Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

DİN GERÇEĞİ VE İSLAM - Inasndergisi - 8. Sayfa

DİN GERÇEĞİ VE İSLAM.. 2

Önsöz. 2

İnsanlık Tarihinde Dinin Yeki 2

Türkiye'de Din Vakıası 3

İslam'a Göre Din Gerçeği 5

Geçmişte Ve Günümüzde Batıl Dinler 5

İnsan Fıtratı Ve İslam.. 8

İslam'ın Evrenselliği 9

1. Konuya İlişkin Eğitim Ve Kültür Faaliyeti 12

2. İnsanları Hırsızlığa Sevkedici Sosyal Nedenlerin Ortadan Kaldırılması 12

3. Cezanın Caydırıcılığı 13

Sonuç. 14

İslam Ve Mezhep. 15

İslam Diniyle Sentez Olur Mu?. 16

SONUÇ.. 17


DİN GERÇEĞİ VE İSLAM

 

Önsöz

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, hıtfuyla kainatı ve bizleri ya­ratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Alİah (cc.)'a mahsustur.

Sakıt ve selam da,

alemlerin Rabbî tarafından sevilen, insanların ise tanı­yıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önde­rimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabı­na ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.

Yaşadığımız coğrafyadaki basın-yayın faaliyetlerini ta­kip eden kardeşlerimiz, din konusunda birçok eserin yayın­landığını bilmektedirler. GenelÜkle farklı coğrafyalarda yaşa­yan müelliflerin kaleme aldıkları bu eserler, hiç şüphesiz id İslam dininin evrensel düzlemdeki birçok mesajını içermekte­dir. Bu gibi eserlerden şimdiye kadar faydalanıldığı gibi, bundan sonra da faydalanılacaktır.

Ancak bununla beraber din gerçeğinin yaşadığımız top­lumun da dikkate alınarak gündeme getirilmesi,

dine yapılan saldırılardan, dine isnat edilen batıl görüşlerden yaşadığımız toplum­dan da örnekler verümesi bu gerçeklerin kendi insanımız ta­rafından anlaşılabilmesi için açık bir gerekliliktir.

İşte bu gerekliliği dikkate alarak elinizdeki kitabı hazır­lamış bulunuyoruz. Din gerçeğiyle Ügüi olarak insanımıza ve­rilmesi gereken temel esasları amaçlayan bu kitap çalışma­sında, meseleler fazla teferruata girmeden, kısa ve özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.

Her hayrın gerçek sahibi olan Rabbimizden,

bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz,.

Mehmed AİAGAŞ İZMİR/1991

 

İnsanlık Tarihinde Dinin Yeki

 

İnsanlık tarihi ile dinler tarihi birbirinden kopmadan günümüze uzanan iki hadisedir. Tarihin her kesiminde din olayı, müsbet veya menfi, olarak insanların yaşamında mutlaka ve mutlaka yer alan bir olaydır.

İnsanlar tarihin değişik kesimlerinde edindikleri bir­çok alışkanlıklan, birçok yönelişleri, birçok değerleri geride bırakmalarına rağmen din olgusu, geçmişten zamanımıza uzanan bir olgudur. Birçok şeylerden vazgeçen, vazgeçebi-len insanoğlu, hak veya batıl, doğru veya yanlış olan din olgusundan vazgeçememiştir. Tabi ki bunun nedeni, söz-konusu yönelişin, fıtri bir yöneliş olması veya din olgusuna karşı duyulan fıtri ihtiyaçtır. Az veya çok, doğru veya yan­lış, her insanın iç dünyasında dine ait bir yer vardır. Dini reddeden inkarcılar dahi, öncelikle kendi fıtratlarında varo­lan bu din gerçeğine karşı bir başkaldırı göstermektedirler.

Sanayi ve teknolojinin oldukça ilerlediği günümüz dünyasında da bu durum pek değişmemiştir. Her toplu­mun, her sistemin, her devletin din olgusuyla dolaylı veya dolaysız ilişkileri vardır. Sistemlerin, ideolojilerin ve devlet­lerin, müsbet veya menfi olarak dinle ilgilenmelerinin ne­deni, yön verdikleri insanların din olgusuna genelde tutucu yaklaşmalandır.

Herhangi bir müstekbir veya müstekbirlere bağlı her­hangi bir toplumbilimci, din olgusuyla yakından ilgileniyor­sa, onların bu ilgisi hiç şüphesiz ki dindarlıklanndan değil; vaziyet ettikleri veya vaziyet etmek istedikleri insaniann dini inanışlarını, dini yönelişlerini daha yakından tanıyabil­mek ve sömürü düzenlerinde, bu dini inanışlardan da fay­dalanabilmek içindir.

Meseleyi Türkiye'ye göre değerlendirecek olursak, herhangi bir politikacı veya başbakan halkın karşısında bazı dini söylemlerde bulunuyorsa, bu dini söylemleri onla­rın dindarlıklarına verip "İrtica meclise girdi, laiklik elden gidiyor!." gibi velveleler yapmaya hiç gerek yoktur.

Türkiye'de elde olmayan laikliğin, elden gitmesi za­ten sözkonusu değildir. İrticanın meclise girmesi ise hiç mi hiç sözkonusu değildir. Meclisteki adamlar politikacıdır ve çağdaş politikanın gereğini yapmakla yükümlüdürler. Bu gereklerden birisi de halkın dini yönelişlerini dikkate ala­rak, halkın nabzına göre morfin vermektir. Çünkü adına demokratik denilen sistemlerde, huzurlu ve istikrarlı sömü-rünün ilk şartı, sömürülecek olan insanların boş kafalarını sallayarak sömürüyü oylan ile tastık etmeleridir. Demokra­siyi şiar edinen bu politikacılar, demokratik oy olmadan, demokratik oyun olmayacağını bilirler. Sömürgedaşlar oy­larını verecekler, sömürgeciler de oyunlarını oynayacaklar­dır. Dolayisıyle bu yöneticiler ve bu politikacılar için, hal­kın dini inançlarını veya dini eğilimlerini dikkate almak, vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Fakat ne var ki bu emperyalist zihniyet, halkın dini eğilimlerini ve dini inançlannı dikkate alarak dini söylemlerde bulunacaklan zaman, din gerçeğini hiçbir zaman aslı­na uygun olarak ele almazlar. Dini söylemlerinde, gerçek dinde olmayan bidat ve hurafeleri ön plana çıkardıklan gibi, varolan bazı dini gerçekleri de dolaylı veya dolaysız yollarla kendi çıkarlanna göre değiştirmeye çalışırlar.

Zaten tarihteki dinlerin tahrif edilme olayları, genel­likle halkın dine müdahalesiyle değil, zulme meyleden dini veya siyasi otoritelerin dine müdahalesiyle gerçekleşen tahrifatlardır. Çünkü din gerçeğinden rahatsız olanlar, hak­sız otoriteye talip olan böylesi zalim yöneticilerdir. Dini kisvelerini muhafaza ederek zulümlerini sürdürebilmeleri, ancak ve ancak dini gerçekleri tahrif etmeleriyle mümkün­dür. Dolayisıyle hilafetle saltanatı birbirine karıştıran Os­manlı sultanlarının, bu konuyla ilgili İslamİ gerçekleri gö-zardı etme veya çok değişik vadilerde yorumlama nedeni neyse; müslüman kisvesiyle gözükmelerine rağmen kendi çıkarlarına göre hükümler koyan günümüz politikacılannın da Kim Allah'ın hükmüyle hükmetmezse kafirlerin ta kendi­leridir [1]gibi İlahi hükümleri gözardı etmeleri veya satılmış din adamlan vasıtasıyla çok değişik vadilerde yorumlamaya çalışmalan aynı nedenledir.

Netice olarak din gerçeğine geçmişte ve günümüzde yapılan böylesi müdahaleler, bu toplumlarda gerçek İslam'dan uzaklaşan ve birbiriyle çelişen birçok din olgusu­nun meydana gelmesine sebeb olmuştur. Bundan sonraki başlıklanmızda, geçmişten günümüze uzanan böylesi çar­pıklıklara kısmen değinecek ve Kur'an'ı Kerim'i esas alarak İslam gerçeğine açıklık getirmeye çalışacağız.

 

Türkiye'de Din Vakıası

 

Türkiye'de din vakıası en çok ilgi uyandıran bir vakıa olduğu gibi aynı zamanda en çok istismar edilen, halkın zihnini en çok karıştıran vakıalardan da biridir. Bu karışık­lık İslam dininin özünden değil, birbiriyle çelişen birçok an­lamların dine yüklenmesinden kaynaklanmaktadır.

"Din nedir?" sorusu etrafında bir kamuoyu araştırma­sı yapsanız, birbiriyle çelişen birçok cevaplar almanıza rağ­men "Bilmiyorum" cevabıyla karşılaşmanız pek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu meseleyi yani din gerçeğini bilme­yen kitleler olmasına rağmen bilmediğini bilenler yok de­necek kadar azdır.

Herkesin bir din tanımı,

herkesin bir din görüşü vardır bu toplumda!.

Din konusundaki genel kanı ise din vakasının Allah ile kul arasındaki bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibadetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesidir. Nitekim bu tanım, resmi ideolojinin din ta­nımı olup; okullarda ve bilhassa camilerde halka yansıtılan bir tanımdır. Halktaki bu yanlış din inancı, genellikle Diya­net teşkilatından kaynaklanan bir inançtır. Din gerçeğini temel olarak camilerde öğrenebileceğini, camilerde göz-lemleyebileceğini düşünen insanlar, camilerde anlatılanları din olarak kabul etmekte ve din gerçeğini bu kabule göre tarif etmektedirler.

Oysa biliyoruz ki bazı istisnalar dışında camilerde yansıtılan din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir. İslam dinini temelde reddeden bir rejimden ve bu rejimin kuklası haline gelen bir teşkilattan zaten başka bir şey bekleme durumunda da değiliz. Halk arasında din adamı olarak ta­nınan bu kimselerin dini, genel olarak kendilerine maaş ve makam veren müstekbirlerin dinidir. Müstekbirlerin görüşü ile ellerinde bulunan Kuranı Kerim'in görüşü çatıştığı za­man, "Dut yemiş bülbül" veya "Rüşvet yemiş düldül" gibi, sustuklarını görürsünüz bu satılmışların!.

Resmi din anlayışındaki kutsallığın öz kaynağı, çıkar ve menfaattir. Müstekbirlerin her türlü menfaatlerine kafa salladığı, toplumdaki insanlann aldatılmasında önemli bir fonksiyon üstlendiği için, sözkonusu resmi din anlayışı, müstekbirler nezdinde kutsal bir anlayıştır. Nitekim "Vergi­lendirilmiş kazanç kutsaldır" ilkesinden hareket ederek, vergisini veren pezevengin kazancını kutsal gören resmi anlayış; aynı emperyalist çıkarcılıkla dine yaklaşmakta ve resmi din anlayışını da, bu yaklaşıma göre kutsamaktadır.

Tabi ki bu resmi din anlayışının, İslam'la herhangi bir ilgisi yoktur. Fuhşu ve fuhşiyatı, faizi ve faizden kaynakla­nan her türlü melaneti reddeden İslam; elbetteki fuhşiyatı, faizi ve faizci sistemi baştacı edinen kapitalistlerin beğeni­sini kazanmayacak ve onlardan kabul görmeyecektir. Çün­kü onların İslam'ı kabul ermeleri demek, haksız çıkar ve menfaatleri reddetmeleri demektir.

Gerçi İslam gerçeğine temelde reddedici bir mantıkla yaklaşmalarına rağmen, meselenin halka yansıtılması hiç de böyle değildir. Halkın karşısına her seferinde müslüman etiketleriyle çıkarlar ve kelimelerin üstüne basa basa "İsla­miyet, en mükemmel dindir" derler!.

