Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

GÖNÜLDEN DAMLALAR - Moralite - 7. Sayfa

GÖNÜLDEN DAMLALAR.. 3

BİSMİLLAH.. 3

İnsan. 3

İlim.. 4

Kâinat Kitabı 5

Gaye Ve Yaratılış. 6

İman (İnanmak) 6

İman. 7

İman Bir Bütündür 7

Asr Suresi 9

Peygamberimiz. 10

Kuran Ve Kitaplar 11

Kur'an. 12

İman Ahiret 12

Ahiret 13

Ahirete İman. 13

İbadetin Gayesi 14

Müslüman Ve Vasıfları 15

İhlas. 16

Temizlik. 17

Abdest 17

Namaz. 18

Namaz Ve Önemi 19

Namaz Ve Bilinç. 20

Namaz-İbadet 20

Cuma. 21

Dine Bağlılık. 22

Günahtan Çekinmek. 23

Tevbe. 23

Dua. 25

Dua Ve Önemi 26

Cihad. 26

Komşu. 27

Muhabbet 28

Harama Bakmak. 29

Cemaat 30

Münafıklık. 31

Müşrikler 32

Hırsızlık. 33

Faiz. 34

Kitabı Sağ Ve Soldan Verilecekler 35

Anne Ve Baba. 36

İzdivaç  -Evlilik- 38

Çocuk. 38

Terbiye. 39

Güzel Ahlak. 40

Hayat, Biz Ve İçindeki Gerçekler 40

Selam.. 41

İnsan Hakları 42

Gıybet 42

Haya. 43

Muharrem.. 44

Oruç. 44

Oruç. 45

Regaip. 46

Miraç. 47

Berat Gecesi 48

Ramazan. 49

Hadis - Zekat 50

Zekat 51

Kadir Gecesi 51

Ramazan Bayramı 52

Kurban. 53

İktisad. 54


 

GÖNÜLDEN DAMLALAR

 

BİSMİLLAH

 

Muhterem Mü'minler!

Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi Allah'ın adıyla baş­ta onunla başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslam ni­sanı olduğu gibi, bütün mevcudatın kendi dilleriyle söyledikle­ri zikirleri ve virdleridir. Bismillah büyük bir kuvvet, bitmez bir berekettir. Tükenmez bir hazinedir. Nasıl ki bir insan, bir memleket de veya bir şehre gideceği zaman. Kumandanın ve­ya memleket başkanından izin alsa, O'nun izniyle ve ismiyle gitse o kimseye hiçbir kimse ilişemez, daha ona hürmet eder­ler. Çünkü o büyük bir kumandanın ismiyle gezmektedir. Baş­ka bir kimse kumandanın ismini almadan gitse "en kimden izin aldın" deyip onu gezdirmezler ve mahkum ederİer. İşte Bismillah demek, Allah'ın ismiyle demektir. Allah'ın ismiyle bir işe başlayanlar, ellerinden geldiği kadar gayret gösterenler o işte muvaffak olurlar. Tabi ki bu işin Allah'ın rızasına uygun iş olması lazımdır. Allah adıyla ve Allah namına iş yapanlar bü­yük bir kuvvete dayanmış demektir ve her şey canlı cansız ona hizmetçi ve yardımcı olur.

Mesela; bir asker gelse büyün köylüyü alıp götürebilir. "Kanun namına, devlet namına" der. Herkesi kendine yardım­cı yapar ve her işi gördürür. Başka bir kimse gelse, onu hiçbir kimse dinlemez ve tanımaz. Öyle ise bizde Bismillah deyip Al­lah adıyla ve Allah'ın namıyla iş yapalım. Taki her şey bize yardımcı olsun, bizim sözümüzü dinlesin. İşimizde bereket bu­lunsun. Bütün mevcudat kendi dilleriyle Bismillah derken bi­zim Bismillah demememiz akılsızlıktır. Mesela; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçlan taşıyor. Dağ gibi yüklen kaldırıyor. Demek her bir ağaç Bismillah der. Allahû Teâla'nın Rahmet hazinelerinden bize meyve veriyor. Bizim için bir sofra oluyor. Her bir bostan Bismillah der, Allah'ın kudret kazanında pişiriliyor. Herkes bilir ki, bazı meyve ve seb­zeleri pişirmeden yeriz. İşte bunlar pişmiş olarak gönderiliyor. Hem her bir inek, koyun, keçi, deve gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. O vita­minli lezzetli sütü bizlere "Allah'ın bir nimetidir" deyip bizlere verirler. Hem o süte kan ve pislik karışmaz, tertemiz ve bem­beyazdır. İşte bunları böyle yapan ve yaptıran bir kudret var. O da Allah Teâlâdır. Yoksa bu işler şuursuz hayvanların veya bitkilerin yaptığı bir iş değildir. Her bir bitki ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları sert toprağı kazmamızla zor kazarız, o taşla zor kırarız. Demek onlar "Allah namına Rahman namına" der. Her şey ona hizmetçi olur. Evet; hava­da dalların yayılması ve meyve vermesi, o sert taş ve toprak­taki köklerin kolaylıkla yayılması ve yer altında yemiş verme­si, hem şiddetli sıcağa karşı aylarca nazik e ince yeşil yaprak­ların yaş kalması tabiyyunun ve bunlar kendiliğinden oluyor di­yenlerin ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne par­mağını sokuyor ve diyor ki: "Ey insan beni ve seni ve her şe­yi nizamlı intizamlı yaratan, büyük bir kudret sahibi olan Allah var. Biz O'nun emirlerinin dışına çıkmayız ve Onun İsmiyle ve Onun namıyla Bismillah diyerek hareket ederiz. Sende bizim gibi Allah namına hareket et ve Onun ismiyle başla ve işle. Onun emirleri dışına çıkma. Biz Allah'ın nimetleriyiz. Bizi yi­yip içince Allah'a şükret. Çünkü bizi Allahu Teâlâ yarattı. Al­lah'a şükretmek, O'nun emirlerini yapmakla olur. gibi sözle--iyle insanlara hitap eder. Tabi ki, insan bunları düşünür

 

İnsan

 

Muhterem Müslümanlar! İnsan iki kısımdır.

Uyanık insan, Allah'ın emirlerini unutup, tutup yasakla­rından sakınandır. İnsan, ardır, meleklerden daha üstün dere­ceye çıkmıştır. Allah'a kul olmuştur. Gafil insan, inkarcı insan, ayet-i kerimede belirtildiği gibi hayvanlardan aşağıdır. Onlar hayvan bile olamazlar. Eğer bir insan, Allah'ın emrettiği şey­lerle yani namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerle ve onları ye­rine getiren insanlarla alay eder, eğlenirse o kimse iyi bilsin ki dinden çıkmıştır. Allah'ın emir ve nehiylerine ehemmiyet ver­meyenler ve onların faydasına inanmayarak terk edenleri ya­ni orucunu tutmayıp namazını kılmayanlar, utanmadan açık açık oruç yiyenler, eğer bunlar özürsüz olarak yapıyorlar ise bu insanlar Müslüman değillerdir. Özürlü olurlarsa gizli olarak yeyip içmeleri lazımdır. Özür de sudan bahane olmamalıdır.

Müslüman demek; İslam'ın emirlerine teslim olmuş, onla­rı elinden geldiği kadar yapan demektir. Yoksa açık açık oruç yiyen ve namazı terk eden düşünmeyen insanlar Müslüman değildir. Düşüneceğiz: Nereden geldik? Nereye gideceğiz? Ni­çin bu dünyaya gönderildik? Allah bizi niçin yarattı? Allah, bi­zi kötü sözler söylesinler, oruç tutmasınlar, açıktan açığa oruç yesinler, namaz kılmasınlar diye mi yarattı? Yoksa hayvanlar­dan farkları olsun diye emir ve nehiylerimi uysunlar diye mi yarattı? İyice bir düşünelim. Gayesiz ve başı boş hayvanlar gi­bi olmayalım. Bizim bir gayemiz var ve başı boş değiliz. Gaye­miz: Allah'a kul olmak Allah'ın emir ve nehiylerimi yerine ge­tirmektir.

Müslümanlar diye hitap ederken bile kaçımız Müslümanlı­ğın icablannı yerine getiriyor diye düşünüyoruz. Allah korusun işimiz çok feci. Bunlar acı, fakat gerçek.

Allahû Teâİâ Kur'ân-ı Keriminde şöyle buyuruyor: "Siz­den evvelkilere oruç farz kılındığı gibi sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Umulur ki kötülüklerden korunursunuz.

"Zaten bizim bu kadar kötü insanlar olmamızın sebebi oruç tutmayışımız, namaz kılmayışımız, haram helal demeyip yiyişimiz ve yedirişimiz, içki içip, kumar oynayışımız, zina ya­pışımız, ona buna laf atışımızdır. Başka bir ayet-i kerimede "Ramazan ayı öyle bir aydır ki Kur'ân-ı Kerim o ayda indiril­miştir. O Kur'ân-ı Kerim insanlara hidayet rehberidir, doğru yolun ve hak ile batılı ayırt eden hükümlerin nice açık delilleri vardır onda. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse orucunu tut­sun. Kimde hasta olur veyahut bir sefer üzerinde bulunursa o zaman başka günlerde oruç tutmadığı günler sayısınca orucu­nu kaza etsin. Allah size kolaylık diler. Size güçlük istemez." buyuruyor. Demek ki Allah bizim için güçlük istemiyor. Bizim gücümüz yetecek ki Allah emrediyor. 12 yaşından sonra her kadın ve erkeğin oruç tutması farzdır. Açıktan açığa oruç yiyip "Allah'ın bildiğini kuldan mı saklayalım?" deyip kendimizi avutmayalım. O oruç tutanlar da insandır, onlar melek değil ya! Öyle ise biz de oruç tutalım, biz de insanız. Resûlullah (sal-lallahü aleyhi ve selem) ve O'nun ashabı (radiyallahü anhüm) o kızgın çöller üzerinde ve kavurucu sıcaklık altında nasıl oruç ruttular hiç düşünüyor muyuz.

Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) bir hadis-i şerifin-ie buyuruyor. "Ey Mü'minlerî Mübarek Ramazan ayı geldi.

Allah, onda oruç tutmanızı size farz kıldı" buyuruyor. Teravihi kılmak ve diğer beş vakit namazımızı cemaatle kılmak da sün­nettir. Hem de kuvvetli sünnettir.

Muhterem Mü'minler, Allah'ın ve Peygamberinin sözünün tesir etmediği kişiye hiçbir söz tesir etmez. Başımızı ellerimizin arasına alıp düşü­nelim. Allah, cümlemize hidayet ihsan etsin, sizi doğru yoldan ayırmasın,

 

İlim

 

Muhterem Müslümanlar,

İlim, hak ve hakikatin bilinmesi demektir. Hem ilim, ma­luma tabidir. İslamiyet malumdur, bilinen ve yaşanandır. Resû­lullah (aleyhisselatü vesselam)Ve O'nun ashabı devrinde nokta nokta yaşanmış olan gerçeklerin hak ve hakikâtin tâ kendisi­dir. Öyle ise gerçeklerin dile geldiği, hak ve hakikat olan İsla-miyeti öğrenmek, bilmek ilimdir. İman ve İslamiyet, ilim, ya­şanması ise Müslümanlıktır.

İslamiyet körü körüne inanmayı ve ibadet yapmayı hiçbir zaman tasvip etmez. Bilhassa cahillerden olmamayı ve cahil­likten ve cahillerden, bilgisizlerden yüz çevirmeyi emreder. Cahillerin, körler, karanlıklar ve ölüler gibi olduklarını haber vermektedir. Allah'ı ve emirlerini inkar edenin, aklı gözüne in­miştir. Halbuki aklını ve fikrini göremeyen akılsızlar ne kadar bilirlerse bilsinler ve okurlarsa okusunlar, onlar cahillerin tâ kendileridir. Çünkü onlar hak ve hakikati bilmezler ve okumazlar, Öğrenmezler, görmezler ve göremezler, hak ve haki­katte gözleri kördür. Onun için de İslam'a aykırı hak ve haki­kate uyan fikirler ve davranışlarda bulunurlar.

İşte böyle cahillerden olmamak için İslamiyeti güvenilir ve sahih kaynaklardan Öğrenip, yaşamamız, emirlerini yerine ge­tirmemiz icap etmektedir.

Muhterem Müslümanlar,

İlim, okumak ve öğrenmekle olur. İslamiyet de bir ilimdir. O da okumakla öğrenilir. Zaten herkesin kendine lazım olan dinî bilgileri öğrenmesi farzdır. İslam'ın ilk emrinin "Oku! Se­ni yaratan Rabbinin adıyla oku!" olması, ilmin ve okumanın İs­lam'daki değerini, ilme ve okumaya verdiği ehemmiyeti belir­tir. Kıyamete kadar baki olacak ve bütün dünya nizamı olarak gönderilen İslam'ın ilk emrinin oku olmasında çok manalar gizlidir. İslam'ın bu ilk emri ilim hakkındaki ayet ve hadis-i şe­riflerin bir hulasası sayılabilir. Bu okumak da her önüne gelen kitabı, gazeteyi, dergiyi, mecmuayı okumak değildir. İslam'ın emrettiği okumak, İslam'a uygun, insanlığın faydasına olan ve insanları iyiliğe sevk eden, Allah'ın varlığını, birliğini, kudreti­ni, sanatını ve emirlerini bildiren Peygamberimiz (s.a.v.) O'nun ashabının hayatlarını doğru bir şekilde incelemeleri ve araştırmaları okumak ve öğrenmek ilimdir. Yoksa lüzumsuz ve faydasız, hak ve hakikati olmayan, İslam'a uymayan şeyleri okumak ve öğrenmek ilim değildir. Allahû Teâlanın bize verdi­ği beyin nimetine karşı bir nankörlüktür.

Muhterem Mü'minler,

İlim öğrenmek için okurken Allah'ın ismiyle başlayıp, Al­lah'ın ismiyle okumamız, Kur'ân-ı Kerim'in Afak suresi'nde şöyle emredilmektedir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir ki, O kalemle yazı yazmayı öğretendir. İnsana bilme­diğini O öğretti".[1] Başka ayeti-i kerimelerde ise, "De ki hakkıyla düşünürler"[2]. "Sakın ha, Cahiller­den olma cahillerden yüz çevir. 'r "Allah içinizden iman eden­lerle, ilme nail olanların derecelerini yükseltir."[3] "Allah'ın kullan içinde, ancak alimler korkar."[4] buyrulmaktadır. Demek ki hak ve hakikati bilmez ve anlamaz ca­hillerden yüz çevirmemiz İslamî ve imanî hakikatleri okuyup öğrenip cahillikten kurtulmamız emredilmekte ve Allah'tan korkanların alim olabilecekleri ve hakiki alimlerin Allah'tan korkacağı haber verilmektedir. Yine bazı hadis-i şeriflerde öğ­renilen ilmin Allah rızası için ve İslam'ı yaşamak ve yaşatmak için olması ve böyle olanların büyük mükafatlara ulaşacağı ha­ber verilmiştir. Yine bazı hadisi şeriflerde, ilmî şöhret yapmak, ün yapmak ve meşhur olmak için tahsil edenlerin kısacası ilimde de riyakarlık yapanların cezaya çarpılacağı haber veril­miştir. Öyle ise, Biz de Allah rızası için ve İslam'ı yaşamak ve yaşatmak için, başkalarına öğretmek ve faydalı olmak için ilim tahsil edelim ve evlatlarımıza da bu şuurla ilim tahsil ettirelim ve İs­lamî ve imanî hakikatlerin beşiği olan okullarda okutalım. Ham İslam'ı öğrenmek okulda okuyanlara mahsus değildir. Herkes elinden geldiği kadar kendine lazım olan İslamî bilgiyi öğrenmelidir ve öğretmelidir. Biz İslamî ve imanî hakikatleri bilmez ve öğrenmezsek, yaşamazsak İslam düşmanları bizi İs­lam bahçesinden koparırlar. Biz de sararır, solar ve kurur mahvoluruz, ebedi hayatımızı kaybederiz.

Onun için İslamiyetî öğrenelim ve evlatlarımızı da İslamî bilgilerin öğrenileceği müesseselerde okutalım ve îslamî hayati yaşayalım. Peygamberimiz (sailaliahü aleyhi vesellem) kadın ve erkeklerin kendilerine lazım olan imanî ve İsiamî bilgileri öğrenmelerinin, ilim tahsil etmelerinin, İsiamî ölçüde farz ol­duğunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle belirtmişlerdir: "İlim tahsil etmek kadın-erkek her Müslüman'a farzdır." Mişkat. Diğer ha­dis-i şeriflerinde ise, "İlim, Çin'de de olsa talep ediniz."

İlim Mü'minin sevgilisidir. Bir insan öldüğünde ameli seva­bı kesilir, amel defteri kapanır.

Ancak: Sadaka-i cariyesi (cami, okul, köprü, çeşme, yol, hastane gibi yaptığı hayırlar)

İstifade edilen ilmî bir eseri

Kendisine dua eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz". (Ebu Müslim) Buyurmuşlardır.

Öyle ise biz de İsiamî ölçülerde ilim tahsil edelim ve evlat­larımıza da imanı ve İsiamî hak ve hakikat ilimlerini tahsil et­tirelim. "Fayda vermeyen ilimden korkmayan kalbden, doy­mayan nefisten ve kabul olmayan duadan Allah'a sığınalım." (Müslim.)

 

Kâinat Kitabı

 

Muhterem Mü'minler,

Gece gökyüzüne dikkatli baktığımız zaman, yıldızların, gökyüzünde düşmeden ve direksiz olarak durduklarını, aynı zamanda o yıldızların süratle hareket ettiklerini ve doğup bat­tıklarını, fakat bazı yıldızların süratle kaydıklarını, fakat kayar­ken hiçbir yere çarpmadıklarını görebiliriz. Eğer çarpsa, o ona çırparken başkası başkasına çarpar, derken kainatın nizamı intizamı bozulur. Hele Dünya'ya çarparsa Dünyayı parampar­ça eder. Demek ki bir çarptırmayan var. O akılsız yıldızlar böy­le nizamlı, intizamlı hareket etmezler ve edemezler ve gökyü­zünde duramazlar. Demek ki onları gökyüzünde durduran güç ve kuvvet sahibi birisi var. Ayrıca o yıldızlar ve Ay bize ışık ve­rirler ve gökyüzünü süslerler. Gece, Ay ve yıldızlar olmasaydı, korkunç bir karanlık olurdu. İnsan; gece dışarıya bile çıkamaz­dı. Biraz daha dikkatli baktığımızda gökyüzünün hiçbir açık ve çatlak bir yerini göremeyiz. Gökyüzünün açık ve çatlak yeri ol­madığı gibi, direğide yoktur. Demek ki bunları böyle yapan bi­risi var.

Gündüz bakarsak, Güneş'in her sabah doğup her akşam battığını ve Dünya kurulalıdan beri yandığı ve ışık verdiği hal­de, hiç yanma maddelerinin bitmediğini görüyoruz. Birde bi­ze, sıcaklıkta veriyor. Bu akılsız ve şuursuz Güneş, hiç usan­madan bize ışık veriyor, ısı veriyor, doğup batıyor. Öyle ise, bu koca ateş parçası oian Güneş'i hareket ettiren ve ısı ışık ver­diren bir kudret ve kuvvet sahibi var.

Bazen gökyüzünde bulutu da görürüz. Oda bazen bize yağmur getirir, rahmet getirir, bazen de kar getirir. O kar ise bembeyaz, tertemiz pamuk gibi yumuşaktır. O bulut yazın yağmur, kışın kar getiriyor, hem de yeryüzüne tane tane indi­riyor. O bulut yazın niçin kar getirmiyor, hiç düşündünüz mü? Bu akılsız şuursuz bulut böyle nizamlı, intizamlı hareket edebi­lir mi? Demek ki bunları böyle yapan birisi var.

Rüzgar dersen, yeryüzünü siler, süpürür ve bulut getirir, götürür, tozu dumanı toplar gider. Demek ki bunların hepsi Allahû Teâlâ'nın emrine hareket ediyorlar. Onun güç ve kuv­vetiyle hareket ediyorlar. Bütün bunlar Allah'ın varlığını ve bir­liğini gösteriyor.

Yeryüzüne baktığımız zaman ise, toprak denen şeyden bin bir çeşit bitki, meyve, sebze, yiyecek ve içecek gibi şeyler meydana geliyor. Toprak altında fabrika mı var ki bunları ya­pıyor? Olmadığına göre bunları böyle yapan birisi var elbette. Demek ki bu toprak birisinin emrinde çalışıyor ve O'nun em­riyle hareket ediyor. Kainat her şeyi ile hareket halinde iken biz niçin hareketsiz ve tembel olalım? Şu ağaçlar ilkbaharda çiçek açıyorlar ve çeşit çeşit lezzetli ve tatlı meyveler veriyor­lar. O ağaçlar kendileri su içer, toprak yer, bize tatlı tatlı mey­veler verirler. Hem bu ağaçların takvimlerimi var ki ilkbaharı, sonbaharı biliyorlar? İlkbaharda çiçek açıyorlar, sonbaharda yaprak döküyorlar, yazın meyve veriyorlar, demek ki bunları böyle yapan ve yaptıran birisi var.

İşte en küçük zerreden en büyük şeye kadar hepsi Allah'ın varlığını, birliğini gösterir. Allah'ın emrine göre hareket eder. Öyle ise biz de Allah'ın emirlerine göre hareket edelim. Onun emrinden dışarı çıkmayalım. Namazlarımızı kılalım ve diğer ibadetleri yapalım, günah işlemeyelim. Haram şeyleri yapma­yalım. Bilmiyorsak İslamiyetî öğrenelim. Düşünelim "Niçin geldik bu dünyaya, gayemiz nedir?

Kur'ân-ı Kerim'de Aliahû Tealâ şöyle buyuruyor: "Allah indinde en yüce din İslam'dır." Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) İse "Namaz dinin direğidir." buyuruyor.

 

Gaye Ve Yaratılış

 

Muhterem Mü'minler,

En küçüğünden en büyüğüne kadar her şeyin ve her ya­pılan işin bir gayesi vardır. Kainatta olan her şeyin de bir ga­yesi ve hikmeti vardır. İnsanın yaptığı işler İslam'a uygun ise, işte esas gaye budur. Gaye iman çerçevesinde, İslam dairesin­de, hak yolda faydalı olmalı. Gaye, hak yolda zararlı olmama terimleri içerisinde olmalıdır. Kısacası gaye, Allah'ın emirleri dairesinde olmalıdır. Zaten insanın ilk önce bilmesi gereken şeylerden biri de "Bu dünyaya gönderilmesinin ve yaratılması­nın gayesini bilmesi, ona göre hareket etmesidir." Bunları bi-lebilmesi için de İslam'ı okuyup, öğrenmesi ve İslam'ın "Rab-binin ismiyle oku" emrine uymasıyla olur. Bilhassa her anne ve babanın evladına Kur'ân-ı Kerimi ve diğer dinî bilgileri öğ­rettirmesi vazifesidir. Bunu yapmayanlar mesuldürler ve ceza­larını çekeceklerdir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim ve diğer dinî bilgi­lerin öğretildiği yerlerde okutulması yine anne ve babanın va­zifeleri arasındadır. Bundan sonra helal olan başka sanat kol­larında çalıştırabilirler. Yani her anne ve baba evladının, dinî bilgileri ve Kur'ân-ı Kerimi ya kendisi öğretecek ya da öğrete­miyor ise öğrettirecektir. İşte bu, her anne ve babanın gayesi olmalıdır ve gayesidir. Her insan "Nereden geldik? Niçin gel­dik? Nereye gideceğiz?" Sorularına cevap verebilirse gayesini bulmuş olur. Bunlara cevap vermek de İslam'ı öğrenmekle ve yaşamakla olur. Bu dünyaya geldik. İslam'ı yaşamaya geldik. Yoksa İslamiyeti terk edip  mal, mülk, para ve tarla sahibi olmak için değildir. Helal yoldan bunlar da lazım, fakat İslamî emirleri yerine getirerek çalışmak şartıyla. Muhterem Mü'minler,

Yapılan her caminin, yolun, çeşmenin bir gayesi vardır. Bu cami günde beş vakit ezan okunup namaz kılınması için yapılmıştır. Yoksa sadece cumadan cumaya, bayramdan bay­rama namaz kılmak için veyahut sadece birkaç kişinin namaz kılması için değildir. Bu cami günde beş vakit, beldenin bütün Müslümanlarının namaz kılması için yapılmıştır. Ne yazık ki caminin yapılış gayesine göre hareket edilmemektedir. Bu da bizim yaratılış gayemize uygun hareket etmeyişimizden İler gelmektedir. Ahirette bunları hesabını vereceğiz. Öyle ise ya­ratılış gayemize uygun hareket edelim.

Bu dünyada İslam'a göre hareket etmeyenler ve yaratılış gayesine uygun iş yapmayanlar, İslam'ı yaşamaya çalışmayan­lar şeytana ve nefsine uyanlar, kabirde sorulan sorulara bildik­lerini yapmadıkları için cevap veremeyeceklerdir. Şeytan on­ları dünyada aldattığı gibi kabirde de yanlış cevap verdirecek ve aldatacaktır. Şeytan, "Sana şimdi kabir suali soracaklar. Sen şaşırır yanlış cevap verirsin. O'nun için o melekler sual sorunca beni işaret et" diyecek. O dünyada İslam'ı yaşamayan zavallı insan şeytanın dediğine bakıp "Rabbin kim?" denince şeytanı işaret edecek. "Peygamberin kim?" denince, yine onu işaret edecek ve her sorunun cevabında onu işaret edecektir. Paraya ve mala taparcasına bağlananlar da hep para, mal, 'arla diye yanacaklardır. Böylece dünyada şeytanın sözüne ba-<an, İslam'ı yaşamayan, namaz, niyaz bilmeyen, orada da şeytanın sözüne kanacak ve kabir sualine cevap veremeyecek /e azaba uğrayacaktır. Bu kötü duruma düşmemek İçin şeyta-un ve nefsin sözüne bakmadan İslamiyeti öğrenelim. Evlatlarımıza öğretelim veya Öğrettirelim. Öğrendiklerimizi de yap­maya çalışalım. İslam'ı yaşayalım. Ondan ayrılmayalım. Gü­nahlardan kaçınalım. Peygamberimiz aleyhissefatü vesselamı tanıyalım ve O'nun gittiği yoldan ayrılmayalım. Hayvanlar gi­bi gayesiz ve başı boş olmayalım. İslam nizamına tabi olalım. Muhterem Mü'minler,

Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde "Muhakkak ki Biz, insan­ları ve cinleri ancak Beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler di­ye yarattım." buyuruyor. Demek ki insanın gayesi Allah'ı hak­kıyla tanımaya çalışmak ve emirlerini yerine getirmektir. Za­ten İslam'ı gaye edinenler ve onu yaşamaya çalışanlar günah işlemezler ve kurtuluşa ererler. İyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak da insanın gayeleri arasındadır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) "Hepiniz çobansınız, mahiyetiniz-dekilerden sorumlusunuz." buyuruyor. Çoban nasıl ki güttüğü sürüden sorumludur, her anne ve baba evlatlarından sorumlu­dur. Onlara İslam ve yaratılış gayelerini öğretmeleri lazımdır. Gayemiz, hedefimiz İslam olsun. İslam'ı okuyup, yaşayalım ve yaşatalım.

 

İman (İnanmak)

 

Muhterem Müslümanlar,

îman, inanmak demektir. Amel ise inandığı şeyleri yap­mak demektir. İmansız amel olmadığı gibi, amelsiz iman da ol­maz. Çünkü insan bir işin iyi ve kötülüğünü anladığı ve inan­dığı an o iş iyi ise yapar, kötü ise yapmaz, kaçınır. Faydasının olacağına inandığımız bir iş zarar olacağını söyleseler dahi yaparız. Demek ki öyle inanmışız. Öyle ise, Allah'a inanıyor isek günde beş vakit namazımızı kılmalı, orucumuzu tutmalı, zen­gin dediğimiz kimseler gibi isek zekatımızı vermeli ve hacca gitmeliyiz.

Peygambere inanıyorsak namazımızı cemaatle kılmalıyız. O nasıl yiyip içti ve nasıl konuştu ise öyle yapmalıyız. Kısaca­sı îmanın altı şartına inanıyorsak İslam'ın beş şartını da yerine getirmeliyiz. Zaten aklını çalıştıran her kimse Allah'ın varlığı­na birliğine ve Peygamberin hak olduğuna inanır. Bu akıl, bi­ze Allah'ı bilmek için verilmiş. Yoksa kötü şeyler düşünsün di­ye değildir. Hepimiz bu camiye geldiğimize göre inanıyoruz, fakat günde beş vakit namazımızı camide kılmıyoruz, orucu­muzu tutmuyoruz, zekatımızı vermiyoruz, zengin olduğunuz halde hacca gitmiyoruz. Helal şeyleri biliyoruz, haram şeyleri biliyoruz; fakat tatbik etmiyoruz. Bunun tek sebebi varsa tem­belliktir. Tembelliği ise, hiç kimse sevmez. Mazeretsiz olarak çalışmayan, tembellik yapan kimseye "Sen tembelsin." denil­se bize kızar. Demek ki insanı Allahû Teâlâ kötü vasıfta yarat­mamış. Beş vakit namazımızı camide kılmayışımızın ve orucu­muzu tutmayışımizın diğer sebebi ise rızık meselesi, geçim derdidir. Rızkımızı kazanacağız ve çalışacağız; fakat ibadetleri­mizi yaparak çalışacağız. Yegane rızik verici Allah'tır.

Bazılarımız namaz vakti gelmiş hâlâ oturuyorlar, boş boş kötü sözlerle vakit geçiriyorlar, vakit katili oluyorlar. Namaz­dan çıkılıyor, diğer namaz vakti giriyor yine aynı şey. Ezan okunuyor, susmak bilmiyorlar.

Muhterem din kardeşlerim,

Böyle Müslümanlık ve böyle iman olmaz. Meyvesiz ağa­cın yanmaktan başka işe yar amadığı gibi namazımızı kılmaz ve ibadetlerimizi yapmaz isek biz de Allah korusun Cehenneme odun oluruz. Düşünün ki güneşin sıcaklığına dayanamıyo­ruz, gölgeye gidiyoruz. "Of of yandık" diyoruz. Ya Cehennem alevlerine nasıl dayanacağız.

Velhasıl ibadetlerimizi yapacağız ve okuyup öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Evlatlarımızı yedi yaşından itibaren camiye alıştıracağız. "İman ettik." demekle kurtulunamayacağını Alla­hû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "İnsanlar yal­nız "inandık" demeleriyle bırakihverecekleri, kendilerinin im­tihan edilmeyeceklerini mi sandılar? And olsun ki Biz onlar­dan önce yaşayanları da imtihan etmişizdir. Allah elbette ima­nında doğru ve samimi olanları da bilir. "Resûiullah {sallallahü aleyhi vesellem) "Namaz insan ile şirk ve küfür arasında bir perdedir. Namazı terk etmek bu perdeyi kaldırmaktır." "Na­maz dinin direğidir, namazı terk eden dinini yıkmış olur." gibi birçok hadis-i şeriflerinde imanın gereği olan namazın ehem­miyetini ifade etmiştir.   .

Allah'a, imansız amelden ve amelsiz imandan koruması için dua edelim.

 

İman

 

Muhterem Müslümanlar,

Saadet ve huzurun temel taşı, iman hakikatleri ve İslam esaslarıdır. İşte bu esaslar, kuvvetli bir iman ile yaşandığı za­man, her yer gül gülistan olur. Saadet ve huzur kokar. Gülde­ki dikenler dahi, bu saadete engel olmaz. İnşallah bunun mi­salini görmek isteyenler "Asr- Saadeti" okuyabilirler. Huzur ve saadetin iman hakikatlerinde ve İslam esaslarında olduğunu görebilirler.

Her insanın küçük bir dünyası, küçük bir cenneti dahi kendi evidir. Eğer İman hakikatleri o evin içine girmezse, o ai­le fertleri, her biri şefkat ve muhabbet alakadarlığı derecesin­de elîm endişeler ve azaplar çeker, O cenneti, cehenneme çe­virir veyahut geçici eğlenceler ve sefaletlerle aklını uyutur. De­vekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, başını kuma sokar, tâ gö­rünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak (ayrı­lık) onu görmesin. Divanece; hisleri geçici olarak öldürme yö­nünden bir çare bulur. Çünkü; valide ruhunu feda ettiği evla­dını daima tehlikelere maruz gördükçe titrer. Pederini ve kar­deşini eksik olmayan belalardan kurtaramayan evlatlar, daima bir keder bir korkaklık hisseder. Eğer ahiret imanı o eve girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münasebet ve şefkat, kara­bet ve muhabbet ve o muhabbet dahi kısacık bir zaman Ölçü­süyle değil belki ahiret yurdunda saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin ölçüsüyle samimi hürmet eder, sever, şefkat eder, sadakat eder, kusurlarına bakmaz. Hakiki insaniyet sa­adeti o hanede başlar inkişafa.

Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hüküm etmezse güzel ah­lakın esasları olan ihlas, samimiyet, fazilet ve haniyet, fedakar­lık, nza-i îlahî, sevab-ı uhrevî yerine, garaz, menfaat, sahtekar­lık hodkamlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller mey­dan alır. Zahiri asayiş ve insaniye adlında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir.  Çocuklar haylazlığa, genler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlama­ya başlar.

Buna kıyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eğer iman-ı ahiret bu geniş daireler­de hükmetse, birden samimi hürmet ve ciddi merhanet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar. Çocuklara der: "Cennet var, haylaz­lığı bırak." Kur'an dersiyle temkin verir. Gençlere der: "Ce­hennem var, sarhoşluğu bırak." Aklını başlarına getirir. Zalime der: "şiddetli azab var, tokat yiyeceksin." Adalete başını eğdi­rir. İhtiyarlara der: "Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimi bir uhrevî saadet, taze ve baki bir genç­lik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış.1' ağlamasını gül­meye çevirir. Bunlara kıyasen az çok her taifede hüsn-ü tesiri­ni ve faidelerini gösterir, ışıklandırır.

İnsanlığın toplum hayatıyla alakadar olan sosyologların, felsefecilerin ve diğerlerinin kulakları çınlasın.

İşte iman-ı ahiretin binler faidelerinden işaret ettiğimiz beş altı numunelerine sairleri kıyas edilse kati anlaşılır ki: iki ciha­nın ve iki hayatn medar-ı saadeti yalnız imandadır, İslam'dadır.

Biz de oraya hazırlanalım. Allah'ın rızasına nail olalım. Ebedi saadeti ve huzuru kazanalım.

 

İman Bir Bütündür

 

Muhterem Müslümanlar,

İslamiyette iman bir bütündür. İmanın altı şartından birini kabul, diğerlerini de inanmayı gerektirir. Mesela; "Allah vardır, birdir, her şey O'nun kudretiyle olur, O'nun kudretinin dışında hiçbir şey olmaz. En ufak iş dahi O'nun kudretiyle olur. Dal­daki yaprağın kımıldaması bile, O'nun kudretiyle, O'nun izniyle ve O'nun isteğiyle olur. Kainat sahipsiz değildir, Ondaki olan her şeyi Allah yaratır" diyen İnsan, peygamberleri de ka­bul etmek mecburiyetindedir. Çünkü Allah bunca nimetlerle doldurulmuş renga renk yiyeceklerle süslenmiş insan hayatının devamı için çeşit çeşit, tatlı leziz meyveler, sebzeler, etler, sütler vesaireler hazır edilmiş. İnsan ipi boğazına dolanıp çayı­ra salıverilmiş hayvan sürüsü gibi değildir ve olamaz. Bunca nimetleri veren Allah, onların nasıl yenilip içileceğini ve han­gilerin yenilip yenilmeyeceğini, verilen mal, mülk, ev, eşya gi­bi nimetlerin nasıl kullanılacağını elbette bildirecek. Bunun içinde, peygamberleri ve kutsî kitapları göndermiştir.

Otobüste yer veren insana, maddi yardımda bulunan bir layırsevere minnettar oluruz. Bizi yoktan insan olarak yara-an, hadsiz nimetleriyle rahat yaşatan Allah ise şükretmemizi steyecektir. Bize birtakım vazifeler verecektir. Rahman ve Ra~ lim olan Allah, huzur ve saadetimizin temini için birtakım >rensipler bildirecek,  nasıl  şükredeceğimizi,  vazifelerimizin leler olacağı öğrenmemiz için peygamberler ve kitaplar gön-ermiştir. Allah'ı aklıyla bulan, varlığını   ve birliği anlayan, )'nun sıfatlarını teferruatıyla bilemez. Nereden gelip, nereye ideceğini çözemez. Elbette ezel ve ebed sultanı olan Allah, j dehşetli meseleleri beyan edecektir. Ruhlar âlemini, kabri, asri, cennet ve cehennemi haber verecektir. Bunun için pey-ımberleri göndermiştir. Bu meselelerin iyi anlaşılıp iyi kavra-ıbilmesi, Peygamberin vefatından sonrada insanların sapıt-amaları, haktan ayrılmamaları için kitaplar göndermiştir.

İnsanlar hayırlı işlerde bulundukları gibi şerli işlerde de bu­laktadırlar. Doğru ve dürüstün yanında yalancı ve hilekarı, imin yanında mazlum da bulunmaktadır. Madem Allah var, aletin temini için yapılan kötülüklerin inkar edilmemesi için insanın bütün davranışlarını elbette yazdıracak. Bu ve benzeri işleri için melekleri yaratmıştır. Dünyamız harika sanat eserle­riyle süslenmiş, bunları takdir edecek, beğenecek insanlar var­dır. Dünyamızın nokta gibi küçük kaldığı koca kainat, uçsuz bucaksız gökyüzü ve bundaki sayısız yıldızlar saman yollan, galaksiler, Güneş sistemi, siyah delikler, Güneş'ten büyük gü­neşler elbette boş, seyircisiz, takdirsiz kalmaz. Siz bir bina yaptırırsınız da bomboş bırakır mısınız? Elbette bırakmazsınız. Allah da (celle celalühü) bu eşsiz fezayı dolduran, şenlendiren zikirle meşgul şuurlu melekler ve diğer ruhani varlıkları yarat­mıştır.

Yapılan kötülüklerin cezası için cehennem, iyiliklerin de­vamı için cennet, hak ve hukukun zayi olmaması için ahiret vardır. Allah'a ve Kur'an'a iman, ahirete, hayır ve şerri Al­lah'ın yarattığına inanmayı gerektirir. Çünkü her ne olursa ol­sun Allah'ın kudretiyle olur. Onun kudretinin dışında bir şey olamaz. Onun kudreti her şeye muhittir, her şeyi kuşatır. Kud­retinin dışı yoktur. Allah yerlerin ve göklerin Rabbidir.

Velhasıl iman bir bütündür. Cüz kabul etmez. İman esas­larından birini kabul eden hepsini kabul etmesi gerektir. Aksi takdirde akılsızlık ve cahillik etmiş olunur. "Allah'a inandım" diyen imanın ve İslam'ın bütün esaslarını kabul etmeli. O esas­ları yaşama ve öğrenme yolunda gayret sarf etmelidir. Biz de Allah hakkıyla inanan ve inandıklarını yaşamaya çalışan kul­lardan olalım. İslam'ı okuyup, okutalım, İslam'dan ayrılmaya­lım.

İnsan der: "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" Sen, de: "Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek."

Muhterem Müslümanlar,

Bugünkü ibadetlerdeki noksanlığımız ve lakaytlığımız, ha­ramlardan çekinmeyişimiz ahiret inancımızın zayıflandığın-dan, hesaba çekileceğimizi düşünemeyişimizden ileri gelmek­tedir. Öyle ise, ahiret inancının zihinlerimizde yer edebilmesi için, aklî ve naklî bir takım gerçekleri serdetmek gerekir. Kur'ân'ın insanlığa davet metoduda budur. İslam alimleri de bu gerçeğe parmak basmışlardır. Şöyle ki; bir kumandanın gö­zü önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hal­de, bu zat, askerleri istirahat için dağılmış olan bir taburu bir düdük sesi ile toplayıp, kolayca nizam altına alabilir. Sen ey in­san, desen "İnanmam." Ne kadar divanece bir inkar olduğu­nu anlarsın. Aynen O'nun gibi hiçlikten, yeniden ordu misal bütün hikmet ölçüleriyle o bedenlerin zerrat ve hücrelerini, le-taif ve duygularını emri-i "künfeyekün" ile kaydedip, yerleşti­rilen ve her asırda, hatta her baharda yer yüzünü, yüzbinler ordu misal canlıların çeşitlerini ve taifelerini icad eden, bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur misali bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerreleri ve hücreleri "Bir sayha ile, bir ses ile sur-u İsrafil (aleyh isselam) borusuyla nasıl toplayabilir deni-lebilirmi? Elbette denilemez. Çünkü denilse eblehcesine bir di­vaneliktir. Hem Kur'an, bazen olur ki Cenab-ı Hakkın ahiret-te harika fiilleri harika fiilleri kalbe kabul ettirmek ve zihni tas­dike hazır etmek için bir başlangıç suretinde dünyadaki acaip fiillerini zikreder, hatırlatır veyahut istikbali ve uhrevî olan, Ce-nab-ı Hakkın harika işlerini öyle bir surette zikreder ki, her za­man görüp şahit olduğumuz, çok benzerleriyle onlara kanatı-mız gelir. İşte bu bahiste, haşir meselesinde, öldükten sonra tekrar dirilme meselesinde, Kur'an-ı Hakim haşri ispat için ye­di sekiz surette muhtelif bir tarzda, ayrı ayrı şekillerde ispat ediyor. Evvela Neşe-i islayı nazara verir. İnsanın yaratılışının il­kini göz önüne getirir. Der ki: "Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ insanın yaratılışına kadar olan neşeti­nizi görüyorsunuz" Yani bir damla sudan kan pıhtısına, kan pıhtısından bir parça ete, bir parça etten tâ insanın meydana gelmesine kadar olan değişikliği görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neşe-i uhrayı ikinci oluşumuzu, ahirette dirilişimizi inkar edi­yorsunuz? O'nun misli, belki daha ehvendir. Hiç yoktan veya­hut da bir damla sudan yaratılan insanı ikinci bir defa çürümüş kemiklerden yaratmak daha kolaydır. Çünkü ilk oluşumunda çürümüş kemik bile yoktu. Onu Cenab~ı Hak yoktan var etti, akıl verdi, fikir verdi, hakikati anlayasınız diye, göz verdi, ku­lak verdi. Hakkı görüp, işitesiniz diye........bunca harika işle­re karşı inkarcılık yapmak nankörlüktür. Nankörlüğün cezası ise pek şiddetli olacaktır.

Evet Muhterem Müslümanlar,

Nasıl ki bir usta, bir sanatkar ilk defa yaptığı sanat eserini ikinci defa daha kolaylıkla, daha mükemmel ve daha sanatlı yapar, hatta birinciden hiçbir eser, hiçbir iz kalmasa daha onu yapabilir.

Fakat Cenab-ı Hak için kolaylık zorluk diye bir şey de yok­tur. Onun kudreti nihayetsizdir. Yıldızlan çarptırmadan birbi­riyle tespih tanesi gibi hareket ettirir. Yeryüzünü baharda ani­den yeşillendiriverir. Koca kainatı kolaylıkla idare eder. Böyle bir zata karşı: çürümüş kemikleri kim diriltecek denilemez.De­nilse eblehcesine bir divanelik olur.

Hem yine baharda ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Yeri göğü yatan, yıldızlarla donatan, semavat ve arzın meyvesi olan insanın yaşamasından ve ölümünden aciz kalırmı? Koca ağacı yaratan o ağacın meyvesine ehemni-yet vermeyip başkasına mal edermi?

Bu koca kainatı beyhude yapıp insanı başı boş bıraktrmı zannedersiniz?

