplu ictihadları üzerine bu husustaki Şeriat ahkâmını tayin ederdi. Bu mevzularda toplu ictihad müessesesi öyle ince eleyip sık dokurdu ki, din usullerine tamamiyle mutabık bulunurdu. Bu devirde şu da söz konusu değildi ki, kadılar, Şûra Meclisinin kanun olarak ilân ettiği hü­kümlerden başka, bir görüşü takip etsinler. Nitekim, her­hangi bir kanunu, kabul etmekte müsaadeleri bulunsaydı bunun esası şu olabilirdi ki, bu kanun aslında kanunun esasına — yani Kur'an ve Sünnete — muhaliftir. Kur'anın ve Sünnetin açık hükümleri bulunan hususlarda da ka­nun yapılamazdı. Kanun yapmak, ancak "Nass" bulun­mayan hususlarda olabilirdi. Ve ancak böyle meselelerde zarurî olarak ictihad yoluna gidilirdi. Bu gibi durumlarda da elbette ki, toplu ictihad. ferdî ictihaddan daha çok gü­venilir durumda olurdu. İsterse toplu içtihadda bazılarının görüşleri diğerlerine uymasın.

Şimdi, şurası da malûmdur ki, bugünkü durum o za­manki durum değildir. Ne bugün devletin başında bulu­nan ne de kanun vazeden (yapan) meclis azaları, Hülefayi Raşidin devrinin hükümeti başında bulunan kim­sedir. Ne de bugünkü kanun vaz'eden (yapan) müessese azaları, o zamanki Şû­ra Meclisi azaları gibidirler. Ne de bugünkü hâkimler, o zamanki kadılar vasfındadırlar. Ne de kanun yapmak ve kanun tefsir etmek hususunda o zamanki titizliği göstermek imkânı vardır. Durum böyle olunca, şimdi bizim, kendi Anayasamızın tefsiri için Hülefayi Raşidin devrindeki vaziyeti gözönünde tutarak onların zamanındaki şekilde bir müessese kurmadan önce bugünkü vaziyete dikkat etmemiz icabeder. Ancak bu tetkikten sonra, o devrin benzerine dönelim. Bugünkü vaziyete göre, şer'i meseleleri alâkadar eden hususlarda son mer­ci ne icraî (yürütme) organ, ne teşriî, ne adliye ne de mü­­şavere heyeti olabilir. Ancak müslümanların tam ma­nasiyle güven duydukları bir müessese olabilir. Şeriatı tahrif edip, bozma yolunu tutan ictihadlar, müslüman kamuoyunu olumsuz olarak tesir altında bırakmaktan başka bir netice veremez. Böyle olunca milletin güveni sarsılır. Anayasa hükümleri bir tarafta dursun, alalade hükümlerde bile, şeriatın hilâfına, karar vermek ve her ne şekilde olursa olsun bir meseleyi indi şekilde karara bağlamak tehlikesinden uzak olabilmek için bir ikaz edici kurulun mevcudiyeti şarttır ki, kanun vazeden teşri orga­nın ölçü dışına çıktığını görürse, hemen karşısına çıksın ve ikaz vazifesini yapabilsin. Böyle bir kurul veya idare de elbette ki Adliye ile olabilir.

 

b. İslâm ve Cumhuriyet[219]

İçinde bulunduğumuz şu günümüzde, Cumhuriyet niza­mının, en iyi nizam olduğunu ileri sürüyorlar, İslâmi siyaset nizamı hakkında şöyle düşünüyorlar: İslâm niza­mının da büyük bir kısmı, Cumhuriyet rejimi esası üze­rine kurulmuştur. Benim düşünceme göre, Cumhuriyet rejiminin bazı noksanlıkları vardır. İslâm bu noksanlıkları da bertaraf etmek istemiştir. Bu noksanlıkları aşağıda sıralıyoruz:

1.  Başka siyasî rejimlerde olduğu gibi Cumhuriyet­rejiminde de nihayet iktidar fiilî olarak ve amelen halkın elindedir, deniyorsa da yine bu iktidar ger­çekte birkaç kişinin elinde toplanmış bir nevi danışıklı dövüş şeklinde ortaya konmuş ve yine halk bu şekilde kandırılmış oluyor. Böylelikle, çoğunluk hâkimiyeti: (plutoc racy) veya zümre hâkimiyeti (Oligarchy) şeklini alıyor.

Bu nokta nasıl halledilecektir?

2.      Halkın çeşit çeşit ve birbirine zıd görüşlerini aynı zamanda gözönünde bulundurmak ruhî bakımdan kolay iş değildir. Cumhuriyet ise, halk mesuliyeti esasına da­yan­dı­ğın­dan bu işin içinden nasıl çıkılacaktır?

3.      Halkın çoğu cahil ve bilgisizdirler. Bunlar saf ve sade insanlardır. Çok vakit ihtiyatsız olarak, şahısları putlaştırma yo­­lunu tutarlar. Şahsî garazlarının peşinde koşanlara kapı­lırlar. Bunlar da halkı sapık yola sürükle­yebilirler. Bu vaziyet karşısında Cumhuriyet rejiminde milletvekili seçimi ile işi idare etmek mümkün olabilir mi?

4. Halkın isteği ile, Meclise girecek olan mümessiller ve vekiller toplanarak bir idare kurulu meydana getirirler. Bu meclisin pek tabiidir ki, bir çok âzası olacaktır. Bunla­rın da meseleler hakkında tartışarak ederek işleri karara bağlamaları kolay olabilir mi?

Zat-ı faziletlerinden ricamız bu hususların, bir İslâmî hükümette çözüm şeklinin çarelerini izah buyurmalarıdır. Bu mühim meselelere nasıl çare bulunacak ve bu işler nasıl dü­zene girecektir?

 

Cevap:

Zat-ı alilerinin, Cumhuriyet rejimi hususunda ortaya attıkları tenkitlerin hepsi doğru ve yerindedir. Fakat bu meselelerde son kararı vermek için evvelâ bir kaç nokta üzerinde zat-ı alilerinin dikkatini çekmek icabeder.

İlk soru şudur: İnsanî muameleleri yürütmek için hangi usul sahih ve doğru bir usuldür? Acaba, halka ait meselelerde halkın rızası gözönünde bulundurularak, halk ile, müşaverede bulunulup meseleleri onların iste­dikleri gibi mi halledelim ve onların rızasına göre mi mu­amelelerde hüküm verelim ve onların itimatlarını kazana­rak, güvenlerini sağlıyarak mı işleri karara bağlayalım? Yahut da, bir zümreyi veya birkaç şahsı işin başına geçi­rip oturtalım ve onlar da kendi keyiflerinin istediği gibi mi meseleleri halledip işleri yürütsünler? Halkın rızası olup olmadığını düşünmeden mi işleri devam ettirsinler? Bi­rinci şekil doğru ve delillere istinad ediyorsa, o zaman bizim için ikinci şekle dönmeye ne lüzum vardır? ikinci şekle dönmenin kapısı artık kapanmış bulunuyor demek­tir. Buna göre, bütün bahislerin birinci şekil üzerinde ce­reyan etmesi lâzımdır. En doğru yol da budur.

Başka bir nokta da şudur ki, zaman zaman Cumhuri­yet usulü ile çalışan bir hayli hükümet şekilleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan hangi şekil kabul edilecektir? Yahut hangileri tercih edilmeyecektir? Bunların çok çeşitli şe­killerini bir tarafa bırakalım da Cumhuriyetin asıl usul ve maksadı üzerinde du­ralım. Acaba, bu şekilde ne yapı­lırsa maksada uygun olur ve muvaffakiyet yolu tutulmuş olabilir? O zaman bunun muvaffak olmasının üç sebebi vardır:

Birincisi: Cumhur - u Halk söz sahibi, mutlak muhtar ve mutlak hâkim farzedilmektedir. Bu itibarla Cumhuriye­tin ve işlerin idaresinin tam söz sahibi Cumhur-u Halkın olduğu ileri sürülüyor. Halbuki insanın kendisi aslında kâinatta ihtiyar sahibi değildir. İnsanlardan oluşmuş bulu­nan Cumhur-u halk nasıl olur da bir hâkimiyete ehliyet kesbeder? O zaman tam yetki ve tam söz sahibi bir Cumhuriyet kurmak için çalışmanın manası, hâkimiyetin birkaç seçkin kişinin eline geç­mesini sağlamak demektir. İşte İslâm, ilk adımda bu hastalığa çare bulmuştur. İslamda Cumhuriyet bir temel ka­nun üze­rine bağlanmış ve orada kâinatın asıl hâkimi (Sovercign) tayin edilmiştir. Cumhur-u Halk da bu kanuna sarılarak işleri­nin yürütül­mesi yolunu tutmuşlardır. Buna göre Cumhuriyet idaresi­nin başında bulunanlar tam yetki ve tam söz sahibi de­ğillerdir. Bu böyle olmayınca Cumhuriyet de muvaffak olamaz ve muvaffakiyet yolunda yürüyemez. Başarısızlı­ğın sebebi de burasıdır.

İkincisi: Hiçbir Cumhuriyetde halk şuurlu ve ahlak sahibi: olmadan Cumhuriyet yürüyememiştir. İslâm, bu sebepten dolayı bütün İslam camiasının fertlerinin terbi­yesi üzerinde durmuştur. Bu meselenin esası şudur: İslâmda fertlerin fert olarak herbir şahsın iman duygu­suna sahip olup, yani Hak Taalâ karşısında mesuliyet hissini duymaları lâzımdır. İslâmın esas ahkâmı da buna bağlıdır. Bu hususta birşey eksik olursa, o zaman Cum­huriyetin de muvaffakiyet imkânları azalmış olur.

Üçüncüsü: Cumhuriyetin muvaffakiyeti için mutlaka uya­nık ve mazbut bir komuoyuna ihtiyaç vardır. Bu ko­mu­o­yu ancak, camianın fertlerinin hepsi iyi insanlar ve salih kimselerden oluşunca gerçekleşir. Hiç olmazsa çoğunluğu teşkil eden zümre, iyi insanlardan ve faziletli kimseler olmalıdır. O zaman böyle bir hükümetin yürüye­bilmesi için içtimaî nizamda herhangi bir fenalık ve kötü­lüğün girmesine meydan bulunmaz.

Böyle bir cemiyetten çıkan üstün karakterli idareciler, işlerin yürütülmesinde büyük başarılar kazanırlar. Bunun içindir ki, islâm bizi her hususta hidayet kılmış ve doğru yolu da bizim önümüze koyarak göstermiştir.

Yukarıda belirttiğimiz hususlar bir araya gelirse, o zaman öyle bir Cumhuriyet teşekkül eder ki, muvaffakiyet yolunda devam eder ve yürür gider. Onun bu şartlar içinde yürümesinde hiçbir kimse kabahat bulamaz. Şayet bir kusuru olursa o zaman bu cumhuriyetin mensupları hemen bu kusuru giderir ve ıslah ederler. Bu ıslah ve düzeltmeden sonra şöyle bir mesele de vardır: Cumhuri­yet sistemi tedrici olarak birçok ıslahattan sonra belli olan bu son şeklini almaştır. Fakat henüz hakîkî şeklini almış değildir. Daha bir hayli noksanları vardır ki, bu hususların da tamamlanması gerekir.

 

e. Devlet başkanının ve hükümet reisinin "Veto"                hakkı[220]

SORU:

Bir zamandan beri ortada şöyle bir rivayet dolaşıyor: Pakistan devlet başkanına veya hükümet reisine "Emirel-müminin" yahut da "Halifetül-müslimin" ünvanı ile hitap edilsin. Bu düşünce hususunda biraz daha fazla bilgi sahibi olmak lâzımdır. Hükümet başkanının ve dev­let reisinin bir "feshetmek" hakkı meselesi de vardır. Nitekim Hazret-i Ebu Bekir Sıddıyk Radıyallahu Taalâ anh, sahabilere karşı "veto" hakkı kullanmıştır. Bu me­sele münkirlerin zekât vermekten kaçındıktan ve nübüv­vet iddiasında bulunanların kesin bir şekilde hizaya geti­rilmesi için cihad hükmü verildiği sırada olmuştu. Hazret-i Ebu Bekir, o zaman sahabilerin ileri sürdüğü görüşleri reddeyleyerek cihad hükmü vermişti. Bunun için de şer'î delil ileri sürmüş ve bu delil ile "veto" hakkına benzer bir kanun sağlamış ve ortaya koymuştur.

Bu mevzuyu aydınlatmak için Cenab-ı Vâlâya (Zat-ı devletlerinize) bazı sorular yöneltmiş bulunuyoruz. Ümit ederiz ki, bu soruların cevaplarını bize açık olarak bildi­rirsiniz. Kıymetli cevabınızın bizleri memnun edeceği şüphesizdir.

1.     Acaba Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh, bugünkü manada "veto" hakkı mı kullanmıştır?

2.     Böyle bir "veto" hakkı kullanmış ise, bunun şer'î delili var mıdır? Veya yok mudur? Var ise nedir?


Cevap:

Dört Örnek Halife devrinin hükümet rejimi ile bu­günkü devlet başkanlığı ve hükümet nizamı arasında yerle gök arası kadar fark vardır. O devirle bu devir ara­sındaki halk arasında da fark vardır. O devirde verilen bu karardan ve o devrin islâm tarihinden halkımız haberdar değillerdir. Ben bu konuyu gayet detaylı olarak ele al­dım.[221] Bu hususta o bahisleri gözden geçirmeli. Buradan şu mesele açık bir şekilde aydınlanmış oluyor ki, Hilâfet nizamında "Veto" denilen hak ne demektir ve ne şekilde tefsir edilecektir. Bunun yetki ve söz sahibi olma dairesi nereye kadardır? O, "Veto" bizim bugünkü Anayasa ıslah işimizdeki "Veto" hakkından tamamen ayrı ve bambaşka bir şeydir. Hazreti Ebu Bekir, sadece iki me­selede istidlal ederek böyle yapmıştır. Biri Usâme mese­lesi, diğeri de mürtedler aleyhine verilen cihad kararı. Bu iki meselede Hazret-i Ebu Bekir, kendi şahsî görüşü üze­rine karar vermişti. Ve kendi görüşü için Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah'tan istidlal etmişti.

Usâme meselesinde istidlal şöyle idi: "Böyle bir iş Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem zamanında olmuş ol­saydı ne yaparlardı? Ben de Zat-ı Saadetlerinin halifesi olmam nedeniyle ne yapmalıyım? Bu belayı bastırmak benim için bir farzdır. Ben hiçbir şey değiştiremem ve yeni bir şey de ortaya koyamam". demişti.

Mürtedler meselesinde de istidlal şöyle idi: Bir kimse na­maz ile zekât arasında fark gözetirse ve namazı kıla­cağım da zekâtı vermiyeceğim derse, o zaman böyle bir kimse mürted durumuna girer. Böyle bir kimseye müslüman demek hatadır. Buna göre, bu güruhun delille­rinin kabulü mümkün değildir. İsterse bunlar "La İlâhe İllallah" demiş olsalar dahi... Madem ki, îslâmın esas şartlarını yerine getirmek istemezler ve bu şartları yerine getirmemek için de diretirler, bunlar mürted sayılırlar ve bunlara karşı kılıç kullanmak lâzım gelir.

Bu deliller karşısında, Sahabey-i Kiram, Hazreti. Ebu Bekirin emirlerine boyun eğdiler ve onun dediklerini kabul ettiler. Eğer bu mesele bir "veto" meselesi ise, o zaman da yine Allah'ın Kitabı ve Resulul­lahın Sünnetine dayalı, bir "veto" dur. Kendi başına kişisel bir "veto" değildir.

Gerçekte bu hususa "veto" demek de sahih değildir. "Veto" demek hatalı ve yanlıştır. Nitekim, Hazret-i Ebu Bekir, istidlal ederek, ihtilâfı halletmiş ve Sahabeyi Ki-ramı ikna etmişti. Sahabe de bu hususun sahih olduğuna kanaat getirmiş ve hep birden razı olmuşlardı. Kanaat ettikten sonra da eski görüşlerinden vazgeçmişlerdi.

 



 

BÖLÜM: 12

İNSAN HAKLARI



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Bir zamandan beri şöyle bir sual üzerinde durul­maktadır; Acaba İslâm'da esas insan haklan garanti al­tına alınmış mıdır, alınmamış mıdır? Sadece Avrupa tarihlerine ve Av­rupanın siyasî sahada ilerlemesinin sey­rine vâkıf olan kimseler, bilgisizliklerinden, bu hususta asıl ilerleme yalnız Avrupa ülkelerinde olagelmiştir, diye düşünmektedirler.

Bu düşünce temelinden yanlış ve hatalı bir düşünce­dir. Halbuki, islâm, "insan haklarını" garanti altına aldığı zamanlar, dünyada kimse insan hakkı denilen nesneden haberdar bile değildi. (İşte ilahi hidayetin mucizesidir ki, yaşayış sahasında bu esası izah etmiş ve insan düşün­cesinin ulaşabildiği kadar bunu anlatmıştır.)

Mevlanâ Seyyîd Ebu'l - A'lâ Mevdûdî Sahîb de La­hor'da bir kulüp'de yapılan toplantıya davet edilmesi üze­rine vermiş olduğu konferansta, insan haklarına temas ederek insanî hukuku her yönüyle açıklamışlardı. Halil Hamidî Sahîb de bu konferansı o zaman kaleme almış­lardı. Burada aynen nakledilmektedir.

İnsan hakları, bir taraftan İslâmî Hükümetin Anaya­sa­sı­nın (düstur) ayrılmaz bir parçası olduğundan, diğer taraftan da İslamın bütün kontrol altında tutması bu esasa dayandığından, bu kitabın üçüncü kısmına bu hukukun nelerden ibaret olduğunu anlatmakla, başlıyo­ruz.



 

İNSAN HAKLARI

 

Biz müslümanları ilgilendiren mesele şudur: İnsan hakları bizim için yeni bir düşünce değildir. Başka millet­lerin nazarında bu hakların tarihi belki U.N.O. (United Natione Organisation) "Birleşmiş Milletler Teşkilâtı" ile başlasa da bizim için ehemmiyeti yoktur. İsterse bu me­sele İngilterenin (Magna Charta) sı "Şahsi Hürriyet Ka­nunu" ile başlasın yine bizce bir mesele teşkil etmez. Bizim bu husustaki düşüncemiz çok eskidir. Bu vesile ile insan hakları üzerinde durmak ve insanlığın esas hakla­rını izah etmek hususunda, arzedeyim ki, ilk evvelâ insan haklarının ortaya çıkış tarihini gözden geçirmek icabeder.

 

Temel haklar nelerdir?

Hakikatte bu tuhaf bir meseledir. Yeryüzünde bir in­san, insanlar arasında insanlık hususunda kendi kendi­sine şöyle bir soru sorabilir: İnsan olan benim temel haklarım nelerdir? İnsandan başka bu kâinatta yaşayan öteki mahlûkat da vardır. Onların da bir hakları olması icabetmez mi? Bu hakları, fıtrat kendisi ortaya koymuş tur. Siz kendi kendinize bu hakları ortaya çıkarmamışsı­nız.

İnşandan başka diğer mahlûkat düşünce sahibi de­ğildir. Yalnız insan düşünce sahibi olduğundan acaba benim haklarım nelerdir diye kendi kendine bu soruyu sorabilir. Bu sorunun neticesinde de bu hakların nelerden ibaret olduğunu tayin eder. O zaman bu haklar da belir­miş ve kararlaştırılmış olur.

Şu da tuhaf bir meseledir ki, kâinatta bir o kadar mahlukat arasında hiç birisi, insanın kendi hemcinslerine karşı yaptığı muameleleri yapmaz ve insanın insana karşı reva gördüğü hususları reva görmez. Hattâ görüyo­ruz ki, hayvanlar arasında bile öyle bir hayvan yoktur ki, kendi cinsinden olan diğer hayvanların üzerinde tahak­küm etmeğe kalksın. Yahut da yine kendi cinsinden olan hayvanların üzerine sebepsiz saldırsın.

Fıtratın kanunu bir hayvanı başka bir hayvana gıda maddesi olarak kararlaştırmış ise, gıda ihtiyacı olmadan bir hayvan diğer bir hayvana taaruz etmez. Herhangi bir yırtıcı hayvan da gıda zarureti, olmadan veya bu ihtiya­cını gördükten sonra, sebepsiz yere başka hayvanın üzerine çullanıp öldürmeye kalkmaz. Hayvanlardan hiç birisi de kendi cinsinden olan hayvanlara, insanların kendi cinsinden olan insanlara yaptıkları muameleler gibi muamele etmezler. Belki bu, Hak Taalânın insanları hay­vanlardan üstün olarak yarattığı ve hayvanlardan efdal kıldığının neticesidir ki, insan böyle muamelelere baş vuruyor. Yine bu Allahu Taalânın verdiği zekâ ve kuvve­tin mucizesidir; İnsan bu dünyada harikulade işler başa­rıyor.

Arslanlara bir bakalım: Şimdiye kadar arslanlar bir­birleriyle dövüşmek için bir arslan ordusu kurmamışlardır. Herhangi bir köpek, şimdiye kadar başka bir köpeği köle olarak kullanmaya kalkmamıştır. Herhangi bir kurbağa başka kurbağaların ağzını kapatmaya yeltenmemiştir. İşte sadece insan, kendisini Hak Taalânın hidayetlerin­den müstağni zannederse, o zaman elinde bulunan veya herhangi bir vesile ile eline geçmiş olan kuvvet ve kudreti kendi cinsinden insanlar üzerinde denemeye kalkar. Kendi cinsinin efradına karşı zulüm ve zorbalık yolunu tutar.

İnsan, yeryüzünde yaşayışa adım attığı zamandan bugüne kadar, bütün hayvanların yapamıyacağı bir şe­kilde kendi cinsinin üzerine saldırmıştır. Yalnız ikinci dünya savaşında neler olduğunu söylemek kâfidir. Bu­nunla da ispat ediliyor ki, insan herhangi bir şekilde ol­sun, diğer insanların hak ve hukukunu gözönünde bulun­durmak istememektedir. Sadece Hak Taalânın insana göndermiş olduğu hidayetlerin sayesinde ve peygam­berler vasıtasiyle gelen ahkam vasıtasıyla insanlık hakla­rına öğrenmiştir. Hakikatte ise, insana insanlık haklarını tayin eden, insanın kendisi değil, insanı yaratmış bulunan Halik'dir. Nitekim, ancak Halik, insan haklarının nelerden ibaret olduğunu ve nelere dikkat etmek lâzım geldiğini de detaylı bir şekilde insanlara bildirmiştir.

İçinde bulunduğumuz devirde insan hakları anlayışı­nın ilerlemesi;

Elbette şurasını da nazarı itibara almak icabeder ki, insan hakları üzerinde İslâmî nazariyeyi ortaya koyma­dan önce, bir kere insan hakları meselesinin tarihçesine göz atmak yalnız faideli değil, hatta lâzımdır.

1. İngilterede King John (Kral Con) 1215 milâdî se­nede "Magna Charta" yı yürürlüğe koydu. Bu iş, (Barons) derebeylerinin baskısı neticesinde ortaya çıktı. Bu husus Kral ile derebeyleri arasında bir nevi anlaşma mahiyetinde bir şeydi. Bu anlaşmada emirlerin yani de­rebeylerinin istekleri daha fazla dikkate alınıyordu: Fakat bu anlaşmadan halkın hak ve hukukundan birşey bahis mevzuu değildi. Sonradan halk bu anlaşmanın içinden bazı manalar çıkardılar ki, bu iş de, anlaşmayı yazanların kendilerini bile hayretler içinde bıraktı. On yedinci asırda kanun ile meşgul olan zümre şu hususu ortaya attılar: Bir suçun araştırılması sırasında, yargı mercilerinin karşısına çıkılmadan (Trail by Jury) sebepsiz yere hapsedilmek, adalete muhalif (Rights of Habcas Corpus) olup doğru değildir. İngiltere vatandaşlarından vergi almak hakları da yalnız muayyen şekilde olacaktır, keyfi olmayacaktır.

2.      Tam Paine, 1737 - 1809 Pomflit'in "İnsan Hak­ları" (Rights of Man) Avrupa komuoyu üzerinde büyük tesirler icra etti. Avrupalının fikrinde yeni bir inkılap vücuda getirdi. Pomflit 1791 de Avrupa ülkele­rinde insan hakları düşüncesini yaydı. Bu zat, İlhamî dine inanmıyordu. Eassen o zaman İlhamî din (Vahy ile gelen din, Peygamberlerin getirdikleri din) aleyhinde cereyanla­rın Avrupaya yayıldığı devirdi. Bu yüzden Avrupa halkı, ilhami dinlerde insan haklarından bahsedilmediği kanaa­tine sahip bulunmuyor­lar­dı.

3.      Fransız inkılabı tarihinin parlak sahifelerinden biri de "İnsan Hakları Beyannamesi" dir. (Dec­la­râtion of the Rights of Man). Bu beyanname de 1789 da ortaya çıktı. Bu da 18 nci asrın içtimaî, felse­fî nazariyelerinin ve bilhassa Roussau'nun içtimaî islahat fikirlerinin (Social Contract Theory) sonucu idi. Burada millî hâkimiyet, ser­bestlik, eşitlik ve fıtrî hak ve hukuk ispat edilmeğe çalışı­lıyordu. Burada oy hakkı, kanun yapma hakkı, vergi me­seleleri ve ver­gi alma hakları kamuoyunun kontrolüne bırakılıyor ve suç tahkikinin de kazaî meclis (Trail by Jury) de is­bat edilmesine çalışılıyordu.[222]

Bu insan hakları beyannamesini, Fransız Anayasa­sını hazırlayan kurul, o zamanki inkılap devrinde Anaya­sanın başına koyup, bunun için Anayasada bir yer ayırdı. Anayasada da bu hususa çok ehemmiyet verildi.

4.      Amerika Birleşik Devletlerinde, on maddelik ısla­hat kanunu olarak İngiliz Cumhuriyet düşüncesini ihtiva eden bütün hak ve hukuka yer veril­di.

5.      İnsan hakları ve sorumlulukları önem kazanmak­tan sonra, Bogota konferansında 1948 Amerika hükümeti de bu hakları dikkate aldı ve ehemmiyetle üzerinde durdu.

6.      Sonra Birleşmiş Milletlerin nazariyesi ve düşün­cesi olarak yavaş yavaş ikmal edilmiş bir şekilde her yöndan dikkate alınarak ele alındı. Ve en son "International humain's rights" "Milletlerarası insan haklan beyannamesi: Âlemî Menşur-î Hukuk-i İnsanî" adı ile ortaya kondu.

1946 senesi aralık ayında Birleşmiş Milletlerin umumî toplantısında mevcut beyannameye şöyle bir madde de ilâve edilip, insanlar arasında "ıskatı cenin": (Genocide) (Çocuk düşürtmek/kürtaj) de milletlerarası kanuna aykırı bir suç olarak kabul edildi.

Daha sonra 1948 aralık ayı "iskatı cenin" hakkında cezalar tertiplendi ve bu suçun önüne geçmek için bir karar imzalandı. 12. Ocak. 1951 de bu karar yürürlüğe girdi. Bu karar da "iskatı cenin" tanımlanarak aşağıda yazılı bulunan fiillerden herhangi birini yapmak suç sa­yıldı. Yani herhangi bir millî, nesebi veya ahlâkî (Ethi-cal) zümre veya bunun bir kısmını ortadan kaldırılması cürüm addedildi.

1.      Herhangi bir zümrenin fertlerini öldürmek.

2.      Bu gibi kimselere akli veya badeni ağır zarar ver­dirmek.

3.      Bu fertlerin üzerine, bilerek yaşayışlarını bozmak için bir kısım kimseleri saldırtmak. Yani böyle bir saldırı­nın maksadı, bir züreyi ortadan kaldırmaya yönelik ola­cak.

4.      Herhangi bir zümrenin zürriyet organlarını boz­mak ve doğurmalarına mani olmak.

5.      Zorla bir zümrenin çocuklarını başka bir tarafa nakletmek ve devşirmek.

10. Aralık. 1948 de ortaya çıkan Milletlerarası İnsan Hakları Beyannamesinin önsözünde şöyle deniyor:

"Esas insan hakları, insan fertlerinin şeref ve haysi­yeti bakımından, kadın ve erkeğin eşit hakları olmasını gerektirir."

Ve yine Birleşmiş Milletlerin kuruulşunun gayesi an­latılırken şu husus da ileri sürülmüştür:

"İnsan haklarına hürmet edilmesini sağlamak, nesil, züm­­re, lisan ve din imtiyazı gözetilmeden bütün insanlara te­mel serbestliği gözönünde tutmak ve milletlerarası bir iş birliği yoluna gitmek..."

Yine bu şekilde Birleşmiş Milletlerin 55 nci oturu­munda şu beyanname neşredildi:

Birleşmiş Milletler Kurulu, insan haklarına ve herkes için uluslararası hak ve hürriyete hürmet göstermek ve muhafaza etmek için çalışır.

Bu beyanname hakkında hiçbir devlet tamsilcisi mu­halif görüş ileri sürmemiştir. Yalnız, bu beyannamede sadece umu­mî sözler ileri sürüldüğünden muhalif görüş beyan edilmedi. Zira bahsedilen prensiplerin teferruatına inilmiyor, sözle iktifa yetiniliyordu. Milletlerarası herhangi bir anlaşma da yoktu ki, beyannameye imza koyan hü­kümetler verdikleri sö­ze bağlı bulunmaya zorlanabilsinler. Ve milletlerarası bu kanunu yürütmek yolunda hükümet­leri zorlamak mümkün olsun. Şu noktayı da açık olarak söyleyelim ki, bütün bunlar sadece bir ölçü olmaktan başka bir şey değildi. Yalnız böyle bir ölçü gözönünde bulundurulmaya çalışılıyordu. Halbuki, bazı devletler buna bile oy vermekten kaçınmışlardı. Yani ne lehte ne de aleyhte oy kullanmışlardı.[223]

Görüyoruz ki, bu beyanname, insanlığın bu dünya­daki en basit haklarını hiçe sayan hatta yok eden devlet­ler tarafından neşredilmektedir. Buna rağmen yine de kendilerini dünyanın en medenî ve en ileri milletleri ola­rak ilân ediyorlar. Ve böyle bir durumda da sömürgelerini ellerinde tutmak istiyorlardı.[224]

Bu kısa beyanımızdan sonra anlaşılıyor ki, bu hu­susa ait Avrupa düşüncesinin tarihi iki yüz küsur seneyi aşmamaktadır. Bu belli tarihten önce insan hakları diye bir mefhum hayal bile edilmiyordu. Bundan başka, eğer bugün bu haklardan bahsediliyorsa, bunun arkasında herhangi bir mesned (Authority) ve herhangi bir icraî kuvvet (Sanction) da mevcut değildir. Bu beyanname sadece iyi bir temenniden başka bir şey olamaz.

Buna mukabil, İslâm insan haklarını Kur'an-ı Kerimin beyanında ve bilhassa İslâm Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellemin Veda Haccında verdikleri hutbede ortaya koymuştur. Birleşmiş Milletlerin veya Avrupanın bu düşüncesinden çok daha önce ve çok daha evvel İslâm kendi milleti için, ister akide bakımından olsun, ister ahlâkî ve dinî bakımdan olsun, bu hükümlere itaat edilmesini farz kılmıştır. Bu hak ve hukukun korunması hususunu da Zat-ı Risaletpenahileri, kendi devri saadet­lerinde nazarı, dikkate aldıkları gibi, Hülefa-i Raşidin dev­rinde de dikkate alınmıştır.

Şimdi, İslâmda bu hak ve hukukun ne şekilde kaim kılındığını etraflıca anlatmaya çalışacağım:

 

1. Yaşamaya hürmet veya yaşama hakkı:

Kur'an-ı Kerimde dünyanın ilk cinayetinden bahis vardır. Bu, insanlık tarihinin ilk hadisesidir ki, bir insan başka bir insanın canına kıymıştır. Bu hadiseden de ilk defa bir insanın başka bir insanın canına ve yaşayışına hürmet etmesi meselesi ortaya çıkmıştır. Oradan anlaşı­lıyor ki, bu dünyada herkesin bir yaşama hakkı vardır. Kur'an-ı Kerim'de hadise anlatıldıktan sonra şöyle buyuruluyor:

Hiç bir kimseyi öldürmemiş ve yeryüzünde herhangi bir fesat çıkarmamış olan birisini her kim öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir kimsenin ha­yatını kurtarırsa, o da bütün insanları kurtarmış gibi olur.

(Mâide: 32).

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, bir insan öl­dürmek, bütün insanlığı Öldürmek gibidir. Buna mukabil bir insanın hayatını kurtarmak da bütün insanların haya­tını kurtarmak gibi oluyor. Burada hayat kurtarmak keli­mesi "ihya": (Yaşatmak) tabiri ile beyan edilmiştir. Başka bir tabir ile, bir kimsenin hayatını kurtarmak demek, onu yaşatmak, ona yaşayış vermek demek oluyor. Bu işte yalnız iki husus istisna edilmiştir. Birincisi; bir kimse başka bir kimseyi öldürürse, öldürülen kimsenin kısasına karşılık bu kimse de öldürülebilir. İkincisi de herhangi bir kimse yeryüzünde fesat çıkarmak isterse o kimse de öldürülebilir. Bu iki durumun haricinde insan yaşayışı ortadan kaldırılamaz ve bir kimse de öldürülemez.[225] İn­san yaşayışının ve canının korunması da tarihin ilk de­virlerinden beri aydınlatılmıştır. İnsan hakkında şöyle düşünmek de yanlış ve hatalıdır: "insan karanlık devir­lerde ortaya çıkmıştır. Kendi hemcinsini öldüre öldüre, nihayet ilerlemiş ve öyle bir vaziyete gelmiştir ki, artık insan, insan öldürmemeyi düşünebilmiştir." Böyle dü­şünmek tamamen hatalı ve Hak Taalâ hakkında şüpheli görüşe sürükler mahiyettedir. Kur'an-ı Kerimin bildirdiğine göre Hak Taalâ, tâ başlangıçtan beri ve her zaman in­sanlara hidayet yolunu göstermiştir. Bu hidayet yolunun içinde insanların insanlarla olan hak ve hukuku da belir­tilmiştir.

 

2. Zayıfları ve malülleri korumak:

Kur'an-ı Kerim'den ve Resulü Ekremin gösterdiği hi­dayet yollarından anlaşılan ikinci mesele de şudur: Ka­dın, çocuklar, yaşlılar, yaralılar, hastalar ve buna benzer durumda olanlara zorbalık etmek caiz değildir. — Bunlar ister bizim kendi milletimizden olsunlar, isterse bizim milletimizden olmayıp, başka milletlerden olsunlar, yahut da düşman olsunlar. — Bir harp olursa o zaman kişiler esasen harp meydanında olurlar ve mesele değişir. Yoksa bunun dışında tecavüz kesin olarak men edilmiş­tir. Bu usul, islâm'ın kendi kavmine has değildir. Bütün insanlık için konmuş olan bir kanundur. Zat-ı Risaletpenahilerinin bu mesele üzerinde açık beyanları vardır. Hülefa-i Raşidin devrinde de düşmanı karşılamak için, ordu sevk edildiği zaman bu hidayetler ordu efradına anlatılırdı. Düşmana karşı hücuma geçildiği zaman, "ka­dınlara, çocuklara, yaşlılara, yaralı ve hastalara el sürül­meyecektir." Denirdi.

3. Kadınların namuslarının korunması:

Yine Kur'an-ı Kerimin ve Hadis-i Şeriflerin teyid ettiği hususlardan biri de, kadınların iffetine karşı hürmet gös­termektir. Yani muharebede düşman tarafın kadınları — her ne suretle olursa olsun — Müslüman ordusu efradı­nın eline geçebilir; o zaman kadınlara katiyen el sürmek yoktur. Kur'ana göre — herhangi şekilde olursa olsun — fuhuş men edilmiştir. Haram kılınmıştır. İster kadın müslüman olsun, isterse müslüman olmasın; veya kendi milletimizden olsun, yahut da başka bir millete mensup bulunsun, isterse bu kadın dost bir milletin kadını olsun, isterse düşman memleketin kadını olsun, katiyetle el sürülmiyecektir.

 

4. Geçimin korunması:

Vazedilmiş olan esas kanunlardan biri de şudur: Aç bir insana — ne vaziyette olursa olsun — ekmek verile­cektir. Çıplak bir insan — ne durumda bulunursa bulun­sun — giydirilecektir. Yaralı ve hasta kimse — hangi halde bulunursa bulunsun — tedavi edilmeye hak kaza­nır. Şurasına da asla bakılmayacaktır ki, bu aç, bu çıplak, bu yaralı veya hasta dost mudur, düşman mıdır? Bu umumî (Universal) hukuk kaidesidir. Düşmana dahi aynı şekilde muamele edilecektir. Düşman tarafa mensup bir kimse, bizim tarafımıza gelir yahut da getirilirse, aç olursa karnı doyurulacak, çıplak ise giydirilecek, aç ve çıplak bırakılmayacaktır. Hasta ve yaralı olursa önce tedavisi için çalışılacaktır.[226]

"Sevmemelerine rağmen, yoksullara, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler." (Ed – Dehr: 8).

5. İnsaf ve Adalet:

Kur'an-ı Kerimin koyduğu değişmez usullerden biri de şudur: insanlara karşı insaf ve adaletle muamele edi­lecektir. Hak Taalânın bu husustaki emirleri şöyledir:

"Herhangi bîr kavmin düşmanlığı sizi hiddetlendirip de adalet yolundan ayırmasın. Adalet yolunu tutarsanız, bu takvaya daha yakındır."

(Maide:8).

Bu âyet-i kerime'de, İslâm, şu esası tayin etmiştir: İnsana karşı — tek bir insan ferdi ve yahut da bir kavim ve insanlar topluluğu — her ne şekilde olursa olsun, adalet ve insaf ile muamele edilecektir. Dostlara karşı adalet ve insaf gösterilip, düşmanlara karşı adalet ve insaftan uzak kalmayı islâm usulü tamamiyle reddetmiş­tir. Onların hakkında da adalet ve insaf gözetilmesin denmemiştir.

6. İyiliğe yardım etmek ve fenalığa yardım etme­mek:

Kur'an-ı Kerimin bu bahiste tayin ettiği usullerden biri de şudur: İyilik ve hakkı ortaya koymak için yardım etmek lâzımdır. Zulüm ve haksızlık için yardım edilemez. Fena­lığı kardeş gibi yakınlardan birisi dahi yapsa ona dahi yardım edilmez. Bunun tam zıddı olarak, iyiliği düşman dahi yapsa bu işte ona yardım etmek gerekir. Hak Taalâ, bu bahiste şöyle hidayet buyurmuştur:

"İyilik ve Allahtan çekinmek için yardım ediniz. Gü­nah ve tecavüz için yardım etmeyiniz."

(Maide: 2).

Burada iyilik kelimesi "Birr" lafzı ile bildirilmiştir. Bu kelimenin Arapça'da lügat manası "hakkı yerine getir­mek" demektir. Yani diğerlerinin de hakkını yerine getir­mek ve takva yani Allah'tan çekinmek için birbirinize yar­dım ediniz. Bu da Kur'an-ı Kerimin daimî ve müstakil usullerinden biridir.

7. Eşitlik hakları:

Kur'an-i Kerim'in ehemmiyetle üzerinde durduğu usullerden biri de, ihsanlar arasında eşitliği daim kılmak­tır. Bir kimse, diğer kimselere imtiyaz sahibi olmak is­terse, bu, ancak ahlâk itibariyle olabilir. Bu husus da Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde işaret buyurulmuştur:

"Ey halk; Biz sizi bir erkekten ve bir kadından ha­l­kettik. Ve birbirlerinizle tanışasınız diye sizi kabileler ve oymaklara ayırdık. Elbette ki, Allah indinde sizin en makbul olanınız en fazla muttaki bulunanızdır."

(El. Hücûrat: 13).

Bu âyetî-i kerime ile anlaşılıyor ki, insanların hepsi de esasta bir ve eşittirler. Muhtelif nesiller, soylar, muhte­lif renkler, muhtelif diller hakikatte, insanlık âlemi için (her ne şekilde olursa olsun) makul bir taksim ve tasnif değil­dir.

İkinci mesele de şudur: Mevcut bulunan bu taksim ve tasnif, sadece insanların birbirleriyle tanışmaları içindir. Başka bir değişle bir kardeşlik eşitliği vardır. Bir kavmin veya bir kabilenin diğer bir kavme veya diğer bir kabileye (her ne şekilde olursa olsun) imtiyazı ve üstünlüğü yok­tur. Hukuk bakımından birbirleriyle eşit ve aynıdırlar. Al­lah Taalâ bir tas­nif daha ileri sürmüştür. Bu tasnife göre üstünlük lisanla, renk­le, soyla, ırkla değil, yalnız bir üs­tünlük varsa ve iftihar edi­lecek bir mevzu bulunuyorsa, o da temiz ahlak ve üstün karakterdir. İnsanlar fıtrî yaratılış bakımından birbirlerine eş olduklarından nesil ve renk farkı ayrılık sebebi olamaz. Başkalarının haklarına teca­vüz etmek için kimseye de bir hak tanınmaz, iftihar ede­bilmenin sebebi sadece Allah içinde mak­bul ve temiz kimse olmaktır. Bu mevzuda İslâmın peygamberi de be­yanda bulunarak, aydınlatmıştır. Zat-ı Risalet­penahileri Mekkenin fethinden sonra, şu mühim gerçeği ilân etmiş­lerdir:

"Ne bir Arabın bir Aceme, ne de bir Acemin bir Araba; ne bir beyazın bir siyaha, ne de bir siyahın bir beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük varsa, ancak takva iledir. Soy sop ile bir imtiyaz yoktur."

Yani üstünlük ve imtiyaz ancak diyanet ve takva ile mümkündür. Meselâ bir kimse gümüşten diğer bir kimse de taştan başka birisi de topraktan yaratılmış değildir. Belki insanların hepsi aynı şeyden yaratılmışlardır ve bütün insanlar eşittirler.[227]

 

8. Masiyetten (Allah'ın emirlerine karşı gelmekten                   çekinme hakları:

Usullerden biri de şudur: Herhangi bir kimseye masiyet etmek için hüküm veya emir verilemiyecektir. Bu iş bir kimseyi, ne zorunlu kılar ne de böyle bir şey için o kimse itaat eder. Masiyet için emir verilirse itaat etmemek gerekir. Kur'an hükümlerine göre, herhangi bir âmir, kendi eli altında bulunan diğerlerine masiyet etmek ve kanunsuz yola gitmek için hüküm veremez. Âmir böyle bir iş için hüküm verir yahut da câiz olmayan bir şekilde tecavüz etmeye emrederse, böyle bir âmirin ne hükmü dinlenir ne de emrine itaat edilir. Zat-ı Risaletpenahileri de bu hususu şerh ederek şöyle buyurmuşlardır:

"Hiçbir mahlûk için, Halika karşı masiyet yolunda itaat yoktur."

Halikın caiz saymadığı ve masiyet olarak bildirdiği hususlarda itaat etmek için kimseye emir verilemez. Ne hüküm verebilen buyruk sahiplerine böyle bir masiyet hükmü vermek hususunda hak tanınmıştır; ne de hüküm verilenlere bu hususta itaat etmeleri için bir emir verilmiş­tir.

 

9. Zalimin itaatini reddetmek hakkı:

Bu da İslâmın muazzam usullerinden biridir ki, zâ­lime karşı itaat etmek diye bir hak yoktur. Kur'an-ı Kerim bu hususa da şöyle işaret buyurmuştur: Hak Taalâ, İbra­him Aleyhisselâm'ı yeryüzünde halife kıldığı zaman, Hak Taa­lâ'dan, Hazret-i İbrahim şöyle bir dilekte bulunmuştu. Hak Taalâ da şöyle buyurdu ;

"Seni halka imam kılmaktayım.

Hazret-i İbrahim de dileğini arz etmişti:

Benim neslimden de İmam kıl! Diye dua etti.

O zaman Hak Taalâ'nın işareti şöyle oldu:

Benim vadim zâlimlere ulaşmaz."

(Bakara: 124)

Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, zâlimlere karşı itaat etmek hususunda Hak Taalâ yazılı bir emir verme­miş ve bu gibi kimselere itaat edilmesini reddetmiştir.[228]

 

Nitekim İmam Ebu Hanife rahmetullahi aleyh de bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Herhangi bir zâlim, müslümanlara İmam olmak sa­lâhiyetinde değildir. Eğer böyle bir kimse imam olacak olursa, ona itaat etmek vacib değildir."

Böyle bir şahsa boyun eğilmeyecek ve ortadan kaldı­rılması için çalışılacaktır.[229]

 

10. Siyasî idarecilikte katılma hakkı:

İslâmın insanlar için kararlaştırmış olduğu esas hak­ların en mühimlerinden biri de bütün müslümanların içti­maî işlerde ve hükümet meselelerine katılma hakkıdır. Hükümet halkın müşaveresiyle kurulur. Halk ile müşa­vere ederek, işleri yürütür. Kur'an-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Elbette ki, onları (yani ehl-i imanı) yeryüzünde halife kılarız."

(Sûre-i Nur:55).

Halife kılınmak bir veya muayyen şahıslar için olma­yıp çoğunluk içindir. Nitekim, bazılarını değil de "onları" buyrulmuştur. Yani "bütün kavmin fertlerine halifelik veri­riz" denmiştir. Demek oluyor ki, hükümet herhangi mu­ayyen bir ailenin ve hanedanın veyahut da bir zümrenin hakkı değildir. Bütün millet toplumunun fert fert hakkıdır. Millet efradı ile müşavere edilmeksizin, bu iş olamaz. Kur'an-ı Kerim yine bu hususta şu İlâhî emri beyan et­miştir:

"Onların İşleri (hükümet işi) kendi aralarında müşa­vere iledir."

(Şûra: 38).

Ve yine:

"İş hususunda (Devlet işi) kendileriyle müşaverede bulun."

(Al-i İmrân: 159).

Yani bu hükümet müşavere ile yürütülür. Bu hususta Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'ın sözlerinde de açık beyan vardır. Buyurmuştur ki:

"Müslümanlarla müşavere etmeksizin, kimsenin hü­kümet başına geçmeye hakkı yoktur."

Hükümet idarecisi Müslümanlar razı olduktan sonra, iş başına geçebilir, Müslümanlar razı olmadığı takdirde demek ki, bir kimse hükümet başına geçemez ve mem­leketin idaresini de ele alamaz.

Bu hüküm gereğince, demek islâm, Cumhurî ve mü­şavere esasına dayanan bir hükümet nizamı kaim kılmak istemiştir. Bu da başka bir meseledir ki, bizim talihsizliği­mizden; üzerimize padişahlar musallat olmuşlardır. Ta­hakküm de etmişlerdir. Fakat böyle olmasına rağmen, İslâm bunların bu şekilde padişahlık etmeleri için müsa­ade etmemiştir. Ancak bunların padişah olup da bizim üzerimize musallat olmaları yine bizim kendi ahmaklığı­mızın neticesinde olmuştur.

 

11. Hürriyetin korunması.

Başka bir usul de insan hürriyetinin korunması me­selesidir. Adalet hükmü hariç kimsenin hürriyeti elinden alınamaz. Hazret-i Ömer açık bir şekilde bu hususu be­lirtmiştir:

"İslâmda hiçbir kimse hak olmaksızın tutuklanamaz. (Hürriyeti elinden alınamaz.)[230]

Burada "Hak", adalet demektir. Kanun ve nizam dai­resinde adliye işi demektir. (Judic al process of Law).

Yani bir kimsenin hürriyetini elindea almak şunu icabettirir ki, bu kimse bir suçla itham edildikten sonra, dava görülmeye başlanıp, bu kimseye savunma fırsatı verilsin ve ancak bu şekilde dava bir neticeye bağlansın. Böyle olmadıkça, her ne şekilde olursa olsun böyle bir işe adaletli iş denemez. Bu iş alelade aklın (Common Sense) da icabıdır ki, itham edilene kendisini savunmak için fırsat verilmelidir. Bir kimse herhangi bir kuru itham ile yakalanıp hürriyeti elinden alındıktan sonra böyle bir insana kendini savunma hakkı verilmezse, elbette ki, bu çirkin tutum İslâmın adalet anlayışına sığmaz. İslâm Hükûmetinin adliyesi demek, Kur'an hükümlerine tabi olmaktan başka bir şey değildir.[231]

 

12. Mülkiyetin korunması.

Kur'an-ı Kerimin açık bir şekilde ortaya koyduğu esas haklardan biri de mülkiyetin — ferdî mülkiyet — korunmasıdır. Hak Taalâ bu hususda şöyle işaret buyur­muştur:

"Birbirinizin malını aranızda bâtıl yol ile yemeyiniz."

(Bakara: 188).

Eğer Kur'an, Hadis ve fıkhı mütalâa edersek, şu so­runun cevabım bulmuş oluruz: Başkalarının mallarından istifade etmek ne gibi yollarla mümkündür? İslâm bu yol­ları ve bu şekilleri de müphem bırakmamıştır. Bu iş için muayyen yollar ve usuller vazetmiştir. Bu usullere göre kimse, gayn - caiz şekilde mal iktisap edemez. Hiçbir kimseye veya hiç bir hükümete, kanunu hiçe sayarak, konmuş olan bu muayen şekillerin haricinde yani İslâmın sarahatle beyan etmiş bulunduğu şekillerden başka bir şekilde, bir kimsenin mülkiye tine el uzatmak hakkı veril­memiştir.

 

13. Şeref ve haysiyetin korunması.

Esas insan haklarından biri de şeref ve haysiyetli ko­runmasıdır. Sûre-i Hücuratta bu hakkın mufassal bah si vardır. Meselâ bu mevzuda şöyle işaret buyrulmuştur

Bir kavim, başka bir kavimle alay edemez.

Yani sizden bir zümre başka bir zümreyi aUy mev znu yapmasın.

Birbirinize lakap takmayınız.

Yani kelime uydurup alay için birinin isminin başım veya sonuna eklemeyin.

Kiminiz, kiminizi arkasından çekiştirmeğe kalkma­sın.

(Hücurat, 11 - 12).

Böyle şeylerle insanlar birbirlerinin şeref ve haysi­yetleriyle oynamağa kalkmamalıdır. Bu gibi fiiller men edilmiştir. Açıkça söyliyelim ki, insan ister yüzüne karşı olsun, isterse arkasından olsun alay edilmekten hoşlan­maz. Lakap uydurup takmak, meselâ  (şaşı, topal, kam bur, sağır, cırtlak) gibi kelimeleri isimlerin başına   veya sonuna eklemekten b:r fayda elde edilmez. Herkesin iz­zet, şeref ve haysiyetinin korunması garanti edilmiştir. Aynı şekilde yine halka karşı dil uzatmak da men edil­miş bulunuyor.[232]

14.  Şahsî yaşayışın korunması.

İslâmın esas kanunlarına göre, herkesin hususî ve şahsî yaşayışı (privacy) muhafaza altına alınmıştır. Kimse, başka kimsenin hususî ve şahsî hayatına müda­hale edemez. Bu hususta Nur sûresinde açıklık vardır:

"Kendi evinizden başka evlere girmeyiniz. Ancak müsaade şartiyle."

(Nur: 27)

Sûre-i Hücuratta şöyle beyan buyrulmuştur:

"Gözetleyicilik etmeyiniz. (Birbirinizin gizli seyleri-nizi gözetmeliyiz.)"

(Hücurat: 12).

Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de bu hususa şu şekilde işaret buyurmuşlardır:

"Kendi evinizden başka bir kimsenin evini gözetle­mek hakkı kimseye verilmemiştir."

Başkalarının gözetlemesinden, herhangi bir şekilde müdahalesinden uzak bir şekilde emniyetle kendi evinde oturması herkesin kanunî hakkıdır. Bunun gibi, yine kim­senin, şu hakkı da yoktur ki, başka birine ait olan mek­tubu veya yazıya müsaadesiz baksın. Nerede kaldı ki, okusun. İslâm insanların şahsî ve hususî haklarını ta­mamen muhafaza altına almış, evlerin gözetlenmesini açıkça men etmiştir. Ancak, bir kimse çok mühim bir (tehlikeye mâruz kalırsa, o kimseyi tehlikeden kurtarmak için, durumlarda ahvalde bu gibi vaziyetlere baş vurulabi­lir. O da bu kimseyi ikaz edip kendisine tehlikeyi bildir­mek maksadı için böyle bir harekete kalkışılabilir. Yoksa her ne şekilde olursa olsun, bir kimseyi, gözetlemeyi İs­lâm Şeriatı caiz saymamıştır.


15. Zulmün karşısında direnme hakkı.

İslâmda esas haklardan biri de, bir kimsenin zulme karşı direnme hakkıdır. Zulme uğrayan bir kimse sesini yükseltip, zulme uğradığını ilân eder ve sesini istediği şekilde yükseltebilir. Hak Taalâ bu hususta şöyle işaret buyurmuştur:

"Allah, çirkin sözler söylenmesini ve sesin yükseltil­mesini sevmez. Ancak zulme uğrayanlar (hariç)."

(Nisa: 148)

Yani mazlum kimseye, zâlimin karşısında sesini yük­seltip uğradığı haksızlığı dile getirmek hakkı tanınmıştır.

16. Fikir beyanı hürriyeti

Zamanımızda üzerinde durulan mühim meselelerden biri de fikir beyanı hürriyetidir. (Freedom of Expression). Bu günkü istilahda böyle deniyor. Fakat Kur'an istilahında bu mesele böyle bir istilahla söylenmemiş ve umumî ola­rak bu­na da "Emrün bilmâruf[233] ve Neh-yün an il - münker" denmiştir. Bu husus sadece insan için bir hak olarak tanınmakla kalmamış belki bu, insanlar için farz bile kılınmıştır, — Kur'andan başka bu hususta hadis­lerde de işaretler vardır. — insana, iyilikleri söyleyip fe­nalıktan men etmesi farz kılınmıştır. Herhangi bir fenalık görürse, sadece sesini yükseltmekle kalmaz, belki bu fenalığı ortadan kaldırmak için de düşünmesi lâzım gelir. Böyle yapmak kudretinde olur da yapmazsa günahkâr olur. Müslüman için, İslâm camiasını temiz tutması farz­dır. Bu hususta bir müslümanın sesini kısmak ve söyle­mesi icabeden şeyleri söyletmemek büyük bir zulümdür. İçtimaî işlerin iyi bir şekilde yürüyebilmesi için bir kimse­nin fikir beyanının serbest olması icabeder. Bir kimse, iyilik için çalışmış ise, sadece iyi bir iş yapmış olmakla kalmaz, kendi insanlığına düşen vazifesini yerine getir­miş olur. Buna göre herkes için fikir beyanında bulunmak İslâmda serbest olarak kararlaştırılmış oluyor. Kur'an-ı Kerim, Benî israil'in alçaklığa düşme sebeplerini beyan ederken, onların şu durumunu beyan etmektedir:

"Onlar, biribirlerini, yaptıkları fenalıklardan men et­mezlerdi."

(Maide: 79)

Yani herhangi bir kavim arasında öyle bir vaziyet ortaya çıkar ki, o kavim içinde fenalıklara karşı kimse ses çıkaramaz; bir şey söyleyemezse, o zaman gitgide bu kötülükler bütün kavmi sarar ve o cemiyetin dejenere olmasına sebep olur gider. Böyle bir kavim de Allahın azabına müstahak olamaz da ne olur?

 

17. Fikir ve akide (inanç) serbestliği hakkı.

İslâmda, Kur'an tâlimi meyanında bir cümle, daha doğrusu bir âyet-i kerime görüyoruz:

"La ikrâhe fi'd-dini: Dinde zorlama yoktur."

(Bakara: 256)

Bu kaide insanların düşünce serbestliği için konmuş bir usuldür. Bu usulle herkese akide ve fikir serbestliği verilmiştir. Yani bir kimse isterse iman yolunu tutar, is­terse küfür yoluna gider.

İslâm'da fikir hakkında kuvvet kullanmak zarureti iki yerde vardır. Biri, İslâmî hükümetin istiklâl ve mevcudiye­tini korumak maksadiyle cihad meydanında düşmana karşı savaşılırken. İkincisi de memleket genellikle emni­yet ve asayişi ayakta tutmak, fitne ve fesadı önlemek, cürüm ve cinayetleri ortadan kaldırmak, adalet nizamını kaim kılmak için.

