Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂMDA HAYAT NİZAMI - Islamnizami - 3. Sayfa

İSLÂMDA HAYAT NİZAMI

 

İnsanda ahlâk şuuru fıtrî bir şuurdur. Yaratan, in­sanı bu hal üzere yaratmıştır. Beşeriyetin muhtelif fert­lerinde çeşitli olsa dahi bu ahlâkî şuur, İnsanı, insanın bazı özellik­lerini sevmeye ve bazılarını da sevmemeye mecbur eder. Ancak umumî şuur, fertleri dikkate almıyarak daima bazı ahlâki huylara güzel, bazılarına da çirkin diye hükmeder. Meselâ;

Doğruluk, emanet adalet, sözünde durma, gibi bütün buna benzer özellikler her devirde insanlığın öğülmeğe lâyık gördüğü Ahlâkî sıfatlardandır. Beşer tarihinde hiya­net, kardeşlik, zulüm ve yalanın güzel görüldüğü hiç bir devir görülmemiştir. Tıpkı bunun gibi her devirde beşeriyetin, eşitlik, şefkat, merhamet cö­mertlik, geniş kalplilik, müsamaha gibi bütün buna benzer özellikleri; katı kalplilik ve dargörüşlülüğün aksine takdirle ve azametle karşıladığı özelliklerdendir. Beşeriyet, saygı ve yüceltmeyi ge­rektiren herhangi bir hale asla kötü bir nazarla bakmamış­­tır. Sonra beşe­riyet daima sabrı, sebatı, şefkati, yumu­şak huyluluğu, ulvî gayeyi ve kahramanlığı över ve bun­lara hürmet gözüyle bakar. Tıpkı korkaklığı, se­bat­sız­lıği ve süfli gayeyi daima hakir gördüğü gibi... Beşeriyet, aynı za­manda gayreti, güzel ahlâkı, üstün ve güzel ahlâktan faydalanmayı daima övmüştür. Nefsi arzulara uyma­nın, sefaletin ve ahlâksızlığın ise insaniyetin kabul et­tiği iyi huylar arasında hiç bir yeri yoktur. İnsanlık ayni şe­kilde vazifenin yerine getirilmesini, ahde vefayı, düşünce ve işbirliği sevgisinin değerini üstün telâkki eder. Tıp­kı va­­­zifelerini yerine getirmiyen, sözünde durmayı etmiyen, gayret edip çalışmıyan ve kendisine verilen gö­revlere lâ­yık olmıyanlara hiç bir zaman iyi bir gözle bak­madığı gi­bi...

Bütün bu sıfatlar şahsî ve ferdîdir. Sosyal duruma, iyilik ve kötülüklerine, övülmeye ve eleştirilmeye değer sı­fatlarına gelince insaniyet, daima ona da ayni gözle bak­­mış ve ayni ölçü ile onu ölçmüştür. İnsanlık say­gıyı hak eden olarak olarak ancak güzel idareden isti­fade eden, iyi bir nizama sahib olan ve yardımlaşma, sorumluluk, sev­­­gi, karşılıklı öğütleşme, halk arasında eşitlik ve sosyal ada­let bayrağının üzerine gerildiği bir toplumu ta­nı­mıştır. Bunun aksine bölünmüştük, başı­boşluk, ıztırap ve her ta­rafını buğûz, nefret, kıskançlık, zulüm ve in­san­ların ara­sı­nı eşitsizlik ağlarının bürü­düğü bir cemiyete hiç bir zaman saygıyla ve beğenir bir gözle bakmamıştır.

Beşeriyetin nazarında iyi ve kötü huy ve tabiatların du­­­rumu geçmiş zamanlarda olduğu üzeredir. İnsanlık, zi­na, öldürme, hırsızlık, sahtekârlık, rüşvet, hezeyan, insan­­­­lara eziyet vermek, giybet, fitne, kıskançlık, iftira ve yeryüzünde fesat çıkarmak gibi fiillere tıpkı buna anne ve babaya iyilik etmek, akrabalara iyilikte bulunmak, komşuların haklarına saygı göstermek, dostlara hak üzere oldukları zaman yardım etmek, yetim ve mis­kinlerin ihtiyaçlarını yakından gözetmek, hastaları ziya­ret etmek, fakirlere ve musibetzedelere yardım etmek türünden olan fiiller gibi mukaddes ve ulvî bir nazarla bakmamıştır. Yine ayni şekilde aldatıcı, azgın, riyakâr, münafık, sabırsız ve obur kimseler temiz, şirin sözlü, yumuşak huylu ve güvenilebilir bir mürşit gibi saygı ve tazime lâyık değildirler.

Sözün özü, beşeriyet, her zaman kendisine güve nilir, içleri ve dışları bir, fiilleri sözlerine uyar, hak ve rı­zık­larına kanaatkâr olan, başkalarının hak ve sorumlu­luk­larını yerine getirmek için birbirleriyle yarışan, emni­yet ve ra­hatlık içinde yaşayan, başkalarının, şerlerinden emin ol­duğu, hayır ve yol göstericilikten başka ken­dilerinden hiç bir şey sadır olmıyan, sözlerinde doğru kimseleri yeryüzünde en hayırlı ve en üstün kişiler olarak saymış ve değerlendirmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ahlâkî kaideler bü­tün be­şeriyetin daima bildiği ve tanıdığı dünya çapında değiş­mez hakikatlerdir. Herhangi bir kimse hayır ve şerri an­­­lamak ve kavramak isterse bu, araştırılmaya ihtiyaç his­­sedecek kadar karmaşık bir mesele değil, belki de bunlar âdemoğlunun ilk evvel anladığı mef­humlardır. Al­lah (c.c.) âdemoğluna bunları anlama şuu­runu bahşetmiş ve yaratıldığı üzre fıtratına uygun ola­rak vermiştir. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'in iyiliği «MARUF», kötülüğü de «MÜNKER» diye isimlendirdi­ğini görmekteyiz. Kur'ân-ı Kerim'in bundan maksadı, «MARUF'un: İnsanların iyi bildiği, rağbet ettiği, fayda­landığı her şeye ve MÜN­KER'in de İnsanların kötü gördüğü, nefret ettiği, çekindiği her şey oluşudur. Tamamen bu mânanın ruhuna uygun olarak Kur'ân-ı Kerim'in Şems Suresinin 8. âyetinde:

«Sonra da Ona hem kötülüğü hem de (ondan) sakın­mayı ilham edene kasem olsun ki..» diye varid olmuştur.

Okuyucu bu meyanda sorabilir ve diyebilir ki: güzel ve çirkin ahlâk dünyada daima bilinmiş, korunmuş ve bu dünya ehli de ömürleri boyunca bazı özelliklerinin iyi bazılarının da kötü oluşu hakkında şayet aynı görüşe varmışlarsa dünyada yayılan bu muhtelif ahlâk nizamlar nedir? Bu muhtelif ahlâk nizamlarının arasındaki farka ve birbirlerinden ayırd edilmesine sebep nedir? Neye dayanarak İslâmiyet kendine mahsus bir ahlâk siste­mini kurmuştur diyoruz? Sonra ahlâk tarihinin kayna­ğına şeref ve tacına inci olmuş ve olacak olan İslâmiyetin ahlâk nizamının diğer ahlâk nizamlarından ayrıldığı hususiyetler ve meziyetler nelerdir?

Bu meseleyi idrak etmek için dünyadaki muhtelif ahlâkî sistemlere göz attığımız zaman ilk önce bu ahlâkî sistemlerin ihtiva ettikleri ahlâkî özelliklerin, hudut, me­kân ve kullandıkları yerler ile aralarındaki uygunluk ba­kı­mın­dan ayrılmış olduklarını görürüz. Sonra dikkatle ba­kıp me­­­selenin derinliklerine daldığımız zaman, bize bu sis­temler arasındaki farklar görünür ki bu sistemler, ahlâk hakkındaki güzellik ve çirkinlik ölçüsünün hudu­duyla ve hayrın şerden ayırd edilmesine vesilen olan ilim bakımın­dan birbirlerinden ayrılırlar. Tıpkı Kanunun ula­şa­ma­dı­ğı yer­de iş gören ve onu insanlara kabul ettire­cek kuvvete, insanları kanuna uymaya zorunlu kılan tâyin etme hususlarında bir birlerinden ayrıldıkları gibi... Daha sonra bu ihtilâfın sebeplerini araştırır ve fikrimizi bu mesele üzerin­de çalıştırırsak, bütün bu ahlâkî nizamları birbirinden ayı­ran hakikatler apaçık bize görünür. Bu ah­lâkî sistemler. Kâinatın tasavvurunda onun geniş niza­mının değeri ölçüsünde ve oradaki insan hayatının gaye­sinde birbirlerinden esaslı bir şekilde ayrılırlar. İşte bu ihtilâflar, beşeriyete gereken tesirini yapmış ve hatta bün­yesinde, tabiatında ve vaziyetinde ciddî ihtilâflar do­ğurmuştur.

Beşer hayatının, üzerinde kaim olduğu temelleri ve bu dünya hayatındaki istikametini tayin eden meseleler şunlardan ibarettir: Bu dünyanın bir ilâhı var mıdır, yok mudur? Eğer ilâhı varsa, acaba bir tek İlâh mıdır? Yoksa O'nunla birlikte başka ilahlar da var mıdır? Ve bunlar ara­sında inanacağımız ilâh hangisidir? Acaba O, bizi ir­şad edip hidayet yolumuz için bir nizam koymuş mudur, yoksa koymamış mıdır? Ve biz ona karşı sorumlu mu yuz? Eğer ona karşı sorumlu isek, biz nelerden sor­guya çe­kileceğiz? Sonra hayatımızın gayesi ve bu dünya haya­tında gereğine uygun amel ettiğimiz ve daima göz önünde bulundurduğumuz emirlerinin manası nedir?

İşte, insani hayat nizamının kaynağının cevabına uy­gun düşen ciddî ve esaslı meseleler bunlardır. Öyleyse bu cevabın hakikatına uygun olmayan bir ahlâk nizamı var olamaz. Bu dünyada mevcut olan muhtelif hayat ni­zamlarını bu kısa konferanstaki konuşmamla gereği gibi açıklayıp, bu esaslı meselerle ilgili her bir nizamın kabul ettiği cevaplarını ve sonra da bu cevaplarını beşeriyetin gi­­dişatını tâyin ve şekillerindeki ulviyyet ve tesirlerle neyi medyana getirebildiklerini size anlatmak imkânsız­dır, bu nizamların arasından sadece İslâmi nizamla yetrinerek bu meseleler hakkında İslâmiyetin verdiği cevaba ve ken­di­ne has bir ahlâk nizamiyle bu cevabın esas ve gereğine uygun olarak verdiği izahata dö­neceğim. İslâmiyet bu me­selelere cevaben der ki: Bu kâinatın bir tek İlâhı vardır. Ve bu İlâhtan başka hiç bir İlâh yoktur. Kâinatı yaratan ve kâinatın ihtiva ettiği her şeyi icad eden O dur. Bütün işleri idare eden O'­dur ve bu hususta bir şeriki de yoktur. Emir ve nehiy O'nundur. O, göklerin, yeryüzünün ve onların ihtiva ettikleri her şeyin Rabbıdır. Değişmez bir düzenle döndüğünü gördüğümüz bu kâinat nizamı ancak O'nun emrine ve iradesine boyun eğerek dönmektedir. O, yerde ve göklerde bir zerrenin dahi ilminden uzak ol­ma­dığı gizli ve aşikâr her şeyi bilen, Hakim, Kadir ve kâina­tın bir dengesizlik olmaksızın muayyen bir ka­der dairesinde O'nun emriyle cereyan ettiği, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, padişahlar padişa­hıdır.

İnsan yaradılış ve tabiati itibariyle Allah'a kuldur. Dün­yada O'na ibadet etmek ve emirlerine boyun eğ­mek­ten başka bir vazifesi yoktur. Hayat, ancak bütü­nüy­le Al­lah'a halis bir kulluk olduğu zaman bir mâna ifade eder. İnsanın vazifesi kendi kendine bir İbadet usu­lü tâyin etmek değil, belki bu, onu yaratan ve onu kullarından bir kul edi­nen Cenab-ı Alah'ın işidir. Yüce ve münezzeh olan Ce­nab-ı Allah, saadet ve hayır yo­luna irşad ve hidayet için insanlara Peygamberler gön­derdi ve onlar vasıtasiyle ki­taplar indirdi. İnsan hayat nizamını ancak her tarafa ışık saçan bu yıldızdan ikti­bas etmelidir. Sonra insan bu dünya hayatından iyi ve kötü kazancından dolayı Rabbının hu­zurunda so­rumludur. Bu dünyada değil ahirette muhasebe edile­cektir. Bu dünya hayatı insan için ancak Rab­bının denemesi için imtihandan başka bir şey değildir. İn­san, Rabbının huzurunda dar-ı âhirette kurtuluşa er­mesi için hayatının gayesini bilmek ve gerçekleştirmek için çalışmalıdır. İnsan, bütün yön ve kabiliyetleriyle bu im­ti­ha­­nın sınırına dahildir. Kabiliyetinden, verilen yete­nek­­ler­den ve bütün hayatından sorguya çekilecektir. O âlemde in­san dünyada yaptığı her şeyden, bu dünyanın pisliklerinden hiç bir şey karışmaksızın ciddî bir sorguya tabi tu­tulacaktır.

Bundan dolayı bu imtihanın İlmi ve marifeti, insa­nın sırf uzayda, denizde, havada, yeryüzünde ve kâina­tın bü­tün unsurlar içindeki hareketlerini, kalbinden ve zihninden geçenleri, elinden ve ayağından sadır olanları bilmekle kalmayıp insanın ruhunda beliren arzu, irade ve her şeyi kuşaran eden ve kendinden hiç bir şey giz­lemiyen Ce­nab-ı Allah tarafından icra edileceği bir gerçektir.

