İSLÂM'DA SİYASET NİZAMI - Islamnizami - 7. Sayfa
İSLÂM'DA SİYASET NİZAMI
I. DOĞRU YAKLAŞMA
Bazıları
için bu zamanda rağbette olan bir veya birçok hayat sistemi aracılığıyla her
nasıl olursa olsun İslâmı anlatmaya çalışmak bir cins moda olmuştur. Bu nedenle
bu zamanda «İslâm bir demokrasidir» diyen kimseler vardır ve bununla batıda
rağbette bulunan demokrasi ile İslâm arasında hiçbir fark olmadığını zımnen
(dolaylı olarak) ifade etmek isterler. Diğer bazıları da Komünizmin, İslâmın
en son ve tashihli bir tercümesi olduğunu ve müslümanların takibettiği şeylerin,
Sovyet Rusyanın Komünist tecrübesiyle uygunluk halinde bulunduğunu telkin
etmektedirler. Diğer bazıları da hâlâ İslâmın içinde diktatörlük unsurları
bulunduğunu ve bizim «Emir'e — lider'e — İtaati» tapınma derecesinde canlandıracağımızı
fısıldamaktadırlar. Bütün bu insanlar yakaladıkları şeyin İslâmın gayesi
olarak hizmet göreceğine dair yanlış malûmat vermeleri ve kötü rehberlik
gayretleriyle, İslâmın, her çeşit çağdaş düşünce ve fiile ait unsurları
bünyesinde bulundurduğunu ispat etmek için daima büyük azap çekmişlerdir. Bu
gevezeliğe boyun eğen birçok insan, İslâmî hayat yoluna ait hiçbir açık fikre sahip
değillerdir. Onlar, İslâmın siyasî nizamına, Demokrasinin tabiatı ve yerine,
sosyal adalete ve onun içindeki eşitliğe dair ne sistematik bir inceleme
yapmış, ne de yapmaya gayret etmişlerdir. Bunun yerine onlar, birisi filin
kuyruğuna, diğeri bacaklarına, üçüncüsü karnına ve dördüncüsü de
Bu şartlar altında onun gerçek manasını, tabiatını, gayesini ve ehemmiyetini kapsayıcı bir görüşle, ilmî bir şekilde yapılması gereken İslâmın politik nazariyesine ait dikkatli bir araştırma zorunlu olmuştur. Ancak böyle sistematik bir inceleme, hiç de İslâmın politik nazariyesine, İslâmın sosyal düzenine ve İslâmî kültüre benzemiyen, cahilce beyanlardan gelen, bu yanlış ve karışık düşüncelere son verebilir. İnşallah o, böylece ihtiyacı henüz tamamen idrak edilmemiş olan dünyanın, acil olarak muhtaç olduğu, ve karanlıkta araştırılan ışığı getirecektir.
II. İSLÂM'IN ESASLARI
Ta başlangıcından açıkça anlaşılmalıdır ki İslâm, bir münasebetsiz fikirler karışımı ve irtibatsız davranış usûlleri değildir. O, daha ziyade iyi düzenlenmiş bir sistem, belirli bir tam hükümler kümesine dayanan sabit bir bütündür. Onun detaylı ahlâk kaideleriyle birlikte muazzam ilkeleri, esas prensiplerinden gelmiştir. İslâmın beşer hayatının muhtelif safhalarına koyduğu bütün kaideler ve nizamlar, onun özünde ve yansıyan ruhunda, ilk prensiplerinin. İslama ait muhtelif hayat ve faaliyet safhaları tıpkı bir bitkinin tohumundan fışkırdığı gibi, bu esas hükümlerden fışkırır. Ve hattâ ağacın bütün istikâmetlere dallarını ve yapraklarını yaymasına rağmen, köklerine sıkı sıkıya bağlı kaldığı ve ondan gıda aldığı ve daima ağacın tabiatını tayin eden ve onu şekillendiren tohum ve kökte olduğu gibi, İslamda da vaziyet aynıdır. Aynı şekilde onun bütün hayat plânı temel hükümlerinden fışkırır. Bununla beraber İslâmî ideoloji her ne şekilde görünürse görünsün, onu tetkik etmek isteyen insan, her şeyden önce köklere inmeli ve esas prensiplere bakmalıdır. Zamanla o bizzat, onun ideoloji ve emirlerine ait gerçekten doğru ve tatminkâr anlayışa, ruh ve tabiatına ait gerçek kanaate sahip olabilecektir.
PEYGAMBERLERİN VAZİFELERİ
Bir peygamberin vazifesi, Allahın talimatlarını yaymak ve etiyle kemiğiyle dünyada ilâhî rehberliği tesis etmektir. Bu, kendilerine ilâhî ilham gelen bütün peygamberlerin vazifesiydi ki, onlar insanın yeryüzüne yerleşmesinden bu yana Muhammed (a.s.)'in gelişine kadar muvaffak. Hakikaten bütün peygamberlerin vazifesi bir ve aynıydı — İslâmî anlatma— Peygamberlik onunla (Hz. Muhammed a.s.) birlikte son buldu ve ona beşer rehberliğinin nihaî kanunu bütün mükemmelliğiyle açıklandı. Bütün peygamberler kendilerine açıklanan — bildirilen — rehberliği beşeriyete naklettiler ve Allahın mutlak hakimiyetini tastik etmelerini ve ona halis bir itaat göstermelerini istediler. Her peygamberin yapması için memur edildiği vazife bu idi.
İlk
bakışta bu vazife çok basit ve sıkıntısız gözükür. Fakat siz biraz daha derine
inip ilâhî hakimiyetin mantıken ve amelen giriftliğini ve mutlak ehemmiyetini
ve tevhide «Allahın birliğine» ait kavramı inceleyecek olursanız, meselenin
dıştan göründüğü kadar basit olmadığını ve çetin bir muhalefeti tahrik eden ve
imansızlar tarafından yürütülen düşmanlığı devam ettiren ihtilâlci bir doktrin
olduğunu hemen göreceksiniz. Uzun peygamberler tarihinde gözümüze en çok
çarpan şey şudur ki Allahın bu tebliğcileri her ne zaman «Allahtan başka ilâh (tapınacak
şey) yoktur» diye ilân ettilerse bütün şer kuvvetler müştereken onlara karşı
geldiler. Eğer o, iktidarların iradesini yerine getirecek ve onlara itaati bir
borç sayacak bu mukaddes hudutların dışında, mükemmel bir hürriyetle
Peygamberlere karşı olan imansızların ve çok tanrıcıların dahi, Allahın varlığını, yerin, göklerin tek yaratıcısı olduğunu, tabiatın bütün mekanizmasının onun emirlerine uygun olarak işlediğini ve yağmuru yağdıranın, rüzgârı yönetenin, güneşi, ayı, yeri ve başka herşeyi kontrol edenin O olduğunu inkâr edemediklerini tam olarak açıklayan Kur'ân'da birçok âyetler vardır.
