Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM'DA SİYASET NİZAMI - Islamnizami - 7. Sayfa

 

İSLÂM'DA SİYASET NİZAMI

 

I. DOĞRU YAKLAŞMA

Bazıları için bu zamanda rağbette olan bir veya birçok hayat sistemi aracılığıyla her nasıl olursa ol­sun İs­lâmı anlatmaya çalışmak bir cins moda olmuştur. Bu ne­denle bu zamanda «İslâm bir demokrasidir» di­yen kim­seler vardır ve bununla batıda rağbette bulu­nan demokrasi ile İslâm arasında hiçbir fark ol­madı­ğını zımnen (dolaylı olarak) ifade etmek isterler. Diğer bazıları da Ko­mü­nizmin, İslâmın en son ve tas­hihli bir tercümesi oldu­ğunu ve müslümanların takibettiği şeyle­rin, Sovyet Rusyanın Komünist tecrü­besiyle uygunluk halinde bulunduğunu telkin etmekte­dirler. Diğer bazı­ları da hâlâ İslâ­mın içinde diktatörlük unsurları bulun­duğunu ve bizim «Emir'e — lider'e — İtaati» tapınma derecesinde canlandıracağımızı fısıl­damaktadırlar. Bütün bu insanlar yakaladıkları şeyin İslâmın gayesi olarak hizmet göreceğine dair yanlış malûmat verme­leri ve kötü rehberlik gayretleriyle, İslâmın, her çeşit çağdaş düşünce ve fiile ait unsurları bünyesinde bu­lundurduğunu ispat etmek için daima büyük azap çek­mişlerdir. Bu gevezeliğe boyun eğen birçok insan, İslâmî hayat yoluna ait hiçbir açık fikre sahip değil­lerdir. Onlar, İslâmın siyasî nizamına, Demokrasinin tabiatı ve yerine, sosyal adalete ve onun içindeki eşit­liğe dair ne sistematik bir inceleme yapmış, ne de yapmaya gayret etmişlerdir. Bunun yerine onlar, bi­risi filin kuyruğuna, diğeri bacaklarına, üçüncüsü kar­nına ve dördüncüsü de sadece kulakla­rına dokunabi­len, hepsi de file ait değişik tarifler yapan kör adamlar gibi davranmaktadırlar. Yahut belki de onlar Is­lama, yaşayabilmek için himaye edilmesi gereken ve bu nedenle güçlü bir inanca sığınmak ihtiyacında olan bir yetim gözüyle bakmaktadırlar. Bu sebebten dolayı bazı in­­sanlar İslâm adına tarziye vermeğe başlamışlardır. Ha­kikaten bu vaziyet, aşağı­lık komp­leksinden, dinimizin modern inanışları temsil edeceğini ve çağdaş ideolojilerin çoğuyla uyuştuğunu gösterme­dikçe, müs­lü­man olarak hiç­­­bir saygı ve şeref kazanamı­ya­ca­ğı­mız inancından gel­mektedir. Bu in­sanlar Islama büyük kötülük yapmışlar, İs­lâmın siya­set nazariyesini bir muammaya, bir karmakarışık­lığa çevirmişlerdir. Onlar İslâmı, istenilen herhangi bir şeyi içinden çekip alınabilecek bir hokkabaz çan­ta­sına dön­dürmüşlerdir. Bizi uyutan, entellektüel taba­kanın vaziyeti böyledir. Belki de bu durumların üzücü vaziyetinin bir neticesidir ki, bazı insanlar İslâmın ken­dine özgü bir po­litik ve ekonomik sisteminin bulun­madığını ve onun plâ­­nına herhangi bir şeyin uyma­dığını söylemeğe bile baş­­lamışlardır.

Bu şartlar altında onun gerçek manasını, tabiatını, gayesini ve ehemmiyetini kapsayıcı bir görüşle, ilmî bir şekilde yapılması gereken İslâmın politik nazariyesine ait dikkatli bir araştırma zorunlu olmuştur. Ancak böyle sistematik bir inceleme, hiç de İslâmın politik nazariyesine, İslâmın sosyal düzenine ve İslâmî kül­türe benzemiyen, cahilce beyanlardan gelen, bu yanlış ve karışık düşüncelere son verebilir. İnşallah o, böylece ihtiyacı henüz tamamen idrak edilmemiş olan dünyanın, acil olarak muhtaç olduğu, ve karanlıkta araştırılan ışığı getirecektir.

 

II. İSLÂM'IN ESASLARI

Ta başlangıcından açıkça anlaşılmalıdır ki İslâm, bir münasebetsiz fikirler karışımı ve irtibatsız davranış usûlleri değildir. O, daha ziyade iyi düzenlenmiş bir sis­tem, belirli bir tam hükümler kümesine dayanan sabit bir bütündür. Onun detaylı ahlâk kaideleriyle birlikte mu­azzam ilkeleri, esas prensiplerinden gelmiştir. İslâmın beşer hayatının muhtelif safhalarına koyduğu bütün kai­deler ve nizamlar, onun özünde ve yansıyan ruhunda, ilk prensiplerinin. İslama ait muhtelif hayat ve faaliyet safhaları tıpkı bir bitkinin tohumundan fışkırdığı gibi, bu esas hükümlerden fışkırır. Ve hattâ ağacın bütün istikâ­metlere dallarını ve yapraklarını yaymasına rağmen, köklerine sıkı sıkıya bağlı kaldığı ve ondan gıda aldığı ve daima ağacın tabiatını tayin eden ve onu şekillen­diren tohum ve kökte olduğu gibi, İslamda da vazi­yet aynıdır. Aynı şekilde onun bü­tün hayat plânı temel hükümlerinden fışkırır. Bununla beraber İslâmî ideoloji her ne şekilde görünürse görünsün, onu tetkik etmek isteyen insan, her şeyden önce kök­lere inmeli ve esas prensiplere bakmalıdır. Zamanla o bizzat, onun ideoloji ve emirlerine ait gerçekten doğru ve tatminkâr an­layışa, ruh ve tabiatına ait gerçek kanaate sahip ola­bilecektir.


PEYGAMBERLERİN VAZİFELERİ

Bir peygamberin vazifesi, Allahın talimatlarını yaymak ve etiyle kemiğiyle dünyada ilâhî rehberliği tesis etmektir. Bu, kendilerine ilâhî ilham gelen bütün peygamberlerin vazifesiydi ki, onlar insanın yeryü­züne yerleşmesinden bu yana Muhammed (a.s.)'in gelişine kadar muvaffak. Hakikaten bütün peygam­berlerin vazifesi bir ve aynıydı — İslâmî anlatma— Peygamberlik onunla (Hz. Muhammed a.s.) birlikte son buldu ve ona beşer rehberliğinin nihaî kanunu bütün mükemmelliğiyle açıklandı. Bütün peygamberler kendilerine açıklanan — bildirilen — rehberliği beşe­riyete naklettiler ve Allahın mutlak hakimiyetini tastik etmelerini ve ona halis bir itaat göstermelerini istedi­ler. Her peygamberin yapması için memur edildiği vazife bu idi.

İlk bakışta bu vazife çok basit ve sıkıntısız gözü­kür. Fakat siz biraz daha derine inip ilâhî hakimiyetin mantıken ve amelen giriftliğini ve mutlak ehemmiyetini ve tevhide «Allahın birliğine» ait kavramı inceleyecek olursanız, meselenin dıştan göründüğü kadar basit olmadığını ve çetin bir muhalefeti tahrik eden ve imansızlar tarafından yürütülen düşmanlığı devam ettiren ihtilâlci bir doktrin ol­duğunu hemen görecek­siniz. Uzun peygamberler tarihinde gözümüze en çok çarpan şey şudur ki Allahın bu tebliğcileri her ne zaman «Allahtan başka ilâh (tapına­cak şey) yoktur» diye ilân ettilerse bütün şer kuv­vetler müştereken onlara karşı geldiler. Eğer o, ikti­darların iradesini yerine getirecek ve onlara itaati bir borç sayacak bu mukaddes hudutların dışında, mü­kemmel bir hürriyetle sadece ibadet yerlerinde, sırf bir tek Allah önünde eğilmek için bir çağrı olsaydı, idareci sınıflar açısın­dan hiçte vaziyetlerine yakışma­yacak olan böylesine küçük bir meseleden dolayı sadık tebaalarının dinî hür­riyetlerini ortadan kaldırtmak en büyük ahmaklık olmuş olacaktı. Öyleyse bizde Pey­gamberler ve onların mu­halifleri arasındaki an­laşmaz­lığın gerçek sebebini keşfetmeye çalışalım.

Peygamberlere karşı olan imansızların ve çok tan­rı­cıların dahi, Allahın varlığını, yerin, göklerin tek yara­tıcısı olduğunu, tabiatın bütün mekanizmasının onun emirlerine uygun olarak işlediğini ve yağmuru yağdıra­nın, rüzgârı yönetenin, güneşi, ayı, yeri ve başka herşeyi kontrol ede­nin O olduğunu inkâr edemedikle­rini tam olarak açıklayan Kur'ân'da birçok âyetler vardır.

Kur'ân diyor ki: — De ki; yer ve orada her ne varsa — kime aittir — bilir misiniz? Onlar, Allah’a aittir diyecekler. De ki; o halde hatırlamıyacak mısı­nız? De ki; Yedi gök'ün ve şu muhteşem tahtın sa­hibi kimdir? Onlar, Allaha aittir — Hepsi Allaha aittir — diyecekler. De ki; O halde — onun adına — vazife yapmıyacak mısınız? De ki; bütün şeylerin hakimiyeti kimin elindedir ve ona karşı koruyucu yokken, onun koru­yucu olduğunu biliyor musunuz? Onlar, Allahın elindedir — her şey — Allaha aittir di­yecekler. De ki: O halde siz nasıl büyülendiniz?[1]

Ve eğer siz onlara sorsaydınız, yeri ve gökleri kim yarattı, güneşi ve ayı kim inzibat altına aldı — onların işle­mini kim düzenledi? — Onlar, Allah diyeceklerdi. O halde onlar niçin yüz çevirdiler? Ve eğer sen onlara sorsaydın; suyun gökten gelmesine kim sebep oldu ve öldükten sonra yeri kim tekrar canlandırdı? Onlar, aynı şekilde, Allah diyeceklerdi.[2]

Ve eğer sen onlara, onları kimin yarattığını sor­san, elbette Allah diyecekler. O halde onlar niçin yüz çevirirler?[3]

Bu âyetler münakaşanın, Allahın varlığı yahut onun yaratıcı olduğu, yerin ve göklerin sahibi olduğu hak­kında olmadığını bol bol açıklamaktadır. Bütün insanlar tarafından zaten kabul edilen bu şeyler üzerine her­hangi bir mü­nakaşanın olması hiç söz konusu değil­dir. Şu soru so­rul­maktadır. O halde istisnasız bütün peygamberler çağrı­larını yaptıkları zaman; karşılaşmak mecburiyetinde kaldıkları korkunç muhalefet neydi? Kur'ân'ın ifadesine göre bütün münakaşa peygam­berlerin şu vazgeçilemez talebinden

Allah’ı Rab (Hükümdar) ve İlâh (Hakim) ve ka­nun ko­yucu olarak idrak etsinler ve özelliği başkasına ait kılmasınlar. Fakat insanlar peygamberlerin bu is­teğini kabul etmeğe hazır değildi.

