Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ŞAFAK MEKTUPLARI - Inasndergisi - 3. Sayfa

ŞAFAK MEKTUPLARI 2

Mektuplar 1. 2

Mektuplar 2. 2

Mektuplar 3. 4

Mektuplar 4. 5

Mektuplar 5. 6

Mektuplar 7. 9

Mektuplar 8. 10

Mektup 9. 12

Mektuplar 10. 13

Mektuplar 11. 15

Mektuplar 12. 16

Mektuplar 13. 18

Mektuplar 14. 19

Mektuplar 15. 20

Mektuplar 16. 22

Mektuplar 17. 23

Mektuplar 18. 24

Mektuplar 19. 26

Mektuplar 20. 28

Mektuplar 21. 31

Mektuplar 22. 33


ŞAFAK MEKTUPLARI

 

Mektuplar 1

 

Sevgili kardeşim,

Büyük şehire geleli önümüzdeki ay tam üç yıl olacak. Yaz tatillerinde çalışmam nedeniyle, memlekete geleme­dim. Yaşlı anacığım buraya gelmeseydi, herhalde onunla da görüşemeyecektim.

Diyeceksin ki, neden?

Nedeni malum!. Büyük adam olmak için okuyorum. Büyük adam olmak için çalışıyorum.

Ne kahırlı bir iş, şu büyük adam olmak?

Bazen aynaya bakıyorum büyük adam namzetini görmek için. Ne yazık ki çoğu zaman aynada adam dahi göremiyorum!.

Herhalde diyorum,

herhalde başlangıçta adamlıktan çıkacağız, sonra bü­yük adam olacağız!.

Yalnızım kardeşim, bu koca şehirde yapayalnız. Kala­balıklar arasında yapayalnız. Yabancıyım bu insanlara, bu şehire, bu yaşantıya. Ve bu yabancılık duygusunu kaybede­rek, onlardan birisi gibi olmaktan çok korkuyorum. Fakat olmayacağım. Büyük adam olmama pahasına da olsa, on­lar gibi olmayacağım.

Bana ters geliyor her şeyleri.

Öyle bir yer ki burası, herşeyin bir fiyatı, bir bedeli var. Sevmek ve sevilmek dahi, kağıt paraların gölgesinde. Ne kadar paran varsa, o kadar sevilirsin. Tartışmalarda sık sık duyulan beylik cümleler.,

Kaç paralık adamsın sen?

Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Karı koca ilişkileri, dost arkadaş ilişkileri, haklı haksız İlişkileri  bunların hepsi, hepsi paraların gölgesinde.

Arkadaş satılıyor para karşılığı, kardeş satılıyor para karşılığı, namuslar satılıyor para karşılığı,

Velhasıl burada. burada İnsan ve insanlık satılıyor para karşılığı!.

Parayla alınıp, parayla satılıyor İnsanlığın bütün de­ğerleri..

Nedir bu para?

Nereden almaktadır bu gücü?

Ve kimler, hangi maksadla kullanmaktadır?.

Bu soruların cevabını bilmemek bir dert, bilmek ise bin dert!..

Aklına şu soru gelebilir., "Bu adamlar, bu insanlar Allah'ı bilmiyor mu? Allah'tan korkmuyor mu?" Allah'ı bil­diklerini söylüyorlar. Ne derece doğru bilmiyorum. Ancak gördüğüm ve bildiğim şu ki, Allah'tan korkmuyorlar. Me­mur amirinden, işçi patronundan, esnaf zabıtadan korku­yor, korkuyor fakat, Allah'tan korkmuyorlar!.

Söz müslümanlığa geldi mi, hepsinden aynı ses, aynı seda, sanki ağız birliği yapmışlar.,

Elhamdülillah müslümanız!.

Karısını satan müslüman, kızını satan müslüman, Allah'ın hükmü çıkarlarına dokunduğu için değiştirenler, giz­leyenler, reddedenler., evet onlar da, onlar da müslü­man!..

Yazıklar olsun.

Bir homoseksüele sorsan, o da hıristiyanım demeye­cek!.

Tekrar tekrar yazıklar olsun..

İşte büyük şehir kardeşim! Ve büyük şehrin, büyük(!) insanları!

Bu kardeşin de işte böyle bir şehire geldi büyük adam olmak için. Çünkü büyüklüğün ve adamlığın ne ol­duğunu bilmeyen anacığı, onun büyük adam olmasını isti­yordu. "Oğlum okusun, okusun da, büyük adam olsun!" di­yordu. Halbuki büyük adam olmak için okumaya hiç gerek yok burada!.

Bizim köydeki Ahmed ağa, arazilerini satıp buraya gelse, işte sana büyük adam!

Hoşgeldiniz Ahmed Bey,

Nasılsınız Ahmed Bey,

Ne alırsınız Ahmed Bey,

Ne buyurdunuz Ahmed Bey..

İtibar kişiliğe, şahsiyete, insanlığa değil, kürke!

Kürke" kelimemi yanlışlıkla "Kürde" anlama abı!. Ne Türke, ne Kürde, kürke, kürke abi.. Hani şu hayvan postlarına. .

Bana yaz canım kardeşim. Şehrin bataklığında boğul­mama mücadelesi veren bu kardeşine yaz.

Sana "Canım kardeşim" derken düşünüyorum da, aramızda maddi bir ilişki yok. Ve biz paranın gölgesinde olmadan da birbirimize "Canım kardeşim" diyebiliyoruz.

Ne güzel bir şey bu, canım kardeşim, canım kardeşim benim...

Yakup

 

Mektuplar 2

 

Kardeşim Yakup

Göndermiş olduğun mektubunu aldım. Büyük şehrin durumuna üzülmekle beraber, o yaşantıya ve değer ölçüle­rine karşı başkaldırısın beni sevindirdi. Köyden giden Tun-cer'in, Sakıb'in, Ahmet amcanın oğlu Hüseyin'in o şehir ve o yaşantıda boğulduğunu biliyorsun. Sakıb'ın babası öl­düğünde, annesine başsağlığı telgrafı çekmiş ve bir miktar para göndermişti!. Görmeliydin Emine hanım teyzenin va­ziyetini. Gözyaşları içinde "Efendi bir kere öldü, ben bin kere öldüm" diyordu.

Bu olayın faili kim Yakup?

Bu olayın suçlusu kim?

Sakıb'ı yetiştiren anne, babası mı?

Büyük şehir mi?

Yoksa, Sakıb'ın camiye gittiği günlerde kendisine ya­lan, yanlış bilgiler verip, uydurma hikayeler anlatan Tayyar (Hoca) mı?

Ben en büyük suçlu olarak Tayyarı görüyorum. Bizi aldatan, bizi kandıran, tertemiz dimağlanmızı sabote eden Tayyar'ı.

Onunla aramız ilkin, bir cenazeden sonra devir ve mevlit pazarlığında açıldı. Pazarlığın tartışmaya döndüğü sırada ben; "Hocaefendi, bu konuda Allah ne diyorsa o ol­sun" dedim. Durdu, düşündü; "Bu konuda Alİah birşey bil­dirmemiştir" dedi.

Şaşırdım!.

Dinimizin belkemiği olarak kabul ettiğimiz "Mevlid" hakkında Rabbimiz hiçbir şey bildirmemiş. Sonra araştırın­ca anladım ki; bu mevlid, Süleyman Çelebi ismindeki bir zatın, Resulullah fs.a.v.) için yazdığı bir methiyerniş!.

Ne kendisi bunu para ile okumuş ve ne de böylesi merasimlerde okunması için kaleme almış..

Bu olaydan sonra okumaya başladım. Dağda, tarla­da, evde devamlı okuyordum. Önceleri karşılaştığım mese­leleri iyi niyetle kendisine gidip açıklamama rağmen Tay­yarda garip bir suskunlukla karşılaştım. O zamanlar kavrayamadığım bu suskunluğun nedenini şimdi çok iyi anlıyorum, KORKU!.

Ben "Korku" deyince, sen sakın Allah korkusunu an­lama. Çünkü Tayyarın gerçek manada korkup sakındığı Allah değil.

Neden koktuğunu merak ettin. Sana, senin tabirinle söyleyeyim, "Büyük adamdan!".

Herhalde şaşırdın!

Nasıl olur diyeceksin? Kendisine "Hoca" denilen bir adam, halkın önüne geçecek, beş vakit namazda ikiyüz-kırk kere "Yegane büyük Allah'tır" diyecek ve O Allah'tan, O yaratıcıdan değil de, tuvaletten iki büklüm oturan bir in­sandan korkacak!..

İşte bize bu gibi insanlar vaaz ve nasihat etti, Din adamı kisvesiyle karşımıza çıkan böylesi adamlar, bizlere İslam'ın ne olduğunu değil, İslam adı altında İslam'ın ne ol­madığını anlattılar. Ve bu vaazlardan aldığı bilgi ile toplumun içine giren birçok kardeşimiz, gördüler ki dünya Ta -yar hocanın anlattığı gibi değil!.                                        

Gördüler ki, dünyanın birçok bölgesinde sömürü ha­kim. Sermayenin ezdiği insanlar, teknolojinin ezdiği insan­lar, devletlerin ezdiği insanlar.. Büyük şehire giden karde­şimiz, büyük şehire giden kardeşlerimiz dünyanın bu gerçek yüzüne, bu iğrenç olaylara bakıyor ve her samimi insana yakışabilecek bir davranışla bu zulmün, bu sömürü­nün karşısında yiğitçe haykırıyordu.,

Olmaz, bu zulüm durdurulmalı, bu insanlar kurtarıl­malı..

Bu duyarlı insanlara her hücremizle hak veriyor ve biz de onlarla birlikte hay kırıyoruz.,

Olmaz, bu insanlar kurtarılmalı.. Peki sonra, sonra ne oluyor?

Evde, yurtta konuşmalar.. Kapitalizmin adi ve çirkin yüzünün apaçık örneklerle gökyüzüne çıkarılması.. Hepbir ağızdan, hepbir gönülden kapitalizmin lanetlenmesi..

Ve alternatif sorunu?

Bu zulme, bu sömürüye neyle, ne adına, nasıl karşı çıkacağız?, soruları...

Tayyarın anlattığı din ile karşı çıkılamayacağı aşikar. Çünkü Tayyarın anlattığı din, bu zulme karşı çıkmak bir yana, bizzat bu zulmü desteklemekte, bu zulmü, din adına meşru görmekte..

İşte bu boşlukta sunulan alternatifler!.

Araştırılmadan, tetkik ve tahkik edilmeden, olur mu, olmaz mı gerçeğini dikkate almadan, doğru mu yanlış mı denilmeden kabul edilen çözümler ve ikinci bir haykırış.,

Yaşasın Laisizm

Yaşasın Sosyalizm,.

Kulaklarımız  utanıyor,  gözlerimiz  utanıyor bu  olay karşısında ve ağlıyoruz..

Minberlere bakıp boğmak istiyoruz Tayyarları..

Ve seslenmek ve haykırmak istiyoruz o insanlara.,

"Sizden saklanan İslam var

Sizden saklanan İslam var..." diye..

Ey samimi insanlar, bu sesi duyuyor musunuz?

Ne olur söyleyin, duyuyor musunuz?.

Salih

 

Mektuplar 3

 

Canım kardeşim Nasılsın, dilerim iyisindir. Beni allak bullak eden mek­tubunu aldım. Birkaç gün devamlı mektubun tesirindeydim. Son kısımda vurguladığın "Sizden saklanan İslam var" ifadesi bende uzun süre yankılandı.

Nasıl olurdu? Bizden kim, ne hakla ve hangi cüretle İslam'ı saklardı?

Okuyup araştırmam ve öncelikle İslam gerçeğini bil­mem gerekiyordu. Bu duygularla kitapçılara gittim. İslam başlığı altında değişik yazarların, değişik kitaplarıyla karşı­laşınca şaşırdım. Kitapçılara göre hepsinin İslam'ı anlayış­ları ve İslam'a yaklaşımları farklılık gösteriyormuş. Kararsız bir durumda eve dönerken yazarların isimleri gözümün önünden geçiyor ve "Hangisi gerçek İslam'ı yazdı, hangisi sakladı? Hangisi korktu, hangisi korkmadı?" şeklinde düşü­nüyordum. Korku kelimesi bende bazı çağrışımlar yaptı.

Neden korkmamıştı?

Tabi ki ölümden. Zihnimde şimşekler çaktı ve hemen kitapçılara dönerek; "Yazdıklarından dolayı öldürülen var mı?" dedim.

İşte Seyyit Kutup ile bu sorunun akabinde tanıştım. Korkmadan yazmış ve yazdıklarından dolayı şehid edilmişti. Onun kitaplarıyla eve dönerken bir hayli heyacanlıy-dım. Çünkü bir şehitle konuşacak, bir şehidi dinleyecek­tim. Kitapların başında yer olan Prof. Seyyit Kutup ifade­sini yadırgadım. Profösör unvanı, batı kaynaklı bir unvandı. Bu unvana neden rağbet edilmiş veya neden yer verilmişti ki! İslam'ın verdiği bir unvan olmadığına göre, şehitlik unvanının yanında bu unvanın ne değeri olabilirdi?

Bütün bunlara "Herneyse" diyerek okumaya başla­dım. Okudukça Seyyit Kutub'u öldürdüklerini, susturdukla­rını sanan müstekbirlerin ne kadar yanıldıklarını, ne kadar aldandıklannı farkettim. Çünkü onların susturduklarını zan­nettikleri bir şehit, bana sesleniyor ve benim hayat bulma­ma vesile oluyordu.

Okudukça, yerin yedi kat dibindeki bir mahzende, güneşin doğmasını bekleyen zavallılardan birisi olduğumu anladım. Mahzen duvarlarına müstekbirler tarafından çizi­len, çizdirilen ve bel'amların övgülerine mazhar olan güneş resimlerinin basitliğini, sahteliğini, cansızlığını gördüm ve beni bu yaşıma kadar neden ısıtmadığını, neden aydınlat­madığını kavradım.

Mahzen duvarlarındaki sahte güneş resimleri, fıtraten güneşi arzulayan insanların aldatılması, kandırılması, sömürülmesi için satılmış sanatkarların kaleme ve fırçaya al­dıkları bir semboldü. Sahte bir sembol..

Gerçek güneş bizlere hakkı hak, batılı batıl göstere­cekken, bu sahte güneşler bizlere batılı hak gösteriyordu..

Gerçek güneş birçok mikroplan öldürecekken, bu sahte güneşler yeni yeni mikroplar üretiyordu..

Zillet dolu bu loş mahzenden çıkmam gerekliydi. Ru-

humun arzuladığı Rabbani iklime, rahmet iklimine çıkabil­mem için, mahzendeki yılan, çıyan ve asalaklara aldırış et­meden gerçek manada "La ilahe illa Allah Muharnmedun Resulullah" demem gerekliydi. İnsanlara ilahlık taslayan bütün putları, bütün müstekbirleri, bütün batıl ideolojileri reddetmem ve yegane İlah olan Allah'a yönelmem gerek­liydi.

Beni tanırsın Salih ve böyle bir durumda ne yapaca­ğımı bilirsin. Önce ayaklarımın üzerinde doğruldum, sonra bir infilak.,

"La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah"

Bu haykırış ile yeri göğü sarsmak, bu haykırışı herke­se duyurmak istiyordum.

Mustazaflar duysun, uyansın istiyordum. Allah'ın  hukukuna  tecavüz  ederek  insanlara  ilahlık taslayan müstekbirler duysun, kahrolsun istiyordum. Ve Rahman ve Rahim olan,

beni yaratan, beni yaşatan, lutfu ile doğru yolu göste­ren, günahlarımı bağışlayacak olan yüce Rabbim duysun ve beni müminler arasına dahil etsin İstiyordum..

Bu istekle gözlerim doluyor, bu istekle hücrelerim kı­yama kalkıyor ve bu istekle haykırıyordum.,

"La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah" Her  haykırışla   kendimi  buluyor,   her  haykırışla  İs­lam'ın verdiği şeref ve izzetin iliklerime kadar işlediğini his­sediyordum.

Uzun yıllardır "Var" dediğim, varlığına yakinen inan­dığım Allah (c.c.)'ın huzurunda sadece O'nun kulu olarak, bir 'Abdullah' olarak varolmanın kutlu anlarını yaşıyordum.

Mü'minlerin putlara karşı haykırışından, "La ilahe" di­yerek putların İlahi vahye zıd olan görüş ve hükümlerini reddedişinden putlar değil, bu putların gölgesinde insanları sömüren putperestler rahatsız oluyordu.

Bunları bir nebze bilen ve camiye gelmelerine rağ­men müstekbirlerin tehdidini, Allah'ın tehdidinin önüne geçiren bazı şaşkınlar kulağıma eğilerek şöyle fısıldadılar.,

Suss.. Yoksa döverler!

Suss.. Yoksa Öldürürler!.

Ne demekti bütün bunlar ve ne anlama geliyordu?..

"Sus, yoksa öldürürler" demek,

"Sus, yoksa şehid ederler"

"Sus, yoksa cennete girersin" demek değil miydi?

Ben ki O'na kul olmuştum.

Ben ki Abdullah olmuştum. Abdullah, içinde bulun­duğu toplumun Lat ve Uzza gibi putlarından veya Ebu Ce­hil gibi putperestlerinden korkar mıydı?   .

O şaşkınlar Allah'a karşı gelerek, alemlerin yegane Rabbi olan Allah'tan korkmaz iken, onlardan korkulur muydu?

Ve susulur muydu?

Şehid olmamak,

Allah'a kavuşmamak,

cennete girmemek için susulur muydu?

Canım kardeşim, hakkını helal etmeni istiyor, sana ve bütün Abdullahlara selam ederek çağdaş putperestlerin kulaklarına eğilmek ve kulak zarlarını patlatırcasına haykır­mak istiyorum.,

"La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah"

Abdullah Yakup

 

Mektuplar 4

 

Abdullah gibi bir kardeşi olduğu için gurur ve se­vinç duyan Salih'ten, Abdullah Yakub'a

Muhterem kardeşim

Göndermiş olduğun mektubunu aldım. Seni kutluyor ve sana teşekkür ediyorum. Salih kardeşine, bir beşerin yaşayabileceği en güzel duygulan yaşattın.

Batı felsefesini ayakta tutan, kulağa ve netse hoş ge­len bazı kavramlar vardır. Sözlerden ve kitaplardan yaşan­tıya aksetmeyen bu kavramlar, İslam'ın özünü kavramamış geleneksel veya modemist müslümanlar tarafından da be­nimsenmekte ve İslam'a maledilmeye çalışılmaktadır.

Bu kavramlardan birisi de özgürlüktür.

Özgürlüğün ne olduğu ve hangi manada kullanıldığı birçok insan tarafından bilinmektedir. Bu hayali kavram üzerine bir hayli eser yazılmıştır. Hayali kavram diyorum, çünkü bu kavramın içerdiği manada tek bir özgür insan yoktur.

Bir saatlik ömrü olan idam mahkumunun, hücrede volta atarak ve ellerini havaya kaldırarak "Ben Özgürüm" demesi ne kadar saçma ise, herhangi bir insanın veya dev­let başkanının yaşam karşısındaki acizliğini ve çaresizliğini unutarak "Ben Özgürüm" demesi de, o kadar saçmadır. Çünkü yaşama şartlan ve yaşama süreleri ne kadar farklı olursa olsun, temelde aynı şeylere muhtaç ve neticede aynı akibete mahkumdurlar.

Bir yaratık, bir mahluk olan insan hangi konuda öz­gürdür?

Sıhhatli yaşamak ister, hastalığa mahkumdur. Mala sahip olmak ister, terketmeye mahkumdur. Doğru düşün­mek ister, yanlışa mahkumdur. Yaşamak ister, ölüme mahkumdur. Ve bunca mahkumluk arasında özgürlük is­ter, kulluğa mahkumdur.

Muhtaç olmak ile mahkum olmak arasındaki izdivacı ve mahkum olmak ile özgür olmak arasındaki katedilmez mesafeyi anlatacak değilim.

Hayal dünyasında "Ben özgürüm" diyen her insan, gerçek dünyada tercih ettiği bir kulluğu yaşamaktadır. Ki­misi şeytana kulluk yapmakta, kimisi Allah'a isyan eden fi­ravunlara kulluk yapmakta, kimisi nefsine kulluk yapmakta ve kimisi de sen canım kardeşimin yaptığı gibi zillet verici tüm kullukları reddederek sadece Allah'a kulluk yapmakta ve bu kulluk ile şeref kazanmaktadır.

"La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah" haykı­rışını duydum. Allah için ölüme verdiğin değeri ve şehidlik arzunu saygıyla karşılıyorum. Ancak öyle bir yerde öl ki, senin öldüğün yerde birkaç insan dirilsin. Hz. Hüseyin efendimizin şehadeti bizlere örnek olmalıdır. Böylesi şeha-detler Yezid ve Yezid gibilerinin, Firavun ve Firavun gibile­rinin tanınmasına en büyük vesile olmuştur.

Zamanımızdaki firavunların da tanınması ve tanıtıl­ması gerekmektedir.

Kimdir bunlar?

Nerelerde bulunmaktalar ve ne yapmaktadırlar?

İnsanların bunu anlamalan ve tesbit edebilmeleri ger­çekten zordur. Çünkü bu firavunlar, ezdikleri ve sömürdük­leri insanlar çağdaş köleliklerini birlik ve beraberlik içinde yaptıkları sürece bu zavallı kölelere dost gözükmektedirler. Bunların tanınması ve tanıtılabilmesi için bulunulan bölge­lerde ayağa kalkılması ve Hz. Musa tavrının gösterilmesi gerekmektedir.

Müminler Hz. Musa tavrını gösterdikleri zaman bil ki onlar kızacaklar, köpürecekler ve maskeleri düşerek adi ve çirkin olan firavunîaşmış yüzleri meydana çıkacaktır. Başla­yacaklardır Firavun gibi konuşmaya, taviz vermeye, tehdit etmeye..

Sen ise alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın seni gör­düğünü, seni işittiğini ve seninle beraber olduğunu idrak ederek elindeki mucizeyi,

Kur'an-ı Kerim'i göstereceksin.

"Kuvvet ve kudret sahibi Allah'dan korkun, O'na yö­nelin, O'na kulluk edin" diyeceksin.

"Ey insanlar! Firavunlara kulluk ederek Rabbinizi ga-zaplandırıyor, kendi kendinizi ateşe sürükiüyorsunuz. Kul­luk ettiğiniz bu firavunlar sizleri Allah'ın azabından kurtara­bilirler mi?" diyeceksin.

Onları kurtuluşa,

onları hidayete ve Allah'a kulluğa davet edeceksin. Çağdaş   büyücülerin   ve   tüm   büyülerin   karşısında Kur'an-ı Kerim ile dimdik duracaksın.

Atın" diyeceksin, ."Atın ortaya elinizdekileri". Ve Kitab'ındaki gerçeklerin,

Kitab'ındaki hakkın, ortaya atılan modern büyüleri, ileri sürülen batıl görüşleri yerle bir ettiğini göreceksin.

Bütün bunları yaparken, yapmaya hazırlanırken kız­mayacaksın, korkmayacaksın, hüzne kapılmayacaksın,.

Firavunun ve firavunların gerçek yüzü meydana çık­tıktan sonra ise, hidayete tabi olanlarla birlikte ve Rabbi-nin gösterdiği yolda sabır ile, sebat ile, teslimiyyet ile yürü­yeceksin.,

Belki Kızıldeniz'e, belki kıyamete fakat mutlaka Allah'a ve O'nun hoşnutluğuna doğru yürüyeceksin..

Salih

 

Mektuplar 5

 

Canım kardeşim

Mektubunu aldım, teşekkür ederim. Mektubunu her okuyuşumda sorumluluk bilincini ve ağırlığını daha fazla hissettim.

Firavunların tanınmasından, Hz. Musa(a.s.)'dan ve Hz. Musa tavrından bahsediyorsun. Çeşitli kaynaklardan bu meseleyi tekrar okudum. Yaşanan olayları gözümde canlandırınca ve kendimi Hz. Musa(a.s.)'ın yerine koyarak imtihana tabi tutunca, fendimi ve Hz. Musa (a.s.)'ı daha yakından tanıdım. Onun ne olduğunu ve benim ne olmadı­ğımı anladım.

Selam, sevgi ve rahmet,

o seçkin ve seçilmiş insanlar üzerine olsun. Onları ta­nıdıkça daha çok seviyor ve onlara daha çok gıpta ediyorum.

