İSLÂMDA MÜLKİYET NİZAMI - Islamnizami - 5. Sayfa
İSLÂMDA MÜLKİYET NİZAMI
GİRİŞ
Hamd, Allah'a mahsustur. Ondan yardım ve mağrifet dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet ettiği kimseyi, hiç kimse dalâlete sürükliyemez. Allah'ın dalâlete sürüklediği kimseyi de, hiç kimse hidâyete iletemez Allah'dan başka tapılacak hiç bir ilâh olmadığına, Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, O'nun kulu ve resulü olduğuna şahadet ederim Allah'ın salât ve selâmı, Hz. Peygambere, onun âline, ashabına, yolunu takib eden ve aynı dâvayı duyurmaya çalışana olsun...
DÜNYA MÜCADELESİ
İnsanlık, yüksek değerlerden, ahlâkî kurallardan elini çektikten ve beşeriyetin ruhunda hayır yapmak ve iyilik etme ateşi söndükten sonra şu yakın asırlarda milletlerin hayâtı; mâli nizamlara ve yaşayabilme seviyesine ulaşmaya bağlanmıştır. Bu durumda yaşıyabilmek için bir lokmaya muhtaç olan midelerin emre amade olması, kalblerin, içten gelen çağırılara amade olmasından çok daha acele olur. Böylece ve böyle bir toplum içerisinde para, mesken ve giyim refahını temin eden veya temin etmek için nutuklar çeken diller kuvvetlenir ve bu mevzulardaki sözler kulakları ve hisleri ister istemez tahrik eder.
İşte bunun içindir ki Batı medeniyeti inkılâbı, kiliseden ayrılmakla ve mukaddesata, rahiplere ve papalara karşı gelmekle ilk adımı atmış oldu... Böylece onun hayat için maddeye dayanan felsefesi, aç kitlelere hitap etmeye ve onları bu güç durumdan kurtaracağını vadetmeğe başladı. Bunun için câhil ve aç kitleler arasında bu felsefe revaç buldu. Neticede devlet mücâdelesi fazilet ve ahlâk meydanından, mal ve yaşama endişesi meydanına çevrilmiştir.
Bugün bütün dünyada iki malî nizam hüküm sürmeye çalışmaktadır. Bunların her birisinin kendine göre ayrı bir nüfuzu vardır. Ve bu iki nizam arasında bir zincirin birbirini takib eden halkaları gibi devamlı ve hâdiseli mücâdele mevcuttur. Bunlardan birincisi; kapitalizm, ikincisi; sosyalizmdir. İslâm âlemi de bu iki kuvvet arasında hayret ve tereddüt içerisinde bulunmaktadır. Bir defasında beriki İslâm âlemini cezbeder, bir diğerinde de diğeri... Her ikisinin de gayesi, onu yiyip bitirmektir.
KAPİTALİZM
Kapitalizm, ferdî mülkiyetin mutlak serbestisine ve kazanılabilen her yerden ve her şekilde çalışıp kazanma hürriyetine dayanır. Bu, garb âleminde hüküm sürmektedir. Bu nizam, her ne kadar insanlara kazanma ve mülk sahibi olma aşkını aşıladı ise de, o, para ve malın, altın ve gümüşün her şeyin başında olduğu ve hattâ her şeyin yerini tuttuğu fikrini aşılamaktadır.
Buna mübtelâ olan insan, ister istemez ahlâk ve fazilet örtüsü ve hatta fikri olmaksızın kazanma yollarını arıyacak ve manadan soyutlanmış, maddî bir hayat içerisinde çırpınacaktır! Faiz, karaborsacılık, rüşvet, yalan, aldatma ve hile; kapitalizmin nazarında meşru birer kazanç yoludur. Malın, pek az kimselerin elinde toplanmasına ve bunun yanında işçi ve çiftçilerin ekserisinin sefil bir hayat sürmesine sebep olan işte bu nizamdır.
Böylece kapitalizm ve onun mensupları, yukarda zikredilen özelliklere sahip olmakla mal ve mülk yığınlarını ele geçirmiş ve mensupları zevk ve israf bataklıklarına sınır tanımayan bir hayat budalalığı ile batmış ve bu israf, işçi sınıfının kalbini incitmiş ve kin ateşini alevlendirmiştir. Bu iki tabaka arasında uyuşmazlık devam ettiği ve işileri kapitalistlerden kurtarmak gayesiyle ihtilâl ve isyan ateşi alevlendiği müddetçe toplum arasında huzur ve saadet bulunamaz. Bunun için bu çarpışmalar, kapitalistlerin biraz kendilerine gelerek cimrilikten ve bencillikten kısmen vazgeçmesine ve işçi sınıfına birtakım haklar ve kazançtan bir pay vermesine kadar devam etti. Böylece işçi sınıfı, eski sıkıntılı hayattan kısmen kurtulmuş, normal bir hayat yaşamaya başlamış, mal, mülk ve mesken yönünden vatandaşlar arasında normal bir seviyeye yükselmiştir.
Kapitalizm, insan haklarından devletin, ticarî gelirler için koyduğu ve her zaman, farklı değerde olan kıymetten başkasını tanımaz. Bu değerler de malın çokluğuna veya azlığına göre değişir.
Kapitalizm, iki önemli şeyle öne çıkar:
1 — Hile ve desise ile türlü nimetleri ele geçirmek ve hepsinden yararlanmaya çalışmak...
Bu durumda kazanç için her ferdin önündeki bütün yollar ardına kadar açıktır. Bu düşünüşün neticesi olarak ve onun tesiri altında insanlar, çalışmanın ve kazanmanın tadını alabilmek için sonsuz bir hürriyetle verimli çalışma meydanlarına atılmışlardır. Ve bunlar bu çalışmalarının meyvesini her geçen gün biraz daha fazla görüyor ve namütenahi bir kuvvet ve azimle ileri atılıyor. Bu aşamada tartışmalar hep işin sağlam ve güzel oluşu etrafında olur. Meselâ, tüketici, alışverişinde kendisine yarayan şeyi alır. Güzel, sağlam ve ucuz olandan başkasını hiçbir müşteri almaz.
2 — Siyasî demokrasi... Yani, kapitalizm, fertlere gelen insanlık haklarıyla ilgili hürriyetleri tanır. Fikir hürriyeti, düşünme hürriyeti, söz hürriyeti, mesken hürriyeti ve mülkiyet hürriyeti... gibi... Diğer devletlerde görülen sınırlı mücâdele burada görülemez.
SOSYALİZM veya KOMÜNİZM
Bu görüş, maddî bir hayat felsefesine dayanır. Ve kendisine bağlı muhtelif mezheblerin sapıklığiyle adetâ yarış eder. Bu mezhebler, sola doğru kayması ve sapması ile, felsefesini «gelişme» nazariyesini ortaya atan Hegel'e, Karl Marks'a ve ondan sonra da Lenin'e dayanan komünizm mezheblerine kadar ulaşır.
Komünizm, ferdî mülkiyetin, yaşayış nizamını tahrib eden en kuvvetli bir etken olduğunu görür ve onu tamamen kaldırır. Böylece bütün kazancı devlete mal eder. Bu kazançtan fertlerin, ancak ihtiyaçları nisbetinde hakları vardır. Bunun için ferdin bütün gücünü sarfederek kazandığı şeyi devlete devretmesi ve neticede ihtiyacından başka bir şey almaması gerekir.
Komünizm, dini inançlara ve ahllâkî değerlere önem vermez. Hattâ dînin, milletleri uyuşturucu bir afyon ve din adamlarının, kendi menfaatları için kapitalistlerle birleşen ve böylece öğütleri ile halkı zühd ve sabra sürükliyen ve kapitalistlerle bir safta çalışarak açlığa ve çıplaklığa karşı sabrı telkin eden birer menfaatperest olduklarını kabul eder. Karl Marks'ın ortaya koyduğu kanunun şu maddesi dikkate değer: «Allah yoktur. Tabiat maddeden ibarettir!...»
Komünizm, tabiî kuvvetleri tabiatın idare ettiğine inanır. Bu kuvvetlerden herhangi birisinin karşısına çıkan bir engel, tabiata karşı bir savaş olarak kabul edilir ve tabiî kuvvetlerin, eski haliyle devam etmesi için, karşısına çıkan engeli mutlak surette yok etmek ve onu parçalamak herkesin vazifesidir.
Meselâ: Cinsiyet, her erkek ve kadında mevcut bir tabiattır. Bir erkeğin, istediği herhangi bir kadınla veya bir kadının, istediği herhangi bir erkekle birleşmesini geciktiren her şey, tabiata karşı bir savaş kabul edilir. Bunun için komünizm, aile nizamı diye bir nizam tanımaz. Çocuk sahipsizmiş gibi doğar ve devlet onu alarak, devlete hizmet etmesi için büyüyünceye kadar ona bakar.
Ne garipdir ki, komünizm, cinsiyetin varlığına inanır ve ona itina gösterir, fakat insanın tabiatındaki cinsiyetinden doğmuş olan mülkiyet aşkını inkâr eder. Ve böylece onu, öldürücü ve sindirici bir zulümle yok eder.
Komünizm ideolojisi, her millete ait olan sosyal temellerle savaşan ve her ferdin fıtratında (doğasında) bulunan değerleri yok eden Karl Marks'ın kanununu bizzat Rusya'da icra etmekten âciz olduğunu hissettiği ilk senelerden beri bozulmaya yüz tutmuştur. Bunun için nizamlarını değiştirmeye başladı ve son senelerde zarurî işlerde mülkiyeti, zahiren kabul eder oldu. Buna göre insanın, içinde barınacağı hususî bir meskeni olmasında bir mahzur yoktur. Yahut kendisinden kazanacağı belirli ve sınırlı bir malın bulunmasında veya kendisiyle evlilik hayatını sürecek ve ondan doğacak çocukları bilebilecek bir ailesi olmasında da bir sakınca yoktur. Komünizm fikren istilâ ettiği bütün devletlerde yumurtladı ve piliçlerini meydana getirdi. Bunun neticesi olarak bazı hususlarda komünizmden ayrılan millî sosyalizm mezhebleri ortaya çıktı. Bu arada sosyalizme mensup devlet, umumî iş yerlerini, fabrika ve imalâthaneleri istilâ eder. Sosyalizmin kabul ettiği ve fertlere bağışlar gibi göründüğü mülkiyet, yine devletin dağıttığı ve devletin kontrolü altında bulunan mahdut mülkiyetlerdir. Buna göre mal sahibinin, kendi malını istediği şekilde sarfetmeye mutlak surette hakkı yoktur. Çünkü ileri sürülen iddialarına göre bu mal, milletin hizmetine yöneltilmelidir. Bunun için mal sahibinin devletten, malını nasıl ve nereye sarfedeceği hususuda fikir alması gerekir. Meselâ: Ziraat işlerine elverişli olan tarlalar, hükümete bağlı yardımlaşma cemiyetleri tarafından idare edilir. Bu cemiyetler çiftçinin tarlasına ne ekmesi gerektiğini belirler ve bu ziraat işinde çiftçiye lâzım olacak tohum, âlet ve saireyi verir. Neticede bu yardımlaşma külfetlerine karşılık kendi payını elde etmesi için mahsullere el koyar. Sonra mal sahibine kiralama bedelini verdikten sonra geriye kalanı çiftçiye devreder.
Ticarî İşler de tıpkı bunun gibidir. Büyük tüccarlar, umumî hükümet müesseselerinden malı alır. Tüketiciye yine hükümetin belirlediği fiatla satan küçük tüccarlar da bunlardan alır...
Fabrikalar, nakil vasıtaları, aydınlatma tesisatı, su ve buna benzer umumî gelir getiren şeyler devletleştirilmiştir, yani, hükümetin elindedir.