Tabi ki İslamiyetten ve dinden anladıkları ve anlattık­ları çok ayrı şeylerdir. Aynı batıl ifadeleri, aynı yüzsüzlükle tekrarlayıp dururlar.,

Efendim, İslamiyet altıncı yüzyılda gelen bir dindir. O dönemlerde çok barbar ve çok ilkel olan arap kabileleri arasında yayılmıştır. Araplann yerleşmiş bir devlet sistem­leri olmadığı için onlann bu ihtiyaçlannı karşılamış ve on­ları aynı din çatısında bir araya toplayabilmiştir. Bizim ata­larımız da bu yüce dini kabul etmişler ve yaptıkları savaşlarla bu dinin bilmem kaç kıtaya yayılmasına vesile olmuşlardır. Fakat zaman ilerledikçe çağ ve çağın ihtiyaçla­rı değişmeye başlamış, bu değişiklikler karşısında değişme­yen din vaıkası gerilemeye ve İslam toplumlarını geriletme­ye başlamıştır. Kiüse ile sarayı diğer bir ifadeyle din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırarak tekamül eden batı medeniyeti, din ile devlet ayırımına gitmedikleri için gerileyen İslam ülkeleri üzerinde açık bir üstünlük kazan­mışlardır. Nitekim bu baskın üstünlüğün bir neticesi olarak birçok İslam ülkesini fethetmişler fakat sıra Anadolu top­raklarına gelince, karşılarında seçkin evlat, büyük insan, yi­ğit asker, kahraman komutan, eşsiz kurtarıcı, örnek gazi, nadide lider, ulu önder M. Kemal Atatürk'ü bulmuşlardır. Kemal Atatürk Anadolu topraklarını müstevlilerden kurtar­dıktan sonra din gerçeğine yönelmiş ve din olgusunu dev­let yönetiminden uzaklaşüncı ve aynı zamanda halk kitlelerini dini bağnazlıktan koruyucu önemli inkılablarda bulun­muştur. Daha sonraki dönemlerde ise laiklik kanunlaştınlmış ve diyanet teşkilatı kurularak, devletin menfaatlerini kutsayan resmi din anlayışı va'zedilmeye başlanmıştır. Bu anlayışa göre din, insanların sadece ahiretini ilgilendiren bir hadisedir. Bu hadisede insanlarla tanrı arasına girmek, politik çıkarlar için dini duygulardan faydalanmak, en açık ifadeyle dini istismar etmektir. Kimsenin Allah ile kul ara­sına girmeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri gibi namaz kılıp, istedikleri gibi oruç tutabilirler. Çağdaş devlet yöneti­mi ise ondört asır önceki dini hükümlerle değil, yine çağ­daş ve medeni olan hükümlerle mümkün olacaktır. Bu hü­kümleri dini hükümlerle değiştirmeye çalışmak,  devletin temelini dini hükümlere oturtmak gericiliktir, yobazlıktır!..

İşte bizlere uzun yıllardır anlatılan ve bizlerin de uzun yıllardır yuttuğu safsatalar bunlardı. Bu anlatılanlara "Saf­sata" dememiz, henüz bu safsataların tesirinde olan bazı samimi kimselerce yadırganabüecektir. Tabi ki onların bu durumunu gayet doğal karşılıyoruz. Çünkü yalanların, ya­lan olduğunu bilmek; ancak doğrunun ve doğru Ölçülerin bilinmesiyle mümkündür. Oysa bu insanlar şimdiye kadar doğrularla değil, birbirine arka çıkan, birbirini destekleyen sayısız yalanlarla karşılaşmışlardır. Hatta ve hatta din adı­na söylenen bu yalanları, din adamı kıyafetindeki birçok satılmıştan dinlemişlerdir.

Din adamı kıyafetindeki resmi veya gayriresmi bu sa­tılmışlar, yönetimin başında hangi faşist, hangi kapitalist olursa olsun ona methiyeler yağdırmışlar, onlann dine is­nat ettikleri yalanlan yine din adına te'yid ve tasdik etmiş­lerdir. Netice olarak Türkiye'de ismine "İslam" denilen fa­kat  gerçek  İslam'ın  gerçek  düşmanı  olan  birçok  din anlayışları ortaya çıkmıştır. Resmi ve gayriresmi oian bu din anlayışlan yine devlet desteği veya devletin çıkarcı mü­samahası ile halk kitleleri arasında oldukça yaygınlaşmıştır.

Artık Türkiye'de "İslam" denilince bu batıl dinler anla­şılmakta,

İslam adına yapılan davetler,

İslam adına yapılan tartışmalar, bu batıl dinler esas kabul edilerek yapılmaktadır. Nitekim kendilerine aydın de­nilen birçok yazar veya araştırmacının tenkid ve itham et­tikleri dinî anlayışlar da, "İslam" adı altındaki bu batıl din anlayışlarıdır. Camilerde dinledikleri, birçok hacı, hoca ve şeyhlerde gözlemledikleri safsatalan İslam sanan bu aydın­lar, kendileri için gayet kolay bir lokma olan bu anlayışlan bazen ciddiye ve çoğu zaman da alaya alarak eleştirmişler­dir. Kendilerine araştırmacı denilen aydınlar ise meselenin tarihi yönüne eğilirken genellikle Osmanlı dönemine kadar inmişler ve Osmanlı döneminde gördükleri bazı çarpıklıkla­rı yine İslam dinine nisbet ederek, İslam dinini hem geç­mişte ve hem de günümüzde değerlendirerek sorguladıkla­rı zehabına kapılmışlardır.

Oysa biliyoruz ki İslam dinini hem teoride ve hem de pratikte net olarak tanıyabilmek, teorinin ve pratiğin aynı berraklıkta bulunduğu İslam'ın ilk dönemlerini inceleyebil­mekle mümkündür. Ancak bu incelendiği zaman İslam'ın ne olduğu, insanlara ne getirdiği, nasıl ve ne şekilde ya­şanması gerektiği görülecek ve dolayısıyle sonraki asırlarda İslam adına yapılan tüm tatbikatlerin, ne derece İslami ol­duğu anlaşılabilecektir.

Fakat ne garip ki müslüman olduklannı iddia etme­yen araştırmacılar İslam'ın bu ilk dönemine yeterince eğilmedikleri gibi, müslüman olduklannı iddia eden birçok din görevlisi de buna gerek duymamaktadır. Gerçi buna gerek duymamalarının nedeni, savunmakla yükümlü oldukları ba­tıl din anlayışlarına ters düşmemek içindir. Çünkü İslam gerçeği anlaşıldığı, İslam'ın ne olup/ne olmadığı açıklık ka­zandığı zaman; İslam'a nisbet ettikleri birçok görüşün batıl olduğu da açıklık kazanacak ve zavallı halk üzerindeki oto­riteleri zayıflayacaktır.

Şanı yüce Râbbimiz din gerçeğini kendi çıkarlanna göre tanımlamaya ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur'an'ı. Kerim'de açıkça şöyle buyurmaktadır.,

De kv Siz Allah'a dininizi mi Öğreteceksiniz? Oysa Al­lah, göklerde ve yerde olardan bir. Allah her şeyi bilendir.[2]

Bu ayet-i kerimede" hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de Allah'ın razı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve Allah'ın Kitab'ı olduğu belirtilmek­tedir. İşte Allah'ın razı olacağı yegane din olan İslam, Al­lah'tan   ve   Allah'ın   Resulü   Hz.   Muhammed   Mustafa (s.a.v.)'den öğrenildiği zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine yıllardır anlatı­lan safsataların, gerçekten yalan olduğunu kavrayabilecek­lerdir.

Zaten müslüman olarak görevimiz, "Şu yanlıştır, şu çirkindir.." diyerek sağı solu itham etmek değil; insanımıza doğruyu ve güzeli tanıtarak, yanlışın yanlışlığını, çirkinin çirkinliğini bu yolla açığa çıkarmaktır. İşte bu yöntemi şiar edinerek İslam gerçeğini ve İslam'ın bazı temel konulara nasıl yaklaştığını açıklamaya çalışacağız.

Bu açıklamalarda esas alacağımız Kur'an'ı Kerim, in-

sanlardan körükörüne bir itaati, bilinçsiz bir tastiği bekle­mez. Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde bütün insanlar düşünmeye ve akletmeye davet edilmektedirler. Dolayısıyle bizler de bütün insanları düşünmeye, akletmeye ve aynca kendilerine düşünür veya araştırmacı denilen aydm(!)ları, güçleri yetiyorsa bu gerçekleri tenkide davet ediyoruz. İs­lam dinine eleştirel bir bakış getireceklerse, topluma devlet tarafından lanse edilen resmi din anlayışının emperyalist görüşlerini veya yine devlet tarafından desteklenen gayri-resmi sapık grupların din adına İleri sürdükleri safsataları değil, İslam'ın gerçek değerlerini dikkate alarak eleştirel bir bakış getirsinler.

 

İslam'a Göre Din Gerçeği

 

Din kelimesi lügat manası itibariyle yol, şeriat, millet, hesap, ceza, adet, itaat, hal ve siyaset gibi anlamlara gelir. Din kelimesinin kavram olarak eİe alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı ise bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen, görüşler, emirler, nehiyler manzumesidir. Dola-yısıyle "Her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir" görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür.

Din kavramının pratikteki en kamil ve boyutları en geniş manası, hiç şüphesiz ki en yüce din olan İslam ile kazandığı manadır. Nitekim İslami ıstılahta veya diğer bir deyişle İslami pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle Ya­ratıcı İle insanlann ve insanlar ile tüm yaratılmışların mü­nasebetlerini tanzim eden nizamdır. İslam'ın dikkate aldığı ve bütün bir hayati kuşatan bu münasebetler zincirinin kapsamında; Allah ile insanın, Alİah ile toplumun, insan ile tarihin, insan ile geleceğin, insan ile doğanın, insan ile insanın, insan ile toplumun, toplum ile toplumların arasın­daki münasebetler vardır.

İslam'ı sadece Allah ile insan arasındaki bazı münase­betleri açıklayan görüşler olarak algılayan kimseler için, yukarıda yaptığımız tanım, hayli uzun bir tanım olacaktır. Zaten yaşadığımız toplumda İslam gerçeğinin çok yanlış anlaşılması, bütün bir kainatı dikkate alan İslam dinine "Sadece ve sadece Allah ile insan arasındaki bazı münase­betlere açıklık getiren görüşlerdir" şeklinde çok kısır bir ta­nım getirilmesidir.

Oysa İslam gerçeğinin özüne giden yol, Kuranı Ke-rim'e göre yaptığımız yukarıdaki tanımın yeterince anlaşıl­masından geçmektedir. Kur'an'ı Kerim ile ilgilenen bütün müslümanların bildiği gibi, İslam dininin ne olduğunu ve nasıl yaşanacağını açıklayan Kuranı Kerim'de, yukarıda yaptığımız tanıma ilişkin birçok örnekler bulunmaktadır.

İslam gerçeği şayet namaz, oruç, hac gibi bazı iba­detlerden İbaret olsaydı, Kur'an'ı Kerim'deki; "..Bugün dini­nizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.. (5-Maide 3)" buyru­ğu, namaz, oruç ve hac hükümlerinin hemen arkasından indirilir ve Kur'an'ı Kerim beş, on sahifelik bir Kitab olur­du.

Oysa biliyoruz ki ".Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.." buyruğu, islam'ın bütün bir yaşantıya inti­zam veren siyasi, ekonomik, iktisadi, sosyal ve diğer ko­nulardaki hükümleri beyan edildikten sonra indirilmiştir. Beş, on sahife değil, altıyüzbeş sahife olan Kur'an'ı Ke­rim'de bütün bu konulara yer verilmektedir. Nitekim razı olacağı dinin nasıl ve ne şekilde yaşanacağını İlahi vahiyle beyan eden şanı yüce Rabbimiz, bu İlahi vahyin noksansız bir ifadesi olan Kur'an'ı Kerim'de., insanın Allah ile münasebetlerinden,

kendi nefsi ve şeytan İle, kainat ve dünya ile, aile ve akrabası ile, insan ve toplum ile,

İslami veya gayriislami devlet ile, yöneticiler ve liderler ile, kanun ve hükümler ile, adet ve ananeler İle münasebetlerine kadar, bütün bu konulara ferdi ve toplumsal düzlemde açıklık getirmekte­dir. Kur'an'ı Kerim'in nelere şamil oiduğu engin muhteva­sından anlaşılacağı gibi, aşağıdaki ayet-i kerimede de bu gerçek beyan edilmektedir.,

Biz Kitab'ı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanla-ra da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik[3]

Ayet-i kerime'de geçen "Her şey" ifadesi, özellikle inanan insanların ahenkli bir nizam içinde yaşamaları için gereken her şeyi kapsamaktadır.

Netice olarak İslam dininin kapsamı böylesine geniş, böylesine kuşatıcı olmasına rağmen İslam dinini sadece bazı ibadetler olarak açıklayan resmi veya gayriresmi din görevlileri, hiç şüphesiz ki açık bir cahillik veya açık bir ihanet içindedirler.

Biliniyorlarsa öğrenmelerini,

bilmelerine rağmen yine de ihanet ediyorlarsa sürüm sürüm sürünmelerini diliyoruz..