Hz, Musa(a,s.) Rabbimizden, kardeşi Harun(a.s.)'ı yar­dımcı olarak istemişti. Çünkü tebliğin önemini kavrıyor ve en güzei tarzda yapılmasını istiyordu.

Bütün peygamberler zaten buna dikkat etmemiş miy­di? Bu seçkin peygamberlerin ve Resulullah(s.a.v.)'in pak sünnetini dikkate alarak tekrar kendime baktım, kendimi düşündüm...

Elim, ayağım gevşedi, boynum büküldü, dillerim dolandı..

Oturup ağlamak istedim. Kendi kendime "Sen kim­sin, firavunların karşısına çıkmak kim?" dedim. Çünkü sa­dece cesaretle değil, cesaretle birlikte ilim ve ferasetle ya­pılması gereken bir eylemdi bu.

Dünyanın her ülkesinde bu kutlu görevi hakkıySe ye­rine getirebilecek alimler olmalıdır diye düşündüm.

Hem böyle değilmiydi?

Bu görev, "Biz peygamber varisiyiz" diyen, ehil ol­mayanlara haddini bildiren ve onlara "Arapça, hadis, fıkıh, tefsir İlmini bilmeden, bu ilimlerde uzun yıllar derinleşme­den ağzınızı açmayın.." diyerek onları suskunluğa mahkum eden alimlerin görevi değil miydi?

Haddimi bildim Salih abi ve büyük şehrin, bazı büyük alimlerini dolaştım. Beni bu alimlerin yanına büyük methiyeler ile götüren müslümanların belirttiği gibi alim insanlar.

Herşeyden Önemlisi, birçoğu firavunları tanıyorlar ve bu çağdaş firavunların halkı köleleştirdiğini biliyorlardı. Ka­pılar kapandıktan ve makamlarında kendilerini rahat his­settikten sonra bana uzun uzun tağutu, müstekbirleri ve fi­ravunları anlattılar. Fakat birçoğu anlattıkları bu hak gerçeklerden sonra beni firavunların tesbit ettiği yolda ve onların müsaade ettiği sahada İslam adına mücadeleye da­vet etti!.

Dehşete düştüm, iğrendim..

Yanımdaki samimi müslümanlara baktım, onlara acı­dım ve onlar rencide olmasınlar diye dilimin ucuna gelen tükrüğü yutkundum.

Sonra, meçhul bir umud ile.,

"Efendim!. Zikrettiğiniz firavunlar insanları ezmekte, insanları sömürmekte ve en önemlisi insanları Allah'a kul­luktan menetmektedirler. Hergün firavunu dost bilen bin­lerce insan, tevhidden bihaber, İslam'dan bihaber ölmekte­dir. Firavunlar bu insanlara çoğu kez dost ve gerektiği zaman müslüman gözükmektedirler. Firavunların bu mas­kelerinin düşürülmesi ve küfürle kaplanan kapkara yüzleri­nin insanlara gösterilmesi gerekmektedir. Bunun için kapah kapılar ardında ve dışarıdan duyulmayacak bir sesle bana anlattığınız bu hak gerçekleri, müstekbirlerin karşısı­na dikilerek ve mustazaflann da duyacakları bir sesie açık­lamanız gerekmez mi?" dedim.

Herhalde haddimi aştım ki yanımdaki müslümanm çimciğine, diğerlerinin ise sert bakışlarına maruz kaldım.

Karşımda oturan efendiise hafif sendeledi. Sonra düşmeyi alışkanlık haline getiren insanların tabi bir şekilde doğruldukları gibi doğrularak ve kendisine değil, bana acı­yan bir yüz ifadesiyle bakarak.,

"Peki, sonra ne olacak?" dedi.

Artık haddimi aştığımı veya aşmam gerektiğini ben de biliyordum.

"Firavunlar size ve söylediğiniz hakka karşı göstere­cekleri tavır ile gerçek yüzlerini meydana çıkaracaklar ve insanlar kimin ne olduğunu ve kime kulluk yaptıklarını an­layacaklardır" dedim.

Ne dediğimi ve ne demek istediğimi gayet iyi anladı. Sehpayı ve iki metrelik urganı düşünmüş olacak ki gözleri

korku ile büyüdü. Eliyle boğazını sivazlıyarak yutkundu. Sonra kendisine kör umudlarla bağlanan müslumanlara baktı. Yerinde sağa sola kıpırdanarak oturduğu kaba min­derin rahatlığını hissetti. Dünya sevgisinden oluşan gözkapaklanyla hakkı gören gözlerini kapatarak ve yaşama sev­gisiyle derin bir nefes alarak.,

"Bir kafirin tanınması için, bir alim feda edilir mi?" dedi.

Bu cevap yanımdaki müslümanlara cazip gelmiş ola­cak ki rahat bir nefes aldılar. Hocalarına sevgi ve muhabbetle baktılar. Ben ise tek yönlü yolda ateşle çarpışan ba­rut gibiydim. Artık sabredemiyor ve onlarla bir arada kalmak istemiyordum. Yanlarından ayrılırken.,

"Bir Yezid'in tanınması İçin bir Hüseyin, kendisini ve ailesini feda etti. Siz onlardan daha mı değerlisiniz?" dedim.

Sonradan duydum ki Hz. Hüseyin(r,a.)'dan ömek verdiğim için Şii olduğumu söylemişler. Hanefi olduğumu bilen müslümanlar da saygısızlık olmasın diye susmuşlar..

Ne yapayım Salih kardeşim?

Bu durumda hangi kapıyı çalayım?

Hangi peygamber varisini, peygamber görevine da­vet edeyim?

Müslümanların umud bağladığı ve kendilerince tesbit edilen vasıfları üzerinde taşıyan birçok alim, kapalı kapılar arkasında bulunmaktalar!.

"Öterim de keserler" endişesiyle, sabaha davet eden, sabahı müjdeleyen horoz olmak yerine, gün doğduktan sonra meydanı boş bularak cıvıldaşan serçe olmak istiyor­lar!.

Oysa insanların zulüm karanlığını görmeleri, aydınlık haberi almaları, sabahı özlemeleri ve sabaha doğru koşmaları gerekir.

Ve bunun için, bunun gerçekleşmesi için, kapalı kapılar ardında bin alim değil; sokaklarda, halkın arasında, mustazafların ya­nında, müstekbirlerin karşısında bir alim, sadece Allah'tan korkan gerçek bir alim lazım.

Ne yapayım Salih kardeşim?

Can korkusu ile firavunlara haddini bildirmeyen, ra­hat ve yumuşak minderlere oturarak yaşamadıkları ilim İle övünen ve bu faydasız ilim ile müslümanlara haddini bildi­ren alimlerin sözünü dinleyerek, haddimi bileyim mi?

Çağdaş firavunlar Allah'a karşı haddini bilmez iken, ben bu söz alimlerine karşı haddimi bileyim mi?

Söyle dostum, söyle canım kardeşim.,

Ne yapayım?..

Abdullah Yokup

 

Mektuplar 6

 

Kardeşim Abdullah Yakup

Mektubuma Allah'ın adıyla başlıyor, sana ve tüm dünya müsl uman la rina Rabbimden mağfiret, hidayet ve selamet diliyorum.

Çok değerli mektubunu aldım. Samimi duygularla ka­leme aldığın mektup, kitaplar arasında boğulan Salih'in kendisine gelmesini sağladı. Sana teşekkür ediyorum.

Senden çok güzel bir şey Öğrendim kardeşim!.

Rabbani bir gerçekle karşılaşıyor, bu gerçeği kavrıyor ve sonra bu gerçeği yaşamak ve yaşatmak için adeta se­ferberlik ilan ediyor ve öncelikle kendin seferber oluyor­sun. Ne güzel bir duygu ve İlahi hükümlere ne güzel bir yaklaşım bu..

Senin bu müslümanca tavrını gördüğüm zaman sana gıpta ettim ve "Gerçek müslüman böyle olmalıdır" dedim. Senden yansıyan bu güze! duygulan yaşarken kendimi dü­şündüm.

Hayret!..

Hiç de senin gibi değildim!.

Okuyor, öğreniyor, sonra tekrar okuyor ve tekrar öğreniyordum. Hayatım sorular ve cevaplar arasında geçi­yordu. Toplum içindeki Salih, ilişki ve mücadele sahasında hep aynı Salih idi.

Peki ama neden?

Neden, okudukları ve öğrendikleri Salih'i tevhidi bir çalışmaya, tevhidi bir mücadeleye götürmüyordu?

Bu durum karşısında irkildim. Nasıl olurdu? Hangi gaye ile ne okuyordum? Neden okuyordum?

Oysa okuduklarım Kur'an-ı Kerim.

Resulullah (s.a.v.) 'in sünneti ve diğer eserlerdi.

İlahi mesajı okuyor, o kutlu mesaj ile muhatap oluyor ve bilgimi arttırıyordum! Hangi peygamber İlahi mesaja böyle muhatap olmuştu?

Tabi ki hiçbirisi..

O seçkin ve seçilmiş insanların hepsi İlahi mesaj ile hidayet bulmuşlar, İlahi mesaj ile harekete geçmişler ve İlahi mesaj ile insanları hidayete davet etmişlerdi.

Kur'an-ı Kerİm'de; kendilerine kitap öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtlarına kitap yükletilmiş eşeklerin durumuyla ifade edilmişti. Kur'an-ı Ke-rim'in bu açık buyruğunu dikkate alarak yaşadığımız toplu­ma ve müslümanlara baktım.

Heyhat!..

Kitap yüklü merkepler, vadileri dolduran bir kervan oluşturmuştu.

Ve ben de  ben Salih de, farkında olmadan bu kervana dahil ol­muştum! .

Peşine takıldığım bu kervanın bir üyesi olarak, kerva­nı incelemeye başladım.

Kimdi bu kervanın sahibi, kervancıbaşı kimdi? Kim veya kimler yön veriyordu bu kervana?

29Araştırınca anladım ki, bu kervan başıboş bir kervan değildi. Birçok yayınevinin sahibi, aynı zamanda bu kerva­nın da sahibiydi. Yayınladıkları her kitap, İslami motiflerle süslenmiş ambalaj kağıtlarıyla paketlenerek, bizlere kaliteli birer yük olarak sunuluyordu. Bizler de islami görüntüsü olan bu kitabı, geçim sıkıntımıza bir sıkıntı daha ekleyerek alıyor ve yükümüze bir yük daha katıyorduk.

Çünkü yüklü olmalıydık, daha yüklü olmalıydık, kitap yüklü merkepler kervanında ön saflara geçebil­mek, itibarlı merkep olabilmek için çok daha yüklü olmalıydık.

Merkepler para ile yük almazken, biz merkepleri de geride bırakarak para ile yük almalı, kendi paramız ile kendi yükümüze yük katmalıydık..

Senin mektubun, senin ömek davranışın ile kendime geldim kardeşim. Ne halde olduğumu açıkça gördüm. Kendime hiç bu ka­dar kızmamıştım. Kendimden ayrılarak kendime saldır­mak, kendimi yerden yere vurmak istedim.

Dağlara çıktım, içime doğru bağıra bağıra bir süre dolaştım!.

Kur'an-ı Kerim ifadesiyle kitap yüklü merkepler duru­muna düşmem, hazmedeceğim bir şey değildi. Kendime "Madem ki merkep durumuna düştün, neden iki ayağın üzerinde insan gibi dolaşıyorsun" dedim. İç dünyamda hiç­bir İtiraza söz hakkı vermeden ellerimi yere koydum ve dört ayak üzerinde üç-beş adım attım. Bu şekilde İstanbul Cağaloğlu'na doğru yürümek ve bazı yayınevlerinin önün­de  durarak "Merkebiniz geldi  beyler,  buyrun yükleyin!"

diye anırmak düşüncesi geçti içimden!. Açması bir durumdaydım.

Kendimi ağzımla yerden ot koparmaya ve ısırarak kopardığım otu yemeye zorladım. Ağzımdaki otu çiğner­ken ne durumda olduğumu görüyor ve bu durumuma ağlı­yordum. Rahman ve Rahim olan Rabbimi hatırlayınca, bu durumumdan çok daha fazla utandım!. Ellerim yerde iken sadece başımı doğrultarak.,

"Ya Rabbi, eşrefi mahlukat olarak yarattığın Salih bu duruma düştü. Sana kul, Resulullah(s.a.v.)'e ümmet olmak isteyen Salih, bu duruma düştü. Onu affedecek, onu düzel­tebilecek ve ona doğru yolu, doğru eylemleri gösterebile­cek olan Sensin, Sensin, Sensin...." dedim.

Bu dönemden sonra durumumu yeniden düşünmeye başladım. Beni pasifize eden, beni harekete geçirmeyen bir aksaklık, bir arıza vardı.

Ne okuyordum?

Niçin okuyordum?

Aradığım aksaklık, bu iki sorunun cevabında bulunu­yordu. Ben, içinde bulunduğum toplumda devamlı üreyen sorularla karşılaşıyor ve bu soruların cevabını bulmak için okuyordum. Karşılaştığım bütün sorular, benim şu an ki müslümanca yaşantımı İlgilendiren sorular olmadığı için, ben bu soruların cevabını bilmek için okuyor ve sadece bil­mekle yetinebiliyordum. Bu akıntıya kendimi öylesine kap­tırmışım ki, karşılaştığım ciddi sorulara da aynı tavrı gösteriyordum.

Soru ve ayağa kalkıyor, araştırıyor, bilmek için okuyor ve bildikten sonra oturuyordum!.

Bu cevabı yaşamadan, bu cevabı yaşatmadan oturu­yordum. Utanmadan oturuyordum!.

Ve artık ayaktayım Yakup,

Rabbimin beni affettiğini umarak dimdik ayaktayım..

Öncelikle her soruyu ciddiye almak ve her sorunun peşinden koşmak istemiyorum.

Cevabını arayacağım sorular, benim sorularım, bizim sorularımız olmalı. Davamızı yaşarken, davamızı yaşatır­ken karşılaştığımız sorulara yönelmeli ve bu soruların ce­vabını, sadece bu soruların cevabını yaşama ve yaşatma gayesiyle aramalıyız, araştırmalıyız.

Şimdi yazmış olduğun son mektubuna değinmek isti­yorum. Bu mektubunda, büyük şehrin, bazı büyük alimle­rini gezdiğini, onları halkın yanına ve firavunların karşısına davet ettiğini, onların İse firavunların tesbit ve müsaade et­tiği sahalarda çalışmayı tercih ettiklerini yazıyorsun.

Evet,

senin de belirttiğin gibi kardeşim. Yaşadığımız coğ­rafyada müslüman tabanında gördüğümüz birçok hastalık, bu müslümanlara abilerinden, hocalarından, efendilerinden bulaşmaktadır. Cahili yollarla İslami hedeflere varma çalış­ması da, kendilerine hoca veya üstad denilen bazı kimsele­rin tavsiyesi ve tasdiki ile ortaya konulmuştur!.

Yaşamayı seven ve yaşamaya düşkün olan bu zevat, tağut karşısında eğilip-bükülmekte ve şeytani kanunların boşluklarından faydalanarak cennete bir yol, meşakkatsiz ve sakıncasız bir yol aramaktadırlar.

Şu iyice bilinmelidir ki, şeytani kanunların boşluğundan faydalanarak cenne­te gitmek mümkün değildir. Firavunlar tarafından tesbit edilen yollar, onların müsaadesiyle açılan kapılar, cennete değil cehenneme yöneliktir.

Allah'ın rızasına ve cennete talip olan müslümanların, beşeri kitaplara göre değil İlahi Kitaba göre ne yapmaları gerektiğini tesbit etmeleri zorunludur.

Bu tesbitten sonra yönelecekleri tevhidi istikamette karşılaşabilecekleri şeytani kanunlara itibar etmemeleri, bu kanunlar mayın oîsa basıp geçmeleri gerekir.

Müslüman,

Allah için yaşamasını bildiği gibi, Allah için ölmesini de bilen insandır.

Ehil gözüken bazı kimselerin gerektiği gibi sahiplen­mediği bu yüce dava, elbetteki sahipsiz kalmayacaktır, Me­selesini kavrayan müslümanların bu acil konuda gevşeklik göstermemesi ve tüm insanları hak ile, sabır ile, sebat ile Allah'a kulluğa davet etmeleri gerekmektedir.

Unutma ve unutmayalım ki.,

Bugünün ferdlerini kurtarmak, yarının toplumunu kurtarmaktır.

Selam üzerine olsun kardeşim..

Salih

 

Mektuplar 7

 

Muhterem Salih abi

Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun. Benim için çok değerli olan mektubunu aldım. Açıkyüreklilikle içinde bulunduğun durumu ve duygularını anlatıyorsun. Seni daha iyi tanıdım ve daha çok sevdim. Bana kardeş oldu­ğun ve beni kendinden ayrı düşünmediğin için sana teşek­kür ediyorum.

Mutlaka her insanın, açığa çıkmasından utandığı, sı­kıldığı yönleri vardır. Birçok insan bu gibi yönlerini kendi­sinden bile saklamakta ve yok kabul etmektedir. Oysa kişi-oğlunun bu yönlerini bilmesi ve izale etmesi gerekir. Yok kabul edilen kirlerin temizlenebilmesi tabi ki mümkün de­ğildir.

Senin kendine olan yaklaşımın, kendini aldatmaman, kendini hoş görmemen ve bunların da fevkinde kendini yargılaman, bu meseleye örnek bir davranıştır.

Bu güzel tavrının devamlı olması için dua ediyorum. İnşallahu Teala ben de, kendi iç dünyamda senin bu güzel tavrını göstererek, kendi kendimin İyimser bir avukatı ol­mak yerine, Rabbani ölçülere sahip adil bir yargıcı olaca­ğım.

Mektubunda benim için çok önemli bir konuya değiniyor ve şöyle diyorsun,,

"Yaşadığımız coğrafyada müslüman tabanında gördü­ğümüz birçok hastalık, bu müslümanlara abilerinden, ho­calarından, efendilerinden bulaşmaktadır. Cahili yollarla İs-iami hedeflere varma çalışması da, kendilerine hoca veya üstad denilen bazı kimselerin tavsiyesi ve tasdiki ile ortaya konulmuştur. Yaşamayı seven ve yaşamaya düşkün olan bu zevat, tağut karşısında eğilip-bükülmekte ve şeytani ka­nunların boşluklarından faydalanarak cennete bir yol, me­şakkatsiz ve sakıncasız bir yol aramaktadırlar. Şu iyice bi­linmelidir ki, şeytani kanunların boşluğundan faydalanarak cennete gitmek mümkün değildir. Firavunlar tarafından tesbit edilen yollar, onların müsaadesiyle açılan kapılar, cennete değil cehenneme yöneliktir. Allah'ın rızasına ve cennete talip olan müslümanların, beşeri kitaplara göre değil, İlahi Kitab'a göre ne yapmaları gerektiğini tesbit et­meleri zorunludur. Bu tesbitten sonra yönelecekleri tevhidi istikamette karşılaşabilecekleri şeytani kanunlara itibar et­memeleri, bu kanunlar mayın olsa basıp geçmeleri gere­kir. Müslüman, Allah için yaşamasını bildiği gibi, Allah için

ölmesini de bilen insandır....."

Bu yazdıklarını uzun süre düşündüm!.

Müslümanların ve binlerce kardeşimin içinde bulun­duğu durumu gözönüne getirdim. Birçok kardeşimiz "Şey­tani kanunlar" ifadesini gözardı ederek "Bu kanunlara göre Allah için, İslam için ne yapabiliriz?" sorusunu sormaktay­dı. Nitekim bu soru ile harekete geçen birçok mihraklar, şeytani ve beşeri yollarla Rabbani hedeflere ulaşabilme ze­habına kapılmışlardı.

Bu kardeşlerimin, senin ifadelerin ile açıklık kazanan gerçeği idrak etmelerini istedim ve bu niyetle belirmiş ol­duğun esaslan bazı müslümaniara anlattım.

Durdular, dinlediler. düşündüler. duraksadılar ve.,

"İyi ama bu adam kim?"

"Kim söylüyor bunları?" dediler.

"Herhangi bir müslüman" dedim. Cevabım her halde yeterli olmadı ki.,

"İyi, iyi de, tahsilini nerede yapmış, hangi cemaatin hocası?" dediler. Onların bu sorularla ne aradıklarını, ne bulmak ve ne görmek İstediklerini anlamıştım.

Nuh kavmini hatırladım..

Bildiğin gibi Nuh kavmi, Nuh (a.s.)'ı ve yanındakileri aşağı sınıftan gördükleri için daveti kabul etmemişlerdi. Onlara göre iyinin, güzelin ve doğrunun ölçüsü, üst sınıfın tayin ve tesbitine bağlıydı. Cahili değer ölçüsüne göre te­şekkül eden bu üst sınıf, doğruyu tayin ve tesbit etme im­tiyazına sahip bulunuyordu. Bunların doğru dediği, tartış­masız doğru, bunların yanlış dediği, tartışmasız yanlıştı.

Herhangi bir gerçek topluma ulaştınlacaksa,

herhangi bir doğru tasdik edilecekse, öncelikle onlar tarafından, mutlaka ve mutlaka onlar tarafından yapılmalıydı. Çünkü kendi koydukları cahili kurallara göre; onlar seçkin olanlardı, onlar önder olanlardı, onlar yetkili olan­lardı, onlar ehil olanlardı..

Ne var ki alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) onların seçtiklerini veya onların seçkinlerini değil, dilediğini seçmişti.

Tabi ki büyük tepkiler..

Olur muydu? Hiç olur muydu?

Falanca veya filanca varken, bu kimse mi seçilmişti? Kendilerinin görmediği gerçeği, kendilerinin tasdik etmediği doğruyu, kendilerinden önce şu ayaktakımı mı görmüş­tü?

Mümkün değildi!..

Netice olarak Nuh kavmi, kendilerine va'dedilen güne kavuştular. Suda boğulup, ateşle kucaklaştılar.

Ancak cahili psikoloji, cahili yaklaşımlar, cahili değer Ölçüleri hala yaşamakta!. Mesela sen, sen Salih abi.. Müslümansın,

bilmediklerini okuyor, bildiklerini yaşamaya çalışıyor­sun.,

İnsanların içinde bulunduğu duruma üzülüyor, onları ateşten kurtarmak istiyor ve bu sorumluluk bilinciyle çırpınıyorsun...

Ne var ki bunlar yetmiyor abü.

Bu müslümanların, bu insanların seni dinlemeleri, söylediklerini dikkate almaları ve değerlendirmeleri için bunlar yetmiyor!.

Bu insanlara sirayet eden cahili yaklaşımlara göre senin şahsını değerlendirelim.,

Profesör veya doktor unvanın yok. Herhangi bir fakülteden diploman yok. Malın yok. Mülkün yok. İyi veya kötü şöhretin yok. Makamın yok. Etiketin yok. Yetkin yok.

Etrafında kalabalık yok.

Kürkün yok. Postun yok. Sabıkan bile yok!.

İşte bu ölçü ile senin, benim ve bizim gibilerin, İslam adına konuşmaya da hakkı yok abi!.

Onlara göre haddimizi bilmeliyiz!.

Çünk 163. maddenin manevi yorumunda böyle buyuruluyor.,

"Dini, abi ve üstadların saltanatına düşman etmek, İs-lami gerçekleri abilik, üstadlık, hocalık makamlarını renci­de edercesine gündeme getirmek ve bu gibi yollara teves­sül ederek dinci ve dinlendirici otoritelerin nüfusunu ve nüfuzunu zayıflatmaya çalışmak yassahtır. Haddini bilme­yenlere, bildirile!.."

Haddi bilmek, haddi bilmemek, haddi aşmak, haddi aşmamak., gibi ifadeler, hiç şüphesiz ki İslam toplumunda da kullanılıyordu. Bu ifadeler günümüz müslümanları tara­fından da kullanılmasına rağmen İslam'a uzak anlamlar ta­şımaktadır.

İslam toplumunda herhangi bir münkere mani olma, engelleme, izale etme eylemleri, bütün müslümanlara yan­sıyan, bütün müslümanlardan yansıyan eylemlerdir. Yanlı­şa veya batıla müdahale eden müsiümanlara "Bu yanlışa müdahale etmek, senin ne haddine!" denilmezken, günü­müzdeki anlayışlar değişmiştir. Allah (c.c.) sadece kendisi­ne kul olan müslümanlara münkere müdahale yetkisi ver­diği halde, bazı mihraklar bu yetkiyi yeterli görmemekte, kendilerinin müdahale etmedikleri münkerlere İslam adına müdahale eden müslümanları "Haddini bilmemekle" suçla­maktadırlar.

