Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂMDA MÜLKİYET NİZAMI - Islamnizami - 5. Sayfa

 

İSLÂMDA MÜLKİYET NİZAMI

 

GİRİŞ

Hamd, Allah'a mahsustur. Ondan yardım ve mağrifet dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet ettiği kimseyi, hiç kimse dalâlete sürükliyemez. Allah'ın dalâlete sürüklediği kim­seyi de, hiç kimse hidâyete iletemez Allah'dan başka tapılacak hiç bir ilâh olmadığına, Peygamberimiz Efendi­miz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, O'nun kulu ve resulü oldu­ğuna şahadet ederim Allah'ın salât ve selâmı, Hz. Pey­gambere, onun âline, ashabına, yolunu takib eden ve ay­nı dâvayı duyurmaya çalışana olsun...

 

DÜNYA MÜCADELESİ

İnsanlık, yüksek değerlerden, ahlâkî kurallardan elini çektikten ve beşeriyetin ruhunda hayır yapmak ve iyilik etme ateşi söndükten sonra şu yakın asırlarda milletlerin hayâtı; mâli nizamlara ve yaşayabilme seviyesine ulaşma­ya bağlanmıştır. Bu durumda yaşıyabilmek için bir lok­maya muhtaç olan midelerin emre amade ol­ması, kalb­lerin, içten gelen çağırılara amade olmasın­dan çok daha acele olur. Böylece ve böyle bir toplum içerisinde para, mesken ve giyim refahını temin eden veya temin et­mek için nutuklar çeken diller kuvvetlenir ve bu mevzulardaki sözler kulakları ve hisleri ister istemez tahrik eder.

İşte bunun içindir ki Batı medeniyeti inkılâbı, kili­se­den ayrılmakla ve mukaddesata, rahiplere ve papa­lara karşı gelmekle ilk adımı atmış oldu... Böylece onun hayat için maddeye dayanan felsefesi, aç kitle­lere hitap etmeye ve onları bu güç durumdan kurtara­cağını vadetmeğe başladı. Bunun için câhil ve aç kitleler arasında bu felsefe revaç buldu. Neticede devlet mücâdelesi fazilet ve ah­lâk meydanından, mal ve yaşama endişesi meydanına çevrilmiştir.

Bugün bütün dünyada iki malî nizam hüküm sür­me­ye çalışmaktadır. Bunların her birisinin kendine göre ayrı bir nüfuzu vardır. Ve bu iki nizam arasında bir zincirin birbirini takib eden halkaları gibi devamlı ve hâdiseli mücâdele mevcuttur. Bunlardan birincisi; ka­pitalizm, ikincisi; sosyalizmdir. İslâm âlemi de bu iki kuvvet arasında hayret ve tereddüt içerisinde bulun­maktadır. Bir defasında beriki İslâm âlemini cezbeder, bir diğerinde de diğeri... Her ikisinin de gayesi, onu yiyip bitirmektir.

 

KAPİTALİZM

Kapitalizm, ferdî mülkiyetin mutlak serbestisine ve kazanılabilen her yerden ve her şekilde çalışıp kazanma hürriyetine dayanır. Bu, garb âleminde hüküm sürmektedir. Bu nizam, her ne kadar insanlara ka­zanma ve mülk sahibi olma aşkını aşıladı ise de, o, para ve malın, altın ve gümüşün her şeyin başında ol­duğu ve hattâ her şeyin yerini tuttuğu fikrini aşıla­maktadır.

Buna mübtelâ olan insan, ister istemez ahlâk ve fazilet örtüsü ve hatta fikri olmaksızın kazanma yollarını arıyacak ve manadan soyutlanmış, maddî bir hayat içerisinde çırpınacaktır! Faiz, karaborsacılık, rüşvet, yalan, aldatma ve hile; kapitalizmin nazarında meşru birer kazanç yoludur. Malın, pek az kimselerin elinde toplanmasına ve bunun yanında işçi ve çiftçilerin ekserisinin sefil bir hayat sürmesine sebep olan işte bu nizamdır.

Böylece kapitalizm ve onun mensupları, yukarda zikredilen özelliklere sahip olmakla mal ve mülk yığınla­rını ele geçirmiş ve mensupları zevk ve israf bataklıkla­rına sınır tanımayan bir hayat budalalığı ile batmış ve bu israf, işçi sınıfının kalbini incitmiş ve kin ateşini alevlendirmiştir. Bu iki tabaka arasında uyuşmazlık devam ettiği ve işileri kapitalistlerden kurtarmak gaye­siyle ihtilâl ve isyan ateşi alevlendiği müddetçe toplum arasında huzur ve saadet bu­­lunamaz. Bunun için bu çarpışmalar, kapitalistlerin bi­raz kendilerine gelerek cimrilikten ve bencillikten kısmen vazgeçmesine ve işçi sınıfına birtakım haklar ve ka­zançtan bir pay vermesine kadar devam etti. Böylece işçi sınıfı, eski sıkıntılı ha­yattan kısmen kurtulmuş, normal bir hayat yaşa­maya başlamış, mal, mülk ve mesken yönünden va­tandaşlar arasında normal bir seviyeye yükselmiştir.

Kapitalizm, insan haklarından devletin, ticarî ge­lirler için koyduğu ve her zaman, farklı değerde olan kıymetten başkasını tanımaz. Bu değerler de malın çokluğuna veya azlığına göre değişir.

Kapitalizm, iki önemli şeyle öne çıkar:

1 — Hile ve desise ile türlü nimetleri ele geçir­mek ve hepsinden yararlanmaya çalışmak...

Bu durumda kazanç için her ferdin önündeki bütün yollar ardına kadar açıktır. Bu düşünüşün neti­cesi olarak ve onun tesiri altında insanlar, çalışmanın ve kazanmanın tadını alabilmek için sonsuz bir hürri­yetle verimli çalışma meydanlarına atılmışlardır. Ve bunlar bu çalışmalarının meyvesini her geçen gün biraz daha fazla görüyor ve namütenahi bir kuvvet ve azimle ileri atılıyor. Bu aşamada tartışmalar hep işin sağlam ve güzel oluşu etrafında olur. Meselâ, tüketici, alışverişinde kendisine yarayan şeyi alır. Güzel, sağlam ve ucuz olandan başkasını hiçbir müşteri almaz.

2 — Siyasî demokrasi... Yani, kapitalizm, fertlere gelen insanlık haklarıyla ilgili hürriyetleri tanır. Fikir hürriyeti, düşünme hürriyeti, söz hürriyeti, mesken hürriyeti ve mülkiyet hürriyeti... gibi... Diğer devletlerde görülen sınırlı mücâdele burada görülemez.

 

SOSYALİZM veya KOMÜNİZM

Bu görüş, maddî bir hayat felsefesine dayanır. Ve kendisine bağlı muhtelif mezheblerin sapıklığiyle adetâ yarış eder. Bu mezhebler, sola doğru kayması ve sap­ma­sı ile, felsefesini «gelişme» nazariyesini ortaya atan He­gel'e, Karl Marks'a ve ondan sonra da Lenin'e dayanan komünizm mezheblerine kadar ulaşır.

Komünizm, ferdî mülkiyetin, yaşayış nizamını tahrib eden en kuvvetli bir etken olduğunu görür ve onu ta­mamen kaldırır. Böylece bütün kazancı devlete mal eder. Bu kazançtan fertlerin, ancak ihtiyaçları nisbetinde hakları vardır. Bunun için ferdin bütün gücünü sarfederek kazandığı şeyi devlete devretmesi ve neti­cede ihtiyacından başka bir şey almaması gerekir.

Komünizm, dini inançlara ve ahllâkî değerlere önem vermez. Hattâ dînin, milletleri uyuşturucu bir afyon ve din adamlarının, kendi menfaatları için kapitalistlerle birleşen ve böylece öğütleri ile halkı zühd ve sabra sürükliyen ve ka­pitalistlerle bir safta çalışarak açlığa ve çıplaklığa karşı sabrı telkin eden birer menfaatperest olduklarını kabul eder. Karl Marks'ın ortaya koyduğu kanunun şu maddesi dikkate değer: «Allah yoktur. Tabiat maddeden ibaret­tir!...»

Komünizm, tabiî kuvvetleri tabiatın idare ettiğine inanır. Bu kuvvetlerden herhangi birisinin karşısına çıkan bir engel, tabiata karşı bir savaş olarak kabul edilir ve tabiî kuvvetlerin, eski haliyle devam etmesi için, karşı­sına çıkan engeli mutlak surette yok etmek ve onu parçalamak herkesin vazifesidir.

Meselâ: Cinsiyet, her erkek ve kadında mevcut bir ta­biattır. Bir erkeğin, istediği herhangi bir kadınla veya bir kadının, istediği herhangi bir erkekle birleşmesini ge­cik­tiren her şey, tabiata karşı bir savaş kabul edilir. Bu­nun için komünizm, aile nizamı diye bir nizam tanımaz. Çocuk sa­hipsizmiş gibi doğar ve devlet onu alarak, devlete hiz­met etmesi için büyüyünceye kadar ona ba­kar.

Ne garipdir ki, komünizm, cinsiyetin varlığına inanır ve ona itina gösterir, fakat insanın tabiatındaki cinsiye­tinden doğmuş olan mülkiyet aşkını inkâr eder. Ve böy­lece onu, öldürücü ve sindirici bir zulümle yok eder.

Komünizm ideolojisi, her millete ait olan sosyal te­mellerle savaşan ve her ferdin fıtratında (doğasında) bu­lunan değerleri yok eden Karl Marks'ın kanununu bizzat Rusya'da icra etmekten âciz olduğunu hissettiği ilk se­nelerden beri bozulmaya yüz tutmuştur. Bunun için ni­zamlarını değiştirmeye başladı ve son senelerde zarurî işlerde mülkiyeti, zahiren kabul eder oldu. Buna göre in­sanın, içinde barınacağı hususî bir meskeni olmasında bir mahzur yoktur. Yahut kendisinden kazanacağı belirli ve sınırlı bir malın bulunmasında veya kendisiyle evlilik ha­yatını sürecek ve ondan doğacak çocukları bilebilecek bir ailesi olmasında da bir sakınca yoktur. Komünizm fik­ren istilâ ettiği bütün devletlerde yumurtladı ve piliçle­rini meydana getirdi. Bunun neticesi olarak bazı hu­sus­larda komünizmden ayrılan millî sosyalizm mezhebleri ortaya çıktı. Bu arada sosyalizme mensup devlet, umumî iş yerlerini, fabrika ve imalâthaneleri istilâ eder. Sosyaliz­min kabul ettiği ve fertlere bağışlar gibi göründüğü mül­kiyet, yine devletin dağıttığı ve devletin kontrolü altında bulunan mahdut mülkiyetlerdir. Buna göre mal sahibinin, ken­di malını istediği şekilde sarfetmeye mutlak surette hakkı yoktur. Çünkü ileri sürülen iddialarına göre bu mal, milletin hizmetine yöneltilmelidir. Bunun için mal sahibinin dev­letten, malını nasıl ve nereye sarfedeceği hususuda fikir alması gerekir. Meselâ: Ziraat işlerine elverişli olan tar­lalar, hükümete bağlı yardımlaşma ce­miyetleri tarafından idare edilir. Bu cemiyetler çiftçinin tarlasına ne ekmesi gerektiğini belirler ve bu ziraat işinde çiftçiye lâzım olacak tohum, âlet ve saireyi verir. Neticede bu yardımlaşma külfetlerine karşılık kendi pa­yını elde etmesi için mahsullere el koyar. Sonra mal sahibine kiralama bedelini verdikten sonra geriye kalanı çiftçiye devreder.

Ticarî İşler de tıpkı bunun gibidir. Büyük tüccarlar, umumî hükümet müesseselerinden malı alır. Tüketiciye yi­ne hükümetin belirlediği fiatla satan küçük tüccarlar da bunlardan alır...

Fabrikalar, nakil vasıtaları, aydınlatma tesisatı, su ve buna benzer umumî gelir getiren şeyler devletleştiril­miştir, yani, hükümetin elindedir.

Tarihî olaylar kanıtlamıştır ki:

1 — Bütün muhtelif mezhebleriyle birlikte sosyalizm, mülkiyet aşkına karşı topyekûn ilân edilmiş bir savaştır. Buna göre; millette faydalı neticeler doğuran unsurlarda faydalanmaya ve azıcık olsun insanı canlandırmaya im­kân yoktur. İşçiyi çalışmaya sevkeden etken, içinden do­ğacak çalışma aşkı değildir. Çünkü; işçi her ne kadar ça­lışırsa çalışsın ve her ne kadar kazanırsa kazansın; bu çalışma mahsulü olan kazançtan, başkasının alaca­ğın­dan çok daha az bir miktar ele geçireceğinden emindir.

