TEMEL KONULARDA KUR'AN ÖĞRETİSİ - Kuranogretisi - 2. Sayfa
TEMEL KONULARDA KUR'AN ÖĞRETİSİ
Çalışmayla İlgili İlk Ve Son Söz
Bu Çalışmanın Mahiyeti Hakkında
Bu Çalışmadan Nasıl Faydalanılır?
Ayetleri Ve Başlıkları Birbiriyle Bağlantılı Olarak Değerlendirmek
Programlı Çalışmalarla Ortak Kimlik Oluşturmak
TEMEL KONULARDA KUR'AN ÖĞRETİSİ
Çalışmayla İlgili İlk Ve Son Söz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (c.c.)'a mahsustur.
Sakıt ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz, Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun. Bu çalışmayla ilgili ilk ve son sözümüz, her hayrın Allah'tan olduğunu bilerek ve her hayrı Allah'tan bekleyerek, Evvel ve Ahir plan Allah'a şükretmekten, Allah'a hamd etmekten başka bir şey değildir.
Sana, Senin layık olduğun gibi hamdolsun, Sana, Senin layık olduğun gibi şükürler olsun ya Rabbi.
Elhamdülillahirabbilalemin.[1]
Bu Çalışmanın Mahiyeti Hakkında
1980'in ilk yıllarıydı.
12 Eylül askeri müdahalesinin akabinde müslümanların ya da müslüman olduklarını iddia edenlerin büyük bir kısmı hiçbir şey olmamış gibi olağan yaşantılarına devam ederlerken, bir kısım müslümanlar ise geçmişin muhasebesini yapmaya ve “Biz nerede yanlış yaptık” sorusunu tartışmaya başlamışlardı. Bu tartışmalar esnasında “Bir müslüman olarak Allah'a nasıl inanmalıyız, nasıl teslim olmalıyız ve ne yapmalıyız?” gibi çok ciddi sorular' da gündeme gelmişti.
Tevhidi akide konusunda oldukça duyarlı olan rahmetli Seyyid Kutub'un ve Mevdudi'nin birçok eseri, nasıl inanmalıyız sorusuna yeterli ve aydınlık cevaplar getiren eserlerdi. Nitekim bu eserlerde beyan edilen Kur'an merkezli tevhidi gerçekler, açık bir yüreklilikle hakka talip olan bütün müslümanların, fazlaca tartışmadan ve ihtilafa düşmeden kabullendikleri gerçekler olmuştu.
Nasıl inanmalıyız sorusuna verilen cevaplarda ciddi bir ihtilaf yaşamayan bu müslümanlar, mesele ne yapmalıyız sorusuna geldiği zaman onlarca ayrı görüşe, ayrı kanaatlere yöneldiler. Bunun en önemli nedeni ise aynı soruyla hareket eden müslümanların, bu ortak sorularının cevabını ayrı yerlerde, ayrı kaynaklarda, ayrı kültürlerde aramalarıydı.
Acaba birbiriyle çelişen bu farklı cevapların arasında, aynı zamanı ve mekanı paylaştığımız o günün müslümanları için tamamen doğru diyebileceğimiz bir cevap, tek bir cevap var mıydı?
Bu sorunun cevabı ne yazık ki olumsuzdur. Verilen bütün cevapların içinde müslümanların faydalanabilecekleri birçok doğrular olmasına rağmen bu cevaplardan hiçbirisi, ne yapmalıyız sorusunu soran müslümanların İslami geçmişini, içinde bulundukları durumu, aynı coğrafyayı paylaştıkları toplumun yapısını ve kültürel değerlerini dikkate alan Kur'an merkezli ve sadece Kur'an çerçevesinde kalan cevaplar değildi. Dolayısıyla ne yapmalıyız sorusuna farklı coğrafyalar, farklı kültürler dikkate alınarak verilen cevaplar da, yüzlerce yıllık geleneksel fıkıh kültürü esas alınarak verilen cevaplar da, içinde birçok doğrular olmasına rağmen o günün müslümanlarını ortak bir tevhidi kimlikte ve tevhidi bir hareket çizgisinde bir araya getirebilecek cevaplar değildi.
Geleneksel fıkıh dikkate alınarak gündeme getirilen dar'ul harp görüşü ise o günün müslümanlarını tarihi bir uçuruma sürükleyen çok yanlış ve çok tehlikeli bir görüştü. Ne yapmalıyız sorusuna, (sadece kendi şartları içersinde doğru olan) dar'ul harp fıkhı esas alınarak verilen cevaplar, fıtraten gasp ve tecavüze meyyal nefislere sahip olan insanların (içinde bulundukları farklı konumu) fazlaca düşünmeden, tetkik ve tahkik etmeden kabullendikleri cevaplar olmuştu. Her şey net, her şey açıktı artık!.
Tevhidi akideye sahip olmayan her insan birer harbiydi ve bu harbilerin mallan, canlan, kanlan müslümanlara helaldi!. Nefislere hoş gelen boyutu ile hızla yaygınlaşmaya başlayan bu görüşün pratik hayata yansıması ise hiç gecikmemişti. Bir tarafta aldatılması caiz olan harbi müşterisini kazıklamak için kesekağıdının dibine çürük meyvaları dolduran muvahhid (!) seyyar satıcı, diğer tarafta harbi olarak tanımladığı kuyumcuyu soyan muvahhid (!) soyguncu!.
Ve ben, adeta bir şaşkın gibiydim bu durumlar karşısında!.
İslami meselelerde beş altı senelik bir geçmişim olduğu için kendimi söz söylemekten ziyade söz dinlemesi gereken bir konumda görüyordum. Yüzlerce ciltlik kitaplarda büyük adamlara, büyük imamlara nispet edilen görüşler gündeme getirildiği zaman, bir müslüman olarak bu görüşlere karşı çıkmamam gerektiğini düşünüyordum. Bana kuşkulu gelen bu hükümlerde mutlaka ama mutlaka bazı hikmetler olmalıydı!. Ne var ki söz ve yazı düzleminde kuşkuyla karşıladığım bu görüşlerin pratik hayattaki karşılığını görmeye başladığım zaman bendeki hüsnü zanna dayalı ön kabul ortadan kalktı. Çünkü bu hükümler pratiğe geçirildikçe, umut ettiğim hikmetle değil, aşikar bir zilletle karşılaşılıyordu.