Mektubunun sonunda " Ehil gözüken bazı kimselerin gerektiği gibi sahiplenmediği bu yüce dava, eibetteki sahipsiz kalmayacaktır. Meselesini kavrayan müslümanlann bu acil konuda gevşeklik göstermemeleri ve tüm insanları hak ile, sabır ile, sebat ile Allah'a kulluğa davet etmeleri gerekmektedir.." diyorsun.

Tebliğcinin vasıflarına ilişkin bazı kitaplar bulunması­na rağmen; neyin, nasıl ve ne şekilde tebliğ edileceğine dair yeterli dokümanlara sahip değiliz. Birçok grup tebliğe önem vermekle birlikte, çok değişik tebliğlerde bulunmak­tadırlar!..

Böylesi farklı tebliğ çalışmaları ise, farklı kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır.

Meseleyi, acil çözümlememiz gereken bir mesele ola­rak görüyor, bu konuya ait herhangi bir araştırman varsa bana yazmanı istirham ediyorum.

Müslüman abimi, müslüman kardeşimi, Allah'ın selamiyla selamlıyorum..

 

Mektuplar 8

 

Allah’ın  adıyla

Yegane yaratıcı olan Rabbimin selam ve hidayeti üzerine olsun.

Muhterem kardeşim, mektubunu aldım, teşekkür edi­yorum. Mektubunda mal, makam, etiket, unvan gibi cahili değer ölçülerinden bahsediyor ve bunlara sahip olmadı­ğım, sahip olmadığımız için İslam adına konuşmaya yetkili görülmediğimizi belirtiyorsun.

Senin içinde bulunduğun durumu ve duygularını his­sedebiliyorum. Ancak bu gibi cahili yaklaşımlara karşı şa­şırmamak veya kızmamak gerek. Çünkü bu gibi olaylar, cahili toplumlarda karşılaşılması gayet doğal olaylardır.

Kendisine olgun denilen bir insan,

kendisinde olmayan bir vasıfla itham edildiği zaman kızıyor veya aşırı bir tepki gösteriyorsa, bu olay, o insanın yeterince olgunlaşmadığına işaret etmektedir.

İslami edebe sahip bir insan, kendisinde olmayan va­sıflarla itham edildiğinde tabi ki paniğe kapılıp, aşırı tepki­ler göstermez. Çünkü olgun bir insan demek, ne olduğunu ve ne olmadığını bilen insan demektir.

Mesela sen kardeşime "Yakup, biz neyiz?" şeklinde bir soru sorsam, "Elhamdülillah müslümanız" diyeceksin.

Evet, Allah'a sonsuz hamd ve sena olsun ki müslümanız.

Peki, müslüman ne demek?

Bunun tarifi de açık; Allah'a inanan, Allah'a teslim olan ve Allah'a itaat eden insan. Bu şartlan yerine getiren, yaşayan bütün insanlara şanı yüce Rabbimiz "Müslüman" sıfatını, "Müslüman" unvanını vermekte.

Yakup!. Bu sıfatın, bu unvanın insana nasıl bir izzet ve nasıl bir şeref kazandırdığının acaba farkında mıyız?

Yeterince farkında olunabildiği kanaatinde değilim. Müslüman profesör ile müslüman talebe, müslüman İşve­ren ile müslüman işçi arasında kesin farklar görülüyor ve böylesi ayırımlar yapılıyor ise; "Müslüman" sıfatının, diğer beşeri sıfatları gölgede bırakıcı ihtişamından bihaberiz de­mektir. Müslüman doktorun, müslüman mühendisin, müs-lürnan profesörün izzet ve şerefle övüneceği, gurur duya­cağı öncelikli sıfat, Rabbimizin kendilerine vermiş olduğu "Müslüman" sıfatıdır.

Müslümanların bu gibi insanlara yaklaşımları da aynı Rabbani ölçüye göre olmalıdır. İşçi kardeşi ile profesör kardeşi arasında kesin ayırımlar yapmaması gerekir. Bunu söylerken, işçi kardeşine karşı gösterdiği lakayt tavrı, pro­fesör kardeşine karşı da göstersin demek istemiyorum. Tam aksine müslüman profesöre karşı gösterdiği edebli ve saygılı tavrı, işçi kardeşine karşı da göstersin diyorum.

Bu tavrı gösteremeyen ve böylesi ayırımlar yapan kardeşlerimizde, cahili değer ölçülerinden birikimler var demektir. Bu kardeşlerimiz Rabbani ölçüye göre "Müslü­man" sıfatına değil, beşeri ölçülere göre belirlenmiş sıfatla­ra değer vermektedirler.

Bunun açık örnekleri ise hala yaşanmaktadır. Şarkıcı­lık, türkücülük gibi cahili değer Ölçüleri ile şöhret olmuş insanlar, kelime-i şahadeti getirerek müslüman olduktan sonra ne gariptir ki aynı şöhreti müslümanların arasında da yaşamakta ve diğer müslümanlardan farklı bir düzlem­de değerlendirilmektedirler. Halbuki senin, benim, İşçi ve mustazaf kardeşim gibi birer müslüman olmuşlardır. Rab­bani ölçüye göre müslüman kardeşlerimizdir. Cahiliye top­lumunun kendisini alkışladığı gibi ne alkışlamamız ve ne de kendisine özel bir yer vermemiz gerekmektedir.

Yakup, bu meselede söylenecek bir hayli söz olsa gerek. Bu yazdıklarım ile sen kardeşime müslüman olmak­la Rabbani düzlemde nasıl bir izzete ve şerefe nail olduğu­muzu kısaca hatırlatmak ve bunun idrakine halimizle, ya­şantımızla, tavırlarımızla varalım demek istedim.

Bu olgunluğa yaklaşan kardeşlerimiz hiç şüphesiz ki kendilerine yöneltilen batıl ithamlar karşısında onların ne olduğunu bilerek şaşırmayacaklar ve kendilerinin de ne ol­duğunu bilerek kızmayacaklardır. Cahiller kendilerine sa­taştıkları zaman onlara "Selam" diyerek geçen müminler, İlahi vahyin böylesi terbiyesiyle olgunlaşan müminlerdir.

Mektubunda tebliğ ve mübelliğ meselesine değinerek "Tebliğcinin vasıflarına ilişkin bazı kitaplar bulunmasına rağmen; neyin, nasıl ve ne şekilde tebliğ edileceğine dair yeterli dokümanlara sahip değiliz. Birçok grup tebliğe Önem vermekle birlikte, çok değişik tebliğlerde bulunmak­tadırlar. Böylesi farklı tebliğ çalışmaları ise, farklı kimlikle­rin oluşmasına neden olmaktadır.." diyorsun.

Öncelikle bu yerinde tesbitin için seni kutlamak isti­yorum. Belirttiğin gibi farklı tebliğ çalışmaları, muhataplar­da farklı İslami kimliklerin oluşmasına neden olmakta ve bunun neticesi olarak farklı kimliklere sahip olan ve birbir­lerine yabancılaşan bu müslümaniar birbirlerini tenkid et­mekte,  birbirlerine cephe almakta ve dolayısıyle İslami vahdetin Rabbani ve Rahmani ikliminden uzaklaşmaktadır­lar.

Bu çelişkileri yaşayan insanlarda hedef ve gaye bo­zuklukları bulunmaktadır. Bunların geleneksel din anlayışı­na sahip büyük bir kısmi; taguta ve aynı zamanda Allah'a itaat etmeye çalışarak, içtinap edip sakınmadıklan tağuti gölgelerde İslam'ı yaşadıkları, yaşayabildikleri zehabına ka­pılmakta ve diğer insanları da bu şekilde bir müslümanlığa davet etmektedirler.

Dünyevi endişelerle tağuta,

uhrevi endişelerle Allah'a kulluk yapmaya çalışan bu insanların öncelikle kelime-İ tevhid gerçeğini anlamaları ve "La ilahe" derken yaşanılan coğrafyada nelerin reddedil­mesi gerektiğini bilmeleri gerekir.

Bunlardan akide ve inanç düzleminde çok farklı ve çok olumlu olan diğer bir kesimin kesin ve değişmeyen hedefleri ise tağutun ve tüm tağutların yıkılmasıdır. Bu kar­deşlerimiz, 'Resulullah (s.a.v.)'in takip ettiği Rabbani yolda, Efendimiz (s.a.v,)'irı karşılaştığı bir neticeyi yegane ve ön­celikli bir hedef kabul ederek, bu hedefe ulaşabilme çalış­malarına girmişlerdir!.

Tabi ki kesin hedef tağutu yıkmak olunca beşeri akla ve tecrübeye söz hakkı verilmiş ve sonuçta "Kestirme ve kısa yollar" adı altında beşeri yol ve metodlarla Rabbani hedeflere ulaşabilme mücadelesine girilmiştir. Nitekim bir­çok kardeşimiz bu gibi çalışmalarda bulunmakta ve diğer insanları da bu çalışmalara davet etmektedirler.

Halbuki Resulullah (s.a.v.) ne tağut ile uzlaşarak tağu­ta taviz vermiş ve ne de tağutu yıkmayı insanlara kesin ve öncelikli bir hedef göstererek beşeri yollar ile böylesi mü­cadelelere girmiştir!.

Efendimiz(s.a.v.)'in kesin ve değişmeyen gayesi, sade­ce Allah'a kul olmak ve diğer insanları da sadece Allah'a kulluğa davet ederek, onların kurtuluşuna vesile olmaktı. Ebedi cehennem gibi dehşetli bir azaba, tağuti sistemlerin değil, bu sistemleri temsil eden, sürdüren, destekleyen in­sanların gireceğini biliyor ve bu nedenle öncelikle insanla­rın kurtulması, kurtarılması için çırpınıyordu.

Yüce merhamet duygulan ile insanlara yaklaşıyor ve böylesi rahmetli davetlerle insanların kurtuluşuna vesile ol­mak istiyordu. Şeytani otoritelerin yıkılması ise bu Rabba­ni ve Rahmani çalışmaların bir neticesi olarak tecelli et­miştir. Bu olay Efendimiz(s.a.v.)'in kesin ve öncelikli bir hedefi değil, Allah rızası için takip ettiği tevhidi yolda kar­şılaştığı Rabbani bir netice idi.

Yaşadığımız toplumdaki insanlara tebliğde bulunmak isteyen bazı kardeşlerimiz, muhatap aldıkları insanları İsla-mi mükellefiyetlerle acil olarak karşı karşıya getirmekte ve çoğu kez olumsuz sonuçlarla karşılaşmaktadırlar. Bu kar­deşlerimiz dikkat ettikleri zaman, muhatap aldıkları insan­lara cahili toplumun ve tağutun birçok mükellefiyetler yük­lediğini görecekler ve bu mükellefiyetler üzerine İslami mükellefiyetlerle karşılaşan insanların neden ve ne için bo­caladıklarını anlayacaklardır.

Tebliğe muhatap olarak alınan insanın, öncelikle aki­de düzlemindeki cahili mükellefiyetlerden kurtarılması, bilahare İslami mükellefiyetlerle yüzyüze getirilmesi gerek­mektedir. Davet "La ilahe illa Alİah" gerçeğiyle başlamaktadır. Bu ifade ile tağuti ve cahili mükellefiyetler reddedilmekte, "illa Allah" denilerek sadece Allah'a yönelinmektedir.

Tağuta karşı akide ve tavırda kulluk yapan bir insanın, bu kulluğu yaşarken aynı zamanda Allah'a da kulluk yapmasını isteyemeyiz. Öncelikle tağuta karşı kulluğu aki­dede reddetmesi gerekir ki, o insanın akidede müslüman olduğuna hükmedebilelim.

Ve ancak böyle bir durumda,

Rabbani ölçülere göre müslüman kabul edebileceği­miz bir insanı, diğer İslami mükellefiyetlerle peyderpey karşı karşıya getirebiliriz.

Hiç şüphesiz ki bu mükellefiyetlerin bir adabı ve ön­celik sırası bulunmaktadır. Muhatap aldıkları insanlara İsla­mi mükellefiyetleri, o insanlara güçleri ve takatleri nisbe-tince yüklemek, mübelliğin dikkat etmesi gereken esaslardandır. Tağutu akidede ve tavırda reddeden kardeş­lerimiz, tağutu akidede reddetmesine rağmen bazı sosyal sebeblerle tavırda net olarak reddedemeyen ve yapmış ol­duğu işle küfre girmeyen kardeşlerimizi İslam'ın dışında görmemeli, o kardeşlerimize tevhidi gerçeklerin tavırda da gösterilmesi noktasında yardım etmelidirler.

Aziz kardeşim,

tebliğin mahiyetine ilişkin çalışmalarımı sürdürmekte­yim. Bu arada, köydeki bazı insanlarla özel olarak ilgileni­yorum. Muhtarın büyük oğlu Kemal, anlattığım gerçeklere şimdilik teslim olmamasına rağmen samimi bir iigi göster­mekte ve sık sık yanıma gelmekte. Biliyorum "Dikkatli oü" diyeceksin. Dikkatliyim kardeşim. Dikkatli gözükmeyecek kadar dikkatliyim..

Sen canım kardeşimi Allah'a emanet ediyorum..

Kardeşin Salih

 

Mektup 9

 

Allah’ın adıyla

 

Muhterem Salih abi

Size bu mektubu oldukça zor şartlarla yazıyorum. Canım çok sıkılıyor abi, bu nedenle de yazmaya hiç müsa­it değilim.

Geçenlerde bir kardeşimiz tutuklandı. Bizlerin tanı­masıyla samimi ve ihlaslı bir müslümandı. Aynı okulda okuyorduk. Kısa bir süredir, bulunduğu mahalledeki yeni yapılan bir camide fahri imamlık yapıyormuş. Zaten tutuk­lanma nedeni de bu camide vermiş olduğu bir vaaz. Vaaz­dan üç dört gün sonra tutuklandığı söyleniyor.

Meseleyi anlamak için oturduğu mahalleye gittik. Bir-, çok insan kardeşimizi tanıyor ve seviyordu. Neden tutuklandığını sorduğumuzda, bir çoğu; "Biz anlayamadık" dedi­ler. Sonra camiye gittik. Yeni tayin edilen cami imamı, kardeşimizin neden tutuklandığını bilmiş olacak ki bıyık al­tından gülerek ve kravatını düzelterek müftüye gitmemizi, tutuklanma sebebini onun bildiğini söyledi.

İmama; "Kardeşimiz hakikatten suçlu muydu?" diye sorduğumuzda ise "Suçluydu, suçlu olmasa tutuklanır mıydı? " dedi.

Tabi ya!

Her fırsatta burasının adil bir ülke olduğu söyleniyor­du, suçlu olmasa hiç tutuklanır mıydı!.

Elbetteki suçu, dinie ilgili bir suçtu. Çünkü meclisin kürsüsüne değil, caminin kürsüsüne çıkmıştı. Çıkmış oldu­ğu kürsüde Allah'ın dinine karşı duyarlı ve dikkatli olması gerekirdi. Allah'ın emirlerini tevil ve tahrip etmeden, sakla­madan, gizlemeden beyan etmeliydi ki, Allah'ın dinine kar­şı suçiu bir duruma düşmesin.

Acaba kardeşimizin suçu neydi?

Hangi hükmü gizlemiş, hangi hükmü tevil veya tahrif etmişti?

Bu soru ile müftüye gittik. Hangi hükme göre suçlu olduğunu sorduğumuzda, bizlere kısaca "Yüzaltmışüçüncü hüküm" dedi.

Müftünün yanından ayrıldığımızda, durumu pek anla­yamamıştık. Acaba hangi surenin yüzaltmışüçüncü hükmüydü?

Dinimizle ilgili bu hükmün ne olduğunu anlamak, kendimizi ve kardeşimizi ikaz etmek için Kur'an-ı Kerim'i açtık. Yüzaltmışüçüncü hükümlere baktığımızda şu gerçek­lerle karşılaştık.,

Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, O bağışlayandır, esirgeyendir.[1]

O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim.[2]

Evet, hüküm açıktı. Allah'tan başka hiçbir İlah yoktu. Fakat kardeşimiz bu hükümleri çiğnemiş olamazdı. Tutuklandığı zaman bile "La ilahe illa Allah MuhammecTun Resu-lullah" diye haykınyormuş.

Hemen müftüye gittik. Ona tesbit ettiğimiz yüzaltmış üçüncü hükümleri gösterdik. Kardeşimizin durumunu ve onun gibi bir müslümanm yüzaltmışüçüncü hükümleri ihlal etmeyeceğini izah ettik. Müftü denilen zat, dönen ve dön­dürülen koltuğunda yılışık yılışık gülerek ve Kur'an-ı Ke-rim'i göstererek "Bu Kitap'taki yüzaltmışüçüncü hükümler değil" dedi. Bizlere başka bir kitap çıkararak, o kitaptaki yüzaltmışüçüncü hükmü gösterdi.

Saflığımızdan veya şaşkınlığımızdan değil, mahalle sakinleri arasındaki saf ve şaşkınlarımızı uyarmak için böy­le bir olay yaşadık!.

Anladık ve anladılar ki, din adına konuşan bu karde­şimiz Kur'an-ı Kerime göre değil bu kitaba göre suçluydu! Demek ki nasıl müslüman olmamız ve müslümanhğı nasıl yaşamamız gerektiğini bu iki kitaba göre tesbit etmemiz is­teniyordu.

Kur'an-ı Kerime dikkat etmemiz gerekir ki, Allah'ın gazabından ve cehennem azabından kurtulabilelim. İkinci kitaba dikkat etmemiz isteniyor ki, hapis, sürgün, ölüm gibi cezalarla yüzyüze gelmeyelim.

"Başarabilene ne mutlu" demek isterdim ama,

Acaba başarabilen var mı?

Hem ne yapılacak ki?

Bu iki kitabın görüşü çatıştığı zaman hangi görüş ka­bul edilecek? Kimin cezasından sakınılacak ve hangi kita­bın sahibi hoşnut edilecek?

İnsanları sapık yollara davet eden müstekbirler, ken­dilerine tabi olan insanları kurtarabilecekler mi?

Oysa kırk, elli yıl müstekbirlere hizmet eden, onlara kulluk eden mustazafların, bir çuval et gibi mezar çukurla­rına atıldığını ve onların İlahi hesap karşısında yalnız birakıldığını görmekteyiz.

Salih abi, çok canım sıkılıyor. Posta ile gönderilen bazı mektupların açılıp-okunduğunu söylüyorlar. Bu sebeb-le kendime özel duygularımı ve isyanımı şimdilik içime gö­müyorum.

Anlayamıyorum abi,

Daha doğrusu, sapık fikirleri, görüşleri, hükümleri an­lamak istemiyorum,

Anlamak istediğim,

teslim olmak istediğim,

yaşamak istediğim tek bir şey var..

Kuran, Kur'an'ırmz, Kur'an-ı Kerim'imimiz..

Onu okuyarak teskin olabiliyor, onu okuyarak ayakla­rım üzerinde durabiliyorum.

Okumak, büyük adam olmak İçin geldiğim bu kenti gurbet olarak görüyor ve kendimi bir garip olarak kabul ediyordum. Şimdi ise gerçek gurbetin ve gerçek garipliğin ne olduğunu daha iyi, çok daha iyi anlıyorum. Benim gur­betim, bu kent, bu şehir değil, dünyadır abi. Ben bu şehir­de değil, dünyada garip olduğumu anladım. Biliyoruz ki Rabbimize döneceğiz. Bu dönüşle gurbet ve gariplik bite­cek.

Kavuşacağız abi. Vallahi kavuşacağız Rabbimize, bizleri yaratana, bizleri yaşatana kavuşacağız..

Bizlere Kur'an-ı Kerim ile doğru yolu gösterene kavu­şacağız.

Rahman ve Rahim olana kavuşacağız.. Belki üç ayaklı sehpada, belki dört ayaklı ranzada,

O'nun lutfuyla,

O'nun yolunda,

O'na kavuşacağız..

Umud ve hasretle beklediğim o muhteşem günün se­vincini hissederek; "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine, üzerimize olsun" diyorum.

Abdullah Yakup

 

Mektuplar 10

 

Allah’ın adıyla başlar,

Allah(c.c.)'a hamd, Resulullah'a salat ve selam ederim..

Muhterem kardeşim Abdullah Yakub'a

Zor şartlarda, sıkıntıyla yazdığın mektubunu aidim, sana teşekkür ediyorum. 163'den tutuklanan kardeşimizin durumuna, bir müslüman olarak üzüldüğümü ifade etme­me gerek yok. Rabbim kardeşimize ve bizlere sabır ve se­lamet versin.

Bildiğin ve sık sık duyduğun gibi, böylesi olaylar deği­şik bölgelerde ve değişik ülkelerde meydana gelmektedir. Mektubunda bahsettiğim kardeşimin neyi, nasıl, ne zaman söylediğini bilmemekle beraber; samimiyetine yürekten inandığım birçok kardeşimin yazı ve konuşma düzleminde bazı hatalara düştüğünü müşahade etmekteyim.

Dava senin de zikrettiğin gibi, insanları insanlara kul­luktan kurtarma, Rahman ve Rahim olan Allah'a kul ttme davasıdır.

O halde bu nasıl olacaktır?

Bu kimlikteki müslüman, nasıl yetiştirecektir?

Söz konusu ettiğim yanılgı, bu safhada meydana gelinektedir. Samimi olarak İslam adı altında yazı yazan bazı kardeşlerim; tebliğe muhatab olarak aldıkları insanları kıtal ayetleriyim yüzyüze getirmekte ve onları kıyama davet et­mektedirler.

Belki şaşıracaksın, "İyi ama bu yanlış mı?" diyecek ve Kur'an-ı Kerim'den bu bağlamdaki açık hükümleri zikrede­ceksin .

Meseleye sadece bu boyuttan bakmak, herhangi bir ayet-i kerimeye nisbet edilen her tavrı olumlu karşılamak, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen her doğruyu, gündeme getir­meyi doğru kabul etmek, aynı yanılgıların sürmesine, sür­dürülmesine neden olacaktır.

Zaten birbirinden ayrı, birbirinden kopuk, birbirine karşı oİan her grubun, kendilerini hakta sanmaları bu yanılgıdan ileri gelmiyor mu?

Harhangi bir hükmü gündeme getirecek olan müslü-manlann, o hükmün; iniş sebebini, İslami hareketteki zamanını, mekamını, muhatabını ve mükellefini bilmesi ge­rekmez mi?

Cemaatın mükellef olduğu bir hüküm ferde, devletin mükellef olduğu bir hüküm, cemaate veya ferde yüklenir mi?

Yüklenmez, elbette yüklenmez, elbette yüklenmez ama, bu hatalara düşülmekte, bu hatalar ile cihad ayetleri gelişigüzel gündeme gelmektedir.

Bu hataların, davaya yansıyan iki büyük zararı ol­maktadır. Birincisi, bu şekilde gündeme getirilen davetlere kabul ve katılımların az olması,böylesine bir tebliğe muha­tap olan insanların'çekimser kalmasıdır. Tabi ki kabul ve katılımların fazla olması için söylenmesi gerekeni söyleme­me,  hükümden taviz verme durumunda değiliz.  Ancak Kuran ve Sünnet bütünlüğündeki nüzul esprisini kavrayan her müslüman, insanlara öncelikle neyin götürüleceğini, onlara hangi meselelerle hangi yükümlülüklerin veriliceğini idrak edeceklerdir.

Davaya yansıyan ikinci büyük zararı ise, İslami ede­be, İslami ahlaka yabancı olan militanik tiplerin oluşması­dır. Bu kardeşlerimizin en menfi tarafları yaşatmaya ve di­riltmeyi talip olmadan, öldürmeye talip olmalarıdır. Rahman sıfatını idrak etmeden, merhametle tanışmadan, merhameti yaşamadan, merhameti yansıtmadan öldürme­ye talip olmalarıdır.

Oysa ki İslam bizlerden; ne süklüm-püklüm pısrık bir insan olmamızı ve ne de bastığı ve vurduğu yeri bilmeyen bir azgın olmamızı istemektedir. Hiçbir uyuşturucu telkinde bulunmadan edebli. merhametli ve uyanık bir arslan yetiş­tirmek ne anlama geliyorsa, Hizbullahi bir müslüman yetiş­tirmek de o anlama gelmektedir.

