Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 20. Sayfa - Moralite

SILA.. 2

Takdim.. 2

Yalnışlar Ve Doğrular 32

Kendinizi Önemseyin. 32

Eyvah! Ben Ne Yaparım.. 32

Fedakarlık. 33

Neyi Ne Kadar Doğru Biliyoruz?. 34

Olabilrlik. 34

Sağlıklı Evlilikler 34

Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?. 35

Zayıflık Göstermek. 36

Nasıl Değişebilirim, Korkularım Mücadele Gücümü Engelliyor 36


SILA

 

Takdim

 

Yazıların dili yoktur demeyin, her yazının bir dili bir de tercümesi vardır. Tercümesi olmayan tek yazı ise alın yazısıdır.

Önemli olan yazıların dilini öğrenip sesine kulak vermektir. Önce harfler, sonra kelimeler ve cümleler belli bir seyri takip ederek anlam kazanırlar. Yazıların dilini bi-enler, harfleri kelimelere bağlayarak oluşan cümlelerden, çeşitli hadiseler hakkında bilgilenirler. Fakat bu bağlantı­yı kuramayanlar hiç bir şeyi algılayamazlar.

Yazıları okurken bazan mutlu olur, bazen de hayret­lere düşer çok şaşırırız. Öyle gizem doludur ki yazılar, ha­yatımızın başlangıcından sonuna kadar olanları bize anla­tırlar. Yazıların muhabbeti hoştur.Yazılar vasıtasıyla dün­yanın her yerine ulaşabiliriz. Sen ve ben ayrı ayrı diyarlar­da ikamet etsek bile yazılar vasıtasıyla birbirimizi duyar ve haberleşiriz.

Bir yuvarlak çizildi. Kısım, kısım bölündü. Ne in vardı ne de cin, ona dünya değildi. Allah'ın emri ile insan alemi bu dünyada can buldu.

Bu dünyaya masum ve günahsız geldik ama ne ya­zık ki bir yığm hata ve hüzün yüküyle de göçüp gidec­eğiz. Çünkü hayat çizgisinin kasisli engelleriyle karşılaşır ve çok yıpranırız. Hiç beklemediğimiz bir anda ansızın çı-kıverir karşımıza, hiç akıl ve hayalde olmayan hadiseler. Bunları yaşarken hayata karşı ya sorumluluğumuzu unu­tur veya hayata karşı güvensiz oluruz. Bazen de sezgileri­mizi tetikte, aklımızı da hep acabalarla meşgul ederiz. İş­te bu da sorunlarla mücadele etme yerine pes etmektir. Fakat bazen de hayatın uğrattığı hayal kırıklığına karşı azmimizi gücümüzle birleştirir mücadele eder ve kazanırız.

Karadenizin güzel şehirlerinden, Trabzon'un şirin bir kasabasında yaşıyorduk. Babam bir nakliyat şirke­tinde çalışıyordu. Trabzon dışı çalıştığı için onu fazla göremiyorduk. Annem her ne kadar onun yokluğunu göstermemeye çalışsa da bize, babamızın eksikliğini çok hissediyor ve onu çok özlüyorduk. Bize okulda bile Kamyoncu Hasan'm çocukları diye seslenirlerdi. Babam hep uzun gurbet diyarların da çalıştığı içir benim ismi­mi Sıla koymuştu.

Ailenin büyük çocuğu olduğum için benim de an­nem gibi yüküm bir hayli ağırdı. Çünkü yazın annem çay ve fındık zamanı çalıştığı için kardeşlerime ben ba­kıyordum. Çalışkan bir öğrenci olmama rağmen babam erkek kardeşlerimi okuttu fakat benim okumama izin vermedi. Öğretmenlerimin ısrarlarına rağmen de yalnız beşinci sınıfa kadar okuyabilmiştim. Ama benim en bü­yük idealim okuyup öğretmen olmaktı. Benim en büyük şanssızlığım da kız çocuğu olmamdı.

Babam kardeşim Ömer'e; "sen okuyup öğretmen olacaksın." Hüseyin'e; "sen de okuyup bankacı olacak­sın diyordu. Erkek kardeşlerimin mesleklerini bile ba­bam belirlemişti. Ama bana ne babam ne de annem "kı­zım senin bir idealin var mı yok mu" diye hiç sormamış­lardı bile. Aslında dedelerimize sorarsanız kız çocuğu­nun okuması bile yanlıştı. Kız çocuğu doğar, büyür, ev­lenir, çoluk çocuğa karışır, tarlalarda, bahçelerde çalışa­rak da ekmeğini kazanır. Çünkü Karadeniz yöresinde kadın hem çoluk çocuk sahibi olup onu büyütür. Hem de tarlalarda bahçelerde erkek gibi çalışıp ekmeğini ka­zanır.

İşte Karadenizin ideal düşünce modeli budur. Bu­nun için de annemin omuzundaki yük bir hayli ağırdı. Annem ben ve de bizimle aynı kaderi paylaşanlar ancak duygularımızı sindirmekle yerinebiliyorduk. Gelece­ğimle ilgili bir hedef belirlemekte, idealim olanı iste­mekte benim için olumsuzdu. Böylece nereden başlıya-cağımızı bilmediğimiz bir hayatın içerisinde yaşıyor­duk. Çünkü canımız bize ait olsa bile hayatta yaşama bi­çimimiz büyüklerimizin uygun göreceği bir yaşantı biçi­minde olabiliyordu ancak.

Babam bazen on günde bir bazen de iki haftada bir geliyordu. Annem her nekadar bu durumdan mem­nun olmasa da ekmeğimizi getiriyor diye bu ayrılığa hasbulkader katlanıyordu. Annemin bu durumdan hoş­nut olmadığı, derin derin dalıp gizli gizli ağlamaların­dan belliydi. Çünkü annemin, ancak babam yanımızda

olduğu vakit gözlerinin içi gülüyordu. Babam yokken bir espiriye veya bir şakaya tebessüm etse bile gözleri hep boğuk ve bir noktaya dalıp giderdi. Sanki, keşke can yoldaşını eşimde burada olsaydı der gibi düşünceler içindeydi.

On günde ve iki haftada bir babamızı görmemiz ona karşı duyduğumuz özlemi gidermiyordu. Babamı­zın her eve gelişinde "Aman sen ne kadar büyümüş ve değişmişsin" demesi bile bizi üzüyordu. Çünkü her ço­cuk gibi biz de babamızın yanında büyümeyi istiyor­duk. Ama ne yazık ki bu isteğimiz yanlız içimizde kalı­yordu.

Geçen zaman içerisinde babam ayda bir gelmeye başlamıştı. Hem bize karşı eskisi gibi artık özlem de duymuyor görünüyordu. Çünkü babam eskiden eve her gelişinde bizlere sarılıp sımsıkı yüreğine basıp gözleri dolu dolu oluyordu. Babamın bizleri ne kadar özlediği de buğulu gözlerinden ve "canım yavrularım" deyişin­den anlaşılıyordu. Babamın ayda bir ve bizi bazen de iki ayda bir uğaraması bize karşı soğuk tutumu ve bizi hiç özlememiş görünmesi onun bizden adım adım koptu­ğunu gösteriyordu. Annem bu durumu her ne kadar bi­ze yansıtmamaya çalışsa da onun bu durumdan ne ka­dar etkilenip üzüldüğünü fark edebiliyorduk. Babam anneme karşı daha fazla ilgisiz ve soğuktu. Annem, biz fazla üzülmeyelim diye bazen gizli gizli ağlar ve göz yaŞİarını da hep bizden saklamaya çalışırdı. Fakat bizim de bu durumdan endişe ettiğimizi anlayınca bizleri etra­fına toplayarak ''Bakın çocuklar hayatımızda bir dağıl­ma olduğunun farkındasınız herhalde. Belki hâla çocuk yaştasınız ama bazı yanlışlarıda anlayabiliyorunuz sanı­rım. Ben derim ki artık babanızla konuşmanın zamanı gelmiştir" dedi. Ve babamın gelmesini dört gözle bekle­dik. Evimizin yakınından ve uzağından geçen her ara­banın sesini duyuşumuzda babam geldi sanarak kapıya koşuyorduk. Ve bu bekleme içerisinde nihayet yirmi gün sonra babam eve gelmişti. Fakat babam kendi evine değil de sanki yabancı bir eve misafir olarak gelmiş gibi resmi ve soğuk duruyordu. Annem bazı konularda çok duyarlı olduğu için babamın bizden kopuşunun ciddi bir nedeninin olduğunu sezmişti. Fakat her şeye rağmen babama her zamanki gibi güler yüzlü ve itaatkar dav­ranmayı da hiç ihmal etmemişti. Annem birbirinden gü­zel yemekler hazırlamış ve beraber sofrayı kurup yeme­ğimizi yedikten sonra çaylar içilmişti. Fakat babam ko­nuşmuyor ve ancak, biz bir şeyler sorunca bize cevap veriyordu. Onun dışında ne yaptık o yokken neler olup bitti, hiçbir şekilde ilgilenmiyor ve hiçbir şey sormuyor­du. Öyle soğuk duruyordu ki sanki birileri bize onu zor­la göndermiş gibiydi. Vakit bir hayli ilerlemiş saat akşa­mın onuydu. Annem babamın suskun ve soğuk durma­sına daha fazla dayanamadığı için bana başıyla işaret ederek yatmamızı istedi. Ben kardeşlerimin yataklarını hazırlayarak onları yatırıp kendim de yatıp uyudum.

Babamla annem konuşurken biz uyumuştuk. Fakat an­nemle babamın konuşmaları kavgaya dönüşmüş ve ba­bamın bağırma sesiyle korku içerisinde uyandık. Uya­nıp gözümü açtığım zaman ilk hissettiğim şey kan ko­kusu olmuştu.

Annemlerin bulunduğu odaya girdiğimde anne­min saçı başı darmadağınık ve ağzı burnu kan içindey­di. İlk defa annemi bu halde görmüş ve şok olmuştuk. Ömer koşup anneme sarılarak:

—  Ne oldu anneciğim sana böyle, neler oluyor, baba ne yaptın sen böyle? dedi.

— Yok birşey oğlum siz gidin yatın anneniz beni mahkeme etmek istedi ben de yalnız kendimi savun­dum, dedi.

Bu arada annem ağlayarak babamın alaylı tavrına karşılık vermek istedi;

— Ben seni tanıyamıyorum Hasan nasıl bu kadar umursamaz ve sorumsuz davranabiliyorsun? Ben seni mahkeme etmedim çünkü ben ne hakimim ne de savcı sadece bizden adım adım kopuşunu ve günlerce bizi aramamanı sorumsuzluğunun ne olduğunu sordum. Ya senin yaptığın? dedi.

— Sen sordun ben de cevabını verdim işte.

— Hasan sana sormuş olduğum sorunun cevabı bumu olmalıydı?

O esnada Ömer lafa karışarak;

—  Evet baba annem haklı ben okula giderken

günlerdir bir simit alacak paramız bile olmadı. Sen kırk gündür bizi ne sordun ne de eve geldin. Bizi günlerce parasız bırakıp hiç sormadın bile. Bize karşı bir yabancı gibisin bunu anlamadığımızı mı sanıyorsun?

— Çabuk yatağına git sıpa sen bana hesap mı so­ruyorsun? Günlerce gelmediysem sizin ekmek paranız içindir keyfimden değil herhalde.

Küçük kardeşim Hüseyin annemin yüzünü, gözü­nü kan içinde görünce korkmuş ve anneme yaklaşamı-yordu bile. Annem ağlayarak babama;

— Benim ömrüm senin yolunu beklemekle geçti Ben. Sana hayatımı, gençliğimi ve üçde evlat verdim. Sa­na karşı yapmış olduğum fedakarlığımın ve sadakati­min karşılığı bumu olmalıydı? dedi.

— İşine gelmiyorsa çocuklarımı bırak babanın evi­ne git ve geri kalan ömrünü orda tüket. İşine geliyorsa da otur çocuklarının başında çeneni kapatıp benide he­saba çekme bir daha.

— Ben çocuk değilim. Hasan bize karşı olan so­ğukluğunun bir nedeni var mutlaka sen ne kadar sakla-san da bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacaktır, dedi.

O esnada babam oturduğu kanepede çıldırmışca-sına yerinden fırlayarak annemin üstüne yürüdü. Ömer babama engel olmaya çalışsa da babamı engellemeye gücü yetmemişti. Ve babam vargücüyle annemin yüzü­nü yumruklayarak dövmeye başladı ve o anda ben an­nemin üzerine kapanarak annemi babamın yumruklarından korumaya çalıştım fakat babam kolumdan tutup beni fırlattı ve anneme tekme tokat hiç acımadan vuru­yordu ve annemin ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Hü­seyin'in çığlıkları, annemin ağlaması Ömer'in iyice çile­den çıkmasına neden olmuştu. Ömer mutfağa fırlayarak ekmek bıçağını kapıp babamın üstüne yürüdü ve anne­me dokunmamasını söyledi. Babam Ömer'in o gözü dönmüş halini görünce donup kalmıştı adeta.

— Çabuk bu evi terket baba annemi öldürmek mi istiyorsun?

— Tamam oğlum sakin ol, gideceğim ve bir daha-da yüzümü görmeyeceksiniz. Ne haliniz varsa görün ben hayatımı siz olmadanda devam ettirebilirim. Sizi görmeye o kadar da meraklı değilim.

Nihayet babam içindeki zehiri kusmuş ve bizi ar­tık görmek istemediğini söylüyordu. Annem bu arada yine dayanamayarak babamın söylediklerine karşılık vermek istedi.

— Bizim gül gibi üç tane çocuğumuz var. Bunları ben kendi başıma dünyaya getirmedim. Onlar ikimizin çocukları nasıl dünyaya getirdiysek öylede bakacağız. Bu raddeden sonra kaçmak olur mu hiç Hasan? dedi.

—  Bu çocukların dünyaya gelişine ikimiz vesile olduysak da ben çekiliyorum sen tek başına bakacaksın.

Babam askıdaki ceketini alıp tam çıkmak üzerey­di ki annem;

— Kaçıyorsun ha yazıklar olsun sana kaç bakalım bizden ne kadar kaçabileceksin. Hadi bizden kaçtın ya vicdanından nasıl kaçacaksın? dedi.

Annem daha sözünü bitirmemişti ki babam tekrar büyük bir hışımla annemin üzerine yürüyerek tekmesi­ni kaldırıp annemin yüzüne vurduğu gibi annem otur­duğu yerde yığılıp kaldı. Babamın bu çıldırmışçasına saldırgan ve acımasız hali içimize de büyük bir korku salmıştı. Annem kendinden geçmesine rağmen babam hâlâ onu tekmeleyip avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ömer tekrar bıçağa yeltenince babam hızla evden çıkıp gitmişti. O hiç hatırlamak istemediğim gecede babam kamyonuna binip hızla kaldırmış olduğu kamyonu toz bulutları içerisinde kaybolmuştu. Annem kendinden geçmişti ve biz o kadar korkmuştuk ki, önce annemin sesi çıkmayınca onu öldü sanmıştık. Kolonya koklatıp yüzünü gözünü şilince biraz kendisine gelmesini sağla­mıştık. Kardeşlerimle annemi yerden kaldırıp kanepeye uzattık. Ömer'le birlikte yüzünü, gözünü kandan temiz­ledik ve elbiselerini değiştikten sonra o gece sabaha ka­dar annem hiç uyumamış ağlamıştı. Biz de onunla bir­likte ağlayarak sabahlamıştık. Annemin yüzü gözü ise çürük ve şişlik içerisindeydi. Evin içi bile kan kokuyor­du. Babama karşı ilk defa bu kadar büyük nefret duy­muştum. O gece sabaha kadar annem ağlayıp biz ne ya­parız ne yer ne içeriz deyip düşünüp durmuştu. Ömer anneme sarılarak "Anne neden tartışmanızı bu boyuta getirdiniz" dedi.

—  "Çocuklar korktuğum başıma geldi şimdi ne olacak bilemiyorum. Biz bu işin içinden nasıl çıkar ne yaparız" dedi.

Annemin ne demek istediğini önce anlamamıştık fakat ona tekrar sorduğumuzda "çocuklar babanız bir kör şeytana takılmış fakat babanızı ondan koparmakta çok zor olacak korkarım" dedi.

—  "Nasıl yani.Babam nasıl kör bir şeytana takıl­mış olabilir ki, bununla ne demek istiyorsun anne?"

—  "Kızım babanı bizden koparan başka bir ka­dın."

—"Ama anne nasıl olur böyle bir şey, ya biz ne olacağız."

— "Ah benim canım yavrularım onun gözleri sizi görüyor mu ki? Bizler şimdi onun için birer engeliz yal­nız" dedi.

— "Ama anne babam bizi nasıl bu kadar kolay ak­lından ve yüreğinden atabilir.?"

— "Atar yavrum atar. İnsan kör şeytana uymayı versin. Seni kafasmdanda atar, evindende atar. Hiç gö­zünün yaşma bile bakmaz."

Ömer bunları dinlerken tekrar hiddetlendi ve —"Yemin ederim ki bütün bunların hesabını bize verecek babam." dedi.

—"Aman oğlum birde sen delirip başıma iş çıkar­ma halimi görüyorsun. Dua edelim de dönsün ne sen hesap sor ne de ben. Ele güne karşı rezil olmak istemiyorsak susacağız ve sabır edeceğiz. Başka çaremiz var mı ki" dedi.

—"Üzülme anne onu bu evde istemiyorum. Ben okulu bırakıp çalışır bakarım size. Okumam olur biter" dedi.

— "Sabırlı ve akıllı ol oğlum bunu da atlatacağız elbet." Kötü geçen bir gecenin bitiminde nihayet sabah olmuştu. Ömer'le, Hüseyin hazırlanıp okula gittiler fa­kat ben o gün onlarla beraber okula gidemedim çünkü annemin yüzü gözü şişmiş ve morluk içindeydi. Bun­dan dolayı dışarıya çıkamadığı için annemin yerine çay toplamaya gitmiştim. Anemi soranlara da, onun ayağı takılıp yere düştüğünü ve hasta olduğunu söylüyor­dum. Fakat anneme geçmiş olsuna gelenler hadisenin böyle olmadığını anlıyorlardı. Annem de gerçekleri an­latmak zorunda kalmıştı. O gece babam evden ayrıldığı zaman bize beş kuruş para bile bırakmamıştı. Bu yüz­den de annem iyileşene kadar onun yerine ben işe git­mek zorunda kalmıştım. Ama küçük olduğum için yöv-miyemde küçük olmuştu. Çünkü kendisine çalıştığımız adam bana parayı verirken "Küçük kız sen küçük oldu­ğun için senin yövmiyen küçüktür. Darılmaca yok ta-mammi?" dedi. Annemin aldığının çok altında para al­mıştım. Ama o kadarı bile beni mutlu etmeye yetmişti. İşten alıp eve döndüğümde öğretmenimin beni merak ettiği için evimize geldiğini Ömer'den duydum. İçeriye girmek istemedim. Çünkü hem utanmıştım hem de öğretmenim okula gitmediğim için bana kızacak diye korkmuştum. Onun için ben de hemen bahçedeki küme­sin arkasına saklanarak kapıda oynayan Ömer'e de:

—  "Ömer sakın benim burada olduğumu öğret­menim bilmesin tamam mı?"

—  "Tamam tamam anladım abla korkma öğret­menine söylemem" dedi.

Bir müddet sonra kapı açıldı. Öğretmenim ve an­nem kapıda göründüler. Annem öğretmenimi geçiriyor­du. Onlar beni fark etmeden ben onları izliyordum.

Bu arada yakalanacağım korkusuyla kalbim küt küt atıyordu. Annem kapıda oynayan Ömer'e seslendi: "Ömer oğlum vakit bir hayli geç oldu, Sıla neden gelme­di merak ettim. Bir baksan" dedi.

— "Anne, Sıla ablam çoktan geldi."

— "Nasıl yani, ablan döndü mü?"

— "Hani nerede oğlum geldiyse. Evdede yok" de­di.

—  "Sıla ablam öğretmeni onu görmesin diye kü­mesin arkasına saklandı." dedi. "Hay deli kız, niye böy­le bir şey yaptı ki?" Bu arada öğretmenim kümesin arka­sına hızlı adımlarla geldi ve beni görünce çok şaşırmış­tı, O kadar utanmıştım ki başımı kaldırıp öğretmenimin yüzüne bakamıyordum. Fakat içimde Ömer'e duydu­ğum kızgınlığımda büyüktü. Halbuki ben onu sıkı sıkı­ya tembih etmiş ve o da bana öğretmenime söylemiyeceğine dair söz vermişti. Ama yaramaz beni çok kötü gammazlamış ti.

—  "Sıla yavrum sen burada ne yapıyorsun? Ne­den saklanma gereğini duydun, yoksa benim içerde ol­duğumu bilmiyormuydun?"

—  "Şey öğretmenim ben okula gelecektim zaten ama annemin ayağı takılıp düştüğü için o iyileşene ka­dar ben annemin yerine işe gitmek zorundayım."

— "Yavrum peki neden saklanıyorsun?"

—  "Şey öğretmenim ben hem utandım. Hem de bana kızacaksınız diye korktuğum için beni görmenizi istemedim."

—  "Olur mu hiç öyle şey Silacığım, ben sana ne­den kızayım. Hem senin yaptığında da utanılacak bir şey yok ki. Aksine seni çok takdir ettim. Bu küçücük yaşta sorumluluk alman gurur verici utanılacak bir şey değil. Hem annenin ayağının takılıp düşmediğini de bi­liyorum. Olur böyle şeyler hem annen çok şanslı, senin gibi akıllı ve sorumluluk sahibi bir kızı olduğu için. Ama her şeyden önce okulunu bitirmen lazım. Okulunu da sakın aksatma."dedi.

—   "Biliyorum öğretmenim okulumu aksatma­mam lazım ama annemin halini görüyorsunuz. Bu hal­de gidip nasıl çalışsın, babam giderken bize beş kuruş para bile bırakmadan gitti."

— "Haklısın belki Sılacığım ama şu an en Önemli olan senin için okulunu aksatmaman. Pazartesi günü se­ni sınıfında görmek istiyorum. İtiraz yok tamam mı?"

—  "Ama öğretmenim ben çay toplamaya gitme-seydim bu parayı kimse bize vermezdi. Bu paraya da ihtiyacımız var."

—  "Tabi Sılacığım seni anlıyorum ama dediğim gibi önce okulun. Merak etme baban da dönecektir ve her şey düzelecek. Sen kafanı bunlarla meşgul etme. Sen çalışkan bir öğrencisin ve Önün açık."

Ben öğretmenimi dinleyip okuluma geri dönmüş­tüm ama annemde yüzündeki morluklara rağmen işe gitmek zorunda kalmıştı. Artık bizi tanıyan herkes ba­bamın annemi dövüp evi terk ettiğini biliyordu. Aradan altı ay geçmesine rağmen babamdan da halen hiçbir ha­ber yoktu. Maddi durumumuzun da kötü oluşu bizi bir hayli zorluyordu. Tamdık ve akrabalarımızın bize ettiği yardımlarla altı ayı babamsız geçirmiştik. Fakat annem bu duruma daha fazla dayanamayıp babamın çalıştığı şirkete gidip babamın nerde olduğunu sormuş ve bu arada babamın artık o şirkette çalışmadığını da öğren­mişti. Annem eve döndüğünde onun çökmüş hali bizi-de oldukça etkilemiş ve üzmüştü. Çünkü biz annemsiz tek başımıza hayatımızı sürdürecek yaşta ve güçte de­ğildik. Ona ihtiyaç duyduğumuz yaştaydık. Babam ya­şımıza başımıza bakmadan bizi çok kolay hayatından söküp atmıştı. Ama annem her müşküliyete rağmen de bizi kanatlarının altına alıp hayatın ve babamın ona sunmuş olduğu zorluklara karşın savaşıyordu. Anneliğin vefakârlığını biz annemizde görüp yaşadık. Tanıdık ve akrabalarımızın bize sağladıkları yardımla da kışı geçir­miştik. Okullar yaz tatiline girmiş ve bende beşinci sını­fı bitirmiştim nihayet. Annem yine bizi bir akşam üzeri yanma toplayarak;

— Çocuklar bu iş böyle yürümez. El bize ne kadar bakar ki? Büyüklerimizi çağırıp bu işin bir hal ve çaresi­ne bakmalıyız, dedi.

Ertesi gün aile büyüklerimizi çağırdık ve ne yapıl­ması gerektiğini sorduk. Herkes de farklı farklı fikirler ortaya koyuyordu. Herkes kendine göre doğru olanı söyledikten sonra annem de kendince uygun gördüğü fikrini büyüklerimize açıkladı. Annem babamın izini sürmek istiyordu. Annemin fikri bazı aile büyüklerine yanlış ve ters gelse de başta dayım olmak üzerek bazıla­rı da doğru bulup onaylamıştı. Hemen ertesi gün annem dayımı da yanına* alarak İstanbul'a babamı aramaya git­ti. On günlük bir aradan sonra nihayet babamı bulmuş­lardı. Tanıdıklarımızın da araya girmesiyle babam tek­rar bize dönmesi için güya ikna edilmişti. Fakat annem ve dayım Trabzon'a tek dönmüşlerdi. Babam anneme onlardan birkaç gün sonra geleceğini söyleyerek onları Trabzon'a göndermişti. Babamın dediği birkaç gün yine birkaç ayı bulmuştu. Bu arada maddi sıkıntı ve psikolo­jik baskı dengemizi alt üst etmişti. Annemin bedeni Trabzon'daydı fakat aklı fikri İstanbul'da babamdaydı.

Ve annem yine büyükleri çağırarak hiç onların fikrini sormadan kendi fikrini ve aldığı kararı açıklamıştı.

— Bu böyle olmayacak ister münasip görün, ister karşı çıkın ben çoluk çocuğumu alıp İstanbul'a gidece­ğim. Bu arada babamın babası, dedem hiddetlenerek

— Nereye gidiyormuşsun otur oturduğun yerde çocuklarının başında. Açmışın açıktamısm? dedi.

—  Belki açıkta değilim şimdilik ama açım beni alem ve sen kaç gün daha doyuracaksınız? Yazık günah değilmi bu çocuklara ne zamandır elin eskilerini giyiyor çocuklar. Benim çocuklarımı alem doyururken babaları da başkalarını doyuruyor. Allah'tan revamı bu...

Dayım yine lafa karışarak annemi sakinleştirmeye çalıştı.

— Tamam Hatice ne üzül ne de uzat yarından tez toparlanın sizi alıp İstanbul'a götüreceğim.

Üç gün gibi kısa bir zaman içerisinde toparlanıp İstanbul'a gelmiştik. Daha önceden evimiz tutulmadığı için Zeytinburnu'nda oturan teyzemizin yanında onbeş gün kadar ikamet ettik. Dayım ve eniştem babamı bul­muş ve İstanbul Halkal'da bize bir ev kiralayıp eve yer­leşmemizi sağlamışlar. Fakat ne kadar sessiz kalıyor gö-rünsede İstanbul'a gelmemizden hiç hoşnut olmayan tek insan babamdı. O halen bize karşı soğuk ve yaban-cıymış gibi davranıyordu. Belliydi ki babam bizi düşün­düğü ve sevdiği için bizimle bir araya gelmemişti. Bu da gösteriyordu ki akrabalarımızın ısrarından dolayı babam bizi hasbel kader kabul etmişti. Halkalı'da bize ki­ralamış olduğu müstakil ve küçük evimizde hayal etti­ğimiz huzur ve sükuneti ne yazık ki burada da bulama­mıştık.

Babamın bize karşı soğuk tavrı ve şiddeti yetmez­miş gibi bir de eve arasıra gelmemeye başlamıştı. Babam her geçen gün hayatı bize çekilmez hale getiriyordu. Ba­bamın sorumsuzluğu yine geçimimizi iyice zorlaştır­mıştı. Ben de eve katkıda bulunmak için mecburen bir konfeksiyon atölyesin de işe girmek zorunda kalmıştım. Ömer ve Hüseyin okuyorlardı. Her geçen gün ge­çim sıkıntımız arttığı için annem Ömer'i okuldan alıp çalıştırmak istedi. Fakat ben buna müsâde etmedim. Be­nim tahsil hayatımın önünü kapattıkları yetmemiş gibi bir de kardeşlerime engel olmak istemişlerdi. Ama ne olursa  olsun kendim için veremediğim mücadeleyi Ömer ve Hüseyin için vermeye kararlıydım.

Babamın bir kör şeytana takılması hayatı hem bi­ze hem de kendine zehir etmişti.

Annemin ağlamadan geçirdiği tek bir günü bile hemen hemen hiç yoktu. Babam gelmediği vakit onun aramızda olmyışmdan, baban evde olduğu vakit de ba­bamın ona etmiş olduğu eziyetten ağlardı.

Babam eve geldiği gecelerde biz uyumuş oluyor­duk. Fakat babamın bağırma sesiyle de uyanıyorduk. Annemin gözlerindeki morluklar daha geçmeden baba­mın indirdiği başka bir darbeden yine yüzü gözü çürük içinde kalıyordu. Evin içinde kan kokusunu duymak her an mümkündü. Çünkü babam anneme her vuruşun­da ağzını burnunu kan içinde bırakırdı. O yaşadıklarım­dan olacak ki burnum kan kokusunu çok çabuk alır ve de fazlasıyla etkilenirim.

Babamı bizden bir kadının koparttığını bilmek an­nemi her geçen zaman içerisinde daha da kahrediyordu. İstanbul'dan hır gürler içerisinde geçen koskoca dokuz yıl ve çeyrek ömür. Bu zaman içerisinde annem ne yaptıysa babamı o kadından koparamamıştı. Ramazan aymm son günleriydi. Bayrama üç dört gün kalmıştı. Mübarek Kadir gecesinin akşamı işten eve geldiğimde annem sofrayı bir güzel hazırlamış ve birbirinden güzel yemekler yapmış bizi bekliyordu. Eve ilk gelen ben olduğum için annemle birlikte yemekleri ısıtıp masayı hazırladık. Ömer ve Hüse­yin de gelmişlerdi. O gün evimizde çok farklı huzur esti­ren manevi bir hava vardı. Annem de her zamanki karam­sarlığından kısmen de olsa sıyrılmış gibiydi. Sofrayı gören Ömer ve Hüseyin de içten bir oh çekerek sofranın başına oturmuşlardı. Aramızda ve soframızda tek eksik olan ba­bamdı. Annem her ne kadar bize merak ettiğini yansıtma­sa da, biz onun durgun ve dalgın halinden bunu anlaya-biliyorduk. İftara beş on dakika vardı ki kapıya yanaşan kamyonun sesiyle annem büyük bir sevinçle yerinden fır­layarak "Çocuklar siz durun ben kapıyı açarım" dedi.

Annemin bu sevinci bizi hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. Annemin güldüğünü görmek çok güzeldi. Çünkü onu hep ağlarken görüyorduk. O günün hik­metinden olacak ki her zaman eve geldiğinde burnun­dan soluyan babamın bile yüzünde bir mülayimlik var­dı. Ezan sesiyle birlikte beklediğimiz kandillerde yan­mıştı nihayet. Sofraya hep birlikte oturup iftarınızı ettik­ten sonra ben sofrayı toplarken o arada herkez yemek­ten sonra bir yerlere mayışıp kalmışlardı. Demlemiş ol­duğum bir çayla onları tekrar yerinden kaldırmıştım. Annem "bak bey koca bir ramazan ayı geldi geçti ve sen bir gece bile teraviye gitmedin. Bu gece bari bu gençler­le teraviye git. Kim bilir senin de kalbine bir şeyler do­ğar bakarsın" dedi.

"Olur hatun olur. Hele bir çay daha doldur da bu gece şeytanın bacağını kıralım. Ömer Hüseyin'e göz kır­parak sevinçli bir şekilde "yaşa baba yanlız bacağını de­ğil bu gece şeytanın kafasını da kıralım" dedi.

Her zaman annemin söylediklerine tepki gösteren babam bu sefer annemin bu teklifine hiçbir tepki göster­memiş ve aksine onaylamıştı.

O gecenin sıcaklığı ve huzuru yıllardır her gün ka­sırgalar esen yuvamıza huzur ve sükûnetin mümkün ol­duğunu ifade ediyordu. Fakat ne yazık ki gelen bir tele­fon her şeyi yine altüst etmişti.

Telefon eden babamı bizden koparan kadındı. Ba­bamı ısrarla evine çağırıyordu. Babam telefonla konu­şurken annemle gözgöze geldiği vakit adeta yalvarır ba­kışlarla, neolur beni anla başka çarem yok, der gibiydi.

