İSLÂM'DA DEVLET NİZAMI - Islamnizami - 8. Sayfa
İSLÂM'DA DEVLET NİZAMI
Daha
başlangıçta, karşı karşıya bulunduğumuz problemin özünü açıkça anlamalıyız.
Biz, bu devlet İslami bir Anayasaya sahiptir dediğimizde, bu İslâm Devletinin yazılı
şekilde bir Anayasası vardır demeye getirmiyoruz,
İslâm
Anayasası dediğimiz şey gerçekte yazılı olmayan bir Anaya
Yazılı olmayan Anayasa dünyada tek ve acaip olan bir şey değildir. Gerçekte 18. yüzyılın ortalarına kadar, dünya yüzündeki yönetimler yazılı olmayan anayasalara dayanıyordu; bugün bile İngiliz hükümeti işlerini yazılı bir anayasa olmaksızın yapmaktadır. Nasıl ki Britanya halkı yazılı olmayan bir anayasa yerine yazılı bir anayasaya sahip olmak istediğinde, yazısız anayasanın çeşitli kaynaklarına başvurarak, oradan çeşitli materyeller toplayacak, sonra da onu madde haline getirecekse, biz de, bir İslâm Anayasasını yazmak için aynı yolu benimseyeceğiz.
I
YAZILI OLMAYAN
"İSLÂM ANAYASASININ DÖRT KAYNAĞI VARDIR
1. Kur'ân
Cenabı
Hakkın bütün temel emir ve talimatlarını içine alan ilk ve baş kaynaktır. Bu
emir ve hükümler, insan varlığını her yanıyla kapsar. Burada
2. Sünnet
İkinci
kaynaktır. Hz. Peygamberin, İslâm ideolojisini Kur'ân'ın rehberliğinde pratik
hayata dönüştürmesini, bu ideolojiyi müsbet bir toplum düzenine yerleştirip geliştirmesini
ve sonunda, tam bir İslâm Devletine yükseltmesi için tuttuğu yolu gösterir. Bütün
bunları biz yalnız ve ancak Sünnetten öğrenebiliriz. Sünnet, Aynı zamanda, bize
Kur'ân'ın emirlerinin anlam ve mak
3. Hülefa-i Raşidîn devri uygulamaları
Bu uygulamalar (conventions) İslâm Anayasasının üçüncü kaynağını meydana getirir. Hak yoldaki Halifelerin, Hz. Peygamberin ölümünden sonra İslâm Devletini nasıl yönettikleri, o altın çağın parlak örnekleriyle dolu olan Biyografi, Tarih ve Hadîs kitaplarında yazılıdır. İslâmda, daha başlangıçtan beri, bütün sahabelerin (teknik terimiyle icma'nın) oybirliğiyle doğruladıkları Kur'ân ve Sünnet yorumlarıyla, Halifelerin anayasa ve hukuk problemleriyle ilgili olup da sahabelerin de kabul ettikleri kararlarının, bütün çağlar boyunca bağlayıcı oldukları kabul edilmiştir. Başka deyişte, bu tür karar ve yorumlar oybirliğiyle kabul edilmiş olmalıdır, çünkü Sahabelerin herhangi bir konuda düşünce birliği etmeleri, hukukun emredici yorumuyla eşdeğerlidir. Sahabeler arasında bir düşünce ve kanaat ayrılığı olduğu yerde, bu, o konuda gerçekte iki veya daha fazla yorumun olduğuna yeter bir delildir ve sağduyuya dayanarak onlardan biri ötekilere tercih edilebilir. Fakat aralarında tam bir karar veya yorumun doğru ve yetkili olduğunu gösterir. Bu, sahabelerin doğrudan doğruya Hz. Peygamberin (a.s. ashabı olmaları, bizzat Peygamberin talimiyle yetişmiş bulunmaları sebebine dayanır; onların, hep birden Peygamberin gerçek maskadını kavrayamamaları veya oybirliğiyle gerçek İslâm ruhuna aykırı bir karar verebilmeleri düşünülemez.
4. Büyük hukukçuların (fakihlerin) koyduğu kurallar
Dördüncü kaynağı kapsayan bu kurallar, en büyük hukukçuların kendi çağlarındaki çeşitli anayasa problemleriyle ilgili olarak verdikleri kararlardan meydana gelir. Bu konuda son söz onların olmamakla birlikte, İslâm Anayasasının prensiplerini ve ruhunu doğru anlamak için aslında en iyi yol gösterici oldukları inkâr edilemez.
Anayasamızın dört kaynağı işte bunlardır. Ne zaman yazılı şekilde bir İslâm Devleti Anayasası düzenleyecek olursak, İlgili materyelleri bunların hepsinden toplıyacağız. İngiliz halkı da, anayasasını yazılı şekilde düzenleme eğilimi taşısaydı aynı şeyi yapacak, «Common Law» a başvurmak zorunda kalacaktı. Bunlar da anayasa teamülleri, çeşitli kanunî vesikalarla mahkemelerin anayasa meseleleriyle ilgili olarak verdikleri kararlardan çıkan bazı noktalardan ibarettir.
GÜÇLÜKLER
Şüphesiz, İslâm Anayasasının bu dört kaynağı da yazılı şekilde mevcuttur. Kur'ân, yazılı bir kitaptır. Sünnet ve Halifelerin uygulamaları da, hadis kitaplarında ve biyografik İslâmî eserlerde ayrıntılarıyla mevcuttur. Bütün büyük İslâm Hukukçularının koydukları kurallar, yazılı kitaplardan elde edilebilir. Hiçbir şeyin, en küçük parçası kaybolmamış, belirsiz veya eksik kalmamıştır; bununla birlikte, bu yazılı olmayan anayasayı yazılı şekilde düzenlemek için yapacağımız araştırmalarda, başlangıçta, karşımızda pek çok güçlükler ve engeller vardır. Bu yüzden, daha ileri gitmeden önce, bu güçlüklerin gerçek mahiyetini anlamamız gerekiyor.
a) Terimlerin yeniliği
İlk
güçlük dil bakımındandır. Gerek Kur'ân'ın, gerek hadîs ve fıkıhın anayasa
hukuku ile ilgili terimleri, uzun zamandan beri kullanılmadığı için, bu gün,
halkı bir yana bırakın, aramızdaki bilgin kişilece bile anlaşılmaz olmuştur.
Yazık ki, İslâm, çoğumuz için uzun zamandan beri bütün pratik amaçlarımız için
kapalı bir kitap haline gelmiş, sonunda, bu terimler artık kullanılmaz
olmuştur. Kur'ân'da, anayasa bakımından önem taşıdıklarını anlamaksızın her gün
okuyup tekrarladığımız pek çok kelime vardır. Örnek olarak: Sultan, Mülk,
Hüküm, Emir, Velayet v.b. kelimeler gösterilebilir. Bu terimlerin anayasa bakımından
ifade ettiği anlam, en çok birkaç kişi tarafından anlaşılır. Bu terimler başka
dillere çevrildiğinde hemen hemen hayatiyetlerini kaybetmiş veya anlamları
bozulmuş bir halde gelirler. Bu yüzden, Kur'ân'ın anayasa konusundaki emir ve
kavramlarını duyanlar, iyi bir tahsil görmüş kimseler bile olsalar, kitabın
hangi âyetlerinin anaya
Onların bu şaşkınlığı veya bilgisizliği beklenmedik bir şey değildir, çünkü, edebiyatında, anayasa meseleleri ayrı başlıklar altında yazılmamıştır. Tam tersine, teşkilât ve hukuk tartışmaları birbirinden ayrılamaz şekilde kaynaştırılmıştır. Anayasa meselelerinin, hukuk içinde ayrı bir Kur'ân'da «Anayasa» başlığı altında bir bölüm bulamıyorlar.
b) Eski Hukuk Edebiyatı
İkinci güçlük, eski edebiyat eserlerimizin iyice bilinmeyen metodundan çıkmaktadır. Eski hukukun konu olarak ele alınmasının son zamanları bir yeniliği olduğunu herkes bilir ve bugünkü anlamında «anayasa» kelimesinin kullanılması da nisbeten yenidir. Bununla birlikte bütün ünlü İslâm hukukçuları anayasa problemleriyle inceden inceye uğraşmışlardır. Fakat onların bu konudaki bütün ilmî tez ve düşünceleri, çeşitli konulara dağılmış ve öteki yakın meselelerle biraraya getirilmiş halde normal fıkıh kitaplarında da bulunur. Meselâ, bu problemlerden birini «evlilik» bahsinde bulurken, bir başkasını «miras», bir üçüncüsünü «Harp», dördüncüsünü başka bir meseleyle ilgili konularda bulursunuz. Bunun gibi, bir mesele «Ceza Hukuku» meseleleriyle bir arada ele alınmışken, başka bir mesele «Maliye» konusu içinde sayılmış olabilir. Bundan başka, bu eserlerde kullanılan dil ve terminoloji bugün kullanılan terimlerden öylesine farklıdır ki, bir araştırmacı hukukun çeşitli dallarına ve bunlardan çıkan meseleleri çok yönlü olarak bilmedikçe, ayrıca eski ve yeni Arapçayı bilmedikçe, bir milletlerarası hukuk probleminin nerede genel bir hukuk problemiyle bir arada ele alındığını veya şahsın hukukunun nerede anayasa hukukuyla ilgili bulunduğunu kolay kolay kavrayıp ayırdedemez. Bununla birlikte, en iyi mütefekkirlerimizin İslâmın ilk çağlarında bile bu meseleler üstünde düşündükleri ve arkalarında anayasa hukuku ve tatbikatıyla ilgili çok değerli eserler bıraktıkları bir gerçek olarak durmaktadır. Bütün bu eserleri yeniden gözden geçirdikten sonra doğru olarak basmak, kataloglarını yapmak, sonra da kusursuz olarak modern şartlarla dünyaya sunmak, ince araştırmalar, büyük gayretler gerektiren bir iştir. Bu günkü neslin İslâm bilginlerinden çoğu bu iş için yeterli değildir. Daha da açıkçası, bugünkü nesil, bu büyük mirasın gerçek değerini bilip anlamadan, onu hor görme eğilimini taşımaya başlamıştır.
c) Eğitim sistemimizin kusurları
Üçüncü
güçlük, eğitimimizin kusurlu sisteminden doğmaktadır. Bu eğitim sisteminde
ilahiyat öğrenimini seçenler, genel olarak, siyaset ilminin, ikti
Diğer
sınıf, modern eğitim görmüş ve pratik olarak devlet teşkilâtının bütün dallarını
tamamiyle kontrol eden insanlardan meydana gelmiştir. Bu sınıf, modern problemlerin
çoğuna yakın olmakla birlikte, İslâmın muhteşem mirasına dair pek az şey bilir;
ne yazıkki... Bunların çoğu, İslâmın temel emir ve prensiplerini bile bilmezler...
İslâmın anayasa hukuku, politika bilimi veya içtihadı hakkında bildikleri
şeyleri, Batı eğitimi yoluyla elde etmişlerdir; bununla birlikte Kur'ân ve
Sünnet hakkındaki bütün bilgileri
d) Cehalet
İslâmî hayat düzenine giden yolumuzda ayağımıza takılan dördüncü taş da, bazılarının gerekli İslâmî bilgilere sahib olmaksızın kurallar koyarak, yaptıkları tesirdir. Bu konunun acıklı yanı şu ki, bu eğilim, zamanın geçmesiyle tehlikeli bir çapa ulaşıyor. Bunların sloganı, İslâmın ruhbanlar sınıfını tanımadığı ve bu yüzden de yegâne İslâm tefsircilerinin «Molla» lar olamıyacağıdır. Kur'ân'ın hükümlerini yorumlama ve bunlardan sonuç çıkarma hususunda herkes eşit hakka sahiptir. Molla'nın sözünün, herhangi bir kimseninkinden daha itibarlı sayılmasının hiçbir sebebi yoktur, diyorlar. Böyle konuşanlar ne Kur'ân'ın ve Sünnetin dilinden anlıyor, ne de İslâm geleneğini biliyorlar. Onların hiçbiri, hayatlarının bir gününü olsun ciddî olarak İslâmı ve onun geniş literatürünü incelemeye hasretmemiştir. Namuslu bir yolla zayıflıklarını ve eksikliklerini hissedip onu ortadan kaldırmaya çalışacaklarına, hem bilginin gereğini inkâr, hem de İslâmı istedikleri gibi yorumlamak için ısrar ediyorlar.
Açıktır ki, kollektif hayatın herhangi bir şubesinde bu çeşit bir cehalete müsaade edildi mi, artık zararın sonu alınamaz. O zaman, yarın da biri kalkar ve İslâmda «hukukçu sınıfı» yoktur, hukuk bakımından yetkili hükümler vermek hususunda herkes eşit hakka sahiptir, der; hukuk hakkında hiçbir şey bilmese bile... Başka biri kalkar, İslâmda «mühendis sınıfı» yoktur, bu yüzden kalifiye bir mühendis gibi ülkenin mühendislik işlerine benim de karışmaya hakkım vardır, der. Bunu bir üçüncüsü takip eder, o da İslâmda «hekimler sınıfı» olmadığını iddia ederek, hasta için herkesin reçete yazmaya hakkı olduğunu söyler, mezarlıklar insanla dolmuş, ne önemi var!...
Bazı
okumuş ve entellektüel kişilerin bile, bu çeşit çocukça fikirler ileri
sürdüğünü gördükçe, gerçekten şaşırıyorum. Bütün milletin
İslâmda
ruhbanlık yoktur, demenin bir anlamı varsa, o da
Yolumuzun üstündeki bu dördüncü güçlük, bu an için en gerçek güçlük oluyor. Çünkü, ilk üç durumda, sıkı ve dürüst bir çalışmayla bunları ortadan kaldırmayı umabiliriz. Gerçekte zaten bir ölçüde onları ortadan kaldırmış da bulunuyoruz. Fakat bu sonuncunun çözümü o kadar kolay görünmüyor...
II
SİYASÎ DÜŞÜNCENİN TEMEL MESELELERİ
Şimdi temel anayasa problemleri üstünde duracağım ve İslâmın orijinal kaynakları bakımından bizim için en uygun idare şeklini kısaca göstermeye çalışacağım. Bu, İslâmın teşkilât sahasında bize bir yol gösterip göstermediğini anlamamıza da yardım edecektir. Bu rehberlik, tavsiye kabilinden bir şey midir, yoksa emredici bir mahiyeti mi vardır? Bu, öylesine emredicidir ki, eğer Müslüman olduğumuzu iddia ediyor ve böyle kalmak istiyorsak bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz. Bu konuyu vaktinde bitirmek için, İslâm Anayasasının aşağıdaki dokuz esas noktasını ele almak niyetindeyim:
1 — Hükümdar kimdir? Kral mı, halk mı? Bir sınıf, kılan veya bütün millet mi? Yoksa Cenab-ı Hak'kın kendisi mi?
2 — Bir İslâm Devletinin gayesi ve fonksiyonları nedir?
Vatandaşlarından ne ölçüde
3 — Bu devletin çeşitli organlarının (yani Yürütme, Yargılama ve Yasama organlarının) fonksiyonları ve kuvvetleri nedir? Her birinin hakları, görevleri ve sorumlulukları nedir, birbirleriyle münasebetleri nedir?
4 — Devletin gerçek gayesi nedir? Yani, hangi konuları, gayeleri başarmaya çalışıyor ve kapsamlı olarak, geniş siyasetinin temelleri nelerdir?
5 — Bu devletin hükümeti nasıl kurulur?
6 — Bu devletin hükümetini yürütmeye lâyık şahıslarda aranan ehliyet ve şartlar ne olacaktır?
7 — Vatandaş olmanın şartları nedir, bir şahıs bu hakkı nasıl kazanır ve kaybeder?
8 — Vatandaşların temel hakları nelerdir?
9 — Devlete karşı esas yükümlülükleri nelerden ibarettir?
Bu sorular, politika teorisinin kilit noktalarıdır. Ve bir Anayasanın bu sorulara açık ve kesin cevaplar vermesi beklenir Bu sebeble, İslâmın, bu sorulara verdiği cevapları anlamaya çalışmalıyız.[3]
III
İSLÂMDA HÂKİMİYET KAVRAMI
İlkin bir İslâm Devletinde hâkimiyet hakkının kime ait olduğu sorusunu sormakla başlıyalım. Kur'ân, bu soruya hâkimiyetin bütün yönleriyle yalnız ve ancak Allah'a ait olduğunu söyliyerek açık bir cevap veriyor. Bu âlemin gerçek yöneticisi ve tek Yaratıcısı O'dur. Bu yüzden bütün bu yaratıklar üzerine mutlak hâkimiyet hakkı O'na aittir. Bu noktayı iyice anlayabilmek için, ilkin hâkimiyet (Sovereignty) kelimesinin gerçek amacını kavramamız gerekir.
Hâkimiyetin Anlamı
Modern
politik bilimler terminolojisinde bu kelime mutlak üstünlük veya mutlak sahiplik
anlamında kullanılır. Bir kişinin veya bir grubun veya bir kurumun hükümdar olduğunu
söylersek bu söz, o kişi, grup veya kurumun kanun koyucu olduğu anlamına gelir.
Hükümdar, devletin bütün tebaasına emirler yüklemek konusunda tartışmasız bir
hakka sahiptir. Tebaa da bu emirlere, isteyerek veya istemeyerek mutlak bir itaatle
yükümlüdür. Kendi İradesi dışında hiçbir vasıta onun kanun koyma gücünü
kısıtlayamaz, veya bu güce bir sınır çizemez. Tebaasından hiç birinin ona
karşı çıkmak veya emirlerine aykırı hareket etmek hakkı yoktur. Onun verdiği
haklar ne türden olursa olsun, herkes boyun eğer; geri aldığı haklar ne olursa
olsun, derhal etkisini gösterir. Hukukta, her hak,
Modern hukukçuların bildirdiği hâkimiyet kavramının anlamı ve mahiyeti budur.[4] Bundan başka hiçbir şeye hâkimiyet adı verilemez. Bununla birlikte bu hâkimiyet anlayışı, yüksek bir kudret onu gerçekleştirmedikçe sırf bir hukukî bir var sayım olarak kalır. Politika bilimi dilinde, bu yüzden, politik hâkimiyet olmaksızın hukukî hâkimiyetin hiçbir pratik varlığı ve değeri kalmıyor. Politik hâkimiyet bu suretle tabiî olarak hukukî hâkimiyetin tatbikî (uygulama) gücüne sahip olmayı ifade ediyor.
Şimdi şu sorular ortaya çıkıyor: İnsanlık sınırları içinde gerçekten böyle bir hâkimiyet var mı? Varsa nerede? Ve bu hâkimiyet kime verilebilir?
Bugün
herhangi bir monarşik (kraliyet) sisteme hâkimiyetin bütün bu vasıflarına
sahip olan bir monark(kral) var mı, veya geçmişte olmuş mu, veya gelecekte
olması beklenebilir mi? En güçlü monarklardan birini alsak ve hâkimiyet
efsanesini tahlil etsek, gerçekte
Terimin gerçek anlamında «hâkim» olarak nitelendirilebilen bir demokrasiye monarşiden başka bir şey diyebilir miyiz? Cevabın yine olumsuz olması gerekiyor. Çünkü dikkatli bir tahlille mutlak gücün bütün gösterişinin gerisinde, onu sınırlayan ve kısıtlayan, hâkim denen kudretin kontrolü dışına düşen bir takım faktörlerin varlığı görülür.[5]
İşte bu yüzden, hâkimiyetin bu ideolojik anlamını benimseyen politika bilginleri, ne zaman insan cemiyetinde bu çeşit hâkimiyet sahibinin yerini bulmaya çalışmışlarsa daima başarısızlığa uğramışlardır. Çünkü insanlar arasında bütün bu vasıfları taşıyacak büyüklükte bir kimse bulmamışlardır. En üstün yaratıklar arasında bile, hâkimiyetin bütün bu vasıflarına hakkıyla sahib olduğunu iddia edebilecek bir yaratık yoktur. Kur'ân-ı Kerîm, hâkimiyetin ancak ve ancak Allaha ait olduğunu tekrar tekrar söylerken açıkça bu gerçeği belirtiyor. Kadir-i Mutlak olan yalnız Allahtır. Yani ne isterse yapabilir. Hiçkimseye başvurmaz, kimseye hesap vermez. Bütün otoritenin sebebi ve kaynağı O'dur. Otoritesi ve kudreti sınırlanamaz, kısıtlanamaz olan tek O'dur. Bütün hatalardan, yanılmalardan münezzeh olan yalnız O'dur.