 

Geçmişte Ve Günümüzde Batıl Dinler

 

"İslam'a göre din tanımı" başlığında yazdıklanmızdan da anlaşılacağı gibi; bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı "Din'dir. Din kavramı, bütün bunlan kuşatmaktadır. Tabi ki Allah'ın hükümlerine göre belirlenen, bu hükümlere göre şekil alan din, Allah'ın razı olacağı dindir.

Herhangi bir toplumun, herhangi bir cemaatin veya herhangi bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah'ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlahi hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu ferd, İslam dini üzeredir,

İslam'ın hakim olduğu ülkelerde, İslam'ın sosyal ve ekonomik adaleti her şeyi kuşatmaktadır. Nitekim Allah'ın razı olacağı dini yani İslam'ı yaşayan toplumlarda, Allah'ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.

Peki bu eşitlikten, bu adaletten,bu hükümlerden herkes memnun mudur?

Elbetteki değildir!.

Dini otorite veya siyasi iktidar adına insanları ezmek, insanlan sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun değillerdir. Çünkü yürürlükte olan İlahi hü­kümlere göre insanları aldatmalan, insanlan ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.

Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatle­rine dokunan İlahi hükümleri tevil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip, İlahi hükümleri rafa kaldırarak in­sanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler va'zetmektir.

İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler vazetmek!.

Bu ne demektir?

Bu en açık ifadesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır.

Çünkü din gerçeği, insanlann yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslam'ın hükümlerini reddedip, bu İlahi hükümlere zıd hü­kümler koymak.,

İslam'ı beğenmeyip, İslam'ı reddedip, yeni bir din ih--das etmektir.

Bu yapılmış mıdır diye lütfen sormayın!. Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşmanız mümkündür. Zaten alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın muay­yen zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de.,

insanlann hak dinden sapmalan, hak dini tahrif etmeleri,

dinlerini parçalara ayırmalan ve yeni yeni dinler tü­retmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah (c.c.) "Biraz da bu dini yaşayın!" diyerek farklı farklı dinler göndermiş değildir!.

İşte insanların hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak veya hayat şeklini belirleyecek hükümler koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslam gerçeği­ne göre batıl dinlerdir. Bunların adına biümsei çevrelerce değişik İzm'ler, değişik ideolojiler denilse de, İslam'a göre bunlar birer dindir.

Fakat ne gariptir ki insanlara "Din" denilince, her ne­dense sadece uhrevi meseleleri dikkate alan, metafizik ko-nularia ilgilenen görüşler akla gelmektedir. Nitekim kayna­ğı itibariyle semavi olan Museviliğe, Hıristiyanlığa veya İslam'a "Din" dedikleri gibi metafizik konulara ilgi duyduğu için bir Budizm'e de "Din" demektedirler.

Oysa biliyoruz ki her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde uhrevi boyut olduğu gibi dünyevi boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta dün­yevi boyut, pratik düzlemde uhrevi boyuttan çok daha önce gelmektedir: Çünkü uhrevi boyuta yönelmek, mese­lenin dünyevi boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadey­le kişinin ayaklan dünyada yere bastıktan sonra gerçekleş­mektedir.

Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya her yaşam biçimi, Kur'an'ı Kerim'e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısın­da yer alan konulara müdahale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere "Din" denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlahi veya beşeri olma şartı yoktur. Mesela Mekke'li müş­rikler kendilerini İlahi bir dine nisbet etmemelerine rağ­men, Kuranı Kerim onlann içinde bulunduğu hayat şekli­ne ve onlann tüm yönelişlerine "Din" demektedir., De ki,   Ey kafirler.

Ben sizin taptıklarınıza tapmam.

Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz.

Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.

Sizin dininiz size, benim dinim bana.[4]

Nitekim aynı örnek Kur'an'ı Kerim'deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta, Yusuf (a.s.)'ın yanında bulundu­ğu hükümdann yönetim hukukuna "Din" denilmektedir.,

İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı..[5]

Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Kur'an'ı Kerime göre yegane din İslam değildir.

Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslam'dır.[6] ayet-i kerimesini ileri sürerek "Allah katında din İslam'dır. Öyleyse İslam'dan başka bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir" demek; bu ayeti, Kur'an'ı Kerime zıt yorumlamak demektir. Bu ayet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında geçeri ve makbul olan din,.Allah katında hak olan din, sade­ce ve sadece İslam'dır.

Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bu gerçek, insanların İslam'dan başka dinler üretmeleri,

bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanla­rın ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi, semavi bir dinin insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine birer din­dir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılaca­ğı gibi Rabbimizin kelamı olan Kur'an'ı Kerim'de;

müşriklerin ve kafirlerin hayat şekline, hükümdann yönetim hukukuna,

kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif eden Ehl-i Kitab'ın yaşam biçimine yine "Din" denilmektedir. O halde İslam yegane din değil, yegane hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri itibariyle hak olan Musevilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlahi dinleri kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi olan İslam, Allah katında ve biz müminler nezdinde yegane hak dindir.

İslam'ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din ol­malarına rağmen en genel ifadesiyle batıl dinlerdir. Meseleyi devlet bazında örneklendirecek olursak, herhangi bir devlet adil veya zalim olabilir. Devlet tanımını adil devlete göre yaparak, "Halkının ihtiyaçlannı karşılayan, halkına sosyal ve ekonomik adaleti götüren siyasal yapılara devlet denir" demek ve dolayısıyle bu adaleti göstermeyen zalim siyasi yapılar hakkında "Devlet değildir" sonucunu çıkar­mak elbetteki yanlıştır. Çünkü yukanda yapılan tanım, devlet tanımı değil adil devlet tanımıdır. Bu tanımdan hareket ederek zalim siyasi yapılar hakkında çıkaracağımız sonuç ise bu siyasi yapıların adil olmadığı istikametindedir. Devlet olmalarına devlettirler, fakat adil devlet değillerdir. İşte din meselesinde de aynı yaklaşım sözkonusudur. Deği­şik izm'ler, değişik ideolojiler birer dindir, birer dindir an­cak hak din değillerdir.

Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir.,

Madem birçok ideolojiler ve birçok izmler birer din­dir, o halde bunlara neden "Din" denilmiyor da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?

Bu soru, gerçekten yerinde bir sorudur.

Çünkü bilindiği üzere ideolojinin manası, bir yaşam biçimini belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasi, iktisadi, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeoloji­ye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır.

O halde neden, neden bunlara "Din" denilmiyor.

İşte dünya müstekbirlerinin kendi koyduklan dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne İzmi demelerinin ne­deni; yönettikleri, vaziyet ettikleri halkın iki ayrı din vakıa-sıyla, din ikiiemiyie karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müs-tekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve haikın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettik­leri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bil­mem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.

Mesela Cumhuriyet sonrası Türkiye'sinde, Kemaliz-min halk kitlelerine bir din olarak empoze edilmediği bili­nen gerçeklerdendir. Fakat buna rağmen dinin ne olduğu­nu bilen ve Kemalizme gönül veren bazı entelektüeller

"Benim dinim Kemalizmdir" şeklinde apaçık söylemlerde bulunmuşlardır. Kemalizme gönül verenler için dosdoğru olan bu söz, Kemalizmi sahiplenmelerine rağmen müslü-manlıktan vazgeçmeyen kimseler tarafından büyük tepkiy­le karşılanmıştır. Müslüman olduklannı iddia eden bu ke-malistlere göre "Benim dinim Kemalizmdir" diyen kimseler İslam dininden çıkmışlardır.

Ne garip değil mi?

İslam'ın dünya görüşüyle ilgisi olmayan, İslam'ın top­lum ve devlet düzleminde yaşanabilirliğini geçmiş asırlara atfederek, toplum ve devlet düzleminde yeni görüşler, yeni ilkeler, yeni hükümler getiren Kemalizmi sahiplenmek, Ke­malizme inanmak, Kemalizmi yaşamak bir insanı İslam di­ninden çıkarmıyor da, bu yapılanlann doğru ve kısa bir ifadesi olan "Benim dinim Kemalizmdir" demek, insanı İs­lam dininden çıkarıyor!.

Bu yazdıklanmızdan haliyle bazı kimseler, bazı merci­ler rahatsız olacaklardır. Şayet Kemalizmden değil, mesela Marksizmden örnek verseydik, hiç şüphesiz ki böyle bir ra­hatsızlık olmayacak ve belki de çok memnun olacaklardı!. Halbuki meseleye açık yüreklilikle ve bilimsel olarak yakla-şılsa, böyle bir rahatsızlık duymaya hiç gerek yoktur. Yaşa­nan realitenin veya yaşanan gerçeğin aynı gerçeklikle ifa­desinden, neden rahatsızlık duyulsun ki!.

Fakat ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada müslüman-lara bağnaz ve yobaz diyen, gerçekte ise kendileri bağnaz ve yobaz olan kimseler bulunmaktadır. Zaten bilmem kimi koruma kanunu, bilmem neyi eleştirmeme yasağı, bu bağ­naz zihniyetin açık tezahürleri değil midir?

Eleştirememek ne demek?

Bu kendini bilmezler bacak bacak üstüne atarak Al­lah'ın dinini, Allah'ın hükümlerini, Efendimiz (s.a.v.)'i ve O'nun pak görüşlerini değişik iftiralarla eleştirirlerken, bil­mem kim eleştirilmeyecekmiş!

Ne demektir bu?

Herhangi bir mahluğa eleştirme yasağı getirenler, o mahluğun erişilmez bir noktada olduğunu mu kabul edi­yorlar?

Onun yanlışını bulabilecek veya onun doğrusunun fevkine çıkabilecek başka bir insan sözkonusu değil mi?

Alemlerin Rabbi olan ve herşeyi hakkıyle biien Allah (c.c.) dahi, insan zihnini veya insan düşüncesini böylesi bir esarete mahkum etmemiştir. Allah (c.c.) buyurduğu her ,şeyin apaçık birer hak ve gerçek olduğunu beyan etmekle beraber, insanları körükörüne bir tastiğe değil; bu hakkı düşünmeye, bu hakkı kavramaya davet etmekte ve buyur­duğu hakkın karşısında tutunabilecek bir görüş, bir tenkid, bir eleştiri var ise, insanları mesnetleriyle beraber bunları açıklamaya ve isbata davet etmektedir.

Alemleri yaratan Allah (c.c.)'ın, yaratılmış birer mah­luk olan insanlara yaklaşımı böyle iken; herhangi bir mahluğa eleştirme yasağı getirmek, insan aklına ve aklın haysi­yetine yakışmayacak olan bir gericilik, bir bağnazlık değil midir?

Bu bağnaz yaklaşım, bir insanın putlaşünlması değil midir?

Putperestlik, bir din değil midir?

İslam'a ve İslam'a teslim olmuş müslümanlara "Geri­ci" diyen bu kimseler, yöneldikleri bu putperestlikle ilerici mi oluyorlar?

Allah'ın huzurunda rükuya ve secdeye eğilmek, saygı ve tazimle durmak gericilik oluyor da; bir mahluğun, bir mevtanın veya bir heykelin karşısında saygı ve tazimde bu­lunmak mı ilericilik oluyor?

Kısacası Allah'a kulluk gericilik, herhangi bir mahluğa veya herhangi bir puta kulluk ilericilik mi?

İlericiliği veya gericiliği böyle tanımlamak, insanlık ta­rihine ters istikamette yönelmek demektir. Çünkü bilindiği gibi bu çağdaş putperestlik, İslam'dan önce Mekke müşrik­lerinin içinde bulunduklan hal, içinde bulundukları din idi.

Onlar da putlaştırdıkları değerlere karşı saygı ve ta­zimle yaklaşıyorlar, oniar da putlanna en ufak bir söz, en ufak bir tenkid gelsin istemiyorlardı. Eleştirme yasağı, Lat, Menat, Uzza gibi putlar için de geçerliydi. Aslında Mekke'li müşriklerin veya çağımızdaki putperestlerin sakındıkları şey, salt olarak eleştiri değil; doğru ve hak eleştiridir. Bun­ların putlaştırmaya çalıştıkları değerlere karşı, eleştiri gaye­siyle boş veya yalan bir söz söyleseniz, bunlar hiç sinirlen­mezler.

Putlarımızı neden eleştiriyorsunuz demezler!

Boş ve yalan ithamı hemen cevaplayarak, karşı tara­fa konuşarak haddini bildirmenin sevincini yaşarlar!.

Ancak oniarın savundukları değerleri geçersiz kılacak hak bir söz ile eleştiri getirirseniz, durumlar hemen değişir. Bu hak eleştiri karşısında söyleyecek sözleri, savunulacak görüşleri olmadığı için, öfkeden kızarmış yüzleriyie eleştiri yasağının arkasına sığındıklarını görürsünüz.