Düşünce ve itikat hakkında serbestlik hususuna ge­lince Mekkede müslümanlar Hakka inandıkları ve Hakkı söyledikleri için, on üç sene dayak yediler ve incitildiler. Nihayet ispat edildi ki, gittikleri yol hak­tır. Müslümanlar kendileri için, böyle bir hakkı, bu şekilde kazandıkların­dan, başkalarının da böyle bir hakkı olmasını elbette ki, kabul ederler. İslâm tarihinin başından sonuna kadar, bütün sayfalarını incelediğimiz takdirde göreceğiz ki, hiçbir zaman ve hiçbir yerde müslü­manlar, gayrı müslini reayayı (tebaa) İslâmı kabul etmeye zorlamamışlardır. Kimseyi İslâmı kabul etmedin diye de öldürmemişlerdir. Kimseye de dayak atarak Kelime-i Şehadeti söyletme­mişlerdir.

 

18. Dinî eziyetten korunma hakkı.

İslâm, muhtelif dinî zümrelerin, başka dinî zümreler aleyhinde harekete geçmek için çalışmalarını kabul gör­mediği gibi, böyle bir meseleyi de kabul etmez. Bir mez­hebin önderlerinin, diğer bir mezhebin önderleriyle reka­bete girişmesine ve bir mezhebin mensuplarının diğer bir mezhebin mensuplarına eziyet etmesine müsaade et­mez. Kur'an'a göre herkesin mezheb inanışlarına ve iti­katlarına ve bu mezhep mensuplarının önderlerine ve rehberlerine hürmet edilmesi bildirilmiştir. Bu hususta Kuran-ı Kerimin hidayeti şöyledir:

"Allah'tan başkasını çağıranlara küfür etmeyin."

(El - En'âm: 108)

Yani muhtelif din ve mezhep takipçilerinin akideleri üzerine ancak delil ile konuşulabilir. Onlara ileri geri söy­lenip küfür edilmez. Makul bir şekilde tenkid edilmelidir. Yoksa onlara karşı kötü ve çirkin sözler söylenmemelidir. Birinin yok yere gönlünü incitmek doğru değildir. Birine bu şekilde eziyet etmek de caiz sayılmaz.

 

19. Toplanma hürriyeti hakkı.

Fikir beyan etmek hürriyeti ve söz söyliyebilmek ser­bestisinin gereklerinden biri de toplanma hürriyetidir. Bir toplumda muhtelif fikirlerin bulunması tabi bir işdir. Kur'an-ı Kerim muhtelif yerlerde herkesin her hususta fikrinin aynı şekilde olmayacağını belirtmiştir. Bir usul ve bir nazariye etrafında toplanmış bulunanlar bir millet vü­cuda getirdikleri halde yine bu camianın arasında bazı hususî fikir akımları de bulunur Bu fikir akımlarının men­suplarının fikirleri bazan birbirine yakın olur, bazan da uzak olur. Kur'an-ı Kerim bu hususta şu işarette bulun­muştur:

"Sizin içinizden bir ümmet olmalıdır ki, bunlar mârufu emretmeli, münkerden men eylemelidirler."

(Ali İmran: 104).

Amelî ve fiilî yaşayışta "iyiliğin" adına "mâruf" diyo­ruz. "Kötülüğe" de "münker" ismi veriyoruz. Muhtelif düşüncelere göre bu ikisinin arasındaki farklar da muhte­lif olacaktır. Bu ihtilaflardan da yine muhtelif fikir akımları ortaya çıkacaktır. Bundan daha açık bir şey olabilir mi ki? Zümreler ve partiler de nitekim bu şekilde ortaya çıkmış­lardır. Ve nitekim, bizim fıkhımızda olduğu gibi siyasî nazariyemizde de muhtelif zümreler ve fikirler mevcuttur. Sorulacak soru şudur ki, İslâmî Anayasada (Düstur) ve Hukuk beyannamesinde, muhtelif fikir sahiplerinin fikirle­rini beyan etmeleri yolunda toplanma serbestisi hakkı var mıdır, yok mudur? Bu sorunun en mükemmel cevabını Hazret-i Ali ile Havaric'in karşılaşmaları hadisesinde gö­receğiz. Hazret-i Ali Radi-yallahu Taalâ anh, böyle bir muhalif fikir cereyanı ile karşılaştıkları zaman, bu fikir mensuplarına bir arada toplanmak için müsaade vermiş­tir. Ve o zaman Haricilere şöyle buyurmuştu:

"Siz eğer kılıca davranmayıp da kendi nazariyenizi başkalarına kılıçla ve zorla kabul ettirmezsiniz, sizin için tamamen serbestlik vardır."

 

20. Başkasının yaptığı işten sorumlu olmamak.

İslâm tâlimine göre insan ancak kendi yaptığı işten sorumludur. Amellerinin cezasını da mükâfatını da ken­disi görecektir. Başkasının işlerinden ve başkasının su­çundan dolayı bir başka kimse ne mesul olur, ne de ona suç yüklenip ceza verilebilir. Kur'an-ı Kerim, bu usul hak­kında şöyle hidayet buyurmuştur:

"Kimse kendi yükünden başka birisinin yükünü yük­lenmez."

(En'am: 163)

Başka birinin yerine başka birini yakalamak İslama sığmadığı gibi, sakallının yerine bıyıklıyı da cezalandır­mak İslam ölçülerine sığmaz.

 

21. Şüpheler üzerine hüküm yürütülemez.

İslâmda herkese şu hak tanınmıştır: Herhangi bir şe­kilde, tahkik edilmeksizin ve ispat olmaksızın, kimsenin hakkında sadece şüphe üzerine hüküm yürütülmez Bu bahis hakkında Kur'an-ı Kerim'in açık hidayeti şöy-ledir: Herhangi bir suç hakkında haber verilirse, derin araş­tırma yapılıp tahkik etmek gerekir. Olabilir ki, her ne se­bepten olursa olsun, bilmemezlik veya başka bir sebeple birisine haksızlık edilmiş olur.[234]

Yine bu hususta Kur'an-ı Kerim şöyle işaret buyur­muştur:        

"Şüpheden tamamen kaçınız, çünkü bazı şüpheler günahtır."

(Hücurat: 12).

Kısaca, İslâmın insanlara verdiği haklar bunlardır. İslâmın düşüncesi tamamen açık ve mükemmel bir şe­kilde insan yaşayışının başından beri verilmiştir. Herşeyden mühim mesele de şudur ki, bugünkü dünyada insan hakları (Declaration of Human Rights) ilân edildiği

halde, böyle bir beyannameyi icra edilebilecek bir müeyyide ve etkin bir kuvvet yoktur. Sadece yüksek bir ölçüden ve bir temenniden başka bir şey olamamıştır. Bu ölçüye de hiçbir millet amelî şekilde bağlı değildir. Bu mevzuda etkili bir anlaşma da yapılmamıştır. Bütün mil­letleri de bu haklara bağlı bulunmak için mecbur edecek bir şey de yoktur.

Fakat Müslümanların durumları böyle değildir. Onlar Allah Taalânın kitabına ve O'nun Resulünün Sallallahu aleyhi ve sellem, sünnetine ve hidayetlerine bağlıdırlar. Allah tarafından O'nun Resulü, esas hakları tam bir ay­dınlıkla ortaya koymuştur. İslâmî hükümet kurulunca da bu haklara dikkat etmesi icabedecektir. Böyle bir hükü­met bu hakları hem müslümanlara teslim etmelidir, hem de diğer milletlere. Bu iş içinde herhangi bir anlaşmaya ihtiyaç yoktur. Filan millet, bizim milletimizin haklarını teslim etmiyor, biz de kendi ülkemizde yaşayan o milletin mensubu fertlere bu hakkı teslim etmeyelim diye de bir şey olamaz. Belki müslümanlara verilecek olan bu hak­lar, müslümanlara da, bu müslümanların dostlarına da, müslümanların düşmanlarına da aynı şekilde tanınacak­tır.

 


 

BÖLÜM: 13

GAYR-İ MÜSLİMLERİN HAKLARI



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Anayasa (düstur) bahisleri bağlamında karışık me­se­le­ler­den biri de azınlıklar meselesidir. Bu meseleler hakkında sayısız yanlışlıklar ortaya çıkarıldığından zi­hinler karışmıştır.

Mevlânâ Ebu'l - A'lâ Mevdûdi, istiklâlin hemen aka­binde bu mesele üzerinde durmuş ve bütün cepheleriyle bu mevzuyu izah ederek, bir İslâmî hükümette zimmîlerin haklarının nelerden ibaret olduğunu açıklamıştır. Mev­lânâ, bu makalesini tekrar gözden geçirmiş ve düzeltilmiş son şekliyle bu kitaba alınmıştır.

Adı geçen bu yazı Tercüman ül - Kur'an'da Ağustos 1948 de neşredilmişti. Makalede bir tarafta Gayrı - İslâmî hü­kümetlerin Anayasalarında bulunan azınlık hakların­dan, diğer tarafta da İslâmi hükümetteki gayrı - müslimlerin haklarından bahsederek durum karşılaştırıl­malı olarak gösterilmiştir.

Bu şekilde, İslâmî hükümetin gayrı - müslimlere dav­ranışıyla, diğer hükümetlerin azınlıklara karşı tutumları açık bir tarzda ortaya çıkmış oluyor.

(Hazırlayıcı)



 

GAYRI MÜSLİMLERİN HAKLARI

 

İslâmî hükümette gayrımüslimlerin haklarından bah­setmeden önce, şu noktayı zihinlere yerleştirmek icap eder ki, İslâmî hükümet hakikatte usulî/ideolojik (ideological) hükümettir. Böyle bir rejim, millî cumhuri­yetten (Na-tional Democratic) den bambaşkadır. Burada bu iki ayrı rejime tabi olan hükümetlere göre, biz de bu meselenin farklarını ayrı ayrı muhtelif yönleriyle ortaya koyacağız. O zaman bu mesele etraflıca ve daha iyi bir şekilde anlaşılmış olacaktır.

1. İslâmi hükümet kendi hudutları dahilinde oturan halkı şu şekilde tasnife tâbi tutar:

Ya bu halk, bu hükümetin usullerine ve ideolojisine inananlardan müteşekkildir, yahut da inanmayanlardan.

Yani ya bunlar müslümandırlar, yahut da gayri Müslim­dir­ler.

1.  Millî hükümette ise halk şu bakımdan tasnife tâ­­bi tutulurlar:

Bu hükümetin hudutları dahilinde bulunan­lar­dan kimler bu hükümete mensupturlar ve kimler değillerdir. Yani bu hükümeti yürütenler esasta kimlerdir ve kimler değildir. Bugün bütün hükümetlerin rejimlerinde halkı ikiye ayırırlar ve ıstılahta bunlara (çoğunluk ve azınlık derler. Ve bu iki ıstılahı kullanırlar.

2. İslamı hükümette, hükümet ve devlet işlerini yürüt­mek bu hükümetin usulüne inanan bütün halk efra­dına aittir.

Kendi nizam ve intizamı dahilinde gayrı müslimlere de münasip vazifeler verilebilir.

Fakat devlet reisliği ve hükümet başkanlığı gibi işler onlara emanet edilmez.

2.      Millî hükümette, devlet reisliği ve hükümet baş­kan­lı­ğı hususunda yalnız kendi kavminin itimat eder. Vatandaşlardan olan diğer azınlık mensupları böyle bir hükümette itimata edilir ve güvenilir kimseler değillerdir. İsterse bunu açıktan açığa söyler. İsterse fiiliyatta böyle yapar. Azınlıklardan kimse kilit noktalarda vazife göre­mez. Böyle bir vazife verilecek olursa, sadece gösteriş­ten ibaret kalır. Memleketin asayişi ile ilgili mühim mev­kiler de azınlığa verilmez.

3.      İslâmî hükümet kendi rejimi bakımından şu me­se­leyi gözönünde bulundurmakla mükelleftir:

Müslümanlarla, gayrı müslimler arasındaki farkı açıkça beyan eder ki, hangi hakların müslümanlara mah­sus olduğu ve hangi hakların gayrı müslimlere ait olduğu bilinsin.

3. Millî hükümetlerde bu şekilde söz oyunu yapmak gayet kolay bir iştir. Memleketin bütün halkına, eşit haklara sahipsiniz denir, fakat bu haklar sadece kâğıt üzerinde yazılı ka­lır. Fiiliyata gelince, her zaman ve heryerde, çoğunluğun azınlığa karşı bir imtiyaz hakkı gözönünde tutulur. Böyle bir zeminde azınlıklara fiiliyatta ve hakikatte bir hak tanınmaz.

4. İslâmi hükümet, kendi tebaası içinde bulunan gayrı müslimlerin karışık hakları meselesini, onların bir zimmilik hakkı olduğunu kabul etmiş ve kendilerinin ko­runmasını tekeffül (Garanti) ederek halletmiştir. Bu şe­kilde onlara bir güven vermiştir.

Devlet kendi ideolojik nizamı içinde ve işlerin yapıl­ması hususunda onlara müdahale ettirmez.

Yine bu sınıfa siz ne zaman isterseniz, İslâm usu­lünü kabul ederek müslüman olabilirsiniz ve siz de diğer fertler gibi idareyi elinde tutan cemaatin bir ferdi olabilir­siniz ve siz de idareye iştirak edersiniz, demiştir.

4, Millî hükümet nizamında, hükümetin kendi milleti say­dığı kimseler ile kendi milletinden saymadığı kimseler arasında karışık işleri halletmek için üç yoldan birisi se­çilebilir. Ya kendi milletinden olmayan bu fertleri asimile edip devşirecek ve kendi milletinden yapacaktır. İkinci şık olarak, bunların varlığını ortadan kaldıracak; öldür­mek, soymak, dağıtmak gibi yollara başvuracak vezalimane bir şekilde bu sınıfı memleketten kaçıracaktır. Üçüncü tedbir olarak, kendi milleti içinde Açhot (Hindumezhebinde bir nevi afaroza uğramış, aşağılık görülen, elsürülmez, mundar cemâat) yapacaktır. Dünyadaki diğer Cumhuriyet rejimlerinin çoğunda, bu gibi tedbirlere başvurulduğunu görmek mümkündür. Eski de­virlerde de böyle idi. Şimdiki modern çağımızda da bu usul değişmiş değildir. Hindis­tan müslümanları bu durumun acı tecrübesini tatmış­lar­dır ve halen tatmaktadırlar.

5. İslâmî hükümet, zimmi gayri - müslimler için, İs­lâm şeriatinin tayin ettiği bütün hakları kabul etmeye ve teslim etmeye mecburdur. Onların bu haklarını ellerinden almak, yahut da kısmak İslâm hükümetinin elinde değil­dir: Elbette ki, müslümanlar isterlerse bu zimmîlere şeriatce kararlaştırılmış bulunan haklardan bir parça daha fazla haklar verebilirler. Fakat kendilerine fazladan verilecek olan haklar, İs­lâ­mın usulleri ile muhalif olamaz. Ancak onların haklarından bir şey de asla kısılamaz.

5. Millî hükümet, azınlığas bir hak verecek olursa, yine bu hakkı da çoğunluk verecektir. Bu hakları çoğun­luk verdiğine göre, bir gün çoğunluk bu hakları istediği takdirde azaltır veya çoğaltabilir. Yahut da tamamen or­tadan kaldırabilir. Çoğunluğun böyle bir hakkı her zaman için vardır. Böyle bir nizam içinde azınlığın vaziyeti, ço­ğunluğun bu zümreye acıyıp acımamasına bağlıdır. Azınlık, çoğunluğun kendisine acı­masının sayesinde yaşayabilecektir. Hatta bu sınıfa en ilkel insanlara tanı­nan hakları da tanımayabilir. Azınlığın böyle bir nizamda hiçbir garantisi olmadığı gibi, onlara bu hakların tanına­cağına dair, bir şey de tekeffül edilmez.

İşte İslâmın zımmîlere karşı davranışı ile, millî Cum­hu­ri­yet rejimi hükümetlerinin azınlıklara karşı davranışları arasında yukarda saydığımız esaslı ihtilaflar bunlardır. Davranış bakımından İslâmın diğer hükümet rejimlerine olan üstünlüğü de bunlardır. Şu var ki, bu hususlar gözönünde bulundurulmadan insan meseleyi karıştırıp içinden çıkamaz bir hale sokacağı gibi, yanlış anlayıştan da kurtulamaz. O zaman zan­neder ki, bu günkü mîllî Cumhuriyet rejimi hükümetler, azınlıkların haklarını tes­lim ediyormuş da İslâm, bu muamele hu­su­sunda aç gözlülük edip de vermiyormuş.

İzah ettiğimiz bu hususlardan sonra şimdi asıl mev­zuumuza gelebiliriz.

 

1. Gayrı - muslim reâya'nın (vatandaşların) çeşitleri.

İslâmî kanun, İslâm camiası içinde yaşayan gayrı müs­lim reayayı üç şekilde sınıflandırır.

Birincisi; Sulh ve barış yolu ile, yahut da bir anlaşma ile İslâm camiasının içinde yaşamayı kabul edenler.

İkincisi; Muharebe ederken mağlup olup da, İslâm camiasının içinde yaşamak zorunda kalanlar.

Üçüncüsü; Ne muharebe ne sulh ne de muahede ile olmayıp İslâm ülkesinde İslâmî hükümetin arazisi içinde bulunanlar.

Bu üç sınıf zimmîler, umum zimme hakkında aynı şartlara tâbi iseler de yine birinci sınıf zimmîlerin diğer ikisinden biraz farklı hakları vardır. Bunun için biz de ehli zimmenin haklarını açıklamadan önce bunların üçünün de ayrı ayrı vaziyetlerini gözden geçirelim. Ve bunların haklarındaki hükümleri de ortaya koyalım.

 

Antlaşmalılar: (MUAHİDÎN)

 

Bunlar, harpsiz yahut da harp sırasında itaati kabul edip teslim olanlardır. İslâmî hükümet ile hususî şartlar dairesinde bir antlaşma yaparak bu antlaşmaya bağla­nırlar. Bunlar hakkındaki İslâm kanunu şudur: Sulh şart­ları ne ise harfiyyen tatbik edilir. Onlar sulh şartı olarak neleri ileri sürmüşlerse, İslâm hükümeti tarafından da bu şartlar kabul edilmişse, bu haklar tamamiyle kendileri için tanınacaktır. Düşmanı yola getirmek ve itaat dairesi içine almak için, bazan cömertçe şartlar da konabilir. Bu şart­lar nelerden ibaret ise aynı şekilde devam ettirilir ve bunlardan bir şey eksiltilmez. Nitekim bugün ileri gelen medenî milletler de siyasî antlaşmaları bu esas üzerine yürütürler. Kararlaştırılmış şartları bozmak, İslâmda sa­dece kanunsuz sayılmakla kalmayıp, bir haram ve büyük bir günah diye bildirilir. Bu esasa göre, yapılmış olan bir antlaşmanın şartları ister iyi olsun, isterse fena olsun herhangi bir değişikliğe uğramadan olduğu gibi nazarı itibara alınacaktır. Ve bu şartlarda zimmîlerin aleyhine kıl kadar değişiklik yapılamaz. İslâm rejimi ile diğer nizamla­rın ve bu iki sistemin birbirlerine karşı durumları (Relative Position) arasındaki farkı dikkate aldığınız takdirde, ne kadar büyük olduğu ortaya çıkar. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

"Siz bir kavimle savaşıp onlara galip gelebilirsiniz. Onlar da malları karşılığında (cizye), canlarını ve çocuk­larını kurtarmak isterler. (Bir rivayette sizinle herhangi bir sulh yoluna gitmek isterler.) O zaman siz kararlaştırılmış olandan başka onlara bir şey yükleyemezsiniz. Çünkü bu sizin İçin doğru değildir. Size caiz olmaz."[235]

Yine başka bir hadisde şöyle buyurulmuştur:

"Dikkat! Her kim, anlaşma yapmış olduğu birisine zûlm ederse, yahut da onun hakkını kısarsa ve onu gücü yetmeyecek bir şey için zorlarsa, veyahut da onun ver­mek istemediği bir şeyi zorla almak isterse, elbette ki, biz, kıyamet günü onun (zorlanan kimsenin) sığınağı ve koruyucusu olacağız."[236]

Bu iki hadis-i şerifteki kelimeler geniş bir mana taşı­dığından, bunlardan külli (genel) kaideler istinbat edilir (çıkarılır). Bu kaidelere göre, zimmîlerle barış yapılırken, barış şartları tamamen ve aynen dikkate alınacaktır ve ona göre hareket edilecektir. Bu şartlar üzerinde hiçbir değişiklik yapılmayacak ve hiçbir şey kısılmayacaktır. Bu gibi şeyler katiyen caiz değildir. Ne kendilerine haraç yüklenecek, ne onların arazileri ellerinden alınacak, ne binalarına el konacak, ne ağır şartlı kanunlar tatbik edile­cek, ne din ve mezheplerine müdahale edilecek ve ne de haysiyet, şeref, izzet ve namuslarına saldırılacaktır. Zu­lüm ifade eden herhangi bir fiile teşebbüs edilemez. Bu camiaya herhangi bir husus zorla kabul ettirilmeyecek ve kudretleri dışında tekliflerde bulunulmayacaktır.

Bu hükümler üzerine İslam Fukahası sulh yolu ile fethedilmiş bulunan ülkeler halkına karşı yapılacak mua­meleler hakkında kanunlar tertip etmişlerdir. Bu kanun­larda takip edilen umumî kaide, onlara kar­şı tutunulan tavır ve yapılacak olan muamelede tamamen sulh ant­laşmasına harfiyen uymak olmuştur.

İmam Ebu Yusuf, bu mevzuda şu hususu belirtmiştir:

"Sulhnamede (barış belgesinde) kararlaştırılmış olan şey kendilerinden alınır ve bunun dışında birşey istene­mez."[237]

 

Fethedilmiş ülkelerin halkı:

İkinciler; sonuna kadar müslümanlarla savaşıp, müslümanlara karşı silah kullanıp nihayet mağlup olan­lardır. islâm orduları, bunların kalelerini ve istihkâmlarını yıkarak ülkelerine fethederek girmişlerdir. Bu ülkelerin halkı da zimmî olurlarsa kendilerine bazı haklar tanınır. Bunların detaylı açıklaması da fıkıh kitaplarında anlatıl­mıştır. Aşağıda bu hükümleri özetliyeceğiz. Bu hüküm­lerle, bu gibi zimmîlerin vaziyetlerinin de kanun karşı­sında ne olduğu anlatılmıştır.

1. İmam kendilerinden cizye almasını kabul eder et­mez, bunlar ehli zimme hükmüne girerler. Bundan böyle canları, malları, ırz ve namuslarını korumak müslümanlara farz olur. Nitekim cizye kabul edilir edil­mez, cizyenin kabul edildiği dakikada, durum ne ise, öyle kalır.[238] Bundan sonra ne imama ne de diğer müslümanlara, bunların emlâkine el koymak, yahut da bunları köle yapmak ve esir etmek hakkı yoktur.

Hazret-i Ömer -Radıyallahu Taalâ anh, Hazret-i Ebu Ubeyde Radıyallahu Taalâ anh'a şöyle buyurmuşlardı.

"Sen onlardan cizyeyi aldıktan sonra, artık senin ya­pacak bir isin kalmamıştır."[239]

2.      Zimme anlaşması yapıldıktan sonra, artık onlar kendi yer ve yurtlarının sahibidirler. Mülkiyetlerini kanunî şekilde intikal ettirebilir ve mirasçılarına bırakırlar, yahut da istedikleri gibi hibe eder, alır, satar, rehin bırakır, hü­lâsa bütün bu gibi haklara sahip olurlar. İslâmî hükümet onların yer ve yurtlarından mal edinmek için bir hakka sahip olamaz.[240]

3.      Cizyenin miktarı ödeme gücüne göre ayarlanır. Durumları iyi olanlardan fazla, ödeme güçleri iyi olma­yanlardan daha az, büsbütün fakir bulunanlardan çok az alınacaktır. Hele hiçbir şeyi olmayıp da muhtaç durumda bulunanlardan ve yaşayışları diğerlerinin merhametine kalmış olanlardan bir şey tahsil edilmediği gibi kendileri de gözetileceklerdir, icabında bir şey de verilecektir.

Cizye için hususî bir miktar tayin edilmemiş olmasına rağmen bu miktar öyle bir şekilde kararlaştırılacaktır ki, ödenmesi mümkün olsun, ödeme imkânı bulunsun ve ödenmesinde zorluk çekilmesin. Yoksa zamanımızdaki bazı hükümetlerin vergi dairelerinin tahakkuk ettirdikleri vergiler gibi ödeme kabiliyeti var mıdır, yok mudur diye düşünmeden, devlet hazinesinin menfaati böyledir kabi­linden vergi tahakkuku gibi cizye yüklenmiyecektir. Haz­ret-i Ömer, durumu iyi olanlardan aylık bir Rupya, (Türk parası ile bugünkü üç lira) orta halli olan kimselerden bunun yarısı, durumu iyi olmayanlardan ise ancak bunun dörtte birinin alınmasını kararlaştırmıştı.[241]

4.      Cizye alınanlar "Ehl-i Kıtal" (Combattans): sava­şabilir kimseler olmaları dikkate alınır. Savaşabilir kimselerden olmayanlardan cizye alınamaz. Meselâ, çocuklar, kadınlar, deliler, körler, topallar, sakatlar, iba­dethanelerin hizmetçileri, din adamları, rahipler, sinyaslar (Hindu rahipleri), yaşlı ihtiyarlar, senenin uzun bir müd­detini yatakta geçiren hastalar, cariyeler, köleler ve bu gibi kimseler cizyeden muaf tutulmuşlardır.[242]

5.      Kılıç zoru ile fethedilmiş bulunan ülkelerin mâbed­lerinin müslümanlar tarafından el konması, müslümanlara verilmiş bir haktır. Fakat bu haktan istifade etmeyip, bu mâbedleri kendi halinde bırakmak yine müslümanlar için bir fazilet ölçüsü diye bildirilmiştir. Haz­ret-i Ömer zamanında bu kadar ülke fethedildiği halde bunların hiç birisinin ibadethaneleri ne yıktırılmış ne de dağıttırılmadığı gibi hiçbir şekilde tecavüz edilmemiştir. İmam Ebu Yusuf Rahmetullahi aleyh bu hususta şöyle yazmıştır:

"Kendi halinde bırakıldı. Ne yıktırıldı ne de tecavüz edildi."[243]

Her ne suretle olursa olsun, eski ibadethaneleri yık­mak, dağıtmak ve bozmak caiz sayılmamıştır. Muhafaza edilmesi tavsiye edilmiştir.[244]

 

2. Zimmilerin umumi hakları.

Şimdi zimmîlerin umumî haklarını gözden geçirelim. Bu haklar, üç çeşit zimmî için de aynıdır.

Canlarının korunması:

Herhangi bir zimminin kanının kıymeti, müslüman kanının kıymeti ile aynıdır. Bu noktada ayrılık ve gayrılık yoktur. Eğer bir müslüman kasten bir zimmîyi katlederse, müslüman da kısas olarak katledilir. Hazret-i Resulü Ek­rem Sallallahu aleyhi ve sellem devrinde bir müslüman bir zimmîyi katletmişti. O zaman Zat-ı Saadetleri kısas olarak müslümanın katledilmesine hüküm vererek şöyle buyurdular:

"Onun zimmiliğine herkesden ziyade benim sadakat göstermem gerekir."[245]

Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh zamanında Bekr ibn-i Vâ'il kabilesine mensup bir kimse, Hıyra'da bir zimmîyi öldürmüştü. Zat-ı Hilafetpenahîleri katilin, mak­tulün adamlarına verilmesini emretti. Nitekim, maktulün vârisleri de katili götürüp öldürdüler.

Hazret-i Osman, Radıyallahu Taalâ anh kendi za­manında Ubeydullah ibn-i Ömer'in Radıyallahu Taalâ anh'ın katline fetva vermişti. Mesele şöyleydi: Zannedili­yordu ki; Ubeydullah şüphe üzerine, Hürmüzan ile Ebu Lü'lü'nün oğlunu öldürmüştür. Bunun da sebebi, bu iki İranlı-nın Hazret-i Ömer'in katline iştirak etmiş olmaları ihtimali idi.

Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh devrinde bir müslüman bir zimmîyi öldürmüş olmak ithamı ile yaka­landı, İspat tamamlandı. Zat-ı Hilafetpenahîleri kısas yapılmasını emrettiler. Öldürülenin kardeşi gelip, "Ben kanımdan vaz geçtim". Dedi.

Fakat bu söz Halifeyi ikna etmediğinden, o şahsa şu suali sordu:

"Yoksa karşı taraf seni korkutup, tehdit mi etti?"

Adam cevap verdi:

"Hayır; Anladım ki, katilin öldürülmesiyle, kardeşim dirilmiş olmayacaktır. Bana diyet verilmesini emrediniz."

O zaman, Zat-ı Hilafetpenahileri, katilin bırakılmasını emrettiler ve bu hususta şöyle buyurdular:

"Bizim zimmiliğimizi kabul etmiş bulunanların kanı bizim kanımız gibidir ve onların diyeti de bizim diyetimiz gibi."[246]

Başka bir rivayette Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, şöyle buyurmuştur:

"Bunlar zimmiliği kabul ettiklerinden, onların malları bizim mallarımız gibidir ve kanları da bizim kanlarımız gibi."

Bu mevzu üzerine İslâm fukahası hüküm koymuş ve bu husus şu esasa bağlanmıştır: Bir müslüman kasti olmayarak ve bilmeyerek bir zimmîyi öldürürse, o zaman verilecek olan diyet, aynen müslümanlara verilecek olan diyet gibidir. Yani hata edilerek öldürülmüş olan müslümana ne mikdar diyet verilirse, hata edilerek öldü­rülmüş olan Zimmiye de o kadar diyet verilecek ve kas­ten öldürülmüş bulunan zimmî için kısas icra edilebile­cektir.[247]

Güvenlik ve asayiş Kanunları:

Ceza kanunları, zimmîlerle müslümanlar için aynıdır. "Cürüm işlendiği takdirde müslümanın göreceği cezanın aynısını zimmî de görür. Bir müslüman bir zimminin ma­lını çalarsa, yahut da bir zimmî bir müslümanın malını çaldığı takdirde her ikisi de aynı cezayı görür. Yani hır­sızlık suçunu işlediklerinden dolayı her ikisinin de elleri kesilir. Bir zimmî erkek veya kadın için, zina ithamı olursa, veya bir müslüman erkek ve kadın için, zina it­hamı bulunursa, bunların hepsi de zina cezası görürler. Ancak, burada başka bir mesele vardır: Şarap içmek hususunda zimmîler cezadan muaftırlar.[248]

 

Medenî ve Mülkî Kanunlar:

Medenî ve mülkî kanunlarda da müslümanlar ile zimmîler arasında hiçbir fark gözetilemez. Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, "Onların malları bizim mallarımız gibidir." buyurmuşlardır. Bu cümlenin manası şu demek­tir ki, nasıl biz müslümanlar kendi malımızı muhafaza etmek istersek, malımızın zayi edilmesinden hoşlanmaz­sak, aynı şekilde onların mallarının muhafazası da müslümanlara farzdır. Bu esasa göre medenî ve mülkî kanun muvacehesinde de müslümanlarla zimmîler aynı haklara sahiptirler.

Ticaret işlerindeki usullere gelince, bizim için men edilmiş bulunan bazı usuller onlar için de men edilmiştir. Diğer bakımdan, bizim için serbest olanlar onlar için de serbesttir. Meselâ, bizim için haram olan faizcilik onlara da men edilmiştir. Onlar için de haram sayılacaktır. El­bette ki, zımmîler için bazı istisnalar vardır. Nitekim, şa­rap içmelerine birşey denemediği için bu nesnenin satıl­ması, alınması ve yapılması için de bir şey söylen­miye­cek­tir. Yine aynı şekilde, müslü­man­lara ha­ram olan, fa kat zimimlere haram olmayan domuz eti satmak veya domuz beslemek, domuz etinden yapılmış yemek satmak işlerinden onlar men edilmeyeceklerdir. Bu gibi, şeylerde hakları teslim edilecektir.[249] Bundan başka bir müslüman da tesadüfen bir zimmînin şarabını zayi eder ve zarara sebebiyet verdiği takdirde, sebebiyet verilen zararın tazmini lâzım gelir. "Dürer ül - Muhtar" da şöyle deniyor:

"Bir Müslüman, bir zimmînin şarabını ve domuzunu zarara uğratırsa, bunları tazmin edecek ve bedelini öde­yecektir."[250]

Şereflerinin ve Haysiyetlerinin Korunması:

Zimmîye dille, elle eziyet etmek ve incitmek yahut da küfür etmek, dövmek, dayak atmak, veya zimmîye arka­dan çekiştirmek dahi müslümanlara yapılmış gibi caiz değildir. "Durer ül - Muhtar" da bu mevzu şu şekilde yer almıştır:

"Onun incitilmesinin önüne geçilir ve arkasından çe­kiştirmek de bir müslümanı arkadan gıybet gibi haram­dır."[251]

Zimmîlerle yapılmış, olan zimme akdinin müddeti, müslümanlar için daimîdir. Müslümanlar zimme akdine bağlı bulunmak ve bunu devam ettirmelidirler. Bu akdi bozmaya hakları yoktur. Fakat zimmîlere istedikleri za­man zimmîlikten çıkma hakkı tanınmıştır. "Bedayi" de bu mevzuda şu bilgi vardır:

"Zimme akdi bizim için korunması lâzım gelen bir haktır. Yani bir defa zimme akdi yapıldı mı biz onu bosszamayız. Fakat zimmîler için bu hususa iltizam yoktur. (Yani onlar isterlerse zimmilikten çıkabilirler. Buna bir şey diyemeyiz).

Bir zimmî ne kadar büyük cürüm işlerse işlesin, zimmilik hakkını kaybetmez. Hatta cizye vermekten im­tina bile etse, yine zimmîlik hakları ortadan kalkmaz. Aynı şekilde bir zimmî bir müslümanı katletse, mesela, Hazreti Resulü Ekrem Sallallahü Aleyhi ve sellem hakkında neûzu billah yakışık almayacak sözler söylese, bir müslüman kadınının namusuna tecavüz etse dahi bütün bu müthiş suçlar zimme akdini bozmak için bir, sebep teşkil edemez. Bu kabil suçların cezaları muayyendir. Zimmî de alelade bir mücrim gibi bu cezaları görür. İşle­miş olduğu suçtan dolayı zimmîye âsi sıfatı takılarak zimmeden çıkarılamaz. Ancak zimmeden iki şekilde çık­mak vardır. Biri islâm diyarını bırakıp başka bir ülkeye gitmek. İkinci hal ise, İslâm hükümetinin aleyhinde açık­tan açığa fitne ve fesat çıkarmak. Veya yine açıkça İslâm hükümetinin düşmanlariyle işbirliği yapmak."[252]

Şahsî Muamelât .

Zimmîlerin kendi aralarındaki şahsî muamelelerinde ve işlerinde kendilerine mahsus olan medenî ve şahsî ahkâm (Personel Law) muteberdir. İslâmî kanunlar bun­ların üzerinde icra kılınmaz. Bizim için, şahsî muamelatta caiz olmayan şeyler, onların kendi kanunlarında caiz olabilir. O zaman, onların bu şekildeki işlerini men ede­meyiz. İslâmî adalete bu gibi davalar intikal ettiği zaman da İslâmî adalet bu hususta onların kendi kanunlarına göre hüküm verir. Meselâ onlarca akdedilen şahitsiz ni­kâh veya mehirsiz nikâh, yahut da kadın tarafından öde­nen para (Drahoma). İkinci nikâhta iddeti talakın müddeti. Mahrem kimselerin başka başka olması.

Hülefai-i Raşidin devrinden bu güne kadar, bütün İslâmî hükümetler bu usulü takip etmişlerdir. Bir ara Haz­ret-i Ömer ibni Abdülaziz Rahmetullahi aleyh bu hususta Hazret-i Hasan Basrî Rahmetul­la­hi aleyhden şu şekilde bir cevap istedi:

"Nasıl olur da Hülefa-i Raşidin zimme ehlini kendi hallerine terkedip, onların mahrem olanlarla nikahlan­malarına, şarap ve domuz eti yemelerine bir şey deme­diler ve bu zümreyi serbest taraktılar?"

Bu suale Hazret-i Hasan Basrî Rahmetullahi aleyh şu cevabı verdi:

"Onların cizye vermelerinin sebebi, kendi hallerine bırakılmaları ve kendi akidelerine göre hareket etmeleri içindir. Sana gelince, sen tabi olanlardansın. İslâmda (bidat koyanlardan) yenilik çıkaranlardan değilsin."[253]

Fakat buna rağmen, bir meselede iki zimmî taraf arasında ihtilaf çıkarsa ve bunlar İslâm mahkemesi huzu­runa giderlerse, o zaman İslâmî adalet ile ve İslâm şeriat kanunlarına göre dava görülüp hüküm verilir. Yine aynı şekilde, onların şahsî ahvaline ait meselelerde bir taraf müslüman olursa, o zaman yine dava İslâm şeriatı üze­rine görülür. Meselâ bir hıristiyan kadın bir müslüman erkekle evlenmiş ve bu kadının kocası da ölmüş ise, o zaman bu kadın tam olarak İslâm kanunlarına göre mu­amele görür. İslâm kanununa göre vefat iddeti tutacak, ondan sonra evlenecek. Miras hususunda İslâmî ölçüye tabi olacaktır. Bunun dışında yapılacak nikâh muamelesi batıldır.

 

Dini Merasim.

Ehli zimmenin dinî merasim ve millî törenlerinin umumî yerlerde yapılabilmesine ait İslâmî kanun şöyle­dir: Ehli zim­me kendi köylerinde ve kendilerine mahsus olan mahallerinde bu gibi merasimleri tamamen serbest bir şekilde icra ederler. Fakat tamamen müslümanlara ait olan köylerde ve şehirlerde ve İslâmî hükümetin müslümanlara tahsis etmiş olduğu mahallerde, zimmîlere böyle bir serbestlik verilip verilmeyeceği İslâmî hüküme­tin müsaadesine bağlıdır. "Bedayi" de şu kayıt vardır:

"Müslüman sayılmayan şehir, kasaba ve köylerde, zimmîler şarap içip, domuz besleyip, İstavroz (haç) kulla­nıp, çan (nakus) çalabilirler. Bu gibi fiillerden men edil­mezler. Bu gibi yerlerde kalabalık teşkil edecek derecede müslümanlar bulunsa bile... — Elbette ki bu gibi işlerin yapılması müslüman şehirlerinde hoş karşılanmaz. Yani Cuma ve Bayram namazları kılınabilen ve İslâmî ölçüle­rin gözönünde bulundurulduğu şehirlerde diğer fısk işle­rine gelince, bunlardan kendilerince de fısk olduğu kabul edilenler ve kendi dinlerinde de haram olan işlerden sa­yılan zina, fahişelik ve buna benzer suçların yapılmasına müsaade edilmez. İster bu gibi işleri müslüman şehir­lerde (Emsâr ül Müslimîn) de isterse kendi şehir ve ka­sa­ba­la­rında yapsınlar."[254]

"Fakat müslüman şehirlerinde (Emsâr-ül Müslimîn) açıktan açığa istavroz asılıp, ayin icra edilmesine, çan (nakus) çalınmasına; sokak, çarşı ve pazarlarda desteler gezdirilmesine izin verilmeyebilir. Ancak onlar kendileri­nin eski mabedlerinin içinde, kendi istedikleri ayini icra ederler. İslâmî hükümet bu işlere müdahale etmez."[255]

 

İbadethaneler.

"Müslüman şehirlerde (Emsâr ül - müslimîn) zimmîler kendi eski ibadethanelerini muhafaza ederler. Bunların mevcudiyetine kimse bir şey diyemez. Bunlar harap olur da tamire ihtiyaç gösterirse, tamir edebilirler. Fakat onla­rın bu gibi şehirlerde yeni ibadethane kurmalarına müsa­ade edilmez."[256] "Fakat müslüman şehri olmayan (Emsâr ül - Müslimîn olmayan) şehir, kasaba ve köylerde zim­mîlere yeni ibadethane kurmağa müsaade edilir. Bundan başka, şehirlikten (Mısr) çıkarılmış olan şehirlerde, yani imamın artık orada cuma ve iki bayram namazı kılmasını bırakmış olduğu şehirlerde, zimmîler için yeni mâbed yapmak ve kendi âyinlerini açıkça icra etmek hakkı veri­lir."[257]

İbn-i Abbâs Radıyallahu Taalâ Anh'ın bu mevzuda şöyle bir fetvası vardır:

"Araplar (Müslümanlar) tarafından imar edilmiş bulu­nan şehirlerde (mısr) olanlara yeni mâbed yapmak. kilise kurmak ve nakus çalmak, açıkça şarap ve domuz kul­lanmak müsaadesi verilmez. Fakat Acemler (gayrı -müslimler) tarafından imar edilmiş bulunan şehirlerde ki, Hak Taalâ bunları Araplar (müslimler) için feth et tirmiş ve Müslümanların hükmü altına girmişlerdir. Gayrı - müs­limler ile muahedede ne varsa o şekilde antlaşmada edilecektir. Müslümanlar antlaşmada hükümlerine uya­cak­lar­dır."[258]

 


Cizye ve Haraç Tahsilinde Kolaylıklar .

Cizye ve haraç tahsilinde zimmîlere karşı sert dav­ranmak ve şiddet göstermek menedilmiştir. Kendilerine karşı yumuşaklıkla muamele edilmesi lâzımdır. Taham­mül edemi­yecek­leri nisbette kendilerine cizye ve haraç da yüklenmiyecektir. Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'in bu husustaki hükmü şudur:

"Kudretleri yetmeyecek şeyleri onlara yüklemeyi­niz."[259]

Cizye yerine onların malları ve mülkleri satılmaz. Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, valilerinden birine yazdığı emirnamede şöyle buyurmuştur:

"Haraç için, onların eşekleri, inekleri, giyecekleri ve diğer şeyleri ellerinden alınıp satılamaz."[260]

Yine Hazret-i Ali, bir ara zimmîler hakkında şu emri vermiştir:

"Sıcaktan v e soğuktan kendilerini koruyacak olan elbiseleri, yemek yiyecek çanak ve çömlek takımları, onların hayvanları ve tarlalarını sürecekleri ve ekin eke­cekleri şeyleri, katiyen haraç için ellerinden alınıp satıla­maz. Bir dirhem (elli kuruş) almak için de kimse kendile­rini dövemez. Evlerinden çıkarılmak gibi bir ceza da ve­rilemez. Haraç için bir şeyler de alınamaz. Nitekim onlara hâkim (idareci) tayin edilen kimseler, yumuşaklıkla mua­mele etmelidir. Bizim hakkımız güzellikle alınmalıdır. Siz, eğer benim emrimin aksine hareket etmeğe kalkar ve ben de haber alamazsam, o zaman sizi benim yerime Hak Taalâ cezalandırır. Yok eğer bu gibi icraatınızı ben haber alırsam, o zaman da ben sizi azlederim."[261]

Bu hükümden şu anlaşılıyor ki, cizye ve haraç tahsil etmek için zimmîlere şiddet gösterilmesi ve sert muamele edilmesi men edilmiş bulunuyor.

Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, Şam valisi Ebû Ubeydeye bir ferman göndermişti. Bu fermanın hü­kümleri arasındas şu hususlar da vardı:

"Müslümanları, onlara (zimmîlere) karşı zulm et­mekten meneyle. Zarar vermesinler ve onların mallarını yemesinler. Ancak kanunî şekilde ve helâl olmak şartiyle."

Hazret-i Ömer, Şam seferinde iken bir valinin zim­mîlerden cizye almak için onları cezalandırdığını gördü. Ve şöyle buyurdu:

"Onlara ceza veremez ve incitemezsin. Sen onlara eziyet edersen, elbette ki, Hak Taalâ da kıyamet günü sâna azap edecektir.

Halka eziyet etme. Elbette ki, dünyada halka eziyet edene; Allah da kıyamet günü azap edecektir."[262]

Hişam ibn-i Hakem, bir devlet memurunun cizye al­mak için bir Kıbti'yi (Eski Mısırlı) sıcakta ayakta bekletti­ğini gördü. Ona çıkışarak şu sözleri söyledi:

"Sen Resulullah'ın şu sözünü bilmiyor musun? O yüce Nebî buyurdular ki:

Allah Azze ve Celle, dünyada halka eziyet edenlere, kıyamette azab edecektir."[263]

İslâm fukahası, cizye ve haracı ödemeyenler için, geçici bir zamana mahsus olmak üzere ve eziyet edil­meksizin tevkif edilmelerine hüküm vermişlerdir.

İmam Ebu Yûsuf, Rahmetullahı aleyh bu mevzuyu şöyle aydınlatır:

"Kendilerine yumuşaklık gösterilir ve borçlarını öde­yinceye kadar alıkonurlar."[264]

Zimmîler içinde muhtaç ve fakir olanlar, cizyeden muaf tutulurlar. Bunlar yalnız cizyeden muaf tutulmakla kalmayıp, İslâmî hazineden de kendilerine maaş verilir. Hazret-i Halid Radıyallahu Taalâ anh, Hiyre halkına yazmış olduğu Eman - Namede şöyle yazmıştır:

"Onlar için şöyle karar verdim ki, kendi içlerindeki ih­tiyarlara, çalışamıyacak durunda olanlara, yahut da zen­gin iken fakir olanlara ve borcunu ödiyecek halde olma­yanlara sadaka verilsin. Bunlar cizye ödemekten muaf tutularak çoluk çocuklarının geçimi için Beytülmal-den kendilerine vardım edilsin ve geçimleri için maaş bağlan­sın."

Bir ara Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, so­kakta dilenen yaşlı bir adam gördü. Bu şahsın niçin di­lendiğini sordu. Zavallı adamın cizye vermek için dilendi­ğini öğrenince, son derece kızdı ve yaşlı adamı cizye vermekten muaf tuttuğu gibi ona maaş verilmesini karar­laştırarak Hazine âmirine şöyle bir emirname de yazdı:

Allaha yemin ederim; asla insafa sığmaz ki, biz hal­kın gençlik zamanında, kendilerinden faydalanalım da, ihtiyarlık cağlarında kendilerini yüz üstü bırakıp böyle rezil vaziyette terk edelim.[265]

Şam seferinde iken Hazret-i Ömer, bizzat kendisi özürlü zimmîlerin geçimi için maaş verilmesini kararlaş­tırdı. Bunlara yardım edilmesi için kararname de yazda.[266]

Bir zimmî ölür ve cizye borcu kalırsa, yahut cizye borcundan bir kısmını verip bir miktar borçlu bulunursa, onun terekesinden (mirasından) cizye alınamaz. Verese­sine (mirasçılarına) de bu borcu ödemek için bir şey ya­pılamaz. Varisler ölmüş kimsenin cizye borcunu ödeme­leri için zorlanamaz.

İmam Ebu Yûsuf bu hususta şöyle yazmıştır:

"Bir zimmînin cizye borcu olursa ve bu borcu öde­meden önce ölürse, yahut da bir kısmı ödeyip de bir kıs­mını ödemeden ölürse, onun varislerinden bir şey iste­nemez ve terekesinden de bir şey alınamaz."[267]

 

Ticaret Vergisi:

Zimmîler de müslüman tüccarlar gibi ticaret vergisi öderler. Onların sermayeleri 200 dirhemi bulunca yahut 20 miskal (tahmini olarak 100 lira gümüş para) servet sahibi olurlarsa vergi öderler.[268] (70). Bu mevzuda fukahâ arasında ihtilaf vardır. Bazılarına göre zimmîler kazançlarının % 5 ni ticaret vergisi olarak öderler. Müs­lümanlar için bu miktar %2,5 tur. Fakat bu husus hiçbir nassa istinat etmez. Bu bir içtihat meselesidir. İçtihat edildiği vakit, zaman ve zeminin gereği gözönünde bu­lundurulmuştur. O zaman müslü­man­lar daha ziyade memleketin muhafazası ve diğer devlet işleriyle meşgul olduklarından ticaret daha ziyade zimmîlerin elinde bulu­nuyordu. Bu sebepten dolayı müslümanların da ticarete rağbet göstermelerini sağlamak maksadiyle bu ölçü ko­nulmuştur.

 

Askerî hizmetlerden muafiyet.

Zimraîler askerî hizmetlerden muaf tutulmuşlardır. Düş­manlara karşı memleketin muhafazası yalnız müslümanların üzerindedir. Bu vazife müslümanlara farz kılın-mıştır. Böyle bir hükümet kurmuş olan halk onun muhafazasını elbette ki kendi üzerlerine almış olması gerekir. Fakat zimmîler de bu hükümeti korumak için, gönüllü olarak çarpışmaya katılmak isterlerse, bu istekleri kabul edilir. Ancak savaşta onlar da kendi usul ve kaide­lerine ve inançlarına göre hareket ederler. Bu zümre, hükümetin ayakta tutunması için çalışmak ve çarpışmak isterse, o zaman kendileri, gönüllü ve ücretli asker (Mercenaries) durumuna girmiş olurlar ve bu sıfatla çar­pışırlar. Fakat yine İslâmın ahlâkî kaidelerine bağlı bu­lunmaları şarttır. Bunun için İslam, zimmîleri askerî hiz­metlerden muaf tutmuştur. Ancak memleketin ve hükü­metin korunması için kendilerinden iştirak hakkı olarak bir hisse alınır. Onların ödeyecekleri bu hisse hakikatte ciz­yenin bir cüz'üdür. Sadece itaat için ödenen cizyeden ayrıdır. Ödenecek olan bu hisse askerlik işine bedel ma­hiyetindedir. Memleketin korunması için ödenen bir işti­rak hakkıdır. Nitekim cizye de yalnız muharip yani sava­şabilen kimselerden alınmaktadır, Müslümanlar da zim­mîleri korumaktan âciz bir duruma düşerlerse, o zaman aldıkları cizye ve bedelleri geri vermeleri icap eder.[269]

Yermuk muharebesinde Rumlar, müslümanların kar­şısına çok sayıda bir ordu çıkarmışlardı. Müslümanlarda Şam civarında, fethetmiş oldukları yerlerin hemen hemen hepsini bırakıp kuvvetlerini bir yerde toplamışlardı. Müs­lüman orduları kumandanı Hazret-i Ebu Ubeyde Radıyallahu Taalâ anh, kendi emri altında bulunan subay ve memurlara şu emri verdi:

Şimdi siz, onları muhafaza etmekten ve korumaktan âciz durumdasınız. Bunun için şimdiye kadar, onları ko­ruma ücreti olarak almış olduklarımızı geri vermemiz icap eder.[270]

Bu emir gereğince, emirler ve memurlar, halktan toplamış bulundukları cizye ve haraç paralarını geri ver­diler.

Belazurî, bu hususta, sabık zimmîlerin teessürlerini kitabında söyle ifade eder:

"Müslümanlar, Humus halkından almış bulundukları cizye ve haracı defterlere bakarak geri vermek istedikleri zaman, Humus halkı toplanarak ağız birliği ile şöyle de­diler:

Sizin hükümetiniz adalet sever bir hükümettir. Zulme uğramaktansa, size bu parayı ödemek, bizim için daha sevimlidir. Şimdi biz de sizinle burada dövüşeceğiz. Sa­vaşarak mağlup olup dağılıncaya kadar Hirakıl "Herakliyos" un adamlarını şehrimize sokmayacağız."[271]

İslâm Fukahâsının Zimmileri himaye etmesi.

İslâmın başlangıcında ve ilk devresinde gayrı - müslim zimmi reayanın hukuk ve vecibelerini anlatan kanunların teferruatı etraflıca anlatıldı. Şimdi, Hülefa-i Raşidin'den sonraki padişahlık devrinde bu zümreye na­sıl muamele edildiğine bakabiliriz. Bunlara haksızlık ya­pıldığı zamanlar, İslâm fukahasının bu yanlış tasarruflara karşı nasıl direndiğini, ittifakla zimmilerin haklarının ko­runması için nasıl ayaklandıklarını ve onları nasıl koru­duklarını tetkik edelim.

Meşhur ve herkes tarafından bilinen tarihî bir vak'a vardır. Emevî halifesi Velid ibn-i Abdülmelik, Şam'da (Dimeşk) Yuhannâ kilisesini zorla ve cebren zimmî hıristiyanların ellerinden alarak camiye çevirmişti. Sonra Hazret-i Ömer ibn-i Abdülaziz Rahmetullah aleyh, hilafet makamına seçilince, Hıristiyanlar gelip şikâyette bulun­dular ve kendilerinin vaktiyle kiliseleri ellerinden alınmış olup camiye çevrildiğini bildirdiler. O zaman Hazret-i Ömeri Sanî, Şam valisine şöyle bir emir yazdı: "Cami, kilise arazisinden ne kadar yer almış ise o kadar yer ora­dan ayırıp veriniz. Hıristiyanlar kendilerine kilise yapsın­lar ve orasını kendilerine bırakınız."[272]

Velid ibn-i Yezid, Rûmîlerin hücuma geçmesinden korktuğu için Kıbrıs zimmilerini yer ve yurtlarından çıkarıp tehcir ettiği zaman bu yer değiştirmenin tedbir mahiye­tinde olduğunu halka bildirdi. Bu hususta İsma'il ibn-i Ayyaş şu bilgiyi verir:

"Müslümanlar bu vaziyetten üzüldüklerini açığa vur­dular. Fukaha da bu işin günah olduğuna kani olduklarını bildirdiler. Fakat sonradan Yezid ibn-i Velid halifelik ma­kamına geçince Kıbrıs zimmilerini yerlerine geri gön­derdi. Müslümanlar bu işi memnuniyetle karşıladılar. Onun yaptığı bu işi, adalet ve insafa uygun buldular."[273]

Belazuri'nin beyanına göre, bir ara. Cebel-i Lübnan sakinlerinden bir zümre ayaklanmıştı. Salih ibn-i Ali ibn-i Abdullah, onları bastırmak için memur edildi. O da bir ordu ile Lübnanlıların üzerine saldırıp, erkeklerini katletti. Diğerlerini de tehcir ettirdi. Bunlardan bir cemaatı bir ta­rafa yerleştirdi. İmam Evzâ'î o zaman hayatta idi. Bu imam Salih'in zulmünü haber alarak, ağır bir mektup yazdı. Mektup şu satırları ihtiva etmektedir:

"Cebel-i Lübnanın ehl-i zimmesinin tehcir edildiklerini elbette biliyorsunuz. Onların arasında elbette ki, birçok kimseler ayaklanmaya iştirak etmiş değildi. Böyle olduğu halde, bazıları öldürülüp, bazıları da tehcir edilmişlerdir. Ben şunu anlamıyorum ki, bazı muayyen şahısların suçu için umum halka nasıl ceza verilebilir? Bu ceza için de bunlar nasıl evlerinden çıkarılıp yerlerinden ve yurtların­dan edilirler? Halbuki Allahu Taalâ'nın hükmü şöyledir:

"Kimsenin suçu başka bir kimseye yüklenmez,"

Bu hüküm icrası gereken bir hükümdür. Size en iyi nasihat sudur ki, Allah Resulünün şu işaretini gözönünde bulundurasınız:

"Her kim anlaşma yapmış olan (Muahid) birisine zulmederse ve ona karşı zulüm yolunu tutarsa, ben ken­dim ondan davacı olacağım ve ben kendim onu şikâyet edeceğim."[274]

Bu gibi sayısız tarihî misaller elimizdedir. Bunlardan anlaşılıyor ki, İslâm Uleması her zaman zimme ehlinin hak ve hukukunu gözetmişlerdir. İster herhangi bir emir yahut da herhangi bir padişah olsun, zimme ehline zul­metti mi İslâmî kanuna bağlı bulunan ve bu kanunları koruyan müslü­man­lar, bu gibi kimselerin yaptıklarını hoş görmemişler ve kendilerine karşı mücadele etmişlerdir.

 

4. Gayrı - müslimtere verilen ilâve haklar.

Buraya kadar Zimme Ehlinin kendi haklarından bah­settik. Bu hakları İslâm şeriatı onlara vermiştir. Bunlar zaruri olarak İslâmî hükümetin anayasasında yer almalı­dır.

Şimdi diğer bir meseleye gelelim: İslâmî hükümet, kendi gayrı - muslim vatandaşlarına başka ne gibi haklar verebilir. Elbette bu hakların da İslâm usulü dairesinde olması pek tabiîdir.

