İSLÂMDA HAYAT NİZAMI - Islamnizami - 3. Sayfa
İSLÂMDA HAYAT NİZAMI
İnsanda ahlâk şuuru fıtrî bir şuurdur. Yaratan, insanı bu hal üzere yaratmıştır. Beşeriyetin muhtelif fertlerinde çeşitli olsa dahi bu ahlâkî şuur, İnsanı, insanın bazı özelliklerini sevmeye ve bazılarını da sevmemeye mecbur eder. Ancak umumî şuur, fertleri dikkate almıyarak daima bazı ahlâki huylara güzel, bazılarına da çirkin diye hükmeder. Meselâ;
Doğruluk, emanet adalet, sözünde durma, gibi bütün buna benzer özellikler her devirde insanlığın öğülmeğe lâyık gördüğü Ahlâkî sıfatlardandır. Beşer tarihinde hiyanet, kardeşlik, zulüm ve yalanın güzel görüldüğü hiç bir devir görülmemiştir. Tıpkı bunun gibi her devirde beşeriyetin, eşitlik, şefkat, merhamet cömertlik, geniş kalplilik, müsamaha gibi bütün buna benzer özellikleri; katı kalplilik ve dargörüşlülüğün aksine takdirle ve azametle karşıladığı özelliklerdendir. Beşeriyet, saygı ve yüceltmeyi gerektiren herhangi bir hale asla kötü bir nazarla bakmamıştır. Sonra beşeriyet daima sabrı, sebatı, şefkati, yumuşak huyluluğu, ulvî gayeyi ve kahramanlığı över ve bunlara hürmet gözüyle bakar. Tıpkı korkaklığı, sebatsızlıği ve süfli gayeyi daima hakir gördüğü gibi... Beşeriyet, aynı zamanda gayreti, güzel ahlâkı, üstün ve güzel ahlâktan faydalanmayı daima övmüştür. Nefsi arzulara uymanın, sefaletin ve ahlâksızlığın ise insaniyetin kabul ettiği iyi huylar arasında hiç bir yeri yoktur. İnsanlık ayni şekilde vazifenin yerine getirilmesini, ahde vefayı, düşünce ve işbirliği sevgisinin değerini üstün telâkki eder. Tıpkı vazifelerini yerine getirmiyen, sözünde durmayı etmiyen, gayret edip çalışmıyan ve kendisine verilen görevlere lâyık olmıyanlara hiç bir zaman iyi bir gözle bakmadığı gibi...
Bütün bu sıfatlar şahsî ve ferdîdir. Sosyal duruma, iyilik ve kötülüklerine, övülmeye ve eleştirilmeye değer sıfatlarına gelince insaniyet, daima ona da ayni gözle bakmış ve ayni ölçü ile onu ölçmüştür. İnsanlık saygıyı hak eden olarak olarak ancak güzel idareden istifade eden, iyi bir nizama sahib olan ve yardımlaşma, sorumluluk, sevgi, karşılıklı öğütleşme, halk arasında eşitlik ve sosyal adalet bayrağının üzerine gerildiği bir toplumu tanımıştır. Bunun aksine bölünmüştük, başıboşluk, ıztırap ve her tarafını buğûz, nefret, kıskançlık, zulüm ve insanların arasını eşitsizlik ağlarının bürüdüğü bir cemiyete hiç bir zaman saygıyla ve beğenir bir gözle bakmamıştır.
Beşeriyetin nazarında iyi ve kötü huy ve tabiatların durumu geçmiş zamanlarda olduğu üzeredir. İnsanlık, zina, öldürme, hırsızlık, sahtekârlık, rüşvet, hezeyan, insanlara eziyet vermek, giybet, fitne, kıskançlık, iftira ve yeryüzünde fesat çıkarmak gibi fiillere tıpkı buna anne ve babaya iyilik etmek, akrabalara iyilikte bulunmak, komşuların haklarına saygı göstermek, dostlara hak üzere oldukları zaman yardım etmek, yetim ve miskinlerin ihtiyaçlarını yakından gözetmek, hastaları ziyaret etmek, fakirlere ve musibetzedelere yardım etmek türünden olan fiiller gibi mukaddes ve ulvî bir nazarla bakmamıştır. Yine ayni şekilde aldatıcı, azgın, riyakâr, münafık, sabırsız ve obur kimseler temiz, şirin sözlü, yumuşak huylu ve güvenilebilir bir mürşit gibi saygı ve tazime lâyık değildirler.
Sözün özü, beşeriyet, her zaman kendisine güve nilir, içleri ve dışları bir, fiilleri sözlerine uyar, hak ve rızıklarına kanaatkâr olan, başkalarının hak ve sorumluluklarını yerine getirmek için birbirleriyle yarışan, emniyet ve rahatlık içinde yaşayan, başkalarının, şerlerinden emin olduğu, hayır ve yol göstericilikten başka kendilerinden hiç bir şey sadır olmıyan, sözlerinde doğru kimseleri yeryüzünde en hayırlı ve en üstün kişiler olarak saymış ve değerlendirmiştir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ahlâkî kaideler bütün beşeriyetin daima bildiği ve tanıdığı dünya çapında değişmez hakikatlerdir. Herhangi bir kimse hayır ve şerri anlamak ve kavramak isterse bu, araştırılmaya ihtiyaç hissedecek kadar karmaşık bir mesele değil, belki de bunlar âdemoğlunun ilk evvel anladığı mefhumlardır. Allah (c.c.) âdemoğluna bunları anlama şuurunu bahşetmiş ve yaratıldığı üzre fıtratına uygun olarak vermiştir. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'in iyiliği «MARUF», kötülüğü de «MÜNKER» diye isimlendirdiğini görmekteyiz. Kur'ân-ı Kerim'in bundan maksadı, «MARUF'un: İnsanların iyi bildiği, rağbet ettiği, faydalandığı her şeye ve MÜNKER'in de İnsanların kötü gördüğü, nefret ettiği, çekindiği her şey oluşudur. Tamamen bu mânanın ruhuna uygun olarak Kur'ân-ı Kerim'in Şems Suresinin 8. âyetinde:
«Sonra da Ona hem kötülüğü hem de (ondan) sakınmayı ilham edene kasem olsun ki..» diye varid olmuştur.
Okuyucu bu meyanda sorabilir ve diyebilir ki: güzel ve çirkin ahlâk dünyada daima bilinmiş, korunmuş ve bu dünya ehli de ömürleri boyunca bazı özelliklerinin iyi bazılarının da kötü oluşu hakkında şayet aynı görüşe varmışlarsa dünyada yayılan bu muhtelif ahlâk nizamlar nedir? Bu muhtelif ahlâk nizamlarının arasındaki farka ve birbirlerinden ayırd edilmesine sebep nedir? Neye dayanarak İslâmiyet kendine mahsus bir ahlâk sistemini kurmuştur diyoruz? Sonra ahlâk tarihinin kaynağına şeref ve tacına inci olmuş ve olacak olan İslâmiyetin ahlâk nizamının diğer ahlâk nizamlarından ayrıldığı hususiyetler ve meziyetler nelerdir?
Bu meseleyi idrak etmek için dünyadaki muhtelif ahlâkî sistemlere göz attığımız zaman ilk önce bu ahlâkî sistemlerin ihtiva ettikleri ahlâkî özelliklerin, hudut, mekân ve kullandıkları yerler ile aralarındaki uygunluk bakımından ayrılmış olduklarını görürüz. Sonra dikkatle bakıp meselenin derinliklerine daldığımız zaman, bize bu sistemler arasındaki farklar görünür ki bu sistemler, ahlâk hakkındaki güzellik ve çirkinlik ölçüsünün hududuyla ve hayrın şerden ayırd edilmesine vesilen olan ilim bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Tıpkı Kanunun ulaşamadığı yerde iş gören ve onu insanlara kabul ettirecek kuvvete, insanları kanuna uymaya zorunlu kılan tâyin etme hususlarında bir birlerinden ayrıldıkları gibi... Daha sonra bu ihtilâfın sebeplerini araştırır ve fikrimizi bu mesele üzerinde çalıştırırsak, bütün bu ahlâkî nizamları birbirinden ayıran hakikatler apaçık bize görünür. Bu ahlâkî sistemler. Kâinatın tasavvurunda onun geniş nizamının değeri ölçüsünde ve oradaki insan hayatının gayesinde birbirlerinden esaslı bir şekilde ayrılırlar. İşte bu ihtilâflar, beşeriyete gereken tesirini yapmış ve hatta bünyesinde, tabiatında ve vaziyetinde ciddî ihtilâflar doğurmuştur.
Beşer hayatının, üzerinde kaim olduğu temelleri ve bu dünya hayatındaki istikametini tayin eden meseleler şunlardan ibarettir: Bu dünyanın bir ilâhı var mıdır, yok mudur? Eğer ilâhı varsa, acaba bir tek İlâh mıdır? Yoksa O'nunla birlikte başka ilahlar da var mıdır? Ve bunlar arasında inanacağımız ilâh hangisidir? Acaba O, bizi irşad edip hidayet yolumuz için bir nizam koymuş mudur, yoksa koymamış mıdır? Ve biz ona karşı sorumlu mu yuz? Eğer ona karşı sorumlu isek, biz nelerden sorguya çekileceğiz? Sonra hayatımızın gayesi ve bu dünya hayatında gereğine uygun amel ettiğimiz ve daima göz önünde bulundurduğumuz emirlerinin manası nedir?
İşte, insani hayat nizamının kaynağının cevabına uygun düşen ciddî ve esaslı meseleler bunlardır. Öyleyse bu cevabın hakikatına uygun olmayan bir ahlâk nizamı var olamaz. Bu dünyada mevcut olan muhtelif hayat nizamlarını bu kısa konferanstaki konuşmamla gereği gibi açıklayıp, bu esaslı meselerle ilgili her bir nizamın kabul ettiği cevaplarını ve sonra da bu cevaplarını beşeriyetin gidişatını tâyin ve şekillerindeki ulviyyet ve tesirlerle neyi medyana getirebildiklerini size anlatmak imkânsızdır, bu nizamların arasından sadece İslâmi nizamla yetrinerek bu meseleler hakkında İslâmiyetin verdiği cevaba ve kendine has bir ahlâk nizamiyle bu cevabın esas ve gereğine uygun olarak verdiği izahata döneceğim. İslâmiyet bu meselelere cevaben der ki: Bu kâinatın bir tek İlâhı vardır. Ve bu İlâhtan başka hiç bir İlâh yoktur. Kâinatı yaratan ve kâinatın ihtiva ettiği her şeyi icad eden O dur. Bütün işleri idare eden O'dur ve bu hususta bir şeriki de yoktur. Emir ve nehiy O'nundur. O, göklerin, yeryüzünün ve onların ihtiva ettikleri her şeyin Rabbıdır. Değişmez bir düzenle döndüğünü gördüğümüz bu kâinat nizamı ancak O'nun emrine ve iradesine boyun eğerek dönmektedir. O, yerde ve göklerde bir zerrenin dahi ilminden uzak olmadığı gizli ve aşikâr her şeyi bilen, Hakim, Kadir ve kâinatın bir dengesizlik olmaksızın muayyen bir kader dairesinde O'nun emriyle cereyan ettiği, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, padişahlar padişahıdır.
İnsan yaradılış ve tabiati itibariyle Allah'a kuldur. Dünyada O'na ibadet etmek ve emirlerine boyun eğmekten başka bir vazifesi yoktur. Hayat, ancak bütünüyle Allah'a halis bir kulluk olduğu zaman bir mâna ifade eder. İnsanın vazifesi kendi kendine bir İbadet usulü tâyin etmek değil, belki bu, onu yaratan ve onu kullarından bir kul edinen Cenab-ı Alah'ın işidir. Yüce ve münezzeh olan Cenab-ı Allah, saadet ve hayır yoluna irşad ve hidayet için insanlara Peygamberler gönderdi ve onlar vasıtasiyle kitaplar indirdi. İnsan hayat nizamını ancak her tarafa ışık saçan bu yıldızdan iktibas etmelidir. Sonra insan bu dünya hayatından iyi ve kötü kazancından dolayı Rabbının huzurunda sorumludur. Bu dünyada değil ahirette muhasebe edilecektir. Bu dünya hayatı insan için ancak Rabbının denemesi için imtihandan başka bir şey değildir. İnsan, Rabbının huzurunda dar-ı âhirette kurtuluşa ermesi için hayatının gayesini bilmek ve gerçekleştirmek için çalışmalıdır. İnsan, bütün yön ve kabiliyetleriyle bu imtihanın sınırına dahildir. Kabiliyetinden, verilen yeteneklerden ve bütün hayatından sorguya çekilecektir. O âlemde insan dünyada yaptığı her şeyden, bu dünyanın pisliklerinden hiç bir şey karışmaksızın ciddî bir sorguya tabi tutulacaktır.
Bundan dolayı bu imtihanın İlmi ve marifeti, insanın sırf uzayda, denizde, havada, yeryüzünde ve kâinatın bütün unsurlar içindeki hareketlerini, kalbinden ve zihninden geçenleri, elinden ve ayağından sadır olanları bilmekle kalmayıp insanın ruhunda beliren arzu, irade ve her şeyi kuşaran eden ve kendinden hiç bir şey gizlemiyen Cenab-ı Allah tarafından icra edileceği bir gerçektir.