Bu inkârın hakiki sebebini, ilâh ve Rab terimleri­nin ne manaya geldiğini keşfetmeye çalışalım. Bundan başka, niçin peygamberler Allanın tek başına ilâh ve Rab olarak idrak ve tasdik edilmesi icabettiğinde israr ettiler ve niçin bütün dünya bu görünen basit isteğe bizzat karşı geldi?

Arapça bir kelime olan «İlâh», mabut (tapınılan şey) manasına gelir ki, köle ve hizmetkâr manasına gelen «Abd» kelimesi bu kelimeden çıkmıştır. İnsanla Allah arasındaki mevcut münasebet ise «tapan» ve «tapılan» dır. İnsan Allaha ibadet etmeli ve onun abdi (kulu/kölesi) olarak yaşamalıdır.

«İbadet» sadece dua yahut herhangi bir hususi tapınma şekli manasına gelmez. O tıpkı bir kölenin sahibiyle münasebetinde olduğu gibi ona hizmet için beklemek, huzurunda ellerini saygıyla oğuşturmak, onun her şeyden üstün olduğunu tasdik eder mahi­yette başını eğmek, kendini O'nun emirlerine itaat et­tirmek ve bu emirleri yerine getirmek, bütün bu disip­line ve onun icabı olan zahmetlere katlanmak, efendi­sinin huzurunda kendi kendisini küçültmek, onun her arzusunu yerine getirmek, her emrine itaat etmek, onu gücendiren fiillere sırt çevirmek ve onun hoşlandığı fiiller uğruna canını bile feda etmek. İşte bütün bunlar ibadet, tapınma veya hizmet kavramına mana kazandıran delillerdir. İşte insanın hakiki ma­budu «taptığı şey» bu tarzda davranmış olduğu kud­rettir.

Ya, «Rab» kelimesinin manası nedir? Bu kelimenin Arap dilinde manası «besleyen ve idame ettiren, tan­zim eden, kemâle erdiren» dir. Zira insan, manevî id­raki besleyen, hayatı idame ettiren ve sadakat gös­termemiz için bize çok üstün bir istek hissi veren bir varlığın var olmasını ister. Rab kelimesi aynı za­manda mal sahibi ve ev sa­­­hibi manasına da gelir. Bu sebep­ten mal sahibinin Arapça karşılığı «Rabbû-l-mal» ve ev sahibinin karşılığı ise «Rabbud-dar» dır. İnsan rabbına kendisinin besleyicisi (rızık vericisi) ve hamisi naza­rıyla bakar; O'ndan ilgi ve yardım bekler, O'ndan şe­ref, gelişme ve huzur ister. O'nun hoşnut­suzluğunun hayatına ve saadetine zararlı olacağına inanır, kendi­sinin sahibi ve hamisi olduğunu ilân eder. Ve nihayet O'na İtaat eder ve sadece O'nun yo­lunda yürür.[4]

Bu iki kelimenin —İlâh ve Rab— manaları göz önünde tutulursa insana ilâh ve rab olmayı haki­katte kimin talep edebileceği ve kendisine itaat ve hizmet edilmesini ve tanıtılmasını kimin itsiyebileceği kolayca anlaşılır. Ağaçlar, taşlar, nehirler, hayvanlar, güneş, ay ve yıldızlardan hiçbiri insanla bu şekilde bir münasebeti (ilişkisi) olduğu iddiasına cesaret edemez. Sadece insandır ki, hemcinsleriyle münasebetinde Al­lahlık iddiasında bulunur ve kendisini ilâh ilân eder. Allah olma arzusu sadece insanın zihnine yerleşebi­lir. Kendisini diğer bütün insanlara bir ilâh gibi gös­termek ve onların itaatlerini cezbet­mek, onları hür­metkar bir tavırla önünde eğilmeye zorlamak ve on­ları şahsî kaprislerine âlet etmek için kendisini tahrik edecek sonsuz bir nüfuz ve şecaat ihtirası sadece insanda vardır. İlâh gibi tavırlar takınma arzusu, in­san­la­rın şimdiye kadar keşfedebildiği arzuların en baştan çıkarıcı olmak ve en cazibidir. Kuvvete, ser­vete, kurnazlı­ğa ya­hutta her hangi bir üstün kabili­yete her kim sahip olursa, onda tabii ve ona has, normal sınırların dışına doğru kuvvetli bir arzu ge­lişmekte, bu arzu onda tesir sahasını genişletmekte ve ona kıyasla zayıf, fakir, geri zekâlı veya herhangi bir yetersizliği olan hemcinsleri üzerine kendisini ilah­lığa teşvik etmektedir.

Böyle bir ilahlığa arzu duyanlar iki cins insan­dır ve buna uygun olarak da İki ayrı hareket tarzı takip etmektedirler. Bir cinsleri vardır ki, bunlar diğer insanlara kıyasen cesurdurlar veyahut insanları emir­leri altına almak için lâzım olan kuvvetli silâhlara sa­hiptirler ve netice olarak da direkt olarak İlâhlık iddi­asında bulunurlar. Meselâ; kuvvet ve kudretiyle sarhoş olmuş ve sahip olduğu imparatorluğuyla o kadar gu­rura kapılmış bir kral vardır ki Mı­sır halkına ilahlığını ilân etmişti. «Ene Rabbüküm ül ala» (ben sizin en yüksek rabbınızım) ve «Ma alimtû lekûm ilâhin gayri» (sizin için benden başka bir ilâh tanımıyo­rum.) Haz­reti Musa (a.s. halkının hürriyetini talep etmek için ona yaklaştığı ve kendisinin dahi kâinatın ilâhına tes­lim olmasının icap ettiğini söylediği zaman kral (fi­ra­vun) onu hapse atmaya kudreti olduğu ve Musa (a.s.)'nın kendisini İlâh olarak tasdik etmesi icap et­tiğini söyledi.[5]

Aynı şekilde Hazreti İbrahim (a.s.)le münakaşası olan başka bir kral daha vardı. Bu macerayı hikâye eden Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetleri dikkatle inceleyin: Kur'ân diyor ki:

«Allah kendisine mülk (saltanat) verdiği için — şımara­rak — İbrahim ile, Rabbi hakkında, çekişeni (Nemrudu) görmedin mi? Hani ibrahim: «Benim Rab­bim hem diriltir, hem öldürür» deyince o: «Ben de di­riltir, öldürürüm» demişti. İbrahim: «Allah güneşi doğu­dan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir» de­yince o kâfir şaşırıp (ve tutulup) kalmıştı, Allah za­limler güruhunu muvaffak et­mez.»[6]

Niçin İmansız kral hayretinden donup kaldı? Çünkü Allahın varlığını inkâr edemedi. O, kâinatın ida­recisinin Allah olduğunu ve sadece O'nun güneşi doğdurup batırabileceğine iman etti. Söz konusu olan mesele güneş, ay ve kâinat üzerine hakimiyet değil, insanların itaati meselesiydi. Tabiattaki varlıkları, kimin kontrolü altında bulundurduğunun dikkate alın­ması değil, insanların itaatini kimin talep edebileceği meselesiydi peygamberlerle kendini ilâh ilân eden kralların arasındaki çatışma. O kral kendisinin Allah olduğunu ileri sürmedi; onun bütün isteği halkı üze­rindeki otoritesinin mutlak olması ve bu otoriteye ortak koşulmaması idi. Bir hükümdar olarak otoritesine mey­­dan okunmamalıydı. Bu arzu hükmetme kudretini elin­de tuttuğu gerçeği üzerinde kurulmuştu. O halkının hayatı üzerinde ve idari meselelerde her isteğini yapabi­lirdi; tebalarını ölümle cezalandırmak veya onları affetmek ko­nusunda mutlak bir kudrete sahipti. Bu sebepten o, ibrahim âleyhisselâmın kendisini efendisi olarak kabul edip kendisine hizmet etmesini ve her emrini yapmasını taleb etti. Fakat İbrahim âleyhisselâm kâinatın başka hiç kim­seye İtaat ve hizmet etmiyeceğini bildirdiği zaman: kral (Nemrud) şaşırdı. Hiddetten sarsıldı ve böyle bir şah­sı hangi yolla kontrolü altına alabileceğini bilemedi.

Firavun ve Nemrud'un öne sürdüğü bu ilâhlık isteği hiç şüphesiz sadece onlara has bir istek değildi. Geçmiş ve şimdiki devirlerde bütün dünya üzerindeki hükümdarlar böyle iddialar ileri sürmüşlerdir. İran'da «hûda» (ev sahibi, hami) «hûdawand» (mal, mülk sahibi hükümdarlar) keli­meleri umumiyetle krala ait olarak kullanılırdı. Hiç­bir İranlının krala kâinatın ilâhı, yani Allahı olarak bakmadığı, ne de, kralın kendi kendini bu şekilde takdim etmediği halde, bütün riyakârca köleliği sembolize eden mera­simler onun önünde yapılırdı. Aynı şekilde, Hindistan'da hükmeden hanedan, ilâhlar arasından geldiğini id­dia etti, güneş ve ay hanedanlarının gününe kadar geldiği her­kesin malumudur. Raca (Hint prensi) ya «andata» (gıda verici) denilirdi ve o ilâhlık iddiasında bulunma­ma­sına ve te­b'aları onu asla öyle bilmemesine rağmen halk onun önünde yerlere kapanırdı. Birçokları aynı şekildeydi ve ha­len bütün diğer memleketlerdeki hâ­diselerin vaziyeti aynıdır.