Kur'ân diyor ki: — De ki; yer ve orada her ne varsa — kime aittir — bilir misiniz? Onlar, Allah’a aittir diyecekler. De ki; o halde hatırlamıyacak mısınız? De ki; Yedi gök'ün ve şu muhteşem tahtın sahibi kimdir? Onlar, Allaha aittir — Hepsi Allaha aittir — diyecekler. De ki; O halde — onun adına — vazife yapmıyacak mısınız? De ki; bütün şeylerin hakimiyeti kimin elindedir ve ona karşı koruyucu yokken, onun koruyucu olduğunu biliyor musunuz? Onlar, Allahın elindedir — her şey — Allaha aittir diyecekler. De ki: O halde siz nasıl büyülendiniz?[1]
Ve eğer siz onlara sorsaydınız, yeri ve gökleri kim yarattı, güneşi ve ayı kim inzibat altına aldı — onların işlemini kim düzenledi? — Onlar, Allah diyeceklerdi. O halde onlar niçin yüz çevirdiler? Ve eğer sen onlara sorsaydın; suyun gökten gelmesine kim sebep oldu ve öldükten sonra yeri kim tekrar canlandırdı? Onlar, aynı şekilde, Allah diyeceklerdi.[2]
Ve eğer sen onlara, onları kimin yarattığını sorsan, elbette Allah diyecekler. O halde onlar niçin yüz çevirirler?[3]
Bu âyetler münakaşanın, Allahın varlığı yahut onun yaratıcı olduğu, yerin ve göklerin sahibi olduğu hakkında olmadığını bol bol açıklamaktadır. Bütün insanlar tarafından zaten kabul edilen bu şeyler üzerine herhangi bir münakaşanın olması hiç söz konusu değildir. Şu soru sorulmaktadır. O halde istisnasız bütün peygamberler çağrılarını yaptıkları zaman; karşılaşmak mecburiyetinde kaldıkları korkunç muhalefet neydi? Kur'ân'ın ifadesine göre bütün münakaşa peygamberlerin şu vazgeçilemez talebinden
Allah’ı Rab (Hükümdar) ve İlâh (Hakim) ve kanun koyucu olarak idrak etsinler ve özelliği başkasına ait kılmasınlar. Fakat insanlar peygamberlerin bu isteğini kabul etmeğe hazır değildi.
Bu inkârın hakiki sebebini, ilâh ve Rab terimlerinin ne manaya geldiğini keşfetmeye çalışalım. Bundan başka, niçin peygamberler Allanın tek başına ilâh ve Rab olarak idrak ve tasdik edilmesi icabettiğinde israr ettiler ve niçin bütün dünya bu görünen basit isteğe bizzat karşı geldi?
Arapça bir kelime olan «İlâh», mabut (tapınılan şey) manasına gelir ki, köle ve hizmetkâr manasına gelen «Abd» kelimesi bu kelimeden çıkmıştır. İnsanla Allah arasındaki mevcut münasebet ise «tapan» ve «tapılan» dır. İnsan Allaha ibadet etmeli ve onun abdi (kulu/kölesi) olarak yaşamalıdır.
«İbadet»
Ya,
«Rab» kelimesinin manası nedir? Bu kelimenin Arap dilinde manası «besleyen ve
idame ettiren, tanzim eden, kemâle erdiren» dir. Zira insan, manevî idraki besleyen,
hayatı idame ettiren ve
Bu
iki kelimenin —İlâh ve Rab— manaları göz önünde tutulursa insana ilâh ve rab
olmayı hakikatte kimin talep edebileceği ve kendisine itaat ve hizmet edilmesini
ve tanıtılmasını kimin itsiyebileceği kolayca anlaşılır. Ağaçlar, taşlar,
nehirler, hayvanlar, güneş, ay ve yıldızlardan hiçbiri insanla bu şekilde bir
münasebeti (ilişkisi) olduğu iddiasına cesaret edemez.
Sadece insandır ki, hemcinsleriyle münasebetinde Allahlık iddiasında bulunur
ve kendisini ilâh ilân eder. Allah olma arzusu
Böyle bir ilahlığa arzu duyanlar iki cins insandır ve buna uygun olarak da İki ayrı hareket tarzı takip etmektedirler. Bir cinsleri vardır ki, bunlar diğer insanlara kıyasen cesurdurlar veyahut insanları emirleri altına almak için lâzım olan kuvvetli silâhlara sahiptirler ve netice olarak da direkt olarak İlâhlık iddiasında bulunurlar. Meselâ; kuvvet ve kudretiyle sarhoş olmuş ve sahip olduğu imparatorluğuyla o kadar gurura kapılmış bir kral vardır ki Mısır halkına ilahlığını ilân etmişti. «Ene Rabbüküm ül ala» (ben sizin en yüksek rabbınızım) ve «Ma alimtû lekûm ilâhin gayri» (sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.) Hazreti Musa (a.s. halkının hürriyetini talep etmek için ona yaklaştığı ve kendisinin dahi kâinatın ilâhına teslim olmasının icap ettiğini söylediği zaman kral (firavun) onu hapse atmaya kudreti olduğu ve Musa (a.s.)'nın kendisini İlâh olarak tasdik etmesi icap ettiğini söyledi.[5]
Aynı şekilde Hazreti İbrahim (a.s.)le münakaşası olan başka bir kral daha vardı. Bu macerayı hikâye eden Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetleri dikkatle inceleyin: Kur'ân diyor ki:
«Allah kendisine mülk (saltanat) verdiği için — şımararak — İbrahim ile, Rabbi hakkında, çekişeni (Nemrudu) görmedin mi? Hani ibrahim: «Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür» deyince o: «Ben de diriltir, öldürürüm» demişti. İbrahim: «Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir» deyince o kâfir şaşırıp (ve tutulup) kalmıştı, Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez.»[6]
Niçin
İmansız kral hayretinden donup kaldı? Çünkü Allahın varlığını inkâr edemedi. O,
kâinatın idarecisinin Allah olduğunu ve
Firavun
ve Nemrud'un öne sürdüğü bu ilâhlık isteği hiç şüphesiz
«İlâh» ve «Rab» kelimeleri ile eş manalı kelimeler birçok yerlerde halâ doğrudan doğruya hükümdarlarla ilgili olarak kullanılmaktadır. Bunun mecburi olmadığı yerlerde bile halkın hükümdarlarına karşı tavırları bu iki kelimenin ima ettiği manaya uygun düşmektedir. İlâhlık iddiasında bulunan bir adamın kendi kendisinin «İlâh» veya «Rab» olduğunu açıkça ilân etmesine lüzum yoktur. Bir gurup insan üzerine ehliyetsiz hakimiyet icra eden bütün insanlar, iradelerini diğerleri üzerine zorla hakim, onları kendilerine âlet edenler ve tıpkı Firavun ve Nemrud'un şaşalı günlerinde yaptığı gibi hedeflerine varmak isteyenler, bu istekleri gizli, örtülü olmasına ve açıkça itaate davet edilmemesine rağmen aslında ilâhlık arzusunu taşıyanlardır. Ve onlar bu arzularını ağızlarıyte söylemeseler bile, insanlar onlara itaat ve hizmet etmekte, ilâhlıklarını kabul etmektedirler.
Doğrudan
doğruya ilahlıklarının kabul edilmesini isteyen bu insanların aksine bir diğer
tip daha vardır ki; bunlar kendilerini «İlâh» ve «Rab» kabul ettirebilecek lüzumlu
vasıta ve güce sahip değildirler. Fakat onlar umum halkın kalplerini ve zihinlerini
büyüliyecek derecede zeki ve kurnazdırlar. Meş'um metodlarını kullanmak suretiyle
bir ruhu, bir tanrıyı, bir mezarı, bir bitkiyi veyahut bir ağacı ilâh
karakterinde götserirler ve umum halkı bu mabutların onlara iyilik veyahut kötülük
yapabileceklerine, ihtiyaçlarını temin edeceklerine dualarına cevap vereceklerine
ve etraflarını çevirmiş olan kötülüklerden onları koruyup barındıracaklarına başarıyla
inandırarak aldatırlar. Onlar tesirli bir şekilde şöyle söylerler: Eğer
onların memnuniyetlerini ve tasviplerini aramazsanız, sizi kıtlıklara, salgın
hastalıklara ve belâlara uğratacaklar. Fakat siz eğer uygun bir şekilde onlara
yaklaşıp yardımlarını dilerseniz yardımınıza koşacaklardır. Biz onların sevgi
ve rızalarını kazandırabilecek metotları biliyoruz. Biz
Aynı
kategoriye dahil olan kâhinlik, müneccimlik, falcılık, sihir, büyücülük v.s.