İşte İslâmiyetin, hayatın esas meselelerine cevabı, kâinat ve onda yaşıyan insan hakkındaki düşüncesi budur. İslâmiyet, insanın, bu dünyadaki çalışma ve mesaisiyle bulamıyaçağı hakikî ve ulvî gayeyi tâyin eder ki o da Allah'ın rızasına nail olmaktan başka bir şey değildir. İşte insanın her türlü ameli İslâmi ahlâk nizamı çevresinde bu teraziyle ölçülüyor ve onun hayır veya şer olduğuna bununla hükmediliyor. Bu terazi beşer hayatının bütün taraflariyle ekseni etrafında döndüğü insanî ahlâkı verimleştirmiş ve teçhiz etmiştir. Onun için bu ahlâkî nizamı denizde rüzgâr ve dalgaların değişmesiyle sağa sola yalpa yapan geminin durumu gibi değildir. Aynı zamanda bu ölçü İnsanın eline hayatın bütün ahlâkî özelliklerini amelî olarak, her birine uygun, sınırlarını, seviye ve şeklini tâyin edecek hakikî bir gaye vermiştir ki, bu ahlâkî ölçü ile insan, zaman ve durumların değişmesiyle de müstakil ve daima safiyetini muhafaza eden ahlâkî değerlere «ETHİCAL-VALUES» nail olmuştur. Bütün bunlardan başka eğer «Allah (c.c.)'ın rızası» insanın gayesini, mesai ve çalışmasının esas hedefini teşkil ederse, beşeriyetin ahlâkı, sonsuz bir terakki ve gelişmeyi mümkün kılan, garazkârlığın, kötülüklerin ve geçici olan nefsi arzuların herhangi bir merhalesine karışmadığı yüksek bir gayeye erişmiş olur demektir.
İslâmiyet, bu ölçü ile bizi insan ve kâinat hakkındaki tasavvurla nimetlendirdikten sonra, aynı zamanda kötü ve iyi ahlâkı bilmek için bize daimî bir ölçüden bahsetmiştir. İslâmiyet ahlâk hakkındaki bilgimizi, yalnız akıl, tecrübe ve insanî ilimlere hasretmiyor ki ebedî karar kılmamasına bir sebep olsun veya bu dört prensibin değişmesiyle değişebilsin. Belki İslâmiyet, sağlam temelli her durum ve devirde ahlâkî temsilleriyle bizi olgunlaştıran bir başvuru kaynağı aramağan ediyor ki o da Allah'ın Kitabı ve Resulullahın Sünneti seniyyesidir. Bu kaynaklar bizi en sağlam yola sevk ediyor ve hayatın bütün hallerinde aile meselesinden devletin en büyük siyasî meselesine kadar her şeyde en doğru istikameti gösteriyor. Bununla birlikte İslâmiyette, mesele ve ciddî müşküllerine varıncaya kadar ışıklariyle bize muhtelif durumlara uygun ve hayatın her hangi bir merhalesinde başka bir ilme muhtaç olmayacak şekilde geniş bir ahlâk usulünü bulmaktayız.
Bundan sonra İslâmiyetin insan ve kâinat tasavvurunda, ahlâk kanununun dayandırılmış olması lâzım gelen idarî kuvveti görmekteyiz. Bu kuvvet, Allah'tan korkma, uhrevî mesuliyetten dolayı şefkat etme ve ebedî olan istikbaldeki kötü akıbetten sakınma kuvvetidir. Muhakkak ki İslâmiyet, kamuoyundan ve sosyal yapıdan, fertlerin ve topluluklarının sorumlu oldukları şeyleri hazırlamayı ve onları ahlâkî değer ve kaidelere uymaya zorlamalarını ister. Tıpkı kudretiyle ahlâkî kanunu insanlara tatbik etmesini mümkün kılacak siyasî bir nizamı oluşturmak istediği gibi...
Bununla beraber hakikat şudur ki İslâmiyet, Allah'a ve ahiret gününe iman inancına dayanmış ve ruhî baskı gibi bir dış baskıya önem vermemiştir. Bundan dolayı İslâmiyet, insanın ahlâkî hükümlere bağlı kalmasını ve emretmeden evvel bu ahlâki hükümleri ruhuna ve zihnine telkin ve ilka etmek ister:
«Senin bütün işlerini, her şeyi gören, her şeyi işiten, yerde ve gökte zerre miktarı kendinden hiçbir şey gizli olmıyan Allah c.c. bilmektedir. O, nerede bulunursan bulun ve nasıl olursan ol seni görür. Başkasından gizlenebilirsin, amma Ondan gizlenemezsin. Yeryüzündeki her şeyi acze düşürebilirsin, fakat gökleri ve yeri yaradanı acze düşüremezsin. Herkes senin kendilerince aşikâr olan amel ve ahlâkını görebildiği halde O, (c.c.) gizli ve aşikâr olan her şeyi, ruhlardaki bütün sırları ve kalpte saklı olan her şeyi bilicidir. Bu fâni hayatında bütün bunları göz önünde bulundurduğun zaman ölümü tatmaktan kurtulamıyacağını, rüşvet, iltimas, yalan yere şehadet ve hilenin fayda vermiyeceğini bir mahkemeye en sonunda döneceğini ve Rabb'ın terazisini adalet üzere kurup kullarını, yaptıkları işlere uygun olarak ceza vereceği veya mükâfatlandıracağı günü unutma.»
İslâmiyet, bu inancı yani Allah'a ve ahiret gününe inancı, insanın kalbinde tam mânasiyle kökleştirir. Sanki insanın ruhuna ahlâk zabıtasından onu aksiyona yani amele sevkeden ve Allah'ın (c.c.) emirlerini yerine getirmeye teşvik eden bir bekçi koyar. Bu bekçi o zaman ferdi, mahkemenin, polis karakolunun ve hapishanenin haricinde de olsa Allah'ın emrini yerine getirmeye zorlar. İşte bu dahilî bekçi ve ruhî kontroldur ki İslâm'ın ahlâk kanununa tam manasıyla yardım ediyor ve insanlar arasında onu gerçekten geçerli kılıyor. Eğer bununla beraber halkın reyleriyle insanlar arasındaki geçerliliğini kolaylaştıracak kanuni yaptırımlar olursa, daha iyi ve daha münasip olur. Şayet bulunmazsa tek başına bu imanın dahi müslüman milletinin ve ferdinin doğru yola hidayetini içereceği bir gerçektir. Eğer bu imanın sevgisi kalblerine karışır ve ruhlarında kaynaşırsa... Bununla beraber kâinat ve insan hakkındaki İslâmiyetin bu tasavvuru insanı ahlâkî kanunun gereğine uygun olarak aksiyona teşvik edip sürükler. Allah'ı Rab, ibadetini hayatının kaynağı, rızasını hayatının gayesi kabul eden kimseye Allah'ın rızasına boyun eğmek ve emirlerini yerine getirmek İçin bunlar yeterli bir sebebdir. Bu sebebi tekid eden başka bir sebep de, ahiret gününe iman ve Allah'a itaat edip emirlerine göre hareket eden kimseye ebedî olan Dâr-ı Âhirette mutluluk inancıdır. Her ne kadar bu fâni dünyada türlü eziyyet, elem ve şiddetleri yüklenmişse de bu mutluluğa eren kimse iyi bir hayata, parlak bir istikbale ve ebedî bir nimete nail olur. Bu dünyada hayatını Allah'a isyan ve emirlerini yerine getirmemekle geçiren kimse dünyada çeşitli nimetlerden ve dünya hayatının her türlü metaından istifade etmişse de hiç şüphesiz onun Âhiretteki yeri şiddetli bir cezalandırma ve daimî bir azabdır. İşte bu ümid ve korku denen iki kusur bir adamda toplanır ve kalbine yerleşirse sanki kalbinin derinliklerinde onu hayra sürükliyen ve onun Hakk'ın ipine sımsıkı sarılmasına sebeb olan kuvvetli bir neden yerleşmiş olur, İcabında bazı hal ve zamanlarda onun Hakk'a bağlanması bu dünyadaki menfaatına herhangi bir zarar verebilir. Fakat bununla beraber yine bu kuvvet sayesinde Hak'tan vazgeçemez. Aynı zamanda bu ruhî neden, insanı, kötü arzulardan, bazı hallerde şer olduğu halde bu dünya hayatında bir menfaat ve nefsi bir zevk beklenen şer ve fesat kaynağı olan yerlerden korumaya muktedirdir.
Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslâmiyetin kâinat hakkında hususî bir tasavvuru, hayır ve şer hakkında hususî bir ölçüsü, ferdî aksiyona sevk eden ahlâk ve yürürlükte olan kuvvet hakkında da hususi bir başvuracağı yer vardır. İşte İslâmiyet bu hususta dünyadaki bütün ahlâkî nizamlardan ayrı bir yol takib etmektedir. İslâmiyet bu nedenlerle bütün güzel ahlâkî yaptırımları kendine has olan ölçüye uygun olarak tertip etmekte ve bu ahlâkî yaptırımları hayatın bütün safha ve öğretilerine tabiat ve öğretilerine uygun, birleştirici bir ahlâk sistemine göre düzenlendiği söylemek yerinde olur.
Bu ahlâkî sistemin kendine has özellik ve ayırıcı vasıfları vardır ki, burada bunları anlatmaya imkân yoktur. Ancak onların esas özünü teşkil eden üç bariz özelliğini bu arada zikretmek isterim. Gerçekten İslâmiyetin ahlâk nizamı sisteminde bunlar birinci plândadır:
a) Birinci özellik: İslâmiyet Allah'ın (c.c.) rızasına nail olmayı ve cemâlini istemeyi insan hayatının gayesi kılar ve bu ölçüyü ahlâk için ulvî bir ölçü edinerek insanı ilerlemekten ve terakkiden men edecek her şeyi bertaraf eder. Böylece ilim için bir merci kararlaştırır. İslâmiyet, bu ahlâkî ölçüsüyle insanlık ahlâkının sabit, sağlam, korunaklı ve gelişmeye elverişli, fakat bir zaman sonra değişmesi ve başka bir renge bürünmesi mümkün olmıyan bir sağlamlık kazandırır. Aynı zamanda İslâmiyet ahlâk için Allah korkusuyla haricî bir fonksiyonunun müdahalesi olmaksızın insanı gereğiyle amel etmeye sürükliyen daimi bir kuvvet hazırlar. Böylece İnsanın ruhunda Allah'a ve Âhiret gününe iman akidesinin faziletiyle insanı kendi kendine aksiyona rağbet ve teşvik ettiren süratli bir kuvvet meydana getirir.
b) Bunlardan ikinci özellik: İslâmiyet sadece bu mutlak teşvik ve rağbetle yeni ahlâk ve alışkanlıklar meydana getirmez. Aynı zamanda insanların bazı faziletlerini yükseltip, bazılarını alçaltmaya iltifat etmiyerek bütün insanların indinde iyi olan ahlâkı ele alır. Böylece iyi ahlâkı küçüğünden büyüğüne kadar hiçbirini bırakmaksızın hepsini seçer ve toplar. Daha sonra bunlardan her birini insan hayatındaki yerine koyarak beşer hayatında lâyık olduğu mevkiye yerleştirir ve insan hayatında geniş çapta tatbik ettirir. Böylece hayatın her safhasında ferdî işler, ailevî durumlar, medenî yaşayış ve siyaset, iktisad, alış, veriş, mektep, mahkeme, karakol, ordugâh, hattâ harb sahası ve barış hallerinde dahi bu ahlâkî sistemi tatbik ettirir ki, hayatın her safhasında bu ahlâkın birleştirici, kaynaştırıcı eserini görmemek mümkün değildir. İslâmyet, ahlâkı, hayatın bütün cephelerine hâkim kılar. Ve böylece hayatın dizginlerini bencillik ve şehvetin elinden alarak temiz ahlâk ve iyi alışkanlıkların eline teslim etmek ister.
c) İslâmiyetin ahlâk sisteminin üçüncü özelliğine gelince: İslâmiyet, insanlardan münker, yani kötülükten hiçbir şeyin karışmadığı, temeli maruf, yani iyilikle yükselen ve hayatı düzenliyen bir nizam ister. Hepsini, hayır yapmıya ve insanlığın her zaman ve her mekânda saygı gözüyle baktığı hasenatı genelleştirmeye ve insaniyetin hakaret gözüyle baktığı münkerleri red ve tasfiye etmeye davet eder. İşte İslâmiyet, bütün beşeriyeti bu prensibe davet eder. Onun bu davetine icabet edip kabul edenleri birleştirici bir kelime üzerinde toplamış ve onlardan müslüman bir millet meydana getirmiştir. İslâmiyetin müslümanları tek bir millet haline getirmekten maksadı, bütün güç ve çalışmalarını birleştirip marufu ikame etmek, kökleştirmek, umumîleştirmek ve münkerin süratini dizginleyip, tasfiye etmek ve ağacını kökünden sökmek için içtimaî gayret sarfetmekten başka bir şey değildir. Eğer bu millet tekrar münkeri kazanmaya, mârufa karşı mukavemet edenlerin yolunu takib ederek nurunu söndürmeye çalışırsa, o zaman bu dünyaya ve bu millete Allah'a ısmarladık demekten başka bir şey kalmaz. Bütün kuvvet ve kudretler ancak Allah'ın sayesindedir.
Tevhid, Risalet ve Hilâfet siyasî İslâm nizamının dayandığı üç temeldir. İslâm'ın siyasî sistemini bütün teferruatı ve yönleri ile Tevhid, Risalet ve Hilâfet prensiplerini hakkiyle anlamadan tam mânasiyle kavrıyamaz. Onun için, her şeyden evvel bunları sıra ile özel olarak açıklamak iyi olur kanaatındayım.
