Muhtelif - 20. Sayfa - Moralite
Neyi Ne Kadar Doğru Biliyoruz?
Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?
Nasıl Değişebilirim, Korkularım Mücadele Gücümü Engelliyor
SILA
Takdim
Yazıların dili yoktur demeyin, her yazının bir dili bir de tercümesi vardır. Tercümesi olmayan tek yazı ise alın yazısıdır.
Önemli olan yazıların dilini öğrenip sesine kulak vermektir. Önce harfler, sonra kelimeler ve cümleler belli bir seyri takip ederek anlam kazanırlar. Yazıların dilini bi-enler, harfleri kelimelere bağlayarak oluşan cümlelerden, çeşitli hadiseler hakkında bilgilenirler. Fakat bu bağlantıyı kuramayanlar hiç bir şeyi algılayamazlar.
Yazıları okurken bazan mutlu olur, bazen de hayretlere düşer çok şaşırırız. Öyle gizem doludur ki yazılar, hayatımızın başlangıcından sonuna kadar olanları bize anlatırlar. Yazıların muhabbeti hoştur.Yazılar vasıtasıyla dünyanın her yerine ulaşabiliriz. Sen ve ben ayrı ayrı diyarlarda ikamet etsek bile yazılar vasıtasıyla birbirimizi duyar ve haberleşiriz.
Bir yuvarlak çizildi. Kısım, kısım bölündü. Ne in vardı ne de cin, ona dünya değildi. Allah'ın emri ile insan alemi bu dünyada can buldu.
Bu dünyaya masum ve günahsız geldik ama ne yazık ki bir yığm hata ve hüzün yüküyle de göçüp gideceğiz. Çünkü hayat çizgisinin kasisli engelleriyle karşılaşır ve çok yıpranırız. Hiç beklemediğimiz bir anda ansızın çı-kıverir karşımıza, hiç akıl ve hayalde olmayan hadiseler. Bunları yaşarken hayata karşı ya sorumluluğumuzu unutur veya hayata karşı güvensiz oluruz. Bazen de sezgilerimizi tetikte, aklımızı da hep acabalarla meşgul ederiz. İşte bu da sorunlarla mücadele etme yerine pes etmektir. Fakat bazen de hayatın uğrattığı hayal kırıklığına karşı azmimizi gücümüzle birleştirir mücadele eder ve kazanırız.
Karadenizin güzel şehirlerinden, Trabzon'un şirin bir kasabasında yaşıyorduk. Babam bir nakliyat şirketinde çalışıyordu. Trabzon dışı çalıştığı için onu fazla göremiyorduk. Annem her ne kadar onun yokluğunu göstermemeye çalışsa da bize, babamızın eksikliğini çok hissediyor ve onu çok özlüyorduk. Bize okulda bile Kamyoncu Hasan'm çocukları diye seslenirlerdi. Babam hep uzun gurbet diyarların da çalıştığı içir benim ismimi Sıla koymuştu.
Ailenin büyük çocuğu olduğum için benim de annem gibi yüküm bir hayli ağırdı. Çünkü yazın annem çay ve fındık zamanı çalıştığı için kardeşlerime ben bakıyordum. Çalışkan bir öğrenci olmama rağmen babam erkek kardeşlerimi okuttu fakat benim okumama izin vermedi. Öğretmenlerimin ısrarlarına rağmen de yalnız beşinci sınıfa kadar okuyabilmiştim. Ama benim en büyük idealim okuyup öğretmen olmaktı. Benim en büyük şanssızlığım da kız çocuğu olmamdı.
Babam kardeşim Ömer'e; "sen okuyup öğretmen olacaksın." Hüseyin'e; "sen de okuyup bankacı olacaksın diyordu. Erkek kardeşlerimin mesleklerini bile babam belirlemişti. Ama bana ne babam ne de annem "kızım senin bir idealin var mı yok mu" diye hiç sormamışlardı bile. Aslında dedelerimize sorarsanız kız çocuğunun okuması bile yanlıştı. Kız çocuğu doğar, büyür, evlenir, çoluk çocuğa karışır, tarlalarda, bahçelerde çalışarak da ekmeğini kazanır. Çünkü Karadeniz yöresinde kadın hem çoluk çocuk sahibi olup onu büyütür. Hem de tarlalarda bahçelerde erkek gibi çalışıp ekmeğini kazanır.
İşte Karadenizin ideal düşünce modeli budur. Bunun için de annemin omuzundaki yük bir hayli ağırdı. Annem ben ve de bizimle aynı kaderi paylaşanlar ancak duygularımızı sindirmekle yerinebiliyorduk. Geleceğimle ilgili bir hedef belirlemekte, idealim olanı istemekte benim için olumsuzdu. Böylece nereden başlıya-cağımızı bilmediğimiz bir hayatın içerisinde yaşıyorduk. Çünkü canımız bize ait olsa bile hayatta yaşama biçimimiz büyüklerimizin uygun göreceği bir yaşantı biçiminde olabiliyordu ancak.
Babam bazen on günde bir bazen de iki haftada bir geliyordu. Annem her nekadar bu durumdan memnun olmasa da ekmeğimizi getiriyor diye bu ayrılığa hasbulkader katlanıyordu. Annemin bu durumdan hoşnut olmadığı, derin derin dalıp gizli gizli ağlamalarından belliydi. Çünkü annemin, ancak babam yanımızda
olduğu vakit gözlerinin içi gülüyordu. Babam yokken bir espiriye veya bir şakaya tebessüm etse bile gözleri hep boğuk ve bir noktaya dalıp giderdi. Sanki, keşke can yoldaşını eşimde burada olsaydı der gibi düşünceler içindeydi.
On günde ve iki haftada bir babamızı görmemiz ona karşı duyduğumuz özlemi gidermiyordu. Babamızın her eve gelişinde "Aman sen ne kadar büyümüş ve değişmişsin" demesi bile bizi üzüyordu. Çünkü her çocuk gibi biz de babamızın yanında büyümeyi istiyorduk. Ama ne yazık ki bu isteğimiz yanlız içimizde kalıyordu.
Geçen zaman içerisinde babam ayda bir gelmeye başlamıştı. Hem bize karşı eskisi gibi artık özlem de duymuyor görünüyordu. Çünkü babam eskiden eve her gelişinde bizlere sarılıp sımsıkı yüreğine basıp gözleri dolu dolu oluyordu. Babamın bizleri ne kadar özlediği de buğulu gözlerinden ve "canım yavrularım" deyişinden anlaşılıyordu. Babamın ayda bir ve bizi bazen de iki ayda bir uğaraması bize karşı soğuk tutumu ve bizi hiç özlememiş görünmesi onun bizden adım adım koptuğunu gösteriyordu. Annem bu durumu her ne kadar bize yansıtmamaya çalışsa da onun bu durumdan ne kadar etkilenip üzüldüğünü fark edebiliyorduk. Babam anneme karşı daha fazla ilgisiz ve soğuktu. Annem, biz fazla üzülmeyelim diye bazen gizli gizli ağlar ve göz yaŞİarını da hep bizden saklamaya çalışırdı. Fakat bizim de bu durumdan endişe ettiğimizi anlayınca bizleri etrafına toplayarak ''Bakın çocuklar hayatımızda bir dağılma olduğunun farkındasınız herhalde. Belki hâla çocuk yaştasınız ama bazı yanlışlarıda anlayabiliyorunuz sanırım. Ben derim ki artık babanızla konuşmanın zamanı gelmiştir" dedi. Ve babamın gelmesini dört gözle bekledik. Evimizin yakınından ve uzağından geçen her arabanın sesini duyuşumuzda babam geldi sanarak kapıya koşuyorduk. Ve bu bekleme içerisinde nihayet yirmi gün sonra babam eve gelmişti. Fakat babam kendi evine değil de sanki yabancı bir eve misafir olarak gelmiş gibi resmi ve soğuk duruyordu. Annem bazı konularda çok duyarlı olduğu için babamın bizden kopuşunun ciddi bir nedeninin olduğunu sezmişti. Fakat her şeye rağmen babama her zamanki gibi güler yüzlü ve itaatkar davranmayı da hiç ihmal etmemişti. Annem birbirinden güzel yemekler hazırlamış ve beraber sofrayı kurup yemeğimizi yedikten sonra çaylar içilmişti. Fakat babam konuşmuyor ve ancak, biz bir şeyler sorunca bize cevap veriyordu. Onun dışında ne yaptık o yokken neler olup bitti, hiçbir şekilde ilgilenmiyor ve hiçbir şey sormuyordu. Öyle soğuk duruyordu ki sanki birileri bize onu zorla göndermiş gibiydi. Vakit bir hayli ilerlemiş saat akşamın onuydu. Annem babamın suskun ve soğuk durmasına daha fazla dayanamadığı için bana başıyla işaret ederek yatmamızı istedi. Ben kardeşlerimin yataklarını hazırlayarak onları yatırıp kendim de yatıp uyudum.