Ne oluyordu, müslümanlar nereye doğru gidiyordu?
Basmane gibi gayrimeşru işlerin merkezi olan bir çevrede yetiştiğim için müslümanların nereye doğru gittiklerini görebiliyor ve bu durumun vehametini kavrayabiliyordum.
Evet, önüne geçilmediği zaman binlerce müslümanı mafya ve bir çok etkin müslümanı da mafya babası duruma getirebilecek olan bu durum, gerçekten vahim, çok vahim bir durumdu. Çünkü hakkın temsilcisi ve hakkın davetçisi olması gereken müslümanlar, insanların hakkını gasp eden birer zorbaya benzemeye başlıyorlardı!.
Ne yapılması ve ne yapmamız gerekiyordu?
Bu soru ile birçok kapıyı çaldık, birçok kimseyi dinledik, birçok kitapı karıştırdıksa da, bizlere mutmainlik verecek açık ve aydınlık bir cevapla karşılaşamadık. Bütün bu olumsuzluklara rağmen tüm umutlarımı diri tutan ve hiçbir kuşku duymadan inandığım bir gerçek vardı.. Bizler için hayati önemi olan bu soruların cevabı, mutlaka ama mutlaka Kur'an-ı Kerim'de olmalıydı. Hiç kuşku duymadan bu gerçeğe inanıyor ve bu inançla umutlarımı diri tutabiliyordum. O günlerde anlayamadığım ve hayretle karşıladığım yegane durum ise Arapçaya vakıf birçok alimin ya da kendilerine alim denilen kimselerin, yaşanılan çelişkileri ortadan kaldırabilecek olan Kur'ani cevapları bilmemesi veya bilip de söylememesiydi.
Çok kısa bir süre sonra anladım, anladım ki, Türkiye'deki biz muvahhid müslümanlar, ebeveynsiz büyüyen çocuklar gibiydik. Kur'an-ı Kerim'den hareket ederek bizlere örneklik ve rehberlik edebilecek büyüklerimiz yoktu başımızda. Dolayısıyla kendi kendimize yetmemiz, kendi kendimizi yetiştirmemiz gerekiyordu.
İşte bu nedenledir ki İzmir'e döndüğümüz o günlerde, “Ne yapmamız gerekir?” sorusunun sadece kendimle ilgili boyutu için Kur'an-ı Kerim'e yönelmeye karar verdim. Her ne kadar Arapça bilmesem de ve Arapça bilmemeyi ciddi bir eksiklik olarak telakki etsem de, Kur'an-ı Kerim yine de bana göre kapalı ve anlaşılmaz bir Kitap değildi. Çünkü yirmi üç yaşındayken Kur'an-ı Kerim mealiyle ilk kez karşılaşmış ve o güne kadar varlığından hiçbir kuşku duymadığım Rabbimizin bu kelamını büyük bir saygı ve hayretle okuyarak hidayete kavuşmuştum. Bu yüce Kitap, bana apaçık bir şekilde “Bu güne kadar var dediğin ve varlığından hiçbir kuşku duymadığın Rabbinin karşısında, teslim olmuş bir kul olarak senin de var olman gerekir” mesajını vermişti. Dolayısıyla Rahman ve Hadi olan Rabbimin lutfuyla benim hidayetime vesile olan bu İlahi Kitap'ın, renkleri ve dilleri ne olursa olsun bütün mü'minler için kapalı ve anlaşılmaz bir Kitap olmadığına inanıyordum.
Bu inanç ve bu umutla başladım Kur'an-ı Kerim çalışmalarına. Tek dileğim ve tek amacım, Rabbimin benden ne istediğini daha iyi bilebilmek ve Rabbimin nezdinde daha iyi bir kul olabilmekti. Kendime değil Allah'a güvenerek ve Allah'a tevekkül ederek başladığım bu çalışma, bir müddet sonra meyvelerini vermeye ve iç dünyamı aydınlatmaya başlamıştı.
Kur'an-ı Kerim'e önceleri birbirinden ayrı bazı müstakil sorularla yönelmiştim. Herhangi bir soru ile önce Kur'an-ı Kerim'i baştan sona mana ve lafzı dikkate alarak tarıyor, soruyla ilgili ayet-i kerimeleri siyak ve sibaklarıyla birlikte tek tek fişliyor daha sonra ise bu fişlerde yer alan ayet-i kerimeleri kendi bütünlüklerinde değerlendirerek tasnif ediyordum. Sonra yeni bir soruyla, yeni bir araştırmaya başlıyordum. Bir, bir buçuk ay zarfında bitirdiğim her araştırma, bana hem araştırdığım sorunun cevabını veriyor ve hem de bu araştırmalarda nasıl bir yöntem geliştirmem gerektiğini daha bir belirgin hale getiriyordu. Herhangi bir soru Kur'an'a nasıl sorulmalı, sorunun cevabı Kur'an'da nasıl aranmalı, sorunun cevabını veren Kur'an nasıl dinlenmeli ve bu cevaplar nasıl değerlendirilmeli gibi araştırmayla ilgili birçok soru, araştırmanın içinde cevabını bulan sorular oluyordu.
Bir süre sonra müstakil sorulardan, müstakil konulara geçmiş ve bu konulan araştırmaya başlamıştım. Psikolojik ve sosyolojik azgınlığın nedenleri, şeytan ve şeytani yaklaşımlar, insan ve toplumla ilgili Sünnetullah gibi konular, bu dönemde araştırdığım ve belli neticelere ulaştığım konular olmuştu. Özellikle toplumlarla ilgili Sünnetullah konusu, yaşadığımız coğrafyanın dar'ul harp değil dar'ul cahiliye olduğu noktasında apaçık gerçeklerle karşılaşmama vesile olmuştu.
Önceleri sadece kendim için başlattığım bu araştırmalarda ulaştığım gerçekler, ilkin bulunduğum çevredeki kardeşlerimle daha sonra ise bütün rnüslümanlarla paylaşmam gereken gerçekler durumuna gelmişti. Nitekim 1985 yılında yayınlamaya başladığımız İnsan Dergisi, bu niyet ve bu sorumlulukla yayınlamaya başladığımız bir dergiydi. Allah'a hamdolsun ki müslümanlarca sevilen ve sahiplenilen bu dergi kendi misyonunu yerine getirmiş ve özellikle dar'ul harp konusundaki birçok tartışmanın bitmesine vesile olmuştu.
