Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM'DA DEVLET NİZAMI - Islamnizami - 8. Sayfa

 

İSLÂM'DA DEVLET NİZAMI

 

Daha başlangıçta, karşı karşıya bulunduğumuz problemin özünü açıkça anlamalıyız. Biz, bu devlet İslami bir Anayasaya sahiptir dediğimizde, bu İslâm Devletinin yazılı şekilde bir Anayasası vardır demeye getirmiyoruz, sadece onu zorunlu kılan, yapılması gerekli bir şeyden bahsediyoruz. Problemin özü, yazılı şekle dönüşebilen yazılı olmayan bir Anayasa istediğimizdir.[1]

İslâm Anayasası dediğimiz şey gerçekte yazılı ol­mayan bir Anayasadır. Bu belirli özel kaynakları içine alır ve biz bundan, ülkemizin bugünkü isteklerini gözönünde tutarak yazılı bir Anayasa yapabiliriz.

Yazılı olmayan Anayasa dünyada tek ve acaip olan bir şey değildir. Gerçekte 18. yüzyılın ortalarına kadar, dünya yüzündeki yönetimler yazılı olmayan anayasalara dayanıyordu; bugün bile İngiliz hükümeti işlerini yazılı bir anayasa olmaksızın yapmaktadır. Nasıl ki Britanya halkı yazılı olmayan bir ana­yasa yerine yazılı bir anayasaya sahip olmak istedi­ğinde, yazısız anayasanın çeşitli kaynaklarına başvu­rarak, oradan çeşitli materyeller toplayacak, sonra da onu madde haline getirecekse, biz de, bir İs­lâm Anaya­sasını yazmak için aynı yolu benimseyeceğiz.

 

I

YAZILI OLMAYAN

"İSLÂM ANAYASASININ DÖRT KAYNAĞI VARDIR

 

1. Kur'ân

Cenabı Hakkın bütün temel emir ve talimatlarını içine alan ilk ve baş kaynaktır. Bu emir ve hükümler, insan varlığını her yanıyla kapsar. Burada sadece ferdî ilişkilerle ilgili emirler değil, insanın sosyal ve kültürel hayatının bütün görünüşlerini düzenleyen prensipler de bulunur. Ay­nı zamanda, Müslümanların kendi devletlerini kurarlarken nasıl davranmaları ge­rektiği de orada açıkça gösterilmiştir.

 

2. Sünnet

İkinci kaynaktır. Hz. Peygamberin, İslâm ideolojisini Kur'ân'ın rehberliğinde pratik hayata dönüştürmesini, bu ideolojiyi müsbet bir toplum düzenine yerleştirip geliştirmesini ve sonunda, tam bir İslâm Devletine yük­seltmesi için tuttuğu yolu gösterir. Bütün bunları biz yalnız ve ancak Sünnetten öğrenebiliriz. Sünnet, Aynı zamanda, bize Kur'ân'ın emirlerinin anlam ve mak­sadını en doğru şekilde nasıl anlayaca­ğımızın yolunu da gösterir. Başka sözlerle, sünnet, Kur'ân prensiplerinin, hayatın çeşitli problemlerine pratik olarak uygulanması­dır. Bu yüzden, anayasa uygulaması ve teamülleriyle ilgili son derece değerli ve önemli mater­yalleri içine alır.

 

3. Hülefa-i Raşidîn devri uygulamaları

Bu uygulamalar (conventions) İslâm Anayasasının üçüncü kaynağını meydana getirir. Hak yoldaki Halifelerin, Hz. Peygamberin ölümünden sonra İslâm Devletini nasıl yönettikleri, o altın çağın parlak örnekleriyle dolu olan Biyografi, Tarih ve Hadîs kitaplarında yazılıdır. İs­lâmda, daha başlangıçtan beri, bütün sahabelerin (teknik teri­miyle icma'nın) oybirliğiyle doğruladıkları Kur'ân ve Sün­net yorumlarıyla, Halifelerin anayasa ve hukuk prob­lemleriyle ilgili olup da sahabelerin de kabul ettikleri kararlarının, bütün çağlar boyunca bağlayıcı oldukları kabul edilmiştir. Başka deyişte, bu tür karar ve yorumlar oybirliğiyle kabul edilmiş olmalıdır, çünkü Sa­habelerin herhangi bir konuda düşünce birliği etmeleri, hukukun emredici yorumuyla eşdeğerlidir. Sahabeler ara­sında bir düşünce ve kanaat ayrılığı olduğu yerde, bu, o konuda gerçekte iki veya daha fazla yorumun olduğuna yeter bir delildir ve sağduyuya dayanarak onlardan biri ötekilere tercih edilebilir. Fakat aralarında tam bir karar veya yorumun doğru ve yetkili olduğunu gösterir. Bu, sahabe­lerin doğrudan doğruya Hz. Peygamberin (a.s. ashabı olmaları, bizzat Peygamberin talimiyle yetişmiş bulunma­ları sebebine da­ya­nır; onların, hep birden Pey­gamberin gerçek mas­ka­dı­nı kavrayamamaları veya oy­birliğiyle ger­çek İs­lâm ruhuna aykırı bir karar verebil­meleri düşü­nülemez.

 

4. Büyük hukukçuların (fakihlerin)                    koyduğu kurallar

Dördüncü kaynağı kapsayan bu kurallar, en büyük hu­kukçuların kendi çağlarındaki çeşitli anayasa prob­lemleriyle ilgili olarak verdikleri kararlardan meydana ge­lir. Bu konuda son söz onların olmamakla birlikte, İslâm Anayasasının prensiplerini ve ruhunu doğru anla­mak için aslında en iyi yol gösterici oldukları inkâr edi­lemez.

Anayasamızın dört kaynağı işte bunlardır. Ne zaman yazılı şekilde bir İslâm Devleti Anayasası düzenleyecek olursak, İlgili materyelleri bunların hepsinden toplı­yaca­ğız. İngiliz halkı da, anayasasını yazılı şekilde düzen­leme eğilimi taşısaydı aynı şeyi yapacak, «Common Law» a başvurmak zorunda kalacaktı. Bunlar da ana­yasa teamülleri, çeşitli kanunî vesikalarla mah­kemelerin anayasa meseleleriyle ilgili olarak verdikleri ka­rarlardan çıkan bazı noktalardan ibarettir.

 

GÜÇLÜKLER

Şüphesiz, İslâm Anayasasının bu dört kaynağı da ya­­zılı şekilde mevcuttur. Kur'ân, yazılı bir kitaptır. Sün­net ve Halifelerin uygulamaları da, hadis kitaplarında ve biyografik İslâmî eserlerde ayrıntılarıyla mevcuttur. Bütün büyük İslâm Hukukçularının koydukları kurallar, yazılı ki­tap­­lardan elde edilebilir. Hiçbir şeyin, en küçük par­çası kaybolmamış, belirsiz veya eksik kalmamıştır; bu­nunla birlikte, bu yazılı olmayan anayasayı yazılı şekilde düzenlemek için yapacağımız araştırmalarda, baş­langıçta, karşımızda pek çok güçlükler ve engeller vardır. Bu yüzden, daha ileri gitmeden önce, bu güç­lüklerin gerçek ma­hiyetini anlamamız gerekiyor.

a) Terimlerin yeniliği

İlk güçlük dil bakımındandır. Gerek Kur'ân'ın, ge­rek hadîs ve fıkıhın anayasa hukuku ile ilgili terimleri, uzun zamandan beri kullanılmadığı için, bu gün, halkı bir yana bırakın, aramızdaki bilgin kişilece bile anla­şılmaz olmuştur. Yazık ki, İslâm, çoğumuz için uzun zamandan beri bütün pratik amaçlarımız için kapalı bir kitap haline gelmiş, sonunda, bu terimler artık kullanıl­maz olmuştur. Kur'ân'da, anayasa bakımından önem taşıdıklarını anlamaksızın her gün okuyup tekrarladı­ğımız pek çok kelime vardır. Örnek olarak: Sultan, Mülk, Hüküm, Emir, Velayet v.b. kelimeler gösterile­bilir. Bu terimlerin anayasa bakımından ifade ettiği anlam, en çok birkaç kişi tarafından anlaşılır. Bu te­rimler başka dillere çevrildiğinde hemen hemen haya­tiyetlerini kaybetmiş veya anlamları bozulmuş bir halde gelirler. Bu yüzden, Kur'ân'ın anayasa konusun­daki emir ve kavramlarını duyanlar, iyi bir tahsil gör­müş kimseler bile olsalar, kitabın hangi âyetlerinin ana­­yasadan bahsettiğini veya anayasa ile ilgili oldu­ğunu sorup hayrete düşüyorlar.[2]

Onların bu şaşkınlığı veya bilgisizliği beklenme­dik bir şey değildir, çünkü, edebiyatında, anayasa meseleleri ay­­­rı başlıklar altında yazılmamıştır. Tam ter­sine, teşkilât ve hukuk tartışmaları birbirinden ayrılamaz şekilde kaynaş­tırılmıştır. Anayasa meselelerinin, hukuk içinde ayrı bir Kur'ân'da «Anayasa» başlığı altında bir bö­lüm bulamıyorlar.

b) Eski Hukuk Edebiyatı

İkinci güçlük, eski edebiyat eserlerimizin iyice bilin­meyen metodundan çıkmaktadır. Eski hukukun konu ola­rak ele alınmasının son zamanları bir yeniliği oldu­ğunu herkes bilir ve bugünkü anlamında «anayasa» keli­mesi­nin kullanılması da nisbeten yenidir. Bununla birlikte bütün ünlü İslâm hukukçuları anayasa problemleriyle in­ceden inceye uğraşmışlardır. Fakat onların bu konudaki bütün ilmî tez ve düşünceleri, çeşitli konulara dağılmış ve öteki yakın meselelerle biraraya getirilmiş halde normal fıkıh kitaplarında da bulunur. Meselâ, bu problemlerden birini «evlilik» bahsinde bulurken, bir başkasını «miras», bir üçüncüsünü «Harp», dördüncüsünü başka bir meseleyle ilgili konularda bulursunuz. Bunun gibi, bir mesele «Ceza Hukuku» meseleleriyle bir arada ele alınmışken, başka bir mesele «Maliye» konusu içinde sayılmış olabilir. Bundan başka, bu eserlerde kullanılan dil ve terminoloji bugün kullanılan terimlerden öylesine farklıdır ki, bir araştırmacı hukukun çeşitli dallarına ve bunlardan çıkan meseleleri çok yönlü olarak bilmedikçe, ayrıca eski ve yeni Arapçayı bilmedikçe, bir milletlerarası hukuk prob­leminin nerede genel bir hukuk problemiyle bir arada ele alındığını veya şahsın hukukunun nerede anayasa huku­kuyla ilgili bulunduğunu kolay kolay kavrayıp ayırdede­mez. Bununla birlikte, en iyi mütefekkirlerimizin İslâmın ilk çağlarında bile bu meseleler üstünde düşün­dükleri ve arkalarında anayasa hukuku ve tatbikatıyla ilgili çok değerli eserler bıraktıkları bir gerçek olarak dur­maktadır. Bütün bu eserleri yeniden gözden geçirdikten sonra doğru olarak basmak, kataloglarını yapmak, sonra da kusursuz olarak modern şartlarla dünyaya sunmak, ince araştırmalar, büyük gayretler gerektiren bir iştir. Bu günkü nes­lin İslâm bilginlerinden çoğu bu iş için yeterli değildir. Daha da açıkçası, bugünkü nesil, bu bü­yük mi­rasın gerçek değerini bilip anlamadan, onu hor görme eğilimini taşımaya başlamıştır.

c) Eğitim sistemimizin kusurları

Üçüncü güçlük, eğitimimizin kusurlu sisteminden doğ­­mak­tadır. Bu eğitim sisteminde ilahiyat öğrenimini se­çenler, genel olarak, siyaset ilminin, iktisadın, anayasa hu­kukunun ve bunlardan çıkan meselelerin bütün bütün cahili kalıyorlar. Neticede, zamanlarının çoğunu Kur'ân, hadîs ve fıkıh tefsirlerini ve metinlerini Öğrenmekle ge­çirenler bile, derin ve ilmi bir incelemeyi anlamak şöyle dursun, bugünkü siyaset ve teşkilât meselelerine dair en basit modern terimlerle ifade edilmiş elemanter bilgi­leri bi­le anlayıp kavrıyamıyorlar. Böylece, modern politika ve anayasa meselelerine İslâm bilgilerinin ışı­ğında bakıp hal­ka öncü, yol gösterici olamıyorlar. Ken­dileri bilginin kay­­nağına varacağına, bu meselelerin anla­yabilecekleri bir terminolojiyle kendilerini izah ve ifade etmesini bek­liyorlar!

Diğer sınıf, modern eğitim görmüş ve pratik olarak devlet teşkilâtının bütün dallarını tamamiyle kontrol eden insanlardan meydana gelmiştir. Bu sınıf, modern problemlerin çoğuna yakın olmakla birlikte, İslâmın muhteşem mirasına dair pek az şey bilir; ne yazıkki... Bunların çoğu, İslâmın temel emir ve pren­siplerini bile bilmezler... İs­lâmın anayasa hukuku, poli­tika bilimi veya içtihadı hakkında bildikleri şeyleri, Batı eğitimi yoluyla elde etmişlerdir; bununla birlikte Kur'ân ve Sünnet hakkındaki bütün bilgileri sadece aşırı dere­cede fakir, yüzeysel ve yetersiz olmakla kal­mamış, aynı zamanda da dolaylı, bazan üçün­­cü, hattâ dördüncü ellerden olmuştur. Bu sebepten dolayı, sa­mimiyet ve saf bir duyguyla bir İslâm rönesan­sı­nı özle­yen bu çeşit kimseler, gerçekte başkalarına kolay kolay öncü ola­mazlar. Onlar, Kur'ân'da sadece anla­yabilecekleri dilde bütün modern meseleler hakkında bir hüküm bulmaya çalışıyorlar. Bu, belki de doğru dürüst bir İslâm Anaya­sası yapmaya engel olan güç­lükler arasında en bü­yüklerinden biridir.

d) Cehalet

İslâmî hayat düzenine giden yolumuzda ayağı­mıza takılan dördüncü taş da, bazılarının gerekli İslâmî bilgilere sahib olmaksızın kurallar koyarak, yap­tıkları tesirdir. Bu konunun acıklı yanı şu ki, bu eğilim, za­manın geçmesiy­le tehlikeli bir çapa ulaşıyor. Bunla­rın sloganı, İslâmın ruhbanlar sınıfını tanımadığı ve bu yüzden de yegâne İs­lâm tefsircilerinin «Molla» lar olamıyacağıdır. Kur'ân'ın hü­kümlerini yorumlama ve bunlardan sonuç çıkarma hu­susunda herkes eşit hakka sahiptir. Molla'nın sözünün, herhangi bir kimse­ninkin­den daha itibarlı sayılmasının hiç­bir sebebi yoktur, diyorlar. Böyle konuşanlar ne Kur'­ân'ın ve Sünnetin dilinden anlıyor, ne de İslâm geleneğini bili­yorlar. On­ların hiçbiri, hayatlarının bir gününü olsun cid­dî olarak İslâmı ve onun geniş literatürünü incele­meye hasret­memiştir. Namuslu bir yolla zayıflıklarını ve eksiklikle­rini hissedip onu ortadan kaldırmaya ça­lışacaklarına, hem bilginin gereğini inkâr, hem de İslâmı istedikleri gibi yorumlamak için ısrar ediyorlar.

Açıktır ki, kollektif hayatın herhangi bir şubesinde bu çeşit bir cehalete müsaade edildi mi, artık zararın sonu alınamaz. O zaman, yarın da biri kalkar ve İslâmda «hukukçu sınıfı» yoktur, hukuk bakımından yetkili hükümler vermek hususunda herkes eşit hakka sahiptir, der; hukuk hakkında hiçbir şey bilmese bile... Başka biri kalkar, İslâmda «mühendis sınıfı» yoktur, bu yüzden kalifiye bir mühendis gibi ülkenin mühendislik işlerine benim de karışmaya hakkım vardır, der. Bunu bir üçüncüsü takip eder, o da İslâmda «hekimler sınıfı» olmadığını iddia ede­­rek, hasta için herkesin reçete yazmaya hakkı olduğunu söyler, mezarlıklar insanla dolmuş, ne önemi var!...

Bazı okumuş ve entellektüel kişilerin bile, bu çe­şit çocukça fikirler ileri sürdüğünü gördükçe, gerçek­ten şaşırıyorum. Bütün milletin sadece cahillerle dolu ol­duğunu ve bütün bu mânâsız İddialara alkış tutaca­ğını mı sanıyorlar? Şüphesiz, İslâm, ruhbanlığı bir sınıf olarak kabul etmez. Fakat bu slogana önayak olanlar bunun ne demek olduğunu hiç de anlamaya çalışmı­yor. Bu sadece şu demektir ki, İslâm ne Yahu­dilik ve Brahmanlıkta olduğu gibi dinî bilgilerin ve ruhî işlerin belirli imtiyazlı bir ırk veya kabilenin tekelinde kalma­sını kabul eder, ne de dünyevî ve dinî sınıfları birbi­rinden bıçak kesimiyle ayıran Hıris­tiyanî doktrini savu­nur. Bu yüzden, kimse İslâmda ruhî tekel olduğunu iddia ede­mez. «Molla» veya «Âlim» dinî kanun ve dokt­rinleri İzah hususunda kendilerine özgü haklara sahib olan kişilere verilen bir ünvan değildir. Tam tersine, nasıl ki, herhangi bir kimse yollu yolunca ehliyetini kazanmak suretiyle hâkim, avukat veya doktor olabiliyorsa, aynı şe­kilde kim zamanını ve enerjisini Kur'ân'ı ve Sünneti in­celemeye verir, İslâm öğreniminde tecrübe ve bilgi sa­hibi olursa, o, İslâmla ilgili konularda bir uman ola­rak konuşmaya hak kazanır.

İslâmda ruhbanlık yoktur, demenin bir anlamı varsa, o da sadece bu söylediğimiz şeydir. Bu da, İslâm, yeterli bilgi ve tecrübe sahibi olmadan herkese Kur'ân ve onun emir ve talimatları hususunda otorite olarak konuşma yet­­kisi verir anlamına gelmez ve gelemez. Gerçekten, dün­­­yevî konularla ilgili boş bir iddia hiçbir yerde kabul edi­lemezse, yalnız bu dünyadaki hayatımızın çok önemli görünüşleriyle ilgili olmayıp aynı zamanda imanımızla ve ölümden sonraki hayatımızla da ilgili olan dinî konularda nasıl kabul edilsin?

Yolumuzun üstündeki bu dördüncü güçlük, bu an için en gerçek güçlük oluyor. Çünkü, ilk üç durumda, sıkı ve dürüst bir çalışmayla bunları ortadan kaldırmayı uma­biliriz. Gerçekte zaten bir ölçüde onları ortadan kaldırmış da bulunuyoruz. Fakat bu sonuncunun çözümü o kadar kolay görünmüyor...


II

SİYASÎ DÜŞÜNCENİN TEMEL MESELELERİ

Şimdi temel anayasa problemleri üstünde duracağım ve İslâmın orijinal kaynakları bakımından bizim için en uygun idare şeklini kısaca göstermeye çalışacağım. Bu, İslâmın teşkilât sahasında bize bir yol gösterip gösterme­diğini anlamamıza da yardım edecektir. Bu rehberlik, tav­siye kabilinden bir şey midir, yoksa emredici bir ma­hiyeti mi vardır? Bu, öylesine emredicidir ki, eğer Müs­lüman ol­duğumuzu iddia ediyor ve böyle kalmak istiyor­sak bu ger­çeği görmezlikten gelemeyiz. Bu konuyu vak­tinde bi­tir­mek için, İslâm Anayasasının aşağıdaki dokuz esas noktasını ele almak niyetindeyim:

1  — Hükümdar kimdir? Kral mı, halk mı? Bir sınıf, kı­lan veya bütün millet mi? Yoksa Cenab-ı Hak'kın ken­disi mi?

2  — Bir İslâm Devletinin gayesi ve fonksiyonları ne­dir? Vatandaşlarından ne ölçüde sadakat isteyebilir ve devlet, nerede ve ne zaman bu hakkını kaybeder?

3  — Bu devletin çeşitli organlarının (yani Yü­rütme, Yargılama ve Yasama organlarının) fonksiyon­ları ve kuvvetleri nedir? Her birinin hakları, görevleri ve sorumlulukları nedir, birbirleriyle münasebetleri ne­dir?

4  — Devletin gerçek gayesi nedir? Yani, hangi ko­nu­ları, gayeleri başarmaya çalışıyor ve kapsamlı olarak, geniş siyasetinin temelleri nelerdir?

5  — Bu devletin hükümeti nasıl kurulur?

6  — Bu devletin hükümetini yürütmeye lâyık şa­hıslarda aranan ehliyet ve şartlar ne olacaktır?

7  — Vatandaş olmanın şartları nedir, bir şahıs bu hakkı nasıl kazanır ve kaybeder?

8  — Vatandaşların temel hakları nelerdir?

9  — Devlete karşı esas yükümlülükleri nelerden ibarettir?

Bu sorular, politika teorisinin kilit noktalarıdır. Ve bir Anayasanın bu sorulara açık ve kesin ce­vaplar vermesi beklenir Bu sebeble, İslâmın, bu so­rulara verdiği cevapları anlamaya çalışmalıyız.[3]


III

İSLÂMDA HÂKİMİYET KAVRAMI

İlkin bir İslâm Devletinde hâkimiyet hakkının kime ait olduğu sorusunu sormakla başlıyalım. Kur'ân, bu soruya hâkimiyetin bütün yönleriyle yalnız ve ancak Allah'a ait olduğunu söyliyerek açık bir cevap veriyor. Bu âlemin ger­çek yöneticisi ve tek Yaratıcısı O'dur. Bu yüzden bütün bu yaratıklar üzerine mutlak hâkimiyet hakkı O'na aittir. Bu noktayı iyice anlayabilmek için, ilkin hâkimiyet (Sovereignty) kelimesinin gerçek ama­cını kavramamız gerekir.