Babamla annem konuşurken biz uyumuştuk. Fakat annemle babamın konuşmaları kavgaya dönüşmüş ve babamın bağırma sesiyle korku içerisinde uyandık. Uyanıp gözümü açtığım zaman ilk hissettiğim şey kan kokusu olmuştu.
Annemlerin bulunduğu odaya girdiğimde annemin saçı başı darmadağınık ve ağzı burnu kan içindeydi. İlk defa annemi bu halde görmüş ve şok olmuştuk. Ömer koşup anneme sarılarak:
— Ne oldu anneciğim sana böyle, neler oluyor, baba ne yaptın sen böyle? dedi.
— Yok birşey oğlum siz gidin yatın anneniz beni mahkeme etmek istedi ben de yalnız kendimi savundum, dedi.
Bu arada annem ağlayarak babamın alaylı tavrına karşılık vermek istedi;
— Ben seni tanıyamıyorum Hasan nasıl bu kadar umursamaz ve sorumsuz davranabiliyorsun? Ben seni mahkeme etmedim çünkü ben ne hakimim ne de savcı sadece bizden adım adım kopuşunu ve günlerce bizi aramamanı sorumsuzluğunun ne olduğunu sordum. Ya senin yaptığın? dedi.
— Sen sordun ben de cevabını verdim işte.
— Hasan sana sormuş olduğum sorunun cevabı bumu olmalıydı?
O esnada Ömer lafa karışarak;
— Evet baba annem haklı ben okula giderken
günlerdir bir simit alacak paramız bile olmadı. Sen kırk gündür bizi ne sordun ne de eve geldin. Bizi günlerce parasız bırakıp hiç sormadın bile. Bize karşı bir yabancı gibisin bunu anlamadığımızı mı sanıyorsun?
— Çabuk yatağına git sıpa sen bana hesap mı soruyorsun? Günlerce gelmediysem sizin ekmek paranız içindir keyfimden değil herhalde.
Küçük kardeşim Hüseyin annemin yüzünü, gözünü kan içinde görünce korkmuş ve anneme yaklaşamı-yordu bile. Annem ağlayarak babama;
— Benim ömrüm senin yolunu beklemekle geçti Ben. Sana hayatımı, gençliğimi ve üçde evlat verdim. Sana karşı yapmış olduğum fedakarlığımın ve sadakatimin karşılığı bumu olmalıydı? dedi.
— İşine gelmiyorsa çocuklarımı bırak babanın evine git ve geri kalan ömrünü orda tüket. İşine geliyorsa da otur çocuklarının başında çeneni kapatıp benide hesaba çekme bir daha.
— Ben çocuk değilim. Hasan bize karşı olan soğukluğunun bir nedeni var mutlaka sen ne kadar sakla-san da bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacaktır, dedi.
O esnada babam oturduğu kanepede çıldırmışca-sına yerinden fırlayarak annemin üstüne yürüdü. Ömer babama engel olmaya çalışsa da babamı engellemeye gücü yetmemişti. Ve babam vargücüyle annemin yüzünü yumruklayarak dövmeye başladı ve o anda ben annemin üzerine kapanarak annemi babamın yumruklarından korumaya çalıştım fakat babam kolumdan tutup beni fırlattı ve anneme tekme tokat hiç acımadan vuruyordu ve annemin ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Hüseyin'in çığlıkları, annemin ağlaması Ömer'in iyice çileden çıkmasına neden olmuştu. Ömer mutfağa fırlayarak ekmek bıçağını kapıp babamın üstüne yürüdü ve anneme dokunmamasını söyledi. Babam Ömer'in o gözü dönmüş halini görünce donup kalmıştı adeta.
— Çabuk bu evi terket baba annemi öldürmek mi istiyorsun?
— Tamam oğlum sakin ol, gideceğim ve bir daha-da yüzümü görmeyeceksiniz. Ne haliniz varsa görün ben hayatımı siz olmadanda devam ettirebilirim. Sizi görmeye o kadar da meraklı değilim.
Nihayet babam içindeki zehiri kusmuş ve bizi artık görmek istemediğini söylüyordu. Annem bu arada yine dayanamayarak babamın söylediklerine karşılık vermek istedi.
— Bizim gül gibi üç tane çocuğumuz var. Bunları ben kendi başıma dünyaya getirmedim. Onlar ikimizin çocukları nasıl dünyaya getirdiysek öylede bakacağız. Bu raddeden sonra kaçmak olur mu hiç Hasan? dedi.
— Bu çocukların dünyaya gelişine ikimiz vesile olduysak da ben çekiliyorum sen tek başına bakacaksın.
Babam askıdaki ceketini alıp tam çıkmak üzereydi ki annem;
— Kaçıyorsun ha yazıklar olsun sana kaç bakalım bizden ne kadar kaçabileceksin. Hadi bizden kaçtın ya vicdanından nasıl kaçacaksın? dedi.
Annem daha sözünü bitirmemişti ki babam tekrar büyük bir hışımla annemin üzerine yürüyerek tekmesini kaldırıp annemin yüzüne vurduğu gibi annem oturduğu yerde yığılıp kaldı. Babamın bu çıldırmışçasına saldırgan ve acımasız hali içimize de büyük bir korku salmıştı. Annem kendinden geçmesine rağmen babam hâlâ onu tekmeleyip avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ömer tekrar bıçağa yeltenince babam hızla evden çıkıp gitmişti. O hiç hatırlamak istemediğim gecede babam kamyonuna binip hızla kaldırmış olduğu kamyonu toz bulutları içerisinde kaybolmuştu. Annem kendinden geçmişti ve biz o kadar korkmuştuk ki, önce annemin sesi çıkmayınca onu öldü sanmıştık. Kolonya koklatıp yüzünü gözünü şilince biraz kendisine gelmesini sağlamıştık. Kardeşlerimle annemi yerden kaldırıp kanepeye uzattık. Ömer'le birlikte yüzünü, gözünü kandan temizledik ve elbiselerini değiştikten sonra o gece sabaha kadar annem hiç uyumamış ağlamıştı. Biz de onunla birlikte ağlayarak sabahlamıştık. Annemin yüzü gözü ise çürük ve şişlik içerisindeydi. Evin içi bile kan kokuyordu. Babama karşı ilk defa bu kadar büyük nefret duymuştum. O gece sabaha kadar annem ağlayıp biz ne yaparız ne yer ne içeriz deyip düşünüp durmuştu. Ömer anneme sarılarak "Anne neden tartışmanızı bu boyuta getirdiniz" dedi.
— "Çocuklar korktuğum başıma geldi şimdi ne olacak bilemiyorum. Biz bu işin içinden nasıl çıkar ne yaparız" dedi.