Dergi çıkardığımız yoğun dönemlerde dahi Kur'an merkezli araştırmalarımı aksatmamaya çalışıyordum. Muhtelif konulardaki bu araştırmalarda, önceleri konuyla ilgili soruları ben belirliyor ve daha sonra bu soruların cevabını Kur'an-ı Kerim'de araştırıyordum. Fakat Kur'an-ı Kerim'e sorduğum bu sorular, acaba sorulması gereken bilinçli sorular mıydı? Yoksa ben sorulmaması gereken bazı sorulan da soruyor ye bizlere yaran olmayan bu boş soruların da cevabını araştırıyor muydum? Bütün bu istifhamlardan kurtulmak için, soru meselesini de Kur'an-ı Kerim'e bırakmaya karar verdim. Çünkü bu yüce Kitap, bizlere hem soru ve hem de cevap bilinci veren bir Kitap'tı.
Bu yüce Kitap'ta zikredilen bazı sorular ve bu sorulara verilen cevaplar vardı. O halde bu sorular, bizlerin mutlaka ve mutlaka sorması gereken aşikar sorulardı. Kur'an-ı Kerim'de bu aşikar sorulardan çok daha fazla olan gizli sorular da vardı. Bu gizli sorulara da, sadece cevaplara tutunarak erişebilirdik. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de soru zikredilmeden bizlere verilen her cevap, bizleri o cevapla ilgili gizli soruya götürebilecek nitelikteydi. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in soru zikrederek ya da zikretmeyerek verdiği her cevapla ilgili gizli veya açık soru, bizlerin mutlaka ve mutlaka sorması gereken sorulardı.
Soru meselesinde geldiğim bu nokta, beni oldukça rahatlatan bir nokta olmuştu. Artık sadece araştırma konusunu belirliyor, bu konuyla ilgili hiçbir soru sormadan Kur'an-ı Kerim'de araştırma konumla bağlantılı mana ve lafız taramasına başlıyor, tespit ettiğim bütün ayet-i kerimeleri fişliyor ve Kur'an-ı Kerim, araştırma konumla ilgili olarak hangi soruların cevaplarını vermişse, bu sorulan başlık yaparak ilgili cevaplan bu başlıklarda tasnif ediyordum.
Çalışmalar ilerlemiş, binlerce zarfta, on binlerce fiş oluşmuştu. Daha sonra kodlama sistemi ile bilgisayara naklettiğim ve bilgisayarda sürdürdüğüm bu araştırmalarda karşılaştığım neticelerinin ortak keyfiyeti, beni Kur'an-ı Kerim çerçevesinde ortak ve genel bir tasnife doğru götürüyordu. Bu genel tasnifi meydana getirebilecek olan genel konu ya da genel soru ise “Ne yapmalı?” sorusu idi. Ne yapmalı?
Kur'an'a ve Kur'an öğretisine göre ne yapmalı?
İşte bu genel soru ile Kur'an-ı Kerim'e yöneldiğimiz zaman, bu Yüce Kitap önce soruya açıklık getirmek istiyordu. Çünkü “Ne yapmalı?” sorusunu düşündüğümüz zaman bu soruda üç ayrı öğe vardı. Birincisi “Ne yapmalı?” sorusunu soran kişi, ikincisi yapılacak iş, üçüncüsü ise bu işin kime karşı yapılacağı idi. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim ikinci öğeye cevap vermeden üçüncü öğeye açıklık getirmek istiyor ve “Ne yapmalı?” sorusunu soran bizlere “Kime ya da neye karşı?” sorusunu yöneltiyordu.
Sorulması ve açıklık getirilmesi gereken bu soruya, hiç kuşkusuz ki bizlerin verebileceği birçok cevaplar vardır. Ancak Kur'an-ı Kerim'in cevap vereceği bir konuda susmamızın hayır olacağını bilerek, bu sorunun cevabını da Kur'an'a bırakıyoruz. Nitekim bizler için bir hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim'in “Kime ya da neye karşı?” sorusuna verdiği cevaplar, on dört ayrı genel başlıkta ifade edebileceğimiz cevaplar olmaktadır. Bu genel başlıkları ise şöyle sıralayabiliriz.
1. Allah'a karşı
2. Peygamberlere karşı
3. İlahi Kitap'lara karşı
4. Müslümanlara karşı
5. Şeytana karşı
6. Nefse karşı
7. Aile ve akrabaya karşı
8. İnsanlara karşı
9. Kafir ve müstekbirlere karşı
10. Ehl-i Kitap'a karşı
11. Fasık ve münafıklara karşı
12. Dünya ve ahirete karşı
13. Dine karşı
14. Amellere karşı
Bu on dört genel başlık ile “Ne yapmalı?” sorumuz aydınlanmakta ve bu soruyu kime ya da neye karşı sorduğumuz açıklık kazanmaktadır. Dolayısıyla “Ne yapmalı?” sorusunun merkezde olduğu Kur'an araştırmamıza, bu on dört başlığın birincisini esas alarak başlıyoruz.
“Allah'a karşı ne yapmalıyız?”
Bu soruyu esas alarak sürdürdüğümüz araştırma bittikten sonra görüyoruz ki, Kur'an-ı Kerim bu soruyu konuyla ilgili emirler ve nehiyler olmak üzere önce iki ayrı boyutta ele alıyor. “Allah'a karşı ne yapmalıyız?” sorusunu soran müslümanlara emirlerle ne yapacaklarını, nehiylerle ise ne yapmayacaklarını bildiriyor. Allah'a karşı Rabbani yaklaşımlar ve Allah'a karşı cahili yaklaşımlar olarak ifade ettiğimiz bu iki başlık, daha sonra kendi bünyesinde ara başlıklar oluşturarak konuya yeterli bir açıklık getiriyor.