Haşrde sizi diriltecek (ihya edecek) zat, öyle bir zattır ki; bütün kainat ona emirber nefer hükmündedir. Bir bahan ya­ratmak bir çiçek kadar ona kolay gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir ceset icadı kadar kudretine kolay gelir, bir zattır. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifesi gibi kolayca çevirir. Dün­ya ve ahireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir kadir-i zülcelâidir.

Madem böyledir, bütün delillerin neticesi olarak kabirden sizi ihya edip diriltip haşre getirip huzur-u kibriyasında hesabı­nızı görecektir. Öyle ise, akıllıca davranıp, mahkeme-i kübra-da hesaba çekilmeden önce hesaba çekilelim. Hayatımıza Al­lah'ın ve Resulünün istediği şekilde yön verelim ki, hesabımız kolay olsun ve O'nun rızasına erebilelim.

 

Asr Suresi

 

Muhterem Müslümanlar,

Bu dünya ahiret âleminin bir pazarı, bir ticarethanesidir. Bu dünya pazarına Allahû Teâlâ bizi göndermiş ve bu dünya pazarında nasıl alış veriş yapacağımızı, nasıl kârlı olacağımızı bildiren kitabı Kur'ân-ı Kerim'i göndermiş. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) de o Kur'ân-ı Kerim'i bize tebliğ etmiş, tâ ki, insanlar, bu dünya pazarından zararlı çıkmasınlar, eğer biz gafil davranır, Allah'ın emirlerini ve Peygamberimizin (sallallahü aleyhi vesellem) sünnetlerini yapmaz, Kur'ân-ı Ke­rimi ve hükümlerini öğrenmez ve evlatlarımıza da öğretmez ve okutmazsak eli boş olarak, bir sürü günahlarla kabir kapsını çaldığımız zaman; bize hesap sorarlar: Hani senin sevapların? Sen, dünya pazarına gülüp, oynayasın ve eğlenesin, vakit ge-çiresin diye mi gönderildin? Yoksa, Allah'a ibadet edesin, iyi ameller işleyesin, haramlardan kaçmasın, peygamberi tanıya­sın, Kur'ân-ı ve hükümlerini öğrenesin diye mi gönderildin? Elbette Kur'ân-ı ve hükümlerini öğrenesin, helal lokma yiye-sin, iyi amel işleyesin diye gönderildin. Öyle ise, bu dünya pa­zarından karlı çıkmanın yollarını öğrenelim ve tatbik etmeye çalışalım.

Muhterem Mü'minler,

Bu dünya ticarethanesinin bir rehberi ve bu rehberi en iyi anlayabilen birisi vardır. Nasıl kârlı nasıl zararlı olacağını bildi­ren rehber Kur'ân-ı Kerim'in hükümleri ve o rehberi en iyi an­layan Resulallah (aleyhisselatü vesselam) O'nun hadis-i şerifle­ridir. Kısacası İslamiyet'tir. Yani' İslamiyet öğrenilir ve yaşanır­sa bütün hayat problemleri çözülür. İşte Kur'ân-ı Kerim'in Vel-Asr Suresinde Allahû Teâlâ bu dünya pazarında, zarar etmeyenlerin ve zarar etmeyeceklerin dört grup olduğunu bize bil­dirmektedir. Bu zararda olmayanlar ise şunlardır:

îman edenler, yani imanın altı rüknüne tereddütsüz, sağ­lam olarak inananların, imanı öyle olmalı ki, hiç sarsılmamalı, kale gibi dimdik, küfür ceryanı karşısında durabilmelidir. Ör­nek almamız icap eden ashab, imanın zirvesinde idiler ve Pey­gamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) onları yıldızlara benzet­miştir. Yani o ashab, kutup yıldızı gibi yön tayin ederler. İşte onların iman derecelerini belirten söz ve hareketlerinden bir iki tanesi şöyle:

Peygamberimiz (sallaliahü aleyhi vesellem)'in Miraç muci­zesi zuhur edince, müşrikler bunu inkar ettiler ve Hazreti Ebu-bekir (radiyallahü anha) gelerek haber verdiler ve Hazreti Ebubekir (radiyallahü anha} o müşriklere: "Eğer bu söyledikle­rinizi o söylediyse doğrudur, haktır." diye cevap verdi. İmanın derecesini bir kere daha müşriklere gösterdi. Hazreti Bilal-i Habeşi (radiyallahü anha) ise, merhametsiz müşriklerin bütün işkencelerini ve yalınayak basılamayacak olan kızgın çöller üzerine yatırıp, üzerine taş basmalarına rağmen, yine o "Ehad, EhadL Allah birdir, Allah birdir, Muhammed hakdır." demiştir. O sahabelerin imanı ki, Resûlullahın (sallaliahü aley­hi vesellem) ayağına bir diken bile batmasına razı değil. İşte onlar kafirlere "Canımızı alırsınız; fakat imanımızı asla ala­mazsınız." diye cevap vermişler ve iman etmenin ne demek olduğunu belirtmişler. Kısaca, onlar "Allah ve Resulü ne bu-yurduysa hepsi haktır, hakikattir, inandık." derlerdi. İşte biz de "Allah ve Resulü ne buyurduysa haktır, doğrudur." diyelim. Al­lah namazı kılın demiş, Allah oruç tutun demiş. "Emenna! İnandık, doğrudur, hakdır." deyip elimizden gelen gayreti gös­termemiz lazımdır. İşte o zaman biz, bu dünya pazarında za­rar etmeyenlerden oluruz.

Zarar etmeyenler ve etmeyeceklerden ikinci grup ise iman edip güzel güzel amel işleyenlerdir.

Zaten iman güzel ameli gerektirir. Güzel amelleri ve güzel işleri işlemekte ancak İslamiyeti öğrenmekle olur. Öyleyse, îs-lamiyeti öğrenelim. Kısaca, güzel amel demek, dilini kötü söz­lerden, gözünü haram bakışlardan, kulağını kötü şeyleri dinle­mekten, elini haramdan çekmekle ve helal lokma yeyip beş vakit nazmı kılmakla ve müsait vakitlerde camiye cemaate gel­mekte olabilir.

Zarara uğramayanlardan ve uğramayacaklardan üçüncü grup ise, birbirine hakkı tavsiye edenler; yani birbirine iyiliği emredenler, kötülükten alıkoyanlar, "Gel kardeşim, namazını kıl, orucunu tut, hırsızlık yapma, haram yeme, başkalarına za­rarlı olma." diye birbirlerine hakkı tavsiye edenlerdir. Kısacası her iyiliği emreden, her kötülükten alıkoymaya çalışanlardır. İyiyi, kötüyü bilmekte yine İslamiyeti bilmekle olur. Öyle ise İs­lamiyeti öğrenmemiz şarttır.

Zarara uğramayanlar ve uğramayacakların dördüncüsü ise, sabrı tavsiye edenlerdir. Sabır üç yerde olur: Allah'ın emir­lerini ve Resulullah sünnetlerini yerine getirmede sabır ve se­bat, günahlara karşı sabır ve sebat; yani günahları yapmamak için nefsi gemlemek ve şeytana kanmamak, başımıza gelen bela ve musibetlere karşı sabır ve sebattır. Bela ve musibetler­den ötürü isyan etmemektir. Çünkü bela ve musibetlerin bir­çok hikmeti vardır. İşte O'nun içindir ki sabır ve inadı iyi yer­lerde kullanmak lazımdır. Eğer sabır ve inad kuvvetini lüzum­suz yerlerde harcamazsak her musibete ve her meşakkate ka­fi gelebilir. İşte böyle iyi yerlerde birbirine, sabrı tavsiye eden­ler zararda değillerdir. Öyle ise bizde bu dört düsturu kendimi­ze rehber edinelim ve bu dünya ticarethanesinde zararlı olma­yalım. İflas etmiş olmayalım.

Muhterem Müslümanlar,

Nasıl ki günlük işlerimizde ve alışverişlerimizde kârlı ol­mak ve zarar etmemek için önceden hesabını yapıyorsak, ebedi hayat olan ahiret yönünün de kârh yönünü öğrenip, ona göre hareket etmeliyiz. İşte bu da İslamı öğrenmekle ve yaşatmakla olur. Zararın neresinden dönülürse orası kârdır. Öyle ise, biz de İslamiyetİ öğrenelim ve yaşamaya çalışalım. Bu za­mana kadar beş vakit namazımızı kilmadıysak bundan sonra kılalım. Hırsızlık yaptıysak, kumar oynadıysak bundan sonra bunları yapmayalım, zarardan kurtulmuş olalım. İşte bu dünya ticarethanesinde zararlı olmayan kimseler Kur'ân-ı Kerim'de şöyle belirtiliyor: Allahû Teâlâ Asr Suresi (l-3)'nde "And olsun asra ki, muhakkak insan kafi bir ziyandadır, ancak iman edenler, güzel güzel amel ve hareketlerde bulunanlar, birbirine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değil (onlar ziyandan müstesnadırlar)" buyurmaktadır.

Öyle ise bizde imanımızla beraber güzel güzel amel işle­yenlerden olmaya gayret edelim. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) İse; "İki gününü birbirine eşit bir çalışma ve kazançla geçiren zarardadır buyurmuştur.

Demek ki, zararda olmamak için, tembellik yapmadan ibadetlerimizi ve diğer işlerimizi yerine getirmeye çalışacağız. Hak ve hakikat yolunda çalışacağız. Yine Peygamberimiz (sal­lallahü aleyhi vesellem) "hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız" yani dünya işlerinde acele etmeden tedricen, ahiret işlerinde ise hemen lecekmiş gibi acele davranmayınız, buyurmuşlardır. İşte bizde bu emirlere uyarsak bu dünya pazarında kârlı bir şekilde ebedi ahiret yur­duna döneriz. İslam'ı okuyup okutalım, İslam'dan zerre kadar ayrılmayalım. Her zaman "İhdinassıratal müstakim" diyelim, dua edelim.

 

Peygamberimiz

 

Muhterem Mü'minler,

İnsanın Allahû Teâlâyı tanıyabilmesi, ve O'nun varlığını, birliğini, büyük bir kudrete sahip olduğunu bilebilmesi için üç yol vardır. Bu yolların her biri, Allahû Teâlâyı tanıttıran birer delildir.

Bu üç yoldan birincisi kâinattır. Zerrelerden kürelere, dün­yadan gökyüzüne, güneşe ve yıldızlara ve dünyada olan hay­vanlardan bitkilere kadar hepsi, düşünenler ve akıl sahipleri için, her biri Allah'ın varlığına binlerce delildir.

Bu delillerden ikincisi, Kur'ân-ı Kerim'dir. Yani o bize Al­lah'ı hakkıyla ve sıfatlarıyla tanıttırır. Üçüncüsü ise sevgili Pey­gamberimiz Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem). O bize Allahû teâlâyı hakkıyla tanıttırmıştır. Sevgili Peygambe­rimizin annesi Hz. Amine, babası Abdullah'tır. Miladi 571 yı­lında Kameri aylardan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi Mekke'de Abdulmuttalim Mahallesi Zukkak-Mevlid Sokağında doğmuştur. Doğumundan 52 gün önce babası Abdullah ve 6 yaşında iken annesi Amine vefat etmiş, Sevgili Peygamberi­miz yetim kalmıştır. Sekiz yaşında dedesi Abdülmutatalib de vefat etmiştir. Sevgili Peygamberimiz yetim olarak amcası Ebu Talib'in yanında büyümüş yetim 25 yaşına gelince Hazreti Ha­tice (radiyallahü anha) validemizle evlenmiş ve Kasım, Zey­nep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah adlarında çocukları olmuştur. Bir de Hazreti Mariye'den (radiallahü an­ha) İbrahim adında oğlu olmuştur. Hazreti Fatıma (radiyallahü

anha), dan başkası Peygamberimizden önce vefat etmişlerdir. Peygamberimiz Efendimize 40 yaşında Peygamberlik gelmiş­tir. İlk emir olarak "Rabbinin ismiyle oku," olmuştur. Herkesi insanlığa çağırmış, İslamiyet'e davet etmiş, Allah'tan başka ilah olmadığına ve kendisinin Allah'ın kulu ve resulü olduğu­na, Allah'tan başkasına ibadet edilmeyeceğine, ahirette her­kesin hesap göreceğini, kısacası İslamiyeti ilan etmiştir.

İslamiyet'ten önceki insanların hayatı, çok kötü bir du­rumdaydı.

İslamiyet gelince ise, o insanlar gökten inmiş yerde gezen melek gibi olmuşlardır. İslamiyet yayılırken inananlar, başta sevgili Peygamberimiz işkenceler, ızdıraplar, zorluklar çekmiş­lerdir. Bu işkenceleri, dillerin bile tarif ederken aciz kalıp, in-.sanı ürperttiği, korkuttuğu ızdıraplardır.  Bu işkenceler altında yine, onlar dinden, imandan, İslamiyetten bahsetmişler, onu söylemişlerdir. Sevgili Peygamberimiz onlara karşı cihanı sar­sacak, kainatı bile heyecana getirecek ulviyette "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki Güneşi sağ avucuma, sol avucuma koysanız ben bu davadan vazgeçmem." cevabını vermiştir. Onun ashabı ki, o kadar işkenceler aldınta yine "La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah." "Allah birdir, Allah birdir." "Benim ruhumu alırsınız; fakat imanımı asla alamazsı­nız." "O Peygamberin ayağına bir dikenin batmasına bile razı olmam," diye cevap vermişler ve kendilerini din, iman Allah yolunda, Peygamber yolunda feda etmişlerdir.

Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) 622 yı­lında Allah'ın emri ile Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir. Böylece sevgili Peygamberimizin peygamberlik hayatı, Mekke Medine devri diye ikiye ayrıldı. Birde peygamberlikten önceki devre, peygamberlikten sonraki devre diye ikiye ayrılır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz, Kur'ân-ı Kerim vasıtasıyla ve hadisleriyle bize İslamiyeti ve Al-lahû Teâlânın varlığını ve birliğini hakkıyla tanıtmıştır. Pey­gamberimiz (s.a.v.) Kur'ân-ı Kerim ile Allahû Teâlâyı tanıtıyor ve O'nun ashabı, yani onu görenlerde onu kitaplar vasıtasıyla anlatmışlardır. Peygamberimizin peygamberliğine delil, eşi benzeri olmayan Allah'ın kelamı Kur'ân-ı Kerim gibi mucize-sidir.

Peygamberimiz {sallallahü aleyhi vesellem) bir çok muci­zeleri vardır. Kur'ân-ı Kerimde peygamberliğine ebedi bir mu­cizedir. Hem Peygamber (aleyhisselatü vesselam)'e "Muham-medü'1-Emin" denmiştir. Yani hiç yalan söylemeyen, doğru kimse, kimsenin yalan söylediğini duymadığı kimse demektir. Bu unvan ise tâ çocukluk yıllarında verilmiştir. Elbette böyle hiç yalan söylemeyen ve yalan söylemesi ala gelmeyen bir kimse "Ben Allah'ın kulu ve resulüyüm. Allah vardır, birdir, O'nun emirlerini yapalım" deyince doğrudur ve yapmak lazımdır. Yapılması lazım gelen, bir şeyi yapmayanlar da cezala­rını er geç çekerler.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'in yanına bir gün birisi gelir, sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesel-lem)'i görünce; "Yemin olsun ki, bu yüzde yalan yoktur." de­yip Müslüman olmuştur. Kısacası canlı cansız her şey O'nun Peygamberliğini tasdik etmiştir.

Muhterem Mü'minler,

Öyle ise ne yapmamız lazım bir düşünelim. İslamiyet ney­miş, Allah'ın emri nyemiş, Peygamberimizin sünneti neymiş, din, iman ne demekmiş, okuyalım, öğrenelim ve öğretelim. Madem binlerce delil bunların böyle hak olduğunu, kör gözle dahi gösterip inanmayanları şiddetli tokat vuruyor, biz de 5yle ise İslamiyet'e sarılalım, canımızı da aslalarda bu yoldan iönmeyelim. İslamiyetten ayrılmayalım. Hak, hakikat ve İslami-/et uğruna, Allah yolunda feda olsun bu mallar ve bu canlar!

Kur'ân-ı Kerim'de Allahû Teâlâ "And olsun, muhakkak Mlah'ın Resulünde sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umar ilanlar için, Allah'ı çok ananlar için, pek güzel bir örnek var-iır." buyuruyor. Demek ki Peygamberimizin hayatını öğrene­niz, onu örnek alacağız onun gibi yaşayacağız. Mübarek ha­lislerinde "Size iki emanet bırakıyorum. Biri Kur'ân-ı Kerim, diğeri benim sünnetimdir. Onlara sarıldıkça felah bulursunuz, iünnetimi terk eden benden değildir" buyuruyor. Öyle ise İsla-niyeti okuyup okutacağız, O'nun izninden ayrılmayacağız, D'nun sünnetini öğreneceğiz. Demek ki her şey İslamiyettedir le İslamiyeti yaşamaktır.

 

Kuran Ve Kitaplar

 

Muhterem Müslümanlar,

Cenab-ı Hak, insanlara vermiş olduğu emirleri, kitapları vasıtasıyla bildirmiştir. İlk insan ve ilk peygamber Adem (aley-nisselatü vesselam) ile son peygamber olan Hazreti Muham­med (sallallahü aleyhi vesellem)'e kadar, bu nizam devam et­miştir. İlahî emirlere muhatap olan Peygamberler bu ilahi amirleri vahşet ve dalalet içinde boğulan insanlara tebliğ et­mişler, onları hak yola çağırmışlardır. Saadet ve selamet sahi­line çıkarmışlardır. Bu İlahî emirlere harfiyen uyanlar, büyük bir başarı ile dünya imtihanını kazanmışlarıdır.

İşte, peygamberlik zincirinin son halkasını teşkil eden peygamberimiz Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesselam de, hak yoldan çıkmış ve doğru yoldan ayrılmış, sapıklık içeri­sinde olan insanları, hidayete ulaştırmak için, Altahû Teâlâ ta­rafından vazifelendirilmiştir.

O vazife ki, bir eşya gibi alınıp satılan kadınları, insanlık haklarının verilme vazifesi, zalimlerin zulümleri altında, inim inim inleyen mazlumların, zulümden kurtarılma vazifesi, insa­noğluna mahlukatın en şereflisi olduğunu öğretme vazifesi. O vazife ki, Kur'an hükümlerini tatbik etme ve ettirme vazifesi. Daha neler neler...

Muhterem Mü'minler,

Bizlere ne mutlu ki, bu vazifeleri canı bahasına yapan ve yapmış olduğu bu vazifeleriyle her zaman bizlere örnek olan ve alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin üm­metiyiz. O, Peygamber, Hazreti Muhammed (aleyhisselatü vesselam)'dır. İşte bu mutluluğumuzu devam ettirebilmemiz Kur'an'ın hükümlerini tatbik etmemiz ve Resûlullahın yolun­dan, ashabının yolundan gitmemiz İcab etmektedir. Çünkü onda, yani Kur'an'da saadet, selamet ve adalet vardır. Sevgi, saygı ve şefaat ve merhamet vardır. O, Kur'ân-ı Kerim ki, ita­atten, ibadetten, iffetten, sulhtan, salahtan, takvadan, kısaca­sı, hak yoldan ayrılmamayı ve günde 5 vakit namaz kılmayı emreder. O, Kur'ân-ı Kerim ki, cehaletten, tembellikten, gu­rurdan, kibirden, cimrilikten, falcılıktan, iftiradan, yalandan, riyadan, kul hakkından velhasıl her türlü kötülüklerden, huzur bozacak söz ve fiillerden kaçınmayı emreder.

Ey din kardeşlerim,

Her işimizde, her hareketimizde takip edeceğimiz yol, Kur'an yolu, Resûiullahın yolu, ashabının yolu ve İslam alim­lerinin yolu olmalıdır. Kur'an'ın yolunu bilmemiz için, O'nun manasını, tefsirini, Resûiullahın yolunu bilmemiz için O'nun hadislerini ve hayatını kendimize Örnek almalıyız.

Muhterem cemaat,

Biz de ayetler ve hadisler ışığında hayatımızı değerlendi­relim ve ebedi saadeti kazanalım. Ashabın yolunu bilmemiz için onların hayatlarını ve sözlerini bilmemiz şarttır. Eğer biz bunları öğrenmezsek, cehaletten, huzursuzluktan kurtulama­yız. Huzur bulmak istersek, Allah'ın kelamına kulak verelim. "Gerçek Kur'an, insanları öyle bir yola doğrultturup götürür ki, o en adil ve doğru yoldur." (İsra Suresi ayet 9) Başka bir ayet-i kerimede, "Kur'an okunduğu zaman derhal onu dinle­yin, susun." buyrulmaktaır. Bu hususta Peygamberimiz (sallal-lahü aleyhi vesellem)de "Kur'ân-ı Kerim zahir bir nurdur, bir zikr-i Hakimdir en doğru bir yoldur," diye mübarek hadis-i şe­riflerinde beyan etmişlerdir. Başka bir hadis-i şeriflerinde ise, "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı Öğrenen ve öğreten kimselerdir." buyurmuştur (Buharı- R.S.)

 

Kur'an

 

Muhterem Müslümanlar,

Saadet ve huzur Kur'ân'ı bilmek ve onun emirlerine har­fiyen uymaktır. Asrımızın büyük İslam alimi, bizlere bu mevzu­da gür sesiyle şöyle uyarıda bulunuyor:

"Ey Kur'an'a bin yıllık tarihinin şahadetiyle hizmet eden ve İslamiyet nurunu kıtalara duyuran Müslüman ecdadın evla­dı! Kur'an'a yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlata­cak, O'nun bu zamanda manevi bir mucizesi olan, İslam'ı eserleri, Kur'an tefsirlerini mütalaa etmeye, incelemeye, araş­tırmaya, okumaya çalış. Lisanın, Kur'an'ın ayetlerini âleme duyururken hal ve hareketlerinde O'nun manasını neşretsin, ona uysun, ahlakın da Kur'an ahlakı olsun. Lisan-ı halinle Kur'ân'ı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insanlığın saadet ve huzura kavuşmasına sebep olursun.

Ey asırlardan beri Kur'an'ın bayraktarlığı vazifesiyle ciha­dında en mukaddes ve muhterem bir mevkii hazırlamış olan ecdadın evlat ve torunları! Uyanınız. İslam aleminin fecrî sadı-kında, gaflette bulunmak katiyen akıl karı değildir. Yine İslam âleminin uyanışında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur'an'ın ve imanın nuruyla nurlanarak, İslamiyetin terbiye­siyle olgunlaşıp tekemmül etmek gerekir. Evet, hakiki insan medeniyeti ve ilerlemesi olan İslam medeniyetine sarılmak ve onu hal ve hareketinde kendine rehber eylemek lazımdır.

Avrupa ve Amerika'dan getirilen ve hakikatte İslam'ın malı olan, fen ve sanatı tevhid nuruyla yoğurarak, Kur'anın bahsettiği tefekkür ve mana-i harfi nazarıyla yani sanatkarı ve ustası namıyla onlara bakmalıdır. "Saadet-i ebediye ve serme-diyeyi gösteren hakiki imaniye ve Kur'ân'in mecmualarına doğru ileri arş!" demeli ve dedirttirmeliyiz.

Ey eski çağların cihangir Asya ordularının, kahraman as­kerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!

Beş yüz senedir yatığınız yeter. Artık Kur'ân'ın sabahında uyanınız. Yoksa Kur'ân-ı Kerim'in güneşinden gözlerinizi ka­patarak gaflet sahrasında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir. Kur'an mecrasından ayrılarak birleş-meyen sular gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefa­hat ve bütün kötülükler sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi Kur'ân-ı Kerim'in etrafında saadet ocağında bir­leşerek sefahat ve bütün kötülükleri süpürüp, bu vatana ab-ı hayat olan hakikati İslamiye sularını akıtınız. O hakikat-ı İs-lam'iye suları ile bu topraklarda iman ziyası ışığı altında haki­ki medeniyetin fen ve sanat çiçekleri açacaktır. İşte o zaman, bu vatan maddî ve manevî saadetleri içinde gül ve gülistana dönecektir. İnşallah.

Muhterem Müslümanlar,

Alfahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: "Toptan Allah'ın ipine (yani Kur'an'a) sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin." buyuruyor. Demek Kur'ân'ın etrafında birleşmemiz gerekiyor. Ona sarıl­mamız gerekiyor. Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem de: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve Öğretenleriniz-dir." buyurur. Demek hayırlı olmak için Kur'anı ve emirlerini öğrenmek ve yaşamak, yaşatmak, öğretmek, aleme duyur­mak gerekiyor. Ta ki huzur ve saadet bulunabilsin, insanlık kurtulsun. Allah'ın rızasına nail olunabilsin.

 

İman Ahiret

 

Muhterem Müslümanlar,

İman esasları, İslamiyetin temel taşlarıdır. Temel taşları ola iman esasları ne kadar sağlam olursa insan da o derece Müslüman olur, İslamiyet'e o kadar bağlı olur. Allah'ın emirle­rini ve Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'in Sünnetle­rini o derece yerine getirir. Öyle ise biz de, iman esaslarını ak­la ve mantığa dayalı bir şekilde öğrenelim ve bilelim. Çok kuv­vetli bir şekilde bilelim ve inanalım ki hiç kimse bizi imanımız­dan ayırmasın. Sahabeler gibi vücudumuz parça parça olsa, canımız alınsa bile imanımızdan, dinimizden, Müslümanlığı­mızdan ayrılmamalıyız. Çünkü iman, din, Müslümanlık insanı insan eder, belki sultan eder. En muhterem insan olur. İman­sızlık, dinsizlik, dinin emirlerine uymamak is insanı canavar­dan beter eder. İnsanın kalbini taştan da katı ve merhametsiz yapar. İnsanı put ve heykel gibi bir şey yapar. İman hem nur­dur, hem kuvvettir. Yani insanı ışıksız ve kuvvetsiz bırakmaz. Hakiki İmanı elde eden adam köye, şehre meydan okuduğu gibi bütün kainata meydan okuyabilir. Öyle ise biz de hakiki imanımızı elde edelim. Müslümanlığı ve dinimizi öğrenelim, öğretelim. Hakiki imanı kazandıracak dinî kitapları okuyalım. Dinimizin emirlerini yapalım. Günahlardan, haramlardan ka­çınalım. Bilmiyorsak, güzel bir şekilde soralım öğrenelim, İs­lam'ın ilk emri "Rabbinin ismiyle oku" olduğunu unutmaya­lım.

Muhterem mü'minier.

İmanın altı şartından birine hakkıyla inanan ve bilen, di­ğerlerini de bilir ve inanır, öğrenir. İmanın şartlarından birini inkar eden, diğerlerini hakkıyla bilmiyor demektir ve dinden çıkar. İşte biz de hakkıyla inanabilmemiz için imanın şartlarını akla ve mantığa dayalı bir şekilde delillerle bilmemiz ve öğren­memiz lazımdır, tâkî imanımız kuvvet bulsun. Allah'ın emirle­rini harfiyen yapalım.

İman esasları altı telli bir halat urganı gibidir. Her bir teli imanın şartından biridir. O teller, o kadar sağlam ki hiçbir za­man kopmak bilmez. Hele altı tel bir araya gelirse, ebediyen kopmaz.

Bir de amellerle iman halatı muhafaza edilir ve korunur­sa, ebediyen kopmaz. İşte O'nun indir ki "Hayatınızın zevk ve lezzetini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız, farzları yapmakla, Allah'ın emirlerini yerine getirmekle süsleyiniz. Günahlardan ve haramlardan çekinmekle muhafaza ediniz, koruyunuz." denilmiştir.

Bildiğiniz gibi ahiret gününe inanmak iman esaslarından biridir. Ahiret günü denilince Cennet, Cehennem, ölüp tekrar dirilme, Allah'a hesap vermek gibi şeyler akla gelir. Dünyad.a, ahiretin varlığına deliller ve işaretler vardır. Bunları düşünenter ve manen kör olmayanlar görür ve bilir. Şu baharda ağaçların çiçek açmaları, yapraklanmaları bir nevi dirilmeleri, bizim di­rilmemize işarettir. Ölü ve cansız bir çekirdekten koca bir ağa­cın meydana gelmesi ve canlanması, biz insanlarında cbiür dünyada "Acbü'z-Zeneb" denilen çekirdek adar olan madde­den meydana geleceğimize işarettir. Ufak bir çekirdek kadar olan bu madde insanın kuyruk kemiğimize işarettir. Ufak bir çekirdek kadar olan bu madde insanın kuyruk kemiğinde bu­lunur. Çürümez ve yanmaz, kaybolup gitmez. Tâ ahirette o maddeden insan meydana gelir. Hem hadis-i şerifte ve hem ilim buna işaret etmiştir.

Düşünün ki insanın evveli bir damla sudur. Bu su binbir çeşit yiyecekten içecekten meydana geldi. Bu suya ruh nere­den geldi? İşte bunları Aîlahû Teâlâ meydana getirdi. Bunları böyle meydana getirir, diriltir ve bize hesap sorar, kötü ceza verir, işlerimizde mükafat verir, bunların hepsini yapar. Öyle ise dikkat edelim.

Azab çekmemize gelince: Rüya görürken, yatağımızda yattığımız halde nasıl üzülüyoruz, seviniyoruz, azab çekiyoruz ise öbür dünyada da böyle azab çekeriz. Rüyadaki hallerimizi, derince düşünün. O zaman ahiretteki azabı ve mükafatı daha iyi anlarsınız.

Ey "İnsanım, Ey Müslümanım" diyen!

Sen bunları böyle bildiğin halde nasıl olur da Allah'ın emirlerini yapmazsın, nasıl olur da haram işlersin, günah işler­sin, İslamiyeti öğrenmezsin? Hiç düşünmüyormusun bunları ve bunların böyle olacaklarını. Bu zamana kadar düşünmedi isen bundan sonra düşün, kendine gel, gafletten uyan, İslami­yeti öğren ve evlatlarına da öğret, onları camiye getir. Hepi­miz toptan Allah'ın emirlerini yapalım, günah işlemeyelim.

Bakın ayet-i kerimede ne buyruluyor: "İnsan der: "Çürü­müş kemikleri kim diriltecek?" Sen de: "Kim onları önceden yaratıp, hayat vermiş ise o diriltecek" Başka bir ayette ise me-alen: "Yer yüzünü ve gökyüzünü böyle nizamlı, intizamlı hare­ket ettiren hakkında şüphe yok." Öyle ise İslamiyete uyalım, ona göre hareket edelim. Ayrıca şunu da belirtelim ki, bir hadis-i şerifte: "Kıyamet kopuyor olsa dahi elinizdeki ağacı diki­niz, ağacın birçok faydaları vardır." buyrulmuştur. Yine Pey­gamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) "Kabir ya Cennet bah­çelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çu­kurdur" buyuruyor. Bizde Allah'ın emirlerini yerine getirerek kabrimizi cennet bahçelerinden bir bahçe yapalım, günahlar­dan temizlenelim ki kabrimiz temi2 olsun, İslam'ı okuyup oku­talım, İslam'dan ayrılmayalım.

 

Ahiret

 

Muhterem Mü'minler,

Ahirete iman, imanın altı şartından biridir. Zaten iman esasları, Allah'ın varlığına ve birline inanmak ve ahiret günü­ne inanmak üzere iki ana maddede toplanır. Ahiretin varlığı­na aklî ve mantıkî bir çok deliller vardır. Mesela: Baharda ku­ru ve sert bir çekirdeğin çatlayıp yeryüzüne çıkması ve büyü­mesi, kocaman bir ağaç olması, kışın kuru ve odun gibi sert olan dallardan baharda nazik yaprakların çıkması ve buna benzer binlerce işin olması ve Allahû Teâlâ'nın kudretiyle meydana gelmesi hep ahiretin bu dünyadaki misallerindendir. Ahiret denilince ilk akla gelen, bahardaki meyve ve sebzelerin sert bir çekirdekten yeşillenmesi ve dirilmesi gibi bizim de di­rileceğimiz ve yaptığımız şeylerden hesap vereceğimiz akla gelir. Peygamberimiz ahiret gününde, insanların kuyruk soku-mundaki acbü'z-Zeneb denilen çekirdek kadar bir maddeden dirileceklerini ve ağaçların çekirdekten bittiği gibi insanların da biteceğini haber vermişlerdir.

 

Ahirete İman

 

Muhterem Müslümanlar,

Ahirete imanın bir yüzü dünyaya bakar. Fert ve toplum hayatını nizam ve intizam altına alır. Ahirete imanın, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyeye ait çok mühim neticeleri vardır. Bu neticeler gözden geçirilince görülür ki:

İnsanların dörtte birini teşkil eden çocuklar ahiret imanıy-la insanca yaşayabilirler, insaniyetin istidatlarını (kabiliyetlerini) taşıyabilirler. Yoksa elîm endişeler içinde kendini uyutturmak için çocukça oyuncaklarıyla haylazca bir hayatla yaşayacak. Çünkü her vakit etrafında O'nun gibi çocukların ölmesiyle O'nun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları yaşayan zaif kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle tesir yapar ki, hayatı ve aklı o biçareye alet-i azab ve işkence edeceği zamanda, ahi­ret imanının dersiyle bir sevinç ve genişlik hissederek der: "Bu kardeşim veya arkadaşım Öldü, cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve validem (annem) öldü. Fakat rah­met- lahiyeye gitti, yine beni cennette kucağına alıp sevecek ve bende o şefkatli anneciğimi göreceğim." diye insaniyete la­yık bir tarzda yaşayabilir.

Hem insanın bir rub'unu (dörtte birini) teskin eden ihtiyar­lar, yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının, kapanmasına karşı teselliyi an­cak ve ancak ahiret imanında bulabilirler. Yoksa, o merhamet­li muhterem babalar ve fedakar ve şefkatli anneler, öyle vavey-Ia-yı ruhî ve dağdağa-i kalbî çekeceklerdir ki, dünya onlara me'yıısane bir zindan ve hayat işkenceli bir azab olurdu. Fa­kat ahiret imanı onlara der; "Merak etmeyiniz. Sizin ebedi bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor ve zayi ettiğiniz evlad ve akrabalarınızla se­vinçle görüşeceksiniz." diye iman-ı ahiret onlara öyle bir tesel­li ve inşirah verir ki herbirinin yüz ihtiyarlık başlarına toplan-sa, onları me'yus etmez (üzmez).

İnsanların üçte birisini teşkil eden gençler, hevesatları ga­leyanda oaln hissiyata mağlup, cüretkar akıllarını her vakit başlarına almayan o gençler, ahiret imanını kaybetseler ve ce­hennem azabını tahattur etmezlerse hayat-ı ictimaiyede, (top­lum hayatında) ehli-i namusun malı ve ırzı ve zaif ve ihtiyarla­rın rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı bir dakika lezzet için, bir mes'ud hanenin saadetini mahveder ve bu gibi hapis­te 4-5 sene azab çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer.

Eğer iman-ı ahiret O'nun imdadına gelse, çabuk aklını ba­şına alır. "Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim; fakat cehennem gibi bir zindanı bulu­nan, bir Pâdişah-i Zülcelal'in melaikeleri beni görüyorlar ve fe­nalıklarımı kaydediyorlar. Ben başı boş değilim ve cazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi zaif ve ihtiyar olacağım." diye bir­den zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar.

Hem nev-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı olan hastalar ve mazlumlar, musibetzedeler ve fakirler, eğer iman-ı ahiret onla­rın imdadına yetişmezse her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen, ölüm ve namusunu kurtaramadığı zalimin mağ-rurane (gururlanarak) ihaneti ve büyük musibetlerde, boşu bo­şuna malını ve evladını kaybetmekle elîm me'yusiyeti, (şiddet­li üzüntüleri) elbette o biçarelere dünyayı zindan ve hayatı işkenceli bir azaba çevirir. Eğer ahirete iman imdatlarına yetiş-se birden onlar nefes alırlar, sıkıntıları, me'yusiyetleri (üzüntüleri) ve endişeleri derece-i imanına göre kısmen ve tamamen zail olur. Mesudane bir hayat yaşarlar. Ahirette de ebedi sa­adete mazhar olurlar."

Öyle ise biz de İslam'ın emirlerine göre hareket edelim ki, saadet ve huzuru bulabilelim. Allah'ın rızasına nail olup, sa­adeti ebediyeyi kazanabilelim.

 

İbadetin Gayesi

 

Muhterem Mü'minler,

İnsanın İslamiyeti yaşayabilmesi için, Allah'ın emir ve ya­saklarını bildiren Kur'ân-ı Kerim'i manasıyla ve mealiyle birlik­te öğrenmesi ve Peygamberimizin (sallallahü aleyhi vesellem) hayatını hadislerle beraber, eliden geldiği kadar öğrenmesi şarttır. Hatta bir hadis-i şerifte belirtildiğine göre: "Kadın ve erkek, her Müslümana, kendine kafi ve yetecek derecede, îs-lamiyeti öğrenmesi (imanın ve Islamiyetin şartlarını tafsilatıyla beraber bilmesi şarttır.) farzdır." Taki, nefsine karşı ve şeytana karşı, din düşmanlarına, kafirlere ve münafıklara karşı o ken­dini müdafaa edebilsin. İmanı sarsılmasın, imanı kuvvetlensin, amelinden vazgeçmesin, her iki dünyada da, huzur ve saadet bulsun, birçok, maddi ve manevi zararlardan korunsun, birçok da maddi ve manevi faydaları elde etsin. Allah'a kul, Peygam­bere ümmet olsun. Kısacası, Allah'ın emirlerine, Peygamberi­mizin sünnetlerine göre hareket etsin, hayatına nizam ve in­tizam versin. Müslüman olsun, İslam'a teslim olsun. İnsan namaz, oruç, zekat, hac gibi yaptığı ibadetlerin fayda ve hikmet­lerini bilmesinde birçok faideler vardır. Bilhassa günde beş va­kit kılınan namazın ve Ramazan orucunun fayda ve hikmetle­rini, bilmekte daha çok fayda vardır. Bu fayda ve hikmetleri her Müslüman'ın bilmesi çok iyidir ve bilmelidir, öğrenmelidir. Çünkü bunları bilirse nefsin ve şeytanın desislerine karşı cevap verebilir. Bilhassa din düşmanlarına, kafir ve münafıklara, ga­fil ve cahillere karşı bu fayda ve hikmetleri söyler ve onlara karşı cevap verir. İşte size ibadeti terk eden, namazı niyazı terk eden ve tembel ve gafil insanlardan işitilen sözü söyleyelim ve cevabını verelim.

İşte bu insanlar, nefis ve şeytanın desidesi namına "Ce-nab-ı Hakkın yani Allahû Teâlânm bizim ibadetimize, namazı­mıza, orucumuza ve diğer ibadetlerimize ne ihtiyacı var ki bi­ze emrediyor, yapmayanları cehennem azabı ile tehdit ediyor, Kur'ân-ı Kerimde çok yerlerde ve şiddetli bir şekilde emir ve­riyor? Allah'ın ne ihtiyacı var bunlara?" deyip duruyorlar. Ce­vap olarak, deriz ki: "Evet, Cenab-ı Hakkın yani, Allahû Te-âlâ'nın senin ibadetine belki, hiçbir şeye muhtaç değildir, ihti­yacı yoktur. Fakat sen ibadete, namaza ve niyaza, oruca ve di­ğer ibadetlere muhtaçsın. Sen manen hastasın. İbadetler ise manevi hastalığına ve yaralarına ilaçlar hükmündedir. Yani o manevi hastalığın ilacı ibadetlerdir.

Ayrıca ibadetlerin maddi birçok faydaları da vardır. Acaba bir hasta, hastalığı hakkında bir doktorun, kendisine faydalı ve şifalı ilaçlı içirmek ve iğne vurmak hususunda ettiği ısrara kar­şı, eğer doktora dese ki: "Senin ne ihtiyacın var, bana bu ilaç­ları içirmekte ve iğne vurmakta ısrar ediyorsun ve zahmet ve­riyorsun?" Ne kadar manasız ve düşüncesiz olduğunu anlar­sın. Böyle bir insana akılsız, serseri veya cahil, deli denir. Öyle ise biz de Allah'ın bizim ibadetimize, namazımıza ve orucu­muza ne ihtiyacı var, demeyelim. Böyle diyenlere karşı da yukarıdaki cevabı verelim. Allah'ın emirlerinden, Peygamberimi­zin sünnetinden ayrılmayalım.

İbadeti terk edenin şiddetli azab görmesi ve Kur'ân'ın unu bildirmesi ise, ibadeti terk eden kimse manevi olan kalb ve ru­hun gıdasını vermemiş ve onların hakkını çiğnemiş, kendine zulmetmiş olur. Kendisi başı boş olduğundan, her yaratılanı başıboş ve manasız görür. Böylece kainata hakaret etmiş olur. Nasıl ki, üzüntülü bir kimsenin, herkesi üzüntülü ve sevinçli bir kimsenin, herkesi sevinçli gördüğü gibi, ibadetsiz ve başıboş insanlar herkesi ibadetsiz ve başıboş görürler. Halbuki hiçbir şey başıboş değildir. Böylece her şeye hakaret etmiş olur. Onun için şiddetli cehennem azabıyla cezaya çarpılır. Kur'ân-ı Kerim de Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ben, insanları ve cinleri ancak Beni tanısınlar ve bana kulluk etsinler diye yarat­tım." Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) İse "Namaz dinin direğidir." buyurmuştur.

 

Müslüman Ve Vasıfları

 

Muhterem Mü'minler,

Her Müslüman, mü'mindir, inanan ve imanlı kişidir. Fakat her mü'min Müslüman kişi değildir. Ancak inandığını yapan­lar Müslüman kişilerdir. Diğerleri ise sadece mü'mindirler. Müslümanlığın yolu mü'minlik dergahından geçer. Mü'min ol­mayan da Müslüman olamaz. Müslümanlık mü'minlik derga­hının bekçisi ve koruyucusudur Müslümanlık bekçisi olmayan mü'minlik sarayı her an tehlikelerle karşı karşıyadır. Kısacası, imanın şartlarına inanan herkes, İslam'ın saadet ve huzur sa­raylarının dış yüzüdür. İslam'ın şartları ise bu saadet ve huzur saraylarının iç yüzüdür. İşte insanın imanı o saray içerisinde muhafaza edilir. İslam'ın saadet saraylarının içine girmeyenler, yani dışından seyredenler tam huzur ve saadeti bulamazlar. İnandıklarını yaşamayanlar huzur ve saadeti bulamazlar.

Eğer bugün, sokaklar fuhuş yuvası haline gelmiş, gençle­rin ekserisi ahlaksız ve genç kızların çoğunun namusu ve iffe­ti lekeli ise, bu İslamiyeti yaşamayışından, anne ve babaların evlatlarına İslamî terbiyeyi vermeyişinden ve evlatlarını başı­boş sokağa salmasından ileri gelmektedir. Öyle ise, evlatlarını­zı İslamî terbiye vererek, ahlaksızlığa dalmadan ve namus ve iffetleri lekelenmeden evlenme çağına ayak basınca evlendiri­niz. Taki onları zinadan, fuhuşiyattan korumuş olasınız. Evlat­lar da şunu iyi bilsinler ki, ahlaksızlığın, namus lekelemenin, zinanın ve fuhşun cezası pek büyüktür. Şaka dahi olsa, bir çift laf dahi insanın namusunu lekeler. Öyle ise, çok dikkatli olmak lazımdır. Aksi takdirde Allah'ın çok şiddetli azabına uğrarız ve İslam'a uymayışımızın cezasını çekeriz.