Sosyalizmin mezhebleri, daha önce uğraştığı gibi hâlâ da sosyalizmin felsefesini yapmakta ve herkesin kendi malında çalıştığı gibi devlet hesabına da İhlâsla çalışması için insanları, devlet malının tıpkı kendi malları gibi olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Fakat şüphesiz ki; bu hareket, insan fıtratına uymayan bir hayalden başka bir şey değildir. İnsan ise fıtratına uymayan bir şeyi kabul edemez.

2 — Yine tarihî olaylar ispat etmiştir ki; sosyalizm'in müşterek malını içinde toplayan çarşı, müşteri bulama­dığından daima zarardadır. Çünkü bu malları elde et­mek için çalışılırken İhlâsla çalışılmamış ve o malda bazı yenilikler yapmak düşüncesi bulunmamıştır,

Sosyalizm'i tatbik eden bir cemiyet içerisinde yaşıyan bir dikkat göstermeye hangi kuvvet itebilir?... Bunun için en sağlam delilimiz; Doğu ve Batı Almanya'nın (Müellifin eserini yapdığı yıllarda Almanya; batı vedoğu Al­manya olmak üzere iki ayrı devlet halindeydi) bugünkü durumudur. Bunların her ikisi tek kökten ve tek ırktan meydana gelmiş tek millettir. Ve her ikisi de Alman ırkın­dandır. Esasında birini diğerinden ayıracak hiç bir tabiî sebep yok­tur.

İşte Batı Almanya!... İkinci Dünya Harbinden sonra henüz birkaç sene geçmeden; bütün dünya pazarlarını kendi ürünleriyle doldurmuş, geri kalmış birçok devlete kendi hazinesinden yardım etmiş ve Doğu Almanya'da gö­remediğimiz birçok şeyi yapmış ve son hızla bir iler­leme kaydetmiştir. Aynı ırkın iki kitlesi arasındaki bu ya­rışmayı ve bu yarışmadaki galibiyeti temin eden, siyasî nizamdan başka hiç bir aslî sebep gösterilemez...

Komünizm, Doğu Almanya'yı gelişme yönünden bir kafes içinde hapsederken, kapitalist Batı Almanya, eski kuvvetini ve sanattaki yüceliğini tekrar kazanmak için son hamlelerini yapmış ve başarmıştır. Denilebilir ki; bütün garp milletleri Batı Almanya'nın dünya pa­zarlarına sürdüğü malları beğenmekte ve O'na yar­dımlaşma ellerini uzatmaktadır. Fakat buna karşılık, Doğu Almanya'nın, demir surları arasına düştüğü za­mandan şimdiye kadar ki durumu ve bizzat Rusya'nın, dünya pazarlarına sürdüğü malların kalite ve değerini hemen herkes bilmektedir.

3 — Tarihî olaylar ispat etmiştir ki: Sosyalizm, de­mir ve ateş kuvvetlerinden başka hiç bir şeyle hük­metmez!... Hiç bir sosyalist memleket yoktur ki, koyu bir zorbalıkla idare edilmiş olmasın!... Sosyalizm diktatoryası altında ise, hürriyetten bahsedilemez!... Haklar gasbedilir, hiçe sayılır... Kanlar akıtılır... Ve in­sanlar, en hafif bir zan ve şüphe ile tevkif ve bu ha­fif şüpheden dolayı sınırsız zulüm ve işkence ha­pishanelerine, darağaçlarına sevke­di­lir!... Macaris­tan'­daki ve daha başka yerlerdeki beşeri cellâtlık hâdiseleri henüz zihinlerden silinmemiştir.

Sosyalizm, insanoğlunun yaratılışına ve beşeriye­tin tabiatına aykırı olması bakımından çürük bir ni­zamdır. Bunun için sosyalizm'i koruyanlar, ancak kuvvet ve zulüm silâhlarıyla ayakta durabilirler...

Nizamlarıyle komünizm'e yaklaşan hiç bir memle­ket yotur ki; idarecileri, zorbalık yoluna girmiş ve va­tan­daş­la­rına şiddetli azabı tattırmış olmasın!...

4  — Tarihî olaylar ispat etmiştir ki: Soysalizmin fakir kitleleri aklını çelmek için onların huzurunda te­rennüm ettiği aldatıcı eşitlik tahakkuk etmemiştir.

Komünizm'in resmî mensupları, aynı topraklar üze­rinde yaşıyan nüfusun onda biri bile değildir. Fakat bütün işler onlarda biter. Yalnız onların emirleri yerine getirilir... Sovyet (Rusya; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) Büyük Millet Meclisinde onlardan başka hiç kimsenin konuşmaya, fikirlerini ileri sürmeye hakkı yoktur... Kin ve nefret hisleri, ruhlarını didiklediği için bir Sovyet idarecisi bile yüksek bir hayat seviyesinde yaşadığını iddia ede­mez!... Çünkü Sovyet Büyük Millet Meclisi başkanı bile en yakın dostundan kuşkulanır. Bu mevzuda misal olarak Stalin'i gösterebiliriz. Ki O, bir zamanlar komünist âlemi­nin ilâhı kabul edilirdi. Fakat bir zamanlar onu ilâh olarak kabul eden insanlar bugün, onun bütün eserlerini param parça etmişler ve üzerini töhmet, küfür ve lanet toprağı ile örtülmüşlerdir.

Böylece, orada yeni gelen bir nesil, kendinden önce­kine lanet okur...

5 — Ve yine tarih ispat etmiştir ki: Sosyalizm, bütün dinlere topyekûn bir savaştır. O, bütün dinleri kökünden inkâr eder ve onları birer hurafeden ibaret kabul eder. Sosyalizmin hüküm sürdüğü memleketlerde komünizm ihtilâlinden kurtulabilmiş bazı cami ve kiliselerin ibadete açılmış gibi görünmesi; muhafazakâr ve dindar bazı mil­letlerin kanarak sosyalizme ve komünizme yönelmesini temin etmekten başka bir gaye gütmemektedir. Bunlar bu cami ve kiliseleri, kendi memleketlerine gelen müslüman kimselere karşı yalnız dindar görünmek için açmakta­dırlar. Bu durumda bu memleketleri ziyaret eden herhangi bir müslüman turist, bazı camileri ibadete açık görecek ve bunların içinde ibadet eden kimseleri bulacaktır. Fakat bu camilerin devamlı surette açık bulundurulup bulundu­rulmadığı hususunda hiçbir olumlu fikre sahip ol­ma­ya­cak­tır. Aynı zamanda sosyalizmin inletici zulmü altında ya­şayan hiç bir insan doğruyu söylemeye cesaret bu­la­mıyacaktır. Sosyalist memleketlerde harabe haline gelmiş bu mabetler görünüşte ibadete açık bulundurulur­ken; acaba resmî okullarında dînî mevzuların okutulma­sına müsaade ediyorlar mı? Yahut dindar kimselerin, kendi dinlerini çocuklarına öğretmelerine göz yumuyorlar mı? Yoksa bütün bunlar sadece bir münasebet dolayısiyle ileri sürülen eski dînî eserler midir?...

 

İSLÂM'DA MÜLKİYET NİZÂMI

Bütün bu söylediklerimiz insanlığı bugün ikiye ayıran iki önemli nizama bir değinmeden ibaretir. Bunlar, de­mokrasiye dayanan batı kapitalizmi ile diktatörlüğe da­yanan doğu komünizmidir.

İslâmda mülkiyet düşüncesini arz etmeden önce de­mek isterim ki: Bugün düşünürlerin çoğu, insanlığın, asırlarca kapitalizmi tatbik ettikten, arzu ettiği saadete ve ne­ti­ceye ulaşamadıktan ve kapitalizmin bütün fikirlerini tecrübe ettikten sonra sosyalizme dönmesini uygun bul­maktadırlar, İslâmın iktisadî nizamı hususunda fikir sahibi olan bazı yazarlar da bu nizama, muhtelif isimler tak­mışlardır. «İslamda sosyal adalet», «İslâmın fakirliğe kar­şı olan ilâcı» veya «İslâmın sosyalizmi» mevzuları gibi... Fakat bu mütefekkirler bu mevzuları verirken bir çok hatalara düşmüşlerdir:

1— İslamın iktisadî nizamına «İslâmın soysalizmi» demekte hata etmişlerdir:

a)  Çünkü... Sosyalizm'in mensupları nezdinde ken­­di­ne has anlamı vardır... Ve bu anlam, soysalizm'in, komünizm'e doğru kaymaya yöneldiği yerde başlar ve ayrı ayrı mezhepleri olan milliyetçi sosyalizim'de sona erer. Bunların her birisinin ken­dine göre felsefesi vardır ve bunlar, kendilerine ait olan felsefelerle ayakta dururlar.

Biz İslâm'ın sosyalizm'i derken, okuyucu veya dinle­yici, İslâm'ın, bütün hallerde sosyalizm'e uyduğu fik­rinden başkasını düşünemez ve anlayamaz... Bu du­rumda ise doğacak tehlikeleri sezmek için pek fazla düşünmeye lüzum yoktur sanırım.

b)  Ve çünkü... İslâm, inanışlarda, ibadetlerde, mu­­a­­melelerde, mülkiyet ve idare nizamlarında en mütekâmil bir yoldur!... Buna da «İlâhî Yol» veya «İslâm» denmektedir. O'nu topyekûn vaz’eden; Al­lah'tır. O'nu, on dört asır­danberi insanlara tebliğeden ve açıklayan; Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dir... Ve bu Din, bugünkü kapitalizm ve sosyalizm mezheplerinin çı­kı­şından yüzlerce, binlerce sene önce tebliğ edilmiştir... Bu durumda nasıl olur da biz, bir mahlûk tarafından sonradan ortaya atılan bir şeyi, aslî ve asil olan ilâhî bir
ni­zâma ekliyebiliriz?...

2— Bu mevzudan İslâm'ın sosyalizm»’i diye bah­seden bu mütefekkirler, delilleri takdim ederken de hatâ etmişlerdir. Öyle ki; sosyalizm'in idarecilerini memnun etmek için âyet ve hadîslerin bazılarını ele almışlar ve bunları, zahiri manasiyle temel kabul etmişlerdir. Bunun için «Ziraatın Islâhı», «Mülki­yetin sınırlandırılması» ve «Devletleştirmek» gibi muhte­lif konularda malları istilâ etmeyi İslâm adına helâl kıl­mışlardır...

İhtimal ki, bu mütefekkirlerin bazıları, bu türlü yazıla­rını, sosyalizm'in memleketimize girmesinden önce, sos­yal nizamın bozulmasından ve kapitalistlerin işçilere ve çiftçilere karşı olan muamelelerinden etkilenerek kaleme almışlardır. Bunlar, hakkın, mutlak surette sahibine iade edilmesini ve mazlumların, zalimlerin elinden kurtarıl­masını isteyen bir feryat içinde yazılarını yazmışlardı... Fakat sosyalizm'i teşvik edenler, İslâm'da farz kılınan ze­kât'ın alınmadığı, İslâmî hükümlerin ve cezaların durdu­rulduğu ve dînî yasakların mubah kılındığı şu devirde bu yazılardan kendilerine pay ayırmışlar ve İslâm adına in­sanlara tesir etme yollarını araştırmışlardır.

Bu mevzuda, hakikatte şüphe edemiyeceğimiz bir şey varsa, o da; İslâm'daki mülkiyet nizâmının, ne mutlak surette bir kapitalizm ve ne de sosyalizm olmadığı­dır!...

Kapitalizm'de veya sosyalizm'de görülen her bir iyilik, bu teorilere ve bu nizâmlara benzemeksizin mutlak su­rette İslâm'ın kendisinde mevcuttur!

Şu halde buna verilecek en uygun isim; «İslâm'da mâlî nizâm» veya «İslâm'da Mülkiyet Nizâmı» olmalıdır!...

İslâm'da mülkiyet nizamı, bazı esaslara dayanarak ayakta durur;

I    — Ferdin ve toplumun saadet ve selâmeti için meşru yollarla ferdî mülkiyetin serbestisi ve onun korunmasına...

II — Hakikî mülkün, yalnız Allah'a ait olması iti­ba­riyle manevî anlayışa...

İşte İslâm, insanda doğuşla beraber var olan bu mülkiyet aşkını tatmin etmeye çalışır ve babalardan kalma olan malı çocuklara ve akrabalara dağıtmayı uy­gun bulur. Bunun için insan, kendisine ve kendinden sonra kalacak akrabalarına faydası olan malı kazan­maktan hiç bir zaman geri durmayacaktır.

«Senden sonraya kalacak mirasçılarını zengin bı­rakmak, başkalarına muhtaç olacak şekilde bırakmak­tan daha hayırlıdır.»