İkinci olarak, gözlerimizi bu gerçeğe kapasak ve bu hâkimiyet statüsünü başkasına versek bile, gerçekte öyle bir insan bulacağız ki, onun basit bir sözü kanun olacak, iradesine aykırı hareket etme hakkı bulunmayacak, ona kayıtsız şartsız itaat edilecek ve sözlerinden veya arzusundan çıkması muhtemel olan hata ve sevabı, erdem veya ayıbı söz konusu edilmiyecek.
Bu
vasıfları ister bir fert, ister bir kurum, ister bir topluluk, kim taşırsa
taşısın, şu soru kaçınılmaz olarak sorulacaktır: Bu kudretler toplamı ve hâkim
otorite için ne gibi haklı sebeb vardır? Buna cevap olarak çoğunlukla böyle bir gidişi efkârı umumiye
(kamuoyu) haklı çıkarır denecektir: Fakat böyle bir iddiayı kabul etmeye hazır
mıyız? Diyelim ki bir şahıs kendini iradesiyle satışa çıkarmış olsun. Satın alan
kimse gerçekten o kimsenin maliki olur mu? Eğer olamazsa pekâlâ şöyle bir soru
sorabiliriz: Peki, nasıl olur da, sırf halkın kabulü böyle bir hâkimiyet
statüsünü haklı çıkarır? Kur'ân-ı Kerim bu noktayı, hiçbir yaratığın sözleri ve
iradesiyle başkalarına tesir etme hakkı bulunmadığını, bu hakkın
Bu, muhakkak ki, kâinatın yaratıcısı olarak Allah'ı bilenlerce reddedilmiyecek makul ve ikna edici bir durumdur.
Kendiliğinden çıkan üçüncü nokta, biz, hâkimiyetin bu insanüstü örtüsünü, eksikliğine bakmadan bir insana giydirirsek, bunun insanlığa bir faydası, hizmeti olur mu? Bu statüyü ister ferden, ister kollektif olarak kuşanmış bulunsun, hiçbir insan, iradesini geniş insan kitlelerine tatbik etmek hususunda sınırsız kudretler veren böyle bir hâkimiyeti kolay kolay hazmedemez. Nerede ve ne zaman insan eline böyle bir otorite verilmişse, bu, daima adaletsizlikle ve kötü idare ile sonuçlanmıştır.
Kötülük böyle bir sistemin tabiatında mevcuttur. İnsan ne zaman böyle bir sistemi benimsemişse kötülük de kaçınılmaz olarak başını kaldırmıştır. Çünkü aslında «hâkim» olmayan, hâkim olmaya hakkı bulunmayan insan, ne zaman sunî olarak böyle görünmüşse kudretini haksızlıktan başka türlü kullanamamıştır. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in şu sözlerle bildirdiği gerçektir: «Allahın vahyettiğine göre hüküm vermeyenler (gerçek) zalimlerdir.»[7]
Hak'kın Hâkimiyeti
Bu yüzden İslâmda “de jure” (hukukî) hâkimiyetin kesin olarak Allaha ait olduğu ifade edilmiştir. O'nun “de facto” (fiili) hâkimiyeti zatında mevcuttur ve bütün kâinatın çalışma düzeninde kendini gösterir. Bütün mevcudatın üstünde tek ve ilk Hâkim Kudret O'dur. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeği artan bir etki ile tekrar tekrar açıklıyor. Bir yerde şöyle söylüyor:
«Hüküm Allahtan başkasının değildir. O kendisinden başkasına itaat etmemenizi buyuruyor. İşte doğru yol budur.»[8]
Başka bir yerde şöyle buyuruyor:
«Rabbınızın size vahyettiğine uyun. Ondan başka (sözde) velilere uymayın.»[9]
Üçüncü bir yerde, O'nun de jure (hukuki) hâkimiyetini kabul etmekten kaçınmanın açık bir küfür olduğu belirtiliyor:
«Allahın vahyettiğine göre hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridirler.»[10]
Bu hükümler, Allahın de jure (hukuki) hâkimiyetini kabul ve tasdikin islâm, onu inkârsa küfür olduğunu açıkça gösteriyor.
Peygamberlerin Rolü:
Peygamberler sadık aracılardır. Cenabı Hakkın insanlığa bildirdiği emir ve hükümler onların aracılığıyle gelir. Bu yüzden İslâmda peygamberlere kesin olarak, kayıtsız şartsız itaat edilir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Allahın kendilerini Resul olarak gönderdiğini söyliyenlerin kesinlikle şöyle konuştuklarına dikkat etmişsinizdir:
«Allahdan korkun ve bana itaat edin.»[11]
Kur-ân-ı Kerîm, bunu şu sözlerle kesin bir prensip olarak bildiriyor:
«Biz hiç bir peygamberi, Allahın izni ile kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle, göndermedik.»[12]
Ve yine:
«Peygamberlere itaat eden Allaha itaat eder.»[13]
Bu durum öylesine önemlidir ki, Kur'ân, Peygamberi İnkâr edenleri müslüman saymaz. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:
«Rabbine ondolsun ki onlar aralarındaki münakaşalarda seni nihaî hakem olarak kabul edip de, yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan, (bütün samimiyetleri ile) verdiğin hükümleri kabul etmedikçe mümin sayılmazlar.»[14]
Kur'ân-ı Kerîm yine buyuruyor:
«Allah ve Peygamberi bir işe hüküm ettiği zaman gerek mümin olan bir erkek, gerek mümin olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyerlik (seçme hakkı) yoktur. Kim Allaha ve Resulüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık yoldan çıkmıştır.»[15]
Bu temel görüşün karşısında, İslâmda de jure (hukuki)hâkimiyetin yalnız ve mutlak olarak Allaha ve O'nun Resulüne (s.a.v.) ait olduğunda hiç bir tereddüde yer yoktur. Peygamberler Allahın, yeryüzündeki de jure (hukuki) hâkimiyetinin maddî görüntüleri, ve O'nun bu amaçla gönderilmiş sözcüleridirler.
Devletin Durumu
Hâkimiyetle ilgili temel anayasa meselesinin bu açıklamasından sonra, cevap verilmesi gereken bir soru kalıyor: Bu kuruluşta politik hâkimiyeti kim yüklenecek? Politik hâkimiyet de, şüphesiz yalnız ve yalnız Allaha aittir. Bu devlette. İslâm'ın politik sistemini uygulamak için vekil tâyin edilen insan, terimin hukukî ve siyasî anlamında gerçek hâkimiyete sahip değildir. Bu, yalnız de jure (hukuki) hâkimiyete sahip olmadığı için değil, aynı zamanda elindeki kudretlerin, karışamayacağı ve değiştiremeyeceği bir İlâhî Kanunla sınırlandırıldığı, şarta bağlandığı için de böyledir. Bu vekâletin gerçek durumunu bizzat Kur'ân-ı Kerîm tarif ve tasvir etmiştir. Bu vekillik için Kur'ân'ın kullandığı terim «hilâfettir.» Buysa, böyle bir vekilin kendi başına hükümdar olmadığı, fakat de jure (hukuki) ve de facto (fiili) hükümdarın, yani Cenab-ı Hak'kın vekili olduğu anlamına gelir.
Demokratik Hilâfet Doktrini
Buradaki «vekâlet» sözü, «kralların İlâhî hakkı» veya «Papalık otoritesi» denilen şeylerle karıştırılmamalı. Kur'ân-ı Kerîm'e göre, Allah'ın vekili olma durumu, herhangi bir ferdin, bir klanın veya sınıfın onlara ait doğumla kazandığı bir hak değildir, bu, kendi üstlerinde Allahın mutlak hâkimiyetini kabul ve tasdik edenlerin ve Hz. Peygamberin haber verdiği İlâhî Kanunu, bütün kanun ve nizamların üstünde benimsiyenlerin kollektif hakkıdır. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:
«Allah vadetti ki, mümin olup da güzel ameller işleyenleri muhakkak ki yeryüzünde kendisinin vekilleri yapacaktır.»[16]
Bu hayat anlayışı, İslâm Halifeliğini bir demokrasi haline getiriyor. Fakat bu demokrasi kökünde ve temelinde teokrasi, monarşi ve Papalığın hükümet şekillerinden olduğu gibi, bugünkü Batı lâik demokrasisinden de farklı ve başkadır. Çünkü, modern Batı anlayışına göre, demokrasi, halkın mutlak hâkimiyete sahib olduğu farzolunan siyasî teşkilât felsefesidir. Oysa, müslümanların demokrasi dediği şey, halkın, tek hükümran olan Allahın vekiline veya halifelik hakkına saygı duyulan bir sistemdir. Batı lâik demokrasilerinde, hükümet halkın oylarını kullanarak belirttiği iradesine göre kurulur veya değiştirilir, Bizim demokrasimizde de aynı şey yapılır, fakat arada şu fark var ki, Batı sisteminde demokratik bir devlet mutlak otorite hakkını benimsediği halde, bizim demokrasimizde, Hilâfet, İlâhî Kanunun tayin ettiği sınırlarla bağlıdır.
DEVLET ORGANLARI VE FAALİYETLERİ
İslâmın Hilâfet anlıyışı hakkındaki bundan önceki görüşmemiz kendiliğinden şu suali akla getiriyor: Bir islâm devletinin faaliyetlerinin gayesi ve buna yüklenen sorumluluğun mahiyeti nedir? Bu devlet, Allahın bir vekili olduğundan ve O'nun de jure (hukuki) hâkimiyetini kabul etmiş bulunduğundan, faaliyetinin gayesi de, tabiî olarak Cenabı Hakkın takdir ettiği sınırlarla kısıtlanacaktır. Bu, şu demektir ki, devlet ancak bu sınırlar çerçevesinde hareket edebilir, bu sınırları çiğnemeye veya bozmaya yetkisi yoktur. Bu sadece HAK'ın hâkimiyetini kabul etmekten çıkan bir sonuç değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de doğrudan doğruya bu nokta üzerinde durmuş ve açık açık şu ihtarlarda bulunmuştur:
«Bunlar Allahın sınırlarıdır, onları (çiğneyip) geçmeyin. Kim Allanın sınırlarını aşarsa, işte o gibiler zalimlerin tâ kendileridir.»[17]
Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerîm'in ifade ettiği müsbet ve (kapsamlı) prensip:
«Ey îman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Bir şey hakkında çekiştiğiniz takdirdeeğer Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanızhemen onu Allaha ve peygambere döndürün. Bu hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir.»[18]
Yukarıdaki hükme, buyruğa göre Devlete itaat etmek Allaha ve O'nun Resulüne itaat etmeye bağlıdır, ondan ayrı değildir. Bunun açık anlamı da şudur: Allahın buyruklarını ve peygamberin çizdiği sınırları ihlâl eden Devlet, halkı kendine itaat ettirme hakkını kaybeder. Hazreti Peygamber, bu gerçeği, şu sözlerle açıklıyor:
«Allaha itaat etmeyene itaat edilmez.»[19]
«Yaradana itaat etmeyen yaratığa itaat edilmez.»[20]
Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki hükmünden çıkan
başka bir prensip de şudur: İslâm cemiyetinde fertler veya gruplar veya halka Devlet veya Devletin çeşitli organlarıyla daireleri arasında çıkabilecek fikir ayrılıkları ve ihtilâflar ne türlü olursa olsun, bu, Allahın ve O'nun Resulünun bize bahşettiği temel kanuna başvurmak suretiyle çözümlenir. Bu prensip, devlet içinde, Allahın kitabına ve peygamberin Sünetine sıkı sıkıya bağlı kalarak hüküm ve karar verecek bir kuruluşun varlığını gösterir.
Teşri (yasama), Yürütme ve Yargı Organları
Şimdi dördüncü soruya geliyoruz: Devletin çeşitli organlarının fonksiyon ve kuvvetleriyle bunların ayrı ayrı hareket alanları nelerdir? Bunun üstünde biraz teferruatiyle duralım.
Teşri (Yasama) Organının Fonksiyonu
Teşri (yasama) organı eski fıkıh terminolojisinde, «düzen koyan, emir ve karar heyeti» diye bilinen şeydir. Açıktır ki, Allahın de jure (hukuki) hâkimiyeti üstüne kurulmuş bir devlet, halk istese bile Kur'ân'a ve Sünnete aykırı kanunlar koyamaz. Allah ve Peygamberi bir iş hakkında bir hüküm koyduğu zaman hiçbir müslümanın o işte kendine göre karar verme hak ve yetkisi yoktur. Bu Kur'ânın hükmüdür.[21]
İlâhî kanuna göre karar ve hüküm vermeyenler, inkarcılardır.[22]
Bu hükümlerden şu nokta kendiliğinden anlaşılır ki, bir islâm Devletinin teşri (yasama) organı, Allah ve onun Peygamberinin emirlerine aykırı kanun yapamaz. Bütün bu çeşit kanunlar yasama organın tasdik ve kabulünü kazansa bile İpso Facto (fiilen) Anayasaya aykırı sayılır.
İnsan burada Devlet işleri İslâmî tarzda yürütülüyorsa, islâm Devleti içinde bir Yasama organının gayesi ve fonksiyonu nedir, diye sorabilir. Sınırlı olmasına rağmen bir islâm Devleti yasama organının da icra ettiği bazı fonksiyonlar vardır:
1 — Allahın ve Peygamberin açık emirlerinin mevcut olduğu yerde, teşri organı bunları değiştirmezse de, bunların uygulanması gayesi ile kanunlar yapmaya, ilgili hükümleri düzenlemeye ve bunları fasıllar haline getirmeye yetkilidir.
2 — Kur'ânın ve Sünnetin hükümlerinin birden
fazla mânası varsa, teşri organı bu mânalardan hangisinin kanunda yer alacağını
gösterir. Bu yüzden, yasama organını meydana getirenlerin Kur'ân hükümlerini mânalandıracak
güç ve kabiliyette bulunmaları, kararlarında şeriatın ruh ve lâfzından ayrılmayan
bilgin kişiler olmaları zarurîdir. Bu nokta da seçimle sağlanabilir. Teşri
organının çeşitli mânalardan birini tercih etmek ve onu kanun haline getirmek yetkisi
olduğu kabul edilmelidir. Yeter ki, kanun haline getirilen bu tefsir şeriattan
ayrılmasın ve ona ters bir mâna taşımasın.
3 — Kur'ân'da veya Sünnet'te açık hükümler yoksa, teşri organının fonksiyonu, tabiî, islâmın aslî ruhunu daima göz önünde tutmak suretiyle, bu konuyla ilgili kanunları çıkarmak olacaktır. Teşri organı eskiden fıkıh kitaplarında kanunlaştırılmış hükümlerden birini de tercih edebilir.
4 — Kur'ân'da, Sünnette veya dört halifenin kararlarında bir hüküm bulunamıyorsa, bu konu en hayatî işlerle bile ilgili olsa, bu, Allahın bizi aklı selimimize sağduyumuza dayanarak bu noktalarda kanun yapmak için serbest bıraktığı mânasına gelir. Böyle durumlarda, bu yüzden teşri organı şeriatın lâfzına ve ruhuna aykırı olmamak şartiyle, her türlü kanunu formüle edebilir. Buradaki prensip, yasak edilmeyen şeyin müsaade edilmiş olduğudur.
Bu dört fonksiyonu Kur'ân'dan, Sünnetten, Hülâfai Raşidin'in teamüllerinden ve İslâmın seçkin hukukçularının koyduğu kaideler ve kanaatlarından çıkardık. Gerekirse kaynaklara da inebilirim. Fakat İslâm Devletinin temel prensiplerini iyice kavrayanların, aklıselimle sağduyuyla bu karakterdeki bir Devletin teşri (yasamcı) fonksiyonunu bu hususların meydana getirdiğini de anlayacaklarını sanıyorum.
Yürütme Organının Fonksiyonu
Şimdi yürütme organına geldik. Bir İslâm Devletinde, yürütme organının gerçek maksadı, Kur'ân ve Sünnet yoluyla nakledilen Allahın emirlerini uygulamak ve pratik hayatında kabul etmeye hazır bir cemaat meydana getirmektir. Müslüman bir Devletin yürütme organının bu özelliğidir ki, onu gayrimüslim bir devletin yürütme organından ayırır. Yürütme organı için Kur'ân'da “ULUL EMR”, hadîste “ÜMERA” sözleri kullanılmıştır. Allaha ve Peygamberine itaat ettikleri, günahtan ve sapıklıktan kaçındıkları müddetçe bunlara itaat farzdır.
Kur'ân-ı Kerim bu durumu şu âyetlerle açıklıyor:
«Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva ve hevesine uymuş, işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.»[23]
Yine: «Müfritlerin müşriklerin emrine boyun eğmeyin, ki onlar yeryüzünü fesada verir, islâh etmez kimselerdir.»[24]
Hazreti Peygamber de bu durumu açıkça ve kuvvetle ifade ediyor:
1 — «Kulağı kesik bir köle bile size Emir yapılsa, Allah'ın kitabına göre yürüdüğü müddetçe ona uyun ve onu dinleyin.»[25]
2 — «İşine gelse de, gelmese de emre itaat her müslümanın borcudur, yeter ki ona günah işlemesi emredilmesin, bu durumda borç kendiliğinden düşer.»[26]
3 — «Günahta itaat yoktur. İtaat yalnız faziletedir.» (27). Buhari veMüslim
4 — «Kim bizim bu yolumuza aykırı bir yenilik
yaparsa, o ebediyen lanetlenmiştir.»[27]
5 — «Kim, bir bidatçıya saygı gösterirse, islâm binasının çökmesine yardım ediyor demektir.»[28]
6 — Şüphesiz, islâmın idarî kuvvetlerinin ve yürütme organının gerçek mahiyeti bu açık âyet ve hadîslerin anlaşılmasıyla varlığını devam ettirir.
Yargı Organı
Yargı organının gayesi ve faaliyet sahası Cenabı Allahın de jure (hukuki) hâkimiyetinin kabuliyle düzen bulur. Yargılamaya islâm hukuku terminolojisinde KAZA denir. İslâm, ezelî ve ebedî prensipleri üzerine devletini kurduğu zaman bu devletin ilk hâkimi bizzat Hazreti Peygamber idi. Yargı fonksiyonunu Allahın kanununa sıkı sıkıya bağlı kalarak yürütüyordu. Onun yerine geçenler de, kararlarını, Peygamberin kendilerine bildirdiği Allahın kanununa dayandırdılar, başka bir şey yapmadılar.
Kur'ân-ı Kerîm'de El Mâide Suresi özellikle bu mevzuları açıklar:[29]
Bu surenin baş tarafları İsrail tarihinden nakillerle başlar, sonra Hıristiyanlara geçer, en sonunda da Müslümanlara gelir. Bize orada, Allah'ın Hz. Musa'ya Tevrat'ı vahyettiği, bundan sonra bütün İsrail peygamberlerinin ve Yahudi hahamlarının, bütün işlerinde kanun olarak ona uyduğu, halkın ihtilâflarını ona göre çözdüğü anlatılıyor.[30]
Bundan sonra yeni bir vahiyle Hazreti İsa'nın geldiği bildiriliyor. Kur'ân-ı Kerîm bize Hazreti İsa ümmetinin, işlerinde bu vahiye göre hüküm vermelerinin mukadder kılındığını anlatıyor. Sonra mukaddes Peygamber Muhammed (s.a.v.) den bahsediliyor. Cenabı Allah doğrudan doğruya ona hitap ederek şöyle buyuruyor: «Kim Allahın indirdiği (hükümler) le hükmetmezse İşte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.»[31]
Bu konu, şu âyetlerle son buluyor:
«Onlar halâ cahillik devrinin o kötü hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz bir kanaata sahib olacak bir kavm indinde hükmü Allahtan daha güzel olan da kimdir.?.»[32]
Bu süre boyunca, ilâhî kanuna göre hükmetmeyenlerin kâfirler, zalimler ve âsiler oldukları önemle ifade olunuyor.