İşte İslâmiyetin, hayatın esas meselelerine cevabı, kâ­inat ve onda yaşıyan insan hakkındaki düşüncesi budur. İslâmiyet, insanın, bu dünyadaki çalışma ve me­sa­i­siyle bulamıyaçağı hakikî ve ulvî gayeyi tâyin eder ki o da Al­lah'ın rızasına nail olmaktan başka bir şey de­ğildir. İşte insanın her türlü ameli İslâmi ahlâk nizamı çevresinde bu teraziyle ölçülüyor ve onun hayır veya şer olduğuna bununla hükmediliyor. Bu terazi beşer hayatının bütün ta­raflariyle ekseni etrafında döndüğü insanî ahlâkı verimleştirmiş ve teçhiz etmiştir. Onun için bu ahlâkî nizamı de­­­nizde rüzgâr ve dalgaların de­ğişmesiyle sağa sola yal­pa yapan geminin durumu gi­bi değildir. Aynı zamanda bu ölçü İnsanın eline ha­ya­tın bütün ahlâkî özelliklerini amelî olarak, her birine uy­gun, sınırlarını, seviye ve şeklini tâyin edecek hakikî bir gaye vermiştir ki, bu ahlâkî ölçü ile insan, zaman ve du­rumların değişmesiyle de müstakil ve daima safiyetini muhafaza eden ahlâkî değerlere «ET­Hİ­CAL-VALUES» na­il olmuştur. Bütün bunlardan başka eğer «Allah (c.c.)'ın rızası» insanın gayesini, mesai ve ça­­­lışmasının esas hedefini teşkil ederse, beşeriyetin ahlâkı, sonsuz bir terakki ve gelişmeyi mümkün kılan, garazkârlığın, kötülüklerin ve geçici olan nefsi arzuların her­hangi bir mer­halesine karışmadığı yüksek bir gayeye eriş­miş olur demektir.

İslâmiyet, bu ölçü ile bizi insan ve kâinat hakkın­daki ta­savvurla nimetlendirdikten sonra, aynı zamanda kötü ve iyi ahlâkı bilmek için bize daimî bir ölçüden bahsetmiştir. İslâmiyet ahlâk hakkındaki bilgimizi, yalnız akıl, tecrübe ve insanî ilimlere hasretmiyor ki ebedî ka­rar kılmamasına bir sebep olsun veya bu dört pren­sibin değişmesiyle değişebilsin. Belki İslâmiyet, sağ­lam temelli her durum ve devirde ahlâkî temsilleriyle bizi olgunlaştıran bir başvuru kaynağı aramağan ediyor ki o da Allah'ın Kitabı ve Re­su­lullahın Sünneti seniyyesidir. Bu kaynaklar bizi en sağlam yola sevk ediyor ve hayatın bütün hallerinde aile me­se­le­sinden devletin en büyük siyasî meselesine kadar her şeyde en doğru istikameti gösteriyor. Bununla birlikte İslâmiyette, mesele ve ciddî müşküllerine varıncaya kadar ışıklariyle bize muhtelif durumlara uygun ve hayatın her hangi bir merhalesinde başka bir ilme muhtaç olmayacak şekilde geniş bir ah­lâk usulünü bulmaktayız.

Bundan sonra İslâmiyetin insan ve kâinat tasav­vu­run­da, ahlâk kanununun dayandırılmış olması lâzım gelen idarî kuvveti görmekteyiz. Bu kuvvet, Allah'tan korkma, uhrevî mesuliyetten dolayı şefkat etme ve ebedî olan istikbaldeki kötü akıbetten sakınma kuvve­tidir. Muhakkak ki İslâmiyet, kamuoyundan ve sosyal yapıdan, fertlerin ve topluluklarının sorumlu oldukları şeyleri hazırlamayı ve onları ahlâkî değer ve kaide­lere uymaya zorla­malarını is­ter. Tıpkı kudretiyle ahlâkî kanunu insanlara tatbik etmesini mümkün kılacak si­yasî bir nizamı oluşturmak istediği gibi...

Bununla beraber hakikat şudur ki İslâmiyet, Allah'a ve ahiret gününe iman inancına dayanmış ve ruhî baskı gibi bir dış baskıya önem vermemiştir. Bundan dolayı İs­lâ­miyet, insanın ahlâkî hükümlere bağlı kal­masını ve em­retmeden evvel bu ahlâki hükümleri ru­huna ve zihnine telkin ve ilka etmek ister:

«Senin bütün işlerini, her şeyi gören, her şeyi işi­ten, yerde ve gökte zerre miktarı kendinden hiçbir şey gizli ol­mıyan Allah c.c. bilmektedir. O, nerede bulunur­san bu­lun ve nasıl olursan ol seni görür. Başkasından gizlene­bilirsin, amma Ondan gizlenemezsin. Yeryüzün­deki her şe­­yi acze düşürebilirsin, fakat gökleri ve yeri yara­da­nı ac­ze düşüremezsin. Herkes senin kendile­rince aşikâr olan amel ve ahlâkını görebildiği halde O, (c.c.) gizli ve aşi­kâr olan her şeyi, ruhlardaki bütün sır­ları ve kalpte saklı olan her şeyi bilicidir. Bu fâni haya­tında bütün bun­ları göz önünde bulundurduğun zaman ölümü tatmaktan kur­tu­la­mıyacağını, rüşvet, ilti­mas, yalan yere şehadet ve hilenin fayda vermiyeceğini bir mahkemeye en sonunda dönece­ğini ve Rabb'ın terazi­sini adalet üzere kurup kul­larını, yap­tıkları işlere uygun olarak ceza vereceği veya mükâ­fatlandıracağı günü unutma.»

İslâmiyet, bu inancı yani Allah'a ve ahiret gününe inancı, insanın kalbinde tam mânasiyle kökleştirir. Sanki insanın ruhuna ahlâk zabıtasından onu aksiyona yani amele sevkeden ve Allah'ın (c.c.) emirlerini yerine ge­tirmeye teşvik eden bir bekçi koyar. Bu bekçi o zaman ferdi, mahkemenin, polis karakolunun ve hapishanenin haricinde de olsa Allah'ın emrini yerine getirmeye zorlar. İşte bu dahilî bekçi ve ruhî kontroldur ki İslâm­'ın ahlâk ka­nununa tam manasıyla yardım ediyor ve insanlar arasında onu gerçekten geçerli kılıyor. Eğer bununla beraber halkın reyleriyle insanlar arasındaki geçerliliğini kolaylaştıracak kanuni yaptırımlar olursa, daha iyi ve daha münasip olur. Şayet bulunmazsa tek başına bu imanın dahi müslüman milletinin ve ferdinin doğru yola hidayetini içe­receği bir gerçektir. Eğer bu imanın sevgisi kalblerine ka­rışır ve ruhlarında kayna­şırsa... Bununla beraber kâinat ve insan hakkındaki İslâmiyetin bu tasavvuru insanı ahlâkî kanunun ge­reğine uygun olarak aksiyona teşvik edip sürükler. Al­lah'ı Rab, ibadetini hayatının kaynağı, rızasını hayatı­nın gayesi kabul eden kimseye Allah'ın rı­zasına boyun eğmek ve emirlerini yerine getirmek İçin bunlar yeterli bir sebebdir. Bu sebebi tekid eden başka bir sebep de, ahiret gününe iman ve Allah'a itaat edip emirlerine göre hareket eden kimseye ebedî olan Dâr-ı Âhirette mutluluk inancıdır. Her ne kadar bu fâni dünyada türlü eziyyet, elem ve şiddetleri yüklenmişse de bu mutlu­luğa eren kimse iyi bir hayata, parlak bir istikbale ve ebedî bir nimete nail olur. Bu dünyada hayatını Allah'a isyan ve emirlerini yerine getirmemekle geçiren kimse dünyada çeşitli nimetlerden ve dünya hayatının her türlü metaından istifade etmişse de hiç şüphesiz onun Âhiretteki yeri şiddetli bir cezalandırma ve daimî bir azabdır. İşte bu ümid ve korku denen iki kusur bir adamda toplanır ve kal­bine yerleşirse sanki kalbinin derinliklerinde onu hayra sürükliyen ve onun Hakk'ın ipine sımsıkı sarılmasına se­beb olan kuvvetli bir neden yerleşmiş olur, İcabında ba­zı hal ve zamanlarda onun Hakk'a bağlanması bu dünyadaki menfaatına herhangi bir zarar verebilir. Fakat bununla beraber yine bu kuvvet sayesinde Hak'tan vazgeçemez. Aynı zamanda bu ruhî neden, insanı, kötü ar­zulardan, bazı hallerde şer olduğu halde bu dünya hayatında bir menfaat ve nefsi bir zevk beklenen şer ve fesat kaynağı olan yerlerden korumaya muktedirdir.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslâmiyetin kâinat hakkında hususî bir tasavvuru, hayır ve şer hak­kında hususî bir ölçüsü, ferdî aksiyona sevk eden ahlâk ve yürürlükte olan kuvvet hakkında da hususi bir başvura­cağı yer vardır. İşte İslâmiyet bu hususta dün­yadaki bü­tün ahlâkî nizamlardan ayrı bir yol takib etmektedir. İs­lâmiyet bu nedenlerle bütün güzel ahlâkî yaptırımları kendine has olan ölçüye uygun olarak tertip etmekte ve bu ahlâkî yaptırımları hayatın bütün safha ve öğretilerine tabiat ve öğretilerine uygun, birleştirici bir ahlâk sistemine göre düzenlendiği söylemek yerinde olur.

Bu ahlâkî sistemin kendine has özellik ve ayırıcı va­sıfları vardır ki, burada bunları anlatmaya imkân yok­tur. Ancak onların esas özünü teşkil eden üç ba­riz özel­liğini bu arada zikretmek isterim. Gerçekten İslâ­miyetin ahlâk nizamı sisteminde bunlar birinci plân­dadır:

a) Birinci özellik: İslâmiyet Allah'ın (c.c.) rızasına nail olmayı ve cemâlini istemeyi insan hayatının gayesi kılar ve bu ölçüyü ahlâk için ulvî bir ölçü edinerek in­sanı ilerlemekten ve terakkiden men edecek her şeyi bertaraf eder. Böylece ilim için bir merci kararlaştırır. İslâmiyet, bu ahlâkî ölçüsüyle insanlık ahlâkının sabit, sağlam, korunak­lı ve gelişmeye elverişli, fakat bir za­man sonra değiş­mesi ve başka bir renge bürünmesi mümkün olmıyan bir sağlamlık kazandırır. Aynı za­man­da İslâmiyet ahlâk için Al­lah korkusuyla haricî bir fonk­siyonunun müdahalesi olmaksızın insanı gereğiyle amel etmeye sürükliyen daimi bir kuvvet hazırlar. Böy­lece İnsanın ruhunda Allah'a ve Âhiret gününe iman akidesinin faziletiyle insanı kendi kendine aksiyona rağ­bet ve teşvik ettiren süratli bir kuvvet meydana getirir.

b) Bunlardan ikinci özellik: İslâmiyet sadece bu mutlak teşvik ve rağbetle yeni ahlâk ve alışkanlıklar mey­da­na getirmez. Aynı zamanda insanların bazı fazi­letlerini yükseltip, bazılarını alçaltmaya iltifat etmiyerek bütün in­sanların indinde iyi olan ahlâkı ele alır. Böylece iyi ahlâkı küçüğünden büyüğüne kadar hiçbirini bırak­maksızın hep­sini seçer ve toplar. Daha sonra bunlar­dan her birini insan hayatındaki yerine koyarak beşer hayatında lâyık ol­du­ğu mevkiye yerleştirir ve insan hayatında geniş çapta tatbik ettirir. Böylece hayatın her safhasında ferdî işler, ai­­levî durumlar, medenî ya­şayış ve siyaset, iktisad, alış, ve­riş, mektep, mahkeme, karakol, ordugâh, hattâ harb sa­­­­hası ve barış halle­rinde dahi bu ahlâkî sistemi tatbik et­­­tirir ki, hayatın her safhasında bu ahlâkın birleştirici, kay­­­­naştırıcı ese­rini görmemek mümkün değildir. İslâm­yet, ahlâkı, ha­yatın bütün cephelerine hâkim kılar. Ve böy­­­­­­lece haya­tın dizginlerini bencillik ve şehvetin elinden ala­rak te­miz ahlâk ve iyi alışkanlıkların eline teslim etmek is­ter.

c) İslâmiyetin ahlâk sisteminin üçüncü özelliğine gelince: İslâmiyet, insanlardan münker, yani kötülükten hiç­bir şeyin karışmadığı, temeli maruf, yani iyilikle yük­selen ve hayatı düzenliyen bir nizam ister. Hepsini, hayır yap­mıya ve insanlığın her zaman ve her me­kânda saygı gö­züyle baktığı hasenatı genelleştirmeye ve insaniyetin ha­karet gözüyle baktığı münkerleri red ve tasfiye etmeye da­vet eder. İşte İslâmiyet, bütün be­şeriyeti bu prensibe davet eder. Onun bu davetine ica­bet edip kabul edenleri birleştirici bir kelime üze­rinde toplamış ve onlardan müs­lüman bir millet mey­dana getirmiştir. İslâmiyetin müs­lümanları tek bir millet ha­line getirmekten maksadı, bütün güç ve çalışmala­rını birleştirip marufu ikame etmek, kök­leştirmek, umu­mî­leştirmek ve münkerin süratini dizgin­le­yip, tasfiye et­mek ve ağacını kökünden sökmek için iç­ti­maî gayret sarfetmekten başka bir şey değildir. Eğer bu millet tekrar münkeri kazanmaya, mârufa karşı muka­ve­met edenlerin yolunu takib ederek nurunu söndürmeye çalı­şır­sa, o zaman bu dünyaya ve bu millete Allah'a ıs­mar­­­ladık demekten başka bir şey kalmaz. Bütün kuvvet ve kudretler ancak Allah'ın sayesindedir.

Tevhid, Risalet ve Hilâfet siyasî İslâm nizamının da­yandığı üç temeldir. İslâm'ın siyasî sistemini bütün te­fer­ruatı ve yönleri ile Tevhid, Risalet ve Hilâfet pren­sip­le­rini hakkiyle anlamadan tam mânasiyle kavrıyamaz. Onun için, her şeyden evvel bunları sıra ile özel olarak açıklamak iyi olur kanaatındayım.