Muhterem Müslümanlar,

Evvela Müslüman demek, İslam'ın emirlerini yapan ve ya­şayan, namazını kılan, orucunu tutan, haramlardan kaçan, he­lal lokma yiyen, kısacası İslama teslim olan, İslam'ın emirleri­ni yapan demektir. Nasıl ki bir insan bir askere teslim olduğu vakit veya eser düştüğü vakit O'nun her emrini yaparsa, İs­lam'a imanla teslim olan da O'nun her emrini yapması İcab etmektedir. İslam'a imanla teslim olan, İslam'ın dediğini yap­mazsa, gereken cezayı bu dünyada veya ahirette çekecektir. İslam'ın şartlarını, elinden geldiği kadar yapmayanlar Müslüman olmuş olmazlar. Nüfus kâğıdında Müslüman yazmakla ve­ya sadece dil ile Müslümanım demekle Müslüman olunmaz. İs­lamiyet ancak yaşanmakla olur. Aynen, ekmek demekle karın doymadığı gibi. Karnın doyması ve susuzluğun gitmesi için ça­lışıp çabalayıp, ekmek parası kazanıp ve ekmeği yemekle, su­yu bulup içmekle karın doyabilir. İman ve İslamiyet ise, insa­nın ebedi karnın doymasına sebeptir. Zaten çalışmayı helal lokma yemeyi, yine İslamiyet ve iman emreder. Demek ki: herşey iman ve İslamiyet'le oluyor. Zaten iman ve İslamiyet birbirinden ayrılmaz ve ayrılmayacak olan ekmek ve su gibi­dirler, îman ve İslamiyet ikisi bir olunca ancak, insan tam ve kamil insan olabilir. Öyle ise İslamiyeti yaşayalım.

Muhterem Mü'minler,

Bizim İslam'ı yaşamayışımız, namaz kılmayışımız veyahut diğer ibadetleri yapmayışımız tembelliğimizden ve gafilliğimiz­den ileri gelmektedir. Çünkü çok zaman boş boş otururuz, boş boş laf ederiz, ezan okunur, namaz kılmayız.

İşte bu, tembelliğin tâ kendisidir. Boş zamanlarda namaz kılmayıp da "İş zamanında işimiz var, namazımızı kılamıyo­ruz." deyip kendini avutmak düşüncesizliktir. Nefsin ve şeyta­nın maskaralığı olmaktan başka bir şey değildir. Öyle ise tem­bellikten vazgeçmemiz lazımdır. Çünkü insanın fıtratı tembel­liği kabul etmez. Onun içindir ki bir kimseye tembel denildiği vakit kızar. Böyle olunca tembelliği bırakıp namazımızı ve di­ğer ibadetlerimizi yerine getirmemiz lazımdır. Yoksa bu tem­belliğimizin cezasını çok pahalıya öderiz. Allah'ın emrettiği namaz olsun, oruç olsun veyahut diğer ibadetler olsun hepsi de bizim yapamacayacağımız, gücümüzün yetmeyeceği şeyler değildir. Zaten Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de Bakara Suresi­nin son ayetlerinde bildirmiştir.

Muhterem Mü'minler!

Bir arabayı veya bir evi yapan usta veya mühendis o ara­banın veya evin ne kadar yük çekeceğini bilir ve ona göre yük yükler, fazla yüklemez. Allahû Teâlâ da bizi yaratmış ve bizim neleri yapıp neleri yapamayacağımızı bilmektedir ve bize gü­cümüzün yeteceği şeyleri emretmiştir. Öyle ise biz îslamiyeti yaşayacak güçte ve kuvvetteyiz. Nitekim İslamiyeti hakkıyla yaşayan çok insanlar olmuştur. Bilhassa Peygamberimiz (sal-lallahü aleyhi vesellem) ve Ashabı (radiyallahü anhüm) İslami­yeti en ince teferruatına kadar yaşamışlardır. Hep bunlar bize gösteriyor ki, bizim İslam'ın emirlerini, namazı olsun, orucu olsun diğer ibadetleri olsun yerine getirmeye gücümüz yete­cektir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İslamiyeti yaşamamız, O'nun emirlerini yetine getirmemiz şarttır. Velhasıl bizi kurtaracak olan, ancak ve ancak İslamiyeti yaşamak, O'nun emirlerini yapmak olacaktır. İslamiyet hakkında Kur'ân-ı Kerim'de bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır,: "Muhakkak ki Allah ya­nında, hak din İslam'dır (Müslümanlıktır)." Demek ki İslam'a sarılmaktan, Müslümanlığa sarılmaktan başka çare yoktur. Peygamberimiz: "İslam, Allah'tan başka ilah yok, Muhammed de Allah'ın Resulü diye şahadet etmen, namazı kılman, rama­zan orucunu tutman, zekat vermen, yoluna gücün yeterse hac etmendir." buyurmuştur. (Müslim)

Ayet ve hadis-i şerifin gösterdiğine göre kimseye zararlı olmayacağız, herkese hak yolda faydalı olmaya çalışacağız. İs­lam'ın emirlerini yapmaya gayret edeceğiz. İslam'ı bilmiyor­sak öğreneceğiz, tevbe istiğfar edip günahlardan çekineceğiz. Allah cümlemizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Amin.

 

İhlas

 

Muhterem Müslümanlar,

İslamiyetin en mühim esaslarında biri de ihlastır. İhlas ise, yapılan her işin ve her amelin Allah rızası için olmasıdır. Ya­pılmayan her işin amelinde yine, Allah rızası için yapılmama­sıdır. Yani yapılan işleri Allah'ın "yapın" dediğinden ve sevap olduğundan dolayı yapmak, yapılmayan işleri de Allah'ın "yapmayın" dediğinden ve günah olduğundan dolayı yapma­malıdır. Yoksa faydasını veya zarını düşünerek veya "şöyle de­sinler" "böyle desinler" diye yapmak doğru değildir. İhlas, amellerin temel taşıdır. Temel taşlan olmayan binalar çöktüğü gibi, ihlassız ameller de hiç hükmündedir. Ayrıca ihlas, amel­lerde bir terazidir. İhlasına göre tartılır. İhlas, bir çekirdeğe benzer. Çekirdek olmayınca ağa olmayacağı gibi, ihlas olma­yınca da amelin hayırı yoktur.

Velhasıl, her şeyimiz Allah nehyettiği ve emrettiği için ola­cak. "İbadetlerin ruhu ihlastır, ihlas ise yapılan ibadetin sırf emredüdiği için yapılmasıdır. Eğer, başka bir hikmet ve faide ibadete sebep gösterilse o ibadet batıldır."

İhlasın zıddı riyakarlıktır. Riyakarlık ise en kötü şeydir. Hatta gizli bir şirktir. İhlasla iş yapmak çok iyidir, emredilir. Ri­yakarlık ise haramdır, yasaklanır. Riyakarlık: bir ibadetin veya bir işin gösteriş için, şan, şöhret için yapılmasıdır. Mesela, bir kimse, "Falanca Cuma namazına bile gitmez, bayram namazı dahi kılmaz, hele diğer namazları hiç kılmaz, dinden imandan haberi yoktur." demesinler diye Cuma, bayram ve diğer namazlannı kılarsa, riyakarlık yapmış olur. Bundan dolayı yaptı­ğı ibadetler kabul olunmaz. Çünkü, Allah rızası için, Allah em­rettiği için yapmamıştır. Öyle ise her işimizi, amelimizi Al­lah'ın emrettiği için ihlasla yapalım. Bir kimse kendisini kötü-lettirmemek için iyilik yaparsa veya iyi insandır, desinler diye iyilik yapar, hayırlı yerlere yardım ederse bu da riyakarlıktır. Çünkü Allah'ın emri olduğu için yapmadı. Hep başkaları iyi desin diye yaptı. Rivayette geçer ki gösteriş için iş yapanlar ahirette "Biz birçok iyilikleri yaptıydık, nerede onlar?" diye­cekler. Cevap olarak; "Siz Allah rızası için iş yapmadınız, siz başkaları görsün diye amel yaptınız, ibadet yaptınız. Mükafa­tınızı gösteriş yaptığınız kimselerden alınız." denilecektir. Öy­le ise, namazımızı ve diğer ibadetlerimizi Allah emrettiği için, Allah rızası için yapalım. Riyakarlık, ihlassizlık, Allah Muhafa­za insanı dinden, imandan çıkarır. Riyakarlıktan kaçınalım. Ni­yetimiz hep Allah nzası için olsun.

Muhterem Mü'minîer,

Riyakarlık için yapılan her işin hiçbir kıymeti yoktur. İhla-sız işler ölçüye tartıya gelmez. Peygamberimiz (sallallahü aley­hi vesellem) riyakarlık için, iş yapanların ahirette ne hale dü­şeceklerini bizlere haber vermişlerdir. Peygamberimiz (aleyhis-selatü vesselamdın haberine göre, insanlar Allah'a hesap ver­mek için grup grup çağrılırlar. Önce bir şehit çağrılır. Allahû Teâlâ şehide "Bana nasıl kulluk ettin, Benim için ne yaptın?" deyince, şehit Senin için savaştım ve şehit oldum" der. Allahû Teâlâ "Sen onu Benim için yapmadın, kahramandı cesurdu, şehit oldu, desinler diye yaptın" O'nun için senin yerin cehen­nemdir" der ve cehenneme sürülür. Bundan sonra bir alim ge­lir. Ona da aynı sual sorulur. O da "Ben senin için ilim öğren­dim, ilim öğrettim." der. Ona da "Sen onları alim kimsedir, desinler diye yaptın" der. Daha sonra zengin kimse getirilir, ona da aynı sualler sorulur. Zenginde der ki: "Senin için fakir­leri sevindirdim, hayırları yaptım, hayırlar yaptım. Şunu yap­tırdım, bunu yaptırdım" der. Ona da "Sen bunları bu adam cö­merttir, iyidir desinler diye yaptın ve yerin cehennemdir." denilir.

Peygamberimizin haberinde, riyakar kimsenin şehit olsa bile kurtulamayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Öyle ise, Allah için şehit olacağız, Allah için alim olacağız, Allah için zengin olacağız, hep O'nun için rızası için, iş yapacağız. Kısacası: "Rıza-i ilahî için olacak. Eğer O razı olsa, büyün dünya küsse ehemniyeti yok. Eğer o kabul etse büyün halk reddetse tesiri yok, o isterse herkesi kabul ettirir." Allah rızası için iş yapan­lar daima muvaffak olur. Bir büyük kumandana "Sen harbi ka­zanacaksın." dediklerinde "Benim vazifem harbe hazırlan­maktır, kazanmak değil." der.

Muhterem Mü'minîer,

Ayet-i kerimede Ailahû Teâlâ : "Haydi (Ey mü'minîer) ka­firlerin hoşuna gitmese de Allah'a, onun dininde, ihlas ve sa­mimiyet erbabı olarak itaat edin." buyuruyor. Yani her işimiz Allah rızası için olacak, Allah rızasını düşüneceğiz. Peygambe­rimiz aleyhisselatü vesselam Efendimiz "Bütün insanlar helak oldu, ancak alimler helak olmadı. Onlar da helak oldu, ancak amel işleyenler helak olmadı. Amel işleyenler de helak oldu, ancak ihlash kişiler helak olmadı. Onlar da büyük bir tehlike üzerindedirler." buyuruyor. Demek ki ancak Allah rızası için amel ve iş yapanlar helak olmuyor, zarara uğramıyor. Onlar da ihlası kaybeder ve riyakarlığa düşer ise helak olacak, zara­ra uğrayacaktır. Kurtuluş İslam'da ve imanda, Allah için iş yapmakta, ihlastadır. Başka bir hadis-i şerifte Peygamberimiz  (sallallahü aleyhi veseliem) "Amellerin en efdali Allah için sev­mek, Allah için buğz etmek, düşman olmaktır/ buyuruyor. Kı­sacası: Üstün amel işlemek ve kurtulmak istiyorsak, Allah rı­zasını düşüneceğiz. Bir iş yaparken bir amel ve ibadet yapar­ken "Ben bu işi yapıyorum, fakat Allah razımı, değil mi? diye kendimize soru soracağız. Eğer İslam'a uyuyor ise hemen ya­palım, değilse yapmayalım. Allah'ın razı olup, olmadığı işleri bilmekte, İslam'ı bilmekle olur. Onun içindir ki her hutbemizin sonunda "İslam'ı okuyup, okutalım, İslam'dan zerre kadar ay­rılmayalım, O'nun emirlerini yerine getirelim, diyorum.

Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) ve O'nun ashabı her zaman kötü şeylerden, Allah'a sığınmışlardır. Biz de kötü şeylerden bilhassa ihlassızlıktan, riyakarlıktan Allah'a sığına­lım. Allah'a dua edelim. Cümlemizi doğru yoldan, imandan, İslam'dan ayırmasın. Amin.

 

Temizlik

 

Muhterem Müslümanlar,

Allah'ın bize verdiği her şey emanettir. Malımız da bir emanettir, canımız da bir emanettir. Vücudumuz, çocuklarımız ve ailelerimiz de bir emanettir. Velhasıl her şeyimiz bir ema­nettir. Bu emanetleri korumak ise bizim insanlık vazifemizdir. Bu emanetleri ancak Allah'ın emirleri ve Peygamberimizin sünnetleri dairesinde hareket edersek, işte o zaman o emanet­leri korumuş oluruz, yoksa koruyamayız. Her şeyimiz başımı­za bela olur. Malımızı Allah yolunda, hayır ve iyiliklerde harca­makla ve helal yoldan kazanmakla koruruz. Canımızı Allah yolunda, din, iman ve vatan, ırz. namus yolunda vermekle ve Allah'ın yasak etti şeylerden çekinmekle koruyabiliriz. Çocuk­larımızı İslamî terbiye vermekle, onalan namaza ve niyaza alış­tırmakla, kötü arkadaşlarında ve kötü yerlerden korumakla o emaneti muhafaza etmiş oluruz. Ailelerimizi ise, saçını, başını örttürmekle ve onu kötü yollardan korumakla, çocuklarımızı ve ailemizi kendimizi helal nzıkla ve İslam'ın emirlerini yerine getirmekle koruyabiliriz. Bu vazifeleri yapabilmek için de vü­cudumuzun sağlık ve sıhhatini, temizliğini yerine getirmek la­zımdır. Yani ilk önce vücut emanetini korumamız lazımdır ki diğer emanetler korunabilsin. Muhterem Mü'minler,

İşte bu vücut emanetini korumak, Allah'ın emirlerini yap­makla olur. Şöyle ki, vücudun korunması için temizlik şarttır. Bu temizlik vazifesi, Allah'ın emrettiği, beş vakit farz namazın şartı olan abdestle olur. Bütün vücudun temizliği ise, en az haf­tada bir defa bütün vücudu temizlemekle ve Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam)'in sünnetini yapmakla olur. Ayrıca na­maz kılmakla kalb ve ruhun gıdası verilmiş, kötü fikir ve dü­şüncelerden temizlenmiş olur. Allah'ın yasak ettiği, kumar, iç­ki, zina, hırsızlık gibi insanlık için zararlı pis ve kötü olan şey­ledir. İnsan bunlardan çekinirse vücut emanetini korumuş ve temizlenmiş olur. Zaten, vücudunu ve elbisesini, namaz kılaca­ğı evi ve camiyi temiz tutmak her Müslüman'ın vazifesi ve na­mazın farzlarından biridir. Ayrıca evini ve kendini, nizamlı ve intizamlı tertemiz tutması, yine İslamiyetin emirlerindendir. Her şeyin bir temiz tarafı vardır. Öyle ise temiz tarafını, İs­lam'a uyan tarafını seçmeliyiz. Mesela, sözlerin temizliği veya dilin temizliği kötü söz söylememek, küfür yapmamak, gıybet yapmamaktır. Kısacası, İslamiyetin emrettiklerini yapmak, yasak ettiklerini yapmamak temizliğin tâ kendisidir. Bunları İsla-miyeti bilirsek ve düşünürsek daha iyi anlarız. Ailahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim de şöyle buyuruyor: "Rabbini büyük tanı ve el­biselerini temizle." Öyle ise biz de ceketlerimizin ve entarileri­mizin yakasına bir bakalım. Ya o kirleri temizleyelim veya te­mizlettirelim. Paçalarımıza da dikkat edelim. Onları da temiz­leyelim. Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam Efendimiz, "Temizlik imanın yarısıdır." buyuruyor. Daha birçok ayet ve hadislerle bunlar açıklanmıştır. Öyle ise bizde İslam'a uyalım ki tertemiz, pırıl pırıl olalım.

 

Abdest

 

Muhterem Mü'minler,

Bazı işlerin bir ön şartı vardır. Bu ön şart yapılmayınca o iş olmaz, başarıya ulaşmaz. Namazında ön şartlan vardır. Bun­lar taharettir. Yani temizlik ve abdesttir. Bunlar tam olmayın­ca namaz da olmaz. Taharet abdestten önce yapılır. Büyük ve­ya küçük def-i hacet esnasında üzerimize necaset sıçratmama-ya çok dikkat etmeliyiz. Üzerine necaset sıçratanların, kabir azabına uğrayacağını Peygamberimiz haber vermiştir. Def-i hacetten sonra en az beş altı adım atar gibi hareketten son­ra iyice rahatlamalı. Taharet, abdestin, abdestde namazın anahtarıdır. Bir dişi eksik ve bozuk anahtarla kapı açılmayaca­ğı gibi, eksik taharetle ve eksik abdestle de namaz kılınamaz. Abdestte en çok dikkat edilecek hususlar ise, yıkanan uzuvlar­da, kuru yer koymamaktır. Mesela, başın dörtte birini mesh et­mek, elin tamamını baş üzerine koymakla olur. Ayaklan yıkarken topukları aşırmak ve kuru yer koymamak lazımdır. Yüzü yıkarken de, tüy biten yerlere kadar vardır malıdır. Kısacası ab-dest uzuvlarına iğne ucu kadar yer koymamalıdır. Muhterem Mü'minler,

Abdest aldıktan sonra yaş ayaklarımızla tozlu yerlere bas-mamahyız. Bilhassa ayakkabıyla basılan yerlere, ayakkabısız hiçbir zaman basmamak şarttır. Oturup kalktığımız ve ayakka-bısız gezindiğimiz yerlere de, ayakkabıyla basmamalıyız. Bil­hassa unlara çok dikkat etmelidir. Bunlar temizliğin başladığı ilk yelerdir. "Temizlik imandandır." hükmünü hiçbir zaman unutmayalım. Evinizi, elbiselerimiz velhasıl her şeyimizi terte­miz tutalım.

Taharet ve abdest tamam olunca sıra namaza gelir. Na­mazda da dikkat edilecek hususlar vardır. Ben burada ekseri­yetle ihmal ettiğimiz şeyleri hatırlatıyorum. Namazda en çok dikkat edeceğimiz şeylerden bazıları ise şunlardır:

En başta namaz kılarken acele etmemektir. Tadil-i erkana riayet etmektir. Yani rüku ve secdelerde, en az üç defa teşbih­leri söylemek ve rükudan kakınca biraz beklemek ve iki secde ardında yine biraz beklemektir. Böyle yapmayanlar namazla­rını tekrar kılmalıdırlar. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aiey-hi vesellem Efendimiz bir gün bir sahabenin acele acele na­maz kıldığını görür ve onu tekrar kılmasını emreder. O saha­be tekrar acele acele yine kılar. Peygamberimiz Tekrar kılma­sını emreder. Sahabe niçin böyle yaptığını Peygamberimize sorunca Peygamberimiz namaz kılarken acele ettiğini ve tadi­li erkana riayet etmediğini bildirir. Öyle ise biz de namazları­mızda acele etmeyelim, huşulu bir şekilde namaz kılmaya ça­lışalım. Ayet-i kerimelerde Aliahû Teâlâ tekrarla "Namazı dosdoğru kılın/' buyurmaktadır. Demek ki namazlarımızdan gafil olmayacağız. Her beş vaktimizi vaktinde kılacağız. Namaz kı­larken saflarımız dosdoğru ve sık olacak, namazımızda acele etmeyeceğiz. Tadil-i erkana riayet edeceğiz, sureleri de acele etmeden doğru bir şekilde okumak lazımdır. Eğer bilmiyorsak sorup öğrenmemiz şarttır. İslam'ın ilk emrinin "Rabbinin is­miyle oku." olduğunu ve "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır." kaidesini hiçbir zama unutmayalım. Ayrıca şunu da belirtelim ki, Ayeteİ Kürsi'yi okuduktan sonra teşbih çeker­ken, teşbihe veya üzerinize liflemeyiniz. Çünkü Peygamberi­miz böyle bir şey yapmamıştır. Ancak Peygamberimiz aleyhis-selatü vesselam Efendimiz Yatarken Fatiha, İhlas, Felak, Nas ve Ayete'l Kürsi'yi okuyunca eline üfleyip vücuduna sürdüğü­ne dair rivayetler vardır. Hem bu sünnettir. Yalnız teşbihten önce teşbihe veya vücudumuza üflememeye dikkat edelim. Kı­saca derim ki, İslam'da olmayan şeyi yapmayın.

Muhterem mü'minler,

Teşbihleri ağır ağır çekin ve biraz yukarıya kaldırın, teşbih­leri çekerken teşbih kelimelerini bir bir acele etmeden söyle­yin.

Allahû Teâlâ: "Namazı dosdoğru kılın, çünkü namaz mü'minler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur"[5] buyurmuştur. Peygamberimiz "Kişinin namazdan nasibi, hu-şuu kadardır. Yani ne kadarında huşulu bulunduysa alacağı ecir de odur." buyurmuştur. Namazda huşu ancak acele etme­den kilınırsa o zaman olabilir. Öyle ise biz de namaz kılarken acele etmeden ağır ağır kılalım, abdesün ve namazın bütün şartlarını da elimizden geldiği kadar yerine getirmeye çalışa­lım. Kısacası, İslamiyet ne emrediyor ise onu öğrenelim ve onu yapalım, İslam'dan ayrılmayalım.

 

Namaz

 

Muhterem Müslümanlar,

İslam'ın her emrinde pek çok hikmetler vardır. Namazın emredilmesinde de birçok hikmetler ve faydalar var. Bu hik­metler ve faydalar saymakla bitmez. Ancak İslamî eserlerden okumakla ve din kardeşlerimizden duymakla birer birer öğre­niriz. Bunları bilmekde yetmez. Asıl namazın ruhunu ve ehemmiyetini bilmemiz lazımdır. Namazın ruhunu ve özünü bilirsek onun değerini daha iyi anlar ve faydalarını daha iyi kavrarız.

Namaz, İslam'ın, imandan sonra gelen en mühim emridir. Namaz imanın alametidir. Eğer bir kimse namaz kılmıyorsa, "Acaba bu Müslüman değil mi?" diye herkes ondan şüphele­nir. Namaz kalbe nur, ruha kuvvet verir. Namaz Cenab-ı Hak­ka karşı bir şükürdür. Namaz en büyük bir vazifedir. Hem na­maz bütün ibadetlerin fihristesidir. Namazın büyük bir vazife olduğunu ve bir çok faydalarının ve hikmetlerinin bulunduğu­nu bildiren, bir çok ayet ve hadisler vardır. Bu büyük vazife hakkında ne kadar söz söylense azdır.

Muhterem Müslümanlar,

Namazı en güzel ve kısa bir şekilde ayet-i kerimeler ve ha-dis-i şerifler ifade edebilir. Bir Hadis-i şerifte, namazın ehem­miyetini, Rasulullah {aleyhisselatü vesselam) şöyle belirtmiştir: "Namaz dinin direğidir. Onu terk eden dinini yıkmış olur." De­mek oluyor ki, namaz kılmayanlar, direksiz evlerin çöktüğü gi­bi çökeceklerdir. Nasıl ki, evimiz yıkılmasın, çökmesin diye demir ve beton direkler dikiyorsak, dinimizi yıkmamak için de namaz direğini dikmeliyiz. Yani namazımızı kılmalıyız. Namaz direği yıkılırsa demir ve beton direkleri fayda vermez; çünkü namaz hem bu dünya için hem öbür dünya için direktir. İşte namaz, mü'min olan her insana farz-ı ayindir yedi yaşından itibaren çocuklara dinî, imanî bilgiler verilir. Namaza yavaş ya­vaş alıştırılır. Namaz için kadınlık halleri istisna, hiçbir özür ka­bul edilmez. Eğer bir mü'min namazını ayakta kılamıyorsa oturarak, oturarak kıiamıyorsa, münasip şekilde yatarak, bu­nu da yapamayacak durumda ise, göz işaretleriyle veyahut kalben düşünerek namazını kılması lazım gelir. Eğer bir kim­se, su bulamıyor veya su kullanması zorsa, temiz toprakla te­yemmüm yapar, namazını eda eder. Demek ki namazı ufak te­fek bahanelerle terk etmek yasaktır. Büyük günahlardandır. Öyle ise, onu elimizden geldiği kadar kılmaya çalışalım.

Muhterem Mü'minler,

Kalbinde, hakiki iman olan kimse hiçbir zaman namazını bırakmaz, cemaatle namazını eda eder. Cemaatle kılınan na­maz, diğer namazlardan yirmi yedi derece fazla sevaptır. Hem cemaatle namaz, sünnet-i müekkedir. Hatta, vacib bile diyen­ler vardır. Öyle ise namazı ve cemaati terk etmemelidir, tâ ki dünya ve ahiret hayatımız müsavi olsun, hakiki mü'min ola­lım. İşte Rasulullah (sallallahü aleyhi vesellem) bu hususta şöy­le buyuruyor: "Hakiki mü'min dünya ve ahiret hayatını müsa­vi tutmak, günde beş vakit namazını kılmakla ve İslam'a uygun hareket etmekle olur." Dünya ve ahiret saadeti Allah'ın emir­lerini yapmakla ve Rasulullah ve O'nun ashabının yolundan gitmekle olur. Onların yolu ki, savaşın müthiş anlarında, vü­cutlarından kan fışkıran ve kızgın kumlar üzerinde yatan şehit­ler arasında, kılıç şakırtılarını ve Allah Allah seslerinin, göklere yükseldiği o anlarda bile namazlarını bırakmamışlar, nöbet­leşe namazlarını eda etmişlerdir.

Rasulullah (aleyhisselatü vesselam) çok nadir beddua eder­di. 'Namazlarının kazaya kalmasına sebep olanlar, Allah ona­rın evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun." (Müslim) diyerek beddua etmiştir. Onun ashabının yolu ki, hiçbir zaman nama­zını terk etmemiş ve namaz vakti gelince, vücutları titrer, yüz­lerinin rengi solar, sararır, dişleri takırdar ve ürperir. İşte bun­lar, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ve daha ni­celeri. Onlar ki namazlarını içli dışlı huşu ile kılarlar. Hz. Ebu-bekir (r.a.) namaz kılarken karşıdan görseler, onu bir sütun ve bir direk sanırlar. Namaz esnasında serçeler onu cansız sana­rak üzerine konarlar. İşte dünya ve ahiret saadeti bu namaz ru­huyla ve bu namaz anlayışıyla temin edilir. Namazın hikmetle-ri ve faydaları bir bir görünür, meydana çıkar. Muhterem Cemaat,

Namaz hem o kadar çok vakit almaz. Hiçbir dünya işine engel olmaz. Daha birçok faydası olur. Çünkü günde bir saat abdetsiyle beraber beş vakit namaza kafi gelir. Bir İslam alimi yoldan geçerken, çalışan işçilere rastlamış ve demiş ki: "Eğer siz günde beş vakit namazınızı kılsanız ve İslam'a göre hareket etseniz, burada çalıştığınız sekiz saat dahi ibadet hükmüne ge­çer, sevap kazanırsınız. "Yirmi dört saatlik zamanda yirmi üç saatini geçici dünya hayatına sarf eden bir saatini ebedi haya­tı olan ahiret için sarf etmeyen akılsızlık etmiş olur. Bu cezası­nı da çok pahalıya öder.

 

Namaz Ve Önemi

 

Muhterem Müslümanlar,

Son devrin îslam alimlerinden birinin kendisinden yaşça ve rütbece yüksek olan bir adamla aralarındaki geçen konuş­mayı faydalı olur zannıyla aynen naklediyorum.

O İslam alimi diyor ki: "Bir zaman yaşça ve rütbece bü­yük ola adam bana dediki: Namaz iyidir, fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur, bitmediğinden usanç veriyor. O za­tın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra nefsimi dinledim. İşittim ki aynı sözleri söylüyor ve ona baktım gördüm ki tem* bellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım. O zat o sözü bütün nüfus-u emmarenin namına söylemiş gibidir veya söylettinImiştir. O zaman ben dahi dedim: "Madem nef­sim emmaredir, nefsini ıslah etmeyen, doğru yola getirmeyen başkasını ıslah edemez, doğru yola getiremez. Öyle ise nef­simden başlarım."

Dedim: "Ey nefis, cahillik içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil beş ikazı benden işit.

Birinci İkaz Ey kötü nefsim! Acaba ömrün ebedi midir? Hiç kati senedi var mı ki gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren ebedi yani elli altmış sene yaşa-yacakmış gibi düşünmendir. Keyf için ebedi dünyada kalacak gibi hazırlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki ömrün azdır, hem fay­dasız gidiyor, elbette O'nun yirmi dört saatten bir saatini ebe­di hayatın saadetinin temel taşı olacak güzel, hoş ve rahat bir hizmete sarf etmek usanmak şöyle dursun belki ciddi bir çalış­ma yani Allah'ın emirlerini yerine getirme ve hoş bir zevkle ibadet etmeye sebep olur.

İkinci ikaz Ey şikayetçi nefsim! Acaba her gün her gün ek­mek yersin, şu içersin, havayı teneffüs edersin. Sana onlar usanç vermiyor mu? Madem vermiyor, çünkü ihtiyaç tekrar ettiğinden usanç değil lezzet alıyorsun; yani acıkıyoruz, susu­yoruz, nefes almayınca duramıyoruz yemek yiyip, su içince, nefes alınca lezzet alıyoruz. Öyle ise vücudun en önemli yeri olan kalbin gıdası, ruhun can noktası, insanı Allah'a kul oldu­ğunu belirten, ilan eden namaz dahi seni usandırmamak gere­kir. Nihayetsiz elem ve üzüntülere müpTeâlâ, nihayetsiz lez­zetlere ve amellere sahip olan kalbin gıdası ve kuvveti her şe­ye kadir Allah'ın kapısını namaz ve niyaz ile çalmakla elde edi­lebilir. Şu ayrılıkla alem ile ve fani dünyada birbiriyle alakadar bir ruhun can noktası namaza yönelmekle korunabilir. Aksi takdirde ruh ölür. İnsan, ruhsuz, vicdansız, imansız, amelsiz olur. Fıtraten ebedi yaşamak arzusunda olan insan şu dünya ızdıraplarından ve meşgalelerinden ancak namaz penceresiy-le nefes alabilir, kurtulabilir. Huzur bulabilir.

Üçüncü İkaz: Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerde­ki ibadet külfetini ve meşgalesini, namazın meşakkatini ve zahmetini bugün düşünüp ızdırap çekmek, hem gelecek gün­lerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemi­ni bugün tasavvur edip, düşünüp, sabırsızlık göstermek hiç akıllı işi midir? Zaten o günlere kadar yaşayıp yaşamayacağı­mız belli değil, ayrıca o günlerde ibadet etmek kolaymı olacak, zormu olacak O hiç belli değil. Biz Allah'ın emirlerine sarılır-sak Allah bize kolaylık gösterir, yardımını gönderir. Belki biz bunu anlayamayız.  Öyle ise, Allah'a ibadetten,  namazdan usanç duymak yerine, yeni bir şevkle ve ciddi bir gayretle iba­detimizi yapmamız gerekir. Gelecek günler madem gelmemiş­lerdir. Şimdiden düşünüp fütur getirmek aynen o günlerde aç­lığı, susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir di­vaneliktir. Madem hak ve hakikat böyledir, akıllı isen ibadet ci­hetinde yalnız bugünü düşün, bugün ölecekmiş gibi hareket et ve öyle düşün, yirmi dört saatten bir saatini ebedi saatini ve hoş, güzel, rahat bir hayat için sarf ediyorum de. O vakit acı bir füturun tatlı bir gayrete inkilab eder. Gayrete getirir.

İşte nefsim sen üç sabırla mükellefsin. Birisi, masiyetten sabır, kötülük ve günahlardan kaçınmakta sabredip, ölünceye kadar günah ve kötülük işlememek. Birisi de, musibete karşı sabır. İnsanın başına gelen bela ve musibetlere sabredip şika­yet etmemek. Kendi hayatımız bir imtihan olduğunu düşünüp bela ve musibetlere göğüs germektir. Aklın varsa Allah'a kul ol, namazını kıl, ibadetlerini yap, günah işleme, merdane "ya sabır" de. Üç sabrı omzuna al. Allah sana verdiği sabır kuvve­tini eğer yanlış yolda, kötü yerlerde sarf etmez, dağıtmaz isen her bela ve musibete, meşakkate kafi gelebilir. O kuvvetle da­yan."

İslam'ı okuyup, okutalım, öğrenelim. Allah'ın emirlerini yerine getirelim.

 

Namaz Ve Bilinç

 

Muhterem Müslümanlar,

Her kötülüğün, düşmanlığın kaynağı cahilliktir. İnsan bil­mediğinin düşmanıdır. Nefis ve şeytan cahil insanları daha çok yoldan çıkarır. Hayvanlar derecesine indirir. İnsan nefsin ve şeytanın iyi göstermeye çalıştığı şeyleri iyi bilmez ise onların aldatmalarına çabuk inanır. Eğer hak ve hakikati bilirse nefsin istek ver arzularına dur der. Senin aklın var, fikrin var, hayvan­lar gibi olamazsın der. Hak ve hakikati bilmekle İslam'ın ilk emri olan "Rabbinin ismiyle oku" emrini yerine getirmekle olur. îslamiyeti düşünerekten öğrenip ve nefisin insana yönelt­tiği sorulara cevap vererekten kul olmayı ve O'nun emirlerini yerine getirmeye çalışmak kuru kuruya inandım deyip Müslü­manlığın saf dışına çıkmamaktır. İslamiyeti okuyup, sorup, öğ­renmek insanlık alametidir. Muhterem din kardeşlerim,

İşte nefsin insana yönelttiği "Namaz iyidir; fakat her gün her gün çoktur, bitmediğinden usanç veriyor." vesvesesine ce­vap olarak büyük İslam alimi "Dördüncü ikaz"da şöyle diyor: "Ey sersem nefsim! Acaba şu ibadet vazifesi neticesiz midir, mükafatı yok mudur? Yapmayanlar için cezası yok mudur, mükafatı az mıdır ki sana usanç veriyor. Halbuki bir adam sa­na birkaç para verse veyahut korkutsa akşama kadar çalıştırır, mecburen çalışırsın. Acaba bu misafir olduğumuz dünyada aciz ve fakir kalbine kabirde gıda ve ışık ve herhalde kıyamet günündeki hesaplaşmada senet ve beraat ve ister istemez üstünden geçilecek oİan sırat köprüsünde nur ve Burak olacak namaz neticesiz midir, ücreti azmidir? Bir adam sana yüz lira­lık bir hediye vaad etse yüz gün seni çalıştırır, belki sözünden dönebilir. Fakat sen itimat eder çalışırsın. Acaba sözünden dönmesinin bile düşünülmesi muhal olan Allahû Teâlâ cennet gibi bir ücreti, mükafatı, saadet-i ebediye gibi, yani ebedi ola­rak saadet ve huzuru bir hediye olarak sana vaat etse, pek az bir zamanda pek güzel bir vazifede seni çalıştırsa, sen hizmet etmez isen, ibadet yapmaz isen veya İsteksiz, yarım yamalak, usançla ve baştan savma hizmetinle, ibadetinle, namazınla onu vaadinden dönebilir diye düşünmek insanlığa ve hayvan­lığa velhasıl hiç düşünülmeyecek veya söylenmeyecek bir sö­zü söylemek, Allah'ın cennet gibi büyük hediyesini hafife aldı­ğının farkındamısın? Dünyada hapsin korkusundan en ağır iş­lerde çalıştığın ve kanundan korktuğun halde cehennem gibi bir ebedi hapisten korkmuyor musun, düşünmüyor musun? Bunlar sana gayret vermiyor mu?

Beşinci ikaz: Ey dünyaya tapan nefsim! Acaba İbadetteki başı boşluğun ve ilgisizliğin, namazdaki kusurun dünya mese­lelerinin çokluğundan mıdır, veya geçim derdi, rızık kazanmak derdinden vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini dünyaya sarf ediyorsun? Al­lah'ın rızık verici olduğunu unutuyorsun.

Allah'ın emirleri dairesinde dünya içinde çalışacağını unu­tup başıboş, düşünmeden hareket ediyorsun ve kendini avutu­yorsun.

Öyle ise muhterem cemaat,

Allah'ın emirlerin okuyup okutturup, dinleyip sorup, öğ­renip ne yapılması icap ediyor ise onları yapacağız.

 

Namaz-İbadet

 

Muhterem Müslümanlar,

İnsan sadece et ve kemikten ibaret değildir. Et ve kemiği ayakta tutan maneviyattır, ruhtur. Bunun gibi bir de nefis ve şeytan vardır. Nefis ve şeytan ise daima kötülüğü emreden, çeşitli vesveselerle günaha sevk edip, ibadetlerden soğutur. Bu vesveseleri nefis ve şeytanın tercümanı olan bazı gafillerden işitip aklanıyoruz. Diyorlar ki: "Namaz iyidir, fakat hergün be­şer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor."

Ey bedbaht insan! Acaba ömrüm ebedi midir? Hiç kati se­nedin varmı ki, gelecek seneye, belki yarma kadar kalacaksın. Sana usanç veren tevehhüm-ü ebediyettir. Dünyada ebedi ya­şayacak gibi düşünmendir. Keyf için dünyada kalacak gibi naz­lanıyorsun. Eğer anlasaydın ki, ömrün azdır. Hem faidesiz gi­diyor, elbette günün yirmi dört saatten bir saatini ebedi haya­tın saadetine ve huzuruna yarayacak güzel ve hoş rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek usanmak şöyle dursun, beki ciddi bir şevk ve gayret vermesi lazım gelir.

İnsan, her gün her gün ekmek yer, su içer, havayı tenef­füs eder, her an nefes alır verir, bunlar insana usanç veriyor mu? Madem vermiyor, çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usan­mak değil, bizzat lezzet alıyor. İşte namaz dahi seni usandır­mamak gerekir. Hem geçmiş günlerdeki ibadet ve namazın meşakkatini ve zahmetini bugün düşünüp muzdarip olmak, hem de gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizme­tinin meşakkatini bugün tasavvur edip, sabırsızlık göstermek hiç akıl kân mıdır? Şu sabırsızlıkta, misalin şöyle bir insana benzer ki gelecek günlerdeki açlığı ve susuzluğu bugün düşü­nüp bağırıp çağırır. Bu ise divaneliktir; çünkü gelecek günler madem gelmemiştir. Şimdiden o günleri düşünüp huzursuz ol­mak akıl kârı değildir. Madem hakikat böyledir, akıllı isen iba­det cihetinde yalnız bugünü düşün. "Onun bir saatini ücreti pek büyük külfeti pek az, hoş güzel ve ulvi bir hizmete sarf et." Allah'ın huzurunda secdeye kapanıp "Sübhane Rabbiyel ala" de. Allah'tan rahmetini dile. Muhterem Mü'minler,

Acaba şu ibadet vazifesi neticesiz midir, ücreti az mıdır ki usanç veriyor? Halbuki, ibadet, bilhassa namaz, bu dünya mi­safirhanesinde, aciz ve fakir kalbine kuvvet ve gıda, kabirde ışık, mahkeme-i kübrada senet ve berat, ister istemez üstün­den geçilecek sırat köprüsünde nur ve Burak, olacak bir na­maz neticesiz midir veya ücreti azmidir? Böyle büyük bir iba­deti hafife alıp kılmayan pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir azaba müstahak olacağını düşünüyor musun?

Acaba ibadetteki tembelliğin ve namazdaki noksanlığın dünya işleri çokluğundan mıdır? Yoksa geçim derdinin meşguliyetiyle vakit bulamadığından mıdır? Sırf dünya için mi yara­tılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?

Dünya işleri dediğin çoğu sana ait olmayan, fuzuli bir su­retle karıştığın malayani boş şeylerdir. En lüzumlusunu bırakıp güya binler sene ömrün var gibi lüzumsuz şeylerle vakit geçi-riyorsun? Mesela, zuhalin etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıl­dır ve amerikan tavuklar ne kadardır, gibi kıymetsiz şeylerle, kıymetli vaktini geçiriyorsun.

Halbuki zaman çok kıymetlidir, onu lüzumsuz şeylerle har-camamalıdır. Muhakkak bilmeliyiz ki, dünkü gün elimizden çıktı, yarın ise elimizde senet yok ki ona sahip olabilelim. Öy­leyse hakiki ömrümüzü, bulunduğumuz gün bilip, günün bir saatini hakiki istikbali kazandıracak olan namaza ve ibadete sarf edip, Allah'ın rızasına nail olalım.

 

Cuma

 

Muhterem Cemaat,

Cum'a mü'minlerin bayramıdır. Haftada bir gün, Cuma namazımızı kılmakla, Kur'ân-ı Kerim dinlemekle, hutbe dinle­yip dinî bilgilerimizi çoğaltmakla, İslamî manada birbirimizle dertleşip ve yardımlaşmakla, birbirimizi ve kabirleri ziyaret edip ibret almakla, cumanın ehemmiyetini anlamış ve bu Cu­ma bayramını kutlamış oluruz. Aksi halde haftada bir gün, ne yalnız başına, nede cemaatle namaz kılmamış, işi olmazsa cu­maya gelip, işi olursa gelmeyen veyahut da "cumaya gitmedi" demesinler diye camiye gelenler, birbirinden habersiz ve hut­beyi iyi dinlemeyenler cumanın ehemmiyetini anlamamışlar­dır, kendilerini bilmiyorlar, Müslümanlığı bilmiyorlar demektir. Öyle ise, İslamiyeti öğreten dinî kitapları alıp, okumamız ve okutmamız lazımdır. Hiç olmazsa bilenlerden öğrenmemiz yi­ne bizi cahillikten kurtarır. Öğrendiklerimizi de yerli yerince tatbik etmemiz de şarttır. Ufak tefek sebep ve mazeretler ile cumayı terk etmek, insanı İslam'dan koparacak ve ağır günah­lardandır.

Cuma namazı, hür mukim yani yolcu olmayan akıl baliğ olan ve sıhhati yerinde olanlar, çok hasta olmayanlar için farz­dır. İşini gücünü bırakıp gelerek Cuma namazı kılmaları Al­lah'ın kat-i emridir. Cuma namazına erken hazırlanıp, okunan Kur'ân-ı-ı Kerim'den veya vaazdan istifade etmek de çok isa­betli ve sevaplidır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesel-Iem)'in bir hadis-i şeriflerinde bunu bize haber vermiştir: "Cu­ma namazı için, birinci saate giden (gelen) bir deve kurbanı se­vabı alır, ikinci saatte giden (gelen) sığır kurbanı sevabı alır, üçüncü saatte giden (gelen) boynuzlu bir koç kurbanı sevabı alır. Dördüncü saatte giden (gelen) ise, bir tavuk sadakası ka­dar sevap alır, beşinci saatte giden (gelen) ise bir yumurta sa­dakası kadar sevap alır. İmam minbere çıkınca defter dürülür, kalem yerine konur, melekler minberin kenarına toplanır, zi­kirleri duaları dinlerler." (Bidayet-ül Hidayet). Bu sevabı alan­lar dışarıda bekleyip, lakırdı edenler değildir. İçeri girip zikirle, fikirle meşgul olanlar içindir.

Cuma namazı şöyle eda edilir: Camiye girilince ezandan sora ilk önce "Niyet ettim Allah rızası için Cuma namazının ilk sünnetine." diye niyet edilir ve cumanın ilk sünneti kılınır. Hut­be okunduktan sonra cemaatli iki rekat farz kılınır. Buna da "Niyet ettim Allah rızası için cumanın iki rekat farzına, uydum hazır olan imama" diye niyet edilir ve cuman iki rekat farzı kı­lınır. Farzdan sonra "Niyet ettim Allah rızası için cumanın dört rekat son sünnetine" diye niyet edilir ve Cumanın dört rekat son sünneti kılınır. Bundan sonra "Niyet ettim Allah rızası için vaktine yetişipte kılamadığım son öğle namazına" diye niyet edilir ve dört rekat zuhr-u ahir namazı kılınır. Bundan sonra "Niyet etim Allah rızası için vaktin sünnetine" deyip iki rekat vaktin sünneti kılınır. Böylece on altı rekat namaz kılmış olu­ruz. Teşbih çekilir ve dua edilir.