«İlâh» ve «Rab» kelimeleri ile eş manalı kelimeler birçok yerlerde halâ doğrudan doğruya hükümdarlarla ilgili olarak kullanılmaktadır. Bunun mecburi olmadığı yer­lerde bile halkın hükümdarlarına karşı tavırları bu iki kelimenin ima ettiği manaya uygun düşmekte­dir. İlâhlık id­diasında bulunan bir adamın kendi kendi­sinin «İlâh» veya «Rab» olduğunu açıkça ilân etmesine lü­zum yoktur. Bir gurup insan üzerine ehliyetsiz haki­miyet icra eden bütün insanlar, iradelerini diğerleri üzerine zorla hakim, onları kendilerine âlet edenler ve tıpkı Firavun ve Nem­rud'un şaşalı günlerinde yaptığı gibi hedeflerine varmak isteyenler, bu istekleri gizli, örtülü olmasına ve açıkça ita­ate davet edilmemesine rağmen aslında ilâhlık arzusunu taşıyanlardır. Ve on­lar bu arzularını ağızlarıyte söylemeseler bile, in­san­lar onlara itaat ve hizmet etmekte, ilâhlıklarını ka­bul etmektedirler.

Doğrudan doğruya ilahlıklarının kabul edilmesini isteyen bu insanların aksine bir diğer tip daha vardır ki; bunlar kendilerini «İlâh» ve «Rab» kabul ettirebilecek lü­zumlu vasıta ve güce sahip değildirler. Fakat onlar umum halkın kalplerini ve zihinlerini büyüliyecek de­recede zeki ve kurnazdırlar. Meş'um metodlarını kul­lan­mak suretiyle bir ruhu, bir tanrıyı, bir mezarı, bir bitkiyi veyahut bir ağacı ilâh karakterinde götserirler ve umum halkı bu mabutların onlara iyilik veyahut kö­tülük yapabileceklerine, ihtiyaçlarını temin edecekle­rine dualarına ce­vap vereceklerine ve etraflarını çe­virmiş olan kötülüklerden onları koruyup barındıracakla­rına başarıyla inandırarak aldatırlar. Onlar tesirli bir şe­kilde şöyle söylerler: Eğer onların mem­nuniyetlerini ve tasviplerini aramazsanız, sizi kıtlıklara, salgın hasta­lıklara ve belâlara uğratacaklar. Fakat siz eğer uygun bir şekilde onlara yaklaşıp yardımlarını dilerse­­niz yar­dımınıza koşacaklardır. Biz onların sevgi ve rızalarını kazandırabilecek metotları biliyoruz. Biz sadece bu ilâh­lara yaklaşma vasıtalarını gösterebiliriz. Bundan dolayı bizim üstünlüğümüzü tasdik edin, bizim rızamızı ara­yın ve hayatınız, servetiniz ve şerefiniz üzerine bizi va­­zifelendi­riniz. Birçok ahmak insanlar bu tuzağa yakalan­mışlardır ve böylece sahte ilâhlar perdesi altında rahiple­rin ve türbe bekçilerinin üstünlüğü ve ilahlığı tesis edilmiş­tir.

Aynı kategoriye dahil olan kâhinlik, müneccimlik, fal­cılık, sihir, büyücülük v.s. sanatlariyle meşgul başka kim­seler de vardır. Allaha sadakat borçlu oldukları halde, di­rekt olarak Allaha yaklaşılamıyacağını iddia eden kim­se­ler de vardır. Onlar insanın aracılar aracılığıyle ona yak­la­şılabileceğini, bütün dinî ibadetierin ve merasimlerin ara­­­cılar yoluyle yapılması icap ettiğini ve insanın doğu­mundan ölümüne kadar bütün dinî ibadetlerin sadece on­ların eliyle yapılabileceğini iddia etmektedirler. Allahın ki­tabının hamili olduklarını beyan eden, bununla beraber bütün halkı bile bile onun mâna ve isteklerinden cahil bı­rakan kimseler de vardır. Kendi kendilerini Allahın söz­cüleri yaparak, neyin helâl, neyin haram olduğuna dair ken­­di kanaatlerini diğer insanlara zorla kabul ettirmeye bakarlar. Bu şekilde onların sözleri kanun olur ve halkı Al­lahın kanunları yerine kendi emirlerine itaate zorlar­lar. Bilinmeyen bir zamandan şimdiki zamana kadar dünyanın her yerinde çeşitli şekillerde ve muhtelif isimler altında gözüken Brahmanizm ve Papalığın kaynağı budur. Bunun neticesi olarak da aileler, ırklar ve sınıflar ira­de­le­ri­ni ve otoritelerini büyük insan kitlelerine empoze etmişlerdir.

Eğer siz meseleye bu açıdan bakarsanız, dünyadaki bütün kötülük ve kabahatların esas sebebinin doğrudan doğruya, yahut da dolaylı olarak insanın insan üzerine hâkimiyeti olduğunu anlıyacaksınız. Beşeriyetin bütün ızdıraplarının esas kaynağı buydu. Hattâ bu güne kadar, mahzun ve mazlum beşeriyetin üzerine söylenmeyen ve­ya söylenemeyen felâketleri getiren, bütün kötülük ve ku­surların kaynağını bu durum teşkil eder. Şüphesiz Allah beşer tabiatının bütün sırlarını bilir. Fakat bu gözlemin hakikati da tasdik edilmiş ve binlerce yıllık tecrübeyle bir kimseyi veyahut herhangi birşeyi «ilâh» ve «rab» olarak kabul etmenin, hayatının kararsız ve karışık hâdiselerinde ona yardımcı ve rehber nazariyle bakmanın ve onun emir­lerine itaat etmenin bir faydası olmayacağı fikri beşeriyete huzur getirmiştir. Şu hakikat şüphesiz beşeriyetin tarihî tecrübesiyle ispat edilmiştir ki; eğer siz Allaha inanmaz­sanız, düşünce ve davranışınızda onun yerini birçok suni ilâh alacaktır. Hattâ hakikî Alahın yerine birçok sahte tanrılar, ilâh ve rablar üzerinizde kendi kendilerinin hâki­miyetini kabul ettirebilirler.

Bugün bile insan çoğunlukla sahte tanrıların kölesi ve esiri olmuşlardır. İster Rusya'da yahut Amerika'da, is­ter İtalya'da yahut Yugoslavya'da, ister İngiltere yahut Çin' de olsun umumiyetle o, bir partinin, bir hükümdarın, bir liderin veyahut bir grubun, bir para babasının, yahutta buna benzer kimselerin tesiri ve kontrolü altında olan in­sanın insana tapması, insanın insanı emri altında tut­ması devamlı bir şekilde artmıştır. Modern insan tabiata tapma­yı reddetmiş, fakat hâlâ insana tapmayı terke­de­me­miştir. Kısacası gözünüzü nereye çevirirseniz çeviriniz, bir milletin diğer bir millete hükmettiğini, bir zümrenin di­ğer zümreyi tabiiyeti altına aldığını, yahut da tam bir hâ­kimiyet kazanan siyasî bir partinin kendi ken­disini insanların kaderinin hâkimi yaptığını; yahutta gene bazı yer­lerde bütün kuvvet ve siyasî nüfusu eline geçiren bir diktatörün kendi kendisini halkın hamisi ve hâkimi yaptığını göreceksiniz. Hiçbir yerde ve hiçbir de­virde insan Al­lahsızlığı kabul edememiştir.

Bu, insanın insan üzerindeki hâkimiyetinin; bu, insan tarafından ilâhlık rolü oynama teşebbüsünün sonuçları ne­lerdir? Bir âdi ve yetersiz birinin polis komiserliği va­zifesine tâyin edilmesine, yahut cahil ve aptal birinin Baş­bakan makamına oturtulmasına benzer. Zira ilâhlığın te­si­ri, her hangi bir sebeple insanı o kadar sarhoş et­mek­tedir ki, bu kuvvetli içkinin tadını alan bir kimse kendi kendisini asla kontrol edememektedir. Şayet nef­sin hâkimiyet imkânı kabul edilse bile, ilâhlık vazifele­rini icra ede­bilmek için istenen geniş bilgi, derin anla­yış, açık bir tarafsızlık, kâmil bir korkusuzluk insanın hiçbir zaman erîşemiyeceği hususlar olacaktır. İşte bu sebep­tendir ki, insanın insan üzerine uluhiyet ve rububiyeti tesis edildiği her zaman zülüm, despotluk, taşkınlık, kanunsuz cesaret ve eşi olmayan bir saltanat üstünlüğü meydana gelmiştir. Beşer ruhu mecburen tabiî hürriyetinden mah­rum olmuş ve insanın zihni ve kalbî kabiliyet ve yete­neklerinin körleşmesine bu gibi du­rumlar sebep olmuş­tur. Mukaddes peygamber ne kadar açık bir şekilde işa­ret buyurmuşlardır: «Allah, herşeye kadir olan Allah diyor ki: Ben insanları uysal (Eğilip bü­külebilir) bir tabiatta yarattım; sonra şeytanlar geldi ve onları itikatlarından saptırmaya ve onlara helâl etmiş ol­duğum şeyleri yasak etmeye muvaffak oldular.»[7]

Yukarıda bildirdiğim gibi, beşer tarihinin uzun seyri boyunca insanların ıztırabını çektiği bütün sefalet ve mü­cadelelerin tek sebebi budur. İnsanın gelişmesine hakikî engel budur. Bu, insanları hayvanlardan ayırarak üstün ya­ratık yapan bütün değerleri tahrip ederek; onun manevî, zihnî, siyasî ve iktisadî hayatına ait esas unsurları yi­yen bir kanser mikrobudur. Geçmiş devirlerde böyle idi bu­gün de böyledir. Bu korkunç hastalığın yegâne çaresi, insanın kendisine hükmedenleri (sahte ilâhları) şiddetle red ve terk etmesi ve herşeye kadir olan Allahı açıkça kendisinin yegâne ilâhı ve rabbı olarak tanımasıdır. Onun kurtuluşu için bundan başka bir yol yoktur. Zira eğer o bir ateist ve mürted olsaydı, yine de bütün bu hükme­denlerin (ilâh ve rabların) elinden kendisini kurtaramaya­caktı.