Bir İslâm devletinde ilâhî kanun uygulamak maksadiyle ve bugün hemen bütün müslüman devletlerinin yapması gerektiği gibi, bu kanunu ihlâl etmemek üzere kurulur. Bu hususun da belirtilmesi şiddetle gereklidir.
Devletin Çeşitli Organları Arasındaki ilişkiler
Şimdi üstünde durulması gereken bir tek soru kalıyor: Devletin yasama, yürütme ve yargılama organlarının birbiriyle ne biçim bir ilişkileri var? Bu mevzuda açık emirler olmamakla birlikte Hz. Peygamber ve dört Halife zamanında tatbik edilen teamüller bize bütün gerekli yolları gösteriyor. Bu teamüllerden, islâm devleti başkanının, bu üç organın da üstünde bir baş olduğunu öğreniyoruz. Bu statüyü Peygamber Efendimiz uygun bulmuş ve aynı durum bütün salih Halifelerce de devam ettirilmiştir.
Fakat devlet başkanının kontrolü altındaki bu üç organ biribirinden ayrı ve bağımsız olarak iş görürdü. «Ehli Hal ve Akd» denen bir heyet de vardı ki, onun fonksiyonu hukuk, idare ve devletin siyaseti mevzularında devlet başkanına tavsiyelerde bulunmaktı. İcra (yürütme) organı memurları, kadılar tarafından ayrı ve bağımsız olarak uğraşılan hukukî mevzularda hiçbir söz sahibi değillerdi.
Bir siyaseti, formüle etmek veya karışık bir idarî veya hukukî meselede bir hüküm koymak gibi bütün önemli mevzularda, halifeler daima «Ehli Hal ve Akd» ile istişare ederlerdi. Yeterince anlaşmaya varıldı mı, bu heyetin işi sona ererdi.
İcra organı memurları doğrudan doğruya Halifelerin emrinde çalışırdı. Bunları, kendisinin gözetimi ve liderliğinde idare işlerini yürütmek üzere doğrudan doğruya Halifeler tayin ederdi.
Kadılar da doğrudan doğruya Halifelerce tâyin edilirdi. Fakat Halifeler gelişi güzel bunların işine son veremedikleri gibi, kararlarına da tesir edemezlerdi. Öyle ki şahsen veya icra organının başı sıfatiyle Halifeler aleyhine herhangi bir kimse bir dâva açarsa, Halifeler de herhangi bir insan gibi kadının önüne gelmek ve dâvalarını müdafaa etmek zorundaydılar.
Bir kimsenin aynı zamanda bir dâvanın hem kadısı, hem de davacı veya dâvâlısı olduğunu gösteren tek bir örnekle bile karşılaşmıyoruz. Bir vali, hattâ devlet başkanı bile hukukî bir karara asla müdahale etmemiştir. Hiç kimse, devletin en ileri gelen kişileri bile, medenî veya cezaî dâvalarını müdafaa için Kadı önüne çıkmaktan muaf tu tulmamıştır.
Şimdiki ihtiyaçlarımıza göre bu kuruluşun detaylarıyla ilgili kısımlarını değiştirebilir veya ortadan kaldırabiliriz. Fakat temel prensipleri eksiksiz olarak korumak zorundayız. Meselâ, devlet başkanının sahip olduğu güçleri yeniden gözden geçirebilir ve gerektiği şekilde değiştirebiliriz. Bugün. Dört Halife ayarında manevî ve ruhî yüceliğe erişmiş bir devlet başkanını bekleyemeyiz. Bu yüzden zulüm ve baskı niyetlerini önlemek için onun sahip olduğu idarî güçleri sınırlayabiliriz. Aynı zamanda onu, dâva dinlemek ve karara bağlamaktan da menedebiliriz. Böylece ona adaletin tecellisine engel olma fırsatı verilmemiş olur. Burada, bu düşüncenin kaynağı nedir diye sorulabilir. Bu düşüncenin delili Hülefai Raşîdîn devrindeki gerçeklerden çıkarılmıştır. O devirde yürütme ve yargı organIarı birbirinden ayrı idi. Devlet Başkanının şahsında bile bu iki hükümet branşının birleşmesi Kur'ân'ın veya Sünnetin açık bir hükmünden dolayı değil, halkın, bu zatların doğruluğuna, namuslarına, Allaha ve Peygambere bağlılıklarına mutlak inancından ileri geliyordu. Halifeler, yürütme organının bir hâkimin hüküm ve kararlarına tesir etmesine asla müsaade "etmemişlerdir. Halk, Halifelere Öylesine inanıyordu ki, onların "son müracaat mahkemesi" vazifesini görmesini istiyordu. Artık, aramızda böylesine inanmaya, güvenmeye değer kimseler yoksa, Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet, bizi, Başyargıç ve İcra Organı başkanlığı görevlerini Devlet Başkanının şahsında birleştirmeye zorlamıyor.
Bu kuruluşta buna benzer bazı başka değişiklikler de yapılabilir. Şöyle ki:
1 — Devlet Başkanı seçimiyle ilgili kaideleri bugünkü ihtiyaçlara göre yeniliyebiliriz. Aynı zamanda kanun yapma işini düzenleyecek ek organlar da yapabiliriz.
2 — Çeşitli organların statüsünü ve kudretlerini tesbit edip belirtebiliriz.
Bu noktada iki soru sorulabilir. Birincisi, teşrii (yasama) organının Kur'ân'a ve Sünnet'e aykırı olarak yaptığı kanunları, yargı organının reddetmeye veya sınırlamaya hakkı olup olmadığı sorusu. Bu mesele hakkında özel bir hükmün olduğunu bilmiyorum. Yalnız, Dört Halife zamanında yapılan teamül, yargılama organının böyle bir selâhiyeti (yetkisi) olmadığını gösteriyor. En azından, elimizde herhangi bir kadı'nın bu türlü davranışını gösteren bir örnek yok. Fakat bunun sebebi bence o zamanki teşri organı üyelerinin Kur'ân-ı ve Sünnet'i çok derinden bilmiş olmalarıdır. Hemen bütün Halifeler her bakımdan en güvenilir kişilerdi. Onların idaresinde Kur'ân'ın ve Sünnet'in ruhuna aykırı bir kanun çıkarılması tehlikesi söz konusu değildi. Bugün de teşri (yasama) organının, Kur'ân ve Sünnet'in ruhuna aykırı kanun çıkarmamasını temin edebilirsek, yargı organının, teşri (yasama) organının kararlarını reddetme selâhiyetine lüzum kalmaz. Fakat bu temin edilemezse, o zaman tek çare, yargı organına Kur'ân ve Sünete aykırı olarak çıkarılan kanunların hükümsüzlüğünü ilân etme selâhiyetinî vermek olacaktır. Bu nokta, Pakistan'ın bütün ileri gelen ulemasınca da tasvip edilmiştir. Bkzn: Mevdûdî, îslâmic Law and Constitution.
Akla gelen öteki soru şudur: Teşrii (yasama) organının İslâm düzeninde gerçek yeri nedir? Devlet başkanı için sadece bir danışma kurulu mudur, tavsiyelerinin kabul veya reddi Başkanın ihtiyarına mı bırakılmıştır, yoksa ittifakla veya çoğunlukla yapılan tavsiyeleri Başkan kabul etmek zorunda mıdır? Bu mevzuda Kur'ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: «Onlar, işlerini müşavere ile yaparlar.»[33]
Kur'ânı Kerîm, Hazreti Peygambere şöyle hitab ediyor: «İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, artık Allaha güvenip dayan.»[34]
Bu iki âyet, müşavereyi (dayanışmayı) zorunlu kılıyor. Devlet Başkanı bir kararı ancak karşılıklı müşavereden sonra alabilir ve hükümlerini uygular. Bununla birlikte, bu son nokta da sorumuza açık bir cevap teşkil etmez. Hadîs kitaplarında, bu konuda da kesin bir hûküm bulamadım. Halifelerin teamülleriyle büyük İslâm hukukçularının hükümleri bizi bir sonuca ulaştırıyor. O da bütün idarenin sorumluluğunun fiilen Devlet Başkanına dayandığıdır. Devlet Başkanı, müşavirlerine (Yani Yargı Organına) danışmaya mecbur olmasına rağmen, onların çoğunluk veya ittifakla vermiş oldukları kararları uygulamak bakımından ise hiçbir müeyyideyle bağlanmış değildir. Başka deyişle. Başkan, daima «Veto» sunu kullanabilir.
Fakat bu durum, böylece açıklandığında yanlış anlaşılmaya sebeb olabilir. Çünkü modern cemiyette insanlar, o günkü teamülerin meydana gelişinin gerçek sebeblerini bilmeksizin bugünün şartlarıyla karşılaştırıp yorumlamaya kalkışabilirler. Dört Halife döneminde müşavir olarak hareket eden kimseler, ne ayrı teşkilâtı olan partilerin üyeleri veya liderleriydiler, ne de modern parlamento sisteminin bir özelliği olan parlamento prosedürleriyle çevrilmişlerdi. Parti toplantılarında okumak üzere hazırlanmış programlarla önceden silâhlanmış da değillerdi. Onların durumu şuydu: Ne zaman toplanmaları ve tavsiyeleri istenirse, o zaman tarafsız fikirler ve açık yüreklerle toplanırlardı. Heyetin tüm üyeleri halifelerle yan yana otururlardı. Mesele serbestçe tartışılır, lehteki ve aleyhteki kanatlar korkusuzca ileri sürülürdü. Sonunda, Halife bütün delilleri inceler ve kendi hükmünü verirdi. Bu hüküm, hemen hemen bütün meclisçe kabul edilirdi. Nadiren bîr kimsenin bu hükmü kabule yanaşmadığı görülürdü, fakat öyle bile olsa, o kimse hükme saygı duyardı, çünkü o, «Halife» den çıkmış bir hükümdü. Bu uzlaşmazlığa rağmen, hepsi Halifenin bu son hükmünü hiçbir itiraz ileri sürmeksizin kabul eder ve bütün samimiyetleriyle ona uyarlardı.
Bütün Hülefai Raşidin devri boyunca, müşavirlerin bir karara zorlandığını gösteren tek bir örnek bile yoktur. Yalnız iki misâl var ki, Halife, müşavirlerinin fikir birliğine vardıklarına bakmadan, kendi düşüncesine göre hareket etmeye karar vermiştir. Bunlardan biri, Üsame'nin Sefere çıkmasına izin verilmesi öteki de mürtedlere karşı harbetme meselesiydi. Fakat bu iki halde bile, Sahabeler Halifenin kararlarını seve seve kabul etmişlerdi. Bu, Halifenin veto hakkını kullanması demek değildi. Böyle olsaydı Halifenin kararını kabule zorlanmaları gerekirdi. Gerçek şu ki: Sahabelerin, onun İslâmî anlayış ve ilminin derinliğine mutlak inançları vardı. Halifenin, müşavirlerin fikrine karşı, devletin yararına olmak üzere ken di şahsî fikrini tercih ettiğini gördükleri zaman, büyük bir şükranla bu fikre razı oldular. Sahabeler bu fikri kabul etmeselerdi, İslâm, muhakkak ki daha ilk zamanlarında büyük bir zarara uğrayacaktı. Hz. Ömer «mürtedler» meselesinde başlangıçta Hz. Ebû Bekir'in kanaatına karşıydı, sonradan kendi fikrinin yanlışlığını açıkça kabul ederek Cenabı Allah'ın ilk Halifeye büyük bir İdrâk ve hüküm verme kabiliyeti ihsan ettiğini bildirmiş ve O'nun aldığı her çeşit kararın gerçekten haklı olduğunu söylemiştir. Bu olay, İslâm tarihinin inkâr edilemez gerçeklerinden biridir. Bu durumlardan, veto sisteminin İslâmda nasıl geliştiğini ve bu teamüllerin hangi şartlarda kurulduğunu çıkarabiliriz. Bugün de müşavere metodu doğru görülüyor ve «müşavere edilecek insanlar» ın karakteri Halifeler zamanındakilere denk sayılıyorsa, elbette bu yolu benimsemekten daha iyi bir hareket yoktur. Fakat bunun mantıkî sonucu da şu olur: Devlet Başkanıyla onun müşavirleri kendi fikirleri üstünde israr eder ve hiçbiri kendi fikrinden vazgeçmek istemezse, o zaman referanduma başvurulur ve halkın reddettiği fikirden vazgeçilir. Fakat bugün bizim ülkemizde bu çapta bir istişare meclisi kurmak ve o ruhla, o zihniyetle geliştirmek, teşvik etmek mümkün olamadığından Yürütme Organını, yasama organının çoğunluk kararlarına bağlı kılmaktan başka çare yoktur.
DEVLETİN GAYESİ
Şimdi çok önemli bir noktaya geliyoruz: İslâm hangi esaslı gayeler için bir İslâm Devletinin kurulmasını savunuyor? Bu gayeler Kur'an'da ve Sünnette tarif ve izah edilmiştir. Kur'ânıı Kerîm, bu konuda şunu söylüyor:
«Andolsun ki, biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, beraberlerinde de kitabı ve nizamı indirdik.»[35]
Başka bir yerde şöyle buyruluyor:
“Onlar (O müminlerdir ki) eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliğe emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar”[36]
Hz. Peygamber de şöyle buyuruyor:
«Allah, Kur'ânla yok etmediği şeye, devlet vasıtasıyla bir son vermiştir.»[37]
Başka deyişle, Kur'ân'ın indirilmesiyle yok edilmeyen kötülüklerin, devletin zorlayıcı kuvvetiyle ortadan kaldırılması gerekiyordu.
Demek ki, bir İslâm Devletinin ana gayesi, insanlığın iyiliği için gönderilen İslâmın ıslahatçı programını teşkilâtlı kudretin bütün araçlarıyla yürütüp uygulamaktır. Sırf barışı savunmak, sırf millî sınırları savunmak, sırf insanların hayat seviyelerini yükseltmeye çalışmak onun nihaî gayesini teşkil etmediği gibi, bunlar, İslâm Devletini, İslâm olmayan devletlerden ayıran özellikler de değildir. Onun farkı şundadır: İslâmın, insanlığın benimsemesini istediği iyi işleri himaye edip halka indirmek ve insanlığa musallat olmuş bütün kötülükleri vargücüyle ondan uzaklaştırmak, yok etmektir.
HÜKÜMETİN KURULUŞU
O halde, bu temellere dayanan bir devletin hükümeti nasıl kurulacak? Bu konuda, en önemli nokta, İslâm terminolojisinde İmam veya Emîr veya Halife olarak adlandırılan Devlet Başkanının tâyinidir.
Bu konuda, İslâmın görüşünü iyice anlayabilmek için İslâm tarihinin ilk dönemlerine müracaat edeceğiz.
DEVLET BAŞKANININ SEÇİMİ
Hepimizin pekiyi bildiği gibi, 1300 yılı aşan bir zaman önce, İslamî denen cemiyetin köşe taşları, geniş çaptaki düşmanlık ve aleyhteki şartlar altında Mekke şehrinde konmuştur. Bu şiddetli muhalefet karşısında, bir İslâm cemiyetini başlatmak, sonra da yavaş yavaş geliştirmek ulu Peygamberimizin varlık sebebiydi. Bu islâm cemiyeti siyasî bağımsızlığını elde ettiği ve iç teşkilâtını muntazam bir devlet haline getirerek dikkate değer bir gelişme gösterdiği zamanlar Hz. Peygamber, devlet başkanı idi. O, ilk devlet başkanı olarak kabul edilir. Fakat O, başkalarının oylarıyla seçilmiş değildi. O'nu bu İşe Cenabı Allah seçmişti.
Devlet başkanlığı görevini on yıl icra ettikten sonra ruhu ebedî âleme intikal etti. Arkasında, kendisinin halifesi olarak seçilecek veya tayin edilecek kimse için, açık bir talimat veya namzet bırakmadı. Onun bu susuşu ve Kur'ân-ı Kerîm'in açık hükmü dolayısiyla, bütün meseleler ümmetin müşaveresiyle karara bağlanmak gerekiyordu. Sahabeler haklı olarak Peygamberin irtihalinden (edebi aleme göçüşünden) sonra İslâm Devleti Başkanının seçimi veya tayini işinin Müslümanların reyine kaldığı sonucuna vardılar. Bu iş, Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen hükmün ruhuna uygun olarak icra edildi.[38] İlk halife Hz. Ebû Bekir böylece halk tarafından seçildi. Vefat ânı yaklaştığı zaman, Hz. Ömer'in Halife olacak en uygun kişi olduğunu şahsî kanaati olarak söylemesine rağmen onu hemen halife tayin etmemiş, ancak Sahabelerin ileri gelenleriyle müştereken bir çok defalar müşavere etmiş ve sonunda Hz. Ömer lehine kendi vasiyetnamesini yazdırmıştı. Bundan sonra, ciddî hastalığına rağmen, Müslüman halka şöyle hitap etmiştir:
«Halifem olarak gösterdiğim şahsın Emir'iniz olmasını kabul etmek ister misiniz? Allah biliyor ki, bu meselede, (en iyi) neticeye varacak her çareye başvurdum. Kendi akrabamdan birini aday göstermiyorum. Halifem olarak aday gösterdiğim şahıs Hattab oğlu Ömer'dir. Böylece hepiniz onu dinleyin ve ona itaat edin..»
Kalabalıktan, İnsanlar bağırdı: “Duyduk ve kabul ettik!”[39]
Görüyoruz ki, Ebû Bekir, Hz. Ömer'in adını halkın itimad ettiği kimselerle müşavere ettikten sonra ve o da ancak fikir verme ve tavsiye kabilinden söylemiş, bunun üzerine mesele reye konmuş, Müslüman kitleler de onu kabul etmiştir.
Gene, Hz. Ömer de, bu dünyayı terkederken gördü ki Hz. Peygamber'in en muteber Sahabelerinden ancak altı tanesi hayatta kalmıştı. Kendi halefi bunlar arasından seçilebilir ve Müslümanlar da ancak onların rehberliğini isteyebilirlerdi. Bu yüzden, bu altı kişiden bir istişari meclis teşkil etti ve onlara kim Müslüman kitlelerin tasvibini almaksızın silâh kuvvetiyle Emîr olmaya kalkışırsa başının kesileceğini bildirerek kendi aralarından, gelecek Halifeyi seçme yetkisini verdi.[40]
Bu istişare meclisi de, üyelerinden Abdurrahman İbn Avf'ı delege tayin etti. O da halkın umumî hissiyatını anlamak için Medine'de dolaştı. Kadınların kanaatini, mektep talebelerinin tepkisini, hattâ ülkenin çeşitli yerlerinden gelerek Mekke'de hac farizasını ifa ettikten sonra Medine'yi ziyaret eden hacıların fikrini yokladı. Bu araştırmalardan sonra, Müslüman kitlelerin en büyük ihtimalle iki kişiye, Ali ve Osman'a inandığı sonucuna vardı, Osman'ın lehinde olanlar biraz daha fazlaydı. Böylece reyler onun lehine verildi ve açıkça Halife olarak kabul edildi.
Daha sonraları Hz. Osman'ın merhametsizce öldürülmesiyle vuku bulan fecî ve müessif olaylar ciddî bir durum meydana getirdi. Bazı Sahabeler bu yüzden Hz. Ali'nin evinde toplandı ve ona Müslümanların Emiri olmak için ondan daha uygun bir kimsenin bulunmadığını ve bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiğini söylediler. Hz. Ali bunu reddetti. Fakat Sahabeler ısrar edince, nihayet şu sözleri söyleyerek kabul etti:
«Bunun böyle olmasını istiyor musunuz, o halde camiye gelin. Çünkü benim Emîr olmayı kabul etmem ne gizli olabilir, ne de Müslüman kitlelerin tasvibini almaksızın mümkündür.»[41]
Netice olarak, Hz. Ali, halkın toplandığı Peygamber Camiine geldi. İttifakla değilse bile, halkın ekseriyetince, itiraz kabul etmez şekilde Halife olarak kabul edildi.