TEVHİD : Tevhidin mânası, Allah-u Tealâ'nın, bu ale­min ve onda yaşayan Âdemoğullarının yegâne Yara­tıcısı olmasıdır. Onların Rabbı ve Maliki O'dur. Hüküm, salta­nat, emir ve nehiy yalnız O'nundur. İtaat ve kul­luk yalnız O'na mahsustur. Zatının hiç bir şeriki yok­tur. Sonra hayatı, kabiliyet ve istediğimiz yerde kul­lanmakta olduğumuz yeteneklerimizin dayandığı ruh ve bu kâinatta ta­sarruf et­ti­ğimiz hakları, tasarrufumuz altında bulunan bu kâinatı kendiliğimizden veya kendi bilgimizle icad edip yaratmış de­ğiliz. Şüphesiz, bütün bunları bize veren, an­cak ortağı olmayan Allah-ü Tea­lâ'dır. Onun için az veya çok istediği­miz ve beğen­di­ği­miz şekilde hidayetimizin gayesini tâyin etmek hak ve yetkilerimize bir hudut ve seviye koymak bi­­zim için he­­lâl değildir. Aynı şekilde yaratıklardan her­han­­gi bi­ri­nin buna başvurması caiz değildir. Bütün bunlar yalnız münezzeh ve yüce olan Cenab-ı Al­lah'a aittir. Bizi ya­ratan ve bu hukuku ve yetkileri bize verip dün­yada ya­rat­­tığının çoğunda tasarruf etmemizi sağlıyan yalnız  O'dur.

İşte Tevhid budur. Gördüğünüz gibi bu tevhid, be­şe­rin hâkimiyet fikrini red ediyor ve tam mânasiyle onu ortadan kaldırıyor. Bu hâkimiyet ister fertlerden her­hangi bi­rine, isterse herhangi bir zümreye, herhangi bir aileye, bir millete veya yeryüzünde bütün insanlara ait olsun. İs­lam nazarında aynı hükme tabidir. Hâkimiyet, ancak aziz ve yüce olan Allah'a (c.c.) aittir. Allah'tan başka bir hâ­kim, hükmünden başka bir "hüküm ve ka­nunundan başka bir kanun yoktur.

RİSALET: Risalete gelince o, İlâhi kanunun bize eriş­mesine bir vesiledir. Onun vasıtasiyle kabul ettiği­miz iki şey vardır: Birincisi; Allah'ın kitabıdır ki Allah (c.c.), kanununu bu kitapta beyan etmiştir. İkincisi; bu dünyada Allah'ın (c.c.) halifesi ve vekili olması hase­biyle Re­su­lul­lah'ın (s.a.v.) fiil ve kavliyle takdim ettiği Kur'ân-ı Kerim'in şerh ve tefsiridir.

Kitap ise: Allah (c.c.), insanın hayat nizamının da­yan­ması lâzım gelen bütün prensip ve usulleri bunda be­yan etmiştir. Bundan sonra muhtaç olduğumuz bu prensip ve usullerin açıklanmasını Resullullah (s.a.v.) Hz.leri beyan etmiş ve hayatında bunu tatbik ede­rek Kur'ân’ın iktiza ettiği şekilde insanın hayat niza­mını tesis ve tanzim etmiştir ki ondan sonrakilere güzel örnek teşkil etsin. Bu iki esasın tümü İslâm ıstılahında ŞERİAT diye adlandırılır. İşte İslâm memleketinin kur­tuluşunu sağlıyan esaslı düstur budur.

HİLAFET'e gelince: Hilafete arap dilinde Niyabet «Ve­­­­­killik» denir. İslâm nazarında insanın bu dünyadaki mertebesi Allah'ın (c.c.) halifesi oluşudur. Yani insan Al­lah'ın (c.c.) mülkünde O'nun vekilidir. Bu mülkte an­cak vekilliğin icab ettirdiği ve Allah'ın (c.c.) kendisine bağışladığı şekilde tasarruf etme hakkında sahibdir. Evvelâ sen, kendi köyünün işini yürütmeye başkasını vekil kıldığın za­man şu dört husustan emin olman lâ­zımdır: Evvelâ, köyün hakikî malik ve sahibi vekilin kıldığın adam değil bizzat kendinsin. İkincisi vekil kıldığın adamın senin mülkünü ona emrettiğin ve gösterdiğin şekilde kullanması icabeder. Üçüncüsü ise, onun sana itaati terketmemesi, kendisine ve işine tâyin ettiğin hududu tecavüz etmemesi lâzımdır. Dördün­cüsü olarak da, bu köyü kendisinin istediği şekilde değil senin istediğin şekilde idare etmesi gereken va­zifelerindendir.

 İşte bu dört prensip niyabet «vekillik» tasav­vurunda tamamiyle toplanmıştır ki mücerret olarak niyabet kelimesinden kast olunan bu mâna derhal in­sanın zihninde doğmaktadır. Bu dört prensibi ifa etmeyip icab ettiği şekilde vazifesini yerine getirmeyen herhangi bir vekil gördüğün zaman onun vekillik hudu­dunu tecavüz ettiğini ve vekilliğin içerdiği sözleşmeyi bozduğunu söylersin. Aynı şekilde bu dört prensibin «Hİ­LA­FET» kelimesinin tasavvurunda saklı olduğunu görüyoruz. İslâmiyet hilâfet hakkında: İnsan Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki halifesidir, dediği zaman bu mânadan başka bir şeyi kast etmiyor. Bu siyasî teori gereğince idare edilen bir memlekette İlâhî ve Rabbani saltanatın altındaki insani hilâfetten başka bir şey olamaz. Bunun da yegâne gayesi yüce Allah'ın hidayetine uygun bir şekilde kendisine ve işlerine konulan edilen hududu tecavüz etmeksizin iradesini gerçekleştirmektedir.

Bu meyanda zikredilmesi münasip olan hususlardan biri de İslâmiyetin HİLAFET vazifesini, fertlerden her­hangi birine veya herhangi bir aileye ve zümreye bağ­la­mamasıdır. İslâmiyet bu hilâfet vazifesini, tevhid ve ri­salet gibi esaslı prensiplere inanan ve HİLAFET keli­me­si­nin gerektirdiği yeterlilik ve kabiliyete sahib olan cemiyetin her ferdine lâyık görmüştür. Dünyada bu sıfatlara sahip bir cemiyet bulunduğu takdirde, onun hilâfete lâyık olduğu şüphesizdir. İşte İslâmiyette cum­huriyet fikrinin men­şei ve başlangıcı bu esasa bağlıdır. İslâm cemiyetinin her ferdinin hilâfette bir payı ve fay­dalanma hakkı var­dır. Bu haklarda cemiyetin bütün fertleri tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler. Herhangi bir ferdin cemiyetin fertlerinden birini bu haklardan mah­rum etmesi caiz değildir.

Bundan anlaşılıyor ki İslâm memleketinin idaresini eline alıp hüküm sürmek için hazırlanmış olan bir hü­kümet, ancak halkın oyu ve onayı ile meydana gelebilir. Bir bakıma hilâfet hukukundan dolayı memleketin hakikî sahipleri onun halkıdır. Onun için hükümet ancak onların oylarıyla teşekkül eder ve ancak onların istişare ve des­tekleriyle işini yürütür. Halkın rızasını ve itimatlarını kaza­nanlar, hilâfet vazifelerini yerine getirmekte onların vekili olurlar. Hilafette toplumun itimadını kaybetmiş olan kimse, bu yüce makamdan mutlak surette azledilir. Bu hale gö­re mevcut Garp'ta hüküm süren Garb'ın cumhuri­yet anlayışıyla İslâm cumhuriyeti arasındaki bariz farklar is­tis­na edilirse, İslâmiyetin cumhuriyeti tam mânasiyle mükemmel bir cumhuriyettir, Garb'ın siyasî nazariyesi hal­kın hâkimiyetini, İslâmiyet ise halkın vekilli­ğini hilâfetini kabul eder. Bunun mânası şudur ki: Garb'ın cumhuriyet anlayışında emir ve hüküm hakkı, halkın te­kelinde olup bir halk diktatörlüğü vardır. Halk, bizatihi buna mâliktir. Yeryüzün­de istedikleri kanun ve hükümleri icad edip yürütürler. Hü­kümetlerin hedefi memleketin bütün sakinlerini razı etmek, desteklerini kazanmak ve iradelerini hâ­kim kılmak­tır. İslâmiyet ise tam mânasiyle bunun hi­lâfındadır. İs­lâmiyette hüküm ve emir ancak bir olan Al­lah (c.c.) in­dir. Şerîksiz ve nazirsiz olarak kullarına hüküm ve kanunları vaz etme hakkı Allah'a (c.c.) mahsustur. İs­lâmiyette halkın mertebesi ancak halifelik mertebesidir ki, mertebelerinin icabı olarak Resulul­lah'ın (s.a.v.) Rab­b'ından getirdiği ilâhî şeriata uymak ve ondan kıl kadar sapmamak mecburiyetinde­dirler. Bu cumhuriyeti mey­dana getiren hal­kın yegâne gayesi yü­ce Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak ve O'nun yarattığı dünyada emrini tatbik etmektir. Sözün özü, garb cum­huriyeti mağrur ve mütekebbir bir şekilde hakkı ol­maksızın Allah'ın mülkünde ulûhiyet makamını işgal edi­yor, kuvvet ve nüfuzunu kendisinin ve üyeleri­nin iste­ğine göre kullanıyor. İslâm cum­­huriyeti ise her türlü nok­sandan münezzeh ve yüce olan Allah'ın (c.c.) şeriatının iplerine bağlı olan içtimaî bir kulluğu gerçek­leştiriyor. İslâm cumhuriyeti kuvvet ve nüfuzunu an­cak İcra sahası için kendine tayin edilen hudutlar dâ­hilinde rabbani hidayete uygun olarak kullanır.

Şimdi size, kısaca hilâfet, risâlet ve tevhid esasları üzerinde binası yükselen bir memleket için açık bir şema arzetmek isterim. Böyle bir memleketin gayesi Yüce Allah'ın (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'in müteaddit yerle­rinde beyan ettiği gibi iyi işleri yapmaktır. Öyle iyi işler ki, Allah (c.c.), beşer hayatının ve beşeriyetin bu iş­lerde ilerlemesi etmesi için bütün gücünü sarfedip, iyiliklerini gelenleştirmesini, yeryüzünde Allah'ın (c.c.) sevmediği kötülüklerin her türünü ortadan kaldırıp, yeryüzünün bunların fesat ve kötülüklerinden temiz­lenmesini ister ve sever. İslâmiyet, bu dünyada yalnız bir memleketi meydana getirmek, du­rum ve idaresini tanzim etmek veya diğer bütün milletlerden yalnız bir milletin çıkarına ehemmiyet vererek gücünü bu milletin toplumsal isteklerini gerçekleştirmek için kullanmaya gelmemiştir. Vaziyet asla bundan ibaret değildir. Ger­çek şudur ki, İslâmiyet usul ve gayelerine uygun ola­rak idare ettiği memleketin eline bundan çok daha büyük ve ulvî bir gaye koyar ve bu gayenin gerçek­leş­mesi yolunda ona varan her türlü vesile ve kuvveti kullanır. Bütün bunlar Allah'ın (c.c.) sevdiği ve istedi­ğini mey­dana getirmek, dünyada kullarının hayatını süsleyip, temizlik, güzellik, hayır, irşad, kurtuluş ve sa­adet renkleriyle renklendirmek, yeryüzünde fesada kaynak olacak ve kulların şahsî menfaatlerini sağlıyacak şer ve başıboşluğu ortadan kaldırmak için­dir. Böylece İslâmiyet, reddedilmiş kötülüklerle makbul işleri bize her zaman aynasında görmek imkânını sağ­lamış, hayır ve şerri açık bir şekilde daima göz önünde bulundurduğu takdirde her devir ve her toplumda ısla­hat programını gerçeleştirmeye muktedirdir.

İslâmiyetin gerekli kıldığı ve hemcinslerinden is tediği tek şey her zaman ahlâkî gayelerine bağlı kalıp onlardan sapmamalarıdır. İşte İslâmiyet böylece mem­leketine güvenilir ve devamlı bir istikamet tâyin eder. Ve siyasetinin mutlak doğruluk, saf adalet ve temiz emâ­­net prensipleri üzerinde kurulmasını sağlar. İslâ­mi­yet hiçbir zaman vatanî, idarî ve millî vazifesini ger­çekleştirmek için tecavüz, hiyânet ve zulmü icab etti­ren herhangi bir şeye yönelmeyi kabul etmez. O, hakkı, emaneti ve adaleti bütün zamanlarda memleke­tin dâhi­linde veya haricindeki başka bir milletle olan ilişkile­rinde nefsi arzu ve garazlara tercih etmiştir. İslâmiyet kendi memleketine ve memleketi idare edenlere, müs­lüman fertlere tavsiye ettiği gibi:

— Söz verdiğiniz zaman sözünüzü yerine getiriniz, ölçü ve tartıların hakkını veriniz ve tartıda halkın eşya­sını noksan tartmayınız. Söylediğinizi yapınız ve yaptık­larınızdan başkasını da söylemeyiniz. Başkalarının üze­rinizde olan haklarını unutmayınız. Tıpkı başkalarında olan haklarınızı unutmadığınız gibi. Şiddet ve hüküm­ran­lığı zulme, yalancılığa ve hadde tecavüze vesile kıl­mayın. Bunları hakkın ve adaletin gerçekleştirilmesi için vesile kabul edin. Bilmiş olunuz ki hak, her hal üzerinde yine haktır. Onu eda etmek için koşunuz. Hükümranlık Allah'tan (c.c.) bir emânettir. Tam manasiyle Rabbı'nızın huzurunda bunun için muhasebe edileceğinizi bilmeden bu emâneti kullanmayınız. Diye tavsiyede bulunmuştur.

Sonra İslâmiyetin hükümranlığı yeryüzünün yalnız herhangi bir köşesinde veya herhangi bir bölgesinde olsa dahi beşerî ve medenî hukuku, coğrafi sınırlarla hiçbir zaman tahdid etmez. Meselâ: Beşeriyet için bir­çok siyasî haklar tanır. Beşeriyete bu hakları gözet­meyi ve her zaman ve her halde korumayı emreder. Böylece bu hakları yeryüzündeki bütün insanlara tanır. Bu insanlar ister mem­leketin sakinlerinden, ister hâri­cinden, ister dost, is­ter düşman olsun, bu haklarda hepsi de eşittir. Bu babda İslâmiyetin ehemmiyet verdiği şey, beşer kanının akı­tıl­masının haram olması mesele­sidir. Beşer kanını akıtmak her zaman için haramdır. Ancak haklı hallerde insan kanı­nı dökmek caiz olur. Aynı zamanda İslâm kanununa gö­­re bütün hallerde kadınlara, çocuklara, ihtiyar, hasta ve yaşlılara tecâvüz etmek helâl değildir. İslâmiyet, ko­ru­nulması ve müdafaa edilmesi lâzım gelen kadının namusuna hiçbir zaman hangi halde olursa olsun, tecâvüzü caiz kılmaz. Aynı şe­kilde, İslâm hukukuna göre aç olanın doyurulması, çıplak olanın giydirilmesi, yaralı olanın tedavi edilmesi ve hasta olana da yardım edilmesi şarttır. İs­terse aç, çıplak, ya­ralı ve hasta olanlar İslâm memleketine düşman bir milletten bile gelmiş olsa... İslâmiyet bu ve buna benzer diğer hukukî kaideleri insan olması hasebiyle her insana tanımıştır. İslâm hükümdarlığının esasına göre insan bu temel haklara sahibdir.