Muhterem Mü'minler,

İşte kısaca burada belirttiğimiz hususları evlatlarımıza öğ­retmeliyiz. Tâ ki onlarda Cumanın ehemniyetini ve nasıl kılı­nacağını öğrenmiş olsunlar. Ayrıca onları da Cuma namazına getirmekle hem namaza alıştırmış, hem de cehennem azabın­dan kurtarmış oluruz. Cuma namazının farz olmasını Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde "Ey iman edenler! Cuma günü Cuma namazı için ezan okununca hemen Allah'ın zikrine koşun. Alış verişi derhal bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlı­dır." buyuruyor. Demek ki cumaya çağrıldığımızda çalışmayı bırakıp cumaya koşacağız. Sevgili Peygamberimiz (aleyhisse-Iatü vesselam) ise üç Cuma namazını terk edenin kalbinin mü­hürleneceğini ve münafık sayılacağını belirtmiştir.

Bir hadis-i şerifte "Bir kimse cumayı mühimsememek su­retiyle terk ederse Allah O'nun kalbini (Hakka karşı) mühür­ler." buyruluyor. Başka bir hadis-i şerifte "Bir kimse zaruri bir sebep olmamaksızın üç Cuma namazını terk ederse (Hak ka­tında) münafık yazılır" buyurulur. Yine başka bir hadis-i şerif­lerinde "Cuma namazını umursamamak ve önemini inkar et­mek neticesi kılmayan kimsenin Allah iki yakasını bir araya getirmesin. Onun işine bereket göstermesin. Biliniz ki Cuma namazını kılmayanın namazı yoktur. Zekatı yoktur. Onun hac-cı yoktur. Meğer ki, tövbe etsin. Allah tövbe edenin tövbesini kabul buyurur." buyurmak suretiyle cumanın ne demek oldu­ğunu bizlere bildirmiştir. Kısacası, cumayı ve diğer namazları tek etmek büyük günahlardandır. Öyle ise İslam'ı okuyup oku­talım. İslam emri olan cumayı ve diğer namazları kılalım.

 

Dine Bağlılık

 

Muhterem Müslümanlar,

Biz dinimize sarıldığımız müddetçe daima ilerlemiş ve te­rakki etmişizdir. Ne zamanki dinimizin emirlerini bırakıp nef­simizin ve başkalarının emrine uyduksa işte o zaman geriledik, tedenni ettik. Nihayet bir avuç toprak içinde sıkışıp kaldık. Bir zamanlar hakim idik, şimdi mahkum olduk. Tarih buna şahittir.

Ehl-i dalalet: "Bu taassub-u dinî (dine bağlılık) bizi geri bı­raktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra terakki etti." diyorlar. Çok yanlış düşünüyorlar. Aldanıyorlar, aldatılıyorlar. Çünkü Avrupa dini­ne mutaassıptır. Hatta adi bir Bulgara, bir İngiliz neferine as­kerine veya serseri Fransıza "Sarık sar, sarmazsan hapse atı­lacaksın." denilse taassupları muktezasınca: "Hapse değil, öl-dürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hareketi yapmayaca­ğım" diyecek! Bizim dinimize küfredecek kadar alçaklaşan ve ona ses çıkarmayan gafillerin kulakları çınlasın da, intibaha gelsinler!

Muhterem Mü'minler,

Hem İslamiyet diğer dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman İslamiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenab-ı Hakkı dahi ikrar edemez, inan­dığını söyleyemez. Belki mukaddes hiçbir şeyi tanımaz, ken­dinde kemalata medar olabilecek bir vicdan bulunmaz, tefes­süh eder, bozulur. Onun için İslamiyet nazarında, harbî kafirin hayat hakkı var. Hariçte olsa, musalaha etse, anlaşsa, dahilde olsa, cizye verse, İslamiyetçe hayat hakkı mahfuzdur, korun­muştur. Fakat mürtedin (dinden dönenin) hayat hakkı yoktur. Çünkü civdabı tefessüh eder, bozulur, içtima-i hayata (toplum hayatına) bir zahir olur. Halbuki Hristiyanın bir dinsizi yine toplum hayatına faydalı bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddes şeyleri kabul edebilir. Bazı peygamberlere inanabilir, Cenab-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir.

Muhterem Müslümanlar,

Acaba bu ehl-i dalalet, bu dinsizlikte hangi menfaati bulu­yorlar? Eğer idare ve asayişi, emniyet ve huzuru düşünüyorlar­sa, Allah'ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi, binlerce din­darın idaresinden daha zordur, daha müşküldür. Eğer, terakki ve ilerlemeyi düşünüyorlarsa, öyle dinsizler topluma zararlı ol­dukları gibi ilerlemeye dahi engeldirler, manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu on­ların mesleği tahribçilik ve yıkıcılıktır, anarşistliktir. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden ilerleme ve huzur beklesin. Böyle ahmaklardan (mühim bir mevki işgal eden) birisi demiş ki: "Biz Allah Allah diye geri kaldık, Avrupa top, tüfek diye diye ileri gitti." "Cevab-ü'l ahmakü's-sükut" ka-idesince böylelere karşı cevap sükuttur. Fakat bazı ahkamların arkadaşın da bedbaht akıllılar bulunduğu için deriz ki:

"Ey bîçareler! Bu dünya misafirhanedir. Her günde 30 bin şahit cenazeleriyle "El-mevtü hak." (ölüm haktır.) hükmünü imza ediyorlar, o davaya şehadet ediyorlar.

Ölümü öldürebilir misiniz? Kabir kapısını kapatabilir misi­niz? Bu şahitleri yalanlayabilir misiniz? Madem edemiyorsu­nuz, ölüm "Allah Allah" dedirtir. Sekeratta (ölüm anında) Al­lah Allah yerine, hangi topunuz, hangi tüfeğiniz zulümat-ı ebediyeyi aydınlatabilir? Ye's-i mutlakmı ümid-i mutlaka çevirebi­lir. Madem ölüm var, kabre girilecek, bu hayat gidiyor, baki bir hayat geliyor, bir defa top, tüfek denilse bin defa "Allah Allah" demek lazım gelir.

Hem Allah yolunda olsa tüfek de "Allah" der, top da "Al-lahû ekber:' diye bağırır. Allah ile iftar eder, Allah için vurur, dinin terakkiye mani olmadığını, güneş gibi aşikare gösterir.

İşte o zaman madde ile mânâ omuz omuza yükselir, haki­ki ilerleme kaydedilir.

"Şüphesiz insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalıştığı da muhakkak ileride (kıyamet günü mizanda) görülecek, sonra kendine büyük mükafat verilecek"[6]

 

Günahtan Çekinmek

 

Muhterem Mü'minler,

Nefis ve şeytanın yaratılmasında birçok hikmet ve fayda­lar vardır. Bunlardan en mühimi, iyi insanlarla kötü insanların birbirinden ayrılması içindir. Bu dünya bir imtihan yeridir. Bu imtihan yerinde çalışkanlarla tembeller ayrılacaktır. Çalışkan­lar mükafatını, tembeller ise cezasını çekeceklerdir. İnsan şey­tanın ve nefsin desiselerini, vesveselerini çok iyi bilirse onlara cevap verebilirse işte o zaman nefsini yener, gafletten uyanır. Başı boşluktan kurtulur. İmtihanı kazanır. İnsan nefsini yener-se işte o zaman hakiki mü'min olabilir. Nefis, insanı düşündürmez, "Boş ver, aldırma" deyip geçer. Gaflet uykusunda uyu­tur. Öyle ise, herkes nefsine demelidir ki: "Ey nefsim! Herkes gibi bir gün sende öleceksin, Allah'a hesap vereceksin. Bun­ları niçin düşünmüyorsun, niçin hazırlık yapmıyorsun? Havan­lar gibi dünyadan gelip geçecek misin? Bir an gözelerini yum ve Öldüğünü düşün. Uykuda olduğu gibi azap çektiğini, yüksek yerlerden ve ateşe attıklarını düşün, kurtulamadığını düşün. Ne yaparsın, nasıl kurtulursun? Uykuda korkarsan bağırıp, ça-ğırsan, uyanmak için uğraşsan kim duyar? Seni uyandırmasa-lar ne yapabilirsin? Hiçbir şey yapamazsın.

Öyle ise, ey nefsim! Allah'ın emirlerinden, Peygamberi­mizin sünnetlerinden, dinden, imandan, İslamİyetten ayrılma, elinden geldiği kadar gayret et. "Ey nefsim! Deme "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış herkes dünyaya dalmış, hayata prestij eder, geçim derdiyle sarhoştur." Çünkü ölüm değişmi­yor, ayrılık bitmiyor, insanın acizliği ve ihtiyaçları değişmiyor. Mesela önce ki insanlar da yiyip içiyorlardı, şimdiki insanlar da Önceki insanlar da korkuyorlardı. Şimdiki insanlar da önce­ki insanlarda ölüyordu, demekki insanın düşünmesi lazım, gaf­letten uyanması lazım. Hem yine deme: "Bende herkes gibi­yim" herkes şöyle, herkes böyle. "Çünkü herkes sana, kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Kabirde yalnızsın, aynen uyku halinde olduğun gibi. Herkesle musibette, belada beraber ol­mak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassız­dır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafir hane-i dünyada düşünerek baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz, başı­boş göremezsin. Sen nasıl nizamsız gayesiz ve başıboş kalabi­lirsin? Öyle ise çok düşünmemiz lazım, gafletten uyanmamız lazım. Gayemizi bilmemiz lazım. Kısacası: İslamiyeti öğrenme­miz ve tatbik etmemiz lazım.

Muhterem Mü'minİer,

İman sahibi mü'min kimse öyle olmalıdır ki: "Kur'an'ın emri ise, Allah'ın emri ise, Peygamberin (s.a.v.) Emri ise hak­tır, doğrudur." deyip, o işi Ölse de birçok işkenceler çekse de yapması lazımdır. Yani hakkıyla İslamiyeti yaşaması lazımdır. Çok yazık, belki daha beş vakit namazımızı bile kılmıyoruz. Camiye cemaate gelmiyoruz. Resûluulahın sünnetini, Allah'ın emrini terk ediyoruz. Peygamberimiz sallallahü aleyhisselatü vesselam bir hadis-i şeriflerinde, mü'min kimseyi Ebu Zer Gı-fari adındaki bir sahabeyle şöyle anlatır: Buyurur ki: "Ey Ebu Zer! Mü'min, üzerine yıkılacak koca bir dünyanın altında kal­mış gibi günahının altında ezilir durur. Kafir ise; işlediği günah­larını burnunun üzerinde vızıldayan bir sinek hükmünde tutar, hiçe sayar. Ey Ebu Zer! Günahının küçüklüğüne bakma. Kar­şısında günah işlediğin Zat-ı Celil'in büyüklüğüne bak. "bizde kendimizi bir hesaba çekelim, acaba günahımızın altında ezili­yor muyuz, rahatsız oluyor muyuz, namaz kılmadığımız zaman üzülüyor muyuz, cemaate gelmediğimiz zaman üzülüyor mu­yuz?

Muhterem Mü'minİer,

Her işimizi Allah rızası için yapalım, riyakarlıktan Allah'a sığınalım. Namazı geriye bırakmanın nefsin ve şeytanın bir de­sisesi olduğunu bilelim. Namazı terk etmenin büyük günahlar­dan olduğunu bilelim. Cemaati terk etmenin Resûlullah'm sünnetine aykırı olduğunu bilelim. Onun sünnetini terk edenin şefaatten mahrum kalacağını, şefaat olunmayacağını bilelim. Hesaba çekilmeden Önce kendimizi hesaba çekelim. Allahû Teâlâ Kur'an-ı Kerimde (İnsanların) "amel defteri ortaya ko­nunca, suçların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. Ah bize, eyvah bize. Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük günah bırakmadan hepsini saymış"  derler,  işlediklerine  hazır olurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez." buyuruyor.[7]

Öyle ise İslam'ı okuyup okutalım, Allah'ın emirlerini ya­palım. Nefsimize kulak vermeyelim, İslamiyete kulak verelim.

 

Tevbe

 

Muhterem Mü'minİer,

İslamiyet her meseleye bir çözüm yolu getirmiştir. İşte in­san bu çözüm yollarını bilirse, hiçbir zaman şeytanın ve nefsi­nin aynı zamanda kafirlerin ve münafıkların desiselerine, hile­lerine ve vesveselerine, şüphelerine kanmaz ve aldanmaz, Al­lah'ın emirlerine karşı gelmez. Peygamberimiz sallallahü aley­hi vesellem sünnetlerine aykırı iş yapmaz.

Bir Müslüman eğer hata-en ve bilmeyerek veya gafilliğin­den dolayı bir günah işlemiş, Allah'ın emrini yapmamış veya Allah'ın emrine aykırı iş yapmış ise, hemen tevbe ve istiğfar eder, yaptığı günahtan pişmanlık duyar ve Allah'tan af diler.o yapmış olduğu günahı bir daha yapmamak için elinden geldi­ği kadar gayret eder ve gayret etmesi de şarttır. Günahın ya­ni Allah'ın emirlerine aykırı iş yapmanın ve Resûlullahın sün­netine uymamanın maddi ve manie bir çok zararları vardır. Mesela Allah'ın "içki içmeyiniz" emrine uymayanların hem maddî yönden,  hem vücudun zarara uğraması yönünden, hem de içki içenlerin perişan bir halde bilhassa son anlarında rezil bir duruma düşmeleri, çeşitli hastalıklara yakalanmaları, kendilerine yaptıkları maddi yönden zararlıdır. İşte bu zararlar insanın maddî aleminde büyük yaralar açar. İçkinin insanın manâ âleminde yaptığı zararlar ise daha büyük ve korkunçtur. İçki ve benzeri günahlar, kalbi karartır. Öyle okur ki kalbin ka­ralığı o günahkar insanın yüzüne vurur. İnsanlar arasında yü­zü daima karadır. Kumar oynayan, zina yapan, hırsızlık yapan insanlar da aynı zararlara uğrarlar ve uğramaktadırlar. Günah peşinde olan insanların aile ocakları söner, sonunda kendisi ve çocukları dilenci durumuna düşer. İşte bunlar maddi zararların bazılarıdır.

Manevi zarar olarak, kalblerin içi kararır, merhamet, şef­kat, iyilik diye bir şey kalmaz. Sonunda da, Allah muhafaza imansız duruma düşerler. Ebedi hayatlarını mahvederler.

Öyle ise muhterem mü'minler! Bizde günahlardan ateşten kaçar gibi kaçalım, yanına dahi yaklaşmayalım. Çünkü günah­lar insanı, ateş gibi maddeten ve manen yakar, kalbini ve yü­zünü siyah kömür gibi karartır. İnsanların nasıl bir insan oldu­ğu dikkat edilirse, yüzünden anlaşılır ve okunur. İyi kimselerin, yani Allah'ın emirlerini ve Peygamberimizin sünnetini yapan­ların yüzleri nur gibi bembeyaz ve pırıl pırıldır. Fakat çok gü­nah işleyenlerin, kötü kimselerin, Allah'ın emrini ve Peygam­berimiz in sünnetini yapmayanların ve gayret göstermeyenle­rin yüzleri karadır. İnsan, onların yüzüne bakmaktan nefret eder. Çocukların ve çocuk yaşta olanların yüzlerinin sevimli ve nurlu olması, onların günahsız olduklarındandır. Öyle ise, biz de günahlardan kaçınalım, Allah'ın emirlerini yapalım ki yüzü­müz nurlu, imanımız tam ve kamil olsun. Muhterem Müslümanlar,

Her bir günah, büyük olsun, küçük olsun, insanın kalb ve ruh denen manevi varlığında yaralar açar. Eğer o günahlardan tevbe ve istiğfar edilmezse kalb manen ölür. Ölü kalbte ise iman olmaz. İmansızların insanlık âlemine yaptıkları zarar da pek büyüktür. Çünkü onlarda merhamet ve şefkat kalmamış­tır. Hem her bir günah insanın kalbini işleyip siyahlandıra si-yahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Gü­nahlardan tevbe ve istiğfar edilmezse, o günahlar insanı küfre götürür. O günahlar ki insanı ibadetten, namazdan, niyazdan, oruçtan ve Kur'an okumaktan veya dinlemekten soğutur. Din­den imandan uzaklaştırır. Günahın daha birçok zararları var­dır. Öyle ise biz mü'minler de bu güne kadar işlediğimiz gü­nahlardan tevbe ve istiğfar edelim. Allah'tan af dileyip, günah­lardan kaçınalım. Nefsi arzulara ve kötü isteklere karşı "Ey nefsi arzular! Durun! Burası çıkmaz sokaktır." deyip Allah'ın haram kıldığı şeylere yaklaşmayalım, Allah'ın emirlerini yap­maya gayret edelim.

Muhterem Mü'minler,

Merhameti sonsuz olan Allahû Teâlâ hiçbir kimseyi azab etmek istemez. Onun için Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayet-i ke­rimelerinde ecel gelmeden, fırsatı kaçırmadan tevbe ve istiğ­far etmemizi emretmiştir. Tevbe ve istiğfar, günahlardan piş­man olmak, vazgeçmek, Allah'ın rahmet ve mağfireüyle, gü­nahların af edilmesini dilemektir. Tevbe ve istiğfar etmemek günah üstüne günahtır. Onun için bir an önce günahlarımıza tövbe edelim.

İşlenen günah, Allah ile kul arasında ise tevbenin şartı üç­tür. Tevbe edeceği günahı katiyetle terk etmek, O günahı işle­diğine pişmanlık duymak, bir daha onu işlememeye azmet­mek, karar vermek. O günahı işlememek için elinden gelen gayreti sarf etmektir. Tevbe edilen günah, kul hakkıyla ilgili ise, o zaman bu üç şartın yanında bir de hak sahibiyle helalleşmek veya hakkını ödemek mecburiyeti vardır. İşte bu tevbe-nin şartlarını yerine getirmek, günahın çözüm yoldur. Bu çö­züm yolu bilinirse ve şartlarıyla beraber, tevbe ve istiğfar edi­lirse İnşâaflah, Allahû Teâlâ kullarının tevbelerini kabul edip, günahlarını af edecektir. Yeter ki biz büyük küçük demeden günahlarımızdan tevbe edelim. Allah'ın emirlerini yapmakta gayret gösterelim.

Muhterem Mü'minler,

Rahman ve Rahim olan Allahû Teâlâ; Kur'an-ı Kerim de: "Deki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddini aşanlar, .Al­lah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; çünkü Allah (şirkten tevbe ve iman etmek şartıyla) bütün günahları affeder. Şüphe­siz ki O çok yargılayıcı ve çok esirgeyicidir."[8] Şu­ra suresinde ise "O (Allah) kullarının tevbesini kabul eden, ha­reketlerini (tevbe ve istiğfarlar) bağışlayan, ne işlerseniz hak­kıyla bilendir"[9] "Ey Mü'minler! Hepiniz Allah'a tev­be edin, tâ ki kurtuluşa eresiniz" buyurmaktadır,[10] tah-rim suresinde "Ey iman edenler! Allah'a öyle tevbe edin ki, tam bir pişmanlıkla, halis bir tevbe olsun. Olur ki Rabbiniz kö­tülüklerinizi örter ve sizi (ağaçlan) altından ırmaklar akan cen­netlere koyar."[11] buyurmuştur.

Peygamberimizde hadis-i şeriflerinde "Ey insanlar, Allah'a tevbe istiğfar ediniz. Ben günde yüz kere tevbe ediyorum."[12] "Günahlara tevbe edenler hiç günah işlememiş gibi olurlar." (İbni Mace) buyurmuşlardır. Başka bir Hadis-i Şe­riflerinde Peygamberimiz (s.a.v.) "Küçük günahlara ehemmi­yet verilmezse ve devamlı işlenirse büyük günah olacağını" be­lirtmişlerdir. Öyle ise:

Muhterem din kardeşlerim!

Bizde büyük küçük demeden günahlardan tevbe edelim. Günah hastalığına karşı tevbe ve istiğfar ilacını ve şifasını kul­lanalım. Yine bazı Hadis-i Şeriflerinde: Yapılan ibadetleri se­bebiyle küçük günahların af edileceği belirtilmiştir. Mesela: ab-dest alıp, namaz kılmakla ve oruç tutmakla veya hastalıklar se­bebiyle küçük günahlar af edilir. İnşallah. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) Bunları bize haber vermiştir. Bizde tevbe ve istiğfar edelim. Allah'ın emirlerini yapmaya gayret edelim. Dua ayet-leriyle ve dua hadisleriyle Allah'a dua edelim. Allah dualarını­zı makbul eylesin! Amin!

 

Dua

 

Muhterem Müslümanlar!

İnsan zayıf ve aciz bir fıtratta yaratılmıştır. Hiçbir şeye muhtaç olmayan kuvvet ve kudrete dayanması ve ondan yar­dım dilemesi icab eder. Bu zayıf ve aciz insan hiçbir şeye muh­taç olmayan Allah'a dua eder. İşte Müslümanlarda her zaman dua ederler. İnanmayanlar, kaifler ise sadece sıkıntı ve felaket anında dua ederler. Müslümanlar Allah'a kul olamadıkları için, günahkar oldukları için her beş vakit namazın arkasında ve ba­şında Allah'ın nimetlerini yiyip, içtikleri zaman, her işe başlar­ken ve sonunda dua ederler ve etmelidirler. Çünkü Allahû Te­âlâ emrediyor, çünkü Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) tavsiye ediyor. Çünkü insan zayıftır, acizdir. Bakmayın siz in­sanların yaptıkları o dev makinelere ve uçaklara, jetlere. Vel­hasıl ilim ve teknik sayesinde yapılan her büyük buluşa. Çünkü bunlar Allah'ın verdiği akıl sayesinde yapılmıştır. Allah'ın çalışın, ilim öğrenin emrine uyularak yapılmıştır. Yoksa insan kendisi hiçbir şey yapamaz, kendini bile meydana getiremez. Düşünün ki bir insan gözle görülmeyecek kadar ufak bir mikroba dahi yeniliyor ve hasta oluyor. Kendini bu hastalıktan kurtaramıyor. Bir hastalığın çaresi bulunurken başka bir has­talık çıkıyor. Çaresi bulunamıyor. Bir felaketin çaresi bulunu­yor, başka bir felaket meydana geliyor. Kısacası insan acizdir, her istediğini yapamaz. Ancak hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ü Teâlâya dua etmekle ve Allah'ın yardımıyla felaketleri, hastalıkları önler ve istediğini yapabilir. Muhterem Müslümanlar,

Sadece şuursuzca "Amin! Amin!..." demekle dua yapılmış olmaz. Ancak elimizden geldiği kadar Allah'ın emirleri yerine getireceğiz, namaz kılacağız, günah işlemeyeceğiz, çocukları­mıza dinî terbiye vereceğiz, ondan sonra, ey rahim kerim ve gafur olan Allah'ım. Beni ve bütün mü'minleri ve evlatlarımı­zı dinden, imandan ve Kur'an'dan, Resûllullahın sünnetinden zerre kadar ayırma diyeceğiz ve böyle denince can u gönülden "Amin! Amin!., diyeceğiz. Allah'a kul Peygambere ümmet olamadığımız için ağlayacağız, öyle ki, dua ederken kollarımız ağrıyacak ve yorulacak ve onsan sonrada ey merhametli Al­lah'ım! Namazımı kıldım, duamı yaptım, günahlardan çekin­dim; fakat hakkıyla namazım, kılamadım, duamı yapamadım, bazı günahlar işledim. Bilerek bilmeyerek ve yaptığım bu hata ve günahlarımı affet ve bizi doğru yoldan ayırma. Her türlü kötülüklerden ve günahlardan Sen koru ve Sen muhafaza ey­le. Bize irade ver, bizi namazımızda devamlı kıl." diye dua ede­ceğiz. Dua ederken sıkılanların kulakları çınlasın ve duanın ne demek olduğunu düşünsünler ve öğrensinler.

Biz ibadetlerimizi yapmaz, namazımızı kılmaz ve günah iş­lersek Allah bizi af etmez. Çünkü Allah'ın adalet sıfatı vardır. Allah bizi af ederse, günah işlemeyenlerle namaz kılanlarla ve dua edenlerle bir oluruz. İşte o zamanda adaletsizlik olur. Çün­kü onlar sıcak soğuk demeden abdest almış ve namaz kılmış­lar, dua etmişler, günah işlemeyelim diye çırpınıp durmuşlar. Biz ise tembel tembel durmuş ve günah işlemişiz. Eğer biz de tevbe eder, Allah'ın emirlerini yapar, namaz kılar, "Bundan sonra günah işlemeyeceğim" deyip hayret edersek işte o za­man Allah bizi dilerse af eder. Muhterem Müslümanlar,

Allahû Teâlâ bizi dua etmemizi ve günah işledikse tevbe etmemizi emrediyor ve duamızı kabul edeceğini bize bildiriyor; fakat şuurlu olarak yaparsak. Bir ayet-i kerimede Allahû Teâlâ "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" buyuruyor. Öyle ise biz de dua edelim, namazımızı kılalım, günah işlemeyelim. Na­maz da bir duadır. Günahlardan çekinmek, haramlardan çe­kinmek de bir duadır ve her Allah'ın emirini yapmak da bir du­adır. Allah'ın haram kıldığı günah şeyleri yapmamak da bir du­adır. Kısacası Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve yasakları­nı yapmamak duanın tâ kendisidir.

Ayrıca şunu da belirtelim ki, sakın "Duamız kabul olmadı" demeyin; çünkü bazen başımıza gelecek bir felaket def edilir, bazen umulmadık yerden bir mükafat görürüz, bazen duamı­zın faydansını ahirette görürüz, bazen de istediğimiz şey bizim için hayırlı değildir. Onun için verilmemiştir. Her duamıza ce­vap vardır. Fakat biz bunları düşünürsek anlarız. Yeter ki biz Allah'ın emirlerini yaparak şuurlu bir şekilde acele etmeden dua edelim.

Muhterem din kardeşlerim,

Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de dua etmemiz için şöyle emrediyor; "Bana dua edin, size karşılığını vereyim." Peygam­berimiz (sallallahü aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: "İnsanla­rın en acizi dua etmekte en aciz olanıdır." Her zaman dua ederken  de  Peygamberimizin  yaptığı   dualardan  yapalım. Kur'ân-ı Kerim'deki dualardan yapalım. Dua ederken Pey­gamberimiz salavat getirelim. Euzü besmele de bir duadır. El-ham Suresi ve Feİak, Nas, Rabbena bir duadır. Dua yaparken bunları okuyalım. Her zaman bunları dilimizden düşürmeye­lim. Boş şeylerle değil bu gibi dualarla vaktimizi değerlendire­lim.

Fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalbden, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan Allah'a sığınalım. Al­lah'ın, bizi, insanlığın esas gayesi olan imandan ve amelden ayırmaması için Allah'a dua edelim.

Muhterem cemaat,

Burada söylenenler benim kendi kafamdan söylediğim sözler değildir. Burada söylenenler ayet ve hadislerden edindi­ğim bilgilerdir. Bunları ben kitaplardan faydalanarak hazırlıyo­rum ve size elimden geldiği kadar anlatmaya çalışıyorum. Her türlü kötü şeylerden Allah'a sığınırım.

Velhasıl İslam'ı okuyalım ve okutalım. Dinden imandan, Kur'an'dan ve Allah'ın emirlerinden Peygamberimizin yolun­dan ayrılmayalım. Ayrılmamak için Allah'a içten gelerek şuur­lu bir şekilde dua edelim. Duasız kalmayalım. Dualarımıza "Amin! Amin!" diyelim.

 

Dua Ve Önemi

 

Muhterem Müslümanlar,

İnsan bu aleme, ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek, olgunlaşmak için gelmiştir. Hem insanın asıl vazifesi imadan sonra duadır. Dua ise ubudiyetin esasıdır. Nasıl ki, bir çocuk eli yetişemediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağ­lar, ya ister. Yani ya fiilî, ya gavlî ya lisan-ı acziyle acz diliyle bir dua eder. Maksuduna muvaffak olur. Öyle de insan bütün zihayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hük­mündedir. Rahmanü'r-Rahimin dergahında, acz ve zaafıyla ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerekir.

İman, duayı bir vesile-i kafiyle olarak ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi Cenab-ı Hak dahi Kur'ân-ı Kerim'de "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" mealinde ferman ediyor. Hem "Dua ediniz, kabul edeyim." buyuruyor.

Eğer desen: "Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor, Halbuki ayet umumidir. Her duaya cevap var." Cevaben deriz ki: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için ce­vap vermek var, fakat kabul etmek, hem aynı matlubu aynı isteği vermek Cenab-ı Hakkın hikmetine tabidir. Mesela: Has­ta bir çocuk çağırır. Çocuk:

•   Ya hekim bana bak.

•   Lebbeyk (buyur) der, doktor. Ne istersin cevap ver.

•   Şu ilacı bana ver, der çocuk.

Doktor ise ya istediğini verir yahut O'nun maslahatına bi­naen, ondan daha iyisini verir. Yahut da hastalığına zarar ol­duğunu bilir hiç vermez.

İşte Cenab-i Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için kulun duasına cevap verir. Hikmetinin iktizasıyla ya istediğini veya daha iyisini verir veya hiç vermez. Muhterem Mü'minler,

Hem dua bir ubudiyettir, kulluktur. Ubudiyet ise, semara-tı meyveleri uhreviyedir, ahirete aittir dünyevî maksarlar o ne­vi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar gayeleri değildir.

Mesela yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuz-luk, kuraklık o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua yağ­muru getirtmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa o dua, o ibadet halis olmadığından, Allah için olmadığından, kabule la­yık değildir.

Dua çok edildiği halde, istenilen şeyler verilmez, belalar def olmazsa denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı. "Belki deni­lecek ki; "Duanın vakti kaza olmadı." Eğer Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle istenileni verir, belayı kaldırsa "nurun ala nur." O vakit duanın vakti biter, kaza olur, yerine gelir.

Demek dua bir sırr-ı ubudiyet ve kulluktur. Kulluk ise hali-sen livechillah, Allah için olmalı, yalnız acizliğini izhar edip dua ile ona iltica etmeli, Ona yönelmeli, Ondan yardım dilemeli, O'nun dergahına el açmalı, yalvarıp yakarmalı, ağlayıp sızlamah, gözyaşı dökmeli, tevbe istiğfar etmeli, rububiyetine karışmamalı, hikmetine itimat edip, rahmetini itham etmeme­li, O'nun emirleri dairesine hareket edip günahlardan kaçıp, sevaplar işlemeli ve O'nun rızasına nail olmalı.

İbadetlerin de bir dua-ı külli olduğunu unutmamalı. Yaptığı­mız dualara "Amini Amin!" demeli, aminler göklere yükselmeli.

 

Cihad

 

Muhterem Müslümanlar,

Cihad kelime olarak, Allah için, Peygamber için, her şe­yiyle varıyla, yoğuyla, maddî ve manevî olarak çalışmak, çaba­lamak ve bu uğurda azami gayret göstermektir.

Cihad, içe doğru bir fetih ile dışa doğru bir fetih olmak üzere ikiye ayrılabilir. Fakat esas cihad, Peygamberimiz (sallal-lahü aleyhi vesellem) diliyle büyük cihad, nefisle yapılan cihad-dır. İçe doğru fetihtir. İçini fethedemeyenler dışını fethedemezler. Nefsini yenemeyenler, şeytana aldanırlar. İçe doğru cihad yapabilmek için, nefis ve şeytan etkisiz hale getirmek için şu dört çeşit hastalığı ve bu hastalıklandan meydana gelen yara­lan ve bu yaraların tedavi çarelerini araştırmak gerekir.

Bunlardan birincisi, "ye's (ümitsizlik)"tir. Allahû Teâlâ iba­detle itaat etmeyen azabtan korkar, ümitsizliğe düşer. Böyle bir ümitsiz kimsenin gözü dinî ve ilmî meselelere aykırı, küçük ve zayıf bir işaret kocaman bir delil görünür. Böyle birkaç işa­reti elde eder etmez, diğer işaretlerin sarhoşluğu ile isyan ve inkar ederek İslam dairesinden çıkar. Şeytanın ordusuna girer. Böyle tehlikeli yollara düşmemek için, ümitsizliğe kapılmadan, işlenen günahlara tevbe ve istiğfar edilmeli, Allah'ın emirleri­ni, Peygamberimizin sünnet-i seniyesini yerine getirmekte azami gayret göstermeli, Allah'ın Rahim ve Rahman olduğu­nu unutmamalı. Kur'an'ın "Allah'ın rahmetinden ümit kesme­yiniz" fermanını dinlemeli.

İkincisi ucubdur: Kendine güvenme, kendine bir istinad dayanak noktası aramaya başlar. Bakar ki bir miktar iyiliği, ha­yır ve hasenatı, ara sıra yapmış olduğu ibadeti var. Hem bun­lara bel bağlar, güvenerek der ki: "Bunlar beni kurtarır, başka­ları bu kadar da yapmıyor." diye bir derece rahat eder, kendi­ni aldatır. Halbuki yaptığı iyi amellere güvenmek ucubtur. İn­sanı dalalete atar. Çünkü insanın yaptığı kemalat ve iyiliklerde hakkı yoktur, mülkü değildir. Onlara güvenemez.

Hem insanın vücudu ve cesedi bile, kendinin değildir; çünkü kendisinin sanat eseri değildir. O vücudu yolda bulmuş kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücut, acaib nakışların şehadetiyle Ce-nab-ı Hakkın harika bir sanat eseri ve yarattığı bir nimetidir. İnsan bu vücutta emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarruftan, ancak bir tane insana aittir. Canlılar içerisinde en mükemmel bir iradeye sahip insan iken, kendi iç âlemine ve iç alemindeki olan şeylere hakim değildir. Kendi yaptığı bazı işlerin, şeylerin sırrına vakıf olamaz, anlayamaz, idrak ede­mez, en basit işlerin bile mahiyetini anlayamaz. "Metafizik ve­ya fizikötesi" der geçer. Bir türlü içinden çıkamaz, çırpınır du­rur. Halbuki bu işleri Allah hikmetle yaratır ve Allah'ın kudre­tiyle olur. Öyleyse malikiyet davasından vazgeç, bütün iyilik ve güzellikleri kendinden bilme. Katiyen bilki senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü nefsin kötü arzularına uyarak sana verilen güzel kabiliyet ve huylan kötüye kullanıyorsun. Senin hanen hükmünde olan cesedin bile emanettir. Emane­te hıyanet etme,  iyilikleri Allah'tan, kötülükleri kendinden bil!...

Üçüncüsü, gururdur. Evet, gurur ile insan maddî ve mane­vî kemalat ve iyiliklerinden mahrum kalır. Eğer gurur şaikasıyla başkalarını kemaline tenezzül etmeyip kendi iyiliklerini kafi ve yüksek görürse, o insan nakıstır, noksandır. Böyle insanlar kendi bilgilerini daha yüksek görmekle büyük zatların irşad ve ikazlarından, nasihat ve sohbetlerinden mahrum kalır.

Evhama maruz kalarak bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki bu zatların 40 günde yaptığı irşad ve öğrendiği bilgiyi bunlar 40 senede yapamazlar.

Dördüncüsü, su-i zandır. Kötü zan, kötü düşüncedir. Evet, insan Hüsn-i zanna, iyi düşünceye ve iyi düşünmeye mecbur­dur. İnsan herkes hakkında iyi düşünmeli ve herkesin iyi olma­sını ve iyiliğini istemeli. Kendisinde bulunan kötü huylan, baş­kalarına yüklememeli. Başkalarını bazı hareketlerinin hikmeti­ni bilmediğinden kötü görmesin, tenkit etmesin. Bilhassa bü­yük zatların hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmek su-i zandır. Kötü düşünmedir. Su-i zan ise, madde ve manevi olarak toplum hayatını zedeler, birtakım huzursuzlukların ol­masına sebep olur.

Muhterem Müslümanlar,

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Ümitsizlik, kendini beğenme, gurur, su-i zan ve benzeri kalbe ruhtaki yaralarını tedavi eden­ler içe doğru fetih yapmış, içteki büyük cihadı kazanmış, dış­taki cihada kendini hazırlamış olur. Allah'ın izniyle onu da ba­şarıp rızasına kavuşur.

Kur'ân-ı Kerim cihad hususunda "Allah yolunda gerektiği gibi cihad ediniz/' buyuruyor.

 

Komşu

 

Muhterem Mü'minier,

Hiçbir kimse yalnız başına yaşayamaz. Çünkü insanın bir­çok ihtiyacı vardır. Bunların hepsini kendisi temin edemez. O'nun için insanlar toplu halde yaşarlar ve toplu halde yaşa­maya mecburdurlar. İnsanlar arasında en küçük toplum aile­dir. Aileden sonra komşular gelir, komşular arasında huzur ve saadetin temin edilebilmesi için bir takım hak ve vazifeler var­dır. Bu hak ve vazifeler yerine getirildiği müddetçe komşular arasında, dolayısıyla aileler arasında, derken millet, memleket çapında huzur ve saadet temin edilmiş olur. îslamiyetin koydu­ğu, komşular arasındaki hak ve vazifeler, insanlığın saadet ve saadet ve huzurunu temin eden her şeyi emretmiştir. Kısaca­sı: İslamiyet, huzur kaynağıdır. İnsanlığın Hızır ve saadet kay­nağıdır, her meseleye çözüm yolu getirmiştir. Kurtuluşu ara­yanlar İslamiyete koşmalılar ve İslam'ı okuyup ve başkalarına da okutmalılar. İslam'ın emirlerini yerli yerince tatbik etmeli­ler. İşte o zaman biz insanlar kurtuluşa ererler. Öyle bir insan olmalıyız ki, bizi karşıdan görenler ve inceleyenler "İşte İslami­yet, işte Müslümanlık budur." demeleri lazımdır. Gerek ailevi, gerek komşuluk hareketlerimizle ve gerekse giyinişimiz, kom­şumuz, namaz ve niyazımızla bunları göstermemiz lazımdır. İs-lamiyetin komşuluk haklarına riayet eden hakiki mü'minler sa­yesinde nice kendini bilmez ve kafir dediğimiz insanlar hida­yete erişmişler, Müslüman olmuşlardır. Çünkü onlar komşusu­nun evine, bağına, bahçesine, tarlalarına zarar vermezler, komşuluk haklarına riayet ederler.

Muhterem Mü'minler,

Komşuluk haklarına riayet edildiği, Peygamberimiz   ve O'nun ashabı devrinde veyahut diğer zamanlarda insanlar ara­sında huzursuzluk diye bir şey görülmemiştir. Huzur ve saadet, birlik ve beraberlik içerisinde yaşanmıştır. Her Müslüman aile­nin, Müslüman olmayan komşusuyla sadece komşuluk hakkı vardır. Yani o komşusuna zarar vermemeli, rahatsız etmeme­li, elinden geldiği kadar faydalı olmalı, yardımına koşmalıdır. Bir ailenin, Müslüman olan komşusuyla aralarında iki haklan vardır. Birincisi komşuluk hakkı, diğeri din kardeşliği hakkıdır. Bu haklarda komşuya zarar vermemek ve rahatsız etmemek suretiyle Müslümanlık haklarına riayet etmek suretiyle olur. Müslümanlık haklan ise, selam verdiği zaman selamını almak ve selam vermek, hasta olduğu zaman ziyaretine gitmek, ce­nazesinde ve cenaze namazında bulunmak, tınsınnca "Yerha-mukellah." demek ve elinden geldiği kadar komşusuna yardım etmektir. Yine bir ailenin, yakın akrabası olan komşusunun üç hakkı vardır. Biri komşuluk hakkı, biri din kardeşliği hakkı, ötekisi de akrabalık hakkıdır. Akrabalık hakkı da çok mühim­dir. İnsanın derdine ve ızdirabına veya bir felaket anında ilk koşacaklar akrabalardır. Ondan sonra komşulardır. İşte bunun içindir ki: Kur'ân-ı KerinVde akrabalık ve komşuluk hakları ve anne baba haklarıyla Allah'a itaatle birlikte zikredilmektedir. Akrabalar ve komşular birbirlerinin ızdırablarına ve sevinçleri­ne ortaktırlar ve ortak olmaları lazımdır. Bir aile komşusunun ırz ve namusuna göz dikmemelidir. Bu haramdır. Ayrıca bir ai­le, komşularını rahatsız edecek kadar bağırıp çağıramaz, rad­yosunu, pikabını bağırttırmaz ve bağırtmamalıdır. Çünkü kom­şusu rahatsız olabilir, hata olabilir. Hem hiçbir kimsenin kim­seye rahatsı etme hakkı yoktur. Ayrıca açık saçık söylenen türkülerle ve sözlerle hiçbir kimsenin günaha girmesine sebep olamaz ve hakkı yoktur. Aksi takdirde radyosunu, pikabını başkaları duyacak derecede bağtrttıranlar Allah yanında sorumludurlar. Müslümanlıkta komşuları rahatsız etmek yasaktır, haramdır. Müslümanlar birbirlerini düşünmelidirler, komşuları­na ve diğer Müslümanlara hased, kibir ve gurur gibi kötü şey­ler yapmamalıdırlar. Bir Müslüman'ın komşusuna zararı olma­malıdır.

Muhterem Mü'minler,

İşte kainat nizamı olan İslam'ın, insanlığın saadet ve hu­zurunu temin eden ve komşularımız ve diğer insanlara nasıl davranacağımızı bildiren bir ayet-i kerimede "Allah'a ibadet edin, ona biçbir şeyi eş tutmayın, anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanın­daki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin malik olduğu kim­seler (yani emriniz altındaki hizmetçilerinize, işçilerinize) iyilik edin. Alfahû Teâlâ kendini beğenen ve böbürlenen kimseyi sevmez."[13] buyrulmaktadır. Demek ki, herkese hak yolda yardım edeceğiz, iyilik edeceğiz, zararlı olmayacağız. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) "Cebrail bana dur­madan komşuya iyilik yapmayı tavsiye etti. Hatta o kadar ki, onu bana mirasçı kılacak zannettim." (Buharı, Müslim) buyur­muştur. Hz. Peygamberimiz başka bir hadis-i şerifte ise "Al­lah'a ve ahiret gününe inanan komşusuna iyilikte bulunsun. Allah'a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin." bu­yurmuştur.

Peygamberimiz, komşusuna zarlı olanların mü'min ola­mayacaklarını yeminle bildirmişlerdir. Öyle ise, biz de komşu­larımıza faydalı olalım, zararlı olmayalım.

 

Muhabbet

 

Muhterem Müslümanlar,

İnsanın manevi bünyesinde sevme ve sevmeme diye duy­gular vardır. Her insan muhakkak bir şeyi veya bazı şeyleri se­ver, fakat bazı insanlar İslam'ın emrettiği şekilde severler. Al­lah'ın emrettiği, Peygamberimizin ve Kur'an'ın, imanın em­rettiği şekilde severler. Sevmeyi Allah'ın ve Peygamberimizin istediği şekilde severler. Ebedi olan ahiret nokta-i nazarında severler, sevmeyi ona göre değerlendirirler. Bazı gafiller ie, nefis hesabına, dünya menfaatine ve şeytanın isteğine uygun severler. Hatta bazen olur ki küfre de gidebilirler. Şöyle ki, gü­zel olan bir şeyin, güzelliği o şeye verilir ve o şeyin kendinden-miş gibi inanılırsa işte o zaman küfre kapı açılır. Çünkü, hiçbir şey kendiliğinden güzel veya çirkin olamaz. Kendi kendine meydana gelemez. Ancak Allah'ın yaratmasıyla ve kudretiyle olabilir. Lezzetli ve tatlı olan bir meyvenin veya başka şeylerin lezzetliliği ve tatlılığı kendinden değildir. Çünkü onlara o tatlı­lığı ve o lezzeti veren bir kudret vardır. İşte o da Allahû Teâlâ-dır.