Nihayet Hz. Ali de cinayet kasdıyla hücuma uğradı, ölüm vakti yaklaştığı zaman, ona, oğlu Hz. Hasan'ın Müslümanlara Emîr olarak kabulüne müsaade edip etmiyeceği soruldu. Hz. Ali'nin cevabı açıktı:
«Size bunu ne yapın derim, ne de yapmayın derim. Kendi anlayışınıza göre karar verebilirsiniz.»[42]
Bu söz, bu yüzden, İslâm Devleti Başkanının seçimi ve tayini hususunda Halifelik döneminin kabul edilmiş bir teamülü olmuştur, bu söz ayrıca bu önemli meselede Sahabelerin müşterek davranışlarının da tam ve özlü bir ifadesidir. Peygamberin, kendi halefini tayin etmekten uzak durmasına dayandığı kadar, Kur'ânı Kerîm'in kollektif menfaatlar hususunda bütün önemli kararların müşavere yoluyla alınması gerektiğini bildiren hükmüne de dayanır. Teşkilât meseleleriyle ilgili bu güvenilir örneklerden açıkça çıkarılabilen noktalar şunlardır:
1) Bir İslâm Devletinde, Başkanın seçimi tamamen halkın iradesine bağlıdır, kimsenin, kendini zorla Emîr olarak kabul ettirmeye hakkı yoktur.[43]
— Âlimlerimizce benimsenen en hafif tavır bile, böyle zorbalara ancak umumî emniyet ve menfaat düşüncesiyle sadece göz yumulabileceği hususudur. Yeter ki, böyle bir Emir (yönetici) İslâmın esaslarına dokunmasın. Başka deyişle, bu âlimlerin çoğu isyan etme hakkını tanımamıştır. Çünkü bu hareket böyle bir durumda cemiyeti sadece anarşiye sürükler. Bu, hiç de, bu âlimleri böyle zorbaları tasdik etme kanaatini taşıdıkları ve onları, halkın meşru yollarla seçtiği Emirlere tercih ettikleri anlamına gelmez.
2) Bu vazife, hiçbir zümre veya sınıfın tekelinde değildir.[44]
3) Seçim, herhangi bir cebir ve zor kullanılmaksızın, İslâm kitlelerinin hür iradesiyle yapılır.
Kitlenin bu kanaatini nasıl belirteceği hususunda İslâm, özel metodlar düzenliyerek sınırları daraltmaz. Zamana, mekâna ve şartlara göre farklı usuller benimsenebilir, yeter ki bu usuller sadece millet çoğunluğunun hürmet ve İtimad ettiği kişiyi belirtecek surette düzenlenmiş olsun.
İSTİŞARÎ MECLİSİN TEŞKİLİ
Emîr'in seçimi meselesinden sonra gelecek en önemli mesele şudur: İstişarî Meclisin (Meclis-i Şûra= Danışma meclisi) üyeleri nasıl seçilecek ve bunları kim seçecek?
Meselenin yüzeysel bir incelemesinden yanlış sonuçlar elde edilecektir. Çünkü denecek ki, Halifeler zamanında Meclis-i Şûra üyeleri teşkilâtı, genel seçimlerle seçilmiyordu, İslâmda seçimlerin yeri yoktur, bu, tamamen Halifenin keyfine kalmıştır; o istediği kimseyle istişare edebilir. Bu yanlış kanaat, o devrin örneklerinin, umumî şartlar hesaba katılmaksızın, modern tatbikata uygulanmasından ileri geliyor. Doğru yol sadece bunları, o devrin şartlarını gözönünde bulundurarak, bu prensiplerin ruhunu anlamak için dürüst bir teşebbüs yaparak ve teferruatla ilgili kısımları o zamanın mevcut şartları çerçevesinde yorumlayarak tatbik etmek olacaktır.
İslâm, Mekke'de ideolojik bir hareket olarak doğdu. Bütün ideolojik hareketlerin değişmez bir hususiyeti vardır, o da, bu hareketi ilk kabul edenlerin. Liderin sadık arkadaşları ve dostları sayıldıkları gibi, aynı zamanda onun müşaviri de olmalarıdır. İslâmda da durum böyle olmuştur. Peygamber'e ve O'nun hareketine ilk katılanlar, kendiliğinden O'nun müşaviri olmuşlardır. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'de açık ve kesin hükümler bulunmayan her durumda, daima onlarla müşavere etmiştir. Bununla birlikte İslâm teşkilâtına yeni nesiller girmeye başladığı ve artan muhalif kuvvetlerle mücadeleye girişildiği zamanlarda, fedakârlık; ileriyi görüş ve dirayetle önemli hizmetlerde bulunanlar, tabiî olarak kendilerine istişare edilenler arasına katılmışlardır. Fakat bu pratik tecrübeler daha tabiî ve güvenilir olduğu münakaşa götürmez olan bir metodla olmuştur. Böylece, Peygamberin Medine'ye hicretinden önce bile, iki çeşit insan İstişarî Meclis üyesi olmuş bulunuyordu:
a) Tâ başından beri Peygambere katılanlar,
b) Sonradan fedakârlıkları, ileriyi görüşleri ve kabiliyetleriyle öne çıkarlar. Her iki grubun üyeleri de, bizzat Peygamberin İtimat ettiği derecede, İslâm kitlelerinin itimadını kazanmışlardı.
Daha sonra tarihî hicret olayı vuku buldu, Hicretten bir veya iki yıl önce Medine'nin bazı nüfuzlu şahsiyetleri İslâmı kabul etmiş, onların emekleriyle İslâm, bu şehirde Evs ve Hazrec Kabileleri arasında güvenli bir tutamak noktası bulmuştu. Medine halkının ricası ve isteği üzerine Peygamber ve arkadaşları, aile ocağını, yurtlarını bırakarak bu şehre göç ettiler. İslâm hareketi orada siyasî bir teşkilât meydana getirdi ve tam bir devlet halinde gelişti, Medine'de İslâmın gelişmesine ve ilerlemesine emeği geçen bu insanların yeni kurulan cemiyetin ve onun siyasî teşkilâtının liderleri olması gerekiyordu. Böylece tabiî olarak, Mekke'den gelen «ilk» Müslümanlar ve öne çıkmış sahabelerle birlikte onlar da Peygamberin İstişarî Meclisine dahil kılındılar. Bu insanlar tabiî bir seçim usulüyle İstişarî Meclis üyeleri ve halkın temsilcileri oldular. Ve Müslüman kitlelerin güvenini kazandılar. O derecede ki, eğer bugünkü usullerle bir seçim yapılmış olsaydı bile gene, yalnız ve yalnız bu insanlar seçilirlerdi.
Daha sonra, bu Medine cemiyetinde iki cins insan sivrilmeye başladı. Birincisi siyasî, askerî ve dinî sahalarda sekiz, on yıl boyunca ehemmiyetli ve sadakatli hizmetlerde bulunanlar, bunlar o derecedeydi ki, pratik olarak bütün önemli meselelerde her kes kendiliğinden onlara danışırdı. İkinci gruptakilerse, Kur'ân-ı Kerîm'in hukukî ve umumî hükümleri üstüne derin nüfuzları ve geniş malumatları olan kimselerden meydana geliyordu. Hz. Peygamberin ölümünden sonra, halk tabiatıyla onları bu meselelerde en güvenilir otoriteler olarak tanıdı. Bizzat Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'in bu kimselerden öğrenilip anlaşılabileceğini söyliyerek onların ilmini tasdik etmişti. Böylece bu iki gruptaki kimseler de, kendilerinden öncekiler gibi, aynı tabiî seçim usulüyle seçilmişler ve kendiliğinden, Peygamberin halifelerinin İstişarî Meclisine girmişlerdi. Onları seçmek için oy vermeye ihtiyaç yoktu. Oy verme usulüyle seçim yapılsaydı bile, o cemiyette hiç kimse, onlardan başkasını tercih etmez; onlardan başkasına oyunu vermezdi. Bu anayasa teamülü sonradan da devam etti. İstişarî Meclisin yeni adayları, hizmetleri, tecrübeleri ve esaslı zihnî tavırlarıyla kendiliğinden herkesin tasvibini kazanmış kimselerden meydana geliyordu.
Bu, “EHLİ HÂL VE'L-AKD” diye bilinen sınıftı. Bunların tavsiyesi olmadıkça önemli hiçbir karar alınamazdı. Onların hukukî durumları hakkında şu olay bir kanaat verebilir. Hz. Osman'ın üzücü katlinden sonra bazı Sahabeler Hz. Ali'ye gitmişler ve ondan Halifelik hizmetini kabul etmesi için ricada bulunmuşlardı. Hz. Ali, onlara şu cevabı vermişti:
«Bu, yalnız sizin karar verebileceğiniz bir mesele değildir. Bedir Muharebesinde savaşanların ve danışılması gereken herkesin katılacağı bir iştir. (EHLİ ŞÛRA ve EHLİ BEDR) Onlar kimi tâyin ederse Halife o olur, biz de onu tebrik eder ve tanırız»[45]
Görülüyor ki, o zamanlar “EHLİ HÂL VE'L-AKD” denen belirli kişiler vardı. Bunlar çok uzun bir zamandan beri halkın güvenini elde etmişler ye böylece ÜMMET işlerine tesir edebilecek bütün önemli meselelerde kollektif kararları almaya hak kazanmışlardı. Bu yüzden, halife'nin istişare için, istediği kimseyi çağırabilmesi veya kollektif menfaatlere tesiri olan en önemli meselelerde ona tavsiye vermeye hak kazanmış müşavirlerin (Ehli Şûra) halkın tanımadığı kimselerden olması için haklı hiçbir sebeb yoktur.[46]
Halifelerin teamülünden başka, bizzat Peygamberin hareketinden de anlaşılan kaide, Emîr'in İstişarî Meclisinin onun seçtiği kimselerden değil, fakat sadece kitlelerin güvenini kazanmış kimselerden meydana geleceğidir. Onların samimiyeti, kabiliyeti ve sadakati halkın gözünde çok yüksek olacak ve Devletle ilgili büyük kararların alınmasına inananların katılmış olması bizzat bir garanti teşkil edecekti.
Bugün, kitlelerin bu türlü güvenini kazanmış kimselerin nasıl tâyin edileceği sorulabilir. Açıktır ki, bugün ne İslâmın ilk günlerindeki özel şartların ortaya koyduğu şekillerden bahsedilebilir, ne de o devrin medenî şartlarındaki mevcut engeller vardır. Bu nedenle, modern çağların ihtiyaç ve şartlarını göz önünde tutarak mümkün ve müsait metodları benimseyebilir ve bu suretle kitlelerin en büyük ölçüde güvenini kazanmış kişileri keşfedebiliriz. Demokrasinin verdiği bozuk tatbikatla aynı soydan olmamak şartıyla, modern seçim sistemleri bu metodlardan bîri olarak kabul edilebilir.
HÜKÜMETİN ŞEKLİ VE MAHİYETİ
Şimdi üçüncü önemli noktaya geliyoruz: Bir İslâm Devleti Hükümetinin şekli ve mahiyeti ne olabilir? Bu hususta bir yol bulmak için Halifelerin teamüllerini incelersek görürüz ki, Emîr, kendisine itaat ve sadakat edilmesi emredilen Tek şahıstır; halk.
Kollektif mevcudiyeti ile ilgili bütün meselelerde karar alma yetkisini, mümkün olan en geniş ölçüde, ona devretmişti. Bu yüzden Halife'nin statüsü; İngiliz Monarkının veya Fransız Başkanının veya İngiliz Başbakanının veya Amerika Başkanının veya Sovyetler Birliği Başkanının statülerinden büsbütün başka idi. O parlâmentoya katılır ve bütün oturumlara başkanlık ederdi. Münakaşalarda yer alırdı. Yalnız kendi hareket ve kanaatlarında değil, hükümetinin bütün kararlarından da sorumluydu. Onun Parlâmentosunda ne özel bir iktidar partisi, ne de özel bir muhalefet partisi vardı. Doğru yoldan gittikçe bütün parlâmento onun partisiydi. Fakat doğru yoldan ayrılır ayrılmaz da, bütün partisi kendisine otomatikman muhalif olurdu. Parlâmentosunun her üyesi onun lehinde veya aleyhinde oy vermek hususunda tam bir serbestiye sahipti. Kendi bakanları bile gereğinde ona muhalefet etmekte serbestti. Bütün bunlara rağmen, Bakanlar ve Devlet Başkanı her zaman tam bir birlik ve ahenk içinde çalışmışlar ve hiç kimseden asla bir itiraz sesi yükselmemişti.
Halife, yalnız parlâmento karşısında değil, halkın karşısında da sorumluydu; ve yalnız âmmeyle (halkla) ilgili hareketlerinden değil, kendi hususî ve şahsî işlerinden de sorumluydu. Günde beş defa camide halkla yüzyüze gelmek ve her hafta Cuma günlerinde de ona hitap etmek zorundaydı. Halktan herhangi bir kimse onu Medine'nin sokaklarında durdurabilir, ona işleri hakkında soru sorabilir; ondan herhangi bir hususta bir hak talep edebilir, o da bunların her birine, her zaman, her saat cevap verirdi. Hükümetten bir soru sorulmuşsa, parlâmento üyelerinden biri de o iş hakında bilgi verebilirdi, bunu yapamıyacağı hususunda bir kaide mevcut değildi. İslâm Devleti Başkanının düsturu şu idi:
«Doğru hareket edersem bana yardım ediniz, yoldan saparsam beni doğru yola koyunuz. Ben Allaha ve O'nun Resulüne sadık kaldıkça siz de bana itaat ediniz, ben Allaha ve O'nun Resulüne âsi olursam, sizin de bana itaat etmek hususunda en küçük bir borcunuz kalmaz.»[47]
Bu hükümet şekli herhangi bir modern hükümet şekli ile bir tutulamaz. Bu devlet tamamen İslâm ideolojisiyle uyumludur. Bu yüzden de bizim idealimizdir. Bu devlet ancak İslamın inkılâpçı bilgileriyle yetişmiş bulunan cemiyetlerde kurulabilir. İşte bu yüzden, İslâm cemiyeti bozulmadan önce, bu ideal idare şekli de tam manasıyla bırakılamaz. Bu gün, o idareye yeniden dönmek istiyorsak, başlangıç olarak aşağıdaki dört prensibi esas olarak benimsemeli, sonra da onları meydana gelecek gerek ve ihtiyaçlarımıza göre ayarlamalıyız:
1) Hükümet sorumluluğunu taşıyan kimseler yalnız halkın temsilcileriyle değil, bizzat halkla da yüzyüze gelmelidirler; bundan başka, hükümet sorumlusu, sadece hizmetinden ötürü değil, bütün hareketlerinden de sorumlu tutulmalıdır.
2) Halen carî olan partiye sıkı sıkıya sadakat sistemini ıslah etmeliyiz, bu sistemde parti, halkın kanaatini yansıtacak bir vasıta olacağına, âdeta doğrunun ve yanlışın ölçüsü oluyor. Böyle bir sistem, yanlış bir mâna verilen sadakat anlayışıyla hükümeti bozar, kirletir ve kendi menfaatini düşünen bir grup insanın bir kudret teşkil etmesine yol açar, bunlar da parti politikası manevralarıyla, bizzat halkın harcanması pahasına, ebediyen koltukta oturmaya devam ederler.
3) Hükümet sistemi, samimiyetle çalışarak ve, tenkidlerde bulunarak, zaman zaman ortaya çıkabilecek kötülüklerin köklü sebeblerini araştırabilecek kimseler için, aşırı güçlükler doğuran bu türlü karmaşık kaideler ve nizamlara dayandırılmamalıdır.
4) Son ve en önemli prensip, Devlet Başkanı ve istişarî Meclîs Üyesi seçilen kimselerin, sadece, İslâmın bu hizmetleri yapacaklar için belirlediği özelliklere sahip olan kimselerden meydana gelmesi zaruretidir.
V
İDARECİLER VE VASIFLARI
İslâm bakımından idarecilerin vasfı meselesi son derece önemlidir. Aslında bu, İslâm Anayasasının, düzeninin doğru dürüst yürümesi için tek garantidir.
İstişarî Meclis üyeliğine veya Devlet Başkanlığı görevine seçilebilme liyakati hususunda, hukuken seçilebilme ehliyeti diyebileceğimiz bir safha vardır ki, bir Seçim Mahkemesinin veya bir Hâkimin, inceleme ve araştırmalardan sonra bir kimsenin seçim ehliyeti olup olmadığını bildirmesine dayanır. Başka bir safha da seçmenlerin, oy verenlerin hükmüne dayanır. İlk safhada bir devletin milyonlarca vatandaşından her biri bu ehliyete sahip olabilir, fakat ikinci safhada ancak pek az kişi elenip yüzeye çıkabilir. İlk safhadaki ölçüler, Anayasanın birkaç maddesinde gösterilmiştir. Fakat ikinci safhadaki ehliyet ölçüleri, bütün Anayasanın ruhuna yayılmıştır. Herhangi bir anayasanın başarısı veya başarısızlığı, sadece, kitlenin seçim konusunda yetişmiş olup olmamalarına göre, anayasanın yalnız şeklinden çok ruhuna uygun olan kimseleri seçmesine bağlıdır.
Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs, seçilme ehliyetine dair bu iki safha hususunda bize, açık yollar gösteriyor. İlk safhaya dair, aşağıdaki dört şart tâyin edilmiştir:
1) Müslüman olmak. Kur'ân'ın hükmü şudur: «Ey müminler! Allaha, Peygambere ve aranızdan çıkan emir sahiplerine de itaat edin.»[48]
2) Erkek olmak. Kur'ân-ı Kerîm söylüyor: «Kadınlar, erkeklerin nezareti altındadır.»[49]
Ve Hazreti Peygamber buyuruyor: «Doğrusu, idarenin dizginlerini bir kadına teslim eden millet iflah olmaz.»[50]
3) Yetişkin (reşit) ve mümeyyiz olmak. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:
«Allahın sizi başına diktiği mallarınızı ehliyetsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, bunlardan giydirin.»[51]
4) İslâm Devleti vatandaşı olmak. Kur'an-ı Ke-rîm bildiriyor:
«İman getirip de hicret etmeyenlere (İslâm Devletine) ise, hicretlerine kadar hiçbir şekilde onlara velayetiniz olamaz.»[52]
Bir kimsenin Devlet Başkanlığı görevine veya İstişarî Meclis üyeliğine seçilebilme ehliyetini bu dört hukukî özellik tâyin eder. Fakat asıl mesele şudur: Hukuken bu ehliyete sahip sayısız kimseler arasından kimi seçeceğiz ve Devletin bu önemli hizmetlerinden kimleri dışarda bırakacağız? Bu çok önemli soruya da gene Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs'te açık bir cevap buluyoruz.
Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor:
a) «Şüphesiz Allah size emanetleri ehil (ve er-bab) ına vermenizi, emreder.»[53]
b) «Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır.»[54]
c) «Şüphesiz Allah onu sizin üstünüze beğenip
seçmiştir. Ona bilgice, vücutça (kuvvetçe) de bir üstünlük vermiştir.»[55]
d) «Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz,
Heva ve hevesine uymuş, İşinde haddi aşmış kimselere boyun eğme.»[56]
Hz. Peygamber buyuruyor:
a) «Kim ki, (dinde) bir yenileyiciye hürmet gösterirse, İslâm binasının kurulmasına yardım etmiş olur.»[57]
b) «Vallahi, biz hükümetimizin başına, bu mevkie göz dikenleri veya bu bakımdan haris olanları getirmeyiz.»[58]
c) «Mes'uliyetli bir iş elde etmeye çalışanları itimada lâyık görmeyiz.»[59]
Bu esaslardan bazısı bizim anayasamızda kolayca bulunabilir. Kendini seçim için aday gösteren kimse bu ehliyetini ispat edecektir. Hiç bir hukukî sınırı olmayan diğer şartlar da tâyin edilebilir, bu şartları «Direktifler» bahsine ithâl edebiliriz. Bu münasebetle, İslâmda Ulülemr için tâyin edilen esaslı ve zarurî vasıflar, şartlar hususunda Seçim Komisyonu üyelerine kitleleri eğitmek ve bu konularda onu bilgi sahibi etmek de yüklenmelidir.