 

Devlet Reisliği mevkisi:

İlk önce şu noktayı gözönünde bulunduralım ki, İs­lâmî hükümet bir usul! ve bir ideoloji hükümetidir. Bu hususta aldatmanın ve uydurma işlerin yeri olamaz. Din­siz ve millî hükümetlerdeki gibi azınlıklara yapılan mua­mele İslâmî hükümette olamaz. İslâmda hükümet reisi ve devlet başkanı makamında bulunan kimsenin tamamen İslâm nizam, kaide ve usullerine inanmış olması ve bu ölçülere bağlı bulunması şartı vardır. Bu hükümeti. İslâm usulü ve İslâm kaidelerine göre yürütmesi icabeder. Bu­nun için ancak İslâm usullerine ve İslâm nizamına inan­mış olan kimseler devlet ve hükümet başkanı olabilirler. Bu vasıflara sahip olmadığı takdirde hiçbir kimse İslâmî hükümetin ve islâm devletinin başına geçemez. Şûra Meclisi veya Parlamento:

Bundan sonra, Şûra Meclisi yahut da parlamento meselesiyle karşılaşırız. Bu hususta da İslâmî nazariye şöyledir: Şûra Meclisi azalığına gayrı - müslimlerin iştirak etmeleri doğru değildir. Fakat içinde bulunduğumuz bu günkü ahvâl içinde, bu hususu bazı şartlar dahilinde yapmak münkündür. Ancak Anayasa bu noktayı tekeffül ederek garantiye bağlamalıdır. Bu şartlar şöyledir:

1.      Parlamento, Kur'an ve Sünnetin hilâfına hiçbir şe­kilde kanun yapmaya yetkili değildir. Kur'an ve Sün­nete muhalif olursa kanunî mesnedliğini kaybetmiş olur ve kanun olamaz.

2.      Medenî ve mülkî kanunların da ilk kaynağı yine Kur'an ve Sünnet olacaktır.

3.      Kanunların kaydedilip edilip icra edilmesini üze­rine almış bulunan şahsın da mutlaka müslüman olması şarttır.

Burada bir şekil daha vardır. Gayrı - müslimlerin memleket parlamentosundaki üyelikleri asil parlamento üyeliği değil de, kendi cemaatlerini temsil etmek için ayrı bir mümessillik olabilir. Yahut da ayrı bir mümessiller gurubu bulundurulur. Bunlar kendi cemaatlerinin ihtiyaç ve isteklerini meclise intikal ettirirler. Mülkî nizamın inti­zamı için kendi cemaatlerinin bakış açısını ileri sürerler. Meclisin asil azalığı ve rey verme hakkı gayrı - müslimlere verilemez. Onlar ancak meclisin bir azası sıfatiyle kendi cemaatlerinin işlerini tam bir serbestlikle ortaya koyarlar.

Onların çalışmaları şu şartlar dahilinde olabilir:

1. Şahsî ve hususî muamelelerinde kendileri için ka­nun yapılmasını teklif etmek. Varsa daha evvelki kanun­ların düzeltilmesini isteme hakları olmak. Hükümet baş­kanının uygun görmesi halinde böyle kanunların kabu­lünü talep etmek,

2.      Hükümetin idaresiyle Şûra Meclisinin verecegi hü­kümler ve koyacağı kanunlar hakkında kendi cemaat­lerini ilgilendiren hususlarda fikir beyan etmek; itirazda bulunmak, tam bir serbesti ile kendi cemaatlerini ilgilendi­ren hususlarda hükümetten kanunlar ve kararlar çıkarıl­masını istemek. Kendi cemaatlerinin adlî işlerinin düzene konmasını ileri sürmek.

3.      Kendi cemaatlerinin ve umumî memleket muame­lelerinin hakkında hükümete soru yöneltebilirler. Hükümetin de bir mümessili veya mümessilleri onların bu sorularını cevaplandırır.

Yukarıda bahsedilen hususlardan başka bazı ferî iş­lerde ise, bunlar yine memleket işlerinin idaresine de iştirak ederler.

Mesela belediyeler ve mahalli idareler meclislerinde (Lo­cal Bodies) gayrı - müslimlerin mümessilleri bulunur ve onların da fikirlerine baş vurulur. Oy hakları da tama­men göz­önüne alınır.

 

Yazı ve söz hürriyeti:

Böyle bir İslâmî hükümetin idaresi altında bulunan gayrı - müslimlerin de yazı ve söz hürriyetleri aynı müslümanların yazı ve söz hürriyeti gibi olacaktır. Onlar da müslümanlar gibi fikir beyanında, yazı yazmakta, söz söylemekte, toplanmakta ve diğer hususlarda müslümanlar kanuna ne derecede bağlı bulunuyorlarsa gayrı - müslimler de aynı derecede bağlı bulunacaklardır.

Kanunî hudutlar dahilinde onlar da müslümanlar gibi hâkimler, valiler ve idareciler, hükümet reisi ve diğer memleket idarecilerini tenkit edebilirler. Kanunun müslümanlara dinî mubaraştırmaahasa ve dinî konuş­malar serbestisi verdiği gibi onlar da kendi din ve mez­hepleri hakkında araştırma ve konuşmalarda tamamen serbesttirler. Yine onlar kendi din mezheplerinin iyiliklerini söylemek ve kendi din ve mezheplerini öymekte kanunî bir engele maruz değillerdir. Bunlardan herhangi bir gayrı - müslim mezhebine mensup olanlar, başka bir gayrı - İslâmî mezhebe intisap etmek isterlerse, İslâmî hükümet bunların işine karışmaz. Onların mezhep veya din değiş­tirmelerine de itiraz edemez ve mani olamaz. Elbette ki, İslâmî hükümetin idaresi altında bulunan müslü­manları müslümanlıktan döndürüp gayrı - İslâmî bir din ve mez­hebe yöneltmelerine de müsaade edilemez. O zaman mürtedlik meselesi ortaya çıkar ki, bundan da yalnız mür­tedin kendisi mesul olmaz. Mürteddi, dinden döndü­ren kimse de mesul olur.

Onlara kendi vicdanlarının emrettiği akidenin (inan­cın) hilafına herhangi bir akideyi kabul ettirmeye zorla­mak da yoktur. Onlar, kendi vicdanlarının emrine göre istedikleri akideye uyarlar ve istedikleri gibi akidelerini açıklarlar. Ancak onların bu akideleri hükümetin esas nizamına muhalif olamaz.

 

Eğitim ve öğretim:

Onlar da memleketin umumî nizamınca kabul edilmiş bulunan eğitim ve öğretim sistemine tabi tutulurlar. Fakat İslâmî eğitim ve öğretim meselesine gelince o zaman bu zümre İslâmî eğitime zorlanamazlar. Kendilerine has olan dershaneler kurmalarına ve bu dershanelerde yine kendi din ve mezheplerine göre eğitim ve öğretim yap­malarına, hatta eğitim ve öğretimde tatbik edecekleri hususî usuller için de onlara hak tanınmıştır.

 

Memuriyetler ve vazifeler:

Bazı muayyen mevkiler ve memuriyetler dışında, gayrı­müslim zimmîler, devlet memuriyetlerine girmek ve vazife almakta hak sahibidirler. Bu hususta hiçbir taas­sup göz­önünde bulundurulamaz. Müslüman veya gayrı - müslim, bir memuriyette veya bir vazifede ehliyet sahibi olduğu takdirde, fark gözetilmeden bir eleman olarak, vazife ve memuriyete tayin edilirler.

Muayyen mevkilerden bahsettik. Bu muayyen mev­kiler, İslâm usulü nizamında kilit noktalar ve önemli yer­lerdir. Bu mevkilerin üzerinde ince ve derin düşünülürse, o zaman hak verilecektir ki, gayrı - müslimlerin bu mev­kilerde çalışmaları mümkün değildir. Umumî kaide olarak bu cemaat, esasî teşkilât, güvenlik teşkilâtı ile mahke­melerin ve ileri gelen devlet dairelerinin başkanlıklarına ve aynı önemdeki kilit noktaları olan makam ve mevkilere getirilemezler. Zira bu gibi işler o kimselere hastır ki, on­lar bu usule inanmış ve iman etmişlerdir. Çünkü bu gibi mevkiler sadece çalışma üzerine kaim olmayıp, aynı zamanda, bir akide ve iman meselesi üzerine de kaimdir. Bu gibi mevkiler, memuriyetler ve vazifeler dışında diğer memuriyetler ve vazifelere, gayrı - müslimler veya zimme ehli kendi liyakatleri, ehliyet ve kabiliyetleri nisbetinde vazife alırlar. Meselâ, bir baş mühendis yahut da posta müdürü veya buna benzer işlerde çalışmalarına mani olunmaz.

Bu şekilde askerî hizmetlerde de çalışabilirler. Ancak askerî hizmetlerin de kilit noktaları hariç tutulmalıdır. Me­selâ levazım amirliği ve muharip sınıfın gerisindeki iş­lerde çalışmalarına da bir mani yoktur.

 

Geçim ve sanat, meselesi:

Sanat, ticaret, ziraat ve diğer iş ve meslek dalları, gayrı - müslim zimmîlere de müslümanlar gibi kapılar açıktır. Bu işlerde müslümanlara tanınan haklar aynı şe­kilde gayrı - müslimlere de tanınmıştır. Gayrı - müslimlere bu gibi işlerde müslümanlardan ayrı hiçbir mesuliyet payı düşmez. Her vatandaş, ister müslüman, isterse gayrı - müslim olsun, iş ve çalışma hususunda eşit olarak meydana atılabilir.

Gayrı - Müslimlerin korunması için tek şekil:

Şimdi, bu meseleleri gözden geçirdikten sonra, en son şu noktayı da açıklıyayım ki, İslâmî hükümette gay-rı - müslim vatandaşlar ve hemşehriler için verilmiş hak ve hukuk acaba komşularımız olan gayrı - müslim hükü­metlerde de müslüman vatandaş ve hemşehrilere de, tanınabilir mi? Veya bunun tam aksi olarak tanınmaz mı? Tanınmadığı takdirde ne olacaktır? Ve böyle bir durumda kendi ülkemizde bulunan gayrı - müsümlere karşı tutu­mumuz ne olmalıdır?

Burada şu mühim nokta üzerinde durmak lâzımdır ki, biz müslümanlar, kâfirlere bakarak onların yaptıklarını taklit ederek, onların yaptıklarını kendimize örnek ala mayız "Onlar müslümanlara adaletle muamele ediyor­larsa biz de gayrı — müslimlere adaletle muamele ede­lim. Veya onlar müslü­man­lara zulmediyorlarsa bizde kendi ülkemiz içinde bulunan gayrı - müslimlere zulme­delim." Böyle bir zihniyet ve tutumun İslâmda katiyen yeri yoktur. Biz, müslüman olmak vasfı ile kesin ve açık bir şekilde bir usule bağlı bulunuyoruz. Kendi bağlı oldu­ğumuz usulün hududu içinde muamele etmemiz gerekir. Başkaları ne yaparsa yapsın, bizi alâkadar etmez. Biz dinimizin emrettiği usulleri sadece kâğıt üzerinde tutama­yız. Usulümüzle tam manasiyle amel etmemiz icabeder. Filiyatta ve amelde yeryüzünde icra edilmelidir. Bizim için, yolumuzun mesuliyetini düşünerek ve buna göre hareket etmek lâzımdır.

Bundan sonra artık bilmem şu hususu da, aydınlat­maya lüzum var mıdır ki, Pakistanda gayrı - müslimlerin korunmaları, onların refahının sağlanması, emniyet ve güven içinde yaşayışlarının temini, böyle bir İslâmi hü­kümet tarafından neden ve niçin tekeffül (garanti), edilemiyeçektir? Bir İslâmî hükümet kurulduğu takdirde elbette ki, oların hakları da tekeffül edilmiş olacaktır. Sa­dece bu şekilde büyük Hint - Pakistan kıtasında bazı şeytanî şaşırtmaların neticesinde zulüm ve karşılıklı zu­lüm icra edile gelmektedir. İşte bunun içindir ki, zulmün karşısında bulunanlar için bu meseleler aksi tesir yapı­yor. Ancak söylediğimiz şekilde Pakistan bir adalet ülkesi olabilirse o zaman İndian Union (Hindistan Birliği) de ihtimal adalet yolunu tutar.

Ne yazık ki, gayrı - müslimler uzun zaman, İslâmı yanlış anlatanların tabir ve tefsirlerini duymuşlar ve İslamı başka türlü anlamış ve ters cepheden görmüşler­dir. İşte bunun içindir ki, onlar İslâmî hükümet ismini du­yunca korkuyor, çekiniyor ve ürperiyorlar. Bazıları da gürültü patırdı kopararak, Hindistan birliği içinde bir dinsiz (gayrı dini) cumhuriyet kurulmasına taraftarlık ediyorlar.

Biz şuna hayret ediyoruz ki, böyle bir cumhuriyet is­teyen zevat, halen mevcut bulunan Gayri Dinî Hindistan hükümetindeki müslümanların feci halini gördükleri halde bir de kalkıp onlardan örnek almak arzusunda bulunu­yorlar!

Acaba, ortadaki menfî örnek yerine, böyle bir nizam tecrübe edilemez miydi? Zira, bu nizamın temeli ve esası Allah'tan korkmaya ve diyanete dayanarak, müstakil usuller dairesinde yürütülüp gider...



 

BÖLÜM: 14

İSLAM VE İÇTİMAÎ ADALET


 


 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

İslâm'da hükümetin mes'uliyetlerinden biri de içtimaî adaleti sağlamak ve umumî güvence ve garantiyi gözönünde bulundurmak ve bu hudut dairesinde, her yaşayan kimse için haysiyet ve şerefiyle, kolaylıkla, sı­kıntı çekmeden yaşamayı temin etmektir. Mekke'de Hac mevsiminde toplanmış bulunan İslâm âlemî kongresinin umumî toplantısında Mevlana Seyyid Ebul - A'lâ Mevdûdi Sahib, bir makale okumuşlardı. Bu makaleyi buraya naklediyoruz. Bu makalede İslâmî hükümette geçim, içtimai adalet ve medenî meselelerin siyaseti üzerinde etraflı bahisler vardır.

(Hazırlayıcı)

 



 

İSLÂM VE SOSYAL ADALET

 

Allahu Taalâ insanı en güzel bir şekilde (Ahsen-i tak­vim) yaratmıştır. Burada garip bir mucize vardır. İnsan çıplak iken dahi fesat ve fitne için rağbet göstermişti. Bunun için Şeytan fırsattan istifade ederek insanı aldat­mış, onu kandırmış, fitne ve fesada yöneltmiştir. Tuhaf bir şey, Şeytan insanı kandırmak için çeşitli fitne ve fesat kılığına bürünerek insanın karşısına çıkmıştı. Hazret-i Adem Cennette iken, "Sakın seni şeytan aldatmasın" denmişti. "Sen Allahın emrinden ayrılırsan, Cennetten çıkarılırsın" diye bildirilmişti. Şeytan da Adem Aleyhisselâmı aldatabilmek İçin şu sözleri söylemişti:

"(Ey Adem) seni ebedilik ağacına ve zeval bulmaya­cak devlete ileteyim mi?"

(Taha: 120).

İnsanın bu fıtrî temayülü, zamanımıza kadar devam edegelmektedir. Bugün dahi yine insan, bir hayli yanlış­lıklar ve ahmaklıklarla, kendisini Şeytana kaptırmıştır. İnsanların hepsi de iyi kötü, az veya çok şeytanın hilele­rine kanmaktadırlar.

 

ÇAĞDAŞ DEVRİN BAZI ALDATMACALARI

 

Bu aldatmanın en büyük şekli günümüzdeki, sosyal adalet (Social Justice) denilen nesnedir. Bu nesnenin aldatıcılığı devamlıdır. Şeytan ilk önce ve bir müddet için insanları "Ferdî hürriyet" (İndividual Liberty) ve serbesti (Liberalisin) âsini taktığı fikirlerle aldattı. Bunun netice­sinde on sekizinci yüzyılın Gayrı - Dinî Cumhuriyeteri ortaya çıktı. O zamanki Cumhuriyetlerin esası kapitalist­liğe ve dinsizliğe dayanıyordu. O zaman bu rejim son derece revaç buldu. O vasat içinde kendi şahsî vaziyetini ön plana almak isteyen herkes ferdî hürriyetten bahsede­rek sesini yükseltmeğe koyuldu ve yaygarayı bastı. Bu yeni cereyan hakkında halk şöyle düşünüyordu: Eğer yaşayışımız için böyle bir nizam kurulursa o zaman her yer güllük gülistanlık olacak! O sırada kapitalist gayrı - dinî cumhuriyet rejimi Avrupada yayılmıştı. Fakat gitgide o rejimde yaşayanlar şu gerçeği anlamakta gecikmediler: Bu rejim de yine Şeytanî vesveseden başka birşey de­ğildi. Yeryüzü sakinleri için bu nizamla da zulüm ve zor­balıktan kurtulmak imkânı yine yok. Bundan sonra mel'un Şeytan için, bu rejimi de uzun müddet devam ettirme mümkün olmadı. İnsanları daha fazla, aldatmada tutmak imkânını bulamadı.

Çok geçmedi, mel'un Şeytan yeni bir aldatmaca yolu keşfetti. Bu yolun adına da sosyal adalet yahut da sosyo - komünizm dedi. Bu defa da bu yalanın kılığına bürüne­rek başka bir rejim ortaya çıkardı. Bu yeni nizam, bu taze rejim de dünyanın kâsesini öyle bir zulümle doldurdu ki, kâse zulüm ve acıyla dolup taştı. Bu çeşit zulmün şim­diye kadar dünya bir eşini daha kaydetmemiştir. Fakat Şeytanın aldatışının en ağır noktası şöyle oldu ki: Bir çok memleketler ilerlemek için bu aldatmaca rejimi en son çare ve en son gaye olarak gözönünde tutmaya hazır­landılar. Biz de şimdi bu aldatmaca örtüsünü açıp da hakikatleri ortaya çıkaralım:

Müslümanların hâli de böyledir. Ellerinde Allah Taalânın Kitabı ve O'nun Resulünün Sünneti ortada ve daimî olarak bir hidayet kaynağı halinde mevcutken yi­nede şeytanın vesvesesine kapılmışlar ve uyanmıyorlar. Bütün yaşayışlarında ve bütün muamelelerinde bu hida­yetin meş'alesi önünde durmak, ebediyete kadar kendile­rine kâfi bulunurken yine de karanlıklarda yürümek isti­yorlar. Bu zavallılar kendi dinlerini (bırakıp da cahilane sömürgeci medeniyetin düşünceleri peşine takılıp, varla­rını yoklarını bu medeniyetin ve bu tarz düşüncenin eşkiyasına kaptırıyorlar. Üstelik mağlubiyetten de kurtu­lamıyorlar. Buna rağmen, dünyanın herhangi bir galip milletinden bir ses yükselince, hemen onun peşine takılıp seslerini yükseltiyorlar. Hemen o tarafa dönelim diye feryadı basıyorlar. Fransız inkılabı ortaya çıktığı zaman müslüman ülkelerde talim terbiye görmüş kimseler, bu fikirlerin peşine takılmayı kendilerine bir farz kabul et­mişlerdi. Yerli yersiz, Fransız inkılabını övüp duruyor­lardı. Bunu övmeyenlere, böyle bir cereyanı beğenmiyenlere de mürteci (geriici) ismini takıyorlardı. O devirler geçti. Yine bizim sömürgeci eğitim ve öğretimi gören fertlerimiz bu defa da yine kıbleyi değiştirdiler. Yeni başka bir kıbleye doğru yöneldiler. Yeni bir devreye gir­diler. Yeni sesler yükseldi. Bu defa sosyal adalet ve sosyokomünizm narası yükseldi. Bu gürütüye kapılanlar türedi durdu. Buna ne kadar tahammül edilir bilinmez. Fakat üzülecek nokta şurasıdır ki, sanki İslâm'ın, kıblesi değişmiş gibi, bizim içimizden bir güruh, kıblelerini değiş­tirmek istiyorlar. Onlarca İslâm denilen şey zavallılıktan başka birşey değildir. Sanki bunların dediklerini kabul etmek İslâm için zarurîdir? Sanki sadece onların istekle­rine ayak uydurmak ilerlemenin tek çaresidir? İslâm yo­lunda yürüyenler de "irticacı, gerici" dirler. Ve bu yolda yürüyenleri Dini ric'î: "Gerici dinci" likle itham etmekte­dirler. İlk önce İslâma, bir ferdî hürriyetçilik, serbestçilik, kapitalistlik, gayrı - dinî - cumhuriyetçilik ve Avrupa dü­şüncesine göre ayrı bir İslâmi düşünce kılığı giydirmek istediler. Daha sonra da İslâmda sosyal adaletin Varlığını ve İslâmda sosyokomünizm mefhumlarının yer aldığını ispata yeltendiler. İş o aşamaya vardı ki, talim terbiye görmüş halkımızın bir kısmının da zihinleri bu yeni kölelik sisteminin şekline alıştı. Nihayet bu cahiliye taşkınlığına, aşağılık derecesinin en alt derecesine kadar boyun bük­mek istediler.

 

Sosyal adaletin hakikati:

Şurada bu kısa makalemde şunu anlatmak istiyorum ki, sosyal adalet hakikatte ne gibi bir şeyin ismidir. Böyle bir nizamın kurulmasının doğru şekli nedir ve ne demektir ?

Bu hususta ümidimizin pek az olmasına rağmen, yine de sosyal adalet diye ileri sürülen sosyokomünizmi tatbikat safhasına koymak sevdasına kapılanlara — İnşaallah hatalarını anlarlar da çürük düşüncelerinden dönerler diye — bu mevzuyu açıklamak istiyoruz. Nitekim bir cahil, tam manasiyle cahil oldukça ıslahı mümkündür. Fakat bu cahil az bir şey öğrenirse o zaman şöyle diye­cektir:

"Kendimden başka sizin bir ilâhınız olduğunu bilemi­yorum."

(El – Kasas: 38)

Bu ölçüye göre, söz anlamayana söz anlatmak da mümkün değildir. Fakat Hak Taalânın fazl ve inayeti ile alalade ve umum halka söz anlatmak imkanı, makul de­liller ortaya koymakla mümkün olabilir. Ümid edilir ki, bunlar Şeytanın aldatıcı hilelerinden kurtularak, uyanmış olurlar ve avam halk aldatmacanın sapık yolundan kur­tulabilirler. Dalâletin karanlığını bırakıp, hidayet aydınlı­ğında yola devam ederler. Bunun için, benim bu makaIeyi ileri sürmekten maksadım da umum halkın kar­şısına hakikati açıp aydınlatmaktır.

İSLAM İÇTİMAİ ADALETiN TA KENDİSİDİR

 

Bu vesile ile müslüman kardeşlerime herşeyden önce şunu hatırlatmak isterim ki, "İslâmda sosyal adalet mevcuttur" diyen ve bu yolda seslerini yükselten zümre, tamamen yanlış bir yola gidiyorlar ve maksatlı söz söylü­yorlar.

Halbuki, meselenin doğrusu ve sahih şekli şudur: İslâm sosyal adaletin ta kendisidir. İslâm demek sosyal adalet demektir. İslâm öyle bir hak dindir ki, kâinatın Haliki, kâinatın Rabbi, bu dini insanların hidayeti için göndermiştir. İnsanlar arasında adaleti kaim kılmak ve neyin adalet olup neyin adalet olmadığını bilmek insanla­rın hakkı değil, bu ancak insanların Halikının ve insanla­rın Rabbinin işidir. Herhangi başka bir kimsenin adaletle zulmün ayarını ve ölçüsünü ortaya koyması da caiz de­ğildir. Kâinatta bu hususiyet Allah'la insan arasındadır. Allah Mâlik (sahip olan), insanlar memluktur (sahip olu­nan) Buna göre, adaletin ayarını tayin etmek ve ölçüsünü kararlaştırmak, memlûka düşen bir vazife değildir. Bu ancak Mâlik bulunan Hak Taalâya aittir. Mutlak Mâlik olan da O'dur. Emir veren de, ferman sahibi de O'dur. İnsan istediği kadar yüksek bir makama erişsin, hatta insan değil, insanlıktan daha da üstün bir makama ulaşsa bile, nihayet kendi zihnini, kendi aklını kullana­caktır. Herne şekilde olursa olsun, insanî âlim, insanî bilgi mahdut ölçüdedir. İnsan aklı kıttır ve yetersizdir. İnsan aklı isteklerden ve taassuplardan sıyrılamaz. Kaçıp kurtulacağı bir yer de yoktur. Böyle olunca şu imkân da yoktur ki, aslı ve esası adalet üzerine konmuş bulunan bir nizam kurabilsin.

İnsanın kurmuş bulunduğu nizam ilk başta adalet olarak görünür. Fakat amelî tecrübeler ispat eder ki, adalet denilen şey hakikatte adalet değildir. Buna göre her insan, bir zaman için kurmuş bulunduğu nizama al­danır. Sonra noksanlıklar ortaya çıkınca, ilk kurduğu ni­zamdan bıkar; başka bir ahmaklığa, başka bir budalalığa kapılır. Yeniden ahmakça tecrübelere girişir. Bu sebep­lerden dolayı, hakikî adalet ancak o nizamda olabilir ki, bir Alimül - gayb-i veş - şehade, Subbuh ve Kuddüs, (Gizlileri ve açıkları bilen, tesbih edilen ve mukaddes) olan varlık bir nizam ortaya koymuştur.

 

İSLÂMDAN MAKSAT ADALETiN TA KENDİSİDİR:

 

Başlangıçta ikinci bir meseleyi de bilmek lâzımdır ki, bir kimse "İslâmda adalet vardır" derse, hakikatte me­selenin manasını iyi kavramamış ve meseleye dar bir açıdan bakmış sayılır. Hakikat şudur ki, İslâmdan maksat adaletin ta kendisi olmasıdır. İslâm mahzsadecea adaleti kaim kılmak için gelmiştir. Hak Taalâ bu mevzuda şöyle buyurmuştur:

"İşte biz Resullerimizi aydın delillerle gönderdik. İn­sanların adaletle hareket etmeleri için onlarla birlikte ki­tap ve mizan (ölçü) de nazil kıldık. Bir de demiri (silâh ve kuvvet) nazil kıldık ki, bunda insanlar için faydalar ve şiddetli kuvvet vardır. Ki bununla, Allah, kendisine ve Resulüne görmeksizin yardım edecek olanları bilsin. El­bette ki, Allah kuvvetli ve azizdir."

(El – Hâdid: 25)

Bir müslüman eğer gaflete saplanmamışsa, bu iki noktayı gözönünde tutarak hiçbir zaman Allah ve Resu­lünün emirlerini bir tarafa bırakıp, sosyal adaleti başka bir tarafta aramaz. Ve böyle bir hataya düşmez.

Her nerede adaletin varlığını hissederse, görecektir ki, orada Allahın adaletinden ve O'nun Resulünün hük­münden başka bir adalet yoktur. Başka bir adalet de olamaz ve bulunamaz. Şunu da anlayacaktır ki, adaletin kaim kılınmasının başka bir şekli de mevcut değildir. Adaletin kaim kılınması ancak ve ancak İslâm ile olur. İslâm demek tam ve kâmil adalet demektir. Noksansız ve eksiksiz adalet demektir. Adalet, İslâmdan başka, İslamdan ayrı birşey değildir. İslâm adaletin ta kendisidir. İslâmın kaim bulunması adaletin de kaim olması demek­tir İslâm ile adalet ikisi aynıdır ve bir tek şeydir.

 

SOSYAL ADALET NE DEMEKTiR?

 

Şimdi bakalım sosyal adalet ne gibi bir nesnenin is­midir? Bu nesnenin sahih şekli ne olabilir?

 

İNSANÎ ŞAHSİYETİN GELİŞMESİ

 

Her insan camiasında binlerce, yüz binlerce ve mil­yonlarca fert vardır. Bu topluluk içinde her fert, ruh, akıl ve şuur sahibidir. Her ferdin de müstakil bir şahsiyeti, bu şahsiyetin içinde gelişip gider. Yine her fert, kendine mahsus olan bir zevkin sahibidir. Diğer bakımdan, yine her ferdin nefsiyle ilgili istekleri bulunmaktadır. Şahıs olarak her fert, cismî ve ruhî zaruretler içindedir. Bu fert­lerin isteklerinin bir araya toplanmasından bir istek mec­muası ortaya çıkar. Şu hususa da dikkat edilmelidir ki, bu aynı şeyi isteyen topluluklar da ayrı birer heyet halinde­dirler. Bunlar tek tek münferitlikten çıkıp bir insanlık ca­miası haline gelirler. Bu camianın teşekkülü fartlar içindir. Fertler bunun için değildir. Fertlerin toplanarak bir camia teşkil etmesinden maksat, bu fertlerin birbirlerine yar­dımcı olmaları ve birbirlerinin ihtiyaçlarına cevap vere­bilmeleri sebebiyledir. Aynı cismî ve ruhî isteklerin ve ihtiyaçlarını gidermek için bir araya toplanarak bir camia teşkil ederler.


Ferdî Mes'uliyet:

Şimdi şu meseleye gelelim. Bütün fertler, tek tek Al­lah indinde mesuldürler. Bunların her birisi, bu mevcut dünyada tek tek muayyen bir zaman imtihana (her birisi için kararlaştırılmış bulunan ayrı imtihan) tâbi tutulurlar. Sonra Hak Taalâ huzurunda hesap vermeye çağrılırlar. Acaba kendilerine dünyada verilmiş olan salâhiyetler ve imkânlar dairesinde nasıl çalışmışlardır. Hak Taalâ huzu­runda mesuliyet ve hesap vermek toplumsal değil, ferdî'­dir. Orada herhangi bir aşiret, kabile, millet ve saire gibi topluluktan hesap sorulacak değildir. Ancak fertlerden ayrı ayrı ve teker teker hesap sorulacaktır. Dünyadaki alâkalardan her türlü bağ kesilmiş olarak, herkesin ken­disinden hesap istenecektir. Herkes tek tek ve ayrı ayrı adaleti İlâhiyenin huzuruna çıkarılarak, sen ne yaptın diye sorguya çekilecektir.

 

Ferdî Hürriyet:

Bu iki mesele — yani bu dünyada insanî şahsiyetin gelişmiş olması ve ahirette de insanın hesap verme me­selesi — insanın bu dünyada iken kendisinin ferden hür ve serbest olmasını icabettirir. Eğer toplumsal husus­larda, bir fert kendi isteğine uygun olarak şahsiyetini ge­liştiremezse, o zaman insanlık içinde şahsiyetini kaybet­miş olur. Onun kuvvet ve kudreti ortadan kalkmış, kendi­sini insanlığın içinde bir nevi mahpus vaziyetine sokmuş; bulunur. O zaman ahirette böyle mahpus ve mahkûm zümrelerin kusurları, toplumsal nizam kurup da bu gibile­rini bu nizamın baskısı altında tutanlara ait olmuş olur. Bu defa onlardan yani kötü toplumsal nizam kuranlardan sâdece kendi işlerine ait hesap sorulmakla kalmaz, belki diğerlerinin de hesapları sorulur. Onlara, "neden siz böyle bir nizam kurup da insanların bir kısmını atıl ve batıl bir hale getirip, yarı sağlam yarı hasta duruma sok­tunuz" denir. Malumdur ki, hiçbir mümin kimse, işin so­nunda Allah'ın karşısında böyle sorgu ve suale maruz kalmayı arzu etmez. Bu kimse, eğer Alalh'tan korkan bir kimse ise, o zaman fertlere daha fazla hürriyet vermek yolunu tutacaktır. Çünkü fertler hür olunca, kendi yaptık­larından kendileri sorumlu olur ve başkaları sorumlu ol­maz. O zaman, bir ferdin yanlış yolda gitmesinin mesuli­yeti de toplumsal nizamı yürütenlerin boynunda olmayıp kendi şahsının boynunda kalır.

 

İçtimaî (toplumsal) idareler ve bunların idareleri:

Ferdî hürriyeti gözden geçirmiş olduk. Şimdi de ba­kalım toplumsal ve sosyal meselede mesuliyet nedir ve nasıl olmalıdır? İnsanlar oymak, kabile, aşiret, ve nihayet milletlere ayrılırlar. Yahut da toplanıp bunları teşkil eder­ler. Küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe tertiple bu iş yürüyüp gider. Başlangıçta bir erkekle bir kadın vardır. Sonra bunlara çocuklar eklenir. Daha sonra aile ve daha sonra da hanedan kurulur. Hanedanlardan kabile ve aşi­retler doğar. Kabile ve aşiretlerden de kavimler ve mil­letler ortaya çıkar. Millet ve kavim de ortaya çıkınca, bir hükümet kurulur. Bunlara yerine göre toplumsal teşkilât deriz. Bu toplumsal teşkilâtın kuruluş maksadı da, bu teşkilâtı vücuda getiren fertlerin birbirine yardım etmeleri ve fertlerin bu daire içinde şahsiyetlerinin gelişmesini temin içindir. Fakat asıl maksat, bütün bu idarelerin her birinde — büyüğünden küçüğüne kadar — ferdî hürriye­tin ortadan kalkmamasını sağlamaktır. Bir şahsın hürri­yetine diğer bir kimsenin tecavüz etmesine mani olmak­tır. Fertler de böyle hür bir çevre içinde ve toplu halde bu idarenin altında ilerleyebilirler. İşte mesele bu noktaya gelince, sosyal adalet meselesi ortaya çıkar. Burada ferdî ve sosyal meseleler birbirlerine bağlı bulunurlar. Bir ta­raftan insanın gerçek bir kurtuluş yolunda olması yani felah bulması için, fert olarak hür bir çevrede muaşeret hususlarında tamamen serbest olması lâzımdır. Ancak böyle bir cemiyet havası içinde kendi şahsiyetini geliştir­mesi mümkündür. Bu şekilde yine aile, kabile ve hane­dan gibi topluluklar arasında normal yani hürriyete daya­nan bir yaşama tarzı olmalıdır ki, fert çalışma dairesinde kendini gayesine göre ilerletebilsin. Diğer taraftan insanın felah bulması şu meseleyi de gerektirir ki, fertler üzerinde aile hanedan, kabileler ve bütün cemiyet efradı — küçük idarelerden büyük hükümetlere kadar bir hakları ve ikti­darları olsun. Bu iktidar mevcut olunca da, fertlerden birinin, diğer bir ferde zulmetmesine müsaade edilmez ve bir kimsenin başka bir kimsenin hakkına tecavüz etme­sine meydan verilmez. Bu mesele devam ederek, insan­lığın başından günümüze kadar, her kavim, her millet ve her hükümette serbestlik ve muhtariyet diye bir husus kararlaştırılmıştır. Böyle bir karar ve hakkın tanınması da zarurî olmuştur. Diğer taraftan üstün bir kuvvetin bulun­ması lüzumu ve zarureti vardır ki, milletler ve hükümetler hadlerini aşıp kendileri de mütecaviz duruma girmesinler.

Şimdi, sosyal Adalet, o şeyin ismi oluyor ki, orada fertler, sonra aileler, daha sonra da kardeşlikler, kavimler ve milletler her biri yerlerine ve vaziyetlerine göre, hakları olan serbestliği ve hürriyeti elde ettikten sonra kimsenin hakkı yenmesin ve kimseye tecavüz edilmesin; zulüm ve kaba kuvvetin ortadan kaldırılması için, aile kudretinden başlanıp, hükümet kudretine ve hükümetten daha üstün bir kudrete iktidar teslim edilmiş olsun. Muhtelif fertler ve fertler topluluğu da insanlığın ilerlemesi için en müsait bir vasatta çalışabilsinler.


Kapitalistlik ve Sosyo-Komünistliğin boş hayal­leri.

Bir kimse bu hakikatleri iyi bir şekilde kavradıktan sonra, anlayacaktır ki, serbestlik, ferdî hürriyet, kapitalist­lik, gayrı dinî cumhuriyet ve sosyal adalet iddiasında bu­lunan her nizam, geçen bahiste söylediğimiz gibi, Fransız inkılabından sonra ortaya çıkmıştır. Hakikaten bunlar gibi ve belki de bunlardan daha da fazla, Sosyo-komünizm bu iddiayı ortaya atmaktadır.

Şimdi, Karl Marks ve Engels'in nazariyelerinin peşine takılmış olanlar da bu hususta seslerini daha fazla yük­seltiyorlar.

Birinci nizamın eksikliği yüzündendir ki, kendisine muayyen ölçülerin üstünde tanınan serbestlik hakkını kullanan fert, aile, hanedan, kabile, kardeşlik bağları, hattâ millet üzerine saldırıyor... Bunun neticesinde de, toplumsal kurtuluş için, hizmeti ve sosyal kudretin disipli­nini ortadan kaldırıyor. İkinci nizama gelince, bunun da noksanlığı ve eksikliği yüzünden, böyle bir kuruluşta, hükümete aşın ve haddinden fazla kuvvet ve kudret ta­nımak, fert, aile, hanedan ve kardeşliklere ait bütün ser­bestlik ve hürriyetleri hemen hemen tamamen ortadan kaldırmıştır. Fertlerin, toplu halde çalışmalarına hükümet o kadar ehemmiyet veriyor ki, burada ruh sahibi insan yerine, mevcut bulunan adamlar birer cansız makina haline geliyorlar ve ruhlarını da kaybediyorlar.

Her kim, bu şekilde sosyal adaletin kurulabileceğini ileri sürerse, tamamen yalan söyleyip ve yalancıdan başka bit şey olamaz.

Sosyo-komünizm toplumsal zulmün en kötü şeklidir:

Bu rejim, hakikat olarak zulmün en kötü ve en fena şeklidir. Çünkü ne Nemrûd devrinde ne de Firavun za­manında böyle bir zulme rastlanmış değildir. Cengiz Han bile böyle bir zulmü caiz görmemiştir. Durum böyle olunca hangi akıl sahibi kalkıp da bu nesnenin adına "sosyal adalet" diyebilir?

Bir veya birkaç kişinin, kendi keyiflerine göre, uydur­dukları sosyal felsefe nazariyesi neticesinde, hudutsuz salahiyeti olan bir dikta rejimi kurulmuş ve bir mutlu azın­lık milyonlarca insanın başına buyruk kesilmiştir. Daha doğrusu milletin başına belâ olmuşlardır. Halkın bütün malını zaptetmek, arazilerini ellerinden almak, fabrikaları devletleştirmek, bütün bir memleketi hapishane şekline sokmak bunların işlerinin esasıdır. Her kim de tenkit ederse, şöyledir, böyledir derse, şikâyet edip feryadını yükseltirse, hiçbir şey yapamıyacaktır.

Çünkü, adalet kapıları ve şikâyet mercileri tamamen kapanmıştır. Memleket dahilinde hiçbir cemaat hiç bir makam hiçbir mevki bırakılmamıştır ki, halkın ne demek istediğini dinlesin ve halka cevap verebilsin. Hiç bir ga­zete ve hiçbir neşriyat halkın düşüncelerini aksettiremez. Hiçbir adalet kapısı da açık değildir. Bu da bir tarafa, öyle bir casusluk teşkilâtı kurulmuştur ki; bir ferd diğer bir ferde kızgın olduğu takdirde yalan yere bir töhmet ve bir iftira atabilir. Bu durum halkın birbirinden korkmasını sağlar. Bu terör ve yıldırma havası içinde vatandaşlar güya yaşarlar. Hatta bir kimse, kendi evinde bile ağzını açıp birşey söyleyemez. Söylemek isterse, dört duvarın kulağı olduğunu ve bu kulakların hükümet namı hesabına işittiğini gayet iyi bilmelidir. Sonra Cumhuriyetçilik sözleri altındaki aldatıcı işler de ortaya çıkar. Bir seçim dalave­resi döner. Bütün bunlar bir felsefe uğruna yapılır. Daha doğrusu iktidarda olanlar bu sahte sloganlarla muhalifle­rini her tarafta ezmek imkânını bulurlar. Halbuki onların seçimlerinde muhalif diye kimse de olamaz. Hiçbir su­rette, vicdanını satmamış ve bu düzmece felsefeye inanmamış olanların da muhalefet etme hak ve nasipleri yoktur.

Farzedelim ki, bu rejim geçim için serveti eşit bir şe­kilde taksim etse - halbuki şimdiye kadar hiçbir sosyo-komünist hükümet idaresi böyle bir icraata yanaşmamış­tır - dahi acaba böyle bir taksimata nasıl olur da "Adaleti mahz": "Temiz adalet" diyebiliriz? Bunun adına nasıl eşitlik ismi takabileceğiz? Ben şurasını da sormak iste­miyorum ki, böyle bir rejimde ve böyle bir sistemde, hâ­kim zümre ile mahkûm zümrenin arasında geçim ve ser­vet bakımından bir eşitlik var mıdır? yok mudur? Ben yine şunu da sormak istemiyorum ki, bu nizamın dikta­törü ile bu şahsın maiyetinde bulunan kimselerin yaşayış seviyeleri, halkın yaşayış seviyesi ile aynı mıdır? yoksa değil midir? Yine şunu da sormak istemiyorum ki, diktatör ve onun maiyetinde bulunan zümre, bu uydurma felsefeyi ayakta tutmak isteyenler, niçin kendi nazariyelerini polis, asker, casus ve diğer hususî teşkilatlarla halkın üzerine musallat ediyorlar?

Ben şunu soruyorum: Bu gibi şeylerin hakikatı ortada bulunurken, böyle bir rejimde ve böyle bir rejimin tatbik edildiği ülkede nasıl olur da sosyal adalet vardır diye iddiada bulunulur? Hele bu sual de bir tarafta dursun, bu tarz bir nizamın kurulmuş bulunduğu ülkenin vatandaşla­rından biri bu felsefe ve bu nazariyeye ve yahut da bu felsefe ve nazariyenin tatbikatı hakkında en küçük bir tenkide teşebbüs ederse neden cezalanır ve neden ser­best olarak fikrini söylemekten menedilir?

Bu ne biçim bir adalettir ki, bu rejimde diktatör ve bu diktatörün maiyetinde bulunan avanesi, kendi felsefe ve nazariyelerini yürütmek için, koca bir ülkenin hatta ülkele­rin her türlü imkân ve vasıtalarını kullanmakta ve her şeyi kendi fikirlerinin yürümesi için alet etsinler de, kendilerine muhalif iki kişi bile bulunmasın? Hiçbir toplantıda bunlara karşı söz söylenmesin, hiçbir basın ve yayın vasıtası kendilerinin hilafına yazı yazmasın?

Bu ne biçim adalettir ki, bütün arazi sahiplerinin ara­zisi ellerinden alınsın, fabrikalar fabrika sahiplerinden zaptedilerek, gasbedilmiş olsun? Ve bütün bir memle­kette daha doğrusu memleketlerde bir tek toprak veya fabrika sahibi bulunmasın?.. Bu gasbedici nizama da devlet densin? Devlet denilen bu teşekkül de birkaç kişi­nin elinde olup, bu devleti de keyiflerine göre sevk ve idare etsinler? Ve artık bir daha iktidar mevkiini kimse onların elinden almak imkânını bulamasın? Ancak ken­dileri birbirlerinin ayağını kaydırarak iktidar mevkiine ge­çebilsinler?.. El değiştirsinler...?

Eğer insan denilen varlık sadece "mide" ve "iş­kembe" sahibinin ismi değilse ve insanca yaşamak sa­dece karnını doyurmaya bağlı bulunmuyorsa, o zaman sâdece geçim eşitliğinin ismine nasıl olur da sosyal ada­let denebilir?

Yaşayışın her şubesinde her dalında zulüm ve hak­sızlık alıp yürüsün de, insanlığın her cephesi ortadan kalksın da, sadece bir "karın doyurmak ve karın şişir­mek" kalsın? O zaman millî gelirin de halk arasında eşit olarak dağıtılması icabetmez mi? Meselâ, diktatör haz­retleri ve onun kuyrukları, kuyruklarının kuyrukları da karın doyurmak ve karın şişirmek hususunda diğer va­tandaşlarla niçin bir eşitliği arzu buyurmazlar?

Şimdi bu korkunç ve muazzam zulmün ismine karın duyurmakta eşitlik vardır diye — böyle birşey de olmadığı halde — sosyal adalet bulunuyor mu diyeceğiz? İşte, benim zatı alilerine arz ettiğim gibi, toplumsal nizamların en kötüsü, en berbadı da budur. Toplumsal zulmün en ağırı, en fenası da yi­ne budur. İnsanlık tarihi başından bugüne kadar böyle bir kö­tü toplumsal zulüm görmemiş­tir. Galiba göremiyecektir de.

İslâm'da adalet tasavvuru:

Şimdi, size kısaca İslâm'da adalet denilen şey'in ne olduğunu anlatayım. İslâma şu mesele katiyen uymaz ki, herhangi bir kimse, yahut da bir zümre, "insanî yaşayışta adalet" diye bir felsefe ve bir nazariye ortaya koyup, bu­nun tutunması için çalışıp, bu tasavvuru zorla halkın üze­rine musallat kılmak yoluna gitsin. Bir şey söylemek iste­yenlerin veya itiraz etmeye yeltenenlerin de dillerini kö­künden kessin.

Böyle bir makam ve böyle bir hak ne Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh için, ne Ömer Faruk Radıyallahu Taalâ anh için, hattâ ne de Hazret-i Mu­hammed Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ken­disi için tanınmıştır. İslâmda hiçbir kimsenin diktatör olma hakkı yoktur. Yalnız Allah bu makama sahiptir. Ancak Allahın karşısında insanların niçin ve ne sebeple deme­den kayıtsız ve şartsız, boyun eğmesi lâzımdır. Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendisi bile bu hükme tâbidir. Onun hükümlerine de şüphesiz ve kesin olarak itaat etmemizin sebebi, bize Allah'ın hükümlerini getirmesi ve bildirmesidir. Maazallah kendi indinden hü­küm ortaya çıkarmak isteseydi biz itaat etmezdik. Allah Resulünün ve Resul'un Halifelerinin de hükümleri yalnız ve sadece Şeriatı İlâhiyenin icrasından başka birşey de­ğildir. Bu itibarla, onların hükümleri tenkid edilmekten çok uzaktır. Bunlardan başka herkes, her hususta tenkid et­mek hakkına sahiptir. Bu hakkı tam manasiyle kullanabi­lir.

 

Ferdî hürriyetin hududu:

Allahu Taalâ, İslâmda öyle bir hudud koymuştur ki bununla ferdin serbestisi ve hürriyeti muayyen hududlarla çevrilmiştir. Hak Taalâ bir müslüman ferd için nelerin helâl ve nelerin haram olduğunu bildirmiştir. Hangi işler farzdır, yapılması lâzımdır ve hangi işlerden kaçınmak icabeder? Başkalarının bizim üzerimizde ne gibi hakları vardır ve bizim başkalarının üzerinde ne gibi haklarımız vardır? Hangi şartlar dahilinde bir mülk bize intikal eder ve yine hangi vasıtalarla bir mülk bizim elimizden çıkıp başkalarına intikal eyler. Fertlerin kendi camialarına karşı ne gibi sorumlulukları vardır, camianın da fertlere karşı ne gibi sorumlulukları bulunmaktadır? Camianın iyilik hususunda fertlere, aile ve hanedanlara ve kardeşlikler üzerinde ne gibi mesuliyetleri vardır. Ve hangi hizmetleri yerine getirmeye mecburdurlar?

Bütün bu hususlar, Kitap'ta ve Sünnette müstakil düsturlar olarak kaydedilmiştir. Bu ilâhî kanunlar üzerinde herhangi bir değişme söz konusu ola­mıyacağı gibi yeni addedilen bir şeyin de eklenmesine veya eksiltilmesi olamaz ve olamıyacaktır. Bu düsturlarla bir şahsın ferdî hürriyeti ve ferdî serbestisi üzerinde, bazı mesuliyetler konmuştur ki, bunların hududunu aşmak ve bu hududlara tecavüz etmek kimsenin hakkı değildir. Ancak bu hududların dariesi içinde mevcut bulunan hürriyetleri de ortadan kaldırmak, kısmak veya genişletmek bir hak ola­rak tanınmış değildir. Mal elde etmenin de muayyen bir kaide ve usulü vardır. Bu kaide ve usullerin haricinde mal kazanılması haramdır. Yalnız bu kadarla da kalınmaz. Usulsüz ve kaidesiz mal elde edenlere, İslâmî kanunlar ceza tayin etmiştir. Fakat helâl olan vasıtalara baş vura­rak mal ve mülk edinenlerin mal ve mülk hukuku da mahfuz olup korunacaktır. Bu mal tasarrufunu, kanunun müsaadesi olmaksızın ve meşru yollar bulunmaksızın sahiplerinden almak ve onları mal ve mülklerinden mah­rum bırakmak da mümkün de ğildir. Böyle bir camianın felah yolunda dosdoğru yürüyebilmesi için fertler üzerine bazı farzlar konmuştur. Fertler bu farzları yerine getirmek mecburiyetindedirler. Fakat bunların dışında hiçbir kimse bir şey için zorlanamaz ve kimseye cebir kullanılamaz. Ancak fertler kendi rızalariyle bir şey verirlerse o zaman da kimse bunları bu fiillerinden caydıramaz.

Yine bunun gibi camianın da fertlere karşı ve hatta hükümetin de camia fertlerine karşı yerine getireceği bazı sorumlulukları ve vecibeleri vardır. Camia ve hükümet bu sorumlulukları ve bu vecibeleri eda etmezse, o zaman fetrlerin de bu camia ve bu hükümete karşı olan, sorum­lulukları ve vecibeleri yerine getirmelerine gerek kalmaz. İtaat etmemek hakkını elde ederler. Eğer bu müstakil düsturlar, üzerine işler yürütülüp amelî bir kisveye gi­rerse, işte o zaman sosyal adalet de kaim olacaktır. Böyle bir cemiyette ise kimse sosyal adalet diye bir iddia ortaya atamıyacak, kimsenin de böyle bir iddia ortaya atmasına lüzum kalmayacaktır.

Bu. düstur, yürürlükte bulunduğu takdirde ve mevcu­diyeti gözle görünür vaziyette oldukça, o zaman müs­lümanlar, hiç kimsenin sahte ve aldatıcı sözlerine kapılma ihtiyacını duymayacaktır. Esasen böyle bir kimse de müs­lümanları hiçbir vakit aldatamıyacak ve kandıramı­yacaktır. O zaman sosyo-komünizmin ortaya attığı sosyal adalet diye isim verilen şeyin İslâmın ta kendisi olduğu da meydana çıkmış bulunacaktır.

İslâm, (bu şekilde fert ile cemiyetin arasında bir denge ve ahenkli bir düzen kurmak ister. Bu düzende ne ferde tam manasiyle hürriyet verilir ne de cemiyete ferdi çiğnemek ve ferde zarar vermek hakkı tanınır.

Aynı zamanda cemiyeti idare edenlerin de, ferdin, İslâmî düstur gereğince elde etmiş bulunduğu hürriyeti kısıp azaltmak ve şahsiyetini geliştirmek için zaruri olan hususları esirgemek salahiyeti olamaz.

 

Servet intikalinin şartları:

İslâmda bir ferd tarafından servetin başkalarına inti­kal etmesinin ancak üç şekli vardır: 1. Veraset. 2. Hibe 3. Kazanma. (Ticaret ve alış veriş gibi.)

Veraset o zaman muteber olur ki, herhangi bir malın meşru sahibinden onun varislerine ser'î kaidelerle mal intikal eder.

Hibe ise, —atiye de denebilir — herhangi bir malın, şer'î mâliki ve sahibi tarafından kendi gönül rızası ile şer'î kaidelere bağlı olarak verilmesidir,

Atiye eğer hükümet tarafından verilecek olursa, o zaman alan şahsın bunu hak edecek şekilde hizmet et­miş olmasına mukabil verilmiş olmalıdır. Yahut da hükü­mete büyük bir iyilik yaptığı için böyle kimseler devlet mallarından mükâfatlandırılır. Hükümet de vermiş olduğu bu atiyeyi meşru bir şekilde kendisine intikal etmiş bulu­nan mallardan vermelidir. Bundan başka, atiye vermek hakkına malik bulunan hükümet de şer'i kanun gereğince müşavere ve şûra ile yürütülen hükümet olmalıdır. Bu hükümetin sarfettiği ve harcadığı paralardan, halkın her zaman hesap sorması imkânı bulunan bir hükümet ol­ması gerekir.

Kazanmak (İktisab), çalışıp hak kazanmak demektir. İslâmda çalışıp hak kazanmanın da yolları tayin edilmiş­tir. Haram bir şekilde ele geçmiş şeyi kazanmak haram olur ve caiz sayılmaz. Haram işlerden kazanılmış ka­zançlar da haramdır. Meselâ, hırsızlık, gasb, ölçüde ve tartıda alış veriş yaparken eksiklik ve fazlalık yapmak, hıyanet, rüşvet, aldatma, fahişelik, ihtikâr, tefecilik, mura­bahacılık, kumar oynatmak, uydurma alış veriş, dolandı­rıcılık sarhoş edici maddelerin ticareti ve imalatı, fuhuş için aracılık ve buna benzer bazı işler. İslâmda helâl iktisâb sayılmaz. Bu gibi adî ve iğrenç kazançların dı­şında, herhangi bir meşru yolla çalışılıp kazanılmış bulu­nan ve iktisâb edilen servet caiz ve helâl servettir. Çok olması veya azlığı söz konusu değildir. Böyle bir şekilde yani meşru yollardan elde edilmiş bulunan servetin öl­çüsü ve hududu yoktur İstenildiğinden çok da olabilir, istenildiğinden daha da az olabilir. Az olduğu zaman di­ğerlerinden kırpıştırmak hakkı tanınmadığı gibi, çok ol­duğu zaman da bu kazançtan zorla alınarak başkasına verilmek suretiyle bu servetin azaltılması cihetine gidil­mez.

Fakat bu serveti kazanmanın şekli caiz ve meşru usullerin dışına çıkınca o zaman müslümanlar için, bu servetin sahibine, "Min eyne leke hazâ?: Sen bunları nereden getirdin?" diye sual sormak hakkı tanınmıştır.

İşte bu, servet hususunda tahkik edilecek ilk kanunî haktır. O zaman servet sahibi, elde etmiş bulunduğu ser­vetin meşru yollarını ispat edebilirse, mesele kalmaz. Fakat ispat edemediği takdirde, yine o zaman İslâm hü­kümetine bu mallara el koymak hakkı da tanınmıştır.

Serveti harcamak hususunda mesuliyetler:

Meşru şekilde ve kanunî yollardan ellerine servet ve mal geçirmiş bulunanlar da tamamen unutulmuş ve kendi başlarına bırakılmış değillerdir. Bunların da bazı mesuli­yetleri ve bağlı bulunacakları hususlar vardır. Fert olarak her kim servet sahibi olursa, bu serveti harcamak husu­sunda, camianın bundan zarar görmeyeceği şekilde ha­reket edecektir. Yahut da servetini harcadığı zaman ah­lakına ve dinine halel getirmemelidir. İslâmda şahsî ser­veti kimse fısk ve fücur yolunda sarfedemez. İçki içmenin ve kumar oynamanın kapıları kapatılmıştır. Zina ve fuh­şun ve buna benzer ahlaksızlıkların da önüne set çekil­miştir. Aynı şekilde, hür bir insanı yakalayıp köle yapmak veya hür bir kadını tutupta cariye kılmak, bunları alıp satmak da yasaklanmıştır. Zengin kimselerin, fakir ço­cuklarını satın alarak köle ve cariye haline getirmelerine de müsaade edilemez. Para harcamanın da bir ölçüsü ortaya konmuştur. İsrafın Önüne geçilmiştir. Servet sa­hibi bir kimsenin refahı içinde bol nimetle yaşayıp da komşusunun aç yatmasına iyi nazarla bakılmamıştır. İslâmda servetten de ancak meşru ve maruf (iyi) bir şe­kilde faydalanması caiz sayılmıştır. Bir kimsenin serve­tinden servet doğması da helâl ölçüler üzerindedir. Buna da bir usul ve hudut konmuştur. Şeriatın koyduğu bu usul ve hududu geçmemek lâzımdır.

 

Sosyal hizmetler:

Şimdi İslâmdaki sosyal hizmetler bahsine gelelim. Bu hususta her ferdin serveti muayyen ölçüyü buldu mu zekât ödemesi lâzım gelir. Yine aynı şekilde, ticaret malı üzerine, araziden elde edilen mahsule, hayvan ürünle­rine, hayvanların üreyip çoğalmalarına ve bazı başka şekilde de servet artışına zekât lazım gelir.

