DİN GERÇEĞİ VE İSLAM - Inasndergisi - 8. Sayfa
Geçmişte Ve Günümüzde Batıl Dinler
1. Konuya İlişkin Eğitim Ve Kültür Faaliyeti
2. İnsanları Hırsızlığa Sevkedici Sosyal Nedenlerin Ortadan Kaldırılması
DİN GERÇEĞİ VE İSLAM
Önsöz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, hıtfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Alİah (cc.)'a mahsustur.
Sakıt ve selam da,
alemlerin Rabbî tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.
Yaşadığımız coğrafyadaki basın-yayın faaliyetlerini takip eden kardeşlerimiz, din konusunda birçok eserin yayınlandığını bilmektedirler. GenelÜkle farklı coğrafyalarda yaşayan müelliflerin kaleme aldıkları bu eserler, hiç şüphesiz id İslam dininin evrensel düzlemdeki birçok mesajını içermektedir. Bu gibi eserlerden şimdiye kadar faydalanıldığı gibi, bundan sonra da faydalanılacaktır.
Ancak bununla beraber din gerçeğinin yaşadığımız toplumun da dikkate alınarak gündeme getirilmesi,
dine yapılan saldırılardan, dine isnat edilen batıl görüşlerden yaşadığımız toplumdan da örnekler verümesi bu gerçeklerin kendi insanımız tarafından anlaşılabilmesi için açık bir gerekliliktir.
İşte bu gerekliliği dikkate alarak elinizdeki kitabı hazırlamış bulunuyoruz. Din gerçeğiyle Ügüi olarak insanımıza verilmesi gereken temel esasları amaçlayan bu kitap çalışmasında, meseleler fazla teferruata girmeden, kısa ve özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.
Her hayrın gerçek sahibi olan Rabbimizden,
bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz,.
Mehmed AİAGAŞ İZMİR/1991
İnsanlık Tarihinde Dinin Yeki
İnsanlık tarihi ile dinler tarihi birbirinden kopmadan günümüze uzanan iki hadisedir. Tarihin her kesiminde din olayı, müsbet veya menfi, olarak insanların yaşamında mutlaka ve mutlaka yer alan bir olaydır.
İnsanlar tarihin değişik kesimlerinde edindikleri birçok alışkanlıklan, birçok yönelişleri, birçok değerleri geride bırakmalarına rağmen din olgusu, geçmişten zamanımıza uzanan bir olgudur. Birçok şeylerden vazgeçen, vazgeçebi-len insanoğlu, hak veya batıl, doğru veya yanlış olan din olgusundan vazgeçememiştir. Tabi ki bunun nedeni, söz-konusu yönelişin, fıtri bir yöneliş olması veya din olgusuna karşı duyulan fıtri ihtiyaçtır. Az veya çok, doğru veya yanlış, her insanın iç dünyasında dine ait bir yer vardır. Dini reddeden inkarcılar dahi, öncelikle kendi fıtratlarında varolan bu din gerçeğine karşı bir başkaldırı göstermektedirler.
Sanayi ve teknolojinin oldukça ilerlediği günümüz dünyasında da bu durum pek değişmemiştir. Her toplumun, her sistemin, her devletin din olgusuyla dolaylı veya dolaysız ilişkileri vardır. Sistemlerin, ideolojilerin ve devletlerin, müsbet veya menfi olarak dinle ilgilenmelerinin nedeni, yön verdikleri insanların din olgusuna genelde tutucu yaklaşmalandır.
Herhangi bir müstekbir veya müstekbirlere bağlı herhangi bir toplumbilimci, din olgusuyla yakından ilgileniyorsa, onların bu ilgisi hiç şüphesiz ki dindarlıklanndan değil; vaziyet ettikleri veya vaziyet etmek istedikleri insaniann dini inanışlarını, dini yönelişlerini daha yakından tanıyabilmek ve sömürü düzenlerinde, bu dini inanışlardan da faydalanabilmek içindir.
Meseleyi Türkiye'ye göre değerlendirecek olursak, herhangi bir politikacı veya başbakan halkın karşısında bazı dini söylemlerde bulunuyorsa, bu dini söylemleri onların dindarlıklarına verip "İrtica meclise girdi, laiklik elden gidiyor!." gibi velveleler yapmaya hiç gerek yoktur.
Türkiye'de elde olmayan laikliğin, elden gitmesi zaten sözkonusu değildir. İrticanın meclise girmesi ise hiç mi hiç sözkonusu değildir. Meclisteki adamlar politikacıdır ve çağdaş politikanın gereğini yapmakla yükümlüdürler. Bu gereklerden birisi de halkın dini yönelişlerini dikkate alarak, halkın nabzına göre morfin vermektir. Çünkü adına demokratik denilen sistemlerde, huzurlu ve istikrarlı sömü-rünün ilk şartı, sömürülecek olan insanların boş kafalarını sallayarak sömürüyü oylan ile tastık etmeleridir. Demokrasiyi şiar edinen bu politikacılar, demokratik oy olmadan, demokratik oyun olmayacağını bilirler. Sömürgedaşlar oylarını verecekler, sömürgeciler de oyunlarını oynayacaklardır. Dolayisıyle bu yöneticiler ve bu politikacılar için, halkın dini inançlarını veya dini eğilimlerini dikkate almak, vazgeçilmez bir gerekliliktir.
Fakat ne var ki bu emperyalist zihniyet, halkın dini eğilimlerini ve dini inançlannı dikkate alarak dini söylemlerde bulunacaklan zaman, din gerçeğini hiçbir zaman aslına uygun olarak ele almazlar. Dini söylemlerinde, gerçek dinde olmayan bidat ve hurafeleri ön plana çıkardıklan gibi, varolan bazı dini gerçekleri de dolaylı veya dolaysız yollarla kendi çıkarlanna göre değiştirmeye çalışırlar.
Zaten tarihteki dinlerin tahrif edilme olayları, genellikle halkın dine müdahalesiyle değil, zulme meyleden dini veya siyasi otoritelerin dine müdahalesiyle gerçekleşen tahrifatlardır. Çünkü din gerçeğinden rahatsız olanlar, haksız otoriteye talip olan böylesi zalim yöneticilerdir. Dini kisvelerini muhafaza ederek zulümlerini sürdürebilmeleri, ancak ve ancak dini gerçekleri tahrif etmeleriyle mümkündür. Dolayisıyle hilafetle saltanatı birbirine karıştıran Osmanlı sultanlarının, bu konuyla ilgili İslamİ gerçekleri gö-zardı etme veya çok değişik vadilerde yorumlama nedeni neyse; müslüman kisvesiyle gözükmelerine rağmen kendi çıkarlarına göre hükümler koyan günümüz politikacılannın da Kim Allah'ın hükmüyle hükmetmezse kafirlerin ta kendileridir [1]gibi İlahi hükümleri gözardı etmeleri veya satılmış din adamlan vasıtasıyla çok değişik vadilerde yorumlamaya çalışmalan aynı nedenledir.
Netice olarak din gerçeğine geçmişte ve günümüzde yapılan böylesi müdahaleler, bu toplumlarda gerçek İslam'dan uzaklaşan ve birbiriyle çelişen birçok din olgusunun meydana gelmesine sebeb olmuştur. Bundan sonraki başlıklanmızda, geçmişten günümüze uzanan böylesi çarpıklıklara kısmen değinecek ve Kur'an'ı Kerim'i esas alarak İslam gerçeğine açıklık getirmeye çalışacağız.
Türkiye'de Din Vakıası
Türkiye'de din vakıası en çok ilgi uyandıran bir vakıa olduğu gibi aynı zamanda en çok istismar edilen, halkın zihnini en çok karıştıran vakıalardan da biridir. Bu karışıklık İslam dininin özünden değil, birbiriyle çelişen birçok anlamların dine yüklenmesinden kaynaklanmaktadır.
"Din nedir?" sorusu etrafında bir kamuoyu araştırması yapsanız, birbiriyle çelişen birçok cevaplar almanıza rağmen "Bilmiyorum" cevabıyla karşılaşmanız pek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu meseleyi yani din gerçeğini bilmeyen kitleler olmasına rağmen bilmediğini bilenler yok denecek kadar azdır.
Herkesin bir din tanımı,
herkesin bir din görüşü vardır bu toplumda!.
Din konusundaki genel kanı ise din vakasının Allah ile kul arasındaki bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibadetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesidir. Nitekim bu tanım, resmi ideolojinin din tanımı olup; okullarda ve bilhassa camilerde halka yansıtılan bir tanımdır. Halktaki bu yanlış din inancı, genellikle Diyanet teşkilatından kaynaklanan bir inançtır. Din gerçeğini temel olarak camilerde öğrenebileceğini, camilerde göz-lemleyebileceğini düşünen insanlar, camilerde anlatılanları din olarak kabul etmekte ve din gerçeğini bu kabule göre tarif etmektedirler.
Oysa biliyoruz ki bazı istisnalar dışında camilerde yansıtılan din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir. İslam dinini temelde reddeden bir rejimden ve bu rejimin kuklası haline gelen bir teşkilattan zaten başka bir şey bekleme durumunda da değiliz. Halk arasında din adamı olarak tanınan bu kimselerin dini, genel olarak kendilerine maaş ve makam veren müstekbirlerin dinidir. Müstekbirlerin görüşü ile ellerinde bulunan Kuranı Kerim'in görüşü çatıştığı zaman, "Dut yemiş bülbül" veya "Rüşvet yemiş düldül" gibi, sustuklarını görürsünüz bu satılmışların!.
Resmi din anlayışındaki kutsallığın öz kaynağı, çıkar ve menfaattir. Müstekbirlerin her türlü menfaatlerine kafa salladığı, toplumdaki insanlann aldatılmasında önemli bir fonksiyon üstlendiği için, sözkonusu resmi din anlayışı, müstekbirler nezdinde kutsal bir anlayıştır. Nitekim "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" ilkesinden hareket ederek, vergisini veren pezevengin kazancını kutsal gören resmi anlayış; aynı emperyalist çıkarcılıkla dine yaklaşmakta ve resmi din anlayışını da, bu yaklaşıma göre kutsamaktadır.
Tabi ki bu resmi din anlayışının, İslam'la herhangi bir ilgisi yoktur. Fuhşu ve fuhşiyatı, faizi ve faizden kaynaklanan her türlü melaneti reddeden İslam; elbetteki fuhşiyatı, faizi ve faizci sistemi baştacı edinen kapitalistlerin beğenisini kazanmayacak ve onlardan kabul görmeyecektir. Çünkü onların İslam'ı kabul ermeleri demek, haksız çıkar ve menfaatleri reddetmeleri demektir.
Gerçi İslam gerçeğine temelde reddedici bir mantıkla yaklaşmalarına rağmen, meselenin halka yansıtılması hiç de böyle değildir. Halkın karşısına her seferinde müslüman etiketleriyle çıkarlar ve kelimelerin üstüne basa basa "İslamiyet, en mükemmel dindir" derler!.