VI
VATANDAŞLIK
Şimdi vatandaşlık meselesine geliyoruz. İslâm, hem bir düşünce ve iş sistemi olduğundan, hem de ideolojik temele dayanan bir devlet kurmayı hedef tuttuğundan, iki tip vatandaşlık tâyin eder. Bundan başka, İslâmın özü, ruhu, dürüstlük ve doğruluk olduğundan, siyasî yapısında, bu iki vatandaşlık fikrini, riyakârlık yapmadan açıkça tâyin eder. Meselâ, kâğıt üzerinde bütün vatandaşlarına tam ve eşit haklar tanıyan metodlar benimsiyerek dünyayı yanıltmaya çalışmaz. Kâğıt üstünde bunu yapan devletler, pratik hayatta vatandaşları arasında daima fark gözetmiş, hattâ nüfusunun büyük bir bölümünü insanın temel haklarından bile yoksun bırakmışlardır. Amerikada zencilerin, Rusyada komünist olmayanların durumu böyledir. Aslında, bütün modern ülkelerde millî ve ideolojik azınlıklar hep aynı muameleye maruz bırakılmaktadır. Bu bakımdan İslâmın benimsediği yol, en makûl, en adil ve dürüst olanıdır.
İki Çeşit Vatandaşlık
İslâmın öngürdüğü iki çeşit vatandaşlık şunlardır:
1) Müslümanlar, 2) Zımmiler.
1) Müslüman vatandaşlar hakkında Kur'ân-ı Kerim şöyle söylüyor:
«İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihadda bulunanlar, (muhacirleri) barındırıp yardım edenler (yok mu), işte onlar birbirinin velileridir. İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri) zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur.»[60]
Bu âyete göre Kur'ân-ı Kerîm'in tâyin ettiği vatandaşlık şartı ikidir, yani İslama inanmak ve bir İslâm Delvetinde aslî veya müktesep ikâmetgâhı bulunmak. Bir şahıs, inananlardan olsa bile, İslâm olmayan bir devletten ilgisini, bağını kesip de İslâm Devletine girmedikçe onun vatandaşlığını kazanmaz ve kazanamaz. Buna karşılık, bütün müminler ya İslâm Devletinde doğmakla veya orada yerleşmekle eşit olarak o devletin vatandaşı ve birbirilerinin yardımcısı olurlar.[61]
İslâm Devleti, işlerin tam İslâm geleneklerine göre yürümesi için, asıl yükü Müslüman vatandaşlarının omuzuna yüklemiştir. Çünkü bunlara, kesin olarak, yalnız onlar inanır. Kanunlar bir bütün olarak yalnız onlara uygulanır ve dinî, ahlâkî, ilmî ve siyasî bütün direktifleri yalnız onların yerine getirmesi istenir. Devlet bütün mükellefiyetleri onlara yükler, ülkenin savunulması için her türlü fedakârlığı onlardan ister. Bununla birlikte, Devlet Başkanını ve Parlamento üyelerini seçme hakkını da onlara vermiştir. Bu ideolojik devletin temel siyaseti İslâmın şartlarına uygun kalsın diye, kilit noktalarına tayin edilme hakkı da Müslümanlara aittir. Hz. Peygamber ve Halifeler zamanında bir Zımmi'nin (gayrimüslim vatandaş) parlamento üyesi, bir eyalet valisi veya kadı (yargıç) veya herhangi bir hükümet dairesinde müdür veya ordu kumandanı veya bakan yapıldığını gösteren tek bir örnek bile yoktur; Hz. Peygamber zamanında sayıları bir hayli olduğu, hattâ Hülefai Raşidîn devrinde sayıları milyonlara ulaştığı halde, hiçbir zaman, Halifelerin seçilmesi meselesine de karıştırılmamışlardır. Bunun gibi, hükümette bir pay sahibi de edilmezler. Allah Resulünün onlara haksızlık yapabileceği bir an bile akla gelemez. Ondan sonraki otuz yıl boyunca da, bizzat Peygamberin talimiyle yetişmiş bulunan Halifeler onları bu «haklarından» yoksun bırakmaya devam etmişlerdir.
2) Zımmîler diye İslâm Devletine sadık kalacağını ve itaat edeceğini söyleyerek burada yaşama niyeti gösteren bütün gayrimüslimlere denir. Bunların doğdukları memleket dikkate alınmaz. İslâm, bütün bu çeşit vatandaşlara, hayatlarının, bedenlerinin, mallarının, kültür, inanç ve namuslarının korunacağına dair bir garanti verir. Onlara da sadece memleket kanunları uygulanır ve bütün medenî (sivil) meselelerde Müslümanlarla eşit haklara sahip kılınır. Kilit noktaları dışında her çeşit işte kullanılırlar; medenî hürriyetler meselesinde Müslümanlarla eşit hakka sahiptirler, hattâ iktisadî meselelerde bile bir Müslümanla bir Zımmî arasında fark gözetilmez. Bundan başka Zımmîler, devleti savunma sorumluluğundan da muaf tutulmuşlardır, bu görev münhasıran (sadece) ve tamamen Müslüman vatandaşlara aittir.
Birisi çıkıp da İslâm Devletindeki bu iki çeşit vatandaşlığı ve onların farklı özelliklerine itiraz ederse. Diğer ideolojik devletlerin kendi ideolojisine inanmayan kimselere yaptığı muamelenin detaylarıyla Millî Devletlerin bütün millî azınlıkları her türlü haklardan nasıl yoksun bıraktığını öğrensin. Gerçekte, kesin olarak ifade edilebilir ki, diğer hükümet sistemleriyle mukayese edildiğinde İslâm, kendi devleti sınırları içinde yaşamak isteyen azınlıklara en âdil, en müsamahalı ve en yumuşak muameleyi yapmakta, hattâ çoğunluğun ideolojisine düşman bile olsalar onları ancak tâyin edilmiş prensiplerle idare etmektedir.
Gerçekte, millî veya ideolojik bir devletin siyasî bünyesindeki yabancı bir unsurun mevcudiyetinden ortaya çıkabilecek karışıklıklar için en iyi ve en âdil çözümü yalnız İslâm teklif etmiştir. Diğerleri bu güç meseleyi şu iki yoldan biriyle halletmişlerdir: Ya azınlıkları kökten silip yok etmek, ya da onları ebedî esaret altında tutmak. İslâmsa gayet insaflı, âdil, insanca bir yol benimsemiştir. Kendine bağlı olanlarla olmayanlar arasında bir sınır çizgisi tâyin etmiş ve İslamın temel prensiplerini bütün detaylarıyla yalnız kendine mutlak olarak bağlı olanlara tatbik etmiştir. Buna ilâve olarak adı geçen prensiplere göre devlet işlerinin yürütülmesi ve savunma sorumluluğu da yalnız bağlı olanlara yüklenmiştir.
İslâm kendi prensiplerine itaat etmeyenlere karşı, kendi hayat tarzlarına göre yaşamaları hususunda çok geniş serbestlik tanımıştır. Onları ancak Devlet İdaresinin gerekli kıldığı asgarî esaslar ölçüsünde bağlamıştır. Onları Devletin savunma ve diğer işlerinden affetmesine rağmen, bütün kültürel ve insani haklarını güvence altına almıştır.
Vatandaşların Hakları
Başka bir mesele de, İslâm Devleti vatandaşlarının temel haklarıyla ilgilidir.
İslâmda, vatandaşların ilk ve en önemli hakkı hayatlarının, mallarının, namuslarının korunmasıdır. Bu hakka sahip olanlara yasal olarak geçerli sebepler dışında müdahale edilmez. Hz. Peygamber bu hususu kesin olarak defalarca belirtmiştir. Pek iyi bilinen Veda Haccı vesilesiyle yaptığı hitabede İslâmın hayat tarzını bütün teferuatıyla ifade etmiştir. Orada buyuruyorlar ki:
«Haaytlarınız, mallarınız ve namusunuz bu (Hac) günü kadar mukaddestir.»[62]
Buna, bizzat Hz. Peygamberin başka bir hadîsinde işaret ettiği bir tek istisna vardır: İslâmın bir kanununa göre hayatınız ve malınız istenirse bunun, o husuta tâyin edilmiş usule göre alınması gerekir.
İkinci önemli hak, şahsî hürriyetin korunmasıdır. İslâmda, kimsenin suçu kanun usulünce ispatlanmadıkça ve kendisine bir savunma fırsatı verilmedikçe şahsî hürriyetine tecavüz edilemez. Hz. Peygamber zamanında Medine'de bir takım kimseler şüphe üzerine tutuklanmışlardı. Hz. Peygamber, Cuma Hutbesini verirken bir Sahabe ayağa kalktı ve ondan komşularının hangi sebebe dayanılarak tutuklandığını sordu. Soru iki kere tekrarlandığı halde Resûlullah sustu, cevap vermedi. Böyle yaparak, orada hazır bulunan polis memuruna hukukî durumu açıklaması için bir fırsat vermek istiyordu. Sonra üçüncü defa sorulup da polis memurundan cevap çıkmayınca Hz. Peygamber o kimselerin tahliyesini emretti.[63]
Kesin bir delil olmadıkça bir kimseye özel bir suç isnad edilmez, kendisi tevkif veya mahkûm edilemez. İmam Hattabi, Maalim el-Sünen'inde bu hadîsi açıklarken, İslâmda sadece iki çeşit tevkif (tutuklama) bulunduğunu söylüyor:
a) Mahkemenin emriyle tevkif, yani mahkemece bir kimse hakkında hüküm verilirse, bu hükmün şartları ortadan kalkıncaya kadar o kimse hapis tutulur,
b) Tahkikat için tevkif. Bunlardan başka hiçbir sebeble bir kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.
İmam-ı Ebu Yusuf da kitab ül-harac'ında bu nokta üstünde duruyor ve kimsenin asılsız veya ispat edilmemiş suçlardan dolayı mahkûm edilemiyeceğini söylüyor. Hz. Peygamber, sırf töhmet (suçlama) üzerine kimseyi mahkûm etmedi. İki tarafın da mahkemede hazır bulunması zarurî idi, davacı kendi bütün delilleriyle dâvasını ispat edemezse sanık beraat ederdi.
İkinci Halife Hz. Ömer, ünlü bir dâvada hükmü ilân ederken şunu söyledi:
«İslâmda, mahkemenin hükmü olmadıkça kimse mahkûm edilemez.»[64]
Üçüncü önemli hak, kanaat ve inanç hürriyetidir. Dördüncü Halife Hz. Ali, bu bakımdan İslâm şeriatının en güzel izahını yapmıştı. Onun devrinde Haricîler diye bilinen bir zümre baş kaldırmıştı. Bu zümre, bu günkü anarşist ve nihilistlerin yanında çok küçük kalır. Bunlar açıkça devlete karşı koyuyor. İslâmda devletin mevcudiyeti gereğini inkâr ediyor ve kılıçla onu ortadan kaldırmaya hazırlanıyorlardı. Hz. Ali (radiyallahü anh) onlara şu mesajı gönderdi:
«Zalimane metodlar tatbik etmemek ve kan dökmemek şartıyla istediğimiz yerde yaşayabiliriz.»[65]
Başka bir vesileyle onlara şöyle hitap etti:
«Siz cemiyet düzeninde bozgunculuk yapmadıkça, biz de size karşı savaşmıyacağız.»[66]
Bu açıkça gösteriyor ki teşkilâtlı bir grup bile herhangi bir fikri benimseyebilir, hattâ bu fikri barışçı yollardan uygulayabilir. İslâm Devleti buna engel olmaz veya zarar vermez. Fakat bu fikirlerin şiddet vasıtaları kullanarak başkalarına kabul ettirmeye çalışırlar ve devletin veya idarenin emniyetini tehlikeye sokarlarsa, o zaman buna karşı harekete geçmek elbette zarurî olur.
İslâmda, üzerinde önemle durulan başka bir hak da, herhangi bir zümre veya inanç farkı gözetilmeksizin bütün vatandaşların hayatları için zarurî şeyleri sağlamaktır. Bu maksatla Müslümanlara zekât farz kılınmıştır. Hz. Peygamber buyuruyor:
«Zenginlerden alınır fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.»[67]
Başka bir yerde, aşağıdaki prensibi bildirmişlerdir:
«Hükümet, bekçisi olmayan herkesin bekçisi (yardımcısı) dır.»[68]
Ve yine:
«Kim borç bırakırsa (ölümüyle ailesinin yoksul düşmesi veya kendi taahhütlerini yerine getirmemesi hallerinde olduğu gibi), bu yük (bütün bu çeşit borçlar) bizim (yani devletin) üzerimizdedir.»[69]
Bu meselede islâm, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında fark gözetmemiştir. Müslümanlara olduğu gibi Zımmîlere de aynı garantiyi vermiştir. Devlet, hiç kimseyi, yiyeceksiniz, giyeceksiniz ve meskensiz bırakmaz. Halife Hz. Ömer bir keresinde, bir Zımmînin sadaka dilendiğini gördü. Ona emekli maaşı bağlandı, cizye ödemekten muaf tuttu ve Hazine Memuruna şu yazıyı gönderdi:
«Vallahi, insanların, gençliklerinde hizmetlerinden faydalanıp da, ihtiyarlık zamanlarında geçimlerini sağlamazsak adaleti yerine getirmiş olmayız.»[70]
Allahın kılıcı Hz. Halid. Hiralı gayrimüslimlerle yaptığı anlaşmaya, şöyle bir madde koymuştu: Kim ihtiyarlar veya bir derde uğrar veya yoksul düşerse ondan cizye alınmaz, kendisine ve ailesine Devlet Hazinesinden bakılır.
Vatandaşların Görevleri
Vatandaşların bu haklarına karşı, Devletin de vatandaşları üzerinde belirli hakları vardır. Bunlar arasında en başta itaat gelir. İslâmda buna “Sem'ü Ta'at” denir ki teknik bir terimdir. Hz. Peygamber, itaati şöyle açıklıyor:
«Devlet, felâkette ve refahta dinlenir ve ona itaat edilir, böyle yapmak hoş olsa da, olmasa da...»[71]
Başka deyişle, Devlet düzenine, bu ister hoş olsun, ister olmasın, ister kolay olsun, ister meşakkatli, her türlü şart altında itaat edilmek gerekir (elbette, Allaha itaatsizlik ve karışıklık çıkarma hususları bunun dışındadır).
Vatandaşlara yüklenen ikinci görev devlete sadakat ve onun refahı için çalışmaktadır. Bu maksat için, Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs'te “Nush” terimi kullanılmıştır. Bunun Arapçada taşıdığı manâ, sadakat ve bağlılık kelimelerinin taşıdığından çok daha fazla bir şeyi ifade eder. Bu, bir şahsın, devletin iyiliği, gelişmesi ve ilerlemesi için gerçekten, inanarak, bütün gönlüyle çalışmasını, bunu arzulamasını ve devletin menfaatine zarar verebilecek hiçbir şeye müsamaha göstermemesini gerektirir.
Hükümetle yürekten işbirliği yapmak ve onun uğruna canını ve malını feda etmek de İslâm Devleti vatandaşlarının borcudur. O kadar ki, Devletin başına bir tehlike gelirse, bu tehlikeyi önlemek için canını ve malını feda etmekten kasten kaçan kimselere Kur'ân-ı Kerîm'de münafık denmiştir.
Bunlar, İslâm Devleti dediğimiz ideal idare biçiminin ilk bakışta göze çarpan özellikleridir. Siz bunu, istediğiniz herhangi bir modern teknik terimle vasıflandırabilirsiniz. Ona, lâyik veya demokratik veya teokratik idare diyebilirsiniz. Biz ona özel bir isim vermeye çalışmıyoruz. Bizim üstünde ısrarla durduğumuz şey içeriktir. Madem ki Islama inanıyor ve bir hayat tarzı olarak onu kabul ediyoruz, öyleyse İdare sistemimizin de, temelleri Kur'ân'ın ve Allahın Mukaddes Resulünün tâyin ettiği esaslara dayanması gerekir.
İSLÂM DEVLETİNDE GAYRİMÜSLİMLERİN HUKUKÎ DURUMU
Bir islâm devletinde, müslüman olmayanların hakları tartışılırken, İslâm devletinin asıl olarak ideolojik bir devlet olduğu, böylece de millî bir devletten kökten ayrıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Bu İki devlet tipinin mahiyetindeki ayrılık, tartıştığımız konuda önemli bir mânâ taşır ve aşağıdaki noktaların karşılaştırmalı bir incelemesiyle anlaşılabilir.
1) İslâm devleti, hükmü (juridisdiction) dahilinde yaşayan insanları, devletin temelini teşkil eden ideolojiye inanmaları veya inanmamaları bakımından sınıflandırır. Başka deyişle, insanlar. Müslümanlar (devletin ideolojisine inananlar) ve Müslüman olmayanlar (bu ideolojiye inanmayanlar) diye ayrılmıştır.
Milli devlet, vatandaşlarını, devlete hâkim ve ondan sorumlu olan, devleti teşkil eden millet veya ırktan olup olmamalarına göre sınıflandırır. Burada, iki ayrı grup için «çoğunluk» ve «azınlık» terimleri kullanılır.
2) İslâm devletinin ideolojik mahiyeti gereği, devletin sorumluluğunun, esas itibariyle islâm ideolojisine dayanacağı açıktır. Şüphesiz, Devletin ideolojisine inanmayanlara da işbirliği teklif edilebilir, isterlerse müslümanlarla birlikte idare işlerinde çalışabilirler. Fakat bunlara, ne bu işler zorla yüklenir ne de devletin temel siyasetinin sorumluluğu verilebilir.
Millî devlette önderlik ve politikanın yürütülmesi daima çoğunluğun elinde bulunur. Aynı milli devlet içindeki azınlıklara gelince (ister kültür, ister sosyal veya dinî bakımdan azınlık olsun) onlara ne sorumluluk verilir, ne de bu sorumluluğu taşıyacak güçte görülürler. Fakat bu durumu açıkça söylemez, hattâ kabul de etmezler. Bundan başka, anayasaları, vatandaşlar arasındaki bütün ayrılıkları kesin olarak kaldırır, fakat, bu millî devletlerde hemen hemen moda olan bir şeydir. Azınlıktan birine önemli bir memurluk verilse bile bu hemen daima bir gösterişten ibarettir, ya da sadece bir fertle ilgili özel bir iştir.
3) İslâm devleti, söylediğimiz gibi, Müslümanlarla Müslüman olmayanları tabi bir sınırla ayırır, bu durumu namuslu ve dürüst olarak yalnız açıkça söylemekle kalmaz. Müslüman olmayan vatandaşlara ne gibi haklar verileceğini de kesin olarak bildirir.
Öte yandan milli devlet, kâğıt üzerinde bütün vatandaşlarını eşit kılarak iki yüzlü bir politika güder. Gerçekte, uygulamadaysa azınlıkla çoğunluk arasındaki adaletsiz ayrılığı sürdürür. Kimse modern millî devlet denen teşekküllerdeki azınlıkların hemen her yerde insanın temel haklarından yoksun bırakıldığını inkâr edemez.
4) Müslüman olmıyanların (yani devletin temel prensiplerini kabul etmemiş olanların) mevcut durumundan çıkan meseleleri çözmek için. İslâm devleti onlara, özellikle, tesbit edilmiş belirli hakları konusunda garanti verir. Bu hakların dışında, onların devlet işlerine karışmalarına izin verilmez, çünkü devlet, onların açıkça kabul ve tasdik etmedikleri bir ideolojiye dayanmaktadır. Bununla birlikte, İslâm, ırk, renk veya toprak gibi sunî ayrılıklara inanmadığı için, İslamın hayat prensiplerini kabul etmeleri, böylece de devlet ve hükümetle ilgili bütün işlere eşit olarak katılmaları için kapıları açık tutmuştur.
Öte yandan, millî devlet, azınlık meselesini çözmek için genel olarak, aşağıdaki yolların birini veya bir kaçını benimser:
(I) Azınlıkların müstakil varlıklarını yavaş yavaş bozup yok etmek;
(II) Sistemli öldürme (genocide) yoluyla ortadan kaldırmak;
(III) Parya (haklardan yoksun) olarak varlıklarını devam ettirmelerine müsaade etmek.
Bu metodların üçü de, kullanılmış, hâlen de dünya yüzündeki millî devletlerce geniş çapta kullanılmaktadır. Hindistan'daki Müslümanlar hâlen, azınlık meselesinin bu türlü çözümünün çok acı bir tecrübesini geçiriyorlar.