Bu arada annem babamın karşısına dikilmiş ve bababım telefondaki kadına söyleyeceği son sözü bekliyor ve gözlerini babama dikmiş yalvarır bakışlarla ona ne olur sakm gitme der gibiydi. Babam annemin ona bakışından etkilenip bir ara gevşer gibi olduysa da telefonun öbür ucundaki kadın hiç pes etmiyor ve ısrarla babama git­mesi için baskı yapıyordu. Annem daha fazla dayana­mayarak telefonu babamın eliden alarak kapatmıştı. Fa­kat aradan iki dakika geçmemişti ki telefon tekrar çaldı. Annem açmak için yeltendiyse de babam annemin aç­masına fırsat vermedi telefonu kendisi açtı. Arayan yine o kadından başkası değildi.

Babam hiç konuşmadan onu bir müddet dinledik­ten sonra söylediği tek cümle tamam geliyorum olmuş­tu. Babamın ağzından çıkan bu son söz de annemi iyice yıkmıştı. O gece bize sunulan mutluluk oyunu çok kısa sürmüş ve yanlız iki saat mutluluk oyunu oynanmıştı bizim evde. Babam telefonu kapattıktan sonra başmı iki elinin arasına almış ve düşünüyordu. Herkez sükût et­miş bir şekilde kalakalmıştık. Bu arada zavallı annem duvara yaslanmış hiç gözlerini kırpmadan babama ba­kıyordu. Ve bu arada da yavaş yavaş kendini yaslamış olduğu duvara başını tık tık vurup duruyordu. Babam mahcup bir şekilde anneme "yapma hatun Allah kahret­sin   nasıl bulaştım nerden bulaştım ben de anlıyama-dam. İnan pişmanım. Kurtulmayı çok denedim görü-yorsunya kurtulamıyorum işte ne yapabilirim ki?" dedi.

Annem babamın bu sözlerine karşın hışımla aya­ğa fırlayarak "ne diyorsun sen ya ben masum ve günah­sızım mı demek istiyorsun. Sen bu kadını istemedin de bu belayı zorlamı sardılar senin başına. Pişmanmış, şim­di mi geldi aklın başına? Demek ki gideceksin ha! Git bakalım son gidişin olur inşaallah. dedi.

Yeter ya yeter artık senden çektiğimiz. Allah'tan korkmadın evlatlarından utanmadın ben ne deyim artık sana? dedim ya Hasan o şeytana son gidişin olsun. Bizi de mahvettin itibarım da iki paralık ettin. Yıllardır senin yaptıklarından utandım yüzümün gözümün morlukla­rından utandım. Hayatımın ve gençliğimin katili oldun. Acı ihanet ve gözyaşından başka ne verdin bana sen. Git hadi git bekletme" dedi.

"Sakin ol hatun bağırma haklısın belki ama inan dedim ya bu durumdan ben de mutlu değilim sen de uzatma artık" dedi.

"Allah kahretsin seni, hem beni hem de çocukları­mı pis nefsine kurban ettin. Kendi başını ye inşaallah bizden uzak"

Babam ceketini alıp hiçbir şey demeden çekip git­mişti. Annem olduğu yere çökmüş hüngür hüngür ağlı­yordu. Mırıldandığı tek kelime "Allah seni o kadına ka­vuşturmasın, son gidişin olsun" diyordu. Ömer ile Hü­seyin annemin boynuna sarılıp annemin beddualarına engel olmak için elleriyle annemin ağzını kapamaya ça­lışıyordu. Annemi biraz sakinleştirmeyi başarmıştık sonunda ve babam evden çıkalı iki saat oluyorduki kapı­mız çalındı.

Hüseyin anneme dönerek al işte anneciğim bu ka­dar üzülmene değdimi. Geldi işte babam" dedi. Annem Hüseyin'n bu sözüne karşı tepki göstererek bana babam demeyin. Şeytan görsün onun yüzünü açmayın kapıda kalsın" dedi.

"Hadi hadi sen hala babamı seviyorsun sevme-seydin bu kadar tepki gösterir miydin hiç"Bu arada ka­pı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Ben kapıdaki ba­bamdır ümidiyle gidip kapıyı açtığımda iki polis memu­ruyla karşılaşınca içimden bir şeylerin koptuğunu his­setmiştim. "İyi akşamlar bayan burası Hasan dursunun evi mi?"

"Evet ama babam evde değil, siz neden babamı

soruyorsunuz."

"Hanımefendi babanızın evde olmadığını biliyo­ruz. Sizde başka evde kimse yok mu?" dedi.

"Annem ve kardeşlerim var."

"Onlarla görüşebilir miyiz?"

"Tabi, çağırayım. Anne kapıya bakar mısın?"

"Ne oluyor Sıla kim var kapıda?"

"İki polis memuru babam hakkında görüşmek is­tiyorlar."

"Hayırdır inşaallah gecenin bu vaktinde polisin

ne işi var." dedi.

Buyurun memur bey hayırdır bu gece vakti."

"Teyzeciğim iyi akşamlar. Biraz sakin olursanız eşinizle ilgili size bir haber vermek istiyoruz." "Memur bey eşime bir şey mi oldu." "Sakin olun, güçlü olmak zorundasınız. Eşiniz tra­fik kazası yapmış ve şu anda hastahanede biraz sabırlı olursanız sizi hastahaneye götürebiliriz." dedi.

"Siz ne diyorsunuz memur bey eşim öldü mü?" "Teyze size yemin ederiz ki eşiniz yaşıyor. Ama durumu da kritik, dedi.

Aman Allah'ım neden daha biri bitmeden başka bir olay başımıza geliyor. O arada annem fenalaştı ve ol­duğu yere yığılıp kaldı. Polislerin de yardımıyla annemi içeriye alıp kendisine gelmesini sağladıktan sonra an­nem polislere "demek ki Allah günaha giden o ayaklara izin vermedi ha!" dedi.

Polisler şaşkınlık içinde birbirine bakarak, "Teyze yoksa siz biliyor musunuz?

"Neyi biliyorum oğlum? Allah'ın her şeyi bilmesi yetmez mi?

"Neyse teyze hadi hiç vakit kaybetmeden bir an önce hastahaneye gidelim" dedi.

Polislerle birlikte hastahaneye geldiğimizde ba­bam yoğun bakımdaydı. Ne kadar doktorlara ısrar ettiy­sek de yoğun bakıma girmemize izin vermediler. Baba­mın ne durumda olduğunu bilmiyorduk. Bize söylenen tek şey durumunun çok kritik olduğuydu. Annemin fazla ısrarı üzerine nöbetçi doktor bir kaç dakikalığına

annemin babamı görmesine izin vermişti. İçeri gireli beş dakika olmuştu ki annemi fenalaşmış bir şekilde yoğun bakımdan çıkardılar. Annemin yüzü kireç gibi olmuştu. Biz annemi o halde görünce benim ve kardeşlerimin içi­ne doğan aynı şeydi. "Eyvah babam Öldü herhalde" di­ye anneme sarılarak ağladık. Ben daha fazla dayanamıyarak babamın yanma girmek istedim. Fakat hemşireler bana izin vermediler. Doktor anneme bir sakinleştirici vurup tansiyonunu ölçüp biraz nasihat ettikten sonra kısmen de olsa biraz sakinleşmiş görünüyordu. Biz an­neme babamın nasıl olduğunu sorduğumuzda, "ben ona dedim gitme ama o beni dinlemedi. Allah'tan da korkmadı, Allahda onu cezalandırdı." dedi.

Annem bu cümleyi defalarca tekrarlayıp durdu. Biz yoğun bakımın kapısında durmuş içeriye girip çıkan hemşire ve doktorlardan babamın durumunu öğrenmeye çalışıyorduk. Annem yine aynı cümleyi tekrarlayıp du­runca biz ısrarla anneme yoğun bakımda babamı ne du­rumda gördüğünü sorduk onun cevabı bize "Allah yarı­sını almış işte! Siz daha neyi öğrenmek istiyorsunuz ço­cuklar!" dedi. Bu cümleyi tekrar tekrar mırıldanıp durdu. "Anne neler oluyor? Allah yarısını almış demek­ten ne kastediyorsun?"

"Çocuklar babanızın her iki bacağıda dizinden iti­baren kopmuş. Ona gitmemesi için yalvardım fakat o beni hiç dinlemedi. Ne bekliyordunuz ki başka? Olacağı buydu işte." dedi.

Aman Allah'ım biz ne yaptıkta bu kadar büyük bedel ödüyorduk. Kafamın uyuştuğunu fark etmeme rağmen dirayetli olmak zorundaydım. Evin büyük ço­cuğu olmam sorumluluğumu dahada büyütmüştü. İçi­mizde en zayıfımız ve hassasımız Hüseyin'di. Canım kardeşim babamın durumunu annemden öğrenince ol­duğu yere yığılıp kalmıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve sır­tını yasladığı duvara başını şuursuz bir şekilde vurup duruyordu. Ömer, Hüseyin'i teselli etmeye çalıştıysa da Hüseyin hiçbir şekil teskin olmuyordu. Ben durumun­dan endişe ettiğim için doktora gidip yardım istedim. Doktor gelip Hüseyin'i muayene odasına alarak sakin­leşmesi için ona bir iğne vurdu ve bize dönerek

"Lütfen bazı şeyleri zor da olsa acı da olsa bunları kabul etmek zorundayız. Hepiniz yetişkin insanlarsınız sizden sabırlı olmanızı istiyorum. Kendinizi bu şekil ha-rab etmeniz ne yoğun bakımdaki hastanıza ne de size bir fayda sağlar. Hem hastanız için hem kendiniz için güçlü olmak zorundasınız." dedi.

Annem başını sallayarak doktoru onaylıyordu. Ama dişlerinin arasında mırıldandığı cümle yine "ona gitmemesi için yalvardım ama o beni dinlemdi bile." Bo­şuna dememişler su testisi su yolunda kırılır. Babanızda bu yolda hem kendini hem de bizi kırdı marifetti işte.'" diyordu. Annemin onca çektiklerini bilmeme rağmen de anneme o an kızgınlık duymuştum. Çünkü babamın kaza geçirdiğini duyduğum zaman annemin ona ettiği beddualar kulaklarımda yanküanmıştı.

Biz o gece sabaha kadar yoğun bakımın kapısında durup babamı bekledik. Sabah saat dokuzda yoğun ba­kımın kapısında bizi gören doktorlar eve gidip dinlen­memizin daha iyi olacağını söylediler. Fakat biz günler­ce beklemeye hazırdık. Çünkü canımızın yansı yoğun bakımda ecelle savaşırken eve gidip uyumamızda mümkün değildi. Öğlen üzeri doktor Ömer ve Hüse­yin'i odasına çağırarak babamın kopan bacaklarını alıp bir mezarlığa gömmelerini istedi. O arada bacaklarımın titrediğini fark eden doktor beni eve götürmesi için Ömer'i ikaz etti.

"Bak koçum öncelikle ablan ve aneni eve götür ve daha sonra hastahaneye gelip babanızın bacaklarını morgdan alın, götürüp bir mezarlığa gömün." dedi.

Bu arada elimin, ayağımın buz kestiğini fark et­tim. Sırtımı duvara yaslamış ve bayılmamak için kendi­mi zor tutuyordum. Çünkü ne olursa olsun dirayetli ol­mamız gerekiyordu. Biz tekrar doktorun odasına gidip babamızın durumunu sorduk. Ve doktor bize "babanı­zın durumu ağır ve çok kritik. Bu durumda sabırlı ve di­rayetli olmanızdan başka yapılacak hiç bir şey yok. Unutmayın ki her an her şey olabilir. Sizin bütün gece hiç uyumadan bu kapıda' durup sabahladığınızı biliyo­rum. Ama bu şekil davranmanız babanızın sağlığına hiç bir şey kazandırmaz ama sizin sağlığınıza zarar verebilir. Hatice hanım bu delikanlılar, Hasan beyin kopan ba­caklarını götürüp gömsünler. Sıla hanım siz de annenizi alıp evinize götürün, biraz dinlenmiş olursunuz."

O arada annem her iki ellerini yüzüne kapatarak öyle bir "of" çekti ki hastahane inlemişti adeta.

"Siz ne demek istiyorsunuz doktor. Önce bacakla­rını götürüp gömün geri kalanda gidecek mi diyorsu­nuz arkasından? Neden açıkça bize öleceğini söylemi­yorsunuz? dedi.

"Sakin olun Hatice hanım tabiki öyle bir şey söy­lemiyorum. Umut varmı yokmu bunu ne ben ne de siz kesin bilebilirsiniz. Ölürmü yaşarmı Allah bilir ancak. Ama böyle bir ihtimalide düşüneceğiz tabiki. Bu arada size düşen sabırlı ve metanetli olmalısınız. Siz de bili­yorsunuz ki eşinizin durumu oldukça vahim fakat bu durumu bir de siz zorlaştırmayın lütfen. Sakin olun ve bekleyin. Biz dileriz ki iyi olsun inşaallah. Çünkü bizler elimizden geleni yaptık ve de yapıyoruz. Bundan ötesi Allah'a kalmış. İki bacağını kaybeden ve de bu şekilde yaşayan bir sürü insan var." dedi.

Annem elleriyle dizlerine vurup duruyordu. Dok­torun odasına çıkıp koridorda yürürken annem birden yere yığılıp kaldı. Bunun üzerine sesimizi duyan doktor hızlı adımlarla yanımıza gelerek "Eh Hatice hanım ken­dinize eziyetten başka bir fayda sağlamıyorsunuz." An­nemi hemen doktorun odasına aldık ve doktor annemle konuşup sakinleştirdikten sonra ısrarla tekrar eve git­menizin daha doğru olacağını söyledi.

"Bakınız Hatice hanım sizi anlayabiliyorum. Ko­lay değil fakat kendinizi böyle harap ederek hiçbir şey yapamazsınız. Olan olmuş bir kere bari bundan sonra daha sağlıklı düşünerek daha mantıklı hareket etmekte fayda var." dedi.

Doktor yanımızdan ayrıldıktan sonra bir hademe

gelip bize;

"Hasan Dursun'un yakınları siz misiniz?" diye sordu.

Hepimiz bir anda;

"Evet biziz." dedik.

Hademe bize;

"Bu iki delikanlı benimle morga gelsin de Hasan bey'in kopan bacaklarını götürüp gömsünler." dedi.

O an içimden gelen tek şey avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama bağıramıyordum. Böyle bir hadise ancak üzüntümü arttırırdı. Ve başka da hiçbir fayda sağlamazdı. Ben yirmi yaşındaydım fakat hayatı­mın sürecinde güzellikler hiç yok denecek kadar azdı. Onun için güzellikleri anlamak ve tarif etmek için onla­rı yaşamak lazımdı. Fakat ben acı tesadüflerden başka hiçbir şeye tanık olmamıştım. Acılarla karşılaştığım ilk an da şaşırıyor ve daha sonra şaşkınlığım hayretlere dönüşsede o acılara katlanıp onlarla yaşamaktan başka ça­rem kalmıyordu. Babamın yanlış mutluluk oyunu hem kendi hayatını hem de bizimkini mahvetmiş, ne yazıkki kendisiyle birlikte hayatı bize de zehir etmişti. Ama bü­tün bunlara rağmen ne onun sevgisini içimizden atabili­yorduk ne de onu kendi kaderine terk edebiliyorduk.

Ömer ne kadar soğukkanlı davranmaya çalışsa da elleri ve çenesi tirtir titriyordu. Ama Hüseyin daha da zayıflık göstermiş hüngür hüngür ağlıyordu ve mırıl­dandığı tek şey başını tutarak "neden baba/ neden gittin ki?" diyordu. Ve bu durumda yine cesaretli ve dirayetli olmak abla olarak bana düşüyordu. Ama bende ne ka­dar cesaretli olmaya çalışsam da içimde kasırgalar ko­puyor, bedenim takatsiz kalıyordu. Ne acıdır ki hayat bize sürekli hayal kırıklığı ve acılar sunuyordu. O arada annemin kendini iyi hissetmediğini görünce anneme dönerek "ne olur anneciğim bari sen iyi ol ki biz de se­ninle güçlenelim. Babamın durumu malum ya sana da bir şey olursa biz iyice perişan oluruz. Gel en iyisi biz seninle evimize gidelim. Hem orda istediğimiz kadar bağıra bağıra ağlayabiliriz. Kimbilir belki içimizdeki alev alev yanan bu ateş kısmende olsa hararetini kaybe­der dedim. Ve hep beraber yoğun bakımın kapısından uzaklaştık. Ömer ve Hüseyin hademeyle birlikte gider­ken annem titrer adımlarla onların peşinden gitti. "Ço­cuklar durun bende geliyorum." dedi.

"Ama anne sen ayakta bile zor duruyorsun. Ne olur birde seninle uğraşmayalım. Bırak çocuklar hallet­sinler. Onlar ne yapacağını bilirler herhalde." dedim.

"Hayır kızım onlar ne yapacağını bilmezler. Ama ben onları nereye götüreceğimi biliyorum galiba." dedi.

"Ama anne onları gömmekten başka ne yapılır ki?"

"Ne yapılır görürsünüz."

Annem çocuklarla birlikte gitmeyi ısrar edince Ömer ve Hüseyin annemin koluna girerek birlikte mor­ga gittiler. Fakat annemler gideli tam üç saat olmuş ve ben onları çok merak etmiştim. Belki eve gitmişlerdir di­ye evide aradım ama telefona cevap veren olmadı. Bu arada ne yapacağımı bilemediğim için doktorun yanma çıkıp O'na kardeşlerimi merak ettiğimi fakat babamı da bırakamadiğımı söyledim ve doktor bana;

"Öncelikle oturup sakin olmalısın. Sen yetişkin bir insansın, merak ettiğin kişiler çocuk değillerki kaybol-sunlar. Sen biraz fazla sorumluluk almışsın sanırım, de­di.

"Ben ailenin büyük çocuğu olduğum için buna mecburum efendim."

"Neden mecbursan Sıla ailenin büyük çocuğu ol­man bütün bir yükün altına girmeni gerektirmezki?"

"Benim bu sorumluluğu almam kısmende olsa an­nemin yükünü hafifletmiş oluyor."

"Peki bu sorumluluğu ne zamandır taşıyorsun?"

"İlk okula başladığımdan beri.

"Yani çocuk yaşta bile bir yetişkin gibi sorumlu­luk almışsın demekki. Peki zor bir çocukluk olmadı mı?

"Doktor bey siz bana çocukluğumu soracak olursa­nız ben onu hiç yaşamadım. Fakat bana sorumluluk ve hayatın zorluklarını sorarsanız ben size onları anlatabili­rim. Çünkü büyüklerimizin sorumsuzluğu ne yazık ki bi­zim sorumluluğumuz oldu ve halen de olmaktadır. Ben şimdi çalışmamış olsaydım ve de yanliz kendimi düşünseydim iki kardeşim bu gün okuyamıyor olacaklardı."

"Peki senin okuman gerekmezmiydi buna senin de hakkın yok mu?"

"Tabiki benimde hakkım var. Ama beni okutma­dılar. Halbuki en büyük hayalim okuyup öğretmen ol­maktı. Fakat çok çalışkan ve başarılı bir öğrenci olmama rağmen babam beni yalnız beşinci sınıfa kadar okuttu." "Madem bu kadar çalışkan ve istekliydin de ne­den okumak için mücadele vermedin kızım." "Bu hiçbir şey değiştirmezdi efendim." "Neden hiçbir şeyi değiştirmezdi. Gördüğüm ka­darıyla sen çok mücadeleci bir ruha sahipsin."

"Efendim bizim yörenin bir töre anlayışı var. Dünyaya gelmemiz ve can bulmamız Allah'a aittir. Do­kuz ay karnında taşıyıp dünyaya getirmek annelere ait, hayatımızdaki seçimimiz, ideallerimizin hedefleri ise, aile büyüklerimize aittir.

Onlar neyi nasıl uygun görürlerse ve neye karar verirlerse öyle olur. Biz çok çektik onun içinde yaşanıla­nı anlatmak her zaman fazla mana ifade etmez. Bence acı çekeni anlayabilmek için bazı şeyleri yaşamak lazım.

"Peki Sıla hayatında keşkeler var mı hiç?"

"Tabiki herkesin hayatında mutlaka keşkeler var­dır. Fakat benim hayatımda keşkeler daha çoktur sanı­rım."

"Mesela keşke dediğin olsaydı veya olmasaydı keşkeler nelerdir.

"Öncelikle keşke Dünya'ya hiç gelmeseydim. Ve­ya keşke erkek olarak doğsaydım."

"Neden kadın olarak Dünya'ya gelmek bu kadar mı kötü?"

"Hayır Doktor bey kadın olarak Dünya'ya gelmek çile yığınının altına girmek gibidir."

"Neden böyle düşünüyorsun Sıla?"

"Kadın olarak Dünya'ya gelmenin ne kadar çileli olduğunu annemden gördüm ve kendimde şahit oldum ki kadın olarak Dünya'ya gelmek hiç de huzurlu değil. Çünkü erkek güçlü görülür, kadın hep zayıf bilinir. Er­kek hükmeden kadın daima hükmedilendir."

"Bu düşünce çok yalnış ama seni anlayabiliyo­rum. Bana göre yalnız olan senin doğup büyüdüğün ye­rin yalnış anlayışı ve yoz inancıdır. Bir sürü bayan dok­tor, öğretmen, hakim ve erkeklerle eşit haklara sahip ka­dınlar var ülkemizde. Siz bundan mahrum bırakıldıysanız kadın olmanızın suçu değil sizi sınırlayanların dar kafalı insanların suçudur. Düşünsene kadın olmazsa er­kek olmaz, erkek de olmazsa kadın olmaz. Demek ki her ikiside eş değerdedir. Erkek zürriyet salgılar, kadın dogurur. Bu da gösteriyor ki erkeğin değeri kadından faz­la değil kadının değeride erkekten az değil demek ki sen yalnış biliyorsun."

"O zaman ben ve annem neyin bedelini ödüyoruz. doktor."

"Hiçbir şeyin bedelini ödemiyorsunuz. Aslında sen ve annen sadece yaşamış olduğunuz hayatın müca­delesini veriyorsunuz ve yıpranırken bile aynı zamanda da güçlenmişsiniz. Demek ki kayıplarımızın içinde bile bazı kazançlarda olabiliyor. Mesela sen ve annen yaşa­mış olduğunuz zorlukların içinde bile güçlü olmayı öğ­renmişsiniz. Bunuda herkez başaramaz. Çünkü ben şu  an karşımda keşkeler içerisinde bile direnen.çok güçlü bir genç kız görüyorum ve bunun için de seni gerçekten takdir ediyorum."

"Ama korkarım ki olan gücümü de 48 saattir bu­rada tükettim."

Kısa bir sessizlikten sonra doktorun sesiyle tekrar irkildim.

"Daldın yine Sıla, dalarken de çok derin dalıyor­sun. Bana aklından geçenleri anlatmak istermisin."

"Aslında içimdeki her şeyi anlatma gereğini duy­muyor değilim. Ama anlatsam bile hayatımda ve yaşa­dıklarımda ne değişebilir ki? Yine herşey benimle gitti­ğim yere gelecektir. Farzedin ki size içimdeki her şeyi anlattım peki hayatımda ne değişecek ki doktor."

"En azından paylaşmış olursunuz diye düşün­düm."

"Anlıyorum doktor bey siz yüreğindekileri payla­şırsın diyorsunuz peki paylaşırsam yarısı sizde yarısı bende mi kalacak? Hayır her şey yine içimde kalacak ve yine acısını duyup ve o acıyla yaşayacağım."

"Görünüyor ki yaşadığın hayat seni çok karamsarlaştırmış."

"Belki haklısınız doktor. Ama beni anlayabilme­niz için de benim yaşadıklarımı yaşamanız lazım."

Aslında doktorun beni oyalamak istediğini de far-ketmiştim. Çünkü doktorla konuşurken zaman bir hay­li ilerlemişti. Fakat ben yine de kendimi alabildiğine kö­tü hissediyordum. Çünkü aklımın yarısı annemlerde, diğer yarısı da babamı düşünmekle meşguldü. Doktor bey benim huzursuzluğumu fark edince,

"Sıla hanım isterseniz çıkıp annenize bakabilirsi­niz babanızı merak etmeyin. Burada durmanız babanız için bir fayda sağlamıyor zaten. Ama ben size eve gidip dinlenmenizi tavsiye ediyorum yinede siz bilirsiniz."

dedi.

Ve ben doktora teşekkür ederek çıkıp hemşireye dışarıya çıkmam gerektiğini söyledim. Hemşire bana, "tamam siz babanızı hiç merak etmeyin. Biz buradayız bir şey olursa sizi ararız." dedi.

Kafam öyle karmakarışıktı ki ne yapacağımı ve nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Tam hastanenin çıkış kapısından yola çıkarken Ömer'in Sıla diye seslen­diğini duydum. Sesin geldiği yöne bakıp annemleri gö­rünce dünyalar benim olmuştu adeta. Hayatın bize dur­madan sunduğu zorluk ve acıların içerisinde bir yu-dumcuk huzur ve sevinci duymaya o kadar ihtiyaç du­yuyordum ki ama ne yazıkki yalnız bize sunulan acılar oluyordu. Fakat annemleri görmekte bir mutluluktu. Çünkü onlardan haber alamayınca çok merak etmiştim. "Nerdesiniz Ömer! beni burada tek başıma bırak­tınız. Vallahi meraktan öldüm. Evi bile aradım, cevap vermeyince iyice meraklandım."dedim.

Annemin yüzünden düşen bin parçaydı. Hastaha-neden ayrılırken ne kadar bitkin olsa da yüz ifadesi öy­le değildi. Ben şaşkın şaşkın annemin yüzüne bakıp ne­ler olup bittiğini öğrenmeye çalışırken Hüseyin gözleri­me bakıp işaretle anneme bir şey sormamamı istedi. Ben de anneme bir şey soramadım ve hep beraber yine has-tahaneye gittik. Hemşire bizi görünce,

"Ne çabuk geldiniz." diye sordu. Annemin donuk hali hemşirenin bile dikkatini çekmişti. "Hatice hanım siz iyimisiniz?" Annem hemşireye cevap vermedi. Yalnız eliyle iyiyim cevabını verdi." Ben daha fazla dayanamayarak Hüseyin'in kolunu tutup koridordan dışarıya çıkarttım. "Dursana abla ne yapıyorsun?" "Söylesene Hüseyin neler oldu. Annem neden bu halde?"

"Ne olmadı ki Sıla, ne olmadı ki. Annem iyice ak­lını oynattı galiba."

"Nasıl yani ne olduki anlatsana. Siz babamın ko­pan bacaklarmı mezarlığa gömmeye götürmediniz mi?"

"Evet götürmesine götürdük. Ama mezarlığa değil."

"Değil mi? Ya nereye götürdünüz peki?"

"Biz hastahaneden babamın bacaklarını alıp me­zarlığa götüreceğimizi sanıyorduk. Fakat annemin ak­lında daha korkunç bir planın olduğundan ben ve Ömer habersizdik. Ama annem bize "çocuklar onları mezarlı­ğa değil o gece bizleri çiğneyip gittiği yere götüreceğiz. O ayaklar bu mübarek gecede bizleri çiğnedi harama gitti. Ve onların oraya ait olduğunu sanıyorum. Bize ait olan kısımda hastahanede hayatta kalma mücadelesi ve­riyor. Hayatta kalırsa sahip çıkacağız ve bakacağız ona. Ama bu bacaklar babanızı bizden koparan o kör şeyta­na aitir." dedi.

Ben ve abim anneme ne kadar mani olmaya çalış-tıysak da onun yapmak istediğine engel olamadık. Ve annem babamın sarılı bacaklarını alıp doğru kadınına evine götürdü. Ve bizde mecburen onunla birlikte git­mek zorunda kaldık. Annem kapıyı çaldı. Ve kadın ka­pıyı açıp bizi karşısında görünce annemin şu anki halin­den bile kötü oldu ve kadının gözleri öyle şaşkın şaşkın bakıyorduki adeta kaçacak delik arar gibiydi. Annem onun bu korku dolu halini görünce "Sakin ol korkma seninle kavga edecek değilim. Sen bana ve çocuklarıma yapacağını yaptın zaten bundan sonra yapacağın ne sa­na fayda sağlar ne de bana zarar verebilir. Bunu al bun­lar sana ait bana it olan da bende" dedi. "Neymiş bana ait olanlar"

"Açta gör. Bu ayaklar bizi çiğneyip sana gelirken koptular. Onun için bunlar sana ait buyrun emanetini. Düş artık yakamızdan. Şeytan görsün yüzünü." dedi.

Yeşil beze sanlı olan babamın bacaklarını gördü­ğü vakit kadının gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Öyle bir çoğlık attıki. Adeta mahalleyi inletmişti. Ve an­nem kolumuzdan tutup beni ve Ömer'i sürükleyerek oradan uzaklaştık. Ve hiç arkasına bakmadan "Haydi çocuklar emaneti gereken yere teslim ettik sanırım." de­di. Biz oldukça uzaklaşmamıza rağmen kadının çığlıklar n hâla kulaklanmızdaydı. Kadın "katil, katil" diye bağı­rıyordu. Buraya gelmeden yolda Ömer'le anneme geri­ye dönüp onları mezara gömmek için ne kadar yalvar-dıysak da annemi bir türlü ikna edemedik."

"Ama nasıl olur Hüseyin ya kadın babamın ba­caklarını gömmezse ne olacak peki?"

"Vallahi abla hiçbir fikrim yok. Ben de ondan kor­kuyorum ya! Keşke annemi hiç dinlemeseydik diye dü­şünüyorum."

Ben ve Hüseyin annemlerin yanma gittik. Anne­min yüzü hâla donuk ve hep bir noktaya bakıyordu. Annemin bu şekil davranması beni bile şaşırtmış ve ürkütmüştü. Nasıl bunu yapabildiğini hiç aklım almıyor­du. Babama bakan doktor mesayi çıkışı bizi yoğun bakı­mın kapısında görünce annemin o garip halini o da far-ketmişti. Ve dönüp anneme "Hatice hanım siz iyimisi-niz. Renginiz kaçmış." dedi. Annem doktora cevap ver­meden yalnız başını sallayarak iyi olmadığını ifade etti. "Çocuklar anneniz çok yorgun görünüyor. Annenizi alıp eve gidin merak etmeyin babanızın durumu biraz daha iyi hem bir şey olursa hastahanede size haber ve­rirler." dedi.

Biz annemi zorla eve götürmeye ikna etmiştik. Eve döndüğümüz zaman annem babamın yerdeki ço­raplarını görünce alıp koklayarak çığlık çığlığa ağlıyor­du. Annemin feryatlarını duyan komşular evimize gel­miş ve babamın öldüğünü sanmışlardı. Komşularla bir­likte annemi zor sakinleştirmiştik. O gece komşuları gönderdikten sonra annem de bir iki saat kadar uyu­muştu. Ve sabahın erken saatinde tekrar hep beraber hastahaneye gittik ve o gün doktor bizim yoğun bakıma girip babamızı görmemize de izin vermişti. Babam ken­dine gelmişti fakat bacaklarının koptuğunu henüz bil­miyordu. Babam bizi karşısında görünce önce acı bir te­bessüm edip ardından da gözleri dolup dolup yaşlarla boşalıyordu. Hepimize söylediği tek şey "çocuklar ne olur beni affedin" dedi. Babam onbeş gün yoğun bakım­da kaldıktan sonra normal servise alınmıştı. Yirmi gün annem babamın başında kaldı ve yirmi günün sonunda babam bir tekerlekli sandalyede hastahaneden taburcu oldu. Babam aramızdaydı artık hem de hiç gidememek üzere. Evimizde şiddet ve kavgalar bitmşti belki fakat onun yerine bu sefer de eyvanlar almıştı. Anem yine ağ­lıyordu. Önceden babam annemi dövdüğü için ve canı yandığı için ağlıyordu ama şimdi tamamen babama mahkum olduğu için ve de vicdanı rahatsız olduğu için ağlıyordu. Bir Cumartesi günü işten eve dönmüştüm, annem bahçede çamaşır asarken bir yandan da ağladığı­nı gördüm..

Ben ona neden hala ağladığını sordum. Annem bana "kızım benim çilem mezara kadarmış demek ki. Ben bitmeden benim çilemde bitmeyecek görünü­yor."dedi.

"Neden böyle düşünüyorsun aneciğim. Önceden babamın şiddeti ve ihaneti seni ağlatıyordu. Ama şimdi şiddetde ihanet de bitti. Ama senin hâla ağlarken görü­yorum. Bir gün bile olsa seni gülerken göremeyecekmi-yiz."

"Ah kızım beni şimdi de ağlatan vicdanım.