Bu ilk başlık bittikten sonra diğer başlığa geçiyor ve “Peygamberlere karşı ne yapalım?” sorusuyla yeni bir araştırmaya başlıyoruz. Bu araştırmanın neticesi ise bizlere hem peygamberlere karşı kalbi ve imani bir yaklaşım vermekte, hem de vaziyet edilen müslümanların vaziyet eden müslümanlara yönelik yaklaşım fıkhına belli bir çerçevede örneklik etmektedir. Hiç kuşkusuz.ki bu örneklikte, müslümanların sadece peygamberlere karşı gösterebilecekleri imani teslimiyet gibi yaklaşımlar yoktur.
Müslümanların hareket fıkrayla ilgili genel başlıklar ise gereğine binaen fail, muhatap ve nüzul gerçeği dikkate alınarak hazırlanmıştır.
Mesela “Müstekbirlere karşı ne yapalım?” sorusu öncelikle cahili ve rabbani yaklaşımlar olmak üzere iki ayrı düzlemde ele alınmış daha sonra rabbani yaklaşımlar, özel ve genel rabbani yaklaşımlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Çünkü bu önemli konuda, Efendimiz (s.a.v.)'in şahsında önder ve örnek müslümanlara verilen yaklaşım fıkhı, bütün müslümanlara şamil genel bir fıkıh değildir. “Müstekbirlere karşı özel Rabbani yaklaşımlar” başlığında beyan edilen bu yaklaşım fıkhı, belli bir yetkinliğe ve ehliyete gerek duyduğu için bütün müslümanlara değil, sadece ehil müslümanlara yüklenen bir fıkıhtır. “Müstekbirlere karşı genel Rabbani yaklaşımlar” başlığında beyan edilen yaklaşım fıkhı ise bütün müslümanların, bütün kardeşlerimizin yaşaması gereken ortak bir fıkıhtır. Aynı şekilde “Müslümanlara karşı özel Rabbani yaklaşımlar” başlığında yer alan yaklaşım fıkhı da, vaziyet eden müslümanların, vaziyet edilen müslümanlara karşı yaklaşımını belirlerken; “Müslümanlara karşı genel Rabbani yaklaşımlar” başlığında beyan edilen yaklaşım fıkhı, tüm müslümanların birbirlerine karşı genel yaklaşımlarını belirlemektedir.
Tabi ki bütün bu yaklaşımlar ara başlıklar halinde ifade edilirken hareket metoduyla ilgili bu başlıkların, Kur'an-ı Kerim'in nüzul gerçeğine göre sıralanmasına özen gösterilmiştir. Evet, yaklaşık on beş yıldır haşır neşir olduğum ve her geçen yıl biraz daha olgunlaştırmaya gayret ettiğim bu çalışmayı, Allah'ın izniyle yayınlamaya karar verdim. Son yıllara kadar, bu çalışmanın yayınlanması konusunda oldukça geniş davranıyor ve “İnşaallah ilerde yayınlarız” diyordum. Ölümle ve ölüm düşüncesiyle daha çok hemhal olduğum bu son yıllarda ise “Acaba bu çalışmayı yayına hazırlayamadan ölürsem” endişesini hissetmeye başladım. Çünkü bilgisayarlara yüklü olmasına rağmen bir başkasının bu çalışmaları toparlayabilmesi ve yayına hazırlayabilin esi mümkün değildi.
Duyduğum bu endişe doğrumuydu, yanlış mıydı bilmiyorum. İlahi takdir hiç kuşkusuz ki Allah'ındı. Bizlerin binlerce cümlelik tedbiri, O'nun bir harflik takdiri karşında elbetteki çaresizdi. Yakinen bildiğim ve inandığım gerçeklerdi bunlar. Mesela herhangi bir konuda iki yıllık bir araştırma yapsam, bu araştırmayı kitapa döküp son noktayı koyduktan sonra bir küçük vesile ile bu çalışmanın tamamını kaybetsem,. pek üzüleceğimi zannetmiyorum. Böyle bir durumda “Bu çalışmanın, bu şekilde yayınlanmaması hayırlıymış” diyerek bu olayı Allah'tan bir hayır olarak telakki eder ve bununla beraber Rahman olan Rabbimin bu iki yıllık samimi çalışmamın ecrini kesinlikle zayi etmeyeceğine inanırım. Zaten önemli olan da, herhangi bir çalışmanın Allah katındaki karşılığı değil midir?
Bu Kur'an araştırmasında da bana düşen görev, bu araştırmayı son şekline getirerek yayına hazırlayabilmekti. Çalışmanın yayınlanıp ya da yayınlanmaması elbetteki İlahi takdir gereği gelişecek şartlara bağlıydı. Fakat açıkça itiraf etmeliyim ki, şimdiye kadar sürdürdüğüm bütün kitap çalışmalarından farklı olarak bu çalışmanın yayınlanabilmesini gerçekten çok istiyorum. Çünkü bir müslüman olarak oldukça önemsediğim bu çalışma, hayırlı olup-olmayacağı hususunda hiçbir kuşku duymadan hayırlı olacağına inandığım bir çalışmadır. Bu şekilde inanmamın nedeni, uzun yıllardır sürdürülen bu Kur'an çalışmasından, hem kendimin hem de birçok kardeşimin şimdiye kadar çok ama pek çok faydalanmış olmalarıdır. Dolayısıyla müslümanlar olarak bizim için çok faydalı olan bu çalışmanın, aynı davayı sahiplenen diğer kardeşlerimiz için de faydalı olacağına inanıyorum. Nitekim bu çalışmanın geniş mahiyeti ve tasnif sistematiğindeki anlamlı bütünlük, değişik Kur'an araştırmalarında bulunan ve bu çalışmayı değerlendiren kardeşlerimiz tarafından çok daha iyi anlaşılabilecektir.
Bununla beraber şunu da belirtmek isterim ki, bu çalışmanın yegane kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, hiç kuşkusuz İlahi bir Kitap'dır. Her türlü eksiklikten, her türlü noksanlıktan münezzeh olan tertemiz bir Kitap'tır. Ancak İlahi vahyin yaratılmışlar tarafından tercüme ve yorumu İlahi olmadığı gibi, bizlerin bu çalışması da İlahi değildir. Dolayısıyla yaratılmışların elinin ve dilinin değdiği her çalışmada olduğu gibi, bu çalışmada da bazı eksikler ve yanlışlar olabilecektir. Gerçi gücümüz nisbetince dikkat etmemize ve bu çalışmaya kendimizden, kendi kişisel görüşlerimizden herhangi bir şey katmamaya özen göstermemize rağmen, bizlerin acizliğinden ve gafletinden kaynaklanabilecek bazı yanlışların olabileceğini dikkate almanızı ve küçük de olsa bu yanlışlar konusunda bizleri uyarmanızı istirham ediyoruz.