Beşer hayatında peygamberler tarafından zaman za­man yapılan ıslâhatın esası buydu. Onlar, insanın insan üzerine olan hâkimiyetini yıkmaya çalıştılar. Onların ha­kikî kölelik vazifesi insanları bu adaletsizlik, bu sahte ilâhlara kölelik, bu insanın insan üzerindeki zulmü ve bu kuvvetlilerin zulmettiği insanları zalimlerin elinden kur­tarmaktı. Onların maksadı insanları ezenleri kendilerine uyan sınırlar içerisine itmek ve ezilenleri insanlık seviye­sine çıkarmaktı. Onlar insanın ne köle ne de hâkim ol­ma­yacağı bir düzenin; bütün İnsanların hakikî ve tek olan bir ilâhın hizmetçileri olacağı, beşerî eşitliğe da­yanan sosyal bir düzenin oluşması için çalıştılar. Dün­yaya gelmiş bütün peygamberlerin getirdiği ilâhî tebliğ buydu.

«Ey benim ümetim! Sadece Allah'a tapın!.. Sizin için ondan başka herhangi bir ilâh yoktur.»[8]

Nuh aleyhisselâmın söylediği buydu. Hakikatte Hud âleyhisselâmın söylediği de buydu. Salih âleyhisselâm da aynı şeyi söyledi. Şuayb âleyhisselâm da bu tebliği yaptı. Aynı itikat ve prensip Musa, İsa ve Muhammed (se­­lâm hepsinin üzerine olsun) tarafından tekrarlandı ve tasdik edildi. Peygamberlerin sonuncusu olan Hazreti Mu­­hammed (s.a.) buyurdu ki:

«Ben sadece bir uyarıcıyım, yerin ve göklerin ve bütün onların arasındakilerin mutlak sahibi bir tek Allah­tan başka ilâh yoktur.»[9]

«Bakınız rabbınız Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra o da tahtına çıktı. Geceyi aceleyle onu takip eden gündüzle örttü ve güneşi, ayı ve yıldızları emirlerine amade faydalı vasıtalar kıldı. Bütün yaratış ve emirler hakikaten onun'dur.»[10]

«Sizin rabbınız Allah hakikaten böyledir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Öyleyse sadece ona tapın ve bü­tün şeylere o mukayyet olur.»

«Bizimle sizin aranızda umumî bir söze gelelim, biz Allahtan başka hiçbir şeye tapmayacağız ve O'na hiçbir şerik koymayacağız ve bizim hiç birimiz Alahtan başkasını rab olarak tanımayacağız.»[11]

Bu, beşer ruhunu köstekleyen manalardan kurtaran ve insanın aklî ve maddî kuvvetlerini, onları tutan kölelik bağlarından kurtaran beyanattı. O, onların üzerinde ağır bir şekilde yüklenmiş olan ve onların bellerini kıran bu yükten onları kurtardı. O, onlara hakikî bir ruhsat ve hür­riyet beraati verdi. Mukaddes Kur'ân şöyle dediği zaman islâm peygamberlerinin başarısını gösterir:

«Ve o — peygamber — onları yüklerinden ve etra­fını saran zincirlerden kurtarır.» [12]

 

İSLÂM SİYASET NAZARİYESİNİN İLK PRENSİBİ

Peygamberlerin (a.s. — teklif ettiği içtimaî ve manevî nizamın temeli, Allahın birliğine ve onun herşey üzerin­deki hâkimiyetine iman etmektir. O islâm siyaset pren­sibinin başlangıç noktasıdır, İslâmın temel prensibi şudur ki: İnsanlar fert ve cemaat olarak bütün ulûhiyet, kanun koyma haklarından ve diğerleri üzerine hâkimi­yet icra et­me haklarından vazgeçmelidirler. Hiç kimse­nin emir verme ve kanun koyma hakkına sahip olma­sına müsaade edilmemeli ve hiç kimse böyle emirleri yerine getirmek ve onlara itaat etmek mecburiyetini kabul etmemelidir. Hiç kimse kendi hâkimiyeti adına kanun yapmaya hak kazanmamıştır. Ve hiç kimse onlara katlanmaya mecbur de­ğildir. Bu hak sadece Allaha aittir.

«Bu selâhiyet Alahtan başka hiç kimseye verilemez. O, onu kendisinden başka hiç kimseye teslim etmeme­nizi emreder. Hayatın dosdoğru yolu budur.»[13]

«Onlar sorarlar: Bizim de biraz selâhiyetimiz yok mudur? De ki: Bütün selâhiyet sadece Allaha aittir.»[14]

«Dillerinizle yanlış bir şekilde bu helâl bu da haram demeyiniz.»[15]

«Kim ki böylece tasdik etmez ve Allahın indirdiğiyle bildirdiğiyle — hüküm vermez işte onlar kâfirlerdir.»[16]

Bu teoriye göre Hâkimiyet Allaha aittir. Kanun ya­pıcı sadece odur.

O, peygamber bile olsa, hiç kimse diğerleri üzerine kendi hakkıymış gibi muayyen şeyleri yapmalarını veya yapmamalarını emretmek hakkına haiz de­ğildir. Peygam­berin kendisi de Allahın emirlerine tâbidir.

«Bana bildirilenden başka hiçbir şeyi takip etmem.»[17]

Başkalarının peygamberlerin emirlerine itaati is­tenir, çünkü o kendininkini değil Allahın emirlerini be­yan eder.

«Biz Allahın izniyle itaat edilmesi İcap edenden başka resul göndermedik.»[18]

«Onlar kendilerine mukaddes kitap, emir ve pey­gam­berlik verdiğimiz kimselerdir.»[19]

«Allahın mukaddes kitab, akıl ve peygamberlik verdi­ği hiç kimsenin daha sonra beşere şöyle söyle­mesi imkânsızdır: Allahın yerine benim kölelerim olun. Fakat — onun söylediği şuydu — siz Allahın sadık hizmetçileri olun.»[20]

Böylece islâmî devletin esas vasıfları mukaddes Kur'ân'ın açık ifadelerinden aşağıdakiler gibi sonuç­lar çıkarılabilir.

1  — Hiçbir şahıs, sınıf veya grup, hattâ bütü­nüyle devletin bütün nüfuzu, hâkimiyet talebinde bulu­na­maz. Hakikî hükümdar sadece Allahtır. Diğerleri onun sadece kullarıdır.

2  — Allah hakikî kanun koyucudur ve mutlak ka­nun yapma hakkı O'na aittir. İnsanlar tamamen bağımsız ola­rak kanun yapmayı istiyemezler ve ne de Allahın koyduğu herhangi bir kanunu değiştirebilir­ler. Böyle kanun yapmak veya kanunu değiştirmek isteği ilâhî kanunlarla aynı istikâmette olsa bile.[21]

3   — İslâmî devlet her bakımdan peygamber vasıt­a­siyle bildirilen Allahın koyduğu kanun üzerine kurul­muş ol­malıdır. Böyle bir devleti idare eden hükümete kendi kapasitesi içinde Allahın kanunlarının icrasını mey­dana ge­tiren siyasî bir vasıta olarak itaat edilmeye müsa­ade­lidir. Ancak o kapasitesi içinde hareket ettiği müd­detçe. Eğer o Allahın bildirdiği kanunlara riayet etmezse, iman sahipleri onun emirlerine bağlı olmayacaklardır.

 

İSLÂMÎ DEVLET: TABİATI VE VASIFLARI

Siyasî felsefe noktaî nazarından konuşursak, önceki münakaşa, İslâmın, Batı Lâik Demokrasisinin tam bir an­titezi olduğunu tamamiyle açıklar. Batı demokrasisinin felsefî temeli halkın hakimiyetidir. Onun içinde mutlak ka­nun yapma kuvvetleri olduğundan — değerlerin ve dav­ra­nış normlarının tayini — halkın elinde kalır. Kanun yap­ma onların İmtiyazıdır ve fikirlerinin tabiatına ve meş­rebine uyması icabeder. Eğer hususî bir kanun kalaba­lıklar tarafından istenirse, dinî ve manevî bakımdan ne ka­dar kötü görülürse görülsün onun kanun kitabına ko­nulması için gerekli teşebbüslerin yapılması gerekir. Eğer halk herhangi bir kanunu sevmez ve onun. kaldırılmasını isterse, o, ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun hemen silinmelidir. İslâmda durum böyle değildir. Bu he­sa­ba göre İslâmda Batı Demokrasisinin hiçbir izi yoktur. Daha evvelce de izah edildiği gibi İslâm halk hakimiyeti felsefesini tamamen reddeder ve siyasetini Allah'ın hakimi­yeti ve insanın vekilliği —Halifeliği— temelleri üzerine kurar.

İslâmî siyaset için daha uygun bir tâbir; İngilizcede Teokrasi olarak ifade edilen «Allahın Hakimiyeti» ola­caktı. Fakat İslâmî Teokrasi, halktan kesin bir şekilde ay­rılmış bulunan, kendi yapmış oldukları kanunları Allah adına zorunlu kılan ve kontrolsüz bir şekilde hükmeden, böylece zımnî bir şekilde kendi uluhiyet ve ilahlıklarını umum halkın üzerine empoze eden bir rahip sınıfına sahip olup bunlardan acı tecrübeler görmüş olan Avrupa Teokrasisinden tamamen farklı bir şeydir. Böyle bir hükümet sistemi ilâhî olmaktan ziyade şeytanîdir. Buna zıt olarak, İslâm tarafından inşa edilen teokrasi hususi hiç bir dini sınıf tarafından yürütülemez. Fakat bütün halkın dahil olduğu bütün bir müslüman cemaat tarafın­dan yürütülür. Bütün müslüman halk, devleti Allahın (c.c.) kitabına ve Peygamberin (s.a.) ögretisine uygun olarak yürütür. Eğer yeni bir kavram koymama müsaade edilseydi, bu hükümet nizamını «Dinî Demokrasi» olarak tarif edecektim, yani ilâhî demokratik bir hükümet, çünkü onun emrindeki müslümanlara, Allah'ın hükümdarlığı altında halka ait sınırlı bir hakimiyet verilmiştir. Bu hü­kümet sistemine tabi icra organı aynı zamanda onu az­letmek hakkına sahibolan umum Müslümanların arzu­suyla teşkil edilir. Şeriatta, hakkında hiçbir açık emir bu­lunmayan, yapılması icabeden bütün hususlar ve mese­leler müslümanlar arasındaki fikir ittifakiyle halledilir. İslâmî kanuna ait meselelerde sağlam fikir vermeğe kabi­liyetli ve vasıflı olan her müslüman böyle bir izah —tefsir— lüzumlu olduğu za­man Allahın kanununu izah —tefsir— etmeğe salahiyetlidir. Bu manada İslâmî teş­kilât tarzı bir demokrasidir. Fakat yukarıda izah edildiği gibi, Allahın yahut onun Peygamberinin apaçık emirleri­nin zaten mevcut olduğu yerde hiç bir müslüman lideri yahut hukukçusu yahut herhangi bir din bilgini müstakil bir hüküm koyamaz, bütün dünya Müslümanlarının hepsi biraraya gelse bile onda en ufak bir değişiklik yapmağa hakları yoktur ki bu manada o bir teokrasi­dir.