Babanın evden çıkıp gittiği o gece beddua etme­seydim belki bu gün babanız bu durumda olmazdı. Ama görüyorum ki Allah yanlışından dolayı ne kadar babanızı cezalandırdığa da beni de ettiğim bedduadan dolayı cezalandırdı. Bunlar çok feci kızım az bir şey de­ğil keşke o gece beddua yerine her zaman göstermiş ol­duğum sabrı o gece de gösterebilseydim." dedi.

Babam tamamen eve ve anneme mahkum olmuş­tu. Ömer okulunu bitirmiş Adapazarına bir ilkokula ta­yin edilmişti. Hüseyin'in de okulunun son senesiydi. O da bankacılığı okuyordu. Ben görücü usulü daha önce hiç tanımadığım bir lise öğretmeniyle nişanlanmış, işten ayrılmıştım. Dört ay gibi kısa bir zaman içerisinde de evlenmiştim. Babam hayata karşı kahretmiş ne vicda­nen ne de ruhen sağlıklı değildi. Kaza sonrası öyle çök­müştü ki kırk yaş birden yaşlandığını söyleyip duruyor­du, Ben evlendikten dokuz ay sonra babamı geçirmiş ol­duğu bir kalp krizi sonucu kaybetmiştik. Bu arada an­nemin tek başına kalması üzüntümüzü büsbütün arttır­mış ve aklımız annemizde kalmıştı. Hüseyin okulu biti­rip askere gidince annem Ömer'in yanma Adapazarı'na gitmişti. Zavallı annem hayatın kendisine sunduğu acı­masız ihanet ve acılarla savaşıp durdu hep. Ben evliliği­min üçüncü ayında oğlum Batuhan'a hamile kalmıştım. Kayınvalidemlerle aynı binada oturuyorduk. Evimiz ne kadar ayrı olsa da biz kaynanam ve kayın pederime sor­madan kendi başımıza hiçbir şey yapamıyorduk. Kendi­mize ve geleceğimize ait kararlan bile biz veremiyor-duk. Bir işe veyahut bir şeye karar vermek öncelikle ai­le büyüklerine sorup onlar uygun gördüğü vakit olu-yordı. Her yapacağımız işte mutlaka onların onayı ol­mak zorundaydık. Hayat bizimdi fakat onu nasıl yaşa­yacağımız ise bizim seçimlerimizin dışındaydı. Onun için de hamileliğimin dokuz ayı süresince ancak iki defa doktora gidebilmiştim. Bunun dışında rahatsızlık his­settiğim zaman kaynanam bana ya ayaklarımı üşüttü­ğümü veya çok yediğimi söylüyordu. Rahatsızlığı mı eşime anlattığım zaman ise beni bir doktora götürme ye­rine:

— Sen annemi dinle o senden daha tecrübelidir. Çünkü; o altı çocuk annesidir." diyordu.

Oğlum Batuhan'm dünyaya gelmesiyle birlikte hayatımda sıkıntı ve sorunlar da başlamıştı. Kaynana­mın isteği üzerine ben evde doğum yapmak zorunda kaldım. Doğum sırasında oğlum omuz üzeri gelişinden dolayı boynu büyük ölçüde zedelenmiş bu durumda kalça çıkığına neden olmuştu. Büyüklerin haklı görün­mesinin acı faturası ise bana ve yavruma kesilmişti, ne yazık ki. Çünkü büyükler küçücük bir masrafı önlemek için benim ve yavrumun hayatını riske atmışlardı. Hiç bir maddiyatla düzelmeyen yavrumun fiziği ve benim psikolojim hasara uğratılmıştı.    Oğlumu hastahaneye götürdüğümüzde doktorlar eğer boyun için müdahale edersek omurilik zarar görebilir diye Batuhan'ı ameliyat etme riskini göze alıp alamayacağımızı sordular, biz on­lara düzelme şansının ne olduğunu sorunca da onlar bi­ze yüzde beş, gibi umut verince biz de bu riski göze al­maya cesaret edemedik. Fakat bir yaşından sonra kalça çıkığı için bir yıl arayla iki defa ameliyat geçirmesine rağmen oğlumda hiçbir düzelme olmamıştı. Ve canım yavrum beden özürlü olarak hayatını sürdürmek zorun­da kalmıştı. Zaman zaman düşünüp durdum, hep yalnışlarım bedelini hiçbir suçu ve günahı olmayan masum çocuklar neden çekmek zorundalar.

Batuhan büyüdükçe onunla birlikte duyduğum acı ve üzüntümde bir o kadar büyüyordu. Batuhan her ge­çen gün kendindeki özürü fark ediyor ve bunun acısını yaşıyordu. Oğlumu dışarıya çıkarttığım veya parka oy­naması için götürdüğüm zaman diğer çocuklar önce onu garipsiyor ve onunla oynamak istemediklerini sözlerle olmasa da ona küçümser hareketlerle belirtiyorlardı. Yavrumun küçük olmasına rağmen de diğer çocuklar ta­rafından yadırgandığını hissediyordu. Ve bana dönüp hemen eve dönmek istediğini söylüyordu. Bazen de her şeye rağmen boynunu büküp cıvıl cıvıl oynayan çocukla­rı seyretmekle yetiniyordu Ben ısrarla oğlumu arasına katıp kendini onlara olduğu sekide kabul ettirmesini isti­yordum. Fakat yavrum bu çabayı gösterirken bazı çocuk­lar;

— Sen neden öyle yamuk duruyorsun?   Boynun yorulmuyor mu? Sen neden böyle yürüyorsun? gibi söz­leri karşısında hemen mücadelesinden vazgeçip ağlaya­rak bana;

— Anne hadi eve gidelim. Bunlar   bana neden böyle bakıyorlar? Ben çok mu çirkinim?" diyordu.

Eve gelip oğlumu karşıma alıp konuşup bazı şey­leri izah etmeye çalıştıysam da, o beni dinlemek istemediğini söylüyordu. Günler böyle geçerken bir gün Batu-han kendisini odasına kapatıp ve bütün oyuncaklarını camdan dışarıya atmaya başladı. Oğlumun duymuş ol­duğu o ızdırabın acısını ben yüreğimde hissedebiliyor­dum. Ona uzun bir müddet yalvarıp kapıyı açması için ikna etmeye çalıştıysam da Batuhan büyük bir inatla odasının kapısını açmayacağını söyleyince ben de onu gaza getirip odasının anahtarımda camdan dışarıya at­masını istedim. Ama o inad edip anahtarı dışarıya atmı­yordu. Kendine bir zarar verecek korkusuyla endişe et­tiğim içinde son çare kapının camını kırmak zorunda kalmıştım. Çünkü Batuhan'ı ilk defa bu kadar çıldırmış bir şekilde görüyordum. Kapıyı üzerine kitlediği için de ona müdahale edemiyordum. Kapının camını kırıp içe­riye girdiğimde Batuhan'm ağlaması kesilmiş gözlerini hiç kırpmadan bana bakıyordu. Ben de Batuhan'm ne­den bu kadar şaşırdığına şaşırmıştım.

— Batuhan iyimisin oğlum neden bana öyle bakı­yorsun? dedim. Batuhan hiç gözlerini kırpmadan soru­ma cevaben yalnız başını sallamıştı. Benim o arada his­settiğim tek şey ellerimden ılık ılık bir şeylerin aktığıy­dı. Ellerime baktığımda ellerimin kan içinde olduğunu gördüm. Batuhan'm bana neden şaşkın gözlerle baktığı­nı ancak o zaman anlayabilmiştim. Zavallı yavrum o ka­dar korkmuştu ki gözlerini hiç kırpmadan ellerimden akan kana bakıyordu. Oğluma karşı duymuş olduğum üzüntüden dolayı bedenim uyuşmuş canımın acısını bile duymuyordum. Duyduğum tek şey yavrumun çek­miş olduğu acının ızdırabıydı. Çünkü canımın yansı olan yavrum o kdar acı çekerken ben nasıl kendi acımı hissedebilirdim ki? Benim kanayan ellerimi fark etmem­le beraber Batuhan tekrar ağlamaya başladı.

— "Ne olur anneciğim elindeki kanı yıka ben çok korkuyorum" deyince ben ellerimi hemen yıkayarak sardım ve oğlumu karşıma alıp konuştum.

— Bak oğlum ya perdelerimizi çekip kapımızı ka­patıp hiç dışarıya çıkmayarak kimsenin bizi görmesine izin vermeyeceğiz ve bu evi mezar yapacağız ikimize veyahut cesaretimizi toplayarak kadere boyun eğip ha­yat bize ne sunduysa acısıyla tatlısıyla onunla mücade­le ederek pes etmeden hayatımızı olduğu gibi sürdüre­ceğiz. Sen hangisini istersen ben ona hazırım söyle ba­kayım sen hangisini istiyorsun?

—  Anneciğim bu söylediklerinden hangisi daha iyi?

— Tabiki mücadele daha iyi bebeğim, sen şimdi anneni dinleyecek misin?

— O zaman senin dediğini yapalım anneciğim bir daha ellerini kesmeyeceğine de söz ver çünkü kanı gö­rünce ben çok korktum."

—- Tamam birtanem seninle tek vücut olup bu acı­masız hayatta birlikte mücadele edeceğiz. Herşey çok güzel olacak bana güven oğlum.

Ertesi gün kahvaltı yaptıktan sonra oğlumu alıp parka götürdüm. Batuhan'a diğer çocukların içine katıl­ması için ısrar ettim. Batuhan beni dinleyerek oynayan çocuklann arasına çekine, çekine girmeye çalıştı. Ben ondaki bu ezikliği farkedince tekrar yavrumun yanma gidip "bak birtanem sana garip bakanları hiç umursa­ma. Katıl aralarına, onlarla oynamak istediğini söyle, bundan sakın çekinme işte mücadele budur. Hem biz seninle dün ne konuşmuştuk. Mücadele edeceğiz ve hiç kimsenin bizi küçümseyip üzmelerinede izin vermiyeceğiz. Ben oğluma güveniyorum. Annen gibi zorlukla­rın üstesinden geleceksin. Hadi benim aslan oğlum gö­reyim seni.

Batuhan söylediklerimden sonra sanki biraz gaza gelmiş gibiydi. Çünkü hemen çocuklann arasına katıla­rak kaydırakta kaymaya başlamıştı. Bir müddet kaydık­tan sonra diğer çocuklarla birlikte sallanmak için salın­cağın boşalmasını bekliyordu ki Batuhan'm yanında du­ran küçük bir kız çocuğu Batuhan'ı bir müddet incele­dikten sonra ona dönerek "Sen neden öyle yamuk bakı­yorsun boynunu düzeltsene" dedi.

"Ben yamuk bakmıyorum benim boynum öyle za­ten ben de istiyorum düzelsin ama düzelmiyor" dedi. Batuhan kızın söylediklerinden dolayı incindiğini de belli ediyordu. Bir ara müdahale etmek istediysemde hislerimi kontrol edip onun kendisini savunmasını daha uygun gördüm. Fakat kız bıcır bıcır durmadan ona sorular sorup duruyordu. "Neden sen böylesin, düştün mü? Düzelt bakayım boynunu" diyordu.

"Hayır düşmedim annem beni böyle doğurmuş işte."dedi. Ben daha fazla dayanamayıp kızı hemen Ba­tuhan'm yanından uzaklaştırmaya çalıştım. Amr küçük kız ısrarla Batuhan'm yanında kalıp onunla konuşmak istiyordu. O arada gözlemlediğim tek güzel şey ise Ba­tuhan'm inanılmaz derecede kendini diğer çocuklarada kanıtlamaya çalışmasrydı. Eve döndüğümüzde hemen Aynalı vitrinin önüne geçerek kendini tepeden kırnağa incelemeye başlamıştı. Ben ona görünmeden kapının aralığından onu gözyaşları içerisinde seyrediyordum. Zavallı bahtsız yavrum başını iki ellerinin arasına almış kafasını sağa sola çevirip boynunu düzeltmeye çalışı­yordu. Ben bu manzara karşısında adeta kahrolmuş-tum. Onu izlerken bile bacaklarım tir tir titriyor ayakla­rım bedenimi taşımıyordu adeta. İçimde kopan fırtına­lar ve kasırgalara kapılıp giden duygularım. Canım yav­rum ben bu hayatı ne kendim için ne de senin için iste­medim. Bu her ikimizede kaderin sunmuş olduğu kötü bir armağandı. Ben daha fazla dayanamadım ve odaya girdim. Butuhan beni karşısında görünce hemen ellerini usulca yanına salarak buruk bir sesle "Olmuyor işte ol­muyor anne, düzeltemiyorum boynumu. Ben neden böyle doğmuşum? Niçin ben başkaları gibi kafamı düz­gün tutamıyorum. Hem diğer çocuklar da benim gibi değil. Her kesin annesi çocuklarını güzel doğurmuş. Sen neden beni güzel doğurmadın? dedi.

Her seferinde yine zorların başına dönüyorduk. "Bebeğim olur mu hiç öyle şey. Senin böyle doğmanla be­nim ne gibi bir hatam olabilir ki?" "Hayır anne bu senin suçun."

"Canım oğlum bunu sana izah etmemi istermisin? Önce beni dinle istersen. Ve daha sonra suçlamak isti­yorsan sana bir şey diyemem."

"Tamam anne konuşalım."

"Bak güzel oğlum bazı rahatsızlıklar tedbirsizlik­tendir belki ama bazı rahatsızlıklarda kaderdendir."

"Kader nedir anne?"

"Kader alın yazısıdır oğlum."

"Ama bizim alnımızda yazı yok ki"

"Alın yazısı vardır yavrum ama onu biz göreme­yiz."

"Alın yazısını kim yazar anne?" "Alın yazısı Allah tarafından kulun yaşadığı iyi ve kötü şeyleri belirler."

"Şimdi benim başımın böyle yamuk olması alın yazısı mı?"

"Belki bitanem"

"O zaman ben bu yazıyı değiştirmeni istiyorum." "Ah oğlum keşke bu mümkün olsa. Kaderi değiş­tirmek bizim elimizde değil. Mümkün olmuş olsaydı ben hiç doğmamış olmayı tercih ederdim. İnanki ben senden daha fazla acı çekiyorum senin için. Ne çareki elimden hiçbir şey gelmiyor. Ama güçlü olmayı deniye-biliriz. Bize acı veren bu hayatı ne senin için ne de ken­dim için ben ısmarlamadım, inanki hiçbir anne evladı­nın bu şekil dünyaya getirmeyi istemez. Ama dedim ya biz insanlardaki eksik ve kusurları düzeltme ve tamam­lama kudretine de sahip değiliz. Eğer hayat bize böyle sunulduysa biz de bunu bu şekil yaşıyacağız. Başka ça­remiz de yok zaten. Ama bir şeyi bilmeni isterimki be­nim canım seninkinden daha çok acıyor çünkü sen be­nim canımın içindeki cansın oğlum."

Batuhan bir müddet sustuktan sonra tekrar bana dönerek. "Anneciğim özür dilerim ne olur ağlama artık söz veriyorum seni bir daha hiç üzmeyeceğim" deyip bana sımsıkı sarıldı. Ben de yavrumu yalnız kollarımda değil yüreğimin tâ derinliklerinde hissediyordum.

Batuhan yaşma rağmen çok zeki bir çocuktu. Ama kafasında bazı şeyleri de tam olarak idrak edemiyordu.

"Bak oğlum kafamızdaki kötü düşünceleri kovup tüm karamsarlıklardan kendimizi arındıracağız. Ve bu hayatı bize sunulduğu şekilde kabul edip seveceğiz. Ne kendimizde ne de özrümüzden kaçmıyalım olur mu?"

"Tamam anneciğim"

Batuhan'ı nihayet sakinleştirebilmiştim.

Hızla geçen zaman içerisinde Batuhan büyümüş ve ilkokula başlama vakti de gelmişti. Fakat Batuhan bundan dolayı çok sorun çıkarıyordu. Okuldaki çocuk­lar kendisini dışlayacak korkusuyla okula gitmek istemiyordu. Batuhan'daki bu gerginlik banada yansımıştı. Ne yazık ki bu sancılı zamanlarımızda bile Murat hiç yardımcı olmuyordu, bize.

"Anneciğim ben okula gitmek İstemiyorum ne olur beni okula kaydetmeyin."

Fakat Batuhan'm bu istediği mümkün olmadığı için okulların açılmasına üç gün kala Murat'la birlikte Batuhan'ı okula kaydetmek için götürmüştük- O günde beni çok üzen bir hadiseye daha tanık oldum. Eşim öğ­retmen olduğu için okulda kendisini tanıyan öğretmen arkadaşlarıyla karşılaştık. Eşim bizi onlarla tanıştırırken Batuhan'ı adeta arkasına gizlemek ister gibiydi. Ne acı­dır ki eşim oğlumuza destek ve yardımcı olacağı yerde kendi öz evladından bile utanıyodu. Tabi bu durumda okulda çocukların oğlumu dışlayıp garipsemeleride ka­çınılmazdı. Murat çocuğumuzun özründen dolayı on­dan utanmış, onu gizlemeye çalışmıştı. O zaman anla­dım ki yavrumu yetiştirmede kendine ve topluma ka­zandırmak için de iş yalnız bana düşüyordu.

Batuhan'm tüm korkularına rağmen kaydını yap­tık ve eve dönüyorduk. Yolda Batuhan babasının elin­den tutmak istedi. Fakat babasının tavrı onun bu isteği­ne karşı daha soğuktu. Murat Batuhan'a "Sen annenin elini tut oğlum" dediysede Batuhan ısrarla babasının elini tuttu ve Murat'ın buna karşı tepkisi sadece başını sallayarak ona karşı ne kadar hissiz olduğunu ifade et­mişti. Ben bu acı hadisenin karşısında güçlü olmaya çalışsamda bazen elimde olmayarak kendimi yine bırak­mış. Ve gözyaşlarıma da hakim olamamıştım. Çünkü oğluma yapılan her yalnış hareket önce beni yaralıyor­du. Eve döndük ve Murat bana "Hayırdır Sıla Batuhan'ı susturduk şimdi de sen mi ağlıyorsun? Ana oğul ağla­mayı sıraya koydunuz herhalde" diye latife yaptı. Bu arada yaptığı hataların farkında bile değilmiş gibi dav­ranıyordu.

Murat'ın bu duyarsızlığına karşı ben daha fazla kendime hakim olamamıştım. "Sen nasıl bu kadar acı­masız olabiliyorsun. O seninde canın değil mi? Yavru­muzun bu şekilde olması suç mu? Ben mi istedim onun böyle olmasını yoksa o mu? Bağrımıza basıp ona destek olmaktan başka ne yapabiliriz ki? Senin bu gün öz evla­dından utandığını gördüm. Bu ne demek biliyormusun?"

"Ne demekmiş?"

"Senin babalık hislerinden yoksun olman demek. Evladından utanarak onu arkasına gizleyecek kadar sevgisiz ve insafsız olman demek. Çok yazık Murat seni her geçen gün farklı bir şekilde tanımam beni korkutu­yor. Sen sadece sorumsuz değil aynı zamanda duygu­suz ve hissiz bir insansın. Merak etme ben oğluma yete­rim. Onu senin olmayan insafına asla terk etmeyece­ğim."

"Sakin ol biraz olayı büyütmüyor musun."

"Büyütüyorum ha! Her geçen gün bizden adım adım uzaklaştığını ve koptuğunu görmüyormuyum sa­nıyorsun. Bir babada olması gereken sorumluluk ve sa­dakat var mı sende? Senin aile anlayışın bu mu?"

''Beğenmiyorsan kapı orda, seni tutan mı var?" "Kapının girişimde çıkışımda en az senin kadar biliyorum ama senin bilmediğin ve benim bildiğim aile ahlakı mecbur kalmadıkça o kapının dışına çıkmamam gerektiğini de bildiğim için duruyorum."

"Batuhan'ın bu durumda olmasının en büyük se­bebi sensin Sıla."

"Benim suçum mu? Nasıl yani? Sen ne demek is­tiyorsun?"

"Evet Sıla hatanın büyüklüğü senden kaynaklan­dı. Ebede doğum yapan tek insan sen değilsin. Neden başkalarının çocuklarında böyle bir sakatlık olmadı. Eğer sen ıkınıp ebeye yardımcı olmuş olsaydın belkide bu çocuk bu şekilde olmazdı."

"Murat sen nasıl böyle düşünebiliyorsun?" "Annem böyle diyor. Demek ki bildiği bir şey var-ki böyle konuşuyor" dedi.

"Annen böylemi düşünüyor gerçekten." "Evet, annemde böyle düşünüyor bende böyle düşünüyorum. Nihayet Murat bana karşı olan içindeki zehri küsmüştü. İçim o kadar acıyordu ki ızdırabımı ke­limelerle ifade etmek mümkün değildi. Ama bizler bu­na Batuhan'da dahil olmak üzere her zaman bir suçlu arayıp durduk. Ben dokuz ay hamileliğim boyunca yalnız iki kez doktora gidebilmiştim. Aile büyüklerimin ih­mal ve duyarsızlığının kurbanı ne yazık ki ben ve oğlum olmuştuk. Ama buna rağmende oğlumun rahatsızlığı­nın nedeninin suçlusu yine ben görünüyordum. Murat ve ailesi buna oğlumda dahil bu kanıyı taşıyorlardı. Er­tesi sabah Batuhan'ı okula bırakır bırakmaz hemen kayınvalideme çıktım ve ona Murat'a neden Batuhan'ın rahatsızlığından beni sorumlu tuttuğunu sordum. Onun bana cevabı çok acımasız olmuştu.

"Sen ne demek istiyorsun anne, neden Murat'ı bi­ze karşı zehirledin. Nasıl beni suçlayabiliyorsunuz? Se­nin hiç insafın yok mu?"

"Hadi kızım hadi konuşursam iş büyür. En iyisi-mi susalım. Sen de saygı olsa karşıma geçip böyle çen çen konuşmazdın zaten."

"Hayır anne ben bu suçlamaları hak etmedim. Ve şimdiye kadar size hiçbir saygısızlığımda olmadı. Ama bu yanlışları da düzeltmenizi istiyorum yeter artık. Bu kadarıda fazla sanırım. Oğlum için üzüldüğüm ve her şeyle tek başıma mücadele ettiğim yetmemiş gibi bir de sizin bu suçlamalarınızla karşı karşıya kalıyorum. Bana hiçbir yararınız olmuyor. Allah aşkına neden bu ailede herkesin tırnakları benim etimin üzerinde.

"Bak hele terbiyesize o papuç gibi dilini çıkaraca­ğına kadın gibi seni doğurtan ebeye yardımcı olsaydın da bu çocukta normal doğar bu sakatlığıda olmazdı. Be­ni bilmiyor mu sanıyorsun. Senin tek derdin hastahaneye gidip doktorların elinde doğum yapmaktı. Ha dok­tor, ha ebe ben altı tane çocuk köy gibi yerde kocakarıla­rın yardımıyla doğurdum. Hem bizim köyde hükümet ebesi bile yoktu. Sana hükümetin ebesini getirdiğimiz halde sen onu bile beğenmedin. Olacağıda bu oldu işte." Eyvah eyvah anladım ki ben ve yavrum tek başı­ma bırakılmıştık. Her geçen gün kötü bir sürprizin dar­besiyle sarsılıyordum. Ama ne olursa olsun yavrum be­nim canımdı ve ben onun için her türlü fedakarlığı da yapmaya kararlıydım. Ben kayınvalidemden çıkıp oku­la Batuhan'm yanma gittim. Ve okulun bahçesinde Ba-tuhan'ı bekledim. Tenefüs çıkışı Batuhan beni görünce hemen koşup yanıma geldi ve beni yumruklamaya baş­ladı.

''Sen neredeydin anne hani burada oturup beni bekleyecektin." dedi.

"Özür dilerim oğlum babaannene gitmem gereki­yordu. Farkında olmadan geciktim işte. Hem sonra her gün ben seni burda bekleyememki. Sen kocaman adam oldun"

Birkaç gün okulun bahçesinde durup Batuhan'm her tenefüse çıktığında beni görmesi için bekliyordum. Okullar açılalı bir ay olmasına rağmen Batuhan halen alışamamış ve okula gitmemek için diretip duruyordu. Batuhan'm okula başlaması benimde hayatıma daha fazla bir hareketlilik getirmişti. Çünkü Batuhan'm okula gitmek istemeyişi ve okulda sürekli ağlaması dört hafta boyunca benide hergün okula sürüklemişti. Her gün onu okulun bahçesinde tenefüslerde karşılıyor ve arka­daşlarına alışmasını sağlıyordum. Geçen yoğun bir ha­yat maratonunun sonunda nihayet okulun birinci döne­minin bitmiş olması hem benim için hem Batuhan için çok zor geçmişti.

Böylelikle vermiş olduğum büyük bir mücadele­nin sonunda Batuhan okuluna alışmış ve benim kısmen de olsa yüküm hafiflemişti ki bu sefer de Murat'ın her gün biraz daha adım adım bizden uzaklaşması da beni çok üzüyordu. Murat'ın bize karşı olan soğukluğu ay­nen bir zamanlar babamın bizden uzaklaşması gibiydi. Ben Murat'la kaç defa konuşmayı denediysem de o beni ısrarla dinlemek istemedi. Fakat bu durumda beni çok üzüyordu. Murat'ın eve geç gelmeleri ve benim yemek masasında gece yarılarına kadar onu beklemem benim iyice sinirlerimi yıpratmıştı. Bu duruma kendi başıma bir çözüm bulamadığım içinde birileriyle paylaşmak ih­tiyacı duyduğum için yakınım olması münasebetiyle mevzuyu eltime anlattım. Eltim bana "sizdeki huzur­suzluğu fark etmiyor değilim. Hatta kayınvalideme bile bu durumda ne yapabiliriz diye konuştuk. Fakat annem bana her evlilikte böyle şeylerin olduğunu söyleyerek konuyu kapattı. Ama istiyorsan söylevim abine Murat'ı karşısına alıp konuşsun, dedi. Ben eltime Murat'la ilişki­mizin hemen hemen bittiğini ve yalnız görünürde süren bir evlilik olduğunu söyledim. Sinirlerimin ve bedenimin aşırı zayıflaması takatimide tüketmişti. Ve eltim ba­na öğüt vererek bazı şeylerin benden de kaynaklandığı­nı ifade etti.

"Bak Sıla'cığım sende biliyorsunki Batuhan'm do­ğumundan sonra sen kendini çok bıraktın. Erkekler her zaman süslü ve cıvıl cıvıl kadınlardan hoşlanırlar. Artık toparlan sende. Bîr tek beden özürlü çocuk sadece sen­de mi var? Sizden ve sizin çocuğunuzdan daha, kötü durumda olan çocuklar ve aileler de var. Bunu bu kadar büyütmeniz size üzüntüden başka bir şey sağlıyormu ki bu kadar kendinizi kahrediyorsunuz/'

"Ama yenge Batuhan'm rahatsızlığından dolayı bile ben suçlanıyorum. Sende biliyorsun ki beni bir has-tahaneye götürmüş olsalardı bunların hiçbiri olmaya­caktı belki. Hep büyükler bilir dediler ama büyükler bi­lemediler işte. Bilmiş olsalardı bizimde hayatımızın bir değeri olur ve bu sıkmtıyıda hiç yaşamamış olurduk. Demek ki her şeyi büyükler bilmiyor."

"Sılacığım ben sana haksızsın demiyorum. Biliyo­rum için acıyor. Acır çünkü sen annesin. Babalar anne­ler kadar duygusal olmayabilirler. Sen yinede mücadele et ve yuvanı kazanmaya bak"

"Nasıl yenge, bu yuvanın kurtarılacak nesi kaldı-ki?"

"Bu kadar karamsar olma canım sende. Biraz ken­dine çeki düzen ver ve sabırlı ol. Bak göreceksin her şey düzelecektir inşaallah"

Ellimle konuşmam kısmende olsa beni rahatlat­mıştı biraz. Akşam Murat eve geldiğinde ondan biraz para istedim ve o bana ne yapacaksın diye sormasına rağmen ben söylemedim ve o da vermemezlik etmedi. Ertesi gün hemen Batuhan'ı okula bırakır bırakmaz çar­şıya çıkıp kendime kıyafet aldım ve eve uğramadan doğru eltime gittim. Aldıklarımı yengeme gösterdim ve onun benimle birlikte kuaföre gelmesini istedim. Yen­gem bana önce kayın validemden izin almamız gerekti­ğini söyledi. Ve her zamanki gibi anneme çıkıp ondan izin aldıktan sonra yengemle birlikte kuaföre gittik. Ku­aförde saçlarımı kestirip boyattıktan sonra yüzüme ya­pılan makyajla birlikte aynaya baktığımda inanılmaz derecede kendimi değişmiş gödüm. Yengem bana "Ha­rika, oldun Sıla, Murat seni böyle görse şıp diye bayıla­cak herhalde" diye espiri yaptı. Ve ben de değişmiş ha­lime tanık olunca anladım ki gerçekten Batuhan'm do­ğumundan sonra kendimi çok ihmal ettiğimi gördüm. Kuaför çıkışı yengem eve giderken ben hiç eve uğrama­dan Batuhan'ı almak için okula gittim. Batuhan'ı her za­man aldığım yerde bekliyordum ki okulun zili çaldı ve Butuhan kapıdan çıkarçıkmaz onu her zaman bekledi­ğim yere bakıp beni aramaya başladı. Bu arada Batuhan okulun giriş kapısına kadar gelmiş ve sağa sola bakarak beni arıyordu. Yanımda durup bana birkaç kez baktığı halde beni tanımadığını fark ettim. Batuhan'a doğru gi­derek "Merhaba oğlum sen anneni tanımadın mı?" Batuhan'ın gözlerindeki şaşkınlık beni epeyce güldürmüş-tü. "Ne oldu oğlum hayalet görmüş gibisin. Yoksa çok-mu kötü olmuş."

"Hayır hayır anneciğim çok güzel olmuş sen nasıl böyle oldun."

"Ee artık köstebek kötü kabuğundan sıyrıldı. Bun­dan sonra böyle."

O gün oğlumla katıla katıla gülerek eve dönmüş ve kısacıkda olsa her ikimizde acılarımızdan sıyrılmış­tık. Eve gelince Murat'ı telefonla aradım ve akşam ye­meğinde evde olmasını istedim çünkü akşam yemeğin­de bir arada olamıyorduk. Ama Murat'ın bana telefon­daki cevabı her zamanki gibi beni kırmış ve Murat'ın da ne kadar sorumsuz olduğunu bir kez daha tanık olmuş­tum.

"Nereden icab etti bu şimdi. Bayram değil seyran değil. Ben belki arkadaşlarla yerim yemeğimi" Ben ona ısrar edincede,

"Tamam bakarız" dedi.

Halbuki ben ondan olması gerekeni istiyordum. Yalnış bir şey değildi. Ama Murat bir aile olduğumuzu yıllar önce unutmuş sorumsuz ve bağımsız bir hayat sür­dürüyordu. Telefonu kapattıktan sonra sinirlerim boşal­mış olacak ki elim ayağım zangır zangır titriyordu. Batu­han benim bu halimi görünce çok üzülmüş ve "Anne te­lefonu ver babamla birde ben konuşayım" dedi. Batuhan Murat'ı arıyarak bu akşam eve erken gelmesi için ısrar etmisti. Murat da Batuhan'a "tamam bakarız diye telefonu kapatmıştı. O akşam saat 10' a kadar ben ve Batuhan ye­mek yemeden Murat'ı bekledik. Ama ne yazık ki Murat yapacağını yine yapmış ve gece saat 12' de eve gelmişti. Ben pencerenin önünde onu beklerken koltukta uyuya­kalmıştım. Bahçenin kapısının açılmasıyla uyandım ve Murat'ın geldiğini fark ettim. Hemen kalkıp daha Murat kapıyı çalmadan ona kapıyı açmıştım. Bir yandan da be­ni böyle görünce ne kadar şaşıracak diye de Murat'ın-tep­kisini merak ediyordum. Ona çok kızgın olmama rağmen bir yandnada kalbim küt küt atıyordu. Ama Murat'ın tepksi ise ne kadar değiştiğim için değilde o kapıyı çal­madan benim ona kapıyı açmam olmuştu. O yalnız buna şaşırmıştı, benim değişmiş olmama değil. Bana yalnız ne oluyoruz ifadesiyle öylesine bir bakmıştı. "Hoşgeldin Murat, yine bize yapacağını yaptın. Onca ısrarlarımıza rağmen bana ve Batuhan'a verdiğin değer demekki bu kadarmış." Murat bana sert bir üslupla dönerek.

"Ne olmuş yani benimle bir işinmi vardı yoksa? Beni eve çağırmak için Batuhan'ı bile alet ettiğine göre önemli olmalı."