Tarihî olaylar kanıtlamıştır ki:
1 — Bütün muhtelif mezhebleriyle birlikte sosyalizm, mülkiyet aşkına karşı topyekûn ilân edilmiş bir savaştır. Buna göre; millette faydalı neticeler doğuran unsurlarda faydalanmaya ve azıcık olsun insanı canlandırmaya imkân yoktur. İşçiyi çalışmaya sevkeden etken, içinden doğacak çalışma aşkı değildir. Çünkü; işçi her ne kadar çalışırsa çalışsın ve her ne kadar kazanırsa kazansın; bu çalışma mahsulü olan kazançtan, başkasının alacağından çok daha az bir miktar ele geçireceğinden emindir.
Sosyalizmin mezhebleri, daha önce uğraştığı gibi hâlâ da sosyalizmin felsefesini yapmakta ve herkesin kendi malında çalıştığı gibi devlet hesabına da İhlâsla çalışması için insanları, devlet malının tıpkı kendi malları gibi olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Fakat şüphesiz ki; bu hareket, insan fıtratına uymayan bir hayalden başka bir şey değildir. İnsan ise fıtratına uymayan bir şeyi kabul edemez.
2 — Yine tarihî olaylar ispat etmiştir ki; sosyalizm'in müşterek malını içinde toplayan çarşı, müşteri bulamadığından daima zarardadır. Çünkü bu malları elde etmek için çalışılırken İhlâsla çalışılmamış ve o malda bazı yenilikler yapmak düşüncesi bulunmamıştır,
Sosyalizm'i tatbik eden bir cemiyet içerisinde yaşıyan bir dikkat göstermeye hangi kuvvet itebilir?... Bunun için en sağlam delilimiz; Doğu ve Batı Almanya'nın (Müellifin eserini yapdığı yıllarda Almanya; batı vedoğu Almanya olmak üzere iki ayrı devlet halindeydi) bugünkü durumudur. Bunların her ikisi tek kökten ve tek ırktan meydana gelmiş tek millettir. Ve her ikisi de Alman ırkındandır. Esasında birini diğerinden ayıracak hiç bir tabiî sebep yoktur.
İşte Batı Almanya!... İkinci Dünya Harbinden sonra henüz birkaç sene geçmeden; bütün dünya pazarlarını kendi ürünleriyle doldurmuş, geri kalmış birçok devlete kendi hazinesinden yardım etmiş ve Doğu Almanya'da göremediğimiz birçok şeyi yapmış ve son hızla bir ilerleme kaydetmiştir. Aynı ırkın iki kitlesi arasındaki bu yarışmayı ve bu yarışmadaki galibiyeti temin eden, siyasî nizamdan başka hiç bir aslî sebep gösterilemez...
Komünizm, Doğu Almanya'yı gelişme yönünden bir kafes içinde hapsederken, kapitalist Batı Almanya, eski kuvvetini ve sanattaki yüceliğini tekrar kazanmak için son hamlelerini yapmış ve başarmıştır. Denilebilir ki; bütün garp milletleri Batı Almanya'nın dünya pazarlarına sürdüğü malları beğenmekte ve O'na yardımlaşma ellerini uzatmaktadır. Fakat buna karşılık, Doğu Almanya'nın, demir surları arasına düştüğü zamandan şimdiye kadar ki durumu ve bizzat Rusya'nın, dünya pazarlarına sürdüğü malların kalite ve değerini hemen herkes bilmektedir.
3 — Tarihî olaylar ispat etmiştir ki: Sosyalizm, demir ve ateş kuvvetlerinden başka hiç bir şeyle hükmetmez!... Hiç bir sosyalist memleket yoktur ki, koyu bir zorbalıkla idare edilmiş olmasın!... Sosyalizm diktatoryası altında ise, hürriyetten bahsedilemez!... Haklar gasbedilir, hiçe sayılır... Kanlar akıtılır... Ve insanlar, en hafif bir zan ve şüphe ile tevkif ve bu hafif şüpheden dolayı sınırsız zulüm ve işkence hapishanelerine, darağaçlarına sevkedilir!... Macaristan'daki ve daha başka yerlerdeki beşeri cellâtlık hâdiseleri henüz zihinlerden silinmemiştir.
Sosyalizm, insanoğlunun yaratılışına ve beşeriyetin tabiatına aykırı olması bakımından çürük bir nizamdır. Bunun için sosyalizm'i koruyanlar, ancak kuvvet ve zulüm silâhlarıyla ayakta durabilirler...
Nizamlarıyle komünizm'e yaklaşan hiç bir memleket yotur ki; idarecileri, zorbalık yoluna girmiş ve vatandaşlarına şiddetli azabı tattırmış olmasın!...
4 — Tarihî olaylar ispat etmiştir ki: Soysalizmin fakir kitleleri aklını çelmek için onların huzurunda terennüm ettiği aldatıcı eşitlik tahakkuk etmemiştir.
Komünizm'in resmî mensupları, aynı topraklar üzerinde yaşıyan nüfusun onda biri bile değildir. Fakat bütün işler onlarda biter. Yalnız onların emirleri yerine getirilir... Sovyet (Rusya; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) Büyük Millet Meclisinde onlardan başka hiç kimsenin konuşmaya, fikirlerini ileri sürmeye hakkı yoktur... Kin ve nefret hisleri, ruhlarını didiklediği için bir Sovyet idarecisi bile yüksek bir hayat seviyesinde yaşadığını iddia edemez!... Çünkü Sovyet Büyük Millet Meclisi başkanı bile en yakın dostundan kuşkulanır. Bu mevzuda misal olarak Stalin'i gösterebiliriz. Ki O, bir zamanlar komünist âleminin ilâhı kabul edilirdi. Fakat bir zamanlar onu ilâh olarak kabul eden insanlar bugün, onun bütün eserlerini param parça etmişler ve üzerini töhmet, küfür ve lanet toprağı ile örtülmüşlerdir.
Böylece, orada yeni gelen bir nesil, kendinden öncekine lanet okur...
5 — Ve yine tarih ispat etmiştir ki: Sosyalizm,
bütün dinlere topyekûn bir savaştır. O, bütün dinleri kökünden inkâr eder ve
onları birer hurafeden ibaret kabul eder. Sosyalizmin hüküm sürdüğü memleketlerde
komünizm ihtilâlinden kurtulabilmiş bazı cami ve kiliselerin ibadete açılmış
gibi görünmesi; muhafazakâr ve dindar bazı milletlerin kanarak sosyalizme ve
komünizme yönelmesini temin etmekten başka bir gaye gütmemektedir. Bunlar bu
cami ve kiliseleri, kendi memleketlerine gelen müslüman kimselere karşı yalnız
dindar görünmek için açmaktadırlar. Bu durumda bu memleketleri ziyaret eden
herhangi bir müslüman turist, bazı camileri ibadete açık görecek
ve bunların içinde ibadet eden kimseleri bulacaktır. Fakat bu camilerin devamlı
surette açık bulundurulup bulundurulmadığı hususunda hiçbir olumlu fikre sahip
olmayacaktır. Aynı zamanda sosyalizmin inletici zulmü altında yaşayan hiç
bir insan doğruyu söylemeye cesaret bulamıyacaktır. Sosyalist memleketlerde
harabe haline gelmiş bu mabetler görünüşte ibadete açık bulundurulurken; acaba
resmî okullarında dînî mevzuların okutulmasına müsaade ediyorlar mı? Yahut
dindar kimselerin, kendi dinlerini çocuklarına öğretmelerine göz yumuyorlar mı?
Yoksa bütün bunlar
İSLÂM'DA MÜLKİYET NİZÂMI
Bütün bu söylediklerimiz insanlığı bugün ikiye ayıran iki önemli nizama bir değinmeden ibaretir. Bunlar, demokrasiye dayanan batı kapitalizmi ile diktatörlüğe dayanan doğu komünizmidir.
İslâmda
mülkiyet düşüncesini arz etmeden önce demek isterim ki: Bugün düşünürlerin
çoğu, insanlığın, asırlarca kapitalizmi tatbik ettikten, arzu ettiği saadete ve
neticeye ulaşamadıktan ve kapitalizmin bütün fikirlerini tecrübe ettikten
sonra sosyalizme dönmesini uygun bulmaktadırlar, İslâmın ikti
1— İslamın ikti
a) Çünkü... Sosyalizm'in mensupları nezdinde kendine has anlamı vardır... Ve bu anlam, soysalizm'in, komünizm'e doğru kaymaya yöneldiği yerde başlar ve ayrı ayrı mezhepleri olan milliyetçi sosyalizim'de sona erer. Bunların her birisinin kendine göre felsefesi vardır ve bunlar, kendilerine ait olan felsefelerle ayakta dururlar.
Biz İslâm'ın sosyalizm'i derken, okuyucu veya dinleyici, İslâm'ın, bütün hallerde sosyalizm'e uyduğu fikrinden başkasını düşünemez ve anlayamaz... Bu durumda ise doğacak tehlikeleri sezmek için pek fazla düşünmeye lüzum yoktur sanırım.
b) Ve çünkü... İslâm, inanışlarda,
ibadetlerde, muamelelerde, mülkiyet ve idare nizamlarında en mütekâmil bir
yoldur!... Buna da «İlâhî Yol» veya «İslâm» denmektedir. O'nu topyekûn vaz’eden;
Allah'tır. O'nu, on dört asırdanberi insanlara tebliğeden ve açıklayan; Peygamberimiz
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dir... Ve bu Din, bugünkü kapitalizm ve
sosyalizm mezheplerinin çıkışından yüzlerce, binlerce sene önce tebliğ
edilmiştir... Bu durumda nasıl olur da biz, bir mahlûk tarafından sonradan ortaya
atılan bir şeyi, aslî ve asil olan ilâhî bir
nizâma ekliyebiliriz?...
2— Bu mevzudan İslâm'ın sosyalizm»’i diye bahseden bu mütefekkirler, delilleri takdim ederken de hatâ etmişlerdir. Öyle ki; sosyalizm'in idarecilerini memnun etmek için âyet ve hadîslerin bazılarını ele almışlar ve bunları, zahiri manasiyle temel kabul etmişlerdir. Bunun için «Ziraatın Islâhı», «Mülkiyetin sınırlandırılması» ve «Devletleştirmek» gibi muhtelif konularda malları istilâ etmeyi İslâm adına helâl kılmışlardır...
İhtimal ki, bu mütefekkirlerin bazıları, bu türlü yazılarını, sosyalizm'in memleketimize girmesinden önce, sosyal nizamın bozulmasından ve kapitalistlerin işçilere ve çiftçilere karşı olan muamelelerinden etkilenerek kaleme almışlardır. Bunlar, hakkın, mutlak surette sahibine iade edilmesini ve mazlumların, zalimlerin elinden kurtarılmasını isteyen bir feryat içinde yazılarını yazmışlardı... Fakat sosyalizm'i teşvik edenler, İslâm'da farz kılınan zekât'ın alınmadığı, İslâmî hükümlerin ve cezaların durdurulduğu ve dînî yasakların mubah kılındığı şu devirde bu yazılardan kendilerine pay ayırmışlar ve İslâm adına insanlara tesir etme yollarını araştırmışlardır.
Bu
mevzuda,
Kapitalizm'de veya sosyalizm'de görülen her bir iyilik, bu teorilere ve bu nizâmlara benzemeksizin mutlak surette İslâm'ın kendisinde mevcuttur!
Şu halde buna verilecek en uygun isim; «İslâm'da mâlî nizâm» veya «İslâm'da Mülkiyet Nizâmı» olmalıdır!...
İslâm'da mülkiyet nizamı, bazı esaslara dayanarak ayakta durur;
I — Ferdin ve toplumun saadet ve selâmeti için meşru yollarla ferdî mülkiyetin serbestisi ve onun korunmasına...
II — Hakikî mülkün, yalnız Allah'a ait olması itibariyle manevî anlayışa...
İşte İslâm, insanda doğuşla beraber var olan bu mülkiyet aşkını tatmin etmeye çalışır ve babalardan kalma olan malı çocuklara ve akrabalara dağıtmayı uygun bulur. Bunun için insan, kendisine ve kendinden sonra kalacak akrabalarına faydası olan malı kazanmaktan hiç bir zaman geri durmayacaktır.