Daha ileriye gitmeden evvel, İslâmda halk hakimiyeti üzerine konmuş olan bu sınırlama ve kısıtlamaların niçin olduğu ve bu sınırlama ve kısıntıların tabiatının ne ol­duğu hakkında bir izah yapmam gerektiğini hissediyo­rum. Böylece Allahın, benim ispatına çalışmakta oldu­ğum beşer akıl ve zihin hürriyetinin korunması yerine, onların hürriyetini aldığı söylenebilir. Benim cevabım şu­dur ki Allah (c.c.) kanun yapma hakını, insanı tabii hürriyetle­rinden mahrum etmek için değil, fakat aynı hürriyeti muhafaza etmek için kendi elinde tuttu. Onun gayesi, insanı sapmaktan ve kendi kendini yokoluşa sü­rüklemek­ten kurtarmaktır.

Bir kimse batı demokrasisinin biraz tahlilini yap­makla bu noktayı kolayca anlayabilir. Bu demokrasinin halk ha­kimiyeti üzerine kurulduğu iddia edilmiştir. Fakat herkes bilir ki bir devleti teşkil eden halk, bütünüyle hem ka­nun yapımında hem de onun yürütülmesinde rol ala­maz­lar. Hakimiyetlerini seçilmiş delegeler vasıtasıyla temsil etmeleri gerekir ki sonrakiler onlar adına kanun yapıp icra ederler. Bu maksatla bir seçim sistemi mey­dana ge­tirilmiştir. Fakat bir boşanma meselesi din ile siyaset arasında etkin olmasına rağmen bu lâikliğin neti­cesi olarak, toplum ve özellikle onun siyasî faaliyet yapan elemanları maneviyata ve ahlâka bağlanmak yahut ehem­miyet vermekten vazgeçmişlerdir. Aynı zamanda şu bir hakikattir ki genellikle ancak zirveye çıkmış kimseler, zenginlikleriyle, kuvvet ve aldatıcı propagandalarıyla kit­leleri kandırabilmektedirler. Her ne kadar bu temsilci­ler umum halkın oylariyle iktidara gelmişlerse de, onlar ken­dilerini hemen bağımsız bir otorite ilân etmekte ve ilâh pozisyonu takınmaktadırlar. Onlar ekseriya kendilerini iktidara getiren halkın en üstün menfaatlerine olan ka­nunları değil daha ziyade kendi bölgelerine ve sınıf menfaatlerine uygun ka­nunlar yapmaktadırlar. Onlar idare et­tikleri kimseler ta­rafından temsilci otorite olduk­ları gerekçesiyle iradelerini halk üzerine empoze et­mekte­dirler. İn­gilterede, Ame­ri­ka­da ve lâik demokrasisi­nin limanı olmak iddiasında bulunan bütün memleketler­deki halka musallat olan durum budur.

Hattâ biz meseleye bu cepheden baksak ve bu mem­­­­leketlerdeki kanunların umum halkın arzularına uygun yapıldığını kabul etsek bile tecrübeyle sabit olmuştur ki; umum halkın büyük kitlesi kendi hakiki menfaatlerini idrak etmeğe muktedir değildir. Şu insanın tabii zaafi­ye­ti­dir ki, hayatına ait birçok meselelerde hakika­tin sadece bir tek cephesini hesaba katar ve diğer bütün cephelerini görmekte zaafa düşer. Onun hükümleri umumiyetle tek taraflıdır ve o öyle bir şekilde arzu ve hislerine kapılır ki, mü­him meseleleri muhakeme edecek olsa nadiren tarafsızlık ve ilmi bir mantık objektifliğiyle muhakeme edebilir. İhtiras ve istekleriyle çalıştığı için o, ekseriya hakkın müdafaasını reddeder. Bu çatışmayı destekleyen birçok mi­saller verebilirim. Fakat sözü uzat­maktan kaçındığım için sadece bir tek misal vermekle yetineceğim: Amerikanın içki yasağı kanunu... İçki içme­nin sıhhate zararlı olduğu, zihnî ve aklî kabiliyetlere kötü tesirler yaptığı ve toplumda bozukluklar meydana getir­diği aklen ve mantıken sabit olmuştur. Amerikan halkı bu hakikatleri kabul etti ve içki yasağı kanununu tasvib etti. Bu sebeble kanun umumî oydan geçirildi. Fakat o uy­gulamaya konduğu zaman onu oylarıyla kabul eden aynı halk ona karşı isyan ettiler. Ruhsatsız olarak en kötü cinsten şaraplar imal edildi ve içildi. Ve onların kullanılışı ve içilişi eskisinden daha yaygın bir hal aldı. Suçlar bir hayli arttı. Ve nihayet daha ev­velce yasak edilmesine rey veren halkın oylarıyla tekrar meşru kı­lındı. Bu halk oyunun ani değişikliği yasağın avantajla­rına karşı delil gösteren taze bir ilmi keşif yahut yeni hakikatlerin meydana çıkarılması neticesi değildi, fakat halk alışkanlıklarına tamamiyle köle olduğundan ve şahsî tutkularının hazlarından vazgeçemediklerindendi. Kendi hakimiyetlerini içlerindeki kötü ruhlara teslim ettiler ve kendi arzu ve İhtiraslarını ilâhlaştırdılar, onun çağrı­sıyla da doğruluğunu ve mantıkîliğini kabul ettiler. Sonra oy vererek tasdik ettikleri aynı kanunu hepsi bir­den iptal ettiler. İnsanın mutlak bir şekilde kanun yap­maya ehil ol­madığını isbat eden aynı şekilde başka bir­çok misaller de vardır. Hattâ o — başka ilâhlara hizmet­ten — iba­detten — kurtulacağından emin olsa bile adi —ihtirasla­rına esir olur ve içindeki şeytanı Ulu Allahın mevkiine — seviyesine — yükseltir. Münasip olduğu tak­dirde beşer hürriyetinin sınırlanması ve bütün insiyatifinde onun elin­den alınmaması insanın kendi menfaatine mutlak bir şe­kilde lüzumludur.

İşte bu sebepten Allah (c.c.) bu sınırları koymuştur ki, İslâm terminolojisinde ilâhî hudutlar «hududullah» diye isimlendirilmiştir. Bu hudutlar hayatın ve faaliyetin muhtelif safhalarındaki belirli prensipler, kontrol etme, dengeleme ve özel emirlerden ibarettir ve onlar muhak­kak insanın mutedil ve dengeli bir hayata kavuşturulması için emredilmiştir. Bunlarla onun içinde insanın kanun yapmaya, kendi işlerine karar vermeye ve kendi davra­nışı için yardımcı kanunlar ve yasalar hazırlamaya hür olduğu daha geniş çerçeveyi koymak kastedilmiştir. Bu sınırları onun çiğnemesine izin verilmemiştir ve eğer öyle yaparsa hayatının bütün planı bozulacaktır.

İnsanın iktisadi planını ele alalım. Bu sahada Allah (c.c.) beşer hürriyeti üzerine muayyen sınırlamalar koy­muştur. Özel mülkiyet hakkı tanınmış fakat o zekât — fakir hakkı — vermek, faiz, kumar ve spekülasyon yasağı mecburiyetiyle tanımlanmıştır. Mülk sahibinin ölümü üzerine yaşayan birçok akrabaları arasında mülkün dağıtılması için özel bir veraset kanunu konmuş ve serve­tin elde edilmesi, biriktirilmesi ve sarfedilmesi için belirli şekiller haram kılınmıştır. Eğer halk bu adil sınırlara ehemmiyet verir ve işlerini bu sınırları belirlenmiş duvarlar arasında düzenlerse, bir taraftan onların şahsi hürriyeti la­yi­kiyle muhafaza edilir, diğer taraftan da sınıf çatış­ması ve kapitalist baskısıyla başlayan ve işçi sınıfı dikta­törlüğü ile sona eren, bir sınıfın diğerine hakimiyeti im­kânı emin ve rahat bir şekilde defedilmiş olur.

Aile hayatı sahasında da aynı şekilde Allah (c.c.) cinslerin — erkek ve kadınların — kayıtsız bir şekilde karışımını yasak etmiş, örtünmeyi emretmiş, erkeği kadı­nın muhafızı tanımış, kadının, kocanın ve çocukların va­zife ve haklarını açıkça izah etmiştir. Ayrılma ve bo­şan­ma kanunları açık bir şekilde tespit edilmiş, şarta bağlı taaddüdatı zevcata (birden fazla evlilik) izin verilmiş, fu­huş ve zina töhmeti cezası belirtilmiştir. O, öyle sı­nırlar koymuştur ki, eğer insan tarafından onlara ehemmiyet ve­rilseydi aile hayatı düzene girecek ve onu bir huzur ve saadet yuvası yapacaktı. Ne aile hayatını bir zulüm ve baskı cehennemi yapacak olan erkeğin kadın üzerine mutlak hakimiyeti, ne de batıdaki beşer medeniyetini tah­ribeden şeytanî kadın hürriyeti felâketi ve ruhsatı kala­caktı.