Şimdi siz, eğer, dünyada her ne şekilde olursa olsun meş­­ru yoldan servet edinirseniz, bunun da hesabını tu­tarsanız, şer'î kaidelere göre ölçü de (nisâb haddi) ta­mam­lanırsa bu servetinizin de kanun ve kaideye göre zekâtınızı verirseniz, Kur'an-ı Kerimin tayin etmiş olduğu hakları öderseniz, masraflarınızı da yine şeriatın koyduğu kanun ve usul üzerine yaparsanız, o zaman birkaç sene içinde, ihtiyaç içinde bulunan çok kimse de, fakru zaru­retten kurtulup, vaziyetini düzeltmiş olur.

Bundan başka, yine servet bir ferdin elinde toplan­maz. Çünkü İslâmda bir fert vefat edince onun serveti mirasçılar arasında taksim edilir. Her ne şekilde olursa olsun, servetin bir elde toplanıp birikmiş olmasının önüne geçilmiştir.

Zulmün ve haksızlığın ortadan kaldırılması:

Bunlardan başka, İslâmda toprak sahibi ile tarlada çalışan ekici, fabrika ve iş yerlerinde çalışan işçilerle iş verenler arasında cereyan edecek muamele ve anlaş­maların rıza dahilinde olmasına dikkat edilmiştir. Rıza esas olunca da kanun müdahalesine lüzum kalmaz. Fa­kat her nerede bu gibi işlerde zulüm ve haksızlık görü­nürse, o zaman İslâmî hükümetin tamamen müdahale hakkı vardır. İslâmî hükümet kanun vasıtasiyle bu hak­sızlıkların önüne geçer.

Amme hizmetleri için millî mülkiyetin (devlet mülki­yeti) hududu.

İslâm, herhangi bir teknik sahada veya ticarî mev­zuda hü­kümetin muayyen bir ölçü koymasını da haram kılmamıştır. Herhangi bir sanayi veya ticari teşebbüs amme menfaatine uygun olur veya umumî maslahat ge­rektirirse, ferdler de bu işi tekbaşlarma yürütmekten âciz olurlarsa, bu iş hususî te­şebbüsün kudretinin üstünde bir durum arzederse veya hal­kın bu gibi işleri yürütmeleri amme maslahat ve menfaatine uygun bulunmazsa, o zaman hükümet bu gibi işleri düzene koyup intizamlı bir şekilde yürütme yolunu tutar. Yine bu Örnek gibi, her­hangi bir sanayi veya ticarete ait bir iş şubesi hususî te­şebbüsün elinde olduğu zaman umumi mas­lahata aykırı bulunur veya içtimai yaşayışın muhtelif cep­helerine zarar verecek şekle girerse, hükümet bu fertlere kar­şılığını ödeyerek bu müesseselerin idaresini eline alabilir. Mü­na­sip bir şekilde de bu işleri yürütüp gider. Bu gibi tedbirle­rin alınmasına şer'an bir mâni yoktur. Fakat İslâm, bütün ser­­­vet ve gelir kaynaklarının hükümetin elinde bulunma­sına, tek başına bütün sanayi ve ticarî tesislere el koyup kendi te­ke­li altında bulundurmasını kabul etmez. Yahut halkın elinde bu­lunan bütün araziyi devletleştirmesini caiz ve meşru saymaz.

Beytülmalda (devlet hazinesi) tasarruf etme şartları:

Beytülmal hakkında İslâmın kesin hükmü şudur: Bu Beytülmal, Allahın ve bütün müslümanların hakkıdır Beytülmal üzerinde kimsenin, sahip olmak maksadiyle ta sarruf yetkisi yoktur. Müslümanlar diğer işlerde olduğu gibi, beytülmallerini, serbest bir şekilde seçtikleri mümes­sillerine teslim ederler. Bu mümessiller de yine müşavere ile beytülmali, lâzım gelen yerlere sarf ederler. Beytümalden ne alınacak ise ve nereye bir sarfiyat yapı­lacaksa bütün bu tasarruflar şer'î usuller üzerine yapıl­malıdır. Müslümanların da istisnasız hepsinin beytülmal hakkında sual sormak ve hesap istemek hak­kı vardır.

 

Bir sual.

Sözlerimi burada bitirirken, düşünce sahibi bulunan herkese şu suali sormak istiyorum: Eğer sosyal adalet, yalnız ve sadece geçim meselesinde olan eşitlik ve ada­letin ismi ise, o zaman nasıl olur da her hususta adaleti gerçekleştirmiş bulunan islâm, bu adaletin içine sadece geçim adaletini sığdırmamıştır? Böyle bir adalet dairesi­nin içinde mevcut bulunan adaletler, geçim adaleti husu­sunda bizim için niçin yetersiz oluyor? Niçin ve ne se­bepten dolayı bir zaruret sayılarak ve böyle bir zaruretin hatırı için ferdlerin bütün hürriyetleri ortadan kaldırılsın ve halkın meşru yollardan elde ettikleri bütün mal ve mülk­leri ellerinden zorla alınıp bütün bir millet bir diktatör ve diktatör maiyetinin kölesi durumuna düşürülsün?

Nihayet, bizim kendi ülkelerimizde,İslâmî prensiplere ta­mamiyle uyan saf ve temiz bir şer'i hükümet kurarak, Hak Taalânın kanunlarını tamamen icra kılmamıza ne gibi bir mani vardır? Bir gün bu idealimizi gerçekleştirebi­lirsek o zaman yalız sosyo-komünistliğin çarpık ve gayrı - insanî tesirlerinden kurtulmak ve uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda zavallı esir sosyo-komünist - zede memle­ketler de belki bizim yaşayış nizamımızı görüp anlarlar ki, İslâm aydınlığı dışındaki yürüdükleri yollar hep karanlık ve zulmetlidir. İşte ancak o zaman gözlerini açmaları mümkün olabilir ve gerçek aydınlığa kavuşmuş bulunur­lar.



 

BÖLÜM: 15



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Bu kısmın son bahsi de, islâm'da hükümetin örnek usulüdür. Bu hususta Mevlâna Mevdûdî Sâhib, kendileri­nin yazmış bulundukları Tefhim - ül - Kur'an tefsirindeki haşiyelerde kaleme almış oldukları mevzuları tertiplemiş ve biraraya getirmişlerdir. Mevlâna'nın bu Tefsiri hakikat olarak çağımızın islâm edebiyatının şaheserlerinden biri­dir. Biz, bu eserin birinci kısmında, bu tefsirdeki, İslâmî hükümet düşüncesi mevzuunu anlatırken, bu tefsirin bazı haşiyelerinden bahsetmiştik. Şimdi İslâmî hükûmetin çalışma nizamı ve onun düzeni meselesi, ortaya çıkınca, örnek usul olarak bundan yine de bahsetmek lâzım geli­yor.

Burada kısa, fakat toplu ve mükemmel bir şekilde, İslâmî hükümetin örneği meyanında, bu hükümetin içti­maî, siyasî, ekonomik, talim - terbiye ve sosyal düzenini ortaya koyacağız. Bu usullerin her biri de kendi başına müstakil birer usuldür. Bu usuller üzerinde yürünürse, o zaman en mü­kemmel ve en güzel bir camia ortaya çıka­caktır. İşte İslâm'ın da isteği budur. Yani İslâm yeryüzün­deki insanların öyle bir şekilde yaşamalarını istemektedir ki, emniyet ve asayiş kaim kılınmış olsun. Ahirette de, Hak Taalâ'nın huzurunda başlar aşağı olmasın.

Buradaki, âyetlerin tercümeleri ve bunların şerhi Muhterem Mevlâna'nın kendi kalemlerinden çıkmıştır. Hazırlayıcı da mevzuları birbirine bağlamak hususunda bazı cümleler eklemek zorunda kalmıştır. Şimdi bu mev­zudaki bahisler toplu bahislerdir. Elimizdeki şekliyle de ilk defa basılmış oluyor.

(Hazırlayıcı)

 


 

İSLÂMÎ HÜKÜMETİN ÖRNEK USULÜ

 

Hükümetin maksadı.

Kur'an-ı Kerim'e göre, hükümetin maksadı, iyilik, adalet ve ilâhî kanunu hâkim kılmaktır.

A. "Yeryüzüne yerleştirdiğimiz kimselerin kendilerine iktidar verdik. Bunlar, namazı ayakta tutarlar, zekât ve­rirler, iyiliği emrederler ve fenalıktan menederler. İşlerin sonu da Allah'a aittir."

(Hac: 41),

Yani Hak Taalânın yardımına ve O'nun inayetine müstahak bulunan halkın vasıfları şudur: Yeryüzünde kendilerine iktidar ve hükümranlık verilince, şahsi ahlâk­ları itbiariyle fısk ve fücur, gurur ve kibir, kendilerini büyük görmek yerine, namazı ayakta tutarlar, ellerinde bulunan serveti gayrı ahlakî yollarda ve boş işlerde, nefs hava­sında ve işrette sarf etmeyip, zekât öderler. Onların hü­kümeti, iyiliği ortadan kaldırmak için değil, iyiliği teşvik etmek gayesi ile hizmet görür. Fenalıkları teşvik etmek için değil, fenalıklara son vermek için çalışır.

İşte bu kısa tarif ile İslâmda hükümetin maksadı ifade edilmiş olur. Ve bu hükümetin memurları ve buyruk sahiplerinin vasıfları ve hususiyetleri de meydana çıkar. Bir kimse eğer anlamak isterse bu kısa izah ile İslâmda hükümet diye anlatılmak istenilen devlet şeklinin ne ol­duğu ve ne için vücut bulacağını kavramış olur.[275]

Bu ümmetin şeref ve ayrıcalıklı vasfı, bütün insanlık haklarını yerine getirmesidir. İyi ve makbul (maruf) işlere hizmet etmek, halkı bu hedeflere yöneltmek, fert ve ce­miyet olarak hep bu yolda çalışmaktır.

B. "Ve böylece sizi aracı bir Ümmet kıldık (ümmet-i vasat) siz dünya halikının üzerinde gözcü (şahidi) olur­sunuz. Nitekim Resul de sizin üzerinizde (şahid) gözcü­dür."

(El – Bakara: 143).

İşte bu, Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine has olan önderliğin ilânıdır. Burada her iki cihete de "işaret" vardır. Bir tarafta Hak Taalâ-nın önderliği vardır. Buna göre, "Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tebaiyetini kabul edenler doğru yoldadır" denmektedir. Bunlar doğrulukla ilerle­meye yüz tutmuşlardır. İlerleyerek, öyle bir mertebeye ulaşmışlardır ki, aracı ümmet olmak hakkını kazanmış­lardır. İşte bu, kıblenin değişmesiyle alâkalıdır. Dirayet yoksunu kimseler, kıblenin bir mahalden diğer bir mahale değişmesini sadece ve alelade bir yer değişmesi zanne­derler. Halbuki bu iş doğrudan doğruya o zamanki dünya ahvalinin değişmesi demektir. Hak Taalâ o zamana ka­dar, dünya önderliğini İsrail oğullarına vermişti. Bu âyet-i kerime ile takdiri ilâhî, bu önderliği ortadan kaldırarak, Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellemin üm­metini dünya milletlerine önder olarak tayin buyurmuştur. İsrail oğullarını da böyle bir makamdan azletmiştir. İşte bu hususun belirtilmesi için de kıblenin değişitirilmesi emredilmiştir. Yoksa kıblenin Beytülmukaddesten Kabeye değiştiril­mesinin başka bir sebebi yoktur.

"Ümmet-i vasat" mefhumunun manası çok kapsam­lıdır. Bu kelimenin tercümesini başka kelimelerle yapmak mümkün değildir.

Bundan maksat, ümmetin öyle yüksek ve öyle üstün bir makamı olmasıdır ki, adalet ve insaf ancak bu ümme­tin vasıtasiyle kaim kılınmış olur. Dünya milletleri ara­sında başkanlık bu ümmete verilmiş bulunuyor. Bu üm­met doğruluk ve hakikat üzerinde yürür; eğrilik ve hak­sızlıkla alâkası bulunmaz.

Sonra buyruluyor ki, sizi "ümmeti vasat" kıldığımızın sebebi de şudur:

"Siz, halkın üzerine gözcü olursunuz. Nitekim Resul de sizin üzerinizde gözcüdür."

İnsanlar ahirette hesap vermeye başladıkları zaman Resul de bizim mesul mümessilimiz olarak bize şehadet verip diyecektir ki, bu ümmete, benim öğrettiğim doğru düşünce, sahih amel ve adalet nizamı üzere yürümüşler ve kendilerine öğretmiş bulunduğum düsturları noksansız olarak, bir şey değiştirmeden ve üzerine birşey ekleme­den diğer halka da ulaştırmış ve öğretmişlerdir. Amelî olarak da bu işleri doğru tatbik etmişlerdir. Bundan sonra Resulün yerine geçme vasfı ile, siz de umum insanlara şahidlik edip dersiniz ki, Resul bize neyi nasıl öğretti ise, biz de aynen bunu bu insanlara ulaştırdık. Resul bize neyi nasıl gösterdiyse, biz de bunlara aynı şekilde nok­sansız ve eksiksiz gösterdik. Ve bu hususta hiç bir kusur işlemedik.

Bu şekilde bu dünyada bir kimse yahut da bir zümre Allah tarafından şahid olmak mansıbına yükselmiş, olursa, hakikatte bu kimse veya bu zümre, halka imamlık ve önderlik makamına da yükselmiştir. Buna göre nerede fazilet ve üstünlük varsa, orada mesuliyet derecesi de o kadar fazla ve büyüktür. Buradan şu mana da anlaşılır ki, nasıl Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu ümmete, Allah korkusu, doğru yaşamak, adalet, halt taraftarlığı için canlı şahid ise, bu şekilde O'nun ümmeti de bütün dünya için canlı şahiddir. Nitekim Resulün söz ve fiilleri bu ümmet için örnek teşkil ediyorsa, O'nun ümmetinin de söz ve fiilleri dünyanın diğer halkı için örnek olacaktırs.

Aynı âyetten bir de şu mana anlaşılır:

Nasıl ki Hak Tealâ, bir ümmet olarak, doğru yolda yürü­meniz için, hidayet yolunu göstermek maksadiyle Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi göndermiş ve O' da sizi doğru yola götürmekten mesul ise — hatta o ka­dar mesul ki, zerre kadar bu hususta kusur etmiş olsaydı hemen Hak Taalâ kendisini tenkit ederdi — aynı şekilde O'nun ümmeti olan siz de dünyanın diğer halkını doğru yola götürmek ve hidayet yolu göstermek için, bir ümmet kılınmışsınız ki, vazifenizi yapmadığınız zaman siz de tenkit edileceksiniz.

Şimdi eğer biz, Allah Taalânın adaleti karşısında doğru şehadet edip de; Senin Resulün vasıtasiyle bize ulaşmış bulunan hidayetlerini biz de senin diğer kullarına ulaştırmakta kusur etmedik, diye bildiremezsek, o zaman biz de ağır bir durumda mesul oluruz. Bize verilmiş bulu­nan İmamlık ve önderlik iftiharı da ortadan kalkıp gider.

Bizim imametimiz ve bizim önderliğimiz devrinde, hakiki kusurlarımız, fikir ve ameldeki sapıklıklarımız yü­zünden, dünyada bu kadar fitne ve fesat ortaya çıkmıştır. Bunların hepsi için, Şer Önderleri veya Şeytanlar, ins ve cin de bir arada tenkit edileceklerdir. Bize de şu sual so­rulacaktır: Dünyada o kadar masiyetler, zulümler ve sa­pıklıklar icra edilmişti. Bunlar icra edilirken sizler nerede idiniz?[276]

C. "Siz halk için ortaya çıkarılmış en iyi ümmetsiniz ki, doğru yola emreder, eğri yoldan men eder ve Allah'a da iman edersiniz."

(Âli İmran: 110).

Bu mefhum Sûre-i Bakara'nın 70. nci rükuunda da beyan edilmiştir. Nebiyyi Arabî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tabilerine bildirilmiştir ki, siz, dünyanın imamlığı, önderliği ve rehberliği mansıbına yükselmiş bulunuyor­sunuz. Benî israil, ehliyetsizliklerden ve beceriksizlikleri yüzünden bu mansıptan azledildiler. Onların yerine siz geçirildiniz. Bunun için, şimdi siz ahlak ve amel bakımın­dan dünyanın en iyi insan camiasısınız. Siz de öyle va­sıflar olmalıdır ki, bu vasıflar adil imamette zarurîdir. Yani iyiliği kaim kılmak, fenalığı ortadan kaldırmak, Allah (Vahdehü La Şerike Leh) ın cazibesine kapılmak, hem itikadla hem de amel ile kendinizi Rabbe teslim etmek, sizin şiarınız olmalıdır. Buna göre şimdi size tevdi edilmiş bulunan vazifeden siz mesulsünüz. Bunu bilmeniz lâzım­dır. Yanlış yolu bırakıp doğru yoldan yürümeniz icabeder.[277]

D. "Beni İsrailden, kâfur yolu tutmuş olanlar, Davud­'­un ve İsa ibn-i Meryem'in lisanı ile lanet edildiler, bu, onların taşkınlık yaptıkları ve aşırı gittikleri içindir. Onlar eğriliklerden men etmez ve eğri işi ilerletirlerdi. Ne kadar da kötü işler işlerlerdi."

(Maide: 78 - 79).

Her kavim arasında taşkınlık ilk önce birkaç kişi ta­rafından başlar. Kavmin içtimaî vicdanı canlı ise, o za­man kamuoyu bu taşkınlığa karşı koyar ve taşkınlık orta­dan kalkar. Fakat kavmin efradı bu gibi işlerde müsa­maha gösterirler, yanlış yol tutan güruhu ayıplayacakları ve onları doğru yola getireceklerine bu sapık azınlığı beğenirlerse, o zaman cemiyet de bu yanlışlıklara ve bu eğri yol tutanlara kapılmış olur. Gitgide fenalık yayılarak bütün ferdleri sarar. Ve bütün bir milleti berbat eder. işte Beni İsrailin içtimaî durumunun da bozulmasına sebep olan hastalık budur.[278]

E. "Ve O'nun yolunda çalışınız; olur ki, siz felah bulur­su­nuz."

(Maide: 35)

Âyet-i kerimenin metninde "cahidû: çalışınız" keli­mesi kullanılmıştır. Bu mefhum alelade çalışmak değil; burada karşılıklı çalışma mefhumu vardır. Çünkü kelime "Mücahede: karşılıklı çalışma" şeklinde kullanılmıştır. Aynı zamanda kelimenin kökü "cehd" den geldiğine göre, çaba ve gayretle çalışmak kastedilmiştir. Sade ça­lışma değil, çaba ile demektir. Esas sahih mefhum şu manayı aksettirir: Hak Taalânın emrettiği yolu kapatmak isteyen herhangi bir kuvvet ve illet ortadan kaldırılmalıdır. Bu yolu açmak ve Allahın rızasını kazanmak için müslümanların işbirliği yapması ve birbirlerine dayanarak çalışması gerekir. Gerek kendi nefsinizi yahut da diğer müslümanları Allahtan başkasına kul yapmak isteyenle­rin karşısına dikilerek ve onların bütün bu uygunsuz işle­rinin önüne geçerek doğruluğu ortaya koymak için, daya­nışmak, yardımlaşmak ve el birliği ile çalışmak şarttır. Ancak böyle bir çalışma sizin gerçek manadaki kurtulu­şunuzun ve muvaffakiyetinizin ve Hak Taalâya yakın olabilmenizin anahtarıdır.

Bu âyet-i kerime, her mümin kulu, doğru olmayan işlerle savaşmaya, Allah yolunda çalışmaya, ne şekilde olursa olsun, hangi vasıta bulunursa bulunsun mücadele etmeye davet eder ve yol gösterir. Bir taraftan mel'un şeytan, ve mel'un şeytanın şeytanî olan ordusu, diğer taraftan da insanın kendi nefsinin içinde bulunan nefsi arzuları bütün bunların yanında da Hak Taalâdan yüz çevirmiş yığın yığın insanlar, — ki, bunlar arasında her çeşit, içtimai, medenî ve geçim peşine takılıp Hak Taalâ-yı unutanlar da vardır. — başka bir taraftan, yanlış din, yanlış mezhep ve akideler ile medenî ve siyasî nizam kurup Allahu Taalâya karşı ayaklanma yolu tutmuş olan­lar ve Hakkın kulu olmak yerine batılın kulu olmaya in­sanları mecbur edenler. Bütün bu çeşitli düşmanlara karşı müslüman olanlar çarpışacak ve savaşacaktır. Kar­şıda bulunan ve savaşılması icabedenlerin hepsinin de silâhları ayrı ayrı olmakla beraber, bir tek gayeleri vardır ve bu gayede müşterektirler. Onların gayesi insanı Al­lah'tan başka birisine itaat ettirmek ve Allah kulluğundan çıkarıp kula kul yapmaktır. Bunun hilafına insanın ilerle­mesi, Hakka yakınlığı ve bu mertebeye yükselebilmesi, şu temel kaideye bağlıdır: Tamamen Allaha itaat etmek, batınından zahirine kadar halis bir niyetle Allahın emret­tiği yol üzerinde bulunan maniaları ortadan kaldırmak için savaşa girişmek, her zaman ve her durumda bu mania­ları temizleyip yolun açılması İçin çalışmak ve bu şekilde bu yolda yürüme imkânını bulabilmektir.[279]

 

İSLÂMI HÜKÜMETİN DURUMU

 

İslâmî hükümetin hususî bir durumu vardır. Bu hü­kümet davet edici bir özelliğe sahiptir. Kendi salâhiyeti hududları dahilinde ve idare ettiği ülkelerin dairesi içinde "Din" i kaim kılmak için çalışır. Bütün dünya milletlerine karşı İslâmın gerçeklerini açıklamak yolunu tutar. Ve dünyanın diğer bütün milletlerini de İslâm yoluna davet eder. Bu hükümetin ayrı hususiyetlerinden biri de tebliğci (misyoner), ve öğretici (muallim) oluşudur. Bu hükümet, bütün icraatını muhabbet, kardeşlik, müşavere, acıma, merhamet ve dert ortaklığı esaslarını gözönünde tutarak yürütür. İşte İslâmî hükümetin esas hususiyet ve vasıfları bunlardır.

A. "Eğer Allah isteseydi, herhalde onlar da Allaha ortak koşmazlardı. Biz de seni onlara koruyucu dikmez­dik. Sen de onlara gözcülük etmezdin. Ve Allah'tan baş­kasını çağıranlara sövmeyiniz. Çünkü onlar da bilmedik­leri için düşmanlıklarından Allah'a söverler."

(En'am: 107 - 108).

Mesele şudur: O, sizi davetçi ve tebliğci (misyoner) kılmıştır. Sizi belediye başkanı, komiser, polis müdürü tayin etmemiştir. Sizin vazifeniz, halkı aydınlatmak, Hakkı belirtip, halka Hakkı gözetmeği Öğretmek, halka doğru yolu göstermek için çalışmaktır. Şayet bir kimse, hakkı kabul ederse ne âlâ, aksi takdirde kabul etmeyebilir de. Siz, halka zorla hakkı kabul ettirmeye vazifelendirilmiş bulunmuyorsunuz ki, halka hakkı zorla kabul ettiresiniz. Zira onların bu inkârları size bir mesuliyet yüklemiş ol­maz. Size denmemiştir ki, nübüvvet dairesi cahilinde, bâtıl peşinde koşan hiçbir kimse kalmayacaktır. Böyle kimseleri bırakmıyacaksınız. Yine size denmemiştir ki, illa Allah yolunda çalışmayanları yok edeceksiniz. Onlara zorla hakkı öğreteceksiniz. Acaba bir ilahi işaretle bütün insanlar Hak yolunu tutmazlar mıydı, Fakat maksat bu değildir. Maksat şudur ki, insanlar Hak ile batıl arasını ayırt etmekte serbest olsunlar. Sonra Hakkın aydınlığını göz­önü­ne alarak batılın karanlığına bakıp bunların han­gisinin iyi olduğunu seçsinler. Bu bakımdan sizin de esas çalışma şekliniz, bu aydınlığın size göstermiş buluduğu yolda da yürümeniz olmalıdır. Karanlıkta yolunuzu şaşı­rıp sapıtmamalısınız. Başkalarına da bu yolu gösterip, onları da karanlıktan kurtarmalısınız. Bu daveti kabul eden halkı da kendi başına bırakmamalı ve birlikte ça­lışmalısınız. İsterse bunlar ehli dünya gözünde hakir gö­rünen kimseler olsun. Bu daveti kabul ettikleri takdirde sizin gibi olurlar ve sizin yolunuzdan yürürler. Aksi halde bu daveti kabul etmeyenlere de gücenmek yoktur. On­larla yumuşaklıkla geçinme yolunu tutacaksınız. Olabilir ki, gittikleri yolun kötülüğünü anlarlar da doğru yola gi­derler. Fakat kendi yolları üzerinde gitmekte ısrarlı olur­larsa, o zaman da onları kendi hallerine bırakırsınız.[280]

B. "Allahın rahmet ve keremi itedir ki, sen onlara yu­muşak davranırsın. Yoksa, seıı kaba ve katı yürekli ol­saydın, herhalde onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şimdi onları bağışla ve kendileri için de mağfiret dile. İş hakkında kendileriyle müşaverede bulun. Karar verir sen Allaha tevekkül et. Elbette ki, Allah tevekkül edenleri se­ver."

(Âl-i İmran: 159).

 

C. "Ehl-i kitab ile ancak güzellikle tartışınız. Ancak onlar arasından zulmeden zâlimler hariç."

(Ankebût: 46).

Yani tartışırken edilirken makul delillere istinat edil­melidir. Terbiyeli bir şekilde ve en uygun kelimelerle ko­nuşma devam etmelidir. Şiddet gösterilmez ve iğnele­meye kalkışılmaz. Yumuşaklık gösterilerek karşı tarafın düşüncesini düzeltmek mümkün olur. Tebliğci ve davetçi (misyoner) in vazifesi öyle bir şekilde söz söylemektir ki, muhatabının gönül kapılarını açabilsin. Hak sözler. ora­dan içeri girebilmelidir. Doğru yol en canlı şekilde göste­rilmelidir. Davetçi "pehlivan" değildir ki, güreşerek ve dövüşerek rakibini alt etmek yoluna gitsin. Belki o bir hekim gibi, bir doktor ve tabib gibi, hastanın mizacını yoklayarak nabzına göre şerbet vermesi gerekir. Her zaman da şunu düşünmek icabeder: Acaba verilen ilâçlar da bir yanlışlık var mıdır, yoksa yok mudur, İlâçların yan­lış olmamasına dikkat edilecektir. Çünkü yanlış ilâç has­talığı tedavi edeceğine bilakis hastalığı arttırır. Şu mese­leyi de gözönünde bulundurmak lâzımdır: Hastaya öyle ilâç verilmelidir ki, hasta fazla sıkıntı çekmeden hastalık­tan bir an evvel kurtulsun, iyileşsin. Bu hidayet, ehli kitab ile tartışırken gözönüne alınmalıdır. Fakat illâ ehl-i kitapla böyle olacak da diğerleri ile olmayacak değildir. Bu usul, din tebliği için Kur'an-ı Kerimin koymuş olduğu umumî bir kaidedir. Kur'an-ı Kerim muhtelif yerlerde bu hususu tek­rar tekrar bildirmiştir:

"Rabbının yoluna, hikmetle, güzel öğütle davet et ve kendileriyle en güzel şekilde tartış."

(Nahl: 125).

"İyilikle fenalık aynı değillerdir. Muhaliflerin hücu­muna karşı) müdafaada, öyle bir usul tutmalısın ki, en iyisi olsun. Sen göreceksin ki, seninle aranızda düşman­lık bulunan kimse bile bu şekilde sıkı bir dost olup gider."

(Secde: 34).

"Siz fenalığı iyilikle karşılayın. Bâz onların ne gibi va­sıflar (ona muhalefet için) uydurduklarını biliyoruz."

(Müminim: 96).

"Afv ile işe giriş, iyiliğe emr et, cahillerden yüz çevir. (kendi hallerine bırak).

Eğer şeytan vesvese düşüncesini sana iletmek is­terse, o zaman Allah'a sığın."

(A'raf: 199 - 200)

Yani zulm yolu tutmuş bulunanlara karşı, onların zu­lümlerinin çeşidine göre muhtelif tavır ve hareketlerde bulunulacaktır. Asıl mesele yine her zaman, her kavimle, her milletle yumuşaklık ve tatlılıkla geçinilecektir. Dün­yada Hak yolu davetçisinin izzet ve şerefi, birine karşı yumuşak davranmakla ortadan kalkmaz ve zillet olmaz.

İslâm kendi tabileri, izzet ve şerefin bulunmasını za­rurî saymıştır. Fakat tatlı söz söylemek, acizlik ve miskin­lik değildir. Ancak herhangi bir zâlim, izzet ve şerefle oynamaya kalkarsa o zaman onu kendi haline bırakırlar. Yumuşatmanın çaresini ararlar.[281]

 

D. "İşte Firavun yeryüzünde dik kafalılık etti. Ve yer­yüzü halkını bölük bölük ayırdı."

(Kasas: 4)

Yani onun hükümetinin usulü şu değildi ki, devletinin hudutları içinde yaşayan halk hukuk bakımından eşit olup, birbirleriyle aynı olsunlar. Belki onun medeniyet ve siyasetinin gereği şu idi ki, ülkesinin sakinleri gurup gu­rup, bölük bölük ayrılsınlar. Bir kısmına imtiyazlar tanın­sın, üstün haklar verilsin; diğerlerine aynı hak ve imti­yazlar verilmesin! Bir kısmı hüküm sürsün, diğerleri ise mahkûm durumda bulunsunlar.

Şimdi şüphe yoktur ki, İslâmda da Müslüman ve zimmî ara­sında fark gözetilir. Hukuk ve salâhiyetler ba­kımından bu iki camia aynı değillerdir. Fakat burada fark meselesi başka bir şeydir. Firavunî fark meselesi, bam­başka bir şeydir. Buradaki fark, Firavnî farkın tamamen aksine, tamamen onun zıddına, soy-sop, renk, lisan ve sınıf imtiyazları üzerine değildir. Bir usul ve meslek (meşreb) farkı meselesidir. İslâmî hü­kümet nizamında zimmîlerle müslümanlar arasında kanun bakımından hiçbir fark yoktur. Kanun karşısında bunlar eşittirler. Fark ancak siyasî bir farktır. Bu farkın menşei de şundan başka bir şey değildir. Bir hukuk usulü hükümetinde, hü­kümetin idaresini elde tutmak, bu usule inanmış olan kimselerden oluşmuş bulunan cemaatin hakkıdır. Her kim bu cemaate girerse ve bu usulü kabul ederse, o da bu hükümeti yürütmeye hak kazanmış olur. Yoksa her­hangi bir kim­se bu usulü kabul etmediği takdirde, o za­man bu cemaatin dışında kalır ve hükümeti yürütmeye iştirak edemez. Şimdi bu tefrik ile Firavunî şekildeki tefri­kin arasında benzerlik acaba nerededir? Orada bir zümre hâkim, diğer bir zümre de mahkûm durumdadır. Mahkûm zümre ise, siyasî ve kanu­nî haklardan hatta insanî hak­lardan bile mahrum vaziyette bulunuyor. Hiçbir şey onla­rın haklarını tekeffül garanti etmiyor. Bütün gelir, men­faat, hep hükümran bulunan hâkim züm­renindir, bu züm­reye hastır. Hak hukuk denilen şey de yine bu hâkim zümreye aittir. Diğerlerine bir şey verilmez. Verilirse de ancak hâkim zümre tarafından merhameten verilir.

 

E. "Ey halk, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da onun eşini halk eden ve ikisinden de bir hayli erkekler ve kadınlar üretip her tarafa dağıtmış bulunan Rabbiniz den çekininiz."

(Nisa: 1)

Yukarıdaki bahislerde, insanların eşit haklarından bahsetmiştik. Bilhassa aile ve hanedan nizamın iyiliği ve sağlamlığı için zarurî olan kanunların konulmuş olduğunu işaret edelim. Bu mukaddimede bir taraftan Allah kor­kusu, O'nun rızasının hilafına bir harekette bulunmaktan kaçınmak, diğer taraftan da şu meseleyi gözönünde bu­lundurmak lâzımdır: İnsanların aslı birdir. Ve bunlar bir­birlerinin kanlarından, etlerinden, kemiklerinde ve derile­rinden ortaya çıkmışlardır.

"Sizi bir tek nefisten yarattık" demek, insanların asıl hilkatlerinin bir tek fertten olduğunu bildirir. Başka yerde Kur'an-ı Kerim bu meseleyi kendisi açıklamaktadır:

"Yeryüzünde bulunan ilk insan Adem'di. Dünyadaki insanların nesli ondan gelmiştir." Diye bilgi verilmiştir.

"Bu tek nefisten de onun eşini halkettik." Bu husu­sun tafsilatı hakkında bilgimiz yoktur. Bu tek nefisten onun eşinin nasıl yaratıldığı mevzuunda malumat sahibi değiliz ve olamayız da. Tefsir Ehlinin beyanı bu kadardır. Bible (Kitab-i Ahdi Atik) de böyle beyan eder. İlk önce Adem Aleyhisselâm, sonra da Havva yaratılmıştır. Fakat Allah'ın Kitabı bu hususta bir şey söylemez ve bir şey açıklamaz. Hadis-i Şeriflerde bu mevzu hakkında bazı açıklamalar vardır. Bunlar da halkın anlayacağı vaziyette değildir. Bu bakımdan bu mesele üzerinde fazla durup Havva nasıl yaratıldı diye vaktimizi boşuna zayi etmeye­lim. (!) Ancak şunu bilmeliyiz ki, insanların hepsinin aslı birdir.

 

D. "Din hususunda isteksizlik (zorlama) yoktur." (Ba­kara: 256).[282]

Burada dinden maksat Allahu Taalâya mahsus bulu­nan akide demektir. Yukardaki cümle Ayetelkürsîde be­yan buyurulmuştur. Bütün yaşayış nizamı bu fikre istinat eder. Ayet-i kerimenin mefhumunun manası şudur ki, "İslâm" öyle bir itikat, ameli ve ahlâki nizamdır ki, zorla kimseye bir şey kabul ettirmek istemez. Bu beşerî bir fikir değildir ki, baskı yapılarak, zor kullanılarak, birisine kabul ettirilsin.[283]

Yukardaki âyetler ve onların açıklaması İslâmî hü­kümetin hususî durumunu ve mizacını aydınlatır. İslâm kendine has olarak yegâne hükümet sistemi ve yegâne hükûmet rejimidir ki etkin kuvvetle birlikte yine aynı za­manda dert ortaklığı, merhamet, şefkat, dostluk ve sev­giyi de bir arada bulundurmaktadır.

İşte bu, öyle bir hükümet sistemidir ki, insanlık için tam bir rahmet olarak gelmiştir. Buna göre bu devletin esası ve hareket tarzı müşavere üzerine konmuştur.

 

MÜŞAVERE

 

Rabbani işaret şöyledir:

"Onların işleri aralarında müşavere iledir."

(Şûra: 38).

İman ehlinin vasıflarından biri de Sûre-i Âl-i İmran'da 159 uncu âyet-i kerime'de bahsedilen vasıftır. Yukarıdaki âyet ve Sûre-i Âli İmran'ın diğer âyetine göre, İslâmî ya­şayış tarzının esas rüknünü müşavere usulü teşkil eder. Müşavere olmaksızın, içtimaî işleri yürütmeye kalkmak, sadece cahiliye usulü ile iş görmek değil, aynı zamanda Hak Taalânın emretmiş olduğu usule de açık bir şekilde muhalefet etmek demektir. Bu bakımdan, İslâmda müşa­verenin ne kadar mühim bir hususiyeti olduğu meydan­dadır. Bu hususa son derece ehemmiyet verilmiştir. Bu mesele üzerinde düşündüğümüz takdirde, karşımıza üç açık mesele ile karşılaştığımızı görürüz:

1. Herhangi bir meselede iki veya ikiden fazla kim­senin fikri ve düşüncesi bir tek kimsenin fikrinden ve bir tek kimsenin düşüncesinden elbette ki, daha isabetli ve daha da kuvvetlidir. Müşterek işlerde, indî hüküm vermek ve tek başına iş görmeye kalkmak doğru değildir. Böyle bir yol tutmaya kimsenin hakkı yoktur. İnsafın gereği de budur. Bir çok kimseyi ilgilendiren hususlarda birçok kim­selerin de fikirlerini almak lâzımdır. Bu kimselerin sayıları pek çok ve bunlar bir hayli kalabalık olurlarsa, o zaman onların itimat ettikleri mümessilleri ile müzakere edilir ve onlarla müşaverede bulunulur. Fikirlerine ve görüşlerine baş vurulur.

2.      Cemiyete ait müşterek meseleleri bir şahıs kendi keyfî ve indî mütalâasiyle yürütmeye kalkışırsa, böyle bir icra­at sahibi mutlaka şahsî kininin pençesine düşer. Baş­kalarının haklarını çiğnemeye de kalkar. Yahut öyle bir hal alırki bu kimse kendisini büyük görür de başkalarını hakir telakki eder. İslâm ahlâkı bu iki sıfatı da kötü görür. Bir mümin böyle çirkin sıfatlarla vasıflandırılmış olamaz. Mümin kimse ne kindar olur, ne de başkalarının hakkına tecavüz etmeye kalkar. Ne de böyle yapmakla kendisine fayda temin etmek yolunu tutar. Kibirli ve kendini beğenmiş de olamaz. Ben her şeyi biliyorum, herkesten de akıllıyım, diyemez.

3.      Başkalarının işlerini ve muamelelerini yürütmek ve onların meselelerini halletmek durumunda olmak bü­yük bir mesuliyeti gerektirir. Bir kimse Allah'tan korkar ve Allah huzurunda mesul olacağını bilirse, böyle bir ağır yükü tek başına yüklenip, bu yükü tek başına taşımaya kalkmaz. Bu ağır yükün altına girmeye cesaret etmez Hiçbir mesuliyet hissi taşımadan mevki ihtirasına kapı­lanlar, Allah'tan korkmayan ve kıyamet gününün hesa­bından da çekinmeyen kimselerdir. Allah'tan korkup, ahiret gününün hesabından çekinen ve bu hesabı düşü­nen kimseler, elbette ki, müşterek muamelelerin, müşte­reken yürütülmesi için çalışırlar. Bu meselelerle il
gilenenlerin hepsi, yahut da onların güvenilir mümessilleri ve vekilleri ile müşavere ederler ve onların iştiraki ile iş­leri yürütürler. Çünkü, ancak bu şekilde müşavere ile gerçek hal yolunu bulmak mümkün olur. Ve insaf da gö­zetilmiş bulunur. Eğer bu hususta bilmeyerek birisi hatalı bir yol tutmuş ise, diğerleri onun bu hatalı yolunun önüne geçer ve düzeltip doğru yola getirir. Hatalı yol tutulmuş olursa bunun da mesuliyeti bir tek şahsın üzerinde kal­maz. Mesuliyet taksim edilir.

Bu üç hususun üzerinde bir kimse düşünürse, o za­man şunu da anlayacaktır ki, İslâmın insanlara öğrettiği ahlâkî talimin esasında müşavere gerekir. Bu yoldan ayrılmaya İslâm, katiyen müsaade etmez.

İslâmî yaşayışın içtimaî mevzularına ait en küçük meseleden, en büyük meseleye kadar istisnasız olarak hepsinde müşavere lâzımdır. Bu usulden bir zerre kadar sapmak en büyük cürüm ve ahlaksızlıktır. İslâm da bu ahlaksızlığa asla müsaade etmez. Ev işlerinden tutun da erkek ve kadının bir­birleriyle olan davranışları ve çoluk - çocuk terbiyesinde de müşavere lâzımdır. Aile ve akra­balık münasebetlerinde de aynı usule başvurulur. Aklı başında olan aile mensuplarının fertleriyle de müşavere edilir. Bir aşiret, bir kabile veya kardeşlik ve yahut da köy halkı müşterek meselelerini bu usulle hal yoluna giderler. Fakat halk çok olunca ve bunların hepsinin müşavereye iştirak etmelerine imkân bulunmayınca, o zaman bunların itimada şayan ve güvendikleri müsessilleri ve vekilleri toplanıp bir meclis teşkil ederler ve bu meclis ile içtimai işler müşavere edilir. Müşaverenin neticesinde ya itifakla yahut da çoğunlukla oy verilir. Bütün bir milletin işlerini yürütmek için elbette ki, bu milleti teşkil eden fertlerin fikirlerini almak icabeder. Onun için, bunlar da ancak itimat ettikleri kimseleri kendilerine mimessil veya vekil tayin etmelidirler. İman sahibi bulunan bir kimse cebir ve şiddet kullanarak veya başka usullere başvurarak fikrini diğer kimselere kabul ettirmek yolunu tutmaz. Milletin üzerine musallat olup da dediğim dediktir diye baskı yapmak ve dolambaçlı yollardan halkın rızasını mecbur bırakarak elde etmek de aslında aldatıcılık ve hilekârlık­tan başka bir şey değildir. Müşavere hususunda, müşa­vere edilecek olan kimselerin de serbest olmaları lâzım­dır. Serbestçe, — kimseden korkmadan, kimseden çe­kinmeden, taraf gözetmeden, taraftarlık etmeden ve tesir altında kalmadan — fikir beyan edebilmelidirler. Bu şart­lar tahakkuk etmeden ve işin içinde çeşitli şekiller, hileler ve aldatmalar bulunursa o zaman "Onların işleri arala­rında müşavere iledir." Âyet-i Kerimesinin medlulüne aykırı hareket edilmiş olur.

"Onların işleri aralarında müşavere iledir."

Kaidesinin fıtratı ve çeşidi bakımından şu beş me­seleyi gözönünde bulundurmak gerekir.

1.  İçtimaî muamelelerde, halkın hak ve hukukuna ait hususlarda halkın tamamen serbest bir şekilde oy ver­meleri ve fikir beyan etmeleri lâzımdır. Aynı zamanda, bu muamelelerin ve bu meselelerin ne şekilde ve ne için yürütüldüğü hakkında tam manasiyle haberdar olmaları icabeder. Yine onların, kendilerini alâkadar eden mese­lelerde ve muamelelerde herhangi bir hatâ ve yanlışlık gördükleri takdirde yahut da herhangi bir kusur ve ihmal bulurlarsa içtihat edebilip, ıslah etmek yolunu gösterebil­mek ve bu işleri yürütenleri ikaz etmek hakları olmalıdır.

Halkın ağzını ve dilini bağlayarak onlara hiçbir şeyi haber vermeyerek, halkın içtimaî meselelerini ve mua­melelerini devam ettirmek imansızlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir hal.

"Onların işleri aralarında müşavere iledir." Âyet-i ke­rimesinin emrine ihanet oluşturur.

2. içtimaî işleri ve meselelerin yürütülmesinin mesuli­ye­ti öyle bir kimsenin üzerinde olmalıdır ki, halk kendi rızalariyle bu işleri o kimse veya o kimselere ema­net etmelidir. Emanet etmek işi tam rıza ve tam istekle — korkmaksızın, bir şey beklemeksizin ve serbestçe — olmalıdır. İşin içinde korkutmak, tamahlandırmak, para verilerek yahut da her ne şekilde olursa olsun bir menfaat vaad edilerek bir kimse iş basma gelir de işleri idare et­meye kalkışırsa, hakikatta bu şekil rıza demek değildir. Bir milletin işlerinin yürümesi şu demek değildir ki, birisi çıkıp mümkün olan her çareye baş vurup, kendisini iş başına geçirsin. O, ancak halkın tam bir gönül rızasiyle iş başına geçerse o zaman meşru ve kanunî olur.

3.      İşin başında bulunan idareci için, halk tarafından seçilen veya tayin edilen müşavereci kimseler de yine halkın güvendiği ve itimat ettiği kimseler olmalıdır. Şurası da muhakkaktır ki, bu işde yine de hille, dalavere, tehdit ve temahlandırma, vaad etme, para ile halkınvicdanını satın alma ve buna benzer şeylerin yeri yoktur. Bu şe­kilde bu makama çıkacak olanların da makamları gayrı meşru olur.

4.      Müşavere edilecek olanlar da yine kendi dinle­rini, vic­danlarını ve bilgilerini gözönünde tutarak rey ver­meli ve fikir beyan etmelidirler. Tam bir serbestlik daire­sinde düşüncelerini ortaya koymalıdırlar. Orada şu işin de yeri yoktur ki, birisine taraftarlık edip, yahut da birisin­den korkup veya daha başka bir şekilde vicdan ve din duygusu serbestisinin dışında verilmiş olan rey ve beyan edilmiş bulunan fikirler de gayrı meşru olur. Böyle hıya­netler ve gaddarlıklar yine "Onların işleri aralarında mü­şavere iledir." âyet-i kerimesinin anlamına aykırı demek­tir.

5.      Müşavereciler yani Şûra Ehli, ya icmâ ile (itti­fakla) yahut da cumhur ile (çoğunlukla) oy vermelidirler. Bu da nasıl kabul edilebilir ki, bir kimse bütün bir zümre­nin görüşlerini dinledikten sonra, "Ben Bilirim" demekte haklı olup istediğini yapabilsin. O zaman müşaverenin manası kalmaz. Hak Taalâ âyet-i kerimede şöyle ferman buyurmamıştır:

"Onların muamelelerinde kendileriyle müşavere et."

Hak Taalâ şöyle buyurmuştur:

"Onların işleri aralarında müşavere ile olur."

Yani onlar işlerini müşavere ile yürütürler. Başka türlü yürütmeye kalkmazlar. Bu hidayet sadece müşa­vere edilmesi için değildir. Belki müşavere edildikten sonra bu müşaverenin neticesi üzerinde işlerin yürütül­mesi içindir. Müşavere edilerek, icma veya çoğunluğun görüşüne uyulacak ve işler bu şekilde yürütülecektir.

İslâmda Şûra usulünün izahından sonra şu esas mesele de gözönünde bulundurulmalıdır ki, bu Şûrâ'ya iştirak edenler, müslümanların işlerinde ve meselelerinin yürütülmesinde kendileri de tam bir serbestliğe sahip değillerdir, istediklerini yapamazlar. Onlar ancak dinin tâyin etmiş bulunduğu hudut dahilinde Allah Taalânın şeriatının dairesinde bu işleri devam ettirebilirler. Şu esasıda gözönünde bulundurmaları icabeder ki;

"Aranızda bir ihtilâf vuku bulursa bunu da Allaha ve O'nun Resulüne havale edeceksiniz."

Bu küllî kaide gözönüne alınarak müslümanlar şerî şekilde, ancak o işlerde müşavere edip, ancak o işlerini yürütebilirler ki, bu işler hakkında açık bir Nass yoktur. Ve yahut da meseleler ve işler öyle bir şekilde olur ki, açık nassı bu işler üzerinde açıkça tatbik etmek mümkün olamaz. Yoksa Allah Taalânın açıkça hüküm verdiği ve Resulün de Sünnetiyle bildirdiği hususlarda, açık hü­kümleri bir tarafa bırakarak müşavere edip kendi indimiz­den hüküm çıkarmaya da hakkımız yoktur. İstediğimiz gibi serbestçe hüküm veremeyiz.[284]

 

ADALET VE İHSAN (İYiLiK ETME)

 

"Allah, adalete ve ihsana ve yakınları gözetmeye (sılayı rahm) için emir verir. Kötülük, hayasızlık (fuhuş) ve aşırı gitmekten meneder."

(Nahl: 90).

Bu muazzez âyet-i kerimede üç hususta emir veril­miştir. İnsanların içtimaî ve muaşerete ait yaşayışın doğ­ruluğu bunlara bağlıdır.

 

1. Adalet:

Adalet mefhumu iki müstakil hakikatten oluşur. Biri halkın birbirleri arasında hak ve hukukun münasip bir şekilde düzenlenmesi ve bu düzen üzerine kaim kılınma­sıdır. İkincisi de bu hak ve hukukun herkese aynı şekilde tevziidir. Urdu dilinde, biz Arapların "adalet" dedikleri mefhuma "insaf" diyoruz. Fakat bu kelimeyi bu mefhuma kullanmak "Urduca" konuşanlar arasında yanlışlıklar doğmasına sebep oluyor. Halk bu kelimenin lugat mana­sını gözönüne alarak zannediyorlar ki, hak ve hukuk iki kişinin arasında yarı yarıya olacaktır. Buradan adalet manasının da eşit haklar mefhumu olduğuna göre bazı hatalara sebebiyet veriyor. Meselâ bazı kimselerin muyyen hakları vardır ki, yarı yarıya değildir. Yarı yarıya olmamakla beraber yine adalettir. Hakikatte adalet de­mek, denge, uygunluk yani denkleştirmek demektir. Yarı yarıya veya tam maddî eşitlik demek değildir. Meselâ vatandaşlık haklarında, bazan eşitliği gözetmek adaletin hilafına olur. Bunun gibi ana, baba ve evlat meselele­rinde eşitlik gözönünde bulundurulamaz. Sosyal ilişki­lerde ve ahlâkî meselelerde eşitlik baba, ana ve evlat hakkında eşit olamaz. Bunun gibi yine yüksek vazifelerde bulunanlar ve ağır mesuliyetleri üstlenmiş kimselerle, alelade kimseler arasında aynı seviyede eşitlik yoktur. Olması da imkânsızdır. Bunlar gözönünde bulundurula­rak, Hak Taalânın hükmettiği şey hukuk bakımından eşit­lik değil, denge, uygunluk, düzenleme ve denkleştirmedir. Hükmün esasen gereği de budur ki, herkes bu hak ve hukuku bir denkleştirme ve bir düzenleme, denge ve uygunluk dairesinde, ahlâkî, medenî, sosyal, kanunî, siyasî ve ekonomik açıdan kendini düzenleyerek ve denkleştirerek bu hak ve hukuku tam bir iman ile gözet­sin.

 

2. İhsân: (İYİLİK ETME):

İhsân demek, iyilik etmek demektir. Cömertçe mua­mele, dert ortaklığı, iyilik görme, iyi geçinme, göz yumma, af eyleme, görmemezlikten gelme, birbirlerini gözetme, birbirlerini karşılıklı koruma, birisinin kanuni hakkından bir parçacık fazla verme, kendi hakkı olan şeyi bir parçacık az alma, tam yarı yarıya bölüşülen şeylerde karşı tarafa azıcık çok verip kendisi azıcık alma ve buna benzer şeyler. Bunların ehemmiyeti, içtimaî yaşayışta yarı yarıya almaktan daha çoktur, daha da büyüktür.

Eğer adalet, muaşeretin, ve içtimaî yaşayışın esası ise, ihsan da onun güzelliği, cemâli, süsü ve kemâlidir. Eğer adalet içtimaî yaşayışın ve muaşeretin münasebet­sizliklerini düzeltip, acılarını ortadan kaldırırsa, ihsan da tatlılık verir, onu düzeltir ve güzel bir hale koyar. Eğer herhangi bir muaşeret usulü şunun üzerine kaim olsaydı ki, her zaman her fert tartıyı ve ölçüyü tam olarak gözönüne alıp bir dirhem kadar eksiklik ve fazlalık olma­masına dikkat etsin. Ufacık tefecik haklarını tahsil et­meye kalksın. Elbette ki, bu, imkânı olmayan bir şey olurdu. Tatbik kabiliyeti de bulunmazdı. Böyle olunca soğuk ve manasız bir yaşayış ortada bulunurdu. Muaşe­rette daima çekişme devam edip dururdu. Fakat şükür ve geniş tabiatlilik, bağışlama, ihlas, iyilik severlik, ortada olmalıdır. Bunlar yaşayışın tatlılıklarıdır. İçtmaî yaşayışın gelişmesi için lâzım şeylerdir.

3. Bu âyet-i kerimeden anlaşılan üçüncü hüküm de; "Yakınlara iyilik etmek, iyilikle vermek yani sılayı rahim" dır. Bu da yakınlar ve akraba arasında bir nevi hususî şekilde ihsan demektir. Bu hükümden sadece şu anla­şılmaz ki, bir kimse kendi akrabalarına, yakınlarına ve hısımlarına karşı iyi davransın. Onların sevinçli ve kederli günlerinde kendilerine sevinç ve dert ortağı olsun. Muay­yen hudutlar dahilinde onları himaye edip korusun. Belki bunun manasından şu da anlaşılır ki, kudret ve imkan sahibi herkes, kendi kudreti dahilinde kendi şahsî malının sadece kendine ve kendi evladına ait olmadığını bilsin. Akraba ve yakınlarının da bu mal üzerinde bir hakkı ve hukuku bulunduğunu göz önünde tutsun. Onların da haklarını teslim etsin. Şeriat-i İlâhî, müreffeh yaşayan her aile efradına bu hususta mesuliyet yüklemiştir. Bunlar, kendi aile ve hanedanlarının efradını açlık ve çıplaklık­la­rını gidermeden kendi hallerine bırakacak değillerdir. Muaşeret hususunda bundan daha kötü ne olabilir ki, bir kimse dünya nimetleri İçinde müreffeh bir şekilde yaşar­ken, onun yakınları, akrabaları ve hısımları, hatta kar­deşleri bir parça ekmeğe ve bir hırkaya muhtaç kalsınlar. Şeriat, aile ve hanedan teşekkülünü birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul eder. Her hanedan ilk evvelâ kendi hanedanının yoksul fert ve yoksul efradının vaziyeti ile ilgilenecektir. Müreffeh durumda bulunanlar sıkıntı çe­kenlerin vaziyetlerini düzeltmek yolunu tutacaktır. Her hanedanın müreffeh yaşayamayan fertlerine, haklarını vermek farzdır. Bu esası Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, muhtelif emirlerinde beyan buyurmuşlardır. Bu hususu açıklayan sayısız hadisi şe­rifler vardır ki, mesuliyet dereceleri sıra ile gösterilmiştir. Bir insan üzerinde hakkı bulunanlar ilk önce kendi ana ve babasıdır. Bundan sonra, karısı, çocukları, erkek ve kız kardeşleridir. Daha sonra, dereceye göre, akraba ve ya­kınları gelir. Bu ailevî zincir en yakın olandan devam ede­rek en sona kadar uzanır.

Bu hususu gözönünde bulunduran Hazreti Ömer Radıyallahu Taalâ Anh, fakir ve yetim bir çocuğun amca­zadelerini, bu çocuğa bakmağa mecbur tutmuş ve çocu­ğun bakımını onların üzerine yüklemişti. Başka bir yetim çocuk hakkında da şöyle hüküm vermişti: Eğer bu çocu­ğun en uzak bir akrabası bile bulunsa bu akraba bu ço­cuğa bakacaktır. Bu çocuğa bakmak akrabaları için bir vazifedir.

Ölçüye bakın. Muaşereti ve içtimaî hususlarda her "Ferd-i vâhid": (Kişi) bu şekilde kendi akraba ve yakınla­rının vaziyeti ilgili olursa, o zaman elbetteki, içtimaî sefa­let ortadan kalkar. Sosyal ve içtimaî yaşayış ne kadar ahenkli olur? Ahlâkî seviye de ne kadar yükselir? Ne kadar temiz bir durum ortaya çıkar.

Yukarıda bahsedilen bu üç iyiliğe mukabil, Hak Taalâ üç feanlıktan da korunmak için emir buyurmuştur. Bu fenalıklar önce fertten başlayarak bütün camiayı bozar ve alt üst eder. Bu fenalıklar şunlardır:

1. Fuhuş ve hayasızlık: Bu, o şeyin adıdır ki, bu gibi işler yapılınca utanç duyulur ve yüz kızarır. (Elbette yüz­lerinin perdesi yırtılmamış olanlar.) Bu fenalık haddi za­tında kendisi çirkin bir iş olup aynı zamanda hayasızlığın ta kendisidir. Bu suçun bir çok çeşitleri vardır. Meselâ, kıskançlık, cimrilik, zina, çıplak gezme, Lût kavminin yaptıkları fiiller, mahrem olanlarla evlenmek gibi müna­sebet, hırsızlık, içki içmek, dilencilik, kötü söz söyleme, küfürbazlık ve saire.. Bu gibi davranışların hepsi kötü işler ve sıfatlardır. Ve hepsine birden (hayasızlık) denir. Bunlara benzer diğer fenalıklar da vardır. Meselâ, yalan­cılık, iftira, gizli sırları teşhir etmek, fenalık yolunu tutan­lara yardım eylemek, fenalığa teşvik etmek, ahlâk dışı, eserler yazmak, halkın hayvani hislerine hitap eden tiyat­roculuk ve filimcilik işleri, çıplak resim basmak, çıplak kadın teşhir etmek, kadın ve erkeğin umumî yerlerde yakışık almayan hareketlerde bulunmaları ve kadınların örtünmeye riayet etmeden tahrik edici kıyafetlerle sokağa çıkmaları... Daha buna benzer bir sürü kötü hareketler...