"Bu günün ne kadar önemli olup olmadığını tar­tışmayacağım ama ailenin ne kadar önemli olduğunu tartışmak istiyorum. Ben seninle bir ömür aile değerleri içerisinde hayat sürmek için evlendim. Çile değirmeni içerisinde hayat tüketmek için değil. Benim hayalimde­ki evlilik bu değildi. Murat bu sorumsuz hayatın benim gücümü iyice tüketti. Benim ve yavrumuzun yanında olman gerekirken sen her zaman yalnış yerlerde oldun. Bu hayat ve bu evlilik sensiz sürecekse neden sadece se­nin ismin altında olsun. Ya hayatımızda bütünüyle ola­caksın veyahut tamamen çıkacaksın hayatı kendine Öz­gür kılmanı ve bize de zehir etme hakkını kim verdi sa­na Murat."

"Ooo Sıla hanım yalnız dış görüntünüzle değil ka­famda değiştirmişsin galiba. Hocan kim merak ediyo­rum"? dedi.

"Hocam yok ama hayatımı dirhem, dirhem tüket­mene izin vermeyeceğim Murat."

"Murat beni yarı sarhoş gözlerle süzerken bile yi­ne de her şeye rağmen ben ondan güzel olmuşsun veya yakışmış diye bir söz bekliyordum." Ama her zamanki gibi o yine bana küçümser gözlerle bakıp beklediğim sö­zün tam aksini söylemişti. "Tam bir palyaço olmuşsun. Birtek kırmızı burnun eksik. Evde bir domates yokmuy-du? İçini oyup burnuna taksaydın" dedi.

"Evdeki son domateside bu akşam oturup birlikte yeriz diye salataya kullandım" dedim. "

Akşam akşam canımı sıkma yorgunum bir duş alıp yatacağım. Benim için bir şey yapmak istiyorsan banyomu hazırla." dedi.

"Ben sana banyo falan hazırlayamam kirlendiğin yerde pisliklerinden arınıp öyle gelseydin. Bu kadarıda fazla artık."

Dişlerimi ve yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki gözlerim yerinden fırlayacak gibiydi. Kaderim o kadar anneme benziyorduki sanki annemin giyipte yırtamadı-ğı çile elbisesini hayat bu sefer bana giydirmişti. Bu ara­da geçen zaman içerisinde ben ne yaparsam yapayım Murat'ın gözleri ne beni görüyordu nede yavrumuzu.

Ben yaşadığım sorunları annemlere yansıtmama­ya çalışıyordum. Fakat annem rbana geldiği zamanda bazı şeyleri de hissediyordu,Ama ben onu üzmemek için geçici bir sorun olduğunu söyleyerek onu rahatlat­maya çalışıyordum her zaman. Çünkü annem bir çile in­sanı olduğu için onu bir de kendi sorunlarımla üzmek istemiyordum. Ama annem çok akıllı bir insan olduğu için ben ne kadar ondan gizlemeye çalışsam da o sürek­li "Yavrum korkarım senin kaderin de benimkine benzi-yecek" diyordu. Hayat gitgide benim için çekilmez bir hale geliyordu. Onca yaşadıklarımın yakın tanığı kayna­nam bile benim olayları çok büyüttüğümü söylüyor ve hiç destek olmuyordu. Annem düşüncelerinde pekde haksız sayılmazdı. Yaşadıklarımın bana her geçen gün biraz daha acı verdiğini görünce geçmişte annemin çek­tiklerini ve her gün ağlamalarımda daha iyi anlayabili-yordum. Oğlum Batuhan'm dünyaya özürlü doğmasıy­la birlikte gelen sıkıntı ve sorunlarda bitmek bilmiyor­du. Bu arada kayınvalideme de çok kızgındım. Çünkü bir büyük olarak bize destek olacağı yerde daha aksine Batuhan'm durumundan tut, Murat'ın sorumsuzluğuna kadar bile beni sorumlu tutuyor ve suçluyordu. Çünkü yaşadıklarımızın bir uğursuzluk olduğunu ve bu uğur­suzluğun da benden kaynaklandığım söylüyordu. Yaşa­dıklarım beni o kadar çok yapratmıştıki, neredeyse ben bile bazen bu saçmalıklara inanacak oluyordum. Çün­kü üst üste yaşadıklarım bazen kafamda kötü dürtülere neden oluyordu.

"Biz gerçekten lanetlendik mi?" diye düşünüyor­dum. Çünkü çoçcukluğumdan tutun evliliğim, doğu­mum ve hala yaşamakta olduklarıma baktığım zaman hayat bize sorunlardan başka hiçbir şey sunmamış ve sunmuyordu da. O yüzden de kayınvalideme karşı söy­lediklerinden dolayı kızgın olsam da acabalarla boğuşu­yordum. Benim gözlerimde her şey anlamını yitirmişti artık.

17Ağustos depreminde de hayatımın en büyük acılarından birini daha yaşamıştım. Deprem günü Mu­rat yine evde değildi. Yaşanan o felaketin sabahı erken­den eve gelmiş ve bizim hayatta olup olmadığımızı gü­ya merak etmişti. Bizi görünce de söylediği tek söz;

— Korktunuz mu? olmuştu. Ben kendisine cevap vermedim fakat Batuhan kendisine;

— Baba biz çok korktuk sen neredeydin? dedi.

— Neden korktun oğlum aslanlar gibisin işte er­kek adam korkar mı hiç? dedi. Ben ne kadar cevap ver­memek için içimden direndiysem de daha fazla dayana­mayarak;

— Tabi doğru ya erkekler neden korksun ki? On­ların tek korkusu sorumluluk almaktır herhalde onun dışında ne Allah'tan ne de kuldan korkarlar. Erkeklerin böyle bir korkusu olmuş olsaydı Murat bey yanımızda olurdu adresi belli olmayan yerde değil.

Murat hiçbir şey söylemeden annesinin yanma gitti ve bir müddet sonra da yine ortadan kaybolmuştu. Bir eşin ve babanın bu kadar sorumsuz davranması da o evliliğin çoktan bitmiş olduğunu ifade ediyordu. Murat bazı geceler hiç eve gelmiyor ve geldiği gecelerde leş gi­bi alkol kokar ve sızana kadar da durmadan konuşuyor­du. Bu durumda benim tahammül sınırlarımı iyice aş­mıştı. Bundan dolayı evdeki şiddetin büyümesiyle bir­likte dayak ve hakaret olayı da canımı her geçen gün be­ter yakmaya başlamıştı. Kendimi o kadar yalnız hissedi­yordum ki artık çektiğimi paylaşacağım kimse de yoktu. Yaşadığım acıları içime atıyor ve içimin zehiri gözyaşla-rıma yansıyordu. Ancak ağlamaktan başka elimden hiç­bir şey gelmiyordu. Yalnız farkedemediğim tek şey ise zamanın hızla akışıydı.

Batuhan sekizinci sınıfı bitirmiş ve oğlumun bü­yümesiyle birlikte sorunlarda büyüyordu. Batuhan ba­basının yaptığı yalnış ve hatalarının da idrakma varmış­tı. Batuhan bana;

— Sen üzülme anneciğim ben sana bakarım. Tıpkı senin bana kol kanat gerdiğin gibi, dedi.

Canım yavrum çocuk olmasına rağmen bana cesa­ret aşılıyor ve destek olmaya çalışıyordu. Halbuki onun herkesten daha çok desteğe ihtiyacı vardı. Oğlum için direnmek istiyordum. Fakat kendime karşı da artık gü­venimin azaldığını görüyordum. Çünkü sorunların biri bitmeden bir diğeri başlıyor ve acı tesadüfler peşimizi bırakmıyordu. Babamın vefatmden sonra annem karde­şim Ömer'in yanında kalıyordu. 17 Ağustos depremin­de annemi iki yeğenimi ve gelinimizi depremde kaybet­miştim. Acılar acılar acılar hiç peşimizi bırakmıyordu. Sıkıntılar çoğaldıkça çile artıyor ve hayat her geçen gün biraz daha çekilmez hale geliyordu ve Murat'a karşı yü­reğimdeki nefretim her geçen gün biraz daha derinleşi-yordu. Çünkü benim sancılı dönemlerimde onun deste­ğine ihtiyacım varken o benim yanımda olmuyordu. Ne acıdır ki hayatta en kıymetli varlığım olan annemi ye­ğenlerimi ve gelinimizi depremde kaybetmiştik, acımız çok büyüktü bu acıyı paylaşacak hiçbir dostumda yok­tu. Ama gel gör ki hayat tüm acılara rağmen devam et­se de ben artık o hayatın içinde bir ölü gibiydim. Çünkü bütün benliğimle uyuşmuş ve yaşadığım hayatın için­den sadece çektiğim acıları hissedebiliyordum.

Batuhan sekizinci sınıfı bitirmiş liseye başlamak için çok istekli ve heyecanlıydı. Bu zaman dilimi yine bi­ze hareketlilik getirmişti. Batuhan için bize yakın olan birkaç liseye kayıt için baş vurduğumuz zaman her

okulda karşımıza bir engel çıkardılar. Çıkarılan bu zor­luklar da gücümüzle birlikte umudumuzu da kırıyordu. Sinirlerimin ve bedenimin çok fazla zayıflaması beni iyi­ce sağlıksız kılmıştı. Ben tam pes etmek üzereydim ki bir arkadaşım bana kaymakamlığa gidip çocuğumun durumunu izah edip yardım alabileceğimi söyledi. Ben insanlara karşı güvensiz olduğum için bu fikir cazip gel­se de önce tereddüt ettim fakat üzülmekten başka bir kaybımın olmayacağını düşünerek son çare oraya da başvurmaya karar verdim. Beni hayata bağlayan ve elimde kalan tek değerli varlığım oğlum için her feda­kârlığı yapmaya   da razıydım. Ben benden geçmiştim belki ama oğlum için de daha yolun basındaydım. Be­nim mücadelem de onu hayata, kendine ve topluma ka­zandırmaktı. Çünkü oğlum geleceğinin içindeki idealini belirlemiş ve okuyup doktor olmak istiyordu. Bunun için de son çare kaymakama oğlumla birlikte gitmiştik. Kaymakama geldiğimizde randevumuz olmadığı için sekreteri bizi görüştürmek istemedi. Ben ne kadar gö­rüşmek için ısrar ettiysem de sekreter ya toplantıda ol­duğunu söyledi veyahut da yarın gelin görüşürsünüz deyip başından savmaya çalıştı. Ben içimden lanet olsun yeter artık olmassa olmasın diyordumki kaymakam be­yin odasının kapısı açıldı ve kaymakam bey kapıda gö­ründü. Ben o sırada içeriye baktığımda odasında hiç kimsenin olmadığını gördüm. Ve sekreterin telefonla meşgul olduğu sırada kapıyı tıklatarak kaymakam beyin odasına girdim. Daha ben kaymakam beye bir keli­me konuşmamıştım ki sekkreter içeriye gelip;

—  "Bayan lütfen dışarıya çıkar mısınız"  dedi. Ama ben sekretere hiç aldırmamış ve;

— Af edersiniz kaymakam bey sizinle birkaç daki­ka görüşebilir miyim?

— Fakat ben çıkmak üzereydim. Hayırdır benden istediğiniz nedir?

— Efendim sadece birkaç dakikanızı bana ayırma­nızı rica ediyorum.

— Ayakta durmayınız, buyrun oturun sizi dinli­yorum, dedi. Ben konuşmayı denedim fakat boğazım öyle düğümlenmişti ki ağlamaktan konuşamıyordum. Fakat kaymakam ziyaretimizin sebebini sanırım biraz anlamıştı. Çünkü Batuhan'a bakarak;

— Sorun delikanlı mı? dedi.

— Evet efendim sorun oğlum. O her doğan çocuk gibi dünyaya merhaba diyemedi. Oğlum beden özürlü olduğu için bize her okulda bir sorun ve engel çıkarttı­lar. Bu durumda çaresiz kaldığımız için de son çare size geldik. Benim çocuğumun beden özürlü olması okuma­sına engel değilki bize böyle acımasız muamele ediliyor. Bu özür ne oğlumun ne de benim suçum.

— Hanımefendi sizin için ben ne yapabilirim?

— Bu konuda bize yardımcı olmanızı rica ediyo­rum.

— Düşündüğünüz bir okul var mı?

— Bizim düşündüğümüz okullardan geri çevril­dik. Kaymakam bey, Batuhan'a dönerek;

— Delikanlıya soralım bakalım neyi okumak isti­yor aklında hedeflediği bir meslek dalı varını?

— Efendim ben tıp okuyup doktor olmak istiyo­rum.

— Öylemi delikanlı bu çok güzel bir seçim neden tıp?

— Tıpı okuyup, doktor olmak istiyorum. Çünkü bebeklerin sakat dünyaya gelmesini istemiyorum bu­nun zorluğunu ve acısını yaşadığım için başka çocukla­rın da benim yaşadıklarımı yaşamasını istemiyorum." dedi.

— O zaman sen jinokolok olacaksın demek.

— Evet efendim. Eğer bana okumam için bir fırsat doğarsa okuyup doktor olarak hizmet v rmek istiyo­rum.

Zamanım yok diyen kaymakam Batuhan'la konu­şurken kendisini öyle bir kaptırmıştı ki Batuhan'a soru üstüne soru soruyordu. Ve Batuhan'da konuşurken kaymakam bey büyük bir hayranlık içerisinde onu din­liyordu. Batuhan'ın idealini ve hedefini öğrendikten sonra kaymakam bey telefon'u kaldırıp bir numara çe­virdi.

— Müdürüm merhaba, nasılsınız? Sanırım en ha­reketli ve yoğun dönemlerinizdir bugünler size biraz daha yoğunluk katmak için süper bir öğrenci gönderiyorum. Ama öğrencimi incelerken de lütfen düşüncele­rini de iyi tesbit etmeye çalışın çünkü zehir gibi zeki bir delikanlı. Bunun için gerekeni yapmanızı istiyorum. İyi günler görüşürüz müdürüm. Bacım sizin için yapabile­ceğim başka birşey var mı? dedi.

— Size çok teşekkür ederim kaymakam bey daha başka ne isteyebilirim ki? Benim ve oğlum için büyük bir yardımda bulundunuz. Bir sıkıntıyı daha atlattık sa­yenizde inanın size çok minnettarım.

— Bacım sizin kiminiz kimseniz yok mu?

— Var tabiki ama bize bir faydası yok.

— Nasıl yani?

— Görünürde bir evliliğim var ama yaşadığımız hayatta değil.

— Tamam bacım, tamam sizi anlıyorum. Herhan­gi bir aksilik çıkarsa okulda benim haberim olsun. Ama merak etmeyin bir sorun olacağını zannetmiyorum.

Bu arada Batuhan'in hüzünlü yüzünde bir anda mutlu bir tebessüm yeşermişti. Kaymakam bey yerin­den kalkarak;

— Özür dilerim benim çıkmam gerek dedi ve çek­mecesini açarak aldığı bir zarfın içine bir miktar para koyarak Batuhan'a uzattı.

— Bu küçük hediyemi kabul et delikanlı bununla okul masraflarını görürsün dedi. Kaymakam beyin bize yazdığı adresle birlikte yönlendirdiği okula gittik. Mü­dür bizi karşısında görünce;

.

— Delikanlıyı mı kayıt ettireceksiniz? dedi.

— Evet oğlumu kayıt ettireceğim.

—  Buyurun oturun. Delikanlı ilk okulu ve orta okulu bitirmişsin madem neden kendine göre bir iş bu­lup çalışmayı denemiyorsun? dedi.

Batuhan'm yüz ifadesi ve rengi değişmişti. Müdü­rün bu söylemiş olduklarından dolayı. Belliki Batuhan müdürün söylediklerine çok alınmıştı. Ve buruk bir ses tonuyla;

— Hocam özürüm boynumda ve biraz da aksıya-rak yürüyor olabilirim. Ama özür kafamın içinde değil. İdrak edecek kadar aklım var, Hem kalem tutacak elle­rimde de bir özürüm yok şükür. Benim gibi beden özür­lü olan çocuklara neden eğitimde engel çıkarttığınızı an­layamıyorum. Sağlıklı gördüğünüz ve her zaman kolay­lık tanıdığınız çocuklarda aile ve sizlerin tüm gayretleri­nize rağmen de okumuyorlar. Onlarda sağlıklı fizikleri­nin içinde geleceklerini sakata uğratıyor bazıları.

— Batuhan'm bu sözleri üzerine müdür kısa bir müddet sustuktan sonra yerinden kalkıp Batuhan'm yü­züne sevecen bir biçimde dokundu ve Batuhan'a;

— Seni sevdim delikanlı. Keşke her çocuk senin gibi düşünse. Anlaşılan seninle hem anlaşacağız, hem de tartışacağız, dedi.

Elimde olmayarak ağlıyor ve gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Her zaman kederden ağlarken bu sefer sevincimden ağlıyordum. Müdür bana dönerek;

— Siz neden ağlıyorsunuz? Bilmeyerek sizi kırdık mı? Kirdıysak özür dileriz, dedi.

— Hayır müdür bey, siz bize büyük bir iyilik yap­tınız. Hep dertten, kederden ağlanmaz ki, birazda mut­luluktan ağlayalım ne kaybederiz.

Kaymakam beyin sayesinde zor bir işi daha hallet­miştik.

Batuhan'm okula başladığı ilk hafta çok hastalan-. mistim. Bunun için Batuhan'Ia ancak iki gün ilgilenebilmıştim. Şükür oğlum çok akıllı bir çocuk olduğu için kendisini idare edebiliyordu. Batuhan beni hasta gör­dükçe çok üzülüyor ve durmadan bana;

— Ne olur anneciğim kendine iyi bak hasta olma, sana birşey olursa ben ne yaparım?

Bir ay kadar acılar içinde kıvranıp durdum. Mu­rat'ın duyarsızlığı ve bize karşı sorumsuzluğu ona karşı olan güvensizliğimi ve nefretimi de derinleştirmişti. Ona karşı kızgın olmakta haklıydım, çünkü Murat haya­tımın en anlamlı zamanım bana zehir ermişti. Batu­han'm doğumundan sonra eşimin beni aldattığını bildi­ğim halde düzelir umuduyla yıllarca sabrederek bekle­dim onu. Çünkü yaşadıklarımı kime anlattrysam onlar bana;

— Sabret, tilkinin dönüp dolaşacağı yer yine kürk­çü dükkanıdır, demişlerdi.

Ama üzerinden yılların geçmesine rağmen o tilki yuvaya ara sıra uğradıysa da bir dost olarak değil yalnız bir yabancı ve evimizide geçici bir barınak kulübesi gibi kullanıyordu ve o avını hep dışarda aradı. Murat beni sorunlarla tek başıma bırakmıştı. Yediğimden içtiğim­den hiç bir tat alamıyordum. Çünkü çiğnediğim lokma­yı bile gözyaşlarımla yutuyordum. Yaşamış olduğum dert ve kederin zehiri bütün vücudumu sarmıştı. Olan gücüm tükenmiş ve direnemiyordum. Kendimi olabil­diğine kötü hissediyordum. Artık hayata karşı özensiz ve kendime karşıda çok bakımsızdım. Nihayet Murat insafa gelmiş ve beni doktora götürmüştü. Ermeni has­tanesine gittik, muayene ve tahlillerden sonra sağ göğ­sümde bir kitlenin olduğu teşhisi koyulmuştu. Acı süp-rizler peşimizi hiç bırakmıyordu. Daha biri bitmeden bir diğerinin gelmesi kafamda kötü düşüncelere sebep olu­yordu.

— Ben gerçekten kaynanamın dediği gibi uğursuz muyum? Yok canım olur mu hiç öyle şey kime ne kötü­lüğüm olduki? Ama bu kadar acıların bana uğramasının nedeni tesadüf olamazdı herhalde. İçimde duyduğum korku beynimdeki dürtülerle çatışıyordu. Hastalığımı ilk duyduğumda eyvah ben demeden ilk aklıma gelen oğlum olmuştu. Doktorlar bize hiç vakit kaybetmeden ameliyat olmam gerektiğini söylediler ve on gün içeri­sinde tahliller yapıldı ve ameliyatla sağ göğsümü aldı­lar. Benim ameliyatım ve rahatsızlığım biraz Murat'ı in­safa getirmiş gibiydi. Fakat bu iyimserlik yalnız bir iki ay sürmüştü. Evimize gelen sıkı telefonlar Murat'ı yine dışarıya çekmiş ve yine acılarımla tek başıma bırakıl­mıştım.

Ben rahatsızlığımdan dolayı kemoterapi görüyor­dum. Murat artık benimle hastahaneye gelmediği için ba­zen eltimle, bazen de komşularımla birlikte hastahaneye gidiyordum. Ve böylece aylar süren kemoterapi bitmiş kısmen de olsa kendimi iyi hissetmeye başlamıştım. Ha­yattaki tek desteğim oğlumdu. Çünkü bazen Murat hiç eve uğramıyor ve bazen de gece yansı eve geliyordu. Murat'ın eve geldiği gecelerde ya oturma odasında kane­pede yatıyor yada Batuhan'm odasında yatıyordu. Ben sanki vabalıymışım gibi sürekli benden uzaklaşıp aynı odada bile oturmaktan adeta rahatsızlık duyuyordu. Bu arada aylık kontrolümde devam ediyordu. Kontrol gü­nümden bir gün önce hastahaneye gitmek için Murat'tan para istedim. Murat bana parasının olmadığını aybaşını beklememi istedi benden. Benim kontrollerimi dikatli ta­kip etmem gerektiği için Murat'a yarın mutlaka doktora gitmem gerektiğini ve randevumun olduğunu söyleyince öfkeli bir şekilde üstüme yürüyüp;

— Sen para istiyorsun ben de yok diyorum anla­mıyor musun? Yaratamam, dedi.

Batuhan çok korkmuş babasının bana zarar ver­memesi için babasının ellerini tutup bana vurmamasını engellemişti.

— Ne oluyor sana baba bu halde bile annemi döv­meye kalkıyorsun. Bu lanet olası evde hiç şiddet ve kavga bitmeyecek mi? Doğduğum günden beri bu evde tanık ol­duğum tek şey ikinizin kavgası senin sorumsuzlukların ve annemin gözyaşları. Bana korkmaktan üzülmekten başka hiçbir şey göstermediniz. Yeter artık baba...

Batuhan'm bu tepkisini gören Murat hiçbir şey söylemeyip gidip tekrar kanepeye oturdu ve uzun uzu-n düşündükten bir müddet sonra tek kelime etmeden ceketini alıp çekip gitti. Belliydiki yaşananlar oğlumu da çok yıpratmıştı. Ben Batuhan'm bu davranışı karşısında donup kalırken Batuhan'da gözlerinde buharlaşan yaş­larla yüzüme bakıyordu. Zavallı yavrum benim çileleri­me ortak olmuş ve benimle birlikte o da yıpranryordu. Murat'ın evden çıkması bir saati geçmemişti ki tekrar eve döndü. Bu arada yüzündeki öfke bitmiş ve daha sa­kin görünüyordu. Sanki bir saat öncesi bu evde hiçbir şey olmamış gibi elini cebine atarak bir miktar para çı­karıp bana uzattı;

— "Bunu alır mısın Sıla? Sana biraz önce sert dav­randığım içinde özür dilerim. Kusura bakma biraz ger­ginim bu ara." dedi.

—  Senin hiç sakin ve gergin olmadığını görme­dim ki neyse boşver unut ben alıştım senin hergün deği­şik haline. Murat'ın özür dilemesi yüreğimi biraz yumu­şatmıştı. Doktorda rahdevum olduğu için ertesi gün Ba-tuhan'ı okula gönderip ben de hemen arkasından hastahanaye gitmek için evden çıkmıştım. Murat hastahane-ye gideceğimi biliyordu fakat ben çıkarken evde değildi. Hastahaneye gittiğimde sekretere randevum olduğunu hatırlatmak istediğimde sekreter bana doktorumun se­miner için yurtdışına gittiğini söyledi. Ben de muayene olmadan eve geri döndüm. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtığım vakit evde birilerinin olduğunu hissettim. Önce "acaba hırsız mı girdi?" düşüncesiyle korkumdan do­nup kaldım. Sonra kapının iç tarafında Murat'ın ve bir kadın ayakkabısını görünce bu sefer korkularımın yeri­ni şaşkınlık almıştı. Vücudum boşalmış gibi elim aya­ğım zangır zangır titriyordu. Evde nelerin olup bittiğini anlamak için bir müddet kapının iç tarafında hiç kıpır­damadan içeriden gelen sesleri dinleyip nelerin olup bittiğini anlamaya çalıştım. Ve anladım ki Murat benim hastahaneden geç döneceğimi zannederek eve bayan ar­kadaşını getirmişti. Ben olayı anlayınca korkularımın yerini inanılmaz bir hırsın aldığını hissettim. Ve cesare­timi toplayarak onların alem yaptıkları odaya girdim. Murat ve kadın beni görünce hortlak görmüş gibi do­nup kalmışlardı. Benim gördüklerim ise asla hafızam­dan silinmeyecek çirkin bir görüntüydü. Görmüş oldu­ğum bu manzara karşısında Murat'a karşı olan tüm duygu ve hislerini felce uğramıştı. Çünkü gözlerimle gördüklerim şüphelerimin en kuvvetli delili ve kanıtıy­dı. Bu benim hayatımda yaşadığım ilk kötü hadise de­ğildi belki ama bu ihanetin sarsıntısı da inanılmaz dere-

cede çok çirkindi. Ben onlara saldırmamak için hırsıma karşı direndim ve öfkemi sabrımla yenmeye çalıştım.

— Ne o Murat yüzün hortlak görmüş gibi halbuki evime bu pisliği alacak kadar cesur davranmışsın. Bunu yaparken Allah'dan korkmadm da benden neden bu ka­dar kormuş gibi görünüyorsun."

Kadın gözlerini bana dikmiş öylece kalakalmıştı.

— Bak Sıla ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Hem sen hastahaneye gitmeyecek miydin?

— Evet ben hastahaneye gidecektim sen böyle bi­liyordun ama belliki erken dönebileceğimi hiç hesap et­memişsin. Hiç utanmadan bir de bana ne diyeceğini bi­lemediğini söylüyorsun. Ama ben biliyorum sana ne di­yeceğimi. Püüüü senin yüzüne yazıklar olsun sana Mu­rat, yazıklar olsun. Halbuki ben o nikâh defterine bir ömür boyu beraberlik için imza atmıştım. Benim Ömrü­mü tüketip ihanetine uğramak için değil."

Murat ellerini yüzüne kapatmış tek kelime bile konuşmuyordu. Ama kadın hiç gözlerini kırpmadan üzüntüyle bana bakıyordu. Ben daha fazla kendime ha­kim olamadım ve kadının kolunu tutup onu dışarıya at­tım. O arada ellerimin ve yüzümün uyuştuğunu hisset­tim ve gerisini hiç hatırlamıyorum. Ben kendime geldi­ğimde oturma odasında kanepede uzanmış halde gör­düm kendimi

Murat'ın elinde kolonya şişesi ve telaşlı bir ses to­nuyla;

— İyimisin Sıla beni çok korkuttun.

Murat'ın yüzümde ve saçlarımda dolaşan elleri bir yılanın soğukluğu kadar beni ürkütüyordu. Onun bana dokunması değil sesini duymaya bile tahammü­lüm kalmamıştı.

— Benden uzak dur Murat içimden yüzüne tükür­mek geliyor ama inanki sen ona bile değmessin. Bir de hiç utanmadan benim için korktuğunu söylüyorsun. Onun için mi hiç fırsat kaybetmeden sokakta bulduğu­nu eve atmıştın.

— Sıla lütfen sakin ol senin bildiğin gibi değil.

— Bildiğin gibi değil haa... Haysiyetsiz adam da­ha bilmediğim ne kaldıki? Bir gözlerimle şahit olmadı­ğım kalmıştı onuda gördüm.

Murat bana küçümser gözlerle bakarak;

— Sıla sende biliyorsun ki yarım bir kadın sayılır­sın bu konuda tepki göstereceğin yerde biraz anlayışlı ol ve meseleyi bu kadar büyütme artık." dedi.

—  Ne dedin sen anlayamadım. Ne demek istedi­ğini açıklar mısın Murat...

—  Mesela göğsünün olmayışı bir eksiklik sayıl­maz mı?

— Benim göğsümün olmayışı sence büyük bir ek­siklik mi?

— Evet Sıla benim için büyük eksiklik.

— Murat benim göğsümün alındığı bir kaç aydır. Peki ya bunun öncesi olan mazeret, neydi? Yılladır sen aynı pislikleri yiyorsun beni ilk defa aldatmıyorsunki yaptığın herşey den haberdarım. Sanki bu çirkin hadise yalnız bugün olmuş gibi kendini savunup duruyorsun. Hem göğsümün alınmasında benim suçum ne, keyfim­den mi onu kesip attım. Neden benim suçummuş gibi bunu söylüyorsun. Butuhan'ın doğumundan sonra se­nin beni aldattığını bilmediğimimi sanıyorsun.

— Ne olmuş yani yalnız eşini aldatan tek erkek

ben miyim bu dünyada.

— Peki buna neden gerek duydun Murat. Benim başkasından ne e,ksiğim ve kusurum vardı. Bu yaptığını ben sana yapsaydım senin tepkin ne olurdu acaba.

— Seni öldürürdüm.

—  O zaman benim şimdi seni öldürmem lazım.

— İşte bunu yapamazsın.

— Neden yapamam. Sen yapıyorsun ya...

—  "Çünkü ben erkeğim. Hem senin bana gücün yetmez. Teşebbüs etsen sen zararlı çıkarsın istersen de­ne de gör bak neler oluyormuş."

— Yazıklar olsun sana bu akadar çirkin suçunun üstüne bir de hiç utanmadan gücünü koyuyorsun ha."

İçim o kadar acıyordu ki yüreğimin sancısını taa iliklerimde hissediyordum. Kafam karmakarışık olmuş­tu yine. Hayatımdaki her şey buna Murat'da dahil artık anlamını yitirmişti. Karşılaştığım kötü sürprizler aklım­da fikir çatışmasını oluşturmuştu. Ben nerede hata yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Veya başkasında olup da bende olmayan neydi?

Ben karmaşık duygular içerisinde neden ve niçin-leri aklımdan tahlil ederken Murat karşıma dikilip;

— Sıla, Batuhan'm doğumundan sonra sana karşı hiçbir şey hissedemedim, üzgünüm, dedi ve çekip git­mişti yine. Her insan hayatta kalma mücadelesi verir. Çünkü hayat çok değerlidir. Hayatsız yaşam olmaz ama ne acıdır ki benim hayatım manasını çoktan yitirmişti. Tüm his ve duygularımı ilmek ilmek söküldükçe de acı­sını yüreğimin  derinliklerinde duyuyordum.  Hayat benden neyin intikamını alıyordu bilmiyordum.

Ama bildiğim tek şey ise daha bir darbenin izi ka­panmadan bir başka olayla sarsılıyordum. Murat beni her şeyde suçlayıp aşağıladıkça ben kendimi fuzuli ve işe yaramaz bir insan olarak görüyordum. Halbuki ben eşime benimle neden evlenmek istiyorsun diye sordu­ğumda o bana;

— Seni çok beğendiğim için ve idealimdeki kadın olduğun için" demişti. Şimdi nasıl oluyorda sevgi ve be­ğeni bu kadar çabuk bitebiliyordu. Ama Murat bana karşı yalnız sevgisini değil hayatımı da o sevgiyle birlik­te tüketmişti. Murat'ın sürekli beni küçümsemesi ve so­rumsuzluğu ömrümü de kemirmişti. Bu zoraki süren evlilikte bana acı ve zarardan başka hiçbir şey sunmu­yordu. O günkü perişanlığımı kelimelerle ifade etmek mümkün değildi.

Batuhan eve geldiğinde yine bir şeylerin ters gitti­ğini anlamıştı. Oğlum ve ben kötü sürprizlere alışık ol-sakta ister istemez her olayda sarsılıyorduk. Batuhan bir şeylerin ters gittiğini sezdiği için durmadan bana so­rular sorup duruyordu. Ben o gün evin içinde yaşanan olayı Batuhan'a ne kadar yansıtmamaya çalıştıysamda o ısrarla gözlerimin içine bakıp olan biteni anlamaya çalı­şıyordu. Ve daha fazla dayanamayarak söze başladı;

— Anneciğim ben seni hiç iyi görmüyorum. Sen bugün doktora gitmeyecek miydin?

— Evet yavrum doktora gittim.

— O zaman sağlığınla ilgili kötü bir şey mi duy­dun?

— Hayır nereden çıkartıyorsun bunu...

— Anneciğim omuzların çökmüş yüzün sapsarı, hemde ağlamışsın anlamadım mı sanıyorsun.