Demek ki; her ne yönüyle olursa olsun sevilmeye layık olan her şeyi Allahû Teâlâ hikmetle yaratmıştır. Bilirsiniz ki bu dünya imtihan dünyasıdır. İmtihan yerinde bazı soruları bile­meyebiliriz. İşte o bilmediğimiz şeyleri Kur'ân-ı Kerim kitabın­dan ve hadis-i şerifler defterinden, kısacası, İslamiyeiten öğ­renmeliyiz. Sevilmeye layık olan şeyleri Allah hesabına sevme­liyiz, çünkü sevilmeye layık olan şeyleri Allah yaratmıştır.

Öyle ise, sevilmeye layık olan şeyleri "Ne güzel, ne tatlı ve ne lezzetli." dememeliyiz, "Ne güzel yaratılmışsı, ne tatlı ve ne lezzetli yaratılmışsın" demeliyiz. Veyahut ta "Allah ne güzel yaratmış, Cenab-ı Hak ne tatlı ve ne lezzetli yaratmış/' deme­li ve Allah'a şükretmeli, "Elhamdülillah" demeli. Allah'ın emir­lerini yapmaya gayret etmelidir.

Muhterem Mü'minler,

Nasıl ki bir insan sevdiğinin kalbini kırmamak için, O'nun emirleri dışına çıkmaz. Sevdiği ne derse hemen onu yapar. Biz de Allah'ı sevdiğimize göre, O'nun emirlerini yapmamız la­zımdır. Onun rızasını kazanmamız lazımdır. Onun emri olan namazımızı ve diğer ibadetlerimizi yapmamız şarttır. Yapmadı­ğımız takdirde Allah'ı sevmiyoruz ve yalancılık yapıyoruz, de­mektir. Peygamberimiz sünnetlerini yapmıyorsak ve en azın­dan günde iki üç vakit namazını camide kılmıyorsak, Peygam­berimizi sevmiyoruz demektir. Allah'ı ve Peygamberini sevme­yen O'nun emirlerini yapmayanlar, başkalarını seviyor, başka­larının emrini yapıyor demek olur ki, bunun sonucu da pek korkunçtur. "İslamî manada sevilmeyen bir sevginin sonu ızdı-raptır, elemdir, çiledir ve insanı baştan çıkarır, çok kötü sonuç­lar meydana getirir. Mü'min o kimsedir ki, her işinde Allah rı­zasını gözetir ve ona uygun hareket eder ve derki: Ey Allah'ım bize rızana uygun iş yaptır. Her ne olursa olsun bizi rızandan ayırma. Sen razı olduktan sonra bütün insanlar kabul etmese, kainat küsse ve darılsa dahi ehemmiyeti yok. Yeter ki Sen biz­den razı ol ve bizim ibadetlerimizi, amellerimizi kabul et. Muhterem Mü'minler,

İnsan kendisini, geçliğini, anne ve babasını, ailesini ve ço­cuklarını, yakın akrabalarını ve güzel şeyleri sevebilir. Fakat bunları İslamî ve imanı manada sevmelidir. Kendini Allah'ın emirlerine uygun hareket etmekle ve Allah yolunda kendisini feda etmekle, hem kendini azabtan kurtarmış ve mükafata ulaşmış olur, hem de Allah'ı sevdiğini ispatlamış olur. Gençli­ğini hayırlı yolda, İslamî yolda geçirmekle ebedileştirmiş otur. Ailesini ve çocuklarını İslam'a uydurmakla, helal lokma yedir­mekle sevmiş olabilir. Anne ve babasına gereken hürmeti gös­terirse onları sevmiş olabilir ve Allah'ın anne ve babanıza "Öf bile deme." emrine uyduğu için Allah'ı seviyor demek olur. Kı­sacası, sevdiklerimizi Allah için seveceğiz, sevdiğimiz insanları Allah'a ve Peygambere itaat ederlerse seveceğiz.

Yine sevdiğimiz insanları, Allah'a itaat ettiklerinden dola­yı sevmeliyiz, yoksa sevmemeliyiz. Allah'ın sevdiklerini biz de sevmeliyiz.

Muhterem Mü'minler,

Kur'ân-ı Kerim de Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor: "De ki: "Allah'a imanınız varsa, Allah'ı seveceksiniz. Madem ki Allah'ı seversiniz o takdirde Allah'ın sevdiği, habibullaha ittiba ve ik-tida ediniz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."

Demek ki Allah'ı ve Allah'ın sevdiklerini seveceğiz ve Al­lah'ın emirlerini, Peygamberimiz sünnetlerini yapmakla Al­lah'ı sevdiğimizi ispatlayacağız. İnsan, başka insanlardan ve başka şeylerden fayda ve menfaat gördüğünden dolayı o şey­leri ve insanları sever. Halbuki Allahû Teâlâ bize birçok nimet­ler vermiştir. O nimetlerinden bir çok faydalar temin ederiz. Bilhassa su, hava, ışık, yiyecek gibi şeyler ve bu vücut hepsi de birer nimettir. Bu nimetlere karşılık Allah'ı sevmemiz ve emirlerini yapmamamız akılsızlığın düşüncesizliğin tâ kendisi­dir. Allah için sevmenin mükafatını Peygamber {s.a.v.} aleyhisselatü vesselam bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır; "Allahû Teâlâ, benim rızam uğrunda sevişenler için, nebilerin ve şehidlerin dahi imrenecekleri derecede nurdan minberler vardır." (Tirmızi) Yine başka bir hadis-i şeriflerde Allah için se-vişenleri Allanın seveceğini ve hiçbir gölgenin bulunmadığı kı­yamet gününde arşın gölgesinde gölgeleneceğini haber ver­miştir.

 

Harama Bakmak

 

Muhterem Mü'minler,

İnsanda ırz ve namus denen bir varlık vardır. Bu ırz ve na­mus denen varlık korunmazsa insan insandan başka herşey olur. İnsanın kendi ırz ve namusu koruması ve onlara zarar vermemesi lazımdır. Gerek eliyle, diliyle, gerekse bakışlarıyla ve her türlü hal ve hareketiyle ırz ve namus düşmanlığı yap­mamalıdır. İşte İslamiyet "zina yapmak haramdır." Hükmüyle ırz ve namusun korunması için bir set çekmiştir.

Hiç kimsenin, ırz ve namus lekelemeye hakkı yoktur. Bil­diğiniz gibi zina, nikahsız ve şahitsiz olarak yapılan, kadın ve erkek' arasındaki münasebetlerdir. Zaten şahitsiz ve nikahsız olarak kadın ve erkek arasındaki münasebetler, bir de erkeğin erkekle, kadının kadınla, kadın ve erkeği hayvanlara münase­beti haramdır, yasaktır, insanlığa, Müslümanlığa yakışmaz..

Yalnız, nikahlı ve şahitli olarak îslamî çerçevedeki müna­sebetler ve evlenme helaldir, insanlığa yakışan da budur.

Zinanın çeşitleri vardır. Bunlar ise, göz ile yapılan, kulak ile yapılan, el ile yapılan bir de bütün vücutla yapılan zina var­dır. Göz ile yapılan zina, nikahsız olanlar için bir kadına kötü nazarlarla bakmak, kötü nazarlarla olmasa bile kadının haram olan yerlerine, el ve yüzden başka yerlerine bakmak, kadının­da erkeğin mahrem yerlerine ve kötü nazarla bakmasıdır. Ya­ni haramdır. Kulak ile yapılan zina, kötü ve mahrem sözlerin dinlenmesi, dil ile yapılan zina ise kötü ve mahrem olan söz­lerin konuşulmasıdır. El ile yapılan zina ise, nikahlanması caiz olan fakat nikahsız olan bir kadına dokunmak veya elini tut­mak haramdır, yasaktır. Bütün vücutla yapılan zina ise bütün bunların birleşerek yapılan zina ve münasebetlerdir.

Asıl zinanın başlangıcı göz zinasıyla başlar. Onun için ha­ramlardan yüz çevirmelidir. Bilhassa şehevî duygulan hareke­te geçiren sözler konuşulmamak, fikirler düşünülmemeli ve böyle açık şeylere ve haramlara bakılmamalıdır. "Göze yasak mı var?" sözüne aldanmamahdır. Ancak hayvanların gözüne yasak yoktur.

İnsanların kanun ve nizamı, intizamı vardır. Haram şeyle­re bakamazlar. Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam Efendimiz "Harama bakmak, şeytanın oklarından bir oktur." Buyuruyor. İşte şeytanın oku olan harama bakmak bizi yaralar, mahveder, maneviyatımızı yıkar, bizi put yapar. Allah muhafaza etsin. Başka bir hadisi şerifte ise, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, "Hayvanlarla münasebette bulunan kimse­yi öldürünüz, hayvanı da telef ediniz, ortadan kaldırınız." bu­yuruyor.[14]

El ile şehveti teskin etmek, yatıştırmak bazı alimlere göre haramdır. İmam-ı Safiye göre, zinaya düşme tehlikesi (kat-i olarak) varsa haram değildir. Bir Hadis-i Şerifte Resûlullah (s.a.v.): ile şehveti teskin edenler kıyamette Allahû Te-âlâ'nın huzuruna el avucu hamile olduğu halde çıkar." buyuru­yor. Allah huzuruna böyle çıkmaktan haya ederiz ve haya ede­lim. Allah böyle kötü şeylerden korusun ve doğru yoldan ayır­masın. Mübarek vakitler yüzü suyu hürmetine duamızı kabul buyursun. Bilhassa bu hususularda çok dikkat etmeliyiz. Evlat­larımıza bunları öğretmeliyiz.

Muhterem Mü'minler,

İki hususu daha hatırlatalım. Birincisi: Bazı gafillerimiz ve İslamiyetin i'sini bilmeyenlerimiz, İslamiyet hakkında inkar edercesine konuşuyorlar. Bunlara çok dikkat etsinler, kendile­rini avutmasınlar.

"Rüşvet haramdır." denilince "Gönül rızasıyla değil mi?" diyor. Halbuki rüşvet haram olmasaydı, kanunun ve nizamın kıymeti kalmazdı ve zenginler, parası olanlar işini görür, fakir­ler ise işini görmezdi. Çünkü fakirin parası yoktur, rüşvet ver­mez. Hem zenginler haksız olduklarında rüşvet yoluyla haklı çıkarlar. Rüşvet haram ve yasak olunca hak hakikat yerini bu­lur. Hem bir Hadis-i Şerifte, "Rüşvet alana da, verene de, ara­cılık yapana da lanet olsun." buyuruluyor. (İslam ilmihali).

Diğer bir husus: Bazı insanların (haşa) "Allah'ın bunu böy­le yapmaması lazım. Allah şu insanı hasta yapmamalıydı. Al­lah şöyle yapsaydı. Allah namazı orucu emretmeseydi" gibi sözlerdir ki insanı dinden çıkarır. Halbuki böyle söyleyen in­sanlar, İslamiyeti zerre kadar bilmiyoriardır. İslamiyet namaz, abdest ve oruç gibi şeylerden ibaret bir din değildir. İslamiyet, bir insanı idare ettiği gibi, bütün insanlığı da idare edecek. Kı­yamete kadar her şeye çözüm yolu getirmiş bir dindir. İçimiz­de öyle gafil insanlar var ki, kendi işini bilmezken beceremezken bir de kalkar (haşa) Allah'ın işine karışır. O insan bilmiyor ki, Allah, bizi bizden daha iyi bilir. Hem başımıza gelen hasta­lıklar ve belalar bizim kendi hatalarımızın neticesidir veya ma­nevi derecelerimizin yükseltilmesi için Allah'ın fazhndandır. Herkes kendi hatasının cezasını çeker.

Ayrıca herkesin helal yolda çalışması da şarttır. Bir hadis-i şerifte "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyan için, yarın Ölecekmiş gibi ahiretin için çalış." buyruluyor. Dünya işlerini yavaş yavaş ve temkinli, ahiret işlerini geciktirmeden hemencecik yapalım. Anlayanlar ve akıl sahipleri için, bu hadis ve diğer Hadis-i Şe­rifler ve ayetler yeter ve artar. Anlamayanlar ve düşünmeyen­ler için ne kadar söz söylesen azdır.

Kısacası İslamiyeti öğrenelim, öğretelim ve ona göre ha­reket edelim ve meselelerimizi iyice öğrenelim. Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de "Zinaya yaklaşmayınız; çünkü o şüphesiz bir hayasızlıktır. Kötü bir yoldur"[15] buyuruyor. Böyle­ce zina haram ve yasak olmuş oluyor. Başka bir ayette de "Irz­larını koruyanların da kurtuluşa erdiğini müjdeliyor."[16]

İslam'ı okuyup okutalım ve İslam'dan zerre kadar ayrılma­yalım, tevbe istiğfar edelim, dua edelim. Allah'ın emirlerini yapmaya çalışalım. İnşâaîlah kurtuluruz.

 

Cemaat

 

Muhterem Müslümanlar,

Cami ile cemaat birbiriyle çok ilgilidir. Cemaatsiz caminin hiçbir faydası yoktur. Çünkü cami, günde beş vakit namazın devamlı cemaatle kılınsın diye yapılmıştır. Yoksa sade bir iki kişinin namaz kılması için değildir.

Keyfi cemaate gelmeyenlerin kulakları çınlasın da biraz düşünsünler. Hasta, kör, topal, çok ihtiyar olmak, yolculuk üzere olmak, hastabakıcı olmak gibi bazı özürleri bulunanlar­dan başka herkesin cemaatle namazını kılması sünneti müek-kededir. Yani kuvvetli sünnettir. Bazıları vacib dahi demişlerdir. Farz olduğunu söyleyenler de vardır.

İslamiyet cemiyet dinidir, toplum dinidir. Atalarımızın "Birlikten kuvvet doğar" "Bir elin nesi var, iki elin sesi var." gi­bi ayet ve hadislerden süzülen vecizeleri boşuna söylememiş­ler. Bizim atalarımız işte böyle güzel güzel sözler söylemişler. Yoksa bizim gibi edepsizcesine kötü kötü sözler söylememiş­ler. Bilhassa Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam ashabı {ra-diyallahü anhüm) her zaman güzel sözler söylemişler, konuş­muşlar ve devamlı beş vakit namazlarını cemaatle kılmışlar ve aralarından birisi cemaate gelemezse ona "Geçmiş olsun." derlerdi.

İşte bizim de böyle yapmamız lazımdır. Cemaate geldikle­rinde safları sık ve düzgün tutarlar. Birbirlerinin hal ve hatırla­rını sorarlar. Biz ise Müslümanlığa yakışmayan dedikodu ve gıybet ile O'nun bunun lafını ediyoruz. Saflara hiç dikkat etmiyoruz, sık ve düzgün tutmuyoruz, birbirimizden kaçarcasma ayrı ayrı duruyoruz.

Muhterem mü'minler!

Cami toplayan manasına gelir. Fakat maalesef bugün ca­minin manası yerine gelmiyor. Yalnız yalnız namaz kılıyorum, genç çocuklar geldikleri halde babaları geliyor. Saçı başı ağar­mış ihtiyarlar gelmiyor, acaba niçin gelmiyorlar, suç bendemi yoksa onlardamı? Eğer suç bende ise söyleyin suçumu ve ha­tamı düzelteyim, eğer sizde ise: Peygamberimizin (s.a.v.) Sün­neti olan cemaate beş vakitte de geliniz. Eğer gelmez isek Re-sûlullah (s.a.v.) Ahiretin o dehşetli sıcak gününde bize şefaat etmez. Kendimiz geldiğimiz gibi evlatlarımızıda camiye getire­ceğiz ve öğreteceğiz. Camiye gelince de dışarıda oturup dedi­kodu etmeyeceğiz. İçeri girip içeride istiğfar edeceğiz ve Al­lah'a dua edeceğiz, Peygamberimize salavat getireceğiz, teş­bih çekeceğiz. Bilmiyor isek öğreneceğiz, soracağız.. Eğer içe­ride Kur'ân-ı Kerim okunuyor ise Kur'ân-ı Kerim'i dinleyece­ğiz.

Kur'ân-ı Kerim ki dertlerimize devadır. Paslı yüreklerin te-mizleyicisidir. Her harfine, bilhassa ramazan- Şerifte on se-vab, yüz sevab, yedi yüz sevaba kadar sevab yazılır.

Vaaz yapılıyorsa oturur dinlenir. Belki bilmediğimiz bir şe­yi öğreniriz. Cuma günleri ve teravihten önce Kur'ân-ı kerim okuyoruz, dinleyen bir iki kişi, gerisi dışarıda bekliyorlar. Ezan okunuyor, susmak yok, hâlâ konuşuyorlar. Allah'ın kelamı dinlenmez, ezan dinlenmiyor. Kafirler gibi Allah'ın emrini, na­mazı, orucu hiçe say, Kur'an'a ve ezana saygı gösterme, kö­tü kötü konuş, birde "Müslümanım" de! Müslümanlığı lekele ve Müslümanlara "Gerici" dedirttir. Böyle Müslümanlık olmaz.

Nüfus kağıdı Müslüman'ı olmayalım. Elimizden geldiği kadar Allah'ın emirlerini ve Peygamberimizin sünnetlerini yapalım. Bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. Bilmiyorsak sorup öğre­nelim.

Muhterem kardeşlerim,

Caminin diğer bir adıda "Beytullah"tır. Kâbeye Beytullah denir. Kalbe de Beytullah denir. Kalb nasıl insanın hareket noktası ise camide Müslümanların hareket noktasıdır. Kalb du­runca bütün vücudun hareketsiz kaldığı gibi, cami de cemaat-sız kaldığı vakit Müslümanlıktan ayrılmışlar ve ayrılıyorlar de­mektir. Buna göre siz de başınızı elleriniz arasına alın da şu bü­yük cami de bir safın bulunması ve 200 kişilik camide 20-25 kişinin bulunmasını bir düşünün. Bu neyi gösterir? Eğer düşü­nüp de bilemez iseniz bir sorun, şu camide evlatlarımızın ol­mayışı neyi gösterir? Acaba evlatlarımız mı yok, yoksa hepsi on iki yaşından küçük mü veya hepsi büyüdü mü? Hepimizin evlatları böyle mi? Hiç düşündük mü? Bu soruların cevapları­nı aradıkmı? Aramadıysak arayalım. Bizim Müslümanlıktan böyle ayrı kalmamız neyi gösterir? İnsan olarak bir araştıralım ve sorup öğrenelim ve derin derin düşünelim.

Muhterem din kardeşlerim,

Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde "Mescitlerini, Allah'a ve ahiret gününe iman edenler imar ve ihya ederler." buyuruyor. Camileri imar ve ihya etmek, günde beş vakit namazını cema­atle kılmakla olur. Caminin eksik yerlerini tamamlamakla, te­miz tutmakla ve güzelleştirmekle olur. Şu bizim camimiz, ne maddi yönden imar ediliyor ne de manevi yönden imar edili­yor. Yani ne caminin eksiklerini sorup alıveren var ne de gün­de beş vakit namazı cemaatle kılan var. Sade bir iki kişi cema­ate geliyorlar, caminin ne eksiği var hiç sormuyorlar.

Cami, çeşme, köprü, köy odası gibi işlere "Angarya" di­yenlerin kulakları çınlasın. Böyle cami, çeşme, köprü, yol gibi şeyler angarya değildir. Bunlar devamlı akan su gibi hayırlar­dır. Öldükten sonra da bunların sevabı devam eder. Böyle ca­mi, çeşme, köprü, yol, gibi hayır işleri yapalım ve yapılmışla­rı onaralım, tamir edelim, eksikleri tamamlayalım. Allah'ın, "Allah'a ve ahiret gününe inananlar" dediği zümreye dahil olalım. Bir hadis-i kudsîde ise "Yeryüzünde Benim evlerim mesabesinde olan yerler mescitlerdir. Orada Beni ziyaret edenler, o mescitleri imar ve ihya edenlerdir." buyuruluyor. Demek ki imar ve ihya, camiye gelmek ve caminin eksiklerini tamamlamakla oluyor. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesel-lem) ise bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Bir kimse evin­de güzelce temizlenir ve Allah'ın farzlarından birini ödemek için mescitlerden birine giderse, adımlarından bir günahlarını siler, diğeri derecesini yükseltir." Diğer bir Hadis-i Şerifte ise yalnız başına kılınan namazdan 27 derece fazla olduğu" belir­tilmektedir. Şu güzel sözü ibretle okuyalım. "Camideki mü'min, sudaki balık gibidir. Camideki münafık, kafesteki kuş gibidir." Yani balığın sudan çıkmak istemediği gibi mü'min de camiden çıkmak istemez. Kafesteki kuşun çıkmak ve kaçmak istediği gibi münafık da camiden hemen çıkmak ister, camiye girmez, dışarıda oturur. Cami onu sıkar. Camiye girmeyip dı­şarıda oturanların kulakları çınlasın ve bir düşünsünler.

Şunu da belirtelim ki ön safta yer varken arkaya durmak mekruhtur. Kısacası İslam'ın ilk emri "Seni yaratan Rabbinin ismiyle oku" dur. İslamiyeti okuyup okutturup, öğreneceğiz. İnsanın hayat nizamı olan İslamiyeti hutbeden ve vaazdan din­lemek yetmez. Onun için îslamiyeti anlatan hadis kitaplarını, Kur'an tefsirlerini fıkıh kitaplarını okuyup, okutacağız. Yara­tılışımızın gayesi olan Allah'ın emir ve nehiylerini yapacağız. Allah'a kul olacağız.

 

Münafıklık

 

Muhterem Mü'minleri,

Yeryüzündeki insanlar esas itibariyle üç kısımdır. Bunlar­dan bir kısmı, mü'minlerdir; yani Allah'a ve Peygamberine inananlar ve inandıklarını yapanlardır. Bir kısmı da, akıllarını kullanamayanlar ve düşüncesiz kimselerdir ki, kafirlerdir. Hak ve hakikati görememiş, nefis ve şeytana uymuş kimselerdir. Üçüncü kısım insanlar ise, münafıklardır. O münafıklar ki kal­ben inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler. Hep yaptık­larını riyakarlık için yaparlar, daima Müslümanların arasında fitne ve fesatlık çıkarırlar. Münafıklar şiddetli cezaya çarptırıla­caklardır. Bunu Kur'ân-ı Kerim bize haber vermiştir. Çünkü onlar kafirlerin yapmadığını ve yapamadığını yapmışlardır. Münafıklar Müslümanların içinde bir kurt gibidirler. Müslü­manları içlerinden kalleşçe vururlar, onları birbirlerine düşman yaparlar. Çeşitli sözleriyle Müslümanları dinden, imandan, namazdan, niyazdan soğuturlar. Münafıklardan korunabilmek için çok dikkatli olmak gerektir tâ ki onların tuzağın da düşül­mesin. Bir Müslüman kafire uymaz, O'nun sözlerine kulak as­maz, fakat münafığa daima aklanabilir. Onun için Müslüman uyanık olmalıdır. Münafık aldatıcıdır. "Ben de Müslüman'ım." Der, fakat Müslümanlığın yanına yaklaşmaz. Namazdan, ni­yazdan, dinden, imandan, Allah'tan, Peygamberden ve Kur'an'dan haberi yoktur. İslim'î emirlerden istediğini yapar. Utanmadan sıkılmadan açıktan açığa günah işlerler. Münafık­lığın ve münafıkların en belirgin özelliği yalancılık yapmaları ve gösteriş için ibadet yapmalarıdır. Bizi bu perişan hale geti­renler iyi bilinki münafıklardır. Bizi dinimizden soğutanlar yine münafıklardır. Kafirin on senede yapamadığını onlar bir sene­de yapmışlardır ve yaparlar.

Müslümanların iki düşmanı vardır. Biri kafirlerdir, diğeri münafıklardır. Münafık düşman içimizdedir, bizi içten yıkar. Onun için bize çok zarar verir. Kâfir düşman ise dişımızdadır, karşımızdadır. O münafık kadar zarar veremez; çünkü kafiri bildiğimizden ona karşı hazırlıklı oluruz. Münafıklık insanlığın en kötüsüdür. Münafıklık bu kadar kötü olunca ne yapmamız lazımdır? Bizim yapacağımız bir şey varsa o da münafıklık ala­metlerini öğrenmemiz ve o alametlerin bulunduğu kimseler­den sakınmamız lazımdır. Münafıklık alametleri kendimizde varsa onları terk etmeliyiz. Şaka dahi olsa yalan söylememeli-yiz. Ayet-i kerimelerde çok tekrarlanan "yazıklar olsun yalan söyleyenlere, yazıklar olsun yalancılara." buyrulmaktadır.

Ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ışığında münafıklı alametlerini şöyle sıralayabiliriz:

•  Konuştuğu zaman yalan konuşan, yalancı şahitlik yapan.

•  Söz verdiği zaman sözünde durmayan.

•  Emanete hıyanet eden.

Mesela kendisine bir söz veya mal emanet edildiğinde onu korumayan, zarar verir, emanete hıyanet eder. Bu vücud da bize bir emanettir. Öyle ise onu zararlı şeylerden, içkiden, ku­mardan, zinadan korumamız lazımdır. Bu vücudu Allah'ın emirlerine uygun hareket ettirmemiz lazımdır. Çocuklarımız, ailelerimiz de bize birer emanettir, onları İslâmî terbiye ver­mekle ve helal yedirmekle cehennem ateşinden korumalıyız, tâ ki emanete hıyanet etmiş olmayalım.

•  Üşene üşene namaza kalkan, başkalarının yanında na­mazlarını kılıp, yalnızken namaz kılmayan, hiç kılmayan veya cumadan cumaya, bayramdan bayrama namaz kılanların hali­ni siz düşünün.

•  Başkaları görsün diye ibadet yapan,  şöyle desinler böyle desinler diye ibadet yapanlar, riyakar kimseler.

•  Hayır yolunda, dinî kitap olma yolunda İslamiyet uğ­runda cimrilik yapanlar,

•  Kötülüğü emreden, iyilikten vazgeçirmeye çalışan.

Mesela; camiye gideceğiniz ve namaz kılacağınız zaman yanımızdaki arkadaşın "Bırak yahu Cenneti mi satın alacak­sın. Boş ver sonra kılarsın. Daha çok gençsin." demesi gibi.

•  Dünya işlerine dalıp namazı, niyazı, Allah ve Peygam­beri unutan,

•  Münakaşa ve çekişmelerde her türlü kötü şeyi söyle­yen ve haddi aşan.

İşte Muhterem Mü'minler,

Bu saydığımız vasıflar bizde varsa hemen bırakalım ve bu vasıfları taşıyan kimselerin tuzağına düşmeyelim,çok dikkatli olalım.

Kur'an-ı Kerîm de münafıkların şiddetli azaba uğrayacak­larını haber veriyor.

Hem başka bir ayeti kerimede mealen münafıkların ala­metleri şöyle belirtilir." onlar (yani münafıklar), namaza kaik-tıkları zaman üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yapar­lar, Allah'ı (çok değil) azıcık zikrederler."[17] On­lar kötülüğü emreder, iyilikten vazgeçirmeye uğraşılar, ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar Allah'ı unuttular (Ona itaati bıraktılar.)[18]

Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) ise: "Münafıklı­ğın alameti üçtür: konuştuğu zaman yalan konuşur, vaad etti­ği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona hıyanet eder." buyurmuşlardır.

Öyle ise böyle kötü vasıflardan kaçınalım. İslam'ı okutup okutalım.

 

Müşrikler

 

Muhterem Mü'minler,

Dinimiz insanın beden ve akıl sağlığının korunmasına ve saadetine büyük değer vermiştir. Aynı zamanda insanlar ara­sındaki iyi münasebetlerin, birlik ve beraberliğin esası olan karşılıklı sevgi ve saygının köklü olmasını istemiştir. İnsanlar arasında kin, nefret ve düşmanlık duygularını doğuran ve kamçılayan söz ve işlerden kaçınmamızı ısrarla istemiştir. Bu bakımdan sarhoş edici alkollü içkilerin ve uyuşturucu madde­lerin kullanılması kesinlikle haram kılınmıştır. Böylece içkinin ve uyuşturucu maddelerin kötülüklerinden insanlar korunmuş­tur.

Muhterem Müslümanlar,

Her yıl içki içenlerin artması ve uyuşturucu maddeleri kul­lananların çoğalması konusu üzerine daha fazla eğilmemizi gerektirmektedir. Bu kötü alışkanlıklar, yalnız ferdi birer gü­nah olarak kalmamış, soyunuzun ve toplumumuzun geleceği ile ilgili büyük bir tehlike olmuştur.

Bilirsiniz, içkinin tesiri, önce içinde görülür. İçki düşünce­yi uyuşturur, gerçekleri unutturarak bir zaman güldürür, sonra ona kapılanları perişan eder, hayatını söndürür. İçki yalnız içe­ne zarar vermekle kalmaz, çocuklarına da kötülüğü geçer. Toplumun huzurunu da, insanlar arasındaki münasebetleri de alt üst eder. İnsan nefsinde, sevgi ve saygı yerine nefret ve düşmanlık meydana getirir. İçki ile kötü istek ve arzular kam­çılanır. İçkili olan elinde olmayarak sonunda utanacağı ve piş­man olacağı işler yapar. Cenab-ı Hak içkiyi yasaklayan ayet-i kerimede mealen şöyle buyuruyor: "Ey mü'minler! İçki, ku­mar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi murdar şeylerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık, bunlardan vazge­çersiniz değilmi?[19]

Dinî bakımdan yasak olan içki dediğimiz zaman bütün sarhoş edici içkiler bu hükmün içerisine girer. İnsan hayatını mahfeden bütün sarhoş edici içkiler, insanı yaşarken öldüren, esrar ve benzeri uyuşturucu maddeler de insanı daha fazla sar­hoş eder. Bunlar kendini unutturan, kötü şeylerdir. Bunlar da yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesel-lem): "Her sarhoş edici şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır" buyuruyor. Görüldüğü üzere bizi sarhoş eden, bizden düşüncemizi uzaklaştıran, kendimizi unutturan ve birbirimizi düşman kılan bütün şeyler yasaklanıyor. Alkollü içkiler, esrarlı her türlü uyuşturucu maddeler dinimizce haram kılınmıştır. "Bütün bunlar şeytan işi murdar şeylerdir." buyrul-muştur. Yüce Allah mealen, "Temizi murdara değişmeyin."[20] "Haram ile nefsinizi, mahfetmeyin, Allah şüphesiz ki size merhamet eder." buyruluyor. Bu konudaki bir gıda değildir. Aksine vücut yapımızı yıkıcıdır. Soğuklara karşı da faydası yoktur. İnsana neşe verdiği sanılan içki zamanla insanın aklı­nı, vicdanın ve imanın kontrolünden koparır. Onu kolaylıklar kötülüğe sürükler. Birçok cinayetlerin kötülüklerin ve feci tra­fik kazalarının nedenleri arasında daima içkiyi buluruz. Alkol­den fazla insanı sarhoş eden, hayatı söndüren benzerleri de insanlığın geleceğini tehdit eden birer zehirdir. Ruhî melekeri-mizi alt üst eder. Dolayısıyla zararları da aileye, topluma, mil­lete ve bütün insanlığadır. Sevgili Peygamberimizin "İçki kötü­lüklerin anasıdır." mübarek sözü bile her şeyi anlatmaya kafi­dir.

Aziz mü'minler,

Kısaca hayatımızın akıl ve beden salığımızın korunmasını buyuran Cenab-ı Hak bu zehirlerden ve kötü alışkanlıklardan bizleri uzaklaştırıyor. İçkiyi ve her türlü sarhoş edici ve uyuştu­rucu şeyleri kullanmamızı haram kılıyor. Peygamberimiz (sal­lallahü aleyhi vesellem) bütün sarhoş edici şeylerden bizi uzak­laştırıyor. İlim ve tıp da bunları insanın hayatını söndüren en büyük tehlikeler olarak görüyor.

Muhterem Müslümanlar,

Nefsimizin, milletimizin, sağlık ve saadetimizin büyük düş­manı olan sarhoş edici içkilere ve uyuşturucu maddelere karşı dikkatli olalım. Ona karşı korunmada el ele verelim. îmanımı­zın gereğini yerine getirelim. İçkinin ve her türlü Öldürücü, ha­yatı söndürücü zehirlerle mücadele eden insanın ve toplumun ve ailenin dostu olalım. Allah'ın yolu budur.

Ayrıca şunu da belirtelim ki, tütün de zehirli maddeler ara­sına girer. Tütünde yani sigarada nikotin denilen zehir vardır. Bunu tıp ve ilim söylemektedir.

Bunun için insanın vücuduna zararlıdır. Zararlı olmasa bi­le faydası hiç yoktur. İsraftır, israf ise "Her israf olunan şey ha­ramdır" sırrınca haramdır. Tütün ve sigara içenler Allahû Te-âlânın "Nefislerinizi tehlikeye atmayın." ayetine aykırı hareket etmiş olurlar. Çünkü sigara ve tütünün sonu tehlikelidir, nefes darlığı ve diğer hastalıklara sebeptir. Bunları iyice düşünürsek o zaman daha iyi anlaşılır. Tütün ve sigara içmek bazı insan­lara göre haram, bazılarına göre mekruhtur. Her kim bu işle meşgul olan mesuldür, sorumludur. Binbir çeşit helal olarak rı-zıklanma yolları vardır. Öyle ise tütün ve sigara içmekten vaz­geçelim başka bir helal iş bulalım. Yoksa kendimiz zararlı çıka­rız. Allah'ın emirlerini ve İslamiyeti iyice öğrenelim. Ona gö­re hareket edelim. İslamiyetten ayrılmayalım.

 

Hırsızlık

 

Muhterem Müslümanlar,

İslam dinî öyle bir dindir ki, insanın saadet ve huzur içeri­sinde yaşayabilmesi için, emirleri ve yasakları vardır. İnsanın huzur ve saadetini bozan, her şeyi yasaklamış ve insanın hu­zur ve saadetini gerektiren, her şeyi e emretmiştir. İslam'ın, in­sanın en küçük hareketinden en büyük hareketine dair emir ve nehiyleri vardır. En basit ve en küçük hareket olan, yolda yürürken dahi sağdan gidileceğini ve kimseye zarar verilme­yip, insanca yürüneceğini İslam bize öğretir yine bir memleke­ti tarumar edecek, atom ve hidrojen bombalarını yaparken ve onları kullanırken insanlığın zararına değil, insanlığın faydası­na kullanmayı emreder. İslamiyet, bir insanın hayatı değildir.

İslamiyet, Peygamberimiz Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesselam Efendimizden kıyamete kadar bütün insanlığın ka­nun ve hayat nizamıdır ve öyle olmalıdır. Peygamberimiz her zerresiyie İslamiyeti yaşamıştır. Sahabeler ve büyük İslam alimleride İslamiyeti yaşamışlar ve yaşamaya çalışmışlardır. İs­lam'dan ve Peygamberimizin sünnetinden ayrılamamışlardır. İşte huzur ve saadet İslam'ı yaşamada ve İslam'ı yaşayanlar arasındadır.

Muhterem Müslümanlar,

İnsanlığın huzur ve saadetini bozan, mal ve can emniyeti­ni gideren, İslam'ın haram kıldığı, hırsızlık, soyguncuk, yanke­sicilik, dolandırıcılık gibi şeyler yapılması yasak olan şeylerdir. Bunlar Allah'ın "Kimse kimsenin rızası olmadıkça hakkını ye­mesin." emrine aykırı olan şeylerdir. Böyle, haram lokma yi­yen hırsızlık, soygunculuk, dolandırıcılık, O'nun bunun malını çalıp çırpanlar, şehit olsalar bile bu günahtan kurtulamazlar. Ancak helalaşırlar veya çaldıkları şeyleri öderlerse kurtulabilir­ler. Ayrıca, bu haram lokmalarla beslenen çocuklar da ahlak­sız olurlar. İcabında anne ve babasına dayak atabilir. Çünkü çocuk din, iman nedir bilmemektedir. Haram lokmayla besle­nen vücutlar, ateşte yanmaya layıktır. Bu dünyadaki cezası ise, bu hırsızlık yapan, dolandırıcılık ve soygunculuk yapanlar, şa-hitlendirilip, ilk önce sağ elleri bilekten kesilmesi lazımdır. Eğer tekrar yaparlar ise, sol ayağı bilekten kesilmesi lazımdır. Bunun böyle yapılması hırsızlığın ne kadar kötü ve zararlı ol­duğunu bildirir (El İhtiyar). İslam kanunları bunu emreder. Al­lah'ın izi İslam kanunlarını öğrenen ve tatbik enlerden eyleme­si için Allah'a dua edelim.

Şunu da belirtelim ki, rızası olmadıkça O'nun bunun ba­ğından bahçesinden, tarlasından çalıp çırpmak da haramdır.

Öyle ise haram değil helal lokma yiyelim. Allah'ın emirlerine uyalım.

Muhterem Müslümanlar,

Kur'arvı Kerim'de Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah yanında en yüce din İslam'dır." Yani her ihtiyaca cevap verir. Her soruya, her meseleye çözüm yolu bulur. İşte İslam'ı öğre­nirsek bunları biliriz. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesel-lem) Bir hadisi şeriflerinde "Helal bellidir. Haram da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmedikleri şüpheli şeyler vardır. Binaenaleyh bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa dinini ve ırzını siyanet etmiş olur. Şüpheli iş işleyenler harama düşerler." buyuruyor. Öyle ise biz de şüpheli şeylerden ve ha­ramlardan kaçınalım. Allah'ın emirlerine uyalım.

 

Faiz

 

Muhterem Müslümanlar,

İslamiyet, huzur ve saadet kaynağıdır. Bunun ispatı ise, İs-lamiyetin yapıldığı her devirdir. Mesela: Peygamberimiz Haz-reti Muhammed (aleyhisselatü vesselam) Zamanında yaşayan Müslümanlar ve Osmanlı devrinin Fatih, Yavuz zamanındaki yaşayan Müslümanları, kısacası İslamiyetin her emrinin yaşan­dığı devirlerde huzur, saadet, son noktasına varmıştır. Bu hu­zur ve saadet Müslümanlar arasında, insanlık arasındadır. İsla-miyetin yaşandığı devirlerde adeta cennet hayatı yaşanmış ve her birisi melek gibi insanlar; hatta meleklerden de üstün bile olanları varıdır. Nasıl olmasın ki, herkes birbirini düşünür, bir­birine yardım eder, hiç kimse kötülük düşünmez, birbirinin kalbini kırmamak için elinden geleni yapar. Velhasıl iyilikten baş­ka bir şey düşünmez. Allah'ın emirlerini yapar, haramı helali tanır. Haram işlemez, kul hakkını tanır. Hiç kimsenin hakkını yemez. Hırsızlık işlemez, rüşvet alıp vermez, faiz yemez ve ye­dirmez, içki içmez, O'nun bunun namusuna göz dikmez. On­lar sadece Allah'ın emirlerini yaparlar, Peygamberin sünnetini yaparlar. İslamiyeti yaşarlar, emirlerinden dışarı çıkmazlar. Muhterem Müslümanlar,

İnsan bugün huzursuz, emniyetsiz, güvensiz, birbirine kö­tü gözle bakıyor ve birbirine menfaat; yani bu dünyada men­faat elde edebildiği zaman yardıma koşuyorsa, karşılıksız iş yapmıyorsa Allah'ın emirlerini dahi insanlardan menfaat bek­leyerek yapıyorsa bilmediğinden ve îslamiyetin yaşanmadığın­dan ileri gelmektedir. Allah'a kul olmadığından, paraya ve menfaate kul olduğundan ileri gelmektedir. İnsanların huzuru­nu kaçıran, malı mülkü yiyip bitiren ve Allah'ın haram kıldığı faiz, alıp vermek büyük günahlardandır. Faiz alıp vermek ma­lın bereketini giderir. Faiz veren kimsenin malını mülkünü bi­tirir; hatta öyle olur ki faizli borcunu ödeyemez ve hacize ge­lirler. İflas eder. Faiz çok kötü bir şeydir. Yani ne faiz alınız, ne de veriniz; çünkü Allah yasak etmiştir. Faiz insandaki şefkat ve merhamet duygularını öldürür. Faizcinin elinden gelse daha çok faiz almak ister. Faiz alıp vermek insanı canavar yapar. İn­sanı insanlıktan çıkarır. Borç alınıp verilmek icap ediyorsa fa­izsiz olarak alınıp verilmelidir. Zaten borç alan sıkıntıdadır. Bundan fazlasıyla almak merhametsizliktir. Eğer mümkünse verdiğin borcun birazını bağışla, yardım et. O borç yapan da şunu iyi bilsin ki lüzumsuz yere borç yapmasın, israf yaparak borç yapmasın, kumar oynamakla içki içmekle borç yapma­sın. İktisadi harcansın, çok mühim işler için borç yapsın, yoksa borç hiç yapmasın. Zevk ve sefa için borç yapmasın. İşte faiz insanlar arasına düşmanlık ve kim sokar, herkese haram yedirir. Haramla beslettirir.

Her varlığımız, malımız, mülkümüz bize bir emanettir. Çünkü bunları Allah'ın verdiği güçle kazandık. Öyle ise ema­nete hıyanet etmeyelim. Allah'ın emirleri dairesinde malımızı kazanalım ve harcayalım. Faiz hem haram hem de Allah'ın "Yardımlasın" emrine aykırıdır. Faiz alıp verme hastalığı çok yaygın bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulanlara ve bulaşma­yanlara ne mutlu i

Faizin alınması, verilmesi, azı çoğu haramdır. Borç verilen paradan bir kuruş dahi fazla alınıp verilse yine haramdır. Faizi almak da vermek de büyük günahtır. Muhterem Müslümanlar,

Düşünün ki îmam-ı Azam Hazretleri borç verdiği, yani ödünç para verdiği bir kimsenin ağacının altında bile gölgelen­miyor, sıcakta duruyor. Faiz olur, ödünç parama mukabil men­faat temin etmiş olurum diye bu kadar titrer ve bu kadar önemli bir mesele. Kısacası büyük İslam alimi faiz hastalığının çaresini şöyle belirtiyor: "Evet zekatın farz olmasında ve faizin yasaklığında büyük bir hikmet vardır. İnsanlık alemine bakar­sak, ahlaksızlığın, alçak huyların, merhametsizliğin, her kötü­lüğün tek kaynağı iki cümleciktir. Birincisi: "Ben tok olsam başkası açlıktan Ölse bana ne." İkincisi ise "sen kazan ben yi­yeyim, sen yorul çalış, ben istirahat edeyim. Tembel tembel durayım." Birinci cümle insanlığı çok sarsmıştır. Nerede ise onu yıkacaktır. Birinci cümlenin kökünü kesen zekat müesse­sesidir. İkinci cümle ise zalim ve çirkin, ihtiraslı bir cümledir. Bu cümlenin esasını dağıtan ancak faiz alıp vermenin, yasak oluşu, haram oluşu, büyük günah oluşudur. İnsanların huzurlu olması ancak zengin ve fakirler arasında düşmanlığın olmama­sıdır. Zekatın verilmemesi faizin çoğalması da vesile olmuştur. Her zengin zekatın borçluya fakire verse herkes huzurlu olur. Faiz alıp vermek olmaz. Çok zenginler vardır, zekatın vermez. 40 bin lirası olan bir zengin bin lirasını bir fakire verse o fakir ihtiyacını görür, borcunu Öder, huzur ve saadet sağlanmış olur. Fakir, zengine düşmanlık değil hürmet duyar, sever, sayar. Zengin de fakire merhamet eder. İşte zekat, faiz hastalığının ilacıdır. Zekatın farz olmasının hikmeti, faydası ve faizin yasak olmasının faydası anlaşılmış olur.

Muhterem Müslümanlar,

Allahû Teâlâ faizi Kur'ân-ı Keriminde şöyle yasaklıyor, ha­ram kılıyor: "Halbuki Allah alışverişi helal, faizi haram kılmış­tır."[21] ayeüyle belirtiyor.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) faizi yiyene ve yedirene, yazana ve ona şahitlik edene de lanet etmiştir. Pey­gamberimizin lanet ettikten sonra o insan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselatü vesselama ümmet olamaz, ondan şefaat dileyemez. Allah'ın yasak ettiği, Peygamberimizin la­netlediği faizi alıp vermekten vazgeçelim. Allah'ın emirlerini öğrenelim, yapmaya çalışalım ve Allah'a dua edelim. Allah, her türlü kötülüklerden korusun.