«Senden sonraya kalacak mirasçılarını zengin bırakmak, başkalarına muhtaç olacak şekilde bırakmaktan daha hayırlıdır.»
İSLÂM'DA MÜLKİYETİN MEŞRU HALLERİ:
a) Müslüman, çaba sarfetmek ve kazanmak suretiyle mülkiyet sahibi olur. İslâm bu mevzuda müslümanın, mal kazanmak ve mülkiyet sahibi olmak için yeryüzünde dolaşmasını ve birçok nimetlerden faydalanmasını teşvik eder...
«Yeri sizin faydanıza, hor (ve emrinizle) kılan O'dur. O halde onun üzerinde yürüyün. (Allahın) rızkından yiyin (fakat) şunu daima hatırlayın ki) son gidiş ancak O'nadır (Allaha'dır.)[1]
Fakat
bunun yanında İslâm, insanlara
«Ey îman edenler!. Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun; alım satımı bırakın!. Bilseniz bu sizin için daha iyidir. Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin.[2]
Aynı zamanda İslâm, çiftçilik yaparak veya çalışarak mülk sahibi olmak istiyenlerle Allah yolunda cihad edenleri eşit tutmuştur:
«... Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları...»[3]
İslâm, müslümanı mahcubiyet içinde dilencilikten ve başkasından istemekten korumak ve onun sınırsız bir nefsi yücelikle yaşamasını, tek kelimeyle onun bir karakter âbidesi olmasını temin için islâmî bir çerçeve dahilinde terbiye eder:
«Nefsim, elinde olan Allah'a yemin ederim ki; her hangi birinizin, kendi ipiyle ve sırtında odun taşıyarak hayatını kazanması; her hangi bir insana gidip bir şeyler istemesinden dilenmesinden çok daha hayırlıdır...»[4]
Müslüman kişinin nazarında el emeğiyle ve alınteriyle kazanılan lokma; en tatlı yiyecektir. İnsanın, yerken en fazla zevk duyduğu şey; kendi çabasıyla kazandığı şey değil midir?... Hazreti Peygamberin ümmeti arasında iş güç olmaksızın vaktini geçirmek isteyen bir kimse tasavvur edilemez!...
«Hiçbir insan, kendi elinin emeğiyle ve alın teriyle kazandığı bir şeyi yemekten daha hayırlı bir yemek yiyemez. Hz. Dâvûd da kendi elinin emeğinden yerdi.»[5]
Cenab-ı Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Dâvûd A.S. hakkında buyurur ki:
"Ey dağlar ve kuşlar! Dâvûd tesbîh ettikçe siz de onu tekrarlayın diyerek and olsun ki, ona katımızda lutufta bulunduk; Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar! Yararlı iş işleyin, doğrusu ben yaptıklarınızı görenim."[6]
«O'na, sizi savaşta korumak için zırhlı yapma sanatını öğrettik. Artık şükreder misiniz?...»[7]
Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) koyun gütmekle ve Hatice (r.a.) nin malında bir tüccar sıfatı ile çalışmakla; ümmetine hayatta çalışma ve kazanma yolunu göstermiştir. İnsanın sahip olduğu bu mülkiyet; ücret, ticaret veya ürün elde etme yolu ile bizzat şahsî çalışmasının ve çabasının neticesidir.
b) Müslüman, ölü bir tarlayı ihya etmek suretiyle de mülkiyet sahibi olur. Bu ise; bir insanın hiç bir kimseye ait olmayan bir araziyi sulamak, ekmek, dikmek veya üzerinde bina yapmak suretiyle ihya etmesidir.
«Ölü bir araziyi ihya eden insan, onun sahibidir.»[8]
«Hiç bir kimseye ait olmayan bir araziyi ihya eden insan, ona sahip olmaya en müstahak olanıdır.»[9]
Mülkiyet yollarından birisi olması dolayısiyle sahipsiz ölü bir araziyi ihya etmek; Allah'ın yeryüzündeki rızkından faydalanmayı hedef tutar. Böylece yeryüzünde kendisinden faydalanılmamış hiçbir arazi parçası kalmaz ve insanlar da bu arazilerden faydalanmaya çalışır. Bunun için İslâm'daki mülkiyet prensibinde bir arazinin sadece etrafını taşlarla veya herhangi bir şeyle çevirmek kâfi değildir. Bu takdirde insan, etrafını çevirdiği araziyi ya ihya eder, yahut terkeder...
c) Müslüman, idarecinin bir malı kendisine ayırmasiyle de mülkiyet sahibi olur. Buradaki ayırımdan maksat; sahipsiz ölü arazinin bazı kimselere verilmesidir. Fakat bu ayırımda bir yaşamın görülmüş olması şarttır. Nitekim Rasülullah (s.a.v.) bu türlü bir paylaştırma yapmış ve Zübeyr bin Avvâm'a bir parça vermişti. Ebû Bekr'in kızı Esma bu konuyla ilgili konuştuğu bir esnada şöyle buyurmuştur:
«Bir zaman Resûlûllah (s.a.v.) in Hz. Zübeyr'e verdiği ve imar ettiği araziden omuzumda hurma taşırdım. Ki o, bir fersahın üçte ikisi kadar uzaktı...»[10]
Peygamberimiz, bundan başka Vâil bin Hacer'e de bir arazî parçası vermişti. Bizzat Vâil bin Hacer'in rivayet ettiğine göre:
Peygamber (s.a.v.) kendisine, Hadramevt mevkiinden bir arazi ayırmış ve kendisine teslim edilmesi için Muaviye'yi göndermişti.»[11]
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.)bu ikisinden başka birçok kimselere arazi ayırmışlardı. Ayrıca Hulefâ-i Râşidin de tarlayı îmâr edebilecek bir çok kimseye arazi ayırmışlardır... Bu, iktisadî servetin serbest dolaşımı dolayısıyla faydası yine devlete gidecek olan bir kalkınma işidir.
d) Müslüman, cihatta ganimet almak suretiyle de mülkiyet sahibi olur.
«Eğer Allah'a Hakkı bâtıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı gün, Bedir'de kulumuz Muhammed'e indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamber'in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye kadirdir.»[12]
Cenâb-ı Allah'ın, ganimeti gazilere, mücâhidlere ayırması ve bu ganimetin beşte birini âyet-i kerimede zikredilen yerlere bırakılmasını tâyin etmesi; ganimet sıfatiyle alınan malın açıkça belirtilmeyen beşte dördünün, mücâhitlere ve gazilere ait olduğuna delâlet eder. İbn-i Münzir, İbn-i Abd-ı Berr ve lyâd adındaki kadı aynı hükme varmışlar ve ilim sahiplerinin meydana getirdiği icma da böyledir. Cenab-ı Allah şöyle buyurur:
«Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine verdikleri Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. İçinizdeki zenginler size ne verirse onu alın, sizi neden menederse, ondan geri durun. Allah'dan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir.»[13]
e) Müslüman, bağışla da mülkiyet sahibi olur. Bu ise, karşılıksız mülkiyettir. Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki:
«Kıymetsiz bir şeye davet edilsem veya bana kıymetsiz bir şey hediye edilse; kabul ederim.»
«Bağışladığı şeyi geri almak istiyen, kusmuğunu tekrar yalıyan köpek gibidir.»
Hadîs; (Müttefekkun aleyh) Sevap kazanmak için bağışta bulunmak hususunda muhtelif görüşler vardır.
«Resûlullah (s.a.v.) hediyeyi kabul eder ve onun için dua ederdi...»[14]
Fakat, hediyeden sonra sevap kazanılması niyetiyle dua edilmesi şart değildir. Nitekim İmâm-ı Şafiî der ki: «Sevap için yapılan bağış, bâtıldır. Çünkü o, bilinmiyen bir paha ile satıştır. Bağış ise; teberrudan ibaret karşılıksız olmalıdır...» Bağışa karşılık, sevap kazanmak niyetiyle duanın şart olduğunu kabul edecek olursak; bu, karşılıklı bir alışverişten farksız olur. Halbuki şer'î ve örfî kanunlar, bağış ile alışveriş arasında bir ayırım yapmışlardır: Karşılığı beklenen kısmına satış, beklenmiyen kısmına da bağış ismi verilmiştir.
f) Müslüman, vasiyyetle de mülkiyet sahibi olur. Bunun şer'î anlamı ise; ölümden sonrası için verilmiş bir sözdür.
«Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak size farz kılındı.»[15]
«Bir müslümanın, vasiyet etmeyi arzu ettiği bir şeyi iki gece bile bekletmeye hakkı yoktur elinden hemen çıkarmalıdır. Hemen vermiyorsa bile vasiyetini yazıp başının altına koymalıdır. Her an ölebileceğini düşünerek vasiyetini yazılı olarak hazır bulundurmalıdır.»[16]
g) Müslüman, miras yoluyla da mülkiyet sahibi olur.
«Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok, belirli bir hissedir.»[17]
«Farz olan kısımları mutlak surette sahiplerine veriniz. Arta kalan kısım da; ilk erkeğe aittir.»[18]
İslâm'da mülkiyet hürriyeti, muamelede iki taraftan birisi mağdur olmaksızın, taraflar arasında adaleti tatbik eden meşru yollara dayanır. Bunun için:
a) İslâm, ticarî alışverişte karşılıklı rızâyı esas tutmuştur.
«Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle yiyin.»[19]
Fakat bunun yanında İslâm, her türlü çirkin kazancı ve aldatıcı alışverişi menetmiştir. Bu mevzu, İslâm fıkhında geniş bir yer alır. Meselâ:
«Allah, içki, ölü eti, domuz ve put satıcılığını haram kılmıştır.»[20]
«Resûlullah (s.a.v.). köpek pahasından ücretinden, fahiş fiattan ve falcıya verilen paradan nehyetmiştir.»[21]
«Resûlullah, çakıl satmayı ve malın bozulmasını hedef tutan az paha ücret vermeyi nehyetmiştir.»[22]
«Peygamberimiz, alışverişte iltiması ve münâkaşayı nehyetmiştir.»[23]
«Peygamberimiz, hazır olan bir insanın, hazır olmayan bir insana satışını nehyetmiştir.»[24]
«Peygamberimiz, karaborsacılığı nehyetmiştir.»[25]
«Peygamberimiz, olgunlaşmamış bir meyveyi alıp satmayı da nehyetmişlerdir.»[26]
b) İslâm, faizi haram kılmıştır. Çünkü bu, malın haksız yoldan fazlalığıdır. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de faizcilerin, Allah ve Peygamber tarafından savaşa mâruz kalacakları bildirilir:
«Ey îman edenler!... Allah'tan sakının, İnanmışsanız, faizden arta kalmış hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tövbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.»[27]
Allah, zekâtın kat kat artması gibi faizin, kendi nezdinde artmıyacağını beyan eder.
«İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah'ın rızasını diliyerek verdiğiniz her hangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.»[28]
Faiz, bereketsizdir. Çünkü bereket, sadakalardadır.
«Allah, faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, faizi helâl sayan hiç bîr günahkârı sevmez.»[29]
Resülullan (s.a.v.), faize yaklaşanın lanet edildiğini açık bir şekilde belirtmiştir:
«Faizi yiyen, yediren, veren, faize şahid olan ve onu yazan; lanet edilmiştir.»[30]
c) İslâm, alış verişte aldatmayı haram kılmıştır.
«Aldatan, bizden değildir.»[31]
«Deve ve koyun gibi hayvanların sütünü bol göstermek maksadıyla memelerini bağlamayın. Böyle bir durum karşısında hayvan satın alan insan, onu kabul veya kabul etme konusunda serbesttir. Satın aldıktan sonra tecrübe eder; beğenirse kabul eder, beğenmezse bir sâ' (bir ölçü) hurmayla geri çevirir.»[32]
İslâm, rüşveti de haram kılar:
«Resûlullah (s.a.v.) rüşet vereni ve rüşvet alanı lanetlemiştir.»[33]
d) İslâm, fiatı yükseltmekle insanların yiyeceğinde, giyeceğinde ve yaşayışında birçok aksaklıklar doğuran karaborsacılığı da haram kılmıştır.