Aynı şekilde beşeri kültür ve cemiyeti korumak İçin Allah (c.c.) kısas — aynen mukabele — kanununu for­mülleştirmek, hırsızın elinin kesilmesini emretmek, şarap içmeyi yasak etmek, insanın hususi kısımlarını örtmesi hususunda sınırlar koymak ve aynı şekilde bir kaç kalıcı kaide ve talimat meydana getirmekle sosyal düzensizlik kapısını ebediyyen kapamıştır. Benim bütün ilâhî hudutla­rın tam bir listesini size takdim etmeğe ve onlardan her birinin hayatta nasıl esaslı bir denge ve uygunluk sağladığını göstermeye zamanım yoktur. Sizi ikna et­mek istediğim husus şudur ki, Allah (c.c.) insan için daimi ve değişmez bîr davranış kanunu meydana ge­tirmiş ve o, ne onu — insanı — esas hürriyetinden mahrum eder, ne de onun zihnî kabiliyetlerinin keskin­liğini köreltir. Aksine, onun önüne açık ve doğru bir yol koyar ki, o veraseten sahibolduğu zaafiyetler ve cehaletten dolayı tahribatın şaş­kınlığı içinde kendisini kaybetmez ve kabiliyetlerini yanlış gayeler uğrunda sarfetmenin yerine bu dünyada ve öbür dünyada ken­disini muvaffakiyet ve inkişafa götürecek olan yolu takibedebilir. Eğer siz dağlık bir bölgeyi ziyaret ettiy­seniz, bir taraftan derin mağaralar, diğer taraftan da muazzam kayalarla tahdidedilmiş dolambaçlı dağ yol­larını, yolcuların yanlışlıkla uçuruma düşmekten ko­runmaları için yol kenarının aynı şekilde şekilde du­varlarla örülerek muhafaza edildiğini farketmiş ol­malı­sınız. Bu barikatlarla yolcuları hürriyetlerinden mahrum etmek mi kasdedilmiştir? Hayır onlar haki­katte onu — yolcuyu — tahripten korumak, önündeki her döne­meçte onu ikaz etmek ve ona hedefine götü­ren yolu göstermek maksadıyla yapılmıştır. Elbetteki Allah'ın koymuş olduğu bu hudutlardan maksat, onun bildirdiği kanundur. Bu hu­dutlar insanın hayat yolculuğunda hangi istikâmete gideceğini tayin eder ve anlatır, ona her dönemeçte ve her geçitte rehberlik eder ve ona doğru bir şekilde takib­ede­ceği emniyetli yolu gösterir.

Daha evvel ifade ettiğim gibi, bu kanun değişmez bir şekilde Allah (c.c.) tarafından konmuştur. Bazı müslüman memleketlerinin yaptığı gibi istersen sende ona isyan ede­­bilirsin, fakat onu değiştiremezsin. Son güne kadar o değişmez bir şekilde devam edecektir. Onun kendine has yükselme ve gelişme yolları var­dır, fakat hiçbir beşeri ya­ratığın ona müdahale etmeye hakkı yoktur. Her nerede İs­lâmî bir devlet vücut bu­lursa bu kanun onun temel kanununu teşkil edecek ve bütün kanunî mevzuatın ana çer­çevesini meydana getirecektir. Bir Müslüman olarak kalmak arzusunda olan herkes, İslâm devletinin esas ka­nunlarını oluş­turmasını gereken Kur'ân ve Sünneti takib etmek mecburiyetindedir.

 

İSLÂMÎ DEVLETİN GAYESİ

Devletten maksat Allah tarafından konmuş olan Kur'ân ve Sünnet esası üzerine kurulmuş olabilmesidir. Kur'ân diyor ki:

«Doğrusu biz habercilerimizi — Peygamberlerimizi — açık delillerle gönderdik, beşeriyetin doğru ölçüyü görebilmesi için mukaddes kitabı ve teraziyi de onlarla beraber bildirdik; ve biz içinde muazzam kuvvet bulunan ve beşeriyete bir çok faydalar sağlayan demiri de in­dirdik.»[22]

Bu âyette çelik — demir — siyasî kuvveti temsil eder ve Aynı zamanda âyet Allahın iyi disiplinli bir hayat tarzını açık bir şekilde ifade eden kitabında be­yan ettiği ölçülere uygun olarak içinde halk yığınlarının sosyal adaletten emin olacağı şartları meydana getir­menin peygamberlerin vazifesi olduğunu açıklamakta­dır. Başka bir yerde Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

«— Müslümanlar — Onlardır ki eğer biz memle­kette onlara kuvvet — iktidar — verirsek namaz ve zekât nizamını tesis ederler ve fazileti emreder, kötü­lüğü ve haksızlığı yasak ederler.»[23]

«Siz beşeriyet içine gönderilen en iyi cemiyetsiniz, siz doğru davranışı emreder, yanlışı yasak edersiniz ve Allaha inanırsınız.»[24]

Bu âyetler üzerinde düşünen herhangi bir kimseye o hemen bir açıklama olacaktır ki, mukaddes Kur'ân tara­fından ifade edilen devletin gayesi negatif değil pozitiftir. Devletin maksadı sadece halkın birbirini istismarını ön­lemek değil, onların hürriyetini muhafaza etmek ve teba­alarını (vatandaşlarını) yabancı istilâsından korumaktır. Aynı zamanda o Allahın (c.c.) mukaddes kitabında bildir­diği iyi dengelenmiş sosyal adalet nizamını genişletmeyi gaye edinir. Onun amacı bütün kötü şekilleri kökünden sökmek, mukaddes Kur'ân'da Allah (c.c.) tarafından açık­ça beyan edilen bütün fazilet ve kemal örneklerini teşvik etmektir. Bu gayeyi güden siyasî kuvvet faydalı olacak ve durum icabettirdiği zaman bütün propaganda ve uygun ik­na vasıtaları kullanılmış olacak, halkın ma­nevî eğitimini üstelenecek, kamuoyunun gücü kadar, içti­maî tesir de işe kuvvet katacaktır.

 

İSLÂMÎ DEVLETİ DÜNYA ÇAPINDADIR VE                  HER ŞEYİ KUŞATICIDIR

Doğrusu böyle bir devlet onun faaliyetlerinin hacmini kısıtlayamaz. Onun yaklaşılmış alemşümuldur. (dünya ça­pındadır) ve her şeyi kucaklayıcıdır. Onun faaliyet sahası bütün beşer hayatını kapsayıcıdır. O her hayat görü­nüşüne ve faaliyetine, manevî normlarıyla ve sos­yal yenilik programlariyle ahenkli bir şekil vermek ister. Böyle bir devlette hiç kimse kendi işinin herhangi bir sahasında şahsî veyahut özel olarak davranamaz. Bu cepheden düşünülürse İslâmî devlet; Faşist ve Komü­nist devletlere bir bakıma benzeyiş gösterir. Fakat siz daha sonra onlardan bütün içeriğiyle nefret ettiğini modern totaliter ve oto­riter devletlerden geniş ve esaslı bir şekilde farklı olduğunu anlayacaksınız. Fert hürriyeti onun emrindekilerden kaldırılmamıştır ve ne de içinde herhangi bir diktatörlük izi vardır. O, orta yolu bildirir ve şimdiye kadar tekâmül etmiş en iyi top­luma meydana getirir. İslâmî hükümet ni­zamı mükem­mel bir denge özelliğine sahiptir. İçinde doğ­­ru ile yanlış arasında açık ayırımlar yapılmış, bütün namuslu ve zeki insanların hayran olduğu ve tasdik ettiği böyle dengeli bir nizamı ve her şeyi bilen Allahtan (c.c.) başka hiç kimse tarafından yapılamıyacağı anlaşıl­mıştır.

 

İSLÂMÎ DEVLET İDEOLOJİK BİR DEVLETTİR

İslâmî devletin diğer bir özelliği ideolojik bir devlet oluşudur. Kur'an'ın ve Sünnetin dikkatli bir incelenmesinden anlaşılıyor ki, İslâmda devlet bir ide­olojiye dayanır ve onun gayesi o ideolojiyi tesis et­mektir. Devlet bir ıslah aletidir ve aynı gayeyle hareket etmelidir. O, İslâmî devletin tam bir tabiatına ait bir emirdir ki, böyle bir devlet sa­dece dayandığı ideolo­jiye ve idare etmek için tayin edilmiş ilâhî kanuna ina­nanlar tarafından yürütülmelidir. İslâmî devletin idareci­leri, bütün hayatlarını bu kanunların icra ve tatbikine has­retmiş, sadece onun ıslahatçı programını kabul edip ona tamamen inanmış olmayan değil aynı zamanda onun ru­hunu tamamiyle anlayan ve onun detaylarına aşina olan kimseler olmalıdır.

İslâm bu konuda herhangi bir coğraya, lisan, yahutta renk engelini tanımaz. O idare kanununu ve İslâhat plânını bütün insanların önüne sürer. Bu prog­ramı kim kabul ederse etsin, hangi ırka, millete yahut memlekete mensubiyeti olursa olsun hiç ehemiyeti yok­tur. İslâmî devleti idare eden heyete cemiyete katılabilir. Fakat onu kabul et­­meyenler dev­letin temel siyasetini şekillendirmekte va­zife almaya selâhiyetli değildir. Onlar devletin hudutları içinde gayrimüslim vatandaşlar gibi yaşayabilirler. İslâm hukukunda onlara uygun hususî haklar ve imtiyazlar vardır. Bir zım­mînin (gayri-müslim) hayatı, malı ve şerefi ta­mamen korunacaktır ve herhangi bir hizmete muktedirse, hizmetinden de faydalanılacaktır. Bununla beraber onun, ideolojik devletin esas siyasetine tesir etmesine müsaade edilmeyecektir. İslâmî devlet hususî bir ideolojiye dayanır. Onu yürütende İslâm ideo­lojisine inanmış bir toplumdur. Burada yine biz İslâmî ve Komünist devletler arasında bir bakıma benzerlik görüyo­ruz. Fakat kendisininkinden daha başka inanç ve ideoloji taşıyan insanlara Komünist devletler tarafından yapılan muamele, İslâm devletindeki durumla asla mukayese edi­lemez. Komünist devletten fark­lı olarak İslâm, sosyal prensiplerini diğerleri üzerine empoze etmez, ne onların mallarına el koyar ne de halkı toptan imha eden ve Si­birya kamplarına köle olarak gön­de­ren bir zülüm idaresi meydana getirir. İslâm, azınlıkları sürgün etmek istemez, onları korumak İster ve onlara ken­­­di kültürlerine göre yaşama hürriyeti verir. İs­lâmın, bir İs­lâmî devlette gay­rimüslimlere yaptığı iyi ve adil muamele ve adaletle adaletsizlik, iyi ile kötü arasında onun tarafından yapılan ayırım ona karşı olmayanların hepsini ikna edecektir ki Allah tarafından gönderilen peygamberler, tamamen farklı tarzdaki — şimdiki ve tarih sayfalarındaki sahte yenilikçilerin (reformcuların) yollarına temelden ve doğ­rudan doğruya zıt — işlerini başarsınlar.