 

Hâkimiyetin Anlamı

Modern politik bilimler terminolojisinde bu kelime mutlak üstünlük veya mutlak sahiplik anlamında kulla­nı­lır. Bir kişinin veya bir grubun veya bir kurumun hükümdar olduğunu söylersek bu söz, o kişi, grup veya kurumun kanun koyucu olduğu anlamına gelir. Hükümdar, devletin bütün tebaasına emirler yüklemek konusunda tartışmasız bir hakka sahiptir. Tebaa da bu emirlere, isteyerek veya istemeyerek mutlak bir ita­atle yükümlüdür. Kendi İradesi dışında hiçbir vasıta onun kanun koyma gücünü kısıtlayamaz, veya bu güce bir sınır çizemez. Te­ba­asından hiç birinin ona karşı çıkmak veya emirlerine aykırı hareket etmek hakkı yoktur. Onun verdiği haklar ne türden olursa olsun, herkes boyun eğer; geri aldığı haklar ne olursa olsun, derhal etkisini gösterir. Hukukta, her hak, sadece ka­nun koyucu onun varlığını istediği için var olur. Bu, ev­rensel hukukî bir kesin bilgidir. Bu yüzden kanun ko­yucu bir hakkı geri alırsa onun varlığı silinir, yok olur ve o hak bundan böyle geri istenemez. Kanunlar, Hâ­kim Kudretin iradesiyle meydana gelir ve devletin bütün tebaası onlara itaat etme yükümlülüğü altına girer, fa­kat Hâkimin (Sovereign) kendisi hiçbir kanunla bağlı değildir. Başka deyişle o, mutlak sultadır, buysa, ona kanunlarıyla ilgili olarak iyi veya kötü, doğru veya yanlış bir soru sorulamaz demektir. O ne yaparsa yap­sın haklıdır, hiç kimse onun yönetimi, kanunları veya kanunların uygulanması konusunda soru soramaz. Onun davranışı, yanlışın ve doğrunun ölçüsüdür, kimse bunda şüpheye düşemez. Böylece Hâkim Kudre­tin bütün hatalardan ve yanlışlardan mutlak olarak kurtulmuş olduğunu kabul etmek kaçınılmaz oluyor, gerçekte o böyle olmasa bile...

 Modern hukukçuların bildirdiği hâkimiyet kavra­mı­nın anlamı ve mahiyeti budur.[4] Bundan başka hiçbir şeye hâkimiyet adı verilemez. Bununla birlikte bu hâkimiyet anlayışı, yüksek bir kudret onu gerçekleştirmedikçe sırf bir hukukî bir var sayım olarak kalır. Politika bilimi dilinde, bu yüzden, politik hâkimiyet olmaksızın hukukî hâkimiyetin hiçbir pratik varlığı ve değeri kalmıyor. Politik hâkimiyet bu suretle tabiî olarak hukukî hâkimiyetin tatbikî (uygulama) gücüne sahip olmayı ifade ediyor.

Şimdi şu sorular ortaya çıkıyor: İnsanlık sınırları içinde gerçekten böyle bir hâkimiyet var mı? Varsa ne­rede? Ve bu hâkimiyet kime verilebilir?

Bugün herhangi bir monarşik (kraliyet) sisteme hâ­kimiyetin bütün bu vasıflarına sahip olan bir monark­(kral) var mı, veya geçmişte olmuş mu, veya gele­cek­te olması beklenebilir mi? En güçlü monark­lardan birini alsak ve hâkimiyet efsanesini tah­lil etsek, gerçekte sadece, bütün otoritesinin kontrol edeme­diği bazı dış faktörlerle daima sınırlanmış ol­duğunu görürüz.

Terimin gerçek anlamında «hâkim» olarak nitelendi­rilebilen bir demokrasiye monarşiden başka bir şey diyebilir miyiz? Cevabın yine olumsuz olması gere­ki­yor. Çünkü dikkatli bir tahlille mutlak gücün bütün gösterişinin gerisinde, onu sınırlayan ve kısıtlayan, hâkim denen kudretin kontrolü dışına düşen bir ta­kım faktörlerin varlığı görülür.[5]

İşte bu yüzden, hâkimiyetin bu ideolojik anlamını benimseyen politika bilginleri, ne zaman insan cemiye­tinde bu çeşit hâkimiyet sahibinin yerini bul­maya ça­lışmışlarsa daima başarısızlığa uğramışlardır. Çünkü insanlar arasında bütün bu vasıfları taşıyacak büyük­lükte bir kimse bulmamışlardır. En üstün yara­tıklar arasında bile, hâkimiyetin bütün bu vasıflarına hakkıyla sahib olduğunu id­dia edebilecek bir yaratık yoktur. Kur'ân-ı Kerîm, hâkimiyetin ancak ve ancak Allaha ait olduğunu tekrar tekrar söylerken açıkça bu gerçeği belirtiyor. Kadir-i Mutlak olan yalnız Allahtır. Yani ne isterse yapabilir. Hiçkimseye başvurmaz, kim­seye he­sap vermez. Bütün otoritenin sebebi ve kaynağı O'dur. Otoritesi ve kudreti sınırlanamaz, kısıtlana­maz olan tek O'dur. Bütün hatalardan, yanılmalardan münezzeh olan yalnız O'dur.

İkinci olarak, gözlerimizi bu gerçeğe kapasak ve bu hâkimiyet statüsünü başkasına versek bile, gerçekte öyle bir insan bulacağız ki, onun basit bir sözü kanun olacak, iradesine aykırı hareket etme hakkı bulunma­yacak, ona kayıtsız şartsız itaat edilecek ve sözlerin­den veya arzusundan çıkması muhtemel olan hata ve sevabı, erdem veya ayıbı söz konusu edilmiyecek.

Bu vasıfları ister bir fert, ister bir kurum, ister bir topluluk, kim taşırsa taşısın, şu soru kaçınılmaz olarak sorulacaktır: Bu kudretler toplamı ve hâkim otorite için ne gibi haklı sebeb vardır? Buna cevap olarak ço­ğunlukla böyle bir gidişi efkârı umumiye (kamuoyu) haklı çıkarır denecektir: Fakat böyle bir iddiayı kabul etmeye hazır mıyız? Diyelim ki bir şahıs kendini irade­siyle satışa çıkarmış olsun. Satın alan kimse gerçekten o kimsenin maliki olur mu? Eğer olamazsa pekâlâ şöyle bir soru sorabiliriz: Peki, nasıl olur da, sırf hal­kın kabulü böyle bir hâkimiyet statüsünü haklı çıkarır? Kur'ân-ı Kerim bu noktayı, hiçbir yaratığın sözleri ve ira­desiyle başkalarına tesir etme hakkı bulunmadığını, bu hakkın sadece Allaha ait olduğunu, bu durumun yaratı­lış icabı olduğunu söyliyerek çözümlüyor. Kur'ân-ı Kerim buyuruyor: «Hakikat, yaratmak da emretmek de O'na mahsus»[6]

Bu, muhakkak ki, kâinatın yaratıcısı olarak Allah'ı bilenlerce reddedilmiyecek makul ve ikna edici bir du­rum­dur.

Kendiliğinden çıkan üçüncü nokta, biz, hâkimiyetin bu insanüstü örtüsünü, eksikliğine bakmadan bir insana giy­dirirsek, bunun insanlığa bir faydası, hizmeti olur mu? Bu statüyü ister ferden, ister kollektif olarak kuşanmış bulunsun, hiçbir insan, iradesini geniş insan kitlelerine tatbik etmek hususunda sınırsız kudretler veren böyle bir hâkimiyeti kolay kolay hazmedemez. Nerede ve ne zaman insan eline böyle bir otorite verilmişse, bu, daima ada­­letsizlikle ve kötü idare ile sonuçlanmıştır.

Kötülük böyle bir sistemin tabiatında mevcuttur. İn­san ne zaman böyle bir sistemi benimsemişse kötülük de kaçınılmaz olarak başını kaldırmıştır. Çünkü aslında «hâ­kim» olmayan, hâkim olmaya hakkı bulunmayan insan, ne zaman sunî olarak böyle görünmüşse kudretini haksız­lıktan başka türlü kullanamamıştır. Bu, Kur'ân-ı Ke­rîm'in şu sözlerle bildirdiği gerçektir: «Allahın vah­yet­tiğine göre hüküm vermeyenler (gerçek) zalimlerdir.»[7]

 

Hak'kın Hâkimiyeti

Bu yüzden İslâmda “de jure” (hukukî) hâkimiyetin ke­sin olarak Allaha ait olduğu ifade edilmiştir. O'nun “de facto” (fiili) hâkimiyeti zatında mevcuttur ve bütün kâina­tın çalışma düzeninde kendini gösterir. Bütün mevcudatın üstünde tek ve ilk Hâkim Kudret O'dur. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeği artan bir etki ile tekrar tekrar açıklıyor. Bir yerde şöyle söylüyor:

«Hüküm Allahtan başkasının değildir. O kendisinden başkasına itaat etmemenizi buyuruyor. İşte doğru yol budur.»[8]

Başka bir yerde şöyle buyuruyor:

«Rabbınızın size vahyettiğine uyun. Ondan başka (söz­de) velilere uymayın.»[9]

Üçüncü bir yerde, O'nun de jure (hukuki) hâkimiye­tini kabul etmekten kaçınmanın açık bir küfür olduğu be­lirtiliyor:

«Allahın vahyettiğine göre hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridirler.»[10]

Bu hükümler, Allahın de jure (hukuki) hâkimiyetini kabul ve tasdikin islâm, onu inkârsa küfür olduğunu açıkça gösteriyor.

Peygamberlerin Rolü:

Peygamberler sadık aracılardır. Cenabı Hakkın in­san­­­lığa bildirdiği emir ve hükümler onların aracılığıyle ge­lir. Bu yüzden İslâmda peygamberlere kesin olarak, kayıtsız şartsız itaat edilir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Allahın ken­dilerini Resul olarak gönderdiğini söyliyenlerin kesinlikle şöyle konuştuklarına dikkat etmişsinizdir:

«Allahdan korkun ve bana itaat edin.»[11]

Kur-ân-ı Kerîm, bunu şu sözlerle kesin bir prensip ola­rak bildiriyor:

«Biz hiç bir peygamberi, Allahın izni ile kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle, göndermedik.»[12]

Ve yine:

«Peygamberlere itaat eden Allaha itaat eder.»[13]

Bu durum öylesine önemlidir ki, Kur'ân, Peygamberi İnkâr edenleri müslüman saymaz. Kur'ân-ı Kerîm buyuru­yor:

«Rabbine ondolsun ki onlar aralarındaki münakaşa­larda seni nihaî hakem olarak kabul edip de, yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan, (bütün samimiyetleri ile) verdiğin hükümleri kabul etmedikçe mümin sayılmazlar.»[14]

Kur'ân-ı Kerîm yine buyuruyor:

«Allah ve Peygamberi bir işe hüküm ettiği zaman gerek mümin olan bir erkek, gerek mümin olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyer­lik (seç­me hakkı) yoktur. Kim Allaha ve Resulüne isyan eder­se muhakkak ki o, apaçık yoldan çıkmıştır.»[15]

Bu temel görüşün karşısında, İslâmda de jure (hu­kuki)hâkimiyetin yalnız ve mutlak olarak Allaha ve O'nun Resulüne (s.a.v.) ait olduğunda hiç bir tereddüde yer yoktur. Peygamberler Allahın, yeryüzündeki de jure (hu­kuki) hâkimiyetinin maddî görüntüleri, ve O'nun bu amaçla gönderilmiş sözcüleridirler.

 

Devletin Durumu

Hâkimiyetle ilgili temel anayasa meselesinin bu açıklamasından sonra, cevap verilmesi gereken bir soru kalıyor: Bu kuruluşta politik hâkimiyeti kim yüklenecek? Politik hâkimiyet de, şüphesiz yalnız ve yalnız Allaha aittir. Bu devlette. İslâm'ın politik sistemini uygulamak için vekil tâyin edilen insan, terimin hukukî ve siyasî an­lamında gerçek hâkimiyete sahip değildir. Bu, yalnız de jure (hukuki) hâkimiyete sahip olmadığı için değil, aynı zamanda elindeki kudretlerin, karışamayacağı ve değişti­re­me­ye­ce­ği bir İlâhî Kanunla sınırlandırıldığı, şarta bağ­landığı için de böyledir. Bu vekâletin gerçek durumunu bizzat Kur'ân-ı Kerîm tarif ve tasvir etmiştir. Bu vekillik için Kur'ân'ın kullandığı terim «hilâfettir.» Buysa, böyle bir vekilin kendi başına hükümdar olmadığı, fakat de jure (hu­kuki) ve de facto (fiili) hükümdarın, yani Cenab-ı Hak'kın vekili olduğu anlamına gelir.

 

Demokratik Hilâfet Doktrini

Buradaki «vekâlet» sözü, «kralların İlâhî hakkı» veya «Papalık otoritesi» denilen şeylerle karıştırılmamalı. Kur'ân-ı Kerîm'e göre, Allah'ın vekili olma durumu, her­hangi bir ferdin, bir klanın veya sınıfın onlara ait doğumla kazandığı bir hak değildir, bu, kendi üstlerinde Allahın mutlak hâkimiyetini kabul ve tasdik edenlerin ve Hz. Pey­gamberin haber verdiği İlâhî Kanunu, bütün kanun ve ni­zam­ların üstünde benimsiyenlerin kollektif hakkıdır. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:

«Allah vadetti ki, mümin olup da güzel ameller işle­yenleri muhakkak ki yeryüzünde kendisinin vekilleri ya­pacaktır.»[16]

Bu hayat anlayışı, İslâm Halifeliğini bir demokrasi haline getiriyor. Fakat bu demokrasi kökünde ve teme­linde teokrasi, monarşi ve Papalığın hükümet şekillerin­den olduğu gibi, bugünkü Batı lâik demokrasisinden de farklı ve başkadır. Çünkü, modern Batı anlayışına göre, demokrasi, halkın mutlak hâkimiyete sahib olduğu farz­olu­nan siyasî teşkilât felsefesidir. Oysa, müslümanların demokrasi dediği şey, halkın, tek hüküm­ran olan Allahın ve­ki­line veya halifelik hakkına saygı du­yulan bir sistemdir. Batı lâik demokrasilerinde, hükümet halkın oylarını kullanarak belirttiği iradesine göre kurulur veya değiştirilir, Bizim demokrasimizde de aynı şey yapılır, fakat arada şu fark var ki, Batı sisteminde demokra­tik bir devlet mutlak otorite hakkını benimsediği halde, bizim demokrasimizde, Hilâfet, İlâhî Kanunun tayin ettiği sınırlarla bağlıdır.

 

DEVLET ORGANLARI VE FAALİYETLERİ

İslâmın Hilâfet anlıyışı hakkındaki bundan önceki görüşmemiz kendiliğinden şu suali akla getiriyor: Bir islâm devletinin faaliyetlerinin gayesi ve buna yüklenen sorumluluğun mahiyeti nedir? Bu devlet, Allahın bir vekili olduğundan ve O'nun de jure (hukuki) hâkimiyetini kabul etmiş bulunduğundan, faaliyetinin gayesi de, tabiî olarak Cenabı Hakkın takdir ettiği sınırlarla kısıtlana­caktır. Bu, şu demektir ki, devlet ancak bu sınırlar çer­çevesinde ha­reket edebilir, bu sınırları çiğnemeye veya bozmaya yetkisi yoktur. Bu sadece HAK'ın hâkimiyetini kabul etmekten çıkan bir sonuç değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de doğrudan doğruya bu nokta üzerinde durmuş ve açık açık şu ihtarlarda bulunmuştur:

«Bunlar Allahın sınırlarıdır, onları (çiğneyip) geçme­yin. Kim Allanın sınırlarını aşarsa, işte o gibiler zalimle­rin tâ kendileridir.»[17]

Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerîm'in ifade ettiği müsbet ve (kapsamlı) prensip:

«Ey îman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Bir şey hak­kında çekiştiğiniz takdirdeeğer Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanızhemen onu Allaha ve peygambere döndürün. Bu hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir.»[18]

Yukarıdaki hükme, buyruğa göre Devlete itaat etmek Allaha ve O'nun Resulüne itaat etmeye bağlıdır, ondan ayrı değildir. Bunun açık anlamı da şudur: Allahın buyruklarını ve peygamberin çizdiği sınırları ihlâl eden Devlet, halkı kendine itaat ettirme hakkını kaybeder. Hazreti Peygamber, bu gerçeği, şu sözlerle açıklıyor:

«Allaha itaat etmeyene itaat edilmez.»[19]

«Yaradana itaat etmeyen yaratığa itaat edil­mez.»[20]

Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki hükmünden çıkan

başka bir prensip de şudur: İslâm cemiyetinde fertler veya gruplar veya halka Devlet veya Devletin çeşitli organlarıyla daireleri arasında çıkabilecek fikir ayrılıkları ve ihtilâflar ne türlü olursa olsun, bu, Alla­hın ve O'nun Resu­lünun bize bahşettiği temel kanuna başvurmak suretiyle çözümlenir. Bu prensip, devlet içinde, Allahın kitabına ve peygamberin Sünetine sıkı sıkıya bağlı kalarak hüküm ve karar verecek bir kurulu­şun varlığını gösterir.

Teşri (yasama), Yürütme ve Yargı Organları

Şimdi dördüncü soruya geliyoruz: Devletin çeşitli organlarının fonksiyon ve kuvvetleriyle bunların ayrı ayrı hareket alanları nelerdir? Bunun üstünde biraz tefer­rua­tiy­le duralım.

Teşri (Yasama) Organının Fonksiyonu

Teşri (yasama) organı eski fıkıh terminolojisinde, «düzen koyan, emir ve karar heyeti» diye bilinen şey­dir. Açıktır ki, Allahın de jure (hukuki) hâkimiyeti üstüne kurulmuş bir devlet, halk istese bile Kur'ân'a ve Sünnete aykırı kanunlar koyamaz. Allah ve Peygamberi bir iş hak­kında bir hüküm koyduğu zaman hiçbir müslümanın o işte kendine göre karar verme hak ve yetkisi yoktur. Bu Kur'ânın hükmüdür.[21]

İlâhî kanuna göre karar ve hüküm vermeyenler, in­karcılardır.[22]

Bu hükümlerden şu nokta kendiliğinden anlaşılır ki, bir islâm Devletinin teşri (yasama) organı, Allah ve onun Peygamberinin emirlerine aykırı kanun yapamaz. Bütün bu çeşit kanunlar yasama organın tasdik ve kabu­lünü kazansa bile İpso Facto (fiilen) Anayasaya aykırı sayılır.

İnsan burada Devlet işleri İslâmî tarzda yürütülü­yor­sa, islâm Devleti içinde bir Yasama organının ga­yesi ve fonksiyonu nedir, diye sorabilir. Sınırlı olma­sına rağmen bir islâm Devleti yasama organının da icra ettiği ba­zı fonk­siyonlar vardır:

1  — Allahın ve Peygamberin açık emirlerinin mev­cut olduğu yerde, teşri organı bunları değiştir­mezse de, bunların uygulanması gayesi ile kanunlar yapmaya, ilgili hükümleri düzenlemeye ve bunları fa­sıllar haline getirmeye yetkilidir.

2  — Kur'ânın ve Sünnetin hükümlerinin birden
fazla mânası varsa, teşri organı bu mânalardan hangisinin kanunda yer alacağını gösterir. Bu yüzden, yasama organını meydana getirenlerin Kur'ân hükümlerini mâ­nalandıracak güç ve kabiliyette bulunmaları, kararla­rında şeriatın ruh ve lâfzından ayrılmayan bilgin kişiler olmaları zarurîdir. Bu nokta da seçimle sağlanabilir. Teşri organının çeşitli mânalardan birini tercih etmek ve onu kanun ha­line getirmek yetkisi olduğu kabul edilmelidir. Yeter ki, kanun haline getirilen bu tefsir şeriattan ayrılmasın ve ona ters bir mâna taşımasın.

3  — Kur'ân'da veya Sünnet'te açık hükümler yoksa, teşri organının fonksiyonu, tabiî, islâmın aslî ruhunu daima göz önünde tutmak suretiyle, bu konuyla ilgili kanunları çıkarmak olacaktır. Teşri organı eskiden fıkıh kitaplarında kanunlaştırılmış hükümlerden birini de ter­cih edebilir.

4  — Kur'ân'da, Sünnette veya dört halifenin ka­­­rar­larında bir hüküm bulunamıyorsa, bu konu en ha­yatî işlerle bile ilgili olsa, bu, Allahın bizi aklı seli­mi­mize sağduyumuza dayanarak bu noktalarda kanun yapmak için serbest bıraktığı mânasına gelir. Böyle durumlarda, bu yüz­den teşri organı şeriatın lâfzına ve ruhuna aykırı olmamak şartiyle, her türlü kanunu for­müle edebilir. Buradaki prensip, yasak edilmeyen şeyin müsaade edilmiş olduğudur.

Bu dört fonksiyonu Kur'ân'dan, Sünnetten, Hülâfai Raşidin'in teamüllerinden ve İslâmın seçkin hukukçula­rının koyduğu kaideler ve kanaatlarından çı­kardık. Gerekirse kaynaklara da inebilirim. Fakat İslâm Devle­tinin te­mel prensiplerini iyice kavrayanların, aklıse­limle sağduyuyla bu karakterdeki bir Devletin teşri (yasamcı) fonksiyonunu bu hususların mey­dana getirdiğini de anlayacaklarını sanıyorum.