Rahman ve Rahim sıfatı incelenmeli, Rahman sıfatı­nın neden önce zikredildiği idrak edilmelidir. Fakat ne ya­zık ki Rahman sıfatı anlatılmadan, Rahim sıfatı anlatılmak­tadır. Rahman sıfatının ışığmdaki eylemler yapılmadan, Rahim sıfatının ışığındaki eylemlere talip olunmaktadır.

Bu gibi çalışmaların neticesi, sence de malumdur kar­deşim. Çıkmazları, bunalımlan, uzun adımlar atılmak istenirken, kısa ve emin adımlarla yürünmesinden geri kalındı­ğını sen de müşahade etmektesindir.

Tekrar söylüyorum, bu kardeşlerimiz samimidir. Ko­nuşanlar da, yazanlar da, dinleyenler de, okuyanlar da samimidir. Mevcut anza meselenin bütünsel anlaşılmamasın-dan kaynaklanmakdadir.

Nitekim herhangi bir soru ile Kuran ve sünnete yö­nelen birçok kardeşimiz, bir cevap ile karşılaştığı zaman, bu cevap ile yetinmekte ve araştırmasını o noktada bitir­mektedir. Oysa ki Kuranı Kerim'de toplumsal mahiyetteki bir çok sorun değişik boyutlardan ele alınmış, muhatabın durum ve seviyesine göre hükümler vazedilmiştir. Bu hü­kümler birbirinden farklı gözükse de, her hükmü tevhidi yoldaki yerine oturttuğumuz zaman, hiçbir aykırılık, hiçbir çarpıklık olmadığını müşahade edeceğiz. Yaşanılan çarpık­lıklar doğru hükümlerin yanlış yerlere oturtulmasından meydana gelmektedir.

Meselemiz herhangi bir doğruyu veya herhangi bir Rabbani hükmü gelişigüzel gündeme getirme meselesi değildir.

Öncelikle davayı bütünsel olarak kavramamız ve tev­hidi çizginin hangi noktasında olduğumuzu tesbit etmemiz gerekir. Bu tesbitten sonra bulunduğumuz konumda yaşa­mamız ve yansıtmamız gereken Rabbani hükümlere yöne­lebiliriz. Bu hükümleri yaşarken ve yansıtırken dikkat et­memiz gereken en önemli husus, hikmet olmalıdır.

Mübelliğ gündeme getireceği hükmün hikmetini kav-ramalıdır. Hükmü gündeme getirirken, hikmeti gözetmeli­dir. Sormalıdır kendisine, dert ile, endişeyle sormalıdır; "Bu hükmü nasıl bir kişilikle, ne zaman, ne şekilde günde­me getireyim ki hikmetiyle karşılaşabileyim?"

İşte bu hikmet, hükme ilişkin şartlara bağlılık ve sa­dakat ile tecelli edecektir, tecelli etmektedir.

Mesela müctehit imamlarımızın, cuma namazına iliş­kin şartlarını da bu babda ele alabiliriz. Mezhep imamları Kur'an-ı Kerim'de açıkça zikredilen bir hükmü, neden bazı şartlara bağlamışlardır? Bu bir haddi aşmak veya cüretkar­lık mıdır?

Ebetteki hayır..

Rabbani her hükmün hikmeti olduğu gibi cuma hük­münün de hikmeti vardır. Mezhep imamlarımız bu hikmeti gözetmişler ve asr-ı saadetteki tatbikatı gözönüne alarak bu hükmü zikredilen şartlara bağlamışlardır. Bu şartlar, hü­kümdeki hikmetin tecellisine ilişkin şartlardır. Bu şartlara riayet edildiği zaman cuma namazının hikmetiyle karşılaşı­lacaktır. Fakat bu Rabbani şartlar gözardı edilerek, şeytani şartların gölgesinde kılınan cuma namazlarında hikmet değil, ne yazık ki zillet tecelli edecektir.

Evet Yakup, hüküm ve hikmet ilişkisinde okumanı, araştırmanı, tefekkür etmeni istiyorum,

Doğru bir kişiliğe, eğri söz yakışmadığı gibi; doğru söze de eğri kişilik yakışmaz.

Doğruyu anlatmamız için doğru, İyiyi anlatmamız için iyi, güzeli anlatmamız için güzel olmamız gerekmektedir.

Sahabe, Resulullah (s.a.v.)'den sadece duyduklarıyla değil, duydukları ve gördükleriyle sahabe oldular. Bu ne­denle toplumun sadece kulağına değil, gözüne de hitap et­meliyiz. Onlara İlahi gerçekleri hem duyurmalı ve hem de yaşantı ve tavırlarımızda göstermeliyiz.

Dua ediyorum kardeşim,

senin için, bütün müslümanlar için dua ediyorum..

Rabbimiz yar ve yardımcımız olsun.

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 11

 

Rahman'ın adıyla başlarım

Muhterem Salih abi

Göndermiş olduğun mektubu aldım. Allah senden razı olsun. Birçok ciddi meselemize özlü cümlelerle değini­yor ve bu meselelere ışık tutuyorsun.

Şaşkına döndüm Salih abi, mektubu okudukça şaş­kınlığım arttı. Üzüldüğümü, moralimin bozulduğunu da saklamayacağım. Ne bileyim, daha önceleri meseleyi yete­rince bildiğim kanaatindeydim.En büyük arzum, bu bildik­lerimi anlatmak ve insanlara duyurmaktı. Sonuç veya aki-bet beni pek düşündürmüyordu. Ben bildiklerimi söyleyeyim de, karşı taraf ne yaparsa yapsın düşüncesin-deydim. Bir örnek vermek gerekirse, elimde üç-dört kutu ilaç vardı. Hasta gördüğüm her insana bu ilaçlan vermek istiyor ve veriyordum. İnanırmısm Salih abi, böyle yapınca rahatlıyor ve bu kalbi rahatlık ile "Benden günah gitti" di­yordum.

Elimdeki ilaçlar hiç şüphesiz ki gerçekti, doğruydu, derde devadı. Devadı ama hangi derdin devası ve hangi hastalara ne zaman, ne kadar, nasıl verilecekti?

Bütün bunların fevkinde, karşılaştığım insanlann öncelikli hastalığı neydi ve bunlar hangi ilaçlara, hangi dozda muhtaçtı?.

Bütün bunlardan bihaberdim abi! Bana iyi gelen her ilaç, her insana iyi gelecek zannediyor, elimdeki üç-beş kutu üaçla kendimi doktor olarak görebiliyordum. "Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder" derler ya abi, herhalde ben de bunlardandım,

Mektubunu tekrar tekrar okuyunca kendime geldim. Daha açık bir ifadeyle haddimi bilerek oturdum. Önceleri haddimi bilmediğim için kendime kızmıyorum. Bana "Had­dini bil" diyenler, haddin ne olduğunu bilmedikleri ve bana da bildirmedikleri için bu durumumu normal karşılıyorum. Haddi veya haddin ne olduğunu bilmeyen insan, nasıl olur da haddini bilebilirdi!.

Hemeyse Salih abi, meseleleri şimdi çok daha iyi an­lamaya başladığımı hissediyorum. Değerli mektubun için tekrar teşekkür ediyorum.

Mektubunda savaş ayetlerinin gelişigüzel gündeme gelmesinin olumsuzlukları üzerinde duruyor ve "İslam biz­lerden, ne süklüm püklüm pısırık bir insan olmamızi ve ne de bastığı ve vurduğu yeri bilmeyen bir azgın olmamızı is­temektedir. Hiçbir uyuşturucu telkinde bulunmadan edebli, merhametli ve uyanık bir arslan yetiştirmek ne anlama ge­liyorsa, Hizbullahi bir müslüman yetiştirmek de o anlama gelmektedir" diyorsun.

Bana çok müthiş gelen bu ifadeler üzerinde hayii dü­şündüm. Arslan olmak; ezikliği, sömürüyü, esareti zilleti kabul etmeyen yiğit ve güçlü bir arslan.. Ancak bu vasıfla­ra sahip olmasına rağmen azgın ve vahşi olmayan, edebli ve merhametli bir arslan..

Ve bu arslanın yetiştirilmesinde hiçbir uyuşturucu tel­kinin kullanılmaması!..

Yani arslanda olması gereken edebin ve merhame­tin; gerçeklerle, uyarıcı ve uyandırıcı gerçeklerle verilmesi.. Hizbullahi müslümanlar için vermiş olduğun bu ör­nek, Hz. Ömer'de ve Hz. Ali'de belirgin bir şekilde sem­bolleşmekte, gözlerimizi ve gönüllerimizi kamaştırmakta­dır.

Yiğit bir yüreğe ve derin bir merhamete sahip ol­mak; ne yiğitlikten ve ne de merhametten uzaklaşmak, ne azgın bir zorba olmak ve ne de süklüm püklüm pısırık bir insan..

Anlıyorum abi, nasıl olmamız gerektiğini çok iyi anlı­yorum. Ve hissediyorum bu kişiliğin engin görkemini ve gerçekten özlem duyuyorum böyle bir kimliğe, böyle bir kişiliğe..

Yine mektubunda "Kuranı Kerim'de, toplumsal ma­hiyetteki bir çok sorun değişik boyutlardan ele alınmış, rnuhattabın durum ve seviyesine göre hükümler vazedil­miştir. Bu hükümler birbirinden farklı gözükse de, her hükmü tevhidi yoldaki yerine oturttuğumuz zaman, hiçbir aykırılık, hiçbir çarpıklık olmadığını müşahade edeceğiz. Yaşanılan çarpıklıklar doğru hükümlerin yanlış yerlere oturtulmasından meydana gelmektedir.." diyorsun.

Kendilerine alim denilen ve çevresindeki insanlara vaziyet eden birçok kimsenin bu ifadeyi tekrar tekrar okumaları gerekir. Bu inceliği anlamamışlar mı, yoksa anla­mak mı istemiyorlar Salih abü. Doğru hükmü, yanlış za­man ve mekanda gündeme getirdikleri için hem kendileri sapıyorlar ve hem de çevrelerindeki insanlan saptırıyorlar. "Meselemiz, herhangi bir doğruyu veya herhangi bir hükmü, gelişigüzel gündeme getirme meselesi değildir.." derken, bu konuda yaşanılan hatalara açıklık getiriyorsun.

İlahi vahiy gelişigüzel inmemiştir ki, toplumsal mahi­yetteki birçok hükmü gelişigüzel gündeme getirelim! Her Rabbani hükümde hikmet olduğu gibi, bu hükümlerin iniş sırasında da mutlaka İlahi bir murad ve hikmet vardır. Ne­den, toplumsal mahiyetteki bazı hükümler Mekke'de değil Medine'de nazil olmuştur? Mekke'de nazil olan bazı hü­kümler, Medine'de nazil olan bazı hükümlerle neden nes-hedilmiştir? Neshedilmesi mukadder olan bir hüküm neden nazil olmuş ve müslümanlara neden farz kılınmıştır?

Müslümanların anlaması gereken bir hikmet!.

Anlaşılması gerekli, fakat anlatılması gerekli oimayan bir hikmet..

Salih abi, göndermiş olduğun son mektup ile durgun-laştığımi, düşünceli bir şekilde kendime doğru yürüdüğümü biimeni istiyorum. Zamansız ve eksik davranışlardan beni alıkoyduğun için sana teşekkür ediyorum.

Ancak sözkonusu durgunluğumun devamından da yana değilim, Yapılmaması gerekenlerden içtinap ettiğim gibi yapılması gerekenlere de bütün gücümle yönelmek is­terim. Bu hususta bildiklerin ile, nasihatlerin ile bana yar­dımcı olmanı istirham ediyorum.

Seni Allah için seviyorum Salih abi,

şu an senin elini tutmak, seninle kucaklaşmak ve sana sımsıkı sarılarak "Ya Rabbi biz Senin rızan için kar­deş olduk, Senin lutfunla birbirimizi sevdik" diyerek haykır­mak istiyorum.

Ve seninle bu yolda, Rabbimizin hoşnut olacağı bu yolda ölmek istiyorum abi. Gerçi bu istek, sende, bende ve birçok Hizbullahi kardeşimizde yaşayan bir istek. Hepi­miz aynı duyguları paylaşıyor ve aynı muhteşem isteği tek­rarlıyoruz.,

Allah yolunda ölmek..

Yani şehid olmak, gerçek manada, gerçek hayata di­rilmek..

Ancak bunun bir şartı var.,

Allah yolunda yaşamak.. Ölmek istediğimiz yolda ya­şamak.. Hangi yolda öimek istiyorsak, o yolda mutlaka ve mutlaka yaşamak...

Çünkü,

Yaşanmayan bir yolda ölünmez kii.

Ölünmez ki, değil mi abi?

Kardeşin Abdullah Yakup

 

Mektuplar 12

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlar Allah'a hamd, Resulullah'a sala t ve selam ederim..

Muhterem kardeşim Abdullah Yakub'a

Samimiyetle kaleme aldığın mektubunu birkaç gün önce aldım. Cevabı bugüne ertelediğim için hakkını heîai et. Allah için seyahat eden ve gittikleri her yerde rnüslü-manlarla görüşen bazı misafirlerim vardı. Dün o kardeşle­rimle birlikteydim. Ne bileyim, böylesi geziler ve böylesi ni­yetlerle geziye çıkan müslümanlar beni hayli etkiliyor. Bilirsin, bizim köye dışarıdan gelenler genellikle fasulye ve nohut için gelirler. Tozlu, topraklı ve uzun yollan, fasulye­yi biraz daha ucuza almak için katederler.

Bu gelen müslümanlara bakınca, köye gelen yabancı­lar olmaları hasebiyle aklıma ilkin fasulye ve nohut geldi. Gözümle ve gönlümle gülümsedim bu düşünceye..

Rabbimizin Bakara süresindeki "..Hayırlarda birbiri-nizle yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir.." buyruğunu hatırladım. Elbetteki bu İlahi vaad; dinine ucuz fasuiye' kadar değer vermeyenleri değil, Allah rızası için evini, ailesini terkederek veya işine ara ve­rerek kardeşlerini ziyaret eden müminleri kuşatacaktır.

Bekir abiyi bilirsin, müslümanlığına toz kondurmaz.

Her sohbette falan kafire ne dediğini, filan kafire karşı na­sıl davrandığını anlatır. Birkaç gün önce bazı çalışmalara yardımcı olması için evine gittim. Benden fazla o konuşa­rak, ne kadar sıkıntılı olduğunu anlattı. Millette iş ahlakı kalmamış, borçlarını gününde Ödemiyorlarmış.. gibi sıkıntı­lar.

Evinden ayrılırken, avluda duran iki traktöre baktım. Eski traktörü artık kullanmıyordu. Kullanmadığı bu eski traktörü göstererek; "Bekir ağa, bu traktörü 50 NC kam­yon karşılığında verir misin?" diye sordum. Bilirsin hesabı kuvvetlidir, hemen "Tabi veririm yeğenim. Kamyon nere­de?" dedi. Ben bunun üzerine "Kamyon karşılığında verdi­ğin traktörü, Allah'ın rızası ve hoşnutluğu karşılığında müs-lümanlann bu çalışmalarına neden vermiyorsun?" dedim. Bu sorudan hiç hoşlanmadığı, yüzünün aldığı şekilsizlikten belli oluyordu. Onun yanından ayrılırken ona acıyor ve böylesi zararlı maldan Allah'a sığınıyordum.

Bu ve bunun gibi kimseler,  dört duvar arasındaki

sohbetlerde yeri gelsin gelmesin "Allah yolunda ölmekten"

bahseden kimselerdir. Mektubunda ne güzel belirtiyorsun.,

"Hangi yolda ölmek istiyorsak, o yolda yaşamamız

gerekli.. Yaşanmayan bir yolda ölünmez ki!."

Doğru söylüyorsun Yakup, doğru söylüyorsun aziz kardeşim.

Rabbani yolda ölmek için, Rabbani yolda yaşamak gerekli. Hareketsiz kalıbıyla o yolda gözükmesine rağmen, o yolu yaşamayan, o yolu teneffüs etmeyen kimse zaten o yolda bir mevta gibidir. Herhangi bir mevtanın şehidlik ar­zusu ne kadar imkansız ise Allah yolunda yaşamayan kim­senin, Alİah yolunda ölebilmesi de o kadar imkansızdır. Allah yolunda ölmek isteyen mevtalara "Siz zaten ölüsü­nüz behey şaşkınlar!." denmez mi?

Önce o yolda yaşamak gerekli, o kutlu iklimi teneffüs ede ede, o yolda ilerlemeye çalışmak gerekli. Böyle yapılmalı ki, o yolda Hizbullahi bir kimlikle varolunsun ve Hiz-bullahi bir kimlikle varolunan, yaşanılan yolda şehadet umud edilebilsin..

Evet, önce o yolda varolunması gerekli, duygularımızla, düşüncelerimizle, tavırlarımızla, yaşan­tımızla o yolda varolmamız, daha kısa bir ifadeyle o yolun yoicusu olmamız gerekli..

Mektubunda, bir önceki mektubumdan sonra durgun-laştığını, hareketsiz kaldığını yazıyor ve bu durgunluğun devamından endişe duyduğunu belirtiyorsun. Tebliğin haki­katine ilişkin sormuş olduğun soru da, henüz aramızda netleşmiş değil. Bunun bir sebebi de sorunun hayii geniş kapsamlı olması..

İmarn-ı Azam (r.a.); "Kur'an-i Kerim'de kafirlere iman etmeleri, münafıklara ihlasiı olmaları, müslümanlara itaat etmeleri emredilmektedir" diyor. Genel hatları ile doğru ve isabetli bir görüş. Ancak bizim meselemizi çözümleyebile­cek bir açıklıkta değil. Çünkü yaşadığımız toplumda bu üç grup insan birbirleriyle kaynaşmış bir durumda.

Münafıklarla kafirlerin kaynaşmasına şaşılmasa da, böylesi bir üçgende müslümanlann da bulunması şaşırtıcı­dır. Karşılaştığımız bir insanın müsiüman mı, kafir mi, mü­nafık mı olduğunu ancak belli bir süre tanıştıktan sonra anlayabiliyoruz. Dış görünüşe göre değerlendirmek ise çoğu zaman kişiyi yanıltıyor. Mesela yaptığı işe bakarak müsiümanlığından şüphe ettiğim bir kimseyle yeterince ta­nışınca, onun akide ve inançta mü'min olduğunu görüyo­rum. Bu örneğin aksine ise çok daha fazla rastlamakta­yım. Yaptığı bazı ibadetlerle müsiüman olduğunu sandığım kimselerle akidevi meseleleri görüştüğüm zaman, ne yazık ki bu kimselerin akide ve inançta henüz mümin olmadık­larına şahit oluyorum.

Bazı kimseler, bu gibi toplumları mozaik toplum ola­rak adlandırıyorlar. Ki mozaikte bile değişik unsurlar bira-raya gelmesine rağmen, her unsur kendi asli yapısını mu­hafaza etmekte ve bunu görüntüde de yansıtmaktadır. Oysa yaşadığımız toplumda bu özellik de yoktur. Akidede müslüman olan bir memuru tanıyabilmek için onun ünifor­masız halinin düşünülmesi gerekiyorsa, akidede kafir olan bir din tüccannı tanıyabilmek için de onun cübbesiz ve sa-rıksız halinin düşünülmesi gerekmektedir. Mevcut görüntü­lere bakarak, net bir hüküm vermemiz mümkün değildir. Tabi ki arzu edilerek giyilen bazı kıyafetleri istisna ediyo­rum.

O halde, böylesine karışmış bir toplumu nasıl sıfat­landıracağız? Ve yaklaşımımız hangi sıfata göre olacak?

Şayet bu yaklaşımımız, topluma yönelik bir yaklaşım olacaksa, böyle bir durumda toplumun genel yapısı üzerin­de durulur. Topluma bu sıfat verilirken, toplumdaki istisnai ferdler değil, toplumun genel yapısı dikkate alınır.

Bu tesbiti yapabilmek için topluma yöneldiğimiz za­man, toplumun İslam'a karşı iki ayn yüzeysel tavrıyla kar­şılaşıyoruz. Kabui edenler ve reddedenler.

Kabul edenlere müslüman, reddedenlere kafir diyebi­lecek olsak, mesele kısa yoldan çözümlenmiş olurdu.

Ne var ki bunu diyemiyoruz!.

Mesela İslam'ı reddeddiğini söyleyen bir faşist, bir ka­pitalist veya kominist ile konuşsan ve ona; "Sen İslam'ı reddediyorrnuşsun. Şu reddeddiğin İslam'ı hele bir anlat!." desen,   nasıl  anlamışsa,  öyle  anlatacaktır  reddettiği  İslam'ı Sen onu dinleyince göreceksin ki, onun anladığı ve anlattığı din, İslam değil.

Ve o, öyle gördüğü, öyle anladığı bir dini reddediyor!.

Diğer tarafta İslam'ı kabul ettiklerini söyleyenlere de "Şu kabul ettiğiniz İslam'ı bana anlatıverin" desen, onlar­dan birçoğunun da İslam olmayan bir anlayışı kabul ettik­lerini göreceksin. Bilmeden kabul ve bilmeden reddetme­nin İslam ıstılahındaki karşılığı cehalettir. Dolayısıyle böylesi insanların çoğunlukta olduğu topluma 'Cahili top­lum' denilmektedir.

Yakup, İnşa Allah buraya kadar anladın kardeşim.

Çünkü bu konuda bir hayli kavram kargaşası oldu. 'Cahili toplum' ifadesini kabul etmelerine rağmen "Dar'ul cahiliye" kavramını kabul etmeyenlerle karşılaşıyoruz. 'Dar' kelimesi, yaşanılan yer, toprak parçası demektir. Dolayı­sıyle "Dar'ul cahiliye", cahili toplumun yaşadığı yer demek­tir. Cahili toplumun varlığını kabul edenler, bu topluma bir yer isnad etme durumundadırlar. Çünkü bu cahili toplum, boşlukta veya havada yaşamıyor ki!. Bu toplumun yaşadığı bir toprak, bir 'Dar' elbetteki vardır. İşte bu toplumun ya­şadığı 'Dar', dar'ul cahiliyedir. Böyle toplumlardaki kurum­larda yer alan insanları da, toplumdan ayrı olarak değer­lendirenleyiz. Çünkü bu kimseler de. o toplumun içinden çıkmakta ve toplumun yüzyüze geldiği eğitim ve kültür faa­liyetlerinden geçerek cahili anlayışlara göre şekillenmekte­dirler.

Sen yine de bu konuda araştır ve mevcut istifhamları­nı bana yaz kardeşim. Çünkü öncelikle bu konuda netleş­memiz ve mutabık olmamız gerekli.

Mektubunun   sonunda   "Seni   seviyorum"   diyorsun.

Tertemiz gönlünde bana yer verdiğin için teşekkür ediyo­rum. Ben de seni seviyorum kardeşim. Samimiyetini ve ihdasını hissediyor, seni yürekten seviyorum.

Hem böyle istiyor Rabbimiz..

Sevmek ve böylesi Rabbani sevgilerle bir araya gelebilmek...

Allah'ın selamı ve kalbi dualarımla..

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 13

 

Allah'ın adıyla başlarım

Muhterem Salih abi

Benim için çok değerli o!an mektubunu aldım. Mek­tubun İçin teşekkür ederim derken bu teşekkürün mektuba nisbetle çok küçük kaldığını hissediyorum. Çok, çok... ifa­deleriyle teşekkürü büyütmek, çoğaltmak mümkün ise sana çok çok teşekkür ederim abi. Rabbim senden razı ol­sun ve razı olacağı amelleri sana kolaylaştıran.

Topluma yaklaşımın ve topluma yönelik değerlendir­melerin beni biraz düşündürdü. Ne bileyim, önemli olmasına rağmen benim için yeni meselelerdi. Bu konuda kalıp­laşmış bazı görüşlerim vardı. Yaşadığım toplumu, belirt­tiğin esasların ışığında yeniden gözlemlediğim zaman me­seleye daha kolay nüfuz edebildim. Toplumun genel yapı­sını oluşturan iki ayrı kısımdan söz ediyorsun. İslam'ı kabul edenler ve İslam'ı reddedenler.. Bu kabul ve reddin bilinç­sizce yapıldığına dair tesbitlerine katılmamak mümkün de­ğil. Hem bunun birçok örneğini yaşadık ve hala yaşıyoruz.