 

İSLÂM'DA HALİFELİK NAZARİYESİ VE                             DE­MOKRASİNİN TABİATI

Ben şimdi İslâm devletinin yapısı ve düzeni hakkında kısa bir izah yapmaya çalışacağım. İslâm'da Allahın (c.c.) yegâne hakiki hükümdar olduğunu zaten beyan etmiştim. Bu esas prensibi hatırda tutacak olursak ve Allahın hükü­münü yer yüzünde icra etmek isteyen kimselerin vazi­ye­ti­ni düşünürsek, onların, yüce hükümdarın temsil­cileri Halifeleri olarak itibar görmeleri icabettiğini söyle­mek gayet tabiidir. İslâm muhakkak tam olarak bu şe­kilde onlara ema­net edilmiştir. Mukaddes Kur'ân'ın söylediğine göre:

«Allah sizin aranızdaki insanları ve doğru iş yapan­la­rı — mevcut idarecileri — mutlaka muvaffak edece­ğini, tıpkı onlardan evvel muvaffakiyete götürdüğü kim­seler gibi — diğerleri gibi — onlara da yer yüzünde ha­lifelik ih­san edeceğini vadetmiştir.»

Âyet; İslâmî devlet nazariyesini çok ağır bir şekilde izah eder. Ondan iki esas nokta meydana çıkar.

1  — Birinci nokta şudur ki; İslâm, hükümdarlık ye­rine «Halifelik» tâbirini kullanır. Zira İslama göre hü­kümdarlık «Hakimiyet» sadece Allaha (c.c.) aittir, Alla­hın (c.c.) hükümlerine göre iktidarı ve kuvveti elinde tutan bir kimse muhakkak ki Yüce Hükümdarın halifesi olacak ve ona ha­life olduğundan dolayı da başka hiçbir kimsenin hükmünü tatbik etmeğe hakkı olmayacaktır.

2  — Âyette ifade edilen ikinci nokta şudur ki yer­yüzünde idare etmek hakkı bütün iman edenler top­lu­lu­ğuna vaadedilmiştir; onlar arasındaki herhangi bir hu­susi şahıs yahut bir sınıfın o mevkiye çıkarılacağı ifade edilmemiştir. Bundan anlaşılacağına göre bütün insanlar hilâfetin muhafızıdırlar. İman edenlere Allah (c.c.) tara­fından ihsan edilen halifelik umumi vekilliktir, sınırlı bir şey değildir. Her hangi bir aile, sınıf ve ırk lehine hu­susi bir yeri yoktur. Her inanç sahibi kendi şahsi kapa­sitesiyle Al­lanın (c.c.) bir halifesidir. Bu mevkiinden do­layı o şahsen Allaha (c.c.) karşı mesuldür. Mukaddes Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: «Sizden her biriniz bir çobansınız idarecisiniz, ve her biriniz sürüsünden (tebaa­larından) mesuldür.» Böylece bir hâlife hiç de diğerle­rinden daha aşağı değildir. İslâm'da demokrasinin ger­çek temeli budur. Aşağıdaki noktalar bu genel halifelik kavramının tahlilinden çıkarılabilir.

A — İçinde herkesin Allahın bir halifesi olduğu ve bu halifelikte herkesin eşit hissesi olduğu bir cemiyet, doğum ve içtimaî mevki farklarına dayanan hiçbir sınıf ayırı­mına müsamaha edemez. Böyle bir cemiyette bütün insanlar eşit hal ve mevkiye sahiptir. Bu içtimaî ni­zamda yegâne üstünlük ölçüsü kişisel yeterlilik ve ka­rakterdir. Mu­­kaddes Peygamber (s.a.) tarafından açıkça ve tekrar tekrar iddia edilen şey budur.

«İman ve takva keyfiyetinden başka hiç kimsenin di­ğerine üstünlüğü yoktur. Bütün insanlar Ademden geldi ve Adem çamurdan yapıldı.»

«Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba üstünlüğü yoktur; ne beyaz adamın siyah adama, ne de siyah adamın beyaza üstünlüğü vardır. Üstünlük sadece takva iledir.»

Mekke'nin fethinden sonra, bütün Arabistan İslâmî devletin hakimiyeti altına girdiği zaman mukaddes Pey­gamber (s.a.) İslâmdan evvelki günlerde bütün Arabis­tan'da Brahmanların eski Hindistan'da yaptıklarının ay­nını yapan kendi kabile mensuplarına hitaben dedi ki:

«Ey Kureyş halkı! Allah, atalarla gururlanış ve cehalet günlerine ait kibrinizi söküp attı. Ey insanlar siz hepiniz Adem'den geldiniz ve Adem çamurdan yapıldı. Hangi soydan olursanız olunuz gurur yoktur. Bir Arabın bir Arap olmayana karşı üstünlüğü yoktur. Doğrusu Allah nazarında aranızda en üstün olanınız en muttaki olanı­nızdır.»

B — Böyle bir cemiyette hiçbir fert yahut gurub do­ğumundan, içtimaî durumundan yahut meşgul olduğu her­hangi bir meslek sebebiyle yeteneginin veya şahsi­yetinin gelişmesine mani olunma hissine kapılarak huzursuz olmayacaktır. Herkes eşit gelişme fırsatlarına sa­hip olacaktır. Ona içinden doğan kabiliyete ve diğerle­rinin aynı haklarına müdahale etmemek şartıyla şahsi yeteneğine göre mümkün olduğu kadar çok gelişme yolu açık bırakılmıştır. Böylece için sınırsız bir saha İs­lâmi cemiyetin daima gerçek mührü olmuştur. Köleler ve onların nesilleri subay ve askeri valiler olarak tayin edil­mişler ve yük­sek ailelere mensup olan asiller onların em­rinde hizmet etmekten utanç duymamışlardır. Ayakkabı tamircileri ve tamircileri yüksek sosyal mevkilere yüksel­mişler ve en yüksek mertebeli önderler —İmamlar— olmuşlardır. Dokumacılar ve elbise satıcıları hakim, müftü ve hukuk müderrisi olmuşlar ve bu güne kadar onlar İslâmın kahramanları sayılmışlardır. Mukaddes Peygamber (s.a.) buyuruyor ki:

«Eğer bir zenci dahi üzerinize idareci tayin edilse ona İtaat edin ve onu dinleyin.»

C — Böyle bir cemiyette herhangi bir şahsın veya bir gurup kimsenin diktatörlüğüne hiç yer yoktur, çünkü herkes burada Allahın (c.c.) bir halifesidir. Hiçbir şahıs veya şahıslar gurubu halkı ona tanınmış halifelik hakla­rından mahrum etmeye selâhiyetli değildir. Devlet işlerini yapmaya seçilen bir kimsenin vaziyeti bundan farklı de­ğildir. Yani bütün Müslümanlar teknik olarak konuşacak olursak Allahın (c.c.) halifeleridirler idarecilerine ken­dilerini yönetsinler diye vekâletlerini teslim ederler. O bir taraftan Al­laha, diğer taraftan da ona vekaletlerini teslim eden dost halifelere karşı sorumludur. Eğer o, kendisini mesuliyetsiz mutlak bir hükümdar, yani bir diktatör mevkiine çıkarırsa, bir halifeden ziyade bir gaspçı vasfını taşır, çünkü diktatörlük halk temsilcili­ğinin reddidir. Şüphesiz İslâmî devlet her şeyi kucakla­yıcı bir devlettir ve hayatın bütün şubelerini sahası içine alır. Fakat bu bir İslâm ida­recesinin ehemmiyet verip tatbik etmesi icabeden ci­han­şumul ilâhî kanuna dayanır. Hayatın her cephesi hak­­kında Allah (c.c.) tara­fından yapılan bu nizam elbette bütünüyle tatbik edilmiş olacaktır. Fakat İslâmî bir devlet reisi bu tali­matnameden ayrılamaz ve kendisine has bir siyasî nizamı kabul edemez. Halkı belli bir mesleği ta­ki­betmeye veya etmemeye, belli bir sanatı öğrenmeye ve­ya öğrenmemeye, belli bir yazıyı kullanmaya veya kul­lanmamaya, belli bir elbiseyi giymeye veya giyme­meye ve çocuklarını belli bir tarzda terbiye etmeye veya etmemeye zorlayamaz. İktidarları ellerine geçiren Rusya, Almanya ve İtalya diktatörlerinin uyguladığı yahut bil­mem kimin nerede tatbik ettiği İslâm tarafın­dan bu liderlere verilen idare tarzı değildir. Bundan başka diğer önemli bir noktada şudur ki, İslâm'da her fert Allaha karşı şahsen mesul tutulmuştur. Bu şahsî mesu­liyet başka bir kimse tarafından paylaşılamaz. Bundan dolayı bir şahıs istediği yolu seçmek ve kendi fıtrî kabi­liyetlerine uygun herhangi bir istikâmette, ka­biliyetlerini geliştirmeleri için tam bir hürriyete sa­hiptir. Eğer lider onun önünü tıkar yahut şahsiyetinin gelişmesine engel olursa bu zulmünden dolayı o, Allah tarafından cezalandırılacaktır. İşte bu sebepten dolayı­dır ki Mu­kaddes Peygamberin (.) yahut onun ada­letle hük­meden halifelerinin idaresinde S.A böyle bir reji­min en ufak bir izi yoktur.

D — Böyle bir cemiyette her aklı selim sahibi ve yetişkin müslüman, erkek veya kadın fikrini söyleme hakkına sahiptir, çünkü onların herbiri halifelikle yü­kümlüdür. Allah (c.c.) halifeliği bir şarta bağlı yaptı, hususi bir zengin­lik ve iktidar ölçüsüne değil, onu sadece iman ve iyi ah­lâk üzerine dayalıkıldı. Bundan dolayı bütün müs­lü­manlar fikirlerini söylemekte eşit hürriyete sahiptirler.

 

FERDİYETÇİLİKLE TOPLUMCULUK                  ARASINDAKİ DENGE

İslâm bir taraftan bu en üstün demokrasiyi kurmak isterken, diğer taraftan da vücut — toplum — siyaseti­nin sıh­hatine karşı mücadele eden ferdiyetçiliğe son verir. Fert­le toplum arasındaki ilişkiler öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki ne fert şahsiyeti Komünist ve Fa­şist nizamlarındaki gibi herhangi bir düşüklükten ya­hut yıpratılmaktan rahatsız olur ne de batı demokra­silerinde olduğu gibi ferdin topluma zararlı olacak de­recede kendi sınırlarını aş­masına müsaade edilir. İs­lâm'da fert hayatının gayesi, toplum hayatınınkiyle ay­nıdır. Yani ilâhî hükmün icrası ve mecburi tatbikiyle Allah (c.c.) rızasının kazanılması. Bundan başka İslâm fert haklarının koruma sonra, toplum yararına ona — ferde — muayyen vazifeler yüklemiştir. Bu şekilde ferdiyetçiliğin ve cemiyetçiliğin gereklilikleri o kadar ahenkli kılınmıştır ki ferdin gizli güçlerini — po­tansiyellerini – geliştirmesine tam fırsat verilmiş ve böylece geliştirdiği kabiliyetlerini büyük çapta cemi­yet hizmetinde kullanmaya muktedir olmuştur. Bu, burada detaylı bir şekilde anlatamıyacağım bir konu­dur. Herhangi bir yan­­lış anlayışı defetmek için ona basitçe bir işaret ettim ki daha önceki İslâmi demok­rasinin analizinden de bu ha­tırlanabilsin.