İslâmiyetin medenî hukukuna gelince. İslâmiyet bu hakkı yalnız İslâm memleketinin sınırları dahilinde do­ğanlara tahsis etmemiştir. Ancak hakikat şudur ki, İslâmiyet her müslüman nerede doğarsa doğsun ve nerede ya­şarsa yaşasın soyut anlamıyla İslâmın hüküm­ranlığı; sı­nırları dahilinde olduktan sonra, herkesin medenî hukuk­tan istifade etme hakkını garanti altına alır. Böyle ki­şi­lerin bu medenî haklardan istifade etme payı İslâm mem­le­ke­tinde doğan kimselerden daha az değildir. İslâm mem­leketleri yeryüzünün muhtelif yerlerinde yayılıp, adet­­leri fazlalaştığı zaman tam bir birliğe sahib olması ve bütün ahalinin medenî haklarda müşterek olması bir zaru­rettir. Müslüman olan bir kimse başka bir müslüman memleketine dahil olmak istediği zaman bir pasaporta İhtiyaç hissetmez. Belki de, böyle bir adamın neseb, aşi­ret ve mensup olduğu zümre dikkate alınmadan, kudreti nisbetinde yükselme ve yüksek makamlara ehliyet ka­zanma hakkı daima mevcuttur.

İslâm memleketinde yerleşik olup da müslüman olma­yan kimseler için İslâmiyet birçok haklar tâyin et­miştir. Bu haklar, tabiatıyle İslâm'ın lâzım olan prensiple­rin­den­dir. Ve ebediyen bu prensiplerden ayrılmaz bir kısımdır. İslâm teminolojisinde bu kimselere (Ehl-i Zimmet) denir ki, İslâmiyet bunların muhafazasını garanti altına almıştır. Hiç şüphesiz ehl-i zimmetin mülkleri, namus ve canları, Müslümanların mülk, namus ve canları gibi ma­sundur. Ceza ve medenî hukuk bakımından ehl-i zim­metle Müslümanlar arasında hiçbir fark yoktur. İslâm devletinin Ehl-i Zimmetin kanunlarına herhangi bir hu­susta müdahale et­mesi caiz değildir. Ehl-i Zimmet, fikir, İnanç, ibadet, ve dinî şiar bakımından hürdür. Bu da is­lâm hukukunun müs­lüman olmıyan vatandaşlara armağan ettiği feyizlerden biridir. Bu haklar, Zimmet ve himayemiz altında yaşadıkları müddetçe Ehl-i Zimmet'in elinden alınması caiz olmıyan müstakil ve sabit hukukî sistemler­dendir. Müslüman olmıyan bir memleket, müslü­man olan vatandaşlarına zulm etmeye başlayıp eziyet ve işkence­lerin birçok çeşitlerini onlara tattırmak istedikleri zaman dahi, müs­lü­man bir memleketin müslüman ol­mıyan vatan­daşlarına tecavüz edip İslâm hukukuna mu­halif ve ahit­leri bozar şekilde onları haklarından mahrum etmesi caiz değildir. İslâm memleketinin haricinde bütün müslümanlar gayri İn­sanî hareketlere maruz kalsalar da­hi, hakkın yaşaması için, İslâm memleketinin sınırları dâhilindeki Ehl-i Zimmet'ten herhangi birinin haksız yere kanı akıtılamaz.

İslâmiyet, memleketin işlerini yürütmek ve idare et­mek vazifesini bu asırdaki cumhuriyetlerin reisi mesabe­sinde olan başkana teslim eder? İslâm kanununun esasla­rına inanan ve onları kabul eden herkes olgunluk çağına varmışsa başkanın seçiminde oy vermek hakkına sa­hiptir. Başkanın seçiminde mülâhaza edilen şey, takva, İslâmiyeti bihakkın kavramak ve İslâm milletinin harbde ve sulhdaki işini tanzim edecek mükemmel bir ehliyete sahib olmaktır. Başkanlık makamı ancak bu sıfatlarla ah­lâklanmış, bu sıfatlara haiz ve diğer fertlerden daha fazla milletin güvenini kazanmış kimseye teslim edilir. Başkan seçildikten sonra azaları bütün millet fertleri tarafından şeçilen edilen Şûra Meclisi seçilir. Başkan memleketin me­selelerini, enine boyuna tartışma selâhiyetine sahib olan Şûra Meclisinin azalarına danı­şarak idare etmek mec­­­buriyetindedir. Başkan milletin güvenini kaybettiği tak­dirde bu makamı mutlaka ter­k­et­mek mecburiyetindedir. Bundan başka milletin güvenini muhafaza ettiği müddetçe başkan en yüksek emir ma­kamında olarak sözü dinlenen ve emrine itaat edilen kimsedir. Hattâ bu durum­da bütün meclis âzala­rının doğru gördüğü şeye muhalif olarak veto etmek hakkına da sahiptir. Bütün memleket ahalisi de baş­kanın idaresinin noksan taraflarını tenkit etme hak­kına sahiptir.

İslâm memleketinde yasama ve kanun koyma usulüne gelince bu ancak İslâm hukukunun ortaya koy­duğu hu­dutlar çerçevesi İçinde cereyan edebilir. Ve asla bunun dışına çıkamaz. Allah'ın (c.c.) indirip, Resu­lullah'ın (s.a.v.) getirdiğine milletin tam manasıyla uy­ması lâzımd­ır. Yasama meclislerinden herhangi bir meclisin bu iki prensipte en ufak bir değişiklik yapması caiz değildir. İki veya daha fazla ihtimal sahibi olan hükümlerde ise dinde İttifak edenlerin doğruyu ve hakkı teslim edip şerefli İslâm hukukunun bundan maksadı­nın ne olduğunu idrâk etmesi vazifelerinin bir gereğidir.

Bütün bu işler ve buna benzerleri Şûra Meclisinin gözetimi altında fakih ve âlimler zümresi tarafından hazırlanır. Bunlardan başka İslâm hukukunun naslarla tâyin etmediği büyük ve kompleks işlerde Şûra Mec­lisi İslâm kanununun hududu çerçevesinde kanun ya­pabilir.

İslâmiyette icra organına gelince, bu hususta hü­kü­metin ve başkanın hiçbir müdahale ve tahakkümü yoktur. Bu vazifeyi yerine getiren, bu hususta şanı yü­ce Allah'ın (c.c.) vekilidir. Ve doğrudan onun hu­zurunda mes'ul olur. Kadı, yani hâkim hükümetin muvafakatıyla olsa dahi kaza, yani hüküm verme mev­kiini işgal ettiği müddetçe Allah'ın (c.c.) indirdiği ve Resulullah'ın (s. a.v.) gösterdiği şeylerden başka bir şeyle halk arasında hükmedemez. Hak ve adalet huzu­runda bizzat hükümet ricali dahil olmak üzere hiçbir kimse himaye altına alınamaz. Hükümet reisinin diğer bütün memleket ahalisi gibi davacı ve davalı durumla­rında hâkimin huzuruna gelmesi mutlaka lazımdır.

Davamızın sonu zaten âlemlerin Rabbı olan Allah'a (c.c.) hamdetmektir.

İslâmiyette toplumsal düzenin temelinin dayandığı ve yükseldiği görüş, yeryüzündeki bütün beşer efradının tek bir soydan oldukları mes'elesidir. Allah-ü Tealâ başlan­gıçta yalnız bir kişiyi ve ondan da zevce­sini (Havva'yı) ya­ratmış ve bugün yeryüzünün muhtelif yerlerinde yaşamakta olduklarını gördüğümüz beşeri­yetin bütün fertlerini bunlardan türetmiştir. Bu iki şah­sın (Âdem ile Havva) zür­riyeti ilk önce aynı din ve aynı dil ile tek bir millet halin­de yaşıyorlardı. Aralarında her hangi bir ayrılık ve uzaklık yoktu. Fakat bu nesil çoğalıp sayıları arttıkça yeryüzünün muhtelif yerlerine fazlaca yayılmaya başladılar ve bu ya­yılma sebebiyle fıtrî olarak birçok sınıf, millet ve kabi­le­le­re ayrıldılar. Bu ayrılık maişetlerinin temini yoluna, giyinme­­lerine ve lisanlarına kadar varmış ve yeryüzünün muh­­­­­telif iklimleri renklerine ve simalarına da tesir etmiştir. Bütün bu ayrılıklar müşahade ettiğimiz âlemde fıtrî olarak gerçekten mev­cuttur. İslâmiyet bu ayrılıkları değişmez bir hakikat olarak kabul eder ve bunları esas kabul ederek as­­la ortadan kaldırılmalarını istemez. Hattâ İslâmiyet bun­­­dan daha da ileriye giderek bu ayrılıkların sosyal hayatta bize faydalı olduğunu söyler. Çünkü kendi aramızda tanışmak ve birbirimize yardım etmek ancak bu vasıta ile mümkündür. Fakat bununla beraber İslâmiyet, bu ayrılıkların doğur­duğu soy, renk, dil, vatan ve millet taassubu­nun aşırısını reddedip ve bunları sapkınlık ve hata ola­rak kabul eder. Soy, aile ve toplumda ihtilaflara neden olan zenginlik, fa­kirlik, şeref, coğrafî mevki ve akrabalık esasına dayanan ayrılığı cahiliyyenin sapıklık ve hurafelerinden sayar. İslâmiyetin bu dünyada yaşayan bütün beşer efradına olan tebliği şudur: Allah (c.c.) hepinizi bir erkek ve bir kadın­dan yaratmıştır. Hepiniz kardeşsiniz, beşerî haklarda eşitsiniz, bu hususta birbirinizin diğerine üstünlüğü yok­tur.

İşte İslâmiyetin insan hakkındaki düşüncesi budur ve bundan dolayı insanlar arasında soy, renk, vatan ve li­san itibariyle esaslı bir farkın olamıyacağını söyler. İn­sanlar arasındaki esaslı farklar ancak hayatta gaye, ahlâk ve fi­kir ayrılıkları olabilir. Meselâ, iki kardeş soy itiba­riyle ayni anne ve ayni babadan olsalar dahi fikir ve ahlâk bakımın­dan ayrı karakterde oldukları takdirde hayatta birbirinden ayrı iki yol takib eden iki insandan başka bir şey değildirler. Bunun tam aksine akrabalık bağlarının uzak olduğu, biri Yakın Doğu'da, diğeri de Uzak Batı da yaşayan fikir ve ahlâk bakımından ayni karakterde olan iki kişinin aynı yolda yürüdüklerini görürüz.

İslâmiyet bu nazariyenin esasına göre dünyadaki bü­tün toplulukları ırk, vatan ve millet bakımından bir­leş­ti­re­rek ilke ve gaye itibariyle ahlâk ve fikir birliğine da­yanan bir cemiyet meydana getirir. Bu cemiyette be­şer efradı ırk ve soy esasına göre değil, belki mu­ay­yen ve sağlam bir ahlâkî inançla birleşiyor. Allah'ın (c.c.) Rab ve Malik ol­duğuna inanan ve Resullerin ge­tir­dikleri hidayet ve Hak Din'i hayatına amelî bir kay­nak olarak kabul eden herkes, bu cemiyetin bir cüz'ü ve fertlerinden biri olur. İster Afrika'dan, ister Avrupa'­dan olsun, ister Sami, ister Ari ırkına mensub olsun, is­ter siyah, ister beyaz olsun, ister Sanskritçe isterse Arapça konuşsun bu cemiyete iştirak eden herkes hu­kukî ve içtimaî mertebe bakımından tarağın dişleri gibi birbirine eşittirler. Aralarındaki ırk ve kavmi ay­rılıklar­dan hiç birine itibar edilmez, hepsi de eşit olup ara­la­rında ne asiller ve ne de zavallılar sınıfı mevcuttur. Bu cemiyete iştirak edenler hemcinslerinden herhangi birine hakir bir gözle bakmadıkları gibi onlarla karış­mak­tan çe­kinmez ve bu karışmadan kendine bir üstünlük İsabet edeceğinden hiç bir zaman kork­maz. Ayni şekilde böyle bir cemiyette evlilik, akra­balık, sohbet, karışıp kaynaşma ve birlikte yemek yemeleri esnasında aralarında herhangi bir engel ve­ya herhangi bir sakınca bulunamaz. İslâm cemiye­tinde alt olduğu soy ve uğramış olduğu sıkıntı do­la­yısiyle asil veya zavallı adam bulu­na­maz. Soyuyla övünerek diğerlerinden ayrı olarak özel haklara sahib bir adamda böyle bir cemiyette yer alamaz. Ayni şe­kil­de bir insan için servet, mülk ve aile bir şeref payesi ola­maz. Bu cemiyette insan, üstün ahlâkî de­ğer­lerle va­sıflandırılmış olup herkesten daha fazla bir tak­va­ya sa­hib olduğu ve Allah'tan korktuğu zaman şerefli sayı­lır. Bu cemiyet renk ve coğrafî hudutları sınırlandırılma­yan, bütün bunlardan öte yeryüzünün bütün memleket ve kö­şelerine yayılması mümkün olan bir toplulukdur ki temelleri üzerinde dünya çapında beşerî bir kardeşlik meydana gelebilir. Irk ve vatan düşüncesine dayanan cemiyetlerde ise, ancak aynı ırka mensup ve aynı va­tan­da yaşayan kimseler istifade edebilirler. Böyle bir ce­miyet, üyelerinden gayri diğer be­şer evlâtlarına ka­pılarını kapatır. Hâlbuki bu fikir ve ahlâk birliğine da­yanan cemiyetin kapıları aynı inanca ve belirli ahlâkî kaideye sahib kişilere ardına kadar açılmış ve başkala­rının faydalandığı haklardan eşit olarak istifade edip ortak olmaları sağlanmıştır. Bundan başka İslâm cemi­yeti, bu cemiyetin akidesine ve ahlâkî zabıtasına inan­mayan kimselere, ırkdaşları ve buyruğu altında yaşı­yanlar gibi bakmasa dahi, dünya çapındaki insanî şefkat hislerini onların üzerine teşmil eder ve onları beşerî ve fıtrî haklardan mahrum etmez. Besbellidir ki iki kardeş fikir ve inanç bakımından ihtilâfa düşüp hayat sahne­sinde birbirinden ayrı İki yolda yürüseler dahi, bu ırkî bağların kopması manasına gelmez. Hâl­buki insan ırk­ları veya her­hangi bir memleketin sakin­leri iki kutba ay­rılıp biri bu inanç ve prensiplere inanır, diğeri de inan­mazsa şüphesiz ki bunlar birbirinden ayrı iki topluma ay­rılmış oluyorlar demektir. Fakat bununla bera­ber insanî kar­deşlik aralarında daima müşterektir. Bu müşterek in­sa­nî özellik temelleri üzerinde beşerî hukuktan tasavvuru mümkün olan gayelerle İslâm cemiyeti selâmete ermiş ve bu gayeleri İslâm olmıyan diğer cemiyetlere de bahset­miştir.