 

Yürütme Organının Fonksiyonu

Şimdi yürütme organına geldik. Bir İslâm Devle­tinde, yürütme organının gerçek maksadı, Kur'ân ve Sünnet yo­luyla nakledilen Allahın emirlerini uygulamak ve pratik ha­­yatında kabul etmeye hazır bir ce­maat meydana getir­mektir. Müslüman bir Devletin yürütme organının bu özel­liğidir ki, onu gayrimüslim bir devletin yürütme organın­dan ayırır. Yürütme or­ganı için Kur'ân'da “ULUL EMR”, hadîste “ÜMERA” sözleri kullanılmıştır. Allaha ve Pey­gamberine itaat ettikleri, günahtan ve sapıklıktan ka­çındıkları müd­detçe bunlara itaat farzdır.

Kur'ân-ı Kerim bu durumu şu âyetlerle açıklıyor:

«Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva ve he­­vesine uymuş, işinde haddi aşmış kimselere bo­yun eğme.»[23]

Yine: «Müfritlerin müşriklerin emrine boyun eğme­yin, ki onlar yeryüzünü fesada verir, islâh etmez kim­se­ler­dir.»[24]

Hazreti Peygamber de bu durumu açıkça ve kuv­vetle ifade ediyor:

1 — «Kulağı kesik bir köle bile size Emir yapılsa, Allah'ın kitabına göre yürüdüğü müddetçe ona uyun ve onu dinleyin.»[25]

2 — «İşine gelse de, gelmese de emre itaat her müslümanın borcudur, yeter ki ona günah işlemesi emredilmesin, bu durumda borç kendiliğinden düşer.»[26]  

3 — «Günahta itaat yoktur. İtaat yalnız faziletedir.» (27). Buhari veMüslim

4 — «Kim bizim bu yolumuza aykırı bir yenilik
ya­par­sa, o ebediyen lanetlenmiştir.»[27]

5 — «Kim, bir bidatçıya saygı gösterirse, islâm binası­nın çökmesine yardım ediyor demektir.»[28]

6 — Şüphesiz, islâmın idarî kuvvetlerinin ve yürütme organının gerçek mahiyeti bu açık âyet ve hadîslerin an­laşılmasıyla varlığını devam ettirir.

 

Yargı Organı

Yargı organının gayesi ve faaliyet sahası Ce­nabı Allahın de jure (hukuki) hâkimiyetinin kabuliyle düzen bulur. Yargılamaya islâm hukuku terminolojisinde KAZA denir. İslâm, ezelî ve ebedî prensipleri üzerine devletini kurduğu zaman bu devletin ilk hâkimi bizzat Hazreti Peygamber idi. Yargı fonksiyonunu Allahın ka­nununa sıkı sıkıya bağlı kalarak yürütüyordu. Onun yerine geçenler de, kararlarını, Peygamberin kendilerine bildirdiği Allahın kanununa dayandırdılar, başka bir şey yapma­dılar.

Kur'ân-ı Kerîm'de El Mâide Suresi özellikle bu mev­zuları açıklar:[29]

 Bu surenin baş tarafları İsrail tarihinden nakillerle başlar, sonra Hıristiyanlara geçer, en sonunda da Müslümanlara gelir. Bize orada, Allah'ın Hz. Musa'ya Tevrat'ı vahyettiği, bundan sonra bütün İsrail peygam­berlerinin ve Yahudi hahamlarının, bütün işlerinde kanun olarak ona uyduğu, halkın ihtilâflarını ona göre çözdüğü anlatılıyor.[30]

 Bundan sonra yeni bir vahiyle Hazreti İsa'nın gel­diği bildiriliyor. Kur'ân-ı Kerîm bize Hazreti İsa ümmeti­nin, işlerinde bu vahiye göre hüküm vermelerinin mu­kadder kılındığını anlatıyor. Sonra mukaddes Pey­gam­ber Muhammed (s.a.v.) den bahsediliyor. Cenabı Al­lah doğrudan doğruya ona hitap ederek şöyle buyuru­yor: «Kim Allahın indirdiği (hükümler) le hükmetmezse İşte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.»[31]

Bu konu, şu âyetlerle son buluyor:

«Onlar halâ cahillik devrinin o kötü hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz bir kanaata sahib olacak bir kavm indinde hükmü Allahtan daha güzel olan da kim­dir.?.»[32]

Bu süre boyunca, ilâhî kanuna göre hükmetme­yen­lerin kâfirler, zalimler ve âsiler oldukları önemle ifade olu­nuyor.

Bir İslâm devletinde ilâhî kanun uygulamak mak­sa­diyle ve bugün hemen bütün müslüman devletle­rinin yapması gerektiği gibi, bu kanunu ihlâl et­memek üzere kurulur. Bu hususun da belirtilmesi şid­detle gereklidir.

Devletin Çeşitli Organları Arasındaki ilişkiler

Şimdi üstünde durulması gereken bir tek soru ka­lıyor: Devletin yasama, yürütme ve yargılama organla­rının birbiriyle ne biçim bir ilişkileri var? Bu mev­zuda açık emirler olmamakla birlikte Hz. Peygamber ve dört Halife zamanında tatbik edilen teamüller bize bütün gerekli yolları gösteriyor. Bu teamüllerden, islâm devleti başkanının, bu üç organın da üstünde bir baş olduğunu öğreniyoruz. Bu statüyü Peygamber Efen­dimiz uygun bulmuş ve aynı durum bütün salih Hali­felerce de devam ettirilmiştir.

Fakat devlet başkanının kontrolü altındaki bu üç organ biribirinden ayrı ve bağımsız olarak iş görürdü. «Ehli Hal ve Akd» denen bir heyet de vardı ki, onun fonksiyonu hukuk, idare ve devletin siyaseti mevzu­larında devlet başkanına tavsiyelerde bulunmaktı. İcra (yürütme) organı memurları, kadılar tarafından ayrı ve bağımsız olarak uğraşılan hukukî mevzularda hiçbir söz sahibi değillerdi.

Bir siyaseti, formüle etmek veya karışık bir idarî veya hukukî meselede bir hüküm koymak gibi bütün önemli mevzularda, halifeler daima «Ehli Hal ve Akd» ile istişare ederlerdi. Yeterince anlaşmaya va­rıldı mı, bu heyetin işi sona ererdi.

İcra organı memurları doğrudan doğruya Halifele­rin emrinde çalışırdı. Bunları, kendisinin gözetimi ve liderliğinde idare işlerini yürütmek üzere doğrudan doğruya Halifeler tayin ederdi.

Kadılar da doğrudan doğruya Halifelerce tâyin edilirdi. Fakat Halifeler gelişi güzel bunların işine son veremedikleri gibi, kararlarına da tesir edemez­lerdi. Öyle ki şahsen veya icra organının başı sıfatiyle Halifeler aleyhine herhangi bir kimse bir dâva açarsa, Halifeler de herhangi bir insan gibi kadının önüne gelmek ve dâvalarını müdafaa etmek zorunday­dılar.

Bir kimsenin aynı zamanda bir dâvanın hem ka­dısı, hem de davacı veya dâvâlısı olduğunu gösteren tek bir örnekle bile karşılaşmıyoruz. Bir vali, hattâ devlet başkanı bile hukukî bir karara asla müdahale etmemiştir. Hiç kimse, devletin en ileri gelen kişileri bile, medenî veya cezaî dâvalarını müdafaa için Kadı önüne çıkmaktan muaf tu tulmamıştır.

Şimdiki ihtiyaçlarımıza göre bu kuruluşun detayla­rıy­la ilgili kısımlarını değiştirebilir veya ortadan kal­dırabiliriz. Fakat temel prensipleri eksiksiz olarak korumak zorundayız. Meselâ, devlet başkanının sahip olduğu güçleri yeniden gözden geçirebilir ve gerektiği şekilde de­ğiş­ti­re­biliriz. Bugün. Dört Halife ayarında manevî ve ruhî yüceli­ğe erişmiş bir devlet başkanını bekleyemeyiz. Bu yüzden zulüm ve baskı niyetlerini önlemek için onun sahip olduğu idarî güçleri sınırla­yabiliriz. Aynı zamanda onu, dâva dinlemek ve karara bağlamaktan da menedebiliriz. Böylece ona adaletin tecellisine engel olma fırsatı verilmemiş olur. Burada, bu düşüncenin kaynağı nedir diye sorulabilir. Bu düşüncenin delili Hülefai Raşîdîn devrindeki ger­çeklerden çıkarılmıştır. O devirde yürütme ve yargı organIarı birbirinden ayrı idi. Devlet Başkanının şah­sında bile bu iki hükümet branşının birleşmesi Kur'ân'ın veya Sünnetin açık bir hükmünden dolayı değil, halkın, bu zatların doğruluğuna, namuslarına, Allaha ve Peygambere bağlılıklarına mutlak inan­cından ileri geliyordu. Halifeler, yürütme organının bir hâkimin hüküm ve kararlarına tesir etmesine asla müsaade "etmemişlerdir. Halk, Halifelere Öylesine inanıyordu ki, onların "son müracaat mahkemesi" vazifesini görmesini istiyordu. Artık, aramızda böyle­sine inanmaya, güvenmeye değer kimseler yoksa, Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet, bizi, Başyargıç ve İcra Organı başkanlığı görevlerini Devlet Başkanının şah­sında birleştirmeye zorlamıyor.

Bu kuruluşta buna benzer bazı başka değişiklikler de yapılabilir. Şöyle ki:

1 — Devlet Başkanı seçimiyle ilgili kaideleri bu­­­günkü ihtiyaçlara göre yeniliyebiliriz. Aynı zamanda kanun yapma işini düzenleyecek ek organlar da ya­pa­bi­liriz.

2 — Çeşitli organların statüsünü ve kudretlerini tes­bit edip belirtebiliriz.

Bu noktada iki soru sorulabilir. Birincisi, teşrii (ya­sama) organının Kur'ân'a ve Sünnet'e aykırı olarak yaptığı kanunları, yargı organının reddetmeye veya sınırlamaya hakkı olup olmadığı sorusu. Bu mesele hak­kında özel bir hükmün olduğunu bilmiyorum. Yalnız, Dört Halife zamanında yapılan teamül, yargılama organının böyle bir selâhiyeti (yetkisi) olmadığını gösteriyor. En azından, eli­mizde herhangi bir kadı'nın bu türlü davranı­şını gösteren bir örnek yok. Fakat bunun sebebi bence o zamanki teşri organı üyelerinin Kur'ân-ı ve Sünnet'i çok derinden bilmiş olmalarıdır. Hemen bütün Halifeler her bakımdan en gü­venilir kişilerdi. Onların idaresinde Kur'ân'ın ve Sün­net'in ru­huna aykırı bir kanun çıkarıl­ması tehlikesi söz ko­nusu değildi. Bugün de teşri (ya­sama) organının, Kur'ân ve Sünnet'in ruhuna aykırı kanun çıkarmamasını temin edebilirsek, yargı organı­nın, teşri (yasama) organının ka­rar­larını reddetme selâhiyetine lüzum kalmaz. Fakat bu te­min edile­mezse, o zaman tek çare, yargı organına Kur'­ân ve Sünete aykırı olarak çıkarılan kanunların hükümsüzlü­ğünü ilân etme selâhiyetinî vermek olacaktır. Bu nokta, Pakistan'ın bütün ileri gelen ulemasınca da tasvip edilmiştir. Bkzn: Mevdûdî, îslâmic Law and Cons­titu­tion.

Akla gelen öteki soru şudur: Teşrii (yasama) orga­nının İslâm düzeninde gerçek yeri nedir? Devlet baş­kanı için sadece bir danışma kurulu mudur, tavsiyele­rinin kabul veya reddi Başkanın ihtiyarına mı bırakılmıştır, yoksa ittifakla veya çoğunlukla yapılan tavsiyeleri Başkan kabul etmek zorunda mıdır? Bu mevzuda Kur'ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: «Onlar, işlerini müşavere ile yapar­lar.»[33]

Kur'ânı Kerîm, Hazreti Peygambere şöyle hitab edi­yor: «İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, artık Allaha güvenip dayan.»[34]

Bu iki âyet, müşavereyi (dayanışmayı) zorunlu kılı­yor. Devlet Başkanı bir kararı ancak karşılıklı müşave­reden sonra alabilir ve hükümlerini uygular. Bununla birlikte, bu son nokta da sorumuza açık bir cevap teş­kil etmez. Hadîs kitaplarında, bu konuda da kesin bir hûküm bulamadım. Halifelerin teamülleriyle büyük İslâm hukukçularının hükümleri bizi bir sonuca ulaştırı­yor. O da bütün idarenin sorumluluğunun fiilen Devlet Başkanına dayandığıdır. Devlet Başkanı, müşavirlerine (Yani Yargı Organına) danışmaya mecbur olmasına rağmen, onların çoğunluk veya ittifakla vermiş ol­duk­ları kararları uygulamak bakımından ise hiçbir mü­eyyi­deyle bağlanmış değildir. Başka deyişle. Başkan, da­ima «Veto» sunu kullanabilir.

Fakat bu durum, böylece açıklandığında yanlış an­laşılmaya sebeb olabilir. Çünkü modern cemiyette in­sanlar, o günkü teamülerin meydana gelişinin gerçek sebeblerini bilmeksizin bugünün şartlarıyla karşılaştırıp yorumlamaya kalkışabilirler. Dört Halife döneminde müşavir olarak hareket eden kimseler, ne ayrı teşkilâtı olan partilerin üyeleri veya liderleriydiler, ne de mo­dern parlamento sisteminin bir özelliği olan par­lamento prosedürleriyle çevrilmişlerdi. Parti toplantılarında okumak üzere hazırlanmış programlarla önceden si­lâhlanmış da değillerdi. Onların durumu şuydu: Ne za­man toplanmaları ve tavsiyeleri istenirse, o zaman tarafsız fikirler ve açık yüreklerle toplanır­lardı. Heyetin tüm üyeleri halifelerle yan yana oturur­lardı. Mesele serbestçe tartışılır, lehteki ve aleyhteki kanatlar korkusuzca ileri sürülürdü. Sonunda, Halife bütün delilleri inceler ve kendi hükmünü verirdi. Bu hü­küm, hemen he­men bütün meclisçe kabul edilirdi. Nadi­ren bîr kimsenin bu hükmü kabule yanaşmadığı görü­lürdü, fakat öyle bile olsa, o kimse hükme saygı duyardı, çünkü o, «Halife» den çıkmış bir hükümdü. Bu uzlaşmaz­lığa rağmen, hepsi Ha­lifenin bu son hükmünü hiçbir itiraz ileri sürmeksizin kabul eder ve bütün samimiyetleriyle ona uyarlardı.

Bütün Hülefai Raşidin devri boyunca, müşavirlerin bir karara zorlandığını gösteren tek bir örnek bile yoktur. Yalnız iki misâl var ki, Halife, müşavirlerinin fikir birli­ğine vardıklarına bakmadan, kendi düşüncesine göre hareket etmeye karar vermiştir. Bunlardan biri, Üsame'nin Sefere çıkmasına izin verilmesi öteki de mürtedlere karşı har­betme meselesiydi. Fakat bu iki halde bile, Sahabeler Halifenin kararlarını seve seve kabul etmişlerdi. Bu, Halifenin veto hakkını kullanması demek değildi. Böyle olsay­dı Halifenin kararını kabule zorlanmaları gerekirdi. Gerçek şu ki: Sahabelerin, onun İslâmî anlayış ve ilminin de­rinliğine mutlak inançları vardı. Halifenin, müşavirlerin fikrine karşı, devletin yara­rına olmak üzere ken di şahsî fikrini tercih ettiğini gör­dükleri zaman, büyük bir şükranla bu fikre razı oldular. Sahabeler bu fikri kabul etmeselerdi, İslâm, muhakkak ki daha ilk zamanlarında büyük bir zarara uğrayacaktı. Hz. Ömer «mürtedler» meselesinde baş­langıçta Hz. Ebû Be­kir'in kanaatına karşıydı, sonradan kendi fikrinin yanlış­lığını açıkça kabul ederek Cenabı Allah'ın ilk Hali­feye büyük bir İdrâk ve hüküm verme kabiliyeti ihsan ettiğini bildirmiş ve O'nun aldığı her çeşit kararın ger­çekten haklı olduğunu söylemiştir. Bu olay, İslâm tarihinin inkâr edilemez gerçeklerinden biridir. Bu durumlardan, veto sisteminin İslâmda nasıl geliştiğini ve bu teamüllerin hangi şartlarda kurulduğunu çıkarabiliriz. Bugün de mü­şavere metodu doğru görülüyor ve «müşavere edile­cek insanlar» ın karakteri Halifeler zamanındakilere denk sayı­lıyorsa, elbette bu yolu benimsemekten daha iyi bir hare­ket yoktur. Fakat bunun mantıkî sonucu da şu olur: Devlet Başkanıyla onun müşavirleri kendi fikirleri üs­tünde israr eder ve hiçbiri kendi fikrinden vazgeçmek istemezse, o zaman referanduma başvurulur ve halkın reddettiği fikir­den vazgeçilir. Fakat bugün bizim ülke­mizde bu çapta bir istişare meclisi kurmak ve o ruhla, o zihniyetle geliştirmek, teşvik etmek mümkün olamadığın­dan Yürütme Organını, yasama organının çoğunluk ka­rarlarına bağlı kılmaktan başka çare yoktur.

 

DEVLETİN GAYESİ

Şimdi çok önemli bir noktaya geliyoruz: İslâm hangi esaslı gayeler için bir İslâm Devletinin kurulmasını savu­nuyor? Bu gayeler Kur'an'da ve Sünnette tarif ve izah edilmiştir. Kur'ânıı Kerîm, bu konuda şunu söylüyor:

«Andolsun ki, biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, beraberlerinde de kitabı ve nizamı indirdik.»[35]

Başka bir yerde şöyle buyruluyor:

“Onlar (O müminlerdir ki) eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliğe emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalı­şırlar”[36]

Hz. Peygamber de şöyle buyuruyor:

«Allah, Kur'ânla yok etmediği şeye, devlet vasıtasıyla bir son vermiştir.»[37]

Başka deyişle, Kur'ân'ın indirilmesiyle yok edilmeyen kötülüklerin, devletin zorlayıcı kuvvetiyle ortadan kaldı­rılması gerekiyordu.

Demek ki, bir İslâm Devletinin ana gayesi, insanlığın iyiliği için gönderilen İslâmın ıslahatçı programını teşki­lâtlı kudretin bütün araçlarıyla yürütüp uygulamaktır. Sırf barışı savunmak, sırf millî sınırları savunmak, sırf insanla­rın hayat seviyelerini yükseltmeye çalışmak onun nihaî gayesini teşkil etmediği gibi, bunlar, İslâm Devletini, İs­lâm olmayan devletlerden ayıran özellikler de değildir. Onun farkı şundadır: İslâmın, insanlığın benimsemesini is­tediği iyi işleri himaye edip halka indirmek ve insanlığa musallat olmuş bütün kötülükleri vargücüyle ondan uzaklaştırmak, yok etmektir.

 

HÜKÜMETİN KURULUŞU

O halde, bu temellere dayanan bir devletin hükümeti nasıl kurulacak? Bu konuda, en önemli nokta, İslâm ter­minolojisinde İmam veya Emîr veya Halife olarak ad­landırılan Devlet Başkanının tâyinidir.

Bu konuda, İslâmın görüşünü iyice anlayabilmek için İslâm tarihinin ilk dönemlerine müracaat edeceğiz.

 

DEVLET BAŞKANININ SEÇİMİ

Hepimizin pekiyi bildiği gibi, 1300 yılı aşan bir za­man önce, İslamî denen cemiyetin köşe taşları, geniş çaptaki düşmanlık ve aleyhteki şartlar altında Mekke şehrinde konmuştur. Bu şiddetli muhalefet karşısında, bir İslâm cemiyetini başlatmak, sonra da yavaş yavaş geliştirmek ulu Peygamberimizin varlık sebebiydi. Bu islâm cemiyeti siyasî bağımsızlığını elde ettiği ve iç teşkilâtını muntazam bir devlet haline getirerek dikkate değer bir gelişme gösterdiği zamanlar Hz. Peygamber, devlet başkanı idi. O, ilk devlet başkanı olarak kabul edilir. Fakat O, başkalarının oylarıyla seçilmiş değildi. O'nu bu İşe Cenabı Allah seçmişti.

Devlet başkanlığı görevini on yıl icra ettikten sonra ruhu ebedî âleme intikal etti. Arkasında, kendisinin ha­lifesi olarak seçilecek veya tayin edilecek kimse için, açık bir talimat veya namzet bırakmadı. Onun bu su­suşu ve Kur'ân-ı Kerîm'in açık hükmü dolayısiyla, bütün meseleler ümmetin müşaveresiyle karara bağlanmak gerekiyordu. Sahabeler haklı olarak Peygamberin irti­halinden (ede­­bi aleme göçüşünden) sonra İslâm Dev­leti Başkanının seçimi veya tayini işinin Müslümanların reyine kaldığı sonucuna vardılar. Bu iş, Kur'ân-ı Ke­rîm'de zikredilen hük­mün ruhuna uygun olarak icra edildi.[38] İlk halife Hz. Ebû Bekir böylece halk tarafından seçildi. Vefat ânı yaklaştığı zaman, Hz. Ömer'in Halife olacak en uygun kişi olduğunu şahsî kanaati olarak söy­lemesine rağmen onu hemen halife tayin etmemiş, ancak Sahabelerin ileri gelenleriyle müştereken bir çok defalar müşavere etmiş ve sonunda Hz. Ömer lehine kendi vasiyetnamesini yazdırmıştı. Bundan sonra, ciddî has­talığına rağmen, Müslüman halka şöyle hitap etmiştir:

«Halifem olarak gösterdiğim şahsın Emir'iniz olmasını kabul etmek ister misiniz? Allah biliyor ki, bu meselede, (en iyi) neticeye varacak her çareye başvurdum. Kendi akrabamdan birini aday göstermiyorum. Halifem olarak aday gösterdiğim şahıs Hattab oğlu Ömer'dir. Böylece hepiniz onu dinleyin ve ona itaat edin..»