Annemin ne demek istediğini önce anlamamıştık fakat ona tekrar sorduğumuzda "çocuklar babanız bir kör şeytana takılmış fakat babanızı ondan koparmakta çok zor olacak korkarım" dedi.
— "Nasıl yani.Babam nasıl kör bir şeytana takılmış olabilir ki, bununla ne demek istiyorsun anne?"
— "Kızım babanı bizden koparan başka bir kadın."
—"Ama anne nasıl olur böyle bir şey, ya biz ne olacağız."
— "Ah benim canım yavrularım onun gözleri sizi görüyor mu ki? Bizler şimdi onun için birer engeliz yalnız" dedi.
— "Ama anne babam bizi nasıl bu kadar kolay aklından ve yüreğinden atabilir.?"
— "Atar yavrum atar. İnsan kör şeytana uymayı versin. Seni kafasmdanda atar, evindende atar. Hiç gözünün yaşma bile bakmaz."
Ömer bunları dinlerken tekrar hiddetlendi ve —"Yemin ederim ki bütün bunların hesabını bize verecek babam." dedi.
—"Aman oğlum birde sen delirip başıma iş çıkarma halimi görüyorsun. Dua edelim de dönsün ne sen hesap sor ne de ben. Ele güne karşı rezil olmak istemiyorsak susacağız ve sabır edeceğiz. Başka çaremiz var mı ki" dedi.
—"Üzülme anne onu bu evde istemiyorum. Ben okulu bırakıp çalışır bakarım size. Okumam olur biter" dedi.
— "Sabırlı ve akıllı ol oğlum bunu da atlatacağız elbet." Kötü geçen bir gecenin bitiminde nihayet sabah olmuştu. Ömer'le, Hüseyin hazırlanıp okula gittiler fakat ben o gün onlarla beraber okula gidemedim çünkü annemin yüzü gözü şişmiş ve morluk içindeydi. Bundan dolayı dışarıya çıkamadığı için annemin yerine çay toplamaya gitmiştim. Anemi soranlara da, onun ayağı takılıp yere düştüğünü ve hasta olduğunu söylüyordum. Fakat anneme geçmiş olsuna gelenler hadisenin böyle olmadığını anlıyorlardı. Annem de gerçekleri anlatmak zorunda kalmıştı. O gece babam evden ayrıldığı zaman bize beş kuruş para bile bırakmamıştı. Bu yüzden de annem iyileşene kadar onun yerine ben işe gitmek zorunda kalmıştım. Ama küçük olduğum için yöv-miyemde küçük olmuştu. Çünkü kendisine çalıştığımız adam bana parayı verirken "Küçük kız sen küçük olduğun için senin yövmiyen küçüktür. Darılmaca yok ta-mammi?" dedi. Annemin aldığının çok altında para almıştım. Ama o kadarı bile beni mutlu etmeye yetmişti. İşten alıp eve döndüğümde öğretmenimin beni merak ettiği için evimize geldiğini Ömer'den duydum. İçeriye girmek istemedim. Çünkü hem utanmıştım hem de öğretmenim okula gitmediğim için bana kızacak diye korkmuştum. Onun için ben de hemen bahçedeki kümesin arkasına saklanarak kapıda oynayan Ömer'e de:
— "Ömer sakın benim burada olduğumu öğretmenim bilmesin tamam mı?"
— "Tamam tamam anladım abla korkma öğretmenine söylemem" dedi.
Bir müddet sonra kapı açıldı. Öğretmenim ve annem kapıda göründüler. Annem öğretmenimi geçiriyordu. Onlar beni fark etmeden ben onları izliyordum.
Bu arada yakalanacağım korkusuyla kalbim küt küt atıyordu. Annem kapıda oynayan Ömer'e seslendi: "Ömer oğlum vakit bir hayli geç oldu, Sıla neden gelmedi merak ettim. Bir baksan" dedi.
— "Anne, Sıla ablam çoktan geldi."
— "Nasıl yani, ablan döndü mü?"
— "Hani nerede oğlum geldiyse. Evdede yok" dedi.
— "Sıla ablam öğretmeni onu görmesin diye kümesin arkasına saklandı." dedi. "Hay deli kız, niye böyle bir şey yaptı ki?" Bu arada öğretmenim kümesin arkasına hızlı adımlarla geldi ve beni görünce çok şaşırmıştı, O kadar utanmıştım ki başımı kaldırıp öğretmenimin yüzüne bakamıyordum. Fakat içimde Ömer'e duyduğum kızgınlığımda büyüktü. Halbuki ben onu sıkı sıkıya tembih etmiş ve o da bana öğretmenime söylemiyeceğine dair söz vermişti. Ama yaramaz beni çok kötü gammazlamış ti.
— "Sıla yavrum sen burada ne yapıyorsun? Neden saklanma gereğini duydun, yoksa benim içerde olduğumu bilmiyormuydun?"
— "Şey öğretmenim ben okula gelecektim zaten ama annemin ayağı takılıp düştüğü için o iyileşene kadar ben annemin yerine işe gitmek zorundayım."
— "Yavrum peki neden saklanıyorsun?"
— "Şey öğretmenim ben hem utandım. Hem de bana kızacaksınız diye korktuğum için beni görmenizi istemedim."
— "Olur mu hiç öyle şey Silacığım, ben sana neden kızayım. Hem senin yaptığında da utanılacak bir şey yok ki. Aksine seni çok takdir ettim. Bu küçücük yaşta sorumluluk alman gurur verici utanılacak bir şey değil. Hem annenin ayağının takılıp düşmediğini de biliyorum. Olur böyle şeyler hem annen çok şanslı, senin gibi akıllı ve sorumluluk sahibi bir kızı olduğu için. Ama her şeyden önce okulunu bitirmen lazım. Okulunu da sakın aksatma."dedi.
— "Biliyorum öğretmenim okulumu aksatmamam lazım ama annemin halini görüyorsunuz. Bu halde gidip nasıl çalışsın, babam giderken bize beş kuruş para bile bırakmadan gitti."
— "Haklısın belki Sılacığım ama şu an en Önemli olan senin için okulunu aksatmaman. Pazartesi günü seni sınıfında görmek istiyorum. İtiraz yok tamam mı?"
— "Ama öğretmenim ben çay toplamaya gitme-seydim bu parayı kimse bize vermezdi. Bu paraya da ihtiyacımız var."
— "Tabi Sılacığım seni anlıyorum ama dediğim gibi önce okulun. Merak etme baban da dönecektir ve her şey düzelecek. Sen kafanı bunlarla meşgul etme. Sen çalışkan bir öğrencisin ve Önün açık."
Ben öğretmenimi dinleyip okuluma geri dönmüştüm ama annemde yüzündeki morluklara rağmen işe gitmek zorunda kalmıştı. Artık bizi tanıyan herkes babamın annemi dövüp evi terk ettiğini biliyordu. Aradan altı ay geçmesine rağmen babamdan da halen hiçbir haber yoktu. Maddi durumumuzun da kötü oluşu bizi bir hayli zorluyordu. Tamdık ve akrabalarımızın bize ettiği yardımlarla altı ayı babamsız geçirmiştik. Fakat annem bu duruma daha fazla dayanamayıp babamın çalıştığı şirkete gidip babamın nerde olduğunu sormuş ve bu arada babamın artık o şirkette çalışmadığını da öğrenmişti. Annem eve döndüğünde onun çökmüş hali bizi-de oldukça etkilemiş ve üzmüştü. Çünkü biz annemsiz tek başımıza hayatımızı sürdürecek yaşta ve güçte değildik. Ona ihtiyaç duyduğumuz yaştaydık. Babam yaşımıza başımıza bakmadan bizi çok kolay hayatından söküp atmıştı. Ama annem her müşküliyete rağmen de bizi kanatlarının altına alıp hayatın ve babamın ona sunmuş olduğu zorluklara karşın savaşıyordu. Anneliğin vefakârlığını biz annemizde görüp yaşadık. Tanıdık ve akrabalarımızın bize sağladıkları yardımla da kışı geçirmiştik. Okullar yaz tatiline girmiş ve bende beşinci sınıfı bitirmiştim nihayet. Annem yine bizi bir akşam üzeri yanma toplayarak;
— Çocuklar bu iş böyle yürümez. El bize ne kadar bakar ki? Büyüklerimizi çağırıp bu işin bir hal ve çaresine bakmalıyız, dedi.