 

İSLÂM'DA MÜLKİYETİN MEŞRU HALLERİ:

a) Müslüman, çaba sarfetmek ve kazanmak sure­tiyle mülkiyet sahibi olur. İslâm bu mevzuda müslümanın, mal kazanmak ve mülkiyet sahibi ol­mak için yeryüzünde dolaşmasını ve birçok nimetlerden faydalanmasını teşvik eder...

«Yeri sizin faydanıza, hor (ve emrinizle) kılan O'­dur. O halde onun üzerinde yürüyün. (Allahın) rızkından yiyin (fakat) şunu daima hatırlayın ki) son gidiş ancak O'nadır (Allaha'dır.)[1]

Fakat bunun yanında İslâm, insanlara sadece iba­detle meşgul olmayı ve başka işle meşgul olmamayı emretmez. Aksine İslâm, insanlara, önce Allah'a iba­det etmek suretiyle manevî hazlarını temin etmelerini ve ondan sonra da maddî hazlarını temin için çalış­maya gitmelerini bir ilke halinde emreder...

«Ey îman edenler!. Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun; alım satımı bırakın!. Bilseniz bu sizin için daha iyidir. Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin.[2]

Aynı zamanda İslâm, çiftçilik yaparak veya çalışarak mülk sahibi olmak istiyenlerle Allah yolunda cihad edenleri eşit tutmuştur:

«... Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları...»[3]    

İslâm, müslümanı mahcubiyet içinde dilencilikten ve başkasından istemekten korumak ve onun sınırsız bir nefsi yücelikle yaşamasını, tek kelimeyle onun bir karakter âbi­desi olmasını temin için islâmî bir çerçeve dahilinde ter­biye eder:

«Nefsim, elinde olan Allah'a yemin ederim ki; her hangi birinizin, kendi ipiyle ve sırtında odun taşıyarak hayatını kazanması; her hangi bir insana gidip bir şeyler istemesinden dilenmesinden çok daha hayırlıdır...»[4]

Müslüman kişinin nazarında el emeğiyle ve alın­te­riy­le kazanılan lokma; en tatlı yiyecektir. İnsanın, yerken en fazla zevk duyduğu şey; kendi çabasıyla kazandığı şey de­ğil midir?... Hazreti Peygamberin ümmeti arasında iş güç olmaksızın vaktini geçirmek isteyen bir kimse tasavvur edilemez!...

«Hiçbir insan, kendi elinin emeğiyle ve alın teriyle ka­zandığı bir şeyi yemekten daha hayırlı bir yemek yiye­mez. Hz. Dâvûd da kendi elinin emeğinden yerdi.»[5]

Cenab-ı Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Dâvûd A.S. hakkında buyurur ki:

"Ey dağlar ve kuşlar! Dâvûd tesbîh ettikçe siz de onu tekrarlayın diyerek and olsun ki, ona katımızda lutufta bulunduk; Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar! Yararlı iş işleyin, doğrusu ben yaptıklarınızı görenim."[6]

«O'na, sizi savaşta korumak için zırhlı yapma sana­tını öğrettik. Artık şükreder misiniz?...»[7]

Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) koyun gütmekle ve Hatice (r.a.) nin malında bir tüccar sıfatı ile çalışmakla; ümmetine hayatta çalışma ve kazanma yolunu göstermiştir. İnsanın sahip olduğu bu mülkiyet; ücret, ticaret veya ürün elde etme yolu ile bizzat şahsî çalışmasının ve ça­basının neticesidir.

b) Müslüman, ölü bir tarlayı ihya etmek sure­tiyle de mülkiyet sahibi olur. Bu ise; bir insanın hiç bir kimseye ait olmayan bir araziyi sulamak, ekmek, dikmek veya üzerinde bina yapmak suretiyle ihya etmesidir.

«Ölü bir araziyi ihya eden insan, onun sahibidir.»[8]

«Hiç bir kimseye ait olmayan bir araziyi ihya eden insan, ona sahip olmaya en müstahak olanıdır.»[9]

Mülkiyet yollarından birisi olması dolayısiyle sahip­siz ölü bir araziyi ihya etmek; Allah'ın yeryüzündeki rızkından faydalanmayı hedef tutar. Böylece yeryüzünde kendisinden faydalanılmamış hiçbir arazi parçası kalmaz ve insan­lar da bu arazilerden faydalanmaya çalışır. Bu­nun için İslâm'daki mülkiyet prensibinde bir arazinin sa­dece etrafını taşlarla veya herhangi bir şeyle çevirmek kâfi de­ğil­dir. Bu takdirde insan, etrafını çevirdiği ara­ziyi ya ihya eder, yahut terkeder...

c) Müslüman, idarecinin bir malı kendisine ayır­ma­siyle de mülkiyet sahibi olur. Buradaki ayırımdan mak­sat; sa­hipsiz ölü arazinin bazı kimselere verilmesidir. Fakat bu ayırımda bir yaşamın görülmüş olması şarttır. Nitekim Rasülullah (s.a.v.) bu türlü bir paylaştırma yap­mış ve Zü­beyr bin Avvâm'a bir parça vermişti. Ebû Bekr'in kızı Es­ma bu konuyla ilgili konuştuğu bir esnada şöyle bu­yurmuştur:

«Bir zaman Resûlûllah (s.a.v.) in Hz. Zübeyr'e verdiği ve imar ettiği araziden omuzumda hurma taşırdım. Ki o, bir fersahın üçte ikisi kadar uzaktı...»[10]

Peygamberimiz, bundan başka Vâil bin Hacer'e de bir arazî parçası vermişti. Bizzat Vâil bin Hacer'in riva­yet ettiğine göre:

Peygamber (s.a.v.) kendisine, Hadramevt mevkiinden bir arazi ayırmış ve kendisine teslim edilmesi için Muaviye'yi göndermişti.»[11]

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.)bu iki­sinden başka birçok kimselere arazi ayırmışlardı. Ayrıca Hulefâ-i Râşidin de tarlayı îmâr edebilecek bir çok kim­se­ye arazi ayırmışlardır... Bu, iktisadî servetin serbest dolaşımı dolayısıyla faydası yine devlete gidecek olan bir kalkınma işidir.

d) Müslüman, cihatta ganimet almak suretiyle de mül­­k­iyet sahibi olur.

«Eğer Allah'a Hakkı bâtıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı gün, Bedir'de kulumuz Muham­med'e indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdi­ğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamber'in ve ya­kınlarının, ye­timlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye ka­dirdir.»[12]

Cenâb-ı Allah'ın, ganimeti gazilere, mücâhidlere ayır­ması ve bu ganimetin beşte birini âyet-i kerimede zik­re­di­len yerlere bırakılmasını tâyin etmesi; ganimet sıfatiyle alınan malın açıkça belirtilmeyen beşte dör­dünün, mücâhitlere ve gazilere ait olduğuna delâlet eder. İbn-i Münzir, İbn-i Abd-ı Berr ve lyâd adındaki kadı aynı hükme varmış­lar ve ilim sahiplerinin mey­dana getirdiği icma da böy­ledir. Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

«Allah'ın, fethedilen memleketler halkının malların­dan Peygamberine verdikleri Allah, Peygamber, ya­kın­ları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. İçiniz­deki zenginler size ne verirse onu alın, sizi neden menederse, ondan geri durun. Allah'dan sakının, doğ­rusu Allah'ın cezalandırması çetindir.»[13]

e) Müslüman, bağışla da mülkiyet sahibi olur. Bu ise, karşılıksız mülkiyettir. Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki:

«Kıymetsiz bir şeye davet edilsem veya bana kıy­metsiz bir şey hediye edilse; kabul ederim.»

«Bağışladığı şeyi geri almak istiyen, kusmuğunu tekrar yalıyan köpek gibidir.»

Hadîs; (Müttefekkun aleyh) Sevap kazanmak için bağışta bulunmak hususunda muhtelif görüşler var­dır.

«Resûlullah (s.a.v.) hediyeyi kabul eder ve onun için dua ederdi...»[14]

Fakat, hediyeden sonra sevap kazanılması niye­tiyle dua edilmesi şart değildir. Nitekim İmâm-ı Şafiî der ki: «Sevap için yapılan bağış, bâtıldır. Çünkü o, bilinmiyen bir paha ile satıştır. Bağış ise; teberrudan ibaret karşılıksız olmalıdır...» Bağışa karşılık, sevap ka­zanmak niyetiyle duanın şart olduğunu kabul edecek olursak; bu, karşılıklı bir alışverişten farksız olur. Halbuki şer'î ve örfî kanunlar, bağış ile alışveriş ara­sında bir ayırım yapmışlardır: Karşılığı beklenen kıs­mına satış, beklenmiyen kısmına da bağış ismi veril­miştir.

f) Müslüman, vasiyyetle de mülkiyet sahibi olur. Bunun şer'î anlamı ise; ölümden sonrası için ve­rilmiş bir sözdür.

«Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi Al­lah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak size farz kılındı.»[15]

«Bir müslümanın, vasiyet etmeyi arzu ettiği bir şeyi iki gece bile bekletmeye hakkı yoktur elinden he­men çı­karmalıdır. Hemen vermiyorsa bile vasiyetini yazıp başının altına koymalıdır. Her an ölebileceğini düşü­nerek vasiyetini yazılı olarak hazır bulundurmalıdır.»[16]

g) Müslüman, miras yoluyla da mülkiyet sahibi olur.

«Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok, belirli bir hissedir.»[17]

«Farz olan kısımları mutlak surette sahiplerine veriniz. Arta kalan kısım da; ilk erkeğe aittir.»[18]

İslâm'da mülkiyet hürriyeti, muamelede iki taraftan birisi mağdur olmaksızın, taraflar arasında adaleti tatbik eden meşru yollara dayanır. Bunun için:

a) İslâm, ticarî alışverişte karşılıklı rızâyı esas tut­muştur.

«Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle yiyin.»[19]

Fakat bunun yanında İslâm, her türlü çirkin kazancı ve aldatıcı alışverişi menetmiştir. Bu mevzu, İs­lâm fık­hında geniş bir yer alır. Meselâ:

«Allah, içki, ölü eti, domuz ve put satıcılığını haram kılmıştır.»[20]

«Resûlullah (s.a.v.). köpek pahasından ücretinden, fa­hiş fiattan ve falcıya verilen paradan nehyetmiştir.»[21]

«Resûlullah, çakıl satmayı ve malın bozulmasını hedef tutan az paha ücret vermeyi nehyetmiştir.»[22]

«Peygamberimiz, alışverişte iltiması ve münâkaşayı nehyetmiştir.»[23]

«Peygamberimiz, hazır olan bir insanın, hazır olma­yan bir insana satışını nehyetmiştir.»[24]

«Peygamberimiz, karaborsacılığı nehyetmiştir.»[25]

«Peygamberimiz, olgunlaşmamış bir meyveyi alıp satmayı da nehyetmişlerdir.»[26]

b) İslâm, faizi haram kılmıştır. Çünkü bu, malın haksız yoldan fazlalığıdır. Bunun için Kur'ân-ı Ke­rîm'de faizcilerin, Allah ve Peygamber tarafından savaşa mâruz ka­lacakları bildirilir:

«Ey îman edenler!... Allah'tan sakının, İnanmışsa­nız, fa­izden arta kalmış hesaptan vazgeçin. Böyle yap­maz­sa­nız, bunun Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir sa­vaş olduğunu bilin. Eğer tövbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve hak­sızlığa uğramamış olursunuz.»[27]

Allah, zekâtın kat kat artması gibi faizin, kendi nezdin­de artmıyacağını beyan eder.

«İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah'ın rızasını diliyerek verdiğiniz her hangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat arttıran­lardır.»[28]

Faiz, bereketsizdir. Çünkü bereket, sadakalardadır.

«Allah, faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, faizi helâl sayan hiç bîr günahkârı sevmez.»[29]

Resülullan (s.a.v.), faize yaklaşanın lanet edildiğini açık bir şekilde belirtmiştir:

«Faizi yiyen, yediren, veren, faize şahid olan ve onu yazan; lanet edilmiştir.»[30]

c) İslâm, alış verişte aldatmayı haram kılmıştır.

«Aldatan, bizden değildir.»[31]

«Deve ve koyun gibi hayvanların sütünü bol göster­mek maksadıyla memelerini bağlamayın. Böyle bir durum karşısında hayvan satın alan insan, onu kabul veya kabul etme konusunda serbesttir. Satın aldıktan sonra tec­rübe eder; beğenirse kabul eder, beğenmezse bir sâ' (bir ölçü) hurmayla geri çevirir.»[32]

İslâm, rüşveti de haram kılar:

«Resûlullah (s.a.v.) rüşet vereni ve rüşvet alanı la­netlemiştir.»[33]

d) İslâm, fiatı yükseltmekle insanların yiyeceğinde, giyeceğinde ve yaşayışında birçok aksaklıklar doğu­ran karaborsacılığı da haram kılmıştır.