«Karaborsacılığı ancak sapıtanlar yapar.»[34]
Hâkimler ve idareciler, karaborsacının, malını aynı değerdeki diğer malların fiyatında satmasını sağlamak için onu mecbur tutmalıdırlar.
Bunun için Şeyhûl-İslâm İbn-i Teymiyye der ki: «İnsanların, yanlarında bulunan şeyleri zaruret hallerinde de aynı fiyatla satmaları için idareciler ve emir sahipleri çok dikkat etmelidir. Meselâ: Yanında kendisinin muhtaç olmadığı fazla bir yemek bulunan insan, onu muhtaç olan kimselere aynı değerle satması için mecbur tutulmalıdır. Bunun için fıkıh âlimleri şu hükme varmışlardır: Bir insan başkasının elinde bulunan fazla yemeğe ihtiyacı olsa; mal sahibinin rızası olmasa bile onu, aynı fiyatla alabilir. Mal sahibi, malını ancak fazla fiyatla satabileceğini söylese bile malın değerinden fazlasını hak edemez.»
e) İslâm, gücü ve yetkiyi kötüye kullanmayı haram kılmıştır. Resûlullah (s.a.v.) sadakayı toplamak için Ezd kabilesinden İbn-i Letbiye adında bir şahsı istihdam etmişti. O, sadakaları toplayıp geldiğinde: «Şu, sizindir. Bu ise bana hediye olarak verildi.» diyerek getirdiği malı ayırmıştı. Bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) minbere çıktı ve Allah'a hamdu sena ettikten sonra şöyle bir hitabede bulundu:
«Ben, Allah'ın bana emrettiği gibi aranızdan bir şahsı istihdam ediyorum. O, Bu sizin, bu da bana hediye edildi diyerek malın bir kısmını kendine maletmek istiyor. Eğer o, doğru söylüyorsa bir düşünsün; annesinin veya babasının evinde otururken bu türlü hediyeler kendisine neden gelmemiştir? Allah'a yemin ederim ki; hakkı olmadığı halde bir şeyi alan herhangi biriniz, mutlak surette kıyamet gününde Allah'ı karşısında görecek ve aldığından mes'ul tutulacaktır... Sonra ellerini koltuk altları görülünceye kadar kaldırarak, «Allah'ım, tebliğ ettim mi? dedi ve Allah'ı şahit tuttu.»[35]
İşte İslâm, bu maddelerle kapitalizm'den ayrılır. Çünkü İslâm'a göre ferdî mülkiyetin, ahlâk ve din mefhumu tanımaksızın hareket eden kapitalizm'in aksine olarak apaçık izah edilen meşru kazanç yolları ile elde edilmesi gerektiğini muhtelif vesilelerle anlatır.
Kapitalizm'e göre mülkiyet, hangi yoldan gelirse gelsin mubahtır. Bunun için kapitalistler aldatıcılığı, karaborsacılığı ve faizciliği hoş görürler...
Mademki mülkiyet meşrudur, şu halde onun, fert ve toplum için yararlı olmasını temin etmek ve onu korumak icabeder. Resûlullah (s.a.v.) de insan haklarını mükemmel bir şekilde açıkladığı o meşhur Kurban Bayramı veda haccı hutbesinde bunu pek güzel bir şekilde belirtmiş ve onun korunması gerektiğini İzah etmiştir. Nitekim demiştir ki: «Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız; bu şehirde ve bu ayda şu gününüzün haramlığı gibi birbirinize haramdır.» Böylece Allah'ın kulları için zarûri kıldığı beş şeyden birisini korumuş oldu.
İmâm-ı Gazali, EI-Müstasfâ da der ki: «İnsanların Allah'tan korunmasını İsteyecekleri beş şey vardır. Bunlar da; Onun, dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını muhafaza etmesidir. Bunlardan birisini bile korumayı hedef edilmeyen her şey, bozuktur. Onun ortadan kaldırılması gerekir.»
Şâtıbî, Muvâfakat'ında der ki: «Şer'î kanun, insanların muhtaç oldukları şeyi korumakla mükelleftir. Bu da üç kısımda incelenebilir. Birincisi: Zarurî olan şeyler... İkincisi: İhtiyaç halinde olan şeyler... Üçüncüsü: İyilik ve güzellik için olan şeyler... Dedikten sonra Zarurî olan şeylerin toplamı beştir: Bunlar da dini, canı, nesli, malı ve aklı korumaktır... Denildiğine göre bunlar, bütün milletlere tatbik edilmektedir.»
İslâm, ferdin ve toplumun faydası için malın korunmasını birçok maddelerle sağlamıştır.
a) İslâm, hırsızlığın cezasını belirlemiştir.
«Erkek ve kadın hırsızın, yaptıklarından dolayı Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah güçlüdür, hakimdir.»[36]
b) İslâm, öfkeyi haram kılmıştır.
«Zulümle bir karış toprağı ele geçiren insana Allah, kıyamet gününde yedi yerde boynuna tasma takılmış olduğu halde gezdirir.»[37]
c) İslâm, milletin canlılığını öldüren konforu haram kılmış ve bunun önüne geçmenin en mühim işlerden birisi olması gerektiğini belirtmiştir.
«Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, varlıklarına emir veririz. Ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir, yok olmaya müstahak olur. Biz de onu yerle bir ederiz.»[38]
«Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar. Şeytan ise; Rabbi'ne pek nankördür.»[39]
d) islâm, bile bile insanların malını yemeyide haram kılmıştır.
«İnsanların mallarına bir kısmını bile bile, günah iş leyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.»[40]
e) İslâm, kendi mallarını idare edemiyecek olan aklı ermez kimselere kendi mallarının bile verilmemesini ve kendi kendilerine bakabilecek duruma gelinceye kadar onlara bakılmasını emreder.
«Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarımızı aklı ermezlere vermeyin. Kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları İsraf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın. Yoksul olan, uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter!.»[41]
f) İslâm, mala değerinden fazla bir fiat koymayi da haram kılmıştır. Enes (r.a.) buyurur ki: «Resûlullah (s.a.v.) devrinde hayat, pahalılanmıştı. Bir alışverişte kendisine dediler ki. “Yâ Resûlullah! Pazarlık yapıp malı az daha aşağı alsanız daha iyi olmaz mı?”... Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: «Her şeyi tutup bırakan, rızıklandırıp fiyatlandıran; Allah'tır. Temenni ederim ki: Allah'la karşı karşıya geldiğimizde (kıyamet gününde) hiç bir kimse, mal ve kan hususunda kendisine zulmettiğim gerekçesiyle karşıma çıkmaz ve beni hesaba çekmez.»[42]
Eğer İslâm, ferdî mülkiyeti koruyor ve bunu, şer'î kanunun hedeflerinden birisi olarak kabul ediyorsa; bu, hangi yoldan olursa olsun, çeşitli insanlara ait olan malların devletleştirilmesini destekliyen ve bunu kendine hedef edinen, böylece kendini, mantıksız bir toplumun ana unsuru olarak kabul eden sosyalizm'in görüşlerine aykırıdır!.
RUHÎ VE MANEVÎ ANLAYIŞ
Hakikî mülkün, yalnız Allah'a ait olması İtibariyle; İslâm'da mülkiyet nazariyesi, ruhî ve manevî anlayış esasına da dayanır. Müslüman, Allah'ın, her şeyi yarattığını kabul ettiği için göklerin ve yerin ve bunlar arasında bulunan her şeyin, O'na ait olduğuna inanır. Kâinatın her şeyi O'nun elindedir.
«Göklerin ve yerin hükümranlığı, Allah'ındır.»[43]
«Göklerde ve yerde olanlar, Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar, dilediğine azâbeder. Allah, her şeye gücü yetendir!.»[44]
Cenab-ı Allah, Nahl sûresinin başında, gökleri, yeri, hayvanları, bitkileri, katı ve sıvı maddeleri, güneşi ve ayı bizzat kendisinin yarattığını zikretmiş fakat, bütün bunların, insanın hizmetine verildiğini belirtmiştir. Bu âyetlerin sonunda İlâh'ın, ancak tek olabileceğini bildirmiş ve O'nun nimetlerini hatırlatmıştır:
«Hiç yaratan, yaratmayana benzer mi? İbret almaz mısınız?. Allah'ın verdiği nimetleri sayacak olsanız; bitiremezsiniz. Doğrusu Allah, bağışlar, merhamet eder.»[45]
Aynı anlamı İbrahim sûresinde de ifade eder: «Kendisinden istiyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zalim ve nankördür.»[46]
Allah, yarattıklarını rızıklandırmayı üstlenmiştir.
«Yeryüzünde yaşıyan bütün canlıların rızkını vermek, Allah'a mahsustur.» [47]
Hırs ve tamah insan rızkını arttırmaz. “Rızkınız da, size söz verilen azâb da yukarıdan gelir.”[48]
«Onlara, Allah'ın sîze verdiği maldan verin.»[49]
İnsanlar, kendi malların üzerinde Allah'ın tâyin ettiğini veren bekçiden başka bir şey değildir. Onlar, birer mirasçı gibidir.
«Ey insanlar!... Allah'a ve Peygamber'e inanın. Sizi vâris kıldığı şeylerden harcayın. Aranızdan, inanıp da harcayan kimselere büyük ecir vardır.»[50]
Malın mirasçısı veya malının başına bir bekçi vazifesiyle gönderilen insan, mutlak bir hürriyetle, dilediği malını sarfedemez. Her türlü tasarrufunda, kendisine bu bekçilik vazifesini veren ilk mal sahibinin gösterdiği yolu takib etmek mecburiyetindedir.
İşte bu ruhî ve manevî anlayıştır ki, insanı, elinin altında bulunan bütün malın Allah'a ait olduğu inancına kavuşturur... Ve insan, Allah'ın kendisine bahşettiği bu nimetten dolayı O'na şükretmeyi, bütün bu haklara karşılık bir borç olarak kabul eder. Böylece kibir ve gurur, ona hâkim olmaz... Fazileti kaybetmez ve yardım etmeye muktedir olduğu zaman elini tutmaz; Allah'ın malından Allah'ın kullarına yardım eder...
Cenab-ı Allah, müslümanı bu ruh üzerine terbiye eden, mal sahibindeki kibri kaldıran ve ondaki gururu öldüren bir çok misalleri Kur'ân-ı Kerîminde zikretmiştir. Kibir ve gurur sahibi olanların ellerinden mallarını herhangi bir yoldan çekip alabileceğini ve öte yandan fakir birçok müslümanı, düşünemedikleri yollardan mal mülk sahibi yapabileceğini de muhtelif şekillerle de belirtmiştir.