Ertesi gün aile büyüklerimizi çağırdık ve ne yapılması gerektiğini sorduk. Herkes de farklı farklı fikirler ortaya koyuyordu. Herkes kendine göre doğru olanı söyledikten sonra annem de kendince uygun gördüğü fikrini büyüklerimize açıkladı. Annem babamın izini sürmek istiyordu. Annemin fikri bazı aile büyüklerine yanlış ve ters gelse de başta dayım olmak üzerek bazıları da doğru bulup onaylamıştı. Hemen ertesi gün annem dayımı da yanına* alarak İstanbul'a babamı aramaya gitti. On günlük bir aradan sonra nihayet babamı bulmuşlardı. Tanıdıklarımızın da araya girmesiyle babam tekrar bize dönmesi için güya ikna edilmişti. Fakat annem ve dayım Trabzon'a tek dönmüşlerdi. Babam anneme onlardan birkaç gün sonra geleceğini söyleyerek onları Trabzon'a göndermişti. Babamın dediği birkaç gün yine birkaç ayı bulmuştu. Bu arada maddi sıkıntı ve psikolojik baskı dengemizi alt üst etmişti. Annemin bedeni Trabzon'daydı fakat aklı fikri İstanbul'da babamdaydı.
Ve annem yine büyükleri çağırarak hiç onların fikrini sormadan kendi fikrini ve aldığı kararı açıklamıştı.
— Bu böyle olmayacak ister münasip görün, ister karşı çıkın ben çoluk çocuğumu alıp İstanbul'a gideceğim. Bu arada babamın babası, dedem hiddetlenerek
— Nereye gidiyormuşsun otur oturduğun yerde çocuklarının başında. Açmışın açıktamısm? dedi.
— Belki açıkta değilim şimdilik ama açım beni alem ve sen kaç gün daha doyuracaksınız? Yazık günah değilmi bu çocuklara ne zamandır elin eskilerini giyiyor çocuklar. Benim çocuklarımı alem doyururken babaları da başkalarını doyuruyor. Allah'tan revamı bu...
Dayım yine lafa karışarak annemi sakinleştirmeye çalıştı.
— Tamam Hatice ne üzül ne de uzat yarından tez toparlanın sizi alıp İstanbul'a götüreceğim.
Üç gün gibi kısa bir zaman içerisinde toparlanıp İstanbul'a gelmiştik. Daha önceden evimiz tutulmadığı için Zeytinburnu'nda oturan teyzemizin yanında onbeş gün kadar ikamet ettik. Dayım ve eniştem babamı bulmuş ve İstanbul Halkal'da bize bir ev kiralayıp eve yerleşmemizi sağlamışlar. Fakat ne kadar sessiz kalıyor gö-rünsede İstanbul'a gelmemizden hiç hoşnut olmayan tek insan babamdı. O halen bize karşı soğuk ve yaban-cıymış gibi davranıyordu. Belliydi ki babam bizi düşündüğü ve sevdiği için bizimle bir araya gelmemişti. Bu da gösteriyordu ki akrabalarımızın ısrarından dolayı babam bizi hasbel kader kabul etmişti. Halkalı'da bize kiralamış olduğu müstakil ve küçük evimizde hayal ettiğimiz huzur ve sükuneti ne yazık ki burada da bulamamıştık.
Babamın bize karşı soğuk tavrı ve şiddeti yetmezmiş gibi bir de eve arasıra gelmemeye başlamıştı. Babam her geçen gün hayatı bize çekilmez hale getiriyordu. Babamın sorumsuzluğu yine geçimimizi iyice zorlaştırmıştı. Ben de eve katkıda bulunmak için mecburen bir konfeksiyon atölyesin de işe girmek zorunda kalmıştım. Ömer ve Hüseyin okuyorlardı. Her geçen gün geçim sıkıntımız arttığı için annem Ömer'i okuldan alıp çalıştırmak istedi. Fakat ben buna müsâde etmedim. Benim tahsil hayatımın önünü kapattıkları yetmemiş gibi bir de kardeşlerime engel olmak istemişlerdi. Ama ne olursa olsun kendim için veremediğim mücadeleyi Ömer ve Hüseyin için vermeye kararlıydım.
Babamın bir kör şeytana takılması hayatı hem bize hem de kendine zehir etmişti.
Annemin ağlamadan geçirdiği tek bir günü bile hemen hemen hiç yoktu. Babam gelmediği vakit onun aramızda olmyışmdan, baban evde olduğu vakit de babamın ona etmiş olduğu eziyetten ağlardı.
Babam eve geldiği gecelerde biz uyumuş oluyorduk. Fakat babamın bağırma sesiyle de uyanıyorduk. Annemin gözlerindeki morluklar daha geçmeden babamın indirdiği başka bir darbeden yine yüzü gözü çürük içinde kalıyordu. Evin içinde kan kokusunu duymak her an mümkündü. Çünkü babam anneme her vuruşunda ağzını burnunu kan içinde bırakırdı. O yaşadıklarımdan olacak ki burnum kan kokusunu çok çabuk alır ve de fazlasıyla etkilenirim.
Babamı bizden bir kadının koparttığını bilmek annemi her geçen zaman içerisinde daha da kahrediyordu. İstanbul'dan hır gürler içerisinde geçen koskoca dokuz yıl ve çeyrek ömür. Bu zaman içerisinde annem ne yaptıysa babamı o kadından koparamamıştı. Ramazan aymm son günleriydi. Bayrama üç dört gün kalmıştı. Mübarek Kadir gecesinin akşamı işten eve geldiğimde annem sofrayı bir güzel hazırlamış ve birbirinden güzel yemekler yapmış bizi bekliyordu. Eve ilk gelen ben olduğum için annemle birlikte yemekleri ısıtıp masayı hazırladık. Ömer ve Hüseyin de gelmişlerdi. O gün evimizde çok farklı huzur estiren manevi bir hava vardı. Annem de her zamanki karamsarlığından kısmen de olsa sıyrılmış gibiydi. Sofrayı gören Ömer ve Hüseyin de içten bir oh çekerek sofranın başına oturmuşlardı. Aramızda ve soframızda tek eksik olan babamdı. Annem her ne kadar bize merak ettiğini yansıtmasa da, biz onun durgun ve dalgın halinden bunu anlaya-biliyorduk. İftara beş on dakika vardı ki kapıya yanaşan kamyonun sesiyle annem büyük bir sevinçle yerinden fırlayarak "Çocuklar siz durun ben kapıyı açarım" dedi.
Annemin bu sevinci bizi hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. Annemin güldüğünü görmek çok güzeldi. Çünkü onu hep ağlarken görüyorduk. O günün hikmetinden olacak ki her zaman eve geldiğinde burnundan soluyan babamın bile yüzünde bir mülayimlik vardı. Ezan sesiyle birlikte beklediğimiz kandillerde yanmıştı nihayet. Sofraya hep birlikte oturup iftarınızı ettikten sonra ben sofrayı toplarken o arada herkez yemekten sonra bir yerlere mayışıp kalmışlardı. Demlemiş olduğum bir çayla onları tekrar yerinden kaldırmıştım. Annem "bak bey koca bir ramazan ayı geldi geçti ve sen bir gece bile teraviye gitmedin. Bu gece bari bu gençlerle teraviye git. Kim bilir senin de kalbine bir şeyler doğar bakarsın" dedi.