sanatlariyle meşgul başka kimseler de vardır. Allaha
Eğer
siz meseleye bu açıdan bakarsanız, dünyadaki bütün kötülük ve kabahatların esas
sebebinin doğrudan doğruya, yahut da dolaylı olarak insanın insan üzerine
hâkimiyeti olduğunu anlıyacaksınız. Beşeriyetin bütün ızdıraplarının esas
kaynağı buydu. Hattâ bu güne kadar, mahzun ve mazlum beşeriyetin üzerine
söylenmeyen veya söylenemeyen felâketleri getiren, bütün kötülük ve kusurların
kaynağını bu durum teşkil eder. Şüphesiz Allah beşer tabiatının bütün sırlarını
bilir. Fakat bu gözlemin
Bugün bile insan çoğunlukla sahte tanrıların kölesi ve esiri olmuşlardır. İster Rusya'da yahut Amerika'da, ister İtalya'da yahut Yugoslavya'da, ister İngiltere yahut Çin' de olsun umumiyetle o, bir partinin, bir hükümdarın, bir liderin veyahut bir grubun, bir para babasının, yahutta buna benzer kimselerin tesiri ve kontrolü altında olan insanın insana tapması, insanın insanı emri altında tutması devamlı bir şekilde artmıştır. Modern insan tabiata tapmayı reddetmiş, fakat hâlâ insana tapmayı terkedememiştir. Kısacası gözünüzü nereye çevirirseniz çeviriniz, bir milletin diğer bir millete hükmettiğini, bir zümrenin diğer zümreyi tabiiyeti altına aldığını, yahut da tam bir hâkimiyet kazanan siyasî bir partinin kendi kendisini insanların kaderinin hâkimi yaptığını; yahutta gene bazı yerlerde bütün kuvvet ve siyasî nüfusu eline geçiren bir diktatörün kendi kendisini halkın hamisi ve hâkimi yaptığını göreceksiniz. Hiçbir yerde ve hiçbir devirde insan Allahsızlığı kabul edememiştir.
Bu, insanın insan üzerindeki hâkimiyetinin; bu, insan tarafından ilâhlık rolü oynama teşebbüsünün sonuçları nelerdir? Bir âdi ve yetersiz birinin polis komiserliği vazifesine tâyin edilmesine, yahut cahil ve aptal birinin Başbakan makamına oturtulmasına benzer. Zira ilâhlığın tesiri, her hangi bir sebeple insanı o kadar sarhoş etmektedir ki, bu kuvvetli içkinin tadını alan bir kimse kendi kendisini asla kontrol edememektedir. Şayet nefsin hâkimiyet imkânı kabul edilse bile, ilâhlık vazifelerini icra edebilmek için istenen geniş bilgi, derin anlayış, açık bir tarafsızlık, kâmil bir korkusuzluk insanın hiçbir zaman erîşemiyeceği hususlar olacaktır. İşte bu sebeptendir ki, insanın insan üzerine uluhiyet ve rububiyeti tesis edildiği her zaman zülüm, despotluk, taşkınlık, kanunsuz cesaret ve eşi olmayan bir saltanat üstünlüğü meydana gelmiştir. Beşer ruhu mecburen tabiî hürriyetinden mahrum olmuş ve insanın zihni ve kalbî kabiliyet ve yeteneklerinin körleşmesine bu gibi durumlar sebep olmuştur. Mukaddes peygamber ne kadar açık bir şekilde işaret buyurmuşlardır: «Allah, herşeye kadir olan Allah diyor ki: Ben insanları uysal (Eğilip bükülebilir) bir tabiatta yarattım; sonra şeytanlar geldi ve onları itikatlarından saptırmaya ve onlara helâl etmiş olduğum şeyleri yasak etmeye muvaffak oldular.»[7]
Yukarıda bildirdiğim gibi, beşer tarihinin uzun seyri boyunca
insanların ıztırabını çektiği bütün sefalet ve mücadelelerin tek sebebi budur.
İnsanın gelişmesine hakikî engel budur. Bu, insanları hayvanlardan ayırarak
üstün yaratık yapan bütün değerleri tahrip ederek; onun manevî, zihnî, siyasî
ve ikti
Beşer
hayatında peygamberler tarafından zaman zaman yapılan ıslâhatın esası buydu.
Onlar, insanın insan üzerine olan hâkimiyetini yıkmaya çalıştılar. Onların hakikî
kölelik vazifesi insanları bu adaletsizlik, bu sahte ilâhlara kölelik, bu
insanın insan üzerindeki zulmü ve bu kuvvetlilerin zulmettiği insanları
zalimlerin elinden kurtarmaktı. Onların mak
«Ey benim ümetim! Sadece Allah'a tapın!.. Sizin için ondan başka herhangi bir ilâh yoktur.»[8]
Nuh aleyhisselâmın söylediği buydu. Hakikatte Hud âleyhisselâmın söylediği de buydu. Salih âleyhisselâm da aynı şeyi söyledi. Şuayb âleyhisselâm da bu tebliği yaptı. Aynı itikat ve prensip Musa, İsa ve Muhammed (selâm hepsinin üzerine olsun) tarafından tekrarlandı ve tasdik edildi. Peygamberlerin sonuncusu olan Hazreti Muhammed (s.a.) buyurdu ki:
«Ben
«Bakınız rabbınız Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı,
sonra o da tahtına çıktı. Geceyi aceleyle onu takip eden gündüzle örttü ve
güneşi, ayı ve yıldızları emirlerine amade faydalı vasıtalar kıldı. Bütün
yaratış ve emirler
«Sizin
rabbınız Allah
«Bizimle sizin aranızda umumî bir söze gelelim, biz Allahtan başka hiçbir şeye tapmayacağız ve O'na hiçbir şerik koymayacağız ve bizim hiç birimiz Alahtan başkasını rab olarak tanımayacağız.»[11]
Bu, beşer ruhunu köstekleyen manalardan kurtaran ve insanın aklî ve maddî kuvvetlerini, onları tutan kölelik bağlarından kurtaran beyanattı. O, onların üzerinde ağır bir şekilde yüklenmiş olan ve onların bellerini kıran bu yükten onları kurtardı. O, onlara hakikî bir ruhsat ve hürriyet beraati verdi. Mukaddes Kur'ân şöyle dediği zaman islâm peygamberlerinin başarısını gösterir:
«Ve o — peygamber — onları yüklerinden ve etrafını saran zincirlerden kurtarır.» [12]
İSLÂM SİYASET NAZARİYESİNİN İLK PRENSİBİ
Peygamberlerin (a.s. — teklif ettiği içtimaî ve
manevî nizamın temeli, Allahın birliğine ve onun herşey
üzerindeki hâkimiyetine iman etmektir. O islâm siyaset prensibinin başlangıç
noktasıdır, İslâmın temel prensibi şudur ki: İnsanlar fert ve cemaat olarak
bütün ulûhiyet, kanun koyma haklarından ve diğerleri üzerine hâkimiyet icra etme
haklarından vazgeçmelidirler. Hiç kimsenin emir verme ve kanun koyma hakkına
sahip olmasına müsaade edilmemeli ve hiç kimse böyle emirleri yerine getirmek
ve onlara itaat etmek mecburiyetini kabul etmemelidir. Hiç kimse kendi hâkimiyeti
adına kanun yapmaya hak kazanmamıştır. Ve hiç kimse onlara katlanmaya mecbur değildir.