Bulunduğumuz okulda, İslam'a gönül verdiğini söyle­mesine ve namaz kılmasına rağmen, kendilerine telkin edilen din anlayışı nedeniyle tağutu ve zulmü meşru gören birçok genç var. Bunlar Allah'ın azabından sakındıkları gibi tağutun azabından da sakınmaya çalışan kimseler. Dünya selameti için tağuta, ahiret selameti için Allah'a yö­neliyorlar! .

Bu ikisini birarada nasıl gerçekleştirebilecekler bilmi­yorum? Ne Allah'ı gazaplandırmak istiyorlar, ne de tağutu! Allah'a dost olmak istedikleri gibi Allah'ın düşmanı tağuta da dost olmak ve dostça ilişkilere girmek .istiyorlar!. Gerçek niyetleri belki de bu değil!, Belki bu dostça ilişkilerin ilersinde farklı düşünceleri var!. Tağutu, din adına meşru görmeye davet ettikleri in­sanları, belki de yarınlarda farklı bir tavıra davet edecek­ler! Bilmiyorum bütün bunları, fakat bildiğim bir gerçek var ki İslam'da ve İslami davette böylesi çelişkilerin kesin­likle olmadığı..

İşte bunlarla, bunların sapık yönelişlerine dair mese­leleri konuşup, ikaz etmek istediğim zaman, bana verdikle­ri beylik cevap şu.,

Sen müslümanlarla niye uğraşıyorsun? Git inkar edenlerle uğraş..

Bunlara "İnkar edenler, sizde gördüklerini inkar edi­yorlar" dediğim zaman, meseleyi anlamadıklarından veya anlamak istemediklerinden bir şeyler mırıldanarak yanım­dan ayrılıyorlar. Onlara göre ben, bu güzidef!) müslüman-iarın arasına fitne, fesat sokan bir bozguncuyum. Bunlar­dan birçoğuna bir şeyler anlatabilmek, bana hayli zor ve bazen imkansız görünüyor. Salih abi, bunun nedenini şöy­le açıklayabilirim.,

Bu insanlardan birçoğu bir gruba dahil oldukları za­man, kişiliklerini ve asli kimliklerini kaybediyorlar. Karşılaştıklan bir konuyu değerlendirme, muhakeme etme yetkişini kendilerinde görmedikleri gibi böyle bir istekleri de yok. Dağ başındaki bir çoban (Yaptığı işe ve tertemiz dün­yasına gıpta ediyorum) karşılaştığı bir meseleyi gücü nisbe-tince muhakeme edip, bir kanaat belirtmeKtedir. Dağ ba­şındaki bir çobanın bu tavrı, birçok okumuş ve kültürlü insanda yoktur. Herhangi bir gruba bağlı bu insanlar; müs­takil düşünmeyi, değerlendirmeyi, muhakemeyi hocalanna veya üstadlarına karşı adeta bir şirk olarak görmektedirler. Hiçbir konuda bu insanlann düşünme, muhakeme etme, kanaatini belirtme yetkisi yoktur.

Grubun herhangi bir konudaki görüşünü, tenkid ve eleştiriden uzak bir makama oturtulan bazı kimseler tayin etmekte ve bu görüş "İşittik ve itaat ettik" yaklaşımıyla he­men kabul görmektedir. "İşittik ve itaat ettik" yaklaşımı, müslümanların sadece ve sadece İlahi vahye karşı göster­dikleri ve göstermeleri gereken bir yaklaşımdır. Her eksik­likten münezzeh İlah'ın buyruğuna karşı gösterilen bu yak­laşım, hataya ve sapıklığa düşebilecek olan bir beşerin buyruğuna karşı gösterilirse durumun vehameti ne olur?

İnsanlara ilahlık taslamak veya bir insanı iîahlaştırma-ya çalışmak bu değil midir?

İslam'da mukallitlik mutlaka vardır ve mukallit olan bir kimse birçok konuda mazurdur. Fakat biliyoruz ki İs­lam'da muhakkiklik ve müctehitlik de vardır. Nitekim mu­kallitlerin taklit ettiği merci, inançta ve agelde salih müc-tehitlerdir. Kimi, neden, nerede ve nasıl taklit ettiğini bilmeyen üç-beş sapık veya şaşkın mukallid, tartışmasız taklit mercii kabul edilirse, karşılaşılacak tablo, işte bugün karşılaştığımız tablodur,

Böyle bir durumda ne yapabiliriz abi? Grupsal taassup içinde erimiş, kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş bir İnsana neyi, nasıl anlatabiliriz? Sen onu karsına almana, muhatap kabul etmene rağmen, kimlik ve ki­şilik sahibi bir muhatap yok ki karşında!..

Diyalektikte "Kemiyetin keyfiye dönüşmesi" prensibi vardır. Yani kemiyetin, çoğunluğun getirdiği keyfiyet veya nicelikle oluşan nitelik. Gruplara yön veren birçok kimse­ler, İslami prensiplerden ve Sünnetuilah'dan Önce bu pren­sip üzerine eğilmiş olacaklar ki, vaziyet ettikleri gruplar, bu prensibe göre oluşmaktadır. Bu gruplardaki keyfiyet, kemiyetin getirdiği bir keyfiyettir. Bu gruplarda eriyen bir­çok insan, kemiyetin getirdiği keyfiyetle ayakta durmakta, bu keyfiyet ile varlığını hissetmektedir. Gruptan dışlanması demek, kemiyetin getirdiği keyfiyeti yitirmesi demektir. Kemiyete bağlı olmayan kişisel bir keyfiyeti olmadığı için, gruba körü körüne bağlı kalmakta ve kemiyetin getirdiği biricik keyfiyetini kaybetmek istememektedir.

Tabi ki sonuç olarak sadece kemiyete bağlı olan key­fiyetler, kemiyetin dağılması veya dağıtılması ile yok olma­ya mahkum olmak:adtr.

Kemiyetin keyfiyete dönüşmesine açık bir örnek ola­rak birçok mitingleri ele alabiliriz. Kemiyetin getirdiği key­fiyete sahip olan yüzbinlerce müslüman... Sonra, sonra ne oldu o keyfiyet? Ne oldu o keyfiyete sahip olan müslümanlar? Neden kayboldu keyfiyet ve keyfiyete sahip olan müslümanlar?

Nedeni malum, keyfiyet kemiyete bağlı idi. Kemiyet de sisteme bağlı olduğu için, kemiyetin dağılması ile keyfi­yet de ortadan kalkmış oldu!.

Salih abi şimdi Resulullah (s.a.v.)'in "Müslüman bir delikten iki kere ısınlmaz" manasmdaki buyruğunu hatırla­dım. Isınldıklarını bir deliğin önünden hala ayrılmayan bazı samimi kardeşlerimin de aynı buyruğu hatırlamalarını ister­dim.

Diyaletikte geçen, kemiyetin keyfiyete dönüşmesi prensibi, birçok hareket lideri tarafından kabul ve tatbik edilmesine rağmen, müslümanların bu prensibe dikkatli ya­naşmaları gerekir.

Bildiğin gibi hiçbir peygamber önce kemiyeti hedef alıp, keyfiyeti kemiyetten beklememişlerdir. Davetin çekir­değini oluşturan müslümanlar, kemiyete sahip olmamaları­na rağmen cahili kemiyetlere karşı dayanabilecek keyfiyete sahip müslümanlardır. Rabbani kemiyet; kemiyet olmadan keyfiyete sahip olan bu müslümanlardan meydana gelmek­tedir.

Sonuç olarak Rabbani kemiyetin meydana getirdiği bir keyfiyet olmakla birlikte, Rabbani kemiyete dahil olan müslümanların keyfiyeti, sadece kemiyete bağlı bir keyfiyet değildir.

Salih abi, kemiyet ve keyfiyet diye diye herhalde ba­şını ağrıttım. Bu meseleleri bu düzlemde konuşacağım pek insan olmadığı için sana açılmak istedim.

Tebliğe ilişkin açıklamalarını yine bekliyorum. Tebliğ konusunda ben de bir araştırmaya girdim. Düzenli olarak hergün üç saat çalışıyorum. Rabbim ne niyetle okuduğu­mu ve ne niyetle araştırdığımı biliyor. Sonuca ulaşsam da, ulaşmasam da, bu çalışmalarımın karşılıksız kalmayacağını umud ediyorum.

Birbuçuk saat sonra sabah namazı kılınacak. Tabi ki güneş doğudan gelirse!.

Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun..

Kardeşin Abdullah Yakup

 

Mektuplar 14

 

Yaratan ve hidayet eden Rabbimizin adıyla

Muhterem kardeşim,

Mektubunu aldım, cevabı geciktirdiğim için Özür dile­rim. Senin de tahmin ettiğin gibi, köydeki durum hayli ha­reketliydi. Başörtü meselesinde çok değişik olaylara şahit oldum. Şeyhmuz dayıyı bilirsin, hani kızlarından birini İn­giltere'ye, birini İstanbul'a göndermişti. Hatta Süleyman emmi (aşağı ykık minareli caminin müezzini) buna çok kızmış ve "Okuması için kız kısmı İngiltere'ye gönderilir mi?" demişti.

Geçenlerde köy kahvesinde otururken, Şeyhmuz dayı çok üzgündü. Sebebini sorduklarında "Okulda başörtüsü takmayı yasaklamışlar. Bizim kız da ne yapsın! Okulu bıra­kıp dönmüş.." diyerek sıkıntısının sebebini açıkladı.

Yakupl. Şeyhmuz dayı bunu söyleyince, Süleyman dayının yaşlı bir arslan gibi kükremesini görmeliydin!.. Şeyhmuz dayıya dönerek ve pençelerini sallayarak şöyle haykırdı.,

Ben sana söylemedim mi? Ne vardı kızı İngiltere'ye gönderecek. Bu memlekette okul mu yok? Elin adamı ba­şörtüsünü elbet yasaklar, elbet yasaklar. Onlar dinler mi

senin kızının müslümanlığını? Onlar dinler mi başörtüsü­nün Allah'ın farzı olduğunu? Şöyle Şeyhmuz, söyle.. Onlar dinler mi?...

Şeyhmuz dayı ise bıkkın gözlerle Süleyman emmiye bakarak şu cevabı verdi.,

Onlar dinliyorlar Süleyman ağa, onlar dinliyorlar.. Onlar dine de, dini ibadetlere de saygı gösteriyorlar., İngil­tere'deki kızım başörtüsüyle okumaya devam ediyor. Okul­dan ayrılan kızım İstanbul'daki!..

Ve, yaşlı bir arslan gibi kükreyen Süleyman emmi sustu.

Sustu Süleyman emmicik!.

N'apacaktı ki?

Kendi kuyruğunu, kendi dişleriyle mi ısıracaktı?

O sanmıştı ki, İngiltere hükümeti başörtüsünü yasak­lamış. Nereden bilecekti, sevdiği, gönül verdiği, her na­mazda dua ettiği, dua ettirdiği T.C. hükümetinin bu kararı alacağını!. Düşünceye daldı ve sonra "Bu kararı hükümeti­miz almışsa, orasını bilemem?" diye fısıldadı. Kahvede tek­rar bir kaynaşma oldu.

Süleyman ağa, ne demek bilemem? Örtü farz değil mi?

Örtü farz değil mi Süleyman ağa?

He ya! Söylesene Süleyman ağa!., sorulan yükseldi.

Süleyman emmi ise susuyor, düşünceli gözlerle du­vardaki takvime bakıyordu. Herhalde emekliliğine kaç sene kaldığını hesaplıyordu!. Dudaklarını sağa sola oyna­tıp, dişiyle ısırdıktan sonra; "Hükümete karşı gelinmez" dedi. Sanki yangının üzerine benzin dökülmüştü. Bu sefer o zamana kadar susanlar da bağırmaya başladı.,

Anladık, hükümete karşı gelinmez!  Gelinmez de, Allah'a karşı gelinir mi?

Gelinir mi Süleyman ağa?

Süleyman ağa terlemeye başladı, "O ne biçim söz? Tevbe edin, Allah'a elbet karşı gelinmez. Ben, hem Al­lah'a karşı gelmeyin, hem de hükümete karşı gelmeyin di­yorum!." dedi.

Kahvedekilerin gülmeye başlamasıyla ortalık sakinleş-ti. Bazılan "Süleyman ağaya yap bir kahve, fincanı tutma­dan ve ağzını açmadan içiversin!,." dediler.

İşte böyle Yakup!.

Başörtü meselesi, değişik düşüncelere sahip olan müslümanların ortak meselesi olduğundan, bu mesele et­rafında genel bir toplanma oldu. Hükümet için potansiyel tehlike var mıydı, yok muydu bilmem ama, gözle görülür bir potansiyel vardı. Bana kalırsa, böyle bir potansiyel ol­masına rağmen, hükümet için potansiyel bir tehlike yoktu. Çünkü bu potansiyel; akide birliği içinde olmayan insanla­rın, örtünme hükmü çerçevesinde oluşturdukları bir potan­siyeldi. Mesela bir politikacı kürsüye çıkar, Allah'ın hakimi­yetine ve örtüye dil uzatırsa, akidesinin bilincinde olan müslümanlar, örtü meselesinden önce Allah'ın hakimiyeti­ni hafife alan bu sözler üzerinde dururlar, öncelikle bu sözlere tepki gösterirlerdi. Böyle bir tepki olmamışsa, sa­dece Örtü yasağından rahatsız olunmuşsa ve üstelik Al­lah'ın hakimiyetine dil uzatan, Allah'ın hakimiyetine küfre­den kimselerden, Allah'ın hükmünü yaşamak için izin istenmişse; bu insanların çoğu Örtünme izni(!) ile Örtünüp, uyumaya devam etmek isteyen insanlardır.

Neticede bunlar ve bunlar gibi insanlann oluşturduk­ları potansiyel, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laik hükümetler için tehlikeli değildir. Bu konuda telaşlanmalarina, irtica yaygarası koparmalarına da hiç gerek yoktur.

Yakup dikkat ediyorum, birçok beşeri sistem insanla­rın hak ve emeklerini gasbettikten sonra, bu gaspettikleri hakların küçük bir kısmını geri vermekle, o insanlann sev­gi ve desteğini kazanıyorlar. Laiklik adına konulan bu ya­sak, laiklik adına kaldırılırsa, bil ki laiklik bayraklaşacak ve birçok insanın sevgisine mazhar olacaktır.

Hatırlar mısın bilmem? Otuz-kırk sene evvel 'Ezanın arapça okunmasına' ilişkin karar, demokratlık adına verildiğinde; demokratlığın ne olduğunu bilmeyen milyonlarca insan demokrat olmuştu!..

Herneyse Yakup.. Ne bileyim, çok canım sıkılıyor. Son günler köyden ayrılıp, gezintiye çıkıyorum. Belki de yalnız kalmak istediğimden. Geçenlerde dağda deli Yu­suf'la karşılaştım. Aslında ona deli derken hayli tereddüt ediyorum.

Öyle akıllı lafları var ki!.

Yine çobanlık yapıyor. Bana süt ikram etti, biraz ko­nuştuk. Gözlerini gözlerime dikerek "Allah hayvanları ne için yarattı?" dedi. Ben de onun gözlerine bakarak "Hay­vanlara bakarak, insan olduğumuzu hatırlayalım diye!" de­dim. Bu cevap Yusuf'un hoşuna gitmiş olacak ki bana zor­la bir bardak süt daha ikram etti. Ben sütü içerken, Yusuf hayvanlara bakarak gülümsüyordu.. Ne dediğini anlamiyor-dum ama, bir şeyler mırıldanan Yusuf gülüyordu.

Bense insanları düşünüyordum!

Kendilerine baktıkça insanlığımı unuttuğum ve insan­lığımdan utandığım insanlan..

Bu insanlan düşünüyor ve bu insanlardan uzaklaşmak istiyordum..

Allah'a emanet ol Yakup.

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 15

 

Aziz kardeşim

Muhterem müslüman

Sana yazdığım son mektupta tebliğ meselesine ilişkin sorulanınızdan bahsetmiştim. Son mektubunda, şu an günce! bir konu oian başörtüsü meselesine değiniyorsun. Başörtüsüne ilişkin yaklaşımlarına sevindim. Teşekkür edi­yorum Salih kardeşim...

Ben de hayli tedirgindim, duyduklarım ve gördükle­rim karşısında.

Görüyordum samimi müslümanları, görüyordum kar­deşlerimi ve görüyordum içinde bulundukları durumu. Ya­pılması gerekenleri düşünüyor ve yapılması gerekenlere rağmen bazı yapılanlara bakarak üzüntülü bir yalnızlığa gömülüyordum.

Ebu Zer (r.a.) şehirden uzak ve sessiz bir yer olan Gebeze'de yalnızdır.! Ben ise aynı yalnızlığı milyonluk şe­hirlerde, kalabalık caddelerde yaşıyorum...

Bir umut ile arıyorum Salih abi,

Kılık ve kıyafeti umursamadan, gözlere bakarak, göz­lerde arıyorum. Hergün gördüğüm yüzlerce göz arasında, bir çift göz anyorum. Garip bakışlarımla tanış olacak bir bakış arıyorum. İstiyorum ki bulayım, karşılaşayım bu kardeşimle,  ismini bilmediğim bu kardeşimin elini tutayım. Gözlerine, gözlerinin içine, gözlerinin ötesinin bakayım.

Dudaklarım, ağlayan çocukların dudakları gibi bükül­sün, titremeye başlasın. Onun duyabileceği bir sesle; "Alla-hu Ekber" diyeyim.

Ve ağlayayım ve ağlasın ve sımsıkı sarılarım birbirimi­ze... Ve "Allahu Ekber" diyelim ağlayarak... Daha bir kuvvetle sarılarım,

Daha bir kuvvetle "Allahu Ekber" diyelim, meydanlar titresin, putlar sarsılsın bu haykırışla...

Ben, sen, o... biz, siz, onlar ...olmasın

Biz olsun... Biz olalım... Kardeşlerimizle bin kez sarı­lıp, bin kez bütünleşelim, fakat bir kez olsun ayrılmayalım.

İşte aradığım bu Salih abi, ellerimi ve omuzbaşlarımı yalnız bırakan arayışım bu..!

Altın ve elmas arayan kimseler, girdikleri dehlizlerde ve maden ocaklarında; vitrinlerde gördükleri işlenmiş altını veya işlenmiş elması aramazlar. Altın ocağında kazma sal­larken; gözleri ile altın bir bilezik değil, taşa ve toprağa ka-nşmış altını ararlar. Elmas ocağında çalışırken; gözleri ile elmas bir yüzük değil, taşlı topraklı elması ararlar.

Bunu biliyor ve bu gerçeği dikkate alıyorum.

Bu nedenle sokaklarda ve caddelerde Hazret-i Ömer olmuş bir Ömer'i, Hazret-i Ebubekir olmuş bir Ebubekir'i, Hazret-i Ali olmuş bir Ali'yi, Hazreî-i Osman olmuş bir Os­man'ı aramıyorum.

Aradığım bunlar değil..

Ben Rabbani hükümlere Ömer gibi iman ederek, Hazret-i Ömer'e benzeyecek, benzeyebilecek Ömerleri arı­yorum.

Hazret-i Ebubekir'e benzeyebilecek Ebubekirleri, Haz­ret-i Ali'ye benzeyebilecek, benzemek isteyecek Alileri ve Osmanlan arıyorum.

Taşlar ve topraklar arasında, altın ve elması tanıyabi-lenler gibi, taşlanmış kalabalıklar arasında bu Ömerleri, bu Alileri tanıyabilmek istiyorum.

İşlenmemiş ham elmastan çıkan ve "Ben elmasım" diyen o küçücük pırıltıyı, gözlerde arıyorum. Bakışları taş­laşmış binlerce göz arasında; bu küçücük pırıltıyı, bu an­lamlı ızdırabı ve gözyaşlarını arıyorum.

Biliyorum,

Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)'a iman eden, Re-sulullah {s.a.v.)'i tanıyan ve Resulullah (s.a.v.)'e aşık olan gözlerde, bu pırıltının olacağını.,.

Biliyorum,

cehennem ayetlerini okuyan, bu ayetlere iman eden, dehşetle titreyen ve bu titreyişle; annesini, babasını, kar­deşlerini çocuklannı, kendisini ve yaşadığı toplumu gören gözlerde, bu ızdırabın olacağını...

Biliyorum,

karşılaştığı bir çift gözde bu pırıltıyı ve bu ızdırabı gö­ren gözlerin, bir damla gözyaşı ile "Merhaba" diyeceğini,

Biliyorum Salih abi, biliyorum bunları..

Aradığım Ömerlerde, Ebubekirlerde, Alilerde ve Os-manlarda bu pınltının, bu ıztırabın, bu gözyaşlarının olacağını biliyorum..

Ve arıyorum..!

Bazen duyuyorum "Falan yerde Ömer vaaar!" çığlık­larını...

Hemen gidiyor ve hemen görmek istiyorum bu Ömer'i. Bir çift gözle karşılaşıyorum, bakıyorum, arıyorum bu gözlerde Ömer'i. Ben gözlere bakarken gözlerden bir burun mesafesi aşşağıda olan ağız açılmış ve Hazret-i Ömer'i anlatılıyor. Bir an gözlerimi kapatıyorum. Kulakla­rım, duyduğu sözler ile Ömer'i bulmanın sevincini yaşıyor. "Bu sözler, bu ifadeler Ömerin sözleri, Ömerin ifadeleri., Ömer'i buldun.." müjdesini veriyor bana... Tekrar açıyo­rum gözlerimi, gözlerimin kulaklarımı doğrulamasını istiyo­rum. Gördüklerim, duyduklanmı tastık etsin istiyorum.

Hazret-i Ömer'i anlatan ve "Ömer gibiyim" diyen ağı-zın bir burun mesafesi üstte olan gözlerde Ömer'i arıyorum,

Ömer gibiyi arıyorum,

Ömer gibi gibiyi arıyorum,

Ömer'in benzerinin, benzerinin benzerini arıyorum.

Taşlanmış gözleri, gözlerim ile kazmalayarak, taşlar arasındaki küçücük pırıltıyı arıyorum. Kulaklarımın duydu­ğu dert ve ıztırap destanını doğrulamak için, gözlerde bir damla, bir damlacık ızdırap arıyorum...

Gözlerim ve bakışlarım yoruluyor taş yığınları arasın­da. Ömer'den koca bir burun mesafesi uzak olan, Ömer'e yabancı gözlere bakıyorum.

Kulaklarıma "Gözlerde Ömer yok, pmercik yok. Ömer'ciğİn izi yok" diyorum. Yaldızlı sözler ve Ömer'i an­latan sesler uzaklaşıyor kulaklarımdan.

Bir Ömer hayalini ve bir Ömer sevincini tekrar içime gömerek, eve dönüyorum. Beni Ömer'siz bir eve sokan evin tokmağını tutarken, kapıyı açarken "Neden ağladığı­mı?" anlatmama gerek yok abi..?

Ben ağlıyorum.

"Erkekler ağlamaz" diyerek, ağlanacak hallerine güle­bilecek kadar erkekliklerini yitiren beton yığınları arasında ben ağlıyorum. Gözyaşlarımı sildiğim yumruğumun, her damla gözyaşı ile daha irileştiğini, daha kuvvetlendiğini ve daha çok sıkıştığını hissediyorum.

İşte Salih abı, Yakup kardeşinin durumu bu,

Abdullah'ın durumu bu..!

Yine odamdayım.

Yine duvarlara ve duvarlar arasındaki boşluğa bakı­yorum. Gaflete düştüğüm anlar bu boşluktan irkiliyor, bu boşluğa üzülüyorum.

Sonra,

Sonra bana şah damarımdan daha yakın olan Rabbi-mi düşünüyorum. Alemlere rahmet olan peygamberim Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)'i düşünüyorum.

Odam doluyor,

dünyam doluyor,

gözlerim doluyor abi..

Kendime geliyorum....

Ömerleri Hazret-i Ömer,

Ebubekirleri Hazret-i Ebubekir,

Alileri Hazret-i Ali yapan İlahi lutfu idrak ediyorum.,

Ve bu idrak ile,

"Hasbun Allahu ve nimel vekil" diyorum..

Bu yüce kelimenin getireceği İlahi lutfa rnazhar ola­bilmek için; bu kelimeyi onlar gibi, onların teslimiyeti ile söylemek istiyorum.

Allah'a teslim ve Allah'a emanet olalım...