2. Münker. Yani kötü işler. Bunun dairesine de her türlü kötülük girer. Şeriati İlâhiyenin men ettiği ve yasak­ladığı bütün kötü fiiller. Bunların sayılması bir hayli uzun sürer. Her türlü kötü ve fena şeylerdir.

3. Aşırı gitmek, haddi hududu aşmak, mütecaviz ol­mak, haddini bilmemek, başkalarının haklarını çiğnemek. İster bu haklar Halik'in hakkı olsun, isterse mahlukun hakkı olsun.[285]

 

YÖNETİM iŞLERi VE MEMURLARIN SEÇİLME USULÜ

 

İslâmî hükümette idarecilerin seçilme usulü diğer hü­kümet rejimlerinden tamamiyle ayrıdır. Bu hususta gözönünde bulundurulacak vasıflar şunlardır: Seçilecek kimse evvelâ ehliyetli, dindar, takva ehli ve halk ile iyi geçinmesini bilenlerden olması lâzımdır.

A. "(Ey müslümanlar) Allah, size emanetleri ehillerine tevdi etmenizi ve insanlar arasında hüküm verirken ada­letle hüküm vermenizi emreder. Allah bunlarla size ne güzel öğütler veriyor. Elbette ki. Allah her şeyi gören ve duyandır."

(Nisa: 58)

Yani ey müslümanlar, siz Beni İsrailin saplandıkları fenalıklara saplanmayınız. Beni İsrailin gittikleri hatalı yoldan gitmeyiniz. Onların yaptıkları kötülükleri yapmayı­nız. Onlar, hatalara, yanlışlıklara ve kötülüklere kapıldık­ları için, kendi milletlerinin önderliğini, kendi dinî liderlikle­rini, kendi işlerinin yöneticiliklerini ve başkanlık makamını (Posıtion of Trust) ehliyeti olmayan, dindar olmayan, ge­niş düşünce kabiliyetinden mahrum, ahlaksız, dinsiz, liyakatsiz ve kötülük peşinde koşan kimselere emanet etmişlerdi. Neticede bu dejenere olmuş güruhun idareci­liği bütün bir milleti berbat edip gitti. Ey müslümanlar, size bunları bildiriyoruz ki, sakın aynı yola sapmak istemiyesiniz. Emanetleri ehil olan kimselere vermelisiniz. Yani emanetleri o kimselere veriniz ki, bu yükün altından kalkabilsin.

Beni İsrailin ikinci bir zarfları da şu idi: İnsaf ruhu onlarda kaybolup gitmişti. İmanlarını şahsî amaçları için hiç çekinmeden satarlardı. Onlar için adalet düşünülme­yecek kadar unutulup gitmişti.

İşte maalesef Beni İsrailin bu insafsızlıklarının en acı örnekleri şimdi biz müslümanların içinde de peydahlan­dığı görülmeye başladı. Bir tarafta Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Selleme iman etmek iddiası ortada, diğer tarafda ise kendi aralarında, putlar uydurup, bu putlara tapınmak yolunu tutanlar da meydandadır.

Bir zamanlar, cahiller kızlarını canlı canlı toprağa gömerler, kendi üvey anaları ile nikâhlanırlar ve Kabenin etrafında anadan doğma, çırıl çıplak dolaşırlardı. Fakat sözde Ehl-i Kitap olan güruh da bu gibi işleri yapan sa­pıkları da Ehl-i İman'a tercih ederdi. Hele şu sözü de söylemekten utanmazlardı: "Bu güruhun yolu Ehl-i İma­nın yolundan daha doğrudur."

Bunun üzerine, onların bu insafsızlıklarından dolayı kendilerini, Allahu Taalâ, tedib etti. Müslümanları hidayet için de; "Ey Müslümanlar, sakın siz de onlar gibi olmayı­nız" dedi. Birşey söyleyecek olursanız, ister dost olsun, isterse düşman olsun, insafla söyleyiniz ve insafı da el­den bırakmayınız. Herhangi bir hususta hakemlik etmek ve hüküm vermeniz icap ederse, adaletle hüküm veriniz. Sakın adaleti elden bırakmayınız.[286]

 

B. "Müsriflerin işine de uymayınız. Bunlar yeryü­zünde fesat çıkaranlardır, ıslah eden değillerdir."

(Şûâra: 151 – 152).

Yani, aşırı giden ve yeryüzünün düzenini bozan ve fesat nizamını yürütmek isteyen emirler, reisler, idareci­ler, önderler, hükümdarlar ve buyruk sahiplerine itaat edilmeyecektir. Emirleri dinlenmeyecek ve işlerine uyul­mayacaktır. Bu aşırılık yapan güruh, ahlâkî ölçülerde yularını koparmış deve gibi yürürler, nereye gideceklerini bilmezler. Onların hiçbir ıslâh edici hareketine raslanmaz. Ancak bozgunluk çıkarırlar. Fitne çıkarır ortalığı karıştı­rırlar. Yürütmek istedikleri nizam daha başlangıçta bo­zulur. Siz eğer felah bulmak istiyorsanız, eğer Allah'tan korkuyorsanız, bu gibi fesatçı kimselere itaat etmediğiniz gibi, bu müfsidlere işlerinizi de emanet etmeyiniz. Onlar şahsî menfaatleri adına ıslahatçıyız diye ortaya çıkan kimselerdir.

Bu hususta Hazret-i Salih Aleyhisselâmın kendi kavmine ileri sürdüğü doktrin şöyledir: Onun vazifesi de sadece dini tebliğ değildi. Medenî ve ahlâkî meselelerin ıslahı idi. Siyasi bir inkılaptı. Onun davetinin gayesinde bu usuller yer alıyordu.[287]

 

C. "Kalbini kendi zikrimizden gafil kılmış bulunduğu­muz kimseye itaat etme. Bu kimse kendi hevasına tâbi olup, işi azıtmıştır."

(Kehf: 28).

Yani, böyle kimselerin ne sözünü dinleyiniz ne de onların emirlerine boyun eğiniz. Bu güruhun karşısında onlara evet demeyiniz. Burada itaat kelimesi itaatin tam mefhumu ve geniş manası ile gözönünde bulundurul­muştur.

Ayet-i kerimenin metninde "Kâne emrühü fürüta":

İşi azıtmıştır denmektedir. Biz bu kelimelerin tercü­mesini bildirdik. Fakat buradan başka bir mesele ortaya çıkar. Yani bu kimse, Hakkı arkasına atmış, ahlak hudu­dunu aşmış, işi de azıtmış, haddi tecavüz etmiştir." Her ne şekilde mana verirseniz veriniz, bu, Hak Taalâyı unutmak, kendi nefsine tabi olmak, her işte ölçüyü ka­çırmak, haddi hududu aşmak demektir. Böyle kimselere itaat edilmez. Buradan şu da anlaşılıyor ki, itaat edilecek kimse, kendisi de haddini bilmelidir. Hile yolu ile bu kimse kendisine itaat ettirirse, bu itaat da hileli itaat olur.[288] Meşru itaat olmaz.

 

MÜDAFAA, SAVAŞ VE BARIŞ USULÜ

 

İslâmî hükümet her bakımdan sağlam bir temel üze­rine bir kaideye ve bir esasa istinat ederek kurulur. As­kerî, içtimaî ve iktisadî işler de aynı şekilde köklü usullere dayanır. Bu büyük mesuliyetlerin hakkı verilmeksizin ve müdafaa kuvvetleri hazırlamaksızın İslâmî hükümetin hakkı verilemez.

 

A. "Siz de onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet, atları hazırlayın ki, Allah'ın ve sizin düşmanlarınız ve sizin bilmediğiniz ve sadece Allahın bildiği diğer düş­manlarınız da yılsınlar. (Korksunlar)."

(Enfal: 60).

Bu âyet-i kerimeden şu nokta anlaşılıyor ki, Müslü­manların her zaman harp malzemesi ve müstakil bir ordu, (Standing army) hazır kuvvetler bulundurması la­zımdır ki, ansızın, saldıran bir düşman kuvvetine karşı, karşılık verme imkânı olsun. Silah toplamak, harp mal­zemesi hazırlamak ve bunları en mükemmel bir şekilde tedarik etmek ve düşmanlara karşı koyacak bir durumda hazır bulundurmak icap eder.

"Her kim Allah'a ve O'nun Resulüne karşı harp açarsa, yeryüzünde de fesat çıkarmaya kalkarsa onun cezası ya öldürülmek, ya asılmak yahut da eli ve ayakları kesilecek yahut da memleketten sürüleceklerdir. İşte bu onlar için dünyada bir alçaklık ve horluk olduğu gibi, ahirette de kendilerine büyük azap vardır."

(Maide: 33)

Ayet-i kerimenin metninde "Arz" yani yeryüzü diye bahsedilmektedir. Buradaki yeryüzünden maksat bildiği­miz "kürre-i arz" değil, alelade bir memleket ve bir ülke­dir. İslâmî hükümette, emniyet ve asayişi temin etmek mesuliyetini üzerine almış bulunanlar, Allah ve Resulüne karşı harp açan kimseleri âyet-i kerimede bildirildiği gibi cezalandırırlar. Allah ve Resulüne harp açmak ise, sahih olarak kurulmuş, meşru İslâm hükümetine karşı harp açmak demektir. Allah Taalânın rızası böyle bir nizamın bulunmasıdır. Resulünü de bunun için göndermiştir ki, yeryüzünde örnek, salih ve doğru bir nizam kaim kılınsın. Bu nizam altında yeryüzünde bulunan ne var ne yoksa hepsi, yani insan, hayvan, ağaç ve her şey emniyet içinde kalsın. Bütün bunların emniyet içinde olması insan fıtratının kemal derecesine ulaşması demektir. Ancak bu sayede insan ilerleyip yükselebilir. Ve bunlar olmaksızın ortalık fesat ve berbatlıkla sarılmış olur.

Yeryüzünde böyle bir nizam kurulduktan sonra, bu nizamı bozmak, dağıtmak için yeltenmek, en ufak ölçüde de olsa, adam öldürmeye, yağmacılığa, yol kesmeye, adam soy­maya ve her türlü fenalığa doğru yol açar, Ni­hayet bu işler gelişerek, örnek nizamın altından girip üs­tünden çıkar ve işte hakikatte bu iş Allah ve O'nun Re­sulüne karşı harp açmak demektir.

Hindistan Ceza Kanununda da, her kim İngiltere hü­kümetinin Hindistandaki hâkimiyetine karşı gelirse ve böyle bir işe teşebbüs ederse "Krala: ingiltere kralı" na karşı harp açmıştır deniyor." (Waging War Against The King) Bu gibi suçlulara çeşit çeşit cezalar veriliyordu. İsterse bu savaş açmak, ıssız bucaksız, memleketin ücra bir köşesinde, alelade bir askere karşı gelinmek suretiyle olsun. Yine de krala harp açılmış sayılır.

Bu âyet-i kerimede muhtelif cezalar, sıra ile tertiple­nip beyan edilmiştir. Bunun üzerine zamanın kadısı (hâ­kim) yahut da imam kendi içtihadını kullanarak, cürüm derecesine bakarak, yukarıda bildirilen cezaların birisi ile mücrimi cezalandırır. Asıl mesele şuradadır ki, böyle bir kimseyi İslâmi devletin ülkesinde barındırmak, İslâmî nizamı alt, üst etmek yolunu tuttuğundan en fena cürüm olur. Cezaların da en son haddi, o kimseyi memleketten uzağa sürmektir.

 

C. "Ne Allah'a ne de ahiret gününe iman etmeyen­lerle, Allah'ın ve O'nun Resulünün haram kıldığı şeyleri haram bilmeyenler ve hak dini kabul etmeyenler ve ken­dilerine kitab verilmiş bulunan kimselerden de cizye ver­meyenler cizyeyi elleriyle getirip verinceye kadar ve bo­yun bükünceye (kendilerini küçük görünceye) kadar sa­vaşınız."

(Tevbe: 29).

Burada savaşmak, o kimselerledir ki, bunlar Şeriati kendi yaşayışlarında kanun olarak kabul etmezler. Alla­hın Resulü vasıtasiyle göndermiş olduğu şeriata bağlan­mazlar.

Savaşın son haddi, onların iman yolunu tutmalara ve Hak dine tabi olmaları değildir. Belki savaşın son haddi, bu zümrenin dik kafalılık etmekten vaz geçmeleridir. Kendilerinin kuvvet sahibi olmadıklarını kabul ettikleri zaman; yeryüzünde hâkim bulunmak iddiasından vaz geçtikleri takdirde; "Hâkim nizamın hak dini tabilerinin olduğunu" teslime yanaşırlarsa; Hak dinin tabilerine bo­yun bükerlerse ve Hak dinine sâlik olanların hükmünü kabul ederlerse elbette ki, savaş sona erer.

Cizye denilen şey zimmîlerin korunması için İslâmî hükümete verilen bir bedel ve karşılıktır. Burada bir işaret daha vardır. Bu güruh, İslâmî hükümetin emrine tabi ol­duklarını bildirmek için kendi elleriyle cizyeyi getirip vere­ceklerdir. Yani doğrudan doğruya itaat ettiklerini bildire­ceklerdir. Kendilerini küçük görecek ve büyüklük tasla­mayacaklardır. Bundan maksad şudur: Onlar yeryüzünde büyük değillerdir. Büyük olanlar, Ehl-i İmandır ki, hilafet-i ilahiye farzını ifa ederler.

Başlangıçta bu hüküm Yahudilerle Hıristiyanlara aitti. Fakat zaman ilerleyince İslâm dairesi genişleyince Haz­ret-i Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mecusî­leri (İranlı Zerdüştîleri) de bu hükme dahil edip onlardan da cizye alarak zimmî kılmıştır. O'ndan sonra sahabeyi kiram ittifak ile bütün Arabistan ülkesinin haricindeki gayrı müslimleri ve diğer gayrı - muslim milletleri de bu hüküm altında topladılar.

Bu cizye öyle bir şeydir ki, bu hususta büyük mese­leler çıktığı halde on dokuzuncu milâdî asırda, müslümanların siyasî durumu bozuluncaya kadar müslümanlara dendi. Bu tarihten sonra yine de bazı yer­lerde devam edegeldi. Gayrı - müslimlerin rahatlarının temini için istekle kendileri tarafından verildi. Fakat Allah­'ın dini o kadar yüksek ki, Allah'a karşı gelenlerin boyun büktüğünün işareti olarak kendi elleriyle cizyelerini getirip vermeleri şart konmuştur. Açık ve doğru mesele de bu­radadır ki, Allah'ın dinini kabul etmek istemeyenler, kendi tuttukları yol hakkında zorlanamazlar. Ancak kendilerine şu hak da verilmez ki, Allah'ın yeryüzünde, iktidarı ele geçirip buyruk sahibi olsunlar. Dünya hâkimiyetine doğru giderek, içtimaî nizamı bozup kendilerine mahsus fâsid nizamı kursunlar. Nerede bu iş baş gösterirse, fesat çı­kar, o zaman ehl-i imana da savaşmak düşer. Onlarla savaşılacak ve itaata getirileceklerdir. İtaata gelmenin işareti de işte bu cizyedir.

Şimdi şöyle bir sual üzerinde duralını. "Madem ki, bu cizye o kadar önemli bir şey değildir, öyleyse niçin bunun üzerinde bu kadar ehemmiyetle duruluyor" diye sorul­maktadır. Bu sualin cevabı şudur: Bu usul, gayri müslimlerin serbest bırakıldıklarının bedelidir.

Yani İslâmî iktidarın hüküm sürdüğü bir ülkede, kendi sapık yollarında yürüyebilmek için bu parayı öderler. Cizye ödemekle serbestliklerini satın alırlar. Hak ve hu­kukları da teminat altına alınmış olur. Bunun bir faydası da şudur: Zimmîlerin, her sene cizyeyi Ödedikleri zaman, Allah yolunda zekât vermek şerefinden mahrum oldukla­rını hatırlarlar. Bu şeref yerine sapık yolda yürümekte­dirler. Belki, zekât vermekten mahrum olmanın kendileri için bir talihsizlik olduğunu düşünürler.

 

D. "Ancak kendilerini ele geçirip, onları baskı altına almadan önce tevbe ederlerse (bir şey yapmayınız) Bili­niz ki, Allah afv edici ve merhamet sahibidir."

(Maide: 34).

Yani eğer ortalığı karıştırmaktan ve fesat çıkarmak­tan vaz geçer de tevbe eder ve doğru nizamı alt üst et­mek için uğraşmayı bırakırlarsa ve bundan sonra yapa­cakları işleriyle doğruluğa yönelecekleri ve fesattan vaz geçecekleri sabit olursa, onlar af edilir ve eski yaptıkları­nın cezasını da çekmezler. Yukarıda bahsettiğimiz hu­susta elbette ki, insanların hususî hakları söz konusu değildir. Hususî haklar ortadan kalkmaz. Meselâ onlar herhangi bir kimseyi öldürmüş iseler, yahut da herhangi bir malı çalmışlarsa ve yahut da bir kimsenin canına veya malına kasdetmiş ve bir zarar vermişlerse, kanun gere­ğince, bu cürümlerin hesabı sorulur. Fakat ayaklanma, baş kaldırma, itaatsizlik, Allah'a ve Resulüne karşı gelme hususları afv edilir; bunlardan dolaya ceza görmezler.[289]

İçtimaî, Muaşereti, Siyasi Eğitim ve Öğretim hak­kında Umumî Usul:

 

A. Ve senin Rabbın karar verdi ki:

1) "Mahza kendisinden başka kimseye ibadet etme­yesiniz."

2) "Ana babaya iyilikte (bulunasınız). Olur ki, onlar­dan biri yahut da ikisi sizin yanınızda yaşlanırlar. Onlara "uf" demeyiniz. Onları azarlamayınız. Tatlı söz söyleyi­niz. Merhametle, yumuşaklıkla onların karşısında eğilin. Ya Rabbî onlara rahmeteyle diye dua ediniz. Nitekim onlar da bana küçük iken baktılar. Sizin Rabbınız sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih kimse iseniz, el­bette ki, o da kendine dönüp gelenleri af eder.

3) "Akrabaya da, yoksula da, yolda kalmışlara da hakkını ver."

4) "Fakat israfla saçıp savurma. Elbetteki saçıp sa­vuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı nankördü."

5) "Rabbinden beklediğin rahmeti istemek için ken­dilerinden yüz çevirirsen, yine onlara yumuşak söz söyle."

6) "Ellerini boynuna kenetleme, fakat büsbütün de açıp germe. Sonra melamete uğrar üzülür kalırsın. El­bette ki, senin Rabbın istediğinin rızkını genişletir veya azaltır. Elbette ki, o kullarından haberdar ve görücüdür."

7) "Geçim sıkıntısı korkusundan da evladınızı öldür­meyesiniz. Biz onlara da size de rızkınızı veririz. Elbette ki, onların katli çok büyük bir günahtır."

8) "Zinaya da yaklaşma, işte bu bir açık hayasızlık ve kötü bir yoldur."

9) "Allah'ın haram kıldığı bir nefsi de öldürmeyin. An­cak hak ile ola. Her kim zulüm görerek öldürülürse biz onun sahibine (kısas için) salahiyet verdik. Ancak onlar da öldürme işinde ölçüyü kaçırmasınlar. Çünkü o yardım görür."

10) "Yetimin malına da (olgunluk çağına gelinceye kadar) yaklaşmayınız. Ancak iyi bir şekilde."

11) "Ahdinize de vefa ediniz. Şüphesiz ki ahit so­rumluluktur."

12) "Ölçüyü tam olarak ölçün. Tarttığınız zaman da doğru tartın. Bu sizin için iyi ve hem de akibeti daha da güzeldir."

13) "Bilmediğin şey üzerinde de durma. Elbette ki, kulak, göz ve kalb, bunların hepsi de mesul olur."

14) "Yeryüzünde yürürken böbürlenerek yürüme. El­bette ki, sen ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna ulaşabilirsin. Bunların hepsi de fenadır ve Rabbinin in­dinde de kötüdür. (Hoşa gitmez şeylerdir). Bunlar senin Rabbinin sana vahyettiği, gönderdiği hikmettir."

Burada çok büyük esasa ait usuller ortaya konul­muştur ki, İslâm bu prensipleri insanî yaşayış nizamını kaim kılmak için vaz'etmiştir. Zahiren bunlar Nebi Sallalahu Aleyhi ve Sellem'in doktrinidir. Mekke devri bitip de Medineye geldiği zaman bildirilmiştir. Çünkü o zaman dünyaya yeni bir nizam, yeni bir yaşayış, yeni bir İslâmî muaşeret usulü, yeni bir hükümet esası koyacaktı. Fikre, ahlaka, medenî yaşayışa ve iktisadî sisteme isti­kamet veren yepyeni kanunî usuller vaz edilecekti.

Bu arada Sûre-i En'âm'ın 19 uncu rükûuna ve onun haşiyelerine göz gezdirmek de faydalıdır.

1. Burada mesele, yalnız Allah'tan başka kimseye ibadet etmemekle bitmiyordu. İstenen doğrudan doğruya şu idi: Yalnız O'na kul olacaksın. Başka kimseye boyun bükmeyeceksiniz. Kayıtsız şartsız itaat yalnız O'nadır. Başka kimseye ibadet yoktur. O'nun hükmünü yegâne hüküm bileceksin. O'nun kanununu, kanun olduğunu kabul edeceksin. Ondan başka kimsenin hâkimiyetini de kabul etmiyeceksin. Bu usul sadece dinî bir akide ve inanç değildir. Bunlar, bütün bir ahlak, medeniyet ve si­yaset nizamının temel taşıdır ki, Nebiyi Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem amelî olarak tahakkuk ettirmiş ve kaim kılmıştır.

O zaman bunlar bu binanın nazarî tarifi ve planı idi­ler. Allah Taalâ Celle Şanühü Malik ül - mülk ve Hâkimi A'lâ olarak mülküne Şeriat kanununu göndermişti.

2. Bu âyet-i kerimede bildiriliyor ki, Allah Taalâ'dan sonra hukuk bakımından en nnde gelen insanın kendi ana babasıdır. Evlâd, ana babaya itaat edecek, hizmet edecek ve edeb hakkını gözetecektir. Muaşereti ve içti­maî ahlak, evladın ana ve babasına alâkasız kalmama­sını icap ettiriyor. Onlara karşı iyilikte bulunsunlar ve kendilerine hürmet etsinler. Yaşlı zamanlarında hizmette kusur etmesinler. Nitekim onlar, evlâtlarını en küçük yaştan itibaren her türlü ihtiyaçlarını görerek yetiştirmiş­ler, nice nice sıkıntılarını çekmişler ve nazlarına katlan­mışlardır. Bu âyet sadece bir tavsiye, bir öğüt değildir. Belki bu esas üzerine, ana - babanın şerî hukuku bura­dan ortaya çıkmaktadır. Bu hukukun tafsilini ve teferrua­tını da Hadisi Şeriflerden elde ediyoruz. Ve yine İslâmî muaşeret usulü, ahlak ve terbiye kaidelerine göre, ana - babanın hak ve hukukunu gözetir. Müslümanların me­denî hayatı bu âdâb ve erkânı düzenlemiştir. İslâm, bu gibi prensipleri daimî olarak gözönünde tutmuş, İslâmî hükümetin kanunlarında ve nizamlarında, eğitim ve öğre­tim sisteminde ailevî ve idarî mevzularda bu hususları titizlikle ve bir disiplin altında muhafazasına çalışılmıştır. Bunları katiyen ihmâl etmemiştir.

3 - 5. Bu üç hükümden de şunlar anlaşılıyor: insanın kazandığı ve kendi elinde bulunan servet sadece kendi­sine ait değildir. Belki insan kendi ihtiyaçlarını ölçülü bir şekilde gördükten sonra diğerlerinin de haklarını ödeme­lidir. Kendi akrabalarının, yakınlarının, konu komşusunun ve hatta başka ihtiyaç sahiplerinin yanı başında cemiyet içindeki öbür insanlar için de muaşeret adabının usul ve kaideleri de bulunuyor. Aynı zamanda bütün içtimaî deği­şiklikler gösteriliyor. Cömertlik, dert ortaklığı, yardım­laşma ruhu teşvik edilmektedir.

Hatta o zaman halk, kendi kendiliklerinden -hukuk kanunları bir tarafa dursun- yukarda bahsedilen usullere bağlanıyordu. Bu ahlâkî hakları eda etmek için kanun onları zorlamıyordu. Fakat onlar bu şekildeki hareketleri içten gelen bir şevkle yapıyorlardı.

6. "Ellerini boynuna kenetleme" den maksat ise, is­tişare yolu ile cimrilik etmemektir. "Büsbütün de açık germek" de israf ve saçıp savurmaktır. 4 numara ile 6 numaradaki fıkralar, açıktan açığa şunu emrediyor ki, halk ölçülü olma yolunu tutmalıdır. Ne cimri olup servetin devri daimine mani olmalıdır, ne de saçıp savurup kendi geçimlerini sıkıntıya sokmalıdırlar. Bu iki tutumun da tam zıddı olarak bir ahenk ve denkleşme olmalıdır. Her şey yerine göre kullanılacak ve yerine göre harcanacaktır. Bu şekilde mükemmel ve hesaba uygun olarak yersiz sarfi­yatın kötülüklerine kapılmamak lâzımdır. Gösteriş, riya ve buna benzer şeylere para sarf­edilmeyecektir. Ayyaşlık, fısk ve fücur için para harcanmayacaktır. İnsanın hakiki ve zarurî ihtiyaçları ve faydalı işleri haricinde olan bütün bu gibi paralar, servetin sarfını yanlış yola götürür. Haki­katte bu iş Allahın nimetlerine karşı küfran olur. Bu şe­kilde para harcayan ve servetini sarf eden kimseler de şeytanın kardeşi olurlar,

Bahsi geçen bu hususlar sadece, ahlâkî talim ve ferdi hidayetler değillerdir. Gayet açık olarak şu hedef gözetilmiştir: Cemiyet içinde dengeli bir muaşeret usulü, ahlâkî terbiye, mükemmel bir nizam ve kanunî bağlılık meydana getirmek yolunda mal sarfını öğretmek içindir. Boş yere ve manasız işlere para harcanmasının önüne geçmek gayesi gözönünde tutulmuştur. Nitekim Medinede hükümet kurulduktan sonra, açık olarak ve bir kaç defaya mahsus olmak üzere amelî olarak belirtilmiş­tir. Bir taraftan israf ve boş yere para harcamak kanunen haram kılınmış, diğer taraftan da bu işin önüne geçmek maksadiyle kanunî tedbirlere baş vurulmuş, bunlara pa­ralel olarak da muaşeret usulünü ıslâh etmek suretiyle eski usul ortadan kaldırılarak her cephesiyle bu içtimaî hastalığın önüne set çekilmiştir. Her nerede israf ve sa­çıp savurma görülürse, o zaman hükümete, elindeki mevcut kuvvetle bu kötülüğün önüne geçmek müsaadesi verilmiştir. Aynı şekilde zekât ve sadaka hükümleri de cimriliğin kuvvetini kırmış ve bu kötü tutumun devamına imkân bırakmamıştır. Bu vesile ile paranın bir elde topla­nıp atıl bir hâle gelmesine mâni olunup devlet ve halk arasında devri daimi sağlanmıştır. Bu tedbirlerden sonra, kamuoyunu değişmiş ve cömertlikle israfın farkı anlaşıl­mış ve ölçülü olma yolu takip edilmiştir. Kamuoyu aynı zamanda mutedil insanları övmüş ve bunları içtimaî kitle­nin çiçek sepetinin iri gülü olarak tanıtmıştır. O zamanın zihnî ve ahlâkî terbiyesinin neticesi bu güne kadar müslüman camiada bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu itibarla müslümanlar nerede olursa olsunlar, para topla­yıp biriktirenleri iyi gözle görmezler. Müslümanların naza­rında eli açık ve cömert kimseler daha makbul ve daha da muhteremdirler.

Burada şu meseleyi de bilmek lazımdır: Allah Taalâ kullarının rızkını az çok farkla vermektedir. İnsanlar bu­nun ne gibi bir maslahatla olduğunu bilemezler. Bu ba­kımdan rızkın taksimini, fıtrî nizâmın hilafına, bir kim

se sun'î yollarla bozamaz ve bu işe müdahale ede­mez. Fıtri eşitliği sunî ve uydurma eşitlikle değiştirmek imkânı da yoktur. Fıtrat, rızık taksiminde haksızlık etmiş­tir diye düşünmek de haksızlık olur. Böyle bir şey tama­men yanlıştır. Doğru geçim yolu, Hak Taalânın takdir kıldığı rızıka kanaat etmek ve razı olmaktır.

Bu meyanda fıtrat kanununun şu kaidesi de vardır: Medineye hicretten sonra, rızık ve geçim meseleleri hak­kındaki fena ve manasız düşüncelerin ortadan kalkması da yapılan ıslahatta gözönünde bulundurulmuştur. Sınıf­sız ve zümreleşmekten uzak bir camianın teşekkülü için çalışılmıştır. Medine-i Münevverede insan medeniyetinin sağlam temelleri her hususta, Hak Taalânın yaratmış bulunduğu fıtrat üzerine kurulmuş ve bu hususun göz önüne alınarak yürünmesi istenmiştir. Hak Taalânın fıtrat yolu ile insanlar arasında koymuş bulunduğu farklarında hakikatte ilâhî maslahata dayandığı öğretilmiştir. Bu şe­kilde ahlak davranış ve içtimaî camianın diğer işlerinin de hep fıtrat kanunları üzerinde cereyan etmesi istenmiştir. Geçim hususundaki farklar, fazla gelir veya az gelir me­selesi hakkında bir zulme uğrandığı kanaati tamamen bertaraf edilmiştir. Böyle düşünmek, yani geçim husu­sunda fıtrî fark olduğunu gözönünde bulundurmak, bir hayli ahlâkî, medenî, ruhî yükselmelere ve bereketlere sebep olur. İşte Halik-i kâinat, insanlar arasında bu şe­kilde fıtrî bir fark koymuş bulunması, insanların kendileri için bir iyiliktir diye düşünülecektir ve bunun maslahat gereği böyle olduğunu kabul edeceklerdir.

7. inci fıkra, tâ eski zamanlardan beri süre gelmekte olan geçim düşüncesinden dolayı meydana gelen endi­şeli durumu tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu düşünce doğumun önüne geçmek ve doğumu kontrol meselesidir.

Fakirlik korkusu ile eski devirlerden beri, çocukları katl eder, yahut da ıskatı cenin (düşürme) yoluna gider­lerdi. Bugün, aynı durum başka bir şekilde ortaya çık­mıştır. Doğumu kontrol ve çocuk doğumuna set çekmek hususunda İslâmî doktrin bu defa insanların önüne şu hidayeti sürmüştür: Doğacak çocuklarınızı ortadan kal­dırmak için uğraşmayın. Onları büyütmek ve yetiştirmek için çalışınız. Onları Allahu Taalâ yarattığı için, elbette ki, onların yiyeceklerini ve geçimlerini de Allah düşünmüş­tür. Bu fıkra, insanın geçim hususunda olan endişesini tamamen ortadan kaldırıyor. Ve insanın bu yoldaki hatalı düşüncesi değişiyor. Ayeti Kerimede deniyor ki, rızık sizin elinizde değildir. Rızık vermek Allah Taalânın elin­dedir. Elbette ki, dünyaya gelecek olanların rızkını da (az yada çok) kendileriyle birlikte Allah gönderecektir. Tarihin tecrübeleri de bunu isbat etmiştir ki, dünyanın neresinde insan çoğalırsa, orada yiyecek de kendiliğinden çoğal­maktadır. Bu bakımdan Allahu Taalânın yaratma niza­mını bozmak maksadiyle insanın müdahalesi ahmaklık­tan ve kuru vesveseden başka birşey değildir.

İşte bu tâlimin neticesi olarak, Kur'an-ı Kerimin nazil kılındığı tarihten günümüze kadar, müslümanlar arasında evlat öldürmek hususunda umumî bir temayül gösteril­memek­tedir.

8. "Zinaya yaklaşmayın." Bu hükme muhatap bulu­nanlar fertlerin tek tek kendileri olduğu gibi, aynı za­manda bu emre toplum da dahildir. Fertlere verilmiş olan bu emrin manası yalnız zina fiilini yapmayın demek de­ğildir, belki zina fiilinin başlangıcı olan işlerden de sakını­nız, o yola yönelmeyiniz, demektir. İçtimaî hususa ge­lince, içtimaî yaşayışta zinayı tahrik eden sebep ve ne­denleri ortadan kaldırmak o camiaya farzdır. Bu maksatla talim - terbiye vasıtasiyle bu gibi kötülüklerin önüne geç­melidirler. İçtimaî durum düzeltilip islah edilmeli, sosyal yaşayış ahenkli bir şekilde kurulmalı ve buna ait her türlü tedbir alınmalıdır.

Bu mesele İslâmî yaşayışın gayet geniş temellerin­den biridir. Buna göre hem zina, hem de zina ithamı ce­zayı gerektirir olmuştur. Fuhuş ve buna benzer işlerin teşhir edilmemesinin de üzerinde durulmuştur. Şarap (içki) musiki, dans toplantıları ve çıplak resimler ve (zina ile yakından ilgili bulunan nesneler) in kapıları kapatıl­mıştır. İslâmda nikâhın kolay olması için her çeşit tedbir alınmıştır. Zinayı tahrik edici vasıtalar da yine ortadan kaldırılmıştır.

9. Buradaki "katli - nefs" den maksat sadece bir kimsenin başka birisi tarafından öldürmek değildir. Bu­rada "kendi kendini öldürmek (intihar)" de katli nefis hükmünün dairesi içine girer. Nefis yani can ve varlık Allah tarafından hürmet gösterilmesi icabeden bir şeydir. Bu esasa göre, insanın kendi nefsi de başka nefisler gibi hürmeti gerektirir. Bir insanın nasıl başka bir insanı öl­dürmesi büyük günah ise, kendisini de öldürmesi büyük günahdır.

İnsanların en büyük hatalarından biri de kendisini, kendi canının sahibi kabul etmesidir. Kendisini kendi canının sahibi olarak düşününce kendisine ait sandığı canını yok etmekte bir sakınca da görmez. Halbuki can denilen bu nesne onun mülkiyetinde değildir. Bu can Allahu Taalânın mülkiyetindedir. Biz nefsimizi telef eder­sek, o zaman Allah'ın mülkiyetinde olan bir şeyi, hakkı­mız olmayarak telef etmiş bulunduğumuzdan, O'na karşı gelmiş oluruz. Böyle yapmaya da hiçbir şekilde hakkımız yoktur.

Dünya gibi bir imtihan yerinde Allah Taalâ bizi hep imtihan eder. Son çağa kadar da imtihan devam edecek­tir. Bu imtihanın neticesi ister iyi olsun isterse fena olsun, bu imtihan sürüp gider. Allah'ın vermiş olduğu şeyi vakti gelmeden ortadan kaldırmak ve imtihan kurulundan kaç­mak haddi zatında, esasında yanlış ve hatalıdır. Ne­rede kaldı ki, böyle büyük bir günah vasıtasiyle, bu imti­handan kaçınmak. Allah'ın indinde ne kadar da fenadır. Hak Taalâ açık lafızlarla intiharı haram kılmıştır.

Bunun ikinci manası da şudur: İnsan bu dünyada, ufak tefek bazı sıkıntılara mâruz kalır. Bazı üzüntülerle karşılaşır. Hatta rezillikle ve rüsvaylıkla karşı karşıya bulunabilir. Bu küçük ve ufak tefek sıkıntıları, ne kadar da ağır olsalar elbette ki, ebedî ve daha büyük sıkıntı ve üzüntülerle değiştirmek doğru değildir.

Burada yine "hak ile katletmek" ten bahsedilmiştir. İslâmda ancak beş hususta hak ile katil vardır.

1.      Kastî olarak cinayet işleyen mücrimi kısas yolu ile öldürmek.

2.      Hak dini yolunda fesat çıkarıp, hak dini yolunu ka­patmak ve kargaşalık çıkarmak isteyenleri savaşta öldürmek.

3.      İslâmî hükümet nizamını alt üst etmek ve bozup dağıtmak yolunda çalışanları ceza olarak öldürmek.

4.      Evli bir kadın veya evli bir erkek zina ttikleri za­man ceza olarak öldürmek.

5.      İrtidat yoluna sapıp mürted olan kimseyi de öldür­mek.

İslâmda ancak bu beş hususta canın hürmeti orta­dan kalkar ve öldürmek işine cevaz verilir.

"Onun velisine (mirasçısına) biz kısas hakkı verdik." Burada da yine İslâmî kanuna göre, cinayet hadisesinde, asıl iddia makamı olmak hakkı hükümete değil de öldü­rülmüş bulunan kimsenin mirasçılarına verilmiştir. Bunlar isterlerse katili af ederler, isterlerse diyet alırlar veya kı­sas olarak öldürürler. Bu onların bilecekleri bir iştir.

"Katilde ölçüyü kaçırmamak" muhtelif şekillerde olur. Bunların hepsi de men edilmiş bulunuyor. Meselâ intikam hissi ile coşarak, katilden başka, katilin mensup bulunduğu yakınlarından da bir kaç kişiyi de öldürmek. Yahut, mücrime işkence yaparak öldürmek. Yahut da katilin ölüsüne intikam maksadı ile yakışıksız şeyler yapmak; meselâ derisini yüzmek, azasını kesmek ve saire. Yahut diyet alıp, diyet aldıktan sonra yine de öl­dürmek ve buna benzer şeyler.

Burada bir nokta daha vardır: "Maktulün (öldürüle­nin) yakınlarına yardım edileceğinden" bahsediliyor. Şimdi şu mesele de ortadadır ki, acaba bunlara kim yar­dım edecektir? Fakat İslamî hükümet kaim kılındıktan sonra, kimin yardım edeceği de belli olur. Bu yardım işi, maktul kimsenin anlaşmış bulunduğu kimseler, yahut da aşireti ve kabilesi değildir. Yardım edecek olan İslâmî Hükümet ve onun adalet nizamıdır. Elbette ki, adaletin yerine gelmesi için İslâmî hükümet yardım edecektir.

10. Şurası da vardır ki, İslâmî hükümet kurulunca, bu hükümete mahsus olan usulün iktizası, "yetimlerin hak ve hukukunun muhafazası" da gözönünde bulundurula­caktır. Bunların korunması hususunda tedbirler alınacak­tır. Bu tedbîrlerin teferruatı Hadis ve Fıkıh kitaplarında mevcuttur. Sonra şu husus da vardır ki, İslâmî hükümet, bütün kendi ülkelerinde, islâm kanunlarına göre hareket etmek yolunu tutacaktır. Korunmak için kimsesi bulun­mayanları da korumak, yine İslâmî hükümete aittir. Nite­kim Zat-ı Râsaletpenahileri Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:

"Bakıcısı ve koruyucusu bulunmayan kimsenin bakı­cılığı ve koruyuculuğu bana aittir."

İslâm kanunları bu hususa geniş yer ayırmıştır.

11.     Bu da sadece ferdî bir ahlak meselesidir. Muay­yen bar zaman için değil, belki İslâm devleti ayakta bu­lunduğu müddetçe, hem iç hem de dış siyasetin temel kaidelerinden biridir.

12.     Bu hidayet de sadece fertlerin birbirleriyle olan muameleleriyle, alış verişleri sınırlı kalmaz. Belki İslâmî hükümet kurulduktan sonra bu işin üzerinde durmak hü­kümet vazifeleri arasına girer. Çarşı pazardaki rayici ölçü ve tartıları kontrol etmek, bunların üzerinde durmak, öl­çüye dikkat etmeyenleri cezalandırmak ve zorla yola getirmek hükümetin yapacağı işlerdendir. Bu geniş usul şunun için konmuştur: Ticarette, alış verişte her türlü namussuzluk, hilebazlık ortadan kalksın, hükümet de bu işi her zaman kontrol edip, hilebazlığa meydan vermesin.

13.     Bu hususun da menşei şudur: Halk, kendi ferdî ve içtimaî işlerinde "kesin bilgi: ilim" yerine, zan üzere yürümesin. İslâmî muaşeret usulünde bu noktanın ma­nası gayet ge­niştir. Bu nokta ahlâk, kanun, siyaset ve memleket intizamı, ilim, eğitim ve öğretim sistemi, kısaca yaşayışın her dalında gözönünde bulundurulacaktır. Yoksa bundan doğacak olan fenalıkların ve kötülüklerin haddî ve hesabı olamaz. Kesin­bilgi yerine sadece zan ve vehim üzerine hareket etmek insan yaşayışını alt üsteder. Ahlakî meseleler de yine zandan ve şüpheden ka­çınmak lazımdır. Meselâ bir kimseyi yahut da bir zümreyi sadece şüphe ve zan üzerine yakalayıp itham altında bulundurmak ve tahkik etmeden kendisine ceza vermek hiç bir şekilde doğru olamaz. Kanunlar da şunu ileri sü­rerler ki, kimse sadece zan üzerine ceza göremez. Ve şüphe üzerine de hüküm yürütülemez. Hatta cürümlerin tahkiki meselesinde de, zan ve şüphe üzerine bir kimseyi yakalamak, dövmek veya eziyet edip suç yüklemenin katiyen doğru olmadığı hakkında umumî kaide konmuş­tur. Yabancılar için de, tahkik edilmeksizin ve kesin neti­ceye varılmaksızın, sadece zan üzerine ve ağızda dola­şabilen söz üzerine hüküm verilemez.

Eğitim ve öğretim nizamında ilim denen şey zan üze­rine yürütülemez. İlim ve bilgi hiçbir zaman, zan, şüphe ve mesnedi olamayan kıyas üzerine devam edemez. Bunların hepsi bir tarafa dursun, evham - perestliğin kö­künü kesmek için, iman sahiplerine şu husus öğretilmiş­tir: İnanılacak şeyler ancak Allah ve O'nun Resulünün bildirdiği ilim ile ispat edilip inanılacaktır.

14. Bu fıkrada şu husus da bildirilmiştir. Kendini be­ğenmişler ve kibirliler ve kendilerini büyük sayanların yürüdük­leri gibi yeryüzünde yürünmeyecektir. Bu hidâyet ferdî olmakla beraber aynı zamanda içtimaî ve millî bir meseledir. Bunların cemiyetçe hakları verilmelidir. İçtimaî yaşayışta, dert ortaklığı, biribirine yardım, hak tanımanın ve hak vermenin ruhu tamamen geçerli bulunacaktır. Her akraba diğer akrabaya yardımcı olacaktır. Her kudret sahibi muhtaç insanların yardımına el uzatacaktır. Bir yolcu, bir köye veya bir şehire gelirse, o yerin halkı bu yolcuya karşı misafirperverlik gösterecektir. Muaşeret kaidelerindeki düşünce o kadar geniş ölçüde tutulmuştur ki, herkes kendinin ve kendi malının üzerin de diğer in­sanların hakkını hisseder. Bu yolda hizmet ederken hakkı yerine getirdiğini anlar. Yoksa birine iyilik yaptım diye o kimseye karşı minnet yüklemeğe kalkmaz. Bir kimse hizmet etmekte imkânsız durumda olursa özür diler. Hak Taalâ'dan fazl talebinde bulunur ki, Allah ona kudret ver­sin de o da hizmet yolunda çalışsın.

Bu noktalar İslâmî doktrinin, sadece ferdî ahlak talimi değildir. Belki Medineye gelindikten sonra, muaşeret kaideleri ve hükümetin esas nizamı bu doktrinler üzerine kurulacaktı. Burada farz ve nafile sadakalar için hükümler vardır. Vasiyet, veraset, vakıf usulleri kararlaştırılacaktı. Yetimlerin haklarının muhafazası nazarı itibara alınacak, her yerden, her ülkeden gelen yolcuların barınmaları göz önünde bulundurulacaktı. Oradaki hükümlere göre en azından bir yolcu, on gün misafir edilecek ve bakılacaktı. Bunların ikisi de birbirlerinin yanı başlarında yer alırlar. Bu hidayet gelmemiş olsaydı, o zaman saadet devrinde Medine sokaklarında hükümeti kurmuş bulunanlar, buy­ruk sahipleri, hükümetle çalışan kumandanlar, katı ve kibirli yaşayışla ne yaptıklarını bilmez vaziyetle, kendile­rini dev aynasında görebilirlerdi. Bu hidayetin neticesin­dedir ki, hattâ savaş zamanlarında bile, onların ağzından, kibir ve gurur ifade eden sözler çıkmamıştır. Onların otu­rup kalkmaları, konuşup görüşmeleri, giyim kuşamları, barındıkları evleri ve yerleri, bindikleri hayvanlar da ta­mamen mütevazi bir vaziyette îdi. İslâmın bu ilk öncüleri fakir dervişler gibi yaşarlardı. Fatih olarak bir şehre veya bir ülkeye girdikleri zaman dahi, böbür lenmez ve halkın canına korku düşürmezlerdi.

Bu hususların sonunda şu meseleye de işaret bu­yur­muştur: Men edilmiş bulunan şeye irtikap etmek, Hak Teâ­la­nın indinde hoş karşılanmaz. Yahut da başka ta­birle Hak Teâlanın herhangi bir hükmüne karşı gelmek ve itaatsizlik etmek olup, beğenilmeyen şeylerdir.[290]

B. İslâmî hükümette eğitim ve öğretim usullerine ait Kur'an-î hidayet.

"Müminler hep birden savaşa çıkmasınlar, o halde içlerinden her sınıftan bir zümre savaşa çıkmalı, bir kısmı da din üzerinde derin bilgi edinmeli, (fıkıh yürütmeli) tâ ki, döndükleri zaman, kavmi ikaz etsinler. Olur ki, onlar Al­lah'ın men ettiklerinden çekinirler. Takva yolu tutarlar."

(Tevbe: 122).

Bu âyet-i kerimenin menşeini bilmek için aynı süre­nin 9 ncu rüknündeki âyet-i kerimeyi de gözönüne almak lâzımdır. Buyuruluyor ki:

Bedevi Araplar, Allah'ın Resulüne nazil kıldığı hü­kümlerin ölçüsünü bilmediklerinden, küfür ve nifakta şid­detlidirler.

(Tevbe, 97).

Burada şu mesele ortaya konmuştur: İslam ülkesinin şehirden uzak kalmış köylerinde yaşayan bedevi Araplar, ekseriyetle küfür ve nifak hastalığına yakalanmışlardır. Bunun sebebi de pek tabiîdir ki, cehaletleridir. İlim mer­kezi ile temasları olmadığından ve ilim ehlinin sohbetin­den mahrum bulunduklarından, Allah Taalâ'nın emrettiği dinin ölçüsünü bilmezler ve bunun için de küfür ve nifak illetine saplanıp kalmışlardır. Şimdi buradan şu anlaşılı­yor ki, bedevileri ve köylüleri bu halde bırakmamak lâ­zımdır. Onları cehaletten kurtarmak gerekir. İslâmî şuuru onların zihinlerine nakşetmek lâzımdır. Bunu yapmak için de bütün bedevî ve köylü Arapları teker teker Medineye getirmek ve onlara bu şekilde ilim öğretmek icap etmez. Makul olan hareket, onların bulunduğu köylere bilgili kim­seler göndererek, ilmi bulundukları yerlere götürmektir. Meselâ Medineden, Mekke'den ve diğer ilim ocakların­dan bilgili kimseleri seçip, kasabalara, köylere gönderil­melidir. Bunlar köylülere bilgi öğretip onlara İslâmî talimi öğretebilirler. Nitekim, Zat-ı Saadetleri devrinde de böyle yapılmıştı.

Burada İslâmî hareketi kuvvetlendirmek için başka bir hakikat daha vardır. İşin başında, islâm, Araplar ara­sında yepyeni bir şeydi. İslama karşı şiddetli bir muhale­fet vardı. Bu hidayeti kabul etmek istemiyorlardı. Buna rağmen, o zaman İslâmi kabul etmek isteyen Araplar İslâmın mahiyetini öğrenmek için inceden inceye sual soruyorlardı. Her cepheden bu yeni dini tetkik ediyorlardı. Aklı selime ve temiz vicdanlara hitap eden bu ilâhî tebliğ, en kısa zamanda gönülleri etkilemiş ve her yerden grup­lar halinde gelen halk bu en mükemmel dine sarıldılar. İslâmın bütün hususiyetlerine iman ederek, onun yükle­mek istediği farzlara ve diğer hususları yüklendiler. O sırada bir hayli kimse de İslâmî kabul edenlerin suyuna kapılıp, titiz bir tahkike lüzum hissetmeden İslâma girdi­ler. Yeni müslüman olan ülkelerin halkı arasında İslâm hızla gelişti ve kuvvet buldu. İslâmın mensupları çoğaldı. Fakat buna rağmen bu ülkelerde tam bir İslâmî nizam kurulamamıştı. Bu ülkeler halkının çoğu İslâmî şuura malik değillerdi. İslâm nizamının icap ettirdiği ahlaka da sahip bulunmuyorlardı. Nitekim, bu husus Tebük gazve­sinde ortaya çıktı. Tebük gazvesine gitmeye bunların çoğu hazır değillerdi. O zaman Hak Ta alâ işaret buyurup İslâmî hareketin genişlemesi için nasıl hareket edilece­ğini bildirdi. Bunun üzerine o zaman talim ve terbiye görmüş bazı kimseler muhtelif bölge gönderilip, İslâmî öğretmek için vazifelendirildiler. Bunların her biri tayin edilmiş bulundukları yerlere gidip vazifelerini yaptılar. Halk bu şekilde İslâmî öğrendi. Nihayet bütün ülkelerde İslâm şuuru doğdu ve Allah Taalânın hududunun ne de­mek olduğu anlaşıldı.

Bu mevzuda şu meseleyi de anlamak lâzımdır ki umumî eğitim ve öğretim hakkında âyet-i kerimede hü­küm vardır. Burada "umumî halk": (Ammetün­nâs) bahsi geçmektedir. Âyet-i Kerimenin işaret etti­ği, bilgi öğren­mekten maksat, yalnız kitap okumak için, okuyup yaz­mak, öğrenmek değildir. Belki açıktan açığa meselenin hakikati, âyetin devamında bildirilmiştir.

Halk din hakkında bilgi elde edeceklerdir. Bu husus­tan haberdar olup bilgi sahibi bulunacaklardır. Gayrı müslimâne yaşayışı bırakacaklardır.

İşte Müslümanlığın, eğitim ve öğretimden maksadı budur. Allah Taalâ, daimî olarak bunu kararlaştırmıştır ki, her öğretim ve eğitim nizamının asıl maksadı da bu ola­caktır.

Buradan şu nokta da anlaşılmamalıdır ki, İslâm, halka sadece okuma ve yazma öğretmek istememiştir; dünyevî ilimlerle de alâkasızdır. Belki İslâmî eğitim ve öğretimin asıl hedefi, altını çizmiş bulunduğumuz yukarı­daki hususların tamamiyle tahakkuk etmesi için çalış­maktır.

Yoksa bir kimse kendi çağının Einstein veya Freud'u olabilir. Fakat din anlayışından uzak kalıp da, gayrı -müslimâne yaşayış usulü takip ederse, o zaman İslâmî eğitim ve öğretim bu gibi kimseyi lanetle anar.

Âyet-i Kerimede bir cümle daha zikr edilmektedir:

"Din üzerinde derin bilgi edinmeli."

Bu cümleden halk bir hayli yanlış mana anlamıştır. Bunun zehirli tesiri uzun bir müddet, müslümanların dinî işlerinde belki dinî eğitim ve öğretimde kendisini göster­miştir. Allah Taalâ o zaman

"Dinde derin bilgi edinmeli"

Diye buyurmuş olduğundan burada "din" den mak­sat sadece din ve fıkıh ilmini zannetmişlerdi. Halbuki burada "din bilgisi" demek, bu nizamda basiret sahibi olmak demektir. Yani "İslâmın dinî nizam" ında, bu ni­zamın ruhunda, aslında bilgi edinmek, her cephesini, her köşesini, öğrenmek ve bilmek, aynı zamanda insan ya­şayışını, bu dini nizama tatbik etmesini becerebilmek seviyesi demektir. Fakat bunu bir tarafa bırakalım da, âyetin metnindeki "Fıkıh" kelimesinin üzerinde duralım. Hukuk ilmine ıstılah'da "Fıkıh" denir. Bu ıstılah gitgide İslâmî yaşayışta şekil alarak (ruhun karşılığı) geniş bir ilmin ismi olmuştur ki, halk İlâhî Ahkama mutabık olarak bu ilimle işlerini tanzim eder. Burada bir kelime birliği vardır. İster İslâmî nizamın ruhu olsun, isterse İslâmî kanunlarla yaşayışı nizama koymak olsun bu iş "tafakkuh" yani din ilminde derin bilgi edinmektir. Fakat yine de maksadın tamamı bu kadar değildir. Sadece asıl maksadın bir parçasıdır bu. Bu yanlış anlayıştan, din taraftarlarına da dinin kendisine de bir hayli zararlar da doğmuştur. Bunları tetkik edip ortaya koymak istersek, koca koca kitaplar yazmamız icap eder. Şimdi biz sadece hatırlatmak için ancak kısaca şunu ileri sürmek isteriz ki, Müslümanın dinî eğitim ve öğretimi dinin ruhundan uzak olursa, sadece dinin zahiri şekli açıklanmış olur. Bunun neticesinde bu eğitim ve öğretim cansız bir heykele ben­zer. Dindarlığın asıl maksadı da elde edilmiş olmaz. İşte yanlış anlamanın en büyük şekli de budur.[291]

VATANDAŞLIK VE YABANCILIK DURUMU.

 

A. "Elbette ki, iman edenler, hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar ile bunları barındı­ran ve yardım edenler... Bunlar birbirlerinin koruyucusu ve yardımcılarıdır. İman edip de hicret etmeyenlerin ise, hicret edinceye kadar koruma mesuliyeti size ait değildir. Bu müminler, din yolunda sizden yardım dilerlerse, si­zinle arasında ahit bulunan bir kavme karşı, olmamak şartiyle yardım etmek sizin vazifenizdir. Elbette ki, Allah sizin ne ettiğinizi görendir."

(Enfâl: 72).

Bu âyet-i kerime İslâmî Anayasanın mühim bir mad­desidir. Burada şu usul gözönünde bulundurulmuştur ki, "ve­layet": (koruyuculuk, yardımlaşma ve bağlılık) yalnız müslümanların arasında olacaktır. Yani Darül - İslâm dahilinde bulunanlar İslâm Devletinin himayesi altındadır. Eğer bu müslümanlar, Darül - İslâmın dışında iseler, o zaman hicret edip Darül - İslama geleceklerdir. Bunun dışında İslâmî ülkelerin haricinde bulunan müslümanlara karşı yine kardeşlik vardır. Fakat onlara karşı "velayet": (koruma) yoktur. Yine bu şekilde hicret edipde gelmeyen müslümanlar hakkında yine "velayet: koruma" yoktur. Onların da darül - küfr vatandaşlığını terk edip, hicret edip, Darül - İslama gelmeleri lâzımdır. "Velayet" keli­mesinin Arapçadan tercümesi himaye etmek, yardım etmek, korumak, desteklemek, dostluk etmek, yakınlık göstermek, himayesindekinin işi ile alâkadar olmak ve bunun gibi mefhumlardır. Bu âyet-i kerime üzerinde toplu olarak durulacak olursa, şu mâna çıkar ki, bir hükümet kendi vatandaşlarına, vatandaşlarda hükümete ve diğer vatandaşlara karşı koruyucu durumdadırlar. Bu itibarla bu âyet-i kerime, "düsturî ve siyasî velayet": Anayasa hükmüne göre siyasî koruma işini hükümet kendi ülkesi­nin hudutları içine almış bulunuyor. Bu hududun dışın­daki müslümanların korunması, yahut da himayeleri bu hükümetin vazifesinin dışında bırakılıyor. Velayetin mev­cut olmamasının da bir hayli kanunî sebepleri vardır ki, biz şimdi bunların hepsinden bahsetmeyi lüzumlu gör­müyoruz. Misâl olarak şu noktaya işaret edelim ki, "Adem-i Velayet" e istinaden darül - küfr ile darül - İslâm müslümanları birbirlerine vâris değillerdir. Birisi de diğeri­nin kanunî velisi (Guar-dian): "koruyucusu" da değiller­dir. İslâmî hükümet böyle bir müs­lümana darül - küfür hemşehriliğinden ayrılıncaya kadar, vazife ve memuriyet de veremez. Buna göre İslâmî devletin mesuliyeti, bu devletin içinde yaşayan müslümanlar içindir. Dış ülke­lerde yaşayan müslümanlar bu mesuliyetin altına girme­mişlerdir. İşte bu durumu aydınlatmak için Zat-ı Risaletpenahileri şöyle buyurmuşlardır:

"Den müşrikler arasında oturan müslümanları koru­makla mükellef değilim."