Ayrıca şu hususun da açıklık kazanması gerekir ki; insanlara zulmeden bütün beşeri zihniyetleri, insanlan sömürebilmek için kendi çıkar ve menfaatlerine göre hüküm koyan bütün emperyalistleri itham eden, onlan isbata ça­ğıran mercii, öncelikle Allah (c.c.)'chr.,

Size ne oluyor? Siz nasıl hüküm veriyorsunuz?

Yoksa sizin (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir Ki-îab mı var?

İçinde, siz neyi seçip beğenirseniz, mutlaka sizin ola­cak, diye.

Yoksa sizin üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki, siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.

Onlara sor: Onlardan hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?[7]

Evet, Şam yüce Rabbimiz soruyor.,

Emperyalist çıkarlarınız için koyduğunuz hükümlerin,

kutsallaştırarak dokunulmaz kabul ettiğiniz ilkelerin, savunuculuğunu kim yapacak?

Yoksa bütün bunlar eleştirilemez diyerek arkanızı dö­necek misfniz?

Yoksa getirdiğiniz eleştiri yasağı,

alemlerin Rabbi olan Allah'ı da kapsıyor mu?

Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah (c.c), sadece göklerle ve meteorolojik işlerle ilgilenecek, yerde ilahlık taslayan siz sapıklara hiç müdahale etmeyecek mi?

İlahi kelam ile zulmünüze karşı çıkan, putlarınızı ve emperyalist görüşlerinizi eleştiren dünya müslümanlanna "Bunlar YASAK" dediğiniz gibi, İlahi kelamın gerçek sahi­bi olan Rabbimize de "YASAK" diyebilecek misiniz?

Netice olarak yaşadığımız coğrafyada İslam'ın karşı­sında resmi veya gayriresmi birçok batıl dinler bulunmaktadır.

Rejimin kuklalan haline gelen diyanet görevlilerinin, İlahi hükümleri gizleyerek, gerçeği tevil ve tahrif ederek, kapitalizmi kutsayarak anlattıkları din, batıl bir dindir.

Düzenin okullarında ve düzenin menfaatlerine paralel olarak anlatılan, İslam'ı namaz, oruç., gibi bazı ferdi iba­detler olarak empoze eden resmi din, batıl bir dindir.

Kur'an'ı Kerim'i dikkate almayan hocalarını, şeyhleri­ni veya üstadlanm ilahlaştırmaya çalışan, onlann her sözü­nü ayet, her hareketlerini keramet kabul eden kimselerin içinde bulundukları din, batıl bir dindir.

Kurtuluşlan ancak ve ancak İslam'da olan insanlara, İslam'ın karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji, her izm, İslam'ın kar­şısında batıl bir dindir.

Bu batıl dinlere inanmak, bu batıl dinlerin dünya gö­rüşünü benimsemek ve bu batıl dinleri yaşamak ile, "Be­nim dinim bu ideoloji veya bu izm'dir" demek arasında hiç­bir fark yoktur!.

Her iki halde de insan, İslam gerçeğinin dışında kal­mıştır.

Nitekim Kur'an'ı Kerim'de de beyan edildiği gibi., İslam'dan başka din arayan, İslam'dan başka dinlere yönelen kimseler, zaten İslam üzere değildir.,

Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.[8]

 

İnsan Fıtratı Ve İslam

 

İnsanı yaratan Rabbimiz, İnsan fıtratı ve İslam arasın­daki ahenkli ilişkiye şu ayeH kerime ile genel bir açıklık getirmektedir.,

O halde sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın o fıtra­tına çevir ki (Allah) insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din) dosdoğru (müs­takim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.[9]

Ayet kerimede geçen 'hanif kelimesi eğrilikten doğruluğa, sapıklıktan istikamete meyletmek manasını taşı­yan 'hanef mastarından bir sıfattır. Bu nedenle 'hanif keli­mesi eğriliği bırakıp doğruluğa ve batılı dinlerden içtinap ederek sadece Allah'a yönelen muvahhid demektir.

O halde sen yüzünü muvahhid olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki (Allah) insanları bunun üzere yaratmıştır.

Bu İlahi buyruktan ne anlıyoruz?

Ayet-i kerimeden anlaşılması gereken ilk gerçek, Al­lah (c.c.) bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün

insanlarda bu dinin gereğini yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekler bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insan­ları İslam dinine davet eden Allah (c.c), bu insanlan İslam dininin vecibelerine yerine getirebilecek bir fıtratta yarat­mıştır. Zaten herhangi bir davetle karşılaşan insanın bu davete icabet etmediği zaman sorumlu olabilmesi için ken­disinden ne talep edildiğini anlaması ve kendisinden talep edilen şeyin kendisinde bulunması gerekir.

Alemleri yaratan Rabbimizin lutfuyla iman ve idrak ediyoruz ki şanı yüce Rabbimiz insanlara vermediği bir şeyi insanlardan talep etmekten münezzehtir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz biz insanlardan ne talep etmişse, ta­lep ettiği şeyleri İlahi lutfuyla bizlere fazlasıyla vermiştir. Verdiğini İstemektedir Rabbimiz, karşılıksız olarak verdiğini, cennet karşılığında iste­mektedir. İşte Rahman ve Rahim, Kerim ve Şekur olan Rabbimiz, ona kul olmakla onur ve sevinç duyduğumuz böyle bir Rabdir.

Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimedeki anlamamız gereken ikinci gerçek ise, insanların fıtratına, insanların yaratılışına en uygun din İslam'dır. İnsanların fıtratı ile ya-şadıklan din arasında ahenkli bir ilişki kurulması gerekiyor­sa, bu ahenkli ilişki ancak ve ancak İslam ile gerçekleşebi­lecek  bir   ilişkidir.   Çünkü  insanı   nasıl  ve  ne  şekilde yarattığım hakkıyle bilen Rabbimiz,  bu yaratılışın İslam üzere olduğunu buyurmaktadır. İnsanlar başka bir ideolojiyi, başka bir izimi,

başka bir dini yaşayamazlar mı? Elbetteki yaşarlar!.

Ancak İslam'dan başka bütün dinler, fıtratla uyuşabi­lecek veya fıtratı kendi tabiatı içinde geliştirebilecek dinler değildir. Çünkü insan ve toplum gerçeğini yeterince bilme­yen, insanı olduğu gibi değil, görmek istediği gibi gören bütün ideolojiler veya bütün dinler, insan gerçeğiyle çatış­maya ve yıkılmaya mahkumdur. Nitekim insan fıtratına ay­kırı bir ideoloji olarak komünizmin yıkıldığını gören dünya insanlan, insan gerçeğiyle çatışan kapitalizmin de yıkıldığı­nı göreceklerdir.

İnsan fıtratıyla uyuşmayan batıl dinlerin yıkılmaya mahkum olduğunu belirttiğimiz bu satırlan okuyan .ve İs­lam tarihini bilen bazı kimselerin aklına, "İnsan fıtratıyla uyum içinde olan İslam yıkılmadı mı?" sorusu gelebilecektir.

İslam elbetteki yıkılmadı!.

Tarihi süreçte gördüğümüz bazı İslam devletlerinin, bazı îslami oluşumların yıkılması, bir din olarak İslam'ın çökmesi veya İslam'ın yıkılması değii, insanların İslam'dan uzaklaşma hadisesidir.

İslam, kendi özünde dosdoğru ve dimdik olan bir din­dir. Zaten apaçık olan bu gerçeği bildiğimiz için, marksist-lerin marksizme yaklaştıkları gibi İslam'a yaklaşıp "İslam'ı restore edelim veya İslam'ın eksiklerini giderelim..1' gibi ba­tıl uğraşlara hiç yönelmeden, "Gelin İslam'a, İslam gerçeği­ne dönelim" diyoruz.

Çünkü kendimizi bulacağımız,

kendimizi yaşatacağımız,

fıtratımızda bulunan bütün güzellikleri yeşertebileceği­miz yegane din, İslam'dır. Günümüzdeki ideoloji veya izmler, kendi müntesiplerine dahi çelişkiler ve bunalımlar verirken; insan gerçeğine hakkıyle yaklaşan İslam, kendisini kabul etmeyen gayrimüslimlere dahi başka hiçbir dinde göremedikleri adaleti ve huzuru vermiştir. Nitekim bütün tarihçiler, bu apaçık gerçeğe şahitlik eden birçok olayı bil­mektedir.

 

İslam'ın Evrenselliği

 

İnsanın dünyadaki tarihi, Adem (a,s.) ve Havva vali­demizle başlayan bir tarihtir. Adem (a.s.) ise bildiğimiz gibi hem İlk İnsan ve hem de ilk peygamberdir. Tabi ki pey­gamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyle dinler tarihinin başlangıcında, hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Batıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.

Batıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytan aleyhillanedir. Şeytan aleyhillane batıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak di­nin yapısını dikkate almıştır. Nitekim batıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine batıl bir ceset giydirildiğini görürüz.

Şeytan ve dostlan kendi çıkarlarına uygun batıl dinle­ri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlannın çıkarlanna za­rarlı gözükmediği için müdahale edilmeyen bu gibi görüşler, hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hala hak dinde sanmalanna ve dolayısıyle batıl dinlere tepki göstermemelerine neden olmuştur.

Oysa şeytan ve dostlarının müdahale etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler, ne ya2ik ki insanları uyancı niteliğini yitirip, ha­kim otoriteler tarafından insanlan uyutucu bir niteliğe dö­nüştürülmektedir. Mesela küfri otoriteler tarafından yöneti­len halkında müslüman olan ülkelerde, küfri otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu yöne­timlerdeki bazı firavunlann halkın karşısına namaz kılıyor-muş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan halkın ülkeyi İslam, yöneticileri müslüman kabul etmelerine neden olmaktadır. İşte İslam ülkelerinde müslümanlan kötülüklerden uzaklaş­tırıcı, uyarıcı, anndmcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi Özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.

Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan batıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömü­rülmesine neden olmuştur.

Ancak insanı yaratan, insanın gerçek ve merhametli sahibi olan Allah (c.c.) tarihin hiçbir döneminde insanlan böylesi zulümler, böylesi sömürüler içinde başıboş bırak­mamıştır. Nitekim tarihin belirli dönemlerinde Rabbimiz tarafından gönderilen peygamberler, Rabbimizin şanına şan, izzetine izzet katmak için değil, insanlan içine düştük­leri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. İnsanlann tahrif ettikleri,

insanlann değiştirdikleri, insanlann asıl mecrasından çıkardıklan hak dini yeni­den tebliğ etmişler, insanlan yeniden hak ve adalete davet etmişlerdir.

Allah'ın elçileri tarafından tebliğ edilen hak dinin tah­rif edilmesi ve tekrar tekrar peygamberler gönderilmesi, Resulullah (s.a.v.)'e kadar böylece devam etmiştir. Resulul-lah (s.a.v.) ise bilindiği gibi son peygamberdir. Şanı yüce Rabbimiz, kıyamete kadar başka bir peygamber gönder­meyecektir.

Peki neden?

Resulullah (s.a.v.) neden son peygamberdir?

Evvel ve ahir ilmi ile yaşadığımız dünyadaki insanla­nn böylesine aciz, böylesine zelil bir duruma düşeceğini hakkıyle bilen Rabbimiz, yeni bir peygamber göndermeye­rek bu insanlan başıboş mu bırakmaktadır?

Elbetteki hayır!.

Öncelikle şu hususun bilinmesi gerekir ki, zamanımız-daki zalimleri, zamanımızdaki batıl dinleri yerle bir etmek ve Allah'ın razı olacağı İslam'ı hakim kılmak için, yeni bir peygambere gerek yoktur. Çünkü Resuluîlah (s.a.v.) efen­dimizle birlikte gönderilen Rabbani mesaj, ilk günkü tazeli­ği ve ilk günkü temizliği ile elimizde bulunmaktadır. Ayrıca bu Rabbani mesajın nasıl ve ne şekilde yaşanacağı ise Efendimiz {s.a.v.)'in sahih sünnetinde hem pratik ve hem de usul açısından örneklendirilmektedir.

İslam dininin iki temel kaynağının elimizde bulunma­sı, bütün batıl dinler karşısında İslam dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in tek harfinin dahi tahrif edilmediğini, değiştirilmediğini bilen araştırmacılar, İslam dininin temel kaynak itibariyle berraklığını koruduğunu kabul etmektedir­ler. Ancak onların karşı çıktıkları veya anlıyamadıklan hu­sus, İslam dininin ve İslami hükümlerin evrensel olup olmamasıdır. Bu kitab çalışmasının başında da belirttiğimiz gibi, dünya müstekbirleri İslam dininin ve İslami hükümle­rin genel düzlemde yaşanabilirliğini geçmişe atfetmekteler, sadece geçmişte yaşandığını ve geçmişte yaşanabileceğini ileri sürmektedirler.