Her hayrı Allah'tan bilerek ve Allah'tan bekleyerek,
Allah'a emanet olunuz...
Mehmed Alagaş İzmir-1997[2]
Bu Çalışmadan Nasıl Faydalanılır?
Herhangi bir çalışmadan faydalanabilmemiz için öncelikle söz konusu çalışmayı yeterince tanımamız gerekir. Bu nedenle araştırılan her konunun tasniflerinde karşılaşabileceğiniz bazı genel başlıkların ne anlama geldiğini kısaca tekrarlamamızda fayda vardır.
Cahili yaklaşımlar: Araştırma konumuzla ilgili olarak yapmaktan nehy edildiğimiz yanlış tavır ve yaklaşımları ifade eder. Bu başlıkta yer alan yaklaşımlar, bütün müslümanların sakınmaları gereken yanlış ve batıl yaklaşımlardır.
Rabbani yaklaşımlar: Araştırma konumuzla ilgili olarak yapmakla emredildiğimiz doğru tavır ve yaklaşımları ifade eder. Bu başlıkta yer alan yaklaşımlar, bütün müslümanların güçleri nispetince yerine getirmeleri gereken doğru ve hak yaklaşımlardır.
Özel Rabbani yaklaşımlar: Ayeti kerimelerde hemen fark edebileceğimiz tekil yaklaşımlarla ifade edilen ve öncelikle Resulullah (s.a.v.)'i muhatap alan bu yaklaşımlar, daha sonra Efendimiz (s.a.v.)'i kendilerine örnek almaları gereken imamları ve günümüzde de İslami çalışmalara ve müslümanlara vaziyet eden öncü ve ehil müslümanları muhatap alan yaklaşımlardır. Bu başta yer alan ve belli kimliğe, yeterli bir ehliyete gerek duyan bu tavır ve yaklaşımlar, hayırlarda yarışmak isteyen müslümanların kendi kapasitelerine göre kısmen, ehliyete haiz olan öncü ve ehil müslümanların ise tamamen yerine getirebilecekleri hak tavır ve yaklaşımlardır.
Genel Rabbani yaklaşımlar: Bu başlıkta yer alan ve konuyla ilgili ayet-i kerimelerde çoğul ifadesiyle zikredilen bu tavır ve yaklaşımlar, tüm müslümanlara şamil ve tüm müslümanların yerine getirmesi gereken doğru ve hak yaklaşımlardır. Mesela “Müslümanlara karşı Özel Rabbani yaklaşımlar” başlığında ifade edilen yaklaşımlar, öncelikle vaziyet eden müslümanların vaziyet edilen müslümanlara karşı yaklaşımlarını belirlerken; “Müslümanlara karşı genel Rabbani yaklaşımlar” başlığında ifade edilen yaklaşımlar, diğer bütün müslümanların birbirlerine karşı genel yaklaşımlarını belirlemededir.
Bu çok kısa tanımlamadan sonra asıl konumuza yani bu çalışmadan nasıl faydalanılır meselesine geçebiliriz.,[3]
Ayetleri Ve Başlıkları Birbiriyle Bağlantılı Olarak Değerlendirmek
Bu çalışmadan faydalanabilmek için en önemsediğimiz şart, ayetlerin ve başlıkların birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmesidir. Herhangi bir başlıkta yer alan ayet-i kerimelerde, hiç kuşkusuz ki birçok gerçekler, birçok hakikatler, birçok doğrular olabilir. Zaten bu nedenledir ki birçok ayet-i kerime, birden fazla başlıkta tekrar tekrar yer alabilmektedir. Burada bizler için önemli olan, söz konusu ayeti kerimenin yer aldığı konu başlığımızla olan bağlantısı ve bu başlığımızla ilgili olarak beyan ettiği gerçeklerdir. Bu ayet-i kerimede beyan edilmesine rağmen konumuzla bağlantısı olmayan gerçekler, zaten p gerçeklerle ilgili diğer konu başlıklarında tekrar gündeme gelmekte ve söz konusu gerçekler o başlıklarda değerlendirilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir başlıkta yer alan ayeti kerimeyi değerlendireceğimiz zaman, bu ayet-i kerimenin sadece o başlıkla ilgili yönünü ön plana çıkarmamız ve bu hususta beyan ettiği hakikati değerlendirmemiz gerekecektir.
Mesela Allah'a karşı Rabbani yaklaşımların “Allah'a ve Allah'ın vaadine iman etmek “ başlığında yer alan ayet-i kerimelerden birisi şudur.,
“İş hükme bağlanıp-bitince; şeytan der ki Doğrusu Allah, size gerçek olanı va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoklu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acıklı bir azab vardır.” [4]
Bu ayet-i kerimenin konu başlığımızla ilgili olan öncelikli yönü, şeytan aleyhilanenin dahi tasdik ve ikrar ettiği bir hakikat olan doğrusu Allah, size gerçek olanı va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim... ifadesidir. Bu ayet-i kerimede daha birçok hakikatler olmasına rağmen bizler sadece konu başlığımızla ilgili olan bu hakikati dikkate alıyor ve öncelikle bu hakikati değerlendiriyoruz.
Ayet-i kerimede yer alan diğer hakikatler ise bu hakikatlerle ilgili diğer başlıklarda zaten ele alınacaktır. Nitekim aynı ayet-i kerime Şeytana karşı cahili yaklaşımların “Şeytanın vaadini hak bilmek” ve “Şeytanı, Allah'a ortak koşmak” başlıklarında da yer almaktadır. Önemli olan aynı ayet-i kerimenin konu başlığıyla ilgili yönü üzerinde durmak ve bu yönünü değerlendirmektir. Mesela aynı ayet-i kerime Nefse karşı Rabbani yaklaşımların 'Yanılgı ve sapmalarda, yanıltanı değil nefsi suçlu görmek” başlığında da zikredilmektedir. Ayet-i kerimenin bu başlıkla ilgili olan yönü şeytan aleyhillanenin:
“Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın” ifadesidir. Nitekim şeytani vesveseye aldandıktan sonra şeytanı değil kendisini kınayan, kendisini suçlu gören Adem (a.s.)’ın yaklaşımı da, böylesi bir Rabbani yaklaşımdır.