Bu hak
«Bu selâhiyet Alahtan başka hiç kimseye verilemez. O, onu kendisinden başka hiç kimseye teslim etmemenizi emreder. Hayatın dosdoğru yolu budur.»[13]
«Onlar sorarlar: Bizim de biraz selâhiyetimiz
yok mudur? De ki: Bütün selâhiyet
«Dillerinizle yanlış bir şekilde bu helâl bu da haram demeyiniz.»[15]
«Kim ki böylece tasdik etmez ve Allahın indirdiğiyle bildirdiğiyle — hüküm vermez işte onlar kâfirlerdir.»[16]
Bu
teoriye göre Hâkimiyet Allaha aittir. Kanun yapıcı
O, peygamber bile olsa, hiç kimse diğerleri üzerine kendi hakkıymış gibi muayyen şeyleri yapmalarını veya yapmamalarını emretmek hakkına haiz değildir. Peygamberin kendisi de Allahın emirlerine tâbidir.
«Bana bildirilenden başka hiçbir şeyi takip etmem.»[17]
Başkalarının peygamberlerin emirlerine itaati istenir, çünkü o kendininkini değil Allahın emirlerini beyan eder.
«Biz Allahın izniyle itaat edilmesi İcap edenden başka resul göndermedik.»[18]
«Onlar kendilerine mukaddes kitap, emir ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.»[19]
«Allahın
mukaddes kitab, akıl ve peygamberlik verdiği hiç kimsenin daha sonra beşere
şöyle söylemesi imkânsızdır: Allahın yerine benim kölelerim olun. Fakat — onun
söylediği şuydu — siz Allahın
Böylece islâmî devletin esas vasıfları mukaddes Kur'ân'ın açık ifadelerinden aşağıdakiler gibi sonuçlar çıkarılabilir.
1 — Hiçbir şahıs, sınıf veya grup, hattâ bütünüyle devletin bütün nüfuzu,
hâkimiyet talebinde bulunamaz. Hakikî hükümdar
2 — Allah hakikî kanun koyucudur ve mutlak kanun yapma hakkı O'na aittir. İnsanlar tamamen bağımsız olarak kanun yapmayı istiyemezler ve ne de Allahın koyduğu herhangi bir kanunu değiştirebilirler. Böyle kanun yapmak veya kanunu değiştirmek isteği ilâhî kanunlarla aynı istikâmette olsa bile.[21]
3 — İslâmî devlet her bakımdan peygamber vasıtasiyle bildirilen Allahın koyduğu kanun üzerine kurulmuş olmalıdır. Böyle bir devleti idare eden hükümete kendi kapasitesi içinde Allahın kanunlarının icrasını meydana getiren siyasî bir vasıta olarak itaat edilmeye müsaadelidir. Ancak o kapasitesi içinde hareket ettiği müddetçe. Eğer o Allahın bildirdiği kanunlara riayet etmezse, iman sahipleri onun emirlerine bağlı olmayacaklardır.
İSLÂMÎ DEVLET: TABİATI VE VASIFLARI
Siyasî felsefe noktaî nazarından konuşursak, önceki münakaşa, İslâmın, Batı Lâik Demokrasisinin tam bir antitezi olduğunu tamamiyle açıklar. Batı demokrasisinin felsefî temeli halkın hakimiyetidir. Onun içinde mutlak kanun yapma kuvvetleri olduğundan — değerlerin ve davranış normlarının tayini — halkın elinde kalır. Kanun yapma onların İmtiyazıdır ve fikirlerinin tabiatına ve meşrebine uyması icabeder. Eğer hususî bir kanun kalabalıklar tarafından istenirse, dinî ve manevî bakımdan ne kadar kötü görülürse görülsün onun kanun kitabına konulması için gerekli teşebbüslerin yapılması gerekir. Eğer halk herhangi bir kanunu sevmez ve onun. kaldırılmasını isterse, o, ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun hemen silinmelidir. İslâmda durum böyle değildir. Bu hesaba göre İslâmda Batı Demokrasisinin hiçbir izi yoktur. Daha evvelce de izah edildiği gibi İslâm halk hakimiyeti felsefesini tamamen reddeder ve siyasetini Allah'ın hakimiyeti ve insanın vekilliği —Halifeliği— temelleri üzerine kurar.
İslâmî siyaset için daha uygun bir tâbir; İngilizcede Teokrasi olarak ifade edilen «Allahın Hakimiyeti» olacaktı. Fakat İslâmî Teokrasi, halktan kesin bir şekilde ayrılmış bulunan, kendi yapmış oldukları kanunları Allah adına zorunlu kılan ve kontrolsüz bir şekilde hükmeden, böylece zımnî bir şekilde kendi uluhiyet ve ilahlıklarını umum halkın üzerine empoze eden bir rahip sınıfına sahip olup bunlardan acı tecrübeler görmüş olan Avrupa Teokrasisinden tamamen farklı bir şeydir. Böyle bir hükümet sistemi ilâhî olmaktan ziyade şeytanîdir. Buna zıt olarak, İslâm tarafından inşa edilen teokrasi hususi hiç bir dini sınıf tarafından yürütülemez. Fakat bütün halkın dahil olduğu bütün bir müslüman cemaat tarafından yürütülür. Bütün müslüman halk, devleti Allahın (c.c.) kitabına ve Peygamberin (s.a.) ögretisine uygun olarak yürütür. Eğer yeni bir kavram koymama müsaade edilseydi, bu hükümet nizamını «Dinî Demokrasi» olarak tarif edecektim, yani ilâhî demokratik bir hükümet, çünkü onun emrindeki müslümanlara, Allah'ın hükümdarlığı altında halka ait sınırlı bir hakimiyet verilmiştir. Bu hükümet sistemine tabi icra organı aynı zamanda onu azletmek hakkına sahibolan umum Müslümanların arzusuyla teşkil edilir. Şeriatta, hakkında hiçbir açık emir bulunmayan, yapılması icabeden bütün hususlar ve meseleler müslümanlar arasındaki fikir ittifakiyle halledilir. İslâmî kanuna ait meselelerde sağlam fikir vermeğe kabiliyetli ve vasıflı olan her müslüman böyle bir izah —tefsir— lüzumlu olduğu zaman Allahın kanununu izah —tefsir— etmeğe salahiyetlidir. Bu manada İslâmî teşkilât tarzı bir demokrasidir. Fakat yukarıda izah edildiği gibi, Allahın yahut onun Peygamberinin apaçık emirlerinin zaten mevcut olduğu yerde hiç bir müslüman lideri yahut hukukçusu yahut herhangi bir din bilgini müstakil bir hüküm koyamaz, bütün dünya Müslümanlarının hepsi biraraya gelse bile onda en ufak bir değişiklik yapmağa hakları yoktur ki bu manada o bir teokrasidir.
Daha ileriye gitmeden evvel, İslâmda halk hakimiyeti üzerine konmuş olan bu sınırlama ve kısıtlamaların niçin olduğu ve bu sınırlama ve kısıntıların tabiatının ne olduğu hakkında bir izah yapmam gerektiğini hissediyorum. Böylece Allahın, benim ispatına çalışmakta olduğum beşer akıl ve zihin hürriyetinin korunması yerine, onların hürriyetini aldığı söylenebilir. Benim cevabım şudur ki Allah (c.c.) kanun yapma hakını, insanı tabii hürriyetlerinden mahrum etmek için değil, fakat aynı hürriyeti muhafaza etmek için kendi elinde tuttu. Onun gayesi, insanı sapmaktan ve kendi kendini yokoluşa sürüklemekten kurtarmaktır.
Bir
kimse batı demokrasisinin biraz tahlilini yapmakla bu noktayı kolayca anlayabilir.