«Karaborsacılığı ancak sapıtanlar yapar.»[34]

Hâkimler ve idareciler, karaborsacının, malını aynı de­ğerdeki diğer malların fiyatında satmasını sağlamak için onu mecbur tutmalıdırlar.

Bunun için Şeyhûl-İslâm İbn-i Teymiyye der ki: «İnsanların, yanlarında bulunan şeyleri zaruret halle­rinde de aynı fiyatla satmaları için idareciler ve emir sahipleri çok dikkat etmelidir. Meselâ: Yanında kendisi­nin muhtaç olmadığı fazla bir yemek bulunan insan, onu muhtaç olan kimselere aynı değerle satması için mecbur tutulmalıdır. Bunun için fıkıh âlimleri şu hükme varmışlardır: Bir insan başkasının elinde bulunan fazla yemeğe ihtiyacı olsa; mal sahibinin rızası ol­masa bile onu, aynı fiyatla alabilir. Mal sahibi, ma­lını ancak fazla fiyatla satabileceğini söylese bile malın değerinden fazlasını hak edemez.»

e) İslâm, gücü ve yetkiyi kötüye kullanmayı haram kılmıştır. Resûlullah (s.a.v.) sadakayı toplamak için Ezd kabilesinden İbn-i Letbiye adında bir şahsı istihdam etmişti. O, sadakaları toplayıp geldiğinde: «Şu, sizin­dir. Bu ise bana hediye olarak verildi.» diyerek getirdiği malı ayırmıştı. Bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) min­bere çıktı ve Allah'a hamdu sena ettikten sonra şöyle bir hitabede bulundu:

«Ben, Allah'ın bana emrettiği gibi aranızdan bir şahsı istihdam ediyorum. O, Bu sizin, bu da bana hediye edildi diyerek malın bir kısmını kendine maletmek isti­yor. Eğer o, doğru söylüyorsa bir düşünsün; annesinin veya babasının evinde otururken bu türlü hediyeler kendi­sine neden gelmemiştir? Allah'a yemin ederim ki; hakkı olmadığı halde bir şeyi alan herhangi biriniz, mutlak su­rette kıyamet gününde Allah'ı karşısında görecek ve aldı­ğından me­s'ul tutulacaktır... Sonra ellerini koltuk altları görülünceye kadar kaldırarak, «Allah'ım, tebliğ ettim mi? dedi ve Allah'ı şahit tuttu.»[35]  

İşte İslâm, bu maddelerle kapitalizm'den ayrılır. Çünkü İslâm'a göre ferdî mülkiyetin, ahlâk ve din mef­humu tanımaksızın hareket eden kapitalizm'in aksine olarak apaçık izah edilen meşru kazanç yolları ile elde edilmesi gerektiğini muhtelif vesilelerle anlatır.

Kapitalizm'e göre mülkiyet, hangi yoldan gelirse gelsin mubahtır. Bunun için kapitalistler aldatıcılığı, karaborsacılığı ve faizciliği hoş görürler...

Mademki mülkiyet meşrudur, şu halde onun, fert ve toplum için yararlı olmasını temin etmek ve onu korumak icabeder. Resûlullah (s.a.v.) de insan hakla­rını mükemmel bir şekilde açıkladığı o meşhur Kurban Bayramı veda haccı hutbesinde bunu pek güzel bir şekilde belirtmiş ve onun korunması gerektiğini İzah etmiştir. Nitekim demiştir ki: «Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız; bu şehirde ve bu ayda şu gününüzün ha­ramlığı gibi birbirinize haramdır.» Böylece Allah'ın kulları için zarûri kıldığı beş şeyden birisini koru­muş oldu.

İmâm-ı Gazali, EI-Müstasfâ da der ki: «İnsanların Allah'tan korunmasını İsteyecekleri beş şey vardır. Bunlar da; Onun, dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını muhafaza etmesidir. Bunlardan birisini bile korumayı hedef edilmeyen her şey, bozuktur. Onun orta­dan kaldırılması gerekir.»

Şâtıbî, Muvâfakat'ında der ki: «Şer'î kanun, insanla­rın muhtaç oldukları şeyi korumakla mükelleftir. Bu da üç kısımda incelenebilir. Birincisi: Zarurî olan şeyler... İkincisi: İhtiyaç halinde olan şeyler... Üçüncüsü: İyilik ve güzellik için olan şeyler... Dedikten sonra Zarurî olan şeylerin toplamı beştir: Bunlar da dini, canı, nesli, malı ve aklı ko­ru­maktır... Denildiğine göre bunlar, bütün mil­letlere tat­bik edilmektedir.»

İslâm, ferdin ve toplumun faydası için malın korun­masını birçok maddelerle sağlamıştır.

a) İslâm, hırsızlığın cezasını belirlemiştir.

«Erkek ve kadın hırsızın, yaptıklarından dolayı Al­lah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah güçlüdür, hakimdir.»[36]

b) İslâm, öfkeyi haram kılmıştır.

«Zulümle bir karış toprağı ele geçiren insana Al­lah, kıyamet gününde yedi yerde boynuna tasma takıl­mış olduğu halde gezdirir.»[37]

c) İslâm, milletin canlılığını öldüren konforu haram kılmış ve bunun önüne geçmenin en mühim işler­den birisi olması gerektiğini belirtmiştir.

«Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, varlıkla­rına emir veririz. Ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir, yok ol­maya müstahak olur. Biz de onu yerle bir ederiz.»[38]

«Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş ol­muş olurlar. Şeytan ise; Rabbi'ne pek nankördür.»[39]

d) islâm, bile bile insanların malını yemeyide haram kılmıştır.

«İnsanların mallarına bir kısmını bile bile, günah iş              leyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.»[40]

e) İslâm, kendi mallarını idare edemiyecek olan aklı ermez kimselere kendi mallarının bile verilme­mesini ve kendi kendilerine bakabilecek duruma ge­linceye kadar onlara bakılmasını emreder.

«Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarımızı aklı ermezlere vermeyin. Kendilerini bunların geliriyle rızık­lan­dırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. Ye­timleri, ev­lenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda ol­gun­laş­ma görürseniz mallarını kendilerine verin; bü­yüyecekler de geri alacaklar diye onları İsraf ederek ve tez elden ye­meyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalış­sın. Yoksul olan, uygun bir şekilde yesin. Mallarını ken­dile­rine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter!.»[41]

f)  İslâm, mala değerinden fazla bir fiat koymayi da haram kılmıştır. Enes (r.a.) buyurur ki: «Resûlullah (s.a.v.) devrinde hayat, pahalılanmıştı. Bir alışverişte ken­disine dediler ki. “Yâ Resûlullah! Pazarlık yapıp malı az daha aşağı alsanız daha iyi olmaz mı?”... Bu­nun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: «Her şeyi tutup bırakan, rızıklandırıp fiyatlandıran; Allah'tır. Temenni ederim ki: Allah'la karşı karşıya geldiğimizde (kıyamet gününde) hiç bir kimse, mal ve kan hususunda kendi­sine zulmettiğim gerekçesiyle karşıma çıkmaz ve beni hesaba çekmez.»[42]

Eğer İslâm, ferdî mülkiyeti koruyor ve bunu, şer'î ka­nunun hedeflerinden birisi olarak kabul ediyorsa; bu, han­­gi yoldan olursa olsun, çeşitli insanlara ait olan malların devletleştirilmesini destekliyen ve bunu ken­dine hedef edinen, böylece kendini, mantıksız bir top­lumun ana unsuru olarak kabul eden sosyalizm'in gö­rüşlerine aykırıdır!.

 

RUHÎ VE MANEVÎ ANLAYIŞ

Hakikî mülkün, yalnız Allah'a ait olması İtibariyle; İslâm'da mülkiyet nazariyesi, ruhî ve manevî anlayış esasına da dayanır. Müslüman, Allah'ın, her şeyi yarattığını kabul ettiği için göklerin ve yerin ve bunlar arasında bulunan her şeyin, O'na ait olduğuna inanır. Kâinatın her şeyi O'nun elindedir.

«Göklerin ve yerin hükümranlığı, Allah'ındır.»[43]

«Göklerde ve yerde olanlar, Allah'ındır. İçinizde­kini açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla he­saba çe­ker ve dilediğini bağışlar, dilediğine azâbeder. Allah, her şeye gücü yetendir!.»[44]

Cenab-ı Allah, Nahl sûresinin başında, gökleri, yeri, hayvanları, bitkileri, katı ve sıvı maddeleri, güneşi ve ayı bizzat kendisinin yarattığını zikretmiş fakat, bü­tün bunların, insanın hizmetine verildiğini belirtmiştir. Bu âyetlerin sonunda İlâh'ın, ancak tek olabileceğini bildirmiş ve O'nun nimetlerini hatırlatmıştır:

«Hiç yaratan, yaratmayana benzer mi? İbret almaz mısınız?. Allah'ın verdiği nimetleri sayacak olsanız; biti­remezsiniz. Doğrusu Allah, bağışlar, merhamet eder.»[45]

Aynı anlamı İbrahim sûresinde de ifade eder: «Kendisinden istiyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğ­rusu insan pek zalim ve nankördür.»[46]

Allah, yarattıklarını rızıklandırmayı üstlenmiştir.

«Yeryüzünde yaşıyan bütün canlıların rızkını ver­mek, Allah'a mahsustur.» [47]

Hırs ve tamah insan rızkını arttırmaz. “Rızkınız da, size söz verilen azâb da yukarıdan gelir.”[48]

«Onlara, Allah'ın sîze verdiği maldan verin.»[49]

İnsanlar, kendi malların üzerinde Allah'ın tâyin et­ti­ği­ni veren bekçiden başka bir şey değildir. Onlar, birer mirasçı gibidir.

«Ey insanlar!... Allah'a ve Peygamber'e inanın. Sizi vâ­ris kıldığı şeylerden harcayın. Aranızdan, inanıp da har­cayan kimselere büyük ecir vardır.»[50]

Malın mirasçısı veya malının başına bir bekçi va­zi­fe­siyle gönderilen insan, mutlak bir hürriyetle, dile­diği ma­­lını sarfedemez. Her türlü tasarrufunda, kendi­sine bu bek­çilik vazifesini veren ilk mal sahibinin gösterdiği yolu takib etmek mecburiyetindedir.

İşte bu ruhî ve manevî anlayıştır ki, insanı, elinin altında bulunan bütün malın Allah'a ait olduğu inancına kavuşturur... Ve insan, Allah'ın kendisine bahşettiği bu nimetten dolayı O'na şükretmeyi, bütün bu haklara karşılık bir borç olarak kabul eder. Böylece kibir ve gurur, ona hâkim olmaz... Fazileti kaybetmez ve yar­dım etmeye muk­tedir olduğu zaman elini tutmaz; Allah'ın malından Allah'ın kullarına yardım eder...

Cenab-ı Allah, müslümanı bu ruh üzerine terbiye eden, mal sahibindeki kibri kaldıran ve ondaki gururu öl­düren bir çok misalleri Kur'ân-ı Kerîminde zikretmiş­tir. Kibir ve gurur sahibi olanların ellerinden mallarını herhangi bir yoldan çekip alabileceğini ve öte yandan fakir birçok müslümanı, düşünemedikleri yollardan mal mülk sahibi yapabileceğini de muhtelif şekillerle de belirtmiştir.