Kalabalıktan, İnsanlar bağırdı: “Duyduk ve kabul et­tik!”[39]

Görüyoruz ki, Ebû Bekir, Hz. Ömer'in adını halkın iti­mad ettiği kimselerle müşavere ettikten sonra ve o da ancak fikir verme ve tavsiye kabilinden söylemiş, bunun üzerine mesele reye konmuş, Müslüman kitleler de onu kabul etmiştir.

Gene, Hz. Ömer de, bu dünyayı terkederken gördü ki Hz. Peygamber'in en muteber Sahabelerinden ancak altı tanesi hayatta kalmıştı. Kendi halefi bunlar arasın­dan seçilebilir ve Müslümanlar da ancak onların rehber­liğini is­teyebilirlerdi. Bu yüzden, bu altı kişiden bir istişari meclis teşkil etti ve onlara kim Müslüman kitlele­rin tasvibini almaksızın silâh kuvvetiyle Emîr olmaya kalkışırsa başının kesileceğini bildirerek kendi araların­dan, gelecek Ha­li­feyi seçme yetkisini verdi.[40]

Bu istişare meclisi de, üyelerinden Abdurrahman İbn Avf'ı delege tayin etti. O da halkın umumî hissiyatını an­lamak için Medine'de dolaştı. Kadınların kanaatini, mektep talebelerinin tepkisini, hattâ ülkenin çeşitli yerle­rinden gelerek Mekke'de hac farizasını ifa ettikten sonra Medine'yi ziyaret eden hacıların fikrini yokladı. Bu araş­tır­ma­lardan sonra, Müslüman kitlelerin en büyük ihtimalle iki kişiye, Ali ve Osman'a inandığı sonucuna vardı, Os­man'ın lehinde olanlar biraz daha fazlaydı. Böylece reyler onun lehine verildi ve açıkça Halife olarak kabul edildi.

Daha sonraları Hz. Osman'ın merhametsizce öldü­rül­mesiyle vuku bulan fecî ve müessif olaylar ciddî bir du­rum meydana getirdi. Bazı Sahabeler bu yüzden Hz. Ali'nin evinde toplandı ve ona Müslümanların Emiri ol­mak için ondan daha uygun bir kimsenin bulunmadığını ve bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiğini söylediler. Hz. Ali bu­nu reddetti. Fakat Sahabeler ısrar edince, nihayet şu sözleri söyleyerek kabul etti:

«Bunun böyle olmasını istiyor musunuz, o halde ca­miye gelin. Çünkü benim Emîr olmayı kabul etmem ne gizli olabilir, ne de Müslüman kitlelerin tasvibini almak­sızın mümkündür.»[41]

Netice olarak, Hz. Ali, halkın toplandığı Peygamber Camiine geldi. İttifakla değilse bile, halkın ekseriyetince, itiraz kabul etmez şekilde Halife olarak kabul edildi.

Nihayet Hz. Ali de cinayet kasdıyla hücuma uğradı, ölüm vakti yaklaştığı zaman, ona, oğlu Hz. Hasan'ın Müs­­­­­lümanlara Emîr olarak kabulüne müsaade edip et­mi­yeceği soruldu. Hz. Ali'nin cevabı açıktı:

«Size bunu ne yapın derim, ne de yapmayın derim. Kendi anlayışınıza göre karar verebilirsiniz.»[42]

Bu söz, bu yüzden, İslâm Devleti Başkanının seçimi ve tayini hususunda Halifelik döneminin kabul edilmiş bir teamülü olmuştur, bu söz ayrıca bu önemli meselede Sa­habelerin müşterek davranışlarının da tam ve özlü bir ifadesidir. Peygamberin, kendi halefini tayin etmekten uzak durmasına dayandığı kadar, Kur'ânı Kerîm'in kol­lek­tif menfaatlar hususunda bütün önemli kararların müşavere yoluyla alınması gerektiğini bildiren hükmüne de dayanır. Teşkilât meseleleriyle ilgili bu güvenilir ör­nek­ler­den açıkça çıkarılabilen noktalar şunlardır:

1) Bir İslâm Devletinde, Başkanın seçimi tamamen hal­kın iradesine bağlıdır, kimsenin, kendini zorla Emîr ola­rak ka­bul ettirmeye hakkı yoktur.[43]

— Âlimlerimizce benimsenen en hafif tavır bile, böyle zorbalara ancak umumî emniyet ve menfaat düşün­cesiyle sadece göz yumulabileceği hususudur. Yeter ki, böyle bir Emir (yönetici) İslâmın esaslarına dokunmasın. Başka deyişle, bu âlimlerin çoğu isyan etme hakkını tanı­mamıştır. Çünkü bu hareket böyle bir durumda cemiyeti sadece anarşiye sürükler. Bu, hiç de, bu âlimleri böyle zorbaları tasdik etme kanaatini taşıdıkları ve onları, halkın meşru yollarla seçtiği Emirlere tercih ettikleri anla­mı­na gelmez.

2)  Bu vazife, hiçbir zümre veya sınıfın tekelinde değil­dir.[44]

3)  Seçim, herhangi bir cebir ve zor kullanılmaksızın, İslâm kitlelerinin hür iradesiyle yapılır.

Kitlenin bu kanaatini nasıl belirteceği hususunda İs­lâm, özel metodlar düzenliyerek sınırları daraltmaz. Za­mana, mekâna ve şartlara göre farklı usuller benimse­ne­bilir, yeter ki bu usuller sadece millet çoğunluğunun hür­met ve İtimad ettiği kişiyi belirtecek surette düzen­lenmiş olsun.

 

İSTİŞARÎ MECLİSİN TEŞKİLİ

Emîr'in seçimi meselesinden sonra gelecek en önem­li mesele şudur: İstişarî Meclisin (Meclis-i Şûra= Da­­­nışma meclisi) üyeleri nasıl seçilecek ve bunları kim seçecek?

Meselenin yüzeysel bir incelemesinden yanlış so­nuçlar elde edilecektir. Çünkü denecek ki, Halifeler zama­nında Meclis-i Şûra üyeleri teşkilâtı, genel seçimlerle seçilmiyordu, İslâmda seçimlerin yeri yoktur, bu, tama­men Halifenin keyfine kalmıştır; o istediği kimseyle isti­şa­re edebilir. Bu yanlış kanaat, o devrin örneklerinin, umu­mî şartlar hesaba katılmaksızın, modern tatbikata uy­gulanmasından ileri geliyor. Doğru yol sadece bunları, o devrin şartlarını gözönünde bulundurarak, bu prensiple­rin ruhunu anlamak için dürüst bir teşebbüs yaparak ve teferruatla ilgili kısımları o zamanın mevcut şartları çerçe­vesinde yorumlayarak tatbik etmek olacaktır.

İslâm, Mekke'de ideolojik bir hareket olarak doğdu. Bütün ideolojik hareketlerin değişmez bir hususiyeti var­dır, o da, bu hareketi ilk kabul edenlerin. Liderin sadık arkadaşları ve dostları sayıldıkları gibi, aynı zamanda onun müşaviri de olmalarıdır. İslâmda da durum böyle olmuştur. Peygamber'e ve O'nun hareketine ilk katılan­lar, kendiliğinden O'nun müşaviri olmuşlardır. Peygam­ber, Kur'ân-ı Kerîm'de açık ve kesin hükümler bulunma­yan her durumda, daima onlarla müşavere etmiştir. Bu­nunla birlikte İslâm teşkilâtına yeni nesiller girmeye baş­ladığı ve artan muhalif kuvvetlerle mücadeleye girişildiği za­manlarda, fedakârlık; ileriyi görüş ve dirayetle önemli hizmetlerde bulunanlar, tabiî olarak kendilerine istişare edilenler arasına katılmışlardır. Fakat bu pratik tecrü­beler daha tabiî ve güvenilir olduğu münakaşa götürmez olan bir metodla olmuştur. Böylece, Peygamberin Me­dine'ye hicretinden önce bile, iki çeşit insan İstişarî Meclis üyesi olmuş bulunuyordu:

a)  Tâ başından beri Peygambere katılanlar,

b)  Sonradan fedakârlıkları, ileriyi görüşleri ve ka­bi­li­yetleriyle öne çıkarlar. Her iki grubun üyeleri de, bizzat Peygamberin İtimat ettiği derecede, İslâm kit­lelerinin iti­madını kazanmışlardı.

Daha sonra tarihî hicret olayı vuku buldu, Hicret­ten bir veya iki yıl önce Medine'nin bazı nüfuzlu şah­siyetleri İslâmı kabul etmiş, onların emekleriyle İslâm, bu şehirde Evs ve Hazrec Kabileleri arasında güvenli bir tutamak noktası bulmuştu. Medine halkının ricası ve isteği üzerine Peygamber ve arkadaşları, aile oca­ğını, yurtlarını bırakarak bu şehre göç ettiler. İslâm hareketi orada siyasî bir teşkilât meydana getirdi ve tam bir devlet halinde gelişti, Medine'de İslâmın ge­lişmesine ve ilerlemesine emeği geçen bu insanların yeni kurulan cemiyetin ve onun siyasî teşkilâtının li­derleri olması gerekiyordu. Böylece tabiî olarak, Mek­ke'den gelen «ilk» Müslümanlar ve öne çıkmış saha­belerle birlikte onlar da Peygamberin İstişarî Meclisine dahil kılındılar. Bu insanlar tabiî bir seçim usulüyle İstişarî Meclis üyeleri ve halkın temsilcileri oldular. Ve Müslüman kitlelerin güvenini kazandılar. O derecede ki, eğer bugünkü usullerle bir seçim yapılmış olsaydı bile gene, yalnız ve yalnız bu insanlar seçilirlerdi.

Daha sonra, bu Medine cemiyetinde iki cins insan sivrilmeye başladı. Birincisi siyasî, askerî ve dinî sa­ha­larda sekiz, on yıl boyunca ehemmiyetli ve sadakatli hizmetlerde bulunanlar, bunlar o derecedeydi ki, pra­tik olarak bütün önemli meselelerde her kes kendiliğin­den on­lara danışırdı. İkinci gruptakilerse, Kur'ân-ı Kerîm­'in hukukî ve umumî hükümleri üstüne derin nüfuzları ve geniş malumatları olan kimselerden meydana geliyordu. Hz. Peygamberin ölümünden sonra, halk tabiatıyla onları bu meselelerde en güvenilir otoriteler olarak tanıdı. Bizzat Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'in bu kimselerden öğ­reni­lip anlaşılabileceğini söyliyerek onların ilmini tasdik et­mişti. Böylece bu iki gruptaki kimseler de, kendilerinden öncekiler gibi, aynı tabiî seçim usulüyle seçilmişler ve kendiliğinden, Peygamberin halifelerinin İstişarî Meclisine girmişlerdi. Onları seçmek için oy vermeye ihtiyaç yoktu. Oy verme usulüyle seçim yapılsaydı bile, o cemiyette hiç kimse, onlardan başkasını tercih etmez; onlardan başka­sına oyunu vermezdi. Bu anayasa teamülü sonradan da devam etti. İstişarî Meclisin yeni adayları, hizmetleri, tec­rübeleri ve esaslı zihnî tavırlarıyla kendiliğinden herkesin tasvibini kazanmış kimselerden meydana geliyordu.

Bu, “EHLİ HÂL VE'L-AKD” diye bilinen sınıftı. Bun­ların tavsiyesi olmadıkça önemli hiçbir karar alınamazdı. Onların hukukî durumları hakkında şu olay bir kanaat ve­rebilir. Hz. Osman'ın üzücü katlinden sonra bazı Saha­beler Hz. Ali'ye gitmişler ve ondan Halifelik hizmetini kabul etmesi için ricada bulunmuşlardı. Hz. Ali, onlara şu ce­­vabı vermişti:

«Bu, yalnız sizin karar verebileceğiniz bir mesele de­ğildir. Bedir Muharebesinde savaşanların ve danışılması gereken herkesin katılacağı bir iştir. (EHLİ ŞÛRA ve EHLİ BEDR) Onlar kimi tâyin ederse Halife o olur, biz de onu tebrik eder ve tanırız»[45]

Görülüyor ki, o zamanlar “EHLİ HÂL VE'L-AKD” denen belirli kişiler vardı. Bunlar çok uzun bir zamandan be­ri halkın güvenini elde etmişler ye böylece ÜMMET iş­lerine tesir edebilecek bütün önemli meselelerde kollektif kararları almaya hak kazanmışlardı. Bu yüzden, halife'nin istişare için, istediği kimseyi çağırabilmesi veya kollektif menfaatlere tesiri olan en önemli mesele­lerde ona tavsiye vermeye hak kazanmış müşavirlerin (Ehli Şûra) halkın tanımadığı kimselerden olması için haklı hiçbir sebeb yoktur.[46]

Halifelerin teamülünden başka, bizzat Peygamberin hareketinden de anlaşılan kaide, Emîr'in İstişarî Meclisi­nin onun seçtiği kimselerden değil, fakat sadece kitlelerin güvenini kazanmış kimselerden meydana geleceğidir. Onların samimiyeti, kabiliyeti ve sadakati halkın gözünde çok yüksek olacak ve Devletle ilgili büyük kararların alın­masına inananların katılmış olması bizzat bir ga­ranti teşkil edecekti.

Bugün, kitlelerin bu türlü güvenini kazanmış kimse­lerin nasıl tâyin edileceği sorulabilir. Açıktır ki, bugün ne İslâmın ilk günlerindeki özel şartların ortaya koyduğu şe­killerden bahsedilebilir, ne de o devrin medenî şartla­rın­daki mevcut engeller vardır. Bu nedenle, modern çağların ihtiyaç ve şartlarını göz önünde tutarak mümkün ve müsait metodları benimseyebilir ve bu suretle kitlelerin en büyük ölçüde güvenini kazanmış kişileri keşfedebiliriz. Demokrasinin verdiği bozuk tat­bikatla aynı soydan olmamak şartıyla, modern seçim sistemleri bu metodlardan bîri olarak kabul edilebilir.

 

HÜKÜMETİN ŞEKLİ VE MAHİYETİ

Şimdi üçüncü önemli noktaya geliyoruz: Bir İslâm Devleti Hükümetinin şekli ve mahiyeti ne olabilir? Bu hu­susta bir yol bulmak için Halifelerin teamüllerini in­ce­lersek görürüz ki, Emîr, kendisine itaat ve sadakat edilme­si emredilen Tek şahıstır; halk.

    Kollektif mevcudiyeti ile ilgili bütün mesele­lerde ka­rar alma yetkisini, mümkün olan en ge­niş ölçüde, ona devretmişti. Bu yüzden Halife'nin sta­tüsü; İngiliz Mo­narkının veya Fransız Başkanının veya İngiliz Başbakanı­­nın veya Amerika Başkanının veya Sovyetler Birliği Başkanının statülerinden büs­bütün başka idi. O parlâmentoya katılır ve bütün otu­rumlara başkanlık ederdi. Münakaşalarda yer alırdı. Yalnız kendi hareket ve kana­at­larında değil, hüküme­tinin bütün kararlarından da sorumluydu. Onun Parlâ­mentosunda ne özel bir iktidar partisi, ne de özel bir muhalefet partisi vardı. Doğru yoldan gittikçe bütün par­lâmento onun partisiydi. Fakat doğru yoldan ayrılır ay­rılmaz da, bütün partisi kendisine otomatikman muhalif olurdu. Parlâmentosunun her üyesi onun lehinde veya aleyhinde oy vermek hususunda tam bir serbestiye sa­hipti. Kendi bakanları bile gereğinde ona muhalefet etmekte serbestti. Bütün bunlara rağmen, Bakanlar ve Devlet Başkanı her zaman tam bir birlik ve ahenk içinde çalışmışlar ve hiç kimseden asla bir itiraz se­si yüksel­memişti.

Halife, yalnız parlâmento karşısında değil, hal­kın karşısında da sorumluydu; ve yalnız âmmeyle (halkla) il­gili hareketlerinden değil, kendi hususî ve şahsî işlerinden de sorumluydu. Günde beş defa camide halkla yüz­yüze gelmek ve her hafta Cuma günlerinde de ona hitap etmek zorundaydı. Halktan herhangi bir kimse onu Medine'nin sokaklarında durdurabilir, ona işleri hakkında soru sorabilir; ondan herhangi bir hususta bir hak talep edebilir, o da bunların her birine, her zaman, her saat cevap ve­rirdi. Hükümetten bir soru sorulmuşsa, parlâ­mento üye­lerinden biri de o iş hakında bilgi verebi­lirdi, bunu ya­pa­­mıyacağı hususunda bir kaide mev­cut değildi. İslâm Devleti Başkanının düsturu şu idi:

«Doğru hareket edersem bana yardım ediniz, yol­dan saparsam beni doğru yola koyunuz. Ben Allaha ve O'nun Resulüne sadık kaldıkça siz de bana itaat ediniz, ben Allaha ve O'nun Resulüne âsi olursam, sizin de bana ita­at etmek hususunda en küçük bir borcunuz kalmaz.»[47]

Bu hükümet şekli herhangi bir modern hükümet şekli ile bir tutulamaz. Bu devlet tamamen İslâm ideo­lojisiyle uyumludur. Bu yüzden de bizim idealimizdir. Bu devlet an­cak İslamın inkılâpçı bilgileriyle yetişmiş bulunan cemiyetlerde kurulabilir. İşte bu yüzden, İslâm cemiyeti bo­zulmadan önce, bu ideal idare şekli de tam manasıyla bırakılamaz. Bu gün, o idareye ye­niden dönmek istiyorsak, başlangıç olarak aşağıdaki dört prensibi esas olarak benimsemeli, sonra da on­ları meydana gelecek gerek ve ihtiyaçlarımıza göre ayar­lamalıyız:

1)  Hükümet sorumluluğunu taşıyan kimseler yalnız halkın temsilcileriyle değil, bizzat halkla da yüzyüze gelmelidirler; bundan başka, hükümet so­rumlusu, sadece hizmetinden ötürü değil, bütün hare­ketlerinden de sorumlu tutulmalıdır.

2)  Halen carî olan partiye sıkı sıkıya sadakat sis­temini ıslah etmeliyiz, bu sistemde parti, halkın kanaatini yansıtacak bir vasıta olacağına, âdeta doğru­nun ve yanlışın ölçüsü oluyor. Böyle bir sistem, yanlış bir mâna verilen sadakat anlayışıyla hükümeti bozar, kirletir ve kendi menfaatini düşünen bir grup insanın bir kudret teşkil etmesine yol açar, bunlar da parti politikası manev­ralarıyla, bizzat halkın harcanması pahasına, ebediyen koltukta oturmaya devam ederler.

3) Hükümet sistemi, samimiyetle çalışarak ve, ten­kid­lerde bulunarak, zaman zaman ortaya çıkabilecek kö­tülüklerin köklü sebeblerini araştırabilecek kimseler için, aşırı güçlükler doğuran bu türlü karmaşık kaideler ve ni­zamlara dayandırılmamalıdır.

4) Son ve en önemli prensip, Devlet Başkanı ve istişarî Meclîs Üyesi seçilen kimselerin, sadece, İslâmın bu hizmetleri yapacaklar için belirlediği özelliklere sahip olan kimselerden meydana gelmesi zaruretidir.

 

V

İDARECİLER VE VASIFLARI

İslâm bakımından idarecilerin vasfı meselesi son derece önemlidir. Aslında bu, İslâm Anayasasının, düze­ninin doğru dürüst yürümesi için tek garantidir.

İstişarî Meclis üyeliğine veya Devlet Başkanlığı gö­revine seçilebilme liyakati hususunda, hukuken seçile­bilme ehliyeti diyebileceğimiz bir safha vardır ki, bir Se­çim Mahkemesinin veya bir Hâkimin, inceleme ve araş­tırmalardan sonra bir kimsenin seçim ehliyeti olup ol­madığını bildirmesine dayanır. Başka bir safha da seçmenlerin, oy verenlerin hükmüne dayanır. İlk saf­hada bir devletin milyonlarca vatandaşından her biri bu ehliyete sa­hip olabilir, fakat ikinci safhada ancak pek az kişi elenip yüzeye çıkabilir. İlk safhadaki ölçü­ler, Anayasanın bir­kaç maddesinde gösterilmiştir. Fa­kat ikinci safhadaki eh­liyet ölçüleri, bütün Anayasanın ruhuna yayılmıştır. Herhangi bir anayasanın başarısı veya başarısızlığı, sadece, kitlenin seçim konusunda yetişmiş olup olmamalarına göre, anayasanın yalnız şeklinden çok ruhuna uygun olan kimseleri seçmesine bağlıdır.

Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs, seçilme ehliyetine dair bu iki safha hususunda bize, açık yollar gösteriyor. İlk safhaya dair, aşağıdaki dört şart tâyin edilmiştir:

1)  Müslüman olmak. Kur'ân'ın hükmü şudur: «Ey mü­minler! Allaha, Peygambere ve aranızdan çıkan emir sahiplerine de itaat edin.»[48]

2)  Erkek olmak. Kur'ân-ı Kerîm söylüyor: «Kadınlar, erkeklerin nezareti altındadır.»[49]

Ve Hazreti Peygamber buyuruyor: «Doğrusu, ida­renin dizginlerini bir kadına teslim eden millet iflah olmaz.»[50]

3) Yetişkin (reşit) ve mümeyyiz olmak. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:

«Allahın sizi başına diktiği mallarınızı ehliyetsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, bunlardan giy­dirin.»[51]

4) İslâm Devleti vatandaşı olmak. Kur'an-ı Ke-rîm bildiriyor:

«İman getirip de hicret etmeyenlere (İslâm Devletine) ise, hicretlerine kadar hiçbir şekilde onlara velayetiniz olamaz.»[52]

Bir kimsenin Devlet Başkanlığı görevine veya İstişarî Meclis üyeliğine seçilebilme ehliyetini bu dört hukukî özellik tâyin eder. Fakat asıl mesele şudur: Hukuken bu ehliyete sahip sayısız kimseler arasından kimi seçeceğiz ve Devletin bu önemli hizmetlerinden kimleri dışarda bırakacağız? Bu çok önemli soruya da gene Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs'te açık bir cevap buluyoruz.

Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:

a)   «Şüphesiz Allah size emanetleri ehil (ve er-bab) ına vermenizi, emreder.»[53]

b)  «Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır.»[54]

c)   «Şüphesiz Allah onu sizin üstünüze beğenip
seç­­­miştir. Ona bilgice, vücutça (kuvvetçe) de bir üs­tünlük vermiştir.»[55]

d)  «Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz,

Heva ve hevesine uymuş, İşinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.»[56]

Hz. Peygamber buyuruyor:

a)   «Kim ki, (dinde) bir yenileyiciye hürmet gösterirse, İslâm binasının kurulmasına yardım etmiş olur.»[57]

b)  «Vallahi, biz hükümetimizin başına, bu mevkie göz dikenleri veya bu bakımdan haris olanları getirme­yiz.»[58]

c)   «Mes'uliyetli bir iş elde etmeye çalışanları iti­mada lâyık görmeyiz.»[59]

Bu esaslardan bazısı bizim anayasamızda kolayca bulunabilir. Kendini seçim için aday gösteren kimse bu ehliyetini ispat edecektir. Hiç bir hukukî sınırı olmayan di­ğer şartlar da tâyin edilebilir, bu şartları «Direktifler» bah­sine ithâl edebiliriz. Bu münasebetle, İslâmda Ulülemr için tâyin edilen esaslı ve zarurî vasıflar, şartlar hususunda Seçim Komisyonu üyelerine kitleleri eğit­mek ve bu konularda onu bilgi sahibi etmek de yük­lenmelidir.

 

VI

VATANDAŞLIK

Şimdi vatandaşlık meselesine geliyoruz. İslâm, hem bir düşünce ve iş sistemi olduğundan, hem de ideolojik temele dayanan bir devlet kurmayı hedef tuttuğundan, iki tip vatandaşlık tâyin eder. Bundan başka, İslâmın özü, ruhu, dürüstlük ve doğruluk olduğundan, siyasî yapısında, bu iki vatandaşlık fikrini, riyakârlık yapma­dan açıkça tâyin eder. Meselâ, kâğıt üzerinde bütün vatandaşlarına tam ve eşit haklar tanıyan metodlar benimsiyerek dünyayı yanıltmaya çalışmaz. Kâğıt üs­tünde bunu yapan devlet­­ler, pratik hayatta vatandaş­ları arasında daima fark gözetmiş, hattâ nüfusunun büyük bir bölümünü insanın te­mel haklarından bile yoksun bırakmışlardır. Amerikada zencilerin, Rusyada komünist olmayanların durumu böyledir. Aslında, bü­tün modern ülkelerde millî ve ideolojik azınlıklar hep aynı muameleye maruz bırakılmaktadır. Bu bakımdan İslâmın benimsediği yol, en makûl, en adil ve dürüst olanıdır.

 

İki Çeşit Vatandaşlık

İslâmın öngürdüğü iki çeşit vatandaşlık şunlardır:

1) Müslümanlar, 2) Zımmiler.

1) Müslüman vatandaşlar hakkında Kur'ân-ı Ke­rim şöyle söylüyor:

«İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihadda bulunanlar, (muhacirleri) barındırıp yar­dım edenler (yok mu), işte onlar birbirinin velileri­dir. İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri) zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile ve­layetiniz yoktur.»[60]

Bu âyete göre Kur'ân-ı Kerîm'in tâyin ettiği vatan­daş­lık şartı ikidir, yani İslama inanmak ve bir İslâm Del­vetinde aslî veya müktesep ikâmetgâhı bulunmak. Bir şahıs, inananlardan olsa bile, İslâm olmayan bir devletten ilgisini, bağını kesip de İslâm Devletine girmedikçe onun vatandaşlığını kazanmaz ve kazanamaz. Buna kar­şılık, bütün müminler ya İslâm Devletinde doğmakla veya orada yerleşmekle eşit olarak o devletin vatandaşı ve birbirilerinin yardımcısı olurlar.[61]

İslâm Devleti, işlerin tam İslâm geleneklerine göre yü­rümesi için, asıl yükü Müslüman vatandaşlarının omu­zuna yüklemiştir. Çünkü bunlara, kesin olarak, yalnız onlar inanır. Kanunlar bir bütün olarak yalnız onlara uygulanır ve dinî, ahlâkî, ilmî ve siyasî bütün direktifleri yalnız onların yerine getirmesi istenir. Devlet bütün mükellefiyetleri onlara yükler, ülkenin savunul­ması için her türlü fedakârlığı onlardan ister. Bununla birlikte, Devlet Başkanını ve Parlamento üyelerini seçme hak­kını da onlara vermiştir. Bu ideolojik devle­tin temel siyaseti İslâmın şartlarına uygun kalsın diye, kilit nokta­larına tayin edilme hakkı da Müslümanlara aittir. Hz. Peygamber ve Halifeler zamanında bir Zımmi'nin (gayri­müslim vatandaş) parlamento üyesi, bir eyalet valisi veya kadı (yargıç) veya herhangi bir hükü­met dairesinde müdür veya ordu kumandanı veya ba­kan yapıldığını gösteren tek bir örnek bile yoktur; Hz. Peygamber zama­nında sayıları bir hayli olduğu, hattâ Hülefai Raşidîn devrinde sayıları milyonlara ulaştığı halde, hiçbir zaman, Halifelerin seçilmesi meselesine de karıştırılmamışlardır. Bunun gibi, hükümette bir pay sahibi de edilmezler. Allah Resulünün onlara haksızlık yapabile­ceği bir an bile akla gelemez. Ondan sonraki otuz yıl bo­yunca da, bizzat Pey­gamberin talimiyle yetişmiş bulunan Halifeler onları bu «haklarından» yoksun bırakmaya de­vam etmişlerdir.

2) Zımmîler diye İslâm Devletine sadık kalacağını ve itaat edeceğini söyleyerek burada yaşama niyeti göste­ren bütün gayrimüslimlere denir. Bunların doğdukları mem­­­leket dikkate alınmaz. İslâm, bütün bu çeşit vatandaş­­lara, hayatlarının, bedenlerinin, mallarının, kültür, inanç ve namuslarının korunacağına dair bir garanti verir. Onlara da sadece memleket kanunları uygulanır ve bü­tün medenî (sivil) meselelerde Müslümanlarla eşit haklara sahip kılınır. Kilit noktaları dışında her çeşit işte kullanılırlar; medenî hürriyetler meselesinde Müslüman­larla eşit hakka sahiptirler, hattâ iktisadî meselelerde bile bir Müslümanla bir Zımmî arasında fark gözetilmez. Bundan başka Zımmîler, devleti savunma sorumlulu­ğundan da muaf tutulmuşlardır, bu görev münhasıran (sadece) ve ta­mamen Müslüman vatan­daşlara aittir.

Birisi çıkıp da İslâm Devletindeki bu iki çeşit vatan­daşlığı ve onların farklı özelliklerine itiraz ederse. Di­ğer ide­olojik devletlerin kendi ideolojisine inanmayan kim­selere yaptığı muamelenin detaylarıyla Millî Devletlerin bütün millî azınlıkları her türlü haklardan nasıl yok­sun bı­raktığını öğrensin. Gerçekte, kesin olarak ifade edilebi­lir ki, diğer hükümet sistemleriyle mukayese edildi­ğinde İs­lâm, kendi devleti sınırları içinde yaşamak isteyen azın­lıklara en âdil, en müsamahalı ve en yumuşak mua­me­le­yi yapmakta, hattâ çoğunluğun ideolojisine düşman bile olsalar onları ancak tâyin edilmiş prensiplerle idare et­mektedir.

Gerçekte, millî veya ideolojik bir devletin siyasî bün­yesindeki yabancı bir unsurun mevcudiyetinden ortaya çıkabilecek karışıklıklar için en iyi ve en âdil çözümü yal­nız İslâm teklif etmiştir. Diğerleri bu güç meseleyi şu iki yoldan biriyle halletmişlerdir: Ya azınlıkları kökten silip yok etmek, ya da onları ebedî esaret altında tutmak. İs­lâmsa gayet insaflı, âdil, insanca bir yol benimsemiş­tir. Kendine bağlı olanlarla olmayanlar arasında bir sı­nır çizgisi tâyin etmiş ve İslamın temel prensiplerini bütün detaylarıyla yalnız kendine mutlak olarak bağlı olanlara tatbik etmiştir. Buna ilâve olarak adı geçen prensiplere göre devlet işlerinin yürütülmesi ve savunma sorumluluğu da yalnız bağlı olanlara yüklenmiştir.

İslâm kendi prensiplerine itaat etmeyenlere karşı, kendi hayat tarzlarına göre yaşamaları hususunda çok geniş serbestlik tanımıştır. Onları ancak Devlet İdaresi­nin gerekli kıldığı asgarî esaslar ölçüsünde bağlamıştır. Onları Devletin savunma ve diğer işlerinden affetme­sine rağmen, bütün kültürel ve insani haklarını gü­vence altına almıştır.

 

Vatandaşların Hakları

Başka bir mesele de, İslâm Devleti vatandaşlarının temel haklarıyla ilgilidir.

İslâmda, vatandaşların ilk ve en önemli hakkı ha­yat­larının, mallarının, namuslarının korunmasıdır. Bu hak­ka sa­hip olanlara yasal olarak geçerli sebepler dı­şında müdahale edilmez. Hz. Peygamber bu hususu kesin olarak defalarca belirtmiştir. Pek iyi bilinen Veda Haccı vesilesiy­le yaptığı hitabede İslâmın hayat tar­zını bütün te­fe­ru­a­tıyla ifade etmiştir. Orada buyuru­yorlar ki:

«Haaytlarınız, mallarınız ve namusunuz bu (Hac) günü kadar mukaddestir.»[62]

Buna, bizzat Hz. Peygamberin başka bir hadîsinde işa­ret ettiği bir tek istisna vardır: İslâmın bir ka­nununa göre hayatınız ve malınız istenirse bunun, o husuta tâyin edilmiş usule göre alınması gerekir.

İkinci önemli hak, şahsî hürriyetin korunmasıdır. İs­lâmda, kimsenin suçu kanun usulünce ispatlanma­dıkça ve kendisine bir savunma fırsatı verilmedikçe şahsî hürriyetine tecavüz edilemez. Hz. Peygamber zamanında Me­dine'de bir takım kimseler şüphe üzerine tutuklanmışlardı. Hz. Peygamber, Cuma Hutbesini ve­rirken bir Saha­be ayağa kalktı ve ondan komşularının hangi sebebe dayanılarak tutuklandığını sordu. Soru iki kere tekrarlandığı hal­de Resûlullah sustu, cevap vermedi. Böyle yaparak, orada hazır bu­lunan polis memuruna hukukî durumu açıklaması için bir fırsat vermek istiyordu. Sonra üçüncü defa sorulup da polis memurundan cevap çıkmayınca Hz. Peygam­ber o kimselerin tahliyesini emretti.[63]

Kesin bir delil olmadıkça bir kimseye özel bir suç isnad edilmez, kendisi tevkif veya mahkûm edilemez. İmam Hattabi, Maalim el-Sünen'inde bu hadîsi açıklarken, İslâmda sadece iki çeşit tevkif (tutuklama) bulunduğunu söylüyor:

a)  Mahkemenin emriyle tevkif, yani mahkemece bir kimse hakkında hüküm verilirse, bu hükmün şartları ortadan kalkıncaya kadar o kimse hapis tu­tulur,

b)  Tahkikat için tevkif. Bunlardan başka hiçbir se­beb­le bir kimse hürriyetinden yoksun bırakıla­maz.

İmam-ı Ebu Yusuf da kitab ül-harac'ında bu nokta üstünde duruyor ve kimsenin asılsız veya ispat edilmemiş suçlardan dolayı mahkûm edilemiyeceğini söylüyor. Hz. Peygamber, sırf töh­met (suçlama) üzerine kimseyi mahkûm etmedi. İki tara­fın da mahkemede hazır bulunması zarurî idi, da­vacı kendi bütün delilleriyle dâvasını ispat ede­mezse sanık beraat ederdi.

İkinci Halife Hz. Ömer, ünlü bir dâvada hükmü ilân ederken şunu söyledi:

«İslâmda, mahkemenin hükmü olmadıkça kimse mah­­kûm edilemez.»[64]

Üçüncü önemli hak, kanaat ve inanç hürriyetidir. Dördüncü Halife Hz. Ali, bu bakımdan İslâm şeriatının en güzel izahını yapmıştı. Onun devrinde Haricîler diye bilinen bir zümre baş kaldırmıştı. Bu zümre, bu günkü anarşist ve nihilistlerin yanında çok küçük kalır. Bunlar açıkça devlete karşı koyuyor. İslâmda devle­tin mevcudiyeti gereğini inkâr ediyor ve kılıçla onu ortadan kaldırmaya hazırlanıyorlardı. Hz. Ali (radiyallahü anh) onlara şu mesajı gönderdi:

«Zalimane metodlar tatbik etmemek ve kan dök­me­mek şartıyla istediğimiz yerde yaşayabiliriz.»[65]

Başka bir vesileyle onlara şöyle hitap etti:

«Siz cemiyet düzeninde bozgunculuk yapma­dıkça, biz de size karşı savaşmıyacağız.»[66]

Bu açıkça gösteriyor ki teşkilâtlı bir grup bile her­hangi bir fikri benimseyebilir, hattâ bu fikri barışçı yollardan uygulayabilir. İslâm Devleti buna engel ol­maz veya za­rar vermez. Fakat bu fikirlerin şiddet vasıtaları kullanarak başkalarına kabul ettirmeye ça­lışırlar ve devletin veya idarenin emniyetini tehli­keye sokarlarsa, o zaman bu­na karşı harekete geç­mek elbette zarurî olur.

İslâmda, üzerinde önemle durulan başka bir hak da, herhangi bir zümre veya inanç farkı gözetil­meksizin bütün vatandaşların hayatları için zarurî şeyleri sağlamaktır. Bu maksatla Müslümanlara zekât farz kılınmıştır. Hz. Peygamber buyuruyor:

«Zenginlerden alınır fakirlere ve ihtiyaç sahiple­rine da­ğıtılır.»[67]

Başka bir yerde, aşağıdaki prensibi bildirmişler­dir:

«Hükümet, bekçisi olmayan herkesin bekçisi (yar­dımcısı) dır.»[68]

Ve yine:

«Kim borç bırakırsa (ölümüyle ailesinin yoksul düşmesi veya kendi taahhütlerini yerine getirme­mesi hallerinde olduğu gibi), bu yük (bütün bu çeşit borçlar) bizim (yani devletin) üzerimizdedir.»[69]

Bu meselede islâm, Müslümanlarla gayrimüslim­ler arasında fark gözetmemiştir. Müslümanlara olduğu gibi Zımmîlere de aynı garantiyi vermiştir. Devlet, hiç kimseyi, yiyeceksiniz, giyeceksiniz ve mes­kensiz bı­rakmaz. Halife Hz. Ömer bir keresinde, bir Zımmînin sadaka dilendiğini gördü. Ona emekli maaşı bağ­landı, cizye ödemekten mu­af tuttu ve Ha­zine Memu­runa şu yazıyı gönderdi:

«Vallahi, insanların, gençliklerinde hizmetlerin­den fay­dalanıp da, ihtiyarlık zamanlarında geçimlerini sağlamazsak adaleti yerine getirmiş olma­yız.»[70]

Allahın kılıcı Hz. Halid. Hiralı gayrimüslimlerle yaptığı anlaşmaya, şöyle bir madde koymuştu: Kim ihtiyarlar ve­ya bir derde uğrar veya yoksul düşerse ondan cizye alınmaz, kendisine ve ailesine Devlet Ha­zinesinden bakılır.

 

Vatandaşların Görevleri

Vatandaşların bu haklarına karşı, Devletin de va­tandaşları üzerinde belirli hakları vardır. Bunlar ara­sında en başta itaat gelir. İslâmda buna “Sem'ü Ta'at” denir ki teknik bir terimdir. Hz. Peygamber, itaati şöyle açıklıyor:

«Devlet, felâkette ve refahta dinlenir ve ona itaat edilir, böyle yapmak hoş olsa da, olmasa da...»[71]

Başka deyişle, Devlet düzenine, bu ister hoş ol­sun, ister olmasın, ister kolay olsun, ister meşakkatli, her türlü şart altında itaat edilmek gerekir (elbette, Allaha itaatsizlik ve karışıklık çıkarma hususları bunun dışındadır).

Vatandaşlara yüklenen ikinci görev devlete sada­kat ve onun refahı için çalışmaktadır. Bu maksat için, Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs'te “Nush” terimi kulla­nılmıştır. Bunun Arapçada taşıdığı manâ, sadakat ve bağlılık kelimelerinin taşıdığından çok daha fazla bir şeyi ifade eder. Bu, bir şahsın, devletin iyiliği, gelişmesi ve ilerlemesi için gerçekten, inanarak, bütün gönlüyle çalışmasını, bunu arzulamasını ve devletin menfaa­tine zarar verebilecek hiçbir şeye müsamaha gös­ter­memesini gerektirir.

Hükümetle yürekten işbirliği yapmak ve onun uğ­runa canını ve malını feda etmek de İslâm Devleti va­tan­daş­larının borcudur. O kadar ki, Devletin başına bir teh­like gelirse, bu tehlikeyi önlemek için canını ve malını feda et­mekten kasten kaçan kimselere Kur'ân-ı Kerîm'de müna­fık denmiştir.

Bunlar, İslâm Devleti dediğimiz ideal idare biçi­minin ilk bakışta göze çarpan özellikleridir. Siz bunu, istediğiniz herhangi bir modern teknik terimle vasıflandırabilirsiniz. Ona, lâyik veya demokratik veya teokratik idare diyebilirsiniz. Biz ona özel bir isim vermeye çalışmıyoruz. Bizim üstünde ısrarla dur­duğu­muz şey içeriktir. Madem ki Islama inanıyor ve bir ha­yat tarzı olarak onu kabul ediyoruz, öyleyse İdare sistemimizin de, temelleri Kur'ân'ın ve Allahın Mu­kaddes Resulünün tâyin ettiği esaslara dayanması gerekir.

 

İSLÂM DEVLETİNDE GAYRİMÜSLİMLERİN                         HU­KUKÎ DURUMU

Bir islâm devletinde, müslüman olmayanların hakları tartışılırken, İslâm devletinin asıl olarak ideolo­jik bir devlet olduğu, böylece de millî bir devletten kökten ayrıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Bu İki devlet tipinin mahiyetindeki ayrılık, tartıştığımız konuda önemli bir mânâ taşır ve aşağıdaki noktaların karşılaş­tırmalı bir incelemesiyle an­la­şılabilir.

1) İslâm devleti, hükmü (juridisdiction) dahilinde yaşayan insanları, devletin temelini teşkil eden ideolo­jiye inanmaları veya inanmamaları bakımından sı­nıflandırır. Başka deyişle, insanlar. Müslümanlar (devletin ideolojisine inananlar) ve Müslüman olma­yanlar (bu ideolojiye inanmayanlar) diye ayrılmıştır.

Milli devlet, vatandaşlarını, devlete hâkim ve on­dan sorumlu olan, devleti teşkil eden millet veya ırk­tan olup olmamalarına göre sınıflandırır. Burada, iki ayrı grup için «çoğunluk» ve «azınlık» terimleri kullanı­lır.

2)  İslâm devletinin ideolojik mahiyeti gereği, devle­tin sorumluluğunun, esas itibariyle islâm ideoloji­si­ne dayanacağı açıktır. Şüphesiz, Devletin ideolojisine inanmayanlara da işbirliği teklif edilebilir, isterlerse müslüman­larla birlikte idare işlerinde çalışabilirler. Fakat bunlara, ne bu işler zorla yüklenir ne de devletin temel siyasetinin sorumluluğu verilebilir.

Millî devlette önderlik ve politikanın yürütülmesi daima çoğunluğun elinde bulunur. Aynı milli devlet içindeki azınlıklara gelince (ister kültür, ister sosyal veya dinî bakımdan azınlık olsun) onlara ne sorumlu­luk verilir, ne de bu sorumluluğu taşıyacak güçte gö­rülürler. Fakat bu durumu açıkça söylemez, hattâ kabul de etmezler. Bundan başka, anayasaları, vatandaşlar arasındaki bütün ayrılıkları kesin olarak kaldırır, fakat, bu millî devletlerde hemen hemen moda olan bir şey­dir. Azınlıktan birine önemli bir memurluk verilse bile bu hemen daima bir gösterişten ibarettir, ya da sa­dece bir fertle ilgili özel bir iştir.

3)  İslâm devleti, söylediğimiz gibi, Müslümanlarla Müs­­lüman olmayanları tabi bir sınırla ayırır, bu durumu namuslu ve dürüst olarak yalnız açıkça söylemekle kalmaz. Müslüman olmayan vatandaşlara ne gibi haklar ve­ri­leceğini de kesin olarak bildirir.