— Merak etme oğlum hiçbir şey olmadı sen canı­nı hiç sıkma. Biliyorsun ki kötü sürprizler bize uğrama­dan geçmezler. İşte yine kötü bir sürpriz bizim kapımız­dan geçti. Ve Biraz canım yandı ama önemli değil. Bunu da atlatırız inşaalîah.

— Ama uğrayınca da tam uğrarlar değil mi anne?

— Evet oğlum doğru söylüyorsun. Batuhan'a ne kadar şirin görünmeye çalışsam da

içimde hem kendime, hem de Murat'a kahretmiştim. Sağlığım bile umrumda değildi artık. Canım zaten bur-numdaydı. Keşke o canım da çıksa da kurtulsam diye düşünüyordum. İsyan içinde olduğumu biliyordum. Ama ne çareki hayatın bana sunmuş olduğu kötü tesa­düflerden bile ben sorumlu tutuluyordum. Oğlumun doğumundan tutun göğsümün alınmasına kadar beni suçluyorlardı. Bütün bu saçmalıklar içimdeki yaşama hevesimi tamamen bitirmiş ve yerini kötü düşüncelerin dürtüsü almıştı. Çünkü kafamın içindeki dürtüler dur­madan bana "hayat sana inat her zaman kötülükten baş­ka hiçbir şey sunmadı. Tek düşüncen Batuhan'sa onu hiç merak etme. O kendini kurtardı sayılır. Sende kurtul çektiğin bu acılardan." diyordu, içimdeki sesten ben ne kadar aklımı arındırmaya çalıştıysam da çok fazla da bu dürtülere karşı direnemiyordum. Gece o kötü düşünce­ler içerisinde uyuya kalmıştım. Rüyamda ölmüş annemi kendi kabrinin üstünde diz üstü çökmüş ve dizlerini dö­vüp ağlarken gördüm. Ben ona doğru koşup "anneci­ğim ben çok acı çekiyorum ve daha fazla gücüm taham­mülüm kalmadı, sana çok ihtiyacım var. Senin yanma gelmek istiyorum, dedim. Annem bana bakıp hayır ha­yır der gibi başını salıyordu. Annemin üstü başı perişan bir şekilde idi. Annemin o hali beni inanılmaz derecede çok korkutmuştu. O gece görmüş olduğum rüyanın te­siri ile uyandığımda saat gecenin üçü idi. Kafamdaki ko-tü dürtüler ise yine aynı şekilde devam ediyordu. İçim­deki ses bana durmadan öl kurtul diyordu. Yatağımın içinde başımı ellerimin arasına alarak uzun uzun dü­şündüm. Belkide kafamdaki dürtüler doğruydu. Çünkü hayatım o kadar kasislerle doluyduki geleceğe yönlik hiç bir umut ışığı göremiyordum.. Dünya benim için resmen karanlık bir kuyuyu andırıyordu. Belki de bu dürtüler doğruydu. Artık bu raddeden sonra Murat'la aynı çatı altında değil aynı dünyada bile yaşamaya ta­hammülüm yoktu. Çünkü gelmiş geçmiş ve yaşadıkla­rım gözümün Önünde resimleniyordu. Hayırın vede umudun ışığını da kendi içimde göremiyordum. Anla­dım ki herkesin bulduğu yerde ben kaybetmiştim. Ma­dem hayat bu kadar ucuzsa benim ne işim var bu aşa­ğılık dünyada. O zaman dedim ki elveda umutlarım, el­veda hayallerim. Dünya var ama ben artık o dünyanın içinde olmak istemiyorum. Çünkü hayatımın mana ve tüm değerlerini kaybettim. Yine bana acı veren bu rezil dünyanın içinde.

Belkide kafamın içindeki bu dürtüler doğruydu. Benim mücadele edecek gücüm kalmamıştı ve isimdeki sese kulak vermeye karar verdim. Çünkü yüreğimdeki birikintiler içimde bir kangıren kalıntısı gibi iyi niyetle­rimi de tamamen felce uğratmıştı. Ne yazık ki gençliği­min hayallerimin dışında tükendiğini görmekteydim. Benim bu karamsar ve umutsuz halim bana ve yavruma zarardan başka hiçbir fayda sağlamıyordu. Aldığım bu karar vicdanımı rahatsız etse de aklım hiç de zorlanmı­yordu. Çünkü aklımdaki dürtüler "ilmeği boynuna ge­çir ve bitir bütün acılarını. Kurtul bu çirkin hayattan" di­yordu. Ve ben kalkıp Batuhan'm odasına girdim. Yavrum melekler gibi uyuyordu ona doya doya baktım ve hıçkırıklarımın duyulmaması için her iki elimle ağzımı sıkı sıkı kapatmıştım.

— Çok üzgünüm oğlum. İnan çok üzgünüm, ne olur beni affet meleğim ben tükendim bittim. Artık ben eski ben değilim. Hep senin yanında olacağım ve birlik­te hayatla mücadele edeceğiz diye sana söz vermiştim, ama sözümü tutamadım. Affet beni oğlum annen sözü­nü tutamadı.

Batuhan'm odasından yavaşça çıkarak kapısını kapattım. Saat gecenin dördüne geliyordu ve Murat hâ­la ortalarda yoktu. Böyle bir hayatın içinde hergün acı çekmektense bir defada ölmek daha iyiydi. Butuhan be­bekken tavanda salıncak için yaptırmış olduğumuz de­mir halkalarına çözdüğüm çamaşır ipini bağladım ve Önüne sandalyeyi koydum. Sandalyenin üzerine çıkıp oğlumun o melek yüzünü son birkez görüyor gibi dü­şündüm. O esnada vücudumun bir yaprak gibi titredi­ğini fark edince önce zelzele oluyor sandım, kafamı kal­dırıp boynuma geçireceğim ipin ilmeğini görünce bir an ben ne yapıyorum deyip kendi kendimi yargıladım. Ka­famın içinde bile artçı depremler yaşıyordum adeta. Fa­kat içimden de ölüme karşı büyük bir korku oluşuyor­du. Canım yavrumun masum yüzü gözlerimin önüne gelince bacaklarımın titrediğini hissettim ama yinede kafamın içindeki dürtüler "öl kurtul artık, sakın pes et­me" diye beynimi kemiriyordu. Anladım ki biraz daha dursam pes ederim korkusuyla hemen ipin ilmeğini alıp boynuma geçirdim. Bu hatayı yaparken ben sanıyor­dum ki bununla birlikte bütün acılarımda bitecek. Boy­numa ipi geçirmiş ve tam sandalyeyi ayağımla devir­mek üzeriydim ki bir an evin zangır zangır yine salandı-ğını hissettim önce acaba zelzelemi oluyor diye düşün­düm sonra benim içimden koptuğunu anladım. Çünkü kötü düşüncelerim hayat bağlarımı tek tek koparıyordu içimden. Ve ben yine cesaretimi toplayarak ayağımın al­tındaki sandalyeyi olan gücümle ittim. Ve ruhum bede­nimden çıkmak için çırpınırken yere düşen sandalyenin sesiyle ve can çekişirken çıkarttığım boğulma sesimden olacak ki Batuhan sesten uyanmış ve beni tavanda ipin ucunda can çekişirken görmüştü. Ben oğlumun çığluk-larını derin derin işitebiliyordum. Batuhan ayaklarıma sarılmış ipin beni boğmaması için olanca gücüyle beni kaldırmaya çalışıyordu. Canım yavrum bağırıyor ve se­sini birilerine duyurmaya çalışıyordu ve bir yandan da; — Beni bırakma anne yalvarırım ölme, beni tek başıma bırakma anne ben sensiz ne yaparım diyordu. O kadar pişmandım ki bunu yavrumada söylemeyi iste­dim. Ama ne yazık ki dilim şişmiş ağzımdan çıkmış onun dönmesi imkansızdı. Boğazımı sıkan ip sesimin de çıkmasını engelliyordu. Fakat ilginçtir hayatımda acı te­sadüflerle birlikte mucize ve bir sürpriz olmuş ve Mu­rat'ın o saatte eve dönmesi beni ölümden kurtarmıştı. Bu kader miydi, tesadüf müydü bilmiyorum. Murat bahçe kapısından içeriye girerken Batuhan'm çığlıkları­nı duymuş ve beni ölmekten kurtarmıştı. Ben o gün sa­bahın yedisinde gözlerimi açtığım vakit kendimi hasta-hanenin yoğun bakımında bulmuştum. Öğlene doğru beni yoğun bakımdan çıkarıp normal bir servise almış­lardı. Beni yatağıma yatırdıkları sırada Batuhan odaya girmiş ve halen onun büyük bir şokun içerisinde oldu­ğunu fark etmiştim. Oğlumun gözleri ağlamaktan şiş­miş ve çok perişan bir halde görünüyordu. O donuk bir şekilde hiç gözlerini kırpmadan gözlerimin içine bakı­yordu. Bana karşı olan öfkesi ve kızgınlığı gözlerine yansımış onun içindeki acı gözyaşlarıyla benim içime akıtıyordu. Belliydiki oğlum bana çok kızmıştı. Bu ko­nuda haksızda sayılmazdı. Çünkü ben ona söz vermiş­tim. Hem sözümü tutmamış ve hem de onu hayatın acı­masızlıklarına karşı tek başına bırakmıştım. Dilim öyle­sine peltekleşmiştiki bana "neden, niçin" böyle bir deli­lik yaptığımı soranlara bile cevap veremiyordum.

Murat benim onu çok kıskandığım için böyle bir hata yaptığımı söylüyordu. Halbuki yıllardır onun beni aldattığını biliyordum ve bu çirkin gerçeğe gözlerimle-de tanık olmuştum. Ama gel görki o hiç utanmadan yapmış olduğu çirkinliği hiç utanmadan inkar edibili-yordu. Ve üstelikte benim olayları çok abarttığımı söylüyordu.

Ölmeyi bile becerememiştim. Yine acımasız dün­ya ve acımasız insanlarla başbaşaydım. Bu da gösteriyordu ki yine acılarım sonsuza dek sürecek görünüyor­du. Çünkü Murat'ın beni Ölümden döndürmesine rağ-mende hâla bana karşı inanılmaz duyarsızdı. Batu­han'm yüzündeki korku ve kızgmlıkda azalmış yerini merhamet almış ve kederin gölgesi düşmüştü bu sefer. Canım yavrum yatağımın ucuna oturmuş ellerimi yüzü­mü öpüyor ve gözlerimin içine bakıp "neden yaptın an­ne beni hiç düşünmedin mi? Hani mücadeleyi seçmiş­tik, hani hiç pes etmek yoktu. Neden pes ettin sen niçin sözünde durmadın." diyor ve gözlerinden boncuk bon­cuk akan gözyaşları ellerimin üstüne düşüyordu. Bu arada iki polis memuru yattığım odaya gelerek Murat'­la görüşmek istediklerim söylediler. Murat polislerle gitti ve arkasından Batuhan'ı da götürmüşlerdi. Akşam olmasına rağmen Murat ve Batuhan hâla ortalarda yok­tular ve ben merakımdan iyice gerginleşmiştim. Tansi­yonumu ölçmeye gelen hemşireye sorduğumda onları ifade için emniyete götürdüklerini söyledi. Murat'a kar­şı öfke ve nefret duymama rağmen yinede yapmış oldu­ğum bu yanlıştan dolayı onun sorumlu tutulmasını iste­miyordum. Yalnız oğlum içinde yüreğim gizli bir telaş içerisindeydi kimbilir ifade verirken ne kadar korkmuş­tur diye düşünüyordum. O günümü şaşkınlık ve çare­sizlik içinde geçirmiştim. Saat akşamın altısıydı ağla­maktan gözlerim şişmiştiki birden odanın kapısı açıldı ve oğlumu karşımda görünce çatlamak üzere olan yüreğimi sonsuz bir sevinç kaplamıştı. Hemen arkasından da Murat gelmişti. Murat yüzümü perişan bir şekilde görünce bana neden ağladığımı sordu ben ona Batu-han'ı çok merak ettiğimi söyleyince Murat bana;

— Batuhan'ı çok mu düşünüyorsun Sıla...

— Evet çünkü oğlum hayatımdaki tek değerim."

— Peki sen o hayatının değerinden nasıl bu kadar kolay vazgeçebildin de o ilmeği boynuna geçirdin. O değerden vazgeçmek bu kadar kolay mı Sıla?

— Beni o çirkin hataya iten mi bunu bana soru­yor?

— Senin böyle bir yalnış yapacağın hiç aklıma gel­mezdi.

—  Böyle bir yalnışı yapacağım ne değişirdi Mu­rat?

— Bilmem fırsat vermezdim belki.

— Vicdanın rahat mı Murat?

—  Bilmiyorum, bildiğim tek şey duygularımın çok karmaşık olduğu. Hem senin boynuna o ipi geçiren ben değilim ki. Vicdanım rahatsız olsun.

— Ama sende biliyorsun ki nedeni sensin.

— Evliliği iyi gitmeyen her kadın o zaman kendi­ni öldürsün. Sence mantıklı bir şey mi bu Sıla...

— Tamam Murat ben seninle tartışmak ve hatta konuşmak bile istemiyorum. Lütfen beni oğlumla biraz yalnız bırak.

Batuhan ikimizin konuşmasından etkilenmiş kız­gın bir şekilde oflayıp duruyordu. Murat odadan çıkın­ca bana dönüp;

— Anneciğim sen bu evliliği neden bugüne kadar sürdürdün babam sana üzüntüden başka ne verdiki? O evde şahit olduğum tek şey kavgalarınız ve senin göz-yaşların, eğer evliliğinizi beni düşünerek yürütüyorsan bunu yapma, çünkü babasız olan bir sürü çocuk var, on­ların da hayatı sürüyor benim de hayatım sürecektir. Sa­dece beni değil kendinide düşün. Sen ölmüş olsaydın babam bana ne kadar sahip çıkacaktı. Benim için büyüt­tün ve zorlukları da sen yaşadın. Ya babam ne yaptı. Her şeyden çok benim sana ihtiyacım var. Sakın beni düşünme anne ben hep senin yanında olacağım o eve geri dönmek istemezsen ben de geri dönmem.

Oğlum çok haklıydı. Çocuk olmasına rağmen çok büyük ve olgun düşünebiliyordu. Ama yine de kendimi nasıl affettiririm ona diye düşünüyordum. Oğluma ikna edici bir üslupla yaptığım hatadan dolayı kendimi affet­tirmeye çalıştım.

— Bak birtanem yapmış olduğum yanlışın sevim­sizliğinin bende farkındayım ama benim bilip senin bil­mediğin ve benim görüp senin görmediğin çok çirkin olaylar oldu. Ben bunları sana kendimi affettirmek için de olsa anlatıp seni daha fazla üzmek istemiyorum. Bir daha böyle bir hatanın olmaması için sana söz veriyorum. Ben yaşadıklarımı sen de gördüklerini unutmaya çalışmak zorundayız. Başkada çaremiz yok.

— Anneciğim sen unutabilir misin bilmem ama ben kolay kolay gördüklerimi ve senin o ipte can çekiş­meni asla unutamam. Ama onun dışında yine karşımıza çıkacak sorunların da mutlaka üstesinden geliriz eğerki seninle tek yürek olursak,

Oğlumun bu kadar mantıklı ve yerinde konuşma­sı beni inanılmaz rahatlatmıştı. Ben oğluma daha küçük­tür ve çocuk gözüyle bakarken meğer oğlum koca bir adam olmuşta benim haberim yokmuş. Onu kollarımın arasına alıp sımsıkı yüreğime basıp oğlumu kalbimin derinliklerinde hissedene kadar sarılmıştım.

— Benim aslan oğlum büyümüşte artık annesine sahip çıkıyor yaşasın aslan oğlum kurtuldum artık bana karada Ölüm yoktur herhalde."

Üç gün hastahanede müşahade altında tutulduk­tan sonra taburcu oldum. Yalnız hastahaneden ayrılma­dan önce doktolar Murat'a benim mutlaka bir psikiyat-rise görünmem gerektiğini söylediler. Hastaheneden çıktığımız zaman Murat bir taksi çevirip binmemi istedi. Ben ona;

— Nereye gidiyoruz? diye sorduğumda Murat ba­na "tabiki eve" dedi. Ben Murat'a

— Ben o eve gitmem,

—  Gidecek başka yerin mı var Sıla? dedi. Doğru ya gidecek başka yerim mi var di ki tercih

hakkı yapayım. Bırakmış olduğum yerden tekrar geriye dönmek zorunda kalmıştım. Bu eve dönmemle birlikte yüreğimde yine öfkeyle dolmuş ve evim ise bana bir mezar kadar soğuktu. Ölümden kurtulmuştum daha uzun yaşayacaktım belki ama bu neye yarardı ki? Mari­fet uzun yaşamak değildi. Asıl marifet, insanın o ömür sürecini nasıl yaşadığıydı. Eve girerken sinirlerim o ka­dar bozulmuştu ki bacaklarımın titremesi deprem mi oluyor korkusunu bende uyandırmıştı. Odaya geçtiği­mizde Murat'la benim gözlerim aynı bir noktaya takıl­mıştı. Tavanda boynuma geçirdiğim ip hâla duruyordu. İpi görür görmez içimde inanılmaz büyük bir korku oluştu. Duygu ve düşüncelerim ise daha farklı gelişme­ye başlamıştı. Aklımdan geçenler ise benim değil Mu­rat'ın bu ipte sallanmasının gerektiğini söylüyordu. Bu arada Murat'ın bana tepkisinide çok merak ediyordum. Ona karşı ne kadar kızgın olsam da Murat'dan bekledi­ğim bir cümle vardı.

— Özür dilerim Sıla her şeye yeniden başlayabili­riz veya üzgünüm yürümüyor bu evliliği güzellikle biti­relim demesini beklemiştim. Ama o beklediğimin aksi­ne sinsi bir tebessümle bana her şeyi çok fazla büyüttü­ğümü söylüyordu. Murat'ın bana karşı hâla acımasız oluşu benim de kendisine karşı olan nefretimi ve güven­sizliğimi açıklama isteğini tetiklemiş ve kendisine karşı olan içimdeki zehiri kusmama neden olmuştu nihayet.

Murat bana ilk defa ona karşı hislerimi öğrenmek istedi­ğini söyleyince bende ona;

— Tabiki öğrenebilirsin, sana karşı duygu ve dü­şüncelerimi bilmek mi istiyorsun? Bunu öğrenmek için geç kalmadın mı biraz, neden şimdi? dedim.

— Çünkü biraz önce tavana bakarken gözlerinde nefretin zehirini bana yansıtıyordun da onun için şimdi. Çünkü daha önce bana karşı kızgın da olsan gözlerinde hiç nefretle karşılaşmamıştım." dedi.

—  Demek ki yüreğimdeki gözlerime yansıdı ve bu da senin gözünden kaçmadı. Sana karşı duygularım tamamen felce uğradı, senin bana karşı hiç bir şey his­setmediğin gibi ben de sana karşı hiç bir şey hissetmiyo­rum Murat... Ben bu ipten ve azrailin pençesinden kur­tuldum ama sana karşı duyduğum sevgi ve saygı bu gördüğün ipte idam edildi. Çünkü sen de biliyorsun ki beni ölüme sürükleyen neden senin ihanetindi. Bütün çarelerimi gücümle birlikte tükettin. Sana karşı kızgınlı­ğım çoktu belki ama yüreğimde az da olsa sevgi kırıntı­ları vardı. Ama dedim ya ben kendimi idam ederken be­denim kurtuldu ama o kırıntılar kurtulamadı onlar öldü Murat. Şimdi sana karşı olan hislerimimi merak ediyor­sun? Söyleyeyim o zaman üç gün önce boynuma geçir­diğim tavandaki şu ip varya işte o ip aslında benim de­ğil senin boynuna geçirilmeliydi. Ama ben büyük bir yalnışhk yaptım, onu kendi boynuma geçirdim. Sana karsa hiçbir güven hissetmiyorum. Çünkü benim pişmanlıklarım altında hep senin adın var. Murat yapmış olduğum hatanın sevimsizliğinin ben de farkındayım. Biliyorum ki çok büyük bir hata yaptım ama sen de en az benim kadar suçlu sayılırsın. Beni bu hataya sen ittin, Vücudum zangır zangır titriyordu. Batuhan da belliydiki tartışmamızdan dolayı çok etkilenmiş ve üzülmüştü. Murat'la aynı çatı altında nefes almak bile beni boğuyordu. Çünkü her zaman evde olmasını iste­diğim Murat bir an önce evden çıkıp gitsin diye içimden dua ediyordum. Hayatımı alt üst eden ve umutlarımı gücümle birlikte tüketen oydu. Bir müddet sessizlikten sonra Murat kısık bir ses tonuyla;

— Sıla sana çorba yapmamı istermisin?dedi.

— Hayır istemem, yaptıklarını yuta yuta ziyade­siyle zehirlendim sanırım."

Murat'ın iyi sözü bile hakaret kadar sevimsiz geli­yordu bana. Yılların birikintisi olan içimdeki zehiri kus­mam onu sükutu hayale uğratmıştı sanki. Murat benim­le konuşurken bile göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ama ben onun kadar sakin değildim.

— Ne oldu Murat yüzüme bakmaya utanıyormu-sun? Yoksa seni tiksindiriyor muyum? Halbuki ben alı­nan göğsümle değil dilimle konuşuyorum.

— Niye tiksineyim Sıla, sen ne demek istiyorsun?

—  Aaa unuttun mu yoksa göğsüm ameliyatla alındaktan sonra vebalıymışım gibi benden hep kaçtığı­nı anlamadığımımı sanıyorsun? Ben sana bir ay önce ne-

den kanepede yatıyorsun, niçin odamıza geliniyorsun diye sorduğumda bana dediğini hiç unutmadım Murat. Göğsüm alınırken bile doktorun bıçağı canımı o kadar acıtmamışti ama sen bana;

— ''Seni içim almıyor, gelip o yatakta yatmak iste­miyorum demen benim içimi çok acıtmıştı."

— Kusura bakma Sıla ben yalnız sana karşı hisle­rimi dile getirmişimdir. Bu kadar kırılacağını hiç düşünmemiştim.

— Duygularını dile getirdin ha peki sen bu duy­gularını dile getirirken beni ne kadar aşağılayıp incitti­ğini görebildin mi?"

— Sıla eskiyi ve geçmişi kurcalayıp durursan bu ancak seni üzer hiçbir şey kazandırmaz. Şerefimin üstü­ne yemin ederim ki seni üzmek ve intihara sürüklemek istememiştim.

— "Hangi şeref Murat, olmayan şerefin üstüne yemin edilir mi hiç. Sende şeref ne gezer be. Sende şeref olsaydı benim evime kadar şerefsizliği koyar miydin? Benim zayıflığımdan hastalığımdan ve de yokluğumu fırsat bilerek rezilliğini evime kadar taşıdın. Benden ve Batuhan'dan çok kolay vazgeçtin, beni ve yavrumu tek başımıza bıraktın sen."

— Hayır bırakmadım bak buradayım işte.

— Ooo merhaba Murat ne zamandan beri burda-sm? Acaba kaç saat kalmayı düşünüyorsun veyahut kaç dakika diyelim mi? Ondört yıldır ben bu evde hep yalnızdım, tüm zorluk ve sıkıntılara karşı oğlumla tek başı-maydım. Ama sen yoktun. Ağladığım geceler neredey­din Murat? Ben şu tavanda hâla bağlı olan ipin ilmeğini boynuma niçin geçirdim? Ve bu ipin ucunda çırpınıp azraille boğuşurken sen neredeydin Murat!? Beni o fela­kete iten kimdi? Yavrum için bile tek başıma mücadele verdim ve bu çaresizliğe senin tarafından itildim. Ben sana ne yaptım ve sen benden neyin intikamını aldın?

— Sen bana hiçbir şey yapmadın Sıla, ben de sen­den hiçbir şeyin intikamım almadım.

— Peki benim hayatımı neden bu kadar değersiz kıldın? Neden beni zorluklarla tek başıma bıraktın, en sancılı günlerimde bile sana ihtiyacım varken neden ya­nımda değildin?

— "Böyle olsun istemezdim Sıla üzgünüm."

— "Bu söz çin çok geç kalmadın mı Murat?"

— Sıla lütfen sakin ol. Batuhan'ın yanında bunları konuşman doğru değil.

— Bak sen! Ne zamandır Batuhan'ı düşünür ol­dun? Yoksa bir çocuğunun olduğunu yeni mi öğrendin?

— Hayır ben oğlumu doğduğu günden beri bili­yorum. Unutmaki Batuhan benim de oğlum.

— Peki Murat şimdiye kadar ne yaptın oğlun için?

— Yeter artık Sıla iki saattir içindeki zehiri kusup duruyorsun. Karısını aldatan tek insan benmiyim? Batu­han'ın doğumundan sonra sana karşı hiçbir şey hisset­miyorum. Bunu mu duymak istiyordun, duydun işte, şimdi ne yapacaksın? Bu sefer bileklerinimi keseceksin dikkatimi çekmek için.

— Ne dedin sen ben senin dikkatini çekmek için mi kendimi astım Murat. Yazıklar olsun sana nasıl bu kadar insafsızı olabiliyorsun? Neden beni kurtardın Murat, daha çok aşşağılamak için mi? Batuhan'm sakat­lığından dolayı beni suçladm. Hayatımı zindana çevir­din, beni kanser ettin, göğsümün alınmasında bile beni suçladm, eziyet ve çileden başka bana hiçbir şey verme­din. Destek olacağın yerde beni hergün dirhem dirhem tüketmen peki sana ne kazandırdı. Yüzüme bak Murat, bakta gör ihanetinle yıktığın emanetini."

Murat yüzünü çevirip kanepeye oturdu ve başını ellerinin araşma alıp hiç cevap vermeden bir noktaya ba­kıp durdu. Murat söylediklerime sessiz ve tepkisiz kalsa da biliyordum ki onun sessizliği kısa sürüyor ve daha sonra bana yine ihanet olarak geri dönüyordu. Ama be­nimde içimde ona karşı inanılmaz bir nefret büyüyordu ve bu nefretimi de onun yüzüne haykırmak istiyordum. Çünkü o hiç bana acımadan duygularını haykırıyordu.

— Söylediklerime sessiz kalsan da biliyorum ki beni duyuyorsun Murat, onun için de bana asla acımanı istemiyorum. Sen benim hayatımın en acımasız bir par-çasısm. Çünkü bana acıdan başka hiçbir şey vermedin. Şimdi tüketmiş olduğun hayatımın kalan kısmını sen­den geri istiyorum. Hayatımdan çık artık lütfen benim için bu iyiliği yap.

— Sen ne demek istiyorsun Sıla?

—  Senin zulmünden arta kalan hayatımdan çık­mam istiyorum. Hayatımın geri kalan kısmında seni istemiyorum.

Bunun üzerine Murat öyle heybetle ayağa kalktıki gözleri donuk bir şaşkınlık içinde yüzüme bakıyordu.

— Sen ne diyorsun Sıla. Batuhan'ı hiç düşünmü­yor musun?

— "Ben oğlumu hep düşündüm vede düşünüyo­rum. Batuhan'm annesi vardı ve hep onun yanındaydı, yine onun yanında olacak. Babası da vardı fakat Batu-han hep yalnızdı. Çünkü babası ona hep uzaktı. Peki şimdi ayrılırsak değişen ne olabilirki Batuhan'm haya­tında."

— Peki Batuhan'a sormadan böyle bir kararı tek başına alman doğrumu Sıla?

— Merak etme Murat böyle bir kararı çoktan al­mam gerektiğini oğlumun sayesinde öğrendiim. Batu-han benim ve senin gözünde çocuk görünse de senden benden daha büyük düşündüğünü gördüm. Ve bu saye­de kısmen de olsa korkularımı yendim ve Bunu sana söyleme cesaretinide oğlumdan aldığımı söyleyebilirim.

— Nasıl yani? Batuhan biliyor mu?

— Evet Murat Batuhan biliyor. Aldığım bu karara emin ol ki tepki bile göstermeyecektir. Çünkü hastaha-nede oğlumla bu meseleyi konuştuk.

— Sen şimdi çok sinirlisin Sıla, eminim sağlıklı bir biçimde düşünemiyorsun. Hem hastahanedende yeni çıktın ve aşın gergin olduğunu görüyorum. Onun için bu kararı biraz zamana bırakalım. Sen hele bir iyileş da­ha sonra konuşuruz.

Bu esnada Batuhan'm araya girmesiyle tartışmayı bırakmıştık.

Hastahaneden çıkalı dört hafta olmuştu. Murat yi­ne hayatını dışarda istediği gibi sürdürüyordu/ eve ge­lip gitmelerinde hiçbir şey değişmemişti. Bu kararı za­mana bırakmamız hiçbir şeyin çözümü değildi. Çünkü bu evliliğin sürmeyeceği seneler öncesinden belliydi. Bir evlilik zoraki göstermelik ne kadar sürebilirdiki. Zama­na bıraktığımız bu süre içerisinde bile her şey çok daha zorlaşmış çünkü Murat artık eve parada bırakmıyor, Ba-tuhan'a okul için harçlık bile veremiyordum. Oğlumla açda kaldığımız oluyordu. Artık eskisi gibi temizlik işi­ne de gidemiyordum. Günden güne zayıflıyor ve bir şeyler yerken bile ağzımda çiğnemek beni yoruyordu. Murat'ın bu halimi görmesi bile onu insafa getirmiyor­du. Murat'la benim aramda hiçbir iletişim kalmamıştı. Kaldiki yüreğimde ona karşı hiçbir sevgi kırıntısı bile hissetmiyordum. Ve yine kafamın içinde binbir türlü fi­kir kargaşası başlamıştı. Beni görenler, beni tanımakta zorlanıyorlardı. Beni görenlerin ilk söyledikleri söz ise "sana ne olmuş böyle, neden bu kadar salmışsın kendi­ni?" diyorlardı. Ama yaşadıklarımı gören ve neler çektiklerimi bilen yoktu. Bu kasvet gölgesinde yaşarken ben nasıl iyi ve sağlıklı olabilirdim ki? Kayınvalidem ve eltim memleketten dönmüşlerdi. Batuhan'm canına aç­lık tak etmiş olacak ki babaanesinin memleketten dön­düğünü görünce "yaşa anne, babaannemler geldi. Bize yiyecek bir şeyler verecekler değil mi?" dedi. Sessiz bir şekilde Batuhan'a hissettirmeden aman Allah'ım düştü­ğümüz hallere bak dedim, kendi kendime. Önce yarı aç­tık yarı tok. Olan lokmayı da gözyaşlarımla yutuyor­dum adeta. Şimdi tamamen açtık. Sanki göz pınarlarım kurumuştu göz yaşlarım bile akmıyordu. Evliyim adı al­tında yaşamak zordu, ayrılmak zordu belki ama benim bir zoru seçmem gerekiyordu. Çünkü zorların sancısı da bana aitti, çile de bana aitti. Bana hiçbir şey vermeyen bu evliliği bitirmeye karar verdim. Ve aile büyüklerine-de aldığım bu kararı açıklamak için kayınvalideme git­tim. Ben onlar memleketteyken Murat'ın eve kadın ge­tirdiğini ve intihara teşebbüsüme kadar tüm olan biten her şeyi anlattıktan sonra ben Murat'tan ayrılma kararı­mı onlara açıkladım. Onların bana karşı tepkisi tahmi-minden daha çok fazla sert olmuştu. Kayınpederim be­nim üzerime yürüyerek "Sen iyice haddini aşmışsın ge­lin, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Nerde görül­müş kadın kısmının erkeği boşaması. Kızım burası İs­tanbul senin benim memleketime benzemez. Vallahi iki günde o.........olursun." dedi.

"Rica ederim baba, ne olur böyle konuşmayın hep oğlunuzu tutuyorsunuz. Murat'ın yıllardır beni aldattı­ğım bildiğim halde bir gün hatasını farkedip de döner umuduyla hep sabrettim. Ama bir büyük olarak siz hiç­bir şey yapmadınız benim için"

"Sen akıllı bir kadın olsaydın çocuğunu ve kocanı düşünür o ipi boynuna geçirmez bizi de dünya aleme rezil etmezdin. Belliki sen akıllı düşünemiyorsun."