Meselâ, Kehf süresindeki iki bahçe sahibi kıssa­sında şöyle buyurur:

«Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiç bir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin ara­sından bir de ırmak akıtmıştık. Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken: «Ben malca senden zengin, nüfuzca da senden daha itibarlıyım.» dedi. Kendi­sine böylece yazık ederek bahçesine girerken, «Bu bah­çenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum,» dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: «Seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? Ama O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin za­man, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfuz bakımın­dan daha az buluyorsan da 'Allah da ne dilemiş ya! Kuv­vet ancak Allah'a mahsustur! Demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olur. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın.» dedi. Nitekim ürünleri yok edildi. Bağın altüst olmuş çar­dakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup: «Keşki Rabbime kimseyi ortak koşmasay­dım.» diyordu. O'na Allah'tan başka yardım edebilecek bir kaç adamı da yoktu. Kendi kendini kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ın­dır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuç­landırma yönünden olan da O'dur!.»[51]

Kalem sûresinde bahçe sahipleri hakkında yine Ce­nâb-ı Allah şöyle bir misal verir:

«Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gi­bi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi dev­şireceklerini bir istisna payı bırakmaksızın yemin et­mişlerdi. Ama onlar daha uykuda iken Rabbi'nin katından o bahçeye gönderilen bir salgın sarıvermişti de bahçe, kapkara kesilmişti. Sabah erken: «Ürünlerinizi devşi­re­çek­seniz erken çıkın» diye biribirlerine seslendiler. «Bu­gün orada, hiç bir düşkün kimse yanımıza so­kulma­sın» diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Yok­sullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erken­den gittiler. Bahçeyi gördüklerinde: «Herhalde yo­lumuzu şaşırmış olacağız; hayır; biz yoksun bırakıldık» dediler. dememiş miydim?» dedi, «Rabbimiz yücedir; doğrusu biz yazık et­miştik.» dediler. Birbirlerini yermeye başladılar. Sonra şöy­­le dediler: «Yazıklar olsun size; doğrusu az­gınlık eden­lerdik.» Belki Rabbimiz bize bun­dan daha iyisini ve­rir. Doğrusu artık, Rabbimizden dile­mekteyiz.» İşte azap böyledir. Ama âhiret azabı daha büyüktür. Keşke bilseler!.»[52]

Karun kıssasında da Cenab-ı Allah buyurur ki: «Ka­run, Musa'nın milletinden biriydi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: «Böbürlenme, Allah şüp­hesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah boz­guncuları sevmez» demişlerdi. Karun: «Bu servet an­cak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir» demişti. Allah'ın, önceleri, ondan daha güçlü ve topla­dığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz. Karun, ihtişam için­de milletinin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: «Keşke Karun'a verildiği gibi bizim de olsa; doğrusu o bü­yük bir varlık sahibidir.» demişlerdi. Kendile­rine ilim verilmiş olanlar ise: «Size yazıklar olsun; Al­lah'ın mükâfatı, inanıp yararlı iş işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir» demiş­lerdi. Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçir­dik. Allah'a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Öc alabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: «Demek Allah, kulla­rından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veri­yor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar, başarıya eremez­ler,» demeye başladılar. Bu âhiret yurdunu, yeryü­zünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kim­selere veririz. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sa­kı­nanlarındır.»[53]

Kur'ân-ı Kerîm'deki bu ve benzeri yüksek an­lamlı âyet-i kerimeler, insandaki îman ruhunu canlan­dırır... Hakikî mülkün yalnız Allah'a ait olduğu ve Al­lah'ın yerde ve göklerde bulunan her şeyin sahibi ol­duğu fikrini aşılar... Böylece insan; fakirleşmek kor­kusuyla sahibi bulunduğu maldan etrafına dağıtmak­tan hiç bir zaman çekinmez... Ve zengin olmak için aşırı hırs ve tamahla alçalmaz...

«Sakın, Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimri­lik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu san­masın­lar, tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik yap­tıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Gök­lerin ve yerin mirası, Allah'ındır. Allah, işlediklerinizden haberdârdır!.»[54]

 

III — İNSANLARIN EŞİT OLMAMASI ZARURETİ

İslâm'da mülkiyet nazariyesi, insanlar arasında bir eşit­liğin olmaması zaruretine inanma ve bunu kabul etme esasına da dayanır. Çünkü insanlar, Allah vergisi yeteneklerde, zekâda, çalışkanlıkta, kazançta, kuvvette ve zayıflıkta birbirlerinden farklı­dır. Meselâ: Bütün insanlar, aynı derecede zekâya sahip değildir... Yaşayışın, insanlar arasında eşit olması için her şeyde bütün insanların eşit oldu­ğunu iddia edecek hiç bir akıllı bulunamaz. Çünkü bu, bir zarurettir. Bir insana kolay gelen, bir diğerine zor gelebilir... Bizim anladığımız mânâda, hakikî an­la­mıyla adalet; insanların, her şeyde eşit olması gerektiğini değil; alınan şeyin, verilen şey değerinde ve miktarında olması gerektiğini ifade eder.

Zekâlı ile zekâsız, zayıfla kuvvetliyi veya çalış­kanla tembeli eşit tutmak, adaletsizliğin ve zulmün tâ kendisidir. En kısa ifadesiyle adalet, toplumun, her ferdi kendi konumuna yerleştirmesidir. Bir ce­miyet için zenginlerin ve fakirlerin bulunması zaru­rîdir (zorunludur):

«Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halife­leri kılan ve kiminizi derecelerle üstün yapan O'dur.»[55]

Arazinin imar edilmesinde insanların birbirlerine hizmet etmesi zarureti belirmiş oluyor. Hiçbir insan, bir cemiyetin bütün fertlerinin birer dahî mütefekkir veya birer zengin olduğunu tasavvur edemez. Şimdiye ka­dar bütün fertleri aynı derecede olan ve hepsinin iş çarkı, o cemiyete mensup bütün insanların kol kuvvetiyle dönen bir cemiyet görülmemiştir...

Cemiyet, ister istemez birçok tabakalara ayrılır: Bir kı­sımı kuvvet yoluyla yapılacak işleri, bir kısmı fen işle­ri­ni, bir kısmı idare işlerini ve bir kısmı da eğitim ve Öğretim işlerini yürütür. Böylece cemiyet, birbirine yar­dım eden çeşitli kollara ayrılmış olur. Hattâ bu kollardan her biri de, iş bölümü yapmak suretiyle kendi arasında kollara ayrılır.

Her fert, kendi çapında milletine hizmet eden bir organ gibidir uzuvdur. Böylece kendisi başkalarına bir yönden hizmet eder... Diğerleri de kendisine başka yönlerden hizmet ederler...

Çevrenin kalkınması için Allah'ın takdir ettiği yol; işte budur!...

«Rabbi'nin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştı­rı­yorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini arala­rında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık.»[56]

İşte komünizm, kendini bu tabiî ve zarurî eşitsizlik kar­şısında görünce karamsarlığa düşmüş ve az sayı­daki kuvvetli hakim sınıf vasıtasiyle çok sayıdaki güç­süz mahkûm sınıfı zulüm ve işkence yoluyla emrin al­tına alma yolundan başka bir kurtuluş çâresi bula­mamıştır!

 

IV — HAKKI SAHİBİNE VERME

İslâm'da mülkiyet nazariyesi; mal hakkını sahibine vermek hükmündeki insanî esasına da dayanır. Çünkü bi­raz önce izah ettiğimiz insanlar arasındaki sosyal eşitsizlik zarureti; kazanmaktan âciz ve fakir kimse­lerin bulunması zaruretini de ifade eder.

Meselâ: Her zaman ve mekânda muhacirler, dul­lar, zenginlerden ve maldan uzak müzmin (kronik) hastalıklar mevcuttur...

İşte İslâm, zenginlere karşı kin beslememeleri için bunları hayatın korkunç müşkülleri karşısında yapayal­nız bırakmaz ve böylece diğer insanların, insanlıklarını korumaları gerektiğini ölmez bir kural olarak ortaya koyar... Bunun için İslâm, zenginlerin malında fakirle­rin hakkı ol­duğunu bildirmiş ve bu hak da kâfi gelmi­yorsa toplumun tüm üzüntüsünü gidermek gayesiyle zenginlere cömert olma, iyilik yapma ve yardımlaşma hissini aşılamıştır...

a) Fakirlere verilmesi zarurî olan hak; İslâm'ın, zenginlerin mallarından fakirlere vaad ettiği ve onlar için kazanılmış bir hak olarak kabul ettiği farz olan ze­kâttır.

«Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı. Onu verirlerdi.»[57]

Bu da, oranı bakımından değişiktir. Meselâ: Nakit pa­ralar ve ticaret mallarının zekât oranı Nisap miktarı (zengin sayılmanın asgari sınırı) olduğu takdirde kırkta birdir. Hayvanlarda da buna yakındır. Tahıl veya meyvelerde onda bir veya onun yarısı nisbetindedir.

«Yağmur veya pınar suları ile sulanan mahsullerde zekât, onda birdir. Eliyle sulanan mahsullerde ise ze­kât onda birin yarısı yani yirmide bir dir.»[58]

«Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün ver­diği zaman ürününden yiyin. Biçildiği gün de hakkını verin. İsraf etmeyin. Çünkü Allah, müsrifleri sevmez.»[59]

«Ey îman edenler!. Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden yetiştirdiklerimizden sarfedin.»[60]

Zekât, malı temizler ve o mal sahibinin kalbini cim­rilikten arıtır.

«Yâ Habibim!.. Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.»[61]

Cenâb-ı Allah, onun sarfedilecek yerlerini belirt­miş ve hepsini hayır ve ihsanla tarif etmiştir.

«Zekâtlar Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düş­kün­lere,(zekatı toplayan) me'murlarına, kalbleri Müslüman­lığa ısındırılacaklara verilir. Kölelerin, borç­luların, Al­lah yo­lunda olanların uğrunda sarfedilir. Allah bilendir hakim­dir.»[62]

Tarihin her devrinde yalnız başına zekât, ihti­yaç içinde olanların hepsine kâfi gelmiştir. Nitekim Ömer bin Abdul Aziz'in memurlarından biri şöyle der:

«Zekâtı dağıtmak için, onu kabul edecek insan arar, fakat bulamazdık...»

Müslümanlar, fakirlerin bu hakkını vermekten hiçbir zaman çekinmezlerdi. Zira mal sahibinin bunda hiçbir hakkı yoktur. Bu hakkı inkâr etmek, küfürdür!...

Resûlullah (S.A,V.)'in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir, zekâtı vermekten imtina edenlerle savaşmıştır, Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir'e hitaben: Nasıl olur da bu durumda savaşırsın? Hal­buki Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allah'tan başka tapılacak hiç bir ilah yoktur de­yin­ceye kadar insanlarla savaşmakla emredildim. Bunu diyen insan, malını ve canını benden korumuş olur. An­cak onunla hesaplaşmak, Allah'a aittir» deyince, Hz. Ebû Be­kir şöyle buyurur:

«Allah'a yemin ederim ki; namazla zekâtı birbi­rinden ayıranlarla savaşmaya devam edeceğim. Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin olsun ki; Resûlullah'a verdikleri ufacık bir hakkı bana verme­dikleri takdirde, bu ufacık haktan dolayı da onlarla savaşırım...»

Bunun üzerine Hz. Ömer: «Muhakkak bu, Allah ta­rafından Ebû Bekir'e bir ilhamdır. Böylece ben de hakkı anlamış oldum.»[63] demiştir.

b) Malda zekâttan başka farklı kimselerin çeşitli hakları vardır. Nafakalar gibi... Meselâ: Kadın'ın na­fakasını, giyimini ve ona yakışacak şekilde meske­nini temin etmek; erkek için bir borçtur.

«Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilen kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin Allah, kimseye, verdği imkandan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir.»[64]

«Kadınlar hususunda Allah'tan sakınınız. Onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve Allah adına onları kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin üzerinizde güzel giyim ve nafaka hakları vardır.»[65]

«Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gü­cü­nüz nisbetinden, kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Ço­cuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. Aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer güç­lükle kar­şılarşırsanız; çocuğu başka bir kadın emzirebi­lir.»[66]

«Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlamak iste­yen baba İçin iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve gi­yeceğini sağlamak, uygun bir şekilde, çocuk kendisinin olan babaya borçtur.»[67]

Erkek, şayet kadına kâfi gelecek kadar nafaka vermezse onun (kadının), kocasının malından (haber­siz de olsa) kâfi gelecek derecede harcamaya hakkı vardır. Ni­te­kim Resûluİlah (s.a.v.) kocası Ebû Süfyan'ın cimriliğin­den, kendisine ve çocuğuna yeterli nafakayı vermediğinden şikâyet eden Hind'e şöyle buyurmuştur:

«İsraf etmeksizin sana ve çocuğuna yeterli gelecek miktarı al.»[68]

Tıpkı bunun gibi, fakir oldukları takdirde ebevey­nin nafakası, insanın boynuna bir borçtur. Diğer baba­lar; de­deler ve daha yukarı, çocuklar, torunlar ve daha aşağısı, asabe veya ashab-ı feraiz olan her mi­rasçı da bu hüküm­dedir.

«Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur.»[69]

Kölenin nafakası da efendisine aittir. «Mâlik ol­duğu bir kimseden yiyeceğini esirgemek; günah ola­rak bir insana yeter.»[70]

Bu nafakaların neticesi olarak infak edenle kendi­sine infak edilen; herkesi birbirine bağlayan insanî anlayış ve İslâmî kardeşlik bağları dolayısıyla biri diğerinden ayrılamaz.

«Onlar, Allah tarafından sizin eliniz altında bulundu­rulan kardeşlerinizdir. Kim ki eli altında kardeşi bu­lunur­sa; ona yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydir­sin.»[71]

İnsanlığın, rahmet yağmurunu hayvanlar üzerine yağ­dır­dığı zamanda bile İslâm'da nafaka, zirveye kadar yükselmiştir.