Tabi ki İslamiyetten ve dinden anladıkları ve anlattıkları çok ayrı şeylerdir. Aynı batıl ifadeleri, aynı yüzsüzlükle tekrarlayıp dururlar.,
Efendim, İslamiyet altıncı yüzyılda gelen bir dindir. O dönemlerde çok barbar ve çok ilkel olan arap kabileleri arasında yayılmıştır. Araplann yerleşmiş bir devlet sistemleri olmadığı için onlann bu ihtiyaçlannı karşılamış ve onları aynı din çatısında bir araya toplayabilmiştir. Bizim atalarımız da bu yüce dini kabul etmişler ve yaptıkları savaşlarla bu dinin bilmem kaç kıtaya yayılmasına vesile olmuşlardır. Fakat zaman ilerledikçe çağ ve çağın ihtiyaçları değişmeye başlamış, bu değişiklikler karşısında değişmeyen din vaıkası gerilemeye ve İslam toplumlarını geriletmeye başlamıştır. Kiüse ile sarayı diğer bir ifadeyle din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırarak tekamül eden batı medeniyeti, din ile devlet ayırımına gitmedikleri için gerileyen İslam ülkeleri üzerinde açık bir üstünlük kazanmışlardır. Nitekim bu baskın üstünlüğün bir neticesi olarak birçok İslam ülkesini fethetmişler fakat sıra Anadolu topraklarına gelince, karşılarında seçkin evlat, büyük insan, yiğit asker, kahraman komutan, eşsiz kurtarıcı, örnek gazi, nadide lider, ulu önder M. Kemal Atatürk'ü bulmuşlardır. Kemal Atatürk Anadolu topraklarını müstevlilerden kurtardıktan sonra din gerçeğine yönelmiş ve din olgusunu devlet yönetiminden uzaklaşüncı ve aynı zamanda halk kitlelerini dini bağnazlıktan koruyucu önemli inkılablarda bulunmuştur. Daha sonraki dönemlerde ise laiklik kanunlaştınlmış ve diyanet teşkilatı kurularak, devletin menfaatlerini kutsayan resmi din anlayışı va'zedilmeye başlanmıştır. Bu anlayışa göre din, insanların sadece ahiretini ilgilendiren bir hadisedir. Bu hadisede insanlarla tanrı arasına girmek, politik çıkarlar için dini duygulardan faydalanmak, en açık ifadeyle dini istismar etmektir. Kimsenin Allah ile kul arasına girmeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri gibi namaz kılıp, istedikleri gibi oruç tutabilirler. Çağdaş devlet yönetimi ise ondört asır önceki dini hükümlerle değil, yine çağdaş ve medeni olan hükümlerle mümkün olacaktır. Bu hükümleri dini hükümlerle değiştirmeye çalışmak, devletin temelini dini hükümlere oturtmak gericiliktir, yobazlıktır!..
İşte bizlere uzun yıllardır anlatılan ve bizlerin de uzun yıllardır yuttuğu safsatalar bunlardı. Bu anlatılanlara "Safsata" dememiz, henüz bu safsataların tesirinde olan bazı samimi kimselerce yadırganabüecektir. Tabi ki onların bu durumunu gayet doğal karşılıyoruz. Çünkü yalanların, yalan olduğunu bilmek; ancak doğrunun ve doğru Ölçülerin bilinmesiyle mümkündür. Oysa bu insanlar şimdiye kadar doğrularla değil, birbirine arka çıkan, birbirini destekleyen sayısız yalanlarla karşılaşmışlardır. Hatta ve hatta din adına söylenen bu yalanları, din adamı kıyafetindeki birçok satılmıştan dinlemişlerdir.
Din adamı kıyafetindeki resmi veya gayriresmi bu satılmışlar, yönetimin başında hangi faşist, hangi kapitalist olursa olsun ona methiyeler yağdırmışlar, onlann dine isnat ettikleri yalanlan yine din adına te'yid ve tasdik etmişlerdir. Netice olarak Türkiye'de ismine "İslam" denilen fakat gerçek İslam'ın gerçek düşmanı olan birçok din anlayışları ortaya çıkmıştır. Resmi ve gayriresmi oian bu din anlayışlan yine devlet desteği veya devletin çıkarcı müsamahası ile halk kitleleri arasında oldukça yaygınlaşmıştır.
Artık Türkiye'de "İslam" denilince bu batıl dinler anlaşılmakta,
İslam adına yapılan davetler,
İslam adına yapılan tartışmalar, bu batıl dinler esas kabul edilerek yapılmaktadır. Nitekim kendilerine aydın denilen birçok yazar veya araştırmacının tenkid ve itham ettikleri dinî anlayışlar da, "İslam" adı altındaki bu batıl din anlayışlarıdır. Camilerde dinledikleri, birçok hacı, hoca ve şeyhlerde gözlemledikleri safsatalan İslam sanan bu aydınlar, kendileri için gayet kolay bir lokma olan bu anlayışlan bazen ciddiye ve çoğu zaman da alaya alarak eleştirmişlerdir. Kendilerine araştırmacı denilen aydınlar ise meselenin tarihi yönüne eğilirken genellikle Osmanlı dönemine kadar inmişler ve Osmanlı döneminde gördükleri bazı çarpıklıkları yine İslam dinine nisbet ederek, İslam dinini hem geçmişte ve hem de günümüzde değerlendirerek sorguladıkları zehabına kapılmışlardır.
Oysa biliyoruz ki İslam dinini hem teoride ve hem de pratikte net olarak tanıyabilmek, teorinin ve pratiğin aynı berraklıkta bulunduğu İslam'ın ilk dönemlerini inceleyebilmekle mümkündür. Ancak bu incelendiği zaman İslam'ın ne olduğu, insanlara ne getirdiği, nasıl ve ne şekilde yaşanması gerektiği görülecek ve dolayısıyle sonraki asırlarda İslam adına yapılan tüm tatbikatlerin, ne derece İslami olduğu anlaşılabilecektir.
Fakat ne garip ki müslüman olduklannı iddia etmeyen araştırmacılar İslam'ın bu ilk dönemine yeterince eğilmedikleri gibi, müslüman olduklannı iddia eden birçok din görevlisi de buna gerek duymamaktadır. Gerçi buna gerek duymamalarının nedeni, savunmakla yükümlü oldukları batıl din anlayışlarına ters düşmemek içindir. Çünkü İslam gerçeği anlaşıldığı, İslam'ın ne olup/ne olmadığı açıklık kazandığı zaman; İslam'a nisbet ettikleri birçok görüşün batıl olduğu da açıklık kazanacak ve zavallı halk üzerindeki otoriteleri zayıflayacaktır.
Şanı yüce Râbbimiz din gerçeğini kendi çıkarlanna göre tanımlamaya ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur'an'ı. Kerim'de açıkça şöyle buyurmaktadır.,
De kv Siz Allah'a dininizi mi Öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olardan bir. Allah her şeyi bilendir.[2]
Bu ayet-i kerimede" hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de Allah'ın razı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve Allah'ın Kitab'ı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah'ın razı olacağı yegane din olan İslam, Allah'tan ve Allah'ın Resulü Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'den öğrenildiği zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların, gerçekten yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
Zaten müslüman olarak görevimiz, "Şu yanlıştır, şu çirkindir.." diyerek sağı solu itham etmek değil; insanımıza doğruyu ve güzeli tanıtarak, yanlışın yanlışlığını, çirkinin çirkinliğini bu yolla açığa çıkarmaktır. İşte bu yöntemi şiar edinerek İslam gerçeğini ve İslam'ın bazı temel konulara nasıl yaklaştığını açıklamaya çalışacağız.
Bu açıklamalarda esas alacağımız Kur'an'ı Kerim, in-
sanlardan körükörüne bir itaati, bilinçsiz bir tastiği beklemez. Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde bütün insanlar düşünmeye ve akletmeye davet edilmektedirler. Dolayısıyle bizler de bütün insanları düşünmeye, akletmeye ve aynca kendilerine düşünür veya araştırmacı denilen aydm(!)ları, güçleri yetiyorsa bu gerçekleri tenkide davet ediyoruz. İslam dinine eleştirel bir bakış getireceklerse, topluma devlet tarafından lanse edilen resmi din anlayışının emperyalist görüşlerini veya yine devlet tarafından desteklenen gayri-resmi sapık grupların din adına İleri sürdükleri safsataları değil, İslam'ın gerçek değerlerini dikkate alarak eleştirel bir bakış getirsinler.
İslam'a Göre Din Gerçeği
Din kelimesi lügat manası itibariyle yol, şeriat, millet, hesap, ceza, adet, itaat, hal ve siyaset gibi anlamlara gelir. Din kelimesinin kavram olarak eİe alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı ise bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen, görüşler, emirler, nehiyler manzumesidir. Dola-yısıyle "Her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir" görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür.
Din kavramının pratikteki en kamil ve boyutları en geniş manası, hiç şüphesiz ki en yüce din olan İslam ile kazandığı manadır. Nitekim İslami ıstılahta veya diğer bir deyişle İslami pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle Yaratıcı İle insanlann ve insanlar ile tüm yaratılmışların münasebetlerini tanzim eden nizamdır. İslam'ın dikkate aldığı ve bütün bir hayati kuşatan bu münasebetler zincirinin kapsamında; Allah ile insanın, Alİah ile toplumun, insan ile tarihin, insan ile geleceğin, insan ile doğanın, insan ile insanın, insan ile toplumun, toplum ile toplumların arasındaki münasebetler vardır.
İslam'ı sadece Allah ile insan arasındaki bazı münasebetleri açıklayan görüşler olarak algılayan kimseler için, yukarıda yaptığımız tanım, hayli uzun bir tanım olacaktır. Zaten yaşadığımız toplumda İslam gerçeğinin çok yanlış anlaşılması, bütün bir kainatı dikkate alan İslam dinine "Sadece ve sadece Allah ile insan arasındaki bazı münasebetlere açıklık getiren görüşlerdir" şeklinde çok kısır bir tanım getirilmesidir.
Oysa İslam gerçeğinin özüne giden yol, Kuranı Ke-rim'e göre yaptığımız yukarıdaki tanımın yeterince anlaşılmasından geçmektedir. Kur'an'ı Kerim ile ilgilenen bütün müslümanların bildiği gibi, İslam dininin ne olduğunu ve nasıl yaşanacağını açıklayan Kuranı Kerim'de, yukarıda yaptığımız tanıma ilişkin birçok örnekler bulunmaktadır.
İslam gerçeği şayet namaz, oruç, hac gibi bazı ibadetlerden İbaret olsaydı, Kur'an'ı Kerim'deki; "..Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.. (5-Maide 3)" buyruğu, namaz, oruç ve hac hükümlerinin hemen arkasından indirilir ve Kur'an'ı Kerim beş, on sahifelik bir Kitab olurdu.
Oysa biliyoruz ki ".Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.." buyruğu, islam'ın bütün bir yaşantıya intizam veren siyasi, ekonomik, iktisadi, sosyal ve diğer konulardaki hükümleri beyan edildikten sonra indirilmiştir. Beş, on sahife değil, altıyüzbeş sahife olan Kur'an'ı Kerim'de bütün bu konulara yer verilmektedir. Nitekim razı olacağı dinin nasıl ve ne şekilde yaşanacağını İlahi vahiyle beyan eden şanı yüce Rabbimiz, bu İlahi vahyin noksansız bir ifadesi olan Kur'an'ı Kerim'de., insanın Allah ile münasebetlerinden,
kendi nefsi ve şeytan İle, kainat ve dünya ile, aile ve akrabası ile, insan ve toplum ile,
İslami veya gayriislami devlet ile, yöneticiler ve liderler ile, kanun ve hükümler ile, adet ve ananeler İle münasebetlerine kadar, bütün bu konulara ferdi ve toplumsal düzlemde açıklık getirmektedir. Kur'an'ı Kerim'in nelere şamil oiduğu engin muhtevasından anlaşılacağı gibi, aşağıdaki ayet-i kerimede de bu gerçek beyan edilmektedir.,
Biz Kitab'ı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanla-ra da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik[3]
Ayet-i kerime'de geçen "Her şey" ifadesi, özellikle inanan insanların ahenkli bir nizam içinde yaşamaları için gereken her şeyi kapsamaktadır.
Netice olarak İslam dininin kapsamı böylesine geniş, böylesine kuşatıcı olmasına rağmen İslam dinini sadece bazı ibadetler olarak açıklayan resmi veya gayriresmi din görevlileri, hiç şüphesiz ki açık bir cahillik veya açık bir ihanet içindedirler.
Biliniyorlarsa öğrenmelerini,
bilmelerine rağmen yine de ihanet ediyorlarsa sürüm sürüm sürünmelerini diliyoruz..
Geçmişte Ve Günümüzde Batıl Dinler
"İslam'a göre din tanımı" başlığında yazdıklanmızdan da anlaşılacağı gibi; bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı "Din'dir. Din kavramı, bütün bunlan kuşatmaktadır. Tabi ki Allah'ın hükümlerine göre belirlenen, bu hükümlere göre şekil alan din, Allah'ın razı olacağı dindir.