TEVHİD : Tevhidin mânası, Allah-u Tealâ'nın, bu alemin ve onda yaşayan Âdemoğullarının yegâne Yaratıcısı olmasıdır. Onların Rabbı ve Maliki O'dur. Hüküm, saltanat, emir ve nehiy yalnız O'nundur. İtaat ve kulluk yalnız O'na mahsustur. Zatının hiç bir şeriki yoktur. Sonra hayatı, kabiliyet ve istediğimiz yerde kullanmakta olduğumuz yeteneklerimizin dayandığı ruh ve bu kâinatta tasarruf ettiğimiz hakları, tasarrufumuz altında bulunan bu kâinatı kendiliğimizden veya kendi bilgimizle icad edip yaratmış değiliz. Şüphesiz, bütün bunları bize veren, ancak ortağı olmayan Allah-ü Tealâ'dır. Onun için az veya çok istediğimiz ve beğendiğimiz şekilde hidayetimizin gayesini tâyin etmek hak ve yetkilerimize bir hudut ve seviye koymak bizim için helâl değildir. Aynı şekilde yaratıklardan herhangi birinin buna başvurması caiz değildir. Bütün bunlar yalnız münezzeh ve yüce olan Cenab-ı Allah'a aittir. Bizi yaratan ve bu hukuku ve yetkileri bize verip dünyada yarattığının çoğunda tasarruf etmemizi sağlıyan yalnız O'dur.
İşte Tevhid budur. Gördüğünüz gibi bu tevhid, beşerin hâkimiyet fikrini red ediyor ve tam mânasiyle onu ortadan kaldırıyor. Bu hâkimiyet ister fertlerden herhangi birine, isterse herhangi bir zümreye, herhangi bir aileye, bir millete veya yeryüzünde bütün insanlara ait olsun. İslam nazarında aynı hükme tabidir. Hâkimiyet, ancak aziz ve yüce olan Allah'a (c.c.) aittir. Allah'tan başka bir hâkim, hükmünden başka bir "hüküm ve kanunundan başka bir kanun yoktur.
RİSALET: Risalete gelince o, İlâhi kanunun bize erişmesine bir vesiledir. Onun vasıtasiyle kabul ettiğimiz iki şey vardır: Birincisi; Allah'ın kitabıdır ki Allah (c.c.), kanununu bu kitapta beyan etmiştir. İkincisi; bu dünyada Allah'ın (c.c.) halifesi ve vekili olması hasebiyle Resulullah'ın (s.a.v.) fiil ve kavliyle takdim ettiği Kur'ân-ı Kerim'in şerh ve tefsiridir.
Kitap ise: Allah (c.c.), insanın hayat nizamının dayanması lâzım gelen bütün prensip ve usulleri bunda beyan etmiştir. Bundan sonra muhtaç olduğumuz bu prensip ve usullerin açıklanmasını Resullullah (s.a.v.) Hz.leri beyan etmiş ve hayatında bunu tatbik ederek Kur'ân’ın iktiza ettiği şekilde insanın hayat nizamını tesis ve tanzim etmiştir ki ondan sonrakilere güzel örnek teşkil etsin. Bu iki esasın tümü İslâm ıstılahında ŞERİAT diye adlandırılır. İşte İslâm memleketinin kurtuluşunu sağlıyan esaslı düstur budur.
HİLAFET'e gelince: Hilafete arap dilinde Niyabet «Vekillik» denir. İslâm nazarında insanın bu dünyadaki mertebesi Allah'ın (c.c.) halifesi oluşudur. Yani insan Allah'ın (c.c.) mülkünde O'nun vekilidir. Bu mülkte ancak vekilliğin icab ettirdiği ve Allah'ın (c.c.) kendisine bağışladığı şekilde tasarruf etme hakkında sahibdir. Evvelâ sen, kendi köyünün işini yürütmeye başkasını vekil kıldığın zaman şu dört husustan emin olman lâzımdır: Evvelâ, köyün hakikî malik ve sahibi vekilin kıldığın adam değil bizzat kendinsin. İkincisi vekil kıldığın adamın senin mülkünü ona emrettiğin ve gösterdiğin şekilde kullanması icabeder. Üçüncüsü ise, onun sana itaati terketmemesi, kendisine ve işine tâyin ettiğin hududu tecavüz etmemesi lâzımdır. Dördüncüsü olarak da, bu köyü kendisinin istediği şekilde değil senin istediğin şekilde idare etmesi gereken vazifelerindendir.
İşte bu dört prensip niyabet «vekillik» tasavvurunda tamamiyle toplanmıştır ki mücerret olarak niyabet kelimesinden kast olunan bu mâna derhal insanın zihninde doğmaktadır. Bu dört prensibi ifa etmeyip icab ettiği şekilde vazifesini yerine getirmeyen herhangi bir vekil gördüğün zaman onun vekillik hududunu tecavüz ettiğini ve vekilliğin içerdiği sözleşmeyi bozduğunu söylersin. Aynı şekilde bu dört prensibin «HİLAFET» kelimesinin tasavvurunda saklı olduğunu görüyoruz. İslâmiyet hilâfet hakkında: İnsan Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki halifesidir, dediği zaman bu mânadan başka bir şeyi kast etmiyor. Bu siyasî teori gereğince idare edilen bir memlekette İlâhî ve Rabbani saltanatın altındaki insani hilâfetten başka bir şey olamaz. Bunun da yegâne gayesi yüce Allah'ın hidayetine uygun bir şekilde kendisine ve işlerine konulan edilen hududu tecavüz etmeksizin iradesini gerçekleştirmektedir.
Bu meyanda zikredilmesi münasip olan hususlardan biri de İslâmiyetin HİLAFET vazifesini, fertlerden herhangi birine veya herhangi bir aileye ve zümreye bağlamamasıdır. İslâmiyet bu hilâfet vazifesini, tevhid ve risalet gibi esaslı prensiplere inanan ve HİLAFET kelimesinin gerektirdiği yeterlilik ve kabiliyete sahib olan cemiyetin her ferdine lâyık görmüştür. Dünyada bu sıfatlara sahip bir cemiyet bulunduğu takdirde, onun hilâfete lâyık olduğu şüphesizdir. İşte İslâmiyette cumhuriyet fikrinin menşei ve başlangıcı bu esasa bağlıdır. İslâm cemiyetinin her ferdinin hilâfette bir payı ve faydalanma hakkı vardır. Bu haklarda cemiyetin bütün fertleri tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler. Herhangi bir ferdin cemiyetin fertlerinden birini bu haklardan mahrum etmesi caiz değildir.
Bundan anlaşılıyor ki İslâm memleketinin idaresini eline alıp hüküm sürmek için hazırlanmış olan bir hükümet, ancak halkın oyu ve onayı ile meydana gelebilir. Bir bakıma hilâfet hukukundan dolayı memleketin hakikî sahipleri onun halkıdır. Onun için hükümet ancak onların oylarıyla teşekkül eder ve ancak onların istişare ve destekleriyle işini yürütür. Halkın rızasını ve itimatlarını kazananlar, hilâfet vazifelerini yerine getirmekte onların vekili olurlar. Hilafette toplumun itimadını kaybetmiş olan kimse, bu yüce makamdan mutlak surette azledilir. Bu hale göre mevcut Garp'ta hüküm süren Garb'ın cumhuriyet anlayışıyla İslâm cumhuriyeti arasındaki bariz farklar istisna edilirse, İslâmiyetin cumhuriyeti tam mânasiyle mükemmel bir cumhuriyettir, Garb'ın siyasî nazariyesi halkın hâkimiyetini, İslâmiyet ise halkın vekilliğini hilâfetini kabul eder. Bunun mânası şudur ki: Garb'ın cumhuriyet anlayışında emir ve hüküm hakkı, halkın tekelinde olup bir halk diktatörlüğü vardır. Halk, bizatihi buna mâliktir. Yeryüzünde istedikleri kanun ve hükümleri icad edip yürütürler. Hükümetlerin hedefi memleketin bütün sakinlerini razı etmek, desteklerini kazanmak ve iradelerini hâkim kılmaktır. İslâmiyet ise tam mânasiyle bunun hilâfındadır. İslâmiyette hüküm ve emir ancak bir olan Allah (c.c.) indir. Şerîksiz ve nazirsiz olarak kullarına hüküm ve kanunları vaz etme hakkı Allah'a (c.c.) mahsustur. İslâmiyette halkın mertebesi ancak halifelik mertebesidir ki, mertebelerinin icabı olarak Resulullah'ın (s.a.v.) Rabb'ından getirdiği ilâhî şeriata uymak ve ondan kıl kadar sapmamak mecburiyetindedirler. Bu cumhuriyeti meydana getiren halkın yegâne gayesi yüce Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak ve O'nun yarattığı dünyada emrini tatbik etmektir. Sözün özü, garb cumhuriyeti mağrur ve mütekebbir bir şekilde hakkı olmaksızın Allah'ın mülkünde ulûhiyet makamını işgal ediyor, kuvvet ve nüfuzunu kendisinin ve üyelerinin isteğine göre kullanıyor. İslâm cumhuriyeti ise her türlü noksandan münezzeh ve yüce olan Allah'ın (c.c.) şeriatının iplerine bağlı olan içtimaî bir kulluğu gerçekleştiriyor. İslâm cumhuriyeti kuvvet ve nüfuzunu ancak İcra sahası için kendine tayin edilen hudutlar dâhilinde rabbani hidayete uygun olarak kullanır.
Şimdi size, kısaca hilâfet, risâlet ve tevhid esasları üzerinde binası yükselen bir memleket için açık bir şema arzetmek isterim. Böyle bir memleketin gayesi Yüce Allah'ın (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde beyan ettiği gibi iyi işleri yapmaktır. Öyle iyi işler ki, Allah (c.c.), beşer hayatının ve beşeriyetin bu işlerde ilerlemesi etmesi için bütün gücünü sarfedip, iyiliklerini gelenleştirmesini, yeryüzünde Allah'ın (c.c.) sevmediği kötülüklerin her türünü ortadan kaldırıp, yeryüzünün bunların fesat ve kötülüklerinden temizlenmesini ister ve sever. İslâmiyet, bu dünyada yalnız bir memleketi meydana getirmek, durum ve idaresini tanzim etmek veya diğer bütün milletlerden yalnız bir milletin çıkarına ehemmiyet vererek gücünü bu milletin toplumsal isteklerini gerçekleştirmek için kullanmaya gelmemiştir. Vaziyet asla bundan ibaret değildir. Gerçek şudur ki, İslâmiyet usul ve gayelerine uygun olarak idare ettiği memleketin eline bundan çok daha büyük ve ulvî bir gaye koyar ve bu gayenin gerçekleşmesi yolunda ona varan her türlü vesile ve kuvveti kullanır. Bütün bunlar Allah'ın (c.c.) sevdiği ve istediğini meydana getirmek, dünyada kullarının hayatını süsleyip, temizlik, güzellik, hayır, irşad, kurtuluş ve saadet renkleriyle renklendirmek, yeryüzünde fesada kaynak olacak ve kulların şahsî menfaatlerini sağlıyacak şer ve başıboşluğu ortadan kaldırmak içindir. Böylece İslâmiyet, reddedilmiş kötülüklerle makbul işleri bize her zaman aynasında görmek imkânını sağlamış, hayır ve şerri açık bir şekilde daima göz önünde bulundurduğu takdirde her devir ve her toplumda ıslahat programını gerçeleştirmeye muktedirdir.
İslâmiyetin gerekli kıldığı ve hemcinslerinden is tediği tek şey her zaman ahlâkî gayelerine bağlı kalıp onlardan sapmamalarıdır. İşte İslâmiyet böylece memleketine güvenilir ve devamlı bir istikamet tâyin eder. Ve siyasetinin mutlak doğruluk, saf adalet ve temiz emânet prensipleri üzerinde kurulmasını sağlar. İslâmiyet hiçbir zaman vatanî, idarî ve millî vazifesini gerçekleştirmek için tecavüz, hiyânet ve zulmü icab ettiren herhangi bir şeye yönelmeyi kabul etmez. O, hakkı, emaneti ve adaleti bütün zamanlarda memleketin dâhilinde veya haricindeki başka bir milletle olan ilişkilerinde nefsi arzu ve garazlara tercih etmiştir. İslâmiyet kendi memleketine ve memleketi idare edenlere, müslüman fertlere tavsiye ettiği gibi:
— Söz verdiğiniz zaman sözünüzü yerine getiriniz, ölçü ve tartıların hakkını veriniz ve tartıda halkın eşyasını noksan tartmayınız. Söylediğinizi yapınız ve yaptıklarınızdan başkasını da söylemeyiniz. Başkalarının üzerinizde olan haklarını unutmayınız. Tıpkı başkalarında olan haklarınızı unutmadığınız gibi. Şiddet ve hükümranlığı zulme, yalancılığa ve hadde tecavüze vesile kılmayın. Bunları hakkın ve adaletin gerçekleştirilmesi için vesile kabul edin. Bilmiş olunuz ki hak, her hal üzerinde yine haktır. Onu eda etmek için koşunuz. Hükümranlık Allah'tan (c.c.) bir emânettir. Tam manasiyle Rabbı'nızın huzurunda bunun için muhasebe edileceğinizi bilmeden bu emâneti kullanmayınız. Diye tavsiyede bulunmuştur.
Sonra İslâmiyetin hükümranlığı yeryüzünün yalnız herhangi bir köşesinde veya herhangi bir bölgesinde olsa dahi beşerî ve medenî hukuku, coğrafi sınırlarla hiçbir zaman tahdid etmez. Meselâ: Beşeriyet için birçok siyasî haklar tanır. Beşeriyete bu hakları gözetmeyi ve her zaman ve her halde korumayı emreder. Böylece bu hakları yeryüzündeki bütün insanlara tanır. Bu insanlar ister memleketin sakinlerinden, ister hâricinden, ister dost, ister düşman olsun, bu haklarda hepsi de eşittir. Bu babda İslâmiyetin ehemmiyet verdiği şey, beşer kanının akıtılmasının haram olması meselesidir. Beşer kanını akıtmak her zaman için haramdır. Ancak haklı hallerde insan kanını dökmek caiz olur. Aynı zamanda İslâm kanununa göre bütün hallerde kadınlara, çocuklara, ihtiyar, hasta ve yaşlılara tecâvüz etmek helâl değildir. İslâmiyet, korunulması ve müdafaa edilmesi lâzım gelen kadının namusuna hiçbir zaman hangi halde olursa olsun, tecâvüzü caiz kılmaz. Aynı şekilde, İslâm hukukuna göre aç olanın doyurulması, çıplak olanın giydirilmesi, yaralı olanın tedavi edilmesi ve hasta olana da yardım edilmesi şarttır. İsterse aç, çıplak, yaralı ve hasta olanlar İslâm memleketine düşman bir milletten bile gelmiş olsa... İslâmiyet bu ve buna benzer diğer hukukî kaideleri insan olması hasebiyle her insana tanımıştır. İslâm hükümdarlığının esasına göre insan bu temel haklara sahibdir.