5) İslam Devleti, İslâm Şeriatının müslüman olmayan vatandaşlara tanıdığı bütün hakları vermek zorundadır. Kimse, bunlara en küçük bir kısıtlama yapmak hakkına sahip değildir. Buna karşılık, Müslümanlara, İslâm ölçüsüne aykırı olmamak şartıyla, bu haklara bazı ilâveler yapma yetkisi verilmiştir.
Millî devletin, azınlığa bağışladığı haklar ne çeşit olursa olsun, bunlar çoğunluğun keyfine ve kaprislerine bağlı oluyor. Çoğunluksa daima bu hakları azaltmak, hattâ azınlığı insanın temel haklarından yoksun bırakmak gücüne sahiptir.[72]
Farkları gösteren bu beş nokta İslâmın, müslüman olmayan tebaaya (vatandaşa) nasıl davrandığını, millî devletin ırk ve kültür bakımından azınlık olanlara nasıl davrandığını çok açık olarak belirtmektedir. Bu farklar bilinmezse, insan, bugünkü millî devletlerin, bir yandan bütün vatandaşlarına kâğıt üstünde eşit haklar verdiğine, bir yandan da uygulamada ihlâl etmedik hak bırakmadığına bakarak pek çok yanlış anlamalara düşmekten kendini kurtaramaz. Şimdi yeniden konumuza dönelim.
MÜSLÜMAN OLMAYAN VATANDAŞLARIN SINIFLANDIRILMASI
İslâm Şeriatı, Müslüman olmayan vatandaşlarını üç kategoriye ayırır:
a) Bir anlaşmayla İslâm Devletinin tebaası (vatandaşı) olanlar;
b) Bir savaşta Müslümanlara yenildikten sonra onun tebaası (vatandaşı) olanlar;
c) Başka herhangi bir yolla İslâm Devletinde bulunanlar.
Bu kategorilerdeki gayrimüslimlerin genel haklarına (yani temel insanlık haklarına) gelince, hepsi, birbirine benzer muamele görür. Bununla birlikte, ilk iki grup kendilerine has (özgü) kaidelerle üçüncü gruptan ayrıldığı gibi birbirlerinden de az çok ayrılırlar. Bütün Zımmîlerin[73] genel haklarını ele almadan önce, ilkin (a) ve (b) gruplarıyla ilgili özel kaideler üstünde durmak istiyoruz.
Sulh Anlaşması Yoluyla Zımmî Olanlar
Bir savaş sırasında (yani savaş bitmeden veya savaş olmaksızın İslâm Devletinin hâkimiyetini kabul eden ve özel bir anlaşmayla devlete girenler için, İslâm bunlarla ilgili bütün konuları düzenlemiştir. Bu kanunlar anlaşmanın şartlarına göre, değişmez bir şekilde hükme bağlanır. Düşmanlarını teslim olmaya ikna etmek için elverişli şartlar teklif edip sonra da onları sınır dışı etmek dünya yüzündeki sözde medenî milletlerin günlük tatbikatındandır; fakat durum, bu türlü aldatmacalara tahammülü olmayan İslâmın emirlerine aykırıdır. İslâm böyle göstermelik işleri hileli bulur ve kökten yasak eder. Herhangi bir grup veya toplulukla bir kere anlaşmaya varıldı mı, şartlar sonradan elverişsizleşse bile, İslâm, anlaşmaya bağlı kalmayı emreder. Müslümanlar, ahde vefa (sözünde durma ve anlaşmaları lâfız ve ruhiyle devam ettirmek hususlarında, imanlarıyla bağlıdırlar. Hz. Peygamber açıkça buyuruyor:
«Bir milletle savaşıp onları yenerseniz, onlar da hayatlarını çocuklarını kurtarmak için, size belli bir teminat veya yıllık bir gelir (haraç) vermeyi kabul ederse, tesbit edilmiş meblâğdan bir kuruş fazlasını almayın, çünkü helâl değildir.»[74]
«Sakının! Kim, böyle insanlara (yani kendileriyle anlaşma yapılmış olanlara) zalim ve sert olursa, onların haklarını kısarsa veya tahammül edebileceğinden fazlasını yüklerse veya hür iradeleri dışında onlardan bir şey alırsa, hüküm günü onlardan ben davacı olacağım.»[75]
Hz. Peygamberin bu emirleri, Zımmîlerle yapılan anlaşmaların madde ve şartlarında keyfî olarak hiçbir değişiklik yapılamıyacağını, açıkça ve su götürmez bir şekilde ilân ediyor. Ne yıllık haracın miktarı keyfî olarak arttırılabilir, ne de anlaşmaya aykırı olarak topraklarına ve binalarına el konabilir. Bundan başka uygunsuz ve insafsız anlaşmalara zorlanamazlar, dinleri ve şahsî hukukları da devlet müdahalesinden uzak kalır. Hayatları, namusları ve malları Müslümanlarınki kadar kutsaldır. Hakları kısıtlanamaz, zulüm yapılamaz. Hukuken sahip oldukları şeylerden yoksun bırakılamıyacakları gibi, güçlerinin üstünde bir yük de yüklenemez.
Böylece, kendileriyle anlaşma yapılmış gayrimüslimlerle islâm Devleti arasındaki münasebetlerin temel prensibi anlaşma şartlarına dayanır. Andlaşmaların değerlendirilmesi suretiyle İslâm hukukçularının bunun gibi formüle ettiği başka hiçbir özel hukuk yoktur. Bu katagorideki gayrimüslimlere, genel kaideler dışında, yapılacak anlaşma veya andlaşmalara göre muamele edilir. İmamı Ebû Yusuf şöyle diyor:[76]
«Biz onlardan sadece barış yapıldığı zaman karşılıklı olarak kararlaştırılan şeyleri alırız. Andlaşmanın bütün şartlarına sıkı sıkıya uyulur ve buna hiçbir ilâve yapılamaz.»[77]
Harp Yoluyla Zımmî Olanlar
Müslümanlara karşı savaşanlar, yenilip teslim oldukları zaman, ancak islâm orduları şehir ve kasabalarına girerse, bu ikinci kategoriyi teşkil eder. Bu kategorideki kimseler Zımmî yapıldıkları zaman, onlara belirli özel haklar verilir, bu hakların detayları bu konudaki bütün standart kitaplarda bulunabilir. Aşağıda, bu kategoriye giren Zımmîlerin ana statülerini açıklayan bütün hükümleri kısaca sıralıyoruz:
a) Devlet bunlardan cizye alır almaz, her Müslüman onların topraklarını, mallarını, hayatlarını ve namuslarını korumaktan sorumlu olur. Cizyenin alınması onların hayatları ve malları üstünde dokunulmazlık kurar, bundan sonra ne islâm devleti, ne de Müslüman halk onların mallarına, namuslarına veya hürriyetlerine tecavüz edemez, kimsenin böyle bir hakkı yoktur. İkinci Halife Hz. Ömer, İslâm orduları başkomutanı Ebû Ubeyde'ye şöyle buyurmuştur:
“ Cizyeyi aldığın anda, mallarıyla birlikte onları serbest bırak.”
b) Anlaşmadan sonra, Zımmîler mallarının sahibi olmaya devam ederler, mirasçılarının da bu mallar üstünde miras hakları vardır. Bütün mallarını satabilir, nakledebilir, bağışlayabilir, ipotek edebilirler, İslâm devleti, onları bu haklarının hiçbirinden yoksun bırakmak hakkına sahip değildir.
c) Cizyenin miktarı, onların malî durumuna göre tesbit edilir. Zenginler daha çok vermek zorundadır, orta hallilerse daha az verirler, en az da fakirlerden alınır. Tam bir yoksulluk içinde bulunanlar, belli hiçbir gelir kaynağına sahip olmayanlar veya geçimleri için başkasının eline bakanlar, tamamen muaf tutulurlar. Cizye için sabit bir meblâğ tâyin edilmemiştir, sadece ödemede uygunsuz, gereksiz güçlükler çıkarılmaması emredilmiştir. Hz. Ömer, kendi zamanında bu meblâğı zenginler için ayda bir «rupi», orta halliler için ayda sekiz «ana», fakirler için de ayda dört «ana» olarak tesbit etti.[78]
d) Cizye sadece, Müslümanlara karşı fiilen savaşmış olanlardan veya sağlam vücutlu olup da, İslama karşı yapılan savaşa katılanlardan alınır. Kadınlar, çocuklar, deliler, esirler, körler, sakatlar, yaşlılar veya kötürümler gibi savaşçı olmayan kimseler cizyeden muaftır. Aynı şekilde, ruhanî zümre (din adamları), keşişler, manastır hizmetkârları da bundan muaftır.[79]
e) Müslümanlar, girdikleri kasabalardaki ibadet yerlerini de ele geçirmek hakkına sahiptir. Fakat bu haktan isteyerek vazgeçmek ve bir iyi niyet eseri olarak ibadet yerlerini dokunulmadan bırakmak, umumiyetle daha takvalı bir harekettir. Hz. Ömer zamanında fethedilen ülkelerin hiçbirinde, tek bir ibadet yerine bile, hiçbir zaman saygısızlık ve tecavüz edilmemiştir. Ebû Yusuf şöyle diyor;
«Bütün ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Ne onlar yerle bir edildi, ne de mağlûplar eşya ve mallarından yoksun bırakıldı.»[80]
Eski ibadet yerlerinin tahrip edilmelerine hiçbir zaman müsaade edilmedi.
BÜTÜN ZİMMÎLERİ KAPSAYAN HAKLAR
Şimdi, yukarda üç kategoriye ayırdığımız Zımmîlerin hepsini kapsayan haklar üstünde duracağız.
Bir Zımmî'nin kanı, bir Müslümanın kanı kadar kutsal sayılır. Bir Müslüman, bir Zımmî'yi öldürürse, ceza ve tazminat, aynen bir Müslümanı öldüreninki kadar ve gibidir. Hz. Peygamber zamanında, bir Müslüman, bir Zımmîyi öldürdü. Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Zayıfın hakkını elde etmekten ben sorumluyum, diyerek infazı buyurdu”[81]
Hz. Ömer zamanında Bekir bin Ve'yl kabilesinden bir kişi, Hiralı bir Zımmîyi öldürdü. Halife, katilin, ölenin akrabalarına teslim edilmesini emretti. Emir yerine getirildi ve ölenin vârisleri de katili idam etti.
Hz. Osman'ın halifeliği zamanında da, Hz. Ömer'in oğlu Ubeydullah'ın idamı için bir emir çıkartıldı. Ubeydullah'ın, Hz. Ömer'in gizli katili Hürmüzani ve onunla suç ortaklığı yaptığı sanılan Ebû Lü’lü'nün kızını öldürdüğü söyleniyordu. Bunların ikisi de Zımmî idi.
Hz. Ali zamanında, bir Müslüman, bir Zımmîyi öldürmekle suçlandı. Suç ispat edildi. Hz. Ali. Müslümanın idamını emretti. Ölenin kardeşi, katili bağışladığını bildirdi. Fakat Hz. Ali bununla tatmin olmadı, belki de halkın onu tehdit ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ölenin kardeşi katilin affedilmesini istedi ve kanparasını (diyet) almamak için diretti, katilin idamıyla ölenin hayata dönmiyeceğini söyledi, ancak Hz. Ali o zaman katili salıvermeye razı oldu ve:
“Her kim ki bizim Zımmîmizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, Malları bizim mallarımız kadar tecavüz karşı güvence altındadır.” dedi.
Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor: «Zımmî durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır.»
Bu yüzden İslâm hukukçuları, kasıtlı olmasa bile, bir Müslüman bir Zımmîyi öldürürse, ona aynen, kayıtsız ve şartsız olarak bir Müslümanın öldürülmesi halinde tesbit edilecek cezanın verileceği, sonucunu çıkarmışlardır.
Zımmîler ve Ceza Hukuku
Ceza Hukuku Zımmîler ve Müslümanlar için aynıdır, bu bakımdan ikisi de aynı işleme bağlı kılınır. Zımmîler de Müslümanlar gibi aynı cezaya maruz kalır. Böylece, meselâ, ister bir Zımmî, ister bir Müslüman hırsızlık yapsın, iki halde de hırsızın eli kesilir. Aynı şekilde; bir erkeğe veya kadına karşı zina İle suçlanan kimse, ister bir Zımmî, ister Müslüman olsun, ikisine de aynı ceza takdir edilir. Zina cezası, yine, her iki durumda da aynıdır. Bununla birlikte şarap içme konusunda Zımmîler cezadan muaftır.[82]
Medenî Hukuk
Medenî Hukuk da, yine Zımmîler ve Müslümanlar için aynıdır. Bu bakımdan aralarında tam bir eşitlik vardır. Aslında bu, tam anlamıyla, Hz. Ali'nin, onların malları Müslümanlarınki kadar kutsaldır, dediği zaman kastettiği şeydir. Statüdeki bu eşitliğin tabiî sonucu. Medenî Kanunda Müslümanlar için yapılan kısıtlamalar ne olursa olsun, aynı kısıtlamalar Zımmîlere de uygulanır.
Müslümanlara yasaklanan ticaretin şekli, konusu, aracı ne olursa olsun, aynı yasaklar Zımmîler için de söz konusudur. Meselâ, faiz Müslümanlar için kanun dışı, haramdır, aynı şekilde Zımmîler için de kanun dışıdır. Fakat Zımmîlerin şarap içmesi, domuz eti yemesi serbesttir. Şarabı içebilir, şarapçılıkla uğraşabilirler, keza domuz yetiştirebilir, etini yiyebilir, satabilirler. Bu kadar da değil, bir Müslüman içkilerine veya domuzlarına zarar verirse, bu zarar ona tazmin ettirilir. Durr u’l-Muhtar'a göre:
«Bir Müslüman, bir Zımmî'nin şarabını bozar ve domuzlarına zarar verirse, bunları ödemek zorundadır.»[83]
Şeref ve Namusun Korunması
Bir Zımmîye karşı haksız fiil işlemek, ırzına geçmek, iftira etmek, bu fiiller bir Müslümana yapılmış gibi sayılır. İslâm Şeriatına göre:
«Bir Zımmîye karşı uygunsuz hareketlerden kaçınmak, ona iftira etmemek, Müslümanlar için emredici bir kaidedir. Çünkü bir Zımmîye iftira etmek, Müslümana iftira etmek gibi yasaktır.»[84]
Kişi Dokunulmazlığı
Müslümanlar, üzerlerine aldıkları gayrimüslimlerin sorumluluğuyla bağlıdırlar, bu ahlâkî ve siyasî görevi ihlâl edemezler. Buna karşılık Zımmîler, bu haklarından istedikleri zaman feragat edebilirler. İslâm hukukçularına göre, Müslümanlar Zımmîlerin sorumluluğunu bir kere kabul ettikten sonra borçlu olurlar ve bundan geri dönemezler. Oysa Zımmîler serbesttir, dilerlerse bu haklarından feragat edebilirler.[85]
Bir Zımmî en büyük suçu işlese bile, bu, onun Zımmî olarak muamele görme ehliyetini kaldırmaz. Hattâ cizye ödemese, bir Müslümanı öldürse veya Hz. Peygambere küfretse bile, himaye hakkını kaybetmiş sayılmaz. Sadece işlediği suçun cezasını görür, fakat bir âsi olarak ilân edilmediği gibi, Zımmî olmasından doğan imtiyazlardan da yoksun bırakılmaz. Yalnız iki suç vardır ki, Zımmîlerin sahip olduktarı himaye hakkının kaldırılmasına sebep olur.
Bunlar da: 1) İslâm Devletini bırakarak düşman tarafına geçmek, 2) Devlete karşı açıktan açığa isyan etmek ve onu yıkmaya çalışmak.
Ahkâmı Şahsiye (Şahsa ait hükümler)
Zımmîlerin bütün şahsî meseleleri, kendi ahkâmı şahsiyelerine göre karara bağlanır. Şeriatın bunları karşılayan hükümleri onlara zorla uygulanmaz. Müslümanlara, ahkâmı şahsiyelerine göre yasak edilen bir şey, kendi dinlerince Zımmîlere yasak edilmemişse. bu haktan faydalanabilirler, ve memleket mahkemelerinde dâvaları kendi ahkâmı şahsiyelerine göre karara bağlanır. Meselâ, şahitsiz ve mihir tesbit edilmeksizin yapılan evlenmelere veya iddet süresi[86] içinde yapılan evlenmelere Zımmînin ahkâmı şahsiyesi müsaade etmişse, bu türlü evlenmeler baki kalır. Bu, ilk Halifelerden beri, bütün İslâm Devletlerinde kaide haline gelmiştir. Ömer bin Abdülaziz bîr defasında:
— Nasıl oldu da, Halifeler, Zımmileri kan akrabalarıyla evlenmelerinde, şarap içmelerinde, domuz eti yemelerinde serbest bıraktı?
Diye sorarak, Hasan Basri'den bu konuda bir fetva istedi. Hasan Basri şu cevabı verdi:
— Zımmîler, cizye ödemeyi, yalnız kendi ahkâmı şahsiylerine uygun olarak yaşayabilmek için kabul ettiler. Sen sadece seleflerinin yaptığını uygula. Yoldan sapma ve yenilik yapma.
Zımmîler arasındaki dâvada, iki taraf da îhtilâfın İslâm Şeriatına göre karara bağlanmasını İsterse, islâm Mahkemeleri onlara Şeriatı uygulamak zorundadır. Bundan başka, ahkâmı şahsiye meselelerinde taraflardan biri Müslümansa, dâva yine İslâm Şeriatıyla çözülür. Meselâ, Hıristiyan kadın bir Müslümanla evlenir ve dul kalırsa, iddet süresi dolmadan önce yeniden evlenemez. Evlenirse, bu evlilik bâtıl sayılır.[87]
Dinî Törenler
İslâm Hukuk ve uygulaması Zımmîlerin dinî törenlerine ve bayramlarına karşı da müsamahalı davranmıştır. Kendi kasaba ve şehirlerinde bunları tam bir hürlük içinde yapabilirler. Bununla birlikte, «Emsar ül-Müslimin»[88] İslâm Hükümeti gerekli görürse, törenlerinde kısıtlamalar yapmakta tamamen sebesttir.
Bedâyi’de deniyor ki:
«Emsar ül-Müslimin» sayılmayan yerlerde, Müslüman sayısı az olmasa bile, Zımmîlerin şarap içmelerine, domuz eti yemelerine, haç çıkarmalarına veya boru öttürmelerine engel olunmaz. Bu âdetler, ancak «Emsar ül-Müslimin» şartlarına haiz olan, yani Cuma ve Bayram namazları kılınabilen şehir ve kasabalarda yasak edilebilir.»