 

Kitabı Sağ Ve Soldan Verilecekler

 

Muhterem Mü'minler,

İnsan başıboş değildir. Her hareketinden sorumludur, me­suldür. Ahiret âleminde ki, mahmeke-i kübrada her İşinden, her sözünden Allah'a hesap verecektir. Hayatın her anında hesap sorulacaktır. İslam'ı yaşayan, İslam'ı yaşatma azminde ve gayretinde olanların inşâallah hesaplan kolay olacak ve o çetin cehennem azabından kurtulacaklar, Allah'ın rızasına ula­şacaklardır. Öyle ise, biz de İslam'ı öğrenelim, İslam'ı yaşaya­lım, İslam'ı yaşatma azminde ve gayretinde olalım. İslam'ı an­latanları dinleyelim.  İslam'dan yana Müslümanlardan yana olalım. İslam'ı ve Müslümanları destekleyelim.

Kim Müslüman ise ondan yana olalım. Kimin Müslüman­lardan yana olduğunu bilmiyorsak, İslamiyeti kim daha iyi bi­liyorsa ondan sorup öğrenelim. Kısacası kim dinden, iman­dan, İslam'dan yana ise biz de onu dinleyelim, onu destekle­yelim. İslam'ı yaşama ve yaşatma azminde ve gayretinde olan­larla bir olalım. Dinsizlerden ve müşriklerden yüz çevirip, on­ların sözlerine kanmayalım. Biz Müslümanlar olarak da İs­lam'dan yana olalım onu destekleyelim. İslam'ı biz hakkıyla bilsek, yaşasak hem bu dünyada hem öbür dünyada saadet ve huzur içerisinde yaşarız. Dünyamızda bir nevi cennet olur, ahi-retimiz de cennet olur. Bilelim ki İslam'ın da kanunu, nizamı, dünya ve ekonomi görüşü vardır.

Muhterem Müslümanlar,

Ekmeğe, suya ihtiyacımız olduğu kadar iman ve İslam ha-kikatlarını da öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Zaten İslam'ın ilk emir "Oku. Seni yaradan Rabbinin ismiyle oku." olduğu gibi, her Müslüman'ın ilim tahsil etmesi, dinini, imanını öğrenmesi farzdır. Kafirler ve münafıklar bizim cahilliğimizden istifade ederek bizi İslamiyetten ayırmak istiyorlar. Öyle ise biz de ca­hillikten kurtulup islamiyeti öğrenelim ve önceden olduğu gibi bugünde yaşayalım.

Kur'ân-i Kerimde, defteri sağından verilenlerin, cennetlik kişiler olduğu, defteri solundan verilenlerin ise kötü ve cehen­nemlik kimseler olduğu ayet-i kerimelerde açıklanmıştır. El-Va-kıa Suresinde Cenab-ı hak: "Sağcılar, onlar ne mutlu sağcılar­dır. Hakikat biz dünya kadınlarını yepyeni bir yaratılışla yarat­tık, Kocalarına sevgi ile düşkün, hep bir yaşıt yaptık, sağcılar için" C.36-37-38. ayetler. "Eğer sağcılardan ise, artık sağcı­lardan selam sana!" (90-91.) buyurmaktadır. Başka ayeti keri­melerde ise "O sarp yokuşu aşıp geçerken iman edenlerden, birbirlerine sabr (-usebat)- tavsiye, (halka) merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. İşte bunlar sağcılardır."[22] buyrulmaktadır. Yine başka ayet-i kerimelerde "Artık ki­tabı sağ eline verilmiş olan kişiye gelince, der ki, "Alın okuyun kitabımı; çünkü ben hakikaten hesabıma kavuşacağımı (kuv­vetle) zannetmiştim. İşte o hoşnut bir hayat içindedir. Yüksek bir cennete"[23] "Her nefis kazandığı, kesb-ü ihtiyar ettiği şey mukabilinde bir rehindir. Ancak sağcı­lar böyle değil, onlar cennettedirler."[24] "O vakit (amel) kitabı sağ eline verilen kimseye gelince kolay­ca bir hisab ile muhasebe edilecek. O ehline de sevinçli döne­cektir."[25] buyrulmaktadır. Demek ki sağcılar iyi kimseler, imanlı ve İslam'ı yaşayan, başkalarına hak yolda yar­dım eden, başkalarına hiçbir suretle zararı olmayan kimseler­dir.

Kısacası sağcılar imanlı, İslam'ı yaşama azminde ve gay­retinde bulunanlar, ahirette kitabı sağından verilen, hesabı ko-iaydan, cennetlik veya cennete ehil olan kimselerdir. Öyle ise, sağcılar hakiki iman sahibi ve İslam'ın emirlerini yapma, ya­saklarından kaçınma azminde ve gayretinde olanlardır ve öy­le olmalıdırlar. Solcuların, bedbaht ve kötü kimseler olduğunu, Ailahû Teâlâ vakıa suresinin 9. Ayetinde şöyle bildirir. "Solcu­lara gelince), o solcular ne (bedbaht) dırlar" "Ayetlerimize küf­redenler ise solcuların ta kendileridir."[26] "Kitabı sol eline verilmiş kişiye gelince o da der ki, "Ah keşke benim ki-• tabım verilmeseydi, hesabımda ne olduğun bilmeseydim, ah keşke o (ölüm hayatıma) kat'i bir son verici olsaydı. Malım ba­na bir faide vermedi, bütün saltanatım benden ayrılıp mahvol­du. Allah buyuruyor: Tutun onu da (ellerini boynunu) bağlayın, sonra onu alevli ateşe atın.[27] "Çünkü o, O büyük Allah'a inanmazdı. (Kendisi) yoksula ye­mek (yedirmek şöyle dursun, başkalarına) vermeye teşvik et­mezdi."[28] buyrulamaktadır. Muhterem Müslümanlar,

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığına göre, solcular, Allah'a, O'nun kitabı olan Kur'ana ve hükümlerine inanmayan merha­metsiz ve şefkatsiz, kötü kimselerdir. Ahirettede kitabı sol ya­nından verilecek ve cehennem azabıyla yaptığı kötülüklerin cezasını çekecek olan nankör ve düşüncesiz başıboş hareket eden, iman ve İslam hakikatlerine inanmayan kimselerdir. Biz­ler Müslüman olarak, merhametsiz ve şefkatsiz, her yerde anarşi meydana getiren, fitne ve fesatçı olan ve defteri soldan verilecek olanlardan yüz çevirelim. Eğer onları desteklersek cehennem azabının bizi beklediğini, dinimizin, namazın ırz ve namusumuzun elden gideceğini bilip ve onların arkasından gitmeyelim, onları desteklemeyelim.

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem)'in arkasından gidelim, O'nun hadislerini din­leyelim. İman ve İslam yolundan ayrılmayalım.

Muhterem mü'minler,

İyi yerlere sağ ayakla girilmesi, sağ yanımızdaki meleğin sevap yazması, yolda sağ taraftan gidilmesi, yatarken sağ ta­rafa yatılması, yemeğin sağ elle yenmesi, imamın sağında du­ran cemaatin sevabının çok olması gösteriyor ki, sağ iyiliğin temsilidir. Öyle ise çeşitli sözlerle, kendimizi aldatmayalım, ca­hilliğimizi ortaya dökmeyelim. Sağın iyi ve Müslümanlara ya­kışan bir sıfat olduğunu, solun kötü, dine, imana aykırı oldu­ğunu bilelim.

Peygamberimiz Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesse­lam ya hayır söylememizi veya susmamızı emretmişlerdir. Öy­le ise, iyice bilmediğim bir şey hakkında konuşmayalım. îman ve İslam hakikatlerini öğrenelim ve ona göre konuşup ona gö­re hareket edelim.

 

Anne Ve Baba

 

Muhterem mü'minler,

İnsan topluluklarının temet taşı ailedir. Ailede en ağır yü­kü çeken anne ve babadır. Yükleri ağır olmakla beraber eğer vazifelerini yapabilirlerse, gayret gösterirlerse, mükafatlan da büyüktür. Aile içindeki fertler arasında nizam ve intizamı, hu­zur ve saadeti sağlayacak bir takım hak ve vazifeler vardır. An­ne abanın evlatlarına kaşı vazifeleri oldu gibi, evlatların da an­ne ve babaya karşı vazifeleri vardır. Anne ve babanın vazifesi evladını İslamî bilgiler vermek, İslamî terbiyeyi vermek, dinini imanını, Kur'anını, peygamberini öğretmek ve onu helal mes­lek sahibi yapmaktır. Evlatların vazifeleri ise, anne ve babala-. rina "öf" bile demeden onların İslama uygun emirlerini yap­malarıdır. Her evlad, anne ve babası için rahmet ve mağfiret­le dua edecek, onarlın günahlarının bağışlanması için Allaha yalvaracaktır. Anne ve babaya nasıl muamele edeceğizi, Alla-hû Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde İsra suresinin 23. Ve 24. Ayetle­rinde şöyle belirtiliyor: Rabbin "Kendinden başkasına kulluk etmeyin, anne ve babaya iyi muamele edin" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa erer­se onlara "Öf bile" deme. Onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını yerlere kadar indir ve "Yar Rab, onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini öylece esirge" de.

Demek ki evlatlar bu ayetteki gibi hareket edecek anne ve babalarına kaşı çok ağırbaşlı olacaktır. Anne ve babanın hakki çok büyüktür. Anne ve babasını razı edenler, büyük derece­lere ulaşmışlardır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) anne ve baba­ya hürmet etmeyenlere ve onların, İslam'a uygun emirleri tut­mayanlara "Burnu yerde sürün, burnu yerde sürünsün, burnu yerde sürünsün." diye anne ve babaya hürmet etmemenin çok kötü bir şey olduğunu bildirmişlerdir. Hem anne ve baba­ya asi olmak, O'nun İslam'a uygun emirlerini dinlememek bü­yük günahlardandır. Yine başka bir hadis-i şerifte iyilik yapıl­maya en layık olanın anne olduğunu Peygamberimiz (aleyhis-selatü vesselam) üç kere tekrarlamışlardır. Dördüncüsünde "Babandır." buyurmuştur. Çünkü annenin hakkı daha çoktur. O anne ki tatlı uykusunu terk eder, çocuğunun ağlamaması için gerekeni yapar, çocuğu için rahatını terk eder. Anne ve babasına itaatsizlik edenler bu dünyada cezasını er geç çeker­ler. Eğer bize evladımız itaat etmiyorsa biz ona İslamî terbiye vermemişizdir veyahut biz de anne ve babamıza itaat etmemişizdir. Eğer biz anne ve babamıza itaat etmiyorsak evlatlarımız da bize itaat etmeyeceklerdir.

Muhterem Mü'minler,

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadis-i şeri­finde "İki suç vardır ki, bunların cezasını Cenab-ı Hak daha dünyada ikin derhal verir. Bunlardan birisi, başkasının hakkı­na bile bile tecavüz etmek, diğer anne ve babaya asi olmaktır" buyurmuşlardır. Anne ve babasına asi olanlar cezalarını çeki-yordurlar veya çekeceklerdir. Fakat biz veya o anne ve baba­sına asi olanlar bunun farkında değillerdir. Anne ve babaya ita­atsizlik, insanın imansız gitmesine bile sebepsiz olabilir. As-habdan Alkame (radiyallahü anha.) annesine itaatsizlik yaptı­ğından dolayı, onu incittiğinden dolayı kelime-i tevhidi söylememiştir. Ancak annesi hakkını helal edince "La ilahe illallah Muhammedün Resûiullah." diyebilmiştir. Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) başka bir hadis-i şeriflerinde "Annele­rinize ve babalarınıza itaat ediniz, sevgi gösteriniz ki, çocukla­rınız da size saygı göstersin." buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif de anne ve baba hakkını ve ailedeki nizamı, intizamı içine alır.

Muhterem Mü'minler,

Allahû Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de "Ey insanlar! İslamiyeti yaşayarak ve yaşatarak kendilerinizi, zevceleriniz ve çocukları­nızı yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koru­yun" buyuruyor.

Her anne ve baba evladına İslamiyeti ve İslamî terbiyeyi vererek, ona dinini, imanını, Kur'anı'nı, Peygamberini öğrete­cek ve İslam'ın emirlerini yaptıracak, camiye getirecek, nama­zı emredecek, günah şeyleri yaptırmayacak. Evlada anne ba­basını incitmeyecek, "Öf" bile demeyecek, İslam'a uygun emirlerinden dışarı çıkmayacak.

Bir evlad, anne ve babası öğretmese bile İslam'ı öğrene­cek ve tatbik edecek. İslam'dan ayrılmayacak, İslam'ı okuyup, okutalım. İslam'dan ayrılmayalım. Annemiz ve babamız için hayır dua edelim. Evlatlarınıza hayır dua edin. "Ey Allah'ım Evlatlarımı İslam'dan, imandan ayırma, şeytanın ve nefsinin eline düşürme." diye dua edin.

 

TESETTÜR

 

Muhterem Mü'minler,

Alfahu Teâlânın insanlara Peygamberleri ve kitapları vası­tasıyla birtakım emirleri vardır. Bizi yaratan ve bizi bizden da­ha iyi bilen. Allahû Teâlâ'nın emrettikleri faydamıza olmuş, yasakladıkları da zararımıza olmuştur. Bir de emirleri yapma­da ve yasaklardan kaçınmada bize yardımcı, manevi duygular yaratmıştır.

Mesela: Allah'ın varlığını anlayabilmemiz için, akıl denen manevi varlığı yaratmıştır. Faydalı ve zararlıyı seçebilmek için, düşünce denilen varlığı yaratmıştır. Utanma, korkma ve sev­me gibi diğer duygularıda bunlar arasındadır. İnsan utanacak, kötülükleri yapmayacak; korkacak, harama girmeyecek; seve­cek, iyilikleri yapacak. Bu manevî duygular Allah'a kul olma­da, insana yardımcıdırlar. Zaten kâinattaki her şey, insanın Al­lah'a kul olmasına yardımcıdırlar. Elbette İnsana verilen bu duygular, Kur'an'ın ışığında ve Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizin emirleri dairesinde hareket ettirlirse, iyi­yi kötüyü anlar ise, ne yazık ki İslam'ı doğru öğrenmemişiz. Kur'ân-ı Kerimi öğrenmemişiz. Peygamberimiz (s.a.v.)İ tanı­mamışız ve tanıtmamışız. Hâlâ da, İslam'ı öğrenmiyoruz, öğ­retmiyoruz. Dinimizi öğreten kitapları almıyoruz, okumuyo­ruz, okutturmuyoruz. Kur'an'ı öğretmiyoruz. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizi tanıtmıyoruz. Bizim bu halimize yazık. Ne zamana kadar böyle gafil olarak dinden, imandan habersiz duracağız? Bu cami, cemaatle ne zaman dolacak, ne zaman sabah namazına cemaat gelecek? Böyle gafillik Müslüman'a yakışmaz. Cemaate gelmeyenler hakkın­da Peygamberimiz {sallallahü aleyhi vesellem): "Nefsim elinde olan Allah'a yeminle söylüyorum ki, Kalkın, odun top­layın, sonra ezanı okutturayım. Namaza gelmeyen olursa on­ların evlerini yakıp atayım, diye içimden geçiyor." buyurmuş­lardır. Demek ki cemaate gelmemek çok ağır bir suçtur. Öyle ise bizde cemaate gelelim, namazlarımızı kılalım.

Muhterem Mü'minler,

İslam'ın bir örtünme emri vardır. Bunun faydalarını her­kes çok iyi bilir. Örtünmek o kadar fıtrîdir ki onu terk eden hayvanlar derecesine iner. Çünkü hayvanlarda utanma diye bir şey yoktur. Ayrıca onlarda akıl, mantık ve düşünce de yok­tur. Örtünmek her türlü kötü şeylerden korur. Kıymetli şeyler saklandığı gibi, insanın çok kıymetli olan ırz ve namusu örtünmekle korunur.

Her varlığın kendine has bir örtüsü vardır. Mesela yediği­niz meyve ve sebzelerin olsun, kavun ve kapuzun olsun bir ka­buğu vardır. Bu kabuk onu muhafaza eder ve bozulmaktan kurtarır. İnsanda örtünmekle muhafaza olmuş ve bozulmaktan kurtulmuş olur.

Örtü kadınlarda daha çok önemlidir; çünkü onlar, el ve yüz hariç diğer bütün vücutlarını kalın ve bol bir elbise ile ört­meleri lazımdır. Ayrıca kadınların elbiseleri, erkek elbisesine de benzememesi lazımdır. Bu, İslam'ın emridir. Erkekler ise, kısa şortlarla gezemezler. Yani diz kapağından yukarıda ve gö­bekten aşağıda olan dar pantolonlarla gezemezler. Bilhassa küçük çocuklarınıza dar pantolon giydirmeyiniz ve almayınız. İslam'ın bu örtünme emrine hakkıyla riayet eden yok denecek kadar az.

Kadınların çoğu başlarını yarı yerinden örtmektedir. Bu günahtır. İslam'a aykırı. Kadınlar başlarını tamamen örtmeli­dirler. Yani saçlarından bir telini dahi göstermemeleri lazımdır. Onun içindir ki kadınlarınıza, kızlarınıza ve gelinlerinize söyle­yiniz, başlarını iyice örtsünler, saçlarını göstermesinler ve ço-rapsız dışarıya çıkmasınlar. İslam'ın hükmü budur. Her baba evinde bunları söylemelidir. İslamiyetî evindekilere de öğret­melidir. Kadınlık timsalleri Hz. Aişe ve Hz. Fatıma'lan, Öğret­melidir. Ayrıca hayanın ne demek olduğunu da öğretmelidir.

En kötü bir durum ki, İslam'ın emirlerini yaparken utan­ma hissi kullanılmıyor da diğer yerlerde kullanılıyor. Başı yan­sına kadar açık olarak gezmekten utanmayanlar. başı kapalı olunca utanıyorlar. İşte bu cahilliğin, İslamiyeti bilmemezliğin ta kendisidir. Çünkü utanmak kötü şeylerden ve Allah'ın em­rine karşı gelmekten olur. Hem kadınların ziynet eşyaları olan altınlarını ve bileziklerini de göstermemelidirler. Ancak koca-lann ve çok yakın akrabalarına gösterirler. Diğerlerine göste­remezler, yasaktır.

Muhterem Mü'minler,

Örtünme hususunda Allahû Teâlâ Kur'ân-i Kerim'de "(ha-bibimi mü'min kadınlara da söyle, gözlerini (haramdan) sakın­sınlar. Irzlarını korusunlar, ziynetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı {yüz ve eller müstesna) başörtülerini yakalarını üstüne (kapayacak şekilde) koysunlar." Buyuruyor. Ayrıca şu­nu da belirtelim ki, çok yakın akraba olmayan kadınlar erkek­ler ayrı ayrı odalarda oturmaları lazımdır. Bir arada oturamaz­lar. Konuşmaya mecbursalar bile ciddi bir şekilde kısaca konu­şabilirler. Peygamberimiz (s.a.v.)İn bir hadisi şeriflerinde "ha­ya imandandır. İman ise cennettedir, (cennete götürür)" buyu­ruyor. Öyle ise bizde kötü şeylerden utanalım ve İslam'ın ör­tünme emrine riayet edelim.

 

İzdivaç  -Evlilik-

 

Muhterem cemaat,

İnsanın ömrü pek kısadır. Lüzumlu vazifeleri pek çoktur, boş vakit öldürmek yok. Ebedi saadeti kazanmak için elden gelen gayreti yapmak her insanın vazifedir. Ebedi saadet yani azabtan kurtulup, mükafata nail olmak, ancak İslamiyeti yaşa­makla ve öğrenmekle olur. İşte cemiyetin temel taşı, toplumun belkemiği olan ailenin de nizamı ve intizamı ve birtakım hak ve vazifeleri vardır. Aileler gayesiz, nizamsız, intizamsız olursa cemiyet ve toplum da, köy de şehirde hepsi nizamsız ve inti- zarnsız olur.

Öyle ise her anne ve babaya büyük iş düşüyor. Yani her anne ve baba İslamiyeti öğrenek ve emirlerini yapacak, evla­dına da yaptıracak ve öğretecek. Her anne ve baba evladına helal yiyecek yedirecek, on iki yaşına gelinceye kadar evladın yaptığı her kötülükten anne ve baba mesuldür. Anne ve baba evladına  İslam'ı  öğretecek veya  öğrettir-ecek.   "Oğlum  git Kur'an-ı Kerim'i okumasını ve emirlerini öğren ve yap." diye­cek. Kendisi de Kur'an'm emirlerini yapacak. Evladını gençlik gafletine bırakmayacak. Evladını namuslu ve terbiyeli bir genç yapacak. Evlenme çağı geldiğinde evlendirecek. Evlendirirken de Müslüman olmayanlar gibi nişan takıp, düğün yapmaya­cak.

Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) ve onun ashabı na­sıl evlendiyse öyle evlendirecek. Yani İmam-ı Gazalinin dediği gibi şeytanın müezzini olan davulla veya zurnayla, içkiyle, kumarla düğün yapmayacak. Ya nasıl yapacak? Allah'ın emret­tiği şekilde Kur'an okuyarak ve okutturarak tekbirlerle, sala-vatlarla yapacak. Mevlit okutturacak vaaz ve nasihat yaptıra­cak, bunları tertipleyecek. Böyle düğün yapacak ve yaptıra­cak. Bilmiyorsa soracak, öğrenecek. İçkiyle, kumarla, davul ve zurna ile yapılan düğünün neticesinde evlenen evlatlarımızın nesilleri terbiyesiz ve ahlaksız olur. Ayrıca şunu da belirtelim ki, nişan, nikah sayılmaz ve evlenecek genler yalnız bir yerde kalamazlar ve el ele tutuşamazlar. Bu haramdır. Hem düğün­lerde yapılan lüzumsuz masraflar, yani faydasız şeyler israf ol­duğunda haramdır. Eğer kız aldığınız veya vereceğiniz yer siz­den İslam'a uymayan şeyler isterse onlardan kız alıp kız ver­meyin. Müslüman olanlardan kız alıp verin. Yoksa almayın ve vermeyin. Çünkü Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) birçok hadis-i şeriflerinde bunları belirtmiştir. Düğün yapmak, Peygamberimizin sünnetidir. Sünnet yaparken haram işleme­yelim. Anne ve baba, çocuklarını ergenlik çağına gelmeden İs­lam'a uygun bir şekilde sünnet ettirmesi lazımdır ve vazifesi­dir.

Kısacası, her anne ve baba kendisi İslam'ı yaşadığı gibi ev­ladına da İslam'ı öğretecek ve öğrettirecek, yaşattıracak. Kü­çük yaşta bu vazifelerini yapmaya başlayacak. Muhterem din kardeşlerim,

. Allahû Teâlâya kul olmak çok kolaydır. Çünkü Allah'ın emirlerine boyun eğip ve yeri gelince yaptıktan sonra Allah'a kul olmuşsun demektir, Müslümansın demektir. Yoksa Allah'ın emirlerinin bazısını yapıp bazısını yapmamak Allah'a tam kul olmak değildir. Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de aile kurmak ve evlenmekle ilgili bir ayette şöyle buyuruyor: "İçinizden kendi­leriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve rahmet var etmesi Allah'ın varlığının deiülerindendir. Bunlar­da düşünen topluluklar için dersler vardır." Başka bir ayette ise: "Şimdi onlar batıla (aile düzenini zayıflatan cahiliyet ya­şantısının doğruluğuna) inanıyorlar da, Allah'ın (aile kuruluşu­nu yücelten İslam) nimetini inkarmı ediyorlar"[29]. Ev­lenmek, aile kurmak sadece zevk için değildir. Evlenmek aile kurmak, günahlardan çekinmek ve terbiyeli, ahlaklı, imanlı çocuk yetiştirmek ve genç yetiştirmek içindir. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Kadınları yalnız gü­zellikleri için nikahlamayın, muhtemeldir ki güzellik onları ah­lakça alçaltabilir. Onlarla mallarının hatırı için yani; zenginlik­lerinden dolayı da evlenmeyin. Belki mallan kendilerini azdı­rır. Kadınlarla, dindarlıkları yüzünden evlenin. Muhakkak yır­tık elbiseli, siyah; fakat dinî bütün, ahlaklı bir kadın daha gü­zeldir.

 

Çocuk

 

Muhterem Mü'minler,

Hayat bahçesinin çiçekleri ve meyveleri olan çocuklar, Al­lah'ın bize birer hediyesi veya emanetidir. Nasıl ki bağ ve bah­çeler, meyve ve çiçekleri için sulanır, gübrelenir ve hizmet edi­lirse veya zararlı şeylerden korunursa, Allah da bizi günahsız çocukların yüzü suyu hürmetine korur, bizim üzerimize rah­met yağdırır. Belalardan korur. Eğer bizim bu işlediğimiz gü­nahlara bedel bela ve musibet gelmiyor ise, işte iyi kimselerin ve günahsız çocukların hürmetindedir. Bağ ve bahçe, çiçekle­ri ve meyveleri için ise, bizde evlatlarımız için olacağız. Yani varımızı yoğumuzu onların İslam'ı öğrenmeleri yolunda, dine. imana, vatana faydaları olmaları yolunda Allah'a kulluk ve peygambere ümmetlik olma yolunda harcayacağız. Eğer böy­le yapmaz isek kıyamette sorumlu oluruz. İşte o zaman evlat­larımız bizim yakamızdan tutar ve "Ey baba! Bana niçin, dini­mi, imanımı, Kur'an'ımı öğretmedin? Niçin bana Allah'ımı ve Peygamberlerimi tanıttırmadın? Niçin bana İslam'ı öğretme­din veya İslam'ı öğretmek için okutmadın? Şimdi senden hak­kımı istiyorum." diyecektir. Daha bir sürü niçinler ve nedenle­re sıralanacak ve orada hesaplaşılacaktır. Yine o evlat diyecek­tir ki: "Ey baba! Ben namaz kılacağım, camiye gideceğim, Kur'an öğreneceğim, emirlerini öğreneceğim ve kısacası ben okuyacağım, İslam'ı öğreneceğim, İslam'ı yaşayacağım, İsla-miyetin öğretildiği okulda okuyacağım' dedim. Sen bunları ni­çin yaptırmadın? İşte Allah'ım, böyle kötü olmama sebep ba­bam ve annemdir. Onlardan hakkımı istiyorum" diye davacı olacaktır.

Öyle ise biz de bu duruma düşmemek için evlatlarımıza İslamiyeti öğretelim ve emirlerini yaptıralım. Bilmiyor isek, bi­lenlerden ve hangi okulda Öğretiliyor ise oraya gönderelim.

Ayrıca başta İslamiyeti kendimiz yaşamalıyız. Bilmiyorsak "Ey oğlum, bize İslamiyeti öğretmemişler, git sen oku, öğren ve beni de öğret." demeliyiz. İşte insanlık budur. Müslümanlık budur. Bunun tersi olura, baba abdest almaz, namaz kılmaz, din nedir, iman nedir, peygamber nedir bilmezse, evlat daha beter olur. Müslüman bir baba evinde kumar oynar, içki içer, yalan, gıybet hepsini yaparsa, ayrıca bir baba gider evin duva­rına veya kıyıya köşeye küçük abdest bozarsa, gerçi bu hare­ketler insanlara yakışmaz ise de evlat bu kötü hareketlerin en kötüsünü yapar, çünkü evlat küçükten öyle görmüş, öğretilmemiştir. Ancak hayvanlar duvara ve kıyıya köşeye pisler. İn­san bunu yapmaz. Hele Müslüman hiçbir zaman yapmaz ve yapmamalıdır. İslamiyet'te böyle kötü şeyler yasaktır.

Çocuk terbiyesinde en önemli hususları kısaca ana hatla­rıyla belirtmek icab ederse şöyle sıralayabiliriz: İlk önce anne ve baba İslamiyeti yaşayacaklar. Nişan, nikah, düğün gibi me­rasimlerde İslamiyet'e uyacaklar. Helal lokma yiyecekler, ha­ram işlemeyecekler, Allah'ın emirlerini yapacaklar.

Çocuk doğunca sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet ge­tirerek güzel bir isim; yani Müslüman islimlerinden bir isim, Peygamberimizin isimlerinden veya ashabın (r.a.) İsimlerinden bir isim koyacak. Lüzumsuz ve manasız kötü kimselerin kötü adlarını koymamak Müslümanlığın emirlerindendir.

Çocuk açık konuşmaya başlayınca ilk önce Peygamberi­miz sallallahü aleyhi vesellemin emrine uyarak "La ilahe illal­lah"! öğretmek, Allah peygamber, din, iman öğretmek, iyi ar­kadaşlar ile onu arkadaş yapmak, onlarla oynatmak, gezdir­mek konuşturmak. Ahlaksız, hırsız, küfürbaz, kumarcı çocuk­larla arkadaş yapmamak. Küçük yaşta namazı öğretmek ve alıştırmak, 7 yaşında bizzat emretmek, 10 yaşına geldikleri za­man yine kılmazlarsa, zaten kılarlar ya, hafif dövmek ve ceza­landırmak ve okuma çağına gelince; Kur'an ve İslamiyetin öğ­retildiği yerlerde okutmak evlenme çağına gelince normal ola­rak 17-18 yaşları arasında İslam'a uygun şekilde evlendirmek ve ondan sonrada ölünceye kadar iyilikleri tavsiye etmek kö­tülüklerden vazgeçirmek anne ve babanın vazifesidir.

Evlatların vazifesi ise 12 yaşından itibaren başlar. Annesi, babası vazifesini yapmasa dahi, İslamiyeti öğretmese bile o ev­lat vazifesini yapacak ve İslamiyeti öğrenecektir. Çünkü Allah akıl vermiş, fikir vermiştir. Bu akıl sayesinde İslamiyeti Öğre­necek ve yapacaktır. Ayrıca evladına Allah'ın emrine aykın bir iş buyurursa evlat onu yapmaz.

Mesela, "Namaz kılma, oruç tutma. Hırsızlık yap, kumar oyna" derse evlat, babasının bu sözlerini dinlemez. Yalnız Al­lah'ın emirlerine uygun emir verirse yapar. Bu da, evladın va­zifesidir. Anne ve babasına "Öf" bile demez. Kısaca burada bir insanın hayat nizamı olan İslamiyet teferruatıyla anlatılamaz. Onun için kısaca derim ki: Fazla bilgi isteyen gelip sorar ve öğrenebilir. Burada size ayet ve hadislerin ifade ettikleri ma­nalarını anlatmaya çalıştım. Bunları elimizden geldiği kadar yapmaya çalışalım.

Muhterem Mü'minler,

Kur'ân-ı Kerim'de Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Kendi nefislerinizi hanımlarınızı ve çocuklarını­zı, yakacağı insanlar ve taştan olan ateşten koruyunuz." Bu da ancak İslamiyeti bütün aile olarak yaşamakla okur. Peygambe­rimiz aieyhisselatü vesselam Efendimiz: Kişi, arkadaşının yo­lundadır. O halde sizden her biriniz arkadaş edineceği kimse­ye dikkat etsin. "Ey çocuklarım namazınıza, orucunuza, zeka­tınıza, fakirinize, yetiminize, komşularınıza dikkat edin, onları gözetin." buyuran kimseye Allah rahmet etsin." buyuruyor.

Öyle ise evlatlarımıza İsiamiyeti öğretelim ve öğrettirelim. Camiye getirelim, namaza alıştıralım, günahlardan koruyalım. Ailelerimizin saçını başını örttürelim ve onları da İslamiyet'e uyduralım. Topyekün Müslüman olalım. Allah'ın emirlerine teslim olalım.

 

Terbiye

 

Muhterem Müslümanlar,

Bir cemiyetin en küçük parçası ailedir. Aile fertleri olan ana baba ve çocuklar cemiyetin temelidir.

Evlenmede asıldan nikah akdidir. Bu akidle büyük bir me­suliyet altına girilir. Eğer bu mesuliyeti yerine getirirlerse, eşle­ri büyük mükafatlar beklemektedir. Bu mesuliyet ise, içiyle dı­şıyla İslam? bir aile kurmak ve yaşamaktır. İslamî ailenin usta­ları, kurucuları anne ve babadır. Onun için anne ve babanın bu İslamî aileyi kurarken dikkat etmesi mecburi olduğu birta­kım vazifeler vardır. Aksi halde yerinde yapılmayan bir vazife o İslamî ailenin çökmesine ve geçimsizliklere yol açmasına, bilhassa ahirette büyük bir azaba duçar olacağından çok dik­kat etmelidir. Eğer vazifeleri yaparsa yine dünya ve ahirette büyük bir mükafata kavuşacaklarını ve sevdikleriyle beraber olacaklarını müjdeleriz. Bu vazifeler şunlardır:

• Anne ve baba çocuk terbiyesine tâ nişandan sonra dü­ğünde başlaması lazımdır. Aksi halde hayatındaki ve nişanın-daki düğünündeki, İslam'a uymayan hareketleri çocuğun ter­biyesine, bünyesine tesir eder. Zaten İslam'a uyup uymaması, İslam'ı bilmekle, okumakla, sormakla olur. Ehline sorup, helal süt emzirmek, abdestli emzirmek, güzel isim koymak, nafile kurban kesmek, ehlinden okumakla bu emir ve nehiyierin öğ­renilmesi lazımdır.

•  Anne baba evladına kaşı şefkatli olmalıdır. Kötü söz söylememelidir. Esas şefkat, ahiret yönünden şefkattir.

•  Onlara, kudretleri dışında yük yüklememektir.

•  Birkaç evladı olan hepsine aynı miktar muamele yap­malıdır. Adaletli olmalıdır.

•  Evlada haram yedirmemek, nafakalarına ve giyimleri­ne dikket etmek, İslamî giyim almak.

•  Mübarek günlerde onu sevindirmek, 7 yaşına kadar namaza alıştırmak.

•  Esas mesele ise, tahsil ve terbiyelerine çok itina gös­termek.

•  Hayır dua etmek, beddua etmemek, namaz kılmasına dikkat etmek.

Çocuğun hayatı tahsil ve teriye ile kurtulur. Ahiretini de senin verdiğin İslamî terbiye ile yaptırdığın tahsil ile kazanır. Aksi olursa sonuç cehennem olur. Allah muhafaza etsin, İsla­mî terbiye anne babanın öğretmesiyle ve okuduğu kitaplarla olur. Okuduğu kitapların İslamî terbiye vermesi lazımdır. Allah cümlemize fayda vermeyen ilimden ve terbiyeden muhafaza etsin.

 

Güzel Ahlak

 

Muhterem Cemaat,

Tarihin yapraklarını sayfa sayfa karıştırınız. Milletlerin yı­kılmasını ve yok oîmasını ince ince araştırınız. Göreceksiniz iktisadi imkanlara sahip olmasına rağmen ahlakını yitirmiş bir millet, uzun zaman ayakta duramamış, sökmek zorunda kal­mıştır. Lut kavmi, Ad ve Semud kavmi, Bizans ve Roma im­paratorlukları buna açık birer örnektirler.

Roma imparatorluğunun en büyük şehri, Pompei'nin yı­kılış hikayesini hepiniz bilirsiniz. Ahlaksızlığın, edepsizliğin zir­veye çıktığı her sokağın bir umumhaneye, her köşe başının bir meyhaneye çevrildiği, bu şehirde meydanlar, çıplak kadın mahşeri haline gelmiş, haya ve fazilet duyguları silinmiş, aile münasebetleri kopmuş, kadın bir ortak mal gibi kullanılmıştır.

 

Hayat, Biz Ve İçindeki Gerçekler

 

Muhterem Müslümanlar,

Hayat Allahû Teâlâ'nın sıfatlarından biridir. Bu sıfatının tecellisi canlılık alameti gösteren her zerre tecelli eder. Haya­tın zıddı ölümdür. Hayatla, canlılık alameti gösteren her zerre, birbiriyle çok alakalı ve birbirine çok sıkı bağlarla bağîdır.

Hayat, yaşamak demektir, diri olmak manasına gelmekte­dir. Bu hayatı bize Cenab-ı Hak ihsan eylemiştir. Öyle ise, in­sanın yaptığı makinenin veya herhangi bir şeyin yanına bir ta­rife astığı gibi, bizim de hayat tarifemiz ve yaşama şeklimiz, imanî ve islamî hayat şeklidir. Bu da islamın "Oku!" emrine uyarak Peygamberimiz hayatını öğrenmekle, Kur'ân-ı Kerim'i ve hükümlerini öğrenmekle olur. Bu gerçekleri en güvenilir kaynaklardan ve bu meseleleri zaman ve mekana göre en gü­zel ifade eden eserlerden öğrenmek şarttır. Hayat başı boş de­ğildir. Hayatın dizgini Cenab-ı Hakkın elindedir.

Hayat iki kısımdır. Bu geçici dünya hayatı ve ebedi ahiret hayatı. Bu geçici dünya hayatındaki, imanî ve islamî hayat anlayışı ve bu anlayışa hizmet, ebedi ahiret saadetini kazandırır. Bu dünya tarlası öyle değerlendirilmeli ki ahirette ebedi saadet temin edilsin. Bu dünya tarlası imanî hayat suyuyla sulanır ve islamî bir hayat anlayışıyla çalışılırsa, Allah rızası ve ebedi sa­adet meyveleri kazanılır. Nitekim, bir hadis-i şerifte Peygam­berimiz {aleyhisselatü vesselam) az ve Öz ifadeyle, dünya haya­tını insanlığa şöyle tarif etmişlerdir. "Dünya, ahiretin tarlasıdır."

İşte düşünebilenlere rehber. Ne ekersen onu biçersin!

Hayatın içinde de hayat vardır. Çocukluk hayatı, gençlik hayatı, aile hayatı, ihtiyarlık hayatı, iş hayatı, ticaret hayatı gi­bi. Bunlar dünya hayatındaki hayatlardır. Onlarında kendileri­ne göre imanî ve İslamî hayat düzenleri, hayat anlayışları var­dır. "Biz" demek, umumi bir ifadedir. Biz, İslamın ruhundaki birlik ve beraberliğin ifade ettiği manadır. Biz, çokluk içinde tekliği, kesret içinde vahdeti içine alır. Biz, en geniş kavram ve manasıyla imanî ve islamî hayat anlayışını anlayanların kısaca ifadesidir. Biz insanların yaşama düzeni, nizam ve intizamı, İs-lamiyettir ve İslamiyet olmalıdır. Kalpleri dirilten ve ahirette bi­zi diriltecek yine Allah'tır.

Ahiret hayatının İçinde de hayat vardır. Kabir hayatı, Cen­net hayatı, Cehennem hayatı gibi. Biz insanların hayat planı, iman, ölçüsü İslamiyettir. Örneği, Rasulullah (sallallahü aleyhi vesellem) olmalıdır. Yine biz insanlığın hedefi, İslamiyet, hayat anlayışı imanî ve islamî hayat anlayışı, yol göstericimiz, kılavu­zumuz Habibullah olan sevgili Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam) olmalıdır. Ona göre günümüzü tesbit etmelidir. Bu­da iman ve İslamiyeti zamanına göre en güzel anlatan ve gü­venilir kaynaklardan öğrenmekle olur.

İslam, ilim ve tekniğin karşısında değildir. Fakat ilim ve teknik, insanı zehirler hale gelmişse, maneviyatını öldürmeye başlamış, ahlakı bozuyorsa, o ilim ve teknik ilim ve teknik ol­maktan çıkmış, cehalet ve yıkıcılık, canavarlık ve ahlaksızlık ol­muştur. İslamiyet çok kıymetli bir şeydir. Ebedi saadetin yolla­rını açar. En basit bir insan islamî bir yaşayış içine girerse bir­denbire muhterem olur. Nasıl ki her kıymetli şeyin bir veya bir­kaç düşmanı varsa Müslüman gibi kıymetlerin de televizyon gibi amansız, hatta hiç şans tanımayan düşmanı olmalıdır. Düşman, mü'minin tetikleyicisidir. Mesela günah isimli düş­mandan kaçan mü'min, kaçtıkça İslamı yaşamakta, İsiamı ya­şadıkça kulluk vazifesini yerine getirmektedir. Bu hal ne ulvi­dir, ne yüksektir. Fakat televizyon bizleri çok gafil avladı. Bir­den bire O'nun pususuna düştük. Evde, komşuda, işyerinde, otelde, köyde, kentte televizyon. Zararlı programına bakınca manen işgal edildiğimizi anlıyoruz.

Şimdide esaretin binbir çilesi içinde ebedi saadete giden yolu arayacağız. Nasıl ki Hindistan'da, Çin'de, Filipinler'de ve diğer yerlerde İslamiyetî yaşayan Müsümanlar varsa, biz de şartların ağırlığına bakmaksızın İslamiyetî yaşamaya, gözümü­zü ve kulağımızı haramdan korumaya çalışmalıyız. Müslüman, bir vücud gibi olduğuna göre televizyon mikrobu bu vücuda musallat oldu. Bir yandan gözler ve kulaklar manen kör ve sa­ğır olurken, öte yanda dinî sohbetler yapılamıyor, kitaplar toz­lanıyor, Kuran raflarda duruyor. Dini neşriyata alaka azalıyor. Uzvî rahatsızlıklar için tabib ve derman arayan insan, manevi dertlerinin dermanını da aramalı ve bulmalıdır.

İnsanlar atom, hidrojen ve nötron bombalarına karşı, sa­vunma imkanları bulurken, televizyon silahı karşısında teslim olmak niye? "O zaman televizyon karşısındaki mücadlemiz nasıl olacak?" diye bir soruyla karşılaşabiliriz.

Evvela, televizyon programını zararlı olmaktan kurtarma­lıdır. Kurtaramıyorsak -ki çok zordur- öyle ise eve sokmamalı, evde varsa satılmalı, hiç değilse zararlı, dine aykırı, dinî pren­siplere uymayan programlar ve kısımlar seyredilmemeli, ka­patılmalıdır. Hiçbir şey bilmiyorsak, düğmeyi çevirmesini bil­meliyiz.

İkincisi göz, kulak ve ağız gibi uzuvların kumandanı olan insan, kendi öz uzuvlarını haram ateşinden korumalıdır. Al­lah'ın cemalini görecek, Allah'ın kelamını okuyacak bir göz, böyle çirkin şeylerle kirletilmemeli. Allah'ın kelamını duyacak bir kulak böyle şeytanî seslerle sağır olmamalı ve bu şeytanî sesleri duymamalı ve koruyabilirse ev halkını, akrabayı, kom­şuyu, himaye etmeli. Televizyonun günah mermilerinden on­ları uzak tutmalıdır. Bilerek zarara gidene de merhamet etme­meli. Bizim vazifemizin başta söylemek, anlatmak olduğunu unutmamalıyız. Kendimizi kendi elimizle tehlikeye atmayalım. Malımızı helal yolsan kazanalım ve helal yolda harcayalım. Pa­ramızla Cehenneme gitmeyelim. İslama uyup, gafletten uya­nalım. Ölçümüzün İslam olduğunu unutmayalım.

 

Selam

 

Muhterem Mü'minler,

İnsanlar arasındaki Müslümanlığın en belirgin vasıfların­dan biri selam verip, selam almaktır. Selam, bir emniyet kay­nağıdır. Selamşan insanlar, birbirlerine zarar vermezler ve ver­memelidirler. Selamın verilmesi sünnettir. Yani Peygamberi­miz Hazreti Muhammed aleyhisseiatü vesselam Efendimizin emirierindendir. Alınması ise farzdır. Selam, mü'minin mü'min üzerindeki haklarından biridir. Selam; sevgi ve saygı­nın biriik ve beraberliğin kaynağıdır. Selam, "Allah'ın selamı, selameti, hidayeti üzerine olsun" demektir. Kısacası işari ma­nası ile Kur'anı okuyana, yemek yiyene, namaz kılana, oyun oynayana abdest alana, ezan okunurken susana, ağzında siga­ra olana, İslam'a göre edep yerleri ve avret yerleri açık olana, def-i hacette olana selam verilmez. Selam verilirken bel ve bo­yun kıvrılmaz. Yürüyen, durana; ayaktaki, oturana; yüksekte bulunan, aşağıdakine; az, çoğa; selam verir.