«Bir kadın, yanında bulunan bir kediyi aç susuz bı­rak­tığı ve yer bitkilerinden yemesini önlemek gayesiyle bağladığı için Cehennem ateşine girmiştir.»[72]

Bundan sonra muhtaçların nafakasından mes'ul olan, onların idarecisidir, önderleridir...

«Terkedilen mal, mirasçılarındır. Mîrassız ve fakir ola­rak bırakılanlar da bana gelsin. Ben onların efendisi­yim...»[73]

c) Muhtaçların, bunlardan başka bazı hakları daha vardır... Meselâ:

Hazîne... «Yer altında bulunan hazinelerin beşte biri fakirlerindir.»[74]

Yemin kefareti... «Yeminin kefareti, ailenize ye­dir­di­ği­nizin ortalamasından on düşkünü yedirmek ya­hut giydirmek...»[75]

Zihâr kefareti... «... Buna gücü yetmiyen, altmış düş­kü­nü doyursun...»[76]

Oruç... «Oruca dayanamıyanlar, bir düşkünü doyu­racak kadar fidye versin...»[77]

Resûlullah (s.a.v.) Ramazan'da oruçlu iken eşiyle cin­sel ilşkide bulunan kimseye şöyle buyurmuştur:

«Altmış düşkünü doyuracak bir şey bulabilirmi­sin?»[78]

Hac mevsiminde ihramda iken tıraş olmak...

«Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kur­ban, yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etme­yin. İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa; fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.»[79]

Av cezası... «Ey îman edenler! İhramlı iken avı öl­dürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehlî hayvanlar­dan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki âdil kimse­nin hükmedeceği, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödeme, yahut düşkünlere yemek yedirme şeklinde kefa­ret ya da yaptığının ağırlığını tatmak üzere bunlara denk oruç tutma vardır.»[80]

Fitre de bu cinstendir...

«Resûlullah (s.a.v.) köle, hür erkek, kadın, küçük ve büyük bir müslümanın Ramazan sonunda fitre verme­sini emretmiştir.»[81]

Bunlardan başka Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan sadakalardan ve hayır kazanmak için bağışla­nan vakıftan gelirler temin edilebilir.

Âdemoğlu. Ölür ölmez üç şey hariç dünyadaki bütün amelleri yok olur. Bunlardan birincisi: Sadaka-i câriye, ikincisi: Faydalı ilim, üçüncüsü: Kendisine dua edecek bir evlât...»[82]

Resûlullah (s.a.v.), Hayber'deki arazîyi bağışla­yan Hz. Ömer'e şöyle buyurmuştur:

«İstersen o araziyi kendin İmar eder ve mahsulünü tasadduk edebilirsin.» Böylece Hz. Ömer bu emre göre hareket etti ve ondan sonra bu arazi, mirasa ka­tılmadı ve mahsulü düşkünlere verilir oldu...»[83]

d) Bundan başka birçok insanî haklar vardır...

Misafiri ağırlamak ve onun için ziyafet çekmek... Bazı âlimler, misafirlik olarak kabul edilecek günler­den sonra da misafire ziyafet çekilmesi gerektiğini ve bunun müs­tehap olduğunu söylerler...

«Allah'a ve âhiret gününe iman eden insan, misafirini ağırlasın. Bunun asgarisi; bir gün bir gecedir. Azamîsi; üç gündür. Üç günden sonrası ise; sadakadır. Fakat ev sahi­bini rahatsız etmemek için üç günden fazla kalmak, doğ­ru değildir.»[84]

Komşu hakları...

«Allah'a ve âhiret gününe îman eden insan, komşu­suna ikram etsin.»[85]

İhtiyaç haricinde umumî yardımlaşma hakları...

«İki kişilik yemeği bulunan insan, üçüncüyü, dört
ki­­şi­lik yemeği bulunan da bir beşinciyi veya altıncıyı beraberinde alsın.»[86]

Ebû Saîd El-Hudrî, Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyur­duğunu rivayet eder:

«Fazla giyeceği olan, onu giyeceği olmayana ver­sin. Ebû Saîd, şöyle devam eder: «Resûlullah, malı o kadar sı­nıflara ayırdı kî; adetâ her birimize ondan bir pay çıkardı...»[87]

e) İslâm, insanî hisleri harekete geçirir ve bu his­lerle merhamet ve acıma duygularını uyandırır. Böylece kupkuru fakirlik ve yoksulluk çubuğunu taptaze bir filiz haline getirir...

«Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren ta­nenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Al­lah'ın lütfü geniştir. O, her şeyi bilendir.»[88]

Cenab-ı Allah, aynı zamanda minnetsiz, eziyetsiz ve riyasız nafaka âdabını muhtelif yerlerde ve muhtelif şe­killerde, bilhassa Bakara sûresinde birbirini tâkib eden bir çok âyet-i kerîmelerle pek açık olarak izah etmiş, insanlık alemindeki önemi ve Allah'a karşı olan boyun eğmeyi sağlamak bakımından faziletini belirtmiştir...

Bu âyet-i kerimeler, biraz önceki İlâhî ifadeyle başla­makta ve şöyle devam etmektedir:

“Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra harcadıkları şeyin ardından başa kakmayan ve incitmeyenlerin mü­kafatları, Rableri'nin katındadır. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

«Güzel bir söz ve iyilik, peşinden, inciltme gelen bir sa­dakadan daha iyidir. Allah, zengindir, Halîm'dir.

“Ey îmân edenler!. Allah'a ve âhiret gününe inanma­yıp, insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve inciltmekle boşa çıkar­mayın. Onların durumu, üzerine toprak bulunan kayanın durumu gibidir. Üzerine bol yağmur yağdığında onu çıp­lak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.”[89]

“Allah'ın rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaş­tırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, tepede bulu­nan, ona bol yağmur yağdığında yemişlerini iki kat ve­ren, bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düştüğünde bir bahçenin durumu gibidir. Allah, işlediğinizi görür.”[90]

«Hangi biriniz kendisi ihtiyarlamış, çocukları güçsüz­ken, altlarından ırmaklar akan hurmalığının ve üzüm bağının ve her çeşit meyvalardan bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasiyle yanmasını ister? Düşü­ne­siniz diye Allah, size âyetlerini böyle açıklar.»[91]

«Ey îman edenler!. Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden yetiştirdiklerimizden harcayın. İğrenmeden alamıyacağınız pis şeyleri harcamaya yeltenmeyin. Allah­'ın zengin ve övülmeye lâyık olduğunu bilin.»[92]

«Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği emreder. Allah size kendisinden mağfiret ve bol nimet vâdeder. Al­lah'ın lütfü boldur. O, her şeyi bilir.»[93]

«Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüp­­hesiz ona büyük iyilik edilmiştir. Bundan ancak akıl sa­hipleri ibret alır.»[94]

«Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız adağı her şüphesiz Allah bilir. Zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.»[95]

«Sadakaları açıkça verirseniz ne iyi olur!. Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz, sizin için daha iyidir. Allah on­ları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah İşlediklerinizden haberdardır.»[96]

«Ey Nebi! Onların doğru yola iletilmeleri sana düş­mez. Fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Harcadığı­nız iyi şey, kendinizindir. Zaten, ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsanız. Harcadığınız iyi bir şeyin kar­şılığı (haksızlığa uğratılmaksızın) size verilir.»[97]

«Sadakalarınızı, Allah yoluna kendilerine vermiş olup yeryüzünde kazanç için dolaşamıyan, onları tanıma­yanların, hayalarında dolayı, zengin sandıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsınız. İnsanlardan (yüz­süzlük ederek) bir şey istemezler. Sarfettiğiniz iyi bir şeyi Allah, şüphesiz bilir.»[98]

«Gece gündüz, açık gizli, mallarını harcayanların mü­kâfatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir.»[99]

Bu ve bunun gibi diğer âyet-i kerîmelerin cömertliğe ve sadaka vermeye olan etkisi, teşvik yönünden çok bü­yüktür.

«Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişe­mez­siniz. Her ne harcarsanız, şüphesiz Allah, onu bi­lir.»[100]

İbn-i Kesîr, bu ayet-i kerîme'nin tefsirinde şu İzahları nakleder:

Ahmet bin Hanbel ve daha başkaları, Enes bin Mâlik'in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: Ebû Talha Medîne-i Münevvere'deki ensarın en zengini idi. Malının en kıymet­lisi de, mescidin karşısında bulunan Bîr Hâ adındaki yerdir. Resûlullah (s.a.v.) oraya girer ve âdeta kokulu suyundan içerlerdi. «Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.» âyet-i kerîmesi nazil olunca Ebû Talha, Resûlullah (s.a.v.)'e hitaben dedi ki: Yâ Resûlulla! Allah, «Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe eri­şemezsiniz» buyuruyor. Benim de en fazla sevdiğim malım Bîr Hâ'dır. Allah'a kavuştuğum zaman, hayrını görmek ümidi ile onu sadaka olarak hibe ediyorum. Al­lah'ın sana bildirdiği şekilde ve yerde onu harca!

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) «Çok güzel, çok güzel!. Bu, çok kazançlı bir maldır. Çok kazançlı bir mal­dır!. Anlıyorum. Fakat, bence onu akrabaların arasın­da paylaştırman daha hayırlıdır.»

Ebû Talha, «Yapacağım yâ Resûlullah» buyurdular. Neticede Ebû Talha, aynı arazîyi akrabaları ve amcala­rının oğulları arasında taksim etti.

Resûlullah (s.a.v.) bu mevzuda cimri ile cömerti bir misal ile îzah eder:

«Cimri ile cömert, baştan ayağa kadar demir cübbe ile örtülmüş İki insan gibidir. Cömert, infak ettiği zaman o, vücuttaki kirleri temizler gibi ruhunu hoşnut eder. Cimri, İnfak etmek istediği zaman o, bütün demir halkalar ile beraber vücuduna yapışır; her birini yerin­den ve bir diğerinden ayırmak istese bile onlar birbirin­den ayrılmaz.»[101]

Bu ve buna benzer hayret verici misaller, servetin birikmesine engel olur ve tamah iplerini koparır. Böy­lece bütün müslümanlara infak etmek ve yardımlaşma ruhunu aşılar... Fakirleri yoksulluktan kurtarır... Ve bütün insanları çok asıl bir içtimaî seviyeye ulaştırır... Merhametli, birbirine sımsıkı bağlanan bir toplum meydana getirir...

«Şuur sahibi müslümanlar memleketlerinden uzak bulundukları yerlerde ve hattâ evlerinde bile bir kıs­mının yiyeceği azalırsa; hepsi bütün yiyeceklerini bir araya toplar ve aralarında taksim ederler. İşte bunlar bendendir ve ben onlardanım.»[102]

Burada her ne kadar İslâm, sosyalizm'in bazı kı­sım­larına benziyor gibi görünüyorsa da İslâm, insanî bir anlayış ve ilâhî bir kanundur. Malı sahibinden zorla almaya hiç bir zaman kalkışmaz bile Ancak; cömertlik, iyilik, merhamet ve şefkat hislerini uyandırmak yoluyla mal sahiplerinin, içlerinden gelerek ve sınırsız bir açıklık ve ser­bestîlik içinde malı düşkün kimselere vermelerini sağlar.

«Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönülle­rine îmanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onlara verilenlerden içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsi­nin tamahkârlığından korunabilmiş kimse­ler, işte onlar saadete erişenlerdir.»[103]

 

KASITLI SÖYLENTİLER

İslâm'ın mal ve mülkiyet hakkındaki görüşü, işte bu­dur!... Bu görüş, yeryüzündeki bütün ideolojilerin ve mez­hep­lerin mülkiyet görüşlerine taban tabana zıttır... Kapitalist mezheplere, sosyalizm mezheplerine zıttır. Bundan dolayıdır ki buna «İlâhî Kanunun Mülkiyet Gö­rüşü»nden başka bir isim veremeyiz...

Görülmez bir fikir dalgasının bazı İslâm ülkelerine sosyalizmin fikirlerini aşılamaya çalıştığı şu son günlerde; karşımızda bütün görüşlerini İslâm'a bağlayan, mülkiyetin sınırlandırılması hususundaki hareketlerini ilâhî dine iliş­kilendiren söylemlerle doğrulamaya çalışan bir kesim gö­rüyoruz. İhtimal ki bu, ilâhî dînin, kuvvet unsurlarına sahip olmasından veya bu kuvvet unsurlarının hâlâ bir kalıntı halinde bulunmasından ileri gelmektedir. Ki insan­lar, İslâm'dan tamamen çıkmayı ilân edebilecek cür'eti kendilerinde bulamadıkları için; bazı kasıtlı söylentilerle akıllarınca hem İslâmı ve hem de kendi ideallerini idare etme yoluna gidiyorlar...