Öte yandan milli devlet, kâğıt üzerinde bütün vatandaşlarını eşit kılarak iki yüzlü bir politika güder. Gerçekte, uygulamadaysa azınlıkla çoğunluk arasın­daki adaletsiz ayrılığı sürdürür. Kimse modern millî devlet denen teşekküllerdeki azınlıkların hemen her yerde insa­nın temel haklarından yoksun bırakıldığını inkâr edemez.

4) Müslüman olmıyanların (yani devletin temel pren­siplerini kabul etmemiş olanların) mevcut durumundan çıkan meseleleri çözmek için. İslâm devleti onlara, özellikle, tesbit edilmiş belirli hakları konusunda garanti verir. Bu hakların dışında, onların devlet işlerine ka­rışmalarına izin verilmez, çünkü devlet, onların açıkça kabul ve tasdik etmedikleri bir ideolojiye dayanmaktadır. Bununla birlikte, İslâm, ırk, renk veya toprak gibi sunî ayrılıklara inanmadığı için, İslamın hayat prensiplerini kabul etmeleri, böylece de devlet ve hükümetle ilgili bütün işlere eşit olarak katılmaları için kapıları açık tutmuştur.

Öte yandan, millî devlet, azınlık meselesini çözmek için genel olarak, aşağıdaki yolların birini veya bir ka­çını benimser:

(I) Azınlıkların müstakil varlıklarını yavaş yavaş bozup yok etmek;

(II) Sistemli öldürme (genocide) yoluyla ortadan kal­dırmak;

(III) Parya (haklardan yoksun) olarak varlıklarını de­vam ettirmelerine müsaade etmek.

Bu metodların üçü de, kullanılmış, hâlen de dünya yüzündeki millî devletlerce geniş çapta kullanılmaktadır. Hindistan'daki Müslümanlar hâlen, azınlık meselesinin bu türlü çözümünün çok acı bir tecrübesini geçiriyorlar.

5) İslam Devleti, İslâm Şeriatının müslüman olma­yan vatandaşlara tanıdığı bütün hakları vermek zorun­dadır. Kimse, bunlara en küçük bir kısıtlama yapmak hakkına sahip değildir. Buna karşılık, Müslümanlara, İslâm ölçüsüne aykırı olmamak şartıyla, bu haklara bazı ilâveler yapma yetkisi verilmiştir.

Millî devletin, azınlığa bağışladığı haklar ne çeşit olur­sa olsun, bunlar çoğunluğun keyfine ve kaprislerine bağlı oluyor. Çoğunluksa daima bu hakları azaltmak, hat­tâ azınlığı insanın temel haklarından yoksun bı­rakmak gücüne sahiptir.[72]

Farkları gösteren bu beş nokta İslâmın, müslüman olmayan tebaaya (vatandaşa) nasıl davran­dığını, millî devletin ırk ve kültür bakımından azınlık olanlara nasıl davrandığını çok açık olarak belirtmek­tedir. Bu farklar bi­lin­mezse, insan, bugünkü millî dev­letlerin, bir yandan bü­tün vatandaşlarına kâğıt üs­tünde eşit haklar verdiğine, bir yandan da uygula­mada ihlâl etmedik hak bırakmadığına bakarak pek çok yanlış anlamalara düşmekten kendini kurtaramaz. Şimdi yeniden konumuza dönelim.

 

MÜSLÜMAN OLMAYAN VATANDAŞLARIN                      SINIF­LANDIRILMASI

İslâm Şeriatı, Müslüman olmayan vatandaşlarını üç kategoriye ayırır:

a)  Bir anlaşmayla İslâm Devletinin tebaası (vatanda­şı) olanlar;

b)  Bir savaşta Müslümanlara yenildikten sonra onun tebaası (vatandaşı) olanlar;

c)  Başka herhangi bir yolla İslâm Devletinde bulu­nanlar.

Bu kategorilerdeki gayrimüslimlerin genel hakla­rına (yani temel insanlık haklarına) gelince, hepsi, birbi­rine benzer muamele görür. Bununla birlikte, ilk iki grup kendilerine has (özgü) kaidelerle üçüncü grup­tan ayrıldığı gibi birbirlerinden de az çok ayrılır­lar. Bütün Zımmîlerin[73] genel haklarını ele almadan önce, ilkin (a) ve (b) gruplarıyla ilgili özel kaideler üs­tünde durmak istiyoruz.

 

Sulh Anlaşması Yoluyla Zımmî Olanlar

 Bir savaş sırasında (yani savaş bitmeden veya sa­vaş olmaksızın İslâm Devletinin hâkimiyetini kabul eden ve özel bir anlaşmayla devlete girenler için, İs­lâm bunlarla ilgili bütün konuları düzenlemiştir. Bu ka­nunlar anlaşmanın şartlarına göre, değişmez bir şe­kilde hükme bağlanır. Düşmanlarını teslim olmaya ikna etmek için elverişli şartlar teklif edip sonra da onları sınır dışı etmek dünya yüzündeki sözde medenî milletlerin günlük tatbikatındandır; fakat durum, bu türlü aldatmacalara tahammülü olmayan İslâmın emir­lerine aykırıdır. İslâm böyle göstermelik işleri hileli bu­lur ve kökten yasak eder. Herhangi bir grup veya toplulukla bir kere anlaşmaya varıldı mı, şartlar sonra­dan elverişsizleşse bile, İslâm, anlaşmaya bağlı kal­­­mayı emreder. Müslümanlar, ahde vefa (sözünde dur­ma ve anlaşmaları lâfız ve ruhiyle devam ettirmek hususlarında, imanlarıyla bağlıdırlar. Hz. Peygamber açıkça bu­yuruyor:

«Bir milletle savaşıp onları yenerseniz, onlar da ha­yatlarını çocuklarını kurtarmak için, size belli bir temi­nat veya yıllık bir gelir (haraç) vermeyi kabul ederse, tesbit edilmiş meblâğdan bir kuruş fazlasını almayın, çünkü helâl değildir.»[74]

«Sakının! Kim, böyle insanlara (yani kendileriyle anlaşma yapılmış olanlara) zalim ve sert olursa, onların hak­larını kısarsa veya tahammül edebileceğinden fazlasını yüklerse veya hür iradeleri dışında onlardan bir şey alırsa, hüküm günü onlardan ben davacı ola­cağım.»[75]

Hz. Peygamberin bu emirleri, Zımmîlerle yapılan anlaşmaların madde ve şartlarında keyfî olarak hiçbir değişiklik yapılamıyacağını, açıkça ve su götürmez bir şekilde ilân ediyor. Ne yıllık haracın miktarı keyfî olarak arttırılabi­lir, ne de anlaşmaya aykırı olarak topraklarına ve binalarına el konabilir. Bundan başka uygunsuz ve insaf­sız an­laşmalara zorlanamazlar, dinleri ve şahsî hukukları da devlet müdahalesinden uzak kalır. Hayatları, namus­ları ve malları Müslümanlarınki kadar kutsaldır. Hakları kı­sıt­lanamaz, zulüm yapılamaz. Hukuken sahip oldukları şeylerden yoksun bırakılamıyacakları gibi, güçlerinin üs­tünde bir yük de yüklenemez.

Böylece, kendileriyle anlaşma yapılmış gayrimüslim­lerle islâm Devleti arasındaki münasebetlerin temel prensibi anlaşma şartlarına dayanır. Andlaşmaların de­ğer­len­dirilmesi suretiyle İslâm hukukçularının bunun gibi for­mü­le ettiği başka hiçbir özel hukuk yoktur. Bu kata­go­rideki gayrimüslimlere, genel kaideler dışında, ya­pılacak anlaş­ma veya andlaşmalara göre muamele edilir. İmamı Ebû Yusuf şöyle diyor:[76]

«Biz onlardan sadece barış yapıldığı zaman karşı­lıklı olarak kararlaştırılan şeyleri alırız. Andlaşmanın bütün şart­larına sıkı sıkıya uyulur ve buna hiçbir ilâve yapıla­maz.»[77]


Harp Yoluyla Zımmî Olanlar

Müslümanlara karşı savaşanlar, yenilip teslim olduk­ları zaman, ancak islâm orduları şehir ve kasabalarına gi­rerse, bu ikinci kategoriyi teşkil eder. Bu kategorideki kim­seler Zımmî yapıldıkları zaman, onlara belirli özel hak­lar verilir, bu hakların detayları bu konudaki bütün standart kitaplarda bulunabilir. Aşağıda, bu kategoriye gi­ren Zımmîlerin ana statülerini açıklayan bütün hü­kümleri kısaca sıralıyoruz:

a) Devlet bunlardan cizye alır almaz, her Müslüman onların topraklarını, mallarını, hayatlarını ve na­musla­rını korumaktan sorumlu olur. Cizyenin alınması onların hayatları ve malları üstünde dokunulmazlık ku­rar, bun­dan sonra ne islâm devleti, ne de Müslüman halk onla­rın mallarına, namuslarına veya hürriyetlerine tecavüz edemez, kimsenin böyle bir hakkı yoktur. İkinci Halife Hz. Ömer, İslâm orduları başkomutanı Ebû Ubeyde'ye şöyle buyurmuştur:

“ Cizyeyi aldığın anda, mallarıyla birlikte onları serbest bırak.”

b) Anlaşmadan sonra, Zımmîler mallarının sahibi ol­maya devam ederler, mirasçılarının da bu mallar üstünde miras hakları vardır. Bütün mallarını satabilir, nakle­debilir, bağışlayabilir, ipotek edebilirler, İslâm devleti, on­ları bu haklarının hiçbirinden yoksun bırakmak hak­kına sahip değildir.

c) Cizyenin miktarı, onların malî durumuna göre tes­bit edilir. Zenginler daha çok vermek zorundadır, or­ta hallilerse daha az verirler, en az da fakirlerden alı­nır. Tam bir yoksulluk içinde bulunanlar, belli hiçbir gelir kaynağına sahip olmayanlar veya geçimleri için başkasının eline bakanlar, tamamen muaf tutulurlar. Cizye için sabit bir meblâğ tâyin edilmemiştir, sadece ödemede uygunsuz, gereksiz güçlükler çıkarılmaması emredilmiştir. Hz. Ömer, kendi zamanında bu meblâğı zenginler için ayda bir «rupi», orta halliler için ayda sekiz «ana», fakirler için de ayda dört «ana» olarak tesbit etti.[78]

d) Cizye sadece, Müslümanlara karşı fiilen savaş­mış olanlardan veya sağlam vücutlu olup da, İslama karşı ya­pılan savaşa katılanlardan alınır. Ka­dınlar, çocuklar, deliler, esirler, körler, sakatlar, yaşlılar veya kötürümler gibi savaşçı olmayan kim­seler cizyeden muaftır. Aynı şe­kilde, ruhanî zümre (din adamları), keşişler, manastır hizmetkârları da bundan muaftır.[79]

e) Müslümanlar, girdikleri kasabalardaki ibadet yer­lerini de ele geçirmek hakkına sahiptir. Fakat bu haktan isteyerek vazgeçmek ve bir iyi niyet eseri olarak ibadet yerlerini dokunulmadan bırakmak, umu­mi­yetle daha takvalı bir harekettir. Hz. Ömer zamanında fethedilen ülkelerin hiçbirinde, tek bir ibadet yerine bile, hiçbir zaman say­gısızlık ve tecavüz edilmemiştir. Ebû Yusuf şöyle diyor;

«Bütün ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Ne onlar yerle bir edildi, ne de mağlûplar eşya ve malla­rından yoksun bırakıldı.»[80]

Eski ibadet yerlerinin tahrip edilmelerine hiçbir zaman müsaade edilmedi.

 

BÜTÜN ZİMMÎLERİ KAPSAYAN HAKLAR

Şimdi, yukarda üç kategoriye ayırdığımız Zımmîlerin hepsini kapsayan haklar üstünde duraca­ğız.

Bir Zımmî'nin kanı, bir Müslümanın kanı kadar kutsal sayılır. Bir Müslüman, bir Zımmî'yi öldürürse, ceza ve tazminat, aynen bir Müslümanı öldüreninki kadar ve gibidir. Hz. Peygamber zamanında, bir Müslü­man, bir Zım­mîyi öldürdü. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Zayıfın hakkını elde etmekten ben sorumluyum, diyerek infazı buyurdu”[81]

Hz. Ömer zamanında Bekir bin Ve'yl kabilesinden bir kişi, Hiralı bir Zımmîyi öldürdü. Halife, katilin, ölenin akrabalarına teslim edilmesini emretti. Emir yerine getirildi ve ölenin vârisleri de katili idam etti.

Hz. Osman'ın halifeliği zamanında da, Hz. Ömer'in oğ­lu Ubeydullah'ın idamı için bir emir çıkartıldı. Ubey­dul­lah'ın, Hz. Ömer'in gizli katili Hürmüzani ve onunla suç ortaklığı yaptığı sanılan Ebû Lü’lü'nün kı­zını öldürdüğü söyleniyordu. Bunların ikisi de Zımmî idi.

Hz. Ali zamanında, bir Müslüman, bir Zımmîyi öldürmekle suçlandı. Suç ispat edildi. Hz. Ali. Müslüma­nın idamını emretti. Ölenin kardeşi, katili bağış­ladığını bildirdi. Fakat Hz. Ali bununla tatmin olmadı, belki de halkın onu tehdit ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ölenin kardeşi katilin affedilmesini istedi ve kanparasını (diyet) almamak için diretti, katilin idamıyla ölenin hayata dönmiyeceğini söyledi, ancak Hz. Ali o zaman katili salı­vermeye razı oldu ve:

“Her kim ki bizim Zımmîmizdir, onun kanı bizimki ka­dar kutsaldır, Malları bizim mallarımız kadar tecavüz karşı güvence altındadır.” dedi.

Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği nakledili­yor: «Zımmî durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır.»

Bu yüzden İslâm hukukçuları, kasıtlı olmasa bile, bir Müslüman bir Zımmîyi öldürürse, ona aynen, kayıtsız ve şartsız olarak bir Müslümanın öldürülmesi halinde tesbit edilecek cezanın verileceği, sonucunu çıkarmışlardır.

 

Zımmîler ve Ceza Hukuku

Ceza Hukuku Zımmîler ve Müslümanlar için aynıdır, bu bakımdan ikisi de aynı işleme bağlı kılınır. Zımmîler de Müslümanlar gibi aynı cezaya maruz kalır. Böylece, me­selâ, ister bir Zımmî, ister bir Müslüman hırsızlık yapsın, iki halde de hırsızın eli kesilir. Aynı şekilde; bir erkeğe veya kadına karşı zina İle suçlanan kimse, ister bir Zımmî, ister Müslüman olsun, ikisine de aynı ceza takdir edilir. Zina cezası, yine, her iki durumda da aynıdır. Bununla birlikte şarap içme konusunda Zımmîler ce­zadan muaftır.[82]

Medenî Hukuk

Medenî Hukuk da, yine Zımmîler ve Müslümanlar için aynıdır. Bu bakımdan aralarında tam bir eşitlik vardır. Aslında bu, tam anlamıyla, Hz. Ali'nin, onların malları Müslümanlarınki kadar kutsaldır, dediği zaman kastettiği şeydir. Statüdeki bu eşitliğin tabiî sonucu. Medenî Kanunda Müslümanlar için yapılan kısıtlamalar ne olursa olsun, aynı kısıtlamalar Zımmîlere de uygu­lanır.

Müslümanlara yasaklanan ticaretin şekli, konusu, ara­cı ne olursa olsun, aynı yasaklar Zımmîler için de söz ko­nusudur. Meselâ, faiz Müslümanlar için kanun dışı, haramdır, aynı şekilde Zımmîler için de kanun dışıdır. Fa­kat Zımmîlerin şarap içmesi, domuz eti yemesi serbesttir. Şarabı içebilir, şarapçılıkla uğraşa­bilirler, keza domuz ye­tiştirebilir, etini yiyebilir, satabi­lirler. Bu kadar da değil, bir Müslüman içkilerine veya domuzlarına zarar verirse, bu zarar ona tazmin ettirilir. Durr u’l-Muhtar'a göre:

«Bir Müslüman, bir Zımmî'nin şarabını bozar ve domuzlarına zarar verirse, bunları ödemek zorunda­dır.»[83]

 

Şeref ve Namusun Korunması

Bir Zımmîye karşı haksız fiil işlemek, ırzına geç­mek, iftira etmek, bu fiiller bir Müslümana yapılmış gibi sayılır. İslâm Şeriatına göre:

«Bir Zımmîye karşı uygunsuz hareketlerden kaçın­mak, ona iftira etmemek, Müslümanlar için emredici bir kaidedir. Çünkü bir Zımmîye iftira etmek, Müslümana iftira etmek gibi yasaktır.»[84]

 

Kişi Dokunulmazlığı

Müslümanlar, üzerlerine aldıkları gayrimüslimlerin sorumluluğuyla bağlıdırlar, bu ahlâkî ve siyasî görevi ihlâl edemezler. Buna karşılık Zımmîler, bu hak­larından istedik­leri zaman feragat edebilirler. İslâm hukukçula­rına gö­re, Müslümanlar Zımmîlerin sorum­luluğunu bir kere kabul ettikten sonra borçlu olurlar ve bundan geri dönemezler. Oysa Zımmîler serbesttir, dilerlerse bu haklarından feragat edebilirler.[85]

Bir Zımmî en büyük suçu işlese bile, bu, onun Zımmî olarak muamele görme ehliyetini kaldırmaz. Hattâ cizye ödemese, bir Müslümanı öldürse veya Hz. Peygambere küfretse bile, himaye hakkını kaybet­miş sayılmaz. Sadece işlediği suçun cezasını görür, fakat bir âsi olarak ilân edilmediği gibi, Zımmî olma­sından doğan imtiyazlardan da yoksun bırakılmaz. Yal­nız iki suç vardır ki, Zımmîlerin sahip olduktarı himaye hakkının kaldırılmasına sebep olur.

Bunlar da: 1) İslâm Devletini bırakarak düşman tara­fına geçmek, 2) Devlete karşı açıktan açığa isyan etmek ve onu yıkmaya çalışmak.

 


Ahkâmı Şahsiye (Şahsa ait hükümler)

Zımmîlerin bütün şahsî meseleleri, kendi ahkâmı şahsiyelerine göre karara bağlanır. Şeriatın bunları karşılayan hükümleri onlara zorla uygulanmaz. Müs­lümanlara, ahkâmı şahsiyelerine göre yasak edilen bir şey, kendi din­lerince Zımmîlere yasak edilmemişse. bu haktan faydalanabilirler, ve memleket mahkemele­rinde dâvaları kendi ahkâmı şahsiyelerine göre karara bağlanır. Meselâ, şahitsiz ve mihir tesbit edilmeksizin yapılan evlenmelere veya iddet süresi[86] içinde yapı­lan evlenmelere Zım­mî­nin ahkâmı şahsiyesi müsaade etmişse, bu türlü ev­len­meler baki kalır. Bu, ilk Halife­lerden beri, bütün İslâm Devletlerinde kaide haline gelmiştir. Ömer bin Abdülaziz bîr defasında:

— Nasıl oldu da, Halifeler, Zımmileri kan akraba­larıyla evlenmelerinde, şarap içmelerinde, domuz eti yemelerinde serbest bıraktı?

Diye sorarak, Hasan Basri'den bu konuda bir fetva istedi. Hasan Basri şu cevabı verdi:

— Zımmîler, cizye ödemeyi, yalnız kendi ahkâmı şahsiylerine uygun olarak yaşayabilmek için kabul et­tiler. Sen sadece seleflerinin yaptığını uygula. Yoldan sapma ve yenilik yapma.

Zımmîler arasındaki dâvada, iki taraf da îhtilâfın İs­lâm Şeriatına göre karara bağlanmasını İsterse, islâm Mah­kemeleri onlara Şeriatı uygulamak zorundadır. Bundan başka, ahkâmı şahsiye meselelerinde taraflar­dan biri Müslümansa, dâva yine İslâm Şeriatıyla çözü­lür. Meselâ, Hıristiyan kadın bir Müslümanla ev­lenir ve dul kalırsa, iddet süresi dolmadan önce yeni­den ev­lenemez. Evlenirse, bu evlilik bâtıl sayılır.[87]

 

Dinî Törenler

İslâm Hukuk ve uygulaması Zımmîlerin dinî törenle­rine ve bayramlarına karşı da müsamahalı davranmış­tır. Kendi kasaba ve şehirlerinde bunları tam bir hür­lük içinde yapabilirler. Bununla birlikte, «Emsar ül-Müslimin»[88] İslâm Hükümeti gerekli görürse, törenle­rinde kısıtlamalar yapmakta tamamen sebesttir.

Bedâyi’de deniyor ki:

«Emsar ül-Müslimin» sayılmayan yerlerde, Müslü­man sayısı az olmasa bile, Zımmîlerin şarap içmele­rine, domuz eti yemelerine, haç çıkarmalarına veya boru öttürmelerine engel olunmaz. Bu âdetler, ancak «Emsar ül-Müslimin» şartlarına haiz olan, yani Cuma ve Bayram namazları kılınabilen şehir ve kasabalarda yasak edilebilir.»