İslâmiyetin medenî hukukuna gelince. İslâmiyet bu hakkı yalnız İslâm memleketinin sınırları dahilinde doğanlara tahsis etmemiştir. Ancak hakikat şudur ki, İslâmiyet her müslüman nerede doğarsa doğsun ve nerede yaşarsa yaşasın soyut anlamıyla İslâmın hükümranlığı; sınırları dahilinde olduktan sonra, herkesin medenî hukuktan istifade etme hakkını garanti altına alır. Böyle kişilerin bu medenî haklardan istifade etme payı İslâm memleketinde doğan kimselerden daha az değildir. İslâm memleketleri yeryüzünün muhtelif yerlerinde yayılıp, adetleri fazlalaştığı zaman tam bir birliğe sahib olması ve bütün ahalinin medenî haklarda müşterek olması bir zarurettir. Müslüman olan bir kimse başka bir müslüman memleketine dahil olmak istediği zaman bir pasaporta İhtiyaç hissetmez. Belki de, böyle bir adamın neseb, aşiret ve mensup olduğu zümre dikkate alınmadan, kudreti nisbetinde yükselme ve yüksek makamlara ehliyet kazanma hakkı daima mevcuttur.
İslâm memleketinde yerleşik olup da müslüman olmayan kimseler için İslâmiyet birçok haklar tâyin etmiştir. Bu haklar, tabiatıyle İslâm'ın lâzım olan prensiplerindendir. Ve ebediyen bu prensiplerden ayrılmaz bir kısımdır. İslâm teminolojisinde bu kimselere (Ehl-i Zimmet) denir ki, İslâmiyet bunların muhafazasını garanti altına almıştır. Hiç şüphesiz ehl-i zimmetin mülkleri, namus ve canları, Müslümanların mülk, namus ve canları gibi masundur. Ceza ve medenî hukuk bakımından ehl-i zimmetle Müslümanlar arasında hiçbir fark yoktur. İslâm devletinin Ehl-i Zimmetin kanunlarına herhangi bir hususta müdahale etmesi caiz değildir. Ehl-i Zimmet, fikir, İnanç, ibadet, ve dinî şiar bakımından hürdür. Bu da islâm hukukunun müslüman olmıyan vatandaşlara armağan ettiği feyizlerden biridir. Bu haklar, Zimmet ve himayemiz altında yaşadıkları müddetçe Ehl-i Zimmet'in elinden alınması caiz olmıyan müstakil ve sabit hukukî sistemlerdendir. Müslüman olmıyan bir memleket, müslüman olan vatandaşlarına zulm etmeye başlayıp eziyet ve işkencelerin birçok çeşitlerini onlara tattırmak istedikleri zaman dahi, müslüman bir memleketin müslüman olmıyan vatandaşlarına tecavüz edip İslâm hukukuna muhalif ve ahitleri bozar şekilde onları haklarından mahrum etmesi caiz değildir. İslâm memleketinin haricinde bütün müslümanlar gayri İnsanî hareketlere maruz kalsalar dahi, hakkın yaşaması için, İslâm memleketinin sınırları dâhilindeki Ehl-i Zimmet'ten herhangi birinin haksız yere kanı akıtılamaz.
İslâmiyet, memleketin işlerini yürütmek ve idare etmek vazifesini bu asırdaki cumhuriyetlerin reisi mesabesinde olan başkana teslim eder? İslâm kanununun esaslarına inanan ve onları kabul eden herkes olgunluk çağına varmışsa başkanın seçiminde oy vermek hakkına sahiptir. Başkanın seçiminde mülâhaza edilen şey, takva, İslâmiyeti bihakkın kavramak ve İslâm milletinin harbde ve sulhdaki işini tanzim edecek mükemmel bir ehliyete sahib olmaktır. Başkanlık makamı ancak bu sıfatlarla ahlâklanmış, bu sıfatlara haiz ve diğer fertlerden daha fazla milletin güvenini kazanmış kimseye teslim edilir. Başkan seçildikten sonra azaları bütün millet fertleri tarafından şeçilen edilen Şûra Meclisi seçilir. Başkan memleketin meselelerini, enine boyuna tartışma selâhiyetine sahib olan Şûra Meclisinin azalarına danışarak idare etmek mecburiyetindedir. Başkan milletin güvenini kaybettiği takdirde bu makamı mutlaka terketmek mecburiyetindedir. Bundan başka milletin güvenini muhafaza ettiği müddetçe başkan en yüksek emir makamında olarak sözü dinlenen ve emrine itaat edilen kimsedir. Hattâ bu durumda bütün meclis âzalarının doğru gördüğü şeye muhalif olarak veto etmek hakkına da sahiptir. Bütün memleket ahalisi de başkanın idaresinin noksan taraflarını tenkit etme hakkına sahiptir.
İslâm memleketinde yasama ve kanun koyma usulüne gelince bu ancak İslâm hukukunun ortaya koyduğu hudutlar çerçevesi İçinde cereyan edebilir. Ve asla bunun dışına çıkamaz. Allah'ın (c.c.) indirip, Resulullah'ın (s.a.v.) getirdiğine milletin tam manasıyla uyması lâzımdır. Yasama meclislerinden herhangi bir meclisin bu iki prensipte en ufak bir değişiklik yapması caiz değildir. İki veya daha fazla ihtimal sahibi olan hükümlerde ise dinde İttifak edenlerin doğruyu ve hakkı teslim edip şerefli İslâm hukukunun bundan maksadının ne olduğunu idrâk etmesi vazifelerinin bir gereğidir.
Bütün bu işler ve buna benzerleri Şûra Meclisinin gözetimi altında fakih ve âlimler zümresi tarafından hazırlanır. Bunlardan başka İslâm hukukunun naslarla tâyin etmediği büyük ve kompleks işlerde Şûra Meclisi İslâm kanununun hududu çerçevesinde kanun yapabilir.
İslâmiyette icra organına gelince, bu hususta hükümetin ve başkanın hiçbir müdahale ve tahakkümü yoktur. Bu vazifeyi yerine getiren, bu hususta şanı yüce Allah'ın (c.c.) vekilidir. Ve doğrudan onun huzurunda mes'ul olur. Kadı, yani hâkim hükümetin muvafakatıyla olsa dahi kaza, yani hüküm verme mevkiini işgal ettiği müddetçe Allah'ın (c.c.) indirdiği ve Resulullah'ın (s. a.v.) gösterdiği şeylerden başka bir şeyle halk arasında hükmedemez. Hak ve adalet huzurunda bizzat hükümet ricali dahil olmak üzere hiçbir kimse himaye altına alınamaz. Hükümet reisinin diğer bütün memleket ahalisi gibi davacı ve davalı durumlarında hâkimin huzuruna gelmesi mutlaka lazımdır.
Davamızın sonu zaten âlemlerin Rabbı olan Allah'a (c.c.) hamdetmektir.
İslâmiyette toplumsal düzenin temelinin dayandığı ve yükseldiği görüş, yeryüzündeki bütün beşer efradının tek bir soydan oldukları mes'elesidir. Allah-ü Tealâ başlangıçta yalnız bir kişiyi ve ondan da zevcesini (Havva'yı) yaratmış ve bugün yeryüzünün muhtelif yerlerinde yaşamakta olduklarını gördüğümüz beşeriyetin bütün fertlerini bunlardan türetmiştir. Bu iki şahsın (Âdem ile Havva) zürriyeti ilk önce aynı din ve aynı dil ile tek bir millet halinde yaşıyorlardı. Aralarında her hangi bir ayrılık ve uzaklık yoktu. Fakat bu nesil çoğalıp sayıları arttıkça yeryüzünün muhtelif yerlerine fazlaca yayılmaya başladılar ve bu yayılma sebebiyle fıtrî olarak birçok sınıf, millet ve kabilelere ayrıldılar. Bu ayrılık maişetlerinin temini yoluna, giyinmelerine ve lisanlarına kadar varmış ve yeryüzünün muhtelif iklimleri renklerine ve simalarına da tesir etmiştir. Bütün bu ayrılıklar müşahade ettiğimiz âlemde fıtrî olarak gerçekten mevcuttur. İslâmiyet bu ayrılıkları değişmez bir hakikat olarak kabul eder ve bunları esas kabul ederek asla ortadan kaldırılmalarını istemez. Hattâ İslâmiyet bundan daha da ileriye giderek bu ayrılıkların sosyal hayatta bize faydalı olduğunu söyler. Çünkü kendi aramızda tanışmak ve birbirimize yardım etmek ancak bu vasıta ile mümkündür. Fakat bununla beraber İslâmiyet, bu ayrılıkların doğurduğu soy, renk, dil, vatan ve millet taassubunun aşırısını reddedip ve bunları sapkınlık ve hata olarak kabul eder. Soy, aile ve toplumda ihtilaflara neden olan zenginlik, fakirlik, şeref, coğrafî mevki ve akrabalık esasına dayanan ayrılığı cahiliyyenin sapıklık ve hurafelerinden sayar. İslâmiyetin bu dünyada yaşayan bütün beşer efradına olan tebliği şudur: Allah (c.c.) hepinizi bir erkek ve bir kadından yaratmıştır. Hepiniz kardeşsiniz, beşerî haklarda eşitsiniz, bu hususta birbirinizin diğerine üstünlüğü yoktur.
İşte İslâmiyetin insan hakkındaki düşüncesi budur ve bundan dolayı insanlar arasında soy, renk, vatan ve lisan itibariyle esaslı bir farkın olamıyacağını söyler. İnsanlar arasındaki esaslı farklar ancak hayatta gaye, ahlâk ve fikir ayrılıkları olabilir. Meselâ, iki kardeş soy itibariyle ayni anne ve ayni babadan olsalar dahi fikir ve ahlâk bakımından ayrı karakterde oldukları takdirde hayatta birbirinden ayrı iki yol takib eden iki insandan başka bir şey değildirler. Bunun tam aksine akrabalık bağlarının uzak olduğu, biri Yakın Doğu'da, diğeri de Uzak Batı da yaşayan fikir ve ahlâk bakımından ayni karakterde olan iki kişinin aynı yolda yürüdüklerini görürüz.
İslâmiyet bu nazariyenin esasına göre dünyadaki bütün toplulukları ırk, vatan ve millet bakımından birleştirerek ilke ve gaye itibariyle ahlâk ve fikir birliğine dayanan bir cemiyet meydana getirir. Bu cemiyette beşer efradı ırk ve soy esasına göre değil, belki muayyen ve sağlam bir ahlâkî inançla birleşiyor. Allah'ın (c.c.) Rab ve Malik olduğuna inanan ve Resullerin getirdikleri hidayet ve Hak Din'i hayatına amelî bir kaynak olarak kabul eden herkes, bu cemiyetin bir cüz'ü ve fertlerinden biri olur. İster Afrika'dan, ister Avrupa'dan olsun, ister Sami, ister Ari ırkına mensub olsun, ister siyah, ister beyaz olsun, ister Sanskritçe isterse Arapça konuşsun bu cemiyete iştirak eden herkes hukukî ve içtimaî mertebe bakımından tarağın dişleri gibi birbirine eşittirler. Aralarındaki ırk ve kavmi ayrılıklardan hiç birine itibar edilmez, hepsi de eşit olup aralarında ne asiller ve ne de zavallılar sınıfı mevcuttur. Bu cemiyete iştirak edenler hemcinslerinden herhangi birine hakir bir gözle bakmadıkları gibi onlarla karışmaktan çekinmez ve bu karışmadan kendine bir üstünlük İsabet edeceğinden hiç bir zaman korkmaz. Ayni şekilde böyle bir cemiyette evlilik, akrabalık, sohbet, karışıp kaynaşma ve birlikte yemek yemeleri esnasında aralarında herhangi bir engel veya herhangi bir sakınca bulunamaz. İslâm cemiyetinde alt olduğu soy ve uğramış olduğu sıkıntı dolayısiyle asil veya zavallı adam bulunamaz. Soyuyla övünerek diğerlerinden ayrı olarak özel haklara sahib bir adamda böyle bir cemiyette yer alamaz. Ayni şekilde bir insan için servet, mülk ve aile bir şeref payesi olamaz. Bu cemiyette insan, üstün ahlâkî değerlerle vasıflandırılmış olup herkesten daha fazla bir takvaya sahib olduğu ve Allah'tan korktuğu zaman şerefli sayılır. Bu cemiyet renk ve coğrafî hudutları sınırlandırılmayan, bütün bunlardan öte yeryüzünün bütün memleket ve köşelerine yayılması mümkün olan bir toplulukdur ki temelleri üzerinde dünya çapında beşerî bir kardeşlik meydana gelebilir. Irk ve vatan düşüncesine dayanan cemiyetlerde ise, ancak aynı ırka mensup ve aynı vatanda yaşayan kimseler istifade edebilirler. Böyle bir cemiyet, üyelerinden gayri diğer beşer evlâtlarına kapılarını kapatır. Hâlbuki bu fikir ve ahlâk birliğine dayanan cemiyetin kapıları aynı inanca ve belirli ahlâkî kaideye sahib kişilere ardına kadar açılmış ve başkalarının faydalandığı haklardan eşit olarak istifade edip ortak olmaları sağlanmıştır. Bundan başka İslâm cemiyeti, bu cemiyetin akidesine ve ahlâkî zabıtasına inanmayan kimselere, ırkdaşları ve buyruğu altında yaşıyanlar gibi bakmasa dahi, dünya çapındaki insanî şefkat hislerini onların üzerine teşmil eder ve onları beşerî ve fıtrî haklardan mahrum etmez. Besbellidir ki iki kardeş fikir ve inanç bakımından ihtilâfa düşüp hayat sahnesinde birbirinden ayrı İki yolda yürüseler dahi, bu ırkî bağların kopması manasına gelmez. Hâlbuki insan ırkları veya herhangi bir memleketin sakinleri iki kutba ayrılıp biri bu inanç ve prensiplere inanır, diğeri de inanmazsa şüphesiz ki bunlar birbirinden ayrı iki topluma ayrılmış oluyorlar demektir. Fakat bununla beraber insanî kardeşlik aralarında daima müşterektir. Bu müşterek insanî özellik temelleri üzerinde beşerî hukuktan tasavvuru mümkün olan gayelerle İslâm cemiyeti selâmete ermiş ve bu gayeleri İslâm olmıyan diğer cemiyetlere de bahsetmiştir.