Herhangi bir toplumun, herhangi bir cemaatin veya herhangi bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah'ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlahi hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu ferd, İslam dini üzeredir,
İslam'ın hakim olduğu ülkelerde, İslam'ın sosyal ve ekonomik adaleti her şeyi kuşatmaktadır. Nitekim Allah'ın razı olacağı dini yani İslam'ı yaşayan toplumlarda, Allah'ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
Peki bu eşitlikten, bu adaletten,bu hükümlerden herkes memnun mudur?
Elbetteki değildir!.
Dini otorite veya siyasi iktidar adına insanları ezmek, insanlan sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun değillerdir. Çünkü yürürlükte olan İlahi hükümlere göre insanları aldatmalan, insanlan ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.
Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlahi hükümleri tevil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip, İlahi hükümleri rafa kaldırarak insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler va'zetmektir.
İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler vazetmek!.
Bu ne demektir?
Bu en açık ifadesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır.
Çünkü din gerçeği, insanlann yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslam'ın hükümlerini reddedip, bu İlahi hükümlere zıd hükümler koymak.,
İslam'ı beğenmeyip, İslam'ı reddedip, yeni bir din ih--das etmektir.
Bu yapılmış mıdır diye lütfen sormayın!. Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşmanız mümkündür. Zaten alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de.,
insanlann hak dinden sapmalan, hak dini tahrif etmeleri,
dinlerini parçalara ayırmalan ve yeni yeni dinler türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah (c.c.) "Biraz da bu dini yaşayın!" diyerek farklı farklı dinler göndermiş değildir!.
İşte insanların hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak veya hayat şeklini belirleyecek hükümler koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslam gerçeğine göre batıl dinlerdir. Bunların adına biümsei çevrelerce değişik İzm'ler, değişik ideolojiler denilse de, İslam'a göre bunlar birer dindir.
Fakat ne gariptir ki insanlara "Din" denilince, her nedense sadece uhrevi meseleleri dikkate alan, metafizik ko-nularia ilgilenen görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibariyle semavi olan Museviliğe, Hıristiyanlığa veya İslam'a "Din" dedikleri gibi metafizik konulara ilgi duyduğu için bir Budizm'e de "Din" demektedirler.
Oysa biliyoruz ki her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde uhrevi boyut olduğu gibi dünyevi boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta dünyevi boyut, pratik düzlemde uhrevi boyuttan çok daha önce gelmektedir: Çünkü uhrevi boyuta yönelmek, meselenin dünyevi boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayaklan dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya her yaşam biçimi, Kur'an'ı Kerim'e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdahale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere "Din" denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlahi veya beşeri olma şartı yoktur. Mesela Mekke'li müşrikler kendilerini İlahi bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kuranı Kerim onlann içinde bulunduğu hayat şekline ve onlann tüm yönelişlerine "Din" demektedir., De ki, Ey kafirler.
Ben sizin taptıklarınıza tapmam.
Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz.
Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
Sizin dininiz size, benim dinim bana.[4]
Nitekim aynı örnek Kur'an'ı Kerim'deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta, Yusuf (a.s.)'ın yanında bulunduğu hükümdann yönetim hukukuna "Din" denilmektedir.,
İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı..[5]
Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Kur'an'ı Kerime göre yegane din İslam değildir.
Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslam'dır.[6] ayet-i kerimesini ileri sürerek "Allah katında din İslam'dır. Öyleyse İslam'dan başka bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir" demek; bu ayeti, Kur'an'ı Kerime zıt yorumlamak demektir. Bu ayet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında geçeri ve makbul olan din,.Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslam'dır.
Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bu gerçek, insanların İslam'dan başka dinler üretmeleri,
bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi, semavi bir dinin insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine birer dindir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbimizin kelamı olan Kur'an'ı Kerim'de;
müşriklerin ve kafirlerin hayat şekline, hükümdann yönetim hukukuna,
kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif eden Ehl-i Kitab'ın yaşam biçimine yine "Din" denilmektedir. O halde İslam yegane din değil, yegane hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri itibariyle hak olan Musevilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlahi dinleri kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi olan İslam, Allah katında ve biz müminler nezdinde yegane hak dindir.
İslam'ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına rağmen en genel ifadesiyle batıl dinlerdir. Meseleyi devlet bazında örneklendirecek olursak, herhangi bir devlet adil veya zalim olabilir. Devlet tanımını adil devlete göre yaparak, "Halkının ihtiyaçlannı karşılayan, halkına sosyal ve ekonomik adaleti götüren siyasal yapılara devlet denir" demek ve dolayısıyle bu adaleti göstermeyen zalim siyasi yapılar hakkında "Devlet değildir" sonucunu çıkarmak elbetteki yanlıştır. Çünkü yukanda yapılan tanım, devlet tanımı değil adil devlet tanımıdır. Bu tanımdan hareket ederek zalim siyasi yapılar hakkında çıkaracağımız sonuç ise bu siyasi yapıların adil olmadığı istikametindedir. Devlet olmalarına devlettirler, fakat adil devlet değillerdir. İşte din meselesinde de aynı yaklaşım sözkonusudur. Değişik izm'ler, değişik ideolojiler birer dindir, birer dindir ancak hak din değillerdir.
Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir.,
Madem birçok ideolojiler ve birçok izmler birer dindir, o halde bunlara neden "Din" denilmiyor da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
Bu soru, gerçekten yerinde bir sorudur.
Çünkü bilindiği üzere ideolojinin manası, bir yaşam biçimini belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasi, iktisadi, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır.
O halde neden, neden bunlara "Din" denilmiyor.
İşte dünya müstekbirlerinin kendi koyduklan dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne İzmi demelerinin nedeni; yönettikleri, vaziyet ettikleri halkın iki ayrı din vakıa-sıyla, din ikiiemiyie karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müs-tekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve haikın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
Mesela Cumhuriyet sonrası Türkiye'sinde, Kemaliz-min halk kitlelerine bir din olarak empoze edilmediği bilinen gerçeklerdendir. Fakat buna rağmen dinin ne olduğunu bilen ve Kemalizme gönül veren bazı entelektüeller
"Benim dinim Kemalizmdir" şeklinde apaçık söylemlerde bulunmuşlardır. Kemalizme gönül verenler için dosdoğru olan bu söz, Kemalizmi sahiplenmelerine rağmen müslü-manlıktan vazgeçmeyen kimseler tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. Müslüman olduklannı iddia eden bu ke-malistlere göre "Benim dinim Kemalizmdir" diyen kimseler İslam dininden çıkmışlardır.
Ne garip değil mi?
İslam'ın dünya görüşüyle ilgisi olmayan, İslam'ın toplum ve devlet düzleminde yaşanabilirliğini geçmiş asırlara atfederek, toplum ve devlet düzleminde yeni görüşler, yeni ilkeler, yeni hükümler getiren Kemalizmi sahiplenmek, Kemalizme inanmak, Kemalizmi yaşamak bir insanı İslam dininden çıkarmıyor da, bu yapılanlann doğru ve kısa bir ifadesi olan "Benim dinim Kemalizmdir" demek, insanı İslam dininden çıkarıyor!.
Bu yazdıklanmızdan haliyle bazı kimseler, bazı merciler rahatsız olacaklardır. Şayet Kemalizmden değil, mesela Marksizmden örnek verseydik, hiç şüphesiz ki böyle bir rahatsızlık olmayacak ve belki de çok memnun olacaklardı!. Halbuki meseleye açık yüreklilikle ve bilimsel olarak yakla-şılsa, böyle bir rahatsızlık duymaya hiç gerek yoktur. Yaşanan realitenin veya yaşanan gerçeğin aynı gerçeklikle ifadesinden, neden rahatsızlık duyulsun ki!.
Fakat ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada müslüman-lara bağnaz ve yobaz diyen, gerçekte ise kendileri bağnaz ve yobaz olan kimseler bulunmaktadır. Zaten bilmem kimi koruma kanunu, bilmem neyi eleştirmeme yasağı, bu bağnaz zihniyetin açık tezahürleri değil midir?
Eleştirememek ne demek?
Bu kendini bilmezler bacak bacak üstüne atarak Allah'ın dinini, Allah'ın hükümlerini, Efendimiz (s.a.v.)'i ve O'nun pak görüşlerini değişik iftiralarla eleştirirlerken, bilmem kim eleştirilmeyecekmiş!
Ne demektir bu?
Herhangi bir mahluğa eleştirme yasağı getirenler, o mahluğun erişilmez bir noktada olduğunu mu kabul ediyorlar?
Onun yanlışını bulabilecek veya onun doğrusunun fevkine çıkabilecek başka bir insan sözkonusu değil mi?
Alemlerin Rabbi olan ve herşeyi hakkıyle biien Allah (c.c.) dahi, insan zihnini veya insan düşüncesini böylesi bir esarete mahkum etmemiştir. Allah (c.c.) buyurduğu her ,şeyin apaçık birer hak ve gerçek olduğunu beyan etmekle beraber, insanları körükörüne bir tastiğe değil; bu hakkı düşünmeye, bu hakkı kavramaya davet etmekte ve buyurduğu hakkın karşısında tutunabilecek bir görüş, bir tenkid, bir eleştiri var ise, insanları mesnetleriyle beraber bunları açıklamaya ve isbata davet etmektedir.
Alemleri yaratan Allah (c.c.)'ın, yaratılmış birer mahluk olan insanlara yaklaşımı böyle iken; herhangi bir mahluğa eleştirme yasağı getirmek, insan aklına ve aklın haysiyetine yakışmayacak olan bir gericilik, bir bağnazlık değil midir?
Bu bağnaz yaklaşım, bir insanın putlaşünlması değil midir?
Putperestlik, bir din değil midir?
İslam'a ve İslam'a teslim olmuş müslümanlara "Gerici" diyen bu kimseler, yöneldikleri bu putperestlikle ilerici mi oluyorlar?
Allah'ın huzurunda rükuya ve secdeye eğilmek, saygı ve tazimle durmak gericilik oluyor da; bir mahluğun, bir mevtanın veya bir heykelin karşısında saygı ve tazimde bulunmak mı ilericilik oluyor?
Kısacası Allah'a kulluk gericilik, herhangi bir mahluğa veya herhangi bir puta kulluk ilericilik mi?
İlericiliği veya gericiliği böyle tanımlamak, insanlık tarihine ters istikamette yönelmek demektir. Çünkü bilindiği gibi bu çağdaş putperestlik, İslam'dan önce Mekke müşriklerinin içinde bulunduklan hal, içinde bulundukları din idi.
Onlar da putlaştırdıkları değerlere karşı saygı ve tazimle yaklaşıyorlar, oniar da putlanna en ufak bir söz, en ufak bir tenkid gelsin istemiyorlardı. Eleştirme yasağı, Lat, Menat, Uzza gibi putlar için de geçerliydi. Aslında Mekke'li müşriklerin veya çağımızdaki putperestlerin sakındıkları şey, salt olarak eleştiri değil; doğru ve hak eleştiridir. Bunların putlaştırmaya çalıştıkları değerlere karşı, eleştiri gayesiyle boş veya yalan bir söz söyleseniz, bunlar hiç sinirlenmezler.
Putlarımızı neden eleştiriyorsunuz demezler!
Boş ve yalan ithamı hemen cevaplayarak, karşı tarafa konuşarak haddini bildirmenin sevincini yaşarlar!.
Ancak oniarın savundukları değerleri geçersiz kılacak hak bir söz ile eleştiri getirirseniz, durumlar hemen değişir. Bu hak eleştiri karşısında söyleyecek sözleri, savunulacak görüşleri olmadığı için, öfkeden kızarmış yüzleriyie eleştiri yasağının arkasına sığındıklarını görürsünüz.
Ayrıca şu hususun da açıklık kazanması gerekir ki; insanlara zulmeden bütün beşeri zihniyetleri, insanlan sömürebilmek için kendi çıkar ve menfaatlerine göre hüküm koyan bütün emperyalistleri itham eden, onlan isbata çağıran mercii, öncelikle Allah (c.c.)'chr.,
Size ne oluyor? Siz nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa sizin (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir Ki-îab mı var?