Başlıklar ile bu başlıklarda zikredilen ayetler arasında bağlantı kurarken, bazen ayet-i kerimelerde zikredilen yaklaşımın zıddını ya da tam tersini dikkate almanız gerekecektir. Çünkü bazı ayet-i kerimelerin başlıkla olan bağlantısı, bu ayet-i kerimede açıkça zikredilen emirin karşılığı olan gizli nehiyde, ya da açıkça zikredilen nehyin karşılığı olan gizli emirde bulunmaktadır.
Bazı yerlerde ise herhangi bir başlıkta zikredilen ayet-i kerime ile o başlık arasında direk bir bağlantı kuramayabilir ya da böyle bir bağlantıyı fark edemeyebilirsiniz. Böyle bir durumda ayet-i kerimeyi başlıkla ilintilemek için herhangi bir zorlamaya girmeden, o başlıkta yer alan diğer ayet-i kerimeleri değerlendirip, başlık hakkında genel bir görüşe sahip olduktan sonra bu görüş ile söz konusu ayet-i kerimenin ilgisini görmeye çalışın. Umut ediyorum ki böyle bir yaklaşımla, söz konusu ayet-i kerimenin konuyla ilgili bağlantısı daha rahat anlaşılabilecektir. Mesela yukarıda örnek olarak verdiğimiz ve birçok konu başlığına giren ayet-i kerime Müslümanlara karşı özel Rabbani yaklaşımların “Müslümanlara şahsi bir güvence vermemek ve onları salih amele teşvik etmek” başlığında da zikredilmektedir.
Birçok kardeşim “Ne alakası var?” diyebilecektir.
Makul karşılanması gereken bir istifhamdır bu. Ancak bu başlıkta yer alan diğer ayet-i kerimeler değerlendirildiği ve ortak bir görüşe sahip olunduğu zaman, Efendimiz (s.a.v.)'in müslümanlara yönelik vahiy kaynaklı bir hitabı olan:
De ki: Doğrusu ben sizin için ne bir zarar, ne de bir yarar sağlayabilirim.
De ki: Muhakkak beni Allah'tan (gelebilecek bir azaba karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O'nun dışında da asla bir sığınak bulamam.[5] buyruğu ile şeytan aleyhillanenin:
“Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz” ifadesindeki anlam ilintisi fark edilebilecek ve insanlara ahiret güvencesi vererek bu insanları sapıklığa davet eden kimselerin, bu insanları kesinlikle kurtaramayacağı daha iyi anlaşılabilecektir.
Fakat bütün bunlara rağmen bazı ayetler ile ayetin yer aldığı başlık arasında yine de bir bağlantı görülemeyebilir. Böyle bir durumda fazlaca bir zorlamaya gitmeden, sadece başlıkla bağlantılı görülen diğer ayetlerin değerlendirilmesi, meselenin anlaşılması için yeterli olabilecektir.
Evet, bu çalışmadan faydalanabilmek için belirttiğimiz ilk şart, ayetlerin başlıklara göre değerlendirilmesiydi. İkinci önemli şart ise herhangi bir konu başlığında yer alan ayet-i kerimelerin müstakil olarak değil, belli bir bütünlük içinde ve birbirleriyle tefsir edilmesidir. Çünkü herhangi bir konuda zikredilen ayet-i kerimelerin en güzel ve en isabetli tefsiri, bu ayet-i kerimelerin birbiriyle tefsiridir.
Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise herhangi bir konuyla ilgili olan başlıkların da birbirleriyle bağlantılı olarak belli bir bütünlük içersinde değerlendirilmesidir. Mesela “Fasıklara karşı özel Rabbani yaklaşımlar” bölümünde yer alan “Onlara öğüt vermek ve nefislerine ilişkin etkileyici konuşmak” başlığı, bu meselede tek başına değerlendirilecek bir başlık değildir. Çünkü bu bölümde yer alan ye nüzul gerçeği dikkate alınarak sıralanan daha on başlık daha vardır. Dolayısıyla fasık ve münafıklara karşı özel Rabbani yaklaşımların belli bir sıra ile genel olarak belirlenmesi, bütün bu başlıkların dikkate alınmasıyla ve bu başlıkların birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.
Bölüm değerlendirmesinde bu bütünlüğe dikkat ettikten sonra bir üst gözlem yerine çıkarak herhangi bir konudaki cahili ve Rabbani yaklaşımları birlikte ve mukayeseli olarak değerlendirmemiz ise Allah'ın izniyle bizlerin bu konudaki ufkunu daha bir genişletecek ve bizlerin bu konuya daha iyi vakıf olmasını sağlayacaktır.[6]
Programlı Çalışmalarla Ortak Kimlik Oluşturmak
Bu Kur'an çalışmasından, hiç kuşkusuz ki değişik araştırmalarda, kitap ve konferans hazırlıklarında bir müracaat kitabı olarak faydalanabilmek mümkündür. Her bölümü, Kur'an merkezli bir kitap iskeleti olan bu çalışma, araştırmacı-yazar arkadaşlarımız fazla zorlanmadan yeterince faydalanabilecekleri bir niteliktedir. Dolayısıyla herhangi bir durum ya da gelişme nedeniyle ilgi duyulabilecek olan özel bölümler veya başlıklar, bu başlıklarda yer alan ayet-i kerimelerin ışığında Kur'ani bir temele oturtulabilecek ve buradan hareketle İlahi mesajın günümüze yansıyan boyutuna açıklık getirilebilecektir. Hiç kuşkusuz ki bu gibi çalışmalar, kayda değer hayırlı çalışmalar olacaktır.