"Peki beni o ipin ucuna sürükleyen kimdi baba? Çarelerimi tüketen ve hayatı bana zehir eden Murat de­ğil mi? Neden bana karşı bu kadar acımasızsınız?" Ka­yınpederim üzerime yürüyüp sen ne kadar nankörsün diyerek bana vurmaya başladı. Araya giren kaynanam bile ayırıyor gibi görünse de beni dövüyor ve ağıza alın­mayacak kadar çirkin sözler söylüyordu, kayınpederim bana eğer ayrılırsam beni dışarıya atacağını ve sonu­mun daha kötü olacağım söylüyordu. Kayınpederimin ve kaynanamın bağırma seslerini duyan eltim koşup geldi ve beni her ikisinin elinden zor kurtardı. Kayınpe­derim ağzımı burnumu kan içinde bırakmış, kayınvali­demin yolduğu saçlarım da darmadağın olmuştu. Peri­şan bir halde yengem beni alıp kendi evime indirmişti. "Sıla sen ne yaptın da bunlar seni bu hale getirdi? Bunların huyunu hala öğrenemedin mi? Kızım ben sana demiştim sen söylemesen de onlar oğlunun ne halt yedi­ğini senden benden daha iyi biliyorlar. Ama bilmediğin bir şey var, sen ne kadar haklı olsan da onlar kendi çocu­ğuna hiç toz kondurmazlar. 14 senedir bu ailenin içindesin hâla öğrenemedin mi bunları, ben sana demiştim Sıla, sabret ve zamana bırak. Ama görüyürum ki sen beni din­lememişsin. Ne oldu size, yukarıya neden çıktın?

"Murat'tan ayrılacağımı onlara da söylemek için gittim."

— Peki Murat'ın haberi var mı? Murat nerde?"

— "Ne bileyim nerede, cehennemde herhalde." O sırada Batuhan okuldan eve gelmiş ve oğlum

beni o halde görünce elindeki çantayı yere bırakıp şok olmuş bir vaziyette donup kalmıştı. Ben Batuhan'm o şaşkınlığını farkedince oğlumu üzmemek için ayağa kalkıp "hoş geldin bitanem bu halime aldırma çamaşır asarken ayağım takıldı düştüm. Şimdi elimi yüzümü yı­karım, hiçbir şeyim kalmaz göreceksin."

"Anneciğim ne oldu sana böyle, yine kendini öl­dürmek mi istedin."

— "Hayır, hayır oğlum, öyle bir şey yapmadım. O deliliği bir kez yaptım. İnan bana bir daha asla böyle bir hataya düşmeyeceğim bana güven oğlum, inan bu sefer sözümü tutacağım."

—  "Anneciğim sen düşmedin biliyorum. Ağzın burnun kan içinde, saçın başın darmadağın. Nasıl bir düşme bu yerle mi boğuştun?"

—  "Evet oğlum hep babanla boğuşacak değilim ya"

— "Anne sana bunu kim yaptı, Babam mı?" dedi. Ve tedirgin bakışlarla etrafına bakıp babasını aramaya başladı. Batuhan'm yüzünün derinliklerinde nefret ve Öfkenin hesaplaşması belirmişti. Almış olduğum bu ka­rarla sorunları bitireyim derken sorunlara birde zorun­luluklar eklenmişti. Ve şimdi ne olacak diye merakım bununla birlikte korkularım da artmıştı. Batuhan delir­miş bir vaziyette durmadan bana "Bunu sana kim yaptı anne bu halde bile seni nasıl dövebildiler" dedi. Benden cevap alamayınca bu sefer yengesine sordu. "Söylesene yenge annemi bu hale kim koydu. Annemin ne kadar hasta olduğunu bilmiyorum babam. Biliyorum bunu ba­bam yaptı değil mi? Ben bunun hesabını babama sor­maz mıyım?"dedi.

"Yok annenin bir şeyi Batuhan neden bu kadar üs­tüne düşüp bu olayı daha fazla büyütüp anneni üzüyor­sun. Hadi oğlum üstünü çıkar birşeyler hazırlayayım da ye ve anneni daha fazla üzme lütfen."

"Ben bir şey istemiyorum beni avutmaya çalışma­yın, Anneme ne oldu? Onu bilmek istiyorum.

Batuhan tekrar yanıma gelerek ellerimi tuttu ve "Anneciğim biz birbirimize eğer destek olacaksak aynı zamanda da birbirimize karşı dürüst olup hiçbir şeyi de saklamayacağız değil mi?"

— "Evet oğlum öyle olacağız."

— "O zaman sana ne olduğunu bana söyleyecek­sin."

Batuhan'ı sakinleştirmek ve ikna etmek mümkün değildi. Bunun için de ona Önce beni kimin dövdüğünü söylemek zorunda kalmıştım.

—  Gel oğlum otur yanıma sakin ol bir de senin için üzülmeyeyim. Biliyorsun ben daha kötülerini atlat­tım bunu da atlatacağım.

— Ama anne senin ne kadar hasta olduğunu gör­müyor mu babam, seni nasıl hasta halinle dövüp bu ha­le koyabildi

— Ah oğlum neden beni o ipten kurtardın, hergün öleyim diye mi?

—  Babam nerde anne, seni bu hale koyduktan sonra çekip gitti yine dimi?

— Hayır oğlum baban yapmadı babandan arta ka­lan yanımı da deden ve babaannen kırdı. Ama üzülme birtanem bunu da atlatacağız bak göreceksun.

Batuhan bunu duyar duymaz hemen yerinden fır­layarak koşup dedesine gitti. Binanın içinde Batuhan'm bağırma sesleri yankılanıyordu. Batuhan'm sesini du­yan dedesi kapıyı açıp;

— Ne bağırıyorsun sıpa, ne oluyor sana böyle , Batuhan dedesinin karşısına dikilmiş;

— Ne istiyorsunuz annemden babamın yaptıkları yetmiyormuş gibi bir de sizin zulmünüzümü çeksin görmüyormusunuz ne kadar hasta, bu halde nasıl döve­bildiniz annemi.

— Defol git yandan çarklı kırmıyım o yamuk kafanı eşşek herif, sen kimsin de benim karşıma dikilip he­sap soruyorsun?

— Benim kafam yamuk olabilir beni Allah böyle yaratmış bana hakaret etme hakkını sana kim veriyor dede. Babamın kafası sizinki gibi düzgün olmuşta ne ol­muş onun içinde akıl olmadıktan sonra ne yapayım ben öyle kafayı.

— Bak sen şu sıpaya dedesinin karşısında durup bana terbiyesizlik yapma hakkını sana kim vermiş ya."

— Ben sana terbiyesizlik yapmıyorum dede buna hakkım da yok biliyorum. Neden annemi bu hale koy­dunuz onu soruyorum. Bunu sormaya da hakkım var.

— Lan yürü git velet almıyım şimdi seni ayakları­mın altına.

Dedesi Batuhan'ı iterek kapıyı yüzüne çarpıp ka­patmıştı. Dedesinin bu hareketine daha fazla kızan Ba-tuhan dedesinin kapısını tekrar yumruklayarak çalma­ya başladı. Bu arada dedesi de kapıyı açar açmaz Batu-han'm yakasına yapışıp ve çocuğun yüzüne rastgele vu­rup durdu ve Batuhan'a;

— Al anneni de başına çal senin annen babandan ayrılmak istiyormuş, istiyorsan al ananın pezevenkliği­ni yap, dedi.

Bu çirkin hakaretlerin üzerine Batuhan daha fazla çıldırmıştı, Dedesine iyice diklenerek;

— Pezevenklik bu kadar çok kanınıza dukunuyor-sa neden o zaman babama engel olmadınız? Yıllardır babam annemi aldatıyor bunu siz de biliyorsunuz hiç babamı bu yalmşından dolayı suçladınız mı? Bildiğiniz ve dediğiniz tek şey "erkektir yapar"dı. Peki sen de yap­tın mı dede? Doğrumu bu davranış sence?

Batuhan'm bu sözlerine çok sinirlenen kayınpede­rim Batuhan'm yakasına yapıştığı gibi çocuğu tekrar dö­vünce ben oğlumun üstüne kapandım ve onun dayak yemesine engel olmaya çalıştım. Bu arada kayınpede­rim beni de döverek;

—  Seni uğursuz gavurun kızı, defol git benim evimden çabuk, seni öldürmeyeyim. O ipten ve azraü-den kurtuldun belki ama benim elimden kurtulamazsm bilesin haa... Ya aklını başına alır adam gibi evinde otu­rup her şeyi sineye çekersin ya da defolup gidersin." de­di.

Ben Batuhan'ın kolundan tutup eve indirmek iste­diğim sırada kayınpederim Batuhan'm kolunu tutarak;

— Dur bakalım gelin Batuhan seninle hiçbir yere gelmiyor, o burda kalıyor sen bu çocuğu bebanın evin­den getirmedin dedi.

Batuhan şaşkınlık içersinde yüzüme bakıp ağla­maya başlayınca ben kayınpederime;

—  Ben onu babamın evinden getirmedim belki ama onu dünyaya ben getirdim ve bu yasada getiren be­nim o yüzden ben nerdeysem oğlum da benim yanım­da olacak başka yerde değil. Yavrumu hiç kimse benden alamaz o benimle geliyor." dedim.

Batuhan gözlerine bakarak;

— Ne oluyor anne dedem ne demek istiyor?

— Deden ne derse desin oğlum senin yerin benim yanımdir. Sen benim dediğimi dinle.

Bu arada kayınpederim ve kaynanam Batuhan'a yapışıp kendilerine doğru çekip çocuğu zorla kendi ev­lerine atarak kapıyı Batuhan'm üzerine kilitlediler ve bana dönerek;

—Haydi git şimdi gidecek yerin varsa deyip içeri­ye girip tekrar kapıyı kilitlediler. Batuhan içerden kapı­ya vurup duruyordu.

— Ne olur anneciğim beni bırakıp gitme beni bıra­kıp gidersen yemin ederim ki kendimi öldürürüm. Ne olur anne kapıda kal." diyordu.

Batuhan bağırdıkça sesi de garipleşiyordu. İçerde-kiler kendisine bağırıyor ve oğlumun canını ne kadar yaktıklarını da göremiyordum. Ömrümde duymuş ol­duğum en zor acı ise evladımın feryat edişi ve benim ona ulaşamayışımm çaresizliğiydi. Bu annelik duygula­rımı ve o an çektiğim ızdırabm sancısını kelimelerle an­latmak mümkün değil. Batuhan bağırdıkça garipleşen ve kısılan sesi korkularımı iyice büyütmüştü ve ben ak­lımı oynatacak gibiydim. Batuhan kısık ve boğuk bir sesle; "Ne olur beni bırakma anne kendimi çok kötü hissediyorum nefes alamıyorum anne boğuluyorum." di­yordu. Ben kapıyı çalıp kaynanama ve kayınpederime ne kadar yalvardıysam da onlar inatla kapıyı bana açmı­yorlardı.

— Oğlum ne olur konuş benimle neyin var birtanem ben burdayım seni almadan hiçbir yere gitmeyece­ğim.

Batuhan'm sesi tamamen kesilmiş ve içerdekileri

inanılmaz bir telaş almıştı. Benim yüreğimde ise fırtına­lar kopuyordu. Ayakta duracak gücü bile kendimde zor buluyordum. Çünkü kaynanamın kayınpederime sesle­nip;

—  Ali koş bu çocuğa bir şeyler oluyor demesi umutlarımı tamamen kırmıştı. Oğluma kesin kötü bir-şey olduğuna inanmıştım. Ben Önce Batuhan'm sesinin garipliğini bağırdığı için kısıldığını düşündüm sonra yengem kayınpederime seslenip;

— Baba Batuhan'a bir şeyler oluyor çocuk nefes alamıyor, deyince oğlumu tamamen kaybettiğimi dü­şündüm. Dizlerimin takati kesilmiş ve kapıyı yumrukla-yıp durdum, içerden bana verilen tek cevap ise kayna­nam tarafından;

— Defol git uğursuz, kendi başmı ye inşaallah.

Onlar bana hakaret etmelerine rağmen de ben yi­ne de yalvarıp kapıyı açmaları için çok ısrar etmiştim. Fakat onlar kapıyı inatla açmadılar. Batuhan'm sesi ta­mamen kesilmiş ve içerde ise büyük bir kargaşa yaşanı­yordu. Benimse elimden hiçbir şey gelmiyordu. Dizleri­mi dövüp ağlamaktan başka. Son çare eve gidip Murat'ı aramak aklıma geldi. Fakat evime indiğimde kapımı kit-Ii gördüm. Sonra öğrendim ki ben Batuhan'm arkasın­dan çıkarken o arada kaynanam aşağı inip hemen kapı­mı kitleyip evimin anahtarını da almıştı.

Nasıl bir kaderdi bu, tüm çarelerimi tüketmiş ve canım yavrumun acısını yüreğimde duymamı sağlıyor­du. "Allah'ım benim canımı da al" diyordum. Çünkü duygularım karma karışık ve inanılmaz derecede bit­kindim. Ve içimi nihayetsiz bir korku kaplamıştı. Ben oğlumu kaybedersem dünyada nefes almak bile bana haram olsun, diyor ve yarınlarımı da hep karanlık görü­yordum. Oğlum yoksa hayatım da yarınlar da yoktu be­nim için, Onun yüzünü görmeyip sesini duymayah da­kikalar olmuştu ki bu kısa zaman süreci içerisinde bile zor nefes alıyordum. "Nerdesin oğlum, nerdesin birta-nem kara ölüm senin ve benim için sıraya mı girdi? Ben ölemedim yavrum Allah beni sana bağışladı ne olur bir-tanem sen de ölme."

Bu arada komşuya gidip bana yardım etmelerini istedim. Onlar bana;

— Eşinizi arayın gelsin dediler.

Ben Murat'ı aradım ve o bitkin halimle ne kadar olayı anlatabildiysem anlattım ve yarım saat içinde Mu­rat da gelmişti. Ben de onunla birlikte yukarıya çıktım fakat kayınpederim kapıyı aralayarak resmen Murat ile pazarlık yaptı;

— Bak Murat Sıla içeriye girerse seni de içeriye al­mam bilesin, dedi.

Kayınpederim Murat'ı araladığı kapıdan içeriye alarak tekrar kapıyı yüzüme kapattı. Murat beni perişan bir halde görmesine rağmen onları dinlemiş ve beni hiç umursamamıştı bile, ben yine ısrarla kapıyı çalarak;

— Murat yalvarırım ne olur bana kapıyı aç çıldıra­cağım yoksa, yalvarırım Batuhan'a ne olmuş bilmek is­tiyorum

— Batuhan iyi hiç bir şeyi yok Sıla, sen de in aşa­ğı birazdan ben de yanma geleceğim."

— Batuhan'm iyi olduğuna inanmıyorum.

— Sıla in, eve git diyorum, Batuhan'm hiç bir şeyi yok.

— O zaman Batuhan'm sesini duymak istiyorum. Murat oğluma bir şey olursa inanın sizi mahfederim aç kapıyı gözlerimle göreyim ancak o zaman aşağı inerim hadi Murat ne olursun yalvarırım kapıyı aç. Neden bu kadar bana karşı acımasızsınız?"

Murat da artık bana cevap vermiyordu ama içer­de kaynanam ve kayınpederim Murat'ın da içeriye gir­mesiyle birlikte tartışmayı iyice hararetlendirmişlerdi. Ben kapıyı tekrar çalarak;

— Murat, aç kapıyı lanet olası aç diyorum sana hiç insafın yok mu senin, benim canımı yaktığın kadar Al­lah da senin canını yaksın dilerim, dedim.

Ben tekrar komşuya gidip bana yardım etmelerini söyledim. Komşum bana hiç vakit kaybetmeden hemen polisi aramamı söyledi ve ben de hemen polis karakolu­nu arayarak onlardan yardım istedim ve tekrar yavru­mun hapsedildiği kapıya geri döndüm.

"Ne olur kapıyı açın, veya bana oğlumun sesini duyurun. Ölüyorum merakımdan, ben size ne yaptım ki bu kadar bana zulüm ediyorsunuz. Oğlumun yüzünü bana gösterin daha sonra isterseniz canımı alın. Ama oğlumu bana gösterin. Biliyorum onun başına kötü bir-şey geldi, bunu hissedebiliyorum."

Ne kadar yalvardıysam da o lanet olası kapıyı aç­mıyorlardı. Yüreğim ağzıma gelmiş korkularımı da ye­necek gücü kendimde bulamıyordum. Oğlum içerdeydi ölümü, sağmı olduğunu bilemiyordum. Ama içimdeki hislerim eğer Batuhan yaşıyor olsaydı mutlaka sesini bana duyururdu. Demek ki oğlumun başına kötü bir şey geldi ki sesini de duyuramıyordu. Kafamdaki kötü dü­şüncelerimi tutuşturan bu korku elimi ayağımı buz kes­mişti adeta. Bu arada polisler gelmiş ve ben olardan ce­saret alarak,

— "Ne olur bir an önce şu kapıyı çalın da açsınlar. Benim bir dakika daha sabredecek gücüm kalmadı. Ben­de sizinle içeriye girmek istiyorum. Oğlum içerde ve onun içerde fenalaştığını duydum. Ama bir kaç saattir de bu kapının arkasındayım, bana kapıyı açmıyorlar." "Hanımefendi sizin oğlunuz neden içerde?" "Kaynanam ve kayınpederim beni dövüp bu hale koyduktan sonra oğlumu benden alıp beni de gördüğü­nüz gibi kapıya koydular."

"Oğlunuzun başına kötü bir şey geldiğini nerden biliyorsunuz?"

"Dedesi onu zorla içeriye atıp kapıyı kitleyince oğlum içerde çok bağırdı ve nefes alamadığını söyledi ve bir daha sesi çıkmadı."

"Merak etmeyin hanımefendi şimdi içeriye girip neler olduğunu göreceğiz."

"Ne olur sizinle birlikte ben de içeriye gireyim, dayanacak gücüm kalmadı. Ayaklarım bile bedenimi ta-şıyamıyor. Oğlumun yüzünü göreyim bir kerecik ondan sonra ölmeye razıyım."

"Sakin olun şimdi anlarız içerde nelerin olduğu­nu."

Polis kapıyı çalınca önce ben sanarak polise kapı­yı açmadılar. Fakat polis diye kendini tanıtınca kayna­nam kapıyı araladı ve korku dolu gözlerle polislere ve bana baktı, ben kayınvalidemin yüzündeki ifadeden ürkmüştüm. Onun bana donuk donuk bakması polis memurlarını da şüphelendirmişti. Polisler de oğluma kötü bir şey olmuştur düşüncesiyle ikisi içeri girerken biri beni tutup içeriye girmemi engelledi.

"Sakin olun hanımefendi, içerdeki durumu bilmi­yoruz. Sizden birkaç dakika sakin olmanızı rica ediyo­ruz."

"Ama memur bey içerdeki benim canım. Onun başına ne geldi bilmiyorum. Yaşasaydı içerde mutlaka bunun bir belirtisi olurdu. Oğlumun sesi çok kötü bir şe­kilde kesildi. Ve ondan sonra içerdeki telaş da ona kötü bir şeyler olduğunu gösteriyor." Allah'ım neler oluyor­du böyle içeriye giren birdaha çıkmıyordu. Ne olur ba­na birileri bir şeyler söylesin diye gözlerimi kapıya dik­miş ve o lanet olası kapının açılmasını bekliyordum.

Bu arada içerde seslerin birden yükselmesi ve ha­raretli bağrışmalar içerde çok kötü bir şeylerin olduğu­nu ifade ediyordu. İçerde polislerin sesini duyunca pa­nik hislerim iyice büyümüştü.

"Lütfen beyler sakin olun ve bize zorluk çıkarma­yın. Dışardaki bir anne, onun durumunu hiç düşündü­nüz mü?" diyordu. Polislerin bu sözleri içimdeki umut­larımı ilmek ilmek sokmuştu. "Biliyorum artık oğlumun yaşadığına hiç ümidim yoktu. Kesin ona kötü bir şey ol­du. Ama benim de bu acıyı kaldıracak gücüm kalma­mıştı. Allah'ım benim de canımı al. Çok acılara katlan­dım ama bu acıya katlanamam. Ben neden o ipten kur­tulmuştum ki? Oğlumun acısını görmek içinmi acaba?" Sonunda korkularıma yenilmiş ve bayılmıştım kendime gelip gözlerimi açtığımda canım yavrum kar­şımda duruyordu. Gördüklerim hayal miydi? Yoksa ben öldümde yavrumamı kavuştum anlıyamıyordum. O gelgit düşünceler esnasında bir polis memuru üzeri­me eğilerek "iyi misiniz hanımefendi" dedi. "Evet memur bey iyiyim."

"O zaman bizimle ifade vermek için karakola ka­dar geleceksiniz." dedi.

"Tabi memur bey, inşaallah o gücü kendimde bu­lurum da sizinle ifade vermeye gelirim. Ama ne olur oğ­lum benim yanımda olsun."

"Elbette oğlunuz sizin yanınızda olacak" dedi. Po­lisler bizimle birlikte Murat'ı ve ailesini alarak ifadeleri­mizin alınması için karakola götürüldük. İfadelerimiz alındıktan sonra ben komser beye dönerek, "Komser bey sizden ricam lütfen beni bu insanlarla tekrar o eve göndermeyin. Halimi görüyorsunuz ben bir daha asla o eve gitmeye cesaret edemem."dedim.

"Merak etmeyin kayınpederiniz sizi dövüp çocu­ğunuzu alıkoyduğu için eşinizle birlikte gözaltına aldık. Şimdi arkadaşlarımız size sağlık raporu almak için bir hastahaneye götürecekler."

"Tamam komser bey, ya oğlum o da benim ya­nımda olacak mı?"

"Merak etmeyin Sıla hanım sizin korkularınızın nedenini anlıyorum. O da sizin yanınızda olacak çünkü onun içinde sağlık raporu alınması lazım."

"Komser bey benim tek korkum oğlumu benden ya alırlarsa? İnanın buna ikinci bir kez daha dayanacak gücüm kalmadı. Çünkü olan gücüm de bu gün tükendi. Benim hayatımın tek manası yavrumdur. Onu da ben­den alırlarsa o zaman hayatımın hiçbir manası kalmaz."

"Sizi anlıyorum Sıla hanım, sizi anlıyorum. Ama merak etmeyin. Onu hiçkimse sizden alamaz."

"Siz bilemezsiniz komser bey belki ama benim yü­reğimin içinde ızdırabm her türlüsü gömülüdür. Fakat oğlumu kaybettim korkusu içimdeki ızdırablardan da­ha çok beter canımı yaktı. Bugünkü yaşananları bir da­ha kaldırabilir miyim bilmem."

"Hayır hayır Sıla hanım hiç kimse çocuğunuzu sizden alma yetkisine sahip değil. Merak etmeyin. Yal­nız sizin aileniz veya bir yakınınız yok mu? Sizi buradan alacak?"

"Olmaz olurmu hiç, iki erkek kardeşim var. İzin verirseniz eğer buradan telefon edip beni almalarını isteyeceğim."

"Tabi ne demek buyurum arayın."

Ben Adapazarı'ndaki kardeşimi arayarak beni ge­lip almasını istedim. Telefonla konuşurken kendimi tu­tamayıp ağlayınca Ömer telaşlanmışh. Bunu farkeden komser telefonu aldı ve "Merhaba ben komser Tahsin. Ömer bey siz telaşlandınız sanırım ama merak edilecek bir şey yok. Kardeşinizde yeğeniniz de gayet iyi. İkiside misafirimiz, onları gelip buradan alırsınız" dedi. Ve iki polis memuruyla birlikte Batuhan'ı da yanımıza alarak hastahaneye gittik. Batuhan'Ia birlikte sağlık kontrolün­den geçtikten sonra raporları alıp polis memurlarıyla birlikte tekrar karakola geri dönmüştük. Kayınpederim beni dövdüğü ve Batuhan'ı da zorla alıkoyduğu için, Murat'ıda intiharıma sebep olduğu için karakolda alı­koymuşlardı. O geceyi Batuhan'Ia birlikte karakolda geçirmiş ve sabaha karşı da kardeşim Ömer gelmişti. Ömer'e başımdan geçenleri anlattım ve o da duydukla­rına hem çok şaşırmış hem de çok üzülmüştü. Ben Ömer'e başımdan geçenleri anlatırken komser bey de bizim yanımızda anlattıklarımı hayretler içerisinde din­liyor ve dinlerken de sigara üstüne sigara yakıyordu. Ve daha fazla dayanamadı, dönüp kardeşim Ömer'e;

— Ömer bey ben dinlerken gerildim. Ablanız ya­şarken nasıl dayanmış bilmem. Bana sorarsanız bunlar kuzu postuna bürünen birer çakaldan başka birşey de­ğiller. İşinize karışmış gibi olmayayım ama ben derim ki kardeşinizi ve yeğeninizi alıp kendinizle birlikte götü­rün, daha kötü bir şey olmadan. Eğer siz kardeşinizi bu insanlara kurban vermek istemiyorsanız burada bırak­mayın sakın. Aile kutsal bir müessesedir bunu hepimiz biliyoruz. Hiç kimsenin kutsal bir müesseseyi sarsmaya ve yıkmaya hakkı yoktur belki ama bu evlilik ise evlilik­ten çıkmış ve kardeşinize zarardan başka bir fayda sağ­lamamış görünüyor. Bu raddeden sonra iyi olacağına inanıyor musunuz Ömer bey? Bunun ötesi de kölelik ve esirlikten başka bir şey değil. Çünkü bu ailenin kardeşi­nize sunduğu hayat onu intihara kadar götürdü. Allah her zaman insana kurtulma şansı vermez bunu bilesi­niz, dedi.

İntihara teşebbüsümün üstünden bir ay geçmiş olmasına rağmen niçin Murat'ın bundan dolayı alıkonul­duğunu merak ettiğim için komser beye sordum,

''Tahsin bey benim intihara teşebbüsümün üstün­den tam dört hafta geçmişken neden şimdi bu olaydan dolayı Murat gözaltında bulunuyorki hem benim inti­harımla onun ne ilgisi var. Ben o feci sonu hazırlarken, Murat evde bile değildi." dedim.

"Ama sizi o faciaya sürükleyen oydu değil mi?" "Hayır, hayır o kararı ben tek başıma aldım. Bu kararımdan dolayı kimsenin gözaltına alınmasını iste­miyorum."

"Fakat her hatanın oluşuna sebep olan bir de ne­den vardır Sıla hanım.

— Bakınız komser bey belki bir çok pişmanlıkları­mın altında ve acılarımın içinde Murat'ın adı vardır. Ama benim intiharımın da nedeni olabilir fakat asla suç­lusu değildir. Benim hayatımı değersiz kılan Murat ama hayatıma kast edense benim eğer siz bir katil arıyorsa­nız benimle ilgili onu uzakta aramanıza gerek yok çün­kü mağdur da benim o mağdurun katili de benim. Uma­rım şimdi Murat'ı biz gittikten sonra serbest bırakırsınız.

Ben Murat'ın benden dolayı ceza almaması için gayret sarfederken beni derinden sarsan bir haksızlığa daha mağruz bırakıldığımı öğrendim. Ama benim için Murat'ın yapmak istediği yalnış ve haksızlık Murat'ın kendisine dönmüştü. Çünkü komser beyin anlattıkları beni çok şaşırtmıştı. Murat polislere benim hem ruhsal hem de zihinsel ve sağlığımla ilgilide problemlerimin olduğunu anlatmış yavrumu benden koparmak için be­nim hakkımda bir sürü asılsız şeyler anlatırken de be­nim için kurduğu tuzağa kendisi düşmüştü. Çelişkili ifadeleri de onu ele vermiş ve onu gözaltına almışlardı. Yüreğim Murat'a karşı nefret yüküyle ağırlaşmıştı ve hayatımın her anı acı bir sürprizle sarsılıyordu. Artık Murat'la ilgili hiç bir şey, duymaya da tahammülüm yoktu. Ömer tek kelime bile etmiyor ve ellerini oğuşturup duruyordu. Ortalık bir anda sessizliğe bürünmüştü ki, Batuhan derin derin iç çekerek lafa başladı ve sessiz­liği bozdu.

Ben artık o eve dönmek istemiyorum Annem üzülmesin diye söylemedim. Ama bir aydır ben gecele­ri uyuyamıyorum çünkü gözlerimi kapatmaya bile kor­kuyorum."

"Oğlum neden gözlerini kapatmaktan korkuyor­sun ki?"

"Çünkü gözlerimi kapadığım zaman anemin o ta­vanda asılı, çırpınan halini görüyorum hep."

Ömer Batuhan'ı dinlerken gözleri dolu dolu elleri de zangır zangır titriyordu. Ve acı acı yutkunarak bana bakıp;

— Sıla biz seninle etle tırnak gibiyiz ablacığım be­nim hem kardeşim hem de namusumsun. Biz seni so­kakta bulmadık ki ortada bırakalım. Bilesin ki her zaman senin ve Batuhan'm yanındayız sen ne karar alır­san ben senin kararma saygı duyarım, dedi.

— Bunu biliyorum Ömer, belki sağlığım yerinde değil ama aldığım kararın yerinde olduğunu biliyorum. Çünkü bu evliliğin sürmesi için ve de Özellikle oğlum­dan dolayı her zorluğa katlandım fakat sonuçta ben de etten ve kemikten meydana gelen bir insanım. İnanın ki olan gücürnüde bu evliliği belki kurtarabilirin mücade­lesiyle tükettim. Murat mesuliyetini bilen bir insan de­ğil. Eğer ki bu evlilik tüm ihmal ve ihanetlere rağmen devam ederse benim yarınlarımda iyice karanlıkta kalır buna eminim. Ben Murat'la hayatı bana zehir etmesi için evlenmedim ama ne yazık ki beklentilerimin dışında bir hayal kırıklığı yaşadım. Artık hayatımın geri kalan kıs­mını Murat'ın esirliğinden alıyorum.

Uzun bir sohbetten sonra biz komser Tahsin bey­den eve gidip kıyafetlerimizi almak için yanımıza iki polis memurunu vermesini istedik. Komser bey de sa-ğolsun yanımıza iki polis memurunu verdi.

Biz eve gelip kapının önünde durduk ve bir polis memurunu kaynanamın evine yollayıp evimin anahtarı­nı almasını istedim, polis memuru yukarıya çıkıp anah­tarı getirdi ve hemen arkasından da kaynanam geldi, gardiyan gibi başımıza dikilip sadece kıyafetlerimizi alabileceğimizi söyledi. Ben ona;

— Merak etme anne evini yerinden kaldırıp götü­recek değilim. Korkma onu sırtlamaya gücüm de yetmez zaten. Yalnız kendime ve Batuhan'a bir kaç kıyafet alacağım. Evini de oğlun Murat'ı da sana bırakıyorum, dedim.

Kayınvalidem nefret dolu gözlerle Ömer'e baka­rak;

— Senin annen babandan az mı çekti? Neden an­nen babanı bırakıp gitmedi? Sizdeki aile ahlak anlayışı bu mudur? Ömer sen mi bakacaksın buna kardeşini pe-Şine takıp götüreceğine söyle de adam gibi evinde otu­rup eşini beklesin, dedi.

— Evet Sultan  teyze Sıla'ya ben bakacağım hem ona hemde Batuhan'a. Bizdeki ahlak anlayışı bizi ilgi­lendirir benim babamın yaptığı hatayı senin oğlunun yapması gerekiyor muydu veya Sıla onca haksızlık ve ihanete katlanmak zorunda mı? Ben Sıla'yı size gelin olarak verdim esir olarak değil.

— Konuşun bakalım şimdi her zaman bu polisler size refakat etmeyecekler herhalde. Unutmayın ki Sıla Batuhan'ı babasının evinden getirmedi. Onun içinde ne olursa olsun Batuhan'ı sizin yanınızda bırakmayacğım bunu bilesiniz. Şimdi git bakalım nereye kadar sürecek senin istediğin hayat. Bir kız babasının kapısından ge­linlikle çıkarsa kocasının kapısından da ancak kefenle çıkar. Ama nerede o ahlak sizde, deyip bize polislerin yanında bile tehdit ve hakaret etti. Ömer'i ne kadar tar­tışmaması için ikna ettiysem de Ömer kendisine hakim olamayarak kaynanama;

— Sultan teyze bir ay önce az kalsın bu kapıdan kefeni ile çıkacakmış zaten. Ama Allah onu bize ve yav­rusuna bağışlamış. Görüyorsun Sıla'nm yiyecek ekmeği mi yoksa daha çekecek çilesi mî var bilmiyorum."

— Al o zaman uğursuz kardeşinide hayrını görün koca boşayan bir kadın bize yaramaz zaten.