İçinde, siz neyi seçip beğenirseniz, mutlaka sizin olacak, diye.
Yoksa sizin üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki, siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.
Onlara sor: Onlardan hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?[7]
Evet, Şam yüce Rabbimiz soruyor.,
Emperyalist çıkarlarınız için koyduğunuz hükümlerin,
kutsallaştırarak dokunulmaz kabul ettiğiniz ilkelerin, savunuculuğunu kim yapacak?
Yoksa bütün bunlar eleştirilemez diyerek arkanızı dönecek misfniz?
Yoksa getirdiğiniz eleştiri yasağı,
alemlerin Rabbi olan Allah'ı da kapsıyor mu?
Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah (c.c), sadece göklerle ve meteorolojik işlerle ilgilenecek, yerde ilahlık taslayan siz sapıklara hiç müdahale etmeyecek mi?
İlahi kelam ile zulmünüze karşı çıkan, putlarınızı ve emperyalist görüşlerinizi eleştiren dünya müslümanlanna "Bunlar YASAK" dediğiniz gibi, İlahi kelamın gerçek sahibi olan Rabbimize de "YASAK" diyebilecek misiniz?
Netice olarak yaşadığımız coğrafyada İslam'ın karşısında resmi veya gayriresmi birçok batıl dinler bulunmaktadır.
Rejimin kuklalan haline gelen diyanet görevlilerinin, İlahi hükümleri gizleyerek, gerçeği tevil ve tahrif ederek, kapitalizmi kutsayarak anlattıkları din, batıl bir dindir.
Düzenin okullarında ve düzenin menfaatlerine paralel olarak anlatılan, İslam'ı namaz, oruç., gibi bazı ferdi ibadetler olarak empoze eden resmi din, batıl bir dindir.
Kur'an'ı Kerim'i dikkate almayan hocalarını, şeyhlerini veya üstadlanm ilahlaştırmaya çalışan, onlann her sözünü ayet, her hareketlerini keramet kabul eden kimselerin içinde bulundukları din, batıl bir dindir.
Kurtuluşlan ancak ve ancak İslam'da olan insanlara, İslam'ın karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji, her izm, İslam'ın karşısında batıl bir dindir.
Bu batıl dinlere inanmak, bu batıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu batıl dinleri yaşamak ile, "Benim dinim bu ideoloji veya bu izm'dir" demek arasında hiçbir fark yoktur!.
Her iki halde de insan, İslam gerçeğinin dışında kalmıştır.
Nitekim Kur'an'ı Kerim'de de beyan edildiği gibi., İslam'dan başka din arayan, İslam'dan başka dinlere yönelen kimseler, zaten İslam üzere değildir.,
Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.[8]
İnsan Fıtratı Ve İslam
İnsanı yaratan Rabbimiz, İnsan fıtratı ve İslam arasındaki ahenkli ilişkiye şu ayeH kerime ile genel bir açıklık getirmektedir.,
O halde sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki (Allah) insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din) dosdoğru (müstakim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.[9]
Ayet kerimede geçen 'hanif kelimesi eğrilikten doğruluğa, sapıklıktan istikamete meyletmek manasını taşıyan 'hanef mastarından bir sıfattır. Bu nedenle 'hanif kelimesi eğriliği bırakıp doğruluğa ve batılı dinlerden içtinap ederek sadece Allah'a yönelen muvahhid demektir.
O halde sen yüzünü muvahhid olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki (Allah) insanları bunun üzere yaratmıştır.
Bu İlahi buyruktan ne anlıyoruz?
Ayet-i kerimeden anlaşılması gereken ilk gerçek, Allah (c.c.) bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün
insanlarda bu dinin gereğini yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekler bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insanları İslam dinine davet eden Allah (c.c), bu insanlan İslam dininin vecibelerine yerine getirebilecek bir fıtratta yaratmıştır. Zaten herhangi bir davetle karşılaşan insanın bu davete icabet etmediği zaman sorumlu olabilmesi için kendisinden ne talep edildiğini anlaması ve kendisinden talep edilen şeyin kendisinde bulunması gerekir.
Alemleri yaratan Rabbimizin lutfuyla iman ve idrak ediyoruz ki şanı yüce Rabbimiz insanlara vermediği bir şeyi insanlardan talep etmekten münezzehtir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz biz insanlardan ne talep etmişse, talep ettiği şeyleri İlahi lutfuyla bizlere fazlasıyla vermiştir. Verdiğini İstemektedir Rabbimiz, karşılıksız olarak verdiğini, cennet karşılığında istemektedir. İşte Rahman ve Rahim, Kerim ve Şekur olan Rabbimiz, ona kul olmakla onur ve sevinç duyduğumuz böyle bir Rabdir.
Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimedeki anlamamız gereken ikinci gerçek ise, insanların fıtratına, insanların yaratılışına en uygun din İslam'dır. İnsanların fıtratı ile ya-şadıklan din arasında ahenkli bir ilişki kurulması gerekiyorsa, bu ahenkli ilişki ancak ve ancak İslam ile gerçekleşebilecek bir ilişkidir. Çünkü insanı nasıl ve ne şekilde yarattığım hakkıyle bilen Rabbimiz, bu yaratılışın İslam üzere olduğunu buyurmaktadır. İnsanlar başka bir ideolojiyi, başka bir izimi,
başka bir dini yaşayamazlar mı? Elbetteki yaşarlar!.
Ancak İslam'dan başka bütün dinler, fıtratla uyuşabilecek veya fıtratı kendi tabiatı içinde geliştirebilecek dinler değildir. Çünkü insan ve toplum gerçeğini yeterince bilmeyen, insanı olduğu gibi değil, görmek istediği gibi gören bütün ideolojiler veya bütün dinler, insan gerçeğiyle çatışmaya ve yıkılmaya mahkumdur. Nitekim insan fıtratına aykırı bir ideoloji olarak komünizmin yıkıldığını gören dünya insanlan, insan gerçeğiyle çatışan kapitalizmin de yıkıldığını göreceklerdir.
İnsan fıtratıyla uyuşmayan batıl dinlerin yıkılmaya mahkum olduğunu belirttiğimiz bu satırlan okuyan .ve İslam tarihini bilen bazı kimselerin aklına, "İnsan fıtratıyla uyum içinde olan İslam yıkılmadı mı?" sorusu gelebilecektir.
İslam elbetteki yıkılmadı!.
Tarihi süreçte gördüğümüz bazı İslam devletlerinin, bazı îslami oluşumların yıkılması, bir din olarak İslam'ın çökmesi veya İslam'ın yıkılması değii, insanların İslam'dan uzaklaşma hadisesidir.
İslam, kendi özünde dosdoğru ve dimdik olan bir dindir. Zaten apaçık olan bu gerçeği bildiğimiz için, marksist-lerin marksizme yaklaştıkları gibi İslam'a yaklaşıp "İslam'ı restore edelim veya İslam'ın eksiklerini giderelim..1' gibi batıl uğraşlara hiç yönelmeden, "Gelin İslam'a, İslam gerçeğine dönelim" diyoruz.
Çünkü kendimizi bulacağımız,
kendimizi yaşatacağımız,
fıtratımızda bulunan bütün güzellikleri yeşertebileceğimiz yegane din, İslam'dır. Günümüzdeki ideoloji veya izmler, kendi müntesiplerine dahi çelişkiler ve bunalımlar verirken; insan gerçeğine hakkıyle yaklaşan İslam, kendisini kabul etmeyen gayrimüslimlere dahi başka hiçbir dinde göremedikleri adaleti ve huzuru vermiştir. Nitekim bütün tarihçiler, bu apaçık gerçeğe şahitlik eden birçok olayı bilmektedir.
İslam'ın Evrenselliği
İnsanın dünyadaki tarihi, Adem (a,s.) ve Havva validemizle başlayan bir tarihtir. Adem (a.s.) ise bildiğimiz gibi hem İlk İnsan ve hem de ilk peygamberdir. Tabi ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyle dinler tarihinin başlangıcında, hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Batıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.
Batıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytan aleyhillanedir. Şeytan aleyhillane batıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim batıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine batıl bir ceset giydirildiğini görürüz.
Şeytan ve dostlan kendi çıkarlarına uygun batıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlannın çıkarlanna zararlı gözükmediği için müdahale edilmeyen bu gibi görüşler, hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hala hak dinde sanmalanna ve dolayısıyle batıl dinlere tepki göstermemelerine neden olmuştur.
Oysa şeytan ve dostlarının müdahale etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler, ne ya2ik ki insanları uyancı niteliğini yitirip, hakim otoriteler tarafından insanlan uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir. Mesela küfri otoriteler tarafından yönetilen halkında müslüman olan ülkelerde, küfri otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı firavunlann halkın karşısına namaz kılıyor-muş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan halkın ülkeyi İslam, yöneticileri müslüman kabul etmelerine neden olmaktadır. İşte İslam ülkelerinde müslümanlan kötülüklerden uzaklaştırıcı, uyarıcı, anndmcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi Özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.
Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan batıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.
Ancak insanı yaratan, insanın gerçek ve merhametli sahibi olan Allah (c.c.) tarihin hiçbir döneminde insanlan böylesi zulümler, böylesi sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Nitekim tarihin belirli dönemlerinde Rabbimiz tarafından gönderilen peygamberler, Rabbimizin şanına şan, izzetine izzet katmak için değil, insanlan içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. İnsanlann tahrif ettikleri,
insanlann değiştirdikleri, insanlann asıl mecrasından çıkardıklan hak dini yeniden tebliğ etmişler, insanlan yeniden hak ve adalete davet etmişlerdir.
Allah'ın elçileri tarafından tebliğ edilen hak dinin tahrif edilmesi ve tekrar tekrar peygamberler gönderilmesi, Resulullah (s.a.v.)'e kadar böylece devam etmiştir. Resulul-lah (s.a.v.) ise bilindiği gibi son peygamberdir. Şanı yüce Rabbimiz, kıyamete kadar başka bir peygamber göndermeyecektir.
Peki neden?
Resulullah (s.a.v.) neden son peygamberdir?
Evvel ve ahir ilmi ile yaşadığımız dünyadaki insanlann böylesine aciz, böylesine zelil bir duruma düşeceğini hakkıyle bilen Rabbimiz, yeni bir peygamber göndermeyerek bu insanlan başıboş mu bırakmaktadır?
Elbetteki hayır!.
Öncelikle şu hususun bilinmesi gerekir ki, zamanımız-daki zalimleri, zamanımızdaki batıl dinleri yerle bir etmek ve Allah'ın razı olacağı İslam'ı hakim kılmak için, yeni bir peygambere gerek yoktur. Çünkü Resuluîlah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen Rabbani mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde bulunmaktadır. Ayrıca bu Rabbani mesajın nasıl ve ne şekilde yaşanacağı ise Efendimiz {s.a.v.)'in sahih sünnetinde hem pratik ve hem de usul açısından örneklendirilmektedir.
İslam dininin iki temel kaynağının elimizde bulunması, bütün batıl dinler karşısında İslam dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in tek harfinin dahi tahrif edilmediğini, değiştirilmediğini bilen araştırmacılar, İslam dininin temel kaynak itibariyle berraklığını koruduğunu kabul etmektedirler. Ancak onların karşı çıktıkları veya anlıyamadıklan husus, İslam dininin ve İslami hükümlerin evrensel olup olmamasıdır. Bu kitab çalışmasının başında da belirttiğimiz gibi, dünya müstekbirleri İslam dininin ve İslami hükümlerin genel düzlemde yaşanabilirliğini geçmişe atfetmekteler, sadece geçmişte yaşandığını ve geçmişte yaşanabileceğini ileri sürmektedirler.
İslam'ın genel düzlemde yaşanmasının çok eskilerde kaldığını, zamanımızda yaşanamayacağını söyleyen emperyalist zihniyet; bu sözü, kendi beşeri sistemlerini esas alarak söylemektedirler. Çünkü onların koydukları kanunlar, onların ileri sürdükleri görüşler, çok kısa bir zaman diliminde eskimekte, birbiriyle çelişmekte, geçersizliği veya yanlışlığı ortaya çıkmaktadır.