Bu şekildeki İslâmî müeyyide, uzun çekişmelere, kavga ve savaşlara neden olan ve milletlerarası mesele­leri karıştıracak olan bir meseleyi kökünden halletmiş oluyor. Nitekim, bu gün bazı hükümetler de, kendi hu­dutları dışında bulunan azınlıkların mesuliyetini üstüne almakla, ardı arkası kesilmeyen muharebelere meydan vermişlerdir.

Yukarıdaki fıkra ile darül - İslâm dışında oturan müs­lümanlar "Siyasî Velayet" alâkasının dışında bıra­kılmışlardır. Fakat bundan sonra gelen fıkra bu vaziyeti izah ederek, dış ülkelerdeki bulunan müslümanlar bu alâkanın dışında olmalarına rağmen, onlarla tamamen alâka kesilmez, denmiştir. Onlarla "dinî kardeşlik" mef­humu devam edecektir. Eğer onlara herhangi bir şekilde zulm edilmiş ise, onlar da İslâmî kardeşliğe istinaden, darül - İslâm hükümetinden veya darül - İslâm ülkesi sa­kinlerin­den yardım isterlerse mazlum kardeşlere yardım etmek farzdır. Fakat bu husus biraz daha açıklanmalıdır ki, bu din kardeşlerine yapılacak olan yardım, körü kö­rüne yapılmış olmasın. Böyle bir yardım, milletlerarası mesuliyetleri, ahlâkî hudut ve ölçüler gözönünde tutula­rak yapılacaktır. Zulmeden kavmin, darül - İslâm hükü­meti veya kavmi ile bir anlaşması varsa, o zaman, bu anlaşmayı bozacak şekilde bir yardım yapılamaz.

Âyet-i kerimede anlaşma yerine "misak" kelimesi kullanılmıştır. Arapça olan bu kelimenin kökü "vusûk" dan gelir. "Vusûk" demek, Urdu dilinde de kullanılan vusûk manasından başka bir şey değildir. Yani güven­mek, itimat etmek manasınadır. Misâk kelimesi de bir devletin diğer bir devlete karşı güvenlik içinde bulunma­sıdır. Meselâ aramızda muharebe yoktur denir. İster açık bir şekilde saldırmazlık paktı yapılsın, isterse açık olarak saldırmamazlıktan bahsedilmesin. Güvenilir bir hâl bulu­nursa buna "misâk" vardır, denir.

Sonra âyeti kerimenin metninde "sizinle onların ara-sında bir misak" dan bahs ediliyor. Bundan da gayet açık bir şekilde anlaşılıyor ki, darül - İslâm hükümetinin her­hangi bir gayrı İslâmî hükümet ile sadece yazılı veya sözlü paktı değil, bu hükümetin kavmi milleti ile diğer bir millet efradı arasında bulunan kabul edilmiş anlaşmalar da bunun dairesi içindedirler. İslâmî şeriat katiyen şu meseleye cevaz vermez ki, Müslüman Hükümet başka bir hükümetle veya müslüman hükümetin fertleri başka bir hükümetin fertleri ile anlaşma yapmış olsunlar ve bu anlaşmanın mesuliyetini de yüklenmiş bulunsunlar. Bu defa ya müslüman hükümet yahut da bu hükümetin fert­leri silkinip bu mesuliyeti omuzlarından atıversinler. El­bette ki, darül - İslâm hükümetinin anlaşmalara bağlı bulunması sadece bu hükümetin ülkesi hudutları dahi­linde bulunan müslümanlara ait olur. Diğer ülkede bulu­nan müslümanlara ait değildir. Bu şekilde "Hudeybiye sulhu sırasında, Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke kâfirlerine bu şekilde muamele etmişti. O zamanki an­laşmanın mesuliyeti Hazret-i Ebu Busayr ve Ebû Cendel'in ve diğer darül - İslâm dışında yaşayan müslümanların üzerine yüklenememişti.[292]

 

B. "Bir kavmin hıyanetinden korkarsan (ahitle­ri­ni) açıkça onların karşısına çıkar."

(Enfal: 58)

Bu âyet'-i kerimeden anlaşıldığına göre, herhangi bir şahıs yahut da bir zümre ile anlaşmamış olduğu takdirde, onların bu anlaşmamış sadık kalmadıklarından şikâyet etmek, yahut da bize karşı bir hiyanet yolunu mu tut­muşlar diye endişeye düşmek, bizim için caiz olmaz. Aramızdaki anlaşmanın hükmü kalmamış veya ortada bir anlaşma yokmuş gibi hareket etmek de doğru değildir. Ancak karşı tarafın anlaşmayı bozmak yolunda oldukla­rını tavır ve hareketlerinden sezdiğimizi daha önce onlara bildirdikten sonra, artık aramızdaki anlaşmanın yürürlükte olmadığını ve kendi tutumları yüzünden muahede şartarının ortadan kalktığı ifade edilecektir.

Bu emri İlâhiye istinaden Zatı Risaletpenahileri, İslâmın milletlerarası siyaset usulünde şu esasa ait kararı bildirmişlerdir:

Bir kavim ile arada anlaşma bulunursa, bu anlaşma­nın müddeti bitmiş olmadan daha önce, anlaşma bozul­mayacaktır. Muahede hükümlerinin devam edeceği veya fesh edileceği karşı tarafa bildirilecektir.

Zatı Saadetleri şu mühim kaideyi de gözönünde bu­lundurmuşlardır:

Sana hıyanet edene hıyanet etmeyeceksin.

Bu usul sadece bir öğüt olarak ve kitapları süsle

mek için konmamış, bu usul yaşayışta amelen bağlı bulunulacak bir usuldür.

Nitekim bir ara emîr Muaviye Rum'a saldırmak mak­sadiyle, Rum hududuna ordunun toplanması için emir vermişti. Anlaşma bitmesine de daha bir müddet zaman vardı. Nitekim bu durumu gören ve sahabi olan Hazret-i Amr ibn-i Anbese Radıyallahu anh, itirazda bu­lunarak, Resulü Ekremin hadisi şerifim ortaya köydü ve bu hususta ısrarla durdu. Nihayet Muaviye Hazret-i Amr'ın sözlerine boyun eğmek zorunda kaldı ve ordunun toplanmasından vaz geçildi.

Tek taraflı anlaşmayı feshederek, harp ilân etmeksi­zin karşı tarafa saldırmak eski câhiliye devrinin usulüdür ki, zamanımızda modern câhiliye mensupları arasında da bu usul pek rağbettedir. Nitekim bunun en yeni misalle­rinden birini ikinci dünya savaşında gördük. Almanların Rusyaya, İngilizlerle Rusların İrana saldırışları konumu­zun canlı örneklerindendir. Umumiyetle bu münasebetsiz tutuma, saldırıdan ön­ce karşı tarafı haberdar edersek, o zaman karşı tarafı uyarmış oluruz, onlar da karşı koyabi­lir, düşüncesi bahane edilmektedir. Fakat bu gibi baha­neler ahlâkî mesuliyeti ortadan kaldırmaz. O idarecileri de günahtan kurtaramaz.

Her hırsız, her yol kesen, her zina eden ve her katil ve her düzenbaz, yaptığı cürümlere bu gibi bahaneler uydurur. Şimdi işin tuhafı şudur ki, Milletler camiasına mensup milletler kendi aralarında bu gibi ahlaksızlıkları caiz sayarken, fert olarak bu ülkelerde yaşayan vatan­daşları böyle bir ahlaksızlık yaparsa onları, mücrim adediyorlar.

Burada şu noktayı da bilmek zarureti vardır ki, İslâmî kanunda sadece bir hususta haber vermeksizin saldırıya müsaade edilmiştir. Karşı taraf, anlaşmayı bozduğunu bildirmeksizin bize karşı düşmanca hareketlere girişir ve saldırmaya hazırlanırsa, o zaman biz de artık yukarıdaki âyet-i kerimenin medlulünün haricine çıkmış oluruz. Başka bir hükme girer ve düşmana haber vermeden sal­dırabiliriz.

İslâm Fakihleri bu istisnaî hükmü, Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hareketinden istidlal ediyorlar. Kureyş Beni Huzâa vakasında açıktan açığa Hudeybiye sulhu anlaşmasını bozdular. O zaman Zat-ı Saadetleri de anlaşmayı hükümsüz kıldıklarına dair karşı tarafa haber vermeden, Mekke üzerine hücuma geçilmesi için emir buyurdular. Fakat biz bu istisnaî kaideden faydalanmak istersek, o zaman bütün ahvalde Zat-ı Saadetlerinin bü­tün tavır ve hareketlerini gözönünde bulundurmamız icap eder. Hadis ve Siyer kitaplarında bu meseleler etraflıca anlatılmıştır.

1.      Kureyşin muahedeyi bozduğu o kadar açık bir gerçekti ki, itiraza mahal hiç bir husus yoktu. Bunu Kureyş de itiraf ediyordu. Kendileri anlaşmayı yenilemek için Ebu Süfyanı Medineye göndermişlerdi. Bu da ortada bir anlaşma hükmü kalmadığına dair açık bir delildir. An­laşmayı bozmuş olan karşı tarafa da acaba biz de bu anlaşmayı bozalım diye sormaya lüzum kalmaz. Aslında anlaşma kendiliğinden bozulmuş bulunuyordu.

2.      Onlar tarafından anlaşma bozulduktan sonra, yine Zat-ı Saadetleri, tarafından bu kavim yine muahid kavim olarak düşünülmüştü. Fakat Ebu Süfyan, Medineye gelip de Zatı Râsaletpenahi­lerin­den, anlaş­mayı yenilemek talebinde bulununcaya kadar da Zatı Saadetleri anlaşmayı resmen bozulmuş saymamışlardı. Fakat Ebu Süfyanın bu teklifi anlaşmanın bozulmuş ol­duğunu meydana koydu ve Zatı Saadetleri de yenilemeyi kabul buyurmadılar.

3. Kureyş aleyhine muharebeye girişmek açık olarak belli idi. Zatı saadetleri, hiçbir zaman aldatıcı işlere te­vessül edecek bir zat değillerdi. Sallallahü Aleyhi ve Sellem, zahirde dost görünüp sulh iddiasında bulunupda gizliden gizliye harp yolunu tutan bir idareci değildi.

Bu mesele Nebî Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in isveyi hasenesi (en güzel örnek) dir. Bu hadisede yukarıdaki ayetin umumî hükmünü bozmamıştır

Milletlerarası ihtilaflarda bir çok konuşma, görüşme ve hatta üçüncü bir devletin aracılığına rağmen, yinede kuvvetli tarafın haklı çıktığını görüyoruz. Bu bakımdan bizim de kuvvet kullanmamız caizdir. Fakat yukarıdaki âyetin medlulüne gelince, ahlakî bir ilândan sonra, kuvvet kullanmamız icap eder. Gizli ve saklı olarak muharebeye girişmek ve barışta imiş gibi görünüp savaş yolunu tut­mak ahlaksızlığını İslâmî tâlim bize öğretmemiştir.[293]

 

C. "Bundan böyle onları savaşta ele geçirirsen ken­dilerini korkut. olur ki, arkalarından gelenleri düşündü­rürler."

(Enfal: 57).

Bu âyet-i kerimeden anlaşılan mesele şudur: An­laşma yaptığımız bir kavim, muahede kaidelerine uymaz da tesbit edilen şartları ihlâl ederek bize karşı savaş açarsa, o zaman bizim de anlaşma şartlarını bir tarafa atarak, savaşa girmek hakkımız olur. Aynı şekilde ara­mızda muahede bulunan başka bir kavim, bizim düşma­nımız olan kavimle bir anlaşma yoluna gidip de, bizim aleyhimize onlara yardım ederse, o zaman, bu kavimle de daha evvel yaptığımız anlaşmanın hükmü kalkmış olur. Nitekim bu kavmin fertleri de fert olarak, kendi ka­vimlerinin bağlı bulunduğu anlaşmalara aykırı hareket ederlerse ve bizimle savaşan kavme yardımda bulunmak ve onlarla birlikte bizim aleyhimize çalışmak yolunu tu­tarlarsa, o zaman yine, bunlarla yaptığımız anlaşmada yazılı bulunan can ve mal muhafazasından mesul ola­mayız.[294]

D. "Eğer onlar sulha temayül gösterirlerse, sen de sulha yanaş. Allah'a da tevekkül et. Elbette ki, O bilen ve duyandır. Yoksa sana hile yapmak isterlerse, elbette ki, Allah sana yeter..."

(Enfal: 61 - 62).

Yani, milletlerarası meselelerde korkakça bir usul ta­kip etmeyeceksiniz. Allah'a güvenecek ve cesaretle or­taya atılacaksınız. Düşman ne zaman sulh kapısı açmak isterse, siz de bu teklife yanaşacaksınız. Fakat bu sulh teklifi iyi niyete dayanmayıp da bir hileye başvurarak ya­pılmak isteniyorsa, o zaman yine siz Allah'a güvenip, cesaretle karşı koyacaksınız. Öyle bir harekette buluna­caksınız ki, hile yoluna giden hilekâr düşman, bu hile ile sizi kandırıp yumuşatarak aldatmasın.[295]

Yukarıdaki sahifelerde, Kur'an-ı Kerimin siyasî mef­humları ve İslâmi hükümetin milletlerarası mevzulardaki usullerinin esasları anlatıldı. Kur'an-ı Kerim yaşayışın her dalına ait açık hidayetler getirmiştir. Müslümanlara da ferdî ve içtimaî muamelelerde ve meselelerde bu hida­yetleri gözönünde bulundurmak farz olmuştur. Bu hida­yetlerin aydınlığı altında muamelelerini yürütmelidirler. Böyle yapmakla ancak, onlar kendi din ve imanlarının gereklerini yerine getirmiş olurlar.

 


 

BÖLÜM: 16

İSLÂMİ İNKILABIN YOLU



 

HAZIRLAYICININ NOTU

 

Nihayet Mevlânâ Mevdûdi Sahib aşağıda, bahs ede­ceğimiz makaleyi de Ali Garh Müslim Üniversity: (Ali Garh İslâm Üniversitesi) İslâm tarih ve medeniyeti encü­meninin daveti üzerine İstiriçi Hal'da, 12. Eylül. 1940 da okumuşlardır. Bu makalede o zamanın hususi ahvaline ait bulunan bahisleri çıkardık, diğer hususları muhafaza ettik. Bu hususlar İslâmi hükümetin ayakta tutunması ve devam etmesinin durumu ile alakalı ve bu hükümetin çalışma tarzı hakkında malûmat vermektedir.

 

(Hazırlayıcı)



 

İSLÂMÎ İNKILABIN YOLU

 

İslâmî hükümetin keyfiyetini öğrendikten sonra, bu hükümeti maksada ulaştırmanın yolu nedir, diye düşüne­biliriz. İşin başında arzettiğim gibi, herhangi bir camiada bu şekilde fikri, ahlakî, medenî sebepler ve hareketler mevcut olursa, böyle bir hükümet ortaya çıkabilir. Söyle­diğimiz gibi, bir limon çekirdeğini toprağa dikerseniz, bu çekirdek büyüyüp ağaç olduktan sonra bundan enbe (Hint - Pakistanda yetişen bir meyvedir) meyvesi alına­maz. İslâmî hükümet de bunun gibi bir mucize olarak ortaya çıkamaz. Bu hükümetin ortaya çıkması için, onun temeline ait hayat nazariyesi, yaşayış maksadı, ahlak ölçüsü, hareket tarzı, İslâmın mizacına uygun bulunmalı­dır. Onun lideri ve önderi, memurları, işlerini idare eden­ler, tam manasiyle İslâmın anlamını kavramış bulunmalı­dırlar. Sonra kendi çalışmalariyle cemiyet içinde bu zihni­yeti ve bu ahlakın ruhunu yaşatmalıdırlar. Daha sonra bu temel üzerine eğitim ve öğretim için yeni bir sistem ha­zırlayıp, İslâmın karekterine göre adam yetiştirmelidirler. Müslüman alim, müslüman felsefeci, müslüman tarihçi, müslüman ma­liyeci, müslüman iktisatçı, müslüman hu­kukçu, müslü­man siyasetçi ve hülâsa olarak, her mev­zuda ve her hususta İs­lâ­mi gerçek manada kavramış, İslâma bağlı elemanlar cemiyeti çepeçevre kuşatmalıdır. Bunlarda şu kudret de bulunmalıdır ki, dünyanın Allah'ı bilmez ve iman mahrumu fikir önderleri karşısında, kendi düşünce ve fikirlerini müdafaa edip, üstün seviyelerini (Intellectual Leader ship) ispat edip ortaya koymalıdırlar. Fikrî ve aklî bakımdan, aynı zamanda amelî olarak da bu dünyadaki yanlış yaşayış nizamına karşı çetin bir müca­dele kabiliyetleri olmalıdır. Böyle bir çalışma ve müca­he­dede, sıkıntılara, musibetlere, üzüntülere, ezi­yetlere ve her türlü fedakârlıklara göğüs görebilmelidirler. Sebat ve azimleri ile hulusu niyetlerini isbat kudretine haiz olmalıdırlar. İmtihan ve denemelerin karşısında mi­henk taşına vurulan saf altın gibi olup, bozuk ayarları ortaya çıkan kimselere benzememelidirler. Mücadelele­rinde kendi fikir ve fiillerini, kendi ideolojilerine göre or­taya koymalıdırlar. Onların her sözü, her işi, temiz, ga­razsız, doğru - düzgün olmalı ve Allah'tan korkup, insan­lığın kurtuluşu için çalışmalıdırlar. insanlık için adalet ve güven yolunda gitmelidirler. Fıtratın cemiyet içinde do­ğurduğu bütün hususiyetlerde bu iyilik usulü üzerinde durmalıdırlar.

Aşağılık ve düşük karakterli kimselerin baskılarına karşı koyabilecek bir mizacın sahibi olmaları bilhassa şarttır. Halkın düşüncesinde inkılabın zihniyeti yerleşme­lidir. İçtimaî yaşayış için hükümetin hususî nizamını ko­ruyabilip, cemiyeti buna göre hazırlanmasını bilmeleri icap eder. Yanlış ve sapık nizamları kaldırmak ve değiş­tirmek cesaretinde bulunmaları lâzım gelir. Böyle bir ni­zama göre, hükümet kurulduktan sonra, bu hükümeti yürüten en küçük memurundan en büyük idarecisine kadar herkesin bu nizamın memuriyet vasıflarını göster­mesi lazımdır.

Muhterem dinleyiciler!

Bu inkılabın ortaya çıkması ve bu hükümetin kuvve­den fiile gelmesinin yolu budur. Biz ancak bu vasıflara ulaşabilmiş bir kuruluşa İslâmî hükümet diyebiliriz. Sizler, limî hüviyeti olan şahsiyetlersiniz. Elbette ki dünyada bir şu kadar inkılabın olduğunu teferruatiyle bilmektesiniz. Şimdi şurası sizce açıktır ki, böyle hususiyetleri olan bir inkılap hareketinin ön saftaki lideri, fikir adamları ve bu davanın mensupları bu hükümetin keyfiyetine göre bir anlayış seviyesine, medenî ve ahlakî bir düşünceye yük­selmiş olmaları gerekir.

Fransız inkılabında da kendine has ahlakî ve fikrî sebepler vardır. Bu zemini Voltaire, Rausseau, Montes­que ve diğer fikir adamları hazırlamışlardı. Rus inkılabını da Marks'ın, Lenin'in ve Troçki'nin fikri ve amelî önderlikleri ve onlar gibi çalışan binlerce kimse meydana getirmiş ve sosyo-komünist nazariyesi üzerine devlet kurulmuştur. Almanya'nın nasyonal sosyalizminin de kendine göre, ahlâkî, ruhî, medenî zemini vardır ki, bu­nun da kök ve esası Hegel'in, Fişte'nin, Nitschea'nin, Goethe'nin ve di­ğer Alman mütefekkirlerinin fikirlerine istinat eder. Sonra Hitlerin liderliği ile ortaya çıkmış oldu.

Aynı şekilde İslâmî inkılâbın da bir esas nazariyesi vardır. Fakat bu nazariyenin muharriki, Kur'an-ı Kerimin nazariyeleri ve tasavvurlarıdır ki, Siyret-i Muhamme­diye­nin Sallallahu Aleyhi ve Sellemin üzerine istinat eder. Neticede içtimaî yaşayışın zihnî, ahlâkî, ruhî ve medenî temelleri de bunun üzerine istinad edip, di­ğerlerini tamamen değiştirir.

 

I

İSLÂMİ İNKILABIN YOLU

 

Bu makalede, zatı alilerinizin karşısında şu davayı (pro­cess) açıklamak istiyorum ki, bunun neticesinde İs­lâmî Hükümet bütün açıklığı ile vücud bulacaktır.[296]

Seçkin bir ilim ehlinin huzurunda bulunmam dolayısiyle, benim için bu hakikati izah etmek hususunda fazla vakit sarf etmek zarureti yoktur. Hükümet nasıl bir keyfiyette olursa olsun, (uydurma bir usul olmamak şar­tiyle) kurulabilir. Bahis mevzuu olan hükümet, en sağlam usullere istinat ettiğinden, istendiği zaman başka bir şekle veya istenmediği zaman başka bir şekle kona­cak bir şey değildir. Böyle bir kuruluşun ortaya çıkması, içtimaî, ahlâkî, ruhî, medenî ve tarihî sebeplere dayan­ması pek tabiîdir. Bunun için bazı iptidaî meselelerin ha­zırlıkları (Prerequisites) ve bazı fıtrî gereklerin bir araya gelip hazırlanmaları lâzımdır ki, bunların neticelerini mantıkî vaziyette görüp, mukaddematı (Promises) bunun üzerine tertiplemeniz mümkün olabilsin. Nitekim, kimya ilminde, bir kimyevî terkibi, daima bu terkibin teşkil ettiği unsurlarda aramak lazımdır. İşte içtimaî işler de böyledir. İçtimaî işlerde de hal ve vaziyetin gereğine göre, fertlerin bir araya gelmesi bir camiayı teşkil ettiklerini gösterir. Bunun neticesinde de hükümet kurulur. Sonra hükümet vaziyetini ve yürüyeceği yolu tayin eder. Bu şekilde işin mukaddemesinin başka ve işin neticesinin başka olma­sına da imkân yoktur. Meselâ, yine kimyadan misâl vere­lim. Bir elmanın özellik başka ve onun terkibindeki özellik başka olamaz. Aynı şekilde dikilen bir limon çekirdeğin­den enbe (Hint - Pakistanda yetişen güzel kokulu bir meyve) fidesinin yetişmesine imkân yoktur. Yine müm­kün değildir ki, bir millet bir zihniyet altında teşekkül etsin de sonra bu camia başka bir zihniyette bir hükümet or­taya çıkarsın.

Fakat burada başka bir mesele vardır: Cemiyet ida­reci bir kadro tarafından zorlanırsa (Cebriyet): (Deter­minism) bu zorlama ve cebrilik insan iradesini yok eder ve ortadan kaldırır. Şüphesiz olarak, böyle bir dikta ve zorlama olmaksızın, hükümetin şekil ve keyfiyetini fertler ve fertlerden meydana gelmiş bulunan cemaatler tayin ederler. Bu tercih onların istek ve iradesine bağlıdır. Aslında bu da sabit olmuş bir meseledir ki, hükümet ni­zamını ortaya koymaktan maksat, fıtrata uygun düşen sebepleri bir araya getirmek ve fertlerin yani milletin ihti­yaçlarını gözönünde bulundurmaktır. Bu bakımdan, böyle bir i§de fertlerin karakterlerini harekete geçirmek icabeder. İçtimaî ahlakı meydana getirmek ve fertleri terbiye etmek zarureti hasıl olur. O zaman hükümet ni­zamı fıtrata uygun bir şekle girip yürür. Bütün bu sebep­ler ve etkenler bir araya geldikten sonra ve uzun çalış­malardan sonra, hükümet nizamı kuvvet ve kudret elde edebilir. O zaman millet için de başka bir nizam altında yaşamak bir hayli zor ve müşkül olur. Nitekim, ağaç kö­küyle ayakta tutunur. Ve kökün varlığına dayanarak geli­şir, büyür ve sonra meyve verir. Şimdi biraz düşününüz, hükümetin başında bulunanlar ferdi haysiyetleri itibariyle, içtimaî vaziyetleriyle ve aynı zamanda ahlâk nazariyele­riyle bir yaşayış nizamına bağlanmış olurlarsa, imkân mı vardır ki, böyle bir vasatta, başka bir yaşayış nizamı or­taya çıksın. Bunun aksini düşünmek, boş hayalden, boş düşünceden ve boş işten başka bir şey değildir ve ola­maz.

 

İSLÂMÎ HÜKÜMETiN HUSUSİYETLERİ

 

Şimdi, İslâmî hükümet dediğimiz kuruluşun hususi­yetlerinin ve keyfiyetinin ne olduğuna bakabiliriz.

Burada İslâmî hükümeti, diğer hükümetlerden ayıran mümtaz bir hususiyet vardır. İslâm hükümeti, diğer hü­kümetlerin zıddına ve aksine olarak, kavimperestlik, milli­yet-perestlik ve doğum yerine bağlı bulunmak gibi hu­suslardan tamamiyle uzaktır. Böyle bir hükümet rejimi tamamiyle kendine mahsus olan sıfatlar taşır ki, buna İngilizce istilahta (İdeological State) denir. Şimdiye kadar dünya böyle bir hükümet rejiminden haberdar değildir. Bu tarz bir sistemi de bilemez. Çünkü böyle bir rejimi görmüş değildir. Eski çağlarda, halk sadece bir hanedan ve yahut da bir zümre hükümeti biliyordu. Daha sonra ırkçılık esa­sına dayanan bir hükümet rejimini benimsediler. Fakat usule bağlı yani belli prensiplere göre hareket eden bir hükümeti kabul etmek, ırkçılık taassubundan sıyrılmak ve yalnız kanunlarla iş gören bir hükümeti düşünmek ve tasavvur etmek zihinlerin kabul edebileceği bir husus değildi. Çünkü böyle bir şey hıristi­yanlık akidesinde de mevcut olmadığı gibi diğer sistemlerde de böyle bir ide­alden eser yoktu. Bu bakımdan o zamanki vasatta usule bağlı bir hükümeti düşünmek bile mümkün olmuyordu. Nihayet Fransız inkılabı vuku bulunca prensiplere de dayanan bir hükümet fikri de ortaya atılmış oldu. Fakat bu düşünceler de nasyonalizm — milliyetçilik idealinin karanlığına gömülüp gitti. Sonra da sosyo-komünizm nazariyeleri kendini gösterdi. Bu nazariye üzerine bir hükümet kurulması fikri de belirdi. İş tatbikat sahasına dökülünce başka türlü bir nasyonalizm ortaya çıktı. Böy­lelikle bu noktaya kadar gelen bu akım da neticesiz kal­dığı gibi, başka şekillere girdi ve aslî heyetini kaybetti.

Görülüyor ki, dünya tarihinin başından günümüze kadar gelip geçen sayısız hükümet rejimleri içinde yalnız İslâm hükümet rejimidir ki, her türlü millî, kavmî ve toprak şaibelerinin üstüne çıkarak tertemiz bir vaziyette kalabil­miş ve sadece ideolojiye dayanan bir hükümet rejimidir. Daveti bütün insanlık içindir. Böyle bir kuruluş ancak bu ideolojiyi kabul eden kimseler tarafından meydana geti­rilebilir ve milliyet esasını üstünde olan insanlık esasına göre bu bina yükseltilir.

Böyle bir hükümet emsalsiz ve benzeri görülmemiş bir şey olduğundan, dünya halkı bilmeden daha doğrusu körü körüne bu kurtuluş rejimine karşı koydular. Yalnız gayri-müslimler değil, hattâ müslümanların kendileri bile bu ilâhî hidayetlerle kurulan örnek nizamın mutazamman olduğu hususları (İmptlications) anlamaktan âciz idiler. Müslüman ülkelerinde yetişip gelişenler bile içtimaî hu­suslarda Avrupai düşüncelerle yetiştiklerinden, Avrupanın siyasî ilimlerine (Social Sciences) kapılmışlar­dır. Bunun için onların da zihinleri böyle bir şeyi anla­maktan ve kavramaktan âcizdi. Ne kadar yazıktır ki, müslüman ülkelerinin çoğu son zamanlarda hürriyetlerini elde ettikten sonra dahi kendilerine hükümet plânı olarak Millî Hükümet (Natioan State) den başka bir plân düşü­nemediler. Maalesef bunların düşüncelerinde İslâmî ilim ve düşünce ve ideolojik "Usulî Hükümet" rejimi bir türlü yerleşemiyor. Bütün İslâm dünyasında karışık ve Arap saçına dönmüş bir usul tatbik edilmek isteniyor. Halk ise İslâmî hükümetin sadece ismini biliyor. Fakat bu zavallı­lar da böyle bir kuruluşun ne şekilde olabileceğini ve ne şekil alabileceğini akıllarından bile geçiremediklerinden mecburi olarak Millî Hükümet rejimine sarılıp kalıyorlar. Milliyetçilik düşüncesi (Natioanalistic ideology) nin peşine bilerek veya bilmeyerek takılıp gidiyorlar. Düşünebildikleri program da yine milliyetçi hükümet esasına dayanan bir hükümet programıdır. Halk, ümmet, cemaat, millet, milli­yet, emire itaat gibi İs­lâmî ıstılahları söyleyip duruyor. Fakat esas fikir itibariyle bunların hepsini milliyetçi ve ırkçı ıstılahlara göre ifade etmektedirler. Gayrı - İslâmî kumaştan İslâmî elbise yapıp giyinmek istiyorlar.

Usulî hükümetin keyfiyetini anlamış bulunuyorsunuz. Şimdi biraz daha dikkat edip şu meseleyi de anlamak lâzımdır ki, bu düşünce, bu hareket şekli, bu amelî prog­ram ve bu noktanın başlangıcı, bu iş için bir mesele teşkil edemez. Nerede kaldı ki, bu zümre ile işi halledip, vazi­yet sağlam bir şekle konabilsin? Doğrusu şudur ki, yuka­rıda saydığımız hususların her biri ayrı ayrı, bir keser mahiyetindedir ki, bunlar bahsettiğimiz usulî hükümetin kökünü baltalarlar.

Usulî hükümetin esası, kavimlere ve kavmiyetlere dayanmaz. Sadece insanlığa istinat eder. Burada, her kim bu usulü kabul ederse, bu usule bağlanırsa, bu hü­kümete iştirak eder. Kabul etmeyenler de çekilip gider. Şimdi düşünelim bir kere, zihnini, lisanını, tavır ve hare­ketini ve her şeyini milliyetçilikle yoğurmuş bir kimse, nasıl olur da bu insanî usulü kabul edebilir?

 

HİLÂFET-İ İSLÂMİYE;

 

İslâmî hükümetin ikinci hususiyeti de böyle bir hü­kü­met­te esas hâkimiyetin Allahu Taalâya has olduğudur. İslâmî hükümetin esas nazariyesinde[297] mülk Allah Taala'nın halifesi olmak hasebiyle yine Allah Taala'nın bir şahıs, yahut ha­nedan, herhangi bir zümre veya kavim belki bütün insanlığın dahi bu hâkimiyetle bir ilgisi (sovereignty) yoktur. Hüküm vermek ve kanun yapmak da sadece Allah Taala'nın hakkıdır. İnsan, Allah Taala'nın halîfesi olmak hasebiyle yine Allah Taala'nın hükmettiği kanunları olduğu gibi tatbik etmek mevkiinde­dir. Hükümetin sahih durumu da bundan başka bir şey değildir. Bu da iki şekilde izah edilebilir. Ya insan doğru­dan doğruya, Allah tarafından olan Kanun ve Düstur ile hükümetin başına getirilir. O'nun hilafetine bütün insanlar hep bir arada iştirak edip imanettikleri ve tabi oldukları kanunları yürütmeye hazırlanırlar. Bu işte bu insanlar topluluğunun her ferdi teker teker Allah Taalâ karşısında mesul olurlar. Çünkü Hak Taalâ aşikâr veya gizli her şeyi bilir. O'nun ilminden hiçbir şey gizli değildir. O'na karşı yalan uydurulup da söylenemez. Hilâfetin mesuliyeti bize emanet edilmiş olduğuna göre, bu, şu demek değildir ki, biz istediğimiz gibi hüküm verelim de istediğimiz gibi bu hükümleri yürütelim. Halkı kendimize köle yapalım. Onla­rın başlarını kendi karşımızda eğdirelim. Halktan vergi alalım da kendimiz için saraylar yapalım. Hakimane sa­lahiyetleri kullanarak kendi keyfimize bakalım. Bu salahi­yetleri, kibir ve bencilliğimize alet edelim. Biz şu hususla­rın gerçekleşmesi için Allahu Taala'nın kanunlarına bağlı bulunup bunları yürütmeye çalışırız: Bu kanunların yü­rürlükte ve geçerli olması için hiç bir şekilde kusur etme­meye çalışmak. Eğer bizim bu yolda bir kusurumuz veya garazımız, heva ve nefse tabi olup taassup, taraftarlık, dinsizlik ve densizlik için girerse, o zaman Hak Taala'nın adaleti karşısında ceza göreceğimize inanmak. Dünyada bu cezayı görmezsek de ahirette mutlaka göreceğimize hakkiyle kani olmak.

Bu nazariye ve bu plana göre bu bina kurulur. Bu bi­nayı bir ağaca benzetelim ki, bu ağacın en ufak dallarının en ufağına kadar her şey dünyevî hükümetlerden (Secular States) tamamen ayrıdır. Bunun terkibi, bunun mizacı, bunun fıtratı böyle şeylerle karışamaz. Bu bina­nın devam etmesi ve bu ağacın gelişmesi için, hususî bir düşünce, hususî bir zihniyet ve hususî bir tavrı hareket lâzımdır. Bu hükümetin, siyaseti, bu hükümetin ordusu, bu hükümetin adliyesi, bu hükümetin maliyesi, bu hükü­metin vergi usulü, bu hükümetin güvenlik işleri, bu hükü­metin dış siyaseti, sulh ve harp tutumu ve baştan sona kadar her işi dünyevî hükümetlerden tamamen ayrı ol­malıdır.

Burada adalet işlerine bakan hâkim, burada danıştay baş hâkimi, adliye müşavirleri diğer hükümetlerinkine benzemez. Hattâ polis müdürü ve en yüksek güvenlik âmiri bile farklıdır. Bu hükümetin kumandanın takip ettiği yol da diğerlerine benzemez. Dışışleri bakanları da siya­set düzenbazlığını bilmezler. Hülâsa, bu hükümetin işle­rini yürütmeğe iştirak eden bütün halk efradı, ahlâkî ve zihnî terbiye bakımından bu hükümetin takip ettiği yola uymalıdırlar. İslâmî hükû­metin vatandaşlarından tutun da, idareciler, iş adamları, hâkimler, direktörler, ordu ku­mandanları, sefirler, bakanlar, hülâsa içtimai yaşayışın bütün unsurlarını teşkil eden elemanlar, bir makinanın bütün parçaları gibi tamamen birbirine intibak etmelidir. Bir makinanın parçaları gibi birbirleriyle ilgili olan İslami hükümetin halkının kalblerinde Allah korkusu bulunmalı ve Allah Taalânın karşısında mesuliyet hissi duymalıdır­lar. Bu hükümeti yürüten en ufak memurundan en büyük makamlarda bulunan idarecilere kadar her şahsın ahireti dünyaya tercih eden kimselerden olması lâzımdır. Böyle bir nizam altında yetişip terbiye görmeleri lazımdır. Onla­rın nazarında ahlakî ilerleme ölçüsü dünyevî menfaatten çok yüksek olmalıdır. Hükümetin esas gayesi olan insan­lığın yükselmesini gözönünde tutmalıdırlar. Her yaptıkları işte Hak Taalânın rızası için çalışmalıdırlar. Şahsî, kavmî, aşiretçi ve milliyetçilik kayıtlarından kurtulup bu gibi şeylere köle olan kimselerden olmamalıdırlar. Dar görüşten ve taassuptan tamamen azade bulunmalıdır. Bu kimseleri servet ve hükümet kürsüsünde bulunmak kudurtmamalıdır. Servet ve iktidar için aç gözlü olmama­lıdırlar. Şunu da bilmelidirler ki, yeryüzünde onların eline geçmiş bulunan hazineler onların olmayıp, ancak bu ha­zinelere bir emanetçiden başka bir şey değillerdir. Hü­kümet vasıtasiyle ellerine geçmiş bulunan şehirlerin ko­ruyucusu, gözeticisi olduklarını bilip, bunları korumak için gece uykusunu feda etmekten çekinmemelidirler. Halkın canını ve malını, ırz ve namusunu, şeref ve haysiyetini hiçbir tesir altında kalmadan, korkmadan ve çekinmeden korumak lazımdır. Fatih olarak bir ülkeye girdikleri za­man, bu ülkenin halkının malını yağma etmek, halka zulmetmek, rezalet çıkarmak, şehvet peşinde koşmak gibi çirkin fiillerden çekinmelidirler. Öyle hareket etmeli­dirler ki, fethedilmiş olan ülkenin halkı kendi mallarını ve canlarını, çoluk çocuklarını, İslâm askerlerine emanet edebilsinler ve koruyacaklarından emin olsunlar. Milletle­rarası meselelerde ve milletlerarası siyasette, doğruluk, adalet, usul, ahlâk, anlaşma ve her şeyde itimat telkin etmelidirler.

İşte ancak bu vasıflara sahip bulunan kimseler İslâmî hü­kümeti kurup yaşatabilirler. Madde - perest (Utilitar­yen) ve menfaat-perest: (Utilitarian Mantality) zihniyetini güden, dünyevî faydalar, şahsî veya kavmi (millî) diye yeni usul koyan kimselerden olmamalıdır. Bunlar hiçbir şeyde ne Allah'ı düşünürler ne de ahireti. Bu gibi kim­selerin bütün maksatları ve gayeleri ve tut­tukları işlerin esas mihveri, sadece dünyevî menfaat ve zararı düşünmektir. Böyle kimseler, nasıl olur da böyle bir hükümet kurup yürütebilirler. Bu gibi idareciler, hü­kü­met binasının muhiti içinde mevcut oldukça, bu binanın temellerinde köstebekler yuva yapmış demektir.

 

İSLÂMÎ HAREKETİN HUSUSÎ ÇALIŞMA TARZI

 

Şimdi kısa tarihî bir bahisle, İslâmî inkılap ile, içtimaî yaşayışın esaslarını değiştirmek ve yeni baştan nasıl kurulacağı hususunu, huzurunuzda aydınlatmak istiyo­rum. Bu yolda çalışmak için hususî bir çalışma tarzı (Technique) nedir ve bu tarzla nasıl maksada ulaşılabilir ve ne dereceye kadar muvaffak olunabilir?

Hakikatte İslâm, öyle bir hareketin ismidir ki, bu ha­reketin esası yalnız ve biricik olan Allah hâkimiyeti naza­riyesi üzerine insan yaşayışının temelini kurmuştur. Bu hareketin liderleri halkın dediği gibi, Allah'ın Resulleridir. Biz de bu harekete katılmak istersek, hiç olmazsa, bu liderlerin gittikleri yoldan gitmeliyiz. Onların hareket tarz­larına uymalıyız. Çünkü böyle bir işte O'nlardan başka yol gösterici bulunamaz. Bu bakımdan böyle bir harekete katılmamız için Enbiya Aleyhisselâmın ayak izlerini izle­meliyiz. Kadim zamanın enbiyasının izleri hakkında bizim fazla malumatımız yoktur. Ancak Kur'an-ı Kerim'de bun­lar hakkında bazı İşaretler vardır. Bib-le'in "Ahd-i Cedid": (İncil) kısmında, Hazretti Mesih Aley­hisselam'ın bazı isti­natsız dayanaksız sözleri bize ulaşmıştır. Fakat bunların hakikatlerini öğrenmek imkânı elimizde değildir. Orada İslâmî hareket için açık bir şekilde ne yapılması icabettiği hakkında bir şey anlamak mümkün değildir. Hazret-i Mesihin işaretleri, sonraki devirlere safiyetiyle intikal et­memiştir. Bu hususta yegane mükemmel ve aydın bir yol varsa o da Hazret-i Resulullah Muhammed Mustafa Sal­lal­lahu Aleyhi ve Sellem'in gösterdiği yoldur. Bunun için bu yola yönelmek sadece bir akideye istinat etmez. Belki bu yol, inişi yokuşu ve dolambaçlı tarafları malum olan bir yoldur ki, bizim de bu yoldan gitmemiz gerekir. Buna göre bu liderler arasında sadece Hazret-i Resulü Ekrem Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem'in önderliğinin teferruatı malûmdur. İslâmın ilk hareketinin başlangıcından, bu İslâm hükümetinin tees­süsüne kadar, Anayasa, haricî ve dahilî siyaset, memle­ketin düzen ve intizamı ve yaşayışın her merhalesinin tafsiline kadar noktası noktasına, malumat almak müm­kündür. İslâmî hareketin çalışma planı ancak bu önderin çizdiği plan üzerinde görünebilir.

Allah Resulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İslâm davetine memur olup, bu işle vazifelendirildiği zamanki dünyada ahlakî, medenî, iktisadî ve siyasî meseleleri nasıl halletmek yoluna gittiğini elbette ki, siz de çok iyi bilmektesiniz. O zaman, Roma ve İran emperyalizmi or­tada idi. Zümre ve sınıf imtiyazları da hüküm sürüyordu. Caiz olmayan gayrı meşru menfaat edinmek (Economic Exploitation) dahi mevcut idi. Bunun yanı başında ahlakî düşüklükler de cemiyeti pençesine almıştı. Memleketin içinde ve dışında öyle meseleler vardı ki, biribirinden karışık bir durumda idi. Bunlar ancak bir liderin tedbiri ile çözülebilirdi. Millet de cehalet denizinde yüzüyordu. Ah­lâkî düşüklük, fakirlik ve sefalet, derebeylik, dahili çekiş­meler ve çeşitli kargaşalıklar halkı bir girdap gibi içine almıştı. Bahreyn'den Yemen'e kadar bütün Arap ülkeleri, Irakın verimli toprakları da dahil olmak üzere hep iranlıların tasallutu altında idi. Kuzeydeki mıntıkalar da Hicaz'a kadar Bizans sultası altında bulunuyordu. Hicaz­'ın içindeki Yahudi kapitalizmi de iktisaden ülkeyi hâkimi­yeti altına almıştı. Bunlar tefecilikle Arapların kanlarını emiyor ve iliklerini sömürüyorlardı. Habeş hükümeti de Hicaz'a saldırmış Mekke'yi tahrip için harekete geçmişti. Bu hükümete mensup bir zümre tam bir sulta ve tam bir kudret ile Hicazla Yemen arasındaki Necran mıntıkasına yerleşmiş bulunuyorlardı.

İşte o zaman Hak Taalâ bir Önder ve bir rehber gön­derdi. Bu Önder kendi ülkesinden itibaren bütün dünyaya şu cihanşümul davette bulundu: İlk önce bir ve tek olan Allahu Taalâdan başkasına kul olunmayacaktır

Ancak ve yalnız Allah'ın kulluğu kabul edilecektir.

Önce bu hususa ehemmiyet vermesi, başka husus­lara ehemmiyet vermemesi ve alâka göstermemesi de­mek değildir. Belki Zatı Risaletpenahileri bütün mesele­leri her cephesinden mütalâa ederek halletmek yolunu tutmuştur. İlk önce vahdaniyeti öğretti. Sonra insanların ahlakî ve medeni yaşayışlarındaki bozuklukları düzeltip, ortadan kaldırdı. Bunun da ilk şartı, insanın kendi başına buyruk müstakil (İndependent) ve gayrı mes'ul / sorum­suz (Ir­respon sible) olmadığını ortaya koymak oldu. Başka tabirle in sanın kendi kendisini ilâh kılmasına son verdi. Yahut da insanın "İlâh ül - âlemin" den gayrı başka birine bu başka biri ister insan olsun yahut da in­sandan gayrısı işlerini teslim edemiyeceğini öğretti. Bu gibi şeylerin kökü tamamen kazınmadıkça, İslâmî nazari­yeye gö­re ve yukarıda bahsettiğimiz gibi, her ne olursa olsun, bir ferdi ıslah mümkün olmazdı. İçtimaî bozukluk­lar da ortadan kalkmazdı. Bunun için ıslah yolunda ilk yapılacak iş, insanı kendi başına buyruk olma zihniyetin­den kurtarmak ve dünyanın sahipsiz olmadığını ona an­latmaktı. Dünyanın hakikî Sahibi ve Padişahını tanıma­sını ve O'nun emrine teslim olmak ihtiyacında bulundu­ğunu öğrenmeliydi. Ancak bu şekilde bu Padişahın koy­duğu had ve hududu aşmaya yeltenmez ve kendi başına buyruk olduğu zaman uğrayacağı zarar ve ziyanı kavra­yabilirdi.

Akıl ve hakikatin (Realism) iktizası da budur ki, doğru bir usul ile, O'nun karşısında boyun bükülür ve O'na itaat edilir.

Diğer taraftan şunu da öğretti ki, mevcut olan dünya­nın Hükümdarı ve Padişahı bulunan bir tek Mâlik vardır. Ancak bu Mâlik ihtiyar ve buyruk sahibidir. Başka bir kimsenin ve başka hiçbir varlığın hüküm yürütmeye ve buyruk sahibi ol­maya hakkı yoktur. Hakikatta da O'ndan başka bir ilâh bulunmamaktadır. Bunun içindir ki, O'ndan başka bir kimseye kul olunmaz ve olunamaz. Başkasının hükmü dinlenmez. Kimsenin karşısında da baş eğilmez. Orada artık hiç bir "Majeste: (Hi Majesty: Haşmetlu, Devletlu Hazretleri) filan yoktur. İzzet sahibi bir tek Majesty olan O varlık ancak bu hakka sahiptir. Orada herhangi bir Ekselans: (Hi Hignes: Asaletlû, Fahametlû Hazretleri) falan da yoktur. Bu lakap yalnız temiz ve gü­zel iş yapan kimselerindir. Orada yine herhangi bir Lord cenapları (Lordship: Asaletmeâb Hazretleri) de yoktur. Herkes asaletmeaplıktan, Lordluktan bir hisseye mâliktir. Orada herhangi bir kanun koyucu da yoktur. Kanun koy­mak O'nun hakkıdır ki, kanun koymak salahiyeti vardır. Orada ne ağa, ne patron ne velinimet, ne raca, ne maharaca, ne ebedi şef, ne millî şef, ne herhangi bir şef veya ne de koruyucu vardır. İktidarın anahtarı da kimse­nin elinde değildir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Yerden semaya kadar ne var ne yoksa hepsi de köledir ve kuldur. Rab ve Mevlâ ancak bir tek varlıktır.

Buna göre, o zaman, her türlü kulluk, her türlü itaat, her türlü bağlılığı bırakıp da bu varlığa kul olmak, bu bir varlığa itaat etmek, bu bir varlığa bağlanmak O'nun hük­müne boyun bükmek icapeder. İşte bu, bütün ıslahatın aslı, esası ve köküdür. Bu esâs üzerine ferdi davranış ve içtimaî nizama ait binanın yeni baştan plânı çizilir ve ku­rulur. Bulunduğumuz yer yüzünde Adem Aleyhisselam'dan bu güne kadar ve bu günden kıyamete kadar insanî yaşayışın meseleleri bu nizam üzerine de­vam edip gider.

Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'dan gayrı kimse bu temel ıslahı hazırlamak İçin davette bu­lunmamıştır. Siyasi ve içtimaî işlerde, halk üzerinde bu kadar tesirli olan kimse de yoktur ve çıkmamıştır. Halkın üzerinde tesir icra ederek, halkı böyle bir yolda çalış­maya başka bir yola kimse sevk etmemiştir. Görüyoruz ki, o bir tek kimse olduğu halde kalkıp Lâilâhe illallah mefhumunu ilân etti. Bu sadece peygamberane bir şe­kilde ileri atılmak için değildi. Hakikatte İslâmî hareketin ne şekilde olacağını ilân etmek içindi. Bu ıslahat husu­sunda kimse O'na yardım etmiyordu. Hatta halk, bu keli­meleri bile kabul etmek istemiyordu. La­i­lahe illâllah'ı te­mel olarak kabul edenler de Zat-ı Risalet­penahilerinin yanı başında tahammülü çok güç sıkıntılara katlanıyor ve bu esası yerleştirmek için uğraşıyorlardı. Fakat çok geç­medi, Lâilâheillallah sesini duyup gelenler Zat-ı Saadetle­rinin etrafına toplandılar. Bir hayli zahmet, meşakkat ve mücadelelerden sonra bu binayı da kurmaya muvaffak oldular. Bu bakımdan İslâmî hareketi yürütmek için hu­susî tedbire ve amelî hikmete ihtiyaç vardı ki, bunun da başı Tevhidi sağlamlaştırmaktı.

Tevhid akidesi sadece bir dinî mesele değildir. Arz ettiğim gibi içtimaî yaşayış nizamı da tam olarak ancak bunun üzerine kurulabilir. İçtimaî yaşayışta, insanın kendi başına buyruk ve Allah'tan gayrısına kul olmaktan kur­tulması icabediyordu.

Bugün dünyanın her tarafında minarelerden "Eşhedü En la ilahe illallah" sesleri yükseliyor. Ne bunu söyleyenler buna dikkat ediyorlar, ne de bunu işitenler bu mukaddes kelimede ne derin bir mana bulunduğu üze­rinde düşünüyorlar. Fakat bu ilândan asıl maksadın ne olduğu anlaşılırsa ve bunu söyliyenin de şu manada söylediğini kabul edelim: "Benim Hak Taalâ'dan başka bir hükümdarım yoktur. Ben hiçbir hükümdara boyun eğmem; hiçbir buyruk altına girmem, hiçbir kanunu kabul etmem; hiçbir adalet (Jurisdiction) a eğilmem; kimse bana hükmedemez; kimsenin nizam ve kaidesine evet demem; hiçbir imtiyaza hak ve hukuk tanımam; hiçbir hükümet, hiçbir mukaddeslik farkı ve ihtiyârât sahibi ka­bul etmem; sadece ve ancak bir ve tek olan Allah'tan başka birşey tanımam." O zaman siz de göreceksiniz ki, birçok idrâk yoksunları böyle bir anlayışı kabul etmi­ye­ceklerdir. Aç gözlüler bu esasa inanmak yoluna gitmeyeceklerdir.

Siz isterseniz dövüşün, isterseniz dövüşmeyin. Dün­yanın kendisi sizinle savaş halindedir. Şunu da anlaya­caksınız ki, yerden semaya kadar ne var ne yoksa sizinle düşmandırlar. Her tarafta sizin için yılan, ejderha ve yır­tıcı canavar mesabesinde bulunan düşmanlarınız vardır.

Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem o karanlık çağda bu sesi yükseltti. Bu sesi yükselten dave­tin mahiyetini çok iyi biliyordu. Duyanlar da bu sesin hangi manada ifade edildiğini anlıyorlardı. Bu gerçek kurtuluş hareketine kapılanlar dövülüyorlardı. Bu sesi kısmak için her türlü çareye başvuruyorlardı. Çünkü mu­haliflerin Brahmaniyetleri (Brah­menlik) ve Papalıkları tehlikeye giriyordu. Hükümdarların hükümdarlıkları, ser­maye sahiplerinin sermayeleri, tefecilerin menfaatleri, nesil - perestlerin neslî üstünlükleri (Racial Superiority) milliyetçi ve ırkçıların tutunduğu temeller, ecdatçıların dedeleri ve ataları, put perestlerin putları tehlikeye giri­yordu. İşte bu sebepten dolayı şöyle buyurulmuştur.

El - küfrü milletin vahidetün:

Küfür bir tek millettir.

Ve bu vecizenin ispatı gereğince savaşa girilmiştir. Bu yolda savaşmakla bir hareket baş göstermiştir. Bu mücadelede yalnız bir kısım halkın düşünceleri temiz ve hakikatları kabul etmeye hazır bulunuyordu. Bunların vicdanlarında sadakat vardı. İnandıkları şeyin hak oldu­ğunu bildiklerinden bu yolda canlarını feda etmeye ve ölmeye de hazır idiler. Bu hareket için böyle bir halk top­luluğuna ihtiyaç vardı. Bir bir, iki iki, dört dört bir ara ya gelip toplandılar ve işe giriştiler. Katlanmadık sıkıntı ve çekmedikleri eziyet ve çile kalmadı. Bu uğurda evlerini barklarını da bırakıp hicret ettiler. Yakınlarını, sevdiklerini dost ve ahbaplarını bıraktılar. Dayak yiyenler, hapsedi­lenler, binbir eziyete katlananlar ve ölenler, oldu. Çarşı pazarda taşlananlar, tahkir edilip küfür işitenler tahammül ettiler. Kafalarımı kırılmadı, evler mi dağılmadı... Her şey yapıldı, her çareye baş vuruldu. Fakat bü tün bunlara rağmen İslâm ne sağlamlığını kaybetti ne de İslâmî iman sarsıldı.

Bunun ilk faydası şu idi: Böyle bir işe iradesi zayıf ve daldan dala konan kimseler yanaşamadılar. Bu harekete ka­tı­lanlar Adem soyunun en seçkinleri idiler. Ancak bu seçilmişler bu harekete katıldılar. Esasında da bu böyle olmalıydı. Bu işe üstün seciyeli kimseler lazım dı. Her­hangi bir insan bu davaya faydalı olamazdı.

Sonra bu halk topluluğu giriştikleri bu işte şahsi ga­raz veya ailevî bir maksat için bu çetin musibetlere kat­lan­mı­yorlardı. Yalnız Hak için, sadakat için ve Allah rızası için bütün bu sıkıntı ve cefalara göğüs geriyorlardı. Bu yüzden açlıktan öldüler ve dünyanın cefasına maruz kal­dılar. Bütün bu ağır ve şiddetli mücadelelerin neticesinde aslî gaye ve aslî maksat olan sahih İslâmî zihniyet doğdu ve ortaya çıktı. Lâzım olan ve ulaşılması gereken mer­hale de bu idi. Onların kalplerinde temiz İslâmî karakter kendisini gösterdi. Onların Allah - perestlik-leri hulus ile göründü. Musibetlere katlanarak İslâmın dershanesinden hakikat dersi alarak geldiler. Herhangi bir şahsın mak­sadı için bu zümre ortaya atılmamış ve bir ölüm kalım mücadelesine girişmemişlerdi. Çalışıp çabalamalar, uğ­raşıp didinmeler, türlü musibetler, zahmetler, sıkıntılar, darmadağın edilmeler, dayaklar, ölümler, hapsedilmeler, yoksulluklar, yerden yurttan hicretler gibi bütün bu mer­halelerden geçip şahsî ve zatî tecrübeler sayesinde bu asli maksadın bütün teferruatına kadar kalplerini ve ruh­larını hazırladılar. Hatta onların şahsiyetleri, bu maksadın kemâl bulmasına yardım bakımından, namaz farz oldu ki, dikkatler bir nokta üzerinde toplansın. İnanılan ve kabul edilen hâkimin (hükümdarın) hakimiyeti tekrar tekrar itiraf edilsin. Bu akide kökleşsin ve sağlam bir hâle gelsin. O hükümdarın hükümdarlığı akidesi, yerleşip sağlamlaşsın ki, dünya işleri hep O'nun hükmüne göre yürüyüp gider. O'nun "ALİM ÜL, GAYBİ VEŞ-ŞEHADE: gizliyi ve aşikâr olması ve "Mâliki yevmüddin: hesap gününün sahibi" vasfını taşıması ve "Kâhirün fevka ibadihi: kullar üzerinde kudretli bulunması" hakikati zihinlere ve kafalara yerleş­sin. Her hal ve durumda O'ndan başka kimseye kulluk edilemiyeceği bilinsin. Kalblere yerleşsin.