İslam'ın genel düzlemde yaşanmasının çok eskilerde kaldığını, zamanımızda yaşanamayacağını söyleyen emper­yalist zihniyet; bu sözü, kendi beşeri sistemlerini esas ala­rak söylemektedirler. Çünkü onların koydukları kanunlar, onların ileri sürdükleri görüşler, çok kısa bir zaman dili­minde eskimekte, birbiriyle çelişmekte, geçersizliği veya yanlışlığı ortaya çıkmaktadır.

Peki İlahi hükümler de böyle midir? Herşeyi hakkıyle bilen Allah (c.c.) bugün doğru dedi­ğine, (Rabbirnizİ tenzih ederiz) yann yanlış mı diyecektir?

Veya Rabbimizin ondört asır önce beyan ettiği bir doğruya yanlış diyebilecek, bu doğrunun ferdi ve toplum­sal düzlemde yanlışlığını savunabilecek bir kişi, tek bir kişi var mıdır?

"İslam'ı eleştiriyorum!." diyenler, şimdiye kadar İlahi hükümlere karşı yalan ve iftiradan başka ne söylebilmişler-dir ki!. Bu kimselere "İslam şeriatı" denilince tüyleri diken diken olmakta ve İsiam şeriatı hakkında ağızlarına geleni söylemektedirler. Nitekim bunların halka yansıttıkları şeriat kavramı, halkın da bu kavramdan ürkmesine neden ol­muştur.  Halktan bir kimseye "Şeriat" denilince, öcüyle korkutulan çocuklar gibi gözleri açılmaktadır. Oysa İslam şeriatı demek, İslam dininin hükümleri demektir. Toplum­daki zalimlere "Dur" diyen, toplumsal ahengi ve adaleti sağlayan hükümler bütünlüğüdür.

Peki neden,

neden bu kavramdan bu kadar çok korkuyorlar? Kal­dı ki bu insanlar, "Dinimiz İslam" diyen insanlardır!. Bir ta­raftan "Dinimiz İslam" diyecekler, diğer taraftan ise İs­lam'ın hükümleri manasına gelen "İslam şeriatı" kelime­sinden, aslan görmüş yaban eşşekleri gibi kaçışacaklar!.

O halde neden?

İşte bunun nedeni, bu zavallı insanlardan kaynakla­nan bir neden değil, müstekbirler tarafından bu insanlara verilen bir nedendir. Dünya müstekbirleri basın/yayın faali­yetleriyle bütün bu insanlan istedikleri vadiye sürüklemişler ve insanların İslam gerçeği karşısında kendileri gibi düşün­melerini empoze etmişlerdir.

Mesela "İslam'a aydınca bakış" isimli bir toplantıya veya bir panele katılıyorsunuz. İslam'dan ve İslam şeriatın­dan bahseden aydın(!) konuşmacı, her nedense İslam'ın sosyal adaletine kesinlikle değinmez. Çünkü genel olarak bu sosyal adaleti eleştiremeyeceğini, yalan ve iftirayla da olsa bu adaleti pek gölgeleyemeyeceğini bilir. Bunları bildi­ği için İslam'ın sosyal adaletine hiç değinmeden, İslam'ın ceza hukukundan kendilerine göre meşhur olan iki örneği verir.,

Efendim bu gerici şeriatçılar, şeriat kanunlan gelsin istiyorlar. Şeriat kanunu ne demektir? Şeriat kanunu de­mek, hırsızların elini kesmek, zina yapanı bekar ise döv­mek, evli ise öldürmek demektir!. Yirmibirinci yüzyıla girerken böyle bir gerici uygulamayı kim İster?..

Dinleyenlerden alkış tufanı ve sözlü katılımlar.,

İstemeyiz

İstemeyiz tabi!..

Hırsızın elinin kesiimesine, zina yapan zaninin ceza­landırılmasına şiddetle karşı çıkan bu insanlara şaşkınlıkla bakıyorsunuz. "Acaba bütün hırsızlar, bütün deyyuslar, bü­tün pezevenkler bu salonda mı toplandı!" diye bir düşünce geçiyor kalbinizden!.

Şaşırıyorsunuz!..

Ne yapacağınızı ve ne düşüneceğinizi bilemiyorsu­nuz!.

Hırsızın elinin kesilmesini istemeyen bu insanlar,

birer hırsız mı, yoksa hırsızdan yana mı?

Zina yapanın cezalanmasını istemeyen bu insanlar,

ailesinin zina yapmasını isteyen birer deyyus mu, yoksa başkasının namusunda gözü olan birer zani mi, yok­sa zinayı geçim vasıtası kabul eden birer pezevenk mi?

Tabi ki bunlardan hiçbiri değil..

O halde neden,

Aslını, maslahatını, hikmetini, geçmişte nasıl tatbik edildiğini, zamanımızda kimlere ve nasıl tatbik edileceğini dahi bilmedikleri bü hükümlerden neden rahatsız oluyor­lar?

Bu soruyu halk kitlelerine sorduğumuz zaman sadece ve sadece bazı merhamet duygulanyla cevap verecekler­dir. Söz konusu hükümlerden başka bir rahatsızlıkları yok­tur halk kitlelerinin. Ancak onlara bu yersiz ve mesnetsiz merhamet duygularını veren, onların duygularını kullanan müstekbirler, söz konusu hükümlerden gerçekten rahatsız olanlardır. Bu rahatsızlıklarının kaynağı ise, başkalarına merhametten de değildir.

Çünkü hırsızdan ve hırsızlıktan yana olanlar, fuhuştan ve fuhşiyattan yana olanlar, onların ta ken­dileridir. İslam'ın hükümlerinden duydukları rahatsızlığı, de­ğişik propagandalarla halkın rahatsızlığı durumuna getirmektedirler.

İslam'ın hükümlerine bir mümin olarak yaklaştığımız da, bu hükümlerini aramızda fazlaca konuşmamıza dahi gerek yoktur. Çünkü biliyor ve İman ediyoruz ki, insanı yaratan Rabbimizdir. İnsana el ayak, di dudak, göz kulak veren Rabbimiz, başkasının malına haksız yere uzanan eli, sadece o eli geri almaktadır. Rabbimizin buna hakkı var mıdır, yok mudur tartışmasını yapmak, biz müminler için kesinlikle mümkün değildir. Zaten kendilerinin yaratmadığı insanlan, kendi menfaatlerine ters düştüğü için işkencelere ve ölümlere mahkum eden müstekbirlerin yaşadığı bir dün­yada, alemleri yaratan Allah (c.c.)'in "Hırsızın bir elini kes­tirmeye hakkı var mıdır, yok mudur" tartışması, çok abes bir tartışma olacaktır.

Tabi ki bu yazdıklanmız biz müminlere göredir. İs­lam'ın hükümlerini tenkid etmeye davet ettiğimiz diğer kimselerden ise, böyle bir imani yaklaşım beklemiyoruz. Gelsinler bu meseleyi bilimsel düzlemde eleştirsinler. Hük­mün veya teorinin yanlışlığını, ferdi ve toplumsal düzlemde kanıtlamaya çalışsınlar. Nitekim bundan sonra söyleyecek­lerimiz, kendilerinin bir tabu haline getirdikleri bilimsel düzlemde olacaktır. Bu değerlendirmemize Örnek olarak da, kendilerinin en çok istedikleri, en çok ileri sürdükleri, en çok yadırgadıkları "Hırsızın elinin kesilmesi" meselesini alacağız.,

Hırsızlık yapmak bilindiği gibi çağdaş bir eylem değil, tarihin her döneminde karşılaşılan bir vakıadır. Bu eyle­min genel itibariyle suç kabul edilip/edilmemesinde, İlahi hukuk ile beşeri hukuklar arasında çok önemli farklılıklar yoktur. Gerçi İslam'ın suç ve suçlu kavramına, beşeri hu­kuklara göre çok daha adil bir yaklaşımı olmasına rağ­men, şimdilik meselenin bu yönüne değinmeyecek; her iki hukuka göre suç kabul edilen hırsızlığı kalkış noktası kabul ederek, meseleye gireceğiz.

"Hırsızlık bir suçtur ve engellenmesi gerekir" görü­şünde, genel bir ittifak olduğunu belirtmiştik. Meselenin tartışılacak yönü ise, bu engellemenin nasıl ve ne şekilde yapılacağı noktasındadır.

Hırsızlığın engellenmesine bilimsel olarak yaklaştığı­mız zaman sağlıklı düşünen her insanın, bu engellemenin üç aşamayla yapılabileceğini kabul etmesi gerekir.,

1. Konuya ilişkin eğitim ve kültür faaliyeti

2. İnsanları hırsızlığa sevkedici sosyal ve ekonomik nedenlerin ortadan kaldırılması

3. Cezanın caydırıcılığı

Tabi ki bu üç esasın sıralanışı konusunda farklı dü­şünceler olabilecektir, Bazısı cezanın caydırıcılığını ön pla­na çıkarırken, bazısı sosyal ve ekonomik nedenlerin orta­dan kaldınlmasına öncelik verebileceklerdir. Hırsızlık sorununun çözümüne ilişkin İslami yaklaşım ise yukarıda belirttiğimiz sıraya göre yapılan ve yapılması gereken bir yaklaşımdır. İlk iki esas yerine getirilmeden cezanın caydı­rıcılığını Ön plana çıkarmak, İslam'a göre insanlara zulmet­mek demektir. İnsanları hırsızlığa sevkedici sosyal nedenlerin ortadan kaldırılmasına öncelik vermek ise bu nedenle­rin ortadan kaldırılmadığı düzlemlerde, hırsızlığa ahlaki bir meşruluk kazandırmaktır.

Bu üç esasın sıralanışıyla ilgili olarak daha fazla bir açıklamaya gerek duymadan, bu esaslara teoride nasıl yaklaşılması gerektiğini ve pratikte nasıl yaklaşıldığını İslam'a ve diğer batıl dinlere göre sırasıyla inceleyebiliriz.,

 

1. Konuya İlişkin Eğitim Ve Kültür Faaliyeti

 

İslam hırsızlık vakıasına öncelikle ahlaki düzlemde yaklaşmakta, hangi şartta1 veya hangi toplumda olursa/ olsun, hırsızlığın temelde yanlış ve haksız bir eylem oldu­ğunu belirtmektedir. Müslümanlara göre hırsızlık, başkası­na ait olan bir mala, başkasına ait olan bir paraya, haksız­ca el uzatmaktır. Bir insanın bir ayda kazandığı maaşı çalmak demek, o insanın bir aylık emeğini, bir aylık hakkı­nı çalmak demektir.

Kendimizin olan bir hakkın çalınmasına kalben ve vicdanen nasıl karşı çıkıyorsak, başkalannın hakkının çalın­masına da o derece karşı çıkmamız gerekir. Dolayısıyle müslüman bir insan, başkasının hakkını çalmak değil; baş­kasının hakkının, başkalannca çalınmasına dahi karşı çı­kar. Çünkü kendisini yaratan ve yaşatan Allah (c.c), müs-lümanlara bunu haram kılmıştır. Müslüman helal yemek ve ailesine helal yidirmekle mükelleftir. Müslümanın inancına göre başkasının hakkını çalmak bu dünyada gizli kalsa biie, ahirette mutlaka ve mutlaka karşısına çıkacaktır. Çün­kü müslüman bir insan dünya hayatının varlığına inandığı gibi; dünya hayatını yaratan Allah (c.c.)'ın, ahireti de yarat­mış olduğuna ve öldükten sonra yeniden diriltilip hesap vereceğine yakinen inanır.

İşte İslam dininin hırsızlığı ahlaki düzlemde engelle­yen öğretisi kısaca bu şekildedir. Nitekim zulmün ve hak­sızlığın her tarafı sardığı,

yoksulluğun oldukça yaygınlaştığı yerlerde dahi, baş­kasının hakkını çalmak değil, yerde bulduklan parayı bile sahiplerine iade eden ve bu davranışlarıyla birçok kimseler tarafından "Enayi" olmakla suçlanan kimseler, İslam'ın bu temiz öğretisiyle şahsiyet kazanan kimselerdir.

Batıl dinlerde ise bu Öğreti karmakarışık bir durum­dadır. Bazıları semavi dinlerden aldıkları kısmi yaklaşımları inanç ve akideden uzak söylemlerle ileri sürerlerken, bir­çokları ise meseleye sadece materyalist yaklaşımlarda bu­lunmaktadırlar.