"Olur hatun olur. Hele bir çay daha doldur da bu gece şeytanın bacağını kıralım. Ömer Hüseyin'e göz kırparak sevinçli bir şekilde "yaşa baba yanlız bacağını değil bu gece şeytanın kafasını da kıralım" dedi.
Her zaman annemin söylediklerine tepki gösteren babam bu sefer annemin bu teklifine hiçbir tepki göstermemiş ve aksine onaylamıştı.
O gecenin sıcaklığı ve huzuru yıllardır her gün kasırgalar esen yuvamıza huzur ve sükûnetin mümkün olduğunu ifade ediyordu. Fakat ne yazık ki gelen bir telefon her şeyi yine altüst etmişti.
Telefon eden babamı bizden koparan kadındı. Babamı ısrarla evine çağırıyordu. Babam telefonla konuşurken annemle gözgöze geldiği vakit adeta yalvarır bakışlarla, neolur beni anla başka çarem yok, der gibiydi.
Bu arada annem babamın karşısına dikilmiş ve bababım telefondaki kadına söyleyeceği son sözü bekliyor ve gözlerini babama dikmiş yalvarır bakışlarla ona ne olur sakm gitme der gibiydi. Babam annemin ona bakışından etkilenip bir ara gevşer gibi olduysa da telefonun öbür ucundaki kadın hiç pes etmiyor ve ısrarla babama gitmesi için baskı yapıyordu. Annem daha fazla dayanamayarak telefonu babamın eliden alarak kapatmıştı. Fakat aradan iki dakika geçmemişti ki telefon tekrar çaldı. Annem açmak için yeltendiyse de babam annemin açmasına fırsat vermedi telefonu kendisi açtı. Arayan yine o kadından başkası değildi.
Babam hiç konuşmadan onu bir müddet dinledikten sonra söylediği tek cümle tamam geliyorum olmuştu. Babamın ağzından çıkan bu son söz de annemi iyice yıkmıştı. O gece bize sunulan mutluluk oyunu çok kısa sürmüş ve yanlız iki saat mutluluk oyunu oynanmıştı bizim evde. Babam telefonu kapattıktan sonra başmı iki elinin arasına almış ve düşünüyordu. Herkez sükût etmiş bir şekilde kalakalmıştık. Bu arada zavallı annem duvara yaslanmış hiç gözlerini kırpmadan babama bakıyordu. Ve bu arada da yavaş yavaş kendini yaslamış olduğu duvara başını tık tık vurup duruyordu. Babam mahcup bir şekilde anneme "yapma hatun Allah kahretsin nasıl bulaştım nerden bulaştım ben de anlıyama-dam. İnan pişmanım. Kurtulmayı çok denedim görü-yorsunya kurtulamıyorum işte ne yapabilirim ki?" dedi.
Annem babamın bu sözlerine karşın hışımla ayağa fırlayarak "ne diyorsun sen ya ben masum ve günahsızım mı demek istiyorsun. Sen bu kadını istemedin de bu belayı zorlamı sardılar senin başına. Pişmanmış, şimdi mi geldi aklın başına? Demek ki gideceksin ha! Git bakalım son gidişin olur inşaallah. dedi.
Yeter ya yeter artık senden çektiğimiz. Allah'tan korkmadın evlatlarından utanmadın ben ne deyim artık sana? dedim ya Hasan o şeytana son gidişin olsun. Bizi de mahvettin itibarım da iki paralık ettin. Yıllardır senin yaptıklarından utandım yüzümün gözümün morluklarından utandım. Hayatımın ve gençliğimin katili oldun. Acı ihanet ve gözyaşından başka ne verdin bana sen. Git hadi git bekletme" dedi.
"Sakin ol hatun bağırma haklısın belki ama inan dedim ya bu durumdan ben de mutlu değilim sen de uzatma artık" dedi.
"Allah kahretsin seni, hem beni hem de çocuklarımı pis nefsine kurban ettin. Kendi başını ye inşaallah bizden uzak"
Babam ceketini alıp hiçbir şey demeden çekip gitmişti. Annem olduğu yere çökmüş hüngür hüngür ağlıyordu. Mırıldandığı tek kelime "Allah seni o kadına kavuşturmasın, son gidişin olsun" diyordu. Ömer ile Hüseyin annemin boynuna sarılıp annemin beddualarına engel olmak için elleriyle annemin ağzını kapamaya çalışıyordu. Annemi biraz sakinleştirmeyi başarmıştık sonunda ve babam evden çıkalı iki saat oluyorduki kapımız çalındı.
Hüseyin anneme dönerek al işte anneciğim bu kadar üzülmene değdimi. Geldi işte babam" dedi. Annem Hüseyin'n bu sözüne karşı tepki göstererek bana babam demeyin. Şeytan görsün onun yüzünü açmayın kapıda kalsın" dedi.
"Hadi hadi sen hala babamı seviyorsun sevme-seydin bu kadar tepki gösterir miydin hiç"Bu arada kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Ben kapıdaki babamdır ümidiyle gidip kapıyı açtığımda iki polis memuruyla karşılaşınca içimden bir şeylerin koptuğunu hissetmiştim. "İyi akşamlar bayan burası Hasan dursunun evi mi?"
"Evet ama babam evde değil, siz neden babamı
soruyorsunuz."
"Hanımefendi babanızın evde olmadığını biliyoruz. Sizde başka evde kimse yok mu?" dedi.
"Annem ve kardeşlerim var."
"Onlarla görüşebilir miyiz?"
"Tabi, çağırayım. Anne kapıya bakar mısın?"
"Ne oluyor Sıla kim var kapıda?"
"İki polis memuru babam hakkında görüşmek istiyorlar."
"Hayırdır inşaallah gecenin bu vaktinde polisin
ne işi var." dedi.
Buyurun memur bey hayırdır bu gece vakti."
"Teyzeciğim iyi akşamlar. Biraz sakin olursanız eşinizle ilgili size bir haber vermek istiyoruz." "Memur bey eşime bir şey mi oldu." "Sakin olun, güçlü olmak zorundasınız. Eşiniz trafik kazası yapmış ve şu anda hastahanede biraz sabırlı olursanız sizi hastahaneye götürebiliriz." dedi.
"Siz ne diyorsunuz memur bey eşim öldü mü?" "Teyze size yemin ederiz ki eşiniz yaşıyor. Ama durumu da kritik, dedi.
Aman Allah'ım neden daha biri bitmeden başka bir olay başımıza geliyor. O arada annem fenalaştı ve olduğu yere yığılıp kaldı. Polislerin de yardımıyla annemi içeriye alıp kendisine gelmesini sağladıktan sonra annem polislere "demek ki Allah günaha giden o ayaklara izin vermedi ha!" dedi.
Polisler şaşkınlık içinde birbirine bakarak, "Teyze yoksa siz biliyor musunuz?
"Neyi biliyorum oğlum? Allah'ın her şeyi bilmesi yetmez mi?
"Neyse teyze hadi hiç vakit kaybetmeden bir an önce hastahaneye gidelim" dedi.