İslâm'da içtimaî nizamın esasları anlaşıldıktan sonra İslâmiyetin muhtelif beşerî mesuliyet ve yardımlaşma şe­killerine koyduğu amelî metod ve usulü araştırmaya ve tetkike başlıyalım.

Beşeri toplumda vaziyet itibariyle en ehemmiyetli ve en ciddî ilk müessese hiç şüphesiz aile müessesesidir. Bu müessesenin temeli ancak evlilikle yükselir ve fertleri mey­dana gelebilir. İşte bu evlilikle yeni bir nesil mey­da­na geliyor, akrabalık hisleri ve diğer aşiret bağları da bundan doğuyor. Bu akrabalık hisleri gitgide genişliyor ve nihayet kanatlarını hudutları geniş bir toplumun üzerine geriyor. Bunlardan başka aile, öyle bir müessesedir ki orada her nes­lin büyük insanlık medeniyetinin vazifelerine aşkla ve doğrulukla yükselmesi için kendi hedeflerini daima yad eder ve onlara saygı gösterir. Bu müessese, yalnız beşerî medeniyeti muhafaza edip geliştirmek için insan yetiştiren bir müessese değil, belki bu müessesenin sahipleri kalblerinin en derin köşesinde vaziyet itibariyle kendilerin­den daha iyi, daha hayırlı ve daha doğru yolda olanların kendilerinden sonra gelmelerini istiyen bir mües­sedir. Bu sebepten dolayı ailenin medeniyetin te­meli ve esası ol­duğu inkâr edilmez bir hakikattir. Beşer mede­niyetinin bizzat kendisi ve sağlamlığı bu temelin sağ­lam­lı­ğına dayanır. Bundan dolayı İslâmiyetin en çok ehem­miyet verdi­ği ve itina ettiği sosyal meselele­rin bi­ri de aile müessese­si­nin ikame edilmesi ve çok sağ­lam te­mel­lere dayandırılması meselesidir.

İslâm nazarında kadın ve erkek arasındaki ilişki ve evlilik bağları için en doğru yol, her birinin diğerine gereken hayatî ve ailevi vazifesini göstermesidir ki bu temel üzerinde ailevî ilişki kurulabilsin.

İslâmiyet kadın ve erkek arasında meydana gelen çirkin ve rezil ilişkilerini tabiî şakalaşma kabilinden saymamış ve erkeğin kadına çirkin ve hakaret içeren muamelesini de uygun görmemiştir. İslâm nazarında bütün bunlar beşerî medeniyeti yoklukla tehdid eden şeylerdir. İslâmiyet bu gibi ilkişkileri katiyetle haram kılar ve onları kanunî sorumluluklardan sayarak böyle bir ilişkide bulunan cemiyetin her ferdine şiddetli cazalar tayin eder. Bunun da yegâne sebebi beşeri medeniyeti silip süpüren bu ilişkilerin toplumda ya­yılmasını önlemek. Kadını ve erkeği bu gibi ilişkilere zorlayan sebeb ve fırsatlardan cemiyeti tam mânasiyle temizlemektir. İslâm'ın haya hükümlerindeki, kadınların erkeklerle karışmasının haram kılınmasındaki, çalıp oynamayı ve açık saçık resimlerin her tarafa yayılma­sını önlemekteki gayesi bundan dolayıdır. İslâmiyetin en büyük ve en esaslı gayesi aileyi takviye et­mek ve onu çöküntü ve zaafa uğratacak faktörlerden koru­maktır. Bir yandan bunu yaparken, öbür yandan da İslâmiyet sadece erkek ve kadın arasındaki meşru ilişkiyi (yani nikâhı) caiz kılmakla yetinmez, belki bu meşru ilişkiyi iyi ve salih amellerden ve Allah'ın (c.c.) ibadetinden biri sayar. Ve bundan dolayı da erkek veya kadının evlenmekten çekinmesini şiddetle reddeder. İslâmiyet, her gencin kendinden evvelki anne ve babasının yüklendikleri medenî vazifeleri, nö­bet kendilerine gelince aynı şekilde omuzlarında taşı­malarını teşvik eder. Aynı zamanda ruhbaniyet (ev­lenmemeyi) iyi işlerden değil belki Allah'ın koy­duğu fıtrat kanunlarına taban tabana zıt kötü bir bid'at olarak kabul eder. Aynı şekilde kişinin evlenme­sine engel olan gelenek ve göreneklere İyi bir gözle bak­maz. Belki de toplumda evliliğin çok sade ve kolay olmasını ister ve öyle kılar. Ahlaksızlık ve zina ise bundan dolayı en meşakkatti ve en güç bir me­se­ledir. İşte bu maksattan dolayıdır ki İslâmiyet sa­dece birinci dereceden olan akrabalarla evlenmeyi yasak kılmış ve bunlardan başka uzak ol­sun yakın olsun diğer akrabalarla erkeğe istediği şekilde ve iste­di­ğiy­le evlenmeyi helâl kılmıştır. İslâmiyet kavmi ay­rı­lık­la­rı ortadan kaldırmış ve esaslarını yıkmıştır. Aynı za­man­da bütün müslümanlara kendi aralarında ev­len­meye izin vermiş, kadın mihrinde ve çeyizinde her iki tarafın da yüklenebileceği şekilde kolaylığı ve dengeli olmayı tavsiye etmiştir. İslâm nazarında ni­kâh akdinin sağ­­lam olması için herhangi bir ka­dıya, fakihe veya başka bir kayda ihtiyaç yoktur. Gerçek şudur ki İslâm cemiyetinde nikâh akdi kolay bir va­zife olup bu akdin sağlamlığı olgunluk çağına varmış erkek ve kadını İki âdil şahidin huzurunda razı et­mekle mümkündür. Ancak bu akdin gizli olma­ması lâzımdır. Köyde, kabilede veya mahallede olsun aşi­kâr olması şarttır. İslâmiyet ailenin işlerini kuvetli ve İyi temeller üzerinde kurmak İçin erkeği evin reisi ola­rak tayin eder. Aynı zamanda anne ve babaya itaat etme­yi nesline emir ettiği gibi kadına da erkeğine itaat edip hizmet etmesini emir etmiştir. Müslümanlık, aile için temeli çürük ve bir idareciden ailenin muhtelif hal­lerinden, muamelerinden ve ahlâkından mesul ola­cak kimseden mahrum bir nizamı kabul etmez.

Herhangi bir aile nizamının istikameti ancak işlerini tanzim edecek bir idareciyle mümkün olacağı belli olduktan sonra, erkek, İslâm nazarında bu büyük ma­kam için evin terbiyecisi olmaya diğerlerinden daha lâyıktır. Ancak bunun manası; islâmiyet, erkeği aile efradına istediği şe­kilde tahakküm eden bir diktatör ve kadını evin tanzimin­de hiç bir nüfuz ve salâhiyeti olma­yan ve erkeğe terk edil­miş bir köle kılar demek değil­dir, İslâmiyette ailenin ül­feti için sevgi ve şefkat iki hakikî temeldir. Kadın, erkeğine itaat etmekle mükellef ise, erkeğin de ailenin refahını ve saadetini sağlamak ve ona düşmanlık ve zulüm yap­mamak için elinden geldiği kadar gücünü kullanmak mecburiyetindedir. İslâmiyet sadece en azından sevgi, şef­­kat ve iyilikle muamele imkânları devam etmediği zaman erkek ve kadın arasındaki bağın devamlı kalmasını istemeyebilir. Şayet geçim imkânı kalmamışsa İslâmiyet erkeği, ka­dını boşayıp boşamamak, kadını da erkeği terk edip etmemekte serbest kılmıştır. Aynı şekilde ailede şefka­tin yeri korkuya dönüşürse, İslâmiyet mahkemeye de nikâh muamelesini fesh etme serbestîsini tanımıştır.

Dar aile muhitinden sonra yakın akrabalık olan kan ve evlilik akrabalığını görmekteyiz. İslâmiyet, babalık, kar­­­deşlik veya evlilik bağlarıyla birbirine bağlanan kim­seleri yekdiğerine yardım eden ve kendi aralarında birbirlerini kollayan kimseler halinde görmek ister. Allah Tealâ Azze ve Cell. Hz.leri muazzez kitabı olan Kur'ân-ı Kerim'in bir­çok yerlerinde, yakın ve uzak akrabalarla ilgili olarak iyilik ve ihsanı ve onlara şefkat göstermeyi emretmiştir.

Aynı şekilde sıla-i rahmin (akrabalık bağının) Allah (c,c.) indinde en büyük sevab ve iyilikten oluşu da Ha­dis-i Şeriflerle tekrar edilmiştir. İslâm nazarında in­sanların en şerlisi ve en çok buğuz edileni, yakın ve uzak akrabalarına kötülükle ve fenalıkla muamele eden kimsedir. Fakat sakın bu, iyi ve iyi olmayan hallerde ki­şinin akrabalık taassubu İslâmiyetin kabul ettiği iyi şeylerdendir, şeklinde yanlış olarak anlaşılmasın. Bu, as­la böyle değildir. Gerçek şudur ki İslâmiyet bir kim­se­nin hakka karşı batıl yolda olan kabilesine yardımını cahiliye devrinin taassubları cümlesinden sayar. Aynı şekilde hükümet memurlarından milletin nafakasından akrabalarının ihtiyaçlarını giderip onları koruyan, hak­sız ve delilsiz olduğu halde onları haklı göstermek isteyen kimsenin hareketi de İslâmiyetin adalet ölçüsüne katiyyen sığmaz. Belki bu, bizzat Şeytanın böyle bir kim­seye telkin ettiği şeyler cümlesinden sa­yılır. İslâmiyetin emrettiği sıla-i rahmin (akraba bağlılığının) başta ge­len şartlarından biri de sıla-i rahmin kaynağı olan kimselerin iyi ve adalet dairesinde olmalarıdır.

Akrabalık bağından sonra en yakın bağ komşuluk bağıdır. İslâmiyetin kabul ettiği gibi komşuluk üç çeşit­tir. Bunlar da: Yakın komşuluk, uzak komşuluk, sefer halinde, bir sanatta ortak halinde, bir mecliste veya bir mescitte yanyana oturmak hallerinde olan komşuluk­lardır. Bütün bu komşular şefkat ve iyiliğe lâyıktırlar. Hz. Ayşe'nin (r.a.) Peygamber (s.a.v.) den rivayet etti­ğine göre, Re­su­lullah (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: Cebrail (a.s. daima bana komşuluk hakkında iyilik tavsiye ederdi, hattâ komşuyu mirasçı kılacağını zannettim.»[1]

Ebu Sarih (r. a.) dan rivayet edildiğine göre Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: «Vallahi mü'min değil­dir. Vallahi mü'min değildir, Vallahi mü'min değildir.» bu kimdir ya Resulallah? Denildiğinde «Belâsından kom­şusu emin olmayan kimsedir», buyurdular.[2]

Peygamber (s.a.v.) den rivayet edilmiştir ki: «Ken­disi tok olup, komşusu aç olan kimse hakikî mü'min değil­dir.»[3]

Peygamber (s.a.v.)e: Ya Resulallah! Falan kadın ge­ceyi ibadet, gündüzü de oruçla geçiriyor, iyi işler yapı­yor, sadaka veriyor, fakat diliyle komşularına eziyet edi­yor, dendiğinde Resulullah (s.a.v.): «Onda hayır yoktur. O cehennem ehlindendir.» demiş, filân kadın da beş vakit namazını kılıyor, peynir tasadduk ediyor ve hiç kimseye eziyet etmiyor, dediklerinde, Resulullah (s.a.v.) «O, Cen­net ehlindendir.» buyurmuşlardır.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: «Ey Ebu Zer, çorba pişirdiğinde çorbanın suyunu fazlalaştır, ya komşunu çağır veya onu komşunla paylaş.»