Meselâ, Kehf süresindeki iki bahçe sahibi kıssasında şöyle buyurur:
«Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiç bir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken: «Ben malca senden zengin, nüfuzca da senden daha itibarlıyım.» dedi. Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken, «Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum,» dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: «Seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? Ama O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfuz bakımından daha az buluyorsan da 'Allah da ne dilemiş ya! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur! Demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olur. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın.» dedi. Nitekim ürünleri yok edildi. Bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup: «Keşki Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım.» diyordu. O'na Allah'tan başka yardım edebilecek bir kaç adamı da yoktu. Kendi kendini kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden olan da O'dur!.»[51]
Kalem sûresinde bahçe sahipleri hakkında yine Cenâb-ı Allah şöyle bir misal verir:
«Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerini bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi. Ama onlar daha uykuda iken Rabbi'nin katından o bahçeye gönderilen bir salgın sarıvermişti de bahçe, kapkara kesilmişti. Sabah erken: «Ürünlerinizi devşireçekseniz erken çıkın» diye biribirlerine seslendiler. «Bugün orada, hiç bir düşkün kimse yanımıza sokulmasın» diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erkenden gittiler. Bahçeyi gördüklerinde: «Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; hayır; biz yoksun bırakıldık» dediler. dememiş miydim?» dedi, «Rabbimiz yücedir; doğrusu biz yazık etmiştik.» dediler. Birbirlerini yermeye başladılar. Sonra şöyle dediler: «Yazıklar olsun size; doğrusu azgınlık edenlerdik.» Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.» İşte azap böyledir. Ama âhiret azabı daha büyüktür. Keşke bilseler!.»[52]
Karun kıssasında da Cenab-ı Allah buyurur ki: «Karun, Musa'nın milletinden biriydi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: «Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez» demişlerdi. Karun: «Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir» demişti. Allah'ın, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz. Karun, ihtişam içinde milletinin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: «Keşke Karun'a verildiği gibi bizim de olsa; doğrusu o büyük bir varlık sahibidir.» demişlerdi. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: «Size yazıklar olsun; Allah'ın mükâfatı, inanıp yararlı iş işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir» demişlerdi. Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Öc alabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: «Demek Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar, başarıya eremezler,» demeye başladılar. Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.»[53]
Kur'ân-ı Kerîm'deki bu ve benzeri yüksek anlamlı âyet-i kerimeler, insandaki îman ruhunu canlandırır... Hakikî mülkün yalnız Allah'a ait olduğu ve Allah'ın yerde ve göklerde bulunan her şeyin sahibi olduğu fikrini aşılar... Böylece insan; fakirleşmek korkusuyla sahibi bulunduğu maldan etrafına dağıtmaktan hiç bir zaman çekinmez... Ve zengin olmak için aşırı hırs ve tamahla alçalmaz...
«Sakın, Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası, Allah'ındır. Allah, işlediklerinizden haberdârdır!.»[54]
III — İNSANLARIN EŞİT OLMAMASI ZARURETİ
İslâm'da mülkiyet nazariyesi, insanlar arasında bir eşitliğin olmaması zaruretine inanma ve bunu kabul etme esasına da dayanır. Çünkü insanlar, Allah vergisi yeteneklerde, zekâda, çalışkanlıkta, kazançta, kuvvette ve zayıflıkta birbirlerinden farklıdır. Meselâ: Bütün insanlar, aynı derecede zekâya sahip değildir... Yaşayışın, insanlar arasında eşit olması için her şeyde bütün insanların eşit olduğunu iddia edecek hiç bir akıllı bulunamaz. Çünkü bu, bir zarurettir. Bir insana kolay gelen, bir diğerine zor gelebilir... Bizim anladığımız mânâda, hakikî anlamıyla adalet; insanların, her şeyde eşit olması gerektiğini değil; alınan şeyin, verilen şey değerinde ve miktarında olması gerektiğini ifade eder.
Zekâlı ile zekâsız, zayıfla kuvvetliyi veya çalışkanla tembeli eşit tutmak, adaletsizliğin ve zulmün tâ kendisidir. En kısa ifadesiyle adalet, toplumun, her ferdi kendi konumuna yerleştirmesidir. Bir cemiyet için zenginlerin ve fakirlerin bulunması zarurîdir (zorunludur):
«Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi derecelerle üstün yapan O'dur.»[55]
Arazinin imar edilmesinde insanların birbirlerine hizmet etmesi zarureti belirmiş oluyor. Hiçbir insan, bir cemiyetin bütün fertlerinin birer dahî mütefekkir veya birer zengin olduğunu tasavvur edemez. Şimdiye kadar bütün fertleri aynı derecede olan ve hepsinin iş çarkı, o cemiyete mensup bütün insanların kol kuvvetiyle dönen bir cemiyet görülmemiştir...
Cemiyet, ister istemez birçok tabakalara ayrılır: Bir kısımı kuvvet yoluyla yapılacak işleri, bir kısmı fen işlerini, bir kısmı idare işlerini ve bir kısmı da eğitim ve Öğretim işlerini yürütür. Böylece cemiyet, birbirine yardım eden çeşitli kollara ayrılmış olur. Hattâ bu kollardan her biri de, iş bölümü yapmak suretiyle kendi arasında kollara ayrılır.
Her fert, kendi çapında milletine hizmet eden bir organ gibidir uzuvdur. Böylece kendisi başkalarına bir yönden hizmet eder... Diğerleri de kendisine başka yönlerden hizmet ederler...
Çevrenin kalkınması için Allah'ın takdir ettiği yol; işte budur!...
«Rabbi'nin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık.»[56]
İşte komünizm, kendini bu tabiî ve zarurî eşitsizlik karşısında görünce karamsarlığa düşmüş ve az sayıdaki kuvvetli hakim sınıf vasıtasiyle çok sayıdaki güçsüz mahkûm sınıfı zulüm ve işkence yoluyla emrin altına alma yolundan başka bir kurtuluş çâresi bulamamıştır!
IV — HAKKI SAHİBİNE VERME
İslâm'da mülkiyet nazariyesi; mal hakkını sahibine vermek hükmündeki insanî esasına da dayanır. Çünkü biraz önce izah ettiğimiz insanlar arasındaki sosyal eşitsizlik zarureti; kazanmaktan âciz ve fakir kimselerin bulunması zaruretini de ifade eder.
Meselâ: Her zaman ve mekânda muhacirler, dullar, zenginlerden ve maldan uzak müzmin (kronik) hastalıklar mevcuttur...
İşte İslâm, zenginlere karşı kin beslememeleri için bunları hayatın korkunç müşkülleri karşısında yapayalnız bırakmaz ve böylece diğer insanların, insanlıklarını korumaları gerektiğini ölmez bir kural olarak ortaya koyar... Bunun için İslâm, zenginlerin malında fakirlerin hakkı olduğunu bildirmiş ve bu hak da kâfi gelmiyorsa toplumun tüm üzüntüsünü gidermek gayesiyle zenginlere cömert olma, iyilik yapma ve yardımlaşma hissini aşılamıştır...
a) Fakirlere verilmesi zarurî olan hak; İslâm'ın, zenginlerin mallarından fakirlere vaad ettiği ve onlar için kazanılmış bir hak olarak kabul ettiği farz olan zekâttır.
«Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı. Onu verirlerdi.»[57]
Bu da, oranı bakımından değişiktir. Meselâ: Nakit paralar ve ticaret mallarının zekât oranı Nisap miktarı (zengin sayılmanın asgari sınırı) olduğu takdirde kırkta birdir. Hayvanlarda da buna yakındır. Tahıl veya meyvelerde onda bir veya onun yarısı nisbetindedir.
«Yağmur veya pınar suları ile sulanan mahsullerde zekât, onda birdir. Eliyle sulanan mahsullerde ise zekât onda birin yarısı yani yirmide bir dir.»[58]
«Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin. Biçildiği gün de hakkını verin. İsraf etmeyin. Çünkü Allah, müsrifleri sevmez.»[59]
«Ey îman edenler!. Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden yetiştirdiklerimizden sarfedin.»[60]
Zekât, malı temizler ve o mal sahibinin kalbini cimrilikten arıtır.
«Yâ Habibim!.. Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.»[61]
Cenâb-ı Allah, onun sarfedilecek yerlerini belirtmiş ve hepsini hayır ve ihsanla tarif etmiştir.
«Zekâtlar Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere,(zekatı toplayan) me'murlarına, kalbleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir. Kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların uğrunda sarfedilir. Allah bilendir hakimdir.»[62]
Tarihin her devrinde yalnız başına zekât, ihtiyaç içinde olanların hepsine kâfi gelmiştir. Nitekim Ömer bin Abdul Aziz'in memurlarından biri şöyle der:
«Zekâtı dağıtmak için, onu kabul edecek insan arar, fakat bulamazdık...»
Müslümanlar, fakirlerin bu hakkını vermekten hiçbir zaman çekinmezlerdi. Zira mal sahibinin bunda hiçbir hakkı yoktur. Bu hakkı inkâr etmek, küfürdür!...
Resûlullah (S.A,V.)'in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir, zekâtı vermekten imtina edenlerle savaşmıştır, Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir'e hitaben: Nasıl olur da bu durumda savaşırsın? Halbuki Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Allah'tan başka tapılacak hiç bir ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emredildim. Bunu diyen insan, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak onunla hesaplaşmak, Allah'a aittir» deyince, Hz. Ebû Bekir şöyle buyurur:
«Allah'a yemin ederim ki; namazla zekâtı birbirinden ayıranlarla savaşmaya devam edeceğim. Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin olsun ki; Resûlullah'a verdikleri ufacık bir hakkı bana vermedikleri takdirde, bu ufacık haktan dolayı da onlarla savaşırım...»
Bunun üzerine Hz. Ömer: «Muhakkak bu, Allah tarafından Ebû Bekir'e bir ilhamdır. Böylece ben de hakkı anlamış oldum.»[63] demiştir.
b) Malda zekâttan başka farklı kimselerin çeşitli hakları vardır. Nafakalar gibi... Meselâ: Kadın'ın nafakasını, giyimini ve ona yakışacak şekilde meskenini temin etmek; erkek için bir borçtur.
«Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilen kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin Allah, kimseye, verdği imkandan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir.»[64]
«Kadınlar hususunda Allah'tan sakınınız. Onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve Allah adına onları kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin üzerinizde güzel giyim ve nafaka hakları vardır.»[65]
«Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinden, kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. Aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer güçlükle karşılarşırsanız; çocuğu başka bir kadın emzirebilir.»[66]
«Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlamak isteyen baba İçin iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini sağlamak, uygun bir şekilde, çocuk kendisinin olan babaya borçtur.»[67]
Erkek, şayet kadına kâfi gelecek kadar nafaka vermezse onun (kadının), kocasının malından (habersiz de olsa) kâfi gelecek derecede harcamaya hakkı vardır. Nitekim Resûluİlah (s.a.v.) kocası Ebû Süfyan'ın cimriliğinden, kendisine ve çocuğuna yeterli nafakayı vermediğinden şikâyet eden Hind'e şöyle buyurmuştur:
«İsraf etmeksizin sana ve çocuğuna yeterli gelecek miktarı al.»[68]
Tıpkı bunun gibi, fakir oldukları takdirde ebeveynin nafakası, insanın boynuna bir borçtur. Diğer babalar; dedeler ve daha yukarı, çocuklar, torunlar ve daha aşağısı, asabe veya ashab-ı feraiz olan her mirasçı da bu hükümdedir.
«Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur.»[69]
Kölenin nafakası da efendisine aittir. «Mâlik olduğu bir kimseden yiyeceğini esirgemek; günah olarak bir insana yeter.»[70]
Bu nafakaların neticesi olarak infak edenle kendisine infak edilen; herkesi birbirine bağlayan insanî anlayış ve İslâmî kardeşlik bağları dolayısıyla biri diğerinden ayrılamaz.
«Onlar, Allah tarafından sizin eliniz altında bulundurulan kardeşlerinizdir. Kim ki eli altında kardeşi bulunursa; ona yediğinden yedirsin ve giydiğinden giydirsin.»[71]
İnsanlığın, rahmet yağmurunu hayvanlar üzerine yağdırdığı zamanda bile İslâm'da nafaka, zirveye kadar yükselmiştir.
«Bir kadın, yanında bulunan bir kediyi aç susuz bıraktığı ve yer bitkilerinden yemesini önlemek gayesiyle bağladığı için Cehennem ateşine girmiştir.»[72]
Bundan sonra muhtaçların nafakasından mes'ul olan, onların idarecisidir, önderleridir...