«Aynı zamanda, kendi kanunlarınca yasak sayı­lan zi­na gibi hareketler, kendi kasabalarının ve mes­ken­le­ri­nin sınırları içinde bile kısıtlanır»[89]

Tam Müslüman şehir ve kasabalarında bile, alenen haç çıkarmaları, puta tapmaları veya açıktan açığa boru öttürmeleri, ancak pazaryerlerinde ve yollarda sınırlanabilir. Kendi ibadet yerlerinin sınırları içinde bütün bu törenleri yapabilir ve hiçbir İslâm Hükümeti buna karışamaz.[90]

 

İbadet Yerleri:

Tamamen Müslümanlara ait topraklarda bile, gay­ri­müs­limlerin eskiden yapmış oldukları ibadet yerlerine ka­rışılamaz. Bu gibi yerler harap olmuşsa Zımmîlerin onları onarmak veya yeniden yapmak hakları vardır. Fakat bu topraklarda yeni ibadet yerleri yapmak hakkı verilmez. Tamamen Müslüman toprakları olmayan yerlerdeyse bu türlü kısıtlamalar yapılamaz. Aynı şe­kilde, eskiden tama­men Müslümanların oturup da terkettikleri veya Cuma ve Bayram namazları kılınma­yan yerlerde veya artık geçerliği kalmayan sınırlarda, Zımmîler yeni ibadet yerleri kurabilir ve dinî törenle­rinin gereklerini yapabilirler.[91]

 

İbni Abbas diyor ki:

«Müslümanların kurduğu kasabalarda, Zımmîlerin ye­ni ibadet yerleri yapmaya pazaryerlerinde ve yollarda boru öttürmeye veya açıktan açığa domuz eti ve şa­rap sat­maya hakları yoktur. Fakat aslında gayrimüs­limlerin kurup da, Müslümanların sonradan fethettiği şehirlerde, gayrimüslimlerin bu çeşit hakları bir andlaşmayla kararlaştırılır ve Müslümanlar bu andlaşmaya bağlı kalmak zorundadırlar.»[92]

 

Cizye ve Haracın Alınması

Zımmîlerden haraç ve cizye alınırken cebir ve şiddet metodları kullanmak yasaktır. Bu konuda yumuşaklık ve iyi kalplilik emrolunmuştur. Aynı zamanda verebilecekle­rinden fazla meblâğ yüklemek de yasaktır. Hz. Ömer, gerçekte verebileceklerinden daha fazla alınmamasını açıkça emretmiştir.[93]

Bunlar için gereksiz herhangi bir güçlük de çıkarıla­maz. Böylece, cizye ödeyemiyecek halde bulunanların malları haraç mezat satılamaz. Hz. Ali, valilerinden bi­ri­ne, haraç almak için onların esvaplarını veya sığır ve da­varlarını satmamasını emretmiştir.[94]

Başka bir zaman, valilerinden birini göreve tâyin eder­ken, aşağıdaki talimatı vermiştir:

«Haraç almak için kışlık ve yazlık elbiseleri, mutfak takımları, ziraat âletleri, sığır ve davarları satılamaz; kimse dövülemez veya güneşte bekletilemez, bu mak­satla ları haraç, mezat satılamaz. Şimdi biz onların idarecisiyiz, onlara yumuşak ve şefkatli davranmalıyız. Benim bu emirlerime itaat etmezsen Cenabı Hak bu yüzden seni suçlayacaktır ve ben itaatsizliğini öğrenirsem seni bu gö­revden alırım.»[95]

Cizyenin alınmasında, her türlü cebir, kesinlikle ya­saklanmıştır. Suriye valisi Ebû-Übeydeye verdiği emirde, Hz. Ömer: “Müslümanlar Zımmilere herhangi bir yolla zarar veremezler, onları zora koşamazlar, kanunsuz olarak mallarından yoksun bırakamazlar”[96] demiştir.

Suriyeye yaptığı yolculuğunda, cizye ödemedikleri için valinin Zımmîleri cezalandırdığını öğrenen Hazreti Ömer:

“Onları cezalandırma, böyle yaparsan Kadiri Mut­lak olan Allah da Hüküm Günü sana aynı şeyi yapar”[97] demiştir.

Hişam bin Hakem, bir hükümet memurunun, cizye ödeyemeyen bir Kıptiyi güneş altında bekleterek ceza­landırdığını gördü ve:

“Peygamberin, bu dünyada insanlara eziyet edenleri, Allah'ın (öbür dünyada) cezalandıracağını söylediğini, işittim” diyerek memuru ikaz etti.[98]

Cizye ödemeyenler hakkında, İslâm Hukukçuları, sadece uygun bir ölçüde basit bir mahkûmiyete müsaade etmişlerdir.[99]

İflâs eden Zımmîler yalnız cizye ödemekten muaf tu­tulmakla kalmaz, beyt ül-maldan (hazineden) yardım da görürler. Halid bin Velid, Hiralılarla yaptığı ünlü «Barış andlaşması» nda:

«İçlerinden birisi yaşlılığından veya başka bir se­bepten dolayı çalışamaz hale gelirse veya önceleri zen­gin olup da sonraları dindaşlarının verdiği sadakayla ge­çinmek zorunda kalırsa, taahhüt ediyorum ki böyle kişiler cizye ödemekten muaf tutulacaklar ve başka muhtaç kim­selerle birlikte beyt ül-maldan yardım görecekler­dir.» diye yazmıştır.[100]

Bir gün Hz. Ömer yaşlı bir Zımmînin sokaklarda di­lendiğini gördü. Bunun sebebini sordu. Zımmî, cizye öde­yebilmek için dilendiğini söyledi. Bunun üzerine Halife onu cizye ödemekten muaf tuttu ve aşağıdaki sözleri söy­leyerek Hazine memuruna bu adama emekli aylığı bağlanmasını emretti:

«Bir kişinin gençliğinde ondan faydalanıp da, yaş­lanınca onu sokaklarda dilenmeye bırakmak, Allah katında şüphe yok ki doğru bir hareket değildir.»[101]

Şam'a yaptığı yolculuğu sırasında, Hz. Ömer hasta ve yaşlı Zımmîlere aylık bağlanmasını buyurdu.

Bir Zımmî, arkasında cizye borçları bırakarak ölürse, bu borçlar, ne onun bıraktığı mallardan alınır, ne de mirasçılarından istenebilir. Ebû Yusuf şöyle diyor:

«Bir Zımmî, ödemek zorunda olduğu cizyeyi ödeme­den ölürse, bu borç mirasçılarından ve bıraktığı mal­lardan alınamaz.»[102]

 

Ticaret Vergisi

Zımmî tacirler de Müslüman tacirler gibi 200 dirhem veya daha fazla değerdeki ticaret mallarıyla, sahip ol­dukları 20 miskal veya daha fazla ziraat ürünlerinin veya aynı değerdeki altınları üzerinden bir ticaret ver­gisi ödemek zorundadırlar.[103]

Şüphesiz, başlangıçta, hukukçular, Zımmî iş adamlarından yüzde 5 nisbetinde vergi alınmasını uy­gun görmüşlerdi. Oysa Müslüman tacirlerden sadece yüzde 2,5 nisbetinde vergi alınıyordu. Bu nisbetler, Kur'ân'ın hüküm­­lerine değil, sadece zamanın icaplarına dayanıyordu. Durum şudur: Müslümanlar, en çok ülke­nin savunmasında görev alıyorlardı, ticaret ise hemen tamamiyle Zım­mî­le­rin eline geçmişti. Müslüman tacir­lerden vergi, sadece onları uygunsuz rekabetten koru­mak ve cesaret vermek için azaltılmıştır.

 

Askerlik Hizmetinden Muafiyet

Zımmîler askerlik görevinden muaf tutulmuşlardır. Çün­kü devletin düşmana karşı savunulmasından yalnız Müslüman halk mesuldür. Devleti sadece, onun te­mel ide­­­olojisine inananların korumak için can ve gö­nülden çar­­pışacağı açık bir gerçektir. Gene, savaş hakkında Is­lâmın koyduğu manevî prensiplere sadece bu İdeolojiye inananların saygı duyması beklenebilir. Başkaları sadece ücretli asker olarak savaşabilir, so­nuç olarak bunlardan, savaşın kızgın anlarında Islâmın ahlâkî kaidelerine uymaları ümit edilmez. Zımmîlerin askerlik görevinden muaf tutulmalarının başlıca se­bepleri bunlardır. Onların devlet Savunmasına yalnız paraca katılmaları emrolun­muştur. Cizye böylece, yal­nız devlete bağlılığın bir sembolü olmu­yor, askerlik görevinden muaf tutulmanın da bir karşılığı oluyor. Onun için de sadece askerlik görevini ya­pabilecek du­rumda olan erkeklere yüklenmiştir. Müslümanlar, Zımmîleri koruyamadıkları zaman, onlardan alınan cizye ve haracı iade etmek zorundadırlar.[104]

Yermuk muharebesinde Romalılar Müslümanlarla çarpışmak üzere bir ordu topladıkları zaman, Müslü­manlar onları koruyamıyacaklarını bildirerek Zımmîlerden alınmış olan cizye ve haracın iadesini emretti. Onlardan ne alınmışsa geri verildi. Bütün memurların bu işi süratle yaptığını söylemek gereksiz. Belazuri, Hums halkına ciz­yeleri geri verildiği zaman, bu kasabalarda oturan gayri­müslimlerin tepkisini tasvir ederken, onların oybirliğiyle şöy­le bir bildiride bulunduklarını yazıyor:

«Biz, sizin hükümetinizi ve kendi dindaşlarımızın yap­tığı zulme ve haksızlığa karşı sizin adalet anlayışı­nızı tercih ederiz. Yenilinceye kadar onları şehrin kapı­la­rın­dan içeri bırakmıyacağız.»[105]

 

İSLÂM HUKUKÇULARI VE ZIMMİLER

Yukarıdaki sayfalardaki, bir islâm Devletindeki gayri­müslimlerin hak ve imtiyazlarını korumak için benimsenen bazı kuralların ayrıntılarını kısaca ele aldık. Bu konuyu geçmeden önce. Dört Halife zamanından beri, her ne zaman Zımmîlere bir haksızlık yapılsa, islâm Hukukçula­rının bir ağızdan seslerini yükselttiklerini ve bütün bu çeşit hareketleri şiddetle ayıpladıklarını belirtmek isteriz. Halife Velid bin Abdülmelik'in, Şam'daki bir katedralin bir bölümünü zorla kendi camiine kattığı, tarihte pekiyi bili­nen bir olaydır. Ömer bin Abdülaziz Halife olduğu zaman, Hıristiyanlar bu durumu ona bildirdiler. Halife eyalet vali­sine, derhal katedral toprağında kalan camiin bu bölümle­rinin yıkılarak Hıristiyanlara verilmesini yazdı.[106]

Bir Roma hücumundan korkan Velid bin Yezid, Kıbrıslı Zımmîleri Suriyeye sürdü. İslâm hukukçuları ve İslâm halkoyu, bu hareketin büyük bir günah olduğunu belirte­rek şiddetle protesto ettiler. O kadar ki, oğlu Yezid bin Ve­­lid, Halife olunca, bütün sürgünleri yeniden Kıbrıs'a gön­­dermek zorunda kaldı. Bu hareketiyle de dost, düşman herkesin övgüsünü kazandı. İsmail bin Ayaş bu olayı şöyle anlatıyor:

«Müslümanlar, toptan bu davranışa karşı oldu, bü­tün tanınmış hukukçular bunun büyük bir günah olduğunu bildirdi. Velid bin Yezid Halife olup da onları yeniden Kıbrıs'a gönderdiğinde, Müslümanlar hep birden bu davranışı doğruladılar, haklı ve yerinde hareket ettiği için Halifeyi övdüler.»[107]

Belazuri, bize bazı Lübnan dağ kabilelerinin devlete karşı ayaklanmalarını anlatıyor. Bunun üzerine,

Vali Salih bin Ali bin Abdullah, ayaklanmayı bastır­mak için bir ordu gönderdi. Ordu, ayaklanmaya katılan bü­tün erkekleri öldürdü. Vatandaşların da bir kısmını sür­güne gönderdi. İmamı Evzaî o zamanlar hayattaydı. Olayı öğrenince Salih bin Ali'yi şiddetle kınadı. Ona yazdığı mektuptan alınan aşağıdaki parça, meseleyi ken­dili­ğin­den açıklar:

«Lübnanlı Zımmîler sürgüne gönderildi, bu gerçeği biliyorsunuz. Onların arasında ayaklanmaya katılmayan­lar da var. Belli kimselerin günahı yüzünden, niçin bütün ahali cezalandırılıyor, ocaklarından, mallarından yoksun bırakı­lıyor, anlamıyorum. Herkesin kendi hareketinin hesabını vereceği, kimsenin başkalarının hareketinden dolayı me­sul tutulamıyacağı, Kur'ân'ın en açık hükümle­rindendir. Bu, ölümsüz ve evrensel bir hükümdür. Bu yüz­­den, size verebileceğim en iyi tavsiye, bir anlaşmayla Müslü­manlar tek bir noktada toplanmak için; Suriye'de yer­leştikleri pek çok kasabayı bırakmak zorunda kaldılar. Başkumandan Ebû Ubeyde, adamlarına, Müslümanla­rın topraklarımıza giren ve gücü yettiğince vergisini ödeyen gayrimüslimlere karşı merhametsiz davranan Müslümanlardan bizzat Allah Resulünün davacı olaca­ğına dair sözünü hatırlatmak olacaktır.»[108]

Tarih, islâm Hukukçularının daima Zımmîlerden yana çıktığını gösteren aynı mahiyetteki sayısız misâllerle dolu­dur. İdareciler her ne zaman Zımmîlere zulüm yapmış­larsa, çağın bütün uleması ile birlikte hukukçular da şaş­maz bir şekilde, Zımmîlerin haklarını savunmuşlar, bu çeşit hareketleri en çetin şartlar altında bile ayıplamış­lardır.

 

BAŞKA HAKLAR VE İMTİYAZLAR

Şeriat, Zımmîlere bazı kaçınılmaz haklar tanıdığı için, bir islâm Devleti de bu cins hakları zarurî olarak kabul etmek zorundadır. Müslümanların, hiçbir şekilde bu hakları kısıtlamaya yetkileri yoktur. Buna karşılık, Şeriatın emirlerine ve ruhuna aykırı olmamak şartıyla, onlara başka haklar ve imtiyazlar bağışlayabilirler.

Şimdi, İslâm Devletinde, Müslüman olmayan tebaaya verilen öteki bazı haklar üstünde durmaya çalışalım.

 

1) Siyasî Temsil

İlkin seçim konusunu alalım. İslâm idaresi, ideolojik bir idaredir. Bu yüzden, umumiyetle dünyevî (secular) mil­lî devletlerin, millî azınlıkların hakları konusunda kullandığı aldatıcı, kaypak ölçülere tahammülü yoktur. İslâm Dev­letinin Başkanı, İslâm prensiplerine göre devlet yöneti­mini yürüten kanunlar ve başlıca fonksiyonu yö­netimde Başkana yardım etmek olan Şûranın (İstişarî Meclis) kararlarıyla bağlıdır. Böylece, rehber olarak islâm ideolo­ji­sini tanımayanların, Islâm Devleti Başkanı veya Şûra üyesi olamıyacağı açıktır.

Bununla birlikte, geleneksel anlamdaki Şûradan ol­dukça farklı olan modern anlamdaki Parlâmento veya Yasama Meclisine gayrimüslimlerin üye olması bakımın­dan, bu kaide anayasada tamamen teminata bağlanmak şartıyla, yumuşatılabilir. Şöyle ki:

(I) Parlâmento veya Yasama Meclisinin, Kur'ân ve Sünnete aykırı herhangi bir kanun çıkarmaya yetkisi ol­mamalıdır.

(II) Kur'ân ve Sünnet, ülkenin âmme hukukunun baş­lıca kaynağı olmalıdır.

(III) Devlet Başkanı veya kanunu yürüten otorite mutlaka bir Müslüman olmalıdır.

Bu şartların sağlanmasıyla, gayrimüslimlerin tesir alanı, ülkenin genel meseleleriyle veya azınlıkların çıka­rıyla ilgili konularda sınırlanır. Böylece yönetime katılma­ları, İslâmın temel prensiplerine zarar vermez.

Aynı zamanda, bütün gayrimüslim topluluklar için ayrı bir Temsilci Meclisin kurulmasına müsaade etmek de mümkündür. Bunların kollektif ihtiyaçlarını karşılayacak bü­tün istekleri Parlâmentonun onayına sunulur. Böyle bir Mecliste, üyelik ve oy verme hakları tamamen gayri­müslimlerle sınırlandırılabilir ve bu yapı içinde onlara tam bir hürriyet sağlanır. Bu Meclisin aracılığıyla:

(a) Ahkâmı şahsiyeleriyle ilgili kanun teklifi ve
değişikliği yapabilirler. Bu teklifler ve değişiklikler, Devlet Başkanının tasdikinden sonra kanunlaşır.

(b) Hükümetin genel idaresi ve Parlâmentonun ka­rar­­ları hususunda, tam bir hürriyet içinde, tasarılar, itirazlar, teklifler v.s. ileri sürebilirler. İslâm Hükümeti onları mü­samaha ve hakseverlikle karşılamak, ele almak zorun­dadır.

(c) Kendi özel toplulukları ile ilgili olduğu gibi, bütün olarak Devleti ilgilendiren meselelere dair de soru sorabilirler. Hükümet temsilcileri, bu sorulara daima tatmin edici cevaplar verir.

 

2) Söz Hürriyeti

İslâm Devletinde, bütün gayrimüslimler Müslümanla­rın öteden beri benimsediği, düşünce, kanaat, söz (ko­nuşma ve yazma), dernek kurmak hürriyetlerine sahip­tir. Bu konuda, kanunun Müslümanlara yüklediği aynı sı­nır­larla bağlıdırlar. Bu sınırlar içinde, Devlet Başkanı da dahil, Hükümeti ve onun hizmetlerini tenkid etmek hak­ları vardır.

Bunun gibi, kendi dinlerinin iyi noktalarını propa­gan­da etme hakkı da sağlanmıştır. Bir gayrimüslim, Müslüman olmayan bir başkasını kendi dinine çekerse, buna hiç bir itirazda bulunulamaz. Müslümanların ise din değiştirmesine müsaade olunmaz. Bir Müslümanın bu tema­yülü taşıması halinde, bu tavrından dolayı suçlanır; fa­kat bu değişiklikte tesiri olan gayrimüslim fert veya teşkilât itham edilmez.

Zımmîler, kendi kanaatlarına aykırı bir inancı be­nim­semeye zorlanamaz. Ülkenin kanunlarını ihlâl etmedikçe, kendi kanaatine veya akidesine aykırı hareket etmeyi reddetmek onların temel haklarından­dır.

 

3)  Eğitim

Gayrimüslimler de, tabiî olarak, Hükümetin bütün ülkeye uyguladığı aynı eğitim sistemini kabul etmek zorundadır. Ancak dinî eğitimde, İslâmı tahsil etmeye zorlanamazlar. Çocuklarına, kendi okul ve kolejlerinde, hattâ Mil­lî Üniversiteler ve kolejlerde, kendi dinlerini öğretmeleri için anlaşmalar yapmak hakkına sahiptirler.

 

4)  Hükümet Memuriyeti

Birkaç Önemli memurluk dışında, öteki bütün memur­­­­luklar, gayrimüslimlere, taraf tutulmaksızın açıktır. Müs­­lümanlar için aranan yeterlik şartları, gayrimüslimler için de aynıdır. En yeterli kişiler, hiçbir zaman ayrı bir seçim yapılmaksızın seçilir­ler.

Önemli memurlukların listesi, uzmanlarca kolay­lıkla çıkarılabilir. Biz yalnız, devlet politikasını yü­rütmekte yeri olan memurluklarla «kilit noktası» sayılan önemli dairelerin kontroluyla ilgili genel bir prensip üstünde duracağız. Her ideolojik devlette, bu çeşit vazifeler kaçınılmaz olarak, devletin İdeo­lojisine tam inananlara ve bu ideolojinin ruh ve an­lamına göre hareket edebilenlere verilir. Zım­mîlere de, ancak bu «kilit» memurlukların dışında kalan va­zifeler açık tutulmuştur. Meselâ, İslâm Devletinde Zım­mîlerin, Genel Muhasebeci, Çarkçıbaşı veya Posta Ge­nel Müdürü olmaları engellenemez.

Bunun gibi, orduda fiilen savaşla       ilgili memurluklar «ki­lit noktası» sayılır ve savaşın yönetimiyle doğrudan doğ­ruya ilgili olmayan öteki işler, Zımmîlere de açık tu­tulabilir.

 

5) Ticaret ve Meslek

İslâm Devletinde, endüstri, ziraat, ticaret ve öteki bütün meslek ve sanatların kapısı herkese açıktır. Bu bakımdan, Müslümanların, Müslüman olmayanlara karşı özel imtiyazları yoktur. Müslümanların yapmasına müsa­ade edilen şey, Müslüman olmayanlara yasaklanmaz. Ekonomik teşebbüs alanında, ister Müslüman olsun, ister olmasın, her vatandaş, eşit haklardan yararlanır.

 



 



[1]     "Yazılı Anayasa" teriminin bütün anlamları burada açıkça kavranmalı­dır. Yazılı Anayasa, devlet teşkilâtının bütün temel pren­siplerini yazı ile tespit ve tertip eden, bu maksatla emredici kaideler koyan bir vesikadır. Bir ülke, bu türlü yazılı şekilde bir anayasaya sahip değilse, o ülkenin yazılı olmayan anayasasını meydana ge­tiren bütün teşkilât kanunları ve tatbikatına rağmen, yazısız bir anayasası olduğu söylenir.

[2]    Pakistan'ın tanınmış hukukçularından biri, günlük Dawn gazete­sinde basılan bir makalesinde, Kur'ân'ın bir "Anayasa" farze­di­le­miyeceğini ve kimsenin Kur'ândan bir anayasa maddesi bulup çıkaramıyacağını yazıyor. Kitabın yayınlayıcısı Hurşit Ahmed'in notu.)