Kardeşin Abdullah Yakup

 

Mektuplar 16

 

Rahman ve Rahim olan Rabbimizin adıyla

İzzetli müslüman,

Şerefli kardeşim..

Mektubunu bundan bir süre önce almıştım. Değerli ve samimi ifadelerini okuyunca haydi durgunlaştım. Dü­şündüm, bu okuduğum neydi? Beni öylesine etkileyen ne okumuştum? Mektup değildi senin yazdığın, birtakım söz­ler değildi..Yazılanları okuduktan sonra zihnimde beliren hiçbir söz, hiçbir ifade yoktu. Sanki okuduğum ifadelerin hepsi silinmiş, önemini yitirmişti.

Fakat anladığım, saygı duyduğum, yaşadığım hüzün ve umud duygulan arasında kaybolmuştum. Sen beni, için­de bulunduğum durumu, duygularımı anlatıyordun, Yaşadı­ğın ve yaşayan gözlerde aradığın ızdırap, benim de yaşadı­ğım, benim de öpülesi gözlerde aradığım ızdırap. Ve yalnızlığın, seni üzen ve seni gözyaşlarıyla kucaklayan yal­nızlığın...

Senin yalnızlığın,

benim yalnızlığım,

Ömerlere gönül veren,

Ömerleri arayan ve bakışları aynı gözyaşıyla ıslanan müminlerin, müslümanların, kardeşlerimizin yalnızlığı...

Ne yapalım Yakup?

Ne yapalım kardeşim?..

Bu gerçeklere lafzen yakın, kalben uzak olanlara ne yapalım? Okumak, bilmek ve bildiklerini kanıtlamak için bilmelerine rağmen arılamadıklarını ve yaşamadıklarını an­latmak isteyen müslümanlara ne yapalım?

Yaşanması gereken hükümleri anlatan, anlatan, dur­madan anlatan müslümanlara, bu hükümlerin yaşanması gerektiğini mi anlatalım? Hem bunu anlatmamıza da ge­rek yok, çünkü onlar bunu da anlatıyorlar!..

Hükmün yaşanması gerektiğini de, en veciz ifadeler­le anlatan bu müslümanlara anlatacak ne kaldı ki Yakup?

Geçtiğimiz günlerde bir kardeşimden şöyle bir Çin atasözü duydum; "Bir şeyi yüz kere okumaktansa on kere gör, on kere görmektense bir kere yap". Bazı îslami haki­katleri içerdiği için düşünülmesi gereken bir söz..

Mektubunda altın ve elmas arayan bazı kimselerden örnek veriyor ve bu kimseler girdikleri dehlizlerde ve ma­den ocaklarında, vitrinlerde gördükleri işlenmiş altını veya işlenmiş elması değil, taşa toprağa karışmış altın veya el­ması ararlar diyorsun. Bu güze! tesbitinin düşünülmes: ve ciddi olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Bildiğin gibi oturdukları veya yattıkları yerden, ayağa kalkan ve sendeleyerek de olsa yürümeye çalışan müslü-manları tenkid eden kimseler var. Entelektüel olan bu tip­ler, Resulullah (s.a.v.) Efendimizin terbiyesi altında yetişen seçkin müslümanların, seçkin tavırlarını okuduklan zaman teorik bir bilgiye sahip olmaktalar ve pratiğe geçirmedikle­ri bu teorik bilgiyle, bildiklerini pratize etmek isteyen müs-lümanları itham ve tenkid etmektedirler. Sendeleyerek de olsa yürümeye çalışan müslümanları, yattıkları yerden ten­kid eden bu kimseler, buğday tarlasında buğday ekmeği aramaktalar ve "Buğdayla karın doymaz, ekmek olması gerek" diyerek, olgunlaşma mücadelesi veren ekinleri in­safsızca taşlamaktadırlar.

Altın ve elmas örneğini düşündüğüm zaman, çok ön­celeri okuduğum "Elmas tarlaları" isimli bir yazıyı hatırla­dım. Şahıs isimleriyle birlikte verilen bu yaşanmış hadiseyi aniatan bu yazıda; elmas aramak için evini ve tarlasını sa­tan bir adamın, bu parayla dünyanın çeşitli yerlerinde el­mas araması, uzun yıllar aramasına rağmen bulamaması, elmas aramak için sattığı tarlayı alan çiftçinin ise bu tarlayı sürerken parlak taşlarla karşılaşması ve daha sonra yapılan kazılarla bu tarlanın dünyanın sayılı elmas ocaklarından biri olduğu konu ediliyordu.

Birkaç gün önce Karadeniz yöresinden gelen bir kar­deşimle konuşurken yine Elmas tarlaları' ismindeki bu ya­zıyı hatırladım. Karadeniz yöresinden gelen kardeşim, Tür­kiye'yi gezmekte olduğunu ve adam aradığını söylüyordu. Bu cevaba şaşırmadım, çünkü adam aradığını söyleyen bir­çok kardeşimle sık sık karşılaşıyordum. Kuran ve sünnet anlayışına göre adam olmuş adamları arayan bu kardeşle­rime bakınca sanki kendimi ve birçok müslümanı görüyor­dum.

Çünkü ben de adam arıyordum, çünkü sen de adam arıyordun, çünkü onlar da adam arıyordu!.. Evet Yakup! Adam arayanlar adam olsa, hiç şüphen olmasın ki meydanlar adamla dolacaktır. Öyleyse önce biz, önce biz adam olalım kardeşim..

Çocuk parklarında adam aramaktan, çocuklara kızmaktan, çocukları tenkid etmekten vazgeçerek., Önce biz adam olalım..

Yaşanaksa önce biz, yürünecekse önce biz, ölünecekse Önce biz ölelim kardeşim..

Asr-ı saadetten çok örnek okuduk, çok örnek anlat­tık.,

Artık biz de örnek olalım, onlar gibi örnek olalım Yakup..

Seni seviyorum canım kardeşim. Sana örnek olmak ve seni örnek almak istiyorum. Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun..

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 17

 

Allah'ın adıyla

Gecenin saat ikisi Salih abi.

Uyuyamadım ve sana mektup yazmak istedim. Biraz önce davulcu geçti, ramazan davulcusu.. Davul sesini din­lerken büyük şehri ve büyük şehirlerdeki ramazanı düşün­düm. Büyük şehire ramazanın geldiği sadece gece yarısı davul sesleriyle anlaşılıyor. Gündüz caddelere ve sokaklara çıksan, etrafına bakınsan ramazan olduğunu anlaman mümkün değil.

İstatistiklere göre bu ülkenin % 99'u müslümanmış! Bu doğru bir rakam ise % l'lik istisnaların hepsi bizim şe­hirde Salih abi!. Sana daha önce söylemiştim, burası bü­yük şehir. Herşeyin büyüğü, büyüğü olmasa da kocamanı burada! Bizler ise büyük şehrin küçük müslümanları!..

Diyeceksin kî neden küçük!.

Bilmiyorum, pek anlayamıyorum bunun nedenini!

Fakat müşahade ettiğim olaylar, müslümanlann bü­yüklere özgü ciddi eylemlerden ziyade küçüklere özgü ha-yellere meyyal olduklarını gösteriyor.

Çağdaş bir virüs olan demokrasi ise camilere girmek bir yana sanki camilerden dağılıyor. Kulluk ve ibadet sinir-

lannı yeterince bilmeyen insanlara ve müslümanlara bulaş­ma vakası ise meydanda.

Ne bileyim? Sanki korkuyorlar demokrasinin gölge­sinden çıkmaya!. Yaptıkları eylemin demokratik olmasına özel bir itina gösteriyorlar. Bu bir bakıma veya bir boyut­tan doğru bir yaklaşım olabilir. Nitekim bu yaklaşımın doğru ve tutarlı olan yönü "Maşa varken, ateş elle tutul­maz" ifadesiyle açıklanıyor.

Ve, demokrasinin verdiği maşalar ele alınıyor.

Sonra ne yapıyor, ne yapıyor bu eli maşalılar?

Ne yapacaklar ki!

Herşeyi maşa ile tutmaya başlayıp, herşeyi maşa ile tutmaya alışıyorlar!. Sonuç ise senin tahmin ettiğin ve gördüğün gibi. Elindeki kalemi maşa ile tutan yazarlar, dünya ve ahiret işlerini ellerindeki maşa ile birbirinden ayı­ran vaizler, başörtülerini maşalanyla bağlamaya çalışan ba-cıcıklar, devrimci söylemlerden sonra ellerindeki maşa ile putları dürtükleyen, putların gıdıklanmasına ve gülmesine neden olan çağdaş devrimciler!.

Ve ellerindeki maşa ile tutmaya çalıştıkları bazı İslami hükümlerle cenneti umud eden müslümanlar!..

İşte bunlar, eli maşalılar Salih abi..

Demokrasinin karanlığını gölge bilip, bu gölgeye sı­ğınmaya çalışan eli maşalılar!.

Fakat ben, ben yine de anlayabilmiş değilim!.

Bunlar maşayı kullanıyorlar mı?

Yoksa maşa gibi kullanılıyorlar mı?

Bu soruyu, müslümanlar üzerinde müessir olan bir zata sorduğum zaman kaşlarını çatarak; "Ben hiçbir dış mihraka bağlı değilim ki, kullanılan bir maşa olayım?" dedi. Onun bu edepsizce tavrını gördüğüm zaman, söylediği sözün doğru olabileceğini düşündüm. Bu adam dış mihraka değil, iç mihraka bağlı olabilirdi. İç mihrahtaki nefs ve şeytanın müdahalesine maruz kalmış olabilirdi!.

Ne yapayım, nasıl anlatayım, nasıl anlaşılayım bilemi­yorum. Ben mi dilsizim, onlar mı sağır anlayamıyorum. Geçenlerde radyoda bir olay dinledim.

Bir türkle evlenen yabancı uyruklu bir kadın, Türki­ye'ye yerleşmiş ve türkçe Öğrenmeye başlamış. Yeterince türkçe öğrendikten sonra, bir ev gezmesine gitmişler. Git­tikleri evde başka misafirler de varmış. Oturduktan sonra, ev sahibi sormuş.,

Nasılsınız, iyi misiniz? Tabi hemen cevap vermiş.,

Teşekkür ederim, iyiyim.

Daha sonra her misafir ayrı ayrı "Nasılsınız iyi misi­niz?" diye sormaya başlayınca, söylediğinin anlaşılmadığını zannederek.,

Teşekkür ederim iyiyim" diyorum, acaba yanlış mı söylüyorum?, demiş.

Bu olayı dinleyince, kendimi ve müslümanlan düşün­düm. "Nasılsınız, iyimisiniz?" sorusu, herkes tarafından nezaketen sorulan bir soruydu. Acaba karşılaştığım müslü-manlardan sık sık duyduğum; "Ne yapalım, nasıl olalım 'kardeşim?" gibi sorular da, acaba nezaketten sorulan soru­lar mıydı?

Türkçeyi anlayıp da, Türkleri anlamayan yabancı ka­dın gibi; acaba ben de müslümanlığı anlayıp da, müslümanlan anlamayan bir yabancı mıydım?

Anlayamıyorum Salih abi. Güneşte neden yalnız kaldığımı anlayamıyorum İçimi dışımı aydınlatan güneşte oturuyor, gölgelerde pinekleyen aydınlık savaşlannı hayretle bakıyorum..! Fakat anlayamıyorum, Anlayamıyorum bu gafletin sebebini... Dua ediyor ve dua etmeni istirham ediyorum. Allah'ın selamı üzerine olsun.

Kardeşin Abdullah yakup

 

Mektuplar 18

 

Rahman olan Allah'ın adıyla

Aziz kardeşim Abdullah Yakub'a

Biliyorum uzun süredir mektup yazamadım. Özür di­lemem gerekiyorsa, özür diliyorum kardeşim. Gerçi Al­manya'ya ve İngiltere'ye gitmem bir mazeret teşkil etse de sana gitmeden Önce yazmam gerekirdi. Herneyse karde­şim, belirttiğim gibi bir süredir bu ülkelerdeydim. Bu seya­hatle ilgili bütün masrafları Bekir ağa karşıladı. Şaşırdığını biliyorum, fakat şaşıracak bir şey yok. Çünkü Bekir ağanın bu masrafları karşılamasının nedeni yüzyirmi ton fasulye. Bu fasulyeye dış ülkede pazar bulmak için beni münasip görmüş olacak ki bana teklifini bildirdi.

Son zamanlarda hayli sıkıntılı olduğumu biliyordun. Bu nedenle kabul ettim teklifini ve kısa bir süre de olsa bu ülkeleri dolaştım. Ne var ki sıkıntıdan kurtulduğumu ve ra­hatladığımı söyleyemem.

Gittik, geldik işte!.

Gördüğüm ve görüştüğüm müslümanların birçok gü­zel yönleriyle karşılaşmama rağmen bu güzellikler beni ye­terince sevindirmedi. Ne bileyim, umud duyamadım yarın­lara  veya  diğer  bir  deyişle  görünür  ve  gerçekleşebilir umudlar vermediler bana. Dilerim ki gördüklerim eksik ve kanaatim yanlış olsun.

Hani arzuladığımız bir İslami kişilik ve bu kişilikte görmek istediğimiz müslümanlar vardı. Biliyoruz ki bu kimliklerdeki müslümanlar, dünyanın zamammızdaki çeh­resini değiştirmeye talip ve namzet olan müslümanlardır. Birçok kardeşimiz dünyanın bu çehresini değiştirmeye ta­lip olmalarına rağmen ne yazık ki bu kutlu eyleme namzet müslümanlar görünümünde değildir. Çünkü yürüttükleri çalışmalarda ve takip ettikleri programlarda ağırlıklı olarak dışa yönelik bir çizgi takip etmektedirler. Daha açık bir ifadeyle kendileri değişmeden ve kendilerini değiştirme­den, kendi dışlanndaki kimseleri, yapıları, sistemleri değiş­tirmeye çalışmaktadırlar.

Yeterince anlamadan anlatmaya, ashab-ı kiramı gö­ren kimseleri gören kimseler gibi doğrulmadan, ashab-ı ki­ram gibi doğrultmaya taliptir bu kardeşlerimiz!.

Oysa ki dünyayı değiştirmeye talip olmadan önce bu kutlu eylemi yerine getirebilmeleri için kendilerini değiştir­meleri gerekmektedir.

Neye karşı çıkıyorlarsa, insanların hangi pisliklerden, hangi zaaflardan kurtulmalarım istiyorlarsa, bu gibi pislik ve zaaflardan öncelikle kendilerinin kurtulmaları, öncelikle kendilerini kurtarmaları gerekir.

İmam Ebu Hanife'ye nisbet edilen bir kıssa var, bil­miyorum duydun mu? Basra'lı zengin bir ailenin tek oğlu istiska illetine tutulur. Bu derde uğrayanlar sadece tek çe­şit yemek yedikleri ve başka hiçbir şey yemedikleri için gıda yetersizliği nedeniyle zamanla çökerler ve bir müddet sonra ölürlermiş. Anne-baba sadece hurma yiyen biricik evlatlarını kaybetmeme telaşı İçinde başvurmadık hekim, hacı, hoca bırakmazlar.

Fakat çare yok!

Çocuk sadece hurma yiyor, hurmadan başka hiçbir şeyi ağzına koymuyor ve gün geçtikçe zayıflıyormuş.

Sonra bir dostları çocuğu bir de büyük alim Ebu Ha-nife'ye götürmelerini tavsiye eder. Anne-baba yollara düşe­rek İğne iplik haline gelen evlatlarını imamın dizleri dibine bırakırlar ve dertlerini anlatırlar. O sırada talebeleriyle soh­bet halinde olan imam "Yarin geliniz, Allah'tan umud ke­silmez" der.

Ertesi gün geldiklerinde ortada bir testi su ve birkaç kürek toprak bulmuşlar. Ebu Hanife müstesna açıklama yeteneği ile çocuğa su ile toprak dengeli olarak karıştırıldı­ğı zaman binalar yapılabileceğini, ama dengesiz kanştırılsa bir fayda vermeyeceğini, aksine birçok yıkıma sebeb olabi­leceğini, vücudun da dengeii olarak birçok yiyeceğe ihtiya­cı olduğunu, hurma her ne kadar faydalı bir yiyecekse de, tek başına vücuda yetmeyeceğini, sadece hurma yemenin insana birçok dert ve hatta ölümü getireceğini... hastanın anlayacağı bir şekilde İzah etmiş.

Bu örnek ve izahla tatmin olan hasta, diğer yiyecek­lerden de yiyeceğine söz verir. Sevinç içinde imama şük-ranlannı bildiren anne baba yurtlarına dönmek üzere ayn-lırlar. Kervanlarının bulunduğu yere gelince anne, babaya dönerek şöyle der; "İmam geceleyin muhakkak büyü yaptı. Eğer böyle olmasaydı, bu kısa Öğüdünü dün geldiğimizde verebilirdi. Ben gidip kendisine soracağım. Ne yaptıysa anlatsın.."

Ebu Hanife, kendisine gelen annenin bu kaygısını sü­kunetle dinler ve gülümseyerek şu cevabı verir;

Kızım, benden büyü gibi ilmin reddinde olan mezmum hareketi nasıl bekleyebilirsiniz? Size neden ertesi gün gelin dediğimin sebebini söyleyeyim. Siz dün gelmezden az önce arkadaşlarla birlikte oldukça fazla hurma ye­miştik. Hurmanın kendisi midemde, tadı damağımda iken hurma aleyhinde nasıl bulunabilirdim?..

Bu kıssa bana hayli anlamlı geldi ve birçok konuda kendime yönelmeme vesile oldu. Kendimizi görüyoruz ve Allah nezdinde görülüyoruz Yakup.. Neye karşı çıkıyoruz? Nasıl karşı çıkıyoruz?

Bu soruların cevabı ortada. İstesek de, İstemesek de görüyoruz bu tabloyu!.

Sırtlarında hurma küfeleri,

hurma yemekten patlama sınırına gelmiş mideleri ile söz meydanlarına yüreyen ve ağızlarındaki hurmaları yut­kunmaya çalışarak hurma aleyhine konuşulan kimseleri görüyoruz. Dünyaya değer vermediklerini söylemelerine rağmen geçici dünya malına gözünü ve gönlünü yönelten ve o mala üç-beş gün sahip olabilmek için canlarla-başlarla çalışan kimseleri hep görüyoruz. Görüyoruz bunları Yakup...

Ve bunlardan farklı bir düzlemde değerlendirdiğimiz dava sahibi kardeşlerimizi de görüyoruz. Çağdaş kültürün getirdiği ihtiyaç mantığıyla ihtiyaç sahibi olan ve bunu çö­zümlenmesi gereken bir dert telakki ederek asli derdinden uzaklaşan ve zaruri gördüğü bu ihtiyaçlannı giderebilmek için yürüttüğü çalışmalarda boğulan kimseleri de görüyoruz.

Sonra bir teselli niteliğinde olan gece sohbetleri!.. Ne oluyor, ne konuşuluyor bu gece sohbetlerinde? Geceleri bir araya gelen bu müslümanlar, gündüzleri yaptıklan ve yapacakları Rabbani eylemleri mi konuşuyorlar? Oysa bunların gündüzleri ve gündüzlerde İslam'a ayıra­bilecekleri zamanları yoktur ki!.

Bunlar ne yazık ki oturma odası veya gece yansı mü­cahitleridir. Geceleri oturup, gündüzlerden dert yanarlar. Gündüzlerde İslam'ı yaşamak ve yansıtmak çaresiz bir dert­tir bunlar için. Çünkü vakitleri yoktur. Çünkü işçi olanların devamlı çalışması, işveren olanların devamlı çalıştırması gereklidir. Tatil günlerinde ise koca bir haftanın yorgunlu­ğunu çıkartabilmek haklarını kullanırlar. Velhasıl içinde bu-lunduklan şartlarda zordur İslam'ı yaşamalan ve yansıtma­ları!.

Sonra bir kartpostalla karşılaşırlar. Kartpostalın üze­rindeki "Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde, müslümanca ölmenin elbetteki bir yolu vardır." ifa­desini tebessüm ederek okurlar.

Hoşlanmışlardır, hoşlanna gitmiştir bu ifade. Sanki kendi durumlalarını ifade ediyordur.

Ve alırlar bu kartları ve duvarlara asarlar ve gönderirler diğer kardeşlerine ve onların da sevin­melerini isterler. Çünkü sevinmişlerdir kendileri, çünkü kartpostalda müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerden bahsedilmektedir ve bu yer, müslümanca yaşa (ya)mayan bu kimselerin bulundukları yerdir.

Müslümanca yaşa(ya)mama nedenleri gün gibi orta­dadır artık!. Çünkü bulundukları yer, müslümanca yaşama­nın mümkün olmadığı bir yerdir!..

Anlıyamıyorum Yakup, anlayamıyorum bütün bunları!..

Müslümanın müslümanca yaşamasının mümkün ol­madığı bir yer var mıdır?

Müslümanlık sadece dar'ul İslam'da yaşanabilecek bir kimlik midir? Müslüman, her şartta ve her zeminde müslü-man olmakla yükümlü değil midir?

Kim?

Hangi tağut?

Hangi firavun, müslümani müslümanca yaşamaktan engelleyebilir?

Müslümanlık, bulunduğumuz şartlarda yapmakla mü­kellef olduğumuz Rabbani hükümlere teslim olmak ve bu hükümleri yaşamak değil midir?

Bizi bundan kim engelliyebiür?

Hapsedilen ve hapishane şartlarındaki İslami yüküm­lülüğünü yerine getiren kardeşimiz, müslümanca kimlikten ve yaşantısından uzaklaşmış mıdır?

Ayaklarından tavana asılı bulunduğu halde gözleriyle namaz kılan kardeşimiz, gözlerimizi ve gönüllerimizi aydın­latan bir güneş değil midir?

Hangi firavun, hangi müstekbir, hangi tağut bu kutlu müslümanları, müslümanca yaşamaktan menedebilir?

Diyelim ki bulundukları şartlar karşısında zayıf düşen ve böylesi şartlarda müslümanca yaşamaları mümkün olmayan kimseler var. Peki, iman ettikleri Kur'an-ı Ke-rim'de, bu kimselere Allah'ın arzının geniş olduğu ve İslam'ı yaşayabilecekleri bir yere hicret etmeleri gerektiği bildirilmiyor mu?

Mekke  şartlarına  dayanamayıp  Habeşistan'a  hicret eden müslümanlar, bu kimselere örnek olmuyor mu? Olmuyor Yakup, olmuyor kardeşim... Bunlar ne Habeşistan'a hicret ederek İslami yaşantılarını sürdüren mûslümanlan ve ne de Mekke'de kalarak tevhidi mücadeleyi devam ettiren müminleri örnek alıyor­lar. Kimleri örnek aldıklarını ise bana sorma, bilmiyorum kardeşim!..

Fakat bir beklentileri var, müslümanca ölmek!

Çünkü sahiplendikleri bu ifadede "Müslümanca yaşa­manın mümkün olmadığı bir yerde, müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardır" denilmekte. Bunlar yaşamadan Ölme­ye talip Yakup! Yaşamadıkları bir yolda Ölebileceklerini umud ediyorlar!.

Yaşamadan ölmek mümkün mü?

Bulunduğumuz hal üzere ölüp, öldüğümüz hal üzere hasredilmeyecek miyiz?

Dua et, dua et kardeşim. Benim için, bizim için, bü­tün müslümanlar için lütfen dua et..

Allah'ın selamı üzerine olsun..

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 19

 

Allah'ın adıyla

Aziz müslüman kardeşim Salih'e

Abi merhaba, merhaba Salih abi.. Üzülürken, sıkılır­ken veya edebiyatçıların dediği gibi "Yalnızlığın hüznünü yaşarken" gecikmiş mektubunu aldım. Bu mektubun beni sevindirdiğini, hoşnut ettiğini ve rahatlattığını elbetteki söyleyemem. Çünkü yazdığın gerçekler, Allah'ın razı ola­cağı dine talip olan müslümanlann sevinmelerinden veya hoşnut olmalarından ziyade üzülmeleri ve dertlenmeleri gereken gerçekler.

Ne kadar isterdim söylediklerini tekzip etmeyi ve sana "Yanılıyorsun Salih abi" demeyi.. Tabi ki diyemiyo­rum, tabi ki kabul ediyorum söylediklerini ve tabi ki dertleniyorum..

Peki ne olacak Salih abi?

Kimler, hangi müslümanlar ve nasıl sahip çıkacaklar bu davaya?..