Kısacası, İslâmiyet, aralarında komşuluk bağları bulunan kimseleri birleştirmeyi, sevinç ve kederlerini paylaş­tırmayı ve onlardan her biri arasında diğer karde­şine malını, canını ve ırzını emanet edebileceği şekilde bir iti­mat ve güvenlik bağı kurmayı ister. İşte İslâm ülfeti ve adabı bundan ibarettir. Evleri birbirine bitişik olup aralarında sadece bir duvar bulunmasına rağmen günler geçip zamanlar değiştiği halde birbirini tanımıyan komşuların ve aralarında yardımlaşma, itimat ve sevgiden hiç bir eser bulunmayan aynı mahalledeki insanların ülfetinin ise hiç bir hususta İslâmî ülfetten sayılmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Bu kaynaştırıcı rabıtalardan sonra bütün müslüman cemiyetlerini içine alan geniş bir alâkalar dairesiyle karşılaşıyoruz. İşte bu geniş daire çerçevesinde sosyal hayatımızı tanzim eden usul ve kaidelerden bir kaç örnek:

I — «İyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın.»[4]

II — «Siz, insanlar için insanlığın faidesi için gaipten, yahut Levh-î Mahfuzdan seçilip - çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.»[5]

 III —«Zandan sakının. Zan sözlerin en yalanıdır. Gizlemeyiniz, bencillik yapmayınız, haset etmeyiniz, birbirinize buğuz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, he­piniz kardeş olarak Allah'a kul olunuz.»[6]

— «Allah için seven, Allah için buğuz eden, Allah için veren ve Allah için meneden kimsenin imanı kemale ermiştir.»[7]

IV— «Zalimle zalim olduğunu bildiği halde onu tak­viye etmek gayesiyle yürüyen kimse İslâmdan çıkmış sayılır.» [8]

VI — «Kendi kavmine haksız olarak yardım eden kim­se, düşüb de kuyruğunu sallayan deveye benzer.»[9]

VII — «Hiç biriniz kendi nefsi için istediğini kar­deşi için de istemedikçe gerçek mü'min olamaz.»[10]

İslâmiyet, insanın iktisadî durumunu, emanet, adalet ve hak ölçüleri üzerinde sabit kılmak için bazı hudutlar tâyin etmiş, bazı usuller ortaya koymuş ve bu iktisadî ni­zamın seyrinin, kazancının, döner sermayesi­nin ve umu­mî masraflarının tâyin edilen hudutlar çer­çevesinde olmasını ve ondan asla sapılmamasını sağ­lamıştır. Serma­yenin çoğaltılması yollarına, tedavül ve el değiştirmesi şekillerine gelince;

İslâmiyet bunlara da gereken ehemmiyeti vermiştir İslâmiyet zamanın geçmesiyle tedavül şekillerinin yeni­leş­mesini mümkün kılar. Bu tedavül şekilleri hayatın muh­­­telif merhalelerinde insanların vaziyetleri ve top­lumların ihtiyaçlarına göre günden güne değişen mede­niyete uygun olarak tekâmül eder. İnsanın iktisadî du­rumu birçok şekillere dönüşse dahi İslâmiyet bu usul­lerin reddedilmesini ve bu hudutların tecavüz edilme­sini ka­tiyyen istemez. Eski değişik zaman ve devirlerde insan­lığın kabul ettiği farklı iktisadî şekillere uyulma­sını ve saygı gösterilmesini vacip kılar.

İslâmın görüşüne göre Allah yeryüzünü ve ihtiva ettiği her şeyi insanoğlu için yaratmıştır. Onun için her insanın yeryüzünde eline verilen bu İlâhî sofranın ni­metinden rızkını ve geçimini temin etmek için doğduğu günden itibaren çalışması lâzımdır. Bu hakta bütün be­şer evlâdı müşterek olup tarağın dişleri gibi birbirle­rine müsavidirler. Hiç bir kimse başkasını bu fıtrî hakla­rından mahrum ede­mez, veya üstün bir imtiyaz tanıya­maz. İslâm şeriatı bazı fertleri aile ve zümreleri bir kı­sım ge­çim sebeb­le­rinden istifade etmeme hakkını helâl kılma­dığı gibi diğer aile züm­re ve fertlere de bazı sanat kapı­larını kapamaz. Aynı şekilde İslâmiyette bazı zümre, soy ve ailelere, diğer bü­tün insanlardan farklı olarak geçim ve rızık temini hususunda kanun yoluyla imtiyaz ve fark gözetmek caiz değildir. Allah'ın yeryü­züne ser­diği geçim yolları ve rızık vesilelerini elde etme husu­sunda bütün beşer evlâdı müsavidirler. İnsanoğul­ların­dan kim olursa olsun bu ça­lış­ma fırsatlarından istifade edebilir. Vaziyetinin ıslahında ve kazancında insan emeği ve gayreti geçmiyen her nimet herkese helâldir. Herkes ihtiyacı nisbetinde bu ni­metten is­tifade etme hakkına sahiptir. Nehir ve çeşme su­ları, or­man odunu, mülkiyet altında olmıyan bir arazide biten ağaçla­rın meyvaları, ot ve yeryüzünün diğer nebatı, su, hava, çöl hayvanları, yeryüzündeki umuma ait ma­denler ve bu ka­bilden diğer bütün nesneleri talep altına almak ve bunları hapsetmek caiz olmadığı gibi Allah (c.c.)'ın kul­la­rına bunlardan ücretsiz istifade kapılarını açmak da caiz değil­dir. Ancak bu eşyaların ticari mak­sat­larla büyük bir kısmını istif eden kimse için hükümetin vergi koyması caizdir.

Allah'ın bütün insanların menfaat ve fayası için ya­rat­tığı mallara gelince bunun ihmal edilip işletilmesi caiz değildir, Bu malın sahibi için iki şık mevcuttur: Ya bizzat bu maldan faydalanacak veya onu başkalarının istifadesi için terk edecektir. İslam kanunu bunu mecburi kılar. Binaenaleyh herhangi bir şahsın arazisini üç seneden fazla işletmemesi caiz değildir. Eğer bu araziyi bina, ziraat ve buna benzer şeylerle işletemiyorsa üç sene sonra sa­hibi olmayan arazilerin hükmüne tabi olur. Bu araziden, sahibinden başka bir kimse istifade ederse sahibinin bu adamı mahkemeye vermesi de helâl değildir. Belki İslâm hükümeti böyle bir durumda bu araziyi hakikî sahi­binden başka istediğine vermekte tamamiyle serbesttir.

Dünyada meşru ve mubah yollarla mülkiyet hakkına sahib olan bir kimsenin hakları hiç şüphesiz her za­man için saygıya ve korunmaya lâyıktır. İslâm hukuku nazarında mülkiyetin meşruiyeti için lâzım olan şartlara gelince bu hususta kesin bir kanaata sahip olmak için araştırmak ve tetkik etmek lâzımdır. İslâm hukuku na­zarında meşru mülkiyetin şartlarına haiz olmayan bir mülkün sa­hiblerinden alınması lâzımdır. İslâm kanunu ve hukuku­nun kabul ettiği mülkiyete gelince hiç bir yasama organı ve hükümetin bunu sahiplerine yasak etmeye, onlardan gasp etmeye veya bu meşru haklarını artırıp eksiltmeye hakkı yoktur. Yeryüzünde, sosyal ıslahat ismi altında İs­lâm hukukunun kabul ettiği mülki­yet haklarını ortadan kaldırmak istiyen herhangi bir ni­zamın meydana gelmesini İslâmiyet asla tecviz etme­miştir. Nasıl ki İslâm Şeriatının tahdid ettiği ferdî mülki­yet hakları üzerinde hiç bir umumî menfaat gözetmemek Kapitalizm'de olduğu gibi bir tefrit ise, aynı şekilde -Komünizm'de olduğu gibi de zu­lüm ve zorbalıkla ferdî haklar üzerindeki bu tahdidin alabildiğine daraltılması da bir ifrattır. Ferdin meşru hakla­­­rına saygı göstermek, korumak ve İslâm hukukunun fer­­din üzerine vacip kıldığı içtimaî hakları almak -vergi ve­saire gibi- İslâm hüküme­tinin vazifelerindendir.

Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenab-ı Allah, insanları yaratmış, fakat nimet ve kuvvet tak­siminde eşit kılmamış, bilâkis onları hikmet ve İrade­siyle bu hususta birbirinden üstün kılmıştır. İnsanlar arasında bu te­zat aşikârdır. Evet insanlar arasındaki bu farklar çehre güzelliğinde, ses güzelliğinde, cismî kuvvete, aklî beceride, doğdukları mevki itibariyle bu kabilden diğer bütün hususlarda kendini göstermekte­dir. Rızık mes'elesi de ayni şekildedir. Allah'ın (c.c.) fıtratı üzere doğan insanların tabiatı diğer mevhibe­lerde olduğu gibi kulların rızkı mes'elesinde de fark­ları icabettirir. İslâmiyetin nazarında halk arasında ikti­sadî eşitliği meydana getirmek ve bu gaye ile vaziyetle­rini düzenlemek istiyen her kanun kökünden batıldır. Çünkü İslâmiyet rızık meselesisinde eşitliği kabul et­mez. Ancak rızkı elde etmek için çalışma ve gayret fırsatlarının eşit olmasını kabul eder. İslâmiyetin gayesi beşer topluluğunda Allah'ın (c.c.) insana verdiği yetenek ve istidatlar nisbetinde rızkını elde etme yolla­rına mâni olacak kanunî ve ananevi hiç bir engel bırak­mamaktadır. Tıpkı bazı zümre aile ve sülâlenin irsî saa­detini sağlıyan imtiyazları toplumdan tam manasıyla yok edilmesini istediği gibi... İşte bu iki yol bu fıtrî çe­lişki ve tabiî ayrılıkları ve fıtrî ve tabiî olmayan farkları reddedip onları yok eder ve toplumun her ferdine ça­lışma ve gayret kapılarının açık olduğu fıtrî bir metod üzerine cemiyetin iktisadî nizamını kurar. Halk arasında çalışma vesileleri ve neticeleri hususunda zorla eşitlik tesis etmek is­tiyen kimselerle İslâmiyet uyum sağla­maz. Belki tam manasıyla muhalefet eder. Zira bu kişi­ler fıtrî olan üstünlüğü fıtri olmayan eşitlikle değiştirmek istiyorlar. Fıtrata en ya­kın nizam, beşer efradından her birine geçim, makam ve İslâm fıtratı üzerinde olması için çalışma ve gayret hakkını tanıyan nizamdır. Meselâ: Gücü araba almaya yeten her hangi bir kimse, arabasiyle seyahat yapma hakkına sahiptir. Yanında hiç birşey bulunmıyan kimse ise yaya olarak yürür. Ayağında sakatlık ve buna benzer hastalıklar, bulunan kimse de aksaklığıyla yürür. Cemiyetin kanunu daimî bir şekilde araba sahibine, araba ile yolculuk yap­ma hakkının sabit kalmasını garantilemediği gibi sakatın da herhangi bir yolculuk aşamasını arabayla geçme­sine mâni değildir. Aynı şekilde İslâm cemiyetinin ka­nunu, araba sahibi olanı, sakat olanı ve yaya olanı aynı açıdan ve aynı durumda kabul ederek, yolculuk müddetince bunları birbirlerinden ayrımlıyacak şekilde bağlamaz. Bu asla caiz olamaz. Dengeli ve âdil bir ka­nun, ak­saklıkla yolculuğa başlıyan bir kimseye, şahsî gayret ve çalışmasıyla muktedir olduğu takdirde bu yolculuk müd­detince arabayı elde etme hakkını sağlıyan kanundur. An­­cak böyle bir durumda araba ile yolculuğuna başlıyan kimseyi bu hakkından men eden çalışma ve gayretinin mahsulü olmadan alıkoyarak müddetince arabayı kul­lan­mak istiyen kimse ise en­gellenir ve ancak sakatlığıyla yü­rüyebilir.

İslâmiyet beşeriyetin her ferdine sosyal yapıda iktisadî yarışmanın âdil ve kapılarının herkese açık olmasıyla yetinmez, belki bu yarışa katılanların birbirine şefkat eden, birbirine yardım eden kimseler olmasını ve birbirine yardım etmeyecek derecede kaba ve katı yürekli olma­malarını zorunlu kılar. İslâmiyet bir yandan insanların zihninde ahlâk öğretileriyle sorumluluk ve yardımlaşma fikrini yerleştirerek gerçekten ileride olan kardeşlerini ge­ride olan kardeşlerine dayanak kılarken, öbür yandan da geçimini sağlıyamıyacak zayıf ve aciz kimselerin yardımını sağlıyacak daimi bir müesseseden toplumun ebe­diyyen yoksun olmamasını gerektirir. Böylece bu iktisadi yarışmada hedef ise ulaşmaya gücü yetmiyen herkes bu müessesede nasibine nail olur. Za­manın zulmüne uğ­ra­yıp da ilerleyemiyen kimseleri ilerlemeye ehil kılması bu müessesenin vazifelerinden­dir. Gayret ve çalışma mey­­danına inmek istiyen bir kimse eğer bir yardım ve ko­laylığa ihtiyaç hisseder ise temenni ettiği bütün kolaylık ve yardımları bu müessesede bulur. Bundan dolayı İslâm şeriatı, kanu­nun hükmüne göre her sene memleket servetinin bütün gelirinden % 2,5 zekat almayı farz kılmış ve kararlaş­tırmıştır. Aynı şekilde ticaret malının yekûnundan mu­ayyen bir zekâtı, arazilerden elde edilen tane ve mey­velerden % 10 veya % 5, bazı madenlerin hasılatından da % 20 nisbetinde, hayvanlardan ise sayılarına göre zekât almayı farz kabul etmiştir. Yine bundan başka ayrıca İslâm kanunu bu yollarla elde edilen bütün gelirleri fakirlerin, yetimlerin ve muhtaç olanların ihti­yaçlarını temin etmek yollarında sarf etmiştir ki bu içtimaî bir garanti sayılır. Bu içtimaî garanti ile hayatın zaruri kıldığı şeylere ihtiyaç hisseden şahsın İslâm cemiyetinde de bulunacağı muhakkaktır. Böylece se­falet korkusuyla rızkını alın teriyle kazanmaya mec­bur olan kimsenin arazi ve fabrika sa­hiplerinin ona teklif ettikleri bütün ağır ücret şartlarını ka­bul etmesi halinde dahi, iktisadî yarışmada mutlak su­rette pay sahibi olması lâzım gelen seviyeden yine de ge­ri kal­maz.