«Aynı zamanda, kendi kanunlarınca yasak sayılan zina gibi hareketler, kendi kasabalarının ve meskenlerinin sınırları içinde bile kısıtlanır»[89]
Tam Müslüman şehir ve kasabalarında bile, alenen haç çıkarmaları, puta tapmaları veya açıktan açığa boru öttürmeleri, ancak pazaryerlerinde ve yollarda sınırlanabilir. Kendi ibadet yerlerinin sınırları içinde bütün bu törenleri yapabilir ve hiçbir İslâm Hükümeti buna karışamaz.[90]
İbadet Yerleri:
Tamamen Müslümanlara ait topraklarda bile, gayrimüslimlerin eskiden yapmış oldukları ibadet yerlerine karışılamaz. Bu gibi yerler harap olmuşsa Zımmîlerin onları onarmak veya yeniden yapmak hakları vardır. Fakat bu topraklarda yeni ibadet yerleri yapmak hakkı verilmez. Tamamen Müslüman toprakları olmayan yerlerdeyse bu türlü kısıtlamalar yapılamaz. Aynı şekilde, eskiden tamamen Müslümanların oturup da terkettikleri veya Cuma ve Bayram namazları kılınmayan yerlerde veya artık geçerliği kalmayan sınırlarda, Zımmîler yeni ibadet yerleri kurabilir ve dinî törenlerinin gereklerini yapabilirler.[91]
İbni Abbas diyor ki:
«Müslümanların kurduğu kasabalarda, Zımmîlerin yeni ibadet yerleri yapmaya pazaryerlerinde ve yollarda boru öttürmeye veya açıktan açığa domuz eti ve şarap satmaya hakları yoktur. Fakat aslında gayrimüslimlerin kurup da, Müslümanların sonradan fethettiği şehirlerde, gayrimüslimlerin bu çeşit hakları bir andlaşmayla kararlaştırılır ve Müslümanlar bu andlaşmaya bağlı kalmak zorundadırlar.»[92]
Cizye ve Haracın Alınması
Zımmîlerden haraç ve cizye alınırken cebir ve şiddet metodları kullanmak yasaktır. Bu konuda yumuşaklık ve iyi kalplilik emrolunmuştur. Aynı zamanda verebileceklerinden fazla meblâğ yüklemek de yasaktır. Hz. Ömer, gerçekte verebileceklerinden daha fazla alınmamasını açıkça emretmiştir.[93]
Bunlar için gereksiz herhangi bir güçlük de çıkarılamaz. Böylece, cizye ödeyemiyecek halde bulunanların malları haraç mezat satılamaz. Hz. Ali, valilerinden birine, haraç almak için onların esvaplarını veya sığır ve davarlarını satmamasını emretmiştir.[94]
Başka bir zaman, valilerinden birini göreve tâyin ederken, aşağıdaki talimatı vermiştir:
«Haraç almak için kışlık ve yazlık elbiseleri, mutfak takımları, ziraat âletleri, sığır ve davarları satılamaz; kimse dövülemez veya güneşte bekletilemez, bu maksatla ları haraç, mezat satılamaz. Şimdi biz onların idarecisiyiz, onlara yumuşak ve şefkatli davranmalıyız. Benim bu emirlerime itaat etmezsen Cenabı Hak bu yüzden seni suçlayacaktır ve ben itaatsizliğini öğrenirsem seni bu görevden alırım.»[95]
Cizyenin alınmasında, her türlü cebir, kesinlikle yasaklanmıştır. Suriye valisi Ebû-Übeydeye verdiği emirde, Hz. Ömer: “Müslümanlar Zımmilere herhangi bir yolla zarar veremezler, onları zora koşamazlar, kanunsuz olarak mallarından yoksun bırakamazlar”[96] demiştir.
Suriyeye yaptığı yolculuğunda, cizye ödemedikleri için valinin Zımmîleri cezalandırdığını öğrenen Hazreti Ömer:
“Onları cezalandırma, böyle yaparsan Kadiri Mutlak olan Allah da Hüküm Günü sana aynı şeyi yapar”[97] demiştir.
Hişam bin Hakem, bir hükümet memurunun, cizye ödeyemeyen bir Kıptiyi güneş altında bekleterek cezalandırdığını gördü ve:
“Peygamberin, bu dünyada insanlara eziyet edenleri, Allah'ın (öbür dünyada) cezalandıracağını söylediğini, işittim” diyerek memuru ikaz etti.[98]
Cizye ödemeyenler hakkında, İslâm Hukukçuları, sadece uygun bir ölçüde basit bir mahkûmiyete müsaade etmişlerdir.[99]
İflâs eden Zımmîler yalnız cizye ödemekten muaf tutulmakla kalmaz, beyt ül-maldan (hazineden) yardım da görürler. Halid bin Velid, Hiralılarla yaptığı ünlü «Barış andlaşması» nda:
«İçlerinden birisi yaşlılığından veya başka bir sebepten dolayı çalışamaz hale gelirse veya önceleri zengin olup da sonraları dindaşlarının verdiği sadakayla geçinmek zorunda kalırsa, taahhüt ediyorum ki böyle kişiler cizye ödemekten muaf tutulacaklar ve başka muhtaç kimselerle birlikte beyt ül-maldan yardım göreceklerdir.» diye yazmıştır.[100]
Bir gün Hz. Ömer yaşlı bir Zımmînin sokaklarda dilendiğini gördü. Bunun sebebini sordu. Zımmî, cizye ödeyebilmek için dilendiğini söyledi. Bunun üzerine Halife onu cizye ödemekten muaf tuttu ve aşağıdaki sözleri söyleyerek Hazine memuruna bu adama emekli aylığı bağlanmasını emretti:
«Bir kişinin gençliğinde ondan faydalanıp da, yaşlanınca onu sokaklarda dilenmeye bırakmak, Allah katında şüphe yok ki doğru bir hareket değildir.»[101]
Şam'a yaptığı yolculuğu sırasında, Hz. Ömer hasta ve yaşlı Zımmîlere aylık bağlanmasını buyurdu.
Bir Zımmî, arkasında cizye borçları bırakarak ölürse, bu borçlar, ne onun bıraktığı mallardan alınır, ne de mirasçılarından istenebilir. Ebû Yusuf şöyle diyor:
«Bir Zımmî, ödemek zorunda olduğu cizyeyi ödemeden ölürse, bu borç mirasçılarından ve bıraktığı mallardan alınamaz.»[102]
Ticaret Vergisi
Zımmî tacirler de Müslüman tacirler gibi 200 dirhem veya daha fazla değerdeki ticaret mallarıyla, sahip oldukları 20 miskal veya daha fazla ziraat ürünlerinin veya aynı değerdeki altınları üzerinden bir ticaret vergisi ödemek zorundadırlar.[103]
Şüphesiz, başlangıçta, hukukçular, Zımmî iş adamlarından yüzde 5 nisbetinde vergi alınmasını uygun görmüşlerdi. Oysa Müslüman tacirlerden sadece yüzde 2,5 nisbetinde vergi alınıyordu. Bu nisbetler, Kur'ân'ın hükümlerine değil, sadece zamanın icaplarına dayanıyordu. Durum şudur: Müslümanlar, en çok ülkenin savunmasında görev alıyorlardı, ticaret ise hemen tamamiyle Zımmîlerin eline geçmişti. Müslüman tacirlerden vergi, sadece onları uygunsuz rekabetten korumak ve cesaret vermek için azaltılmıştır.
Askerlik Hizmetinden Muafiyet
Zımmîler askerlik görevinden muaf tutulmuşlardır. Çünkü devletin düşmana karşı savunulmasından yalnız Müslüman halk mesuldür. Devleti sadece, onun temel ideolojisine inananların korumak için can ve gönülden çarpışacağı açık bir gerçektir. Gene, savaş hakkında Islâmın koyduğu manevî prensiplere sadece bu İdeolojiye inananların saygı duyması beklenebilir. Başkaları sadece ücretli asker olarak savaşabilir, sonuç olarak bunlardan, savaşın kızgın anlarında Islâmın ahlâkî kaidelerine uymaları ümit edilmez. Zımmîlerin askerlik görevinden muaf tutulmalarının başlıca sebepleri bunlardır. Onların devlet Savunmasına yalnız paraca katılmaları emrolunmuştur. Cizye böylece, yalnız devlete bağlılığın bir sembolü olmuyor, askerlik görevinden muaf tutulmanın da bir karşılığı oluyor. Onun için de sadece askerlik görevini yapabilecek durumda olan erkeklere yüklenmiştir. Müslümanlar, Zımmîleri koruyamadıkları zaman, onlardan alınan cizye ve haracı iade etmek zorundadırlar.[104]
Yermuk muharebesinde Romalılar Müslümanlarla çarpışmak üzere bir ordu topladıkları zaman, Müslümanlar onları koruyamıyacaklarını bildirerek Zımmîlerden alınmış olan cizye ve haracın iadesini emretti. Onlardan ne alınmışsa geri verildi. Bütün memurların bu işi süratle yaptığını söylemek gereksiz. Belazuri, Hums halkına cizyeleri geri verildiği zaman, bu kasabalarda oturan gayrimüslimlerin tepkisini tasvir ederken, onların oybirliğiyle şöyle bir bildiride bulunduklarını yazıyor:
«Biz, sizin hükümetinizi ve kendi dindaşlarımızın yaptığı zulme ve haksızlığa karşı sizin adalet anlayışınızı tercih ederiz. Yenilinceye kadar onları şehrin kapılarından içeri bırakmıyacağız.»[105]
İSLÂM HUKUKÇULARI VE ZIMMİLER
Yukarıdaki sayfalardaki, bir islâm Devletindeki gayrimüslimlerin hak ve imtiyazlarını korumak için benimsenen bazı kuralların ayrıntılarını kısaca ele aldık. Bu konuyu geçmeden önce. Dört Halife zamanından beri, her ne zaman Zımmîlere bir haksızlık yapılsa, islâm Hukukçularının bir ağızdan seslerini yükselttiklerini ve bütün bu çeşit hareketleri şiddetle ayıpladıklarını belirtmek isteriz. Halife Velid bin Abdülmelik'in, Şam'daki bir katedralin bir bölümünü zorla kendi camiine kattığı, tarihte pekiyi bilinen bir olaydır. Ömer bin Abdülaziz Halife olduğu zaman, Hıristiyanlar bu durumu ona bildirdiler. Halife eyalet valisine, derhal katedral toprağında kalan camiin bu bölümlerinin yıkılarak Hıristiyanlara verilmesini yazdı.[106]
Bir Roma hücumundan korkan Velid bin Yezid, Kıbrıslı Zımmîleri Suriyeye sürdü. İslâm hukukçuları ve İslâm halkoyu, bu hareketin büyük bir günah olduğunu belirterek şiddetle protesto ettiler. O kadar ki, oğlu Yezid bin Velid, Halife olunca, bütün sürgünleri yeniden Kıbrıs'a göndermek zorunda kaldı. Bu hareketiyle de dost, düşman herkesin övgüsünü kazandı. İsmail bin Ayaş bu olayı şöyle anlatıyor:
«Müslümanlar, toptan bu davranışa karşı oldu, bütün tanınmış hukukçular bunun büyük bir günah olduğunu bildirdi. Velid bin Yezid Halife olup da onları yeniden Kıbrıs'a gönderdiğinde, Müslümanlar hep birden bu davranışı doğruladılar, haklı ve yerinde hareket ettiği için Halifeyi övdüler.»[107]
Belazuri, bize bazı Lübnan dağ kabilelerinin devlete karşı ayaklanmalarını anlatıyor. Bunun üzerine,
Vali Salih bin Ali bin Abdullah, ayaklanmayı bastırmak için bir ordu gönderdi. Ordu, ayaklanmaya katılan bütün erkekleri öldürdü. Vatandaşların da bir kısmını sürgüne gönderdi. İmamı Evzaî o zamanlar hayattaydı. Olayı öğrenince Salih bin Ali'yi şiddetle kınadı. Ona yazdığı mektuptan alınan aşağıdaki parça, meseleyi kendiliğinden açıklar:
«Lübnanlı Zımmîler sürgüne gönderildi, bu gerçeği biliyorsunuz. Onların arasında ayaklanmaya katılmayanlar da var. Belli kimselerin günahı yüzünden, niçin bütün ahali cezalandırılıyor, ocaklarından, mallarından yoksun bırakılıyor, anlamıyorum. Herkesin kendi hareketinin hesabını vereceği, kimsenin başkalarının hareketinden dolayı mesul tutulamıyacağı, Kur'ân'ın en açık hükümlerindendir. Bu, ölümsüz ve evrensel bir hükümdür. Bu yüzden, size verebileceğim en iyi tavsiye, bir anlaşmayla Müslümanlar tek bir noktada toplanmak için; Suriye'de yerleştikleri pek çok kasabayı bırakmak zorunda kaldılar. Başkumandan Ebû Ubeyde, adamlarına, Müslümanların topraklarımıza giren ve gücü yettiğince vergisini ödeyen gayrimüslimlere karşı merhametsiz davranan Müslümanlardan bizzat Allah Resulünün davacı olacağına dair sözünü hatırlatmak olacaktır.»[108]
Tarih, islâm Hukukçularının daima Zımmîlerden yana çıktığını gösteren aynı mahiyetteki sayısız misâllerle doludur. İdareciler her ne zaman Zımmîlere zulüm yapmışlarsa, çağın bütün uleması ile birlikte hukukçular da şaşmaz bir şekilde, Zımmîlerin haklarını savunmuşlar, bu çeşit hareketleri en çetin şartlar altında bile ayıplamışlardır.
BAŞKA HAKLAR VE İMTİYAZLAR
Şeriat, Zımmîlere bazı kaçınılmaz haklar tanıdığı için, bir islâm Devleti de bu cins hakları zarurî olarak kabul etmek zorundadır. Müslümanların, hiçbir şekilde bu hakları kısıtlamaya yetkileri yoktur. Buna karşılık, Şeriatın emirlerine ve ruhuna aykırı olmamak şartıyla, onlara başka haklar ve imtiyazlar bağışlayabilirler.
Şimdi, İslâm Devletinde, Müslüman olmayan tebaaya verilen öteki bazı haklar üstünde durmaya çalışalım.
1) Siyasî Temsil
İlkin seçim konusunu alalım. İslâm idaresi, ideolojik bir idaredir. Bu yüzden, umumiyetle dünyevî (secular) millî devletlerin, millî azınlıkların hakları konusunda kullandığı aldatıcı, kaypak ölçülere tahammülü yoktur. İslâm Devletinin Başkanı, İslâm prensiplerine göre devlet yönetimini yürüten kanunlar ve başlıca fonksiyonu yönetimde Başkana yardım etmek olan Şûranın (İstişarî Meclis) kararlarıyla bağlıdır. Böylece, rehber olarak islâm ideolojisini tanımayanların, Islâm Devleti Başkanı veya Şûra üyesi olamıyacağı açıktır.
Bununla birlikte, geleneksel anlamdaki Şûradan oldukça farklı olan modern anlamdaki Parlâmento veya Yasama Meclisine gayrimüslimlerin üye olması bakımından, bu kaide anayasada tamamen teminata bağlanmak şartıyla, yumuşatılabilir. Şöyle ki:
(I) Parlâmento veya Yasama Meclisinin, Kur'ân ve Sünnete aykırı herhangi bir kanun çıkarmaya yetkisi olmamalıdır.
(II) Kur'ân ve Sünnet, ülkenin âmme hukukunun başlıca kaynağı olmalıdır.
(III) Devlet Başkanı veya kanunu yürüten otorite mutlaka bir Müslüman olmalıdır.
Bu şartların sağlanmasıyla, gayrimüslimlerin tesir alanı, ülkenin genel meseleleriyle veya azınlıkların çıkarıyla ilgili konularda sınırlanır. Böylece yönetime katılmaları, İslâmın temel prensiplerine zarar vermez.
Aynı zamanda, bütün gayrimüslim topluluklar için ayrı bir Temsilci Meclisin kurulmasına müsaade etmek de mümkündür. Bunların kollektif ihtiyaçlarını karşılayacak bütün istekleri Parlâmentonun onayına sunulur. Böyle bir Mecliste, üyelik ve oy verme hakları tamamen gayrimüslimlerle sınırlandırılabilir ve bu yapı içinde onlara tam bir hürriyet sağlanır. Bu Meclisin aracılığıyla:
(a) Ahkâmı şahsiyeleriyle ilgili kanun teklifi ve
değişikliği yapabilirler. Bu teklifler ve değişiklikler, Devlet Başkanının
tasdikinden sonra kanunlaşır.
(b) Hükümetin genel idaresi ve Parlâmentonun kararları hususunda, tam bir hürriyet içinde, tasarılar, itirazlar, teklifler v.s. ileri sürebilirler. İslâm Hükümeti onları müsamaha ve hakseverlikle karşılamak, ele almak zorundadır.
(c) Kendi özel toplulukları ile ilgili olduğu gibi, bütün olarak Devleti ilgilendiren meselelere dair de soru sorabilirler. Hükümet temsilcileri, bu sorulara daima tatmin edici cevaplar verir.
2) Söz Hürriyeti
İslâm Devletinde, bütün gayrimüslimler Müslümanların öteden beri benimsediği, düşünce, kanaat, söz (konuşma ve yazma), dernek kurmak hürriyetlerine sahiptir. Bu konuda, kanunun Müslümanlara yüklediği aynı sınırlarla bağlıdırlar. Bu sınırlar içinde, Devlet Başkanı da dahil, Hükümeti ve onun hizmetlerini tenkid etmek hakları vardır.
Bunun gibi, kendi dinlerinin iyi noktalarını propaganda etme hakkı da sağlanmıştır. Bir gayrimüslim, Müslüman olmayan bir başkasını kendi dinine çekerse, buna hiç bir itirazda bulunulamaz. Müslümanların ise din değiştirmesine müsaade olunmaz. Bir Müslümanın bu temayülü taşıması halinde, bu tavrından dolayı suçlanır; fakat bu değişiklikte tesiri olan gayrimüslim fert veya teşkilât itham edilmez.
Zımmîler, kendi kanaatlarına aykırı bir inancı benimsemeye zorlanamaz. Ülkenin kanunlarını ihlâl etmedikçe, kendi kanaatine veya akidesine aykırı hareket etmeyi reddetmek onların temel haklarındandır.
3) Eğitim
Gayrimüslimler de, tabiî olarak, Hükümetin bütün ülkeye uyguladığı aynı eğitim sistemini kabul etmek zorundadır. Ancak dinî eğitimde, İslâmı tahsil etmeye zorlanamazlar. Çocuklarına, kendi okul ve kolejlerinde, hattâ Millî Üniversiteler ve kolejlerde, kendi dinlerini öğretmeleri için anlaşmalar yapmak hakkına sahiptirler.
4) Hükümet Memuriyeti
Birkaç Önemli memurluk dışında, öteki bütün memurluklar, gayrimüslimlere, taraf tutulmaksızın açıktır. Müslümanlar için aranan yeterlik şartları, gayrimüslimler için de aynıdır. En yeterli kişiler, hiçbir zaman ayrı bir seçim yapılmaksızın seçilirler.
Önemli memurlukların listesi, uzmanlarca kolaylıkla çıkarılabilir. Biz yalnız, devlet politikasını yürütmekte yeri olan memurluklarla «kilit noktası» sayılan önemli dairelerin kontroluyla ilgili genel bir prensip üstünde duracağız. Her ideolojik devlette, bu çeşit vazifeler kaçınılmaz olarak, devletin İdeolojisine tam inananlara ve bu ideolojinin ruh ve anlamına göre hareket edebilenlere verilir. Zımmîlere de, ancak bu «kilit» memurlukların dışında kalan vazifeler açık tutulmuştur. Meselâ, İslâm Devletinde Zımmîlerin, Genel Muhasebeci, Çarkçıbaşı veya Posta Genel Müdürü olmaları engellenemez.
Bunun gibi, orduda fiilen savaşla ilgili memurluklar «kilit noktası» sayılır ve savaşın yönetimiyle doğrudan doğruya ilgili olmayan öteki işler, Zımmîlere de açık tutulabilir.
5) Ticaret ve Meslek
İslâm Devletinde, endüstri, ziraat, ticaret ve öteki bütün meslek ve sanatların kapısı herkese açıktır. Bu bakımdan, Müslümanların, Müslüman olmayanlara karşı özel imtiyazları yoktur. Müslümanların yapmasına müsaade edilen şey, Müslüman olmayanlara yasaklanmaz. Ekonomik teşebbüs alanında, ister Müslüman olsun, ister olmasın, her vatandaş, eşit haklardan yararlanır.
[1] "Yazılı Anayasa" teriminin bütün anlamları burada açıkça kavranmalıdır. Yazılı Anayasa, devlet teşkilâtının bütün temel prensiplerini yazı ile tespit ve tertip eden, bu maksatla emredici kaideler koyan bir vesikadır. Bir ülke, bu türlü yazılı şekilde bir anayasaya sahip değilse, o ülkenin yazılı olmayan anayasasını meydana getiren bütün teşkilât kanunları ve tatbikatına rağmen, yazısız bir anayasası olduğu söylenir.
[2] Pakistan'ın tanınmış hukukçularından biri, günlük Dawn gazetesinde basılan bir makalesinde, Kur'ân'ın bir "Anayasa" farzedilemiyeceğini ve kimsenin Kur'ândan bir anayasa maddesi bulup çıkaramıyacağını yazıyor. Kitabın yayınlayıcısı Hurşit Ahmed'in notu.)