İslâm'da içtimaî nizamın esasları anlaşıldıktan sonra İslâmiyetin muhtelif beşerî mesuliyet ve yardımlaşma şekillerine koyduğu amelî metod ve usulü araştırmaya ve tetkike başlıyalım.
Beşeri toplumda vaziyet itibariyle en ehemmiyetli ve en ciddî ilk müessese hiç şüphesiz aile müessesesidir. Bu müessesenin temeli ancak evlilikle yükselir ve fertleri meydana gelebilir. İşte bu evlilikle yeni bir nesil meydana geliyor, akrabalık hisleri ve diğer aşiret bağları da bundan doğuyor. Bu akrabalık hisleri gitgide genişliyor ve nihayet kanatlarını hudutları geniş bir toplumun üzerine geriyor. Bunlardan başka aile, öyle bir müessesedir ki orada her neslin büyük insanlık medeniyetinin vazifelerine aşkla ve doğrulukla yükselmesi için kendi hedeflerini daima yad eder ve onlara saygı gösterir. Bu müessese, yalnız beşerî medeniyeti muhafaza edip geliştirmek için insan yetiştiren bir müessese değil, belki bu müessesenin sahipleri kalblerinin en derin köşesinde vaziyet itibariyle kendilerinden daha iyi, daha hayırlı ve daha doğru yolda olanların kendilerinden sonra gelmelerini istiyen bir müessedir. Bu sebepten dolayı ailenin medeniyetin temeli ve esası olduğu inkâr edilmez bir hakikattir. Beşer medeniyetinin bizzat kendisi ve sağlamlığı bu temelin sağlamlığına dayanır. Bundan dolayı İslâmiyetin en çok ehemmiyet verdiği ve itina ettiği sosyal meselelerin biri de aile müessesesinin ikame edilmesi ve çok sağlam temellere dayandırılması meselesidir.
İslâm nazarında kadın ve erkek arasındaki ilişki ve evlilik bağları için en doğru yol, her birinin diğerine gereken hayatî ve ailevi vazifesini göstermesidir ki bu temel üzerinde ailevî ilişki kurulabilsin.
İslâmiyet kadın ve erkek arasında meydana gelen çirkin ve rezil ilişkilerini tabiî şakalaşma kabilinden saymamış ve erkeğin kadına çirkin ve hakaret içeren muamelesini de uygun görmemiştir. İslâm nazarında bütün bunlar beşerî medeniyeti yoklukla tehdid eden şeylerdir. İslâmiyet bu gibi ilkişkileri katiyetle haram kılar ve onları kanunî sorumluluklardan sayarak böyle bir ilişkide bulunan cemiyetin her ferdine şiddetli cazalar tayin eder. Bunun da yegâne sebebi beşeri medeniyeti silip süpüren bu ilişkilerin toplumda yayılmasını önlemek. Kadını ve erkeği bu gibi ilişkilere zorlayan sebeb ve fırsatlardan cemiyeti tam mânasiyle temizlemektir. İslâm'ın haya hükümlerindeki, kadınların erkeklerle karışmasının haram kılınmasındaki, çalıp oynamayı ve açık saçık resimlerin her tarafa yayılmasını önlemekteki gayesi bundan dolayıdır. İslâmiyetin en büyük ve en esaslı gayesi aileyi takviye etmek ve onu çöküntü ve zaafa uğratacak faktörlerden korumaktır. Bir yandan bunu yaparken, öbür yandan da İslâmiyet sadece erkek ve kadın arasındaki meşru ilişkiyi (yani nikâhı) caiz kılmakla yetinmez, belki bu meşru ilişkiyi iyi ve salih amellerden ve Allah'ın (c.c.) ibadetinden biri sayar. Ve bundan dolayı da erkek veya kadının evlenmekten çekinmesini şiddetle reddeder. İslâmiyet, her gencin kendinden evvelki anne ve babasının yüklendikleri medenî vazifeleri, nöbet kendilerine gelince aynı şekilde omuzlarında taşımalarını teşvik eder. Aynı zamanda ruhbaniyet (evlenmemeyi) iyi işlerden değil belki Allah'ın koyduğu fıtrat kanunlarına taban tabana zıt kötü bir bid'at olarak kabul eder. Aynı şekilde kişinin evlenmesine engel olan gelenek ve göreneklere İyi bir gözle bakmaz. Belki de toplumda evliliğin çok sade ve kolay olmasını ister ve öyle kılar. Ahlaksızlık ve zina ise bundan dolayı en meşakkatti ve en güç bir meseledir. İşte bu maksattan dolayıdır ki İslâmiyet sadece birinci dereceden olan akrabalarla evlenmeyi yasak kılmış ve bunlardan başka uzak olsun yakın olsun diğer akrabalarla erkeğe istediği şekilde ve istediğiyle evlenmeyi helâl kılmıştır. İslâmiyet kavmi ayrılıkları ortadan kaldırmış ve esaslarını yıkmıştır. Aynı zamanda bütün müslümanlara kendi aralarında evlenmeye izin vermiş, kadın mihrinde ve çeyizinde her iki tarafın da yüklenebileceği şekilde kolaylığı ve dengeli olmayı tavsiye etmiştir. İslâm nazarında nikâh akdinin sağlam olması için herhangi bir kadıya, fakihe veya başka bir kayda ihtiyaç yoktur. Gerçek şudur ki İslâm cemiyetinde nikâh akdi kolay bir vazife olup bu akdin sağlamlığı olgunluk çağına varmış erkek ve kadını İki âdil şahidin huzurunda razı etmekle mümkündür. Ancak bu akdin gizli olmaması lâzımdır. Köyde, kabilede veya mahallede olsun aşikâr olması şarttır. İslâmiyet ailenin işlerini kuvetli ve İyi temeller üzerinde kurmak İçin erkeği evin reisi olarak tayin eder. Aynı zamanda anne ve babaya itaat etmeyi nesline emir ettiği gibi kadına da erkeğine itaat edip hizmet etmesini emir etmiştir. Müslümanlık, aile için temeli çürük ve bir idareciden ailenin muhtelif hallerinden, muamelerinden ve ahlâkından mesul olacak kimseden mahrum bir nizamı kabul etmez.
Herhangi bir aile nizamının istikameti ancak işlerini tanzim edecek bir idareciyle mümkün olacağı belli olduktan sonra, erkek, İslâm nazarında bu büyük makam için evin terbiyecisi olmaya diğerlerinden daha lâyıktır. Ancak bunun manası; islâmiyet, erkeği aile efradına istediği şekilde tahakküm eden bir diktatör ve kadını evin tanziminde hiç bir nüfuz ve salâhiyeti olmayan ve erkeğe terk edilmiş bir köle kılar demek değildir, İslâmiyette ailenin ülfeti için sevgi ve şefkat iki hakikî temeldir. Kadın, erkeğine itaat etmekle mükellef ise, erkeğin de ailenin refahını ve saadetini sağlamak ve ona düşmanlık ve zulüm yapmamak için elinden geldiği kadar gücünü kullanmak mecburiyetindedir. İslâmiyet sadece en azından sevgi, şefkat ve iyilikle muamele imkânları devam etmediği zaman erkek ve kadın arasındaki bağın devamlı kalmasını istemeyebilir. Şayet geçim imkânı kalmamışsa İslâmiyet erkeği, kadını boşayıp boşamamak, kadını da erkeği terk edip etmemekte serbest kılmıştır. Aynı şekilde ailede şefkatin yeri korkuya dönüşürse, İslâmiyet mahkemeye de nikâh muamelesini fesh etme serbestîsini tanımıştır.
Dar aile muhitinden sonra yakın akrabalık olan kan ve evlilik akrabalığını görmekteyiz. İslâmiyet, babalık, kardeşlik veya evlilik bağlarıyla birbirine bağlanan kimseleri yekdiğerine yardım eden ve kendi aralarında birbirlerini kollayan kimseler halinde görmek ister. Allah Tealâ Azze ve Cell. Hz.leri muazzez kitabı olan Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerlerinde, yakın ve uzak akrabalarla ilgili olarak iyilik ve ihsanı ve onlara şefkat göstermeyi emretmiştir.
Aynı şekilde sıla-i rahmin (akrabalık bağının) Allah (c,c.) indinde en büyük sevab ve iyilikten oluşu da Hadis-i Şeriflerle tekrar edilmiştir. İslâm nazarında insanların en şerlisi ve en çok buğuz edileni, yakın ve uzak akrabalarına kötülükle ve fenalıkla muamele eden kimsedir. Fakat sakın bu, iyi ve iyi olmayan hallerde kişinin akrabalık taassubu İslâmiyetin kabul ettiği iyi şeylerdendir, şeklinde yanlış olarak anlaşılmasın. Bu, asla böyle değildir. Gerçek şudur ki İslâmiyet bir kimsenin hakka karşı batıl yolda olan kabilesine yardımını cahiliye devrinin taassubları cümlesinden sayar. Aynı şekilde hükümet memurlarından milletin nafakasından akrabalarının ihtiyaçlarını giderip onları koruyan, haksız ve delilsiz olduğu halde onları haklı göstermek isteyen kimsenin hareketi de İslâmiyetin adalet ölçüsüne katiyyen sığmaz. Belki bu, bizzat Şeytanın böyle bir kimseye telkin ettiği şeyler cümlesinden sayılır. İslâmiyetin emrettiği sıla-i rahmin (akraba bağlılığının) başta gelen şartlarından biri de sıla-i rahmin kaynağı olan kimselerin iyi ve adalet dairesinde olmalarıdır.
Akrabalık bağından sonra en yakın bağ komşuluk bağıdır. İslâmiyetin kabul ettiği gibi komşuluk üç çeşittir. Bunlar da: Yakın komşuluk, uzak komşuluk, sefer halinde, bir sanatta ortak halinde, bir mecliste veya bir mescitte yanyana oturmak hallerinde olan komşuluklardır. Bütün bu komşular şefkat ve iyiliğe lâyıktırlar. Hz. Ayşe'nin (r.a.) Peygamber (s.a.v.) den rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: Cebrail (a.s. daima bana komşuluk hakkında iyilik tavsiye ederdi, hattâ komşuyu mirasçı kılacağını zannettim.»[1]
Ebu Sarih (r. a.) dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: «Vallahi mü'min değildir. Vallahi mü'min değildir, Vallahi mü'min değildir.» bu kimdir ya Resulallah? Denildiğinde «Belâsından komşusu emin olmayan kimsedir», buyurdular.[2]
Peygamber (s.a.v.) den rivayet edilmiştir ki: «Kendisi tok olup, komşusu aç olan kimse hakikî mü'min değildir.»[3]
Peygamber (s.a.v.)e: Ya Resulallah! Falan kadın geceyi ibadet, gündüzü de oruçla geçiriyor, iyi işler yapıyor, sadaka veriyor, fakat diliyle komşularına eziyet ediyor, dendiğinde Resulullah (s.a.v.): «Onda hayır yoktur. O cehennem ehlindendir.» demiş, filân kadın da beş vakit namazını kılıyor, peynir tasadduk ediyor ve hiç kimseye eziyet etmiyor, dediklerinde, Resulullah (s.a.v.) «O, Cennet ehlindendir.» buyurmuşlardır.
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: «Ey Ebu Zer, çorba pişirdiğinde çorbanın suyunu fazlalaştır, ya komşunu çağır veya onu komşunla paylaş.»
Kısacası, İslâmiyet, aralarında komşuluk bağları bulunan kimseleri birleştirmeyi, sevinç ve kederlerini paylaştırmayı ve onlardan her biri arasında diğer kardeşine malını, canını ve ırzını emanet edebileceği şekilde bir itimat ve güvenlik bağı kurmayı ister. İşte İslâm ülfeti ve adabı bundan ibarettir. Evleri birbirine bitişik olup aralarında sadece bir duvar bulunmasına rağmen günler geçip zamanlar değiştiği halde birbirini tanımıyan komşuların ve aralarında yardımlaşma, itimat ve sevgiden hiç bir eser bulunmayan aynı mahalledeki insanların ülfetinin ise hiç bir hususta İslâmî ülfetten sayılmasına imkân ve ihtimal yoktur.