Doğrudan doğruya Rabbı'nın hazinesinden bir şeye nail olan, gayret ve çalışmasıyla istifade edile­cek ve kullanılacak hale getiren her hangi bir kimse o şeyin sahibi ve maliki olur. Bunun örneği sahipsiz arazinin istimlâk edilme keyfiyetini teşkil eder. Bir adam böyle bir araziyi mülkiyeti altına alır, vaziyetini ıslah eder, yararlı ve verimli bir şekilde kullanırsa bu arazinin bu adamın elinden tek­rar alınması caiz değil­dir. İslâmiyetin görüşüne nazaran yeryüzünde bütün mülkiyet hakları bu şekilde başlamıştır. İnsan yeryüzü­nün ilk İmarına başladığı zaman yer­yüzündeki her şey bütün âdemoğullarına mubahtı. Bir şeyi istimlâk edip vaziyetini ıslah eder, kullanılacak ve is­tifade edilecek hale getiren kimse onun sahibi olurdu. Ya­ni bu mülk tam manasıyla mülkiyeti altına giriyor ve bu mülk sa­hibi bu mülkü kullanıp ondan istifade etmeye kalkışan kimseden ücret talep edebiliyor demektir. İşte bu in­sanların bütün iktisadî vaziyetlerinin dayandığı fıtrî bir esastır. Bu hale göre en makul hareket bu esasın sa­bit, emniyetli ve esaslı olarak daima yaşatılmasıdır. İs­lâ­miyet ferdin, fert olması itibariyle hukukunun baki kalmasını, cemiyete zararlı değil, kesin olarak masla­hatına yarayacak şekilde hürriyetinin korunmasını, ferdin ve cemiyeti doğru bir ölçü üzerinde yerleştiril­mesini ve tam dengeli bir esasla birleştirilmesini ister. İslâmiyetin nazarında ferdin hukukunu cemiyetin mas­lahatı için yok eden fıtrî yetenek ve ferdî kabiliyetlerin olgunlaşması için lâzım olan hürriyetten onu mahrum eden hiç bir siyasî veya iktisadî nizam parlıyamaz. Ne­tice itibariyle hayatın bütün faydalarını ve kazancın vesilelerini yaygın bir mülkiyet haline getirmek için memleketin bütün fertlerini İçtimaî zabıtanın iplerine sımsıkı bağlamak lâzımdır. Hâlbuki ce­miyetin menfaati için ferdin hukukunun yok olması halinde ferdiyetin kalması ve gelişip ilerlemesi çok güç ve hat­tâ imkân­sızdır. Ferdiyetin korunması için içtimai ve siyasî hür­riyetine muhtaç olunduğu, gibi, geniş bir iktisadî hürri­yete de muhtaç olacağı bilinen bir gerçektir. Biz beşe­riyetin vicdanın ortadan kaldırılmasını istemiyoruz. İs­lâm cemiyetinde, Allah'ın her kulu hür bir şekilde geçi­mini sağlaması ve temayüllerine göre, ahlâkî ve zihnî kabiliyetlerini geliştirmesi için imkânların bulunması zarurîdir. Gerçekten anahtarları yabancıların eline ge­çen bir rızkın fazla olup, sahası geniş ve miktarı çok olsa dahi hiç kimse böyle bir rızıktan memnun olmaz. Karnın doysa ve bedenin semizleşse dahi, yabancı bir ele geçen bu rızkın sebeb olacağı gerilik ve bozukluğu söz konusu tokluk asla telâfi edemez. İslâmiyet buna benzer bir nizamı reddettiği gibi toplumun fertlerine içtimaî ve iktisadî sahada dizginlerini istediği gibi ser­best bırakan, arzularına ve kendilerinin isteklerine göre yapma ve kazanma serbestisini vererek onları başıboş bırakan içtimaî nizama da katiyen iyi bir gözle bakmaz. Çünkü böyle bir durum, ce­miyetin maslaha­tına karşı şiddetli bir zarar haline döner. İslâmiyet, bu birbirine zıt olan ifrat ve tefrit arasından orta yolu seçmiştir. Evvelâ cemiyetin maslahatının korun­ması için ferdi, bir takım hudud ve sorumluluklarla bağ­lar. Sonra, bu hududlar çerçevesinde kendisiyle şahsî işlerini başbaşa bırakır ve istediği gibi bunları ıslah etme serbestîsini tanır. Burada bu sorumluluk ve hududları teker teker izah etmeye imkân yoktur. Ancak özet olarak size bazı kısımlarını zikr edeceğim. Evvelâ geçimin temini ve rızkın elde edilmesinden başlıyalım: İslâmiyet geçimin te­mini yollarına çok ehemmiyet verir ve dünya kanunlarından herhangi bir kanunun ulaşamıyacağı derecede helâl ile haram arasındaki ayrılığa dikkat eder. İslâmiyet, kendinden başkasına zarar veren kimsenin her türlü işini ve­ya bütün topluma maddî ve ahlakî bir zararın gelmesine sebeb olan her türlü işi haram eder. İslâm şe­riatı, şarabı, her türlü sar­hoş edicilerin alışverişini, azgın­lığı, çalıp oynamayı, talih oyunlarını, kumarı, faizi, al­datmayı, noksan sat­mayı, taraflardan yalnız birinin gerçek men­fatini temin eden ticaret yollarını, ayni şekilde vurgunculuğu ve bunun gibi topluma her nevi zarar haline dönüşen bü­tün gaddarlıkları katiyetle haram kılar. İslâmiyetin İkti­sadî kanunu bu yönden incelenir ve dikkat edilirse haram kazanca ait uzun ve içeriği oldukça geniş bir fihriste rastlamak mümkündür. Aynı zamanda bu haram kazancın yolları arasında bugün dahi halkın kapitalist sisteminde kullanıp bu sayede parmakla gösterilecek kadar zengin olmalarını temin eden kötü metodlar da mev­­cuttur. İslâmiyet kanun hükmüyle bütün bu me­tod­ların kapılarını kapar ve kişinin diğer insanlara gerçek bir menfaat sağlayan yollara mal ve servet sahibi olmalarını temin eder. Böylece bu metodlarla insaf, adalet ve doğruluk ölçüleri hasıl oluşur. Mubah yollarla elde edilen mallar için İslâmiyet mülkiyet hak­kını tanımıştır. Ancak bu haklar da aynı şekilde bazı hudut ve kayıtlarla sınırlandırılır. Bu­nun manası, meşru yollarla mülk edinen kimsenin meş­ru yollardan başka bir yerde bu mülkiyet hakkını kullanmaması lâzım gelir demektir. İslâmiyet bu maksatla ki­şinin te­miz ve iyi bir hayat yaşaması için bazı hudutlar koymuş, kişinin ma­lını çılgınlık ve başıboşluk yollarında har vurup harman savurmasına, lüks ve sefahatta sarf etmesini ve etrafın­daki halkın ona mütekebbir bir diktatör nazarıyla bak­masını asla tasvip etmemiştir. Bu arada İs­lâm kanunu­nun açıkça haram kıldığı servetin israf şekillerini gör­mek mümkündür. Eğer bu israf şekillerini açıkça haram kılmamışsa da mutlak surette kanun yoluyla İslâm hü­kümetine halkı israftan men etmek ve böyle bir halde mallarına el koymak için bir serbestiyet tanınmıştır.

Bir kimsenin mubah olan ölçülü masraflarından sonra yanında kalan malını isterse biriktirir isterse onunla servetini çoğaltmak için her türlü kazanç ve tica­reti yapabilir. Ancak İslâmiyet bu iki halde de bazı hudut ve kayıtlar tâyin etmiştir. Eğer mal biriktirmek is­terse her sene için nisabtan artan mal üzerinden zekât vermesi farzdır. Eğer malını işletmek isterse helâl kazanç ve mubah ticaret yollarından başka yerlerde işletmemesi lâzımdır. Bu ticaret ve kazanç ya bizzat sermaye sahibi tarafından ya­pılır veya bu ticaretin kâr ve ziyanında ortak olmak üzere şirket yoluyla sermayesini ve malını orta­ğına teslim et­mekle de olur. Bu sermaye ister nakit ister arazi ve isterse malzeme olsun durum aynıdır. Bu hudut ve kayıtlar çerçevesinde bir zaman sonra herhangi bir kimsenin büyük bir servet sahibi olması İslâm naza­rında hatalı bir iş sayılmaz. Belki bu Allah'ın bu kuluna bir nimeti ve keremidir? Fakat bütün bunlara rağmen bu servet sahibinin İki prensibe tam manasıyla uymasını, şart koşmuştur. Birincisi, her sene malının zekâtını da­ğıtmak ve ziraî is­tihsalin Allah'ın (c.c.) farz kıldığı şekilde onda birini vermektir. İkincisi ticarette, ziraatte ve sa­natta, kiralama yaptığı ve ortaklık kurduğu kimselere iyilik ve insafla muamele etmesi lâzımdır. Eğer onlara adalet ve insafla muamele etmezse İslâm hükümeti onu böyle bir muameleye zorunlu olarak uyulmasını sağlar.

Bütün bunlardan sonra bu mubah hudutlar çerçeve­sinde biriken servetin daima saklı kalmasına İslâmiyet rı­za göstermez. Belki aileden miras kanunu yoluyla bu ser­vetin dağıtılmasını sağlar. İslâm kanununun bu mesele hak­kındaki görüşü diğer bütün dünya kanunlarının görüşle­rinden tamamiyle ayrılmaktadır. İslâmiyetten başka di­ğer dünya kanunlarının bu mesele hakkındaki görüşleri ise bir defa biriken servetin, ailelerin birbirini takip etmesi halinde olduğu gibi kalması meselesidir, İslâmiyet ta­mamen bunun aksine birleştirici bir kanun getirmiştir ki her hangi bir kimsenin hayatında biriktirdiği malı vefatından sonra derhal yakın akrabaları, evlilik yoluyla olan hı­sımları ve neseb bağlarından her hangi biriyle kendisine bağlı olanlar arasında hisseler nisbetinde dağıtılmasını icab ettirir. Yakın akrabası veya her­hangi bir neseb bağı ile bağlı olduğu kimsesi olmıyanların mirası, Müslümanların devlet hazinesine veya bütün müslüman toplumuna terk edilir. Bu miras kanunu biriken malların veya çiftliklerin daima sabit kalmasına taraftar olmadığı gibi müsamaha da etmez. Gerçek şudur ki İslâmiyet daha evvel bahsi geçen kayıt ve hudutlarıyla servetin birikmesinden doğacak fesadı tamamen bertaraf etmiştir.

Dâvamızın sonu zaten âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a (c.c.) hamdetmektir.

İslâm'da Allah ile kul arasındaki nizam nedir? Bu nizamın dünya hayatındaki diğer nizamlarla ne gibi bir ilgisi vardır? İslâmiyetteki Allah ile kul arasındaki bağın diğer din ve felsefesi nizamlardaki bağlardan ayrıldığı tarafı hakkıyla kavramak için bu mes'elenin tam ma­nasıyla an­laşılması ve idrâk edilmesi lâzımdır. Herhangi bir kimse bu farkı göremiyecek kadar ileri görüşlü olma­dan bu hususta araştırmaya koyulduğu takdirde ekse­riya fikrinde maksatlı veya maksatsız bu günün psiko­lojik haller diye adlandırdığı hareketlerin çoğunda bu­lunan tasavvurlar doğabilir ve böylece munis olan ruh dairesinden madde ve cisim âlemine kadar nüfuzu geçen, bunların vaziyetlerine müdahale eden ve hattâ onları istila edip keyfiyetlerinde tasarruf etmek istiyen bu garip ruhanî nizamların her hangi bir nev'ini bil­mekte güçlük çeker.

Felsefe ve dinlerin konusunda öteden beri hâkim olan, cisim ve ruhun birbirine zıd olup bir araya gem­li­ye­ceği meselesidir. İslâm'dan başka diğer dinle­rin ve felsefenin nazarında ruh başka bir vadide, madde de başka bir vadidedir. Ruhun istediği ve iktiza ettiği başka, maddenin istediği ve iktiza ettiği baş­kadir. O halde bunların yanyana ilerleyip gelişmesi mümkün değildir. Cisim ve maddî âlem ruh için bir zin­dandır. Dünyevî bağlar dünyanın lezzetine ve rağbe­tine dalmak beşer ruhunu bağlayan başlıca zincirlerdir. Aynı şekilde dünya işleri, dünya hayatı ve kazanç yolları ruha karşı olan başlıca engellerdendirler. Bunlar ruhu gelişmekten ve ilerlemekten alıkor.

Bu fikirden elde edilen netice şudur ki: Ruhani ve mad­dî yollar çoğalmış, metod ve kaynaklar birbirinden ay­rılmıştır. Maddeyi tercih edip dünyevî işleri hedef edinen kimseler bu dünyada ruhanî seyir ve yardımları­nın ilk adımlarında ümitsizliğe düşer ve maddenin kul­luğunu tam manasıyla alarak toplumları, medeniyetleri, idareleri, maişetleri ve diğer dünya hayatının bütün temelleri ruhanî nizamdan ve onun bilgisinden tamamiyle sıyrılır ve böylece yeryüzü zulüm ve düş­manlıkla dolup taşar.

Sadece ruhu terbiye edip yalnız onu arzulayanlar kendilerini dünya işlerinden uzak kılan ruhlarının yük­selmesi için bazı metod ve gayeler edinirler. Bunların nazarında dünya hayatı ve onun aldatıcı ve çeşitli işlerinin arasından geçen yoldan ruhun ilerlemesi mümkün değildir. Bunlar ruhun ilerlemesi için cismanî işleri ihmal etmekte herhangi bir zarar telâkki etmezler. Bundan dolayı bunların insanın ruhunu ve isteklerini ortadan kaldırıp şuursuz, hareketsiz ve çökmüş bir cüsse haline terk eden külfetli bedenî hareketler icad ettiklerini görmekteyiz. Yi­ne bundan dolayıdır ki böyle kimseler dağları, tenha çölleri ve mağaraları ruhî ter­biye için en İyi yer olarak ka­bul ederler. Böylece inzi­vaya çekilmeyi kendilerine reva görüyor, medeniyetin meş'alesinden tiksinerek dağlara ve mağaralara sığını­yorlar. Düşündükçe ruhun parlaması ve gelişmesi için dünyanın bağlarından sıyrılmak ve kendilerini maddî âleme bağlayan bütün bağları kesmekten başka bir yol görmezler. Buna göre maddeyi tercih eden kişi ise dış görünüşten ibaret olan maddelerden istifade eden kimse demektir. Böyle bir kimsenin ga­yesi, güzel bir kuş veya benzersiz bir balık, iyi bir tay veya yırtıcı ve kan dökücü bir kurt olmaktan ibarettir. Diğer taraftan sadece ruh yönünden gelişmek istiyen kimselerin naza­rında kemalin manası, insanın beşer fıtra­tı çerçevesi­nin haricine çıkan garib yetenekleri elde etmesi ve bu yeteneklerle yükselmesidir. İnsanın gayesi ise, bir nevi haber âleti olması veya bakışlarının ve sözlerinin şifa verici birtakım âletlerle donatılmasıdır.