Peki İlahi hükümler de böyle midir? Herşeyi hakkıyle bilen Allah (c.c.) bugün doğru dediğine, (Rabbirnizİ tenzih ederiz) yann yanlış mı diyecektir?
Veya Rabbimizin ondört asır önce beyan ettiği bir doğruya yanlış diyebilecek, bu doğrunun ferdi ve toplumsal düzlemde yanlışlığını savunabilecek bir kişi, tek bir kişi var mıdır?
"İslam'ı eleştiriyorum!." diyenler, şimdiye kadar İlahi hükümlere karşı yalan ve iftiradan başka ne söylebilmişler-dir ki!. Bu kimselere "İslam şeriatı" denilince tüyleri diken diken olmakta ve İsiam şeriatı hakkında ağızlarına geleni söylemektedirler. Nitekim bunların halka yansıttıkları şeriat kavramı, halkın da bu kavramdan ürkmesine neden olmuştur. Halktan bir kimseye "Şeriat" denilince, öcüyle korkutulan çocuklar gibi gözleri açılmaktadır. Oysa İslam şeriatı demek, İslam dininin hükümleri demektir. Toplumdaki zalimlere "Dur" diyen, toplumsal ahengi ve adaleti sağlayan hükümler bütünlüğüdür.
Peki neden,
neden bu kavramdan bu kadar çok korkuyorlar? Kaldı ki bu insanlar, "Dinimiz İslam" diyen insanlardır!. Bir taraftan "Dinimiz İslam" diyecekler, diğer taraftan ise İslam'ın hükümleri manasına gelen "İslam şeriatı" kelimesinden, aslan görmüş yaban eşşekleri gibi kaçışacaklar!.
O halde neden?
İşte bunun nedeni, bu zavallı insanlardan kaynaklanan bir neden değil, müstekbirler tarafından bu insanlara verilen bir nedendir. Dünya müstekbirleri basın/yayın faaliyetleriyle bütün bu insanlan istedikleri vadiye sürüklemişler ve insanların İslam gerçeği karşısında kendileri gibi düşünmelerini empoze etmişlerdir.
Mesela "İslam'a aydınca bakış" isimli bir toplantıya veya bir panele katılıyorsunuz. İslam'dan ve İslam şeriatından bahseden aydın(!) konuşmacı, her nedense İslam'ın sosyal adaletine kesinlikle değinmez. Çünkü genel olarak bu sosyal adaleti eleştiremeyeceğini, yalan ve iftirayla da olsa bu adaleti pek gölgeleyemeyeceğini bilir. Bunları bildiği için İslam'ın sosyal adaletine hiç değinmeden, İslam'ın ceza hukukundan kendilerine göre meşhur olan iki örneği verir.,
Efendim bu gerici şeriatçılar, şeriat kanunlan gelsin istiyorlar. Şeriat kanunu ne demektir? Şeriat kanunu demek, hırsızların elini kesmek, zina yapanı bekar ise dövmek, evli ise öldürmek demektir!. Yirmibirinci yüzyıla girerken böyle bir gerici uygulamayı kim İster?..
Dinleyenlerden alkış tufanı ve sözlü katılımlar.,
İstemeyiz
İstemeyiz tabi!..
Hırsızın elinin kesiimesine, zina yapan zaninin cezalandırılmasına şiddetle karşı çıkan bu insanlara şaşkınlıkla bakıyorsunuz. "Acaba bütün hırsızlar, bütün deyyuslar, bütün pezevenkler bu salonda mı toplandı!" diye bir düşünce geçiyor kalbinizden!.
Şaşırıyorsunuz!..
Ne yapacağınızı ve ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz!.
Hırsızın elinin kesilmesini istemeyen bu insanlar,
birer hırsız mı, yoksa hırsızdan yana mı?
Zina yapanın cezalanmasını istemeyen bu insanlar,
ailesinin zina yapmasını isteyen birer deyyus mu, yoksa başkasının namusunda gözü olan birer zani mi, yoksa zinayı geçim vasıtası kabul eden birer pezevenk mi?
Tabi ki bunlardan hiçbiri değil..
O halde neden,
Aslını, maslahatını, hikmetini, geçmişte nasıl tatbik edildiğini, zamanımızda kimlere ve nasıl tatbik edileceğini dahi bilmedikleri bü hükümlerden neden rahatsız oluyorlar?
Bu soruyu halk kitlelerine sorduğumuz zaman sadece ve sadece bazı merhamet duygulanyla cevap vereceklerdir. Söz konusu hükümlerden başka bir rahatsızlıkları yoktur halk kitlelerinin. Ancak onlara bu yersiz ve mesnetsiz merhamet duygularını veren, onların duygularını kullanan müstekbirler, söz konusu hükümlerden gerçekten rahatsız olanlardır. Bu rahatsızlıklarının kaynağı ise, başkalarına merhametten de değildir.
Çünkü hırsızdan ve hırsızlıktan yana olanlar, fuhuştan ve fuhşiyattan yana olanlar, onların ta kendileridir. İslam'ın hükümlerinden duydukları rahatsızlığı, değişik propagandalarla halkın rahatsızlığı durumuna getirmektedirler.
İslam'ın hükümlerine bir mümin olarak yaklaştığımız da, bu hükümlerini aramızda fazlaca konuşmamıza dahi gerek yoktur. Çünkü biliyor ve İman ediyoruz ki, insanı yaratan Rabbimizdir. İnsana el ayak, di dudak, göz kulak veren Rabbimiz, başkasının malına haksız yere uzanan eli, sadece o eli geri almaktadır. Rabbimizin buna hakkı var mıdır, yok mudur tartışmasını yapmak, biz müminler için kesinlikle mümkün değildir. Zaten kendilerinin yaratmadığı insanlan, kendi menfaatlerine ters düştüğü için işkencelere ve ölümlere mahkum eden müstekbirlerin yaşadığı bir dünyada, alemleri yaratan Allah (c.c.)'in "Hırsızın bir elini kestirmeye hakkı var mıdır, yok mudur" tartışması, çok abes bir tartışma olacaktır.
Tabi ki bu yazdıklanmız biz müminlere göredir. İslam'ın hükümlerini tenkid etmeye davet ettiğimiz diğer kimselerden ise, böyle bir imani yaklaşım beklemiyoruz. Gelsinler bu meseleyi bilimsel düzlemde eleştirsinler. Hükmün veya teorinin yanlışlığını, ferdi ve toplumsal düzlemde kanıtlamaya çalışsınlar. Nitekim bundan sonra söyleyeceklerimiz, kendilerinin bir tabu haline getirdikleri bilimsel düzlemde olacaktır. Bu değerlendirmemize Örnek olarak da, kendilerinin en çok istedikleri, en çok ileri sürdükleri, en çok yadırgadıkları "Hırsızın elinin kesilmesi" meselesini alacağız.,
Hırsızlık yapmak bilindiği gibi çağdaş bir eylem değil, tarihin her döneminde karşılaşılan bir vakıadır. Bu eylemin genel itibariyle suç kabul edilip/edilmemesinde, İlahi hukuk ile beşeri hukuklar arasında çok önemli farklılıklar yoktur. Gerçi İslam'ın suç ve suçlu kavramına, beşeri hukuklara göre çok daha adil bir yaklaşımı olmasına rağmen, şimdilik meselenin bu yönüne değinmeyecek; her iki hukuka göre suç kabul edilen hırsızlığı kalkış noktası kabul ederek, meseleye gireceğiz.
"Hırsızlık bir suçtur ve engellenmesi gerekir" görüşünde, genel bir ittifak olduğunu belirtmiştik. Meselenin tartışılacak yönü ise, bu engellemenin nasıl ve ne şekilde yapılacağı noktasındadır.
Hırsızlığın engellenmesine bilimsel olarak yaklaştığımız zaman sağlıklı düşünen her insanın, bu engellemenin üç aşamayla yapılabileceğini kabul etmesi gerekir.,
1. Konuya ilişkin eğitim ve kültür faaliyeti
2. İnsanları hırsızlığa sevkedici sosyal ve ekonomik nedenlerin ortadan kaldırılması
3. Cezanın caydırıcılığı
Tabi ki bu üç esasın sıralanışı konusunda farklı düşünceler olabilecektir, Bazısı cezanın caydırıcılığını ön plana çıkarırken, bazısı sosyal ve ekonomik nedenlerin ortadan kaldınlmasına öncelik verebileceklerdir. Hırsızlık sorununun çözümüne ilişkin İslami yaklaşım ise yukarıda belirttiğimiz sıraya göre yapılan ve yapılması gereken bir yaklaşımdır. İlk iki esas yerine getirilmeden cezanın caydırıcılığını Ön plana çıkarmak, İslam'a göre insanlara zulmetmek demektir. İnsanları hırsızlığa sevkedici sosyal nedenlerin ortadan kaldırılmasına öncelik vermek ise bu nedenlerin ortadan kaldırılmadığı düzlemlerde, hırsızlığa ahlaki bir meşruluk kazandırmaktır.
Bu üç esasın sıralanışıyla ilgili olarak daha fazla bir açıklamaya gerek duymadan, bu esaslara teoride nasıl yaklaşılması gerektiğini ve pratikte nasıl yaklaşıldığını İslam'a ve diğer batıl dinlere göre sırasıyla inceleyebiliriz.,
1. Konuya İlişkin Eğitim Ve Kültür Faaliyeti
İslam hırsızlık vakıasına öncelikle ahlaki düzlemde yaklaşmakta, hangi şartta1 veya hangi toplumda olursa/ olsun, hırsızlığın temelde yanlış ve haksız bir eylem olduğunu belirtmektedir. Müslümanlara göre hırsızlık, başkasına ait olan bir mala, başkasına ait olan bir paraya, haksızca el uzatmaktır. Bir insanın bir ayda kazandığı maaşı çalmak demek, o insanın bir aylık emeğini, bir aylık hakkını çalmak demektir.
Kendimizin olan bir hakkın çalınmasına kalben ve vicdanen nasıl karşı çıkıyorsak, başkalannın hakkının çalınmasına da o derece karşı çıkmamız gerekir. Dolayısıyle müslüman bir insan, başkasının hakkını çalmak değil; başkasının hakkının, başkalannca çalınmasına dahi karşı çıkar. Çünkü kendisini yaratan ve yaşatan Allah (c.c), müs-lümanlara bunu haram kılmıştır. Müslüman helal yemek ve ailesine helal yidirmekle mükelleftir. Müslümanın inancına göre başkasının hakkını çalmak bu dünyada gizli kalsa biie, ahirette mutlaka ve mutlaka karşısına çıkacaktır. Çünkü müslüman bir insan dünya hayatının varlığına inandığı gibi; dünya hayatını yaratan Allah (c.c.)'ın, ahireti de yaratmış olduğuna ve öldükten sonra yeniden diriltilip hesap vereceğine yakinen inanır.
İşte İslam dininin hırsızlığı ahlaki düzlemde engelleyen öğretisi kısaca bu şekildedir. Nitekim zulmün ve haksızlığın her tarafı sardığı,
yoksulluğun oldukça yaygınlaştığı yerlerde dahi, başkasının hakkını çalmak değil, yerde bulduklan parayı bile sahiplerine iade eden ve bu davranışlarıyla birçok kimseler tarafından "Enayi" olmakla suçlanan kimseler, İslam'ın bu temiz öğretisiyle şahsiyet kazanan kimselerdir.
Batıl dinlerde ise bu Öğreti karmakarışık bir durumdadır. Bazıları semavi dinlerden aldıkları kısmi yaklaşımları inanç ve akideden uzak söylemlerle ileri sürerlerken, birçokları ise meseleye sadece materyalist yaklaşımlarda bulunmaktadırlar.
Herhangi bir görüş doğru olsa bile bu görüşün itikadi bîr Özelliği veya inanç boyutu yok ise, bu görüşün ahlak haline gelmesi tabi ki mümkün değildir. Ahlak haline gelmemiş yüzeysel Öğretiler ise hırsızlığa meyleden insanlara hırsızlık utancı değil, sadece ve sadece yakalanma korkusu vermektedir. Yakalanmadan hırsızlık yapmak, böylesi kimselerin gurur duyduklan bir kurnazlık olmaktadır.