Bu demokrasinin halk hakimiyeti üzerine kurulduğu iddia edilmiştir. Fakat herkes
bilir ki bir devleti teşkil eden halk, bütünüyle hem kanun yapımında hem de onun
yürütülmesinde rol alamazlar. Hakimiyetlerini seçilmiş delegeler vasıtasıyla
temsil etmeleri gerekir ki sonrakiler onlar adına kanun yapıp icra ederler. Bu
maksatla bir seçim sistemi meydana getirilmiştir. Fakat bir boşanma meselesi
din ile siyaset arasında etkin olmasına rağmen bu lâikliğin neticesi olarak, toplum
ve özellikle onun siyasî faaliyet yapan elemanları maneviyata ve ahlâka
bağlanmak yahut ehemmiyet vermekten vazgeçmişlerdir. Aynı zamanda şu bir
Hattâ
biz meseleye bu cepheden baksak ve bu memleketlerdeki kanunların umum
halkın arzularına uygun yapıldığını kabul etsek bile tecrübeyle sabit olmuştur
ki; umum halkın büyük kitlesi kendi hakiki menfaatlerini idrak etmeğe muktedir
değildir. Şu insanın tabii zaafiyetidir ki, hayatına ait birçok meselelerde
hakikatin
İşte bu sebepten Allah (c.c.) bu sınırları koymuştur ki, İslâm terminolojisinde ilâhî hudutlar «hududullah» diye isimlendirilmiştir. Bu hudutlar hayatın ve faaliyetin muhtelif safhalarındaki belirli prensipler, kontrol etme, dengeleme ve özel emirlerden ibarettir ve onlar muhakkak insanın mutedil ve dengeli bir hayata kavuşturulması için emredilmiştir. Bunlarla onun içinde insanın kanun yapmaya, kendi işlerine karar vermeye ve kendi davranışı için yardımcı kanunlar ve yasalar hazırlamaya hür olduğu daha geniş çerçeveyi koymak kastedilmiştir. Bu sınırları onun çiğnemesine izin verilmemiştir ve eğer öyle yaparsa hayatının bütün planı bozulacaktır.
İnsanın ikti
Aile hayatı sahasında da aynı şekilde Allah (c.c.) cinslerin — erkek ve kadınların — kayıtsız bir şekilde karışımını yasak etmiş, örtünmeyi emretmiş, erkeği kadının muhafızı tanımış, kadının, kocanın ve çocukların vazife ve haklarını açıkça izah etmiştir. Ayrılma ve boşanma kanunları açık bir şekilde tespit edilmiş, şarta bağlı taaddüdatı zevcata (birden fazla evlilik) izin verilmiş, fuhuş ve zina töhmeti cezası belirtilmiştir. O, öyle sınırlar koymuştur ki, eğer insan tarafından onlara ehemmiyet verilseydi aile hayatı düzene girecek ve onu bir huzur ve saadet yuvası yapacaktı. Ne aile hayatını bir zulüm ve baskı cehennemi yapacak olan erkeğin kadın üzerine mutlak hakimiyeti, ne de batıdaki beşer medeniyetini tahribeden şeytanî kadın hürriyeti felâketi ve ruhsatı kalacaktı.
Aynı
şekilde beşeri kültür ve cemiyeti korumak İçin Allah (c.c.) kısas — aynen
mukabele — kanununu formülleştirmek, hırsızın elinin kesilmesini emretmek,
şarap içmeyi yasak etmek, insanın hususi kısımlarını örtmesi hususunda sınırlar
koymak ve aynı şekilde bir kaç kalıcı kaide ve talimat meydana getirmekle sosyal
düzensizlik kapısını ebediyyen kapamıştır. Benim bütün ilâhî hudutların tam
bir listesini size takdim etmeğe ve onlardan her birinin hayatta nasıl esaslı
bir denge ve uygunluk sağladığını göstermeye zamanım yoktur. Sizi ikna etmek istediğim
husus şudur ki, Allah (c.c.) insan için daimi ve değişmez bîr davranış kanunu
meydana getirmiş ve o, ne onu — insanı — esas hürriyetinden mahrum eder, ne de
onun zihnî kabiliyetlerinin keskinliğini köreltir. Aksine, onun önüne açık ve
doğru bir yol koyar ki, o veraseten sahibolduğu zaafiyetler ve cehaletten
dolayı tahribatın şaşkınlığı içinde kendisini kaybetmez ve kabiliyetlerini yanlış
gayeler uğrunda sarfetmenin yerine bu dünyada ve öbür dünyada kendisini muvaffakiyet
ve inkişafa götürecek olan yolu takibedebilir. Eğer siz dağlık bir bölgeyi
ziyaret ettiyseniz, bir taraftan derin mağaralar, diğer taraftan da muazzam
kayalarla tahdidedilmiş dolambaçlı dağ yollarını, yolcuların yanlışlıkla
uçuruma düşmekten korunmaları için yol kenarının aynı şekilde şekilde duvarlarla
örülerek muhafaza edildiğini farketmiş olmalısınız. Bu barikatlarla yolcuları
hürriyetlerinden mahrum etmek mi kasdedilmiştir? Hayır onlar hakikatte onu —
yolcuyu — tahripten korumak, önündeki her dönemeçte onu ikaz etmek ve ona
hedefine götüren yolu göstermek mak
Daha evvel ifade ettiğim gibi, bu kanun değişmez bir şekilde Allah (c.c.) tarafından konmuştur. Bazı müslüman memleketlerinin yaptığı gibi istersen sende ona isyan edebilirsin, fakat onu değiştiremezsin. Son güne kadar o değişmez bir şekilde devam edecektir. Onun kendine has yükselme ve gelişme yolları vardır, fakat hiçbir beşeri yaratığın ona müdahale etmeye hakkı yoktur. Her nerede İslâmî bir devlet vücut bulursa bu kanun onun temel kanununu teşkil edecek ve bütün kanunî mevzuatın ana çerçevesini meydana getirecektir. Bir Müslüman olarak kalmak arzusunda olan herkes, İslâm devletinin esas kanunlarını oluşturmasını gereken Kur'ân ve Sünneti takib etmek mecburiyetindedir.
İSLÂMÎ DEVLETİN GAYESİ
Devletten maksat Allah tarafından konmuş olan Kur'ân ve Sünnet esası üzerine kurulmuş olabilmesidir. Kur'ân diyor ki:
«Doğrusu biz habercilerimizi — Peygamberlerimizi — açık delillerle gönderdik, beşeriyetin doğru ölçüyü görebilmesi için mukaddes kitabı ve teraziyi de onlarla beraber bildirdik; ve biz içinde muazzam kuvvet bulunan ve beşeriyete bir çok faydalar sağlayan demiri de indirdik.»[22]
Bu âyette çelik — demir — siyasî kuvveti temsil eder ve Aynı zamanda âyet Allahın iyi disiplinli bir hayat tarzını açık bir şekilde ifade eden kitabında beyan ettiği ölçülere uygun olarak içinde halk yığınlarının sosyal adaletten emin olacağı şartları meydana getirmenin peygamberlerin vazifesi olduğunu açıklamaktadır. Başka bir yerde Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
«— Müslümanlar — Onlardır ki eğer biz memlekette onlara kuvvet — iktidar — verirsek namaz ve zekât nizamını tesis ederler ve fazileti emreder, kötülüğü ve haksızlığı yasak ederler.»[23]
«Siz beşeriyet içine gönderilen en iyi cemiyetsiniz, siz doğru davranışı emreder, yanlışı yasak edersiniz ve Allaha inanırsınız.»[24]
Bu
âyetler üzerinde düşünen herhangi bir kimseye o hemen bir açıklama olacaktır
ki, mukaddes Kur'ân tarafından ifade edilen devletin gayesi negatif değil pozitiftir.