Bu kaynaştırıcı rabıtalardan sonra bütün müslüman cemiyetlerini içine alan geniş bir alâkalar dairesiyle karşılaşıyoruz. İşte bu geniş daire çerçevesinde sosyal hayatımızı tanzim eden usul ve kaidelerden bir kaç örnek:
I — «İyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın.»[4]
II — «Siz, insanlar için insanlığın faidesi için gaipten, yahut Levh-î Mahfuzdan seçilip - çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.»[5]
III —«Zandan sakının. Zan sözlerin en yalanıdır. Gizlemeyiniz, bencillik yapmayınız, haset etmeyiniz, birbirinize buğuz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, hepiniz kardeş olarak Allah'a kul olunuz.»[6]
— «Allah için seven, Allah için buğuz eden, Allah için veren ve Allah için meneden kimsenin imanı kemale ermiştir.»[7]
IV— «Zalimle zalim olduğunu bildiği halde onu takviye etmek gayesiyle yürüyen kimse İslâmdan çıkmış sayılır.» [8]
VI — «Kendi kavmine haksız olarak yardım eden kimse, düşüb de kuyruğunu sallayan deveye benzer.»[9]
VII — «Hiç biriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek mü'min olamaz.»[10]
İslâmiyet, insanın iktisadî durumunu, emanet, adalet ve hak ölçüleri üzerinde sabit kılmak için bazı hudutlar tâyin etmiş, bazı usuller ortaya koymuş ve bu iktisadî nizamın seyrinin, kazancının, döner sermayesinin ve umumî masraflarının tâyin edilen hudutlar çerçevesinde olmasını ve ondan asla sapılmamasını sağlamıştır. Sermayenin çoğaltılması yollarına, tedavül ve el değiştirmesi şekillerine gelince;
İslâmiyet bunlara da gereken ehemmiyeti vermiştir İslâmiyet zamanın geçmesiyle tedavül şekillerinin yenileşmesini mümkün kılar. Bu tedavül şekilleri hayatın muhtelif merhalelerinde insanların vaziyetleri ve toplumların ihtiyaçlarına göre günden güne değişen medeniyete uygun olarak tekâmül eder. İnsanın iktisadî durumu birçok şekillere dönüşse dahi İslâmiyet bu usullerin reddedilmesini ve bu hudutların tecavüz edilmesini katiyyen istemez. Eski değişik zaman ve devirlerde insanlığın kabul ettiği farklı iktisadî şekillere uyulmasını ve saygı gösterilmesini vacip kılar.
İslâmın görüşüne göre Allah yeryüzünü ve ihtiva ettiği her şeyi insanoğlu için yaratmıştır. Onun için her insanın yeryüzünde eline verilen bu İlâhî sofranın nimetinden rızkını ve geçimini temin etmek için doğduğu günden itibaren çalışması lâzımdır. Bu hakta bütün beşer evlâdı müşterek olup tarağın dişleri gibi birbirlerine müsavidirler. Hiç bir kimse başkasını bu fıtrî haklarından mahrum edemez, veya üstün bir imtiyaz tanıyamaz. İslâm şeriatı bazı fertleri aile ve zümreleri bir kısım geçim sebeblerinden istifade etmeme hakkını helâl kılmadığı gibi diğer aile zümre ve fertlere de bazı sanat kapılarını kapamaz. Aynı şekilde İslâmiyette bazı zümre, soy ve ailelere, diğer bütün insanlardan farklı olarak geçim ve rızık temini hususunda kanun yoluyla imtiyaz ve fark gözetmek caiz değildir. Allah'ın yeryüzüne serdiği geçim yolları ve rızık vesilelerini elde etme hususunda bütün beşer evlâdı müsavidirler. İnsanoğullarından kim olursa olsun bu çalışma fırsatlarından istifade edebilir. Vaziyetinin ıslahında ve kazancında insan emeği ve gayreti geçmiyen her nimet herkese helâldir. Herkes ihtiyacı nisbetinde bu nimetten istifade etme hakkına sahiptir. Nehir ve çeşme suları, orman odunu, mülkiyet altında olmıyan bir arazide biten ağaçların meyvaları, ot ve yeryüzünün diğer nebatı, su, hava, çöl hayvanları, yeryüzündeki umuma ait madenler ve bu kabilden diğer bütün nesneleri talep altına almak ve bunları hapsetmek caiz olmadığı gibi Allah (c.c.)'ın kullarına bunlardan ücretsiz istifade kapılarını açmak da caiz değildir. Ancak bu eşyaların ticari maksatlarla büyük bir kısmını istif eden kimse için hükümetin vergi koyması caizdir.
Allah'ın bütün insanların menfaat ve fayası için yarattığı mallara gelince bunun ihmal edilip işletilmesi caiz değildir, Bu malın sahibi için iki şık mevcuttur: Ya bizzat bu maldan faydalanacak veya onu başkalarının istifadesi için terk edecektir. İslam kanunu bunu mecburi kılar. Binaenaleyh herhangi bir şahsın arazisini üç seneden fazla işletmemesi caiz değildir. Eğer bu araziyi bina, ziraat ve buna benzer şeylerle işletemiyorsa üç sene sonra sahibi olmayan arazilerin hükmüne tabi olur. Bu araziden, sahibinden başka bir kimse istifade ederse sahibinin bu adamı mahkemeye vermesi de helâl değildir. Belki İslâm hükümeti böyle bir durumda bu araziyi hakikî sahibinden başka istediğine vermekte tamamiyle serbesttir.
Dünyada meşru ve mubah yollarla mülkiyet hakkına sahib olan bir kimsenin hakları hiç şüphesiz her zaman için saygıya ve korunmaya lâyıktır. İslâm hukuku nazarında mülkiyetin meşruiyeti için lâzım olan şartlara gelince bu hususta kesin bir kanaata sahip olmak için araştırmak ve tetkik etmek lâzımdır. İslâm hukuku nazarında meşru mülkiyetin şartlarına haiz olmayan bir mülkün sahiblerinden alınması lâzımdır. İslâm kanunu ve hukukunun kabul ettiği mülkiyete gelince hiç bir yasama organı ve hükümetin bunu sahiplerine yasak etmeye, onlardan gasp etmeye veya bu meşru haklarını artırıp eksiltmeye hakkı yoktur. Yeryüzünde, sosyal ıslahat ismi altında İslâm hukukunun kabul ettiği mülkiyet haklarını ortadan kaldırmak istiyen herhangi bir nizamın meydana gelmesini İslâmiyet asla tecviz etmemiştir. Nasıl ki İslâm Şeriatının tahdid ettiği ferdî mülkiyet hakları üzerinde hiç bir umumî menfaat gözetmemek Kapitalizm'de olduğu gibi bir tefrit ise, aynı şekilde -Komünizm'de olduğu gibi de zulüm ve zorbalıkla ferdî haklar üzerindeki bu tahdidin alabildiğine daraltılması da bir ifrattır. Ferdin meşru haklarına saygı göstermek, korumak ve İslâm hukukunun ferdin üzerine vacip kıldığı içtimaî hakları almak -vergi vesaire gibi- İslâm hükümetinin vazifelerindendir.
Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenab-ı Allah, insanları yaratmış, fakat nimet ve kuvvet taksiminde eşit kılmamış, bilâkis onları hikmet ve İradesiyle bu hususta birbirinden üstün kılmıştır. İnsanlar arasında bu tezat aşikârdır. Evet insanlar arasındaki bu farklar çehre güzelliğinde, ses güzelliğinde, cismî kuvvete, aklî beceride, doğdukları mevki itibariyle bu kabilden diğer bütün hususlarda kendini göstermektedir. Rızık mes'elesi de ayni şekildedir. Allah'ın (c.c.) fıtratı üzere doğan insanların tabiatı diğer mevhibelerde olduğu gibi kulların rızkı mes'elesinde de farkları icabettirir. İslâmiyetin nazarında halk arasında iktisadî eşitliği meydana getirmek ve bu gaye ile vaziyetlerini düzenlemek istiyen her kanun kökünden batıldır. Çünkü İslâmiyet rızık meselesisinde eşitliği kabul etmez. Ancak rızkı elde etmek için çalışma ve gayret fırsatlarının eşit olmasını kabul eder. İslâmiyetin gayesi beşer topluluğunda Allah'ın (c.c.) insana verdiği yetenek ve istidatlar nisbetinde rızkını elde etme yollarına mâni olacak kanunî ve ananevi hiç bir engel bırakmamaktadır. Tıpkı bazı zümre aile ve sülâlenin irsî saadetini sağlıyan imtiyazları toplumdan tam manasıyla yok edilmesini istediği gibi... İşte bu iki yol bu fıtrî çelişki ve tabiî ayrılıkları ve fıtrî ve tabiî olmayan farkları reddedip onları yok eder ve toplumun her ferdine çalışma ve gayret kapılarının açık olduğu fıtrî bir metod üzerine cemiyetin iktisadî nizamını kurar. Halk arasında çalışma vesileleri ve neticeleri hususunda zorla eşitlik tesis etmek istiyen kimselerle İslâmiyet uyum sağlamaz. Belki tam manasıyla muhalefet eder. Zira bu kişiler fıtrî olan üstünlüğü fıtri olmayan eşitlikle değiştirmek istiyorlar. Fıtrata en yakın nizam, beşer efradından her birine geçim, makam ve İslâm fıtratı üzerinde olması için çalışma ve gayret hakkını tanıyan nizamdır. Meselâ: Gücü araba almaya yeten her hangi bir kimse, arabasiyle seyahat yapma hakkına sahiptir. Yanında hiç birşey bulunmıyan kimse ise yaya olarak yürür. Ayağında sakatlık ve buna benzer hastalıklar, bulunan kimse de aksaklığıyla yürür. Cemiyetin kanunu daimî bir şekilde araba sahibine, araba ile yolculuk yapma hakkının sabit kalmasını garantilemediği gibi sakatın da herhangi bir yolculuk aşamasını arabayla geçmesine mâni değildir. Aynı şekilde İslâm cemiyetinin kanunu, araba sahibi olanı, sakat olanı ve yaya olanı aynı açıdan ve aynı durumda kabul ederek, yolculuk müddetince bunları birbirlerinden ayrımlıyacak şekilde bağlamaz. Bu asla caiz olamaz. Dengeli ve âdil bir kanun, aksaklıkla yolculuğa başlıyan bir kimseye, şahsî gayret ve çalışmasıyla muktedir olduğu takdirde bu yolculuk müddetince arabayı elde etme hakkını sağlıyan kanundur. Ancak böyle bir durumda araba ile yolculuğuna başlıyan kimseyi bu hakkından men eden çalışma ve gayretinin mahsulü olmadan alıkoyarak müddetince arabayı kullanmak istiyen kimse ise engellenir ve ancak sakatlığıyla yürüyebilir.
İslâmiyet beşeriyetin her ferdine sosyal yapıda iktisadî yarışmanın âdil ve kapılarının herkese açık olmasıyla yetinmez, belki bu yarışa katılanların birbirine şefkat eden, birbirine yardım eden kimseler olmasını ve birbirine yardım etmeyecek derecede kaba ve katı yürekli olmamalarını zorunlu kılar. İslâmiyet bir yandan insanların zihninde ahlâk öğretileriyle sorumluluk ve yardımlaşma fikrini yerleştirerek gerçekten ileride olan kardeşlerini geride olan kardeşlerine dayanak kılarken, öbür yandan da geçimini sağlıyamıyacak zayıf ve aciz kimselerin yardımını sağlıyacak daimi bir müesseseden toplumun ebediyyen yoksun olmamasını gerektirir. Böylece bu iktisadi yarışmada hedef ise ulaşmaya gücü yetmiyen herkes bu müessesede nasibine nail olur. Zamanın zulmüne uğrayıp da ilerleyemiyen kimseleri ilerlemeye ehil kılması bu müessesenin vazifelerindendir. Gayret ve çalışma meydanına inmek istiyen bir kimse eğer bir yardım ve kolaylığa ihtiyaç hisseder ise temenni ettiği bütün kolaylık ve yardımları bu müessesede bulur. Bundan dolayı İslâm şeriatı, kanunun hükmüne göre her sene memleket servetinin bütün gelirinden % 2,5 zekat almayı farz kılmış ve kararlaştırmıştır. Aynı şekilde ticaret malının yekûnundan muayyen bir zekâtı, arazilerden elde edilen tane ve meyvelerden % 10 veya % 5, bazı madenlerin hasılatından da % 20 nisbetinde, hayvanlardan ise sayılarına göre zekât almayı farz kabul etmiştir. Yine bundan başka ayrıca İslâm kanunu bu yollarla elde edilen bütün gelirleri fakirlerin, yetimlerin ve muhtaç olanların ihtiyaçlarını temin etmek yollarında sarf etmiştir ki bu içtimaî bir garanti sayılır. Bu içtimaî garanti ile hayatın zaruri kıldığı şeylere ihtiyaç hisseden şahsın İslâm cemiyetinde de bulunacağı muhakkaktır. Böylece sefalet korkusuyla rızkını alın teriyle kazanmaya mecbur olan kimsenin arazi ve fabrika sahiplerinin ona teklif ettikleri bütün ağır ücret şartlarını kabul etmesi halinde dahi, iktisadî yarışmada mutlak surette pay sahibi olması lâzım gelen seviyeden yine de geri kalmaz.