«Terkedilen mal, mirasçılarındır. Mîrassız ve fakir olarak bırakılanlar da bana gelsin. Ben onların efendisiyim...»[73]
c) Muhtaçların, bunlardan başka bazı hakları daha vardır... Meselâ:
Hazîne... «Yer altında bulunan hazinelerin beşte biri fakirlerindir.»[74]
Yemin kefareti... «Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek...»[75]
Zihâr kefareti... «... Buna gücü yetmiyen, altmış düşkünü doyursun...»[76]
Oruç... «Oruca dayanamıyanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye versin...»[77]
Resûlullah (s.a.v.) Ramazan'da oruçlu iken eşiyle cinsel ilşkide bulunan kimseye şöyle buyurmuştur:
«Altmış düşkünü doyuracak bir şey bulabilirmisin?»[78]
Hac mevsiminde ihramda iken tıraş olmak...
«Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa; fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.»[79]
Av cezası... «Ey îman edenler! İhramlı iken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehlî hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki âdil kimsenin hükmedeceği, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödeme, yahut düşkünlere yemek yedirme şeklinde kefaret ya da yaptığının ağırlığını tatmak üzere bunlara denk oruç tutma vardır.»[80]
Fitre de bu cinstendir...
«Resûlullah (s.a.v.) köle, hür erkek, kadın, küçük ve büyük bir müslümanın Ramazan sonunda fitre vermesini emretmiştir.»[81]
Bunlardan başka Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan sadakalardan ve hayır kazanmak için bağışlanan vakıftan gelirler temin edilebilir.
Âdemoğlu. Ölür ölmez üç şey hariç dünyadaki bütün amelleri yok olur. Bunlardan birincisi: Sadaka-i câriye, ikincisi: Faydalı ilim, üçüncüsü: Kendisine dua edecek bir evlât...»[82]
Resûlullah (s.a.v.), Hayber'deki arazîyi bağışlayan Hz. Ömer'e şöyle buyurmuştur:
«İstersen o araziyi kendin İmar eder ve mahsulünü tasadduk edebilirsin.» Böylece Hz. Ömer bu emre göre hareket etti ve ondan sonra bu arazi, mirasa katılmadı ve mahsulü düşkünlere verilir oldu...»[83]
d) Bundan başka birçok insanî haklar vardır...
Misafiri ağırlamak ve onun için ziyafet çekmek... Bazı âlimler, misafirlik olarak kabul edilecek günlerden sonra da misafire ziyafet çekilmesi gerektiğini ve bunun müstehap olduğunu söylerler...
«Allah'a ve âhiret gününe iman eden insan, misafirini ağırlasın. Bunun asgarisi; bir gün bir gecedir. Azamîsi; üç gündür. Üç günden sonrası ise; sadakadır. Fakat ev sahibini rahatsız etmemek için üç günden fazla kalmak, doğru değildir.»[84]
Komşu hakları...
«Allah'a ve âhiret gününe îman eden insan, komşusuna ikram etsin.»[85]
İhtiyaç haricinde umumî yardımlaşma hakları...
«İki kişilik yemeği bulunan insan,
üçüncüyü, dört
kişilik yemeği bulunan da bir beşinciyi veya altıncıyı beraberinde alsın.»[86]
Ebû Saîd El-Hudrî, Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
«Fazla giyeceği olan, onu giyeceği olmayana versin. Ebû Saîd, şöyle devam eder: «Resûlullah, malı o kadar sınıflara ayırdı kî; adetâ her birimize ondan bir pay çıkardı...»[87]
e) İslâm, insanî hisleri harekete geçirir ve bu hislerle merhamet ve acıma duygularını uyandırır. Böylece kupkuru fakirlik ve yoksulluk çubuğunu taptaze bir filiz haline getirir...
«Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir. O, her şeyi bilendir.»[88]
Cenab-ı Allah, aynı zamanda minnetsiz, eziyetsiz ve riyasız nafaka âdabını muhtelif yerlerde ve muhtelif şekillerde, bilhassa Bakara sûresinde birbirini tâkib eden bir çok âyet-i kerîmelerle pek açık olarak izah etmiş, insanlık alemindeki önemi ve Allah'a karşı olan boyun eğmeyi sağlamak bakımından faziletini belirtmiştir...
Bu âyet-i kerimeler, biraz önceki İlâhî ifadeyle başlamakta ve şöyle devam etmektedir:
“Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra harcadıkları şeyin ardından başa kakmayan ve incitmeyenlerin mükafatları, Rableri'nin katındadır. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
«Güzel bir söz ve iyilik, peşinden, inciltme gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah, zengindir, Halîm'dir.
“Ey îmân edenler!. Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve inciltmekle boşa çıkarmayın. Onların durumu, üzerine toprak bulunan kayanın durumu gibidir. Üzerine bol yağmur yağdığında onu çıplak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.”[89]
“Allah'ın rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, tepede bulunan, ona bol yağmur yağdığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düştüğünde bir bahçenin durumu gibidir. Allah, işlediğinizi görür.”[90]
«Hangi biriniz kendisi ihtiyarlamış, çocukları güçsüzken, altlarından ırmaklar akan hurmalığının ve üzüm bağının ve her çeşit meyvalardan bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasiyle yanmasını ister? Düşünesiniz diye Allah, size âyetlerini böyle açıklar.»[91]
«Ey îman edenler!. Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden yetiştirdiklerimizden harcayın. İğrenmeden alamıyacağınız pis şeyleri harcamaya yeltenmeyin. Allah'ın zengin ve övülmeye lâyık olduğunu bilin.»[92]
«Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği emreder. Allah size kendisinden mağfiret ve bol nimet vâdeder. Allah'ın lütfü boldur. O, her şeyi bilir.»[93]
«Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona büyük iyilik edilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.»[94]
«Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız adağı her şüphesiz Allah bilir. Zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.»[95]
«Sadakaları açıkça verirseniz ne iyi olur!. Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz, sizin için daha iyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah İşlediklerinizden haberdardır.»[96]
«Ey Nebi! Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez. Fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Harcadığınız iyi şey, kendinizindir. Zaten, ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsanız. Harcadığınız iyi bir şeyin karşılığı (haksızlığa uğratılmaksızın) size verilir.»[97]
«Sadakalarınızı, Allah yoluna kendilerine vermiş olup yeryüzünde kazanç için dolaşamıyan, onları tanımayanların, hayalarında dolayı, zengin sandıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsınız. İnsanlardan (yüzsüzlük ederek) bir şey istemezler. Sarfettiğiniz iyi bir şeyi Allah, şüphesiz bilir.»[98]
«Gece gündüz, açık gizli, mallarını harcayanların mükâfatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir.»[99]
Bu ve bunun gibi diğer âyet-i kerîmelerin cömertliğe ve sadaka vermeye olan etkisi, teşvik yönünden çok büyüktür.
«Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız, şüphesiz Allah, onu bilir.»[100]
İbn-i Kesîr, bu ayet-i kerîme'nin tefsirinde şu İzahları nakleder:
Ahmet bin Hanbel ve daha başkaları, Enes bin Mâlik'in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: Ebû Talha Medîne-i Münevvere'deki ensarın en zengini idi. Malının en kıymetlisi de, mescidin karşısında bulunan Bîr Hâ adındaki yerdir. Resûlullah (s.a.v.) oraya girer ve âdeta kokulu suyundan içerlerdi. «Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.» âyet-i kerîmesi nazil olunca Ebû Talha, Resûlullah (s.a.v.)'e hitaben dedi ki: Yâ Resûlulla! Allah, «Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz» buyuruyor. Benim de en fazla sevdiğim malım Bîr Hâ'dır. Allah'a kavuştuğum zaman, hayrını görmek ümidi ile onu sadaka olarak hibe ediyorum. Allah'ın sana bildirdiği şekilde ve yerde onu harca!
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) «Çok güzel, çok güzel!. Bu, çok kazançlı bir maldır. Çok kazançlı bir maldır!. Anlıyorum. Fakat, bence onu akrabaların arasında paylaştırman daha hayırlıdır.»
Ebû Talha, «Yapacağım yâ Resûlullah» buyurdular. Neticede Ebû Talha, aynı arazîyi akrabaları ve amcalarının oğulları arasında taksim etti.
Resûlullah (s.a.v.) bu mevzuda cimri ile cömerti bir misal ile îzah eder:
«Cimri ile cömert, baştan ayağa kadar demir cübbe ile örtülmüş İki insan gibidir. Cömert, infak ettiği zaman o, vücuttaki kirleri temizler gibi ruhunu hoşnut eder. Cimri, İnfak etmek istediği zaman o, bütün demir halkalar ile beraber vücuduna yapışır; her birini yerinden ve bir diğerinden ayırmak istese bile onlar birbirinden ayrılmaz.»[101]
Bu ve buna benzer hayret verici misaller, servetin birikmesine engel olur ve tamah iplerini koparır. Böylece bütün müslümanlara infak etmek ve yardımlaşma ruhunu aşılar... Fakirleri yoksulluktan kurtarır... Ve bütün insanları çok asıl bir içtimaî seviyeye ulaştırır... Merhametli, birbirine sımsıkı bağlanan bir toplum meydana getirir...
«Şuur sahibi müslümanlar memleketlerinden uzak bulundukları yerlerde ve hattâ evlerinde bile bir kısmının yiyeceği azalırsa; hepsi bütün yiyeceklerini bir araya toplar ve aralarında taksim ederler. İşte bunlar bendendir ve ben onlardanım.»[102]
Burada her ne kadar İslâm, sosyalizm'in bazı kısımlarına benziyor gibi görünüyorsa da İslâm, insanî bir anlayış ve ilâhî bir kanundur. Malı sahibinden zorla almaya hiç bir zaman kalkışmaz bile Ancak; cömertlik, iyilik, merhamet ve şefkat hislerini uyandırmak yoluyla mal sahiplerinin, içlerinden gelerek ve sınırsız bir açıklık ve serbestîlik içinde malı düşkün kimselere vermelerini sağlar.
«Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onlara verilenlerden içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erişenlerdir.»[103]
KASITLI SÖYLENTİLER
İslâm'ın mal ve mülkiyet hakkındaki görüşü, işte budur!... Bu görüş, yeryüzündeki bütün ideolojilerin ve mezheplerin mülkiyet görüşlerine taban tabana zıttır... Kapitalist mezheplere, sosyalizm mezheplerine zıttır. Bundan dolayıdır ki buna «İlâhî Kanunun Mülkiyet Görüşü»nden başka bir isim veremeyiz...
Görülmez bir fikir dalgasının bazı İslâm ülkelerine sosyalizmin fikirlerini aşılamaya çalıştığı şu son günlerde; karşımızda bütün görüşlerini İslâm'a bağlayan, mülkiyetin sınırlandırılması hususundaki hareketlerini ilâhî dine ilişkilendiren söylemlerle doğrulamaya çalışan bir kesim görüyoruz. İhtimal ki bu, ilâhî dînin, kuvvet unsurlarına sahip olmasından veya bu kuvvet unsurlarının hâlâ bir kalıntı halinde bulunmasından ileri gelmektedir. Ki insanlar, İslâm'dan tamamen çıkmayı ilân edebilecek cür'eti kendilerinde bulamadıkları için; bazı kasıtlı söylentilerle akıllarınca hem İslâmı ve hem de kendi ideallerini idare etme yoluna gidiyorlar...
Bu kasıtlı söylentilerin bazılarını kısaca izah etmeye çalışalım...
a _ DEVLETLEŞTİRME konusunda derler ki:
Resûlullah (s.a.v.) «İnsanlar, üç şeyde ortaktırlar... Su... (ot nevinden) bitki... Ve ateş...»[104] hadîs-i şerifiyle temelin ilk sütununu atmış bulunmaktadır. O zaman bu üç şey, hayatın en önemli unsurları idi. Şu halde bugün fabrika, imalâthane, ticarethane ve arazi gibi hayatın temel unsurlarını devletleştirerek bütün insanları bunlarda ortak kılmamızın hiç bir mahzuru yoktur ve bu, İslâm'a uygundur... Böylece hadîs-i şerifin hakikî mânasını anlamaz gibi görünürler...