Netice olarak İslam'ı reddeden kimseler tarafından dahi İslami öğretinin bu konudaki apaçık üstünlüğü pratikte kabul edilmektedir. Çünkü bu kimselerce de hırsızlara ve hırsız zihniyetlere emanet edilmeyecek olan kasiyerlik veya mutemetlik gibi görevler için, İslam'ın bu konudaki ahlakını benimsemiş kimselerin tercih edilmesi, bu gerçeğin onlar tarafından da teyid edildiğini göstermektedir. Mesela kapitalist müstekbirlerin, kendi mallannın emniyeti için müslüman bekçileri tercih etmeleri bu nedenledir.
2. İnsanları Hırsızlığa Sevkedici Sosyal Nedenlerin Ortadan Kaldırılması
İnsanlar neden hırsızlık yapar?
Tabi ki çok nadir olan ve adına kleptomani denilen çalma hastalığından değil! Yaratıhşlan itibariyle temiz olan insanları hırsızlığa sevkeden öncelikli neden teoride ahlak yetersizliği, pratikte ise yokluk veya ihtiyaçtır. Bu durumu dikkate alan İslam, ahlaki öğretiyle birlikte, vaziyet ettiği ülkede Öncelikle sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleşmesine de yönelir.
"Acaba bunları gerçekleştirebilir mi?" diyorsanız, İslam tarihinden ve İslam'ın bu konudaki muhteşem pratiğinden bihabersiniz demektir. Çünkü batılı müsteşriklerin de itiraf ettikleri gibi; İslam'ın gerçekleştirdiği sosyal adalet, teoride ve pratikte benzeri olmayan bir adalettir.
İlahi bir Kitab karşısında,
yöneticisiyle ve yönetilenleriyle birlikte bütün bir toplumun eşit olması,
kuvvetliden yana değil, haklıdan yana olan İlahi hükümlerin bir toplum düzleminde yaşanması,
yoksula, yetime, yolda kalmışa, hastaya, çocuğa, ihtiyara ve tüm mustazaflara yardım edilirken, dil, din ve ırk ayranının kesinlikle gözetilmemesi,
hem devlet ve hem de kişisel düzlemdeki gelirlerden, tüm ihtiyaç sahiplerine paylar verilmesi., gibi adil yaklaşımlar, İslam toplumlarına müşahhas bir adaleti getiren yaklaşımlardır.
Önüne getirilen bir lokma eti "Ümmetimde bunu yiyemeyen olabilir" endişesiyle geri çeviren devlet başkanından, Efendimiz (s.a.v.)'in Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir buyruğunu düstur edinen vatandaşına
kadar bu sosyal adalet tesis edilmekte ve çağımız insanlan-nın hayli yabancı oldukları bu sosyal ve ekonomik adalet, gözlerimizi ve gönüllerimizi sevindirici muhteşemliğiyle ortaya çıkmaktadır.
Batıl dinlerde veya beşeri ideoloji ve izmierde ise durumun ne olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü bütün bunlar birbirlerinin ne mal olduğunu, zaten kendileri söylemektedirler. Nitekim bu ideolojilere veya bu izmlere hizmet eden politikacıların söyledikleri en doğru sözler, karşı ideolojilere veya karşı izmlere ilişkin söyledikleri sözlerdir.
Bunların hepsi sosyal adalet adına ve sosyal adalet vaadleriyle ortaya çıkmakta, fakat sosyal adaleti tesis edemedikleri gibi, sosyal zulümlere bir yenisini de kendileri eklemektedirler. Bu ideolojilerde meydana gelen politik veya ekonomik sınıflaşma ise, aynı zamanda sınıf düşmanlığını da beraberinde getirmektedir.
İnsan ve insanın değeri, yokedilmiştir böylesi toplumlarda. Meseleye çok basit bir örnek verecek olursak, günde yirmi-otuz kilo süt veren bir ineğin aylık geliri, günümüz fiyatlanyla yaklaşık ikimilyondur. Yiyip, yiyip yatan ineğin aylık geliri ikimilyon iken, sabahtan akşama kadar çalışan yüzbinlerce insana layık görülen aylık gelir ise beş-yüzbin liradır. Böylesi toplumlarda yaşayan yüzbinlerce işçi, insan olmayıp inek olsalardı, hiç şüphesiz ki ailelerine çok daha rahat bakabileceklerdi!.
Netice olarak böylesi toplumlarda hırsızlığı engelleyici değil, dürüst ve namuslu insanları bile hırsızlığa teşvik edici bir ortam bulunmaktadır. Nitekim bu gerçeği, insan ve ülke değerlerini çalan ve dolayısıyle asıl hırsız kendileri olan yöneticiler de bilmektedir.
3. Cezanın Caydırıcılığı
İslam'da toplumsal suçlara karşı sembolik cezalar yoktur. Cezada veya cezalandırmada esas alınan caydırıcılıktır.
Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) Öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olun. [10] buyruğunu esas alan İslam, toplumuh mal, can, akıl, nesi! ve din güvenliğini tehdit eden toplumsal suçlara karşı çok ciddi yönelmekte; bütün tebliğ ve önlemlere rağmen yine de bu suçu işleyen ferde değil, suça muhatap olan topluma merhamet ederek, insanlan bu toplumsal suçtan caydırıcı cezalar öngörmektedir.
İslam gerçeğine göre insanların iki elle yaratılması, insanlara bu ellerin verilmesi, hem kendisine ve hem de topluma yönelik faydalı ve yararlı işler yapabilmesi içindir. Ateşin yaratılmasındaki hikmet, nasıl ki malımızı mülkümüzü yakmak için değilse; elin yaratılmasındaki hikmet de birbirimizin malını mülkünü çalmak için değildir.
İşte faydaya ve hayıra vesile olması için yaratılan bu el, başkasının malına haksızca uzandığı ve toplumun mal güvenliğini tehdit ettiği zaman, insanı yaratan ve insana o eli veren Rabbimiz, bütün bir toplumun mal güvenliğini sağlamak için mü'minlere şu emri buyurmaktadır.,
Haksızlığa uzanan, başkasının malını haksızca gasbetmeye çalışan o eli kesin..
Merhametin ne olduğunu birçok insandan çok daha
iyi bilen, çok daha iyi hisseden müslümanlar için, bir insanın elini kesmek, elbetteki sevilerek veya zevk duyularak yapılacak bir iş değildir. Ancak malı mülkü yokeden bir ateşi söndürmek nasıl bir gereklilikse, toplumun mal güvenliğini tehdit eden bu eli kesmek de, öyle bir gerekliliktir müslümanlar için..
Tabi ki hırsızlara verilen bu ceza, kesinlikle ve kesinlikle ilk iki yaklaşımın gerçekleştirilmesinden sonra yürürlüğe konulabilir. Yukanda da belirttiğimiz gibi İslam hırsızlık meselesine önce ahlaki düzlemde yaklaşır. İnsanlan bu doğru ahlaka, bu doğru öğretiye davet eder. Sonra sosyal adaleti gerçekleştirerek, insanları hırsızlığa sevkedici sosyal ve ekonomik nedenleri ortadan kaldırır. Sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı işlenen suçlara, çok daha farklı, çok daha esnek yaklaşır İslam.
Mesela İslam'a göre kendisi veya ailesi aç kaldığı için yiyecek maddesi çalan bir kimsenin eli kesilmez. Böyle bir durumda İslam, suçlu olarak o insanı değil, o insana yardım etleyen çevresini ve o insanın tabisi olduğu İslam devletini görür. Çünkü İslam, ilk iki şartın gerçekleşmesine öncelik vermektedir. Herhangi bir toplumda İslam'ın sosyal ve ekonomik adaleti yoksa, böylesi toplumlarda İslam adına hırsızların elini kesmek, İslam'ın kabul etmediği ve hiçbir zaman kabul etmeyeceği apaçık bir zulümdür.
İslam devleti olduğu söylenen bazı ülkelerde, İslam'ın sosyal ve ekonomik adaletinden hiçbir eser yok iken, İslam ceza hukuku yürürlüğe konmaktadır. Böylesi toplumlarda İslam ceza hukukunu yürürlüğe koyanlar, hiçbir şüpheniz olmasın ki İslam düşmanıdırlar, Bunların gayeleri halk kitlelerini İslam'dan uzaklaştırmak, İslama düşman etmektir. Çünkü İslam'ın sosyal adaletiyle karşılaşmadan, İslam'ın ceza hukukuyla yüzyüze getirilen halk kitleleri, gayet doğaldır ki böyle zannettikleri İslam'a düşman olacaklardır.
İslam'ın sosyal ve ekonomik adaletinin sağlanmadığı böylesi toplumlarda hırsızın elini değü, İslam adına(i) bu cezayı yürürlüğe koyanların elini kesmek gerekir. Aynca halkın malını çalan, halkın milli değerlerini gaspederek üst üste yığdiklan petrodolarları batı bankalanna kaçıran asıl hırsız kendileridir. Bu ülkelerde İslam adına hırsızın elini kesmek gerekirse, sadece ve sadece bu satılmış yöneticilerin elini kesmek gerekir.
Birçok beşeri hukukta ise hırsızlığa veriien cezalarla caydırıcılık değil, teşvik ve ödüllendirme gerçekleşmektedir. Hırsızlık yapan insanlara bu hukuklar adeta şunu söylemektedir.,
- Biz sizlere hırsızlık yapmamanız için gerekli ahlakı vermedik. Biz sizleri hırsızlığa sevketmeyecek sosyal ve ekonomik adaleti sağlamadık. Dolayısıyle sizler hırsızlık yapmak zorunda kaldınız ve işin kötüsü yakalanarak bu mahkemeye getirüdiniz. Laf aramızda, biz bütün bunları biliyoruz. Şimdi kendimizi sizlere affettirmek ve tekrar hırsızlık yaptığınızda yakalanmamanızı sağlamak İçin; yemek, içmek ve yatacak yer bizden olmak kaydı ile sizleri şu kadar aylık bir yüksek Öğrenime mahkum ediyoruz. Nasıl hırsızlık yapılacağına dair ufkunuzu genişletecek ve hırsızlık yapıpta yakalanmamanızı sağlayacak olan bu öğrenimi, hırsızlar koğuşundaki ahilerinizden öğrenecek, birbirlerini-zin tecrübelerinden faydalanarak uzman birer hırsız olabileceksiniz!..
İşte birçok beşeri hukukun, hukuk diliyle hırsızlara söylediği budur. Nitekim hırsızlıktan bir kere yakalanan birçok insanın, daha büyük bir iştiyakla ve daha büyük bir boyutta hırsızlığa yönelmesi, bu cezalandırma mantığının pratik tezahürleri değil midir?.
Sonuç
Fikirler ve ideolojiler yaşandığı sürece canlılık kazanmakta, olumlu veya olumsuz yönleri yaşandığı zaman ortaya çıkmaktadır. Birçok beşeri ideoloji kitap sayfalarında, seminerlerde ve konferanslarda insanlara cazip gelmesine rağmen, bu ideolojiler yaşandığı zaman çarpıklık ve tezatları günyüzürıe çıkmaktadır. Tabi ki bu 'durum, hak ve doğru görüşler için de geçerlidir. Teori düzleminde tartışı-labilen birçok doğru, pratiğe geçirildiği zaman tartışılmaz gerçekliğini kabul ettirebilmektedir.
Bu genel yaklaşımı dikkate alarak hırsızlık meselesine İslami ve gayriislami müdahalelerin neticesine bakmamız gerekecektir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi teorilerin veya görüşlerin en güzel sağlaması, bu görüşlerin pratikteki neticeleriyle mümkündür.