 

İSLÂMÎ DEVLETİN YAPISI

Henüz yapmış olduğum umumi halifelik analizin­den, İslâmî devletteki önderin (İmamın) yahut devlet başkanının durumunun bundan başka bir şey olmadı­ğını, bütün Müslüman kitlenin sahip olduğu halifelik idaresini bu işi için kendi aralarında seçtikleri en iyi birisine itimat üzere teslim ettiklerini kolayca anlıyabilirsiniz. (Halife) kelimesinin onunla ilgili ola­rak kul­lanılması o kimsenin tek başına halife oluşunu gerek­tirmez. O sadece toplumun umumî arzusuyla bü­tün müslümanların halifeliğinin sadece onda toplandığı manasına gelir. Şimdi ben İslâmın siyasî yapısının açık bir şemasını önünüze sermek için, bu hükümet şeklinin bazı cephelerinin kısa bir izahını yapacağım.

1 — Lider — Emir — «Aranızda Allah nazarında en fazla rağbette olan en çok mütakki olandır.»[25]

 Kur'ân Âyetinde beyan edilen prensip üzerine se­çil­miş olacaktır. Bunun manası bu mevkiye sadece öyle bir kimse seçilecektir ki; takva ve iyi ahlâk bakımından müs­lüman halkın tam itimadını kazanmış olsun. Seçil­dikten sonra Allah hükümlerini tatbik ettiği müd­detçe onlara uya­rak tam bir itaat edeceğine tamamen güvenilecektir.

2  ) Fakat bu lider yahud devlet reisi tenkit edi­le­mez olmıyacaktır. Her müslüman erkek ve ka­dın onun yalnız umumi faaliyetlerini değil aynı za­manda hususi (özel) ha­yatını da tenkit etme hak­kına sahip olacaktır. Azledilebilir olacaktır. Kanun nazarında onun vaziyeti bayağı bir va­tan­daşınkiyle aynı olacaktır. Bir mahkemede onun hak­kında dava açılabilecek ve açıldığı takdirde de hiçbir hususî ve imtiyazlı muameleye hakkı olmaya­caktır.

3  ) Onun, bütün müslümanlar tarafından güvenilen müşavere (danışma) heyetiyle istişare et­mesi gerekecektir. Her ne kadar hilâfeti Raşidin Devrinde böyle bir uygulama usulünün bulunmuş olduğuna dair hiçbir misal yoksa da bu heyetin — istişare heyeti — Müslümanların oylariyla seçil­mesi için İslâmî emirlerde herhangi bir engel yok­tur.

4  — Heyetin kararları genellikle oy çokluğu ile alınacaktır. Fakat İslâm sırf oy çokluğuna hak­kın ve doğrunun bir ölçüsü olarak kabul etmez. Mu­kaddes Kur'ân şöyle der: «De ki — Ya Peygamber —Kirli temiz ile bir değildir. Kirli size müessir (üzeri­nizde etkili) olacak kadar çok olsa bile.»

İslama göre bir tek şahsın fikrinin bütün heyetin müşterek fikrinden daha sağlam olabileceği azın­lıkta olduğu içinde hakikatten vazgeçilmesine ve bü­yük çoğunluk des­teklediğinden hatalı ve yanlış ola­nın kabul edilmesine hiç­­bir sebep yoktur. Bundan dolayı önder (Emir) hem ço­ğunluk hem de azınlığa uymaya hakkı vardır. Bundan baş­ka o, bütün heyete uymamaya ve meseleyi kendi mu­hakemesine göre karara bağlamaya da yetkisi vardır. Fakat her ne olursa olsun bütün müslümanlar emirin bu geniş yetki­sini takva üzere ve Allahtan (c.c.) korkar tarzda mı, yoksa bencil bir şekilde mi tatbik ettiğini gözetlemeleri gerekir. İkinci durumda kamuoyu onu azledebilir.

5 — Kendi kendisini liderliğe, müşavere heyeti üye­liğine aday gösteren yahut o mevkileri kontrol al­tına almak teşebbüsünde bulunan hiçbir kimse bu mevkilere seçilemiyecektir. İslâmda adaylık ve seçim propaganda­sına hiç yer yoktur. Mukaddes Peygamber (s.a.) kendi kendisini aday gösteren hiç kimseye herhangi bir mev­kinin verilmemesi icap ettiğini açıkça emretmiştir. Ay­nı düşünceyle, bir mevkiye üç veya dört şahıs aday olarak kendilerini takdim etmeleri ve sonra da afişler ve propaganda kâğıtları dağıtmakla, umumî toplantılar yapmak ve basın propagandası tertiplemekle ve bu tip diğer metotları kabul etmekle seçmenleri aldatmaları bile İslâmî zihniyete aykırıdır. İslâm; seçmenlerin yedirilmesi on­lara ziyafet çekilmesi ve otomobillerde dolaştırılması ve adayın yalancı oyunlarla diğerlerini mağlup etmesi hile ve is­raf edilen parayla oyunu kazanması niyetinden nefret eder. Bu melun metodlar İlâhî metodlara inanmayan demokrasilerin vasıflarıdır. Bir İslâmî hükü­met emri altında olan bir in­sanın bu tarz faaliyetlerde bulunması halinde halifelik meclisine seçmenin yerine öyle yaptığı için onu takip edip cezalandırmalıdır.

6 — İslâmî müşavere heyetinde hiçbir parti yahud gu­rup olamaz. Her fert bağımsız bir varlık ola­cak ve parti düşüncesi etkisinde olmadan fikrini serbestçe ifade etmiş olacaktır. İslâm sizin, hakikat ve adalet düşüncelerinden ayrılarak, parti siyasetiyle taraf tutmanıza müsaade etmez. İslâm ruhu şunu ister ki siz bir şahsı doğruluk içinde görürseniz hemen onun ta­rafını tutmalısınız, fakat aynı şa­hıs başka bir meselede hata yaparsa ondan ayrılmalısınız.

7 — İslâmda adalet işleri icra (yürütme) işlerinden tamamen ayrı olarak yürütülmüştür, hakimin işi vasıtalık yapmak ve Allahın (c.c.) hükümlerini kulları arasında mec­buren (zorunlu olarak) tatbik etmektir, O (Hakim) ada­­let makamında halife veya emirin temsilcisi olarak otur­maz. Fakat herşeye kadir olan Allahın (c.c.) temsil­cisi olarak oturur. Bu sebepten halifenin bile bir mahke­mede hakim önünde özel bir ehemmiyeti (önemi) yoktur. Hiç kimse, şahsiyeti, aile bağları yahut makamı sebe­biyle adalet huzuruna çıkmaktan muaf tutulamaz. Bayağı bir işçinin, fakir bir köylünün ve muhtaç bir dilencinin en yüksek bir şahsa karşı, hatta halifenin kendisine karşı bile hakim makamına dava açmağa hakkı vardır. Diğer taraftan hakim halifeye karşı Allahın (c.c.) hükmüne tatbik etmeye tam bir yetki sahibidir. Tıpkı bayağı bir müs­lü­ma­na karşı olduğu gibi. Aynı şekilde eğer halifenin her­hangi bir kimseye karşı şahsî şikâyeti varsa kendi idarî otoritesini kullanarak o işi düzeltmeye yetkisi yoktur. O anayasaya göre bayağı bir vatandaş gibi bir mahkemede hak aramaya mecburdur.

Bu kısa konferans içinde size İslâmî devletin tafsilâtlı bir şeklini sunmak benim için imkânsızdır. Onun ruhunu ve işleme şeklini tamamen izah etmek için Mukaddes Peygamberin (s.a.) ve onun hakkaniyetle idarecilik ya­pan dört halifesinin başarılı hükümetlerinden misaller getirerek meseleyi ispat etmek lüzumludur. Fakat bu kısa makalede buna hiçte fırsat yoktur. Bununla bera­ber, İslâmî devlet ve onun hükümeti mevzuunu tamamiyle iyi bir şekilde anlayabilmeniz için sizi ikna edecek izahatı yaptığını umarım.

 



 



[1]     Mü’minun: 84-89.

[2]     Ankebut: 61-63.

[3]     Zuhruf: 87.

[4]     İlâh ve Rab kelimelerinin kavram ve manası üzerinde yapılan tafsilâtlı bir münakaşaya bak: Ebu'l-A'Iâ El Mevdûdî, Kur'ân Kitcher Bunyadi İstilahen Kur'ânda 4 Terim. Lahore.

[5]     Şuara: 29; Kasas: 38; Naziat: 24.

[6]     EI-Bakara: 258.

[7]     AI-Madani, AI-İttehafat, Al-Sanyya fil Ahadis AI-Kut-siyye Hadis-i Kut­si hadis No; 343. Dairetül-maarif, Haydara-bat-Deccan-1323 A. H.

[8]     Araf: 59, 65, 73,

[9]     Sad: 65, 10 Araf: 54.

[10]    Enam: 102.

[11]    Al-i imran: 64.

[12]    Araf: 157.

[13]    A’raf: 40.

[14]    Âl’I İmran: 154.

[15]    Nahl: 118.

[16]    Maide: 44.

[17]    En’am: 50.

[18]    En’am: 90.

[19]    Al-i İmran: 79.

[20]    Nisa: 64.

[21]    Burada mutlak kanun yapma hakkı münakaşa edilmiş oluyor, İs­lâm siyaset nizamında bu hak sadece Allaha aittir. Şeriatın biz­zat ken­disi tarafından hazırlanmış olan beşeri kanunlarının kapsamı ve mak­sadına gelince lütfen Mevdûdî'nin İslâm Hukuku ve Anayasasının ikinci kısmındaki İslâm'da kanun yapma ve iç­tihad bahsi VI. İslâm devletinde ilk prensiplere bakınız.

[22]    Hadid: 25.

[23]    Hac: 41.

[24]    Al-i İmran: 110.

[25]    Hucurat: 13.