[3]     Bazı Anayasa hukuku otoriteleri. Anayasa hukukunu aşağıdaki şekil­lerde tarif ediyor:

      "Anayasa hukuku, İngiltere'de kullanılan terim mânâsında, devletin hâkim kudretinin İcrası veya tevziine dağılımına) doğrudan doğruya veya dolayısiyle tesir eden bütün kaideleri gösterir. Ya­ni Anayasa hukuku, hâkim kudreti elinde tutan üyeleri tavsif eden bütün kai­deleri içine alır. Veya hâkim kudretin yerini be­­lirler ve bu kudreti haiz olan üyelerin otoritesi ile meşgul olur. Anayasa kaideleri tahta varis olma nizamını çizer, hükümetin şeklini ve seçim usulünü tayin eder. Aynı şekilde, vekillerle onların sorumlulukları ve hareket sa­halarıyla meşgul olur. Devlet hâkimiyetinin yayıldığı ülkeyi tayin ve kimlerin teb'a veya vatandaş sayıldığını halleder." — A. V. Dicay, introduction to the study of the law of the Constitution, London, 1941 9th edition), sa: 23.

"Bir Anayasanın konusu, kısaca, hükümetin keyfi hareketlerini tahdit etmek, idare edilenlerin haklarını temin etmek ve hâkim kudretin işlerini tarif etmektir." — C.F. Strong, Modern Political Constltution, London, sa: 10.

"Bir devletin Anayasası, bir hukuk, örf, âdet ve teamül sistemidir ki devletin çeşitli organlarının kudret ve tertibini (düzenini) tarif ve bu organların birbirleriyle ve hususi (özel) şahıslar la olan münasebe­ti­ni tanzim eyler." Hood Phillips, The Constitu­tional Law Of Great Br­­i­tain And The Common Wealth. Landon, 1957 (2nd Edition), sa: 5.

 "Anayasa terimi cemiyetteki hâkim kudretin (dağılımı) tevzii ve tertibi ile hükümetin şeklini ifade eder." — George Cornewal Le­wis, Use And Abuse Of Political Terms. sa: 20. (Hurşit Ah­med'in notu).

[4] "Hâkimiyet, Lâtince en yüksek, üstün anlamına gelen “su­pe­r­a­nus” kelimesinden çıkarılmıştır. Bu terimin tarifleri çeşit­lidir, fakat "o daima bir çeşit idari ve hukukî en yüksek otori­teyi işaret eder." (Francis W. Coker, "Soverelgnty", En-cyclopa­edia of Social Sciences, Cilt: 14, Sa: 265)". Modern politik düşüncede hâki­miyet kavramını ilk ortaya koyan Jean Bo­din onu: "Summa in civis ac subditos legibusque soluto potestes" diye tarif ediyor, yani Devletin vatandaşları ve tebaası üzerindeki üstün kudreti ka­nunla sınırlanamaz. Grotis, bunu "üstün politik kudretin hareketleri başka bir şeyle bağlanamaz ve onun iradesi çiğnenemez" diye tarif ediyor. Blackstone onu "üs­tün, mukavemet ve murakebe edilemez, mutlak bir otorite" ola­rak kabul ediyor. Jullinck "onun özelliği, kendi iradesinden baş­ka bir şeyle hukuken bağlanamaz veya kendi kudreti dı­şında bir şeyle sınırlanamaz oluşundadır" diyor. Burges onu fert­ler ve bütün cemiyet üzerinde orijinal, mutlak, sınırsız kud­ret" olarak vasıflandırıyor ve "emretmek ve itaate zorlamak hu­su­sunda ken­di başına, müstakil kudret" diyor. Hâkimiyetin va­sıfla­rının de­vamlı, sınırlayıcı, umumî, bölünmez ve mutlak olduğu söylenir. Bkn. Edward Mc Chesney Sait (Ed.) Masters of Political Thought, Cilt: II, London, 1949. James Wilford Garner, Political Sciense and Goverment, American Book Co. 8, World Press (Private) Ltd. Cal­cutta, 1958; Bryce, "The Nature of Sovereîgnty". Studies in Ju­risprudence and History, Cilt: II, 1901. Harold J. Laski, The Prob­lem of Sovereignty, 1917 ve Grammar of Politics, tondan (mutlak hâkimiyet kavramının bir tenkidi (için); Mattern, History of the Theory of Sovereignty since Rousseau, London, 1910. Mahajan and Sethi, Recent Political Thought, Delhi, 1956 ve Jacgues Martin, "The Concept of Sovereignty": Man and the State, Chicago, 1957 (Hurşit Ah­met'in notu).

[5] "Fakat politik alanda ve insanların dünyevî kaderlerine rehberlik edenler bakımından Hâkimiyeti kullanmanın hiçbir meşruluğu yoktur. Devlet, hesap vermek zorunda ve murakabe (kontrol) al­tın­daysa, na­sıl "hâkim"dir dene­bilir? Hâkimiyet kavramıyla, sorumluluk ve mu­ra­kabe­nin kontrolün birarada bulunması mümkün olabilir mi? Açık ki, gerek Devlet, gerek halk hâkim (sove­reign) değildir. Bunlar, sorumlu olmaksızın bir kudreti de kullanamazlar. Bunların kullandığı kudret, ya kitle­nin tepkisi ve hukuk dışı vasıtalarla veya gerçek de­mok­ratik cemiyetin kanallarıyla sorumlu kılınır. "J. Martin. Man and the State, Chicago, 1957, s: 50 -53 (Hurşit Ahmed'in notu.)

[6]     A’raf. VII: 54

[7]     Maide. V: 45.

[8]     A’raf: 40

[9]     A’raf: 3.

[10]    Maide: 44.

[11]    Şuara: 108, 144, 179.

[12]    Nisa: 64

[13]    Nisa: 80.

[14]    Nisa: 65.

[15]    Ahzab: 36.

[16]    Nur: 5

[17]    Bakara: 229.

[18]    Nisa: 59.

[19]    Taberani.

[20]    Şerh ül Sünnet: Miskat No. 315.

[21]    Ahzab: 36.

[22]    Maide: 44.

[23]     Kehf: 28.

[24]    Şuara: 151 - 152.

[25]    Müslim, El Sahih

[26]  Buhari ve Müslim.

[27]    Buhari ve Müslim.

[28]    El Beyhaki. Şu'ab ül-Iman

[29]    Maide: 44-50.

[30]    Eski ahitte — Tevrat — aşağıdaki sözleri buluyoruz: "Şeriata ve şe­hadete! Eğer bu söze göre söylemezlere, gerçek, onlar için tan ışığı olmaz. — İşaye, 8:20 — ve "Bu şeriatın sözlerini yapmak için onları tasdik etmeyen lânetli olsun" — Tesniye: Musa'nın be­şinci kitabı, 27: 26 —Hurşit Ahmed'İn notu —.

[31]    Maide: 48.

[32]    Maide: 50

[33]    Şûra: 38.

[34]    Al-i İmran: 159.

[35]    Hadid: 25

[36]    Hac: 41.

[37]    Tefsir İbn ül-Kesir'den.

[38]    Şüphesiz, Şi'a mezhebine mensup Müslümanlar, Peygamber gibi, İmam­ların da Cenabı Hak tarafından seçilip tâyin edildiğine inanır­lar. Ehli Sünnetinkinden ayrı olan bu inanca göre, 12'nci İmamın ölü­münden sonra. İmamet muallâkta kalmıştır, tâ ki o yeniden or­taya çıksın, bu inancın şimdilik hiçbir pratik değeri yoktur. Bu yüz­den, Müslümanların kollektif meselelerini ilgilendiren bütün işler, doğrudan doğruya Cenabı Allah'ın seçmediği, fakat bizzat Müslü­manların seçtiği şahıslara havale edilir.

[39]    Taberi, Tarih u’l-Ümem ve’l-Mülûk, Cilt: II, Kahire, s: 618.

[40]    Muhammed Hüseyin Heykel El-Faruk Ömer. Kahire Cilt:II. s. 313.

[41]    Taberî, adı gecen eser, Cilt: III, S: 450.

[42]    Taberî, adı gecen eser. Cilt: IV, S: 112.

[43]    Bu, İslâmın kabul edilmiş bir prensibiyse, silâh kullanarak idareci olanların otoritesini kabul eden Müslüman hükümdarlar zamanın­daki âlimlerin ve ünlü hukukçuların karar ve hükümlerine ne bu­yurulur, diye soran insanlar var. Bunlar, eski islâm âlimlerinin benim­sediği, aşağıda gösterdiğimiz birbirinden tamamiyle ayrı ve başka iki durumu birbirine karıştırıyorlar: — Bütün tanınmış âlimler, ittifak halinde şu kanaattedirler Tek doğru ve kabule şayan yol, seçimdir. Müslüman kitleler iradelerini ancak bu yolda, hür bir şekilde ortaya koyabilirler.

[44]    Bu meseleyle ilgili olarak da bazı kimseler. Hilâfet vazifesi için en uy­gun kimselerin Kureyşliler olduğunu bildiren Hadis ile bu prensibin nasıl uzlaştırılacağı hususunda tereddüde düşüyorlar. Bu soruyu, "Resa'il ve Mesa'il" adlı kitabımda cevaplandırmış bulunuyorum. Cilt: l, Sa: 76, 3. Baskı, — Lahor.

[45]    İbn Kuteybe, el-İmame ve's Siyase, Kahire, Sayfa: 41.

[46]    Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir; Hülefal Salihîn devirlerinde İslâm Devletinin sınırları doğuda Afganistan'a, batıda Kuzey Afri­ka'ya kadar genişlediği halde, bu Ehli Hal ve'l Akd denen kimse­ler neden yalnız Medine'den gelenlerden teşkil ediliyor da, bu maksatla devletin, diğer kısımlarında sadık temsilciler çağırılmı­yordu? Bunun çok haklı iki sebebi vardı.   

a) İslâm devleti basit bir millî devlet değildi. Tek usûl İçinde oluşmuştu. İslâm İdeoloji­sinin İlk defa yayılmaya başlamasıyla birlikte insanların ruhunda ve kafasında İdeal bir cemiyet doğmuş ve bu durum, sonunda ideal bir Devleti meydana getirmişti. Böyle bir Devlette, tabiî olarak, ağırlık merkezi İslâmı ilk kabul eden fertlerin üstünde toplanıyordu, daha sonraları devrim tamamlandı. Peygambere en yakın olanlar, onun ar­kadaşları bütün halkın güvendiği ve inandığı kimseler oldular. Onların liderliği bu suretle en tabiî olaydı ve cemiyette âmmenin güvenine on­lardan daha lâyık kimse yoktu. Esas sebep budur. Söz hürriyeti olmasına rağmen, İstişarî Meclise sadece Medine'den gelen kimsele­rin seçilmesine karşı, ülkenin herhangi bir köşesinden tek bir protesto sesi bile yükselmemiştir.

b) İkinci olarak, Afganistan'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan bir top­rak üzerinde, o zamanın mevcut hayat şartları dahilinde umu­mî seçimler yapmak, sonra da İstişarî Meclise seçilen bütün üyelerin, bütün alelade toplantı ve oturumlarda hazır bulunmasını beklemek mümkün değildi.

[47]    Muhammed Hüseyn Heykel, El Sıddîk, Kahire. Sayfa: 67.

[48]    Nisa: 59

[49]    Nisa: 34

[50]    Buhari, El-Sahih

[51]    Nisa: 5

[52]    Enfali: 72

[53]    Nisa: 58.

[54]    Hucurat: 13.

[55]   Bakara: 247.

[56]    Kehf: 28.

[57]    Beyhaki.

[58]    Buhari ve Müslim.

[59]    Ebu Davud.

[60]    Enfal: 72

[61]    Kur'ân-ı Kerim, bu suretle İslâm ülkesine girenler hakkında ihtiyatî bir ölçü de öngörmüştür. Bu da onların hüsniyetini araştırmaktır. Bu, İslâm ülkesine giren kadınlarla ilgili bir hükümdür. Bir İslâm Devletine giren kimseler iyiniyetlerini, yâni gerçekten Müslüman ve göçmen (muhacir) olduklarını ispat etmek zorundadırlar. Bu, göçmen kisvesi altında İs­lâm Devletine giren kötü niyetli kimselere karşı korunmak İçindir. Gerçi, bîr kimsenin İmanını ancak Allah bilir, fakat devlet de, her şart altında bütün göçmenlerin geçmişini, nereleri geldiklerini, niyetlerini iyice araştırmaya çalışmalıdır.

[62]    Müslim: Veda Haccı, İbn Hişam, Sa: 389 - 391

[63]    Ebu Davud

[64]    İmam Malik, Muvatta, Bâb Şurut eş-Şahid, Kitab Ahkâm elHilâfe

[65]    Şevkani, Neylü’l-Evtar, Cilt: VIII, Sa: 139.

[66]    Aynı eser, Sa: 133

[67]    Buhari ve Müslim

[68]    Ebu Davud, Tirmizi

[69]    Buhari ve Müslim

[70]    Ebu Yusuf, Kitab ü’Harac, Sa: 72

[71]    Buhari ve Müslim

[72]    Yabancı eleştirmen ve araştırmacılar millî bir devletin siyaseti üzerin­deki bu düşünceleri tenkit ediyor ve onu hatalı, hatta "gülünç" buluyorlar. Fakat onların bu tenkidi kökünden temelsizdir. Yazarın verdiği millî azın­lık tarifi en sahih (otantik) kaynaklara dayanmaktadır. Sözüm ona bilgin tenkitçilerin C.A. Macartney'in National States and National Minorities adlı eserine bakmalarını İsterdik. Yazar orada, şüphe gö­türmez bir açıklıkla, millî devletteki millî azınlıkların kaderini tasvir ediyor. Onun gözlemi:

"Millî bir devletle millî azınlıklar birbirine karşıdır. Bir devlette, millet olarak azınlık şuuruna varıldığı yerde, sadece üç mümkün çözüm yolu vardır. Birkaç devletin uygulamasına rağmen zorla milliyetsizleştirmek (denationalization), bu çözüm yollarından değildir. Belki de bir dördüncü çözüm yolu azınlıkları boğazlamaktır, çarelerin en etkisi bu olmasına rağ­men hâlâ belli ülkelerde geçerlidir, bunun tartışması burada yapılmıyacak. Üstünde durduğumuz üç imkân şudur: Ya, mevcut nüfus dokunulmadan bırakılır, fakat bu yoldan yabancı unsurları dışarda tutmak için sınırlar yeniden gözden geçirilir, veya devletin temeli ve sınırları olduğu gibi bırakılır, fakat azınlıklar göç (belki ahali mübadelesi) yoluyla tasfiye edilir, ya da mevcut nüfusa ve sı­nırlara dokunulmaz, fakat devletin temeli değiştirilir" (sa: 423).

Nazarî durum budur, fakat uygulamada umumiyetle ikinci (yani göç yoluyla tasfiye) ve dördüncü (yani azınlıkları imha etmek) yolları benimsenmiştir. Milletler Cemiyeti Azınlıklar Komitesi sekreteri Prof. Macartney'in yukarda adı geçen kitabından aşağıya aldığımız parça, azınlıkların durumu hakkında bir fikir verebilir;

"Azınlıklar şöyle söylüyor: Hürriyetlerimizi sağlayan anlaşma açıkça yetersizdir. Asgari ihtiyaçlarımızın ancak bir parçasını ifade ediyor. Bunlar da ölü maddeler halinde konmuştur. Hükümetlerimiz and­laş­malarını durmadan ihlâl ediyor. Bizi toprağımızdan, okulları­mızdan, kiliselerimizden yoksun bıraktılar. Milletler Cemiyeti bunlara sesini çıkarmıyor. Andlaşmaların açıkça, çirkince ihlâl edilmesini gör­mezlikten geliyor. Renksiz, yalancıktan kararlarla bizi oyalıyor. Ce­miyetin açılışından 1931 Şubatına kadar, cemiyete verilen 525 den fazla dilekçeye, bu durumların çözümü hakkında hiçbir sıhhatli ce­vap verilmemiştir... Cevap alamıyacağı korkusuyla Cemiyete dilekçe vermekten çekinen belirli azınlıkların dillere destan acıklı halleri de başka... Alınan dilekçelerde dövme, işkence, hakaret, öldürmeden, fert­lere verilen haksız cezalardan tutun da, yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insana yapılan sistemli zulümlerden bahsediliyor." (S: 381 — 384).Yazar açık sözlerle şu gerçeği tespit ediyor:

"Umumiyetle azınlıkların kaderinden bahsetmek elem verici bir şey­dir. Bütün azınlıklar hemen hemen her devletin İhlâl ettiği Azınlık Andlaşmalarından acı çekiyor. Ve bunlar bütün dikkat ve istek­lere rağmen, karşılıksız kalıyor." (Sa: 390).

Yukarda anlatılan acı gerçekleri doğrulayan başka yazarlar da göste­rilebilir. (Kitabın ingilizce baskısını hazırlayan Hurşit Ah­med'in notu).

[73]    Zımmî, İslâm Devleti tebaası olan yabancılar anlamına gelir.

[74]    Ebu Davud, Cihad Kitabı

[75]    Ebu Davud, Cihad Kitabı

[76]    İmamı Ebu Yusuf, İslâm hukukçularının en büyüklerinden biridir. Harun Reşid zamanında Abbasi Devletinin baş kadısıydı. Büyük hukukçu İmam-ı Azam Ebu Hanifenin en gözde talebelerindendi. İslâm Tarihi boyunca, İslam Hukuku üstüne bir otorite olarak kabul edilir. Büyük eseri Kitab ül-Harac, Hanefi mezhebinin kaynak kitaplarından biri sayı­lır.

[77]    Ebu Yusuf, Kitab-u’l Harac, Kahire, S:35

[78]    Rupi (rupee) Hindistan'ın gümüş parasıdır. Onatlı "ana" (anna) bir rupi eder. (Yazar. Hz. Ömer zamanında kullanılan Arap parasını Hint pa­rasıyla İfade etmiştir.

[79]    Bkz: Kemalüddin İbn Humamî, Feth-ül Kadir; Ebu Yusuf, Kitab-ül-Harac.

[80]    Ebu Yusuf. Kitab-ül-Haraç.

[81]     Şevkânî. Neyl üI-Evtâr.

[82]    İmamı Malike göre Zımmiler zina cezasından da muaftırlar. Bu sonucu, Hz. Ömer'in ve Hz. Ali'nin, zina işleyen bir zımminin dâvasının dindaşla­rına gönderileceği konusunda verdikleri kararlardan çıkarmıştır.

[83]    Alâüddin, Durr ü’l-Muhtar. Bu kitap, Hanefi Mezhebinin fetva ve hü­kümlerini toplayan otantik bir eserdir.

[84]    Alâüd-din. Durr u’l-Muhtar.

[85]    Alâüddin Ebu Bekir Sin Saîd El Kaşanî, Bedayı-ü’s Senayî (Hanefi mezhe­binin islâm hukukuna dair kaynak kitaplardan biridir. Hurşit Ahmed'in notu).

[86]    Bu süre, normal olarak, dört ay on gündür. Gebelik halinde, sü­re doğumla biter.

[87]    El-Mebsut, cilt: V. S: 38-41.

[88]    Emsar-ül-Müslimin, islâm hayat tarzının üstünlüğünü ve şanını gös­ter­mek için Müslümanların oturdukları beldeler anlamına gelir.

[89]    Alâüddin Ebu Bekir Bedâî-ül-Senayi, cilt: 7, Sayfa: 113.

[90]    Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Cilt: III, Sayfa: 251.

[91]    Bedai, Cilt, VII. Sayfa: 114; Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Cilt: VIII. Sayfa: 257.

[92]    Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, S: 88.

[93]    Ebu Yusuf, Kitab üI-Haraç, S: 8, 82.

[94]    Feth ül-Beyan, Cilt: 4, S. 93.

[95]    Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, S. 9.

[96]    Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 82.

[97]    Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 71.

[98]    Ebu Davud, Kitab ül-Haraç

[99]    Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 70.

[100] Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, s: 85.

[101] Ebu Yusuf, Kitab üI-Harac, s: 72; Feth ül-Kadir. Cilt: 4, sa: 373.

[102] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), s: 129. (32) Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac. sa: 70; EI-Mebsut, Cilt: X. sa: 81.

[103] Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, sa: 70. Fakat Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), s: 129. (32) Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac. sa: 70; EI-Mebsut, Cilt: X. sa: 81.bu nisbetler yeniden gözden geçirilebilir. Metindeki rakamlar o zamanın şartlarına göre tesbit edilmiştir.

[104] Bu konuda tafsilât için şu eserlere başvurulabilir: Mebsût, Cilt: 10. sa: 78-79; Hidaye Kitab ül-Siyer fi keyfiyet-i Kısmet El Ganaim ve Bab-ül cizye; Feth-ül Kadir. Cilt: 10, Sa: 327-328 ve Sh: 369-370. Bununla birlikte, hatırlanmalı ki, Zımmiler gönüllü olarak savaşa katılmak İs­terlerse, bunlar cizyeden muaf tutulur. Bir de, bu konuda, İslâm düşmanlarının cizye terimini sık sık kullanarak yaptıkları temelsiz ve ısrarlı propagandayla gayrı müslimlerde yarattıkları yersiz şüphenin haklı bir yanı yok. Cizye, İslâm Devletinin, haklarını ko­rumak ve zimmilere verilen bir güven duygusu yönü vardır. Bu duygunun şüphesiz ki, gerçeğe dayanan sağlam bir temeli vardır. Bu nedenle cizye İslam devletinin güven altına almak için gayrı müslimlere verdiği teminatın karşılığıdır. Bu yüzden yalnız sağlam ve yetişkin erkeklerden alınır. Cizye için "islâmı kabul etmeyenlere yük­lenen bir para cezasıdır" diyenlere, haklı olarak sorulabilir: Nisbeti, cizyeden çok daha yüksek olan erkek ve kadın bütün yetişkin Müslümanlardan alınan zekâta ne buyrulur? Yoksa bu da, İslâmı kabul edenlere verilen bir ceza mı?

[105] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 137. (36) Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 132.

[106] Fütuh Ül-Büldan (Avrupa baskısı). Sa:132.

[107] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 156.

[108] Fütuh ül-Büldan, sa: 179.