Kendimizden haya ederek zatından bahsettiğimiz Efendimiz (s.a.v.) birçok hadis-i şerifte, ahir zamanda İs­lam'ı yaşamaya çalışanları, avuçlarında kor ateşi tutan kim­selere benzetmektedir. Bir zaman gelecek, İslam'ı yaşamak,   avuçta  kor  ateşi   tutmak  gibi  olacak..   Efendimiz (s.a.v.)'in buyruğunda beyan edilen zamanın, yaşamakta olduğumuz ahir zaman olduğu konusunda  ittifak ediliyor Tabi ki İslam'ı yaşadıkları zehabına kapılan müslümanlar hadis-i şerifin devamında verilen örneği kendilerine nisbet ederek, ne kadar zor şartlarda İslam'ı yaşadıklarını ve elle­rinde adeta kor ateşi tuttuklarını belirtiyorlar!.

Bunların dertsiz gözlerine ve gülebilen dudaklarına baktığım zaman, bir kardeşimin iki mısralık şu ifadesi aklı­ma geliyor..

Anlamıyorlar, anlamış gibi de olmuyorlar

Bana saçlarımı yolmak mı kaldı?

Evet, anlamıyorlar abi.. Hadis-i şerifi lafzen duymala­rına rağmen, ya kor ateşin ne olduğunu, ya da İslam'ın ne olduğunu anlamıyorlar. İslam'ın veya kor ateşin ne olduğu­nu anlayan bazı akıllı kardeşlerimizin anlayamadıkları hu­sus ise, İslam'ı yaşamanın veya kor ateşi elde tutmanın ne anlama geldiği olsa gerek..

Elde bir avuç kor tutmak,

Allah rızası için kor ateşi avuçlamak ve onu bırakmamak,

yaksa da, acı verse de, dayanılmaz gibi gözükse de onu bırakmamak..

Elden vazgeçmek, fakat elin tuttuğu kutsal emanetten vazgeçmemek..

Bunu anlamak, bunu idrak etmek abi!.

Ve bunu idrak ettikten sonra "İslam'ı avuçlarında kor ateşi tutar gibi yaşayanlar ayağa kalksın" hitabı üzerine, kendimizi aldatmadan ve hiç kimseyi aldatmaya yeltenme­den ayağa kalkabilmek.

Kim kalkacak Salih abi!..

Hangi gönüllerdeki İslam, avuçlardaki kor ateş gibi? Hangi gönüller bu kutsal ateşle kavruluyor?

Kim bu gönül sahipleri?

Yoksa her müslümanın gönlünde böyle bir ateş var, böyle bir ateş var da belli mi etmiyorlar?

İnanmıyorum, inanamıyorum gizlediklerine..

Ayaklarına diken batsa derinden bir "Ahhh.." çeken, dünyalık bir dert için yemekten, içmekten kesilen insanla­rın, gönüllerinde ateş olup da, bu ateşi gizlediklerine, giz-leyebileceklerine inanmıyorum.

Gönüllerde böylesi bir ateş olacak, olacak da, bu ateş gözlere yansımayacak, dudaklardan gözyaşı gibi dö­külmeyecek!. İnanmıyorum bunlara ve bunlann avuçların­da kor ateş olduğuna..

Hem avuçları da boş değil ki bunların!..

Görmüyor musun?

Görmüyor muyuz dört elle nelere sarıldıklarını?

Mektubunda yazdıklarına ve bazı müslümanların ha­yali beklentiler içinde olduklarına katılıyorum. Elbetteki cahili bir toplumda Rabbani bir davayı omuzlamak, dünyaperest kimliklerle mümkün değildir. İslam'ın hakimiyet mücadelesini veren müslümaniar ile özellikle İslam hakim olduktan sonra dine icabet edebilecek müslümaniar arasın­da tabi ki çok büyük farklar vardır. Dünyevi beklentileri ve endişeleri ön plana çıkaran kimselerin İslam'a icabet etme­si ancak dar'ul İslam'da mümkündür.

Bunlar dar'ul İslam'ın ganimetçi müslümanlandır!.

Söz İslam'dan açılınca, sabırla ve umudla beklediklerini ifade ederler.

Bunlar bir bekleyiş içindedirler.

Güçleri nisbetince tutup, kaldırmadıkları bir sancağın -ki nasıl yükselecekse- yükselmesini beklerler. Gece yata­rak güneşin doğmasını ve sabahı bekledikleri gibi, İslam güneşinin de kendi kendine doğmasını ve sayısız lutuflarla gözlerini ve gönüllerini aydıtlatmasını beklerler.

İslam güneşini omuzlamak ve cahili karanlıklara adım adım taşımak yüreği ve bilinci yoktur bu kimselerde. Bun­lar; çile, zorluk ve meşakkatine katlanmadıkları bir yolun, nimetleriyle karşılaşacaklan gününü, sabır adını verdikleri bir bekleyişle beklerler.

Bunlar, bekleme odası müslümanları olsa gerek!

Bekleyerek yaşarlar ve beklemedikleri bir ölümle ayrı­lırlar bekleme salonundan..

Diyeceksin ki, bunlar Allah için bir şey yapmaz mı?

Niye yapmasınlar abi? Allah için bir şey yapmayacak olsalar, Hz. Ömer'e nisbet edilen "Bugün Allah için ne yaptın?" ifadesini çerçeveletip, duvarlara asmazlar ki!..

Elbetteki Alİah için bir şeyler yapıyorlar..

Abdest almaları, namaz kılmaları, teşbih çekmeleri, bir fakire sadaka vermeleri,. Allah için yaptıklan bir şeyler değil mi? Nitekim duvarlara astıklan "Bugün Allah için ne yaptın?" ifadesine hergün baktıktan sonra, onları rahatla­tan bu yaptıklan bir şeyler değil mi?

Bu yaptıkları bir şeyleri anımsayıp rahatça oturmu­yorlar mı koltuklarına?

Kendilerini rahatça uyutan, "Bugün Allah için ne yaptın?" sorusuna, yaptıkları bir şeyle verdikleri cevap de­ğil mi? Bu soruya, yaptıkları bir şeylerle cevap vererek gö­nül rahatlığına, gerçekleşmez umudlara ve yüce hayallere

kapılmıyorlar mı?

"Bugün Allah için ne yaptın?"

Bu soru, bilinçli bir müslümanın kendisine yöneltece­ği veya yöneltmesi gereken bir soru değildir. Bu soruyu kendimize neden soralım ve bu soru ile kendimizi neden hesaba çekelim ki?

Kendisini dehşetli hesap gününe hazırlayan müslü-man, Allah için yaptığı şeyin hesabını vermeyecek, Allah için yaptıklarından hesaba çekilmeyecek ki!.

Ya neyin hesabını verecek?

İşte o sorular bellidir.,

Bugün şeytan için ne yaptın?

Bugün Allah'tan gayrisi için ne yaptın?

Ve,

Bugün Allah için ne yapmadın?

Yapman gerekirken neleri yapmadın? Neleri terket-tin?

Bu sorulardan hesaba çekileceğimize göre kendimize yöneltmemiz gereken sorular bunlar değil mi? Herhangi bir müslümanın "Bugün şeytan için ne yaptın?" sorusunu kendisine yöneltmesi ve bilerek veya bilmeyerek şeytan için yaptığı bir şeyler varsa bu yaptıklanndan titremesi, dehşete düşmesi ve tevbe ederek vazgeçmesi gerekmez mi?

Kur'an-ı Kerim'de beyan edildiği gibi "Müslümanın hayatı ve ölümü Allah içindir" gerçeği, idrak edilen bir gerçek değil mi? Bu gerçek idrak ediliyorsa, yaptığımız her şeyin Alİah için olması gerekmez mi?

Böyle bir mükellefiyetle yükümlü olduğumuza göre, Allah için yaptıklarımızdan değil, Allah'tan gaynsı için yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimizi bilmiyor muyuz?

Ayrıca Allah için yapmamız gerekirken, geçersiz ma­zeretlerle veya nefsi bahanelerle yapmadığımız ameller ne olacak?

Bunların hesabını vermeyecek miyiz?

Allah için yapmamız gerekirken, yapmadıklarımızdan sorumlu değil miyiz?

Ve kendimize hergün yöneltmemiz gereken sorular, bu gibi sorular değil mi?

Salih abi, sana mektup yazarken çoğu zaman mek­tup yazdığımı unutuyorum. Ne bileyim, satırlarda haykır­mak istiyorum sanki!. Hz. Ömer'i söz konusu ifadeden veya bu ifadeyi günümüze yansıdığı şekliyle söylemesinden elbetteki tenzih ediyorum. O Ömer ki gevşemeye neden olur endişesiyle, bizatihi cennetle müjdeleme hadisesine karşı çıkmıştır.

Allah için yaşa aziz kardeşim,

Allah için yaşayalım..

Allah için yaşayalım ki, bu yaşantıyı bitiren ölüm de Allah için olsun..

Kardeşin Abdullah Yakup

Mektuplar 20

 

Rahman olan Allah'ın adıyla

Aziz kardeşim Abdullah Yakub'a

Beni uyaran ve bana faydalı olan mektubun için sana teşekkür ediyorum. Senin mektubunu aldıktan sonra duvarda asılı bulunan "Bugün Allah için ne yaptın?" ifade­sine tekrar tekrar baktım ve senin yazdıklarım düşündüm.

Evet, aynı yanılgıyı ben de yaşıyordum!. Hergün o ifadeye baktığım zaman Allah için yaptığım bazı eylemler aklıma geliyor ve rahatlamama neden olabiliyordu. Oysa senin yazdıkların doğru. Allah için yaptığımız amellerin de­ğil, Allah'tan gayrisi için yaptıklarımızın ve Allah için yap­mamız gerekirken yapmadıklarımızın hesabını vereceğiz.

Fakat şaşırdım Yakup!

Yıllarca bu ifadeye bakmamıza rağmen nasıl oldu da bunu farkedemedik? Yoksa uyumak ifadesinden kastedilen şey bu mu?

Bu konuda uyuyor muyduk?

Uyuyorsak, neden uyanmadık? Uyanmamıza engel olan şeyler nelerdi?..

Bunları cevaplandırmak istiyorum. Çünkü uyuduğum daha birçok mesele olabilir. Karşılaştığımız bu durumun tehlikeli yönü ise uyuduğumuzu da bilmiyoruz. Mesaia "Bu­gün Allah için ne yaptın?" ifadesine baktıktan sonra yaptı­ğım bazı amellerle kendimi teselli ettiğim zaman uyuduğu­mu bilmiyor ve kendimi uyanık zannediyordum.

Şimdi daha İyi anlıyorum ki bunun nedeni,

yaşadığım yanılgı, bu ifade üzerinde yeterince düşün­memekten kaynaklanıyor. Çünkü bu ifade bizlere alışılagelmiş yorumuyla birlikte verildi. Bunun için düşünmedik ve düşünmeye bile gerek duymadık bu ifade üzerinde.

Peki, ya diğer kabullerimiz ne olacak?

Bunun gibi daha birçok ifadeyi de bize empoze edi­len yorumuyla birlikte ve yeterince düşünmeden kabullen­medik mi?

Sözü fazla uzatmaya gerek yok kardeşim. Kur'an-ı Kerim'in emrine uyarak düşünmemiz ve akletmemiz gere­kiyor. İlahi vahiy üzerinde düşünmemiz, vahyi anlamamıza yardımcı olabileceği gibi beşer kaynaklı ifadeler üzerinde düşünmemiz de bu ifadeleri tahlil etmemizi ve doğruyu yanlıştan ayırabilmemizi mümkün kılacaktır.

Gerçi düşünmekten kastettiğim şey, salt düşünce de­ğil. Düşünmek, müslümanın fiillerinden sadece bir tanesi­dir. Müslüman düşünür, ancak sadece düşünür değildir. Senin de bildiğin gibi sadece düşünen ve insanları düşün--meye davet eden kardeşlerimiz de vardır. Bu daveti makul karşıladığımız halde, bu daveti gündeme getiren kardeşimi­zin durumunu makul karşılayamıyoruz.

Çünkü bu kardeşlerimiz düşünce sonrası davranışlar­da ihmalkar oldukları gibi hangi meselelerin, nasıl ve ne kadar düşünüleceği konusunda da olumlu ve bilinçli bir yaklaşım gösteremiyorlar. Hani toplumdan uzaklaşarak fil­dişi kulelerine çekilen bazı düşünür ve yazarlardan söz ederler. Tabi ki müslümanlar arasında da böylesi kimseler var. Bu gibi kimselerle konuştuğum veya bunların düşün­celerini ifade eden bazı yazılarını okuduğum zaman bizim Özerin anlattığı bir kıssa aklıma geliyor. Ve bu kimseleri kıssadaki kırkayağa benzetiyorum. Kıssayı sana da anlata­yım.,

Kaplumbağa önünden geçen kırkayağı durdurarak ona sorar.,

Yürüyeceğin zaman önce hangi ayağınla adım atı­yorsun?

Bu soru karşısında şaşıran kırkayak.,

Dur, düşüneyim!., demiş. Başlamış düşünmeye!...

Düşünmü, düşünmüş, düşünmüş ve böylece düşünür kalmış!.

İlk önce hangi ayağıyla adım atacağını ve nasıl yürü­yeceğini derin derin düşünen,

ancak yürüyemeyen bir düşünür!..

Bu kıssayı müslümanlara anlattığım zaman gülüyorlar Yakup! Hoşlarına gidiyor bu kıssa.. Fakat birçok şeyi dü­şünen müslümanlar, kıssadaki kırkayağa benzeyip, benze­mediklerini hiç düşünmüyorlar! Bense özellikle entel ola­rak nitelendirilen birçok müslümanın durumunu, kıssadaki kırkayağın durumundan pek farklı görmüyorum. Çünkü müslümanın, müslüman olma hasebiyle yerine getireceği gayet tabii davranışlar dahi, bu kimselerin gündeminde bir tartışma meselesi olmaktadır!.

Oysa bu gibi davranışlar, müslümanların tabii davra­nışlarıdır. Ashab-ı kiram bu davranışların felsefi tarüşmalana girmeden, bu davranışları olağan olarak yerine geti­ren   müslümanlardır.   Senin   de   bildiğin   gibi   Kur'an-ı Kerim'de müminlerin vasıflarından bahsedilirken, bunlann birçok İlahi hükme karşı yaklaşırdan "İşittik ve İtaat ettik" demeleridir. Yukarıda belirttiğimiz zihniyet ise söz konusu yaklaşımlarıyla., "İşittik, düşünüyoruz, tartışıyoruz, akletrneye çalışıyoruz, mütalaa ediyoruz ve nasip olursa, Ömrümüz yeterse, işimiz, gücümüz, sosyal konumumuz ve yasalar el­verirse itaat edeceğiz!" demektedirler.

Mektubun başında bilmeyerek uyuduğumuzdan, uyuyabildiğimizden veya daha açık ifadeyle uyutulabildiğimiz-den söz ettim. Kaldı ki uyuduğumuzu da bilmiyoruz. Uya­nık kabul ettiğimiz kimselerin üzerinde daha kaç yorgan var, tahmin bile edemiyorum!.

Uyuyan, ancak uyuduğunu bilmeyen ve bunun da ötesinde kendilerini uyanık zanneden kimselere 'Uyanın' demenin ne faydası olabilir ki?

Bir konferans salonunu dolduran binlerce insana "İn­sanların artık uyanması gerek" diyerek hitap etsen, herkes kabullenir ve herkes tasdik eder bu ifadeyi. Ancak uyan­maları gereken insanlar, hep kendi dışlarındaki insanlardır!.. Kendi dışlarındaki insanların uyanmalarını isterler!. Çoğu kez kendilerini uyutan ninnileri tekrarlıyarak, başka insanların da uyanmalarını arzu ederler.

Kendilerinin uyanmaya ilişkin bir problemleri yoktur. Çünkü bunlar zaten uyanıktır!. "İnsanlar gaflettedir" şeklin­de bir ifade kullansan, bu ifadeden hep gayrimüslimler akla gelir. Kendilerine 'Müslüman' denilen kimselerin gaf­lette olmaları mümkün mü?

Oysa ki çevremizdeki bu müslümanlara ve kendi hali­mize baktığımız zaman "Müslümanlar birçok konuda gaflettedir' ifadesini utanarak ve üzülerek söyleyebiliriz. Bu­nun aksini iddia edenler varsa, bil ki üzerlerindeki yorga­nın ağırlığından ne söylediklerinin farkında değiller.

Çünkü "Müslümanlar birçok konuda gaflettedir" ifa­desini nefsimizi zemmederek sahte bir tevazuyla söylemi­yoruz.

Hem tevazuda bulunacak halimiz mi var?

Hangi mertebelerdeyiz ki, bu mertebelerde kibirlenmeyip alçak gönüllü davranalım!.

Alçak gönüllü davranmak bir yana, bulunduğu hal üzerine davranan ve bu davranışıyla karşı tarafın gönlünü bulandırmayan kaç kişi var ki?

Kur'an-ı Kerime yabancı olmayan bir müslüman ola­rak "Müslümanlar birçok konuda gaflettedir" ifadesini, üzerine basa basa söylüyorum. Müslümanlık ifadesinden kas­tedilen şey, Kur'an-ı Kerime göre Müslümanlıksa Ki şüphem yoktur kendilerine 'Müslüman' denilen kimseleri ve kendimi işaret ederek "Müslümanlar birçok konuda gaf­lettedir' diyorum.

Resulullah (s.a.v.) "Müslümarım hayır/ısı odur ki, kendisini gördüğünüz zaman Allah'ı hatırlarsınız" buyurmakta. Peki, gördüğümüz müslümanlar bizlere neyi ha­tırlatıyor Yakup? Hizipleri, değişik grupları, okulları, imti­hanları, sermaye sıkıntılarını, gelmeyen alacakları, ödenemeyen borçlan, geçim dertlerini, seçimleri, bekarlık sıkıntılarını ve evlilik problemlerini hatırlatmıyorlar mı?

Hangi müslümanla karşılaştığımız zaman Allah'ı ha­tırlıyoruz?

Veya hangi müslümanla karşılaştığımız zaman hali­mizle, tavnmızla, yüzümüzdeki kutsal dert ve gözlerimizde-ki engin merhametle Allah'ı hatırlatıyoruz?

Bizi gören birisi,

"İşte Allah'ın bir kulu" diyerek Allah'ı hatırlıyor mu?

Nerede bu hayırlı müslümanlar?

Kendilerini gördüğümüz zaman Allah'ın ayetlerini ha­tırlayacağımız müslümanlar nerede?

Yaşayan ayetler olarak karşımıza çıkacak ve demok­ratik çoğunluğun 'Ey deliler' diyeceği, ey sevgililer, en sev­gililer nerede Yakup?

Yok mu?

Peki bu meydandakiler, bu sokaktakiler, bu camideki-ler kim?

Biz kimiz Yakup?

Hayırsız müslümanlar mı?

Bizlerde hayır yok mu?

İyimserlikle söylediğimiz "Gaflet" ifadesinin arkasına sığınmamız gerek. Çünkü yaşanılan halin en iyimser yoru­mu bu. Aksi halde isyankarlıkla, fasıklıkla ve münafıklıkla itham edilmeleri gerekir ki samimi bulduğum birçok karde­şimi bundan tenzih ediyorum. Ancak bildikleri birçok şeyi yeterince anlamadıkları, telaffsuz ettikleri birçok gerçeği yaşayıp hissedemedikleri ve dolayısıyle bir gaflet içinde bu­lundukları aşikar. Sana halimizle ilgili küçük bir örnek ve­reyim.,

Geçtiğimiz günlerde Efendimiz(s.a.v.)'in bir buyruğu ile karşılaştım. Müslümanların birbirini sevmesi ve bu sevginin ziyadeleşmesi için Resulullah (s.a.v.)'in müslümanlara hikmetli bir tavsiyesi var.

Müslümanlann birbirlerine selam vermeleri ve arala­rında selamı yaygınlaştırmaları...

Anlamadım, anlayamadım önce!.

Müslümanların birbiriyle selamlaşmasıyla, müslüman-lar arasındaki sevgi nasıl ziyadeleşir? Senelerdir selam ver­diğim müslümanlan düşündüm. Devamlı selamlaşan müs-lümanlan düşündüm. Bu düşüncelerle köyde bir saat dolaştım. Selam verdiğim insanların yüz ifadelerine, bunla­rın gözlerine baktım.

Yoktu Yakup, yoktu bir değişiklik!.

Kahvenin bahçesinde Musa dayının yanına oturdum. Verdiğim selamı esneyerek alınca nedense şaşırdım. Aslında alışık olduğum böylesi davranışlar karşısında şaşırma-mam gerekirdi. Sonra kendime ve Musa dayıya çay söyle­dim. Baktım ki Musa dayının gözleri güldü, sevindi kendisine çay söylediğim için.

Verdiğim selama gülmeyen gözler, bir bardak çaya gülmüştü!. Müslümanların nelere se­vindiğini ve kimleri sevdiğini düşünmeye başladım. Hadis-i şerifdeki buyruk "Aranızdaki sevginin ziyadeleşmesi için birbirinize çay ısmarlayın" şeklinde olsaydı, yaşadığım du­ruma uygun olabilecekti. Ne var ki hadis-i şerifte çaydan değil selamdan söz ediliyordu.

Gerçi selama sevinen kimseler de vardı. Mesela köy muhtarına kaymakamın selamı söylense kaymakam yanı­na gelmiş gibi heyecanlanıyor, bu selama muhatap olma­nın sevincini yaşıyor ve kendisine bu selamı getirene kö­pek gibi kuyruk sallıyordu. Çünkü kendisine gelen selam, kaymakamın selamıydı!.

Aynı muhtara Allah'ın selamını söylesen burnunu ka­rıştırarak sana bakacak ve "Ne istiyon Sen!" diyecektir. Bu duruma şaşırmaya gerek yok Yakup. Nasreddin hoca "Ye kürküm ye" derken, itibarın kürke olduğunu belirtmişti. Tabi ki zamanımızda durum daha da değişti. Şimdi itibar kürke değil, kürkün ilk sahiplerine!..

Sadece kürkü giymek yetmiyor artık, ayrıca kürk ile ünsiyet sağlamak ve kürkün ilk sahiplerine benzemek gerekiyor..

Herneyse, sevmiyorlar işte, itibar etmiyorlar Allah'ın selamına. Fakat Allah'ın selamına karşı duyarsız olan bu kimselere "Allah'ın laneti üzerinize olsun" desen, gözleri büyüyecek, bakışları değişecektir bu şaşkınların!.

Peki neden?

Lanet ifadesine kızan bu kimseler, selam ifadesine neden sevinmiyorlar ki!

Musa dayı ile çayları içerken yanımıza İbrahim abi geldi ve selam vererek oturdu. Tabi ki aldık selamını. An­cak aradan birkaç saniye geçtikten sonra irkildiğimi hisset­tim Yakup. Çünkü bende de hiçbir değişiklik olmamıştı. Benim de gözlerim gülmemiş ve ben de pek sevinmemiş-tim selama. Demek ki kendi dışımdakileri yargılarken aynı gaflet bende de vardı. Ben de selam sevincini yaşamamış­tım. Oysa hadis-i şerife göre bir müslümanın selam ile se­vinmesi ve selâm veren müslümanı sevmesi gerekiyordu.

O haide neden sevinmemiştim?

Sevinmem gerekirken neden sevinmemiştim?

Bunu anlayabilmek için önce "Neden sevinecektim?" sorusunu sordum kendime.,

Neden sevinecektim?

Cevap aşikardı, bana Allah'ın selamı verildiği için.. Bu cevap yankılanmaya başladı bende.

Allah'ın selamı verildiği için..

Bende yankılanan bu cevabı ve selamın mahiyetini düşündükçe kendime gelmeye başladım. Cevap bende netleştikçe "Neden sevinecektim?" sorusunu soran Salih'ten utanmaya başladım, utanmaya başladım kendimden!.

Bana verilen selam,

Allah'ın selamıydı. Müminlerin afiyetini, selametini ve emniyetini dileyen Rabbimiz, bu yüce nimeti müminlere lütfetmiş ve buna talip olmalarını, bunu iste­melerini ve bunu temenni etmelerini buyurmuştu. Çünkü Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, selamın içerdiği nimeti müminlere vermeyi dilemişti. Muhtaç olduğumuz bu nime­te talip oimamızı ve bunu birbirimize temenni etmemizi buyuran Rabbimizin,

bu buyruğundaki hikmet neydi?