Bir taraftan bu esaslara göre yeni gelenler bu yolda terbiye ediliyor, diğer taraftan da İslâmî hareket meyvele­rini vermeye başlıyordu. Halbuki, küfür ehli bu ilk müslümanlara eziyet ediyor, hapsediyor ve bazılarını evlerinden dahi çıkararak, onlara çeşitli şekillerde zulme­diliyordu. Fakat bütün bunlara tahammül edildi. Acaba bütün bu güçlüklere neden ve niçin sabrediyorlar, göğüs geriyorlardı. Görüyoruz ki, bu kimselerin gözünde, kadın, altın, mal mülk ve hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Onlar hiçbir şahsî menfaat da gözetmiyorlardı. Allah'ın bu kullarının sadece sadakatleri vardı. Bu insanların kalpleri niçin böyle bir cazibeye kapılmıştı? Uğrunda her eza ve ce­faya katlandıkları bu şey ne idi ki, kendilerini hiçbir şey durduramıyordu. Anlaşılıyor ki, bu enerji kaynağı Lâilâhe İllâllâh'tır. İnsanî yaşayış nizamını değiştiren prensip bu yüce kelime adi. İşte bu sesin yükselmesi için sadakatle, hakikatle, imanla dünyanın bütün menfaatleri feda edili­yordu. Can, mal, çoluk çocuk, herşeyden vaz geçiliyordu. O zaman gözler açılıyor, kalpler genişliyor, gözlerin önünden perdeler kalkıyor, hakikatin manzarası olduğu gibi ortaya çıkıyordu. İşte ancak bu cemaatı, şahsî güzel­liğin gururu, ecdat - perestlik cehaleti, dünyevî garazlar ve dünya muhabbeti aldatamamıştı. Ve işte bu cemaat bu sese layıkiyle cevap verdiler. Ne kadar muhalefete, eziyete uğradılarsa da bütün bu karşı koymalar kırılıp atılmıştı. Hakikat severler ve bu temiz insanlar gitgide çoğalarak gayelerini başarıya ulaştırdılar.

O zaman, bu hareketin başında bulunan lider de kendi şahsî yaşayışı ile bu hareketin amelî taraflarını ortaya koydu. Her sözü ve fiili ile İslâmın hakiki ruhunu gösterdi. O zaman insanlar İslâmın ne demek olduğunu anladılar. Bu hususu uzun uzadıya anlatacak değiliz. Ancak kısaca birkaç misal vereceğim:

Zatı Risaletpenahilerinin hanımı Hazret-i Hatice Radı­yal­lahu Taalâ anha, Hicazın en zengin kadınların­dan biriydi. Zat-ı Saadetleri de onun ticaret işlerine ba­kardı İslâm daveti başlayınca Zat-ı Peygamberîleri bütün bu işleri bir tarafa bıraktı. Olanca varlığını bu mukaddes işe vakfetti. Bütün Araplar kendisine düşman kesildiler. Kendilerinin ve muazzez hanımlarının nesi var nesi yoksa birkaç sene içinde hep bu yolda harcadılar. İş o raddeye vardı ki, bir ara Hicaz'ın "Melik ül - tüccarı": En zengin tüccarı bulunan Zat-ı Saadetleri, davet ve tebliğ için Taif'e gitmek istedikleri zaman binecek bir merkep bile bulmakta zorluk çektiler.

Kureyş milleti de Zat-ı Saadetlerinin bu ülkeye hü­kümdar olmasını teklif ettiler. "Seni kendimize padişah ya­palım, beğendiğin en güzel kadını sana verelim, senin ayaklarına kapanalım, yalnız şu başladığın hareketten vazgeç" dediler. Fakat O Zat, insanlığın kurtarılması için gelmişti. Bu maksat uğruna, taşlanmağa ve kötü sözler işitmeye razı idi.

Kureyş ve Arap ileri gelenleri Alemlerin Fahrine, şöyle diyorlardı. "Yâ Muhammed, (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nasıl olur da biz senin meclisinde oturur ve senin sözlerini dinliyebiliriz ki, bizler senin meclisine geldiğimiz zaman meclisinizde hep köleler, kullar, beş parasız kim­seler (maazallah) aşağı kimseler oturuyorlar. Nasıl olur da biz şu aşağılık zümre ile aynı yerde oturabiliriz. Nasıl olur da biz onlarla aynı seviyeye düşeriz."

Fakat O Zat, insanlar arasında aşağılık ve yukarılığı kaldırmak ve insanları aynı seviyeye getirmek için gel­mişti. Onların hatırı için fakir ve parası bulunmayan kim­seleri kıracak değildi.

Bu hareket için, Zat-ı Saadetleri, kendi kavmini, kendi ülkesini, kendi kabilesini, kendi hanedan ve ailesini ve aynı zamanda herşeyini feda etmekten çekinmemişti. Çünkü O Zat, insanları insan etmek, insanlara insanlık öğretmek için dünyaya gelmişti. İnsanları kurtarmakla vazifelendirilmişti. Böyle bir daveti insanlığa ulaştırmağa memurdu. Eğer Zat-ı Saadetleri kendi ailesini, kendi ha­nedanını düşünseydi, Hâşimî olmayan kabilelerin men­supları o zata karşı nasıl yakınlık hissi duyabilir, ve O'na nasıl bağlanabilirlerdi? Eğer Zat-ı Saadetleri, Kureyş iktidarına karşı cephe almasaydı, Kureyşten olmayan diğer Araplar kendisine nasıl itimat edebilirlerdi? Eğer Zat-ı Risaletpenahileri, Arap milletinin üstün olduğunu ileri sürseydi o zaman Habeşistanlı Bilâlî Habeşî, Suhey­bî Rumî ve iranlı Selmani Farisî Hazretleri Radıyallahu Taalâ anhüm, etrafına toplanırlar mıydı? İşte O'nun işi her türlü şahsî, ailevî, hanedanı, kavmi, vatanî ve memleketçiliğe dair en ufak bir mefhumdan uzaktı.

Mekkeden hicret edip Medineye geldiği zaman, düşmanlarının dahi kendisine teslim etmiş bulundukları emanetleri sahiplerine iade etmek için Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ Anh'ı memur etti. Dünyaperest bir kimse eline geçirdiği bir şeyi, böyle bir fırsat varken, geri iade ettirir miydi? Fakat Allah - perest kimse ise kendi can düşmanlarının haklarına dahi zerre kadar tecavüz etmez. Bir taraftan bu düşmanları Zat-ı Saadetlerinin canına kast etmek isterlerken, diğer taraftan Zat-ı Risaletpenahileri de bunların emanetlerini geri vermek için çalışıyordu.

İşte bu ahlak, Arapları hayretten hayrete düşürü­yordu. Ben. katiyetle diyebilirim ki, o tarihten iki sene sonra Bedir savaşında Zat-ı Saadetlerinin karşısında yer alan bu kimseler şöyle söylüyorlardı: Biz kiminle savaşı­yoruz? Hicret gecesi kendisini öldürmek için uğraştığımız sırada o bizim emanetlerimizi geri vermeğe çalışıyordu. Bu melek hasletli zatla mı çarpışıyoruz? Evet, o zaman Arapların elleri Zat-ı Saadetlerine karşı harp ediyordu. Fakat kalpleri yaptıkları bu işi tasvip etmiyordu. Bedir'deki kâfirlerin mağlup olmasının sebebi de bu ahlakî yükseklik olsa gerektir.

Onüç sene süren çetin çalışmalardan sonra, Zat-ı Saadetleri, Medinede küçük bir devlet teşkil etmesine sıra geldi. O zaman bu devletin halkı terbiye görmüş ve tam bir islâm düşüncesine sahip birkaç bin kişiden fazla değildi. Bu camianın teşkil ettiği hükümet on sene kadar Allah Resulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in rehberliği altında devam edegeldi. Bu az zamanda hükûmettin her cephesi, İslâmî usul ile yürütüldü ve Zat-ı Saadetleri islamın her cephesini öğretti. O devirde İslâmi ideoloji de manevî düşünceden (Abstract idea) genişleyerek, ilerle­yip bir medenî nizâm haline geldi. Bu nizamda İslâmın güvenlik, eğitim, yargı, sosyal ilişkiler, toplum ve ekonomik müeyyideleri ortaya kondu. Savaş - barış ve milletlerarası münasebetlerine dair kaideler nizamlaştı. Yaşayışın her sahasına ait usuller konuldu. Bu usuller dairesinde yaşayış devam ettirildi. Bu hususî usul ile çalışacak olanlar yetiştirilip, diğerlerini de yetiştirmek için işe giriştiler. Bu zümre, İslâm idaresini öyle örnek olarak öne sürdüler ki, sekiz sene gibi kısa bir zamanda, Me­dine kasabasında kurulmuş bulunan bu küçücük devlet bütün Arabistan yarım adasını idaresi altına aldı. Gruplar halinde halk, İslamın bu amelî çalışmasını görüyor ve İslâma sarılıyorlardı. Halk gözü ile görüyor ve şahit olu­yordu ki, gerçek insanlık denen şey İslâmiyettir. İnsanlığı felaha götürecek olan yol ancak bu Hak yoludur. Buna en azgın İslâm düşmanları bile kanî oldular. Yalnız kanî olmakla kalmayıp, bu yeni dine öyle sarıldılar ki, varlarını yoklarını hatta canlarını bile İslâm uğruna feda ettiler. Bu kimseler önce bu harekete karşı senelerce dövüşmüş şahıslardı. Halid ibni Velid, Ebu Cehilin oğlu İkreme, Ebu Süfyan gibi İslâm düşmanları, müslüman olunca Hak dinine hizmetkar oldular. Hazreti Hamza Radıyallahu Anh'ın katili Hind (Hazreti Hamzanın ciğerini yemek iste­yen kadın) ve Vahşi sadakatle baş eğerek, gelip İslâma teslim oldular. Fakat Zat-ı Saadetleri onlara karşı kin tutmadı. Zaten o yüce peygamberin herhangi bir garaz duymasına da imkân yoktu.

Tarih yazarları hataya düşerek, bu emsalsiz inkılabın savaşlarla meydana geldiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki o kadar kısa zaman süren savaşlarla, savaşçı olan bütün bir Arap kavmi nasıl mağlup edilebilirdi? Tarafların zayiatı da bin veya bin yüz kişiden fazla değildir. İnkılaplar tari­hine bakarsanız, kendiniz de hak vereceksiniz ki, buna ancak "Kansız İnkılap": (Bloodless Revolution) demek doğru olur. Bununla beraber bu inkılap sadece memleke­tin ahvalini ve nizamını değiştirmekle kalmadı. Zihniyet­lerde, görüş zaviyesinde ve düşünce tarzında öyle bir başkalık meydana geldi ki, yaşayış usulünde ve bütün bir ahlakî davranışta bambaşka bir millet meydana çıktı.

Bu millet eskiden zinayı mubah gören, kadınların if­fetine tecavüz eden ve aynı zamanda içkiye düşkün bir topluluktu. Fakat İslâmiyeti kabul ettikten sonra, içki ve zinanın ortadan kalkmasında öncü oldular. Hırsızlığı âdet edinmiş ve bunu mubah sayan bu millet, bu defa dostla­rının evinde bile yemek yerken, acaba caiz olmayan bir şey mi yaptım diye nefislerini sorguya çektiler. Bu şekil bir yemek yemenin Kur'an-ı Kerimde yasak edilmiş ol­madığı söylendiği halde yine de titizlikte ileri gittiler. Vak­tiyle yol kesmeyi, kervan soymayı adet edinmiş bulunan ve geçimini bu iş üzerine kurmuş olan bu kavim öyle bir değişti ki, bu kavmin, bu ümmetin alelade fakir bir askeri, İran saltanatı yıkılıp giderken, İran Kisrasının milyonlarca altına bedel olan kiymetli tacını, yanına alarak, gecenin karanlıklarında ıssız çöllerden geçerek getirip kumanda­nına teslim etmişti. O tarihten önce böyle bir hadisenin eşine yeryüzünde rastlamak acaba mümkün olabilir miydi? İşte bu yüce dinin insanlara yapmış olduğu tesir, halis bir niyetten başka birşey değildir. Burada artık riya­kârlık hastalığından katiyen bahs edilemez. Eskiden bu kavmin fertleri indinde, insan hayatının hiçbir kıymeti yoktu. Kendi çocuklarını kendi elleriyle diri diri toprağa gömerlerdi. Bu insanlar bilahare, öyle merhametli oldular ki, bir tavuğu bile keserken içlerinde merhamet hissi doğdu. O kadar doğru ve temiz bir ahlaka sahiptiler ki, cahiliyet devirlerinde yapmadıkları kalmayan bu kavmin fertleri, Hayber kalesi fethedildikten sonra, tahsildarlık memuriyeti ile, vergi tahsil ederlerken, kendilerine büyük bir meblağ tutan rüşvet teklif edilip de devlet vergisini azaltmalarını bildirdikleri zaman, bu rüşveti kesin olarak red etmiştiler. Yahudilerle aralarında olan müşterek mah­sulü de yarı yarıya bölerek, onlara: "Siz hangisini ister­seniz onu alınız" demişlerdi. Yahudiler de tahsildarların bu tavrına şa­hid olunca, parmakları ağızlarında kalmıştı. Ve gayri ihtiyari şöyle bağırmışlardı: "İşte artık yeryü­zünde adalet kaim oldu."

Bu hükümetin idarecileri ve valileri, hükümet konak­larında ve saraylarda değil, halkın arasında oturur, gezer ve dolaşırlardı. Sokaklarda, çarşı ve pazarda yaya yü­rürlerdi. Onların evlerinin kapısında, ne muhafız" ne ka­pıcı ne de teşrifatçı vardı. Gece bile her isteyen vatan­daş, evindeki idareciye müracaatını yapardı. Bu ümmetin içinde öyle hâkimler yetişti ki, bir Yahudinin iddiası karşı­sında zamanının halifesini bile mahkemeye getirtti. Halife kendi oğlunu ve kölesini şahit göstermek isteyince Hâkim bunları kabul etmemek cesaretini de gösterdi. Bu ümme­tin içinde, öyle kumandanlar yetişti ki, harp sırasında bir şehri tahliye ederken, vaktiyle şehir halkından alınmış bulunan cizyeleri geri verdi. "Bu bizim hakkımız değildir" dediler. Bu ümmetin içinde öyle elçiler yetişti ki, İran baş kumandanının sarayında kumandanın karşısına çıkar­ken, İslâmî ve insanî eşitlikten vaz geçmedi. Bu usulü açıktan açığa belirtti. Açık bir lisan ile İran kumandanının karşısında, İrandaki sınıf ayrılıklarını tenkit etti. Bu ko­nuşma o kadar tesirli oldu ki İran ordusu efradının kalblerinde insanlık dini hakkında bir sevgi belirdi. Bu ümmet efradı arasında öyle ahlak sahibi kimseler çıktı ki, hırsızlık yapan kimse kendi ayağı ile gelerek elinin kesil­mesini talep etmiş ve diğer kimse de zina ettiğini iddia ederek cezalandırılmasını istemiştir. Maksat öteki dün­yada Cenabı Hakkın huzuruna çıkarken hırsızlık ve zina suçunun cezasını görmüş ve kurtulmuş olarak çıkmaktı Bu ümmetin ordusunun askerleri, para ve dünya için sa­vaşmıyorlardı. Sadece iman yolunda çarpışıyorlardı On­lar kendi ceplerinden para harcayarak harp meydanlarına koşuyorlardı. Elde ettikleri ganimet mallarını da kendile­rine alı koymayıp, bölünmesi için kumandanlarının huzu­runa getiriyorlardı. Acaba, içtimaî ahlak ve zihniyeti kılıçla bu şekilde değiştirmek mümkün müdür? Tarih gözümü­zün önündedir, insan ahvalinin tepeden tırnağa silah zoru ile böyle bir inkılap geçirdiğine dair sizler bir misal verebi­lir misiniz?

Gerçekten enteresan bir mesele gözümüzün önün­dedir. On üç sene zarfında ancak on veya on iki bin müslümanla bütün bir ülke müslüman oldu. Çok az bir insanla böyle bir neticenin alınmış olması dolayısiyle "bu muammayı nasıl halledebiliriz" diye düşünüp duranlar var. Halbuki mesele gayet basittir. Yeni bir ideoloji üze­rine yaşayışın plânı çizilmişti. Fakat ilk önceleri halk bu hareketin mahiyetini sezememişti. Böyle bir değişikliğe niçin lüzum görülüyordu? Neticeyi tahmin edemiyenler çeşit çeşit düşüncelere saplanıyorlardı. Şüphe ve tered­düt geçiriyorlardı. Böyle şairane sözler söyleyen bu insan (neuzü-billah) acaba delirmiş midir diye hayret ve dehşet içinde kalmışlardı. Yoksa hayal-perest midir diye kendi kendilerine soruyorlardı. O zaman, sadece yüksek zekâlı kimseler iman ettiler. Bu zevat, hakikati görüyor ve İslâmın insanların kurtuluşu için geldiğini anlayabilen kimselerdi. Zamanı gelip de bu fikir nizamı üzerine bir hayır nizamı kurulunca, halk gözünü açtı. İşin ne oldu­ğunu ve ne neticeler verdiğini de gördüler. O zaman iyice anladılar ki, yapılmak istenen iş, Allah'ın seçkin kulu ta­rafından zulmün ortadan kaldırılması için ele alınmış ve zafere ulaştırılmıştır. Artık bu gerçek kurtuluş hareketine karşı koymaları için bir sebep kalmadığını anladılar. Ve bütün güçleriyle bu yolda çalışmaya başladılar. Ancak basiret gözü kapalı bulunanlar bu hakikati görmemezlik­ten geldiler.

İslâmın içtimaî inkılabının takip ettiği yol, böyle bir yoldur. İşte plânı çizilen, binası kurulan inkılap böyle ya­pılmıştı. Halk bu işin başarıya ulaşmasını mucize sayı­yordu. Evet, Peygamberin mucizelerinden biri de budur. Tarih de bize anlatıyor ki, bu hareket, tabiî yoldan gelişen bir hadisedir. Burada illet olduğu gibi ilmî ve mantıkî de­liller de vardır. Biz de bugün, o tarihî plân üzerine hareket edersek, yine aynı neticeyi elde ederiz. Elbette şurası da vardır ki, böyle bir iş yapmak için, İslâmî imanın şuuru, zekâ ve düşünce, sağlam karar verebilmek kudreti, şahsî zaaflardan kurtulmak ve fedakârlıklara katlanabilmek istidadı olmalıdır. Aynı zamanda himmet ve gayret sahibi kimselere ihtiyaç vardır. İnandıkları gaye için çalışıp da başka yönlere dönmeyenler de lâzımdır.

Dünya yaşayışındaki kendi şahsî menfaatlarından fedakârlık eden kimseler bulunmalıdır. Bu ümit uğruna, anneler, babalar, çoluk çocuklar, dostlar, mal ve mülkler feda edecekler olmalıdır. Biz bunları kaybettikse ne za­rarı vardır diyebilenler bulunmalıdır. Bu maksat uğruna çalışma yolundaki engelleri ortadan kaldıracak kimseler meydana çıkmalıdır.

Böyle bir ümmet ilk önce Allah sesini yükseltir, sonra da işe girişirler. Nitekim işin başında da böyle olmuştu.

 

EMNİYETLİ YOL[298]

 

SORU:

Aşağıdaki iki şüpheli mesele huzurunuza arzediliyor. Lütuf ve kerem buyurup bunlar hakkında sahih nazari yenin ne olduğunu izah buyurmanızı rica ediyoruz.

1. Tercüman ül - Kur'anın geçen sayısında bir oku­yucuya ait şöyle bir soru yayınlandı:

Hazert-i Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir hükümete başkanlık etmesi teklif edildiği halde acaba bu teklifi niçin kabul buyurmadılar? Halbuki Hazret-i Yusuf Aley­his­selâm, kendilerine teklif edilen bir iktidarı kabul edip bu iktidardan faydalanarak müminlerden ve salih kimselerden bir cemaat hazırlamak yolunu tercih ettiler. Acaba aynı yol tutulmuş olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Bu soruya verilen cevabı okudum, fakat beni tam manasiyle ikna edemedi.[299] Bence Hazret-i Yusuf Aleyhisselâmın yolu tutulmuş olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Zat-ı Saadetlerine, Mekke halkı padişahlık teklif ettikleri zaman niçin kabul buyurmadılar da, ayrı bir dev­let kurmak yoluna gittiler? Şimdi bizim de böyle mi yap­mamız icabeder? Lütfen bu hususu izah buyurunuz. Acaba benim bu fikrim ne derece doğrudur? Yoksa ta­mamen hatalı mıdır?

2. Zat-ı Faziletleri, yine yazıyorlar ki, herhangi bir merhalede böyle bir vaziyet ortaya çıkmış olursa, o za­man, zamanımızda mevcut bulunan Anayasa usullerini ortadan kaldırıp, bunun yerine sahih bir usul koymak için artık düşünmeye gerek kalmaz. Bu hususta halk da, İs­lâmî cemaatin oluşturulması için bir yere kadar, kurullara girmenin ve seçimlere iştirak etmenin doğru olduğunu düşünmektedirler. Bu mevzuda da içtimaî bakış açısını izah buyurmanız rica olunur.

 

CEVAP:

Bizim için bütün Enbiya Aleyhimselâmın tuttukları yola itaat edilmesi lâzımdır. Hatta Zat-ı Saadetleri de bu hususu açık olarak beyan buyurmuşlardır. Kur'an-ı Ke­rimde de aynı emri görüyoruz. Kur'an-ı Kerim hiçbir pey­gamberin tuttuğu yolu ortadan kaldırmak istememiştir. Böyle olunca da Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tut­tuğu yol da başka bir yol değildir.

Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e padişahlık teklif edildiği zaman, bu padişahlık bir şarta karşılık, ileri sü­rülmüştü. Bu şart da şudur: Zat-ı Saadetleri, dinî tebliğ etmeyive daveti bırakıp, onlara uyacak ve ancak bu şe­kilde onlara padişah olabilecekti. Eğer Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a da böyle bir teklif yapılmış olsaydı, o da böyle bir teklifi reddederdi.

Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a, kayıtsız şartsız, hu­dutsuz olarak tam bir serbestlik verilmek şartı ile iktidar teklif edilmişti. Hazret-i Yusuf, böyle bir teklifi kabul etmiş, iktidara geçince mülkün nizamını Hak dinî üzerine usûl koyarak tanzim etmişti. Memleketi bu yolda idare etti.

Nebiyyi Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Selleme de böyle bir teklif yapılmış olsaydı, elbette ki, savaşsız elde ede­ceği bu neticeyi, savaşla elde etmeye tercih ederdi. Fa­kat o zamanki Mekke ileri gelenleri tarafından teklif edilen bu hükümet, temiz ve saf İslâmî nizamı yürütmediği gibi o zamana kadar halkın ve komuoyunun de böyle bir hü­kümete gerçekten yardımcı olabileceklerini, biz mümkün göremiyoruz.

2. Seçim mücadelesi ve kurullara iştirak meselesi, bir gayrı İslâmî Anayasanın mevcudiyeti halinde, bir gayrı - dinî: lâik (Secular) Cumhuriyet (democracy) kurulup da, böyle bir cumhuriyetin yürütülmesi için olursa, o zaman bizim Tevhid akidemize ve dinî inancımıza muhalif olur. Fakat biz memleketin komuoyunu kendi dinî düşüncemiz ve akidemize uygun şekle getirebilmek ve böyle bir memleketin nizamını kendi dinî akidemiz üzerine kurmak imkânını bulmak düşüncesi ile ve Anayasayı da İslâmî bir Anayasa ile değiştirmeyi dikkate alarak, bu yolda yürü­memiz için bir mani yoktur dedik. Tabiî savaşarak, kanlı çarpışmalara girerek, elde edebileceğimiz neticeyi, dö­vüşmeksizin elde etmemize Şeriat engelleyici bir hüküm koymamıştır. Fakat şu hususu da iyi anlamamız lâzımdır ki, bu çalışma metodunda şu unsurlar bulunmalıdır:

1.  Memlekette, vaziyet öyle olmalıdır ki, bu nizam­dan başka bir nizamın kurulmamasına karşı koyacak güçte olmalı ve bu nizamı yürütmeye hazır bulunmalıdır. Yahut da bu nizamın kurulmasına yeterli olmalıdır.

2. Biz, kendi tebliğimizde, davetimizde ve propagan­dalarımızda öyle bir yoldan yürümek imkânına sahip bu­lunmalıyız ki, memleket halkının büyük bir çoğunluğunu kendimize hemfikir yapabilelim ve gayri İslâmî nizam yerine İslâmî nizamı kurmak için komuoyunu hazırlamak mümkün olsun.

3. Seçimler gayrı İslâmî Anayasa için olmamalı ve gayrı İslâmî Anayasa yapmak için bir kurulun toplan ması gözönünde bulunmamalıdır. Ancak memleketin nizamı­nın yani İslâmî nizamın Anayasasını hazırlamak İçin, olmalıdır.

 

ALEMŞÜMUL HÜKÜMETTE İSLAMÎ HÜKÜMETiN               ÇALIŞMA TARZI[300]

 

SORU:

Bir müslüman için, şu mesele üzerinde fazla istidlâle lüzum yoktur ki, — sahih İslâmî anlayışa sahip olmak şartiyle — yaşayış nizamında bir tek maksat vardır: Hü­kümeti ilâhiyeyi kaim kılmak.

Açık olarak bellidir ki, bu maksada ulaşmak için, öyle bir yol tutulmalıdır ki, fıtrata ve akla bu işin yapılması müsait bulunsun. Ve bu şekilde aslî dava yürütülebilsin. Hükümeti İlâhiyeyi ilk defa kuranlar Enbiyayı Kiram Aleyhisselâmdırlar. Bu bakımdan bu davada onların yol­larını takip etmek icabeder.

Peygamberlerin yaşayış sahifelerine göz gezdirdiği­miz zaman, iki yol takip eden peygamberler görüyoruz:

1. Davetleri sırasında muntazam bir hükümeti olan­lar. Bu hükümet, camianın üzerinde otorite sahibi idi. Ve bu hükümetlerde iktidarı A'la bir tek kişinin elinde bulunu­yordu. Hazret-i Yusuf ile Hazret-i Musa Aleyhisselâm gibi.

2. Diğerlerinin zamanında ne muntazam bir hükümet ne de muntazam bir devlet vardı. Ne de camianın üze­rinde otoriter bir makam bulunuyordu. Mevcut olan hü­kümet bir kabile reisinden farksız (Patriachol) bir hükü­met idarecisi idi. Meselâ, Hazret-i Hatemün - Nebiyyin Sallallahu Aleyhi ve Sellem gibi.

Bu iki kısım peygamberlerin de ayrı ayrı çalışma sis temleri olduğu görülüyor. Herhalde siyasî vaziyetin zaru­reti bu ayrı çalışma şeklini gerektirmiştir.

Fakat zamanımızın kapsamlı ve alemşümul hükü­metleri, fertleri de her taraftan etki altına almış olduğuna göre bu muntazam, etkili ve sağlam iktidar, fikrî ve amelî bakımdan da duruma hâkim bulununca, — ki, bu gibi iktidarlara eski tarihlerde raslamak pek kolay değildir şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Nasıl olur da hükümetsiz (Stateless) bir devirdeki çalışma metodları, yani kabile reisliği hükümeti devrindeki usuller, şimdiki muntazam hükümetlere tatbik edilebilir? Nasıl olur da bu uğurda çalışanlar, modern hükümetlere karşı muvaffak olabilir­ler?

Hatamün - Nebiyyün Sallallahu Aleyhi ve Sellem, muntazam bir hükümetin karşısında bulunmuyordu. Haz­ret-i Yusuf Aleyhisselâm da bunun aksine muntazam bir hükümet karşısında idi. Nitekim Hazret-i Yusuf Aleyhis­selâm da iktidar sahibi olmak ve hükümet kudre­tini (Sovereign Power) eline almak istemişti:

"Beni yeryüzünün hazinelerinin başına geçir."

Demişti. Netice de arzu ettiği şekilde cereyan etmişti. Zamanımızın hükümetleri ise elbette ki, Hazret-i Yusuf Aley­hisselâm devrinin hükümetlerinden daha kuvvetli, daha kudretli ve daha da alemşümuldürler. "Niçin bunları kaldırıp da yerine başka bir hükümet getirelim" diyenler çoktur. Hükümet kurmaya çalışırken veya kurulduktan, sonra inkılaplar baş göstermez mi? Kanlar dökülmez mi? Bolşevik Rusyada olmadı mı? Şurası da malumdur ki, İslâm yıkıp dağıtmak, kan dökmek ve ortalığı berbat et­mek için gelmemiştir. İs­lâmın programı ve hattı hareketi çok incedir. İslam mefkuresine göre, zorla ve kanla iş yapmak doğru değildir. Belki İslâmın hareket tarzı daha ince ve daha da derindir. Buradan anlaşıldığına göre, kanlı inkılap yerine dirayete dayanan bir çalışma yapıl­malıdır. Böyle bir hareket tarzı kabul edilirse, o zaman müslümanların hükümete muhalif olmaları doğru olmaz, bilakis hükümeti desteklemek lâzımdır.

İktidardan maksadın, kudret sahibi olarak atıp tutmak olmadığını söylemeye bilmem lüzum var mıdır? Meselâ, Nuvvab Sahip Tercümanın bir nüshasında Hazret-i Yusuf Aleyhisselâmın kısası meyanında beyan buyurdukları gibi, muntazam bir cemaat hazırlayıp bu vasıta ile işler yürütülmelidir. Hâkim kuvvet (Sovereign Power) i bu ce­maat vasıtasiyle elde etmelidir.


CEVAP:

Şüphesiz olarak, bu durumda İslâmî hükümet alem-şü­mul olunca, kötü hükümet nizamları da ibtidaî şekilde kalır. Buna göre çalışma ve yürütme tarzı da değişir. Fakat işin usulü bakımından ve amaç bakımından bir değişiklik olamaz. Bu işin usulü şudur ki, ilk evvelâ biz davamızı ileri süreriz ve bu davaya katılmak isteyenleri çağırırız. Bize katılıp, evet diyenler toplanıp gelirler. İnti­zamlı bir şekle girerler. Sonra efkârı umumiyeye baş vu­rarak, yahut da öyle bir vaziyet doğar ki, elde mev

cut kanunlara ve Anayasaya göre, hükümet nizamı­nın bizim elimize geçmesi mümkün olur. O zaman biz de camianın ahlakî, medenî, siyasî, iktisadî ve diğer nizam­larının üzerinde düşünür ve bu mevzuları tanzim ederiz. Faydalı hu­susları tesbit edince hemen işe girişiriz. Eli­mize geçen bütün imkânların hepsini kullanır ve kendi çalışma tarzımızdan (Methode) istifade ederiz. Bizim çalışma tarzımız böyle olacaktır. Fakat daha güvenli bir vasıta ile iktidar mevkii (Substance of povver) elimize geçerse, o zaman davamız için halkı toplamaya da lü­zum kalmaz. Derhal işe başlar ve bütün şer'î yollarla İs­lâmî inkılâbı kaim kılarız.

 

İSLÂMİ NİZAMIN KAİM KILINMASININ                                SAHİH ŞEKLİ[301]

 

SORU:

Bir çok kimseler Pakistanın istikbali hakkında fikir yü­rüterek şu suali sormaktadırlar: Zat-ı Faziletmeabları, yahut da diğer ulemâ neden İslâmî hükümet için bir Ana­yasa hazırlamamışlardır. Eğer Anayasa hazırlayan ku­rulun: (Ayin - Sâz Assambli) elinde böyle bir metin bulu­nursa, pek tabiîdir ki, tetkiklerde bulunur ve işler tanzim edilir.

Bu sual sadece bana değil, bu mevzu ile alâkadar olan diğer ilim ehline de çok defa sorulmaktadır. Fakat, Zat-ı Faziletlerinin bu sorusuna cevap vermemi ve bu cevabı da Tercüman ül - Kur'anda neşretmek istediklerini talep ettiklerinden, benim için bu noktayı açıklamak bir zaruret oldu. İnşaallah bu husus aydınlanır da siz de ortada bulunan yanlış anlayışları bertaraf etmiş olursu­nuz.

 

CEVAP:

Zat-ı Alilerinin bu sualine karşı geniş ve etraflıca ce­vap vermek icabeder. Bu da şu durumda mümkün olma­yıp, ciddi bir araştırmaya ihtiyaç göstermektedir. Ancak elimizdeki bilgilerle yetinerek, kısaca şunu arzedebilirim ki, bu şekilde Zat-ı alilerinin isteklerinin ihtimalden ger­çeğe dönüşmesi ümid edilir.

Bugünkü cemiyetimizde, muaşeret, ahlak, siyaset, iktisat ve eğitim gibi içtimaî müesseseler İslâmî değildir. Şimdiye kadar gayrı İslâmî çizgiler üzerinde yürünüp gidilmiştir. Şimdi sadece ortada siyasî bir hareket vardır. Böyle bir temel sayesinde kurulmuş bir nizamın içinde bulunuyoruz. Yukarda temenni ettiğiniz işlere yavaş ya­vaş sıra gelecektir. Bu vaktin geldiği zaman da, İslâmî nizam diye buyurduğunuz mesele sadece bir İslâmî Düstur: Anayasa hazırlamak işiyle sınırlı kalmayacak ve iktidar başında bulunanlara "gelin bunu yürütün" de­mekle yetinilmeyecektir. Maalesef herkes öyle zannedi­yor ki, bu iş bir hastahane tesis etmek işi gibi, bir bina ve bir kaç doktorla herşey hal yoluna gider. Yahut da bir okul kurmak gibi de değildir ki, bir tane bina bulup bir kaç masa, sandalye ve birkaç öğretmen bulduk mu iş ta­mamlanmış olsun. Hayret edilecek mesele şurasıdır ki, maalesef bizim tahsil terbiye görmüş, bilgili zevatımız da bu işi de bu kadar görüyorlar. Belki de onlar Anayasa hazırlamayı alelade bir muska yazmak gibi bir şey zan­nediyorlar.

İslâmî hükümetin bu ülkede kurulması iki şekilde mümkün olabilir:

1.  Halihazır durumda memleket işlerinin idaresini elle­rinde bulunduran zevatın İslâmî meselelerde halis niyet sahibi olmaları lâzımdır. Bu kimselerin vaatlerini tutmaları icabeder. Kendi milletleri ve kavimlerinin de bunlara inanmış olması gerekir. Bunların da hakikatte - sözde değil — böyle bir işi başarmak kabiliyetleri bulun­malıdır. Aksi takdirde bunlar, imanlı olmalarına rağmen, "Pakistanda iktidarda bulunuyoruz diye iş bitti dememe­leri gerekir. Biz bu mevkide iken İslâmî nizamı kuracağız ve bu işi ehil olan kimselere emanet edeceğiz zihniyetini taşımaları lâzımdır. İşte bu en makul şekildir ki, bizim de Anayasa hazırlayan kurulumuz, gayrı İslâmî nizamı, İs­lâmî nizamla değiştireceğini ilân edebilir. Ve bu değişikli­ğin zarurî olduğunu ileri sürebilir. Bundan sonra, İslâmî ilimlerden haberdar olan kimseler bulunup Anayasa ha­zırlayan kurula iştirak ettirilmeli ve onların yardımı ile muntazam bir Anayasa hazırlanmalıdır. Bilâhare seçimler yapılırken de memleket işlerini yürütebilecek kimselerin seçilebilmelerine dikkat edilerek, bu zevatın İslâmî Ni­zâmı devam ettirecek ehliyette olmaları gözönünde bu­lundurulmalıdır.

Ancak böyle bir gelişmeden sonra, sahih bir usule istinad eden ve Cumhuriyet şeklinde karar kılınarak, ter­cihler ve yetkiler ehil kimseler eline geçmiş olur ve yaşa­yış nizamı da İslâmî usul üzerine kurulabilir.

2. içtimaî vaziyetin esası yavaş yavaş değişmelidir. Umu­­mî bir hareketle ıslahat yapılarak, temiz İslâmî anla­yışı yerleştirmelidir. Artık o zaman fazla zorluk görülme­den ve güçlüklere uğramadan kendi kendine İslâmî Ni­zam kök salmış olur.

Biz şimdiye kadar, hep birinci yolda yürüdük ve bi­rinci şekli tecrübe ettik. Eğer bu işte muvaffak olursak, bu demek değildir ki, Pakistan devletinin ayakta tutunması için bizim milletçe çalışıp uğraşmamız faydasız olmuştur. Belki bu çalışmaların asıl sebebi İslâmî nîzam olduğun­dan, Pakistan devleti kurulup ortaya çıkmıştır. Bu mak­sada da daha rahat ve daha kolay yoldan ulaşmış bulu­nuyoruz. Fakat Maazallah, Allah göstermesin, biz bu işde muvaffak olmasaydık ve bu ülkede bir gayrı-İslâmî hü­kümet bulunsaydı ve gayrı - İslâmî nizam tatbik edilseydi, o zaman bu müslümanların bütün zahmetleri, çektikleri zorluklar ve katlandıkları fedakârlıklar, göz göre göre hiç olup gitmez miydi? Şurası da vardır ki, biz, Pakistanı kurduğumuza göre, ülkemizde er geç İslâmî bakış açısını yerleştireceğiz. O zaman, bu işte de muvaffak olmak için ikinci yolu tutmak bizi maksada daha kolay ulaştırır. Nite­kim Pakistan kurulmadan önce de bu böyle düşünül­müştü.

Ümit ederiz ki, bu izahtan sonra halk bizim vaziyeti­mizi iyice anlamış olur. Biz herhangi bir işi vaktinden ev­vel yapamayız ve yapmayız da. Şimdi İslâmî Nizam hak­kında bilgi vermemiz talep edilmektedir. Eğer bu kabul edilirse, o zaman elbette ki, Anayasanın hazırlanması hususunda da mümkün olan yardımı yapacağız. Fakat bu temel mevzuları iş başında bulunan zevat uygun gör­mezse, o zaman Anayasanın (Düstur) tarihini çizmek ve plânını ortaya koymakta ne fayda olabilir?

 


SİYASİ İNKILAP MI DAHA ÖNCEDİR YOKSA                 İÇTİMAÎ SOSYAL İNKILAP MI?

 

SUAL:

Bizim ülkemizde herkes tarafından daima konuşulan şöyle bir mesele vardır:

İslâmın usul ve ahkâmı pek güzel ve pek iyidir. Fakat bunların tatbik kabiliyeti yoktur. Halkın ve ileri gelenlerin İslâma karşı kalben bağlılıkları vardır. Buna rağmen İslâmın sahih mefhumunu ve onun icabettirdiği hususları da pek bilmemektedirler. İslâmî kanunlar icra mevkiine konduğu taktirde, rejimin düşünce ve disiplinine karşı aksi bir tesir baş göstermesi muhtemeldir. Bunun için siyasî inkılaptan önce bir içtimaî inkılaba lüzum görüyor­lar. Bu içtimaî inkılap yerleşmeden önce İslâmî hükümeti kurmak acaba vakitsiz bir iş olmaz mı, diyorlar.

 

CEVAP:

Bu meseleyi etraflıca izah etmek istersek, uzun bir cevap vermemiz lâzımdır. Fakat burada kısaca şunu arz edelim ki, elbette siyasî inkılaptan daha Önce medenî, içtimaî, ahlakî bir inkılaba daha çok ihtiyaç vardır. İşte İslâmî inkılabın fıtrî yolu da budur. Fakat şurası da doğ­rudur ki, İslâmda ahkâm ve kanunlar sadece zorla yürü­tülmez. Bu ilâhî müeyyidelere en başta inanmak gerekir. Bir iç (çoşkunluk) bulunması şarttır. Fakat şunu da kim inkâr edebilir ki, Pakistanın kaim olması ve ayakta tu­tunması siyasî inkılapsız olabilirdi? Buna göre, ilk önce içtimaî inkılap mı yoksa siyasî inkılap mı diye bir soru sormak tamamen manasız olacaktır. Fakat burada şu soru akla geliyor ki, halkın düşüncesine niçin şu mesele yerleşmez ki, biz şimdi kendi memleketimizde acaba İslâmî nizamı mı yürütüyoruz, yoksa kâfirane nizamı mı? İşte o zaman siyasî iktidarın da hakikî maksadı kendili­ğinden belli olur. Bu da bir tarafa, ahlakî inkılabı ortaya çıkaralım diye de hükümet mekanizmasının yürümesini durdurtamayız.

Allah'a ve O'nun Resulüne iman eden ve Allah'ın ik­tidarı A'la'yı elinde bulundurduğuna kani olan bir millet, elbette ki, içtimaî hususlarda da siyasî hususlarda da bu noktayı gözönüne alacak ve kâfirane nizam üzerine kendi yaşayış nizamlarını kuramıyacaklardır. O zaman bu kavmin ve bu milletin efradına şu iş de farz olacaktır ki, bu fertlerin her biri diğer fertleri bu yolda uyarsın ve ahlakî öğütler versin. Böylece hâkim sınıfı da gayrı - İs­lâmî yoldan gitmekte kendi haline bırakmamış olurlar. Ben şöyle anlıyorum ki, eğer biz bu şekli gözönünde bu­lundurursak, o zaman hiçbir vakit "ferdî irtidat" yoluna da gitmeyiz. Fakat "içtimaî irtidat" a gelince elbette ki, bu irtidatın yolunu tutmuş oluruz.

Bu meselenin şu şekilde ikinci bir cephesi vardır: Eğer siz ahlakî ve içtimaî inkılabı daha önce elde etmek istiyorsanız, evvelâ bu İnkılabın vasıtalarının neler oldu­ğunu düşünmeniz lâzımdır. Elbette ki, bu vasıtalar, eği­tim, öğretim, muaşeret âdabının ıslahı, zihniyetin değiş­mesidir ve bunun gibi şeylerdir. Bunlar için de bir hükü­metin mutlaka kanunî ve siyasî vasıtaları vardır Hükümet kudreti yalnız kendi başına bir ıslah vasıtası olmakla kalmaz, diğer ıslah vasıtalarının üzerine de tesir icra eder. Buna göre, "hükümet vasıtalarından istifade etmi­ye­lim" demek manasızdır. Bizim oylarımız ve ödedi­ğimiz vergilerle hükümet icraatına devam edebilir. Şimdi biz bu cahilliği, bu ahmaklığı nasıl üzerimize alabiliriz ki, bir taraftan biz münferiden, fert olmak bakımından İslâ­miyetçi olalım da içtimaî bakımdan da islâm yolunu dü­zeltmeye çalışalım da diğer taraftan hükümetin ahlâkı düzeltecek olan bütün vasıtalarını bir tarafa bırakalım, istifade etmeyip, bunların fısk ve fücur yolunda kullanıl­masını temin edelim...



[1]    "İlâh," "Rabb," "İbâdet," ve "din" gibi ıstılahların, doğ­ru mânalarını anlamak için bkz. Kur'an ki çar bünyâdî istilaheen. — Kur'anın dört temel ıstılahı, Seyyid Ebul-A'lâ El-Mevdûdî. İslamic Publications, Lahore.

[2]    Kitâb-ı Mukaddes, Ahd-i Cedid ve Ahd-i Atik.

[3]    R.N. Crew, Hunt Teory and practice of Com­mu­nism -London 1951. Sahife 6

[4]    Arnold, İ. Toynbee, Chiristianity among the religins of the world, S. 56

[5]    Eser yazıldığı zaman 34 idi. Bugün 43 tür. Müter­cim

[6]    Mevlâna Urduca üstad demektir. Yani Mevdûdî Hürmeten kelimeyi aynen muhafaza ettim. Mütercim.

[7]    Bu mevzu Mevlânâ Seyyid Ebu'l A'lâ El - Mevdûdî ta­rafından yazılarak "Tahrik-i âzadi-yi Hind or Müs­lüman — Hin­distan hürriyet hareketi ve müs­lüman" isimli eserden alınmıştır. Cild , bâb VI, İslamic publicatons Ltd. La­hor. Hazırlayıcı.

[8]    Bu bahis yazılırken, daha Hindistan ile Pakistan birbirden ayrılmamışlardı. Fakat, bugün yine milliyet esası ortaya çı­kıp da devletler kurulunca, böyle bir zihniyet, İslâm dünyasının her tarafına dahi yayılmış bulunuyor.

[9]    Hindistan ve Pakistanın muhtelif yer muhtar eyâ­letleri Hazırlayıcı.

[10]    (Charter) veya metinde olduğu gibi Sultandan veya Başkandan maksadımız, Mâlik el - Mülk olan Hak Tealâ, bir kim­senin eline "mülk" (memleket idaresi) teslim edip ona halifelik verip, — gerçek Halife, Sultan, Başkan ve bu gibi şahıslar kendi başlarına iş yapan kimseler değillerdir. — işlerin yönetimini ve yü­rütülmesini onun eline bırakmış olduğu kim­sedir. O'nun peygam­berine, O'nun kitabına inanan, bağlanan ve Şeriat-i İlâhiye'nin aydınlığı altında, çalışmayı kabul eden, bu mes'uliyeti üstüne alan, hükümet ve memleket idaresini yöne­ten, yahut da bunun başında bulunan kimse, idare usulünü bu Şeriate (kanuna) uygun şekilde de­vam ettiren ve adalet siste­mini bu yola uyduran, hükümet veya idare mekanizması veya şahıs, Allah tarafından Sultanlık (Charter'lık): Buyruk sahipliği vasfına haiz olur. Bu Charter: Sultan (Buyruk sahibi) nin vas­fını Kur'an-ı Kerim, kendisi beyan etmiş­tir. Onların arasında, Allah'ın göndermiş olduğu hususlar üzerine hüküm ver, den­miştir.

[11]    Bu konu, Tercümanü'l-Kur'an'da 1361 Hicrî se­nesi, Şaban ile Şevval arası, Eylül - Kasım 1942 Milâdi'de neşredilmiştir. Ha­zırlayıcı.

[12]    Bu konu 1942 de yazılmıştır. O zaman Hindistan ve Pakistan ingilizlerin idaresi altında bulunuyordu. Hazırla­yıcı.

[13]    Malûmdur ki hükümet demek, kelimenin asıl manasına göre zor kullanmak, baskı yapmak demektir. Bu manayı ifade eden (Coercion) başka bir ismidir. Nazariyede ise, usûl ve kanun gereğince, hükümetin esastan, temelden halkın üzerinde de tahak­küm edeceği de malumdur. Bu hükü­met işinin icâbıdır.

[14]    Müellifin, Sosyo - Komünizm dediği şey'in son merhalesi (Stage) dir. Bu görüş Sosyo — Komünizm düşünürle­rine göredir. Engels ve Lenin, şöyle de­mişlerdir. "O merhaleye ulaşılınca, orada zorlayıcı hükümet nizâmı ortadan kalkmış olacaktır Bunun yerine de sınıf farkı bulunmayan öyle sosyal dü­zen kurulacaktır ki, toplumsal yardımlaşma esasına dayanarak, böylece hükümetin varlığına lüzum ve ihtiyaç ol­mayacaktır.

Yalnız komünistliktir ki, hükümeti lüzumsuz hale geti­rebilir Çünkü orada herhangi bir sınıf farkı kalmadığından, birini ortadan kaldırmaya uğraşması gerekli olsun" Lenin, The State Revolution, New York, 1935 P. 75 Bu hayali - görüşe Komünizm ıstılahın da hükümetin ortadan kalkması ve geliş­mesi denmiştir. (The State Withers Away) Hazırlayıcı.            

[15]    "Onlarla savaşın, boyun eğip de cizyeyi kendi elleriyle getirip verinceye kadar." (Tevbe: 29).

Muhterem Müellif, bu âyet-i kerimenin şerhi hak­kında, Tef­him - ül - Kur'anda şöyle yazar:

Savaş neticesinde onlar, kendilerince iman ettikleri şeyi bırakıp da Hak dinine bağlanmazlar. Fakat onlar bu mağ­lûbiyetle, artık kafa tutmağa ve tahakküm fikrine güç yetire­mezler. On­ları yâni kâfirleri yeryüzüne hâkim olacak duruma getirmeyin Emir sahibi olmalarına meydan vermeyin. Yeryü­zünde yaşayış nizamım kurmak, hüküm sahibi olmak, emir vermek ve önderlik etmek (imamet) hak dinine bağlı bulunan­ların elinde olmalıdır. Kâfirler ise, müslümanların emri altında mukaddes hükümlere tâbi bir şekilde, boyun büküp ve itaat ederek yaşayıp gitmelidir­ler.

Cizye demek, islâm hükümeti tarafından gayri müslimlerin yâni zimmîlerin emniyetini sağlamak, onları ko­rumak ve onların haklarını muhafaza etmek için, zimmiler tarafından İslâm hükü­metine ödenen bir paradır. Aynı zamanda cizye, bu cemaatin em­re itaat ettiklerine bir delil ve bir sem­boldür.

"Elleriyle getirip cizyeyi versinler..." demek, doğru­dan doğ­ruya itaat ederek, boyum eğer vaziyette cizyeyi Öde­meleri demek­tir.

Küçük kılın, azınlık kılın'dan maksat ta, onların büyük ol­mamaları, çoğunluk haklarına sahip bulunmamalarıdır. Yer­yüzün de hâkim duruma geçmemeleridir. Yeryüzünde hakim olacaklar, Onlar değil, Hilâfet-i İlâhî (Allah'ın halifeliği fariza­sını yerine getirecek olan Ehl-i İman olmalıdır. Allah'ın dinine sarılmayan, kendilerinin yahut da baş­kalarının eğri, bozuk ve sapık yollarını tutup giden güruh'un hürriyet ve serbestlik öl­çüleri, şu kadardır ki, istedikleri gibi, ken­di hususî işlerinde hatalı yol takip edebilirler. Fakat bu imandan mahrum zümre­nin, yeryüzünün herhangi bir yerinde iktidarı ele geçirip tahak­küme kalkışmalarına, hükümdanlığı ve memleket idaresini ele almalarına hiç bir zaman hak tanınmaz. İnsanların içtimaî ya­şayış nizamını kendi sapık zihniyetlerine uydurmaları­na ve bu sapık rejimlerini yürütüp gitmelerine de asla meydan verilmez. Böyle bir kuvvet onların ellerine geçtiği zaman fesâd doğar. O zaman da Ehl-i İman'a onların ellerinden bu kudreti al­mak farz olur. Onları doğru yola tâbi kılmak, bu yola boyun eğ­dirmek de lâzım gelir. Ehl-i îman için bu yolda çalışmak gayele­rin en üstünü olan bir farzdır.

[16]   Bu mevzu yazıldığı zaman, bu zevattan biri Puncâb digeri de Bingâl devletlerinin Sadrıâzamları (Başba­kanları) idiler. Şimdi, onların yerine, herhangi -bir gayri İslâmî devlette, Müslüman vekil'e (bakan) ne gibi bir vazife düşer diye düşünmemiz lâ­zımdır.

[17]   Bu âyet-i kerime hakkında daha geniş malûmat için bak: Tefhim-ül-Kur'an, Cild II, Sahife 13 - 14. Hazırlayıcı.

[18]   Bu satırlar yazıldığı zaman Mussolini hayatta idi. Hem de her istediğini yapan bir diktatördü.

[19]   Meşhur müfessir İmam Mücâhid'in yazdığına göre, bu Melik'İn kendisi de Hazret-i Yûsuf vasıtasiyle islâm'ı kabul etmiş­ti, (İbn-i Cerir).

[20]   Bu mevzu, Tercüman-ül-Kur'an, Rebiülahir, 1363 (Nisan 1944) de neşredilmiştir. (Hazırlayıcı)

[21]   İncil ve Talmud'da da bu hususta sarih bir şey yoktur. Eski Mısır tarihinde de bu hususu aydınlatacak bahis­lere raslamak mümkün değildir.

[22]   Bible'da (Kitab-ı Ahd-i Atik: Tevrat) Hazret-i Mûsa (A.S.) zamanında Mısır'da birkaç yüz bin kadar halk vardır. Tah­minen bunların sayısı (20 Lakh) yâni 2.000.000 hesaplıyabiliriz. O Mısır'ın mâmur mıntıkası da en az ülkenin % 10 uydu.)

[23]   Bu bahis, Tercüman-ül-Kur'an Muharrem ve Se­fer 1364 (Ocak ve Şubat 1945) tarihli neşriyattan alınmıştır. (Hazırlayıcı).

[24]   Bu bahisler, yukarıda bahsi geçen islâm örnek ik­tidar: (islam ve iktidar) ismi altında kaleme alınmıştır.

[25]   Müellif, muarızlara cevap vermek için âyet-i ke­rimenin kelimelerinin zıd la­fızlarını koymuştur. (Mütercim).

[26] Pakistan'ın İstiklâlini kazanmasından sonra da yine bu mesele devam edegelmektedir. Şimdi Müslüman top­lumun yaşayışı şu şekli almıştır: Eşraf kızları açık sahalarda güya askerî talim diye oyunlar oynamakta, Müslüman Sahibzadeler. Kerimeyi mikerremler: Eşraf kızları borazan öttürme talimi yapmak için Avrupa ülkelerinin yolunu tutmuş­lardır. Diğer memleketlerde de müslümanların mümessillikle­rini (millet vekilliği) erkek mümessiller (mebuslar) değil de kadın mümessiller ifâ ediyorlar. (Müellif).

[27]   Yûsuf: 55.

[28] Meselâ: "Halbuki, göklerin ve yerin bütün hazi­neleri (Hazâ'in)' Allah'ındır."

"Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri (Hazâ'in) bizim eli­mizde olmasın." (Hicr: 21)

"Yoksa Rabbinin hazineleri onların indinde mi?" (Tur:37)

[29] Bible (Kitab-ı Ahd-i Atik) de Seyyidinâ Yûsuf (A.S.) kıssası anlatılarak. Firavunla aralarında geçen bahisler, şu cümlelerle nakledilmiştir:

"Pes Firavun kullarına dedi, hiç bunun gibi ruhullah içinde olan adam bulabilir miyiz? Ve Firavun Yûsuf'a söyledi: Çünkü bu cümleyi Allah sana malûm eyledi, senin gibi âkil ve bilgili yoktur. İmdi sen evim üzerine ol, (sen benim evimin söz sahibi olacaksın) ve cümle halkım ağzına baksın. Ancak taht hesabiyle senden büyük olayım ve dahi Firavun Yûsuf'a dedi ki: İste seni bütün Mısır diyarı üzerine nasb eyledim. Bunun ardından Firavun, mühürünü elinden çıkarıp, anında Yûsufun eline koydu. Hem ana tülbentmesi, libas giydirip bir altın tuğ boynuna taktı." Tevrat, Kitab-ı Ahd-i Atik, Sifr-i Tekvin - il – mahlûkat, Bab: 41, âyet: 38 – 44, Paris Kırallık Matbaası 1827,sahife. 41 – 42. Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. Mütercim.

Siyah yazılmış cümlelerden sarih bir şekilde anlaşıldı­ğına göre. Firavunun kendisi de Hazret-i Yûsuf (A.S.) a İnan­mıştı; O'nun peygamberliğini kabul etmemiş idiyse de ilk gö­rüşmede ona imân edecek kadar kuvvetli bir inanç yolu tut­muştu. Bundan altı yedi seiıe sonra, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in kardeşleri, Mısır'a ulaştı­lar. O zaman Hazret-i Yûsuf (A.S.) onlara şöyle söyledi:

(Tevrat âyet: 8.) Ve hâlâ beni buraya gönderen siz de­ğil, bel­ki Allah'dır. Ki benî hem Firavun'a baba hem cümle hanümanına (aile efradına ve evine) ağa ve bütün Mısır diya­rına vali eyleye." 9. Tez babama gidip ona deyin ki, oğlun Yûsuf böyle der ki, Allah beni, cümle Mısır'ın Sultanı eyledi. Yanıma gel ve tehir etme. Tevrat, Sifr-i tekvin - el – mahlûkat, Bab. 45: âyet 8-9. Pa­ris Kırallık Matbaası 1827, Sahife 54. Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. (Mütercim).