Herhangi bir görüş doğru olsa bile bu görüşün itikadi bîr Özelliği veya inanç boyutu yok ise, bu görüşün ahlak haline gelmesi tabi ki mümkün değildir. Ahlak haline gel­memiş yüzeysel Öğretiler ise hırsızlığa meyleden insanlara hırsızlık utancı değil, sadece ve sadece yakalanma korkusu vermektedir. Yakalanmadan hırsızlık yapmak, böylesi kim­selerin gurur duyduklan bir kurnazlık olmaktadır.

Netice olarak İslam'ı reddeden kimseler tarafından dahi İslami öğretinin bu konudaki apaçık üstünlüğü pratik­te kabul edilmektedir. Çünkü bu kimselerce de hırsızlara ve hırsız zihniyetlere emanet edilmeyecek olan kasiyerlik veya mutemetlik gibi görevler için, İslam'ın bu konudaki ahlakını benimsemiş kimselerin tercih edilmesi, bu gerçe­ğin onlar tarafından da teyid edildiğini göstermektedir. Mesela kapitalist müstekbirlerin, kendi mallannın emniyeti için müslüman bekçileri tercih etmeleri bu nedenledir.

 

2. İnsanları Hırsızlığa Sevkedici Sosyal Ne­denlerin Ortadan Kaldırılması

 

İnsanlar neden hırsızlık yapar?

Tabi ki çok nadir olan ve adına kleptomani denilen çalma hastalığından değil! Yaratıhşlan itibariyle temiz olan insanları hırsızlığa sevkeden öncelikli neden teoride ahlak yetersizliği, pratikte ise yokluk veya ihtiyaçtır. Bu durumu dikkate alan İslam, ahlaki öğretiyle birlikte, vaziyet ettiği ülkede Öncelikle sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleşme­sine de yönelir.

"Acaba bunları gerçekleştirebilir mi?" diyorsanız, İs­lam tarihinden ve İslam'ın bu konudaki muhteşem pratiğinden bihabersiniz demektir. Çünkü batılı müsteşriklerin de itiraf ettikleri gibi; İslam'ın gerçekleştirdiği sosyal adalet, teoride ve pratikte benzeri olmayan bir adalettir.

İlahi bir Kitab karşısında,

yöneticisiyle ve yönetilenleriyle birlikte bütün bir top­lumun eşit olması,

kuvvetliden yana değil, haklıdan yana olan İlahi hü­kümlerin bir toplum düzleminde yaşanması,

yoksula, yetime, yolda kalmışa, hastaya, çocuğa, ihti­yara ve tüm mustazaflara yardım edilirken, dil, din ve ırk ayranının kesinlikle gözetilmemesi,

hem devlet ve hem de kişisel düzlemdeki gelirlerden, tüm ihtiyaç sahiplerine paylar verilmesi., gibi adil yaklaşımlar, İslam toplumlarına müşahhas bir adaleti getiren yaklaşımlardır.

Önüne getirilen bir lokma eti "Ümmetimde bunu yi­yemeyen olabilir" endişesiyle geri çeviren devlet başkanından, Efendimiz (s.a.v.)'in Komşusu aç iken kendisi tok ya­tan bizden değildir  buyruğunu düstur edinen vatandaşına

kadar bu sosyal adalet tesis edilmekte ve çağımız insanlan-nın hayli yabancı oldukları bu sosyal ve ekonomik adalet, gözlerimizi ve gönüllerimizi sevindirici muhteşemliğiyle or­taya çıkmaktadır.

Batıl dinlerde veya beşeri ideoloji ve izmierde ise du­rumun ne olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü bü­tün bunlar birbirlerinin ne mal olduğunu, zaten kendileri söylemektedirler. Nitekim bu ideolojilere veya bu izmlere hizmet eden politikacıların söyledikleri en doğru sözler, karşı ideolojilere veya karşı izmlere ilişkin söyledikleri söz­lerdir.

Bunların hepsi sosyal adalet adına ve sosyal adalet vaadleriyle ortaya çıkmakta, fakat sosyal adaleti tesis edemedikleri gibi, sosyal zulümlere bir yenisini de kendileri eklemektedirler. Bu ideolojilerde meydana gelen politik veya ekonomik sınıflaşma ise, aynı zamanda sınıf düşman­lığını da beraberinde getirmektedir.

İnsan ve insanın değeri, yokedilmiştir böylesi toplum­larda. Meseleye çok basit bir örnek verecek olursak, gün­de yirmi-otuz kilo süt veren bir ineğin aylık geliri, günü­müz fiyatlanyla yaklaşık ikimilyondur. Yiyip, yiyip yatan ineğin aylık geliri ikimilyon iken, sabahtan akşama kadar çalışan yüzbinlerce insana layık görülen aylık gelir ise beş-yüzbin liradır. Böylesi toplumlarda yaşayan yüzbinlerce işçi, insan olmayıp inek olsalardı, hiç şüphesiz ki ailelerine çok daha rahat bakabileceklerdi!.

Netice olarak böylesi toplumlarda hırsızlığı engelleyi­ci değil, dürüst ve namuslu insanları bile hırsızlığa teşvik edici bir ortam bulunmaktadır. Nitekim bu gerçeği, insan ve ülke değerlerini çalan ve dolayısıyle asıl hırsız kendileri olan yöneticiler de bilmektedir.

 

3. Cezanın Caydırıcılığı

 

İslam'da toplumsal suçlara karşı sembolik cezalar yok­tur. Cezada veya cezalandırmada esas alınan caydırıcılıktır.

Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) Öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olun. [10] buyruğunu esas alan İslam, toplumuh mal, can, akıl, nesi! ve din güvenliğini tehdit eden toplumsal suçlara karşı çok ciddi yönelmekte; bütün tebliğ ve önlemlere rağ­men yine de bu suçu işleyen ferde değil, suça muhatap olan topluma merhamet ederek, insanlan bu toplumsal suçtan caydırıcı cezalar öngörmektedir.

İslam gerçeğine göre insanların iki elle yaratılması, insanlara bu ellerin verilmesi, hem kendisine ve hem de topluma yönelik faydalı ve yararlı işler yapabilmesi içindir. Ateşin yaratılmasındaki hikmet, nasıl ki malımızı mülkümü­zü yakmak için değilse; elin yaratılmasındaki hikmet de birbirimizin malını mülkünü çalmak için değildir.

İşte faydaya ve hayıra vesile olması için yaratılan bu el, başkasının malına haksızca uzandığı ve toplumun mal güvenliğini tehdit ettiği zaman, insanı yaratan ve insana o eli veren Rabbimiz, bütün bir toplumun mal güvenliğini sağlamak için mü'minlere şu emri buyurmaktadır.,

Haksızlığa uzanan, başkasının malını haksızca gasbetmeye çalışan o eli kesin..

Merhametin ne olduğunu birçok insandan çok daha

iyi bilen, çok daha iyi hisseden müslümanlar için, bir insa­nın elini kesmek, elbetteki sevilerek veya zevk duyularak yapılacak bir iş değildir. Ancak malı mülkü yokeden bir ateşi söndürmek nasıl bir gereklilikse, toplumun mal gü­venliğini tehdit eden bu eli kesmek de, öyle bir gereklilik­tir müslümanlar için..

Tabi ki hırsızlara verilen bu ceza, kesinlikle ve kesin­likle ilk iki yaklaşımın gerçekleştirilmesinden sonra yürürlü­ğe konulabilir. Yukanda da belirttiğimiz gibi İslam hırsızlık meselesine önce ahlaki düzlemde yaklaşır. İnsanlan bu doğru ahlaka, bu doğru öğretiye davet eder. Sonra sosyal adaleti gerçekleştirerek, insanları hırsızlığa sevkedici sosyal ve ekonomik nedenleri ortadan kaldırır. Sosyal ve ekono­mik nedenlerden dolayı işlenen suçlara, çok daha farklı, çok daha esnek yaklaşır İslam.

Mesela İslam'a göre kendisi veya ailesi aç kaldığı için yiyecek maddesi çalan bir kimsenin eli kesilmez. Böyle bir durumda İslam, suçlu olarak o insanı değil, o insana yar­dım etleyen çevresini ve o insanın tabisi olduğu İslam dev­letini görür. Çünkü İslam, ilk iki şartın gerçekleşmesine öncelik vermektedir. Herhangi bir toplumda İslam'ın sos­yal ve ekonomik adaleti yoksa, böylesi toplumlarda İslam adına hırsızların elini kesmek, İslam'ın kabul etmediği ve hiçbir zaman kabul etmeyeceği apaçık bir zulümdür.

İslam devleti olduğu söylenen bazı ülkelerde, İslam'ın sosyal ve ekonomik adaletinden hiçbir eser yok iken, İslam ceza hukuku yürürlüğe konmaktadır. Böylesi toplum­larda İslam ceza hukukunu yürürlüğe koyanlar, hiçbir şüp­heniz olmasın ki İslam düşmanıdırlar, Bunların gayeleri halk kitlelerini İslam'dan uzaklaştırmak, İslama düşman et­mektir.  Çünkü İslam'ın sosyal adaletiyle karşılaşmadan, İslam'ın ceza hukukuyla yüzyüze getirilen halk kitleleri, gayet doğaldır ki böyle zannettikleri İslam'a düşman olacaklardır.

İslam'ın sosyal ve ekonomik adaletinin sağlanmadığı böylesi toplumlarda hırsızın elini değü, İslam adına(i) bu cezayı yürürlüğe koyanların elini kesmek gerekir. Aynca halkın malını çalan, halkın milli değerlerini gaspederek üst üste yığdiklan petrodolarları batı bankalanna kaçıran asıl hırsız kendileridir. Bu ülkelerde İslam adına hırsızın elini kesmek gerekirse, sadece ve sadece bu satılmış yöneticile­rin elini kesmek gerekir.

Birçok beşeri hukukta ise hırsızlığa veriien cezalarla caydırıcılık değil, teşvik ve ödüllendirme gerçekleşmektedir. Hırsızlık yapan insanlara bu hukuklar adeta şunu söyle­mektedir.,

- Biz sizlere hırsızlık yapmamanız için gerekli ahlakı vermedik. Biz sizleri hırsızlığa sevketmeyecek sosyal ve ekonomik adaleti sağlamadık. Dolayısıyle sizler hırsızlık yapmak zorunda kaldınız ve işin kötüsü yakalanarak bu mahkemeye getirüdiniz. Laf aramızda, biz bütün bunları biliyoruz. Şimdi kendimizi sizlere affettirmek ve tekrar hır­sızlık yaptığınızda yakalanmamanızı sağlamak İçin; yemek, içmek ve yatacak yer bizden olmak kaydı ile sizleri şu ka­dar aylık bir yüksek Öğrenime mahkum ediyoruz. Nasıl hır­sızlık yapılacağına dair ufkunuzu genişletecek ve hırsızlık yapıpta yakalanmamanızı sağlayacak olan bu öğrenimi, hırsızlar koğuşundaki ahilerinizden öğrenecek, birbirlerini-zin tecrübelerinden faydalanarak uzman birer hırsız olabile­ceksiniz!..

İşte birçok beşeri hukukun, hukuk diliyle hırsızlara söylediği budur. Nitekim hırsızlıktan bir kere yakalanan birçok insanın, daha büyük bir iştiyakla ve daha büyük bir boyutta hırsızlığa yönelmesi, bu cezalandırma mantığının pratik tezahürleri değil midir?.

 

Sonuç

 

Fikirler ve ideolojiler yaşandığı sürece canlılık kazan­makta, olumlu veya olumsuz yönleri yaşandığı zaman or­taya çıkmaktadır. Birçok beşeri ideoloji kitap sayfalarında, seminerlerde ve konferanslarda insanlara cazip gelmesine rağmen, bu ideolojiler yaşandığı zaman çarpıklık ve tezat­ları günyüzürıe çıkmaktadır. Tabi ki bu 'durum, hak ve doğru görüşler için de geçerlidir. Teori düzleminde tartışı-labilen birçok doğru, pratiğe geçirildiği zaman tartışılmaz gerçekliğini kabul ettirebilmektedir.

Bu genel yaklaşımı dikkate alarak hırsızlık meselesine İslami ve gayriislami müdahalelerin neticesine bakmamız gerekecektir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi teorile­rin veya görüşlerin en güzel sağlaması, bu görüşlerin pra­tikteki neticeleriyle mümkündür.