Selamı alan kimse de, "İkimiz ve cümle insanlar, senin dua ettiğin gibi olsun" demiş olur. "Ey mü'min ve Müslüman kardeş! Bu dünyada Allah'ın emirlerinden ve Peygamberimi­zin sünnetlerinden ayrılmayasın ve kurtuluşa erip, öbür dünya­da saadet ve selamete eresin. Ben böyle senin için dua ediyo­rum" demektir.

İşte şuurlu bir şekilde ve inanarak verilen ve alınan selam böyledir ve böyle olmalıdır. İslam'a uygun verilen ve alman se­lam bu mahiyeti taşır. Yoksa (haşa) dalga geçer gibi selam ver­mek ve almak, insanı küfre götürür.

Selam ciddi bir şekilde tebessüm ederek "Selamün aley-küm" veya "Esselamü aleyküm" demek, karşısındakine de ay­nı şekilde "ve aleyküm selam." demesidir. "Ve rahmetullahi ve berekatuhu." de ilave edilebilir. Bunların dışındaki her türlü söz ve kelimeler selam yerini tutmaz. Mesela, "Günaydın. İyi sabahlar. Sabahlar hayrola. Akşamlar hayrola." gibi kelimeler selam yerini tutmaz.

Kısacası, karşılaşıldığı vakit ilk önce "Selamün aleyküm." ve karşıdakinin de "Ve aleyküm selam." deyip, ondan sonra başka sözler konuşulur. Çünkü Peygamberimiz (sallallahü aley­hi vesellem) "Önce selam verin, ondan sonra konuşun." bu­yurmuştur.

Ayrıca herkesin kendi ailesine ve çocuklarına selam ver­mesi ve öğretmesi Peygamberimizin (sallallahü aleyhi vesel­lem) sünnetlerindendir. İslamiyetî hakkıyla yaşayan ashab (R. Anhüm) ve diğer Müslümanlar hiçbir zaman lüzumsuz ve fay­dasız işlerle meşgul olmazlardı ve yol kenarlarına otururlar se­lam alıp, selam vermekle vakitlerini değerlendirirlerdi, vakitle­rini boş geçirmezlerdir. Biz gibi oturup boş boş edepsizcesine söz yapmazlar ve konuşmazlardı. Eğer selamın nerede, ne za­man ve nasıl verileceğini, kime verilip verilmeyeceğini bilmi­yor iseniz, gelin, sorun ve öğrenin. "Bilemek ayıp değil, sor­mamak, öğrenmemek ayıptır."

Muhterem Mü'minler,

Allahû Teâlâ Kur'ân-i Kerim'de selamlaşmayı şöyle emre­diyor: "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin istemeden ve (ev) sahiplerine selam-vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır." Nisa Suresi'ni 86. ayetinde ise "Bir selam ile selamladığınız zaman ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu aynıyla karşılayın. Şüphe­siz Allah, her şeyin hesabını hakkıyla arayandır." buyuruyor. Öyle ise, biz de İslam'ın emrettiği şekilde selamlaşalım, bilmi­yorsak öğrenelim.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadis-i şe­riflerinde selamla ilgili olarak şöyle buyuruyor. "Ey insanlar! Selamı aranızda ayınız. Başkalarına yemek yediriniz. Akraba­larınızı ziyaret ediniz. İnsanlar uykuda iken namaz kılınız. Bun­ları yaparsanız selametle Cennete girersiniz.

İşte insanların çoğu sabah ve yatsı namazı vakitlerinde uy­kudadırlar. Bizde sabah ve yatsı namazlarımızı ve diğerlini ce­maatle kılalım ki cennete ehil olalım. Birbirimizle karşılaştığı­mız aman ve ayrılırken selamlaşahm. Evlatlarımıza da öğrete­lim. İslamı okuyup, okutalım ve öğrenelim. İslam'dan zerre kadar ayrılmayalım.

 

İnsan Hakları

 

Muhterem Müslümanlar,

İnsan, yaratılışın icap ettiği şekilde hareket ederse, İslami­yet'e, Müslümanlığa daha yakın hareket etmiş olur. Çünkü İs­lamiyet bizim yaratılışımızın icab ettiği şeyleri, bize bildiriyor. İslamiyet, "Senin yaratılışın icabı olarak, hiç kimseye, dilinle, elinle eziyet yapmayacaksın. Elinden geliyor ise, iyilik yapa­caksın. Allah'ın emirlerini ve Peygamberin sünnetlerini yapa­caksın." diye bir takım emirler veriyor.

İşte yaratışlarının icabına göre ve akıllarının, düşünceleri­nin emrettiği şekilde hareket edenler, insanların ıslahı, hak ve hürriyetlerinin korunması için birtakım prensipler ortaya at­mışlardır. Bu prensiplerden bazıları şöyledir:

• Bütün insanlar hür, hakları bakımından eşit olarak do­ğarlar. Birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti  içinde yaşarlar.

• Hiç kimse işkenceye, zulme, haysiyet kırıcı ceza ve muamelelere tabi tutulamaz. İnsanın, insana köleliği olamaz.

•  Yaşama, hürriyet ve kişilik, cemiyette, kadın erkek, her ferdin hakkıdır.

• Evlilik ve evlenmenin, bozulması esnasında erkek ve kadın eşit haklara sahiptir.

Demek ki, insan, aklıyla düşünerek, inceleyerek, şuurluca hareket ederse İslamiyeti ve Müslümanlığı da iyi kavrayacak, İslamiyetin insanlık nizamı olduğunu anlayacaktır.

Muhterem Müslümanlar,

İnsanca yaşamak isteyenlerin ortaya koyduğu bu prensip­lerin çok daha mükemmeli, İslamiyet'tedir, Müslümanlıktadır. Çünkü İslamiyet insanı, insandan daha iyi bilen, bir kudret ve kuvvet sahibi Allah tarafından bildirilmiştir.

İslamiyetin bu prensiplerini Peygamberimiz (aieyhisselatü vesselam) Miladi 632 tarihinde, Arafat vadisinde, Küsva isim­li devesi üzerinde yüz bini aşkın Müslümanların huzurunda bü­tün insanlığa ilan etmiştir. BU hutbeye "Veda Hutbesi" denir.

Resûlullah (aieyhisselatü vesselamdın Veda Hutbesi'nden insan haklarının ve hürriyetinin ne olduğunu nereden çıktığı­nı, Müslümanlığın ne demek olduğunu, anlayalım. İslamiyetin en mükemmel bir din olduğunu idrak edelim ve sımsıkı sarıla­lım ve yerine getirelim.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) Veda Hutbe-si'nde şöyle buyuruyor: "Ey Mü'minler! Size bir emanet bıra­kıyorum, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet, Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim'dir.

Mü'minler sözümü iyi dinleyin ve iyi belleyiniz. Müslü­man, Müslüman'ın kardeşidir. Din kardeşinize ait olan her­hangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir, meğer ki gö­nül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun." Peygamberimiz (aieyhis­selatü vesselam) bu prensipleri bize bildiriyor. Hak İslamiyet'te hürriyet, İslam'da; adalet, İslam'da, dünya ve ahiret saadetine götüren her şey İslam'da olduğunu göreceğiz, anlayacağız.

 

Gıybet

 

Muhterem Müslümanlar,

İslamiyet öyle bir din ki saadet ve huzurun bütün hakiki olanları ondadır. Çünkü İslamiyet iyiliği ve faydalıyı emretmiş ve kötülüğü, zararlıyı yasak etmiştir. Fayda ve zararın, iyi ve kötünün hakikisine ve ebedi, devamlı olanları vardır. İslamiyet bunların hakikisi göre hüküm vermiştir. Biz bunları iyice derin derin düşünürsek işte o zaman anlarız. İslamiyet'te yapılan şeyler, hem insanın kendisine faydalı olacak hem de başkala­rına faydalı olacak. Yani yapılan işin kendisine ve hiçbir kim­seye veya hiçbir canlıya zararlı olmaması lazımdır. İslamiyet böyle emreder. Yapılan şeyin boş, lüzumsuz, faydasız, israfil olmaması da lazımdır. İslamiyet bunuda yasak eder. Kısacası İslamiyetin emrettikleri bütünüyle faydalı, yasakladıkları da ta­mamıyla zararlıdır. Eğer İslamiyet yaşansa ve kanbunda ni­zamda, İslamiyet tatbik edilse: hiçbir kimse huzursuz olmaz.

Hem bu dünyada, hem öbür dünyada saadet ve huzur te­min edilmiş olur. Her huzursuzluğumuzun sebepleri, İslamiye-ti yaşamadığımız içindir. İslamiyetden ayrıldığımız içindir. Hay­vanlar gibi haramı helali tanımadan namaz niyazı tanımadan Allah'ın emirlerini tanımadan, Peygamberimizin sünnetlerini tanımadan hareket edişimizden ileri gelmektedir. İslamiyeti ve emirlerini öğrensek, yapsak hiçbir zaman huzursuz olmayız. Her iki dünyada da saadet temin edilmiş olur.

Muhterem Mü'minler,

İnsanların saadet ve huzurunu bozan, insanları birbirine düşman yapan, İslamiyetin yasak ettiklerinden biriside gıybet­tir. Yani bir kimseyi kötülemektir.

Bir rivayette geçer ki: Gıybet etmek, bir adamı öldürmek­ten daha beterdir, kötüdür, günahtır. Çünkü, gıybet ve söz ulaştırmak; yani kovuculuk bir adamı değil çok adamın manen ve maddeten öldürülmesine sebep olur. İnsan bunları düşünür­se anlayabilir gıybet odur ki: Kötülenen ve gıybet edilen, yap­tığı bir kötülüğü, kusurları anlatılan o adam bulunsa idi darıla-caktı veya döğüşecekü. Eğer doğru dese yine gıybettir. O adam duysa darılacaktı. Yalan dese hem gıybet hem iftiradır, iki katlı günahtır.

Gıybet kötü kimselerin, hasetçilerin ve inatçıların işlerin­dendir. Aciz olanların silahıdır. İyi kimseler gıybet etmez. Bil­hassa Müslümanlar hiçbir zaman yapmaz ve yapmamalıdır. Ayette geçer ki gıybet etmek, ölü eti yemek gibidir. İnsanın hiç aklı yok mu ki kalbi bozulmuş mu ki kendi kardeşinin etini ye­mekten hoşlanıyor. Hiç insan insanın etini yiyecek kadar ca-navarlaşır mı?

Yalnız gıybet, birkaç yerde faydasından dolayı caiz görül­müştür. Bunlar ise, birisi hakkında istişarede ve danışmada söylenilen doğru sözler, diğeri birisini tanıtmada ve tarif et­mekte söylenen doğru sözler, devamlı açıktan açığa günah iş­leyen, utanmaz, edepsiz kimselerin hakkında söylenen doğru sözler. Öyle kimse ki kendi kötülüğüyle kendi övünüyor. Bir de hakkını almak ve zaranndan kurtulmak için şikayet suretinde söylenen doğru sözlerdir. Bunlar caizdir, gıybet sayılmaz.

Muhterem Mü'minier, Kur'ân-ı Kerim de Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey İman edenler! Zannın birçoğundan kaçının; zira bazı zan var­dır ki günahtır. Kiminiz de kiminizin arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul eden ve çok esirgeyendir. Öyle ise biz de boş boş konuşup gıybet etmeyelim. Tevbe edip faydalı şeyler konuşalım. Kendi kusurlanmısı düşünelim.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) İse şöyle buyu­ruyor: "Kovuculuk yapan Cennete giremez. Arkadan çekiştir­meyi yüze karşı (el, kol, göz işaretiyle) eğlenmeyi ayıplamayı âdet edinenin vay haline."

Bu dil bizlere gıybet ve kötü söz söylememiz için verilme­miştir, ancak Allah'ı zikretmemiz için verilmiştir.

 

Haya

 

İnsanın her hareketinin, her sözünün, her işinin, yeri ve zamanı vardır. Bu yer ve zamanı, İslamiyet en güzel şekilde belirlemiştir. Şurada şu hareket haramdır, yanlıştır. Şurada he­laldir, doğrudur. Bu hareketi, şurada ve şu zamanda yapacak­sın diye, İslamiyet bize emirler vaaz etmiştir. Eğer yaptığın ha­reket yerinde olur, fakat zamanında olmaz ise, yine haramdır, yanlıştır. Kısacası: Her   hareket yerinde ve zamanında,   İs­lam'ın emrettiği şekilde olmalıdır. Eğer bilmiyorsak, öğrenme­miz lazımdır. "Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) böy-. le bir iş yapmış mıdır? Yaptıysa nasıl, nerede ve ne zamanda yapmıştır? Allah nasıl emrediyor?" diye sormak öğrenmek lazımdır. Eğer bize: "Bu hareketin yanlıştır, şöyle yap" derlerse kızmadan "Peygamberimiz böyle mi yapmıştır? Allah böyle mi emrediyor?" diye sormalıyız veyahut gidip bizzat öğren­meliyiz.

Muhterem Müslümanlar,

İnsanda bir haya ve utanma duygusu vardır. Edep denen, bir şey vardır. İslamiyet, bunun nerede ve nasıl, ne zaman ola­cağını belirtmiştir. İnsanları, hayvanlardan ayıran özelliklerden biri de edep ve haya duygusudur. Allah'ın emirlerini yerine ge­tirmemek, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'in sün­netlerini yapmamak edepsizliktir, hayasızlıktır. Namaz, kılma­mak, içki içmek, zina yapmak, haram lokma yemek edepsiz­liktir, hayasızlıktır. Allah'ın bunca nimetlerine karşılık, emirle­rini öğrenmemek ve yapmamak, helal varken haram yemek veya haram şeyleri yapmak akılsızlığın ve utanmazlığın, edep­sizliğin tâ kendisidir. Doğru olsa bile, kötü kötü konuşmak, boş boş lakırdı yapmak, lüzumsuz sözler sarf etmek, edepsiz­lik ve hayasızlıktır. Bilhassa kadın ve erkeklerin mahrem olan yerlerini konuşmak ve dile getirmek haramdır. Yani erkeklerin diz kapak ve göbek dahil olmak üzere, kadınların el yüz hariç bütün vücudu mahremdir. Bunları söylemek, dile getirmek ha­yasızlıktır, edepsizliktir ve yasaktır. Küfür etmek ve ona buna laf atmak da edepsizlik ve hayasızlıktır. Bu dil bize bunun için verilmemiştir. Allah'ı zikretmek için verilmiştir.

İnsanın ailesi yanında veya yalnız iken yapması helal olan konuşması veya hareket, başkalarının yanında yapması ha­ramdır, edepsizlik ve hayasızlıktır. İslam'a göre; örtünmemek de haramdır, hayasızlıktır. Kadınların saçının bir telini dahi göstermeleri, erkeklerin şortla meydana çıkmaları haramdır, hayasızlıktır. Çünkü böyle şeyler insanı insanlıktan çıkarır, na­mus denen en kıymetli varlığı yıkar hayvanlar derecesine indirir.

Muhrerem Mü'minler,

Allahû Teâlâ İnsanlık yolunu, nerede, ne zaman, nasıl, hangi hareketi yapacağımızı Kur'ân-ı Kerim de bildirmiştir. Bakın bir ayeti kerimede mealen"AHah hiçbir zaman kötülüğü (ve hayasızlığı) emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah'ın üzerine (atıp) söylüyorsunuz." buyuruyor. Öyle ise her sözün, her ha­reketin ve işin yerini öğrenip İslamiyet'e göre hareket etmeli­yiz. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bir Hadis-i Şe­riflerinde "Haya imandandır, iman cennettendir. Çirkin ve edepsiz konuşmak cefadandır. Cefa ise cehennemdedir. An­cak ateşe götürür." Buyuruyor. Eğer utanmıyorsak, Allah mu­hafaza, imanımız tehlikededir. Başka bir rivayette de Peygam­berimiz aleyhisselatü vesselam efendimiz "Utanmadıktan son­ra istediğini yap." buyuruyor. Yani insanlıktan çık, hayvanlar gibi ol. Biz de ebedi saadeti bulabilmemiz için, Allah'ın emir­lerine ve Peygamberimizin sünnet-i seniyelerine uyalım. Al­lah'ın emirleri Peygamberimizin sünnet-i seniyelerini yerinde ve zamanında yapalım. İslam'ı okuyalım okutalım ve yaşama­ya gayret gösterelim.

 

Muharrem

 

Muhterem Müslümanlar,

Yeryüzündeki insanlar iki kısma ayrılırlar: Müslüman olan­lar, Müslüman olmayanlar. Müslüman olmayanlar da iki kısma ayrılırlar. Ehl-i kitap olanlar ve ehl-i kitap olmayanlar. Müslü­man olmayanların ve bazı gafil Müslümanların da katıldıkları Miladî yılbaşı kutlamaları Müslümanlığa uymaz. Müslümanlıkta böyle rezil yılbaşı yoktur. Müslümanların sene başı bir mu­harremde başlar. Eğer aklınıza "Biz Müslümanların sene başı diye bir günü yok mu?1' diye bîr soru gelirse işte bizim sene başımız Muharremin biridir. Bu senede ne olmuş, bir sene içinde ne kadar günah veya ne kadar sevap işlemişiz onu he­sap edip, ona göre hareket etmeliyiz. İslam'a daha çok sarıl­mak ve Allah'ın emirlerine, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'in sünnetlerine daha çok dikkat etmeliyiz. "Acaba Müslümanların sene başı niçin 1 Muharremde olmuş?" diye düşündünüz mü? Düşünmediyseniz, bir düşünün. Eğer Müslü­manların sene başını bilmiyorsanız sorun, öğrenin. Muhterem Mü'minler,

Hicrî senenin ve Hicri sene başı olan 1 Muharremin çok büyük mânâları vardır. Hicrî sene Peygamberimiz Hazre-ti Muhammed aleyhisselatü vesselamın Mekke'den Medine'ye göç ettiği sene demek Hicrî takviminde başlangıcıdır.

Peygamberimiz (sallalîahü aleyhi vesellem) ve ashabı "Ey insanlar! Kendi elinizle yaptığınız hiçbir kuvveti olmayan ağaç ve taş parçalarına tapmayın. Yalnız Allah'a ibadet edin ve on­dan yardım dileyin, aklınızı kullanın. Hayvanlar gibi olmayın, onlar gibi başıboş hareket etmeyin. İslam'a uyun, dedikleri va­kit o kafirler onlara düşman olmuşlardır. Halbuki onlar, küfür­de olanları cehennemden korumak, insanlara İnsanlığın gere­ğini yaptırmak ve hayvanlıktan kurtarmak için çalışıyorlardı. Allah'ın emrini yerine getiriyorlardı. Bir seferinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesselamı taşa tutmuşlar mübarek ayaklan ve çizmeleri kanla dolmuştu. O yine "Ey Allah'ım, bunlar hakikati bilmiyorlar." diyordu. Her biri birer yıldız olan, o ashaba daha çok işkence ve zulüm yapıyorlardı. İşe Resûlullah ve ashabı Tslamiyeti yaymak ve Allah'ın emrini yerine getirerek, insanları bu sefil ve aç, akılsız­lık ve mantıksızlıktan kurtarmak için Mekke'den Medine'ye hicret; yani göç ediyorlardı. Mekke'de ki azılı kafirler ve akıl­sız İslam düşmanları Müslümanlara hizmet yaptırmıyorlardı. Medine'de Müslümanlık daha iyi yayılıyordu.

Kısacası: Müslümanlar iyi dendiği ve herkesin faydasına çalıştıkları için düşman oluyorlardı. Çünkü o kafirler düşüne-miyorlardı. Şu zamanda olduğu gibi birisine "Kardeşim şu iş kötüdür, senin zararındadır, İslamiyette yasaktır. Gel haram iş­leme, namazını kıl, diğer ibadetlerini yap." dendiği vakit, o akılsız sana düşman oluyor, seninle alay ediyor. Velhasıl İsla-miyeti öğrenip, emirlerini yapalım. Hicrî sene başı ne demek­miş düşünelim, Öğrenelim.

Muhterem Mü'minleri,

Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Allah'a ve Resulüne itaat edin, Kur'anı ve öğütlerini dinlediğiniz hal­de, Peygamberin emirlerinden yüz çevirmeyin. Bir de (kalb-leriyle doğrulamadıkiarı) işitmedikleri halde dilleriyle "işittik" diyen münafıklar gibi olmayın". Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz muharrem ayının ehemmiyetini şöyle belirtiyor: "Ramazanı şeriften sonra, tutulan oruçların en hayırlısı, Allah'ın ayı olan muharremde tutulandır." Öyley­se biz de muharremin 9. 10. veya 10. 11. günleri oruç tuta­lım. Peygamberimizin sünnetine uyalım. İslam'ı okuyup oku­talım.

 

Oruç

 

Muhterem Mü'minler,

"Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç farz kılındığı gi­bi sizin üzerinize de farz kılındı. Umulur ki {oruç tutmak sure­tiyle kötülüklerinden) korunursunuz."[30] "Sadece biz değil, Allah'a inanarak ve sevap niyetiyle bilerek ramazan­da oruç tutan kimsenin geçmiş günahları affedilir."[31]

Talha (r.a.)'dan:

Bir bedevi Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'e Müslümanlıktan sorup "Ne yapmam lazım?" deyince "gece ve gündüz (24 saat) nafile hariç beş vakit namazı kılman, rama­zan ayını oruçlu geçirmen {nafile tutabilirsin) - sadaka hariç-, malının kırkta birini zekat vermendir. Bunları dürüst yapan kurtulur" buyurmuştur.[32]

Yalan ve kötü sözleri söylemekten ve onlarla amel etmek­ten vazgeçmeyenin, yemeği ve içmeyi bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur.[33]

İnanarak ve bilerek Allah için ramazan ayını, ihya edenin geçmiş günahları affolunur[34] sakın­mak, kul hakkını ödemek veya helalleşmek, işlediği büyük gü­nah varsa tevbe etmek şartıyla affedileceği diğer hadisi şerif­lerde açıklanmıştır. (Zübdetü'l-Buhari dipnotundan.) İsterse: Allahû Teâlâ tevbesiz de af eder. Fakat bizim vazifemiz tevbe etmektir. Kul hakkı için de o kulun kalbine hakkını helal etme fikrini verir ve helal ettirir. Yeterki biz Allah'ın emirlerini yap­maya gayret edelim. Allah'ın rızasına uygun iş yapalım.

Nefis Cenab-i Hakkı tanımak ve emirlerini dinlemek iste­mez. "Hadisin rivayetlerinde vardır ki, Cenab-ı Hak nefse de­miş ki, "Ben neyim, sen nesin?" Nefis demiş "Ben benim, sen sensin" Azab vermiş, cehenneme atmış. Yine sormuş, yine demiş: "Ene ene, ente ente." Yani yine "Ben benim, Sen sen­sin." demiş. Hangi nevi (çeşit) azabı vermiş, enaniyeten (ben­cillikten) vazgeçmemiş, sonra açlık ile azab vermiş, yani aç bı­rakmış, yine sorumuş "Men ene, vema ente (Ben neyim, sen sensin?) nefis demiş: "Sen benim Rabbi rahimimsin, ben se­nin aciz bir ahdinin (kulunum)"[35] Sonuç olarak:

"Ve orucun en ekmeli (kamili, olgunu) mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı ihsani-ye (insanın diğer azaları) dahi bir nevi oruç tutmaktır. Yani, muharremattan (haramlardan, günahlardan) malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ibadete sevk etmektir.[36]

Muhterem Müslümanlar,

Cenab-ı Hakkın bizim yapacağımız ibadetlere ihtiyacı yoktur. İbadet ve kulluk her Müslüman'ın yapacağı vazifeler arasındadır. İbadet ve kulluğu Allah'ın emirleri doğrultusunda yapmaya gayret göstermeliyiz Peygamberimizin sünnet-i seni-yeleri hayatımıza uygulayıp yaşamaya çalıştığımızda, her mü'minin iki cihanda saadete ulaşmasına hiçbir engel kalma­yacağını, sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bi­ze Veda Hutbesinde müjdeliyor.

 

Oruç

 

Muhterem Müslümanlar,

İslam'ın her emrinde birçok hikmetler ve faydalar vardır. Nehyettiği, yani yasak ettiği şeylerde de zarar vardır. Allahû Teâfâ bizi bizden daha iyi bilir. Bir usta, bir mimar yaptığit şe­yin en ince noktasına kadar bilir. Mesela yapılan ve ise bu ev temelinin kaç kat bina çekeceğini bilir. Allahû Teâlâ bizi yarat­mış ve bu dünyaya göndermiş. Bizim neler yapıp neler yapa­mayacağımızı bilmiş ve gücümüzün yeteceği şeyleri emretmiş­tir. Allahû Teâlâ günde beş vakit namazı farz kılmışsa bunu sı­cak soğuk demeden, yorgunum, hastayım demeden yapaca­ğız. Allah demiş ise "orucu tutun" yaz kış demeden "Sıcak da­yanamıyoruz" demeden tutacağız. Evlatlarımı da 12 yaşından itibaren tutacaktır. Oruç maddi ve manevi birtakım hastalıkla­ra şifadır. Oruç demek ikini fecirden (imsaktan) itibaren güne­şin batışına kadar yemekten, içmekten, cinsî münasebetten (yakınlıktan) nefsi men etmektir.

Bunları bilerek kendisi tarafından bozacak olursa 61 gün aralıksız keffaret orucu tutar. Unutarak olursa oruç bozulmaz. Hataen ve kazaen olursa (orucun) kaza edilmesi lazımdır.

Orucun faydalarından biraz söz edecek olursak sıhhî fay­daları, tıbbî faydalan, içtima-î faydaları (toplum için), ahlakî, dinî ve uhrevî birçok faydaları vardır. Sıhhi yönden birtakım hastalıklara şifadır. İçtima-î yönden ise, toplum arasındaki merhamet, şefkat ve yardımlaşma duygularını çoğaltır. Zen­ginlere fakirliğin; yani aç durmanın ne demek olduğunu bildiri ve fakirlere yardım elini uzattırır. Fakirlerde yardım görürler. Bu ramazan ayında daha huzurlu olurlar. Ahlaki faydaları ise, insanların oruçlu olmaları, her zaman Allah'ı hatırlarına geti­rir ve açlıklarından diğer ahlaksızlıkları da yapamazlar ve yap­mazlar. Zaten oruç tutmak bütün vücudu oruç tutturmaktır. Yoksa sadece mideyi aç bırakmak değildir. Mesela aç durmak­la mide oruç tutuyor, istirahat ediyorsa, kötü söz söylememek­le de dili oruç tutturmak, kötü söz dinlememekle de kulağı oruç tutturmak, harama bakmamakla da gözü oruç tutturmak, kötü düşünmemekle fikri oruç tutturmak. Zaten bir Müslüman her zaman kötü işleri yapmaması ve sözleri sözleri söyleme­mesi lazımdır. Ahiret yönünden azaptan kurtuluruz dinî yön­den Allah'ın emrini yaptığımız için bir çok sevap kazanırız. Vazifemizi yapmış oluruz. Oruç hiç faydası olmasa yine tuta­cağız. Çünkü Allah emrediyor. Allah'ın emrettiği her şeyin faydası vardır. Bazı kimseler "Ramazan yaza geliyor, oruç tu­tan az olur" diye yakınıyorlar ve zor olacağından bahsediyor­lar. Allahû Teâlâ bizi bizden daha iyi biliyor. Allahû Teâlâ ya­zın bizim oruç tutup tutmayacağımızı, zor olup olmayacağını (haşa) bilmiyor mu ki emrediyor. Allah gücümüzün yetmeye­ceği hiçbir işi bize zorlamaz, çünkü Kur'ân-ı Kerim'de öyle bil­diriyor. Hem o Arabistan'ın kızgın çölleri üzerinde başta Re-sûlullah ve binlerce sahabeler tutmuşlar ve buralarda da tut-maktalar. Öyleyse zor değil. Bizim tembelliğimizden ken­dimize zorlaştırıyoruz. Hem Allah yolunda insan ne kadar zor­luk çekse azdır. Cehennem azabı daha zordur. Bizim onlardan farkımız nerede? Öyleyse İslam'a uymamız lazımdır. Bir gayr-i müslim, batıl dinine bizden daha iyi sarılıyor.

Muhterem Müslümanlar

İslamiyeti okuyup öğrenelim ve tatbik edelim. İslamiyet bir hayat nizamıdır. İslamiyeti ben burada hakkıyla an­latamam. Onun için İslamiyeti anlatan kitap, gazete, mecmua gibi şeyleri alıp okuyalım. Açık saçık resimli gazeteleri al­mayalım. Onun yerine iyi gazeteler alalım. Jslamiyeti anlatan dinî takvimler alalım ve her gün kopardığımız yapraklan birer birer okuyalım. Okuma yazma bilen herkesin İslamiyeti okuyup öğrenmesi ve bilmeyenlerinde okutturup dinlemesi lazımdır. Burada ezbere konuşmakla bu iş zor halledilir. İs-lamiyetin ve imanın ne demek olduğunu sahih kaynaklardan olan Müslim ve Buhari'nin hadislerinden öğrenip, öğretelim.

 

Regaip

 

Muhterem Mü'minler,

Bazı ay ve günler çeşitli sebeplerden dolayı, diğer ay ve günlere nazaran farklı muameleye tabi olurlar. Hatta haftalar ve yıllarda aynı farklılığı gösterirler. O günler içerisinde mey­dana gelen olaylar sebebiyle ya sevinilir bayram yapılır veya üzüntü duyulur. Öyle günlerde insanlar, diğer günlere nazaran birbirlerine daha çok ilgi duyarlar. Birbirlerinin sevinç ve üzün­tüsüne ortak olmaya çalışırlar. İşte böyle sevinçli aylardan; Recep, Şaban ve Ramazan ve sevinçli gün ve gecelerden Ragaib, Miraç, Berat ve Kadir geceleri Allah'ın rahmetinin ve bereketinin bol ve duaların kabul olmaya daha yakın olduğu bu gün ve aylara kavuşmuş oluyoruz. Nasıl ki şu yaz ayında durmadan gece gündüz çalışmaya gayret ediyoruz. Bir taraftan ektiklerimizi kaldırırken, diğer taraftan da başkalarını ekiy­oruz. Tâ ki kışa hazırlık olsun, kışın aç kalmayalım, baş­kalarına muhtaç olmayalım diye. Allah'ın çalışın emrine uyaraktan bunları yapıyoruz. Kısacık dünya hayatı içinde en azından günde beş vakit namazımızı kılıp, hiç olmazsa birkaç vaktimizi camide cemaatle kılmak ve Ramazan orucunu tutup, haram kazançtan kaçıp, helal nzık temin edip, evlatlarımızı da İslamî terbiye vermekle ahiret için çalışmış olabiliriz. Yaz mev­simi dünya hayatı için nasıl çalışma mevsimi ise, şu üç aylar ve mübarek geceler de ahiret hayatı için bol bol ibadet etme ve Allah'ın mükafatına nail olma mevsimidir. Böyle mübarek qece ve ayları sık sık Kur'ân-ı Kerim okumak ve oruç tutmak­la, kaza namazları kılmakla, dua etmekle değerlendirmek lazımdır. Eğer bu mübarek geceleri ve aylan değerlendir mez-sek ahirette, amel yönünden fakir ve eli boş durumda oluruz.

Muhterem Mü'minler,

Her geçen gün biraz daha ölüme yaklaşıyoruz. Öyle ise biraz daha dikkatli olalım. Bu üç aylar ve içerisindeki mübarek geceler bilhassa Recep ayı ve Regaip gecesi mübarek Ramazan oruç tutmakla Kur'an okumakla ve kaza namaz­larımızı ifa etmekle, Ramazanı karşılamamızı ve ona hazırlan­mamızı hatırlatır. Öyleyse biz de hazırlıklarımızı yapalım. Regaib, Peygamberimiz (s.a.v.) hürmetine Allahû Teâlâ'nm nimet, Rahmet ve mağfiretinin diğer gecelere nisbeten, bol bol ihsan edildiği verildiği gece demektir. Böyle gecelerden is­tifade etmesini bilelim.

Kısacası, bir insan ağaç gibi Recep ayında ve mübarek gecelerinde ibadetlerinin çokluğuyla süslenmeli ve yeşillenmeli, Şaban ayında ise ağacın meyve verdiği gibi ibadetlerini daha da çoğaltarak ve titizlik göstererek kalben ve ruhen olgun bir duruma gelmeli. Ramazan-ı Şerifte de bu olgun haliy­le 30 günlük orucunu tutmalı ve teravih namazlarını kılmalı, Kur'ân'ı bol bol okumalı ve mükafatını almalıdır. Bir ağaç baharda yapraklanır ve yeşillenir, derken meyveleri olur ve ol­gunlaşır, meyveleri toplanır, zamanı gelince yaprakları dökülür; fakat ağaç yine ağaçtır, Ölmemiştir. O yine hayattadır. Ağaç bahar ve yazda vazifesini yapmış, esas ağaç olma vasfıy­la baş başa kalmıştır. Mü'minde böyle olmalı. Yani üç aylarda ve bilhassa Ramazanda orucunu tutup, teravihini kılıp gerekeni yaptıktan sonra yine beş vakit namazıyla ve cumasıy-la, haramlardan kaçmak ve helallarla baş başa kalmakla vaz­ifelidir. Yoksa Ramazandan sonra Ölü veya gayr-i müslim bir hayata girmemelidir. Böyle hareket akıllı bir insana yakışmaz. Müslüman'a hiç yakışmaz. Öyle ise, yaşayışımız her zaman Müslüman'ca olsun, Allah'ın emirleri ve Peygamberimiz (sal-lallahü aleyhi vesellem) sünnetleri dairesinde olsun ve böyle ol­ması için de elimizden gelen gayreti sarf edelim. Muhterem Mü'minler,

Her zaman İslamî hayatı yaşayabilmemiz için Islamiyeti öğrenmemiz lazımdır. Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bil­memiz, Peygamberimizin sünnetlerini bilmemiz icap etmek­tedir. İşte İslam'ı gerçek olarak öğrendiğimiz ve yaşadığımız zaman iki dünyada da gerçek saadete ulaşırız. Öyle ise İslam'ı yaşayıp, Allah'ın rahmetinden istifade eldim ki Allahû Teâlâ "Ey Nebiyy-i Zişan, Biz seni hakikaten bir şahid, bir müjdeci ve bir korkutucu ve bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik, Mü'minlere müjdele ki, onlar için Allah'tan büyük fazl-ı keremler vardır."[37] buyurmaktadır. Demek ki Allahû Teâlânın fazl-ı keremi, inanlar içindir. Ger­çekten inananlar ise, Allah'ın emirlerini yapmaya gayret ederler. Biz de Allah'ın emirlerini yapmaya gayret edelim ki ger­çekten inananlardan olalım. Bilhassa şu mübarek günlerde tevbe istiğfar edip, dua edelim. Hiç olmazsa bir iki vaktimizi camide cemaatle kılalım. Bu hususta elimizden gelen gayreti sarf edelim. Tâ ki bu mübarek günlerden istifade etmiş olalım.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bu mübarek üç aylar yaklaştığı zaman, sık sık, "Allah'ım, bize Recep ve Şabanı mübarek kıl ve bizi Ramazana ulaştır" diye dua eder­di. Biz de Resûlullah gibi dua edelim ve O'nun sünnetini yer­ine getirmiş olalım. Çocuklarımız da ulvi gecelerin ne demek olduğunu öğretelim. Onların ebedi hayatlarını kurtarmaya çalışalım. Bu çalışma, dünya hayatlarını kurtarmaya çahş- tığımızdan daha fazla bir gayretle olmalı.

Allah cümlemizi bu kutsi gecelerin ve ayların hürmetine iyiyi kötüden, doğruyu eğriden, faydalıyı zarlıdan ayırt edecek bir şuura kavuştursun. Bizi gaflet uykusundan uyandırıp İslamî şuura erdirsin, sırat-ı müstakimden ayırmasın.

 

Miraç

 

Muhterem Mü'minler,

Peygamberin peygamberliğine en büyük delil mucizedir. O mucize ki, inananların, imanlarını kuvvetlendirir, inan­mayanları aciz durumda bırakır. Mucizeyi peygamberlerden başkası gösteremez. Mucize Allah'ın izniyle, peygamberin, in­sanların yapamadıkları, bilemedikleri, göstermedikleri şeyleri, yapması, bilmesi ve göstermesidir.

Peygamberimiz Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi veseilemin de, peygamberliğine delil bir çok mucizeleri vardır. En başta Peygamberimiz (s.a.v.) Peygamberliğine delil dost ve düşmanın tasdikiyle " Muhammed-ül-Emin" olması, doğru kimse, güvenilir kimse, hiçbir zaman yalan sadır olmamış kim­se olmasıdır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) mucizelerin­den en büyüğü Allah kelamı olan Kur'ân-ı Kerim'dir. Peygam­berimiz (salfallahü aleyhi vesellem)'in bir parmak işaretiyle Ay'ın iki parçaya bölünmesi, mübarek parmaklarından su ak­ması ve avucundaki küçük taşların teşbih etmeleri O'nun mucizelerinden bazılarıdır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'in mucizelerin­den biri de Recep ayının 27. gecesinde, Mekke'den Medine'ye hicret etmesinden bir buçuk sene önce meydana gelmiş olan "İsra ve Miraç" mucizesidir. Bu gecede, Peygam­berimizin amcası Ebu Talibin kızı, Ümmühan'ın evinde veya Kabe'nin "Hatim" denilen mevkiinde iken, Cebrail (aleyhis­selam) gelmiş ve Allah Resulünün göğsünü yararak, kalbini zemzem suyu ile yıkamış, sonra onu iman ve hikmetle dol­durup mühürlemiştir. Daha sonra Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) Burak adı veilen bir binekle Mescidi Haram'dan Mescid-i Aksa'ya; yani Kabe'den Kudüs'e getiril­miş, oradan Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bütün peygamberlere imam olup iki rekat namaz kıldırdıktan sonra Cebrail (aleyhisselam) ile birlikte semalara yükselerek birçok peygamberlerle selamlaşmış ve "Sidretü'l-münteha" denilen yere varınca Cebrail (aleyhisselam) burada kalmıştır. Resûlul­lah (sallallahü aleyhi vesellem) "Ref Ref" adındaki vasıtasıyla ulvi seyatine devam etmiş, Arş, Kursi, Cennet ve Cehennemi seyrettikten sonra Cemai-i İlahinin tecellisi karşısında (Ettehiy-yatü iillahi vesselavatü) bütün tazimat, ketrimat, dille,enle ve malla yapılan her tğrlü ibadet yalnız Allah mahsustur, diyerek selam verince Cenab-ı hak bu selamı (Esselamü aleyke ey-yühennebiyyü ve Rahmetullahi ve berekatühü) "Ey nebi Al­lah'ın selamı ve selameti, rahmeti ve bereketi senin üzerine ol­sun" şeklinde karşıladı. Peygamberimiz (s.a.v.) ise: (Esselamü aleyne ve ala ibadillahissalıhıyn) "Selam ve selametlik bizirn ve Allah'ın iyi kullan üzeine olsun" deyince Cebrail (a.s.) ve bütün melekler bulundukları yerden, (Eşhedü enla ilahe illallah ve eş-hedüenle muhammeden Resûlullah) "Şehadet ederim ki, Al­lah'tan başka ilah yokdur, yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür" diye şehadet getirmişledir. Namaz­larımıza oturduğumuz zaman okuduğumuz Tahiyyat ta budur ve bu demektir. Miracın bu ve bundan sonraki kısmını eksik­siz olarak anlatmaktan insan acizdir. Ancak onu hakkıyla Al­lah ve Resûlu bilir dırmaları yaş ve sınıf durumları göz önünde.

Muhterem mü'minler

Her şeyden önce Allah'ın izniyle mucizede olmaz diye bir şey yoktur. Çünkü mucize Peygamberin duasıyla ve istemesiy­le veya istemeden Allah'ın kudretiyle meydana gelir. Allah'ın kudretine olmaz diye bir şey akla gelmez. İsra ve Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde de Hadis-İ Şeriflerde haber veril­miştir.

Muhterem mü'minler!

Herhangi bir seyahatten dönen bir kimsenin ailesine ve yakınlarına hediyeler getirdiği gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) Miraç dönüşünde biz ümmetine bir takım hediyeler getirmiş­tir. Bunlar ise şunlardır:

1- Beş vakit namaz (ki bu gecede farz kılınmıştır),

2- Bakara suresinin son ayetleri

3- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının mağfiret edilmesidir. (Müslimde geçmektedir)

Demek ki namaz mü'minlerin miracıdır. Miraç ise yüksel­mek manasına gelir. Tadil-i Erkânına dikkat ederek namaz kılanlarda daima yükselirler, kötülükten ellerini çekerler. İs­lam'a uygun hareket ederler. Çünkü namaz bize miracda hediye olarak verilmiştir. Öyleyse namaz bizi yükseltir. En yük­sek mertebelere çıkarır. Nasıl ki hediye sahipleri ve hediye alma yeler unutulmaması için hediyeler saklanır, muhafaza edilir, arasıra bakılır, hatırlanır isede namazda öyle bir hediyedir ki, günde beş defa hatırlanması şarttır. Eğer günde beş defa hatırlanmazsa o hediye kıymeti biliniyor demektir. Namaz hediyesin, hatırlanmasıda ancak, onu kılmakla olur. Lle ise iz ezana kulak veip, namazımızı kılalım. Taki bu hediyenin kıymeti bilmiş olalım, ya verilmiş ve.....

Muhterem Müslümanlar!

Peygamberimiz (s.a.v.)'in Miraç mucizesini haber veren Kur'ân-ı Kerimdeki İsra suresinde Allahû Teâlâ "kulunu Muhammed (s.a.v.)'i gecenin bir anında mescidi haramdan alarak, ayetlerimizi göstermek için etrafını mübarek kıldığımız mescidi aksaya götüren Allah'ın şanı yücedir, işten ve gören oldur" buyurmuşlardır.[38] Peygamberimiz (s.a.v.) sabah­leyin bu Miraç mucizesini haber verince Ebu Cehil e arkadaş­ları olan müşrikleri inanmamışlar, olma böyle şey demişler ve Peygamberimiz (s.a.v.) ile alay etmişlerdir. İşte onların olmaz böyle şey demeleri dar düşüncelerinden ve dar görüşlerinden Allah'ın  kudretinin  ne  demek  olduğunu  bilmediklerinden, mucizenin ve peygamberin ne demek olduğunu bilmediklerin­den gelmektedir. İşte o inanmayanlardan bir gurp Hz. Ebu Bekir (r.a.)'e gelerek "Senn arkadaşın gecenin bir anında Kudüs'e gittiğini, semaları dolaştığını, arş'ı kürsü gezdiğini söylüyor, böyle şey olurmu? Diye sorunca: Hz. Ebubekir (r.a.): "Eğer bunu o söylüyorsa muhakkak doğrudur, kabul ederim, zira o, hak olandan başkasını söylemez" diyerek Allah'ın kud­retinin ne demek, Peygamberin ve mucizenin ne demek ol­duğun anlatmış ve imanının yüksekliğini belirtmişlerdir. İşte iman budur ve böyle olmalı. Bizde Peygamberimiz (s.a.v.)' e ne söylediyse, Allah ne emrettiyse doğrudur, haktır, inandık deyip Allah'ın emirlerini ve Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetini yapmaya gayret edelim. Bilhassa böyle mübarek gecelerde diğer zamanlardan daha çok kendimize çeki düzen verelim. Kaza namazlarımızı kılalım.