Polislerle birlikte hastahaneye geldiğimizde babam yoğun bakımdaydı. Ne kadar doktorlara ısrar ettiysek de yoğun bakıma girmemize izin vermediler. Babamın ne durumda olduğunu bilmiyorduk. Bize söylenen tek şey durumunun çok kritik olduğuydu. Annemin fazla ısrarı üzerine nöbetçi doktor bir kaç dakikalığına
annemin babamı görmesine izin vermişti. İçeri gireli beş dakika olmuştu ki annemi fenalaşmış bir şekilde yoğun bakımdan çıkardılar. Annemin yüzü kireç gibi olmuştu. Biz annemi o halde görünce benim ve kardeşlerimin içine doğan aynı şeydi. "Eyvah babam Öldü herhalde" diye anneme sarılarak ağladık. Ben daha fazla dayanamıyarak babamın yanma girmek istedim. Fakat hemşireler bana izin vermediler. Doktor anneme bir sakinleştirici vurup tansiyonunu ölçüp biraz nasihat ettikten sonra kısmen de olsa biraz sakinleşmiş görünüyordu. Biz anneme babamın nasıl olduğunu sorduğumuzda, "ben ona dedim gitme ama o beni dinlemedi. Allah'tan da korkmadı, Allahda onu cezalandırdı." dedi.
Annem bu cümleyi defalarca tekrarlayıp durdu. Biz yoğun bakımın kapısında durmuş içeriye girip çıkan hemşire ve doktorlardan babamın durumunu öğrenmeye çalışıyorduk. Annem yine aynı cümleyi tekrarlayıp durunca biz ısrarla anneme yoğun bakımda babamı ne durumda gördüğünü sorduk onun cevabı bize "Allah yarısını almış işte! Siz daha neyi öğrenmek istiyorsunuz çocuklar!" dedi. Bu cümleyi tekrar tekrar mırıldanıp durdu. "Anne neler oluyor? Allah yarısını almış demekten ne kastediyorsun?"
"Çocuklar babanızın her iki bacağıda dizinden itibaren kopmuş. Ona gitmemesi için yalvardım fakat o beni hiç dinlemedi. Ne bekliyordunuz ki başka? Olacağı buydu işte." dedi.
Aman Allah'ım biz ne yaptıkta bu kadar büyük bedel ödüyorduk. Kafamın uyuştuğunu fark etmeme rağmen dirayetli olmak zorundaydım. Evin büyük çocuğu olmam sorumluluğumu dahada büyütmüştü. İçimizde en zayıfımız ve hassasımız Hüseyin'di. Canım kardeşim babamın durumunu annemden öğrenince olduğu yere yığılıp kalmıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve sırtını yasladığı duvara başını şuursuz bir şekilde vurup duruyordu. Ömer, Hüseyin'i teselli etmeye çalıştıysa da Hüseyin hiçbir şekil teskin olmuyordu. Ben durumundan endişe ettiğim için doktora gidip yardım istedim. Doktor gelip Hüseyin'i muayene odasına alarak sakinleşmesi için ona bir iğne vurdu ve bize dönerek
"Lütfen bazı şeyleri zor da olsa acı da olsa bunları kabul etmek zorundayız. Hepiniz yetişkin insanlarsınız sizden sabırlı olmanızı istiyorum. Kendinizi bu şekil ha-rab etmeniz ne yoğun bakımdaki hastanıza ne de size bir fayda sağlar. Hem hastanız için hem kendiniz için güçlü olmak zorundasınız." dedi.
Annem başını sallayarak doktoru onaylıyordu. Ama dişlerinin arasında mırıldandığı cümle yine "ona gitmemesi için yalvardım ama o beni dinlemdi bile." Boşuna dememişler su testisi su yolunda kırılır. Babanızda bu yolda hem kendini hem de bizi kırdı marifetti işte.'" diyordu. Annemin onca çektiklerini bilmeme rağmen de anneme o an kızgınlık duymuştum. Çünkü babamın kaza geçirdiğini duyduğum zaman annemin ona ettiği beddualar kulaklarımda yanküanmıştı.
Biz o gece sabaha kadar yoğun bakımın kapısında durup babamı bekledik. Sabah saat dokuzda yoğun bakımın kapısında bizi gören doktorlar eve gidip dinlenmemizin daha iyi olacağını söylediler. Fakat biz günlerce beklemeye hazırdık. Çünkü canımızın yansı yoğun bakımda ecelle savaşırken eve gidip uyumamızda mümkün değildi. Öğlen üzeri doktor Ömer ve Hüseyin'i odasına çağırarak babamın kopan bacaklarını alıp bir mezarlığa gömmelerini istedi. O arada bacaklarımın titrediğini fark eden doktor beni eve götürmesi için Ömer'i ikaz etti.
"Bak koçum öncelikle ablan ve aneni eve götür ve daha sonra hastahaneye gelip babanızın bacaklarını morgdan alın, götürüp bir mezarlığa gömün." dedi.
Bu arada elimin, ayağımın buz kestiğini fark ettim. Sırtımı duvara yaslamış ve bayılmamak için kendimi zor tutuyordum. Çünkü ne olursa olsun dirayetli olmamız gerekiyordu. Biz tekrar doktorun odasına gidip babamızın durumunu sorduk. Ve doktor bize "babanızın durumu ağır ve çok kritik. Bu durumda sabırlı ve dirayetli olmanızdan başka yapılacak hiç bir şey yok. Unutmayın ki her an her şey olabilir. Sizin bütün gece hiç uyumadan bu kapıda' durup sabahladığınızı biliyorum. Ama bu şekil davranmanız babanızın sağlığına hiç bir şey kazandırmaz ama sizin sağlığınıza zarar verebilir. Hatice hanım bu delikanlılar, Hasan beyin kopan bacaklarını götürüp gömsünler. Sıla hanım siz de annenizi alıp evinize götürün, biraz dinlenmiş olursunuz."
O arada annem her iki ellerini yüzüne kapatarak öyle bir "of" çekti ki hastahane inlemişti adeta.
"Siz ne demek istiyorsunuz doktor. Önce bacaklarını götürüp gömün geri kalanda gidecek mi diyorsunuz arkasından? Neden açıkça bize öleceğini söylemiyorsunuz? dedi.
"Sakin olun Hatice hanım tabiki öyle bir şey söylemiyorum. Umut varmı yokmu bunu ne ben ne de siz kesin bilebilirsiniz. Ölürmü yaşarmı Allah bilir ancak. Ama böyle bir ihtimalide düşüneceğiz tabiki. Bu arada size düşen sabırlı ve metanetli olmalısınız. Siz de biliyorsunuz ki eşinizin durumu oldukça vahim fakat bu durumu bir de siz zorlaştırmayın lütfen. Sakin olun ve bekleyin. Biz dileriz ki iyi olsun inşaallah. Çünkü bizler elimizden geleni yaptık ve de yapıyoruz. Bundan ötesi Allah'a kalmış. İki bacağını kaybeden ve de bu şekilde yaşayan bir sürü insan var." dedi.
Annem elleriyle dizlerine vurup duruyordu. Doktorun odasına çıkıp koridorda yürürken annem birden yere yığılıp kaldı. Bunun üzerine sesimizi duyan doktor hızlı adımlarla yanımıza gelerek "Eh Hatice hanım kendinize eziyetten başka bir fayda sağlamıyorsunuz." Annemi hemen doktorun odasına aldık ve doktor annemle konuşup sakinleştirdikten sonra ısrarla tekrar eve gitmenizin daha doğru olacağını söyledi.
"Bakınız Hatice hanım sizi anlayabiliyorum. Kolay değil fakat kendinizi böyle harap ederek hiçbir şey yapamazsınız. Olan olmuş bir kere bari bundan sonra daha sağlıklı düşünerek daha mantıklı hareket etmekte fayda var." dedi.
Doktor yanımızdan ayrıldıktan sonra bir hademe
gelip bize;
"Hasan Dursun'un yakınları siz misiniz?" diye sordu.
Hepimiz bir anda;
"Evet biziz." dedik.
Hademe bize;
"Bu iki delikanlı benimle morga gelsin de Hasan bey'in kopan bacaklarını götürüp gömsünler." dedi.