İslam'ın hakim olduğu geçmiş toplumlarda hırsızlık olayının çok nadir olduğuna; verilen ahlaki öğreti ve kıs­men de olsa gerçekleştirilen sosyal adalet ile hırsızlık ne­denlerinin ortadan kaldırıldığına; 200-300 yıl gibi bir za­man  diliminde   sadece  birkaç   el   kesildiğine  ve   buna mukabil toplumun mal ve can güvenliğinin sağlandığına, tarih şahitlik etmektedir. Mesela Kanuni döneminde İstan­bul'u gezmeye gelen batılı bir bilimadamı, İslam'da hırsızla­rın elinin kesildiğini bildiği için İstanbul'da birçok elsiz kim­seyle karşılaşacağını zanneder. İstanbul halkının yüzüne bakmadan önce eline bakan fakat tek bir elsiz kimseyle

karşılaşmayan bu insan, duyduğu şaşkınlığı hatıratına yaz­mış ve açık bir belge olarak tarihe maietmiştir.

Çağımızdaki beşeri hukukun neticelerine gelince, sa­dece bir gözümüzü açarak etrafımıza ve dünyaya bakma­mız yeterli olacaktır. Zaten bu konuda karşılaşılan gerçeği, resmi makamlar da gizlemeye gerek duymadan ifade ede­bilmektedirler. Mesela İslam'a ve İslami hükümlere düşman olan İngiltere yönetimi, kendi ideolojisine göre bir hukuk sistemi ortaya koymuş ve bu hukuk sistemiyle suç oranları­nın azalacağını ileri sürmüştür. Ne var ki İngiltere'nin 1982 yılma ilişkin yaptığı resmi beyanda; bir yıl içinde sa­dece dosyalara geçen suç olayının birmiiyondokuzyüzbin olduğu bildirilmekte ve bu suçların birmilyondan fazlasını hırsızlık teşkil etmektedir. Silahlı hırsızlık olayında ise aynı yıl içinde 400'e yakın İngiliz vatandaşı öldürülmüştür.

İslami hükümlerin pratik neticesiyle, beşeri hukukun pratik neticesine ait bu iki kısa örneği verdikten sonra, meseleye sadece merhametle yaklaşan günümüz insanına şunları sormak istiyoruz.,

Üçyüz yılda birkaç elin kesilmesine mi acıyalım, yoksa bir yılda üçyüzden fazla olan ölümlere mi? Cüzdanı için boğazı kesilen adamcağız, bilezikleri için kolu kopanlan kadıncağız, merhamete daha layık değil mi?

Hem bu durumları önleyici ve hem de merhamete dayalı bir tercih yapmamız gerekirse, tercihimiz hangi yön­de olmalıdır?

Hiçbir suçlan olmayan bu masum insanlara mı mer­hamet etmemiz gerekir, yoksa ahlaki, sosyal ve ekonomik önlemlere rağmen yine de başkasının  hakkına uzandığı için kesilen ele mi?

Bir insanın yaşatılması için gerekirse vücudunun yan­sını kesmek tıbben doğru bir yaklaşım oluyor da, hırsızlığa ve hırsızlık yönelişine kurban giden yüzlerce insanı yaşat­mak için birkaç el kesilmesi yanlış mı oluyor?

Tıbda doğru olan bu yaklaşım, sosyal hukukta yanlış mı?

Evet,

İslam'ın hırsızlığa ve hırsıza yaklaşımıyla İlgili bu çok kısa açıklamayı yaptıktan sonra,

artık sözü, "Şeriat İnsanların elini kesiyor" diyerek çı­ğırtkanlık yapanlara bırakıyoruz,

İslam'ın sosyal adaleti ve bu adaleti sağlayan evrensel hükümleri konusunda zaten bir şey söyleyemiyorsunuz. İslam'ın günümüzde yaşanabilirliği konusunda en çok yadır­gadığınız, en çok suistimal ettiğiniz hırsızlık vakıasına karşı ise İslam'ın genel yaklaşımı kısaca bu şekildedir.

İslam'ın ve beşeri ideolojilerin meseleye nasıl yaklaştı­ğını dikkate alarak, bu adil yaklaşımı nasıl reddedebileceği­nizi ve kendi yaklaşımlannızı nasıl savunabileceğinizi söyle­yin artık!.

Teori ve pratik düzleminde söyleyeceklerinizi, hem biz ve hem de yıllardır aldattığınız bu insanlar dinlemek istiyor.,

Konuşacak bir şeyiniz varsa, konuşun lütfen!.. Bizlerin ise İslam'ın evrenselliği konusundaki son sö­zümüz yine aynıdır. İslam, bütün bir insanlık için evrensel bir dindir. Geçmişte yaşandığı gibi günümüzde de, gele­cekte de yaşanabilecek bir dindir, İslam dininde beyan edi­len mutlak hükümler, kıyamete kadar bütün bir insanlığı zulümlerden kurtarabilecek; mal, can, akü, nesil ve din gü­venliğini sağlayarak adaleti gerçek manada tesis edecek hükümlerdir.

Ayrıca şu hususunda belirtilmesi gerekir ki, İsiam hu­kuku genel itibariyle dogmatik değildir. Zamana ve meka­na göre değişebilen birçok meselede pratikle ilgili hüküm­ler, değişebilen bu şartlar ve İslami dünya görüşü dikkate alınarak belirlenir. Şanı yüce Rabbimiz müsiüman alimleri­ni bu gibi meselelerde, beili sınır taşlannın dikkate alınma­sı kaydıyie zaten muhayyer bırakmıştır. Mesela zamanımız-daki İslam ekonomisi, hiç şüphesiz ki Medine İslam Devletinin ekonomisinden çok daha gelişmiş olacaktır. An­cak bu gelişme, başına buyruk veya bazı zümrelerin men­faatini gözetebilecek bir gelişme değil, yine İslam'ın ekono­miyle ilgili temel esaslarından hareket edilerek meydana gelecek bir gelişmedir. Bu temel esaslardan sapmak de­mek, adaletten sapmak veya diğer bir deyişle zulme yönel­mek demektir. Çünkü insan ve toplum gerçeğini hakkıyle bilen Rabbimizin beyan ettiği bu temel esaslar, hangi ko­nuda olursa olsun zamana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel esaslardır.

Sosyal ve ekonomik adaletin gerekliliği, nasıl ki za­mana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel bir gereklilikse;

işte bu evrensel gerekliliği tesis edecek olan temel esaslar da, aynı şekilde evrensel esaslardır.

Evrensel olan yüce İslam dininin, yine evrensel olan temel esaslandır..

 

İslam Ve Mezhep

 

Mezhep meselesi,

kendi bünyesinde oldukça genişleyen bir meseledir. Din vakıasını eksen kabu! ettiğimiz bu kitap çalışmasında, hayli geniş olan mezhep meselesine kendi genişliğinde yer vermeyecek; şimdilik bu meselesinin, din olgusu karşısın­daki yerini belirtmekle yetineceğiz.

Mezhep kelimesi, gidilen, takip edilen yol manasına gelir. Dini pratikteki manası ise dinde gidilen yol veya di­ğer bir deyişle dinde anlayış ve ibadet yolu demektir.

Mezhep vakıası bilindiği gibi İslam'ın ilk dönemlerin­de karşılaştığımız bir vakıa değildir, İsiam'ın ilk dönemlerin­de birçok müctehit bulunmasına ve bunlar birçok konuda aynı veya farklı içtihatlarda bulunmalanna rağmen, bu du­rum müslümanlan genel olarak mezhep diyeceğimiz bir gruplaşmaya yöneitmemiştir. Böylesi mezhebi gruplaşma­ları daha sonraki asırlarda görüyoruz. Ümmetin meseleleri­ni dert edinen, bu meseleleri İslami çerçevede çözümleme­ye gayret edinen birçok müctehidin görüş ve ictihadlan, müteakip yıllarda tertib ve tasnif edilerek birer mezhep va­kıası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ümmetin problemlerine ilişkin ictihadlarda bulun­mak, tartışılmaz bir gereklilik olmasına karşın; bu ictihad-ların bir ekol, bir mezhep olarak kurumlaşması ise tartışı­labilecek bir konudur.

Ancak tartışılmaması gereken gerçek ise, mezheplerin kuruluşundan günümüze doğru gelişen ve birçok olumsuzluklara neden olan mezhep bağnazlığı­dır. Birçok mezhep müntesibi arasında oldukça yaygınla­şan bu mezhep bağnazlığı, ne yazık ki müslümanlann bir­birlerinden ayrılmasına, birbirlerine karşı bölücü ve yıkıcı yaklaşmalarda bulunmalarına neden olmuştur.

Söz konusu mezhepler içinde kendilerine fakih deni­len kimseler ise halktaki bu mezhep bağnazlığını gidermek bir yana, bu bağnazlığı daha da körükleyici yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Kendilerine fıkıh despotu diyebileceğimiz bu kimselere göre asırlar önce ileri sürülen bütün mezhebi görüşlerin, bütün ictihadlann, aynı şekilde günümüzde de yaşanması gerekmektedir. Bu mezhebi ictihadlara müda­hale etmek veya bunları değiştirmeye çalışmak, dini değiş­tirmeye çalışmak gibi bağışlanmaz bir suçtur bu kimselere göre!. Çünkü bu kimseler mezhebi din kabul etmişler veya diğer bir deyişle yüce İslam dinini mezhebi sınırlara hap­setmişlerdir. Halbuki İslam dini mezheplerin içinde değil, mezhepler İslam dininin içinde olabilir. Ayrıca evrensellik vasfı, İslam'la ilgili bir vasıftır. İslam'ın evrensellik vasfını mezheplere vermek, mezhepleri ve bütün mezhebi görüş­leri evrensel kabul etmek; mezhepleri putlaştırmak olup, günümüzdeki problemlerin bellibaşh nedenlerindendir.

Oysa değii bu müctehidlerin ictihadlanna, Efendimiz (s.a.v.)'in zaman, mekan ve muhatabı dik­kate alarak yaptığı bazı tatbikatleri dahi evrensel kabul ederek, bu tatbikatlere şabloncu bir zihniyetle yaklaşama-yız. Kuran ve Sünnet arasındaki ahenkli ilişkiyi bilen müs-lümanlar için, belirttiğimiz bu yaklaşım hiç de gizli değildir.

İslam'ın en teme! kaynağı olan Kur'an'i Kerim, bazı hükümlerin nasıl ve ne şekilde pratiğe geçirileceğini mü­şahhas bir şekilde bildirmesine rağmen, bazı hükümlerin tatbikatında müslüman önderlere belli, sınırlar dahilinde bir muhayyerlik vermiştir. Bu muhayyerliğin verilmesindeki hikmet, sözkonusu hükümlerin pratiğe geçirilmesinde za­man, mekan ve muhatap gibi unsurlann dikkate alınması gereğidir. Nitekim Resuîullah (s.a.v.) bu hükümleri pratiğe geçirirken sözkonusu unsurları dikkate almış ve bu hüküm­lerin en güzel pratiğini ortaya koymuştur.

İşte Sünnet-i Nebevinin bir bölümünü oluşturan bu pratiklerde dünya müslümanlarının ve özellikle müslüman önderlerin örnek alması gereken husus; salt pratiğin ken­disi değil, İiahi hükmün pratiğe geçirilmesinde Resuîullah (s.a.v.)'in gösterdiği Nebevi usuldür.

Netice olarak bu gibi İlahi hükümlerin nasıl ve ne şe­kilde pratize edileceği meselesiyle karşılaşan müslüman ön­derlerin de, Efendimiz (s.a.v.)'in dikkate aldığı unsurlan dikkate almaları ve yine Efendimiz (s.a.v.)'in usulüne bağlı kalarak yeni çözümlemeler getirmeleri gerekir. Çünkü bu gibi meselelerde sünnete bağlılık, pratik sünnete şablonik bir zihniyetle yaklaşmak değil, Efendimiz (s.a.v.)'in bu pra-tiklerdeki usulüne bağlılıktır.

Sünnete bağlılıkla iigili olarak kısaca belirttiğimiz bu yaklaşım, hiç şüphesiz ki zaman, mekan ve muhataplara göre yapılan mezhebi içtihatlar için de geçerlidir. Sebeb ve illetlere göre değişebilecek mezhebi ictihatlan evrensel kabul etmek, ne yazık ki bu ictihatlan tabulaştırmak ola­caktır.

Nitekim İslam'ın evrensel olmadığını ileri sürenler, genel olarak İslam ile mezhep vakıasını birbirine ka­rıştıranlardır. Gerçi onlara bu izlenim, yukarıda da belirtti­ğimiz gibi mezhebi bağnazlıkları olan fıkıh despotlan tara­fından verilmektedir.