Bizler buna talip olacağız ve bunu temenni edeceğiz de, Rabbimiz vermeyecek mi?

Şanı yüce Rabbimiz vermeyeceği bir şeyi mi isteme­mizi buyuruyor?

Elbetteki değil..

Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) selamın içerdiği ni­metleri müminlere lutfetmeyi dilemiş ve kendi selamını verme yetkisini müminlere vermiştir.

Allah'ın selamını verme yetkisi!.

Bu yetkiye sen sahipsin, bu yetkiye ben sahibim, bu yetkiye bütün müminler sahip Yakup.

Biliyorsun Cebrail (a.s.) a da veriliyordu bu yetki ve Cebrail (a.s.) bu yetki ve Allah'ın izni ile Allah'ın kullarına Allah'ın selamını getiriyordu.

Peki Yakup, müminin verdiği Allah'ın selamı ile Ceb­rail (a.s.)'ın verdiği Allah'ın selamı arasında ne fark var kardeşim? Biliyor ve iman ediyoruz ki Allah'ın selamı, ara-daki elçinin vasfına göre değer kazanabilecek bir şey değil­dir. Allah'ın selamı bizatihi yüce bir değerdir.

O halde düşünelim Yakup!..

Cebrail (a.s.) bize gelse ve Allah'ın dilemesiyle bize "Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" dese, bu selam karşısında ne hissederiz?

Seviniriz, çok seviniriz değil mi?

Peki bir müminin verdiği selama da böyle sevinme­miz gerekmez mi?

Her iki selamın da içeriği aynı değil mi?

Her iki selam da, Allah'ın selamı değil mi?

Selamı getiren her iki elçi de buna yetkili değil mi?

Kadere iman eden ve karşılaştıkları her hayrı Al­lah'tan bilen müminlerin, her iki selamın da hayır olduğu­nu idrak etmeleri, bu hayrı Allah'tan bilmeleri, karşılaştıkla­rı bu hayır ile sevinmeleri ve bu hayra vesile olanları sevmeleri gerekmez mi?

Gerekmez mi kardeşim?

Ve gelelim günümüze, ve bakalım her gün yüzlerce kez selamlaşanlara!..

Her gün selamlaşmalarına rağmen ne verdiklerini ve ne aldıklarının bilincinde olmayan ve dolayısıyla aldık zan­netmelerine rağmen almadıklan selamdan ve selamın içer­diği nimetlerden uzak kalan şu insanlara bakalım. Ki bun­ların çoğu kendilerini İslam'a ve müslümanlığa nisbet edenlerdir. Daha selam bilincine varmayan ve selam sevin­cini yasamayan bu müslümanlar, büyük özlemler ve büyük hesaplar peşindedir!.

Durumlarıyla ilgili sadece bir ömek verdiğimiz bu müslümanlan uyanık kabu! ederek, bu müslümanlarla ciddi eylemlere soyunmak için, bunlar gibi uyanık(!) olmak ge­rek Yakup.

Çünkü bu uyuyanları, ancak onlar gibi uyanıklar uyanık kabul eder!.

"Müslümanlar birçok konuda gaflettedir" diyorum. Bu ifadeden kendimi müstağni tutmadığım gibi kendimi bu ifadenin odak noktasında kabul ediyorum. Çünkü anladım Yakup, anladım müslümanın nasıl ve nice olması gerekti­ğini..

Mekke'deki müslümanlan gördüm,

Bilal'ı gördüm,

Habba'bı gördüm,

Musa'bı gördüm,

Yasir ailesini gördüm.. Gördüm hep bunları...

Ve anlamaya çalıştım kızgın kayanın altında direnen Bilal'ın, direnme gücünü!.

Ve anlamaya çalıştım Musabın neleri terkedip nelere talip olduğunu!.

Ve anlamaya çalıştım er kişileri geride bırakan Sü-meyye validemizin neye sahip olduğunu ve sahip olduğu şeyden neden vazgeçmediğini!.

Ve anlamaya çalıştım alemlere rahmet olarak gönde­rilen ve müminlere karşı çok merhametli olan Resulullah (s.a.v.)'in Yasir ailesinin durumuna nasıl sabrettiğini!.

Bilal'ın göğsüne, bir müminin göğsüne konulan kız­gın kayayı gören rahmet peygamberinin ve diğer müminlerin durumunu düşündüm. Bilal'in göğsünde kızgın bir kaya varken, bu olayı gören müminlerin göğsünde ateşten bir dağ olduğunu anladım. Şimdiye kadar Bilal'ın nasıl sabrettiğini düşünürken, Bilai'in bu durumunu gören müminlerin nasıl sabrettiklerini, nas sabredebildiklerini düşündüm!..

Bütün bunları ahlamaya çalıştım kardeşim

İşte bütün bunlan gördükten ve bunları anlamaya ça­lıştıktan sonra kendime bakıyorum.,

Gönlüm bulanıyor,

üzülüyorum, sıkılıyorum, utanıyorum Yakup..

Bazı konularda bir Bilal gibi değil, Bilal'ın göğsündeki bir taş gibi olduğumu hissediyorum. Çevremdeki kardeşle­rimi de pek farklı görmüyorum, göremiyorum..

Peki nasıl olacak, nasıl olacak kardeşim?

Nasıl bir ve beraber olacağız?

Mus'ab'ın terkettiği şeylerin peşinden koşan kimseler­le nasıl bir olacağız ve Mus'ab'ın kutlu eylemlerine nasıl soyunacağız? Nasıl soyunabileceğiz?

Böylesi kimliklerle soyunursak, ayıp ve çirkin yerleri­miz açığa çıkmayacak mı?

Hemeyse, bu dertli mektubu daha fazla uzatmak iste­miyorum.

Allah'ın selamı üzerine olsun Yakup..

Şimdi diyeceksin ki "Bana gerçekten Allah'ın selamı mı var?"

Rabbimin izniyle bu mektup eline geçmişse ve bunu okuyorsan ve cılız ifadelerimin gerisindeki anlatmaya çabaladığım manayı Rabbimin lutfuyla anlamışsan, elbetteki,

elbetteki var kardeşim..

Kardeşin Salih

 

Mektuplar 21

 

Şahitliğe yetkili olan her şey şahit olsun ki; alemle­rin Rabbi olan Allah (c.c.) Rahman'dır, sonsuz rahmetin yegane sahibidir. Ve ben O'na hamdedip, O'na şükrede­rek, O'nun adıyla başlıyorum.

Eski bir söz vardır. "Garibe bir selam, bin altın yeri­ne geçer." diye.. Ben gariptim Salih abi. Rabbi özleyen, öz vatanını özleyen ,sevdiklerini özleyen bir gariptim. Ve sen bana bir selam gönderdin,

bir selam gönderdin ki, selam bilinciyle birlikte..

Duygularım anlatılası değil, sevincim anlatılasi değil,

ben anlatılası değilim abi. Sevindirdin bu garibi, Rabbimiz de seni sevindirsin. Rahman olan Rabbimiz sana rahmet etsin.

"Rahman" derken eskisi gibi değilim artık. "Rahman" derken duygularımın kabardığını hissediyorum, Etrafıma ve kendime yepyeni bir hayretle yeniden bakıyorum. Dü­şünüyorum Rabbimin nimetlerini, düşünüyorum rahmetini ve kamaşan gözlerimi kapatarak bağırmak istiyorum, mahrem duygularımı açarcasına haykırmak istiyorum.

Ya Rabbim, ya Rahman ve Rahim olan Rabbim, bana benden daha yakın ve bana benden daha merhametli olan Rabbim. Ben şahadet ediyorum ki Sen Rabbim­sin, ben şahadet ediyorum ki yegane İlah ve alemlerin ye­gane Rabbi Sensin. Ve ben, ve ben Seni seviyorum. Ya Rabbi ben Seni çok seviyorum...

İşte bu haykırışın akabinde gönlüme bir soru düşü­yor!.

Seviyorsun da ne yapıyorsun?

İlkin duymak istemiyorum bu soruyu. Beni irkilten bu soruyu benden uzaklaştırmak veya bu sorudan uzaklaşmak istiyorum.

Fakat beceremiyorum Salih abi. Soru bende tekrar tekrar yankılanıyor.

-Seviyorsun da ne yapıyorsun?.

Dünyam altüst oluyor!. Benden O'na uzanan duygu­ların durduğunu ve bana yönelerek, bana hücum ettiklerini hissediyorum. İnancımdan kaynaklansa gerek, kaçmıyo­rum ve kaçacak bir yer aramıyorum bu hücum karşısında.

Fakat şaşırdığımı da İtiraf etmeliyim!.

Bu şaşkınlık ve "Acaba şeytani bir vesvese mi?" de­dim kendi kendime!. Ne var ki sorunun ciddiyeti karşısın­da, sorunun nereden kaynaklandığını pek düşünmek bile istemedim. Çünkü bu soru, benim kaçmayacağım, kaça­mayacağım bir soruydu.

Rahman ve Rahim olan Rabbimi sevdiğim bir ger­çek. Yaşadığım, hissettiğim, soluduğum bir gerçek bu. Fa­kat seviyordum da ne yapıyordum?

Yoksa kuru bir sevgi miydi bu?

Oysa sevmek fedakarlık isterdi, vefakarlık isterdi. Sevmek, sevgili için yaşamak ve sevgili için ölmek demek­ti.

Sevmek, sevgiliyi hoşnut etmek, sevgiliyi sevindirmekti.. Sevgiliyi sevindirmek!..

Böylesi bir isteğin, bütün bir göniümü doldurduğunu hissettim.

Evet!.. Rahman ve Rahim olan Rabbimi sevindir­mek, hoşnut etmek, çok çok hoşnut etmek istemiştim. Rabbimi sevindirmek için O'na ne vermem, O'na ne sun­mam gerektiğini düşündüm. Rahman olan Rabbime öyle bir şey sunmak İstedim ki, sunacağım şey O'nda olmasın!.

Fakat O, bütün mülkün sahibiydi..

O'nda olmayan ne vardı ki bende!.

Yine aciz kaldığımı anladım. Çaresizlikle bükülen boynum, titreyen dudaklarım aynı gerçeği ifade ediyordu. Ben acizdim.. Rabbimde olmayan ve Rabbime sunacağım şey, ancak acizliğim olacaktı. Ben bir mahluktum. Her za­manda ve her mekanda yaratıcıya muhtaç bir yaratıktım.

Abdest alarak namaza durdum. Başımı secdeye ko­yarak acizliğimi ve boynu büküklüğümü sundum Rabbi­me...

Dua etmek ve Rabbimle konuşmak istedim.

Avuçlarıma damlayan gözyaşlarıma bakarak neden ağladığımı düşündüm!. Sevgiden mi, acizlikten mi bilemi­yordum!. Fakat hoşuma gitmişti bu gözyaşları. Nefsi bir maraz mı onu da bilmiyorum, fakat gerçekten hoşuma git­mişti bu gözyaşları.

Sanki avuçlarımda inciler taşıyordum!.

Sanki bana onur vermişti, beni onurlandırmıştı bu gözyaşları. Avuçlarıma damlayan gözyaşlarımı Rabbime sunarken "İşte Ya Rabbi bende olup da Sen'de olmayan bir şey" diyordum.

Gönlümü genişleten bu duyguları yaşarken çocukluğum gelmişti aklıma. Çocukluk gecelerimde gökyüzüne b karak Allah'ı düşünür ve Allah yainız olduğu için düm. Çünkü arkadaş ve arkadaşlık benim için çok önem liydi o günlerde. Allah'ın ise hiçbir arkadaşı yoktu... Hiçbir arkadaşı olmadığı için Allah'ın da üzüldüğünü zanneder ve gökyüzüne bakarak "Üzülme, üzülme Ya Rabbi, ben va­rım, ben sana arkadaş olurum" derdim. Çocuksu saflığımla bunu söylediğim zaman Allah'a gerçekten arkadaş olduğu­mu ve O'nu yalnız bırakmayacağımı kabul ederek sevinir­dim. Tabi ki çocukluk duygularımdı bunlar. Fakat şimdiki bazı duygularım da, bu çocukluk duygularımdan pek farklı değildi.

Yoksa büyümemiş miydim?

Fakat büyük adam olmadığım ve olmak istemediğim için, bu soru da cevapsız kalsın diyorum..

Evet Salih abi,

Mektubuma, gönderdiğin selama mukabele ederek başlamak istiyorum..

"Ve aleykümselam ve rahmetullahi ve berekatühü.."

Sen de sevindin,

sen de selam sevincini yaşadın değil mi? Rabbim sev­gini ve sevincini ziyadeleştirsin.

Müslümanların gaflette olduklarına ilişkin yazdıklarına katılıyorum.

Hem nasıl katılmam ki!.

Uyanan ve uyanmaya çalışan bir müslüman da be­nim. Hergün tekrarladığımız selam konusunda bu gafleti yaşadığımıza göre diğer konularda uyanık olduğumuzu na­sıl iddia edebiliriz?. Selam konusunda yazdıklannı okuduk­tan sonra rahmetli Necip Fazıl'ın şu mısralarını hatırladım.,

Yıllardır saatim çalışmış, ben durmuşum Gökyüzünde habersiz uçurtma uçurtmuşum" Bize, bizim durumumuzu anlatan bir ifade Salih abi. Kapalı bir yerde çalışan ve dışarı çıkmayan bir kimsenin gökyüzünde habersiz olması, makul gözükse de, apaçık bir yerde ve bakışlarını gökyüzüne yönelterek uçurtma uçuran bir kimsenin gökyüzünde habersiz olması bizleri şaşırtır değil mi?

Oysa neden şaşırıyoruz ki!.

Müslüman topluluklarda da yaşanan durum bu. Allah'a yönelmelerine rağmen tevhidden bihaber, İs­lam'a yönelmelerine rağmen teslimiyetten bihaber kitleler yok mu?

Bunlar yöneldikleri şeylerden gafil değil mi?

Bunun aksini savunarak, kendilerini İslam'a nisbet eden bu toplumun uyanık olduğunu iddia edebilir miyiz?

Topluma yön veren müstekbirlerin kaval sesini ve toplumdan yükselen horultuyu dikkate aldığımız zaman; toplum hakkında bir yargıya varmamız tabi zor olmaya­caktır.

Uyuyorlar,   Asırlardır uyuyorlar...

"Asırlardır uyumak" ifadesinden, aklımıza Ashab-ı Kehf geliyor. Kur'an-ı Kerim'de beyan edildiği gibi kavim­lerini Allah'a kulluğa davet eden bir grup genç, kavimleri­nin azgınlığından Allah'a tevekkül ederek bir mağaraya sı­ğınmışlar ve şanı yüce Rabbimiz bu gençleri (yanlarında bulunan köpekleriyle birlikte) sığındıkları mağarada üçyüz küsur sene uyutmuş. Onların mağaradaki uyku hali beyan edilirken sağ yanlarından sol yanlarına döndürüldükleri ve onların bu halini görsek dehşete kapılacağımız da zikredil­mektedir..

Tabi ki bu anlatılanlar Ashab'ı Kehf hakkında tarihi bir kıssadır. Netice olarak örnek ve ibret almamız gerekli­dir. Nitekim bu kıssayı dikkate aldığımız zaman günümüz­de Ashab-ı Kehf olmasa da uyuyan nice ashapların bulun­duğunu görüyoruz. Bunların en geniş tabanlısı şüpesiz ki Ashab-ı Demokrasidir.

Ashab-ı Demokrasi!.

Dünyanın bir çok ülkesinde bulunan ve uyumaya de­vam eden Demokrasi ashabı!.

Tabi ki Ashab-ı Kehf i!e Ashab-ı Demokrasiyi birbiri­ne karıştırmamalıyız.

Gerçi her iki Ashab da uyumasına rağmen Ashab-ı Kehf'i hikmet üzere uyutan Rabbimiz, Ashab-ı Demokrasi­yi zillet üzere uyutan ise şeytan ve dostlarıdır. Farklı du­rumları olduğu gibi benzer durumları da vardır. Nitekim Ashab-ı Kehf'in köpekleri uyuduğu gibi Ashab-ı Demokra­sinin de köpekleri uyumaktadır. Salih abi bazı kardeşleri­miz köpeklerin uyumakta olduklarını kabul etmeyecekler­dir. Fakat köpekler gerçekten uyumaktadırlar.

Uyansalar ve uyanık olsalar hiç köpeklik yaparlar mı?

Ayrıca Ashab-ı Kehf'in uyurken sağ taraftan sol tara­fa, sol taraftan sağ tarafa döndürülmeleri Ashab-ı Demok­rasi için de geçerlidir. Ashab-ı Demokrasi de bir çok poli­tik girişimler neticesinde belli aralıklar ile sağdan sola, soldan spğa döndürülmektedir.

Görülen o ki, vatandaşın hep aynı tarafa yatmasını veya aynı eğilim tarafından idare edilmesini istemiyorlar. Ara sıra çevirmeleri gerekir ki aynı eğilimden bıkkınlık veya bezginlik olmasın. Ayrıca politik eğilimler konusunda­ki dengeyi de muhafaza etmeleri gerekir. Hangi eğilimin biraz güçlenmesi ve diğer eğilimleri biraz tırpanlaması ge­rekiyorsa, iktidara gelen eğilim, şüpesiz ki o eğilimdir. Tabi ki bunu belirtecek merci halkın oylan değil, dünya emperyalizmidir. Bunaltıcı ve bulandırıcı yoğun propagan­dalarla kafaları İğdiş edilen insanların verdiği oylar ve bu oylarla yapılan seçimler, sadece ve sadece emperyalizmin verdiği kararı onaylatmak içindir. Tabi ki yapılan seçimler­le halk da rahatlamakta ve sırtlarındaki semeri göstererek "Semerde oturanlan BİZ SEÇTİK!." demektedirler, Daha sonra ise "Madem ki biz seçtik, o halde katlanmalıyız" di­yerek katlanmaya, tekrar katlanmaya, tekrar tekrar katlan­maya devam etmektedirler. Tabi ki yeni seçimlere kadar!.

Bu arada beşeri ideolojilere nisbet edilen bir devrim yapılırsa, bu devrim ile hem semer ve hem de semerin üs-tündekiler değişmektedir. Ancak semeri değiştirmek tehli­keli bir iştir. Çünkü haİkın yeni semere alışması zor ol­maktadır. Bu bakımda halkın alıştığı semeri değiştirmektense, gerektiği zaman yapılacak seçimlerle se­merin üstündekileri değiştirmek daha sakıncasızdır..

Bu anlattıklarım siyasetin gerisindeki politikadır Salih abi. Bu politikanın kurbanları ise kasap seçme hürriyetine sahip olan ve kendi kasabını kendi seçen demokrasi asha­bıdır. Uyuyan ve uyurken boğazlanan Ashab-ı Demokra­si...

Ne diyorsun abi, dürtelim mi? Dürtelim mi, dürtülme pahasına? Camilerden dışarılara doğru değil, dışarılardan camilere doğru ezan okuyalım mı? Saf saf uyuyanları uyandıralım mı?.

Kardeşin  Abdullah Yakup

 

Mektuplar 22

 

Rabbimin adıyla

Sevgili dostum

Bu mektup eline geçecek mi bilmiyorum. Çünkü tu­tuklandığını ve gazetelerde resminin çıktığını, ben tutuklan­dıktan iki hafta sonra öğrendim. Yazacağım bu kısa mek­tubu, Konyalı bir jandarma eriyle senin eski adresine göndereceğim. Bu adreste senin şu an nerede olduğunu bilen bir tanıdığın varsa, umarım bu mektubu sana iletir.

Bana gönderdiğin son mektubu jandarma komutanı­nın elinde görmüştüm. Nezarete atıldıktan iki gün sonra benimle görüştü. Odasına girdiğimde elindeki bir mektubu okuyordu. Mektubu masanın üzerine koyup, eliyle mektu­bun üzerine vurarak.,

Bu Örgüte ne zaman girdin? dedi.. Hiçbir şey anla­yamamıştım!. Ne örgütü, ne girmesi!..

Anlayamadım!, dedim. İşte bu anlayamadığım şeyi,

bana yirmisekiz gündür anlatmaya çalışıyorlar!.

Nasıl anlatmaya çalıştıklarını ise sorma!.. Elindeki mektup, senin son gönderdiğin mektupmuş. Senin asıl adın "Yakup" olmasına rağmen "Abdullah" kod adı ile bir örgüte girmişsin!.

Sabıkalı hırsızlardan iki kişinin de aslında şeriatçı müslüman olduğu ve soygunlarını, örgüte maddi destek sağlamak için yaptığı üzerinde duruluyormuş!.

Ben ise örgütü taşradan yöneten üst düzey bir yetkili değil miymişim?

Bütün bunları anlatmam ve onları fazla üzmemem gerekiyormuş!. Aslında bütün bunları biliyorlarmış,

biliyorlarmış da, benim sadece itiraf etmem lazımmış!..

Aradan yirmisekiz gün geçti, ben hala bu anlatılanlar karşısında bir gelişme, bir ilerleme kaydedemedim. Bütün bu anlatılanlar karşısında cevabım yine hep aynı oluyor.,

Bunların söylediklerine göre bu gibi soruşturmalarda iki tip sanık olurmuş. Birisi musluk, diğeri diş macunu gibi. Musluk gibi olanı bir kere açmak yeterliymiş! Bir kere açıldıktan sonra ne var, ne yok akıtırmış.. Diş macu­nu gibi olanları ise hep sıkmak gerekliymiş! Sıktıkça için­deki dışına çıkarmış..

Beni veya bizi tanımaları için bu ikili tasnifi, üçe, dörde çıkarmaları gerekecek herhalde!

Bana kalırsa Allah'a ve Allah'ın razı olacağı dine gö­nül veren müslümanlan güneşe benzetmeleri, yerinde bir tanımlama olur. Kimliğindeki aydınlık, kişiliğindeki sıcaklık ile apaçık ortada olan bir güneş!.

Bu müslümanları apaçık kimlikleriyle tanımaları, bu apaçık kimlikleriyle tanımlamaları gerekir.

Güneşe gölge düşürmek, güneşe karanlık nisbet et­mek eğilimleri, bu eğilim sahiplerini karartacaktır.

Öncelikle apaçık vakayı görmeleri ve gördüklerini an-lamalan gerekmez mi? Güneşi tanımadan ve bu keyfiyete sahip olmadan, gizli sorularla güneşin üzerine yürümek, karanlık niyetlerle güneşe el uzatmak, bu eüeri ve el sahip­lerini yakmaz mı?

Bunlan düşünmeleri, bunları dikkate almalan ve insa­nın altında buzağı aramamaları gerekmez mi?

Fakat arıyorlar kardeşim!. İnsanın altında buzağı, bu­zağının altında öküz, öküzün altında ayı, ayının altında ba­kan arıyorlar!..

Hangi zihniyetle ve daha ne kadar arayacaklar bilmi­yorum?

Senin durumunu ise henüz sormadım,

daha doğrusu sormak da istemedim kardeşim. Sanki senden bir daha haber alamayacakmışım gibi bir duyguyu yaşıyorum.

Bu duygu dünyadan ve dünyalıklardan kopanyor beni..

Seni bulacağım yer, sanin Resulullah (s.a.v.)'i bulaca­ğın yer gibi geliyor gönlüme..

Alemlerin Rabbi olan Allah'a ve sevgili Efendimiz Re­sulullah (s.a.v.)'e kavuşma arzusu.,

aşağılardan yükseklere, çok yükseklere,

çok daha yükseklere yuvarlanan bir çığ gibi büyüyor içimde....

Bu duygularla yükselirken dünyaya bakıyorum., Görüyorum ki yükselen sadece ben değilim, görüyorum ki yükselen sadece Salih, sadece Yakup, sadece Mehmed değil..

Biz yükseliyoruz, biz yükseliyoruz kardeşim..

Müminler, muvahhidler yükseliyor..

Allah'ın razı olacağı dini, Allah'tan öğrenen, din adına uydurulan bi'dat ve hurafelerden arınan,

Allah'a kul, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olma sevinciy­le İslam'a sımsıkı sarılan müminler, muttakiler, muvahhidler yükseliyor,.

Alaca karanlıklar içinde şafağı müjdeleyen,

Hakkı ve hakikati müjdeleyen bir güneş, bir güneş yükseliyor sevgili ve sevilesi dostum..

Kardeşin Salih



[1] 2-Bakara-l63

[2] 6-En'am-l63