Doğrudan doğruya Rabbı'nın hazinesinden bir şeye nail olan, gayret ve çalışmasıyla istifade edilecek ve kullanılacak hale getiren her hangi bir kimse o şeyin sahibi ve maliki olur. Bunun örneği sahipsiz arazinin istimlâk edilme keyfiyetini teşkil eder. Bir adam böyle bir araziyi mülkiyeti altına alır, vaziyetini ıslah eder, yararlı ve verimli bir şekilde kullanırsa bu arazinin bu adamın elinden tekrar alınması caiz değildir. İslâmiyetin görüşüne nazaran yeryüzünde bütün mülkiyet hakları bu şekilde başlamıştır. İnsan yeryüzünün ilk İmarına başladığı zaman yeryüzündeki her şey bütün âdemoğullarına mubahtı. Bir şeyi istimlâk edip vaziyetini ıslah eder, kullanılacak ve istifade edilecek hale getiren kimse onun sahibi olurdu. Yani bu mülk tam manasıyla mülkiyeti altına giriyor ve bu mülk sahibi bu mülkü kullanıp ondan istifade etmeye kalkışan kimseden ücret talep edebiliyor demektir. İşte bu insanların bütün iktisadî vaziyetlerinin dayandığı fıtrî bir esastır. Bu hale göre en makul hareket bu esasın sabit, emniyetli ve esaslı olarak daima yaşatılmasıdır. İslâmiyet ferdin, fert olması itibariyle hukukunun baki kalmasını, cemiyete zararlı değil, kesin olarak maslahatına yarayacak şekilde hürriyetinin korunmasını, ferdin ve cemiyeti doğru bir ölçü üzerinde yerleştirilmesini ve tam dengeli bir esasla birleştirilmesini ister. İslâmiyetin nazarında ferdin hukukunu cemiyetin maslahatı için yok eden fıtrî yetenek ve ferdî kabiliyetlerin olgunlaşması için lâzım olan hürriyetten onu mahrum eden hiç bir siyasî veya iktisadî nizam parlıyamaz. Netice itibariyle hayatın bütün faydalarını ve kazancın vesilelerini yaygın bir mülkiyet haline getirmek için memleketin bütün fertlerini İçtimaî zabıtanın iplerine sımsıkı bağlamak lâzımdır. Hâlbuki cemiyetin menfaati için ferdin hukukunun yok olması halinde ferdiyetin kalması ve gelişip ilerlemesi çok güç ve hattâ imkânsızdır. Ferdiyetin korunması için içtimai ve siyasî hürriyetine muhtaç olunduğu, gibi, geniş bir iktisadî hürriyete de muhtaç olacağı bilinen bir gerçektir. Biz beşeriyetin vicdanın ortadan kaldırılmasını istemiyoruz. İslâm cemiyetinde, Allah'ın her kulu hür bir şekilde geçimini sağlaması ve temayüllerine göre, ahlâkî ve zihnî kabiliyetlerini geliştirmesi için imkânların bulunması zarurîdir. Gerçekten anahtarları yabancıların eline geçen bir rızkın fazla olup, sahası geniş ve miktarı çok olsa dahi hiç kimse böyle bir rızıktan memnun olmaz. Karnın doysa ve bedenin semizleşse dahi, yabancı bir ele geçen bu rızkın sebeb olacağı gerilik ve bozukluğu söz konusu tokluk asla telâfi edemez. İslâmiyet buna benzer bir nizamı reddettiği gibi toplumun fertlerine içtimaî ve iktisadî sahada dizginlerini istediği gibi serbest bırakan, arzularına ve kendilerinin isteklerine göre yapma ve kazanma serbestisini vererek onları başıboş bırakan içtimaî nizama da katiyen iyi bir gözle bakmaz. Çünkü böyle bir durum, cemiyetin maslahatına karşı şiddetli bir zarar haline döner. İslâmiyet, bu birbirine zıt olan ifrat ve tefrit arasından orta yolu seçmiştir. Evvelâ cemiyetin maslahatının korunması için ferdi, bir takım hudud ve sorumluluklarla bağlar. Sonra, bu hududlar çerçevesinde kendisiyle şahsî işlerini başbaşa bırakır ve istediği gibi bunları ıslah etme serbestîsini tanır. Burada bu sorumluluk ve hududları teker teker izah etmeye imkân yoktur. Ancak özet olarak size bazı kısımlarını zikr edeceğim. Evvelâ geçimin temini ve rızkın elde edilmesinden başlıyalım: İslâmiyet geçimin temini yollarına çok ehemmiyet verir ve dünya kanunlarından herhangi bir kanunun ulaşamıyacağı derecede helâl ile haram arasındaki ayrılığa dikkat eder. İslâmiyet, kendinden başkasına zarar veren kimsenin her türlü işini veya bütün topluma maddî ve ahlakî bir zararın gelmesine sebeb olan her türlü işi haram eder. İslâm şeriatı, şarabı, her türlü sarhoş edicilerin alışverişini, azgınlığı, çalıp oynamayı, talih oyunlarını, kumarı, faizi, aldatmayı, noksan satmayı, taraflardan yalnız birinin gerçek menfatini temin eden ticaret yollarını, ayni şekilde vurgunculuğu ve bunun gibi topluma her nevi zarar haline dönüşen bütün gaddarlıkları katiyetle haram kılar. İslâmiyetin İktisadî kanunu bu yönden incelenir ve dikkat edilirse haram kazanca ait uzun ve içeriği oldukça geniş bir fihriste rastlamak mümkündür. Aynı zamanda bu haram kazancın yolları arasında bugün dahi halkın kapitalist sisteminde kullanıp bu sayede parmakla gösterilecek kadar zengin olmalarını temin eden kötü metodlar da mevcuttur. İslâmiyet kanun hükmüyle bütün bu metodların kapılarını kapar ve kişinin diğer insanlara gerçek bir menfaat sağlayan yollara mal ve servet sahibi olmalarını temin eder. Böylece bu metodlarla insaf, adalet ve doğruluk ölçüleri hasıl oluşur. Mubah yollarla elde edilen mallar için İslâmiyet mülkiyet hakkını tanımıştır. Ancak bu haklar da aynı şekilde bazı hudut ve kayıtlarla sınırlandırılır. Bunun manası, meşru yollarla mülk edinen kimsenin meşru yollardan başka bir yerde bu mülkiyet hakkını kullanmaması lâzım gelir demektir. İslâmiyet bu maksatla kişinin temiz ve iyi bir hayat yaşaması için bazı hudutlar koymuş, kişinin malını çılgınlık ve başıboşluk yollarında har vurup harman savurmasına, lüks ve sefahatta sarf etmesini ve etrafındaki halkın ona mütekebbir bir diktatör nazarıyla bakmasını asla tasvip etmemiştir. Bu arada İslâm kanununun açıkça haram kıldığı servetin israf şekillerini görmek mümkündür. Eğer bu israf şekillerini açıkça haram kılmamışsa da mutlak surette kanun yoluyla İslâm hükümetine halkı israftan men etmek ve böyle bir halde mallarına el koymak için bir serbestiyet tanınmıştır.
Bir kimsenin mubah olan ölçülü masraflarından sonra yanında kalan malını isterse biriktirir isterse onunla servetini çoğaltmak için her türlü kazanç ve ticareti yapabilir. Ancak İslâmiyet bu iki halde de bazı hudut ve kayıtlar tâyin etmiştir. Eğer mal biriktirmek isterse her sene için nisabtan artan mal üzerinden zekât vermesi farzdır. Eğer malını işletmek isterse helâl kazanç ve mubah ticaret yollarından başka yerlerde işletmemesi lâzımdır. Bu ticaret ve kazanç ya bizzat sermaye sahibi tarafından yapılır veya bu ticaretin kâr ve ziyanında ortak olmak üzere şirket yoluyla sermayesini ve malını ortağına teslim etmekle de olur. Bu sermaye ister nakit ister arazi ve isterse malzeme olsun durum aynıdır. Bu hudut ve kayıtlar çerçevesinde bir zaman sonra herhangi bir kimsenin büyük bir servet sahibi olması İslâm nazarında hatalı bir iş sayılmaz. Belki bu Allah'ın bu kuluna bir nimeti ve keremidir? Fakat bütün bunlara rağmen bu servet sahibinin İki prensibe tam manasıyla uymasını, şart koşmuştur. Birincisi, her sene malının zekâtını dağıtmak ve ziraî istihsalin Allah'ın (c.c.) farz kıldığı şekilde onda birini vermektir. İkincisi ticarette, ziraatte ve sanatta, kiralama yaptığı ve ortaklık kurduğu kimselere iyilik ve insafla muamele etmesi lâzımdır. Eğer onlara adalet ve insafla muamele etmezse İslâm hükümeti onu böyle bir muameleye zorunlu olarak uyulmasını sağlar.
Bütün bunlardan sonra bu mubah hudutlar çerçevesinde biriken servetin daima saklı kalmasına İslâmiyet rıza göstermez. Belki aileden miras kanunu yoluyla bu servetin dağıtılmasını sağlar. İslâm kanununun bu mesele hakkındaki görüşü diğer bütün dünya kanunlarının görüşlerinden tamamiyle ayrılmaktadır. İslâmiyetten başka diğer dünya kanunlarının bu mesele hakkındaki görüşleri ise bir defa biriken servetin, ailelerin birbirini takip etmesi halinde olduğu gibi kalması meselesidir, İslâmiyet tamamen bunun aksine birleştirici bir kanun getirmiştir ki her hangi bir kimsenin hayatında biriktirdiği malı vefatından sonra derhal yakın akrabaları, evlilik yoluyla olan hısımları ve neseb bağlarından her hangi biriyle kendisine bağlı olanlar arasında hisseler nisbetinde dağıtılmasını icab ettirir. Yakın akrabası veya herhangi bir neseb bağı ile bağlı olduğu kimsesi olmıyanların mirası, Müslümanların devlet hazinesine veya bütün müslüman toplumuna terk edilir. Bu miras kanunu biriken malların veya çiftliklerin daima sabit kalmasına taraftar olmadığı gibi müsamaha da etmez. Gerçek şudur ki İslâmiyet daha evvel bahsi geçen kayıt ve hudutlarıyla servetin birikmesinden doğacak fesadı tamamen bertaraf etmiştir.
Dâvamızın sonu zaten âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a (c.c.) hamdetmektir.
İslâm'da Allah ile kul arasındaki nizam nedir? Bu nizamın dünya hayatındaki diğer nizamlarla ne gibi bir ilgisi vardır? İslâmiyetteki Allah ile kul arasındaki bağın diğer din ve felsefesi nizamlardaki bağlardan ayrıldığı tarafı hakkıyla kavramak için bu mes'elenin tam manasıyla anlaşılması ve idrâk edilmesi lâzımdır. Herhangi bir kimse bu farkı göremiyecek kadar ileri görüşlü olmadan bu hususta araştırmaya koyulduğu takdirde ekseriya fikrinde maksatlı veya maksatsız bu günün psikolojik haller diye adlandırdığı hareketlerin çoğunda bulunan tasavvurlar doğabilir ve böylece munis olan ruh dairesinden madde ve cisim âlemine kadar nüfuzu geçen, bunların vaziyetlerine müdahale eden ve hattâ onları istila edip keyfiyetlerinde tasarruf etmek istiyen bu garip ruhanî nizamların her hangi bir nev'ini bilmekte güçlük çeker.
Felsefe ve dinlerin konusunda öteden beri hâkim olan, cisim ve ruhun birbirine zıd olup bir araya gemliyeceği meselesidir. İslâm'dan başka diğer dinlerin ve felsefenin nazarında ruh başka bir vadide, madde de başka bir vadidedir. Ruhun istediği ve iktiza ettiği başka, maddenin istediği ve iktiza ettiği başkadir. O halde bunların yanyana ilerleyip gelişmesi mümkün değildir. Cisim ve maddî âlem ruh için bir zindandır. Dünyevî bağlar dünyanın lezzetine ve rağbetine dalmak beşer ruhunu bağlayan başlıca zincirlerdir. Aynı şekilde dünya işleri, dünya hayatı ve kazanç yolları ruha karşı olan başlıca engellerdendirler. Bunlar ruhu gelişmekten ve ilerlemekten alıkor.
Bu fikirden elde edilen netice şudur ki: Ruhani ve maddî yollar çoğalmış, metod ve kaynaklar birbirinden ayrılmıştır. Maddeyi tercih edip dünyevî işleri hedef edinen kimseler bu dünyada ruhanî seyir ve yardımlarının ilk adımlarında ümitsizliğe düşer ve maddenin kulluğunu tam manasıyla alarak toplumları, medeniyetleri, idareleri, maişetleri ve diğer dünya hayatının bütün temelleri ruhanî nizamdan ve onun bilgisinden tamamiyle sıyrılır ve böylece yeryüzü zulüm ve düşmanlıkla dolup taşar.
Sadece ruhu terbiye edip yalnız onu arzulayanlar kendilerini dünya işlerinden uzak kılan ruhlarının yükselmesi için bazı metod ve gayeler edinirler. Bunların nazarında dünya hayatı ve onun aldatıcı ve çeşitli işlerinin arasından geçen yoldan ruhun ilerlemesi mümkün değildir. Bunlar ruhun ilerlemesi için cismanî işleri ihmal etmekte herhangi bir zarar telâkki etmezler. Bundan dolayı bunların insanın ruhunu ve isteklerini ortadan kaldırıp şuursuz, hareketsiz ve çökmüş bir cüsse haline terk eden külfetli bedenî hareketler icad ettiklerini görmekteyiz. Yine bundan dolayıdır ki böyle kimseler dağları, tenha çölleri ve mağaraları ruhî terbiye için en İyi yer olarak kabul ederler. Böylece inzivaya çekilmeyi kendilerine reva görüyor, medeniyetin meş'alesinden tiksinerek dağlara ve mağaralara sığınıyorlar. Düşündükçe ruhun parlaması ve gelişmesi için dünyanın bağlarından sıyrılmak ve kendilerini maddî âleme bağlayan bütün bağları kesmekten başka bir yol görmezler. Buna göre maddeyi tercih eden kişi ise dış görünüşten ibaret olan maddelerden istifade eden kimse demektir. Böyle bir kimsenin gayesi, güzel bir kuş veya benzersiz bir balık, iyi bir tay veya yırtıcı ve kan dökücü bir kurt olmaktan ibarettir. Diğer taraftan sadece ruh yönünden gelişmek istiyen kimselerin nazarında kemalin manası, insanın beşer fıtratı çerçevesinin haricine çıkan garib yetenekleri elde etmesi ve bu yeteneklerle yükselmesidir. İnsanın gayesi ise, bir nevi haber âleti olması veya bakışlarının ve sözlerinin şifa verici birtakım âletlerle donatılmasıdır.