Devletin mak
İSLÂMÎ DEVLETİ DÜNYA ÇAPINDADIR VE HER ŞEYİ KUŞATICIDIR
Doğrusu böyle bir devlet onun faaliyetlerinin hacmini kısıtlayamaz. Onun yaklaşılmış alemşümuldur. (dünya çapındadır) ve her şeyi kucaklayıcıdır. Onun faaliyet sahası bütün beşer hayatını kapsayıcıdır. O her hayat görünüşüne ve faaliyetine, manevî normlarıyla ve sosyal yenilik programlariyle ahenkli bir şekil vermek ister. Böyle bir devlette hiç kimse kendi işinin herhangi bir sahasında şahsî veyahut özel olarak davranamaz. Bu cepheden düşünülürse İslâmî devlet; Faşist ve Komünist devletlere bir bakıma benzeyiş gösterir. Fakat siz daha sonra onlardan bütün içeriğiyle nefret ettiğini modern totaliter ve otoriter devletlerden geniş ve esaslı bir şekilde farklı olduğunu anlayacaksınız. Fert hürriyeti onun emrindekilerden kaldırılmamıştır ve ne de içinde herhangi bir diktatörlük izi vardır. O, orta yolu bildirir ve şimdiye kadar tekâmül etmiş en iyi topluma meydana getirir. İslâmî hükümet nizamı mükemmel bir denge özelliğine sahiptir. İçinde doğru ile yanlış arasında açık ayırımlar yapılmış, bütün namuslu ve zeki insanların hayran olduğu ve tasdik ettiği böyle dengeli bir nizamı ve her şeyi bilen Allahtan (c.c.) başka hiç kimse tarafından yapılamıyacağı anlaşılmıştır.
İSLÂMÎ DEVLET İDEOLOJİK BİR DEVLETTİR
İslâmî
devletin diğer bir özelliği ideolojik bir devlet oluşudur. Kur'an'ın ve
Sünnetin dikkatli bir incelenmesinden anlaşılıyor ki, İslâmda devlet bir ideolojiye
dayanır ve onun gayesi o ideolojiyi tesis etmektir. Devlet bir ıslah aletidir
ve aynı gayeyle hareket etmelidir. O, İslâmî devletin tam bir tabiatına ait bir
emirdir ki, böyle bir devlet sadece dayandığı ideolojiye ve idare etmek için
tayin edilmiş ilâhî kanuna inananlar
tarafından yürütülmelidir. İslâmî devletin idarecileri, bütün hayatlarını bu
kanunların icra ve tatbikine hasretmiş,
İslâm bu konuda herhangi bir coğraya, lisan, yahutta renk engelini tanımaz. O idare kanununu ve İslâhat plânını bütün insanların önüne sürer. Bu programı kim kabul ederse etsin, hangi ırka, millete yahut memlekete mensubiyeti olursa olsun hiç ehemiyeti yoktur. İslâmî devleti idare eden heyete cemiyete katılabilir. Fakat onu kabul etmeyenler devletin temel siyasetini şekillendirmekte vazife almaya selâhiyetli değildir. Onlar devletin hudutları içinde gayrimüslim vatandaşlar gibi yaşayabilirler. İslâm hukukunda onlara uygun hususî haklar ve imtiyazlar vardır. Bir zımmînin (gayri-müslim) hayatı, malı ve şerefi tamamen korunacaktır ve herhangi bir hizmete muktedirse, hizmetinden de faydalanılacaktır. Bununla beraber onun, ideolojik devletin esas siyasetine tesir etmesine müsaade edilmeyecektir. İslâmî devlet hususî bir ideolojiye dayanır. Onu yürütende İslâm ideolojisine inanmış bir toplumdur. Burada yine biz İslâmî ve Komünist devletler arasında bir bakıma benzerlik görüyoruz. Fakat kendisininkinden daha başka inanç ve ideoloji taşıyan insanlara Komünist devletler tarafından yapılan muamele, İslâm devletindeki durumla asla mukayese edilemez. Komünist devletten farklı olarak İslâm, sosyal prensiplerini diğerleri üzerine empoze etmez, ne onların mallarına el koyar ne de halkı toptan imha eden ve Sibirya kamplarına köle olarak gönderen bir zülüm idaresi meydana getirir. İslâm, azınlıkları sürgün etmek istemez, onları korumak İster ve onlara kendi kültürlerine göre yaşama hürriyeti verir. İslâmın, bir İslâmî devlette gayrimüslimlere yaptığı iyi ve adil muamele ve adaletle adaletsizlik, iyi ile kötü arasında onun tarafından yapılan ayırım ona karşı olmayanların hepsini ikna edecektir ki Allah tarafından gönderilen peygamberler, tamamen farklı tarzdaki — şimdiki ve tarih sayfalarındaki sahte yenilikçilerin (reformcuların) yollarına temelden ve doğrudan doğruya zıt — işlerini başarsınlar.
İSLÂM'DA HALİFELİK NAZARİYESİ VE DEMOKRASİNİN TABİATI
Ben şimdi İslâm devletinin yapısı ve düzeni hakkında kısa bir izah yapmaya çalışacağım. İslâm'da Allahın (c.c.) yegâne hakiki hükümdar olduğunu zaten beyan etmiştim. Bu esas prensibi hatırda tutacak olursak ve Allahın hükümünü yer yüzünde icra etmek isteyen kimselerin vaziyetini düşünürsek, onların, yüce hükümdarın temsilcileri Halifeleri olarak itibar görmeleri icabettiğini söylemek gayet tabiidir. İslâm muhakkak tam olarak bu şekilde onlara emanet edilmiştir. Mukaddes Kur'ân'ın söylediğine göre:
«Allah sizin aranızdaki insanları ve doğru iş yapanları — mevcut idarecileri — mutlaka muvaffak edeceğini, tıpkı onlardan evvel muvaffakiyete götürdüğü kimseler gibi — diğerleri gibi — onlara da yer yüzünde halifelik ihsan edeceğini vadetmiştir.»
Âyet; İslâmî devlet nazariyesini çok ağır bir şekilde izah eder. Ondan iki esas nokta meydana çıkar.
1 — Birinci nokta şudur ki; İslâm, hükümdarlık yerine «Halifelik»
tâbirini kullanır. Zira İslama göre hükümdarlık «Hakimiyet»
2 — Âyette ifade edilen ikinci nokta şudur ki yeryüzünde idare etmek hakkı bütün iman edenler topluluğuna vaadedilmiştir; onlar arasındaki herhangi bir hususi şahıs yahut bir sınıfın o mevkiye çıkarılacağı ifade edilmemiştir. Bundan anlaşılacağına göre bütün insanlar hilâfetin muhafızıdırlar. İman edenlere Allah (c.c.) tarafından ihsan edilen halifelik umumi vekilliktir, sınırlı bir şey değildir. Her hangi bir aile, sınıf ve ırk lehine hususi bir yeri yoktur. Her inanç sahibi kendi şahsi kapasitesiyle Allanın (c.c.) bir halifesidir. Bu mevkiinden dolayı o şahsen Allaha (c.c.) karşı mesuldür. Mukaddes Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: «Sizden her biriniz bir çobansınız idarecisiniz, ve her biriniz sürüsünden (tebaalarından) mesuldür.» Böylece bir hâlife hiç de diğerlerinden daha aşağı değildir. İslâm'da demokrasinin gerçek temeli budur. Aşağıdaki noktalar bu genel halifelik kavramının tahlilinden çıkarılabilir.