Ben daha fazla tartışmanın büyümemesi için he­men araya girerek Ömer'i sakinleştirmeye çalıştım. Po­lis memurunun da araya girmesiyle olay büyümemiş ve oradan olaysız ayrılmıştık. Ben ve Batuhan Ömer'le bir­likte Adapazarı'na dönmüştük. Ertesi gün Ömer Batu­han için okul araştırmış ve Batuhan'm bir liseye naklini aldırmıştı. Fakat Batuhan çok mutsuzdu. Çünkü o oku­lunu özlüyor ve Adapazan'nda okumak istemiyordu. Bunun için de sürekli kendini iyi hissetmediğini söyle­yerek yatıyor ve biz görmeyelim diye yorganın altında gizli gizli hep ağlıyordu. Batuhan'm bu durumu hem beni hem de Ömer'i çok üzmüştü. Ömer daha fazla da­yanamayarak Batuhan'i karşısına alıp konuşmayı dene­di;

— Bak Batuhan senin rahatsızlığını anlayabiliyo­rum. Sen hasta filan değilsin sadece üzgünsün biliyor­sun. Ama buna başka bir çözüm de şu an göremiyorum, keşke olsa. İnan ki biraz sabredersen buraya da alışacak­sın. Adapazanna ilk geldiğim zaman ben de çok garip­semiştim. Onun için seni anlamıyor değilim. Biz de ay­nen senin gibi çok çektik çocukken. Hayat hangi şartlarla sunulduysa biz de o şartlar dahilinde hayatla çok mü­cadele ettik. Ben derim ki sen de hiç pes etme hayatı sa­na sunulduğu gibi kabul et ve zorlukları yenmeye ça­lış. Onun dışında üzgün olman doğal çünkü evinden, babandan ve arkadaşlarından ayrıldın. Bütün bunlar da az bir şey değil koçum. Bunun başka bir çözümü varsa söyle de senin dediğini yapalım.

Batuhan ellerini oğuşturarak;

— Tamam dayıcığım haklısın belki ben sizin de­diklerinizi anlıyorum. Ama siz de beni anlayın İstanbul­'daki okulum ve okuldakiler beni çok zor kabul ettiler. Yani onlar beni bende kendimi onlara zor kabul ettire-bildim. Benim İstanbul'daki okulum tek huzur buldu­ğum yerdi diyebilirim. Hem isterseniz ben burada oku­la gitmeyeyim iş bulun bana çalışayım olmaz mı?

— Bak Batuhancığım seni anladığımı söylemiştim sanırım. Ama sen de beni anlamaya çalış lütfen benim yalnız işim burada değil benim her şeyim burada. An­nem eşim ve iki yavrumu da buraya gömmüşüm. İşimi İstanbul'a alabilirim belki ama bu topraklarda gömülü olan hayatımın değerlerini kaldırıp İstanbul'a götüre­mem ki sen okulundan ve arkadaşlarından kopmak is­temediğini söylüyorsun peki benim burada yatan an­nem, eşim ve iki yavrumdan kopmamı nasıl benden beklersin ki?

Ben de daha fazla dayanamayarak lafa karıştım; — Bak oğlum dayını dinledin bunun başka bir zümü olsaydı inan ki ona da bakılırdı. Ama sen çok akıl­lı bir çocuksun biliyorsun ki hem sen hem ben yaşadık­larımızdan çok yıprandık ve üzüldük gel oğlum hayatı­mızın geri kalan kısmını kendimize zehir etmeyelim olur mu?

Batuhan derinden bir iç çekerek başını çok üzgün bir şekilde sallayarak;

— Peki anne öyle olsun, dedi. Batuhan bir ay kadar Adapazarı'na okula devam etti. Fakat okuluna alışamamış ve derslerinde de çok ba­şarısız olmuştu. Bu durum bizi çok üzüyordu. Ben ve Ömer bu durumu nasıl çözebiliriz diye düşünüyor ve hiç bir sonuca ulaşamıyorduk. Ama şükürler olsun ki kötü tesadüflerle birlikte iyi bir tesadüf üzüntülerimizi kısmen de olsa hafifletmişti. Kardeşim Hüseyin'in An­kara'dan tayini İstanbul'a çıkmış ve İstanbul, Bağcılarda bir bankaya müdür olarak atanmıştı. Hüseyin olayı duymuş Adapazarı'na bizi ziyarete gelmişti. Başımız­dan geçen, olan-biteni o da öğrenmişti. Bu arada Batu-han'm durumu için Ömer ve Hüseyin bir çözüm bulma­ya çalıştılar. Nihayet bir sonuca varmışlardı. Batuhan'm okulu için biz de Hüseyin'le birlikte İstanbul'a yerleşip Batuhan'm tekrar okuluna orada devam etmesine karar vermiştik. Fakat bu karan Batuhan'a sürpriz olarak Ömer akşam yemeğinden sonra söylemeyi istemişti. Akşam Batuhan okuldan eve gelince her zamanki gibi yine bir hayli düşünceli ve üzgündü. Ama biz akşam yemeğini yiyene kadar ona hiçbir şey söylemedik. Yeme­ğimizi yedikten sonra dayıları Batuhan'ı yanma çağırıp;

— Gel yanımıza otur bakalım delikanlı, biraz ko­nuşalım seninle dediler.

— Sizi dinliyorum dayı, herhalde yine derslerimin neden bu kadar kötü olduğunu soracaksınız değil mi?

— Hayır bilemedin tabiki derslerinin kötü oluşu bi­zi üzüyor ama bunu sormadan önce sana bir haberimiz var. Bak koçum kaderimizin benzerliği sanırım birbirimi­zi daha iyi anlayabilmemizi sağlıyor. Onun için iki gün­dür düşündük ve bu meseleye bir çözüm aradık ve bul­dukta sanırım. Bu kararı sen de bilmek ister misin? dedi.

— Tabi dayı bilmek isterim. İyi sürprizler duyup sevinemedim ama kötü sürprizlere de alıştım sayılır.

— Biz söyleyelim de kararımızı iyi mi kötü mü ar­tık orasına da sen karar ver olur mu koçum.

— Tamam dayı sizi dinliyorum neymiş bu karar.

— Senin buradaki memnuniyetsizliğin biliyorsun ki derslerine çok yansıdı. Bu durum bizi de çok üzdü ve senin için de çok büyük bir kayıp olmuştur, bunu bili­yorsun değil mi?

— Evet dayıcığım biliyorum.

— İşte bunun için sizi Hüseyin dayın ile birlikte İstanbul'a yolamaya karar verdik. Şimdi söyle bakalım delikanlı bu haber senin için iyi mi kötü mü?

— Nasıl yani şimdi ben kendi okulumamı gidiyo­rum?

— Evet delikanlı sen İstanbul'a gidip kendi okulu­na devam edeceksin. Ne yapalım, demekki seni burada memnun edemedik."

— Estağfurullah dayı olurmu hiç öyle şey? Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Ama dedim ya İstan­bul'daki okulum, öğretmenlerim ve arkadaşlarımıda çok özlediğim için burada kendimi derslere veremedim işte, sen nasıl ki diyorsun benim her şeyim burada, işte benim de her şeyim İstanbul'da"

"Tamam delikanlı biz de buna çözüm bulduk işte. Şimdi söyle bakalım bu sürpriz seni mutlu etti mi?"

"Hem de nasıl dayıcığım. İnanki bu çok güzel bir haber, nasıl mutlu olmam? Yaşşa dayıcığım."

Batuhan dayısının boynuna sarılmış, sevinci göz­lerine yansımış ve oğlumun gözlerinin içi gülüyordu. Ne kadar mutlu olduğunu ifade ediyordu. Ömer Batu-han'm gözlerine uzun uzun baktıktan sonra Ömer'in de gözleri dolmuş ve dönerek; "Sıla Batuhan'm kaderi bi­zim kaderimiz gibi olmak zorunda mıydı" demişti.

Bir hafta kadar kısa bir zaman içerisinde Hüseyin İstabul'a gidip ev aramış ve bize bir daire kiralamıştı. Ömer Batuhan'm naklini İstanbul'daki okuluna tekrar aldırmış ve bizi Bağcılar'daki yeni evimize yerleştirdik­ten sonra tekrar Adapazarna dönmüştü. Ben Murat'tan ayrıları tam dokuz ay olmuştu. Bu arada ne biz ondan bir haber alabilmiştik, ne de o bizi aramıştı. Ben boşanma davası açtıktan üç hafta sonra Murat izimizi bulmuş ve bizimle tekrar barışmak istemişti. Fakat ben onu içimden ve hayatımdan çıkartmıştım. Murat ise beni hâ­la eski Sıla gibi görmeye çalışıp beni ikna edebileceğini zannediyordu. Bir gün Önümü keserek ısrarla eve dön­memi istedi. Ben ona: "Seninle bir araya gelmek en son isteyeceğim şey. Asla, asla benim hayatta yapamıyaca-ğım bir şey istiyorsun benden." dedim. Murat beni ikna edemeyince bu sefer beni öldürmekle tehdit etti. Beni bununla korkutamayınca oğlumu benden alacağını sö-ledi. Fakat ben ona beni tehdit ettiğinden dolayı onu po­lise şikayet edeceğimi söyleyince bu defa çareyi yalvar­makta bulmuştu. Fakat benim ona bir kez daha güvenip şans vermem hayatımın ikinci hatası olurdu herhalde. Murat'ın ısrarları devam ederken mahkeme günü gelip çattı. Ve mahkemeye bir kaç gün kalmasına rağmen Mu­rat'ın ısrarları hâla devam ediyordu. Mahkemenin baş­lamasına ancak saatler kalmıştı ki Murat tekrar ısrarla yanıma gelerek

"Lütfen Sıla, tekrar deneyebiliriz, bunun için bana bir şans daha ver. Sonra pişman olacağın bir şey yapma" dedi.

"Ben hayatımın hatasını seninle evlenmekle yap­tım. İkinci bir hatayı da sana ikinci bir şans vererek yap­mak istemiyorum. Üzgünüm Murat seçtiğim yeni haya­tımda sen yoksun artık. Şimdi olmazlarla beni sıkıştırıp durma. Ben geriye dönmek için bu kararı almadım. Göremiyor musun Murat, seninle benim aramda hiçbir ile­tişim kurulmuyor. Beni çıktığım mezara geri götürmek istiyorsun. Artık seninle asla, asla olmaz."

Murat hiç pes etmiyor ve durmadan ikna edici bir yaklaşımla bana tesir etmeye çalışıyordu. Ama ben Mu­rat'a karşı ne bir güven ne de bir sevgi kırıntısı duymu­yordum. Çünkü hafızamdan asla silinmeyecek kötü iz­ler bırakmıştı. Eğer ben Murat'a bir şans daha vermiş ol­saydım acılarım da sonsuza dek sürüp gidecekti belki.

"Üzgünüm Murat artık hayatımın geri kalan kıs­mını dirhem dirhem tüketmene izin vermiyeceğim. Bu karan biraz düşünüp tekrar sana dönmek için almadım. Bu kararla seni tamamen hayatımdan söküp atmak için aldım. Murat beni ikna edemeyince bu defada gidip be­ni  ikna  etmesi için kardeşim  Ömer'e yalvarmıştı. Ömer'in cevabı ise Murat'a "Üzgünüm Murat, ben Sı-la'yı sana eş olarak verdim. Kurban olarak değil. Şimdi sen gelmişsin bana ikinci bir hata daha yapmamı istiyor­sun. Kim birkez boğazlanmış kuzuyu ikinci birkez kur­da teslim eder ki. Şimdi sen benden ve Sıla'dan artık ol­ması imkansızı istiyorsun" dedi. Ve nihayet Murat'la boşanmıştık. Oğlumun velayetide bana verilmişti. Mu­rat'ın tamamen hayatımdan çıkması beni rahatlatmıştı. Oğlumun her konuda çok duyarlı olması, sıkıntılarımın azalmasına yardımcı oluyordu. Çünkü geçmişin enkazının bıraktığı yaralar kolay kolay iyileşmiyordu. Bunun için de en büyük destekçim daha çocuk olmasına rağ­men de oğlum olmuştu.

Murat'la ayrılalı tam dört yıl olmuştu. Batuhan li­seyi başarıyla bitirmiş ve Van 100. Yıl Tıp Fakültesi'ni kazanmıştı. Sıkıntıların bitmişti fakat bu defa da oğlu­mun ayrılık hasreti beni çok üzüyordu. Ama ben yine de hayata yeni bir sayfa açmış ve kötü olan geçmişim­den kurtulmuş umutsuzluğu ve karamsarlığı da haya­tımdan tamamen kovmuştum. Geçmişe dönüp baktı­ğımda yalnız o zaman neden o kadar kendimi yıpratıp üzülmüş olduğuma üzülüyordum artık. Halbuki hayat Allah tarafından bize sunulan en güzel bir armağandı. Ama onu değersiz kılan yine bizler olmuştuk. Benim şimdiki pişmanlığım ise keşke onu yıpratma yerine koruyabilseydim. Hayatımdaki en acı tesadüf ise benim kaderimin annemin kaderine benzemiş olmasıydı. Çün­kü babamın yaptığı hata yalnız annemi değil bizi de çok etkilemiş ve yıpratmıştı. Babamın sorumsuzluğu ve biz­den çok kolay vaz geçmesi bizi manen pisikolojik çö­küntüye uğratmış ve manevi desteğini çekmesi de bizi mağduriyete uğratmıştı. Annemin sürekli babamın şid­detine maruz kalıp dayak yemesi ve durmadan ağladı­ğına tanık olmamız annemle birlikte bizim de canımızı sıkıyordu.

Ben ne kadar görücü usulüyle evlendiysem de Murat ile ben birbirimizi beğenmiş ve sevmiştik. Bu sevgiyi bitiren ise Murat'ın babam gibi hissi ve nefsi dav­ranmasının zayıflığı olmuştu. Annemin de gözyaşları hep aynı nedenle akmıştı zaten. Ve her ikimiz de aynı nedenlerle yıprandık. Ben tıpkı annem gibi Murat'ın be­ni aldattığını anlayınca, belki bir zaman sonra biter ve yine yuvasına döner umuduyla zamana bırakmıştım. Fakat o zaman içerisinde benim hayatımdan çok değer­ler de kaybolmuştu.  Şimdi ise en büyük üzüntüm oğ­lumdan uzak kalmamdır. Ama bu üzüntüme rağmen eskiden yaptığımı yapmıyor ve kabuğuma çekilip üzün­tülerle boğuşma yerine kendimi sürekli geliştiriyor ve el sanatları kurslarına giderek sanatsal becerilerimi keşfe­dip değerlendirdim. Bu vesileyle hem zamanım değer­leniyor, hem de bütçeme katkıda bulunuyordum.

Ayrılmamın üzerinden dört yıl geçmiş ve haya­tımda da yeni yeni sayfalar açmıştım. Kardeşim Hüse­yin ile aynı bankada çalışan ve eşini bir trafik kazasında kaybeden Kemal beyle tanışıp evlendik. Fakat ona evet demeden önce çok büyük tedirginlikler yaşamıştım. Çünkü bir göğsümün olmayışı ya Kemal beye de bunu Murat gibi, bir eksiklik olarak  görüp de bununla beni küçümserse diye korku ve endişesini çok yaşamıştım ama bu endişe ve korkularımı Kemal beye açıklayınca Kemal bey bana "Sıla hanım ben sizin bedeninizin kusu­runa hiç bakmıyorum. Ben yalnız sizin kalbinizin bü­tünlüğü ve dürüstlüğüne bakıyorum. Serti köle olarak değil, eş olarak istiyorum." dedi.

Ve yıllardır içimdeki tutulan güneş ızdırap bulut­larının içinden çıkmış ve artık yüreğimi ısıtıyordu. Karamsırlığı ve umutsuzluğu sürgün etmiştim. Yerleşti­ğim hayatta. Ardıma aldığım güneşi önüme katmış ve yarınlarımda artık aydınlıkta görünüyordu.

Yıllar önce hayatımın içinde kaybettiğim manayı bulmuştum yine hayatımın içinde güven ve sevgiye ben de sahiptim artık.

Batuhan hayalindeki idealini gerçekleştirmek için tıpta jinekolog bölümünü okuyordu. Murat'tan ayrıl­dıktan sonra onunla hiç karşılaşmamıştık ama Batuhan senede bir defada olsa onunla görüşüyordu. Ve ben Batuhan'dan öğrendiğim kadarıyla Murat hâla bekar ve durumu da hiç iç açıcı değilmiş. Serkeşliği artmış ve kendi ailesinden bile tamamen koptuğunu duymuştum.

Anladım ki bir evlilikte kusursuzluk gerekli değil­di ama bir ailenin sürmesi için dürüstlük ve güven o ai­lenin sürmesi için gerekliydi. Ama ne yazık ki bu da Murat'ta yoktu.

 

Yalnışlar Ve Doğrular

 

Murat'ın helalinden çok çabuk bıkması ve dışar-daki haramlarla hayat sürmesi ise onu insanlıktan ve so­rumluluktan uzaklaştırmiştı. İşte bu da gösteriyor ki sa­dakat ve ihanet karanlık ve aydınlık kadar birbirine zıt­tır. İnanç sabittir, güven ise esastır. Fakat onu değersiz kılan yine insandır. Sabır en güzel hazinedir. Ama onu telef eden yine insandır. İnsandaki onur ve haysiyet nef­sin firenidir. Fakat onu bozan yine o nefsin ta kendisidir. Sadakat güzeldir ama ihanet onun sırtına vurulan bir kambur gibidir. Fakat bu kamburu taşımakta her babayiğidin harcı değildir.

Affetmek hem zor hem de acıdır. Ama reddedil­mek ise ondan daha feci bir hayal kırıklığıdır. Bir ailede sevgi ve güven gereken bir esastır. Ama her zaman ka­rarsız olan yine insandır. Güven ve sevgiye zor rastlanır. Çünkü onu ha dediğin her yerde bulamazsın.

 

Kendinizi Önemseyin

 

Hayattaki en iyi silahınız kendinize güveniniz ol­sun. Her zaman pes etmek yerine mücadeleyi seçin ve göreceksiniz ki karşılığı zaferdir. Öncelikle hayata gör­sel bakalım ve de olayları bütünsel düşünelim. Detayla­ra da sağlıklı bir kafayla odaklanalım. Çünkü çözümleri üretecek olan bizleriz. Bazen insanın çok büyük bedeller ödeyerek elde etmeye çalıştığı hayatın karşılığı hüsran ve hayal kırıklığı olabiliyor. Onun için her zaman pes et­me yerine mücadele ile karşılık vermemiz gerekir. Çün­kü cesaretsiz bir insan, hayatın ona sunduğu zorluklar­la karşılaştığı zaman onu ne kadar rahatlatmaya çalışsa­nız da o her zaman kendini tehdit altında görür ve önce sorununu anlatacağı yerde ilk etapta acziyetini anlatır.

İnsanlar sorunları içinde taşıdığı gibi, çözümerini de kendi içinde barındırırlar. Fakat onlar kendilerini bıraktıkları için çözüm yollarını bulamazlar. Çünkü yaşa­dıkları olayların enkazı onların çıkış ve çözüm yollarını kapamıştır.

Halbuki hiç kimse yaşadığı sorunları kendileri da­vet etmezler, onlar insanın hiç beklemediği bir anda meydana çıkarlar. İşte asıl marifet insanların ne olduğu, kim olduğu değil, hayatla nasıl ve ne şekilde mücadele verdiğidir.

Yaşadığınız sorunların ismini değiştirin ve girmiş olduğunuz çıkmazlara karşı da bir çıkış yolu arayın. Çünkü her zaman bir çıkış yolunun olabileceğine de inanın. Burada yapacağınız tek şey adresi doğru yerde aramanızdır.

Karamsarlığı içinizden kovun ve kendinizi kötü dürtülerden arındırın. Çünkü ümitsizlik ve karamsarlık her zaman insanın gücünü azmini kırar. Unutmayın ki ümitsizlik sağlıksız bir düşünce sistemidir. Hikâyede de görüldüğü gibi Sıla'mn yaptığı en büyük hata ise, aklın­daki kötü dürtüleri idam edeceği yerde ipi kendi boynu­na geçirmiş olmasıdır. Çünkü Sıla'nın yaptığı hiç akıllı­ca bir davranış biçimi değil, ne elleri ne de ayaklan bağ­lıydı, fakat o kendini Murat'a karşı mecbur hissetmişti. Sıla bu yanlışa karar vermeden önce niçin kendisini yok etme dışında başka çareler aramadı? Halbuki ben bunla­rın mutlaka üstesinden gelebilirim deseydi her zorluğun üstesinden gelebilir. Çünkü insanlar duygularını iç­sel olarak yaşar ve de davranışsal olarakta temsil eder ama bazen de insanlar bozuk davranışlar içerisinde ha­yatını kendi eliyle mahfedebiliyor. Sila'nm hayatına kendi elleriyle kastetmesi gibi.

 

Eyvah! Ben Ne Yaparım

 

1- Evlilikleri iyi gitmeyenlerin en büyük mazeret­leri "Ben bu evliliğe yalnız çocuklarım için katlanıyo­rum" derler. Aslında onların süzgecinden geçen tek se­bep bu değildir. İlk etapta onlar kendi aile büyüklerin­den çekinirler. Gelenek ve görenekleri de engel teşkil eder. Aile büyükleri ise her zaman yıkım karşıtıdırlar doğal olarak.

2- "Nerden ben nasıl geçinirim, ben ne yer ne içe­rim" deyip hemen hayat şartlarını düşünürler.

3- "Herkes ne der?"

4- "Ya sonum daha kötü olursa?"

Peki sağlıksız ve huzursuz süren bir evliliğin içe­risinde tükenen bir hayat ve büyüyen çocuklar ne kadar sağlıklı yetişebilirler? Veya iki kişiden oluşan bir evlilik ve de aynı çatı altında olmalarına rağmen ikisinin de gö­nül ayrılığından dolayı onlar ne kadar bir arada yaşasa­lar da, yalnız yaşıyor gibidirler. Bir evlilik görünürde değil gönül bağıyla sürmeli.

Peki tek kişilik yalnızlık bu yalnızlıktan daha mı kötüdür. Onlarda ayrılar fakat bir çatı altında oldukları için gönül ayrılıklarını fark edemezler.

Onun için bazen kötü olaylar hayatımızı alt üst et­se de onlar daha sonra bize oldukça deneyim ve tecrübe kazandırır. Aslında evliliklerde çiftlerin karakter ve kişi­likleri anlayış ve uyum içinde olması gerekir, bunun ak­si olursa işte o zaman hayat her ikisinede mutsuzluktan başka hiçbir şey getirmez, evliliklerdeki kutsal değerle­ri de yok eder. Çünkü hayatta yalnız yaşayan bir kadın veya erkek nasıl yalnızsa, hayatım yalnış insanla payla­şan kadın veya erkek de bir o kadar yalnızdır. Onun için hayatınızı değersiz kılan bir insana fedakârlık yapaca­ğım diye onun hayatınızı mahfetmesine sakın izin ver­meyin. Çünkü bazı insanlar sorunlarla karşılaştığı za­man sabır gösterme yerine kendini harab etmeye daha çok gayret gösterir. Onun için size uğrayan üzüntülere yenilmeyin ilk önce nerede hata yaptığınız bulmaya ça­lışın ve kadere inanmaya da gayret gösterin. Çünkü akıllı ve inançlı insan kadere inanır ve tevekkül ederse daha dirayetli olur. Hayattaki zorluklara karşı pes etme yerine mücadeleyi seçer ve onu alt etmek isteyen mik­roplara karşı savaşır. Ancak, zayıf insan pes eder ve kendisini olaylarla yıpratır. Kendisini kemiren bitirme­ye çalışan kötü ve kötülükleride güçlü kılar.

Akıl bir servettir. Ancak insan onu sağlıklı kulla­nırsa kazançlı olur. Çünkü akü yolu ile her çarenin keş­fi mümkündür. Akıl yoluyla buluruz herbir şeyi fakat o aklı fakire uğratırsak, işte o zaman ahmaklıkla da kaybederiz yine her şeyi. Akıl İle manaya ulaşın ve yine akıl ile maddeyi kullanın ama maddeye de bağlanmayın. Madde ile manayı birbirleri ile karşılaştırın fakat mana­yı asla maddeye tercih etmeyin. Çünkü madde çarçur olur gider o yalnız dünya sermeyesidir. Bunun için sa­bır, mananın temeli, mücadele ise onun çatışıdır.

 

Fedakarlık

 

Evliliğini kurtarmaya niyet eden bir insan geçmi­şinde kendisini sarsan hiçbir hadiseyi asla tekrar günde­me getirmemeli. Çünkü insanları derinden sarsan mese­leleri her ne kadar hafızamızdan silemesekte tekrar tek­rar düşünerek gönlümüzü ve ruhumuzu saran kasırga­larla umutlarımızın ilmek ilmek sökülmesine de izin vermemeliyiz. Çünkü bazen istesekte istemesekte zihni­mizde geçmişin kötü resmini yansıtan suretlerden kolay kolay kurtulamayız. Eğer insan bir evliliği taşıma gücü­nü kendisinde buluyorsa ve bu evliliğin kurtarılmaya değer nedenleri de varsa o zaman fedakarlık yapın fakat kendi haklarınızı da gözetleme şartıyla.

Eşlerin arasındaki sadakat, sevgi ve saygı bazı fi­ziksel kusurları da görmezden gelir. Çünkü sevgi ne ka­dar büyükse bedensel kusurlar da bir o kadar küçüktür ve görülmez. Ama eğer eşiniz çok nefsi ve hissiyse siz ne kadar kusursuz olmaya çalışsanız da o her zaman sizde bir yetersizlik bulur.

Hani aklınızı iyi kullanın dedik ya burada önemli bir hususa değinmek istiyorum öncelikle. Bazen ben de akıllıyım demekte yeterli olmayabiliyor. Çünkü his ba­zen aklı alt eder ve siz onun farkında olamayabilirsiniz. Mesela sağlıksız bir düşünce tarzı "eşim beni istemiyor. Ama ben kendimi ona kabul ettirmek zorundayım. O beni istemese de ben onu istiyorum." Şimdi direten ki­şi burada yalnız kendi istek ve hislerinin doğrultusunda mücadale veriyor. Bu kişinin verdiği bir mücadele var ama aklını sağlıksız kullandığı için gayretleri yalnış yönde.

Bir başka yalnış İse eşinin ihanetine karşılık kadı­nın kendini önemsiz görmesi ve öfke ile kendine zarar vermesi veya kadının kendini yadırgaması gibi. Eşine, seni anlamakta zorluk çekiyorum ve kendimi senin tara­fından aşağılanmış görüyorum. Ben bu kadar değersiz olamam. Benim kimden ne eksiğim var ki veya "ben hangi konuda yetersizim?" gibi.

Bazen kendimizi savunurken bile, hiç farkında ol­madan çok büyük hatalar yaparız . Çünkü bizi onun karşısında ayağa diken hırsımızdır, aklımız değil. Onun için çoğu zaman duygu ve hislerimizin doğrultusunda hareket ederiz. Ve bundan dolayı da kaybederiz. Halbu­ki öncelikle mantığımızı sağlıklı kullanıp doğru hareket etmeliyiz. Eğer kadın kendisini kocasına karşı değersiz ve yetersiz görürse o zaman asla kendisini aşağılayan kocasına karşı güçlü olamaz ve eşine mahkum olur.

Güvensizlik ve şiddet içerisinde hasbel kader sü­ren evlilikler sağlıksız olmakla beraber piskolojisi bo­zuk ve sağlıksız çocukların yetişmesine de neden olur. Sağlıksız giden evliliklerin dışında bir de çocukların so­runlarıyla uğaraşmak zorunda kalırlar.

Ne Yapabilirim? Kendinize Güvenin Ve Olabilirlik Üze­rinde Durun

''Benim hayatım bana aittir deyin" ve başkasının hayatınızı mahfetmesine izin vermeyin. "Ben sensiz de hayatıma devam edebilirim. Sen benim duygu ve nişle­rimin bir parçası olabilirsin ama hayatımın değil." diye-bilin.

Hayatta nelerin Önemli olduğunu bilin ve doğru olanı hedefleyin. Unutmayın ki her gayretin sonunda mutlaka bir kazanç vardır. Çünkü Allah her insana mü­cadele ve gayret için şans vermiştir. Bunun çin olaylara his ve nefsin gözüyle değil de akıl gözüyle bakın. Ve her ne düşünürseniz düşünün fakat olayları aklınızdan mahkeme ederken vicdanınızın sesini duymaya çalışın. Çünkü vicdan bir gönül ve insaf mahkemesi olduğu için onun ikrarında art niyet olmaz. Eğerki vicdan ihanet ve fesatlığın marazından ölmemişse.

İnsanlar gördükleriyle ve duyduklarıyla değişir­ler. Bazen gördükleri ve duydukları insanı yanıltabilir. Onun için dedilere değil, doğrulara inanalım.

Eğer ki yaşadığınız olaylar sizi çıkmazlara götürü-yorsa hemen tesirinden kurtulun ve içinde bulunduğu­nuz karamsarlığınızdan arınarak hayatınızda değişiklik yapmaya karar verin. Artık değişip şunu yapacağım di­ye hedefinizi belirleyin, hedefinizi belirledikten sonra bir zaman dilimi koymayı da ihmal etmeyin. Çünkü za­man çok önemli bir süreçtir. Hayal ettiğiniz her neyse onu aklınızda ve gözlerinizde şekillendirin. Bu sizi he­definizle meşgul edip kötü dürtülerinizden uzaklaştıra­caktır, bir de eğer yapacağım dediğinize bir tarih koy­mazsanız planlarınız zaman aşımına uğrar bu sefer de idealiniz size göre lüzumsuz görünebelir. Yapma azmi­niz biter bu yaştan sonra ne yapayım dersiniz.

 

Neyi Ne Kadar Doğru Biliyoruz?

 

Siz kendinize göre haklı olduğunuz konularda ne kadar haklısınız? Mantığınızla mı hareket ediyorsunuz yoksa his ve hırsınızla mı bunu net anlamanız lazım. Eğerki mantığımızı gerektiği gibi kullanmıyorsak ve fi­kirlerimiz işlevsel değilse ve onu inadımızla fakire uğra­tıyorsak ondan gelen zarar yine bize uğramadan geç­mez. Çünkü bir yolu bilmek ayrı, o doğru bildiğin yol­da ilerlemek ayrı şeydir. Her insanın düşünce yapısında öncelikle iyi bir kariyer, bol kazanç, rütbe, kusursuz mutlu hayat ve iyi bir aile kurmak idealiyle yaşar. Bu­nun için hem dünya sermayesini ister hem de ona uğra­yacak olan yalnış ve kötü olaylardan da korkarlar.

 

Olabilrlik

 

Ben de başarabilirim, neden olmasın? Benim baş­kasından neyim eksik?

— Aferin sana.

— Ben asla pes etmeyeceğim!

— Bravo,

Akıllı olan her insan güçlüdür. Ben de akıllı oldu­ğuma inanıyorum.

Çok mantıklı çünkü öncelikle buna kendinizi inandırın. Zayıflığı ve acziyeti asla sevmem, çünkü zayıf olanlar daima sabır yoksunudurlar.

— Evet çok doğru.

Olayların beni sarsmasına asla zin vermem ve ne kadar beni sarssalar da yıkılmamaya gayret gösteririm.

— Evet, güçlü olmak gerek. Çünkü insanın kendi­sine güven duyması lazım.

Ben güzelim. Beni çirkin gören insanın yüreği çir­kindir. Ve benim yalnış ithamlara karşı daha sabırlı ve akıllı olmam gerekir. Çünkü onun küçümsemelerine karşı hiddetli olursam benim ondan bir farkım olmaz.

— Gayet sağlıklı bir düşünce biçimi. Kişiliğinizi güzelleştirin. Çünkü içinizdeki iyi niyet merhamettir.

Her insan hata yapabilir. Onun için önce iyi yakla­şırım/ belki onu yalnışlardan döndürebilirim diye düşü­nürüm.

— Evet, demekte fayda var. İlkin çözüm yollarınıarayın. Bunu yaparken önünüze çıkacak en küçük bir engelden dolayı hemen pes etmeyin. Çünkü anlayış kavramı her zaman hedeflerimizdeki beklentileri belir­ler. Olabilirlik dedik ya onun için çok akıllı görünen in­sanlar bile bazen olumsuz davranışlarda bulunabilirler. İşte hayatımızda zuhur eden hadiselere bütünsel bakar­sak hata ve yalnışların insanlar için olduğunu görebili­riz. Anlayış kavramı her zaman hedeflerimizdeki bek­lentilerimizi belirler.