Fakat bizim asıl mühimsediğimiz çalışma, bütün müslümanları, bütün kardeşlerimizi kucaklayabilecek olan programlı çalışmalardır. Zaten bu Kur'an araştırmasını ısrarla yayınlamak istememizin önemli bir nedeni de budur. Çünkü uzun yıllardır hasretini çektiğimiz ortak bir Kur'ani kimliğe, ciddi ve programlı çalışmalarla ulaşılabileceği inancındayız.
Önce ortak kimlik ifadesinden ne kastettiğimize ya da ortak kimliğin ne olduğuna kısmi bir açıklık getirmemiz gerekecektir. Hepimizin bildiği gibi kimlik, inanç ve tavırlardan meydana gelmektedir. Dolayısıyla ortak bir kimlik demek, yaşadığımız hayatla ilgili tüm temel meselelerde ortak bir inanca ve ortak bir tavıra sahip olmamız demektir. Müslümanlar olarak karşılaştığımız tüm temel meselelerde bizlere ortak bir inanç ve ortak bir tavır verebilecek yegane Kitap ise hiç kuşkusuz ki Kur'an-ı Kerim'dir. Zaten bu nedenledir ki ortak bir kimlik kaygısı taşıyan birçok kardeşimiz, çevresindeki müslümanlarla birlikte Kur'an çalışmalarına yönelmekte ve güçleri nispetince Kur'an-ı Kerimin bütün müslümanlara öngördüğü bu kimliği anlamaya, bu kimliği yaşamaya çalışmaktadırlar.
Saygı ve takdirle karşıladığımız bütün bu çalışmalar, yaşadığımız coğrafyada yaklaşık on-on beş yıldır sürdürülmesine rağmen ne yazık ki genel düzlemde müslümanları tatmin edebilecek ortak ve yeterli bir noktaya ulaşabilmiş değildir. Bu durumun bize göre iki önemli nedeni vardır. Birinci neden; yapılan ve yapılacak olan bütün Kur'an çalışmalarının ehil müslümanlara, sağlıklı bir metoda ve ayrıca çok ciddi ve sabırlı bir cehde duyduğu gereksinimdir. Herhangi bir Kur'an çalışmasının istikrarlı bir şekilde yürüyebilmesi ve ortak bir neticeye ulaşabilmesi için gerekli olan bu şartların, müslümanlara açık genel çalışmalarda bir araya getirilebilmesi ise gerçekten çok zordur. Çünkü müslümanların büyük bir kısmı, (haklı ve makul nedenlerle) uzun araştırmaları sürdürebilecek zamana, yetkinliğe ve cehde sahip değildirler. Dolayısıyla müslümanların içinde bulundukları bu gerçek durum dikkate alınarak sürdürülen Kur'an çalışmaları, oldukça yüzeysel olmakta ve çoğu zaman da Kur'an'ın bütünlüğünden koparak, müslümanların farkh sonuçlara, farklı noktalara varmalarına neden olmaktadır.
İkinci önemli neden ise bulunduğumuz ülkede sürdürülen Kur'an çalışmalarının, birbirinden kopuk ve hatta birbirinden habersiz olmalarıdır. Oysa değişik bölgelerde Kur'an çalışmalarını sürdüren müslümanların, birbirlerinin çalışma usullerinden haberdar olmaları ve ulaştıkları mutlak doğruları, birbirleriyle paylaşmaları gerekmektedir. Bu sağlanamadığı içindir ki, bazı verimli ve istikrarlı Kur'an çalışmaları kendi kabukları içinde kalmakta ve diğer müslümanlar, böylesi çalışmalardan yeterince faydalanamamaktadırlar.
İşte böylesi olumsuz nedenler dikkate alındığı zaman, yaşadığımız coğrafyadaki müslümanların ortak bir kimliğe ulaşabilmeleri için, bu müslümanların ortak bir Kur'an çalışmasına yönelmeleri gerekli görülecektir. Gerekli görülen bu Kur'an çalışması, hiç kuşkusuz ki, müslümanları derin araştırmalara sevk edecek uzun ve yorucu bir çalışma olmamalıdır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi böyle bir çalışma, birçok kardeşimizin güç yetirebileceği ya da üstesinden gelebileceği bir çalışma değildir.
Kaldı ki böyle bir çalışmayla, bütün müslümanlar da mükellef değildir. Dolayısıyla bu ortak ve genel Kur'an çalışmasına katılacak olan kardeşlerimizden, herhangi bir soruya Kur'an-ı Kerim'in verdiği cevapları araştırmalarını ve bulmalarını değil, daha önce birçok özel çalışmalarla bulunan Kur'ani cevaplan vererek, bu cevapları kendi bütünlüklerinde değerlendirmelerini beklemeliyiz. Böyle yapıldığı zaman çalışmalar hem belli bir hız kazanacak ve hem de bu çalışmalarla Kur'an merkezli doğrulara hep birlikte ulaşmamız mümkün olacaktır.
Bu çalışmalarda dikkat edilmesi gereken husus, müslümanlarla birlikte işlenecek olan konuların, bütün müslümanların ilgi sahasındaki temel konular olması ve yine bütün müslümanların anlayabileceği mutlak hakikatleri içermesidir. Çünkü belli bir ilmi kariyere ve çok daha geniş araştırmalara gerek duyan özel konular, böylesi geniş çerçeveli genel çalışmalardan ziyade dar çerçeveli özel ihtisas çalışmalarında ele alınması gereken konulardır. Kaldı ki böylesi özel konularda ihtisas çalışmaları yapacak olan müslümanların dahi, öncelikle İslami kimliğin temelini oluşturabilecek olan bu genel çalışmayı hakkıyla bitirmeleri ve söz konusu özel çalışmalara, kendilerini sırat-ı müstakimde sabit tutacak bu temel kimlik ile yönelmeleri gerekir. Çünkü temel konulardaki tartışmasız mesajlar, ilmi seviyesi ne olursa olsun bütün müslümanların muhtaç oldukları ortak mesajlardır.