İslam'ın hakim olduğu geçmiş toplumlarda hırsızlık olayının çok nadir olduğuna; verilen ahlaki öğreti ve kısmen de olsa gerçekleştirilen sosyal adalet ile hırsızlık nedenlerinin ortadan kaldırıldığına; 200-300 yıl gibi bir zaman diliminde sadece birkaç el kesildiğine ve buna mukabil toplumun mal ve can güvenliğinin sağlandığına, tarih şahitlik etmektedir. Mesela Kanuni döneminde İstanbul'u gezmeye gelen batılı bir bilimadamı, İslam'da hırsızların elinin kesildiğini bildiği için İstanbul'da birçok elsiz kimseyle karşılaşacağını zanneder. İstanbul halkının yüzüne bakmadan önce eline bakan fakat tek bir elsiz kimseyle
karşılaşmayan bu insan, duyduğu şaşkınlığı hatıratına yazmış ve açık bir belge olarak tarihe maietmiştir.
Çağımızdaki beşeri hukukun neticelerine gelince, sadece bir gözümüzü açarak etrafımıza ve dünyaya bakmamız yeterli olacaktır. Zaten bu konuda karşılaşılan gerçeği, resmi makamlar da gizlemeye gerek duymadan ifade edebilmektedirler. Mesela İslam'a ve İslami hükümlere düşman olan İngiltere yönetimi, kendi ideolojisine göre bir hukuk sistemi ortaya koymuş ve bu hukuk sistemiyle suç oranlarının azalacağını ileri sürmüştür. Ne var ki İngiltere'nin 1982 yılma ilişkin yaptığı resmi beyanda; bir yıl içinde sadece dosyalara geçen suç olayının birmiiyondokuzyüzbin olduğu bildirilmekte ve bu suçların birmilyondan fazlasını hırsızlık teşkil etmektedir. Silahlı hırsızlık olayında ise aynı yıl içinde 400'e yakın İngiliz vatandaşı öldürülmüştür.
İslami hükümlerin pratik neticesiyle, beşeri hukukun pratik neticesine ait bu iki kısa örneği verdikten sonra, meseleye sadece merhametle yaklaşan günümüz insanına şunları sormak istiyoruz.,
Üçyüz yılda birkaç elin kesilmesine mi acıyalım, yoksa bir yılda üçyüzden fazla olan ölümlere mi? Cüzdanı için boğazı kesilen adamcağız, bilezikleri için kolu kopanlan kadıncağız, merhamete daha layık değil mi?
Hem bu durumları önleyici ve hem de merhamete dayalı bir tercih yapmamız gerekirse, tercihimiz hangi yönde olmalıdır?
Hiçbir suçlan olmayan bu masum insanlara mı merhamet etmemiz gerekir, yoksa ahlaki, sosyal ve ekonomik önlemlere rağmen yine de başkasının hakkına uzandığı için kesilen ele mi?
Bir insanın yaşatılması için gerekirse vücudunun yansını kesmek tıbben doğru bir yaklaşım oluyor da, hırsızlığa ve hırsızlık yönelişine kurban giden yüzlerce insanı yaşatmak için birkaç el kesilmesi yanlış mı oluyor?
Tıbda doğru olan bu yaklaşım, sosyal hukukta yanlış mı?
Evet,
İslam'ın hırsızlığa ve hırsıza yaklaşımıyla İlgili bu çok kısa açıklamayı yaptıktan sonra,
artık sözü, "Şeriat İnsanların elini kesiyor" diyerek çığırtkanlık yapanlara bırakıyoruz,
İslam'ın sosyal adaleti ve bu adaleti sağlayan evrensel hükümleri konusunda zaten bir şey söyleyemiyorsunuz. İslam'ın günümüzde yaşanabilirliği konusunda en çok yadırgadığınız, en çok suistimal ettiğiniz hırsızlık vakıasına karşı ise İslam'ın genel yaklaşımı kısaca bu şekildedir.
İslam'ın ve beşeri ideolojilerin meseleye nasıl yaklaştığını dikkate alarak, bu adil yaklaşımı nasıl reddedebileceğinizi ve kendi yaklaşımlannızı nasıl savunabileceğinizi söyleyin artık!.
Teori ve pratik düzleminde söyleyeceklerinizi, hem biz ve hem de yıllardır aldattığınız bu insanlar dinlemek istiyor.,
Konuşacak bir şeyiniz varsa, konuşun lütfen!.. Bizlerin ise İslam'ın evrenselliği konusundaki son sözümüz yine aynıdır. İslam, bütün bir insanlık için evrensel bir dindir. Geçmişte yaşandığı gibi günümüzde de, gelecekte de yaşanabilecek bir dindir, İslam dininde beyan edilen mutlak hükümler, kıyamete kadar bütün bir insanlığı zulümlerden kurtarabilecek; mal, can, akü, nesil ve din güvenliğini sağlayarak adaleti gerçek manada tesis edecek hükümlerdir.
Ayrıca şu hususunda belirtilmesi gerekir ki, İsiam hukuku genel itibariyle dogmatik değildir. Zamana ve mekana göre değişebilen birçok meselede pratikle ilgili hükümler, değişebilen bu şartlar ve İslami dünya görüşü dikkate alınarak belirlenir. Şanı yüce Rabbimiz müsiüman alimlerini bu gibi meselelerde, beili sınır taşlannın dikkate alınması kaydıyie zaten muhayyer bırakmıştır. Mesela zamanımız-daki İslam ekonomisi, hiç şüphesiz ki Medine İslam Devletinin ekonomisinden çok daha gelişmiş olacaktır. Ancak bu gelişme, başına buyruk veya bazı zümrelerin menfaatini gözetebilecek bir gelişme değil, yine İslam'ın ekonomiyle ilgili temel esaslarından hareket edilerek meydana gelecek bir gelişmedir. Bu temel esaslardan sapmak demek, adaletten sapmak veya diğer bir deyişle zulme yönelmek demektir. Çünkü insan ve toplum gerçeğini hakkıyle bilen Rabbimizin beyan ettiği bu temel esaslar, hangi konuda olursa olsun zamana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel esaslardır.
Sosyal ve ekonomik adaletin gerekliliği, nasıl ki zamana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel bir gereklilikse;
işte bu evrensel gerekliliği tesis edecek olan temel esaslar da, aynı şekilde evrensel esaslardır.
Evrensel olan yüce İslam dininin, yine evrensel olan temel esaslandır..
İslam Ve Mezhep
Mezhep meselesi,
kendi bünyesinde oldukça genişleyen bir meseledir. Din vakıasını eksen kabu! ettiğimiz bu kitap çalışmasında, hayli geniş olan mezhep meselesine kendi genişliğinde yer vermeyecek; şimdilik bu meselesinin, din olgusu karşısındaki yerini belirtmekle yetineceğiz.
Mezhep kelimesi, gidilen, takip edilen yol manasına gelir. Dini pratikteki manası ise dinde gidilen yol veya diğer bir deyişle dinde anlayış ve ibadet yolu demektir.
Mezhep vakıası bilindiği gibi İslam'ın ilk dönemlerinde karşılaştığımız bir vakıa değildir, İsiam'ın ilk dönemlerinde birçok müctehit bulunmasına ve bunlar birçok konuda aynı veya farklı içtihatlarda bulunmalanna rağmen, bu durum müslümanlan genel olarak mezhep diyeceğimiz bir gruplaşmaya yöneitmemiştir. Böylesi mezhebi gruplaşmaları daha sonraki asırlarda görüyoruz. Ümmetin meselelerini dert edinen, bu meseleleri İslami çerçevede çözümlemeye gayret edinen birçok müctehidin görüş ve ictihadlan, müteakip yıllarda tertib ve tasnif edilerek birer mezhep vakıası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ümmetin problemlerine ilişkin ictihadlarda bulunmak, tartışılmaz bir gereklilik olmasına karşın; bu ictihad-ların bir ekol, bir mezhep olarak kurumlaşması ise tartışılabilecek bir konudur.
Ancak tartışılmaması gereken gerçek ise, mezheplerin kuruluşundan günümüze doğru gelişen ve birçok olumsuzluklara neden olan mezhep bağnazlığıdır. Birçok mezhep müntesibi arasında oldukça yaygınlaşan bu mezhep bağnazlığı, ne yazık ki müslümanlann birbirlerinden ayrılmasına, birbirlerine karşı bölücü ve yıkıcı yaklaşmalarda bulunmalarına neden olmuştur.
Söz konusu mezhepler içinde kendilerine fakih denilen kimseler ise halktaki bu mezhep bağnazlığını gidermek bir yana, bu bağnazlığı daha da körükleyici yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Kendilerine fıkıh despotu diyebileceğimiz bu kimselere göre asırlar önce ileri sürülen bütün mezhebi görüşlerin, bütün ictihadlann, aynı şekilde günümüzde de yaşanması gerekmektedir. Bu mezhebi ictihadlara müdahale etmek veya bunları değiştirmeye çalışmak, dini değiştirmeye çalışmak gibi bağışlanmaz bir suçtur bu kimselere göre!. Çünkü bu kimseler mezhebi din kabul etmişler veya diğer bir deyişle yüce İslam dinini mezhebi sınırlara hapsetmişlerdir. Halbuki İslam dini mezheplerin içinde değil, mezhepler İslam dininin içinde olabilir. Ayrıca evrensellik vasfı, İslam'la ilgili bir vasıftır. İslam'ın evrensellik vasfını mezheplere vermek, mezhepleri ve bütün mezhebi görüşleri evrensel kabul etmek; mezhepleri putlaştırmak olup, günümüzdeki problemlerin bellibaşh nedenlerindendir.
Oysa değii bu müctehidlerin ictihadlanna, Efendimiz (s.a.v.)'in zaman, mekan ve muhatabı dikkate alarak yaptığı bazı tatbikatleri dahi evrensel kabul ederek, bu tatbikatlere şabloncu bir zihniyetle yaklaşama-yız. Kuran ve Sünnet arasındaki ahenkli ilişkiyi bilen müs-lümanlar için, belirttiğimiz bu yaklaşım hiç de gizli değildir.
İslam'ın en teme! kaynağı olan Kur'an'i Kerim, bazı hükümlerin nasıl ve ne şekilde pratiğe geçirileceğini müşahhas bir şekilde bildirmesine rağmen, bazı hükümlerin tatbikatında müslüman önderlere belli, sınırlar dahilinde bir muhayyerlik vermiştir. Bu muhayyerliğin verilmesindeki hikmet, sözkonusu hükümlerin pratiğe geçirilmesinde zaman, mekan ve muhatap gibi unsurlann dikkate alınması gereğidir. Nitekim Resuîullah (s.a.v.) bu hükümleri pratiğe geçirirken sözkonusu unsurları dikkate almış ve bu hükümlerin en güzel pratiğini ortaya koymuştur.
İşte Sünnet-i Nebevinin bir bölümünü oluşturan bu pratiklerde dünya müslümanlarının ve özellikle müslüman önderlerin örnek alması gereken husus; salt pratiğin kendisi değil, İiahi hükmün pratiğe geçirilmesinde Resuîullah (s.a.v.)'in gösterdiği Nebevi usuldür.
Netice olarak bu gibi İlahi hükümlerin nasıl ve ne şekilde pratize edileceği meselesiyle karşılaşan müslüman önderlerin de, Efendimiz (s.a.v.)'in dikkate aldığı unsurlan dikkate almaları ve yine Efendimiz (s.a.v.)'in usulüne bağlı kalarak yeni çözümlemeler getirmeleri gerekir. Çünkü bu gibi meselelerde sünnete bağlılık, pratik sünnete şablonik bir zihniyetle yaklaşmak değil, Efendimiz (s.a.v.)'in bu pra-tiklerdeki usulüne bağlılıktır.
Sünnete bağlılıkla iigili olarak kısaca belirttiğimiz bu yaklaşım, hiç şüphesiz ki zaman, mekan ve muhataplara göre yapılan mezhebi içtihatlar için de geçerlidir. Sebeb ve illetlere göre değişebilecek mezhebi ictihatlan evrensel kabul etmek, ne yazık ki bu ictihatlan tabulaştırmak olacaktır.