Oysa evrensel olan İslam'dır, evrensel olan İlahi vahiydir.. İlahi vahyin yaşanan çağa ve çağın ihtiyaçlarına göre yapılan tefsir ve yorumu dahi evrensel değildir.

Dolayısıyle mezhep vakıasına bu bilinçle yaklaşılması, din gerçeği ile mezhep vakıasının birbirine kanştınlmaması

gerekmektedir.

Kaldı ki dünya müslümanlannın umud edilen vahdeti­nin gerçekleşmesi, evrensel veya bütünleyici olmayan mezhebi bir düzlemde değil, İslam dininin kendisine Özgü evrensel düzleminde mümkün olabilecektir.

 

İslam Diniyle Sentez Olur Mu?

 

Analiz kelimesi herhangi bir bütünü parçalara ayır­ma, çözümleme, tahlil, ayrıştırma manasına geldiği gibi, bunun karşıtı olan sentez kelimesi de çeşitli unsurları bir­leştirme, terkip, birleşim manasına gelmektedir.

Ne yazıktır ki İslam'a karşı bu iki yaklaşımda da bulu­nulmaktadır. Kimileri İslam'ı analiz ederek, İslam'ı parçalayarak bir parçasını almakta ve bu parçayı İslam'ın bütünlü­ğü sanmaktadır. Kimüeri ise İslam'a sentez mantığıyla yaklaşıp, İslam'ı başka başka şeylerle birleştirmeye kalk­maktadır.

İslam diniyle sentez girişimleri, son yüzyılda sık sık karşılaştığımız bir vakıadır. Senteze yönelik bu girişim, ya herhangi bir ideolojiyi veya herhangi bir izmi İslam dinine nisbet ederek, mesela "İslam sosyalizmi" diyerek aynilik yaklaşımından kaynaklanmakta; ya da söz konusu ideoloji veya izmi, İslam dininden ayn kabul ederek, bunları bir­leştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Nitekim Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam sentezi veya Arap İslam sentezi gibi şeyler, duyageldiğimiz sentez girişimlerindendir.

Tabi ki  bütün bu sentez girişimlerinin  arkasında, müstekbirler ve müstekbir zihniyetler bulunmaktadır. İs­lam'ı ve müslümanlan kullanmak isteyen faşist müstekbir­ler, kendi faşist ideolojilerinin yanına "İslam" kelimesini de ekleyerek, meseleden gafil olan müslümanları faşist amaç­lan doğrultusunda kullanmışlardır.  Mesela yakın tarihte "Türk-İslam sentezi" adı altında Türk faşistlerce, Türk olan müslümanlara atılan ve tekrar tekrar atılmak istenen kazık ne ise; günümüzde.de "Kürt-İslam sentezi" adı altında Kürt faşistlerce, Kürt olan müslümanlara atılmak istenen kazık da aynıdır.

Aynı şeytani yaklaşımların, aynı faşist beklentilerin göstergesidir.. Meseleyi İslam'a göre değerlendirdiğimiz zaman, böy­lesi yakıştırmalar İslam gerçeğiyle hiç bağdaşabilir mi?

Yüce İslam dini başka bir ideolojiyle, başka bir izmle veya başka bir batıl dinle sentez olabilir mi? Elbetteki hayır!..

Çünkü İslam'ın öncelikli şartı, dinin yalnız ve yalnız Allah'a halis kılınmasıdır. Bu gerçeği açıkça beyan eden birçok ayet-i kerime bulunmaktadır.,

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadır-lar. Onlara bir yardıma da bulamazsın.

Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarı­lanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler, AUah, mü'minlere

büyük bir ecir verecektir.[11]

Hiç şüphesiz, Biz sana bu Kitab'ı hak ile indirdik; öyley­se sen de dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et

Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Al­lah'ındır...[12]

De ki: Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum,[13]

Öyleyse, dinî yalnızca O'na halis kılanlar olarak Al­lah'a dua (kulluk) edin; kafirler hoş görmese de.[14]

Dini Allah'a halis kılmak demek; Allah'ın razı olacağı dine, bu dinin tabiatına aykın olan şeylerin katılmaması demektir.

Hem neden katılacak ki?

İslam eksik, İslam yetersiz bir din de, söz konusu kat­malarla bu yetersizlik, bu eksiklik mi giderilecek?

Yoksa beşeri ideolojilerin veya beşeri İzmlerin çatlak­larına, İslam ile yama mı yapılacak? Oysa İslam, kendi bütünlüğü içersinde kemale ermiş bir dindir.

Herhangi batıl bir din veya batıl bir ideoloji, bir baş­ka ideolojiyle sentez yapabilir. Hatta ve hatta birbirine tamamen zıd gözüken beşeri ideolojilerin bile sentez yapabil­mesi mümkündür. Bu sentezi yapanlann isimleri "Sosyalist Liberaller", "Milliyetçi demokratlar" veya "Muhafazakar ate­istler" olabilir. Böylesi sentezlerde bulunan kimselerin, bu gibi sentezlerle kaybedecekleri pek bir şey de yoktur. Za­ten batıl olan ideolojileri, zaten batı! olan dinleri, yine ba-tıllık vasfını muhafaza etmektedir.

Ancak İslam öyle değildir!. Hak olan İslam, başka bir dinle veya başka bir ideo­lojiyle sentez edilmek istenir ve sentez yapılabildiği zannedilirse, senteze dahil edilen bu din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir. Çünkü hakkın bütünlüğünde, batıla zerre kadar yer yoktur. Hak olan bir şeyde batıla yer verildiği zaman, bu şey haklık vasfını kaybederek kendisi de batıl olur. Dolayısıyle Türk-İslam sentezi" veya "Kürt İslam sen­tezi" ifadeleriyle öne sürülen saçma görüşler, İslam'ın mü­nezzeh olduğu görüşlerdir. Bu görüşlerde yer aldığı söyle­nilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.

Netice olarak İslam'la sentez, İslam'la koalisyon ol­mayacağını belirtiyoruz. Çünkü İslam dinini vazeden ve bu dinin gerçek sahibi olan Allah (c.c), alemler üzerinde mut­lak hakimdir.

Mutlak Hakim olan yaratıcının bu hakimiyeti, yaratılmış mahluklarla ve bu mahluklann batıl görüşleriyle koalisyonu kabul edebilecek bir hakimiyet değildir.

 

SONUÇ

 

Bu sınırlı kitap çalışmasında kısaca anlatmaya çalıştı­ğımız gibi her din bir hayat şekli ve her hayat şekli bir din­dir. Allah'ın razı olacağı hak din ise İslam olup, bazilannın anlattığı gibi sadece uhrevi bir din değildir. İslam gerçeği, insanlan zulümden uzaklaştırmayı, adaletin güzelliğine ka­vuşturmayı amaçlayan bir hayat şekli, bir yaşam tarzı, bir nizamdır.

Kendi başına ve kendi özgünlüğü ile başlıbaşina bir nizam olan İslam, sadece kendisine yönelmeyi zorunlu kıl­dığı gibi diğer batıl dinleri reddetmeyi de zorunlu kılmakta­dır.

"Bir koltukta iki karpuz taşınmaz" derler.

Bilmiyorum!.

Belki bir koltukta iki veya üç karpuza yer olabilir. Fa­kat bir koltukta iki karpuza yer olsa dahi, bir kalpte İs­lam'la birlikte ikinci bir dine kesinlikle yer yoktur.

İslam dini, zamanımızda bazılarının yaptığı gibi batıl dinlere, batıl ideolojilere, batıl izmlere hoş görünerek veya

onların pisliklerini hoş görerek, onlann şemsiyesi altında gelişebilecek bir din değil; bizzat onları ve onlann tüm pis­liklerini inkar ederek, kendisini onlardan beri tutarak ber­raklığını ve yücelik vasfını koruyan bir dindir.

Resulullah (s.a.v.)'in bütün pratiğinde, tavizden uzak bu gerçekleri görmemiz mümkündür. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) Mekke insanlarına İslam'ı tavizsiz bir üslupla ve İla­hi vahiy istikametinde tebliğ ederken, bu tebliği reddeden insanların çok açık tavırlarıyla , çok açık tepkileriyle karşı­laşıyordu. Fakat ne gariptir ki aynı tebliği, aynı istikamette yapmaya çalışan günümüz müslümanlan ise böylesi açık tavırlarla, böylesi açık tepkilerle karşılaşmamaktadırlar.

İslam'ı temelde reddetmelerine veya başka itikadlan din edinmelerine rağmen tevhidi dine davet edilen bu insanlar, davet edildikleri bu dinin ismi "İslam" olduğu için, "İslam" kavramına karşı açık bir tavır takınmazlar.

İslam'ın   içeriğini,   İslam'ın   gerçeklerini   reddetseler dahi,

"İslam" kelimesini reddetmek istemezler. Çünkü han­gi batıl dini yaşıyor olurlarsa olsunlar, yaşadıkları bu batıl dinlere "İslam" ismini vermişlerdir.

Şayet kendilerini bu gerçekleri içermesine rağmen ismi "İslam" olmayan bir dine davet etseydik, bu davete karşı çok açık tavırlar gösterebilirlerdi.,

Siz bizim dinimizi mi değiştirmek istiyorsunuz?

Siz bize yeni bir din mi getiriyorsunuz?., gibi ifadelerle, "Biz sizlerin getirdiği bu yeni dini kabul etmiyoruz"

diyebilirlerdi!.

Bunu diyememelerinin veya tevhidi davete karşı açık bir tavır gösterememelerinin nedeni; davet edildikleri dinin ismi "İslam" olduğu gibi, kendilerini nisbet ettikleri dine de "İslam" demeleridir.

Netice olarak bu kimselerin içinde bulunduklan dine ve din anîaytşlanna bakhktan sonra bu kimselere diyoruz ki.,

Siz İslam'ı böyle anlıyor ve bu yaşantınıza İslam di­yorsanız, biz sizleri gerçekten yeni bir dine davet ediyoruz. Evet sizler.,

İslam dinini sadece bazı ferdi ibadetler olarak algılı­yorsanız,

kominizme veya sosyalizme karşı çıkmak adına kapi­talizmi desteklemeyi İslami bir vecibe görüyorsanız,

ağzından "Allah" lafzı çıkan bütün politikacılan, bu politikacıların icraatlarına bakmadan müslüman kabul ediyorsanız, bu politikacıları din kardeşi görüp, bu politikacılara din adına itaat ediyorsanız,

İslam hukukunu geçmişe, beşeri hukukları günümüze nisbet ediyorsanız, tağuti sistemlerin çanak yalayıcıları olan ve tağutun maslahatını gözeten resmi din görevlilerini, dininize göre müftü veya imam kabul ediyorsanız,

dünya emperyalizmine din adına karşı çıkan müslümanîara, aşın dinci veya terörist diyorsanız, kafire şer, müşriğe ehven-i şer olarak bakıyorsanız,

Evet bütün bu meselelere, böylesi yaklaşımlarda bulu­nuyorsanız.,

Biz sizleri gerçekten yeni bir dine,

ismi "İslam" olan, fakat atalannız tarafından tahrif edilen, değiştirilen, dejenere edilen geleneksel dinle her­hangi bir ilgisi olmayan yepyeni bir dine davet ediyoruz..

İşte bu yeni dinde, zulme nza göstermek yoktur.

İşte bu yeni dinde, ahiret için Allah'a, dünya için tağuta kulluk etmek yoktur.

İşte bu yeni dinde, göklerin hakimiyetini Yaratıcıya, yerlerin hakimiyetini yaratılmışlara bırakmak yoktur.                                        

İşte bu yepyeni dinde, "Ben hem müslümanirn, hem kapitalisttim", "Ben hem müslümanım, hem faşisttim", "Ben hem müslümanım, hem sosyalisttim" demek, İslam ile birlikte başka bir dini, başka bir ideolojiyi, başka bir izmi de kabul etmek, kesinlikle ve kesinlikle yok­tur..

İşte bu yepyeni dinin adı, Resulullah (s.a.v.)'in tebliğ ettiği İslam'dır. Davet edilmekten ve davet etmekten onur duyduğu­muz

İSLAM gerçeğidir...



[1] 5-Maide 44

[2] 49-Hucurat 16

[3] 16-Nahl 89

[4] 109-Kafırun 1...6

[5] 12-Yusuf 76

[6] 3-Al-i İmran 19

[7] 68-Kalem 36...40

[8] 3-Al-i İmran 85

 

[9] 30-Rum 30

[10] 5-Maide 32

[11] 4-Nisa 145.146

[12] 39-Zümer 2.3

[13] 39-Zümer 11

[14] 40-Mü'min 14