"Beni istemeyeni bende istemem" demesini bil­meli insan. Kendinize her zaman güveniniz olsun. İnsa­nın kendisine güven duyması bir kazançtır. Önce zihin­sel sürece odaklanın, kendinizden öncesini gözden geçi­rin. İrade keşfiyle bulduğunuz deneyimlerinizi dengeli bir biçimde ortaya koyun. Tasarlayıp yapmak istediği­niz şeyi çok iyi gözden geçirin, başkası için isteyeceğiniz şeyi öncelikle kendiniz için isteyin. Çünkü başkası için istediğinizi ona kabul ettirmeden önce kendi vicdanını­za kabul ettirmeniz gerek. Hayat sürecimizin içerisinde yaptığımız ve yapacağımız her şeyde öncelikle bize fay­da sağlayacak sabır ve azimi modellemeliyiz. İdealimiz­de olan hadefi belirlerken beynimizi çok sağlıklı prog-ramlamalıyız. Bu arada manevi telkinler çok işlevsel ol­duğu için ruhu sağlıklı ve doğru gıdalarla beslemek en doğrusudur. Çünkü manevi telkinler hem ruhumuzu hem düşüncelerimizi güzel ve sağlıklı kılar. Unutmayın ki herkesin içinde gizemli bir fevkaladelik vardır. Bazen kendimiz bile içimizdekini fark edemeyebiliriz... Bunun için de farkmdalık yöntemimizi geliştirmemiz lazım. İçi­mizdeki yeteneği ve yeterliliği keşfettikten sonra hemen onu geliştirmeye odaklanırız. Karşımızdaki insan hangi konumda olursa olsun kendimizi ondan aşağı görme­meliyiz. Onun karşısında kendimizi ve duygularımızı iyi ifade etmezsek karşımızdaki bizi yetersiz görür.

Geçmişteki hatalarınız sizi karamsarlığa sürükle­mesin. Karamsarlığa içinizde asla yer vermeyin. Onu içinizden kovun ve ondan kurtulun. Unutmayın ki her kusursuz görünen insanın bile bir kusuru vardır. Haya­tınızdaki olaylar ne olursa olsun onu siz yaşadığınız için geçmişinize sahip çıkın. Çünkü istemesekte hayat bize bazen sürprüz hayal kırıklığı sunabiliyor. Bunu ne ka­dar biz istemesek de yaşıyor ve kabul etmek zorunda kalıyoruz. Bu nedenle de her zaman her insanın mutla­ka yaşadığı acı ve tatlı olaylar vardır. Çünkü bazen ha­yal ve ideallerin dışında istenmeyen bir hayat çizgisi biz insanlara sunulur. Biz bu çizgiden yürümeyi kabullen-mesekte birde bakarızki o ürktüğümüz çizginin ortasındayız.

İşte istenmeyen bu stratejilerin bazen bize öğretti­ği olumlu şeyler de olabiliyor. Zaten hayat ilk önce insa­na mücadeleyi öğretir. Onun için hayatı daha kapsamlı görebilmemiz için akıl mekanizmamızı genişletip bü­tünsel düşünmeliyiz. Yani acı ve tatlı her şeyin insana uğraması mümkün.

 

Sağlıklı Evlilikler

 

Sağlıklı evliliklerin huzur ve mutluluk içerisinde olması için kişilerin fikir ve ahlaki değerlerinin aynı öl­çü içinde olması gerekir. Bunun tersi olursa bir zıtlığın içerisinde olurlar. Bu tür evliliklerde sağlıksız olur. Bu tarz evlilikler, büyüklerin baskısı veya çocukların hatırı için sürdürülür. Böylece aynı çatı altında gönülleri ayrı hasbel kader bir evlilik sürüp gider.

Bazen eşler birbirine karşı duydukları sevgiyi yansıtırken farkında olmadan aynı şekilde nefreti de yansıtabilirler.

Hikayemize dönüp baktığımız zaman Sıla Murat'ı hem sevmiş hem de aynı zamanda da güvenmişti. Fakat Murat sevgi ve sadakatin harcına ihanet tohumu karış­tırmıştı. Sıla ise kendisini eşiyle bütünleştirdiği için Mu­rat ondan kopunca bütün gücününde onunla birlikte tü­kendiği hissi ve korkusuna kapılarak burada zedelenen kişiliği ve onurundan dolayı hakkını arayacağı yerde fe­dakarlık adı altında hayatını Murat'sız sürdüremeyece­ği edişesi onun çok büyük bir hata yapmasına neden ol­muştu. Peki Murat'sız hayatını sürdürmeye cesaret ede­meyen Sıla kendisini öldürme cesareteni nerden buldu?.

Çünkü Sıla yalnış pencereden baktı ve gördüğü çıkışın kendisini felakete götüreceğini bilememişti. Çün­kü her insanın içinde bir umut penceresi bir de karam­sarlık penceresi vardır. Fakat Sıla karamsarlık pencere-

sinden bakmıştı. Umutsuz duyguların içerisinde olan kişiler psikolojik rahatsızlıktan kurtulamazlar. Tek başı­na kalmaktan korkan insanların hayatlarında hatalar ve eyvanlar daha çoktur. İnsanın hayatı da sorumluluğu da öncelikle kendisine aittir. Kişi ilk önce kendi sorumlulu­ğunu alması lazım. İnsana uğrayan üzüntüleri hiç kim­se kendisi davet etmez. Ve her olayın mutlka bir dar ge­çiş noktası vardır. Bizler olayları mahkeme ederken ipi yalmşlıkl kendi boynumuza geçirmemeliyiz. Bunu ya­parsak hayatımızın en büyük hatasını yapmış oluruz. Unutmamalıyızki her yalnışın mutlaka bir hesabı var­dır. Hayatınızda yapmak istediğiniz, olmak istediğiniz ve söylemek istediğiniz bir çok şeyi unutun ama Allah'a hesap vereceğiniz günü de hiç unutmayın. İnsanlar ak­lını sağlıklı kullandığı müddetçe Dünya'daki zorluklar ve Allah'ın hesabı'da kolay olur.

 

Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?

 

Başkalarının etkisinde kalan birimisiniz? Kim ne derlerden siz de korkarmismız? Veya başkalarının ön yargıları sizi etkiler mi? Bir hadiseyle karşılıştığımz va­kit tepki mi, sabirmı gösterirsiniz? Yoksa Kendinizi yar­gıla rmısmız?

Zor zamanlarınızda birilerinden yardım mı alırsı­nız yoksa bildiğinizi mi okursunuz? Kendinizi çirkin ve­ya yetersiz hissettiğiniz oluyor mu hiç? Size karşı yapı­lan kötülüğe karşı kötülükle mi yoksa iyilikle mi karsı­za

lık verirsiniz? İstenmediğiniz hissine kapıldınız mı hiç? Açık fikirli misiniz yoksa içinize kapanık biri mi? Size uğrayan olayların tesirinde kalır mısınız yoksa hemen olayın etkisinden kurtulup kendinizi başka şeylerle mi meşgul edersiniz? Eşinize karşı güveniniz var mı? Yok­sa o her an ya beni aldatırsa korkusuyla mı yaşarsınız? Çocuklarınızın geleceği ve babadan ayrı olması sizi en­dişelendirir mi? Onlara ne olacak korkusu sizi etkiler mi? Mücadeleyi mi seçersiniz yoksa pes etmeyi mi?

Öncelikle kendimizi çok iyi tanılamalıyız. Ve nele­re karşı hoşgörülü nelere karşı tepkili olduğumuzu bilir­sek eğer o zaman hayatımızda daha çok mutlu olabiliriz.

Önce kim ne derlere takılmayacağız. Çünkü kim ne derse desin herkes kendi hayatını yaşar. Eğer ne der­lere saplanırsanız hayatınızı başkalarına göre sürdür­mek zorunda kalırsınız. Başkalarının önyargılarını her zaman ciddiye alırsanız hayatınızı sindirilmiş bir vazi­yette geçirmiş olursunuz. Her daim kendinizi suçlu gibi görürsünüz ve sonunda siz bile olmayan suçunuza inanmış olursunuz.

Dinlemeden anlamadan hemen tepki gösterirsek hiçbir şeyi anlamadan hem kırıcı oluruz hem de suçlu duruma düşeriz. Çünkü doğruyu ve yalnışı bilmek için önce dinlemek gerek ve bize uğrayan kötü sürprizlere karşı öncelikle sabır göstermeliyiz. Unutmayın ki sabır insanın anlayış ölçüsüdür.

Bazen yaşadığımız olayların gerek kendisinden gerek tesirinden, saplandığımız negatiflere takılıp kalı­rız. Bunun için her zaman birilerinden yardım bekler ve­ya yardım alırız. Çünkü bazen yaşadığımız sorunlardan kendimiz başa çıkamayabiliriz.

"Ben bu kadar mı çirkinim? Veya o beni neden bu kadar aşağıladı. O benimle oynadı. Kendimi aptal yeri­ne koyulmuş gibi görüyorum. Ben bunu hak edecek ne yaptım. Benim başkalarından ne eksiğim var veya ben hangi konuda yetersizim" acaba demeyin ve hayatınızı değersiz kılan bir insanın sizi mahvetmesine sakın izin vermeyin. Acaba dediğiniz zaman siz de kendinize hak­sızlık etmiş olursunuz.

Eşlerin arasında kişisel farklılıklar olduğu için ba­zısının duygu ve hisleri açıktır. Bazısının da gizlidir. Fa­kat yine de sevgiyi de, sevgisizliği de anlamak müm­kün. Çünkü insan karşısındakine nefretini de sevgisini de hem ses tonuyla hem de yüz ifadesiyle anlatır. Onun için olaylara görsel bakalım duygusal değil, görsel ba­karsak eğer doğruyu yalmştan ayırmak mümkündür. Fakat olaylara duygusal bakar ve de yaklaşırsak hisleri­mize yeniliriz. Onun için sorunumuz ne olursa olsun nasıl pes ederim değil nasıl üstesinden gelebilirim de­meliyiz. Zihnimizi doğru ve sağlıklı çözümlere yönlen­dirmeliyiz, çünkü her insan mücadele verme kapasitesi­ne sahiptir. Yeter ki içinde bulunduğumuz olayın yanı­tını ve çözümünü içimizde bulabilelim.

İnsanın içine kapanık olması karamsarlığı da be­raberinde getirir. İçine kapanık olan yaşadıklarını pay­laşmadığı gibi kendisine uğrayan hiçbir sorunundan da kolay, kolay kurtulamaz. Yaşadığı her olay ve ona uğra­yan üzüntüler kendisine ait bir parçaymış gibi onlara saplanır kalır. Ve bu insanların yaşadığı dünyanın adıda yalnızlık vadisidir. O insanların yüzleri gülse de her za­man, bir tarafları da ağlar görürsünüz. Çünkü karamsarlığın olduğu yerde hedef yoktur. İnsan sorunlarıyla bazen tek başına başa çıkamayabilir. Bunun için en sağ­lıklısı paylaşmak ve yardım almak. Hani bir Atasözü vardır ya "akıl akıldan üstündür." İşte bazen insan tek-başına olayların çıkış noktasını bilemeyebilir. Çünkü se­nin aklına gelmeyen çözüm başkasının akıl yoluyla bu­lunabilir. Onun için sorunları içinize atma yerine başka­larıyla paylaşmak daha sağlıklıdır.

Birçok insanın hayatında eyvanlar çoğunluktadır. Onlara bir aksilik veya bir rahatsızlık uğradığı zman o insanlar ne kadar dünyada yaşıyor görünselerde onlar hayatı Önce gözlerinde bitirirler ve yaptıkları İlk iş ken­dilerine acımak olur.

— Eyvah ben bittim, mahfoldum veya neden ben bir başkası değil Kahretsin ben nerde hata yaptım, ne­den her şey beni bulur. Ve hemen kendine acımaya baş­lar. Mücadele verme yerine, pes eder. Sabır göstereceği yerde hayata ve kendine küser. Halbuki acı deneyimler yaşayan insanların hayata karşı daha mücadeleci olmalan gerek. Aynen tecrübeli bir savaşçı gibi olmalıdır. Ba­zen insan sorunlarını gözünde büyütüp kendini içinde boğulacak hale getirebiliyor. Bunun da en büyük nede­ni ise o insanların kendilerine karşı bile güvenlerinin ol­mayışıdır. İnsanlar yaşadığı olaylara saplandığı için çı­kış yollan da onlara görünmez.

— Eyvah ben bittim yerine, olabilir hayat bu ka­zanmakta kaybetmekte mümkün. Sağlık olduğu müd­detçe çalışır tekrar kazanırım.

— Ama ben ona çok güvenmiştim oysa benim gü­venimi tamamen yıktı. Ne olacak şimdi.

Olabilir çünkü insandır bu, şaşması da şaşırtması-da mümkün, sağlık olsun diyelim.

—  Hayatımı paylaştığım insan beni aldattı ama ben bunu hiç haketmedim dersiniz. O da kendinize acı­mak olur. Çünkü karşınızdaki hak ve hukuku gözetmiş olsaydı eğer. önce kendi nefsiyle kendine zarar vermek­ten çekinirdi. Unutmayın ki aldatan bir insan önce şahsi itibarını sarsar ve kişiliğini değersiz kılar. Onlar toplum­da  ahlaken zayıf bilinirler. Aldatan insanlar hatalarını çok geç farkederler.

Ben bunu hiç haketmedim. Ben mahfoldum diye kendinize acımaya başlarsanız karşınızdaki size acımaz ve siz de farkında olmadan onun eline daha fazla fırsat vermiş olursunuz. Öncelikle onunla sizin aranızdaki ile­tişim şifresini çözmeye çalışın ve daha sonra ona seni anlamak istiyorum mesajını verin. O zaman onu anlamak belki daha kolay olabilir. Ama öfkeyle kalkarsanız eğer zararla oturabilirsiniz, bunuda düşünmek lazım. Unutmayın ki insanın kendine çok acıması insanı daha çok çıkmaza götürür. Fakat insanın kendisine güven duyması da mücadeleyi doğurur. Çünkü mücadelelerde her zaman kazanç vardır. Ama karamsırlık mücadeleyi öldürür. Karamsarlığı kovun içinizden ve onu dünya­nızda barındırmayın. O zaman daha çok mutlu olduğu­nuzu göreceksiniz.

Her zaman bir umudunuz olsun. Çünkü umutsuz insan yarı ölü gibidir. Dünyaya geldiğine inanırlar fakat kendilerini onun içinde görmezler.

— Ben bunu hak etmedim.

insanlar hak etmedikleri bir haksızlığa uğradığı zaman onun kafasında adeta bir fikir ve dürtü savaşı başlar. İyi niyetler kötü niyetlerle çaşıtır durur. Burada yapılması gereken ilk iş aklı hemen devreye koymak la­zım. Çünkü akıl insan için en büyük zenginliktir. Eğer onu yerinde kullanırsak, kazançlı biz oluruz. Ama onu sağlıksız kullanırsak yine kaybeden biz oluruz. Bu da gösteriyor ki her şey beyinde başlıyor ve yine her şey be­yinde bitiyor. Yani akıl hem çözüm üretir, hem de çö­zümleri çürütür ve yok eder.

 

Zayıflık Göstermek

 

Bazı insanların hal ve davranışlarına baktığımız zaman onlardaki zayıflığı hemen fark ederiz. Çünkü onlar zorluklara karşı güçlü ve sabır gösterecekleri yerde daha çok kendilerini harap etme gayreti içerisine girer­ler. Mesela "acaba eşim beni aldatıyor mu? Eyvah ya al­datırsa ben ne yaparım veya ben mahvoldum." Halbuki her zaman kendimize karşı güvenimiz ve hayata karşı bir umudumuz olmalı ve her şeyden önce inançlı olma­mız lazım. Çünkü inançlı insan, kolay kolay pisikolojik rahatsızlıklara maruz kalmaz. Çünkü inanç gücü her za­man insanı dimdik ayakta tutar. Yaşadığımız sorunları elbette bitti demekle hemen bitiremeyiz ama her zaman çözümlere odaklanmalıyız.

Mesela bazı insanlar kötü bir hastalığa yakalandı­ğı zaman daha hastalık ona tesir edip onu yenmeden o hastalıktan Önce kendi içinde bir mezar hazırlar. Halbu­ki faydasız ve manasız evhamlar kötü rahatsızlıkların başında gelir. Onun için her olaya görsel ve bilimsel yaklaşmalıyız. Çünki insanlar bir şeyleri kavrama içeri­sine girdikleri vakit, bütün görsel ve kavramsal duygu­larını kullanabilirler.

 

Nasıl Değişebilirim, Korkularım Mücadele Gücümü Engelliyor

 

Sakın desinlere dalıp kafalarınızın içinde kuyular kazmayın. Çünkü düşünceler insanı çok derinlere götü­rür. Onun için derinlere dalmaktansa oturup kendinize bir sağlık reçetesi hazırlamanız daha yerinde olur. İçindekiler; bol miktarda sabır bundan ne kadar alırsanız alın hiçbir yan etkisi ve zararı yoktur. Daha ziyade fay­da sağlar, ruhu diri tutar iradeyi güçlendirir ve içinizde­ki azmi ve gücüde artırır ve birazda hoşgörü ile tevazu ekleyin. Çünkü bu iki karışım birbirini destekler.

Neden ve niçinlere takılıp kalırsanız eğer içinizde­ki güneş tutulmaya başlar ve iç aleminiz karanlıkta ka­lır. Duygularınız donar ye umutlarınızda filizlenmez. Onun için ne kadar kör kuyunun içinden uğultular ge­lirse gelsin asla merak edip de bakmayın, eğer içine dü­şecek olursanız bir daha çıkamayabilirsiniz. İşte insanın takıldığı neden ve niçinler de böyledir bir de neden ve niçinler bazı insanlarda saplantı haline gelebilir.

Bir defa aman demesini bilmeli insan. Aman ben zaten misafirim bu alemde. Neden kendime zehir ede­yim üç günlük dünyayı. Nedir bu kadar kendime dert ettiğim dünyanın dikili direkleri benim elimdemi ki of deyince başıma çöksün.

Aman deyin fazla bir şey kaybetmezsiniz. Unut­mayın ki bu dünya bir sınav mektebidir ve er meydanı­dır. Kim öfke, nefs ve hırsını yenerse işte asıl kahraman odur.

"Ben nasıl tek başıma olaylarla başa çıkarım" gibi korku ve endişelerinizi yok edin ve ruhunuzu huzura kavuşturun. İşte o zaman güçlendiğinizi göreceksiniz. Çünkü insanlar bazen yaşamış olduğu kötü hadiseler karşısında çok fazla yıpranabiliyor. Onun için insanlar olaylardan hem zihinsel hem de bedensel çöküntüye uğrayabiliyor. Unutmayın ki zihin belli bir sürece girer ve hele kişinin yapısında evham ve korku varsa insanın hem ruhu hem de bedeni büyük bir çöküntü içerisinde olur. Fakat dirayetli ve mücadeleci insanlar her zaman bir ipucu görür ve zorlan aşmanın çıkış noktalarına tek­rar ulaşabilir, eğer aklımızı yerinde kullanabiliyorsak.

Kafamızdaki kötü dürtülerden nasıl arınabiliriz ve nasıl değişebiliriz. Arayış içerisine girmeden Önce ne istediğimizi bilmeliyiz. Bizi güçlendirecek çarelerin üze­rinde duralım ve gücümüzü tüketen negatif saplantılar­dan hemen kendimizi arındıralım. Çünkü kötü dürtüler durmadan  insanın  zihnini  olumsuz yönde  tetikler. Onun için problemlerden kurtulup onları içimizde taşı­mayacağız.  Sorunlarımızın hammalı  olmaktansa, çö­zümlerimizin memuru olmak daha rütbelidir.

insanlardaki iç temsil kişinin yüzüne yansır ve ki­şiliğinizi güzelleştiren de çirkinleştiren de sizin iç temsi-linizdir. Bazen kafalardaki yalnız kötümser fikirler kalp­teki merhametle çatışır. Bazen de kalpteki maraz iyi ni­yetlerle çatışır. İşte insan yüreğindeki merhmeti kulla­narak hem güzelleşebilir hem de o güzelliği marazla bo­ğup aynı zamanda kötüleşebilir. İşte güzellik de kötü­lük de yine insandan kaynaklanır. Bu da gösteriyor ki iyi olmak ya da kötü olmak yine insanın elindedir.

İyi insanlar güzelliği ve saadeti yalnız kendileri için istemezler. Onlar herkes için iyiliğin mahsulünü arz ederler. Fakat egoist insanlar yalnız kendi nefs ve hisle­rine kayıtsız şartsız tasarruf içerisinde olurlar. Onların ideoîojisindeki anlayış biçiminde bencillikler daha yo­ğunluktadır. Siz her daim korkularınızdan sıyrılıp gü­cünüzü azminizle birleştirin ve doğru olan ideal hayata o daklanm. Sorunlarınızın üstesinden gelebileceğinize Önce kendinizi inandırın ve daha sonra size zarar veren her neyse ona da güç ve azminizi kanıtlayın. Neden ol-masmlara önce kendinizi inandırın ve daha sonra yap­maya başlayın. Çünkü hayatınızda yapacağınız her şey­de güven esastır. İnsanlar bir şeyi isterken daha başla­madan pes ederler. Çünkü kendilerine karşı bile üste­sinden gelebilirim yapabilirim güvenleri yoktur. Kendi­ne güven duymayan insan her zaman birilerine muhtaç-' tır. İnsanlar güçlü olmayı ister, her şeyin en iyisini he­defler hiç kimse zoru istemez. Halbuki bir çok şey insa­nın elinde ve iradesi dahilindedir. İnsanlar mutluluğu seçerlerse mutlu olurlar. Mutsuzluğu seçerlerse de mut­suz olurlar. Her ikisi de yine insanın iradesiyle oluşur. Mutlu olmak gayret istediği gibi, mutsuzluğu ortadan kaldırmak da yine gayret ister.

Çoğu insanlarda hep gerilim hissedilir. Bu tür in­sanlar kendilerine zarar verdikleri gibi çevresindekilere pek fayda sağlamazlar. Çünkü onların gözlerinde ür­keklik kızgınlık ve yüreklerinde güvensizlik vardır. Ses tonlarında da ya burukluk veya bir sertlik hissedilir. Onların omuzları çökük yüzünde bir bezginlik ifadesi vardır, dış Dünya'ya karşıda kepenkleri çekilmiştir. On­ların iç alemi çok farklı ve yaşadıkları vadinin adı ise yalnızlıktır.

Unutmayın ki insanlar kalitesini, başarı ve azmini inancıyla ve kendisine olan güveniyle yükseltir. Fakat aynı zamanda hırs ve bencilliğiyle birlikte düşürür. De-mekki kötü niyetleri ve fikirleri icad eden zayıflığına ye­nilen yine insandan başkası değlidir.

Nefes alıp verdiğimiz sürece kendimizi kontrol et­mek zorundayız. Başarılarımızla ne kadar övünüp on­larla mutlu oluyorsak yalnış ve hatalarımıza bir o kadar sahip çıkmalıyız. Çünkü hiç kimse yalnış ve hatalarını başka bir insana mâl etme yetkisine sahip değildir. Unutmayın ki her akıllı davranış biçiminin insana ka­zandırdığı bir mutluluk ve güzellik vardır. Yeterki aklı­mızı ve çok değerli olan zamanımızı en iyi şekilde kul­lanabilelim.

Mücadele azmi bazı insanlara has bir yetenek de­ğildir. Bu her insan için geçerlidir. Mücadele ve başar­mak her daim daha iyiye ulaşmak demektir. Korkulara-nızı yenip hayatınıza başarılar içerisinde devam etmek istiyorsanız, bu zafer tembel bir şekilde bekleyerek ula­şabileceğiniz bir zafer değil. Başarmak ve kazanmak, fi­ziksel gücü ancak irade gücüyle birleştmekle mümkün olabilir. Biraz zaman ve biraz zahmet gerektirsede her zaman sonuç fevkalade olmuştur.

Bazı insanlar için mücadele anlamsız olabiliyor.

Ama bu düşünce doğru değil. Çünkü bazı ideallerimizi perçinleyen nedenleri ortadan kaldırmazsak asla o ede-allerimizi gerçekleştiremeyiz. Engelleri ortadan kaldır­makta yine çaba ve mücadeleyi gerektirir.

Kendimize modellemeye çalıştığımız başarılı ve saygın insanların hayatına baktığımız zaman onlarında çok zorluklar içerisinden çıkıp saygın ve yüksek ko­numlara geldiklerini görürüz. Çünkü her insanın askıya aldığı bir özgeçmişi vardır. Onun için ne geçmişinizle yüzleşmek sizi korkutsun, ne de geleceğinizle ilgili zor­luklar. Unutmayın ki bazı acı deneyimler sizi sarssa da hayata karşı daha dikkatli olma deneyimini de size ka­zandırır. Hayat akışınızın içerisinde Önemli olan tek şey vücudunuzun gücünü irade gücünüzle birleştirmek ol­sun.

Amaçlarına ulaşanlarla ulaşmayanların arasında­ki fark, amaçlarına ulaşan insanlara baktığımız zaman onlar her zaman bir zindelik içerisinde görünürler. On­ları incelediğiniz zaman kendilerine olan öz güvenleri ve iç huzurunun yüzlerine yansımış olduğunu fark edersiniz. Onlara bakarken özenir ve onları dinlerken rahatlık hissedersiniz. Bir de amaçlarına ulaşmayanlara baktığınız zaman bunların tam tersi insanlar olduğunu görürsünüz. Bunların hırslı ve hırçın görünümlerinin al­tında bile omuzları çökmüş bakışları ürkek ve insanlara karşı oldukça güvensiz görünürler.

Halbuki insanların kendilerine güven duyması ve kendilerini geliştirmeleri hem kendi açılarından hem de çevre ve toplum açısından fayda sağlar. Çünkü bu alem­de canlıların en şanslısı insandır. Bizler tat alır dokunur koklar ve hissederiz. Sağlıklı bir şekilde düşünürsek eğer dünyadaki nimetlerle birlikte her imkan ve fırsat yine biz insanlara sunulmuştur. Elde etmek kazanmayı, dokunmak hissetmeyi ve kaybetmemek de akıl yoluyla tedbiri gerektirir.

Kendimize önem ve yarar sağlayacak olan her imkanın peşinden koşmalıyız. Bu bize kazanç sağlar fa­kat yalnışlara yönelip boş hayallere dalıp karamsar olursak burdaki kayıp yine bize döner. Unutmayalım ki doğru yolda olanlar için mümkün olan tüm doğru ve kazançlar yalnış yolda olanlar için de mümkündür. Ye-terki içimizde ki doğruyu keşfedip kurtulmak için gay­ret, görmek için de bakmış olalım.

Kendinizi Önemseyin hayatınızı değersiz kılan kimselerinde sizi yıpratmalarına izin vermeyin. Çünkü insan kullanıpta yıprattığı bir eşyayı atıp, imkan dahi­linde tekrar bir yenisini yerine koyabiliyor. Fakat sorun ve ihanetlerle yıpranan kalbimizi yıpranan eşyalar gibi atamıyoruz. Onunla yaşar ve hayatımızı o kırık kalbi­mizle sürdürürüz. Belki söküp atamayız onu ama sabır ve hoşgörümüzle onarıp, acılardan arındırıp huzura kavuşturabiliriz.

Herkes gibi ben de hayatımda acı veren pekçok ha­dise yaşadım. Olayların tesiriyle yorgun düşen beynim ve bedenim kendini bırakmıştı. O zaman içerisinde anlamını bilemediğim acımasız bir his ve korkuyla oldukça tedir­gin ve paniktim. Kendimce ne kadar mücadele veriyor görünsem de bir şeyleri eksik bıraktığımın farkınday-dım. Hayat benim hayanındı. Fakat neredeyse ona yete­rince sahip çıkamıyor gibi hissettim kendimi. O esnada yoğun bir düşünce sürecine girmiştim. Başımı ellerimin arasına almış ve kafamdaki fikir çatışmasının içerisin de niçinler daha yoğunluktaydı. Bir yanım mücadele içeri­sindeyken diğer yanımda pes etmek üzereydi. Bir ara gözlerim halının üzerinde ekmek kırmtısıyla mücadele eden karıncaya ilişti. Karıncanın çekiştirdiği ekmek kırın­tısı neredeyse karıncanın dört misli büyüktü. Buna rağ­men karınca hiç pes etmiyor ve tüm gayretiyle o ekmek kırıntısını istediği yere sürüklemeye çalışıyordu. Hem de hiç pes etmeksizin. Ben karıncayı hayretler içerisinde sey­rederken kafamın içindeki fikir çatışmasıda yavaş yavaş sükut buluyordu. Karıncayı görmeden önce manasını bi­lemediğim korkularım için içimden kendime acımak geli­yordu. Ama karıncayı gördükten sonra kendime acımak­tan ziyade çok kızmıştım. Yazık dedim kendi kendime çünkü ben zayıflık göstermiş ve korkularıma teslim ol­muştum. O küçücük karınca ise azmini gücüyle birleştir­miş ve o ekmek kırıntısına sahip çıkıyordu. Ya bana zarar­dan başka hiçbir şey vermeyen bu korkulan güce dönüş-türemezmiyim diye düşündüm.

Neden olmasın diye önce kendimi inandırdım.

Baktım ki beni saran korkuların kabuğundan sıy­rıldıklarını fark ettim. Anladım ki sorumluluk güveni güvende sorumluluğu getirir.

İşte bu geçen ömür sürecinde ben hep güzellikleri hayal ederken hiç istemediğim kötü sürprizlerde bana uğradı. Ama ne yapalım hayat bu her şey olabilir. Çün­kü hergün bir sürü olaylara tanık olmaktayız. Kedimi harab etme yerine sabır ve anlayış gösteririm deyince baktım ki herşey yerine oturmaya başladı.

Hikayemizin içerisinde geçen hadiseye baktığımız zaman Sıla'mn mücadeleci ruhu sonunda ihanete yenik düşmüş ve hemen pes etmişti. O felaketten kurtulması bir mucizeden başka bir şey değildi. Ama her pes edeni-de mucizeler kurtarmıyor. Buradaki Sıla'nın tek yalnışı da intihar değil. Başta kendini önemsememiş ve hayatı­nı değersiz kılan bir insana fedakarlık adı altında çok fırsat vermişti. Murat ve Sıla'nın hikayesinde fedakarlı­ğın nasıl ihanetle harcandığını görürüz.

Aldatan bir erkek aslında yapmış olduğu çirkin­liklerin farkındadır. Bu çirkin davranışın toplumda iffet dışı bir hayasızlık olduğunu kabul eder fakat o yinede kendi suçunu her zaman kadere yükler veya kendisi gi­bi olanları göstererek suçunu hafifletmeye çalışır. Fakat gün gelir saçları beyazlar omuzlan çöker yüzü gözü bu­ruşur ve takma dişlere de mahkum olunca artık kendisi­ne kimselerin bakmadığını farkeder, işte o zaman haya­tında eyvahlar başlar. O geçmişin hatalarını kendine itiraf etse bile karşısındaki eşine dostuna haksızlık yaptı­ğını yine de itiraf etmez ve yalnız onlara der ki;

— Ben artık geçmişde olan her şeyden vazgeçtim silkindim ve bıraktım. Halbuki o hiç bir şeyi iradesiyle bırakmış değil o bıraktım dediği rüsvayi haller onu bı­rakmıştır.

Gençliğin rütbe ve makamının geçici güzelliğine güvenenler ancak gençlik ve rütbe bitince geçmişte yap­tıkları hataların farkına varabiliyorlar. Halbuki marifet ne olduğun ve ne kadar uzun yaşadığın değildir. Asıl marifet İnsanın o ömür sürecini ne kadar doğru yaşadı­ğıdır. İnsanlar hatalarını farkedince bazan iş işten geç­miş olabiliyor. Halbuki doğru yolda olanlar için müm­kün olan tüm doğrular ve güzellikler, yalnış yolda olan­lar için de mümkündür. Yeter ki kurtulmak için gayret etmiş, görmek için de bakmış olsun insan.

İnsanların düşünce modeli de aynen renkler gibi­dir. Mesela iyi gitmeyen ilişkilerin başlangıç ve bitiş noktasına baktığımız zaman karakter ve fikir zıtlığını görürüz, bir de bunu insanların çok fazla hissi ve nefsi olması takib eder.

İnsanlar hissi ve nefsi duygularım her zaman ön planda tutarlar. Fakat hiç bir zaman duygularını sağlık­lı bir şekilde ifade edemezler. İşte bu tür insanlar sorum­luluktan kaçan ve kendisine bile güveni olmayan insan­lardır. Hissi ve nefsi duygularını kontrol eden insan da sorumluluğunu bilen ve kendine güvenendir.

Sevgili okuyucularını bizler yalnız övünmek ve beğenilmek için yazmıyoruz. Bizler övgülerle ne kadar mutlu oluyorsak, bir o kadar da eleştirilerinize açığız. Onun için okuyucularımızın eleştirileri her zaman ek­siklerimizi ve yalnışlarımızı görmemizi sağlar. Çünkü yazılarımızı değerli kılan her zaman okuyucudur.

Şadiye Furkan Demirtaş Saygılarımla