İşte Kur'an-ı Kerim'in büyük harflerle verdiği temel mesajları içeren bu Kur'an çalışması, öyle umut ediyoruz ki bu çalışmayı belli bir programla değerlendirecek olan tüm kardeşlerimize temel ve ortak bir kimlik kazandırabilecek niteliktedir. Çünkü bizler için bir hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim, “Ne yapmalı?” sorusuyla kendisine yönelen bütün samimi müslümanları böylesine temel ve ortak bir kimliğe davet etmektedir. Kendi bütünlüğünde hiçbir ihtilafı ve hiçbir çelişkiyi barındırın ayacak olan bu İlahi davet,, yine kendi bütünlüğünde ele alındığı zaman kişilere ya da yorumlara göre değiştirilemeyecek olan apaçık ve tartışmasız bir davettir.
Bu Kur'an çalışmasının programlı bir şekilde yürütülmesi ise zor ve karmaşık bir iş değildir. Kendi durumlarına ve imkanlarına göre haftada bir ya da iki gün Kur'an çalışması yapmak için bir araya gelecek olan kardeşlerimiz, öncelikle hangi temel konulardan başlayacaklarına karar verirler. Bizlerin bu konudaki tavsiyesi, “İlahi Kitaplara karşı yaklaşımlar” olacaktır. Çünkü bu bir Kur'an çalışması olduğuna göre, bu çalışmaya katılacak olan kardeşlerimizin öncelikle Kur'an'ı tanımaları, Kur'an-ı Kerim'in ne için indirildiğini, bu yüce Kitap'tan nasıl faydalanılacağını. Kur'an-ı Kerim'e karşı cahili ve Rabbani yaklaşımların ne olduğunu hep birlikte değerlendirmeleri çok faydalı olacaktır. Daha önce yayınladığımız ve Kur'an'la ilgili bu sorulara, Kur'an-ı Kerim'in verdiği cevapları değerlendiren “Kur'an'a yönelirken” kitabı da, kardeşlerimize bu temel başlıkta yararlı olabilecek bir niteliktedir.
Evet, önce İlahi Kitaplar konusundan başlayabilecek olan bu programlı çalışma daha sonra önemine ve güncelliğine binaen diğer temel başlıklara geçebilecektir. Hangi temel konudan başlayacaklarına karar veren kardeşlerimiz, bu temel konudaki ara başlıkları sırasıyla çalışma programlarına alacaklardır. Ara başlıkların mahiyet ve genişliğine göre her çalışmada kaç başlık değerlendirilebileceği belirlendikten sonra bu Kur'an çalışmasına katılacak olan kardeşlerimize “Önümüzdeki çalışmada şu başlıklar değerlendirilecektir” denilerek ve bu kitapları alamayan kardeşlerimize başlıkla ilgili ayetlerin numaraları verilerek, bu kardeşlerimizin söz konusu çalışmaya hazırlıklı gelmeleri istenecektir. Bu çalışmaya hazırlanmak ise işlenecek olan konuyla ilgili ayetlerin, konu başlıkları dikkate almayarak önceden değerlendirilmesidir. İşte bu ön hazırlığı yaptıktan sonra bir araya gelecek olan kardeşlerimiz, bu aşamada söz konusu başlıkları ve bu başlıklarda zikredilen ayet-i kerimeleri hep birlikte değerlendirecekler ve birbirlerinden de faydalanarak, işlenen konuyla ilgili ortak bir inanca, ortak bir tavıra sahip olabileceklerdir.
Bu ortak ve programlı çalışmalarda dikkat edilmesi gereken husus, herhangi bir konudaki İlahi mesajın ortak derinlikte değil, ortak istikamette algılanmasıdır. Çünkü çalışmaya katılan her müslümanın anlayış kapasitesi bir değildir. Gayet tabi olan bu durumu dikkate aldığımız zaman, her mesajı, her müslümanın aynı derinlikte algılayamayacağını kabul etmemiz gerekir. Burada önemli olan, İlahi mesajın aynı derinlikte değil, aynı istikamette algılanmasıdır. İlahi mesajı anlayış istikametinde birlik sağlandığı zaman, hiç kuşkunuz olmasın ki kimlikte de birlik sağlanacak ve Kur'an-ı Kerim'in öngördüğü ortak bir kimlik oluşacaktır, Hatta ve hatta bu çalışmaya katılan bazı kardeşlerimizin, bu çalışmadan kazanımları sadece konu başlıkları bile olsa, pratik yaşantıya birer prensip halinde yansıyabilecek olan bu başlıklar dahi o kardeşlerimizi net ve açık bir İslami kimliğe kavuşturabilecektir.
Netice olarak, önemsediğimiz gerçekten çok önemsediğimiz bir çalışmadır bu. Çünkü aynı coğrafyada yaşadığımız müslümanları, inanç ve tavırda vahdete yaklaştırabilecek olan ortak kimlik, hiç kuşkusuz ki böylesi ortak Kur'an çalışmalarıyla oluşabilecek bir kimliktir. Müslümanların en asli ve en temel meselelerine Kur'an-ı Kerim'in verdiği apaçık cevaplardan oluşan böyle bir programlı çalışma, birbirlerini hiç görmemelerine rağmen aynı çalışmayı sürdürecek olan tüm kardeşlerimizi, Allah'ın izniyle ortak bir kimlikte buluşturabilecek bir çalışmadır. Farklı yörelerde, farklı çevrelerde bulunmalarına rağmen aynı çalışmayı sürdürecek olan müslümanlar, vahdet düzleminde birbirleriyle karşılaştıklarında, birbirlerine hiç de yabancı olmayan ortak kimlikteki müslümanlar olduklarını görecekler ve bu kardeşlik bilinciyle kucaklaşabileceklerdir. Umut ve duamız budur...[7]
[1] Mehmed Alagaş, Temel Konularda Kur'an Öğretisi, İnsan Dergisi Yayınları: 7.
[2] Mehmed Alagaş, Temel Konularda Kur'an Öğretisi, İnsan Dergisi Yayınları: 9-16.
[3] Mehmed Alagaş, Temel Konularda Kur'an Öğretisi, İnsan Dergisi Yayınları: 17-18.
[4] İbrahim: 14/22
[5] Cin: 72/21-22
[6] Mehmed Alagaş, Temel Konularda Kur'an Öğretisi, İnsan Dergisi Yayınları: 18-20.
[7] Mehmed Alagaş, Temel Konularda Kur'an Öğretisi, İnsan Dergisi Yayınları: 20-24.
İslami Okul Okulların En Önemlisi