A — İçinde herkesin Allahın bir halifesi olduğu ve bu halifelikte herkesin eşit hissesi olduğu bir cemiyet, doğum ve içtimaî mevki farklarına dayanan hiçbir sınıf ayırımına müsamaha edemez. Böyle bir cemiyette bütün insanlar eşit hal ve mevkiye sahiptir. Bu içtimaî nizamda yegâne üstünlük ölçüsü kişisel yeterlilik ve karakterdir. Mukaddes Peygamber (s.a.) tarafından açıkça ve tekrar tekrar iddia edilen şey budur.
«İman ve takva keyfiyetinden başka hiç kimsenin diğerine üstünlüğü yoktur. Bütün insanlar Ademden geldi ve Adem çamurdan yapıldı.»
«Arabın
Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba üstünlüğü yoktur; ne beyaz adamın siyah
adama, ne de siyah adamın beyaza üstünlüğü vardır. Üstünlük
Mekke'nin fethinden sonra, bütün Arabistan İslâmî devletin hakimiyeti altına girdiği zaman mukaddes Peygamber (s.a.) İslâmdan evvelki günlerde bütün Arabistan'da Brahmanların eski Hindistan'da yaptıklarının aynını yapan kendi kabile mensuplarına hitaben dedi ki:
«Ey Kureyş halkı! Allah, atalarla gururlanış ve cehalet günlerine ait kibrinizi söküp attı. Ey insanlar siz hepiniz Adem'den geldiniz ve Adem çamurdan yapıldı. Hangi soydan olursanız olunuz gurur yoktur. Bir Arabın bir Arap olmayana karşı üstünlüğü yoktur. Doğrusu Allah nazarında aranızda en üstün olanınız en muttaki olanınızdır.»
B — Böyle bir cemiyette hiçbir fert yahut gurub doğumundan, içtimaî durumundan yahut meşgul olduğu herhangi bir meslek sebebiyle yeteneginin veya şahsiyetinin gelişmesine mani olunma hissine kapılarak huzursuz olmayacaktır. Herkes eşit gelişme fırsatlarına sahip olacaktır. Ona içinden doğan kabiliyete ve diğerlerinin aynı haklarına müdahale etmemek şartıyla şahsi yeteneğine göre mümkün olduğu kadar çok gelişme yolu açık bırakılmıştır. Böylece için sınırsız bir saha İslâmi cemiyetin daima gerçek mührü olmuştur. Köleler ve onların nesilleri subay ve askeri valiler olarak tayin edilmişler ve yüksek ailelere mensup olan asiller onların emrinde hizmet etmekten utanç duymamışlardır. Ayakkabı tamircileri ve tamircileri yüksek sosyal mevkilere yükselmişler ve en yüksek mertebeli önderler —İmamlar— olmuşlardır. Dokumacılar ve elbise satıcıları hakim, müftü ve hukuk müderrisi olmuşlar ve bu güne kadar onlar İslâmın kahramanları sayılmışlardır. Mukaddes Peygamber (s.a.) buyuruyor ki:
«Eğer bir zenci dahi üzerinize idareci tayin edilse ona İtaat edin ve onu dinleyin.»
C — Böyle bir cemiyette herhangi bir şahsın veya bir gurup kimsenin diktatörlüğüne hiç yer yoktur, çünkü herkes burada Allahın (c.c.) bir halifesidir. Hiçbir şahıs veya şahıslar gurubu halkı ona tanınmış halifelik haklarından mahrum etmeye selâhiyetli değildir. Devlet işlerini yapmaya seçilen bir kimsenin vaziyeti bundan farklı değildir. Yani bütün Müslümanlar teknik olarak konuşacak olursak Allahın (c.c.) halifeleridirler idarecilerine kendilerini yönetsinler diye vekâletlerini teslim ederler. O bir taraftan Allaha, diğer taraftan da ona vekaletlerini teslim eden dost halifelere karşı sorumludur. Eğer o, kendisini mesuliyetsiz mutlak bir hükümdar, yani bir diktatör mevkiine çıkarırsa, bir halifeden ziyade bir gaspçı vasfını taşır, çünkü diktatörlük halk temsilciliğinin reddidir. Şüphesiz İslâmî devlet her şeyi kucaklayıcı bir devlettir ve hayatın bütün şubelerini sahası içine alır. Fakat bu bir İslâm idarecesinin ehemmiyet verip tatbik etmesi icabeden cihanşumul ilâhî kanuna dayanır. Hayatın her cephesi hakkında Allah (c.c.) tarafından yapılan bu nizam elbette bütünüyle tatbik edilmiş olacaktır. Fakat İslâmî bir devlet reisi bu talimatnameden ayrılamaz ve kendisine has bir siyasî nizamı kabul edemez. Halkı belli bir mesleği takibetmeye veya etmemeye, belli bir sanatı öğrenmeye veya öğrenmemeye, belli bir yazıyı kullanmaya veya kullanmamaya, belli bir elbiseyi giymeye veya giymemeye ve çocuklarını belli bir tarzda terbiye etmeye veya etmemeye zorlayamaz. İktidarları ellerine geçiren Rusya, Almanya ve İtalya diktatörlerinin uyguladığı yahut bilmem kimin nerede tatbik ettiği İslâm tarafından bu liderlere verilen idare tarzı değildir. Bundan başka diğer önemli bir noktada şudur ki, İslâm'da her fert Allaha karşı şahsen mesul tutulmuştur. Bu şahsî mesuliyet başka bir kimse tarafından paylaşılamaz. Bundan dolayı bir şahıs istediği yolu seçmek ve kendi fıtrî kabiliyetlerine uygun herhangi bir istikâmette, kabiliyetlerini geliştirmeleri için tam bir hürriyete sahiptir. Eğer lider onun önünü tıkar yahut şahsiyetinin gelişmesine engel olursa bu zulmünden dolayı o, Allah tarafından cezalandırılacaktır. İşte bu sebepten dolayıdır ki Mukaddes Peygamberin (.) yahut onun adaletle hükmeden halifelerinin idaresinde S.A böyle bir rejimin en ufak bir izi yoktur.
D
— Böyle bir cemiyette her aklı selim sahibi ve yetişkin müslüman, erkek veya
kadın fikrini söyleme hakkına sahiptir, çünkü onların herbiri halifelikle yükümlüdür.
Allah (c.c.) halifeliği bir şarta bağlı yaptı, hususi bir zenginlik ve iktidar
ölçüsüne değil, onu
FERDİYETÇİLİKLE TOPLUMCULUK ARASINDAKİ DENGE
İslâm bir taraftan bu en üstün demokrasiyi kurmak isterken, diğer taraftan da vücut — toplum — siyasetinin sıhhatine karşı mücadele eden ferdiyetçiliğe son verir. Fertle toplum arasındaki ilişkiler öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki ne fert şahsiyeti Komünist ve Faşist nizamlarındaki gibi herhangi bir düşüklükten yahut yıpratılmaktan rahatsız olur ne de batı demokrasilerinde olduğu gibi ferdin topluma zararlı olacak derecede kendi sınırlarını aşmasına müsaade edilir. İslâm'da fert hayatının gayesi, toplum hayatınınkiyle aynıdır. Yani ilâhî hükmün icrası ve mecburi tatbikiyle Allah (c.c.) rızasının kazanılması. Bundan başka İslâm fert haklarının koruma sonra, toplum yararına ona — ferde — muayyen vazifeler yüklemiştir. Bu şekilde ferdiyetçiliğin ve cemiyetçiliğin gereklilikleri o kadar ahenkli kılınmıştır ki ferdin gizli güçlerini — potansiyellerini – geliştirmesine tam fırsat verilmiş ve böylece geliştirdiği kabiliyetlerini büyük çapta cemiyet hizmetinde kullanmaya muktedir olmuştur. Bu, burada detaylı bir şekilde anlatamıyacağım bir konudur. Herhangi bir yanlış anlayışı defetmek için ona basitçe bir işaret ettim ki daha önceki İslâmi demokrasinin analizinden de bu hatırlanabilsin.