Bu kasıtlı söylentilerin bazılarını kısaca izah etmeye çalışalım...

a _ DEVLETLEŞTİRME konusunda derler ki:

Resûlullah (s.a.v.) «İnsanlar, üç şeyde ortaktırlar... Su... (ot nevinden) bitki... Ve ateş...»[104] hadîs-i şerifiyle temelin ilk sütununu atmış bulunmaktadır. O zaman bu üç şey, hayatın en önemli unsurları idi. Şu halde bugün fabrika, imalâthane, ticarethane ve arazi gibi hayatın te­mel unsurlarını devletleştirerek bütün insanları bunlarda ortak kılmamızın hiç bir mahzuru yoktur ve bu, İslâm'a uygundur... Böylece hadîs-i şerifin hakikî mânasını anlamaz gibi görünürler...

Hadîs-i şerifte zikredilen ve insanlar arasında müşte­rek bulunan su, Allah'ın gökten indirdiği yağmur suyu ve­ya sahipsiz bir araziden kendi başına fışkıran pınar sularıdır. İnsanın, mülkiyeti altında bulundurduğu yahut kendi kabı ile taşıdığı veya malının içinde kuyu kazdır­mak suretiyle elde ettiği sular, şüphesiz ki hiçbir tartışma ve hiçbir muhalif görüş olmaksızın yalnız kendisinindir... Fakat İslâm, ihtiyaç dışındaki şeyi infak ve harcamayı bir prensip ve temel kabul eden bu ilâhî din, içmek, temizlen­mek, sulamak ve ondan faydalanmak suretiyle insanların muhtaç olduğu suda cimriliği yasaklar. Çünkü, bu durum­daki suyu hapsetmede hiç bir fayda yoktur...

«Resûlullah (s.a.v.) Suyun artan kısmını satmayı neh­yetmiştir...»[105]

Bunun için müslüman'ın, sahipli veya sahipsiz arazi­den aldığı suyun, ihtiyacından fazla olan kısmını başka­sı­na vermesi gerekir...

Büyük âlim, İbn-i Kayyim, bu mevzuda şöyle der «Su­­yu almak için sahipli arazinin içine girmek caiz de­ğil­dir...»

Fakat insan, mülkü içinde bulunan sudan bütün ihti­yacını temin ettikten sonra artan suyu başkalarından alı­koymaması gerekir. Yalnız mal sahibi, kendi arazisi içinden çıkan suyu kullanmakta diğerlerinden daha fazla hak­kı vardır. Bu hak da, diğerlerinden daha önce kendi su İhtiyacını gidermesidir. Bu hüküm, suya olan her türlü ihtiyaç içindir...

Hadîs-i şerifte değinilen ve insanlar arasında ortak kabul edilen bitki, hiç bir kimseye ait olmayan sahipsiz bir arazîde biten bitkidir. Bu durumdaki bitkiyi hiçbir kimse diğerinden alıkoyamaz. Çünkü bu, herkesindir.

Durum böyle iken, nasıl olur da insanın, bütün gücünü sarfederek kendi arazisinde ektiği ve bin bir güçlükle ürün verecek hâle getirdiği bitki, hadîs-i şerifteki bitkiye kıyas edilir ve onunla bir tutulmak istenir?...

Hadîs-i şerifte değinilen ve ihsanlar arasında ortak kabul edilen üçüncü şey de ateştir. Çünkü insanların, ateşi, aydınlık veya yakacak için kullanmaları, onun ışı­ğından veya miktarından bir şey eksiltmez... Ateşle ısıtma hususunda bütün insanlar, anlayışlı davranmalıdır. Bu, karşılıksız bir faydadır. Elektrik gibi maliyeti bulunan ay­dınlatma vasıtası ortaya çıkınca; ister istemez alış veriş de ortaya çıkar...

b — DEVLETLEŞTİRME konusunda yine derler ki:

Resûlullah (s.a.v.) «Müslüman atlarının otlanması için Medine'i Münevvere'de Nekî' denilen araziyi çe­virmiştir.»[106] Ve unuttular ki, Resûlullah'ın çevirdiği bu arazi, hiç bir kimseye ait olmayan metruk bir arazi idi. Kaldı ki idarecinin, önderin, müslümanların hayvanlarının otlaması için hiç kimseye zarar verme­yen ve hiç kimseye ait olmayan bir araziyi çevirmeye ve onu himaye etmeye hakkı vardır...

Oysa ki, kendileri, sahipli ve îmâr edilmiş arazileri istimlâk etmişler ve devletleştirmişlerdir.

c — Yine derler ki: İslâm, malı toplayıp yığmayı, onu diğerlerinden alıkoymayı da yasak etmiştir. İşte fazlaca ara­ziye sahip olup israf etmek, bu türde bir heder et­mişdir...

Ve unuttular ki, toplumun yığılan ve diğerlerinden alı­konan sözkonusu mal, insanların her zaman kendisine muhtaç olduğu ticaret malları ve özellikle yiyecek gıda­lardır.

Şu halde, kişinin mülkiyeti altında bulunan bir araziyi veya sabit bir malı, elinden almaya nasıl bir mâna verile­bilir?...

d -ZİRAÎ MÜLKİYETİN SINIRLANDIRILMASI VE ARTAN KISMIN DEVLETLEŞTİRİLMESİ konusunda da derler ki:

Hz. Ömer (r.a.) Şam'ı ve Irak'ı ele geçirdiği zaman oradaki arazilere el koymuş ve yerliler tarafından ekilip biçilen arazileri «Satılmaz ve miras olarak da bırakılmaz.» gerekçesiyle hazineye devretmişti...

Ganimet olarak ele geçirilen malların hükmü hak­kında ilim adamları ihtilâfa düşmüşlerdir. Kuvvetli ve doğru olan görüşe göre: Başkan, bu hususta muhayyer­dir. Onu İster taksim eder, isterse Müslümanlara vakıf ola­rak tayin eder. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Hayber'de ele geçirdiği arazinin yarısını taksim etmiş ve yarısını da ter­ketmiştîr.

Ebu Hanife, kâfirlerin, üründen verecekleri bir miktar karşılığı olarak kendi arazilerini İmar etmelerine müsaade etmiştir. Bu görüşle ganimet konusunda «Bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin...»[107] âyet-i kerîmesiyle, Hz. Ömer'in, «Tıpkı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaptığı gibi fethettiğim her köyü, kendi sahipleri arasında taksim ettim...» sözünü birleştirmiştir.

Bu durumda mülkiyet altında olan her arazinin mi­ras veya alış veriş yoluyla Müslümanlar arasında elden ele ve nesilden nesile geçmesiyle onların iddiaları arasında hiç bir bağ kurulabilir mi?...

e — Ve yine derler ki:

Resûlullah (s.a.v.), Hevâzinden gelen esir ve köle­leri almış ve onları tekrar ganimeti getirenlere iade etmiştir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.), ashâbın gönlünü ve rızasını aldıktan sonra bir şey yapar ve onlardan bir şey yapmalarını isterdi. Sahih bir rivayete göre, Resûlullah, müs­lümanlara bulunduğu bir hitabede Alah'a hamdü senalar ettikten sonra şöyle buyur­muştur:

«... Sizin kardeşleriniz — Hevâzinden gelenleri kastediyor — tövbe etmiş oldukları halde geldiler. Ben, onlardan alınan esirleri iade etmek istiyorum. Aranızdan, bir hoşnutluk İçinde benim gibi yapmak iste­yen varsa yapsın. Aksi halde Allah'ın bize nimet olarak verdiği ve kendisine bir hak olarak kabul ettiği şeyi ver­meyi kabul etmezse; yine dilediği gibi yapsın...»

Bunun üzerine eshâb, «Biz, büyük bir hoşnutluk içerisinde sizin yaptığınız gibi yapmak istiyoruz» bu­yurdular ve esirleri geri iade ettiler.

f — Ve yine derler ki:

Ebû Zer İslâm'da ilk sosyalistti.

«... Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harca­mayan kısa can yakıcı bir azabı müjdele. Biriktirdikleri altın ve gümüş cehennem ateşinin kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizi tadın" de­necek.»[108]

Ebû Zer, bu âyet-i kerîmeyi duyunca şu hükme var­mıştır: Biriktirilmiş mal, ihtiyaçtan fazla olan maldır. Bu­nun için nafaka-i iyâldan, yani aile fertleri için harcanacak ihtiyaçtan fazla olan bir şeyi biriktirip bırakmak haram­dır. Ebû Zer, hem böyle yapar ve hem de kendisinden soranlara bu fetvayı verirdi.

Bunun üzerine Muâviye, kendisini bundan alıkoy­mak istedi. Fakat bunun işe yaramadığını gören Muâviye, onu Hz. Osman'a şikâyet etti. Neticede Hz. Os­man, onun, insanlardan uzak yaşamasını sağlamak için Medine'ye yakın olan Rabze denilen yerde ikâmet etme­sini istedi. Ve Ebû Zer, ölünceye kadar burada yaşadı.

Buharî'nin rivayetinde Zeyd bin Vehb'den şöyle bir hikâye nakledilir: «Bir gün Rabze'ye gittiğim zaman orada Ebû Zer'i gördüm. Ona, nasıl buraya geldiğini sordum. Dedi ki: Şam'da bulunduğum zaman altın ve gümüşü bi­riktirip Allah yolunda harcamayanlar husu­sunda Muâ­viye ile ihtilâf ettik. Muâviye, bu mevzudaki âyetin ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyledi. Ben de; bu, hem bizim, hem de onlar hakkında nazil olmuş­tur, demiştim. Böylece aramızda ihtilâf olunca beni Hz. Osman'a şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Osman, Medi­ne'ye gelmemi istedi. Geldim, fakat orada halkın, bana karşı sanki beni hiç gör­memiş gibi davrandıklarını gör­düm. Bunu Hz. Osman'a haber verince «İstersen Medi­ne'nin dışında yakın bir yerde ikâmet et.» demişti. İşte beni buraya sürükleyen, budur. Çünkü onlar bana nasıl bir emirde bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka itaat ederim...

Bütün müslümanlar ve özellikle bütün müslüman mütefekkirler bu âyet-i kerîmeyi, Ebû Zer'in hilâfına tefsir etmişlerdir. Bu âyetin tefsirinde sahabelerin ek­serisi görüşlerini şöylece ifade ederler: “Zekâtı verilen mal, yer altında saklanmış olsa bile biriktirilmiş sayıl­maz. Zekâtı verilmeyen mal ise; yeryüzünde olsa bile sahibini yakar, dağlar, ve bu, biriktirilmiş maldır...”

Ebû Zer'in görüşü sahabelerden hiç birisinin mu­vafık görmediği delilsiz ve dayanaksız şahsî bir içtihat­tır. Zira sahabeler arasında oldukça çok ticâretleri ve bostanları bulunan Abdurrahman bin Avf, Hz. Osman, Ebû Bekir, Sa'd ve Talha gibi kudretli zenginler olduğu halde; Re­sûlullah (s.a.v.)'in zekâttan başka bunların malından bir şey aldığı veya bir hak iddia ettiği gö­rülmemiştir.

Hal böyle iken, zühdü ve Allah yolunda malını in­fak hususundaki rağbeti herkes tarafından bilinen ve Re­sû­iullah (s.a.v.)'in, «Yetimlerin malını kimseye verme.» (Buharî) ihtarına mâruz kalacak kadar infakta ileri giden Ebû Zer (r.a.) adına nasıl olur da sosyalizm ve sosyalist fikirler tavsiye edilir?...

Nasıl olur da, o muhterem zat adına bir kısım in­san­lar malları, çalışkan sahiblerinin elinden almaya ve böylece yepyeni bir dikta toplumu meydana getirmeye çalışırlar?...

Bu işleri yapmakla İslâm'a sarıldıklarını ve Al­lah'ın yo­lunda olduklarını iddia eden bu insanlar, eğer doğru söyleselerdi; her şeyden önce farz olan zekâtı alırlar ve ilâhî kanunu, diğer hükümlerde de tatbik ederlerdi.

g — Ve yine derler ki:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: «Arazisi olan, onu eksin... Yahut, bir kardeşine (kiraya) versin... Şayet (kiraya) alınmazsa; onu elinde bırakın...»[109]

 Onlar bunu söylerken, ziraat ve sulama hakkında vâ­rid olan sağlam hadîs-i şerifleri duymamazlıktan veya anlamamazlıktan gelmektedirler... Bu hadîsin, başka ha­dîs­lere bağlı olduğunu düşünmezler... İcar mevzuunda Râfi' bin Hadîn şöyle buyurur: «Biz, arazi yönünden en­sar'ın en zenginleri idik. Şu bizim, bu sizin diyerek arazileri kiraya verirdik. Bazan arazi, bunun yalnız bir kısmını verir, diğerini vermezdi. Bunun üzerine Re­sû­lullah, bizi bu tür kiralamadan nehyettî. Fakat para karşılığı olan icarı nehyetmemişti.»[110]

Râfî bin Hadic, arazinin altın ve gümüş karşılığı olarak kiraya verilmesi hususundaki bir soruya karşılık şöyle cevap vermiştir:

«Zararı yok... İnsanlar, Peygamber zamanında yal­nız su yolları ile suyun çıktığı yerleri ve bunların çev­re­sindeki kısımları kiraya alırlardı. Diğer tarafları da bırakır­lardı. Bunun üzerine Resûlullah, bu hareketi yasak et­ti... Fakat, belirli bir şey karşılığındaki kirala­manın mahzuru yoktur...»[111]

Elde edilecek mahsul belli olursa; onun bir kısmı ile ki­ralama caiz olduğu gibi altın ve gümüş karşılığı da caiz­dir.