İslâmiyet bu hususta dünyada görülen diğer bütün dinî ve felsefî nizamlardan ayrılmaktadır. İslâmiyet beşer ruhunun yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğunu bildirmiş ve Allah bu ruha birtakım faydalı tasarruf ve vazife haklarını vermiş ve bunların yerine getirilmesi için şekil ve biçim itibariyle en güzel bir cisimle onu nimetlendirmiştir. Ruhun vazifesi, Allah'ın kendisine verdiği tasarruf ve üzerindeki vazifesini yerine getirme hususunda bu cismi istihdam etmektir. Ceset ruh için bir zindan değil, bir fabrikadır. Bu ruh ancak fıtrî yetenek ve kabiliyetleriyle birlikte bu fabrikanın âlet ve kuvvetini kullanmakla gelişip ilerliyebilir.
Sonra bu ceset ruhun herhangi bir sebeple düşmüş olduğu bir bataklık, elem ve işkence yeri değildir. Belki gayret edip çalışmak için bir meydandır ki, Allah, beşer ruhunu, vazifesini yerine getirmek için bu meydana göndermiştir. Bunun içindir ki, Allah, ruha, bu dünyada var olan birçok şeylerde tasarruf etme hakkını vermiştir. Böylece bu ruhla büyük beşer toplulukları, hilâfetin vazifelerini yerine getirmek ve sorumluluklarıyla kuvvetlenmek için yaratılmıştır. Böylece ruh için çeşitli ve muhtelif siyasî, iktisadî, içtimaî ve medenî nizamlar, vücut âlemine ibraz edilmiştir. Bütün bunlar beşer fıtratının ihtiyacı dolayısiyle gerekli olan prensiplerdir. Ruhî ilerleme ve manevî gelişme bu dünyada devam ettiği müddetçe herhangi bir kimsenin bu sahanın dışında kalmasına ve bir köşede dolaşıp gezmesine imkân yoktur. Bundan dolayı, fert için en çıkar yol, bütün kabiliyetini bu sahada çalışması ve alın teri dökmesiyle ortaya çıkarmasıdır. Bu izahlara göre, dünyanın insan için bir imtihan yeri olduğu anlaşılmaktadır. Hayatın her şubesi ve her rüknü bu imtihan sorularını teşkil eder. Ev, mahalle, çarşı, daire, fabrika, dükkân, okul, mahkeme, karakol, ordu. Büyük Millet Meclisi, sulh kongresi, harb sahası ve diğer hatıra gelen her şey insanın muhtelif ilim ve fenlerde İmtihan edilmesi için başlıca meselelerdir. İnsan bu meselelere ehemmiyet vermez ve haliyle çoğunu terkederse acaba âkibeti ne olur? Onun derecesi, sıfırdan başka bir şeymidir? Kurtuluş ve terakki İhtimali ancak kişinin bu imtihanı başarması ve kendisine arzedilen bu soruları cevaplandırabilmesi için bütün kabiliyetini kullanıp bu İmtihana gereken ehemmiyeti vermesiyle mümkün olabilir. Böylece İslâmiyet ruhbâniyyeti kabul etmez ve onu tamamiyle reddeder. İslâmiyet, insan ruhunun yükselmesini medenî hayatın dışındaki yollardan herhangi biriyle olacağını aslâ kabul etmez. Belki bu yükselmeyi medenî hayatın içinde görür. İslâm nazarında ruhun yükselmesi, parlaması, gelişmesi, kurtuluş ve sadeti sosyal yaşamın sahillerinde değil, onun dalgaları arasında ve derinliklerindedir. Şimdi İslâmiyetin, ruhun yükselmesi ve çöküşü için bize koyduğu ölçüye dikkatle göz atalım: Bu meselenin cevabı, daha evvel bahsi geçen hilâfet tasavvurunda gizlenmiş vaziyettedir. İnsan dünyada şanı yüce Allah'ın halifesi olduğu günden itibaren hayat sahnesinde kazandığı ve kazandırdığı şeylerden Rabb'ının huzurunda sorguya çekilecektir.
Bu dünyada onun vazifesi, Allah'ın kendisine bahşettiği hakları, kudretleri ve makamları, yüce olan Allah'a, hidayet ve iradesiyle rızasına uygun olarak kullanmak ve Allah'ın, kendisine bir nimet olarak bahşettiği bütün güç ve kuvvetini elinden geldiği kadar Allah'ın cemâlini taleb etmek, rızasını istemek yolunda kullanmak ve kendisini diğer beşer evlâdına bağlıyan bağlara sahib ve Yaratıcısı olan Allah'ın rızasına uygun bir yön vermeye çalışmaktır. Kısaca, insanın bu dünyadaki vazifesi, yeryüzünün ve onda yaşayan insanların hayat nizamlarını, Şanı Yüce Allah'ın istediği şekilde güzellikler ve iyiliklerle güzelleştirmek ve onu ıslah etmektir. İnsan bu hizmeti yapıp vazifesini idrak ederek Rabb'ına sırf rızası için itaat ettikçe Allah'a ve O'nun şumüllü rahmetine daha fazla yaklaşmış olur. İşte İslâmiyetin nazarında ruhî yükselme, şanı yüce Allah'a bu yaklaşma metrebesidir. Bunun aksine insan tenbelleştikçe, gayret ve çalışmaktan vazgeçtikçe veya zulmedip azdıkça Allah (c.c.) dan daha fazla uzaklaşmış olur. İşte İslâmiyet nazarında ruhî çöküntü Allah (c.c.) Hazretlerinden uzaklaşmaktır.
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslâm nazarında iş ve çalışma sahası dindar veya sadece dünyasını düşünen kimseye göre asla değişmez. Bunların ikisi de çalışma sahasındaki müsabakada müşterektirler. Hattâ dindar adamın bu sahadaki vazifesini dikkat ve ihtimamla, dünya sevdası insanın ebediyen ulaşamıyacağı nitelikte yerine getirmesi lâzımdır. Dindar adam, aileden dünya devletlerine kadar olan dünya hayatının muhtelif hallerindeki vazifelerinden sadece dünyasını düşünen kimseden daha fazla hız almaktadır. İkisinin arasındaki fark, yüce Allah'la olan bağlarının farklı ve başka oluşundandır. Dindar adam bu vazifeleri yaparken mutlak surette Rabb'ının huzurunda sorguya çekileceğini idrâk ederek yapar ve sadece Allah'ın rızasını gaye edinir. Fakat dünya sevdası adam bunun aksine kendini, işlerinden dolayı herhangi bir kimsenin huzurunda mes'ul olmaksızın bütün bağlardan uzak ve hür olarak görmektedir. Böyle bir kimse işlerini ancak Allah'ın emirlerine aldırış etmeden şehevî ve nefsanî arzularının isteğine uygun olarak yapar. İşte bu ikisinin yaratıcısı olan Allah ile aralarındaki bağları, dindar adamın bütün maddî hayatını ruhanî güzel bir hayata çevirmiş ve dünya sevdası olanında hayat nurunu gidererek onu içinden çıkması mümkün olmıyan bir karanlığa terketmiştir.
Şimdi insan ruhunun maddî âlemdeki hayatında ilerlemesi için İslâmiyetin çizdiği yol ile onun için açtığı gelişme kapılarını size açıklamak isterim:
Bu yolun ilk adımı imandır. Bundan maksat insanın kalbine ve zihnine Allah'tan (c.c.) başka bir ilâhın, Malikin, Hâkimin olmadığını yerleştirmek, hayattaki gayret ve çalışmasında Allah'ın rızasını gaye edinmek ve hayatını düzenliyen ilâhî emir ve nehiyden başka bir kanun olmadığını bilmektir. Bu düşünce insanın zihninde yerleştikçe İslâmî düşüncenin rengi daha da artar ve ruhî gelişmeşi en yüksek dereceye ulaşır.
Bu yolun ikinci aşaması «itaattır..» İtaatin mânası: İnsanın, her türlü işinde şahsî hürriyetinden vazgeçmeşi ve Bir olduğuna inandığı Allah'ın itaatını, erişinde araştırması ve bulmasıdır. İşte Kur'ân ıstılahında İslâmiyet, bu itaattan ibarettir.
Vazife şuuru tabiriyle ifade edilmesi mümkün olan bu yolun üçüncü merhalesi TAKVADIR. Takvanın mânası: Kulun, hayatın her hangi bir bölümünde fiillerinden, sözlerinden ve inançlarından mutlaka Rabbı'nın huzurunda sorguya çekileceğine inanması ve Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınarak emir ettiğine dört elle sarılmasıdır. Bu takdirde kul, tam bir seçme hürriyeti ve irade ile zamanını daima helâl ve haram, doğru ve yanlış, hayır ve şerri birbirinden ayırmakla geçirir.
Bu merhalelerin dördüncüsü ve en üstünü «İHSAN» dır. İhsanın manası: Yalnız Allah için nefret etmeyi ve Allah için sevmeyi kendine amaç edinecek dereceye varıncaya kadar kulun iradesinin Yüce Allah'ın idaresiyle kaynaşmış olmasıdır. Kul, sadece kendi nefsini kötülüklerden korumakla yetinmemelidir. Zira Allah (c.c.) yeryüzünün bu kötülüklerden tamamen münezzeh olmasını ister. Onun İçin kul kötülüğün kökünü yeryüzünden sökmek için bütün gayretini sarfetmeli ve yalnız kendi hayatını Allah'ın istediği güzel eser ve iyi şeylerle güzelleştirmekle yetinmeyip bu iyilikleri var kuvvetiyle Allah'ın bu geniş sahasında yaymaya çalışmalıdır. Kul, bu yüksek dereceye ulaşabilirse Allah'a (c, c.) yaklaşmış olur. İhsan, insanın ruhî yükseleşinde en uzak noktayı görebilmesidir.
İslâmiyette ruhî parlama ve gelişmenin yolu budur. Bu yol, sadece fert ve şahıslara münhasır değil, belki bütün toplum ve milletlere şâmildir. Bu takdirde her millet iman, itaat ve takva merhalelerini katedip tıpkı bir fert gibi ihsanın en yüksek zirvesine ulaşabilir. Böylece her memleket, şümullü nizamiyle mü'min, müslüman ve müttaki olarak ihsanın en yüksek derecesine erişebilir. Aslında İslâmiyetin emel ve gayesi ancak bütün milletin bu yolda olması ve Allah'ın kâinatında takva ve ihsanla yoğurulmuş bir memleketin teşkil edilmesiyle gerçekleşebilir.
Şimdi İslâmiyetin seçtiği ettiği ruhani terbiye nizamını fert ve toplumun belirli ölçülen dâhilindeki ruhî yükselişi için çizmiş olduğu sınırlar ve belirlediği temelleri bilmemiz lâzımdır. Bu nizamın dört hükmü vardır:
Birincisi namazdır: Namaz, her gün ve her gece beş defa bir olan Allah'ın (c.c.) zikrinin insanın zihninde tekrar edilmesini mümkün kılar. Onu Allah'ın şiddetli azabından korkutur, rahmetini arzulatır ve O’na yaklaştırır. Allah'ın (c,c.) ahkâmı hakkında yavaş yavaş onun irfanını artırır ve yavaş yavaş insanı Allah'ın itaatına ve emirlerine boyun eğmeye alıştırır. Sonra namaz, kullar üzerine sadece ferdi değil, herkes üzerine Allah tarafından farz kılınmıştır.
İkincisi oruçtur: Oruç, müslümanları teker teker ve İslâm cemiyetini topluca her sene tam bir ay Allah'ın (c.c.) korkusuna ve takvaya alıştırır.
Üçüncüsü zekâttır: Zekât müslümanların kalblerinde kardeşlik bağlarını doğurur. Ve kendi aralarında yardımlaşmaları için para v.s. dağıtmıya alıştırır. Üzüntü verici bir hâdisedir kî bu asırda bir çok kimse zekâtı vergi kelimesinin karşılığı olarak ifade ediyor. Hâlbuki zekâtta bulunan ulvî mâna ve kanun koyucunun zekâttan maksadı, asla verginin ifade ettiği maddi mâna ile aynı olamaz. Zekâtın sözlük mânası, gelişme nema, parlaklık ve temizliktir. İslâmiyetin zekât kelimesini kullanmaktaki maksadı, insanın zihnine Allah'ın rızası için kardeşlerine yardım yolunda küçük olsun büyük olsun sarf ettiğin her sadaka er geç sebat, kuvvet ve manevî sıfatların gelişmesine ve umumî ahlâkın tezkiye edilmesine sebeb teşkil edeceği fikrini yerleştirmektir.
Dördüncüsü hacdır: Hac, yeryüzünün muhtelif memleketlerinden olan mü'minleri ruhen ve fikren birbirine yaklaşan bir kitle kılar, tevhid ve bir olan Allah'a ibadete dayanan dünya çapında bir cemiyet meydana getirir. Böylece mü'minler arasında kapsamlı ve dünya çapında bir kardeşlik kurar ve inşaallah ebediyete kadar da devam edecek olan dünya bir hareketin sağlam temellerini oluşturur.
Dâvamızın sonu zaten âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd etmektir.
[1] Dört hadis imamıda rivayet etmişlerdir.«Et-tac -el- camiûlil-usul, kitabe’l-birr vel-ahlak; cilt: 5, sahıfe: 15»
[2] Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. Müslim bu hadisi «Vallahi Cennete girmez» şeklinde rivayet etmiştir. Et-tac -el-cariûlil-usul; kitab e’l-birrive’l-ahlâk; cilt: 5, sahife: 15»
[3] Buhari Kitab-u’l-âdâp'ta İbn-i Zübeyr'den rivayet etmiştir.
[4] Mişkâte'l mesabih, Babül iman.
[5] Sahihi Müslim Babüt-Tahrim el-zanni veltecessüs.
[6] EI-Beyhaki: Mişkâte’l-mesebih, Babu’zzulum.
[7] Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
[8] Ebu Dâvud'dan başka diğer beş hadis İmamı, Enes bin Malik'den rivayet etmişlerdir. «Kİtab’üt-Tacel-camiû' lil-usul Babuevsaf’i imani’I kâmil.» Sayfa: 16.
[9] EI-Maide: 2
[10] Al-İ İmran 110.
İslami Okul Okulların En Önemlisi