O an içimden gelen tek şey avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama bağıramıyordum. Böyle bir hadise ancak üzüntümü arttırırdı. Ve başka da hiçbir fayda sağlamazdı. Ben yirmi yaşındaydım fakat hayatımın sürecinde güzellikler hiç yok denecek kadar azdı. Onun için güzellikleri anlamak ve tarif etmek için onları yaşamak lazımdı. Fakat ben acı tesadüflerden başka hiçbir şeye tanık olmamıştım. Acılarla karşılaştığım ilk an da şaşırıyor ve daha sonra şaşkınlığım hayretlere dönüşsede o acılara katlanıp onlarla yaşamaktan başka çarem kalmıyordu. Babamın yanlış mutluluk oyunu hem kendi hayatını hem de bizimkini mahvetmiş, ne yazıkki kendisiyle birlikte hayatı bize de zehir etmişti. Ama bütün bunlara rağmen ne onun sevgisini içimizden atabiliyorduk ne de onu kendi kaderine terk edebiliyorduk.
Ömer ne kadar soğukkanlı davranmaya çalışsa da elleri ve çenesi tirtir titriyordu. Ama Hüseyin daha da zayıflık göstermiş hüngür hüngür ağlıyordu ve mırıldandığı tek şey başını tutarak "neden baba/ neden gittin ki?" diyordu. Ve bu durumda yine cesaretli ve dirayetli olmak abla olarak bana düşüyordu. Ama bende ne kadar cesaretli olmaya çalışsam da içimde kasırgalar kopuyor, bedenim takatsiz kalıyordu. Ne acıdır ki hayat bize sürekli hayal kırıklığı ve acılar sunuyordu. O arada annemin kendini iyi hissetmediğini görünce anneme dönerek "ne olur anneciğim bari sen iyi ol ki biz de seninle güçlenelim. Babamın durumu malum ya sana da bir şey olursa biz iyice perişan oluruz. Gel en iyisi biz seninle evimize gidelim. Hem orda istediğimiz kadar bağıra bağıra ağlayabiliriz. Kimbilir belki içimizdeki alev alev yanan bu ateş kısmende olsa hararetini kaybeder dedim. Ve hep beraber yoğun bakımın kapısından uzaklaştık. Ömer ve Hüseyin hademeyle birlikte giderken annem titrer adımlarla onların peşinden gitti. "Çocuklar durun bende geliyorum." dedi.
"Ama anne sen ayakta bile zor duruyorsun. Ne olur birde seninle uğraşmayalım. Bırak çocuklar halletsinler. Onlar ne yapacağını bilirler herhalde." dedim.
"Hayır kızım onlar ne yapacağını bilmezler. Ama ben onları nereye götüreceğimi biliyorum galiba." dedi.
"Ama anne onları gömmekten başka ne yapılır ki?"
"Ne yapılır görürsünüz."
Annem çocuklarla birlikte gitmeyi ısrar edince Ömer ve Hüseyin annemin koluna girerek birlikte morga gittiler. Fakat annemler gideli tam üç saat olmuş ve ben onları çok merak etmiştim. Belki eve gitmişlerdir diye evide aradım ama telefona cevap veren olmadı. Bu arada ne yapacağımı bilemediğim için doktorun yanma çıkıp O'na kardeşlerimi merak ettiğimi fakat babamı da bırakamadiğımı söyledim ve doktor bana;
"Öncelikle oturup sakin olmalısın. Sen yetişkin bir insansın, merak ettiğin kişiler çocuk değillerki kaybol-sunlar. Sen biraz fazla sorumluluk almışsın sanırım, dedi.
"Ben ailenin büyük çocuğu olduğum için buna mecburum efendim."
"Neden mecbursan Sıla ailenin büyük çocuğu olman bütün bir yükün altına girmeni gerektirmezki?"
"Benim bu sorumluluğu almam kısmende olsa annemin yükünü hafifletmiş oluyor."
"Peki bu sorumluluğu ne zamandır taşıyorsun?"
"İlk okula başladığımdan beri.
"Yani çocuk yaşta bile bir yetişkin gibi sorumluluk almışsın demekki. Peki zor bir çocukluk olmadı mı?
"Doktor bey siz bana çocukluğumu soracak olursanız ben onu hiç yaşamadım. Fakat bana sorumluluk ve hayatın zorluklarını sorarsanız ben size onları anlatabilirim. Çünkü büyüklerimizin sorumsuzluğu ne yazık ki bizim sorumluluğumuz oldu ve halen de olmaktadır. Ben şimdi çalışmamış olsaydım ve de yanliz kendimi düşünseydim iki kardeşim bu gün okuyamıyor olacaklardı."
"Peki senin okuman gerekmezmiydi buna senin de hakkın yok mu?"
"Tabiki benimde hakkım var. Ama beni okutmadılar. Halbuki en büyük hayalim okuyup öğretmen olmaktı. Fakat çok çalışkan ve başarılı bir öğrenci olmama rağmen babam beni yalnız beşinci sınıfa kadar okuttu." "Madem bu kadar çalışkan ve istekliydin de neden okumak için mücadele vermedin kızım." "Bu hiçbir şey değiştirmezdi efendim." "Neden hiçbir şeyi değiştirmezdi. Gördüğüm kadarıyla sen çok mücadeleci bir ruha sahipsin."
"Efendim bizim yörenin bir töre anlayışı var. Dünyaya gelmemiz ve can bulmamız Allah'a aittir. Dokuz ay karnında taşıyıp dünyaya getirmek annelere ait, hayatımızdaki seçimimiz, ideallerimizin hedefleri ise, aile büyüklerimize aittir.
Onlar neyi nasıl uygun görürlerse ve neye karar verirlerse öyle olur. Biz çok çektik onun içinde yaşanılanı anlatmak her zaman fazla mana ifade etmez. Bence acı çekeni anlayabilmek için bazı şeyleri yaşamak lazım.
"Peki Sıla hayatında keşkeler var mı hiç?"
"Tabiki herkesin hayatında mutlaka keşkeler vardır. Fakat benim hayatımda keşkeler daha çoktur sanırım."
"Mesela keşke dediğin olsaydı veya olmasaydı keşkeler nelerdir.
"Öncelikle keşke Dünya'ya hiç gelmeseydim. Veya keşke erkek olarak doğsaydım."
"Neden kadın olarak Dünya'ya gelmek bu kadar mı kötü?"
"Hayır Doktor bey kadın olarak Dünya'ya gelmek çile yığınının altına girmek gibidir."
"Neden böyle düşünüyorsun Sıla?"
"Kadın olarak Dünya'ya gelmenin ne kadar çileli olduğunu annemden gördüm ve kendimde şahit oldum ki kadın olarak Dünya'ya gelmek hiç de huzurlu değil. Çünkü erkek güçlü görülür, kadın hep zayıf bilinir. Erkek hükmeden kadın daima hükmedilendir."
"Bu düşünce çok yalnış ama seni anlayabiliyorum. Bana göre yalnız olan senin doğup büyüdüğün yerin yalnış anlayışı ve yoz inancıdır. Bir sürü bayan doktor, öğretmen, hakim ve erkeklerle eşit haklara sahip kadınlar var ülkemizde. Siz bundan mahrum bırakıldıysanız kadın olmanızın suçu değil sizi sınırlayanların dar kafalı insanların suçudur. Düşünsene kadın olmazsa erkek olmaz, erkek de olmazsa kadın olmaz. Demek ki her ikiside eş değerdedir. Erkek zürriyet salgılar, kadın dogurur. Bu da gösteriyor ki erkeğin değeri kadından fazla değil kadının değeride erkekten az değil demek ki sen yalnış biliyorsun."
"O zaman ben ve annem neyin bedelini ödüyoruz. doktor."