Nitekim İslam'ın evrensel olmadığını ileri sürenler, genel olarak İslam ile mezhep vakıasını birbirine karıştıranlardır. Gerçi onlara bu izlenim, yukarıda da belirttiğimiz gibi mezhebi bağnazlıkları olan fıkıh despotlan tarafından verilmektedir.
Oysa evrensel olan İslam'dır, evrensel olan İlahi vahiydir.. İlahi vahyin yaşanan çağa ve çağın ihtiyaçlarına göre yapılan tefsir ve yorumu dahi evrensel değildir.
Dolayısıyle mezhep vakıasına bu bilinçle yaklaşılması, din gerçeği ile mezhep vakıasının birbirine kanştınlmaması
gerekmektedir.
Kaldı ki dünya müslümanlannın umud edilen vahdetinin gerçekleşmesi, evrensel veya bütünleyici olmayan mezhebi bir düzlemde değil, İslam dininin kendisine Özgü evrensel düzleminde mümkün olabilecektir.
İslam Diniyle Sentez Olur Mu?
Analiz kelimesi herhangi bir bütünü parçalara ayırma, çözümleme, tahlil, ayrıştırma manasına geldiği gibi, bunun karşıtı olan sentez kelimesi de çeşitli unsurları birleştirme, terkip, birleşim manasına gelmektedir.
Ne yazıktır ki İslam'a karşı bu iki yaklaşımda da bulunulmaktadır. Kimileri İslam'ı analiz ederek, İslam'ı parçalayarak bir parçasını almakta ve bu parçayı İslam'ın bütünlüğü sanmaktadır. Kimüeri ise İslam'a sentez mantığıyla yaklaşıp, İslam'ı başka başka şeylerle birleştirmeye kalkmaktadır.
İslam diniyle sentez girişimleri, son yüzyılda sık sık karşılaştığımız bir vakıadır. Senteze yönelik bu girişim, ya herhangi bir ideolojiyi veya herhangi bir izmi İslam dinine nisbet ederek, mesela "İslam sosyalizmi" diyerek aynilik yaklaşımından kaynaklanmakta; ya da söz konusu ideoloji veya izmi, İslam dininden ayn kabul ederek, bunları birleştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Nitekim Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam sentezi veya Arap İslam sentezi gibi şeyler, duyageldiğimiz sentez girişimlerindendir.
Tabi ki bütün bu sentez girişimlerinin arkasında, müstekbirler ve müstekbir zihniyetler bulunmaktadır. İslam'ı ve müslümanlan kullanmak isteyen faşist müstekbirler, kendi faşist ideolojilerinin yanına "İslam" kelimesini de ekleyerek, meseleden gafil olan müslümanları faşist amaçlan doğrultusunda kullanmışlardır. Mesela yakın tarihte "Türk-İslam sentezi" adı altında Türk faşistlerce, Türk olan müslümanlara atılan ve tekrar tekrar atılmak istenen kazık ne ise; günümüzde.de "Kürt-İslam sentezi" adı altında Kürt faşistlerce, Kürt olan müslümanlara atılmak istenen kazık da aynıdır.
Aynı şeytani yaklaşımların, aynı faşist beklentilerin göstergesidir.. Meseleyi İslam'a göre değerlendirdiğimiz zaman, böylesi yakıştırmalar İslam gerçeğiyle hiç bağdaşabilir mi?
Yüce İslam dini başka bir ideolojiyle, başka bir izmle veya başka bir batıl dinle sentez olabilir mi? Elbetteki hayır!..
Çünkü İslam'ın öncelikli şartı, dinin yalnız ve yalnız Allah'a halis kılınmasıdır. Bu gerçeği açıkça beyan eden birçok ayet-i kerime bulunmaktadır.,
Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadır-lar. Onlara bir yardıma da bulamazsın.
Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler, AUah, mü'minlere
büyük bir ecir verecektir.[11]
Hiç şüphesiz, Biz sana bu Kitab'ı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et
Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır...[12]
De ki: Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum,[13]
Öyleyse, dinî yalnızca O'na halis kılanlar olarak Allah'a dua (kulluk) edin; kafirler hoş görmese de.[14]
Dini Allah'a halis kılmak demek; Allah'ın razı olacağı dine, bu dinin tabiatına aykın olan şeylerin katılmaması demektir.
Hem neden katılacak ki?
İslam eksik, İslam yetersiz bir din de, söz konusu katmalarla bu yetersizlik, bu eksiklik mi giderilecek?
Yoksa beşeri ideolojilerin veya beşeri İzmlerin çatlaklarına, İslam ile yama mı yapılacak? Oysa İslam, kendi bütünlüğü içersinde kemale ermiş bir dindir.
Herhangi batıl bir din veya batıl bir ideoloji, bir başka ideolojiyle sentez yapabilir. Hatta ve hatta birbirine tamamen zıd gözüken beşeri ideolojilerin bile sentez yapabilmesi mümkündür. Bu sentezi yapanlann isimleri "Sosyalist Liberaller", "Milliyetçi demokratlar" veya "Muhafazakar ateistler" olabilir. Böylesi sentezlerde bulunan kimselerin, bu gibi sentezlerle kaybedecekleri pek bir şey de yoktur. Zaten batıl olan ideolojileri, zaten batı! olan dinleri, yine ba-tıllık vasfını muhafaza etmektedir.
Ancak İslam öyle değildir!. Hak olan İslam, başka bir dinle veya başka bir ideolojiyle sentez edilmek istenir ve sentez yapılabildiği zannedilirse, senteze dahil edilen bu din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir. Çünkü hakkın bütünlüğünde, batıla zerre kadar yer yoktur. Hak olan bir şeyde batıla yer verildiği zaman, bu şey haklık vasfını kaybederek kendisi de batıl olur. Dolayısıyle Türk-İslam sentezi" veya "Kürt İslam sentezi" ifadeleriyle öne sürülen saçma görüşler, İslam'ın münezzeh olduğu görüşlerdir. Bu görüşlerde yer aldığı söylenilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.
Netice olarak İslam'la sentez, İslam'la koalisyon olmayacağını belirtiyoruz. Çünkü İslam dinini vazeden ve bu dinin gerçek sahibi olan Allah (c.c), alemler üzerinde mutlak hakimdir.
Mutlak Hakim olan yaratıcının bu hakimiyeti, yaratılmış mahluklarla ve bu mahluklann batıl görüşleriyle koalisyonu kabul edebilecek bir hakimiyet değildir.
SONUÇ
Bu sınırlı kitap çalışmasında kısaca anlatmaya çalıştığımız gibi her din bir hayat şekli ve her hayat şekli bir dindir. Allah'ın razı olacağı hak din ise İslam olup, bazilannın anlattığı gibi sadece uhrevi bir din değildir. İslam gerçeği, insanlan zulümden uzaklaştırmayı, adaletin güzelliğine kavuşturmayı amaçlayan bir hayat şekli, bir yaşam tarzı, bir nizamdır.
Kendi başına ve kendi özgünlüğü ile başlıbaşina bir nizam olan İslam, sadece kendisine yönelmeyi zorunlu kıldığı gibi diğer batıl dinleri reddetmeyi de zorunlu kılmaktadır.
"Bir koltukta iki karpuz taşınmaz" derler.
Bilmiyorum!.
Belki bir koltukta iki veya üç karpuza yer olabilir. Fakat bir koltukta iki karpuza yer olsa dahi, bir kalpte İslam'la birlikte ikinci bir dine kesinlikle yer yoktur.
İslam dini, zamanımızda bazılarının yaptığı gibi batıl dinlere, batıl ideolojilere, batıl izmlere hoş görünerek veya
onların pisliklerini hoş görerek, onlann şemsiyesi altında gelişebilecek bir din değil; bizzat onları ve onlann tüm pisliklerini inkar ederek, kendisini onlardan beri tutarak berraklığını ve yücelik vasfını koruyan bir dindir.
Resulullah (s.a.v.)'in bütün pratiğinde, tavizden uzak bu gerçekleri görmemiz mümkündür. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) Mekke insanlarına İslam'ı tavizsiz bir üslupla ve İlahi vahiy istikametinde tebliğ ederken, bu tebliği reddeden insanların çok açık tavırlarıyla , çok açık tepkileriyle karşılaşıyordu. Fakat ne gariptir ki aynı tebliği, aynı istikamette yapmaya çalışan günümüz müslümanlan ise böylesi açık tavırlarla, böylesi açık tepkilerle karşılaşmamaktadırlar.
İslam'ı temelde reddetmelerine veya başka itikadlan din edinmelerine rağmen tevhidi dine davet edilen bu insanlar, davet edildikleri bu dinin ismi "İslam" olduğu için, "İslam" kavramına karşı açık bir tavır takınmazlar.
İslam'ın içeriğini, İslam'ın gerçeklerini reddetseler dahi,
"İslam" kelimesini reddetmek istemezler. Çünkü hangi batıl dini yaşıyor olurlarsa olsunlar, yaşadıkları bu batıl dinlere "İslam" ismini vermişlerdir.
Şayet kendilerini bu gerçekleri içermesine rağmen ismi "İslam" olmayan bir dine davet etseydik, bu davete karşı çok açık tavırlar gösterebilirlerdi.,
Siz bizim dinimizi mi değiştirmek istiyorsunuz?
Siz bize yeni bir din mi getiriyorsunuz?., gibi ifadelerle, "Biz sizlerin getirdiği bu yeni dini kabul etmiyoruz"
diyebilirlerdi!.
Bunu diyememelerinin veya tevhidi davete karşı açık bir tavır gösterememelerinin nedeni; davet edildikleri dinin ismi "İslam" olduğu gibi, kendilerini nisbet ettikleri dine de "İslam" demeleridir.
Netice olarak bu kimselerin içinde bulunduklan dine ve din anîaytşlanna bakhktan sonra bu kimselere diyoruz ki.,
Siz İslam'ı böyle anlıyor ve bu yaşantınıza İslam diyorsanız, biz sizleri gerçekten yeni bir dine davet ediyoruz. Evet sizler.,
İslam dinini sadece bazı ferdi ibadetler olarak algılıyorsanız,
kominizme veya sosyalizme karşı çıkmak adına kapitalizmi desteklemeyi İslami bir vecibe görüyorsanız,
ağzından "Allah" lafzı çıkan bütün politikacılan, bu politikacıların icraatlarına bakmadan müslüman kabul ediyorsanız, bu politikacıları din kardeşi görüp, bu politikacılara din adına itaat ediyorsanız,
İslam hukukunu geçmişe, beşeri hukukları günümüze nisbet ediyorsanız, tağuti sistemlerin çanak yalayıcıları olan ve tağutun maslahatını gözeten resmi din görevlilerini, dininize göre müftü veya imam kabul ediyorsanız,
dünya emperyalizmine din adına karşı çıkan müslümanîara, aşın dinci veya terörist diyorsanız, kafire şer, müşriğe ehven-i şer olarak bakıyorsanız,
Evet bütün bu meselelere, böylesi yaklaşımlarda bulunuyorsanız.,
Biz sizleri gerçekten yeni bir dine,
ismi "İslam" olan, fakat atalannız tarafından tahrif edilen, değiştirilen, dejenere edilen geleneksel dinle herhangi bir ilgisi olmayan yepyeni bir dine davet ediyoruz..
İşte bu yeni dinde, zulme nza göstermek yoktur.
İşte bu yeni dinde, ahiret için Allah'a, dünya için tağuta kulluk etmek yoktur.
İşte bu yeni dinde, göklerin hakimiyetini Yaratıcıya, yerlerin hakimiyetini yaratılmışlara bırakmak yoktur.
İşte bu yepyeni dinde, "Ben hem müslümanirn, hem kapitalisttim", "Ben hem müslümanım, hem faşisttim", "Ben hem müslümanım, hem sosyalisttim" demek, İslam ile birlikte başka bir dini, başka bir ideolojiyi, başka bir izmi de kabul etmek, kesinlikle ve kesinlikle yoktur..
İşte bu yepyeni dinin adı, Resulullah (s.a.v.)'in tebliğ ettiği İslam'dır. Davet edilmekten ve davet etmekten onur duyduğumuz
İSLAM gerçeğidir...
İslami Okul Okulların En Önemlisi