«İbn-i Ömer (r.a.) ın rivayetinde, Resûlullah (s.a.v.), Hayberlileri, elde edilecek mahsulün veya meyvenin bir kısmına karşılık çalıştırmıştı.»[112]

Diğer bir rivayete göre Hayberliler, Resûllullah'a, bütün çalışmalardan ve mahsulden sonra, mahsulün yarısını almalarını teklif ettiler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), «Biz istediğimiz zamanda geri almak şartı ile tek­lifinizi kabul ede­riz.» buyurdular. Bunun üzerine onlar Hz. Ömer dev­rine kadar böyle kaldılar.

Resûlullah (s.a.v.) Hayber yahudilerine, mahsu­lün yarısı kendilerinin olmak suretiyle arazi dağıt­mıştı.» [113]

İbn-i Kayyim, «Zad ül-Meâd» da der ki: Hayber hadisesi, mahsulün bir kısmına karşılık, sulamanın ve kiranın caiz olduğuna bir delildir. Çünkü Resûlullah, bu yolda kiraya vermişti. Ve bu, vefatına kadar devam etti. Ondan sonra da bu hüküm, neshedilmemiş, Hulefâ-i râşidîn devrinde de tatbik edilmiştir.

Fakat bu, kiralama yoluyla elde edilen mülkiyete ben­­zemez. Bilâkis bu, götürü alım satım tü­ründen bir or­taklık gibidir. Götürü alım satımı helâl kılıp da bunu haram kabul edenler, birbirine benze­yen iki şey arasında bir ayırım yapmış olurlar. Ni­tekim Resûlullan (s.a.v.) tohumu vermeksizin araziyi devret­miş ve mahsulün bir kısmını al­mıştı...

İbn-i Kayyim, bu husustaki fikrini şu cümle ile bitir­mektedir: İşte bu, Resûlullah'ın ve Hulefâ-i Râşidîn'in yaptıklarına en uygun kıyastır...

Fıkramızın baş tarafında söylediğimiz ve onların ken­disinden bir pay çıkarmak istedikleri hadîs-i şerif'in «onu kardeşine versin» ifadesi, mülkiyeti değil, nedb yoluyla terğib ve teşvik belirtmektedir. Çünkü aynı hadîste de­vamla «Eğer o, kabul etmezse; herkes arazisine sahip ol­sun» ifadesi de mevcuttur. Bu ise, bu hususta yapılacak her hangi bir muamelenin gönül rızasiyle olması gerek­tiğini ifade etmektedir.

h — Ve nihayet derler ki:

Bu konuda ilk zamanlarda geçerli olan yasaklama, mu­hacirlerin arazisiz olmalarına ve bunun için bütün müs­­lümanların geçinmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Cenâb-ı Allah, beyinsizlerin mallarını bütün insanlara ait olduğunu isbat etmiştir.

«Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, aklı ermezlere vermeyin. Kendilerini bunların geliri ile rızık­lan­dırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.»[114]

Bu âyet-i kerîme, onların lehine değil, aleyhinedir. Çünkü mallar, «Mallarınızı» ifadesiyle velîlere devredil­miştir. Ardından da pek açık olarak velîlerin, beyinsizleri korumaları ve onlara bakmaları gerektiği belirtilmektedir. İnsan, şayet kendi malına, çalışmak suretiyle bakıyorsa; yetimin malına da, kendi malı imiş gibi bakması ve ye­tim, rüşd çağına geldiği zaman malını ona iade etmesi gerekir. Bunun için biraz evvelki âyet-i kerîmeyi şu ilâhî düstur, takib etmiştir:

«Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin. Onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine ve­rin. Büyüyecekler de geri atacaklar diye onları israf ede­rek ve tezelden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın. Yoksul olan, uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundu­run. Hesap sormak için Allah yeter.»[115]

Yeter ki, fertler kendi milletlerine hâkim olma endi­şesi ve onları birer beyinsiz (aklı ermez) olduğu düşün­cesi İçinde hareket edip kendilerini bütün milletin vâsisi ve velîsi kabul etmemiş olsun!...

 Muhterem okuyucular!...

Biz, İslâm'ı tam bir İslâm olarak kabul ediyor ve böyle istiyoruz!... Bu, ne şarka, ne de garba bağlanmış ve onla­rın tesirleri altında kalmış olmasın!...

Düşününüz!... İbret nazarlarıyla dikkat ediniz!... Ve unutmayınız ki, şu mübarek topraklarda İslâm Alemi, kuvvetli bir çarpışma ile karşı karşıyadır. Fakat bu çar­pışma, her zaman olduğu gibi, düşmanlar tarafından ateş, demir ve kuvvet yoluyla değildir!... Bilâkis bu, aynı top­­raklarda yaşıyan, aynı suları için ve aynı havayı teneffüs eden, fakat şu İlâhi Dînin kalıntılarını bile kökünden kazı­mak ümidi içindeki yabancı ideolojilere kanan, bizzat şu milletin kendi evlâdı tarafından fikir yoluyla olmaktadır!... Bu durumda onlar, İslâm'ı, yeni hayata ve bilhassa me­denî gelişmelere uymayan gerici bir davet ve gerici bir teşekkül olarak göstermek isterler...

İşte insanlık, madde bataklığında böylece çırpınmakta ve medeniyetlerin kurduğu bütün gelişmeyi yakıp yıkmak pahasına da olsa tamahın ve ihtirasın peşinde, kendini bile bile yakarcasına koşmaktadır... Bundan dolayıdır ki insanlık, kendisini bu bataklıktan kurtaracak, alevini sön­dürecek ve hidâyete iletecek bir kurtarıcıya, bir yardım­cıya muhtaçtır!...

Şunu ifade edelim ki, bu ilâç, sadece müslümanların elindedir. Ve İlâhî Kanundadır!... İnsanlar, İslâm'ı, hakikî anlamıyla anladıkları takdirde insanlığın, siyasî, iktisadî ve sosyal hayatta kaybettiği ve tekrar kazanmak için gayret sarfettiği bütün yüceliği ve refahı tekrar temin edilecek ve insanlık, İslâm sayesinde en mükemmel dev­rini ya­şı­yacaktır!...

Uyuşuklukla ve tembellikle kaybedecek hiç bir vakit kalmamıştır!... Tehlike, zannettiğimizden çok daha ya­kındır!...

Ve bu tehlike, hem dahilî, hem de haricidir!... Bunun İçin, her zamandan daha çok çalışmak ve uyanık bulunmak mecburiyetindeyiz!... Bu, bizim ve mukaddesatımızın be­kası için şarttır!...

Aziz Okuyucular!...

Hatırlayınız!... İslâm sedasının şu memleketten dal­galar halinde etrafa yayıldığı zamanı hatırlayınız!...

İslâm'ın, şu topraklardan bir şafak gibi doğduğunu, şarkı ve garbı nur ışınları halinde aydınlattığını hatırlayı­nız!...

İslâm sancağının, üç kıta ve yedi deniz üzerinde, yer­yüzünün dörtte üçü üzerinde dalgalandığını ve Allah yolunda, Allah adının yücelmesi için çalışıldığını hatırlayınız!...

İslâm devletinin, Türkistan'dan İspanya'ya, Kos­tan­tiniyye'den Orta Afrika'ya. Uzak Doğu'ya uzan­dığı ve bu topraklar üzerinde yaşıyan insanların aynı ruh ekseni etrafında birer pervane gibi döndüğü günleri hatırlayınız!...

... Ve hatırlayınız!... Bu yüceliği temin için dökülen kanları, verilen şehitleri hatırlayınız!... Ve unutmayınız ki; o temiz kanlar, yeni yeni hamleler için yeni müslüman nesillere, eski yüceliği bozmamaları gerekti­ğini haykırmaktadır!... Ve ebediyetlere kadar haykır­maya devam edecektir!...

«Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak cennete kar­şılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyle ise, yaptığınız alış verişe sevi­niniz... Bu, büyük başarıdır...»[116]

Allah, bütün emellerimizi tahakkuk ettirsin... Allah­'ın salât ve selâmı, Peygamberimiz Efendimiz Hz. Mu­hammed (s.a.v.) e, O'nun âl ve eshâbına olsun...


 



[1]    Mülk sûresi: 15

[2]    Cum'a: 9 - 10.

[3]    Müzemmil: 20

[4]    Buhari

[5]    Buhari

[6]    Sebe: 10 - 11

[7]    Enbiyâ: 80

[8]    Hadîs; Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî

[9]    Buhari

[10] Müttefekkun aleyh

[11] Tirmizî

[12] Enfâl: 41.

[13] Haşr: 7.

[14] Buhârî

[15] Bakara: 180.

[16] El-Cemâa

[17] Nisa: 7.

[18] Mütefekkun aleyh.

[19] Nisa: 29.

[20] El-Cemâa

[21] El-Cemâa

[22] El-Cemâa

[23] Mütefekun aleyh.

[24] Mütefekun aleyh.

[25] Mütefekun aleyh.

[26] El-Cemâa

[27] Bakara: 278-279

[28] Rûm: 39

[29] Bakara: 276

[30] Buhari, Müslim, Tirmizî, İbn-i Mâce ve Nesâî

[31] Müslim

[32] Müttefekunaleyh.

[33] Ebû Dâvûd veTirmizî

[34] İmâm-ı Ahmet, Müslim ve Ebû Dâvûd

[35] Buharî

[36] Mâide: 38

[37] Müttefekkun aleyh.

[38] İsrâ: 16

[39] İsrâ: 27.

[40] Bakara: 188.

[41] Nisa: 5 - 6

[42] Hadîs; Ebû Dâvûd ve Tirmizî

[43] Şûra: 49.

[44] Bakara: 284.

[45] Nahl: 17-18.

[46] İbrahîm: 34

[47] Hûd: 6.

[48] Zâriyât: 33.

[49] Nur: 33.

[50] Hadîd: 7.

[51] Kehf: 32-44.

[52] Kalem: 17-33.

[53] Kasas: 76-83.

[54] Âl-i İmrân: 180.

[55] En'am: 165.

[56] Zuhruf: 32.

[57] Zâriyât: 19

[58] Hadîs; El-Cemâa

[59] En'âm: 141

[60] Bakara: 267

[61] Tevbe: 103

[62] Tevbe: 60

[63] İbn-i Mâce hariç, El-Cemâa

[64] Talâk sûresi: 7.

[65] Müslim

[66] Talâk: 6.

[67] Bakara: 233.

[68] El-Cemâa

[69] Bakara: 233.

[70] Müslim

[71] Buhari ve Müslim

[72] Müttefekun aleyh.

[73] Buhari

[74] Müttefekun aleyh.

[75] Mâide: 89.

[76] Mücâdele: 4.

[77] Bakara: 184.

[78] Müttefekun aleyh.

[79] Bakara: 196.

[80] Mâide: 95

[81] El-Cemâa

[82] Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesaî

[83] El-Cemâa

[84] Buharî, Müslim

[85] Buharî

[86] Buhârî

[87] Müslim

[88] Bakara: 261.

[89] Bakara:264

[90]    Bakara:265

[91]    Bakara:266

[92]    Bakara:267

[93]    Bakara:268

[94]    Bakara:269

[95]    Bakara:270

[96]    Bakara:271

[97]    Bakara:272

[98]    Bakara:273

[99]    Bakara: 274.

[100] ÂI-i İmrân: 92

[101] Müttefakun aleyh.

[102] Buharî, Müslim.

[103] Haşr: 9

[104] Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvûd

[105] Müslim

[106] Ahmed bin Hanbel.

[107] En-fal: 41

[108] Tevbe: 34-35

[109] Müttefekkun aleyhtir.

[110]            Müttefekun aleyh.

[111] Müslim

[112] Müttefekun aleyh.

[113] Müsliim

[114] Nisa: 5

[115] Nisa: 6

[116] Tevbe: 111