[30]    Bu iki kavramın detaylı açıklaması için bkz: Kur'an ki çar bünyâdi istilahen, Kur'anın dört esas ıstılahı. Seyyid Ebü'l a'-lâ Mevdûdî. İslamic publicatins Ltd, Lahor.

[31]    Bu konunun geniş açıklaması İçin bkz: Müellifin, Kur'an ki çar bünyâdi ıstılaheen. Islamic. Pbl. Ltd. Lahore.

[32]    El-Kasas: 38

[33]    Hud: 4,5,6,8

[34]    Hakimiyet-i ilahiye fikri hakkında daha fazla bilgi edinmek için bkz. Bu eserin Yedinc. Bölümü (Hazırlayan)

[35]    Bu hususun şehri, bu eserin altıncı ve yedinci basında bahsedilmiştir. (Hazırlayıcı)

[36]    Hıristiyan papalar ve patrikler İndinde, Mesih Haz-ret-i İsa (A.S.) in bazı ahlakî öğütlerinden başka (şeriat" diye bir şey bulunmamaktadır. Bunun için, onlar istedikleri gibi ha­reket eder, kendi nefsanî isteklerine de tâbi olurlar. Kendi ke­yiflerine göre, kanunlar yapar, nizam uydururlar. Bunların da Allah tarafından olduğunu ileri sürüp, bu gülünç iddiada da bulunurlar. Nitekim Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazıp da sonra bu kitap Allah taraffındandır diye söylerler. (Bakara, 79.)

[37]    Bu kanun 1918 de Amerikan kongresinde kabul edildi.

[38]    1933aralık ayında bu kanun kaldırıldı.

[39]  Bu hususda daha geniş bilgi, bu kitabın on üçüncü bölümünde verilmiştir.

[40]   Tefsir-i Ruhul-Me'an-i Beyhaki ve İbn Merduye'ye istinaden, cilt: 26, sayfa:48

[41]   Buhari, Kitabu'l-Ahkam.

[42]    Tefhim - ül - Kur'an mukaddimesi, cild l, sahife 16 - 19

[43]    (Metta incili, bab: 5, fıkra: 10, Ki-tab-ı ahdi - Cedid, Paris Krallık matbaası, 1827, sahife; 5. Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. . (Mütercim)

[44]    (Tevrat Kitab el is­tisna: Tevrat el müsennâ. Bab: 6, fıkra: 45; Kitabı Ahdi Atik, Paris Kırallık Matbaası 1827, Sahife: 211. (Türkçe tercümesinden aynen alındı).

[45]    Tefhim - ül - Kur'an, cild: II, sahife: 235 – 239.

[46]    Tefhim - ül - Kur'an, cild: III. Sahife: 343

[47]    Tefhim - ül - Kur'an. Cilt: II. Sahife: 638

[48]    Tefhimu'l-Kur'an, cilt: 2, s.411-413

[49]    Tefhim - ül - Kur'an, Cilt: II, Sahife: 401 - 404

[50]    Tefhim - ül - Kur'an, Cild. III. Sahife, 433 - 434 .

[51]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild: l, Sahife: 222 -223

[52] (İncil-i Mettâ, Bab: 4, Fıkra 10, Kitab-ı Ahd-i Cedîd, Sahife: 4).

[53]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild: I, Sahife: 253 - 256

[54]   Tefhim - ül - Kur'an, cild, 1. Sahife, 438.

[55]   Teflıim - ül - Kur'an, Cild: II, Sahife: 578

[56]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild II, Sahife: 293 - 294 .

[57]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild I. Sahife, 475 - 476

[58]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild: I, Sahife: 196 – 197.

[59]   Tefhim - ül - Kur'an, Cild, l, Sahife, 367. (2) Tefhim -ül - Kur'an, Cild, 1. Sahife 62 .

[60]    Mevdûdî Sahib'e cevap yazan zât. (Mütercim)

[61]   Bu zat Biçvanaland'in Baminydalû kabilesinin reisi idi. Kendi ülkesinde Avrupalılar cürüm işledikleri zaman, diğerleri gibi dayak yemelerini bildirmişti. Bunun üzerine İngilizler onu kabilenin basından alaşağı ettiler. Fakat onun ülkesinde yaşayanlar arasında, İngiliz yüksek komiserinin kendisinin de itiyah bir kimse olduğundan kendisine nasıl bir muamele yapıldığını biliyoruz. Medeniyetin merkezi diye tanınan Amerika'da, zencilere yapılan zulümlerin derecesi karanlık çağları pek aratmamaktadır. Orada medenî Amerikalı bir zenciyi yakalayıp canlı canlı yakabilir. Zenciler, beyazların evlerine giremezler. İstedikleri caddelerde çoğu zaman vakit yürüyemezler. Eğitimden istifade edemezler. insan haklarının bir çoğundan mahrumdurlar.

[62] Bu âyet-İ kerime, Mısır tarihinin meşhur vak'asına işaret eder. Mısırda Fi­ravun, Mısır halkını "Kıbti: Mısırlı" ve Gay-rı - Kıbtî: (Mısırlı olmayan) diye iki gurupa ayırmış ve haklarında ayrı ayrı muamele tatbik edilmesini kararlaştırmıştı.

[63] Bu sebepten dolayıdır ki, İslam fukahasmdan bir zümre, Mekke mülkiyetinin hususî olarak kimseye teslim edilmesini doğru bulmamaktadır. Hazret-i Ömer. (R.A.) Mekke halkına emir vererek, evlerinin kapılarını dahi kapatmamalarını bildirmişti. Hacılar hangi eve gitmek isterlerse, o eve girebilirlerdi. Ev sahibi bu hacıyı misafir eder. Kendisine izzet ve ikramda bulunurdu. Hazret-i Ömer ibni Abdulaziz, Mekke'de, evlerin kiraya verilmesini men etmişti. Mekke emirine yazılı bir emirname yazarak, gelen hacıların istedikleri eve inebileceklerini ve orada kalabileceklerini kendilerinden ücret talep edilmemesini, irade buyurmuştu. Fakat fukahânın bazılarının da içtihatlarına göre, Mekke arazisi (arsa, yer ve bu gibi şeyler) herkesin hakkıdır. Bu yerler kiraya verilemez ve satın alınamaz. Fakat birisi kalkıp da kendisi masraf ederek bina yaptırmış ise, bu bina yukarıdaki hükme girmez.

Hazret-i Rasul-ü Ekrem (S.A.V.) buyurmuşlardır ki:

"Mekke haramdır, onun arazisinin satılması helâl olmadığı gibi, evlerinin kirası da helâl olmaz."

Diğer bir Hadis-i Şerif de şu hususu açıklamaktadır:

İnneıuâ hiye münâhün min sebakın. İşte bu yerin hali böyledir. İslâm buraya bu hususiyeti bahsetmiştir.

Burada diğer bir mühim mesele de şudur: Mekke'nin eski ve aslî sakinleri olan müşriklerin "pis" ve "necis" oldukları bildirilerek, bu münkirlerin, mukaddes şehirden çıkartılmaları emr edilmiştir.

İşte müşrikler, necis: (pis) dirler, bunun için bu seneden itibaren müşrikleri Mescid - ül - Harâm'a yaklaştırmayın. (Et – Tevbe: 28).

Bu gayet açık emirden sonra, islâm'da vatancılık, ülkecilik mefhumu tamamen ortadan kalkmış oluyor. Hakikatte müslüman vatan için, ülke için, yurd için ancak şöyle söyliyebilir:

Her mülk. mülk-i mâ-st ki mülk-i Hüdâ-yi mâ-st.

Tanrı, mülkü, bize yurd, işte bütün dünyadır.

(İkbal, Peyami Meşrik, Tarık kıtası)

(Ali Gence­li­nin manzum tercümesinden)

[64] Ali Gencelinin Manzum Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. (Mütercim)

[65] Bu Hadis, Arap eşrafına hitaben söylenmiştir."Size Habaşi zenci bir köle dahi emir tayin edilse, yine dinleyip itaat edeceksiniz." İşte şövenliğe (ırkçılığa) karşı İslamî milliyetin en güzel cevabı.

[66] Burada şu meseleyi de izah etmek lâzımdır ki, gayrı müslim kavimlerle müslüman kavim arasında rabıta ve alâkanın iki ayrı hususiyeti bulunmaktadır.

Birincisi: Bu gayri müslimlerin de insan olmaları bakımından diğer insanlar gibi aynı haklara mâlik bulunmalarıdır. Bu noktadaki ayrılık, îslam ile Küfr'e sâlik olmak keyfiyetidir. İslâm bu durumda yine onlara karşı, yüksek insanlık hasletlerine göre muamele eder. İyi geçinmeği kendisine usul ittihaz eder. icabı halinde onların dertlerine koşmağı bir vazife bilir. Onlara karşı cömert davrandığı gibi, şeref ve haysiyetlerini de korur.

İkincisi: Gayrı müslim milletler, mütecaviz olmadıkları ve İslâm'a düşmanlık etmedikleri müddetçe, onlarla dostane bir geçim yolu tâkibedilir; müşterek maksatlara matuf olan işlerde yardımlaşmak cihetine gidilir, gerektiği takdirde o millltlere yardım eli uzatılır. Bütün bu münasebetler islâm'ın yüksek faziletlerine istinat ettirilirken, hiç bir zaman bu gibi dış münasebetlerde İslâmî hükümlerden ferağat edilmediği gibi, onlarla kültürel bir kaynaşmağa gidilmez. Hiç bir zaman, islâm milliyeti bir tarafa bırakılıp, ırkçılığa müstenit bir Hindistan milleti, veya Çin milleti gibi bir kuruluşa gidilmez. Küfr ile islâm bir arada mütalâa edilemediği gibi, Küfr - islâm karışımı bir kavim vücuda getirmek muhal ve imkân harici bir iştir.

[67] Bazı cahiller Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e şöyle bir yalan uydurur ve iftira etmekten çekinmezler. Güya Zatı Saadetleri şöyle buyurmuşlardır: Hubb ül vatanı min el îmân: Vatanı sevmek imandandır. Halbuki bu hadis doğru değildir. Ve Zatı Saadetlerinin aslî öğretisine uygun düşmemektedir.

[68] Bu hadisenin bütün tafsili İbni Cerir tefsirinin cild: 28, sahife: 66 - 70 de zikredilmiştir.

[69] Bakınız: Buharî Kitâbü'l - Fiten. Müslim, Mişkat. Ki-tâbe'l-imare ve Sîretî ibni Hişam.

[70] İslâm'da mürtedin öldürülmesi bu esas Üzerinedir. Daha fazla bilgi edinmek için bakınız: "Mürtedin Cezası" Yazan, Seyyid Ebul - A'lâ Mevdûdî, İslamic publishins ltd. Lahor.

[71] Mârksizmin günümüzdeki tatbikatı da milliyetçilik (nasyonalizm) in tuzağına düşmekten kurtulamamıştır. Stalin ve onun etrafındaki idarecilerin çalışma programı, bu kadronun Rus milliyetçiliğinin cazibesine kapılmış olduklarını açık bir şekilde göstermektedir. Rus sosyo komünizm edebiyatında, hatta 1936 daki yeni devlet anayasasında yer yer, (Ana Baba vatanı): (Fatherland) den bahsedilmektedir. Fakat islâm, her yerde (Dar - ül -İslâm): (islâm Ülkesi) kelimesi kullanmaktadır. Fatherland, veya motherland: (Ana - Baba yurdu) veya ülkesi kullanılmamıstır.

[72]    "İslâmî medeniyet ve bunun usul ve mebdeleri" isimli eserden alındı.

[73]    Tefhim - ül - Kur'an, Cild: 1, Sahife: 475 – 476.

[74]    "İslâmî medeniyetin usul ve mebdeleri"isimli eserden alındı.

[75]   İslâmî Anayasanın temelleri. Sahife, 5

[76]    Bu hususta detaylı bahis için bak: Sünnetin Düstur olma hususiyeti. Tefhimat, cild: I ve Tefhimat Cild: III.

[77]    Milletler arası İslâmî toplantılarda okunan bu makaleye itirazlar olmuştur. Bunların cevabında Tercüman - ül -Kur'an. Ocak 1958 de üstadın yazıları neşredilmiştir. Bundan başka "Sünnet ki âyini haysiyet": Sünnetin düstur olma hususiyeti, isimli makaleden'de buraya alıntı yaptık.

[78]    "Sünnet ki ayini haysiyet: Sünnetin düstur olma hususiyeti" isimli eserden iktibas edilmiştir. Sahife: 74 - 85.

[79]    İncelediğimiz zaman göreceğiz ki, saadet devrinde bile çok mühim işlerde, İslâmın ileri gelenleri tarafından Allah Resulünün Sünneti merci (kaynak) olarak tanınmış ve bir hadise karşısında Resulü Ekremin ne şekilde hareket etmiş olduklarına bakılmıştır. Resulü Ekremin devri saadetlerinde islâm hükümeti bütün Arabistan yarımadasını idaresi altına almıştı. On milyonlarca mil karelik geniş bir ülkede her işin, her muamelenin ve her hususun, Zatı Saadetlerinin kendilerine intikal ettirilmelerine (iletilmesine) imkân yoktu. Zatı Saadetlerinin her işi şahsen ve müstakil olarak çözmeleri mümkün değildi. O zaman da İslam Hükümetinin valileri, idarecileri, amirleri memleketi idare ediyorlardı. Kadılar, hakimler de İslâmı olanca güzelliği ile tatbik ediyorlardı. Bu aziz kimseler için de Kur'an-ı Kerimden sonra, baş vurulacak ikinci merci Allah Resulünün muazzez Sünnetleri idi.

[80]    Şeri ıstılahda Takrir, Zatı Saadetlerinin huzurunda yapılan işler hakkında buyurdukları beyanat demektir. Bazı şeyleri caiz görmüşler bazısını da men etmişlerdir. Diğer manada ise "Takrir" herhangi bir şeyi beyan etmektir.

[81]   İslâmî Düstur kî tedvin: (islâm Anayasasının hazırlanması) isimli Ebul A'Iâ Mevdûdinin eserinden iktibas edildi. İslamic Pbl. Ltd. Lahor.

[82]   İslâmî kanunun diğer bahisleri için bak: Müellifin "İslami kanun" eseri. İslamic Publ. Ltd. Lahor: (Hazırlayıcı)

[83] Takrirden maksat, zaman ve zemin icabı herhangi bir şekilde Zatı Saadetlerinin hüküm verip beyan buyurmalarıdır. Yahut da herhangi bir kimsenin yaptığı bir işi görüp de ona böyle yapmıyacaksın, böyle yapılmaz dememiş olmalarıdır.

[84]    Hûd: 107

[85]    El-Enbiyâ: 23.

[86]    El-Mü'minûn: 88.

[87]    El-Mü'minûn: 88.

[88]    El-Haşr: 23.

[89]    Sûret-i Şu'arâ, Ayet: 108, 110, 126, 144, 150, 163, 179 .

[90]    Şuna da şüphe yoktur ki, Şiîler, şu mesele hakkında şöyle derler: İmamet mansıbı da nübüvvet mansıbı gibi Allah tarafından verilmiş olması lâzımdır. Fakat bu ihtilâf fiili ve ameli olarak zamanımızda kendiliğinden ortadan kalkmış bulunmaktadır. Şiilerin itikat ettikleri on ikinci imamın gaybetinden sonra, onun tekrar ve ikinci defa orteye çıkacağı zamana kadar, imamet mansıbı durgunluk devri geçirmektedir. Buna göre, müslümanların içtimaî işlerinin yürütülmesi için herhangi bir kimsenin ortaya çıkması lazımdır ki, böyle bir kimse Şiîlerce de imamlık vasfını taşımadığından ve Allah tarafından görevlendirilmediğinden alelade bir kimse olacaktır.

[91] (Ömer El - Faruk, Mehmed Hüseyin Heykel Paşa, Cild: 2, sahife: 313).

[92] (Taberî, Cild: 3, Sahife: 450)

[93]   (Taberî, Cild: 2, sahife: 112)

[94]   Bazıları şu sebepten dolayı şüpheye düşmüşlerdir: İslâmda mademki tamamen seçime dayanan bir usul vardır. Nasıl olur da padişahlık devrindeki ulemâ kuvvet ve zor kullanarak kendilerini devletin başına geçiren kimselere müsaade etmişlerdir? Bu şüphenin esası iki ayrı meseleyi biribirine karıştırmak-tan ileri geliyor. Meselenin biri şudur: İslâm da Halifelik ile Emirlik biribirine karıştırıl­maktadır. Diğer mesele de şöyledir: Birisi çıkıp da böyle hatalı bir usul ile emir olmuş ve devletin başına geçmişse böyle bir durumda ne yapılacağının bilinmemesidir. Birinci meselenin cevabı şöyledir: İslâm ulemasının ittifakla kabul ettikleri Halifelik, ancak umumî seçimle ve bütün Müslüman hal-kın rızası ile olmalıdır. İkinci meselenin doğru cevabı şöyledir: O zamanki ulemanın yumuşak davranmalarının sebebi, böyle bir Emirliğin yalnız intizamı sağlamak ve asayişi korumak bakımından faydalı olduğundandır. Bu şekilde memleketin başına musallat olmuş bulunan Emirin, din nizamını bozmaması lâzımdır. Bu şartlar tahakkuk ettiği taktirde, ulema, zorla Emirliği eline geçirmiş bulunan şahsa karşı, ayaklanmayı doğru bulmamışlardır. Bunun sebebi de bir anarşiye yol açmamak içindir. Bunun dışında ulemâ hiçbir zaman Emirliği ele geçirenlerin emirliklerini sahih saymamışlar, cebir ve tasallut ile Hilafetin doğru olabileceğine hüküm vermemişlerdir.

[95]   Bu hususta bazıları şu şüpheye düşüyorlar ki; "Hilâfetin Kureyş kabilesi mensuplarında olacağına" dair hadisler vardır. Kureyş kabilesi mensupları Halifelik için daha haklı görül-müştür. Bunun cevabını da telif ettiğim "Resâil ve Mesâ'il isimlieserde vermiş bulunuyorum.

[96]   (El-imame ve's - siyase, İbn-i Kuteybe, El-Futûh matbaası Mısır, Sahife: 41).

[97]   Burada şöyle bir mesele üzerinde de durmak icap edi­yor: Ehl-ül-hal ve'l - akd niçin yalnız Medinede idiler? Bunların Medinedeki vaziyetleri ne idi? îslâm ülkelerinin diğer mıntıka­larından niçin güvenilir mümessil ve saire çağrılmıyordu ?

Bu meselenin şu şekilde iki makul cevabı vardır:  îslâmî hü­kümet, herhangi bir millî hükümet değildir. Belki islâmî hükümet Şu şekilde ortaya  çıktı:  îlk  evvelâ bir nazarî tebliğ  (fikir yayma)  yolunu  tuttu  ve  halkın  düşüncelerini  ve  ahlakını  değiştirip bir inkılap  meydana  getirdi.   Sonra  bu   inkılâbın  neticesinde   bir medeniyet  usulü  ve  yaşayış  şekli  ortaya  çıktı.  Daha sonra bir hükûmet şeklini  aldı.  Tabiatiyle,  bu  gibi  bir hükümette fıtraten itimadın ve güvenin merkezi,  inkılabın temelini kuran o şahsı vanid idi.  Sonra  bu  inkılabı  benimsemiş bulunanlar ve  inkılabın temelini kurmuş bulunan zatın sağ eli ve sağ kolu olan  kimseler de bu itimat ve güven merkezinin etrafında toplanıp ikinci iti-mat ve güven noktaları oldular. Böyle bir hükümetin liderliği de fıtrî ve tabiî liderliktir. Bu liderden başkasına ve bu liderin güven duymadığı kimseye de halktan bir fert dahi itimat etmez. Bu suret-le, o zaman tenkid etmek ve söz söylemek tamamen serbest olma-sına ve herkese böyle bir hak tanınmış bulunmasına rağmen Arabistanın herhangi bir köşesinde yahut da diğer İslâm ülkelerinde şu şekilde bir ses duyulmadı ki, niçin yalnız Medine halkı veya Medinedekiler "halletmek ve hükme bağlamak" meclisine aza ol-mak hakkına mâliktirler.

2. İkincisi de şudur: O zamanki medeniyetin vaziyetine göre, şu da mümkün değildi ki; o zamanın o kadar geniş ülkelerinde Afganistandan tutun da kuzey Afrikaya kadar umumî seçim yapılması imkânı olsun. Sonra da buralardan hükümet merkezine mümessiller gelsin ve alelade veya fevkalâde (gündemli ve gündem dışı) toplantılar yapılsın ve ülkenin her yerinden de gelmiş bulunan mümessiller bu toplantılara iştirak etsinler.

[98]   (Es - Sıddıyk, Muhammed Hüseyin Heykel, Sahife: 67).

[99]   Hicret edip gelenler hakkında Kur'an-ı Kerimde, ihtiyati tedbir olarak bir deneme (Exanüne: imtihan) meselesinden bahsedilmiştir. Bu tedbir muhacir kadınlar hakkında beyan buyrulmuş olmasına rağmen buradan umumî bir usul elde edilebileceğinden dışarıdan gelen herhangi birisi veya muhaceret iddiasında bulunan bir kimsenin Darül İslama kabul edilmesinden önce bu kimsenin müslüman ve muhacir olması hususunda emniyet telkin etmesi icap ediyor. Çünkü hicret bahanesiyle başka niyetler için de İslâm ülkelerine gelebilir. Bir kimsenin de hakiki imanın ne olduğunu Allah Taalâdan başka kimsenin bilmemesine rağmen yine de zahirî durumdan onun ne gibi bir kimse olacağının tahkik edilmesi icabeder.

[100]   Ebu Davud, Kitab El Kaza.

[101]   Ma'âlim Es-Sünen, Kitab El-Kaza

[102]   Kitab El - Harac, Sahife: 107.

[103] Muvattâ, Bâb Şart Eş - Şahid .

[104]   (Neyl el-evtar, cild: 7, sahife: 139).

[105] (Neyi el-evtâr, cild: 7, sahife: 133).

[106] (Kitabel - Harac, Sahife: 85).

[107] Bakınız, Ek No: l.

[108] Bu hususun açıklaması birinci kısımdaki bahislerde geçti.

[109]    Yani öyle kimseleri toplayın ki, Allaha ibadet ederler, bu kimseler kendi başlarına buyruk olmayıp O'na karşı gelmek yoluna da gitmezler.

[110]    Bu husus Hadis kitaplarında aynı kelimelerle ve aynı lâfızlarla da bize gelmemiş olmakla beraber, bu bir tarihçinin beyanı olduğuna göre, biz de bunu bu şekilde naklettik. Hadis olsun, olmasın istinatlı bir rivayettir. Bu mealde diğer rivayetler de vardır. Bu şekilde olunca zayıf rivayetlerin de istinat edilmesinde bir mahzur yoktur. Zira bu gibi rivayetlerin teyidi hakkında bir hayli sahih rivayetler de vardır.

[111]    Bu meselenin açıklaması hakkında bkz. Bölüm: II .

[112] Hadisin metninde yalnız müslümanların esas hukukundan bahsedilmiştir. Fakat İslâm Şeriatı gereğince, şu da kabul edilmiş bir usuldür ki, İslâmî hükümetin himayesini kabul etmiş bulunan herhangi bir gayrı - müslim de askerî ve mülkî kanunlar bakımından müslümanlarla aynı haklara malik bulunacaktır.

[113]    Kenz ul – ummâl, Tabaranî ve Müsned-i Ahmed'e istinaden, Hadis No: 907 - 966. Dairetül -Maarif matbaası; Haydar-âabad 1955.

[114]    Mişkât, Dar-i Kutnî'ye istinaden, Bab el - İ'tisâm bil-kitab ves – sünnet, Kenz ül – ummâl, cild: 1, s: 981 - 986.

[115]  Mişkât, Rezin'e istinaden, bahsi geçen bölüm.

[116]    Buharî, Kitab - ül Hudûd, Bab: 11 - 12.

[117]    Kitab - ül – Harac; İmam Ebû Yûsuf, S. 116, Salefiye matbaası, Mısır, İkinci baskı; Müsned, Ebu Davud Et - Tayalîsî,Hadis Nr. 55 Dairet ül - maarif matbaası, Haydarabad, 1321.

[118]    Tefsir-i ibn-i Kesir, Müslim ve ibn-i Mâce'ye istinaden cilt: 4 sahife: 217, Mustafa Muhammed matbaası, Mısır, 1937.

[119]    İbn-i Kesir, Tabaran'îye istinaden C. 4, S: 217.

[120]    Tefsir-i Ruh ül - Maanî, Beyhakî'ye istinaden: ve ibn-i Merdûye, C: 26, S: 148, Müniriye matbaası, Mısır.

[121]    Buharî, Kitab Es-salât, Bab: 28.

[122]   Ebu Davüd, Kitab Ed-Diyât, Bab: 11; Nesâî Kitab El - Kasame, Bab: 10 - 14.

[123]   Ebu Davûd, Kitab El-Emare, Bab: 34...

[124]   Sûre-i Nisa, âyet: 58.

[125]   Buhari, Kitab El- Ahkâm, Bab: 8; Müslim Kitab El – Emare, Bab: 5 .

[126]   Buhari, Kitab El – Ahkâm, Bab 8; Müslim, Kitab El -İmân, Bab: 61; Kitab El - Emare Bab 5 .

[127]   Müslim Kitab El – Emare, Bab: 5 .

[128]   Kenz ül – Ummâl, C: 6, S: 68 - 122 .

[129]   Kenz ül – Ummâl, C: 6, Sahife: 78.

[130]   Kenz ül – Ummâl, C: 6, Sahife: 346 .

[131]   Kenz ül - Ummâl, C: 5, Sahife: 12 - 25

[132] Kenz ül - Ummâl, C: 5, Sahife: 12 - 25

[133] Kenz ül - Ummâl, C: 5, S: 2577 .

[134] Kenz ül - Ummâl, C: 5, S: 2354 .

[135] Buharî, Kitab El - Ahkâm, bab: 4; Müslim, Kitab El-Emare, bab: 8; Ebu Dâvud, Kitab El – cihad, bab: 95; Nese-î, Kitab-El - Biy'a, bab: 33; İbn-i Mâce, Ebvab El - Cihâd, bab 4 .

[136] Kenz ül – Ummâl, C: 6, Hadis No: 293, 294, 296, 299, 301.

[137] Kenz ül - Ummâl, C: 5, S: 2505.

[138] Kenz ül - Ummâl, C: 5, Hadis: 2282 . Hazret-i Ebu Bekirin bu mühim ve meşhur konuşması şu şekilde rivayet edilmiştir. "Ben, Allah'a karşı gelirsem, siz de bana karşı geliniz." Kenzül – Ummâl, C: 5, S: 2330 .

[139] Kenz ül - Ummâl C. 5, S. 2531.

[140] Kenz ül - Ummâl, C: 5, S: 2587.

[141] Buharî, Kitab El - Ahkâm, Bab: 7; Müslim Kitab El Emare, Bab: 3.

[142] Ebu Davûd, Kitab El Emare, Bab: 2.

[143]   Kenz ül - Ümmâl, C: 6, S: 206 .

[144] Kenz ül - Ümmâl, C: 6, S: 69. Şu hususta da kimse şüphe etmemelidir: İslamda hükümet işlerine istekli olmamak, lâzım iken nasıl olmuş da Hazret-i Yusuf kıssasında Hazret-i Yusuf, Mısır hükümdarından bir ma­kam istemişti. Fakat şunu da bilmek lâzımdır ki, hakikatte Hazret-i Yusuf herhangi bir İslâmi hükümet içinde ve İslâmi ülkede bulunmuyordu. Bir kâfir hükümette ve bir kâfir ülkedeydi. Sonra Yusuf Aleyhisselam, çok iyi biliyordu ki, padişahtan bu en büyük mevkii istediği zaman red edilme­yecektir. Eğer bu iktidarı ele geçirmek istemeseydi, kâfir kavmi de etkili bir şekilde hidayete davet etmek fırsatını ele geçirmiş olamıyacaktı. Dikkat edilirse Yusuf Aley­hisselâmın hangi niyetle teşebbüse geçtiği açık bir şekilde ortadadır. Burada özel bir durum vardır. Böy­le bir durum da İslâmın genel kaidesi olamaz. Böy­le bir kaidenin de İslâm düşüncesi ile bağdaşama­ya­cağı meydandadır.

[145] Mişkat, Bab El - İ'tisam bi'l - Kitab ve's – Sünne.

[146] Mişkat, Bab El - İ'tisam bi'l - Kitab ve's – Sünne.

[147] Mişkat, Bab El - İ'tisam bi'l - Kitab ve's – Sünne.

[148] Mişkat, Bab El - İ'tisam bi'l - Kitab ve's - Sünne.

[149] Müslim, Kitab El – imân, Bab: 20; Tirmizi, Ebvab El-Fiten, Bab: 12; Ebu Davud, Kitab El - Melâhim, Bab: 17; İbn-i Mâce, Ebvab El - Fiten, Bab: 20.

[150]             Müslim, Kitab El - İman, Bab: 20.

[151]             Ebu Davûd, Kitab El - Melâhim, Bab: 17. Tirmizi, Kitab El - Fiten, Bab: 12; Nese-i Kitab El – Bey-a, Bab: 36; İbn-i Mâce, Ebvab El - Fiten, Bab: 20.

[152]  Ebu Davûd, Kitab El - Melâhim, Bab: 17; Tirmizi, Ki-tab El – Fiten, Bab: 12.

[153]  Nese-i Kitab El – Bey-a, Bab: 34 - 35.

[154] Kenz ül Ummâl, C: 6, S: 297.

[155]             Kenz ül - Ummâl, C: 6, S: 309.

[156] El - Tabarî, Tarih El - Ümmem ve'l - Mulûk, C: 2, S: 618 El - Matbaat ül - istikame, Kahire, 1939.

[157] Bu işaret şu husus hakkındadır ki, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, Sakife-i Benî Sâide meclisinde tesadüfen ayağa kalkarak, Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh'ın ismini ortaya atıp bunun münasip olacağını bildirmişti. Hazret-î Ebu Bekirin elini kaldırarak, hemen teşekkür etmişti. Ebu Bekirin Halife olup olmayacağı hakkında daha önce müşavere edilmemişti Bu müşavere orada o esnada ve aniden olmuştu.

[158] Buharı, Kitab - ul - Muharibin, Bab: 16; Müsned-î Ahmed, C: 1, Hadis No: 391, Üçüncü baskı. Dârülmaarif matbaası, Mısır, 1949 Müsnedi Ahmed'in rivayetinde Hazret-i Ömer'in sözleri şöyle anlatılmıştır: "Bir kimse, müslü­manlarla müşavere etmeksizin herhangi bir emire biat ederse, ki, bu emire de kimse biat etmemiştir... yoksa bu şahıs için herhangi bir biat varsa, o da bu biata göre biat etmişse... Başka bir rivayette Hazret-i Ömer'in beyanı şöyledir: Her kimseye müşavere olmaksızın emir-lik tevcih edilirse, bu kimse için bu sebeple bu emîrliği kabul etmek helâl olmaz." İbn-i Hacer, Feth El - Bari, S: 125, Hayriye matbaası, Kahire, 1325 Hicri.

[159] Et - Taberî, C: 3, S: 292; İbn-i Esir, C: 3, S: 34 45, İdâretü't-tıbaat'il - mü­ni­riye, Mısır, 1356 H.

[160] Bu bahsin geçtiği eserler: İbn-i Kuteybe, El - İmâme ve's - Siyâse, C: l, S: 23, El - Futun matbaası, Mısır,1331 Hicrî.

[161] İbn-i Kuteybe, C: 1, S: 41.

[162] Et - Taberî, C. 3, S: 45.

[163]   Sünen-i Darimî, Bab El - Fütya ve mâ fiyhi min'eş-şidde.

[164] Kenz ül Ümmâl, C: 5, S: 2281 .

[165] İmâm Ebu Yûsuf, Kitab ül Harac, S: 25.

[166] Kemz ül - Ümmal C. 5, S. 2280 - 2285.

[167] İbn-i Kesir, El - Bidaye ve'n Nihâye C. 7. S. 134. Matbaat Es - Sâade, Mısır.

[168] Ebu Yûsuf, Kitab ül Harac, S. 117.

[169] İbn-i Ebi'l - Hadîd, Şerh-i Nehc ül - Belâğa C: l, S: 186 Darülkütüb El - Arabiye, Mısır. 1329 H.

[170] İbn-i Kuteybe, El - imame ve's – Siyase, C: l, S: 71.

[171] Taberî, C: 2, S: 450; İbni Hişam, Es Siyretünnebeviye C: 4. S: 311, Matbâa'i Mustafa El – Bâbî, Mısır, 1936; Kenz ül -Ümmâl, C: 5. Hadis: No: 2261 - 2264, 2268.

[172] İmâm Ebu Yûsuf, Kitab ül – Harac, S: 117.

[173]   Kenz ül - Ümmâl, C. 5. S. 2313 (88)    Et-Taberî C. 3, S. 273  .

[174]             Et-Taberî C. 3, S. 273 .

[175] Ebû Yûsuf, Kitâb ül - Harac, S: 115, Müsned-i Ebû Da-vud Et-Tayalisi, Hadis No: 55, İbn-il Esir, C: 3, S: 30, Et-Taberî, C: 3, S: 273

[176] Ebu Yusuf, Kitab ul - Harac, S: 116 .

[177] Beyhakî, Es - Sünen ül - Kübrâ, C: 1, S: 136, Daretü'l-maarif-i, Haydara­bad Matbaası, İlk tabı, 1355 Hicrî.

[178] A.g.e.

[179] Vefiyat ül - A'yan, C: 2, S: 168 Mektebet En – Nihzat El-Mısriyye, Kahire, 1948 .

[180] Bazı arap kabilelerinin adları

[181] Bazı arap kabilelerinin adları

[182] Et-Taberî, C: 2, S: 508 .

[183]   Et-Taberî, C: 2, S: 487.

[184] İbn-i Abdülbirr, El - İstî'âb, C: 2, S: 476, Dairetül ma-arif-i, Haydar-âbad baskısı, birinci bölüm.

[185] Et-Taberi, C: 3, S: 264

[186] İbn-i Kutaybe, El - imame ve's Siyâse, C: l, S. 25

[187] Et-Taberî, C: 3, S: 291.

[188]  Kenz 'ül - Ümmâl, C: 5, S: 2324.

[189] Kenz ül - Ümmâl, C: 5, S: 2374; Et-Taberî, C: 2, S: 449; İbn-i Abdül-berr, El - İsti'âb, C: 2, S: 689 .

[190] Tefsir-i İbn-i Kesir, Ebû Ya'Iâ'ya ve İbn-il Münzer'e istinaden, C: l, S: 467 .

[191] Er - Riyâd En-Nadra fî Menâkıb El - Aşere, lil Muhibb Et-Taberî C: 2, S: 56, Mısır baskısı; Siyretü Ömer İbn-il-Hattab, li - ibn-il Cevzî, S: 127.

[192]             Kenz ül - Ümmâl, C: 5. S: 2414.

[193]   El-Mebsût, Li-s-Sarahsî, C: 10 S: 125.

[194] Bu hususun şerhi için bak, bu kitap Bölüm. 8.

[195] (Tirmizî, Ebvab ül – Ahkâm; Ebû Dâvûd, Kitab ül-Akdiya).

[196]    Buradaki geciktirmekten iki maksat vardır. Birisi şudur ki, kadı (hâkini) meseleyi geciktirir ki, bu müddet zarfında başka bir (kadı) belki bu meseleye benzer bir mesele ile karşılaşır da bir hal şekli bulur. Neticeyi geciktiren kadı da bu vesile ile davayı karara bağlamış olur. İkincisi de bu kadı, meseleyi kendisi halletmez. Kendisinden daha elverişli başka bir kurul veya makama havale eder. O makam veya kurul da davayı karara bağlar. En-Nesâ'î; Kitabü Âdab-ül-Kuzât).

[197] Bu meselenin geniş ve etraflı olarak ele alındığı eser için, "Mürted kî sezâ İslâmî kanun meen: İslâm Kanununda mürtedin cezası" Mevlânâ Seyyid Ebuli-A'lâ Mevdûdî İslamic Pbl. Ltd. Lahor." bakmalı.

[198]    (Mütercimin notları) Deobend ve Brîle: Hind - Pakistanda iki meşhur İslâmî Üniversite: 1. Deobend: Zamanımızda, halen faaliyette bulunmakta ve Hanefî fıkhı üzerine çalışan bir yüksek medresedir. Hindistan'ın Sharanpur eyaletinde Deobend kasabasındadır. 15 Muharrem 128$ hicrî kamerî (1867) perşembe günü kurulmuştur. Merhum Mev-îânâ Muhammed Kasım, (vefatı 1297 Hicrî Kamerî 1881 Mila­dî) tarafından küçük bir medrese olarak kurulmuş, fakat zama­nımızda El-Ezher'den sonra islâm âleminin en büyük ilmî mües­sesesi ve en ileri üniversitesidir. Tahminen 3500 talebesi vardır. Bilhassa Hind - Pakistan ve Güney Asya için ulema yetiştn Bu sac rların yazarı "Mütercim" bu üniversiteden yetişen bir li değerli ulema ile tanışmak imkânını buldu. İlk "Sadr" rekl Mevlânâ Muhammed Yakûb idi. Sonra Mevlânâ Resid Ahmcd Kengûhî (vefatı 1323 Hicrî Kamerî : 1905), daha sonra Şeyh Hind lakabı ile anılan Meviânâ Mahmûd ul - Hasan (Birinci dünya savaşında halkı Türklere müzaharet göstermek yolunda kışkırtmak suçundan ingilizler tarafından Maltaya sürüldü ve 1920 de vefat etti. (Hak Taalâ rahmet eyleye) Onun devrinde Medrese en büyük şöhret sahibi oldu. Daha sonra Mevîânâ Şubbeyr Ahmed Osmanî (1949 da vefat etti), Onun yerine ikinci Şeyh ül -Hind lakabını almış bulunan Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî 1950 de vefat etti) ve sonra Mevlânâ Ubeydullah Sindhî (1954 cie vefat etti) daha sonra Mevlânâ İ'zâz Ali ve ondan sonra Mev­lânâ Ahmed Ali (1962 de vefat etti). Zamanımızda Deobend "sadr" i Rektörü, Mevlânâ Kaari (hafız) Muhammed Tayyibdir, Yardımcısı ve ders emini Mevlânâ Şeyh ül - hadîs, FVtfıred-din Murâd - âbâdîdir. Deobend kasabanın nüfusu 30 bin kadar vo bu nüfus hep bu üniversitenin talebe, elemanları ve mensup­larından teşekkül eder. Bu üinversite sayesinde bu kasaba koca bir şehir olmuştur.

Deobend uleması sünnet ve hadise çok sıkı bağlıdırlar,

2. Brilâ: Zamanımızda halen faaliyette bulunan, meşhur İslâmı üniversitelerdendir. Ehemmiyet bakımından Deobenddef sonra gelir. Talebe bakımından da Deobendden azdır.

Kurucusu Brilâ eyaleti hükümdarı o zamanki tâbir ve unvanları ile Âlâ - hazret (Majeste) Ahmed Rızâ Han'dır. Alim bir zat olduğundan kendisine Mevlânâ Ala - Hazret Ahmed Rizâ han denir. Hükümdar olmakla beraber ilmü fadl bakımından sayılı âlimler meyanında ismi geçer. İslâmî ilimlerden maada riyaziye ve felekiyat ile de uğraşırdı. Bu ilimlerde de telifatı var­dır. 12 cildlik Fetaviyi Rezaviyeyi yazmıştır, Hanefî fıkhı, fetva­ları hakkındadır, Şair bir zat idi. Farsça, Arapça ve Orduca, şi­irler söyler, koca divanı vardır. 2 cildlik Kur'an-ı Kerim Tercüme ve Tefsiri vardır. Zatı risaletpenahilerinin na­atı şeriflerinde bir kaç dilde koca eserler de yazmıştır, İki defa hacca gitti. 25 Sa-fer 1340 hicrî Kameride vefat etti.

Brilâ'da kurmuş bulunduğu îslâmî üniversite, Hind - Pakte-îtan ve Güney Asya içiçn ulema yetiştirir.

Brilâ uleması, bazı tasavvuf! hususlarda: Meselâ; negir, miyaz, kaside okumak, evliya türbesini ziyaret ve evliya mutasavviflerin vefat günlerini hatırlamak, o günlerde merasim icra et­mek gibi hususlarda muhalefet etmez ve ehemmiyet verirler. Brila'nın çok muazzam bir kütüphanesi vardır.

(Mütercim Profesör Ali Genceli, her iki medreseyi ziyaret etmiştir.)

3. Ehl-i Hadis: Hind Pakistan ve İslâm ülkelerinin ço­ğunda yayılmış bulunan Ehl-i sünnete mensup bir fırkadırlar. Bunlar, hadis'e çok ehemmiyet verirler. Kıyas'ı zayif düşünürler, hatta hadisleri, hüküm istintaç eylemek hususunda hemen hemen Kur'anla aynı kıymette görürler. Bunlar, dört mezhebin dördüne de bağlılığı aynı derecede hesaba katarlar, îmam Şafiî ile îmam Ahmecl îbn-i Hanbel'in içtihadlarını, İmam-ı Azam ile imam Ma-likden üstün sayarlar. Hind - Pakistanda, bu fikrin ileri gelen beş âlimi Merhum Seyyid Ahmed Şehîddir. Bunların ileri gelenlerinden Merhum Nuvvâb Sıddık Hasan han Alim Nuvvâb (hüküm­dar) dır ki, kendisine Mevlânâ Sıddık Hasan han denir. Zamanımızda ileri gelen âlim Mevlânâ Senâullah Amritseri'dir. Bunların merkezi Lahor, Gucrânvale ve Layalpur (Pakistanda) dır. Her üç şehirde yüksek medreseleri ve darül ulumlan vardır.

(Mütercim ileri gelen Ehl-i hadis'den çok kimselerle görüşmüştür.)

[199]    Buraya kadar olan bütün yazılar, İslâmic Pbl. Ltd de neşredilmiş olan ve adalete tevcih edilmiş bulunan "Kadiyanî mes'ele — or us le ahlâkî, te­med­düni ör siyasî pehlû" : Kadiyanî meselesi — Bunların ahlâki, medenî ve siyasî cepheleri, isimli ki­taptan alındı.

[200]    Tercüman El - Kur'andan alındı. Cilt: 52 sayı: 2. Mayıs 1959.

Hazırlayıcı.

[201]    (Tercüman ül - Kur'an, Cilt 52, Sayı 2, Mayıs, 1959)

[202]    Tercüman ül - Kur'an Cilt: 51, Sayı: 1. Ekim 1961. den alındı. Hazırlayıcı

[203]    d ve h bahislerindeki sual ve cevaplar 27. Ekim. 1952 de Karaçi barosu tarafından gerçekleştirilen toplantıda bahsedilmişti. Hazırlayıcı

[204]    Tercüman ül - Kur'an, Şubat 1952 sayısından alındı.

Hazırlayıcı

[205]    Pakistan kurucusu ve ilk devlet başkanı Seyyid Muhammed Ali Cinnah'ın kız kardeşi.

[206]   Tercüman ül Kur'an, Ocak 1962

[207]   Tercüman ül - Kur'an, Receb – Şevval; 1363 Temmuz -Eylül 1944

[208]   Bu hususta Cemaatti îslâmî iki risale yayınlamıştır.

[209]   Tercüman ül - Kur'an, Zilkade - zilhicce 1363; Kasım, Aralık 1944 sayısından alındı.

[210]   Açhut: Hindular arasında yaşayan Gayrı Hindu azınlık, el sürülmez kimseler.

[211]   Hindu dinî esas kanunları. Mütercim

[212]   Gayrı Hindu, Hindu mezheplerine göre temizlenmeyen zümreye mensup. Mütercim

[213]   Hindu mezheperine göre, bir nevi dinî "mur­dar gibi bir şey". Mütercim

[214]   Bu mevzu kitap halinde neşredilmiştir. "Mürtedd kî seza - İslamî kanun meen." (İslâmî kanunda Mürtedd'in cezası) İslâmic Pbl. Ltd. Lahor.

[215]   Yani bu hareketin manası, İslâmiyete sarıldıktan sonra bile, az olsa dahi cahiliye nizamına temayül göstermekti.

[216] Tercüman El - Kur'an, cilt 57, sayı 1. Ekim 1961 sayı-sından alındı.

[217]   Tercüman El - Kur'an, Cilt: 59, Sayı 3, Eylül 1962 .

[218]  Malûmdur ki, şimdi Anayasayı tekrar gözden geçirmek yolu tutulmuştur. Anayasa ve kanun tefsiri hakkı Adliyeye mi yoksa teşri organına mı verilmelidir diye düşünülüyor.

[219] Tercüman ül Kur'an, Cilt: 60, Sayı: 3. Haziran 1963 den alındı.

[220] Tercüman ül - Kur'an, Cilt: 61, Sayı: 2. Kasım. 1963 "

[221] Bölüm: 7, müşavere bahsinin sonu. Mütercim

[222]    Esasen bu konu kendi başına, incelenmeğe değer bir mevzudur. Avrupa dü­şüncesi ne dereceye kadar İslâmî tâlimden müteessir olmuştur? Bu hususta profesör İlyas Ahmed merhumun kitabı (The Social Contract and the Islamic State) Ordı Pbl. House, Allah Abad, 1944 mütalâa edilirse faydalı olacaktır. (Hazırayıcı)

[223]    O zaman Birleşmiş Milletlerde 48 devlet üye idi. Bunlardan 8 i çekimser oy verdiler. Çekimser rey verenler arasında Rusya da vardı.

[224]    Medenî insanların kendi cinslerine karşı tutacakları muaşeret usulü hakkında bakınız: Hurşid Ahmed (Fanaticisim İntolerance and islâm) (Hazırlayıcı)

[225]    Allahın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmeyiniz. Benî İsrail, 23 âyet-i kerimesine de bakılmalıdır.

[226] "İstekte bulunanların da yoksullların da, onların malları üzerinde, hakları vardır." (Ez – Zariyat: 19).

[227]    Firavun nizamını Kur'an-ı Kerim iptal eylemiş ve bu hususta şu gerçeği beyan etmiştir: "Firavun kendisini yer yüzünde büyük gördü. Ve halkı bölük bölük ayırdı ve bunlardan bir bölüğü zayıflattı."(El – Kasas: 4).

İçtimaî yaşayışta "alt - üst" denilen bir mefhum yoktur. Bunun gibi hâkim zümre ile mahkûm zümre diye de bir şey bulunmaz.

[228]    Daha fazla malumat almak için Kur'an-ı Kerimin şu âyetini gözönünde bulundurmak icab­eder: "Müsriflerin aşırı giden bozguncuların emirlerine itaat etmeyiniz." (Şûarâ: 151)

"Kendi zikrimizden kalbini gafil kıldığımız kimseye itaat etme." (Kehf: 28)

"Tağuttan kaçınınız." (Nahl: 36)

"İşte Ad (kavmi) bunlardı. Onlar Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler. O'nun Resullerine karşı da isyan yolunu tuttular. Herhangi bir inatçı zorbanın emrine de itaat ettiler." (Hud: 59)

[229]    Bu hususta geniş malumat için müellifin en yeni eseri olan Hilâfet or Mulukiyet: (Halifelik ve Saltanat) a bakınız. Tercüman ül - Kur'an (1964 - 1965) de yayınlandı.

Muhterem müellif Mevlânâ Mevdûdî sahib'in, bu eseri de yine Mütercim tarafından 1967 - 68 senesi hakkın'da dilimize çevrilmiş, Hilâl yayınları tarafından basılmaktadır. (Mütercim)

[230]    İmam Malik ve Muvatta'ya dayanarak.

[231]   "Halk arasında hakem olursamız adaletle hüküm veriniz." (Nisa: 58)

[232]   Daha geniş malumat almak için bak: Tefhim el –Kur'an Sûre-i Hücurat ve Tercüman ül - Kur'an. Haziran 1966

[233]   "Siz halk arasından ortaya çıkarılan en iyi ümmetsiniz ki, iyiliğe emr eder fenalıklardan men edersiniz." (Al-i İmran: 11)

[234]   "Eğer bir fasık size bir haber getirirse onu tahkik edin. Bilmeksizin bir kavme kötülük edip, sonra pişman olmanız, mümkündür." (Hücurat: 6)

[235]    Ebu Davud, Kitab ül - Cihad

[236]    Ebu Davud, Kitab ül - Cihad

[237]    Kitab ül - Haraç, S: 35.

[238]    Bedayi Es - Sanayi, C: 7. S. 3

[239]    Kitab - ül - Haraç, S: 82 .

[240]    Feth ül - Kadir, C: 4, S: 359

[241]    Feth ül - Kadir, C: 4, S. 359 .

[242]    Bedayi, C: 7, S: 111 – 113; Feth ül - Kadir, C: 4. S: 73-372; Kitab ül – Ha­raç, S: 73.

[243]    Kitab ül – Haraç, S: 83

[244]  Bedayi, C: 7, S: 114 .

[245]   Burhan, Şerh-i Mevâhib Er - Rahman, C: 3, S: 287.

[246] Burhan, Cilt: 2, S: 282 .

[247] Durr-i Muhtar, C: 3, S: 203 .

[248]   Kitab ül - Harac, S: 208 – 209; El – Mebsût, C: 9, S: 57 - 58 . İmam Malik Rahmetullahi aleyh indinde zimmîler şarap muamelesinde olduğu gibi, zina muamelesinde de istisna edilmişlerdir. İmam Malik, Hazret-i Ali Radıyallahu anh ile Hazret-i Ömer Radıyallahu anh'ın hükümlerine istinaden bu neticeye varmaktadır. Zimmîlerin zina meselesi kendi milletleri arasında kendilerinin şahsi meseleleri olduğundan bu gibi cürümlere müsllümanlar karışmazlar. Yani zimmîler kendi şahsî kanunlarına göre muamele görürler.

[249]   El Mebsût, C: 13, S: 37 - 38.

[250]   Durer ül - Muhtar, .C: 3, S: 273.

[251]   Durer ül - Muhtar, C: 7, S: 112.

[252]   Bedayi, C: 7, S: 113; Feth ül – Kadir, S: 82381.

[253]   El - Mebsût, C: 5, S: 38 - 41.

[254] Müslüman şehirleri (Emsar ül - Müslimin) şer'î ıstılahta kullanılmıştır. Bu ıs­tılah o yerler için denilir ki, arazi müslümanların mülkiyetindedir. Orada İs­lâmî usul icra edilir ve İslâm işaretleri görülür. Meselâ, Cuma namazı gibi.

[255]   Şerhu'ls - siyer il - Kebir C: 3, S: 215.

[256] Bedayi, C: 7. S: 114; Şerhu's - siyer il - Kebîr, C: 3, S: 251

[257] Bedayi, C: 7, S: 11; Şerhu's - siyer il-Kebîr C: 3. S: 257.

[258] Kitab ül - Harac S: 82.

[259] Kitab ül - Harac, S: 8, 82 .

[260] Feth ül – beyan, C: 4, S: 93 .

[261] Kitab ül - Haraç, S: 9

[262] Kitabu'l Harac, S: 70

[263] Kitabu'l - Harac, S: 85

[264] Kitabu'l – Harac, S: 72; Feth ül – Kadir, C: 2. S. 373

[265]  Kitabu'l – Harac. S. 72; Feth ül – Kadir, C: 2, S: 373

[266] Feth ül – Buldan, Belâzüri, Avrupa baskısı, S: 129

[267] Kitab ül - Harac, S: 70; El - Mebsut C: 10 S: 81

[268]  Kitab ül - Harac, S. 70 . Burada vergi ödenmesinde nisabın son haddine varması şart değildir. Bu son ölçü haddi, zaman ve zemine göre değişir.

[269] Bu meselenin etraflı izahı için bak. Mebsût: C: 10. S: 78-79 . Hidâye, Kitab es – siyer, Fasl fî keyfiyeti kısmet i'l -ganaim ve bâb el – cizye;Feth ül - Kadîr, C: 4, S: 327 - 328 ve 369 - 370 . Dışarıdan bir hücuma maruz kalınırsa ve gayri -müslim vatandaşlar da müdafaaya katılmak isterlerse, onların bu teklifi kabul edilir. Fakat böyle bir durum olunca, o zaman cizye hakkı düşer. Burada şu açık gerçeği ortaya koymak faideden uzak değildir: Cizyenin sözü edilince gayri müslimler ürperip korkuyorlar. Bu mevzu bir zamanlar İslâm aleyhtarlarının propaganda vasıtası olmuştu. İslâm düşmanları, cizyeyi olduğundan başka türlü göstererek, müslümanları acaiplik ve zalimlikle suçlamışlardı. Hakikatte bu usulde hiçbir zaman korkacak ve çekinecek birşey yoktur. Cizye aslında, gayrı - müslimlerin dış tehlikelere karşı korunması ve muhafaza edilmesi karşılığında alınan bir çeşit ücrettir. Bu ücret de yalnız, kudret ve ödeme imkânına mâlik bulunan kimselerden alınabilir. Eğer böyle olmasaydı o zaman buna "cizye" adı verilmez "cereme" denirdi. Sonra müslümanlar da kudretleri dahilinde zekât vermek zorundadırlar. Zekât için sadece müslüman erkeği değil müslüman kadını da mükelleftir. Halbuki cizye kadınlardan alınmaz. Cizyenin şartları teferrüatiyle malumdur. Bunlar bilindikten sonra, nasıl olur da birisi kalkıp "cizye" ye "cereme" diyebilir. Hayrettir doğrusu!

[270] Kitab ül - Harac S: 111.

[271] Kitabu'l - Harac, S: 111.

[272]             Futuh ül -bildan, Avrupa baskısı. S. 132

[273] Futuh ül – Buldan, S: 156

[274] Belazurî. Futuh ül - Buldan. 156.

[275]    Tefhimu'l - Kur'an, C: 3, S: 234

[276]    Tefhimu'l - Kur'an, C: l, S: 119 - 120

[277]    Tefhimu'l - Kur'an, C: 1, S: 279

[278]    Tefhim ül - Kur'an, C: l, S: 279 .

[279]    Tefhim ül - Kur-an, C: l, S: 466 - 467

[280]    Tefhim ül - Kur'an, Cilt: l, S: 570 - 571 .

[281] Tefhim ül - Kur'an, Cilt: 3, S: 708 - 709.

[282] Tefhim üI - Kur'an, C: l, S: 319 - 320

[283] Tefhim ül - Kur'an, C: l, S: 196.

[284] Tefhim ül - Kur'an, Cilt: 4 . Sûre-i Şûra tefsiri; Tercüman ül - Kur'an. C: 3, Sayı l, Sahife: 29 - 33.

[285] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 564 - 567.

[286] Tefhim ül - Kur'an, C: l, S: 362 - 363 .

[287] Tefhim ül - Kur'an, C: 3, S: 524.

[288] Tefhim ül - Kur'an, C: 3, S: 23.

[289] Tefhim ül - Kur'an, C: 1. S: 466.

[290] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 608 - 617

[291] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 250 - 252.

[292] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 161 – 163.

[293] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 153 - 155.

[294] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 153.

[295] Tefhim ül - Kur'an, C: 2, S: 153.

[296] Bu makale 12 Eylül 1940 da İslâm Tarih ve Medeniyeti Encümeninin daveti üzerine Ali - Garh Üniversitesinde İstirci Hal'da okunmuştur.

[297]    Bu nazariye hakkında daha geniş malumat için bu kitabın daha evvelki bölümlerine bakınız.

[298]    Bu sual ve cevaplar Tercüman ül - Kur'anın Muharrem 1365: Aralık 1945 sayısında çıkmıştı. Bu mevzuyu Hint - Pakistan taksiminden önce anlamak daha kolay olurdu. (Hazırlayıcı)

[299]    Bu mektup ve cevabı da "Heme-gîr riyaset meen tahrîk-i İslâmî ka tarîk-i kâr": (Alemşümul hükümette İslâmî hareketin çalışma tarzı) adı altında ayrıca neşredildi).

[300]    Tercüman ül - Kur'an, Ramazan - Şevval 1364: Ekim Kasım 1945. (Hazırlayıcı)

[301]    Tercüman ül - Kur'an dan alındı. Zilkade 1367: Aralık 1948 .