[3] Bazı Anayasa hukuku otoriteleri. Anayasa hukukunu aşağıdaki şekillerde tarif ediyor:
"Anayasa hukuku, İngiltere'de kullanılan terim mânâsında, devletin hâkim kudretinin İcrası veya tevziine dağılımına) doğrudan doğruya veya dolayısiyle tesir eden bütün kaideleri gösterir. Yani Anayasa hukuku, hâkim kudreti elinde tutan üyeleri tavsif eden bütün kaideleri içine alır. Veya hâkim kudretin yerini belirler ve bu kudreti haiz olan üyelerin otoritesi ile meşgul olur. Anayasa kaideleri tahta varis olma nizamını çizer, hükümetin şeklini ve seçim usulünü tayin eder. Aynı şekilde, vekillerle onların sorumlulukları ve hareket sahalarıyla meşgul olur. Devlet hâkimiyetinin yayıldığı ülkeyi tayin ve kimlerin teb'a veya vatandaş sayıldığını halleder." — A. V. Dicay, introduction to the study of the law of the Constitution, London, 1941 9th edition), sa: 23.
"Bir Anayasanın konusu, kısaca, hükümetin keyfi hareketlerini tahdit etmek, idare edilenlerin haklarını temin etmek ve hâkim kudretin işlerini tarif etmektir." — C.F. Strong, Modern Political Constltution, London, sa: 10.
"Bir devletin Anayasası, bir hukuk, örf, âdet ve teamül sistemidir ki devletin çeşitli organlarının kudret ve tertibini (düzenini) tarif ve bu organların birbirleriyle ve hususi (özel) şahıslar la olan münasebetini tanzim eyler." Hood Phillips, The Constitutional Law Of Great Britain And The Common Wealth. Landon, 1957 (2nd Edition), sa: 5.
"Anayasa terimi cemiyetteki hâkim kudretin (dağılımı) tevzii ve tertibi ile hükümetin şeklini ifade eder." — George Cornewal Lewis, Use And Abuse Of Political Terms. sa: 20. (Hurşit Ahmed'in notu).
[4] "Hâkimiyet, Lâtince en yüksek, üstün anlamına gelen “superanus” kelimesinden çıkarılmıştır. Bu terimin tarifleri çeşitlidir, fakat "o daima bir çeşit idari ve hukukî en yüksek otoriteyi işaret eder." (Francis W. Coker, "Soverelgnty", En-cyclopaedia of Social Sciences, Cilt: 14, Sa: 265)". Modern politik düşüncede hâkimiyet kavramını ilk ortaya koyan Jean Bodin onu: "Summa in civis ac subditos legibusque soluto potestes" diye tarif ediyor, yani Devletin vatandaşları ve tebaası üzerindeki üstün kudreti kanunla sınırlanamaz. Grotis, bunu "üstün politik kudretin hareketleri başka bir şeyle bağlanamaz ve onun iradesi çiğnenemez" diye tarif ediyor. Blackstone onu "üstün, mukavemet ve murakebe edilemez, mutlak bir otorite" olarak kabul ediyor. Jullinck "onun özelliği, kendi iradesinden başka bir şeyle hukuken bağlanamaz veya kendi kudreti dışında bir şeyle sınırlanamaz oluşundadır" diyor. Burges onu fertler ve bütün cemiyet üzerinde orijinal, mutlak, sınırsız kudret" olarak vasıflandırıyor ve "emretmek ve itaate zorlamak hususunda kendi başına, müstakil kudret" diyor. Hâkimiyetin vasıflarının devamlı, sınırlayıcı, umumî, bölünmez ve mutlak olduğu söylenir. Bkn. Edward Mc Chesney Sait (Ed.) Masters of Political Thought, Cilt: II, London, 1949. James Wilford Garner, Political Sciense and Goverment, American Book Co. 8, World Press (Private) Ltd. Calcutta, 1958; Bryce, "The Nature of Sovereîgnty". Studies in Jurisprudence and History, Cilt: II, 1901. Harold J. Laski, The Problem of Sovereignty, 1917 ve Grammar of Politics, tondan (mutlak hâkimiyet kavramının bir tenkidi (için); Mattern, History of the Theory of Sovereignty since Rousseau, London, 1910. Mahajan and Sethi, Recent Political Thought, Delhi, 1956 ve Jacgues Martin, "The Concept of Sovereignty": Man and the State, Chicago, 1957 (Hurşit Ahmet'in notu).
[5] "Fakat politik alanda ve insanların dünyevî kaderlerine rehberlik edenler bakımından Hâkimiyeti kullanmanın hiçbir meşruluğu yoktur. Devlet, hesap vermek zorunda ve murakabe (kontrol) altındaysa, nasıl "hâkim"dir denebilir? Hâkimiyet kavramıyla, sorumluluk ve murakabenin kontrolün birarada bulunması mümkün olabilir mi? Açık ki, gerek Devlet, gerek halk hâkim (sovereign) değildir. Bunlar, sorumlu olmaksızın bir kudreti de kullanamazlar. Bunların kullandığı kudret, ya kitlenin tepkisi ve hukuk dışı vasıtalarla veya gerçek demokratik cemiyetin kanallarıyla sorumlu kılınır. "J. Martin. Man and the State, Chicago, 1957, s: 50 -53 (Hurşit Ahmed'in notu.)
[6] A’raf. VII: 54
[7] Maide. V: 45.
[8] A’raf: 40
[9] A’raf: 3.
[10] Maide: 44.
[11] Şuara: 108, 144, 179.
[12] Nisa: 64
[13] Nisa: 80.
[14] Nisa: 65.
[15] Ahzab: 36.
[16] Nur: 5
[17] Bakara: 229.
[18] Nisa: 59.
[19] Taberani.
[20] Şerh ül Sünnet: Miskat No. 315.
[21] Ahzab: 36.
[22] Maide: 44.
[23] Kehf: 28.
[24] Şuara: 151 - 152.
[25] Müslim, El Sahih
[26] Buhari ve Müslim.
[27] Buhari ve Müslim.
[28] El Beyhaki. Şu'ab ül-Iman
[29] Maide: 44-50.
[30] Eski ahitte — Tevrat — aşağıdaki sözleri buluyoruz: "Şeriata ve şehadete! Eğer bu söze göre söylemezlere, gerçek, onlar için tan ışığı olmaz. — İşaye, 8:20 — ve "Bu şeriatın sözlerini yapmak için onları tasdik etmeyen lânetli olsun" — Tesniye: Musa'nın beşinci kitabı, 27: 26 —Hurşit Ahmed'İn notu —.
[31] Maide: 48.
[32] Maide: 50
[33] Şûra: 38.
[34] Al-i İmran: 159.
[35] Hadid: 25
[36] Hac: 41.
[37] Tefsir İbn ül-Kesir'den.
[38] Şüphesiz, Şi'a mezhebine mensup Müslümanlar, Peygamber gibi, İmamların da Cenabı Hak tarafından seçilip tâyin edildiğine inanırlar. Ehli Sünnetinkinden ayrı olan bu inanca göre, 12'nci İmamın ölümünden sonra. İmamet muallâkta kalmıştır, tâ ki o yeniden ortaya çıksın, bu inancın şimdilik hiçbir pratik değeri yoktur. Bu yüzden, Müslümanların kollektif meselelerini ilgilendiren bütün işler, doğrudan doğruya Cenabı Allah'ın seçmediği, fakat bizzat Müslümanların seçtiği şahıslara havale edilir.
[39] Taberi, Tarih u’l-Ümem ve’l-Mülûk, Cilt: II, Kahire, s: 618.
[40] Muhammed Hüseyin Heykel El-Faruk Ömer. Kahire Cilt:II. s. 313.
[41] Taberî, adı gecen eser, Cilt: III, S: 450.
[42] Taberî, adı gecen eser. Cilt: IV, S: 112.
[43] Bu, İslâmın kabul edilmiş bir prensibiyse, silâh kullanarak idareci olanların otoritesini kabul eden Müslüman hükümdarlar zamanındaki âlimlerin ve ünlü hukukçuların karar ve hükümlerine ne buyurulur, diye soran insanlar var. Bunlar, eski islâm âlimlerinin benimsediği, aşağıda gösterdiğimiz birbirinden tamamiyle ayrı ve başka iki durumu birbirine karıştırıyorlar: — Bütün tanınmış âlimler, ittifak halinde şu kanaattedirler Tek doğru ve kabule şayan yol, seçimdir. Müslüman kitleler iradelerini ancak bu yolda, hür bir şekilde ortaya koyabilirler.
[44] Bu meseleyle ilgili olarak da bazı kimseler. Hilâfet vazifesi için en uygun kimselerin Kureyşliler olduğunu bildiren Hadis ile bu prensibin nasıl uzlaştırılacağı hususunda tereddüde düşüyorlar. Bu soruyu, "Resa'il ve Mesa'il" adlı kitabımda cevaplandırmış bulunuyorum. Cilt: l, Sa: 76, 3. Baskı, — Lahor.
[45] İbn Kuteybe, el-İmame ve's Siyase, Kahire, Sayfa: 41.
[46] Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir; Hülefal Salihîn devirlerinde İslâm Devletinin sınırları doğuda Afganistan'a, batıda Kuzey Afrika'ya kadar genişlediği halde, bu Ehli Hal ve'l Akd denen kimseler neden yalnız Medine'den gelenlerden teşkil ediliyor da, bu maksatla devletin, diğer kısımlarında
a) İslâm devleti basit bir millî devlet değildi. Tek usûl İçinde oluşmuştu. İslâm İdeolojisinin İlk defa yayılmaya
başlamasıyla birlikte insanların ruhunda ve kafasında İdeal bir cemiyet doğmuş ve bu durum, sonunda ideal bir Devleti meydana getirmişti. Böyle bir Devlette, tabiî olarak, ağırlık merkezi
İslâmı ilk kabul eden fertlerin üstünde toplanıyordu, daha sonraları devrim tamamlandı. Peygambere en yakın olanlar, onun arkadaşları bütün halkın
güvendiği ve inandığı kimseler
oldular. Onların liderliği bu suretle en tabiî olaydı ve cemiyette âmmenin güvenine onlardan daha lâyık kimse yoktu. Esas sebep budur. Söz hürriyeti
olmasına rağmen, İstişarî Meclise
b) İkinci olarak, Afganistan'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan bir toprak üzerinde, o zamanın mevcut hayat şartları dahilinde umumî seçimler yapmak, sonra da İstişarî Meclise seçilen bütün üyelerin, bütün alelade toplantı ve oturumlarda hazır bulunmasını beklemek mümkün değildi.
[47] Muhammed Hüseyn Heykel, El Sıddîk, Kahire. Sayfa: 67.
[48] Nisa: 59
[49] Nisa: 34
[50] Buhari, El-Sahih
[51] Nisa: 5
[52] Enfali: 72
[53] Nisa: 58.
[54] Hucurat: 13.
[55] Bakara: 247.
[56] Kehf: 28.
[57] Beyhaki.
[58] Buhari ve Müslim.
[59] Ebu Davud.
[60] Enfal: 72
[61] Kur'ân-ı Kerim, bu suretle İslâm ülkesine girenler hakkında ihtiyatî bir ölçü de öngörmüştür. Bu da onların hüsniyetini araştırmaktır. Bu, İslâm ülkesine giren kadınlarla ilgili bir hükümdür. Bir İslâm Devletine giren kimseler iyiniyetlerini, yâni gerçekten Müslüman ve göçmen (muhacir) olduklarını ispat etmek zorundadırlar. Bu, göçmen kisvesi altında İslâm Devletine giren kötü niyetli kimselere karşı korunmak İçindir. Gerçi, bîr kimsenin İmanını ancak Allah bilir, fakat devlet de, her şart altında bütün göçmenlerin geçmişini, nereleri geldiklerini, niyetlerini iyice araştırmaya çalışmalıdır.
[62] Müslim: Veda Haccı, İbn Hişam, Sa: 389 - 391
[63] Ebu Davud
[64] İmam Malik, Muvatta, Bâb Şurut eş-Şahid, Kitab Ahkâm elHilâfe
[65] Şevkani, Neylü’l-Evtar, Cilt: VIII, Sa: 139.
[66] Aynı eser, Sa: 133
[67] Buhari ve Müslim
[68] Ebu Davud, Tirmizi
[69] Buhari ve Müslim
[70] Ebu Yusuf, Kitab ü’Harac, Sa: 72
[71] Buhari ve Müslim
[72] Yabancı eleştirmen ve araştırmacılar millî bir devletin siyaseti üzerindeki bu düşünceleri tenkit ediyor ve onu hatalı, hatta "gülünç" buluyorlar. Fakat onların bu tenkidi kökünden temelsizdir. Yazarın verdiği millî azınlık tarifi en sahih (otantik) kaynaklara dayanmaktadır. Sözüm ona bilgin tenkitçilerin C.A. Macartney'in National States and National Minorities adlı eserine bakmalarını İsterdik. Yazar orada, şüphe götürmez bir açıklıkla, millî devletteki millî azınlıkların kaderini tasvir ediyor. Onun gözlemi:
"Millî bir devletle millî azınlıklar birbirine
karşıdır. Bir devlette, millet olarak azınlık şuuruna varıldığı yerde,
Nazarî durum budur, fakat uygulamada umumiyetle ikinci (yani göç yoluyla tasfiye) ve dördüncü (yani azınlıkları imha etmek) yolları benimsenmiştir. Milletler Cemiyeti Azınlıklar Komitesi sekreteri Prof. Macartney'in yukarda adı geçen kitabından aşağıya aldığımız parça, azınlıkların durumu hakkında bir fikir verebilir;
"Azınlıklar şöyle söylüyor: Hürriyetlerimizi sağlayan anlaşma açıkça yetersizdir. Asgari ihtiyaçlarımızın ancak bir parçasını ifade ediyor. Bunlar da ölü maddeler halinde konmuştur. Hükümetlerimiz andlaşmalarını durmadan ihlâl ediyor. Bizi toprağımızdan, okullarımızdan, kiliselerimizden yoksun bıraktılar. Milletler Cemiyeti bunlara sesini çıkarmıyor. Andlaşmaların açıkça, çirkince ihlâl edilmesini görmezlikten geliyor. Renksiz, yalancıktan kararlarla bizi oyalıyor. Cemiyetin açılışından 1931 Şubatına kadar, cemiyete verilen 525 den fazla dilekçeye, bu durumların çözümü hakkında hiçbir sıhhatli cevap verilmemiştir... Cevap alamıyacağı korkusuyla Cemiyete dilekçe vermekten çekinen belirli azınlıkların dillere destan acıklı halleri de başka... Alınan dilekçelerde dövme, işkence, hakaret, öldürmeden, fertlere verilen haksız cezalardan tutun da, yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insana yapılan sistemli zulümlerden bahsediliyor." (S: 381 — 384).Yazar açık sözlerle şu gerçeği tespit ediyor:
"Umumiyetle azınlıkların kaderinden bahsetmek elem verici bir şeydir. Bütün azınlıklar hemen hemen her devletin İhlâl ettiği Azınlık Andlaşmalarından acı çekiyor. Ve bunlar bütün dikkat ve isteklere rağmen, karşılıksız kalıyor." (Sa: 390).
Yukarda anlatılan acı gerçekleri doğrulayan başka yazarlar da gösterilebilir. (Kitabın ingilizce baskısını hazırlayan Hurşit Ahmed'in notu).
[73] Zımmî, İslâm Devleti tebaası olan yabancılar anlamına gelir.
[74] Ebu Davud, Cihad Kitabı
[75] Ebu Davud, Cihad Kitabı
[76] İmamı Ebu Yusuf, İslâm hukukçularının en büyüklerinden biridir. Harun Reşid zamanında Abbasi Devletinin baş kadısıydı. Büyük hukukçu İmam-ı Azam Ebu Hanifenin en gözde talebelerindendi. İslâm Tarihi boyunca, İslam Hukuku üstüne bir otorite olarak kabul edilir. Büyük eseri Kitab ül-Harac, Hanefi mezhebinin kaynak kitaplarından biri sayılır.
[77] Ebu Yusuf, Kitab-u’l Harac, Kahire, S:35
[78] Rupi (rupee) Hindistan'ın gümüş parasıdır. Onatlı "ana" (anna) bir rupi eder. (Yazar. Hz. Ömer zamanında kullanılan Arap parasını Hint parasıyla İfade etmiştir.
[79] Bkz: Kemalüddin İbn Humamî, Feth-ül Kadir; Ebu Yusuf, Kitab-ül-Harac.
[80] Ebu Yusuf. Kitab-ül-Haraç.
[81] Şevkânî. Neyl üI-Evtâr.
[82] İmamı Malike göre Zımmiler zina cezasından da muaftırlar. Bu sonucu, Hz. Ömer'in ve Hz. Ali'nin, zina işleyen bir zımminin dâvasının dindaşlarına gönderileceği konusunda verdikleri kararlardan çıkarmıştır.
[83] Alâüddin, Durr ü’l-Muhtar. Bu kitap, Hanefi Mezhebinin fetva ve hükümlerini toplayan otantik bir eserdir.
[84] Alâüd-din. Durr u’l-Muhtar.
[85] Alâüddin Ebu Bekir Sin Saîd El Kaşanî, Bedayı-ü’s Senayî (Hanefi mezhebinin islâm hukukuna dair kaynak kitaplardan biridir. Hurşit Ahmed'in notu).
[86] Bu süre, normal olarak, dört ay on gündür. Gebelik halinde, süre doğumla biter.
[87] El-Mebsut, cilt: V. S: 38-41.
[88] Emsar-ül-Müslimin, islâm hayat tarzının üstünlüğünü ve şanını göstermek için Müslümanların oturdukları beldeler anlamına gelir.
[89] Alâüddin Ebu Bekir Bedâî-ül-Senayi, cilt: 7, Sayfa: 113.
[90] Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Cilt: III, Sayfa: 251.
[91] Bedai, Cilt, VII. Sayfa: 114; Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Cilt: VIII. Sayfa: 257.
[92] Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, S: 88.
[93] Ebu Yusuf, Kitab üI-Haraç, S: 8, 82.
[94] Feth ül-Beyan, Cilt: 4, S. 93.
[95] Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, S. 9.
[96] Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 82.
[97] Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 71.
[98] Ebu Davud, Kitab ül-Haraç
[99] Ebu Yusuf, Kitab ül-Haraç, s: 70.
[100] Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, s: 85.
[101] Ebu Yusuf, Kitab üI-Harac, s: 72; Feth ül-Kadir. Cilt: 4, sa: 373.
[102] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), s: 129. (32) Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac. sa: 70; EI-Mebsut, Cilt: X. sa: 81.
[103] Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac, sa: 70. Fakat Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), s: 129. (32) Ebu Yusuf, Kitab ül-Harac. sa: 70; EI-Mebsut, Cilt: X. sa: 81.bu nisbetler yeniden gözden geçirilebilir. Metindeki rakamlar o zamanın şartlarına göre tesbit edilmiştir.
[104] Bu konuda tafsilât için şu eserlere başvurulabilir: Mebsût, Cilt: 10. sa: 78-79; Hidaye Kitab ül-Siyer fi keyfiyet-i Kısmet El Ganaim ve Bab-ül cizye; Feth-ül Kadir. Cilt: 10, Sa: 327-328 ve Sh: 369-370. Bununla birlikte, hatırlanmalı ki, Zımmiler gönüllü olarak savaşa katılmak İsterlerse, bunlar cizyeden muaf tutulur. Bir de, bu konuda, İslâm düşmanlarının cizye terimini sık sık kullanarak yaptıkları temelsiz ve ısrarlı propagandayla gayrı müslimlerde yarattıkları yersiz şüphenin haklı bir yanı yok. Cizye, İslâm Devletinin, haklarını korumak ve zimmilere verilen bir güven duygusu yönü vardır. Bu duygunun şüphesiz ki, gerçeğe dayanan sağlam bir temeli vardır. Bu nedenle cizye İslam devletinin güven altına almak için gayrı müslimlere verdiği teminatın karşılığıdır. Bu yüzden yalnız sağlam ve yetişkin erkeklerden alınır. Cizye için "islâmı kabul etmeyenlere yüklenen bir para cezasıdır" diyenlere, haklı olarak sorulabilir: Nisbeti, cizyeden çok daha yüksek olan erkek ve kadın bütün yetişkin Müslümanlardan alınan zekâta ne buyrulur? Yoksa bu da, İslâmı kabul edenlere verilen bir ceza mı?
[105] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 137. (36) Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 132.
[106] Fütuh Ül-Büldan (Avrupa baskısı). Sa:132.
[107] Fütuh ül-Büldan (Avrupa baskısı), sa: 156.
[108] Fütuh ül-Büldan, sa: 179.
İslami Okul Okulların En Önemlisi