Hadîs-i şerifte zikredilen ve insanlar arasında müşterek bulunan su, Allah'ın gökten indirdiği yağmur suyu veya sahipsiz bir araziden kendi başına fışkıran pınar sularıdır. İnsanın, mülkiyeti altında bulundurduğu yahut kendi kabı ile taşıdığı veya malının içinde kuyu kazdırmak suretiyle elde ettiği sular, şüphesiz ki hiçbir tartışma ve hiçbir muhalif görüş olmaksızın yalnız kendisinindir... Fakat İslâm, ihtiyaç dışındaki şeyi infak ve harcamayı bir prensip ve temel kabul eden bu ilâhî din, içmek, temizlenmek, sulamak ve ondan faydalanmak suretiyle insanların muhtaç olduğu suda cimriliği yasaklar. Çünkü, bu durumdaki suyu hapsetmede hiç bir fayda yoktur...
«Resûlullah (s.a.v.) Suyun artan kısmını satmayı nehyetmiştir...»[105]
Bunun için müslüman'ın, sahipli veya sahipsiz araziden aldığı suyun, ihtiyacından fazla olan kısmını başkasına vermesi gerekir...
Büyük âlim, İbn-i Kayyim, bu mevzuda şöyle der «Suyu almak için sahipli arazinin içine girmek caiz değildir...»
Fakat insan, mülkü içinde bulunan sudan bütün ihtiyacını temin ettikten sonra artan suyu başkalarından alıkoymaması gerekir. Yalnız mal sahibi, kendi arazisi içinden çıkan suyu kullanmakta diğerlerinden daha fazla hakkı vardır. Bu hak da, diğerlerinden daha önce kendi su İhtiyacını gidermesidir. Bu hüküm, suya olan her türlü ihtiyaç içindir...
Hadîs-i şerifte değinilen ve insanlar arasında ortak kabul edilen bitki, hiç bir kimseye ait olmayan sahipsiz bir arazîde biten bitkidir. Bu durumdaki bitkiyi hiçbir kimse diğerinden alıkoyamaz. Çünkü bu, herkesindir.
Durum böyle iken, nasıl olur da insanın, bütün gücünü sarfederek kendi arazisinde ektiği ve bin bir güçlükle ürün verecek hâle getirdiği bitki, hadîs-i şerifteki bitkiye kıyas edilir ve onunla bir tutulmak istenir?...
Hadîs-i şerifte değinilen ve ihsanlar arasında ortak kabul edilen üçüncü şey de ateştir. Çünkü insanların, ateşi, aydınlık veya yakacak için kullanmaları, onun ışığından veya miktarından bir şey eksiltmez... Ateşle ısıtma hususunda bütün insanlar, anlayışlı davranmalıdır. Bu, karşılıksız bir faydadır. Elektrik gibi maliyeti bulunan aydınlatma vasıtası ortaya çıkınca; ister istemez alış veriş de ortaya çıkar...
b — DEVLETLEŞTİRME konusunda yine derler ki:
Resûlullah (s.a.v.) «Müslüman atlarının otlanması için Medine'i Münevvere'de Nekî' denilen araziyi çevirmiştir.»[106] Ve unuttular ki, Resûlullah'ın çevirdiği bu arazi, hiç bir kimseye ait olmayan metruk bir arazi idi. Kaldı ki idarecinin, önderin, müslümanların hayvanlarının otlaması için hiç kimseye zarar vermeyen ve hiç kimseye ait olmayan bir araziyi çevirmeye ve onu himaye etmeye hakkı vardır...
Oysa ki, kendileri, sahipli ve îmâr edilmiş arazileri istimlâk etmişler ve devletleştirmişlerdir.
c — Yine derler ki: İslâm, malı toplayıp yığmayı, onu diğerlerinden alıkoymayı da yasak etmiştir. İşte fazlaca araziye sahip olup israf etmek, bu türde bir heder etmişdir...
Ve unuttular ki, toplumun yığılan ve diğerlerinden alıkonan sözkonusu mal, insanların her zaman kendisine muhtaç olduğu ticaret malları ve özellikle yiyecek gıdalardır.
Şu halde, kişinin mülkiyeti altında bulunan bir araziyi veya sabit bir malı, elinden almaya nasıl bir mâna verilebilir?...
d -ZİRAÎ MÜLKİYETİN SINIRLANDIRILMASI VE ARTAN KISMIN DEVLETLEŞTİRİLMESİ konusunda da derler ki:
Hz. Ömer (r.a.) Şam'ı ve Irak'ı ele geçirdiği zaman oradaki arazilere el koymuş ve yerliler tarafından ekilip biçilen arazileri «Satılmaz ve miras olarak da bırakılmaz.» gerekçesiyle hazineye devretmişti...
Ganimet olarak ele geçirilen malların hükmü hakkında ilim adamları ihtilâfa düşmüşlerdir. Kuvvetli ve doğru olan görüşe göre: Başkan, bu hususta muhayyerdir. Onu İster taksim eder, isterse Müslümanlara vakıf olarak tayin eder. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Hayber'de ele geçirdiği arazinin yarısını taksim etmiş ve yarısını da terketmiştîr.
Ebu Hanife, kâfirlerin, üründen verecekleri bir miktar karşılığı olarak kendi arazilerini İmar etmelerine müsaade etmiştir. Bu görüşle ganimet konusunda «Bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin...»[107] âyet-i kerîmesiyle, Hz. Ömer'in, «Tıpkı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaptığı gibi fethettiğim her köyü, kendi sahipleri arasında taksim ettim...» sözünü birleştirmiştir.
Bu durumda mülkiyet altında olan her arazinin miras veya alış veriş yoluyla Müslümanlar arasında elden ele ve nesilden nesile geçmesiyle onların iddiaları arasında hiç bir bağ kurulabilir mi?...
e — Ve yine derler ki:
Resûlullah (s.a.v.), Hevâzinden gelen esir ve köleleri almış ve onları tekrar ganimeti getirenlere iade etmiştir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.), ashâbın gönlünü ve rızasını aldıktan sonra bir şey yapar ve onlardan bir şey yapmalarını isterdi. Sahih bir rivayete göre, Resûlullah, müslümanlara bulunduğu bir hitabede Alah'a hamdü senalar ettikten sonra şöyle buyurmuştur:
«... Sizin kardeşleriniz — Hevâzinden gelenleri kastediyor — tövbe etmiş oldukları halde geldiler. Ben, onlardan alınan esirleri iade etmek istiyorum. Aranızdan, bir hoşnutluk İçinde benim gibi yapmak isteyen varsa yapsın. Aksi halde Allah'ın bize nimet olarak verdiği ve kendisine bir hak olarak kabul ettiği şeyi vermeyi kabul etmezse; yine dilediği gibi yapsın...»
Bunun üzerine eshâb, «Biz, büyük bir hoşnutluk içerisinde sizin yaptığınız gibi yapmak istiyoruz» buyurdular ve esirleri geri iade ettiler.
f — Ve yine derler ki:
Ebû Zer İslâm'da ilk sosyalistti.
«... Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayan kısa can yakıcı bir azabı müjdele. Biriktirdikleri altın ve gümüş cehennem ateşinin kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir. Biriktirdiğinizi tadın" denecek.»[108]
Ebû Zer, bu âyet-i kerîmeyi duyunca şu hükme varmıştır: Biriktirilmiş mal, ihtiyaçtan fazla olan maldır. Bunun için nafaka-i iyâldan, yani aile fertleri için harcanacak ihtiyaçtan fazla olan bir şeyi biriktirip bırakmak haramdır. Ebû Zer, hem böyle yapar ve hem de kendisinden soranlara bu fetvayı verirdi.
Bunun üzerine Muâviye, kendisini bundan alıkoymak istedi. Fakat bunun işe yaramadığını gören Muâviye, onu Hz. Osman'a şikâyet etti. Neticede Hz. Osman, onun, insanlardan uzak yaşamasını sağlamak için Medine'ye yakın olan Rabze denilen yerde ikâmet etmesini istedi. Ve Ebû Zer, ölünceye kadar burada yaşadı.
Buharî'nin rivayetinde Zeyd bin Vehb'den şöyle bir hikâye nakledilir: «Bir gün Rabze'ye gittiğim zaman orada Ebû Zer'i gördüm. Ona, nasıl buraya geldiğini sordum. Dedi ki: Şam'da bulunduğum zaman altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar hususunda Muâviye ile ihtilâf ettik. Muâviye, bu mevzudaki âyetin ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyledi. Ben de; bu, hem bizim, hem de onlar hakkında nazil olmuştur, demiştim. Böylece aramızda ihtilâf olunca beni Hz. Osman'a şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Osman, Medine'ye gelmemi istedi. Geldim, fakat orada halkın, bana karşı sanki beni hiç görmemiş gibi davrandıklarını gördüm. Bunu Hz. Osman'a haber verince «İstersen Medine'nin dışında yakın bir yerde ikâmet et.» demişti. İşte beni buraya sürükleyen, budur. Çünkü onlar bana nasıl bir emirde bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka itaat ederim...
Bütün müslümanlar ve özellikle bütün müslüman mütefekkirler bu âyet-i kerîmeyi, Ebû Zer'in hilâfına tefsir etmişlerdir. Bu âyetin tefsirinde sahabelerin ekserisi görüşlerini şöylece ifade ederler: “Zekâtı verilen mal, yer altında saklanmış olsa bile biriktirilmiş sayılmaz. Zekâtı verilmeyen mal ise; yeryüzünde olsa bile sahibini yakar, dağlar, ve bu, biriktirilmiş maldır...”
Ebû Zer'in görüşü sahabelerden hiç birisinin muvafık görmediği delilsiz ve dayanaksız şahsî bir içtihattır. Zira sahabeler arasında oldukça çok ticâretleri ve bostanları bulunan Abdurrahman bin Avf, Hz. Osman, Ebû Bekir, Sa'd ve Talha gibi kudretli zenginler olduğu halde; Resûlullah (s.a.v.)'in zekâttan başka bunların malından bir şey aldığı veya bir hak iddia ettiği görülmemiştir.
Hal böyle iken, zühdü ve Allah yolunda malını infak hususundaki rağbeti herkes tarafından bilinen ve Resûiullah (s.a.v.)'in, «Yetimlerin malını kimseye verme.» (Buharî) ihtarına mâruz kalacak kadar infakta ileri giden Ebû Zer (r.a.) adına nasıl olur da sosyalizm ve sosyalist fikirler tavsiye edilir?...
Nasıl olur da, o muhterem zat adına bir kısım insanlar malları, çalışkan sahiblerinin elinden almaya ve böylece yepyeni bir dikta toplumu meydana getirmeye çalışırlar?...
Bu işleri yapmakla İslâm'a sarıldıklarını ve Allah'ın yolunda olduklarını iddia eden bu insanlar, eğer doğru söyleselerdi; her şeyden önce farz olan zekâtı alırlar ve ilâhî kanunu, diğer hükümlerde de tatbik ederlerdi.
g — Ve yine derler ki:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: «Arazisi olan, onu eksin... Yahut, bir kardeşine (kiraya) versin... Şayet (kiraya) alınmazsa; onu elinde bırakın...»[109]
Onlar bunu söylerken, ziraat ve sulama hakkında vârid olan sağlam hadîs-i şerifleri duymamazlıktan veya anlamamazlıktan gelmektedirler... Bu hadîsin, başka hadîslere bağlı olduğunu düşünmezler... İcar mevzuunda Râfi' bin Hadîn şöyle buyurur: «Biz, arazi yönünden ensar'ın en zenginleri idik. Şu bizim, bu sizin diyerek arazileri kiraya verirdik. Bazan arazi, bunun yalnız bir kısmını verir, diğerini vermezdi. Bunun üzerine Resûlullah, bizi bu tür kiralamadan nehyettî. Fakat para karşılığı olan icarı nehyetmemişti.»[110]
Râfî bin Hadic, arazinin altın ve gümüş karşılığı olarak kiraya verilmesi hususundaki bir soruya karşılık şöyle cevap vermiştir:
«Zararı yok... İnsanlar, Peygamber zamanında yalnız su yolları ile suyun çıktığı yerleri ve bunların çevresindeki kısımları kiraya alırlardı. Diğer tarafları da bırakırlardı. Bunun üzerine Resûlullah, bu hareketi yasak etti... Fakat, belirli bir şey karşılığındaki kiralamanın mahzuru yoktur...»[111]
Elde edilecek mahsul belli olursa; onun bir kısmı ile kiralama caiz olduğu gibi altın ve gümüş karşılığı da caizdir.