İslâmiyet bu hususta dünyada görülen diğer bütün dinî ve felsefî nizamlardan ayrılmaktadır. İslâmiyet be­şer ruhunun yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğunu bil­dirmiş ve Allah bu ruha birtakım faydalı tasarruf ve va­zife haklarını vermiş ve bunların yerine getirilmesi için şekil ve biçim itibariyle en güzel bir cisimle onu nimetlendirmiştir. Ruhun vazifesi, Allah'ın kendisine verdiği tasarruf ve üzerindeki vazifesini yerine getirme hususunda bu cismi istihdam etmektir. Ceset ruh için bir zindan değil, bir fabrikadır. Bu ruh ancak fıtrî yete­nek ve kabiliyetleriyle birlikte bu fabrikanın âlet ve kuvvetini kullanmakla gelişip ilerliyebilir.

Sonra bu ceset ruhun herhangi bir sebeple düş­müş olduğu bir bataklık, elem ve işkence yeri değildir. Belki gayret edip çalışmak için bir meydandır ki, Al­lah, beşer ruhunu, vazifesini yerine getirmek için bu meydana göndermiştir. Bunun içindir ki, Allah, ruha, bu dünyada var olan birçok şeylerde tasarruf etme hakkını vermiştir. Böylece bu ruhla büyük beşer toplu­lukları, hilâfetin vazifelerini yerine getirmek ve sorum­luluklarıyla kuvvetlenmek için yaratılmıştır. Böylece ruh için çeşitli ve muhtelif siyasî, iktisadî, içtimaî ve medenî nizamlar, vücut âlemine ibraz edilmiştir. Bütün bunlar beşer fıtratının ihtiyacı dolayısiyle gerekli olan prensiplerdir. Ruhî ilerleme ve manevî geliş­me bu dünyada devam ettiği müddetçe herhangi bir kimsenin bu sahanın dışında kalmasına ve bir köşede dolaşıp gezmesine imkân yoktur. Bundan dolayı, fert için en çıkar yol, bütün kabiliyetini bu sahada çalışması ve alın teri dökmesiyle ortaya çıkarmasıdır. Bu izahlara göre, dünyanın insan için bir imtihan yeri olduğu anlaşılmak­tadır. Hayatın her şubesi ve her rüknü bu imtihan so­rularını teşkil eder. Ev, mahalle, çarşı, daire, fabrika, dük­kân, okul, mahkeme, karakol, ordu. Büyük Millet Meclisi, sulh kongresi, harb sahası ve diğer hatıra ge­len her şey insanın muhtelif ilim ve fenlerde İmtihan edilmesi için baş­lıca meselelerdir. İnsan bu meselelere ehemmiyet vermez ve haliyle çoğunu terkederse acaba âkibeti ne olur? Onun derecesi, sıfırdan başka bir şeymidir? Kurtuluş ve terakki İhtimali ancak kişi­nin bu imtihanı başarması ve kendisine arzedilen bu soruları cevaplandırabilmesi için bütün kabiliyetini kullanıp bu İmtihana gereken ehem­miyeti vermesiyle mümkün olabilir. Böylece İslâmiyet ruhbâniyyeti kabul etmez ve onu tamamiyle reddeder. İslâmiyet, insan ruhunun yükselmesini medenî hayatın dışındaki yol­lardan herhangi biriyle olacağını aslâ kabul etmez. Belki bu yükselmeyi medenî hayatın içinde görür. İslâm nazarında ruhun yükselmesi, parlaması, geliş­mesi, kurtuluş ve sadeti sosyal yaşamın sahillerinde değil, onun dalgaları arasında ve derinliklerindedir. Şimdi İs­lâmiyetin, ruhun yükselmesi ve çöküşü için bize koyduğu ölçüye dikkatle göz atalım: Bu mesele­nin cevabı, daha ev­vel bahsi geçen hilâfet tasavvu­runda gizlenmiş vaziyettedir. İnsan dünyada şanı yüce Allah'ın halifesi olduğu günden itibaren hayat sahne­sinde kazandığı ve kazandırdığı şeylerden Rabb'ının huzurunda sorguya çekilecektir.

Bu dünyada onun vazifesi, Allah'ın kendisine bah­şettiği hakları, kudretleri ve makamları, yüce olan Al­lah'a, hidayet ve iradesiyle rızasına uygun olarak kul­lanmak ve Allah'ın, kendisine bir nimet olarak bah­şettiği bütün güç ve kuvvetini elinden geldiği kadar Allah'ın cemâlini taleb etmek, rızasını istemek yo­lunda kullanmak ve kendisini diğer beşer evlâdına bağlıyan bağlara sahib ve Yaratıcısı olan Allah'ın rıza­sına uygun bir yön vermeye çalışmaktır. Kısaca, in­sanın bu dünyadaki vazifesi, yeryüzünün ve onda ya­şayan insanların hayat nizamlarını, Şanı Yüce Allah'ın istediği şekilde güzellikler ve iyiliklerle güzelleştir­mek ve onu ıslah etmektir. İnsan bu hizmeti yapıp vazife­sini idrak ederek Rabb'ına sırf rızası için itaat ettikçe Allah'a ve O'nun şumüllü rahmetine daha fazla yaklaş­mış olur. İşte İslâmiyetin nazarında ruhî yükselme, şanı yüce Allah'a bu yaklaşma metrebesidir. Bunun aksine insan tenbelleştikçe, gayret ve çalışmaktan vaz­geçtikçe veya zulmedip azdıkça Allah (c.c.) dan daha fazla uzaklaşmış olur. İşte İslâmiyet nazarında ruhî çö­küntü Allah (c.c.) Hazretlerinden uzaklaşmaktır.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslâm nazarında iş ve çalışma sahası dindar veya sadece dünyasını düşü­nen kimseye göre asla değişmez. Bunların ikisi de çalışma sahasındaki müsabakada müşterektirler. Hattâ dindar adamın bu sahadaki vazifesini dikkat ve ihti­mamla, dünya sevdası insanın ebediyen ulaşamıyacağı nitelikte yerine getirmesi lâzımdır. Dindar adam, aileden dünya devletlerine kadar olan dünya hayatının muhtelif hallerindeki vazifelerinden sadece dünyasını düşünen kimseden daha fazla hız almaktadır. İkisinin arasındaki fark, yüce Al­lah'la olan bağlarının farklı ve başka olu­şundandır. Dindar adam bu vazifeleri yaparken mutlak surette Rabb'ının huzurunda sorguya çekileceğini idrâk ederek yapar ve sadece Allah'ın rızasını gaye edinir. Fakat dünya sevdası adam bunun aksine kendini, işlerinden dolayı herhangi bir kimsenin huzurunda mes'ul olmaksızın bütün bağlardan uzak ve hür olarak görmektedir. Böyle bir kimse işlerini ancak Allah'ın emirlerine aldırış etmeden şehevî ve nefsanî arzuları­nın isteğine uygun olarak yapar. İşte bu ikisinin yaratı­cısı olan Allah ile aralarındaki bağları, dindar adamın bütün maddî hayatını ruhanî güzel bir hayata çevirmiş ve dünya sevdası olanında hayat nurunu gidererek onu içinden çıkması mümkün olmıyan bir karanlığa ter­ketmiştir.

Şimdi insan ruhunun maddî âlemdeki hayatında ilerle­mesi için İslâmiyetin çizdiği yol ile onun için açtığı ge­lişme kapılarını size açıklamak isterim:

Bu yolun ilk adımı imandır. Bundan maksat insanın kalbine ve zihnine Allah'tan (c.c.) başka bir ilâhın, Mali­kin, Hâkimin olmadığını yerleştirmek, hayattaki gayret ve çalışmasında Allah'ın rızasını gaye edinmek ve hayatını düzenliyen ilâhî emir ve nehiyden başka bir kanun olma­dığını bilmektir. Bu düşünce insanın zihninde yerleştikçe İslâmî düşüncenin rengi daha da artar ve ruhî gelişmeşi en yüksek dereceye ulaşır.

Bu yolun ikinci aşaması «itaattır..» İtaatin mânası: İn­sanın, her türlü işinde şahsî hürriyetinden vazgeçmeşi ve Bir olduğuna inandığı Allah'ın itaatını, erişinde araştır­ması ve bulmasıdır. İşte Kur'ân ıstılahında İslâmiyet, bu itaattan ibarettir.

Vazife şuuru tabiriyle ifade edilmesi mümkün olan bu yolun üçüncü merhalesi TAKVADIR. Takvanın mânası: Kulun, hayatın her hangi bir bölümünde fiillerinden, sözle­rinden ve inançlarından mutlaka Rabbı'nın huzurunda sorguya çekileceğine inanması ve Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınarak emir ettiğine dört elle sarılmasıdır. Bu takdirde kul, tam bir seçme hürriyeti ve irade ile za­manını daima helâl ve haram, doğru ve yanlış, hayır ve şerri birbirinden ayırmakla geçirir.

Bu merhalelerin dördüncüsü ve en üstünü «İHSAN» dır. İhsanın manası: Yalnız Allah için nefret etmeyi ve Al­lah için sevmeyi kendine amaç edinecek dereceye varın­caya kadar kulun iradesinin Yüce Allah'ın idaresiyle kay­naşmış olmasıdır. Kul, sadece kendi nefsini kötülükler­den korumakla yetinmemelidir. Zira Allah (c.c.) yeryü­zü­nün bu kötülüklerden tamamen münezzeh olmasını ister. Onun İçin kul kötülüğün kökünü yeryüzünden sökmek için bütün gayretini sarfetmeli ve yalnız kendi hayatını Allah'ın istediği güzel eser ve iyi şeylerle gü­zel­leştirmekle yetinmeyip bu iyilikleri var kuvvetiyle Allah­'ın bu geniş sahasında yaymaya çalışmalıdır. Kul, bu yük­sek dere­ce­ye ulaşabilirse Allah'a (c, c.) yaklaşmış olur. İhsan, insanın ruhî yükseleşinde en uzak noktayı göre­bilmesidir.

İslâmiyette ruhî parlama ve gelişmenin yolu budur. Bu yol, sadece fert ve şahıslara münhasır değil, belki bü­tün toplum ve milletlere şâmildir. Bu takdirde her millet iman, itaat ve takva merhalelerini katedip tıpkı bir fert gibi ihsanın en yüksek zirvesine ulaşabilir. Böylece her memleket, şümullü nizamiyle mü'min, müslüman ve müttaki olarak ihsanın en yüksek derecesine erişebilir. Aslında İslâmiyetin emel ve gayesi ancak bütün milletin bu yolda olması ve Allah'ın kâinatında takva ve ihsanla yoğu­rul­muş bir memleketin teşkil edilmesiyle gerçekle­şebilir.

Şimdi İslâmiyetin seçtiği ettiği ruhani terbiye niza­mını fert ve toplumun belirli ölçülen dâhilindeki ruhî yükselişi için çizmiş olduğu sınırlar ve belirlediği te­melleri bilmemiz lâzımdır. Bu nizamın dört hükmü var­dır:

Birincisi namazdır: Namaz, her gün ve her gece beş defa bir olan Allah'ın (c.c.) zikrinin insanın zihninde tek­rar edilmesini mümkün kılar. Onu Allah'ın şiddetli aza­bından korkutur, rahmetini arzulatır ve O’na yaklaştı­rır. Allah'ın (c,c.) ahkâmı hakkında yavaş yavaş onun irfanını artırır ve yavaş yavaş insanı Allah'ın itaatına ve emirlerine boyun eğmeye alıştırır. Sonra namaz, kullar üzerine sadece ferdi değil, herkes üzerine Allah tarafın­dan farz kılınmıştır.

İkincisi oruçtur: Oruç, müslümanları teker teker ve İslâm cemiyetini topluca her sene tam bir ay Allah'ın (c.c.) korkusuna ve takvaya alıştırır.

Üçüncüsü zekâttır: Zekât müslümanların kalblerinde kardeşlik bağlarını doğurur. Ve kendi aralarında yar­dım­laşmaları için para v.s. dağıtmıya alıştırır. Üzüntü verici bir hâdisedir kî bu asırda bir çok kimse zekâtı vergi kelimesinin karşılığı olarak ifade ediyor. Hâlbuki zekâtta bulunan ulvî mâna ve kanun koyucunun zekât­tan maksadı, asla verginin ifade ettiği maddi mâna ile aynı olamaz. Ze­kâ­tın sözlük mânası, gelişme nema, parlaklık ve temizliktir. İslâmiyetin zekât kelimesini kul­lanmaktaki maksadı, insanın zihnine Allah'ın rızası için kardeşlerine yardım yolunda küçük olsun büyük olsun sarf ettiğin her sadaka er geç sebat, kuvvet ve manevî sıfatların gelişmesine ve umumî ahlâkın tezkiye edilme­sine sebeb teşkil edeceği fikrini yerleştirmektir.

Dördüncüsü hacdır: Hac, yeryüzünün muhtelif mem­leketlerinden olan mü'minleri ruhen ve fikren birbi­rine yaklaşan bir kitle kılar, tevhid ve bir olan Allah'a ibadete dayanan dünya çapında bir cemiyet meydana getirir. Böy­lece mü'minler arasında kapsamlı ve dünya çapında bir kardeşlik kurar ve inşaallah ebediyete kadar da devam edecek olan dünya bir hareketin sağlam te­mellerini oluşturur.

Dâvamızın sonu zaten âlemlerin Rabbı olan Al­lah'a hamd etmektir.

 



 



[1]    Dört hadis imamıda rivayet etmişlerdir.«Et-tac -el- camiûlil-usul, kitabe’l-birr vel-ahlak; cilt: 5, sahıfe: 15»

[2]    Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. Müslim bu ha­disi «Vallahi Cennete girmez» şeklinde rivayet etmiştir. Et-tac -el-cariûlil-usul; kitab e’l-bir­ri­ve’l-ahlâk; cilt: 5, sahife: 15»

[3]    Buhari Kitab-u’l-âdâp'ta İbn-i Zübeyr'den rivayet etmiştir.

[4]    Mişkâte'l mesabih, Babül iman.

[5]    Sahihi Müslim Babüt-Tahrim el-zanni veltecessüs.

[6]    EI-Beyhaki: Mişkâte’l-mesebih, Babu’zzulum.

[7]    Ebu Dâvud rivayet etmiştir.

[8]    Ebu Dâvud'dan başka diğer beş hadis İmamı, Enes bin Malik'den rivayet etmişlerdir. «Kİtab’üt-Tacel-camiû' lil-usul Babuevsaf’i imani’I kâ­mil.» Sayfa: 16.

[9]    EI-Maide: 2

[10] Al-İ İmran 110.