İSLÂMÎ DEVLETİN YAPISI
Henüz
yapmış olduğum umumi halifelik analizinden, İslâmî devletteki önderin (İmamın)
yahut devlet başkanının durumunun bundan başka bir şey olmadığını, bütün
Müslüman kitlenin sahip olduğu halifelik idaresini bu işi için kendi aralarında
seçtikleri en iyi birisine itimat üzere teslim ettiklerini kolayca
anlıyabilirsiniz. (Halife) kelimesinin onunla ilgili olarak kullanılması o
kimsenin tek başına halife oluşunu gerektirmez. O
1 — Lider — Emir — «Aranızda Allah nazarında en fazla rağbette olan en çok mütakki olandır.»[25]
Kur'ân Âyetinde beyan edilen prensip üzerine seçilmiş
olacaktır. Bunun manası bu mevkiye
2 ) Fakat bu lider yahud devlet reisi tenkit edilemez olmıyacaktır. Her müslüman erkek ve kadın onun yalnız umumi faaliyetlerini değil aynı zamanda hususi (özel) hayatını da tenkit etme hakkına sahip olacaktır. Azledilebilir olacaktır. Kanun nazarında onun vaziyeti bayağı bir vatandaşınkiyle aynı olacaktır. Bir mahkemede onun hakkında dava açılabilecek ve açıldığı takdirde de hiçbir hususî ve imtiyazlı muameleye hakkı olmayacaktır.
3 ) Onun, bütün müslümanlar tarafından güvenilen müşavere (danışma) heyetiyle istişare etmesi gerekecektir. Her ne kadar hilâfeti Raşidin Devrinde böyle bir uygulama usulünün bulunmuş olduğuna dair hiçbir misal yoksa da bu heyetin — istişare heyeti — Müslümanların oylariyla seçilmesi için İslâmî emirlerde herhangi bir engel yoktur.
4 — Heyetin kararları genellikle oy çokluğu ile alınacaktır. Fakat İslâm sırf oy çokluğuna hakkın ve doğrunun bir ölçüsü olarak kabul etmez. Mukaddes Kur'ân şöyle der: «De ki — Ya Peygamber —Kirli temiz ile bir değildir. Kirli size müessir (üzerinizde etkili) olacak kadar çok olsa bile.»
İslama
göre bir tek şahsın fikrinin bütün heyetin müşterek fikrinden daha sağlam
olabileceği azınlıkta olduğu içinde
5 — Kendi kendisini liderliğe, müşavere heyeti üyeliğine aday gösteren yahut o mevkileri kontrol altına almak teşebbüsünde bulunan hiçbir kimse bu mevkilere seçilemiyecektir. İslâmda adaylık ve seçim propagandasına hiç yer yoktur. Mukaddes Peygamber (s.a.) kendi kendisini aday gösteren hiç kimseye herhangi bir mevkinin verilmemesi icap ettiğini açıkça emretmiştir. Aynı düşünceyle, bir mevkiye üç veya dört şahıs aday olarak kendilerini takdim etmeleri ve sonra da afişler ve propaganda kâğıtları dağıtmakla, umumî toplantılar yapmak ve basın propagandası tertiplemekle ve bu tip diğer metotları kabul etmekle seçmenleri aldatmaları bile İslâmî zihniyete aykırıdır. İslâm; seçmenlerin yedirilmesi onlara ziyafet çekilmesi ve otomobillerde dolaştırılması ve adayın yalancı oyunlarla diğerlerini mağlup etmesi hile ve israf edilen parayla oyunu kazanması niyetinden nefret eder. Bu melun metodlar İlâhî metodlara inanmayan demokrasilerin vasıflarıdır. Bir İslâmî hükümet emri altında olan bir insanın bu tarz faaliyetlerde bulunması halinde halifelik meclisine seçmenin yerine öyle yaptığı için onu takip edip cezalandırmalıdır.
6 — İslâmî müşavere heyetinde hiçbir parti yahud gurup olamaz. Her
fert bağımsız bir varlık olacak ve parti düşüncesi etkisinde olmadan fikrini
serbestçe ifade etmiş olacaktır. İslâm sizin,
7 — İslâmda adalet işleri icra (yürütme) işlerinden tamamen ayrı olarak yürütülmüştür, hakimin işi vasıtalık yapmak ve Allahın (c.c.) hükümlerini kulları arasında mecburen (zorunlu olarak) tatbik etmektir, O (Hakim) adalet makamında halife veya emirin temsilcisi olarak oturmaz. Fakat herşeye kadir olan Allahın (c.c.) temsilcisi olarak oturur. Bu sebepten halifenin bile bir mahkemede hakim önünde özel bir ehemmiyeti (önemi) yoktur. Hiç kimse, şahsiyeti, aile bağları yahut makamı sebebiyle adalet huzuruna çıkmaktan muaf tutulamaz. Bayağı bir işçinin, fakir bir köylünün ve muhtaç bir dilencinin en yüksek bir şahsa karşı, hatta halifenin kendisine karşı bile hakim makamına dava açmağa hakkı vardır. Diğer taraftan hakim halifeye karşı Allahın (c.c.) hükmüne tatbik etmeye tam bir yetki sahibidir. Tıpkı bayağı bir müslümana karşı olduğu gibi. Aynı şekilde eğer halifenin herhangi bir kimseye karşı şahsî şikâyeti varsa kendi idarî otoritesini kullanarak o işi düzeltmeye yetkisi yoktur. O anayasaya göre bayağı bir vatandaş gibi bir mahkemede hak aramaya mecburdur.
Bu kısa konferans içinde size İslâmî devletin tafsilâtlı bir şeklini sunmak benim için imkânsızdır. Onun ruhunu ve işleme şeklini tamamen izah etmek için Mukaddes Peygamberin (s.a.) ve onun hakkaniyetle idarecilik yapan dört halifesinin başarılı hükümetlerinden misaller getirerek meseleyi ispat etmek lüzumludur. Fakat bu kısa makalede buna hiçte fırsat yoktur. Bununla beraber, İslâmî devlet ve onun hükümeti mevzuunu tamamiyle iyi bir şekilde anlayabilmeniz için sizi ikna edecek izahatı yaptığını umarım.
[1] Mü’minun: 84-89.
[2] Ankebut: 61-63.
[3] Zuhruf: 87.
[4] İlâh ve Rab kelimelerinin kavram ve manası üzerinde yapılan tafsilâtlı bir münakaşaya bak: Ebu'l-A'Iâ El Mevdûdî, Kur'ân Kitcher Bunyadi İstilahen Kur'ânda 4 Terim. Lahore.
[5] Şuara: 29; Kasas: 38; Naziat: 24.
[6] EI-Bakara: 258.
[7] AI-Madani, AI-İttehafat, Al-Sanyya fil Ahadis AI-Kut-siyye Hadis-i Kutsi hadis No; 343. Dairetül-maarif, Haydara-bat-Deccan-1323 A. H.
[8] Araf: 59, 65, 73,
[9] Sad: 65, 10 Araf: 54.
[10] Enam: 102.
[11] Al-i imran: 64.
[12] Araf: 157.
[13] A’raf: 40.
[14] Âl’I İmran: 154.
[15] Nahl: 118.
[16] Maide: 44.
[17] En’am: 50.
[18] En’am: 90.
[19] Al-i İmran: 79.
[20] Nisa: 64.
[21] Burada mutlak kanun yapma hakkı münakaşa edilmiş
oluyor, İslâm siyaset nizamında bu hak
[22] Hadid: 25.
[23] Hac: 41.
[24] Al-i İmran: 110.
[25] Hucurat: 13.
İslami Okul Okulların En Önemlisi