Kur'ân-ı Kerimi okuyalım ve İslam'ı öğrenelim ve evlat­larımıza öğretelim veya öğrettirelim. Namazımızı kılalım, her­kese yardım etmeye gayret edelim. Camiye getirelim. Pey­gamberin mucizelerinin ne demek olduğunu, mübarek gecelerin ne demek olduğunu evlatlarımıza öğretelim.

 

Berat Gecesi

 

Muhterem Mü'minler!

İnsan başı boş değildir. Bir takım vazifeleri vardır. Bu vaz-ifeleride, Allah'ın emirlerine ve Peygamberimiz (s.a.v.) sünnet­lerine göre hareket etmektir. Kısaca insanın vazifesi, İslamiyeti güvenilir kaynaklardan öğrenip ve O'nun emirlerini yerine getirmektir, ayrıca bu vazifelerini mübarek ay ve günlere kont­rol etmesi icap etmektedir. Yani Allah'ın emirlerinden ve Pey­gamberimiz {s.a.v.) sünnetlerinden hangilerini yapıp, han­gilerini yapmadığını düşünüp yapmadıklarının yapmaya gay­ret etmesi, yaptıklarını daha dikkatli yapması lazımdır. İşte böyle mübarek aylar ve günlere, ölüpte hesaba çekilmen ön­ce hesaba çekilmeliyiz. Kendimizi hesaba çekmemiz icap eden gecelerden biride berat gecesidir. Bu geçeninde bir çok hususiyetleri vardır. Bu gecenin hususiyetlerini ayet ve Hadis-i Şeriflerin ışığıyla şunlardır:

1- Her mühim iş bu gecede ayrılır, bir sene içinde olacak işler hadiseler, rızıklar, eceller, hastalıklar, yükselme ve aîçal-malr bu gece yazılır ve ilgili meleklere teslim edilir. Harplere, zelzelelere ve çöküntülere ait kısım Cebrail (a.s.)'a, ölün ve felaketlere ait kısım Azrail (a.s.)'a rıziklara ait kısım Mikail (a.s.) amellere ait kısımlar da İsrafil (a.s.)'a verilir. Bu sebeple Brat gecesi büyün sene işlenen iyilik ve kötülüklerin hesabını e bu heabın ışığı altına hareketlerimize İslamî ve imani bir yön verme gecesidir.

2- Bu  gece  yapılan  ibadetlerin  fazilet  çok  büyüktür. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) bu gece her zamankinden daha çok ibadet ve taatte bulunmuşlar ve bir Hadis-i Şeriflerin­de "Şaban ayının yarısı, gece odlumu, onu ibadetle, taatle geçirin, gündüzünüzde oruç tutun" buyurmuşlardır. İbni mace.

3- Allahû Teâlâ bu gece rahmetini bol bol ihsan eder, yeterki ihlasla ve riyasız bir şekilde ona dua ve niyaz etmiş olalım. Peygamberimiz (s.a.v.) bunu şöyle belirtirler lAllahü Teâlâ bu gece güneşin batışından, itibaren dünya semasına rahmetle tecelli eder, ve şöyle burur: "Yokmu istiğfar eden, ona mağfiret edeyim, yokmu rızık isteyen, ona rızık vereyim, yokmu bir hastalığa yakalanan, ona afiyet bahşedeyim, yok-mu şunu isteyen, yokmu bunu isteyen diye ta fecre kadar devam eder'1

4- Bu gece mü'minler için af ve mağfiret gecesidir. Seviii Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde "Allahû Teâlâ Şaban ayının yarısında kullarının durumu gözden geçirir müş­rik ve husumet durumunda olanlardan başka kullarının bütün günahlarına af eder" buyurmuşlardır. İbn-i Mace, başka bir Hadis-i Şerifte "Allahû Teâlânın bu gecede kelp kabilesinin koyunlarındaki kıllarının sayısından daha çok, kimsenin günahlarını af edeceğini "Peygamberimiz (s.a.v.) haber ver­mişleridir. Yalnız Allah'a eş ortak tanıyarak şirk koşanların, din kardeşlerine karşı devamlı kin ve düşmanlık besleyenlerin, ana ve babasına isyan edenlerin, başkalarına zulüm ve haksızlık edenlerin, zina yapan namız ve iffete dil uzatan, facirlerin içki gibi, kibir gibi Allah'ın yasakladığı kötülüklere bulaşanların bu günahlardan tevbe ve istiğfar etmedikçe bu gecenin af ve mağfiretinden istifade edemeyecekleri yine bir hadisi şerifte haber verilmiştir. Taki bu günahları işleyenler tevbe edip günahlardan el çekip, aftan ve mağfiretten istifade etsinler. Bu gecenin 5. hususiyeti İse, Peygamberimiz (s.a.v.) bu gecede umumi şefaat hakkının verilmesidir.

Muhterem Mü'minler!

İşte böyle mübarek bir gecede günahlardan tevbe etmek ve kendimizi hesaba çekmemiz, düşünüp taşınıp kendimize imani ve İslamî bir çeki düzen vermemiz bu gecenin af ve mağfiretinden yararlanmamıza sebep olur.

Öyle ise bizde dikkat edelim. Bu geceden istifade etmeye çalışalım. Bu gece "Levhi mahfuzdan" dünya semasına topluca indirilmiş ve kadir gecesinde Resûlullah (s.a.v.) nazil ol­maya başlamış olan Kur'ân-ı Kerimde Allahû Teâlâ:m "Ha-Mim (helal ve haramı, hak ve batılı) açıkça bildiren kitaba yemin ederim ki, şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indir­dik. Gerçek biz (onunla kafirlerin uğrayacakları azabı) haber vericileriz. ( o bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden bir emirle o gecede ayrılır" buyurmuştur. İşte bu ayet-i kerimede berat gecesi olan bu gecenin, mübarek bir gece olduğunu an­laşılmaktadır. Bu gecenin Cuma gecesine rastlaması, mübarekliğini bir kat daha artırmaktadır. Çünkü Cuma gece­sine rastlaması, mübarekiiğini bir kat daha artırmaktadır. Çün­kü Cuma mü'minlerin bayramıdır ve mübarek bir gündür. Eğer bu geceyi değerlendirirsek çok istifade etmiş oluruz. İn­şallah bu geçeği değerlendirmekte günahlardan tevbe edip onlardan uzaklaşmakla, Kur'an okuyup veya dinlemekle, ken­dimiz hesaba çekmekle, yoksularla, kimsesizlere yardım edip ibadetlerimizi yapmakla, çocuklarımıza böyle gecelerin mübarekliğini anlatmakla ve onları camiye getirmekle bu gen­cin gündüzünü oruçlu geçirip ve iyi şeyleri yapmakla, dargın­ları barıştırmakla ve içki, kumar, zina, hırsızlık, kin, nefret, kibir adam öldürme, akraba ile ilgiyi kesme, ana babaya asi ol­ma, Allah'a şirk koşma gibi kötü şeyleri terk etmekle olur. Öy­le ise bizde kötü şeylerden günahlardan kaçınalım, uzak duralım. İyi şeyleri sevap şeyleri yapmaya gayret edelim. Ve "Ya Rabbi bizi yolundan,i Kur'anı kerimin ve Resûlullahın yolundan ve O'nun sünnetinden sırat-ı Müstakim yolundan, ayırma! Bizi azabından affına, gazabından rıza ulaştır.

Şu mübarek gece hürmetine, bizi iyi kimselerden eyle ve bize sabır ver, bizim canımızı Müslüman olarak al. Bizi iman­dan islamdan, Kur'andan, Resûlullahtan ayırma diye dua et­meliyiz.

 

Ramazan

 

Muhterem Müslümanlar!

Rahmet ve mağfiret ayı olan, mübarek ve bereketli rama­zan ayına kavuşmak üzereyiz, (inşallah) önümüzdeki Pazar gü­nü ayın yedisinde bu mübarek aya kavuşmuş olacağız. Ey mü­barek ay, oruç ayı, Kur'an ayı, teravih ve sakai fırt aydır. Bu mübarek ay, yaz mevsimi gibidir. Nasılki yazın gece gündüz çalışır, kışa hazırlık yaparız, işte öylede bu mübarek Ramazan ayında da, gündüz oruç tutmakla, fakirlere yardım etmekle, gece teravih kılıp, Kur'an okuyup dinlemekle, ahiret için ha­zırlık yapmış ve Allah'ın rızasını kazanmış oluruz. Ramazan ayı denilince, hemen aklımıza farz olan oruç hatırımıza gelir. Demekki ramazan oruç ayı, yani vücuttaki bütün uzuvların oruç tutturulacağı bir aydır. Oruç İslam'ın beş temel farzların-dandır. Oruç:

1- Her Müslüman'a farzdır. Müslüman olmayanlar önce İslam'a girmekle görevlidir.

2- Akıllı olanlara farzdır.

3- Buluğ çağına girenlere farzdır. Yani erkek çocukları ih-tilam olmaya, kız çocuklarında aybaşı hallerinin başlamasıyla oruç, namaz gibi ibadetler farz olmuş olur. Anne ve babalar çocuklarına  bunları  öğretip,  yedi  yaşından  itibaren  onları namaz ve orucu alıştırmalırdlar, on yaşına gelince güçleri yet­tiği halde namaz kılmaz, oruç tutmazlarsa onarlı cezalandır­maları lazımdır.

4- Sıhhatli olanlara farzdır. Oruç tutamayacak derecede­ki hastalar, oruçlarını iyileşince tutarlar. Ancak oruç tutmaya gücü yetmeyen ihtiyarlar, tutamadıkları her gün için bir fakiri doyuracak kadar "fidye" verirler. Bunu da yaşayamayacak kadar fakir iseler Allahû Teâlâ'dan af ve mağfiret dilerler. Dua ve niyazda bulunurlar. Yalnız, hayır ve nifas halindeki kadınlar oruç tutmazlar, hayız ve nifas halleri geçince oruçlarını tutar­lar, tutmadıkları günler sayısınca kaza ederler. Birde yolcu olan kimselerde, sonradan kaza etmek şartıyla yolcu ve misafirken oruçlarını tutmayabilirler. Sonra kaza etmek şartıyla yolcu ve misafirken oruçlarını tutmayabilirler. Sonra kaza olarak oruç­larını tutarlar. Bunların dışındaki özür ve bahaneler insanın kendini aldatrnadınsan başka bir şey değildir. Öyle ise bizde nefsimize kanmadan oruçlarımızı tutalım, teravihlerimizi kılalım.

Muhterem Mü'minler!

Orucun maddi ve manevi i çok faydaları vardır. Hem yine oruç maddi ve manevi bir çok hastalılara şifadır. Kısaca ifade edersek oruç, tıbbi (sağlık yönünden) içtima-i (toplum ve top­lumun ahengi yönünden) ahlaki, dünyevi ve uhrevi bir çok fay­daları içine alır. Zaten bir mü'min Allah'ın emrini yaparken, ondaki fayda ve hizmeti hesaba katmaz ve katmamalıdır. Çün­kü oruç olsun veya namaz olsun biz bunları Allah'ın emri ol­duğu için "Ramazanda oruç tutun", "Günde beş vakit namazı kılın" buyurduğu için sırf Allah rızasını düşünerek yaşarız ve yapmalıyız. Aksi takdirde, ibadette başka sebep gösterilirse, o ibadet batıldır, ibadet değildir. Böyle olunca her işimiz, ame­limiz Allah rızası için, O'nun emrettiği için olmalıdır. Oruç öy­le bir ibadettir ki, nefsin o isyankar, dik başını eğer, alnı sec­deye gelmeyen insanlar, oruç tuttukları vakit alınları secdeye gelir. O oruç ki. nefsi terbiye der, Allah'ın nimetlerini hatırlatır ve şükre bir kapı açtırır. "Elhamdülüllah" dedirtir. Allah'a şük­rettirir, o oruç ki insanın merhamet ve şefkat damarlarını işlet­tirir, fakirlere yardım elini uzattırır, nefsin kusurunu, acizliğini hatırlatır, gaflet uykusundan uyarır.

Helal ve haramı dikkat ettirir. Nefis Allahû Teâlâyı tanı­mak ve emirlerine itaat etmek istemez. Ne kadar azab çektiri-lirse yine o daman onda kalır. Fakat açlıkla yani oruçla o da­man kırılır. Acizliğini, zayıflığını, fakirliğini ve Allah akıl oldu­ğunu anlar. Demek ki, insan kulluğunu oruç tutmakla, namaz kılmakla anlayacak ve nefsine de anlatacak, Allah akıl olduğu­nu ispatlayacak.

Muhterem Mü'minlerî

Oruç sadece mideyi aç bırakmak değildir. Mide gibi bütün duygulan gözü kulağı, kalbi, hayali fikri ve bütün cihazlarını oruç tutturmaktır. Yani onları haramlardan boş ve lüzumsuz söz ve işlerden çekmek, her birisine kendine mahsusu ibade­te sevk etmektir. Mesela, dilini yalandan, gıybetten, kötü söz­lerden ağır tabirlerden ayırmakla onu oruç tutturmak ve onu Kur'an okumakla, zikir, teşbih, salavat ve istiğfar gibi şeylerle yani Allah'ı zikretmekle, Peygamberimiz (s.a.v.) salavat getir­mekle tevbe ve istiğfar etmekle meşgul etmek... mesela, gö­zünü harama bakmaktan, kulağı fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete, kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeye sarf etmek gibi cihazlarını da bir nevi oruç tutmaktır. Zaten mide en büyük fabrika olduğu için oruç ile tatil ettirilip aç bı­rakılırsa, diğer küçük tezgahlar hükmündeki azalar kolayca oruç tutturabilir. öyle ise bizde bu şuurla oruç tutmaya çalışa­lım. Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde Ramazanda oruç tutmamı­zı şöyle emretmektedir. "Ramazan ayı öyle bir aydtrki Kur'ân-ı Kerim o ayda indirilmiştir. (O kur'an ki) insanlara hidayettir. Doğru yolun, hak ile batılı ayırt eden hükümlerin, nice açık de­lilleri vardır onda, öyleyse içinizden kim o aya erişirse orucu­nu tutsun, kimde hasta olur, yahut bir sefer üzerinde bulunur­sa, o zaman başka günlerde oruç tutamadığı günler sayısınca orucunu kaza etsin, Allah size kolaylık diler, size güçlük iste­mez. "Bakara suresinin 183. ayetinde ise Allahû Teâlâ "Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de farz kılındı. Umulur ki oruç tutmak suretiyle kötü­lüklerden korunursunuz" buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.)'in bir Hadis-İ Şeriflerinde "Her kim Ramazan orucunu imanlı bir gönülle ve mükafatını ereceği ümidiyle tutarsa, alla O'nun geçmiş günahlardan af eder" buyurmuşlardır. (Buharı) başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise "Oruç günahlardan koruyan bir kalkandır" buyurmuşlardır. Yine başka Hadis-i Şeriflerinde ise şöyle buyrulmaktadır. "Her şeyin bir zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur." "Oruç tutunuz ki sıhhat bulaşınız, kim kö­tü sözleri kötü işleri bırakmaz ise, Allahû azimüşşanın, O'nun yemesini, içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur. Nice oruç tu­tanlar vardır ki, orucunun ona açlıktan, başka bir faydası yok­tur ve yine gecelerini nice ibadetle geçirenler vardır ki uyku­suzluktan başka bu ibadetlerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur." Demek ki yalandan, gıybetten, kötü sözlerden, gözü­müzü haram bakışlardan, kalbimizi riyadan, kibirden hası her türlü günahlardan vazgeçireceğiz. Taki oruç tutmuş namaz kıl­mış, ibadet etmiş olalım. Zaten bir Müslüman'ın her zaman böyle kötü şeylerden kaçınması şarttır. Kısacası oruç imsaktan iftar vaktine kadar yemekten, içmekten, cinsi münasebette ve her türlü kötü şeylerden vazgeçmektir. Orucu bile bile bozan­lar için ceza olarak, aralıksız olarak 61 gün oruç tutmaları şarttır. Unutarak oruç bozacak bir şey yapılırsa, o zaman oruç bozulmaz. O oruca devam edilir. Zaten mü'min orucunu unu­tacak kadar gaflette olmamalıdır. İşte oruç gerçek manasıyla tutulursa oruçtur. Yoksa açlıktan ve susuzluktan başka bir şey yanımıza kar kalmaz. Bizde şuurlu bir şekilde oruç tutalım. İs­lam'ı istediği manadaki orucu okuyup öğrenelim, evlatlarımı­za da öğretelim ve ona göre kendimizi ayarlayalım. Bu aydan nasibimizi alalım.

 

Hadis - Zekat

 

Muhterem Mü'minler!

Cenab-ı hak Kur'anı Mucizül Beyanında ve Peygamberi­miz (s.a.v.) Hadis-i Şeriflerinde mü'minlere buyuruyorlar ki:

"Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rüku edenlerle bir­likte rüku edin, cemaate devam edin."[39]

"Allah'ın fazla (ihsanından ) verdiği şeylerde cimrilik ya­panlar, bu yaptıklarının kendileri için daha hayırlı olacağını zannetmesinler. Bilakis bu onlar için bir serdir. Onların cimri­lik ettikleri şey boyunlarına dolanacaktır"[40]

"Sadakalar (zekatlar) Allah'tan farz olarak, ancak fakirle­re, miskinlere, (zekat toplamak) üzere memur olanlara, kalp­leri (Müslümanlığa) alıştırılmak isteyenlere, kölelere, esirlere, (borcundan fazla nisabı olmayan) borçlulara, Allah yolunda (harcamaya) ve yol oğluna (yani memleketinde zengin bile ol­sa, meşru bir sebeple yola çıkmış e yolda kalmış olanlara) mahsustur. Allah hakkıyla bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.[41]

"Zekat, İslam'ın köprüsüdür" (Tırmızi)

"malının zekatını verdiğin zaman, hiç şüphesiz üzerindeki mal borcunu ödemişsindir"[42]

'"Sakın sizden biriniz kıyamet gününde omzuna zekatını vermediği, koyununu yüklenip, avaz avaz bağırarak ve "Ya Muhammed diye (imdat isteye)rek (bana) gelmesin"[43]

"Zekat, cami, okul, çeşme, yol gibi yerlere verilmez. Bir­de baba, anne, dede, ebeler, büyük dede, evlat oğul, torun eş gibi bakmakla görevli olduğunu kimselere verilmez. Müslüman olmayanlara verilmez. Zekat, akıl baliğ ve Müslüman'a, nisap miktarı yıllanmış malı olanlara farzdır."

Zekat şunlara verilir;

Müslüman fakirlere,

Borçlulara,

Hiçbir şeyi olmayan, kimsesizlere,

Yolda kalmışlara

Mücahitlere (büyük İslam ilmihali)

Kölelere "kurtulmak için"

Zekat memurlarına (hayat ve biz s 196)

Hz. Ebu Bekir (r.a.) "zekat vermeyenlerle savaşırım" de­mişlerdir. "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne" cümlesini zekatın emredilmesini, "sen çalış, ben yiyeyim, sen yorul, ben istirahat edeyim" cümlesi faizin yasakhğı (haram kı­lınması) tarumar eder, kökünü keser.[44]

 

Zekat

 

Muhterem Mü'minler!

İnsanlar arasındaki hak ve adaletin tecellisi için Allahû Te-âlâ zengin tabir ettiğimiz kimseler için zekatı farz kılmıştır. Ze­kat, İslam'ın binasının esaslanndandır. Nasıl ki bir binanın te­mellerinden biri olmaz ise o binada durulmaz ise, yıkılmaya mahkum ise İslam'ın temel esasından biri yapılmayınca Müs­lümanlık olmaz. O Müslümanlık yıkılmaya mahkumdur. Zekat, cemiyetteki büyük boyunları mahrum gönleri, ızdıraplı kalple­ri tedavi eden bir ilaçtır. Zekat sahibini günah paslarından te­mizleyen, cimrilik illetinden kurtaran iman köprüsünden geçi­rip saadete ulaştıran O'nun dininde samimi olduğunu ilan eden bir hakikat aynasıdır. Zekat mü'minler arasındaki kardeş­liği tesis eden, zengini fakire, fakiri zengine yaklaştıran ilahi rahmete vesile kılan büyük bir ibadettir. Allahû Teâlâ Kur'ân-ı kerimde şöyle buyuruyor, "Namazı dosdoğru kılan, zekatınızı verin, o (yüce) resule itaat edin. (yani Peygambere itaat edin) taki ilahi rahmete kavuşturulasınız." Zekat vermeyen Allah'ın emrine karşı gelmiş olur, Allah'ın ve Resulünün sevgisini ka­zanamaz. Zekat vermeyen malının bereketini bulamaz. İki ya­kasını bir araya getiremez. Zekat fakirin hakkıdır. Fakirde Müslüman bir fakir olması şarttır. Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in na­maz kılıp zekat vermeyenlerle harp edeceğim demesi Allah'ın emirlerini birbirinden ayırmanın ne demek olduğunu işaret ediyor. O büyük sahabe (Allahû Alem) şimdi olmuş olsaydı oruç tutmayanlar ve açıktan açığa oruç yiyenlerle zekat vermeyenlerie, namaz kılmayanlarla savaşırdı. Zaten cemiye ge­lip Cuma namazı kılacak kadar şuuru olan kimse, devamlı beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, zengin ise zekatını verir ve hacca gider. Cuma namazına geldiği halde diğer namazlarını kılmayan ve oruç tutmayan, zengin olupta zekat vermeyen, hacca gitmeyen şuursuz olarak Cuma namazı kılıyor demek­tir. Akılsızca hareket ediyor demektir. Eğer cumaya gösteriş için geliyorsa hiç kıymeti yok ve Allah'ın emirlerini gösteri için yapmak gizli şirktir. Ayrıca şunu da kısaca belirtelim ki hutbe okunurken konuşmak, gülmek, konuşana sus bile demek doğ­ru  değildir.   Konuşulmaz,   sadece  dinlenir.   Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde "Cuma günü imam hutbe okurken konu­şursa o kimse kitaplar taşıyan eşek gibidir, konuşana sus diye­nin de cuması yoktur" buyuruyor.   Bu meseleyide kısaca bu­rada belirtmiş olalım ki günde beş vakit namazını kılmayanlar, orucunu tutmayıp açıktan açığa oruç yiyenler zengin olduğu halde zekat vermeyenler, hacca gitmeyenlerin azabı çok müt­hiştir. Bunlar ayet ve Hadis-i Şeriflerde belirtilmiştir. Bu müt­hiş azapları bilmek, dünyada bile dayanamadığımız acı ve ızdı-raplara ahirete nasıl dayanacağımızı düşünmedikten sonra fayda vermez. Allah'ın emirlerini yapanlarında, namazını kı­lan, orucunu tutan, zengin ise zekatını veren, hacca gidenle­rinde mükafatı büyüktür. Nasıl ki dünyada mükafat ister, huzur saadet ister isek ahirettede isteriz. Öyle ise Allah'ın emirlerin öğrenelim ve yapalım. Zekat verirken zekat niyetiyle vermek, gösteriş için olmalıdır. Peygamberimiz {s.a.v.) bir hadisi şerif­te" zekatını tam bir ihlas ile vermeyen kimse hiç zekat verme­miş gibidir" buyuruyor. Başka bir Hadis-i Şerifte ise, "beş va­kit namazına devam eden, Ramazan orucunu tutan, zekatını veren, yedi büyük günahtan sakınan hiçbir kimse yoktur ki cennetin büyün kapılan açılıp kendisine "selamet ve emniyet­le girin denilmesin, yani cennete girin denilecek" buyrulmuş-tur.

Kısacası; İslam'ı öğrenip, öğretelim. Beş vakit namazımı­zı kılalım, orucumuzu tutalım. Zekatımızı verelim. Resûlullahın (s.a.v.) sünnetinden ayrılmayalım. İslamiyet'ten, dinden, iman­dan ayrılmayalım. Kendimizi asılsız laflarla avutmayalım, bile­rek düşünerek İslamiyet'e sarılıp, Allah'ın emirlerini ve Pey­gamberimizin sünnetlerini öğrenip yapalım. Haram olan şey­leri de yapmayalım. Allah'ın yasak ettiği zina, kumar, hırsızlık, faiz alıp vermek gibi şeyler haramdır. Bunlar gibi haram şey­lerden kaçınalım, asla böyle haram şeyleri yapmayalım.

 

Kadir Gecesi

 

Muhterem Mü'minler!

Bazı günlerde ve aylarda meydana gelen olaylar sebebiy­le ya sevinilir veya üzülünür. Zafer günleri bayram yapılır. Mu­sibet ve felaket günleri ise hüzün günü ilan edilir. İşte bizde böyle gen ve gecelerin içinde bir geceye kavuşuyor. Bu gece kadir gecesidir. Bu gecede çok büyük zaferler vardır, çok bü­yük müjdeler vardır. İlk emri oku olan ve her kötülüğün mey­dana geldiği cahilliğin belkemiğini kıran, inanı insanlığı öğre­ten insanı hayvan olmaktan kurtaran, insanı nizam intizam öğren, insanın faydasına olan her şeyin emredildiği ve zararlı olan her şeyin yasaklandığı, iyiliklerin emredildiği kötülüklerin yasaklandığı Kur'anın indirildiği gece, imanın ve amelin huzur kaynağı,  küfrün  ise  huzursuzluk kaynağı olduğun bildiren Kur'ân-ı Kerimin indirildiği aydaki gece. Mü'minlere nefis mü­cadelesinde oruç tutup, teravihi kılıp, Kuran dinleyip nefsi ye­nip, zare ulaştıklarını müjdeleyen gece zafer şenliklerini n ya­pılacağı bayramın yakınlaştığını bildiren gece. İçinde kadir ge­cesi bulunmayan bin aydan daha hayırlı olan gece. İbadetle geçirildiği takdirde geçmiş günahların af edildiği gece. Bu ge­ce mübarek ramazanın sonunun geldiği ve uğurlanacağını ve uğurlarken de bu aya mahsus olan teravih ve orucu daha titiz bir şekilde yapacağımızı bildiren gece.

Muhterem din kardeşlerim

Şunu da iyi bilelim ki, bu gecede içten tevbe eer ve bu ge­ceden sonra devamlı beş vakit namazımızı kılar ve büyük gü­nahlardan kaçınır, tutamadığımız oruçları tutar, namazlarımızı kılar, kul haklarını öder isek inşallah kurtulmuşuzdur. Ölüme her zaman hazırız demekti. Yani hazır asker gibi. Aksi halde, Müslümanım dediği halde beş vakit namazını kılmayana oruç tutmayan, açıktan açığa oruç yiyen, hırsızlık yapan, rüşvet ve faiz yiyen, iftira atan, içki içen, zina yaşan kumar oynayan, kötü kötü konuşup her lafının başında ve sonunda ona buna sövüp sayan, küfür yapan, adı Ahmet, Mehmet, hasan Hüse­yin, alî olan adı Müslüman adı okıp, kendi olmayanlar bu ge­ceden nasibini alamazla ve tevbe edip Allah'ın emirlerini yeri­ne getirmedikleri müddetçe kurtulamazlar. Ancak Allah'ın emirlerini yapmaz isek, oruç tutup, namaz kılmaz sekat ver­mez, hacca gitmez, günahlardan kaçınmaz, insanlıktan uzak-laşırsak, "cezalar ameller cinsindendir" sırrınca Allah bize bir kıtlık verir, suları yer yüzünden çeker, yağmur yapmaz yiye­cekler susuzluktan olmaz ve hiçbir kuvvette (Allah'tan gayrı) bunun çaresini bulamaz, günlerce aç susuz kalırız, oruç tutma-yısımızın cezasını bu dünyada çekmeye başlamış oluruz. İşte o zaman zorla oruç tutarız. Hiç kimse ben tutamıyorum deyip bahane uydurmaz. Çünkü oruç bozacak yiyecek ve içecek yok. Herkesin açlıktan kemikleri birbirlerine geçmiş, birbirle­rini görmüyorlar ve açlıktan susuzluktan kıvranıyorlar. İşte o zaman hiç kimse ben çabandım, ben işçi idim diyemez. Ço­banlık ve işçi olmak bir mazeret değildir. Çoban olan, işçi olan oruç tutmayacak, namaz kılmayacak diye bir şey yoktur. 12 yaşından yukarı olan herkesi İslam'ın emirlerini yapması la­zımdır. İşçi ise biraz az çalışsın orucunu tutsun, namazının kıl­sın, çoban ise ya koyunları eve getirsin veya yemeğini götür­sün orada yesin, orucunu tutsun, namazını kılsın. Yoksa inan bu kadarcık zahmete katlanmayıp hayvanları gibi başı boşmu kaisın. Madem insanız, bunları yapacağız. Sadece ramazanda hayır, ramazandan sonrada beş vaktimizi kılacak ve günahlar­dan kaçınacağız. Eğer namazımızı kılmaz isek ya harb verir veya başka bir musibet verir, bizi talim yaptırmak suretiyle bir nevi namaz kıldırttınr. Yapmayacağım diyemezsin, çünkü harb zamanıdır, savaş zamanıdır veya seli zelzele gibi felaket­tir, kendini kurtarmak zamanıdır veya sli zelzele gibi felakettir, kendini kurtarmak için gece gündüz uyumayıp çalışırsın. Eğer zekatımızı vermez isek Allah bir soyguncuyu ve bir hırsızı bize bela verir veya bir felaket malımızın bütününü alır gider, hac-cımızı yapmaz isek anlarız. Böylece fecdi durumlara düşme­den Allah'ın emri olan beş vakit namazımızı ve orucumuzu tu­talım ve diğer ibadetlerimizi de yapalım.

Mübarek gün ve gecelerde Allah'a dua edelim, bu fırsat­ları kaçırmayalım. Önümüzdeki pazar akşamı Kadir gecesidir. Bakın Allahû Teâlâ Kur'anı Kerim'de "Biz azimüşşan Kur'anı Kadir gecesinde indirdik.

Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır." buyuruyor. B gecenin kurtuluş gecesi olduğunu bildiriyor. Peygamberimi Salllallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz ise "Kim imanlı bir gc nül ile ve sevabını mutlaka Allah'tan umarak kadir gecesir ibadetle geçirirse geçmiş günahları mağfiret olunur" buyuru yor.

 

Ramazan Bayramı

 

Muhterem Müslümanlar,

Bugün Allah'ın rahmetinin bol bol tecelli ettiği bir gündü* Bugün bir ay boyunca oruçlarını tutan ve namazlarını kılanı fakirleri zekat ve fitre vererek onların haklarını gözeten v< hoşnut eden, teravih kılan ve Kur'an okuyan, Kur'an dinle yen, günah işlemeyen imanlı gönüllerin bayram günüdür. Ha sad günüdür. Yoksa bayramdır diyerek İslam'a uymayan eğ İenceler yapmak, içki içmek gibi haramları işlemek değildir Ayrıca şura da hemen sunuda belirtelim ki bir acem adeti olar el öpmenin İsiamiyette yeri pek yoktur. Ancak çok ihtiyarla nn, yani pîr'i fani dediğimiz kimselerin ve anne ve babanın el öpülebilir. Bugün niçin bayramdır? Bayram kimin hakkıdır: Esas bayram ne zaman bayramdır? Bayram yapmak bizirr hakkımızdır, hiç düşündünüzmü? Düşünmedik ise bir düşüne lim.

Ey insanlar! Düşünün bir kere, biz niçin yaratıldık? Biçir biz hayvanlardan, bitkilerden farklıyız? Aklımız, fikrimiz var, kârımızı zararımızı düşünürüz. Nereden geldik, nereye gidiyo­ruz, niçin geldik bu dünyaya? Bu soruların cevaplarını, devamlı günah işleyen, içki içerek hayvanlar gibi haram helal tanıma­yan kimseler düşünemezler. Ancak günahlardan kaçarlarsa kötü şeyleri bırakırlarsa, işte o zaman insanın ne demek oldu­ğunu anlarlar.

Biz bu dünyaya zengin olmak için hiç gelmedik. Biz bu dünyaya Allah'ın Kur'an'da da haber verdiği gibi Allah'a iba­det etmek için geldik. Allah'ın emirlerini yapmak için geldik, namaz kılmak, oruç tutmak için geldik. İbadetlerimizin hari­cinde çalışıp rızık kazanmak, insanlığa fayda sağlamamız için gönderildik. Peygamberimiz (sallalahü aleyhi vesellem) bir ha­disinde "Bugün ölecekmiş gibi ahiret için çalış (namaz kıl, oruç tut, başkasının hakkını yeme, haram işleme, zina yapma, hır­sızlık yapma, faiz alıp verme) hiç ölmeyecekmiş gibi tedricen yavaş yavaş bu dünya için çalış" buyuruyor. Böylece İslam'ın hayat dinî olduğu anlaşılmış oluyor. Gaye ve hedef insanın Al­lah kul olması ve Allah'ın emirlerini yerine getirmesidir. Nasıl-ki en ufak bir işte bir gaye varsa insanda bir gaye için yaratıl­mıştır. İnsan'ın, bu gaye ve hedefini öğrenmesi şarttır. Öğren­mez ise başı boş hayvanlar gibi olur. İslam'ın ilk emri "oku"dur. İslam'ın bu ilk emrini yapmakla cahillikten kurtul­malıdır. İslamiyete ait hiçbir şey okunmadan öğrenmeden in­sanların yaptıklarını Müslümanlık zannetmek akısızhk ve aptal­lıktır. Bizim örneğimiz ve önderimiz Peygamberimiz Hazreti Muhammed aleyhisselatü Vesselam ve O'nun ashabıdır. Biz Müslümanlara düşen yanlış yapanları ikaz etmek uyarmaktır. Peygamberimiz (sallallahü vesellem) bir hadis-i şeriflerinde "Bir kimse, bir kötülük görürse, onu eliyle, eliyle gücü yetmez ise, diliyle, diliyle gücü yetmez ise ona kalben buğz etsin, (kı­nasın, kinlensin), buyuruyor. Öyle ise herkes kendinden me­suldür, diyerek bırakmayacağız. Onları ikaz edeceğiz. "Namaz kıl, oruç tut" diye onları anlatacağız. Yoksa "Bize ne kılmaz: bize ne tutmazsa" demeyeceğiz.

Ey cemaati Müslümin,

Böyle mübarek bir günde Allah'a dua edelim bizi her k tülüğün meydana geldiği cahillikten korusun ve İslam'ı öğr nelim, yoksa cuma ve bayram namazı kılmakla bunlar Öğren mez ve böyle Müslümanlık da olmaz. Eğer camiye bayram n mazına bile gitmedi, demesinler diye bayram ve cuma kılıyc sak zaten hiç kıymeti yoktur. Sadece cuma ve bayram nam; zı kılarsak bizim bayram etmeye hakkımız yoktur. Ancak orı tuttuysak, namaz kıldıysak, zekat ve fitre verdiysek, ayrıca R< mazandan sonra namaz kılacak ve günah işlemeyecek isek i: te o zaman bayram hakkımızdır. Yoksa oruç tutmayan, nâma kılmayan, zekat vermeyenlerin ve "Ramazan bitti, oruç bitt namaz bitti" diyenlerin bayram yapmaya haklan yoktur. Mü; lümanhk sadece Ramazana mahsus değildir. Her zaman, he yerde beş vakit namazımızı kılacağız ve günah işlemeyeceğiz Şu mübarek günde kendimizi hesaba çekip Allah'ın emirleri ne daha sıkı sarılalım. Peygamberimiz (aleyhisselatü vesselam bir hadis-i şeriflerinde "Akıllı kimse kendisini daima hesaba çekendir, ölümden sonrası için çalışandır. Aciz ve zavallı ise nefsini heva ve arzularına tabi kılandır" buyuruyor.

Bakın AHahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz küfür ve günahlardan temizlenen, Rabbinin is­mini zikredip de namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir. Belki siz dünya hayatını, üstün tutarsınız. Halbuki ahiret hayatı da­ha hayırlı ve daha devamlıdır."

Şu mübarek günde kendimize çeki düzen verelim, dargın­ları barıştıralım, akrabalarımızı ziyaret edelim, fakirleri sevindi­relim.

 

Kurban

 

Muhterem Müslümanlar,

İslamiyeün insanlığın huzur ve saadetini temin eden emir­lerinden biride kurban kesmektir. Kurbanın iki yönü vardır. Bi­ri maddi, biri manevidir. Maddi tarafı, kusursuz ve ayıpsız, kur­ban edilecek yaştaki bir hayvanı "Bismillah! Allahû ckber" de­yip, Allah rızası için kesme, kan akıtmak ve etinden fakirlere dağıtmak,  derisini ise fakirlere veya sadaka-i cariye olan, Kur'an kursu, cami, köprü, yol, çeşme gibi yerlerde harcan­ması için verilmesidir. Manevi tarafı ise, Allah yolunda varını yoğunu harcayıp kendisini Allah'ın emirlerine teslim etmektir. Ayrıca Allah yolunda malını, canını, evladını feda etmek de kurbanın manevi yönüdür. Biz gafil Müslümanlar malını kur­ban etmekten çekinirken, İslarniyeti yaşan Müslümanlar her şeyini Allah yolunda kurban ediyor. Allah yolunda biri evladı­nı kurban ediyor, diğer ise kendini kurban ettiriyor. İşte "İbra­him aleyhisselam oğlu İsmail aleyhisselamı Allah yolunda kur­ban etmeye yatırıyor. İsmail aleyhisselam da   Allah yolunda canını feda ederek kendini kurban ettiriyor. Daha birçok zat­lar İslamiyet uğruna, din uğruna, vücutları demir taraklarla ta­ranıyor, kızgın kumlar üzerinde vücutları kebaplar gibi pişiyor ve harp meydanlarında kütük gibi doğranıyorlar. Sabah nama­zını vaktinde kılma için sabahın erken saatlerinde kalkanlar, yatsı namazı geçmesin diye uyumayanlar ve bu uğurda canla­rını verenler de manen kurban oluyorlar. Çünkü Allah'ın emir­lerini yerine getirmek için ve Allah yolunda öldüler, öldürdü­ler, şehit oldular, şehit edildiler. Velhasıl Allah yolunda yaşadı­lar ve Allah için can verdiler. Muhterem Mü'minler,

Kurban almaya gücü yetenlerin kurban kesmeleri vacibtir. Kurbanlığın kurban edilecek yaşta ve kusursuz olması şarttır.

Allahû Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de "Rabbin için namaz kıl, kur­ban kes." buyuruyor. Demek ki. hem beş vakit namazını kıla­caksın, hem kurban keseceksin. Hem ilk önce namazı emre­diyor. Yani beş vakit namazı kıl ve kurban kes buyuruyor. O, beş vakit namazı kılmayan gafiller biraz intibaha gelsinler ve düşünsünler. Peygamberimiz (sallalahü veseliem) ise, "Kurban kesmeye gücü yetipte kesmeyen kimse bizim namazgahımıza yaklaşmasın (yani aramıza karışmasın)" buyuruyor. Öyle ise biz de günde beş vakit namazımızı kılalım ve kurbanlarımızı keselim. Hepiniz bilirsiniz ki, Müslümanlık, bayrama ve rama­zana ve cumaya mahsus değildir. Ayrıca her Müslüman'ın, arefe günü sabah namazının arkasından dördüncü bayramın ikindi namazını sonuna kadar teşrik tekbiri getirmesi lazımdır. Yani "Allahû ekber Allahû Ekber, la ilahe illalahu vallahü ek-ber Allahû ekber veliIİahilhamd" denir. Kısacası, günde beş va­kit namazımızı kılacağız, günah işlemeyeceğiz, İslamiyeti öğre­neceğiz, öğreteceğiz İslamiyetten ayrılmayacağız.

 

İktisad

 

Muhterem Mü'minler,

"İktisad eden, aile geçim belası çekmez" mealinde Hadis-i Şerif sırrıyla iktisad eden geçimin zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet iktisat kati bereket ve güzel geçimin vesilesi ol­duğuna o kadar kati deliller var ki had ve hesaba gelmez. Eğer iktisad edip lükse kaçmadan, zaruri ihtiyaçlarıyla geçimi­ni devam ettirirse ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkı bu­lur. Çünkü bu rızk, ayeti kerimede taahhüt altına alınmıştır. Evet rızk ikidir. Biri, hakiki rızıktır ki, onunla yaşayacak, insa­nın sui ihtiyari karışmazsa o zaruri rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz. İkincisi, rızkı mecazidir ki, onu kötüye kullanmakla zaruri ol­mayan şeyleri, zaruri ihtiyaç Teâlâkki edip görenek belasıyla tiryaki olup terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüdü Rabbani al­tında olmadığı için bu rızkı kazanmak hususan bu zamanda çok pahalıdır. Bunun için haramlara düşülmekte, ibadetler va­kit ayırmamak da, haram helal demeyip hayatı devam ettir­meye düşünülmekte, böylece meşru ve helal az malt terk edip gayri meşru bir malı arar. Ve o yolsa izzetini, beklide haysiye­tini feda eder.

Muhterem Müslümanlar,

İktisadsızhk yüzünden müstehlikler yiyiciler çoğalır. Müs­tahsiller, üreticiler azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına memuriyete diker. O vakit içtimai hayatın, toplum hayatının medarı olan "sanat, ticaret, ziraat" tenakus eder, noksanlasın O millet de tedenni edip, gerileyip sukut eder, fakir düşer. İs­lam hükamasının, eflatunun ve hekimlerin şeyhi ve feylesofla­rın üstadı meşhur dahi Ebu Ali İbni Sina başta okuduğumuz ayeti kerimeyi şöyle tefsir etmiştir. "Sözün güzelliği, kısalığın-dadır. Yediği vakit az ye, yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin mik­tarı ye, nefse ve mideye en ağır ne yorucu hal taam taam üs­tüne yemektir"

Yani vücuda en zararlı 4-5 saat ara vermeden yemek ye­me veyahut lezzet için çeşit çeşit yemekleri birbiri üstüne ye­mek, mideyi doldurmaktır. En kıymetli nimetlerden biri olan sıhhat nimetin bozmaktır.

Öyle ise Allahû Teâlâ'nın "yiyiniz, içiniz, lakin israf etme­yiniz" emrine sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'İn "kanaat eden aziz olur, tamah eden zelil olur" Hadis-i Şerifine uyarak rızkı­mızı helal yoldan kazanıp israf etmeden, İslam'ın helal kıldığı şeyleri yiyelim, içelim ve başkalarına ikram edelim. Besmeley­le başlayıp, sonunda Allah'a hamd ve şükür edelim ibadet­lerinde bir şükür olduğunu unutmayalım.

İslam'ın emirleri dairesinde hareket edip, haramlardan kaçınalım ve Allah'ın rızasına nail olalım.

 



[1] Alak, 1-5

[2] Zümer, 9

[3] Mücadele, 11

[4] Fatır, 28

[5] Nisa 103

[6] Necm Suresi, 39-40-41

[7] Kehf Suresi, 49

[8] Zümer, 53

[9] Şûra. 25

[10] Nur, 31

[11] Tahrim 8

[12] Müslim, RS

[13] Nisa, 36

[14] İbni Mace, c. 2 s. 62

[15] İsra 32

[16] Mü'minun 5

[17] Nisa, 142-145

[18] Tevbe 67-68

[19] Maide 90-91

[20] Nisa, 2

[21] Bakara-275

[22] El Beled.  17-18

[23] El Hakka ,19-20-21-22

[24] Müddesir ,38-39-30

[25] İnşikak, 7-8-9

[26] Beled, 19

[27] El-hakka 25'den 31'e kadar

[28] El Hakka, 33-34

[29] Nahl 72

[30] Bakara, 183

[31] Zübbetü'l-Buhari, s.296

[32] Zübdetül buhari sh. 27

[33] Zübdetül Buhari sh.297

[34] Zübdetü'l-Buhari, s.296

[35] Ramazan, İktisad, Şükür Risa­leleri s. 15-16, Sözler yayınevi, 1975

[36] Rama­zan, İktisat, Şükür Risaleleri, s.15-16, Sözler Yayınevi 1975

[37] Azhab, 45, 46, 47

[38] İsra 1

[39] Bakara 43

[40] Ali İmran 180

[41] Tevbe 60

[42] Buharı S. Hitap

[43] Buharı S. Hitap

[44] İşaretül İcaz s 17