«İbn-i Ömer (r.a.) ın rivayetinde, Resûlullah (s.a.v.), Hayberlileri, elde edilecek mahsulün veya meyvenin bir kısmına karşılık çalıştırmıştı.»[112]
Diğer bir rivayete göre Hayberliler, Resûllullah'a, bütün çalışmalardan ve mahsulden sonra, mahsulün yarısını almalarını teklif ettiler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), «Biz istediğimiz zamanda geri almak şartı ile teklifinizi kabul ederiz.» buyurdular. Bunun üzerine onlar Hz. Ömer devrine kadar böyle kaldılar.
Resûlullah (s.a.v.) Hayber yahudilerine, mahsulün yarısı kendilerinin olmak suretiyle arazi dağıtmıştı.» [113]
İbn-i Kayyim, «Zad ül-Meâd» da der ki: Hayber hadisesi, mahsulün bir kısmına karşılık, sulamanın ve kiranın caiz olduğuna bir delildir. Çünkü Resûlullah, bu yolda kiraya vermişti. Ve bu, vefatına kadar devam etti. Ondan sonra da bu hüküm, neshedilmemiş, Hulefâ-i râşidîn devrinde de tatbik edilmiştir.
Fakat bu, kiralama yoluyla elde edilen mülkiyete benzemez. Bilâkis bu, götürü alım satım türünden bir ortaklık gibidir. Götürü alım satımı helâl kılıp da bunu haram kabul edenler, birbirine benzeyen iki şey arasında bir ayırım yapmış olurlar. Nitekim Resûlullan (s.a.v.) tohumu vermeksizin araziyi devretmiş ve mahsulün bir kısmını almıştı...
İbn-i Kayyim, bu husustaki fikrini şu cümle ile bitirmektedir: İşte bu, Resûlullah'ın ve Hulefâ-i Râşidîn'in yaptıklarına en uygun kıyastır...
Fıkramızın baş tarafında söylediğimiz ve onların kendisinden bir pay çıkarmak istedikleri hadîs-i şerif'in «onu kardeşine versin» ifadesi, mülkiyeti değil, nedb yoluyla terğib ve teşvik belirtmektedir. Çünkü aynı hadîste devamla «Eğer o, kabul etmezse; herkes arazisine sahip olsun» ifadesi de mevcuttur. Bu ise, bu hususta yapılacak her hangi bir muamelenin gönül rızasiyle olması gerektiğini ifade etmektedir.
h — Ve nihayet derler ki:
Bu konuda ilk zamanlarda geçerli olan yasaklama, muhacirlerin arazisiz olmalarına ve bunun için bütün müslümanların geçinmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Cenâb-ı Allah, beyinsizlerin mallarını bütün insanlara ait olduğunu isbat etmiştir.
«Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, aklı ermezlere vermeyin. Kendilerini bunların geliri ile rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.»[114]
Bu âyet-i kerîme, onların lehine değil, aleyhinedir. Çünkü mallar, «Mallarınızı» ifadesiyle velîlere devredilmiştir. Ardından da pek açık olarak velîlerin, beyinsizleri korumaları ve onlara bakmaları gerektiği belirtilmektedir. İnsan, şayet kendi malına, çalışmak suretiyle bakıyorsa; yetimin malına da, kendi malı imiş gibi bakması ve yetim, rüşd çağına geldiği zaman malını ona iade etmesi gerekir. Bunun için biraz evvelki âyet-i kerîmeyi şu ilâhî düstur, takib etmiştir:
«Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin. Onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de geri atacaklar diye onları israf ederek ve tezelden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın. Yoksul olan, uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.»[115]
Yeter ki, fertler kendi milletlerine hâkim olma endişesi ve onları birer beyinsiz (aklı ermez) olduğu düşüncesi İçinde hareket edip kendilerini bütün milletin vâsisi ve velîsi kabul etmemiş olsun!...
Muhterem okuyucular!...
Biz, İslâm'ı tam bir İslâm olarak kabul ediyor ve böyle istiyoruz!... Bu, ne şarka, ne de garba bağlanmış ve onların tesirleri altında kalmış olmasın!...
Düşününüz!... İbret nazarlarıyla dikkat ediniz!... Ve unutmayınız ki, şu mübarek topraklarda İslâm Alemi, kuvvetli bir çarpışma ile karşı karşıyadır. Fakat bu çarpışma, her zaman olduğu gibi, düşmanlar tarafından ateş, demir ve kuvvet yoluyla değildir!... Bilâkis bu, aynı topraklarda yaşıyan, aynı suları için ve aynı havayı teneffüs eden, fakat şu İlâhi Dînin kalıntılarını bile kökünden kazımak ümidi içindeki yabancı ideolojilere kanan, bizzat şu milletin kendi evlâdı tarafından fikir yoluyla olmaktadır!... Bu durumda onlar, İslâm'ı, yeni hayata ve bilhassa medenî gelişmelere uymayan gerici bir davet ve gerici bir teşekkül olarak göstermek isterler...
İşte insanlık, madde bataklığında böylece çırpınmakta ve medeniyetlerin kurduğu bütün gelişmeyi yakıp yıkmak pahasına da olsa tamahın ve ihtirasın peşinde, kendini bile bile yakarcasına koşmaktadır... Bundan dolayıdır ki insanlık, kendisini bu bataklıktan kurtaracak, alevini söndürecek ve hidâyete iletecek bir kurtarıcıya, bir yardımcıya muhtaçtır!...
Şunu ifade edelim ki, bu ilâç, sadece müslümanların elindedir. Ve İlâhî Kanundadır!... İnsanlar, İslâm'ı, hakikî anlamıyla anladıkları takdirde insanlığın, siyasî, iktisadî ve sosyal hayatta kaybettiği ve tekrar kazanmak için gayret sarfettiği bütün yüceliği ve refahı tekrar temin edilecek ve insanlık, İslâm sayesinde en mükemmel devrini yaşıyacaktır!...
Uyuşuklukla ve tembellikle kaybedecek hiç bir vakit kalmamıştır!... Tehlike, zannettiğimizden çok daha yakındır!...
Ve bu tehlike, hem dahilî, hem de haricidir!... Bunun İçin, her zamandan daha çok çalışmak ve uyanık bulunmak mecburiyetindeyiz!... Bu, bizim ve mukaddesatımızın bekası için şarttır!...
Aziz Okuyucular!...
Hatırlayınız!... İslâm sedasının şu memleketten dalgalar halinde etrafa yayıldığı zamanı hatırlayınız!...
İslâm'ın, şu topraklardan bir şafak gibi doğduğunu, şarkı ve garbı nur ışınları halinde aydınlattığını hatırlayınız!...
İslâm sancağının, üç kıta ve yedi deniz üzerinde, yeryüzünün dörtte üçü üzerinde dalgalandığını ve Allah yolunda, Allah adının yücelmesi için çalışıldığını hatırlayınız!...
İslâm devletinin, Türkistan'dan İspanya'ya, Kostantiniyye'den Orta Afrika'ya. Uzak Doğu'ya uzandığı ve bu topraklar üzerinde yaşıyan insanların aynı ruh ekseni etrafında birer pervane gibi döndüğü günleri hatırlayınız!...
... Ve hatırlayınız!... Bu yüceliği temin için dökülen kanları, verilen şehitleri hatırlayınız!... Ve unutmayınız ki; o temiz kanlar, yeni yeni hamleler için yeni müslüman nesillere, eski yüceliği bozmamaları gerektiğini haykırmaktadır!... Ve ebediyetlere kadar haykırmaya devam edecektir!...
«Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyle ise, yaptığınız alış verişe sevininiz... Bu, büyük başarıdır...»[116]
Allah, bütün emellerimizi tahakkuk ettirsin... Allah'ın salât ve selâmı, Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) e, O'nun âl ve eshâbına olsun...
[1] Mülk sûresi: 15
[2] Cum'a: 9 - 10.
[3] Müzemmil: 20
[4] Buhari
[5] Buhari
[6] Sebe: 10 - 11
[7] Enbiyâ: 80
[8] Hadîs; Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî
[9] Buhari
[10] Müttefekkun aleyh
[11] Tirmizî
[12] Enfâl: 41.
[13] Haşr: 7.
[14] Buhârî
[15] Bakara: 180.
[16] El-Cemâa
[17] Nisa: 7.
[18] Mütefekkun aleyh.
[19] Nisa: 29.
[20] El-Cemâa
[21] El-Cemâa
[22] El-Cemâa
[23] Mütefekun aleyh.
[24] Mütefekun aleyh.
[25] Mütefekun aleyh.
[26] El-Cemâa
[27] Bakara: 278-279
[28] Rûm: 39
[29] Bakara: 276
[30] Buhari, Müslim, Tirmizî, İbn-i Mâce ve Nesâî
[31] Müslim
[32] Müttefekunaleyh.
[33] Ebû Dâvûd veTirmizî
[34] İmâm-ı Ahmet, Müslim ve Ebû Dâvûd
[35] Buharî
[36] Mâide: 38
[37] Müttefekkun aleyh.
[38] İsrâ: 16
[39] İsrâ: 27.
[40] Bakara: 188.
[41] Nisa: 5 - 6
[42] Hadîs; Ebû Dâvûd ve Tirmizî
[43] Şûra: 49.
[44] Bakara: 284.
[45] Nahl: 17-18.
[46] İbrahîm: 34
[47] Hûd: 6.
[48] Zâriyât: 33.
[49] Nur: 33.
[50] Hadîd: 7.
[51] Kehf: 32-44.
[52] Kalem: 17-33.
[53] Kasas: 76-83.
[54] Âl-i İmrân: 180.
[55] En'am: 165.
[56] Zuhruf: 32.
[57] Zâriyât: 19
[58] Hadîs; El-Cemâa
[59] En'âm: 141
[60] Bakara: 267
[61] Tevbe: 103
[62] Tevbe: 60
[63] İbn-i Mâce hariç, El-Cemâa
[64] Talâk sûresi: 7.
[65] Müslim
[66] Talâk: 6.
[67] Bakara: 233.
[68] El-Cemâa
[69] Bakara: 233.
[70] Müslim
[71] Buhari ve Müslim
[72] Müttefekun aleyh.
[73] Buhari
[74] Müttefekun aleyh.
[75] Mâide: 89.
[76] Mücâdele: 4.
[77] Bakara: 184.
[78] Müttefekun aleyh.
[79] Bakara: 196.
[80] Mâide: 95
[81] El-Cemâa
[82] Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesaî
[83] El-Cemâa
[84] Buharî, Müslim
[85] Buharî
[86] Buhârî
[87] Müslim
[88] Bakara: 261.
[89] Bakara:264
[90] Bakara:265
[91] Bakara:266
[92] Bakara:267
[93] Bakara:268
[94] Bakara:269
[95] Bakara:270
[96] Bakara:271
[97] Bakara:272
[98] Bakara:273
[99] Bakara: 274.
[100] ÂI-i İmrân: 92
[101] Müttefakun aleyh.
[102] Buharî, Müslim.
[103] Haşr: 9
[104] Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvûd
[105] Müslim
[106] Ahmed bin Hanbel.
[107] En-fal: 41
[108] Tevbe: 34-35
[109] Müttefekkun aleyhtir.
[110] Müttefekun aleyh.
[111] Müslim
[112] Müttefekun aleyh.
[113] Müsliim
[114] Nisa: 5
[115] Nisa: 6
[116] Tevbe: 111
İslami Okul Okulların En Önemlisi