"Hiçbir şeyin bedelini ödemiyorsunuz. Aslında sen ve annen sadece yaşamış olduğunuz hayatın mücadelesini veriyorsunuz ve yıpranırken bile aynı zamanda da güçlenmişsiniz. Demek ki kayıplarımızın içinde bile bazı kazançlarda olabiliyor. Mesela sen ve annen yaşamış olduğunuz zorlukların içinde bile güçlü olmayı öğrenmişsiniz. Bunuda herkez başaramaz. Çünkü ben şu an karşımda keşkeler içerisinde bile direnen.çok güçlü bir genç kız görüyorum ve bunun için de seni gerçekten takdir ediyorum."
"Ama korkarım ki olan gücümü de 48 saattir burada tükettim."
Kısa bir sessizlikten sonra doktorun sesiyle tekrar irkildim.
"Daldın yine Sıla, dalarken de çok derin dalıyorsun. Bana aklından geçenleri anlatmak istermisin."
"Aslında içimdeki her şeyi anlatma gereğini duymuyor değilim. Ama anlatsam bile hayatımda ve yaşadıklarımda ne değişebilir ki? Yine herşey benimle gittiğim yere gelecektir. Farzedin ki size içimdeki her şeyi anlattım peki hayatımda ne değişecek ki doktor."
"En azından paylaşmış olursunuz diye düşündüm."
"Anlıyorum doktor bey siz yüreğindekileri paylaşırsın diyorsunuz peki paylaşırsam yarısı sizde yarısı bende mi kalacak? Hayır her şey yine içimde kalacak ve yine acısını duyup ve o acıyla yaşayacağım."
"Görünüyor ki yaşadığın hayat seni çok karamsarlaştırmış."
"Belki haklısınız doktor. Ama beni anlayabilmeniz için de benim yaşadıklarımı yaşamanız lazım."
Aslında doktorun beni oyalamak istediğini de far-ketmiştim. Çünkü doktorla konuşurken zaman bir hayli ilerlemişti. Fakat ben yine de kendimi alabildiğine kötü hissediyordum. Çünkü aklımın yarısı annemlerde, diğer yarısı da babamı düşünmekle meşguldü. Doktor bey benim huzursuzluğumu fark edince,
"Sıla hanım isterseniz çıkıp annenize bakabilirsiniz babanızı merak etmeyin. Burada durmanız babanız için bir fayda sağlamıyor zaten. Ama ben size eve gidip dinlenmenizi tavsiye ediyorum yinede siz bilirsiniz."
dedi.
Ve ben doktora teşekkür ederek çıkıp hemşireye dışarıya çıkmam gerektiğini söyledim. Hemşire bana, "tamam siz babanızı hiç merak etmeyin. Biz buradayız bir şey olursa sizi ararız." dedi.
Kafam öyle karmakarışıktı ki ne yapacağımı ve nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Tam hastanenin çıkış kapısından yola çıkarken Ömer'in Sıla diye seslendiğini duydum. Sesin geldiği yöne bakıp annemleri görünce dünyalar benim olmuştu adeta. Hayatın bize durmadan sunduğu zorluk ve acıların içerisinde bir yu-dumcuk huzur ve sevinci duymaya o kadar ihtiyaç duyuyordum ki ama ne yazıkki yalnız bize sunulan acılar oluyordu. Fakat annemleri görmekte bir mutluluktu. Çünkü onlardan haber alamayınca çok merak etmiştim. "Nerdesiniz Ömer! beni burada tek başıma bıraktınız. Vallahi meraktan öldüm. Evi bile aradım, cevap vermeyince iyice meraklandım."dedim.
Annemin yüzünden düşen bin parçaydı. Hastaha-neden ayrılırken ne kadar bitkin olsa da yüz ifadesi öyle değildi. Ben şaşkın şaşkın annemin yüzüne bakıp neler olup bittiğini öğrenmeye çalışırken Hüseyin gözlerime bakıp işaretle anneme bir şey sormamamı istedi. Ben de anneme bir şey soramadım ve hep beraber yine has-tahaneye gittik. Hemşire bizi görünce,
"Ne çabuk geldiniz." diye sordu. Annemin donuk hali hemşirenin bile dikkatini çekmişti. "Hatice hanım siz iyimisiniz?" Annem hemşireye cevap vermedi. Yalnız eliyle iyiyim cevabını verdi." Ben daha fazla dayanamayarak Hüseyin'in kolunu tutup koridordan dışarıya çıkarttım. "Dursana abla ne yapıyorsun?" "Söylesene Hüseyin neler oldu. Annem neden bu halde?"
"Ne olmadı ki Sıla, ne olmadı ki. Annem iyice aklını oynattı galiba."
"Nasıl yani ne olduki anlatsana. Siz babamın kopan bacaklarmı mezarlığa gömmeye götürmediniz mi?"
"Evet götürmesine götürdük. Ama mezarlığa değil."
"Değil mi? Ya nereye götürdünüz peki?"
"Biz hastahaneden babamın bacaklarını alıp mezarlığa götüreceğimizi sanıyorduk. Fakat annemin aklında daha korkunç bir planın olduğundan ben ve Ömer habersizdik. Ama annem bize "çocuklar onları mezarlığa değil o gece bizleri çiğneyip gittiği yere götüreceğiz. O ayaklar bu mübarek gecede bizleri çiğnedi harama gitti. Ve onların oraya ait olduğunu sanıyorum. Bize ait olan kısımda hastahanede hayatta kalma mücadelesi veriyor. Hayatta kalırsa sahip çıkacağız ve bakacağız ona. Ama bu bacaklar babanızı bizden koparan o kör şeytana aitir." dedi.
Ben ve abim anneme ne kadar mani olmaya çalış-tıysak da onun yapmak istediğine engel olamadık. Ve annem babamın sarılı bacaklarını alıp doğru kadınına evine götürdü. Ve bizde mecburen onunla birlikte gitmek zorunda kaldık. Annem kapıyı çaldı. Ve kadın kapıyı açıp bizi karşısında görünce annemin şu anki halinden bile kötü oldu ve kadının gözleri öyle şaşkın şaşkın bakıyorduki adeta kaçacak delik arar gibiydi. Annem onun bu korku dolu halini görünce "Sakin ol korkma seninle kavga edecek değilim. Sen bana ve çocuklarıma yapacağını yaptın zaten bundan sonra yapacağın ne sana fayda sağlar ne de bana zarar verebilir. Bunu al bunlar sana ait bana it olan da bende" dedi. "Neymiş bana ait olanlar"
"Açta gör. Bu ayaklar bizi çiğneyip sana gelirken koptular. Onun için bunlar sana ait buyrun emanetini. Düş artık yakamızdan. Şeytan görsün yüzünü." dedi.
Yeşil beze sanlı olan babamın bacaklarını gördüğü vakit kadının gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Öyle bir çoğlık attıki. Adeta mahalleyi inletmişti. Ve annem kolumuzdan tutup beni ve Ömer'i sürükleyerek oradan uzaklaştık. Ve hiç arkasına bakmadan "Haydi çocuklar emaneti gereken yere teslim ettik sanırım." dedi. Biz oldukça uzaklaşmamıza rağmen kadının çığlıklar n hâla kulaklanmızdaydı. Kadın "katil, katil" diye bağırıyordu. Buraya gelmeden yolda Ömer'le anneme geriye dönüp onları mezara gömmek için ne kadar yalvar-dıysak da annemi bir türlü ikna edemedik."
"Ama nasıl olur Hüseyin ya kadın babamın bacaklarını gömmezse ne olacak peki?"
"Vallahi abla hiçbir fikrim yok. Ben de ondan korkuyorum ya! Keşke annemi hiç dinlemeseydik diye düşünüyorum."
Ben ve Hüseyin annemlerin yanma gittik. Annemin yüzü hâla donuk ve hep bir noktaya bakıyordu. Annemin bu şekil davranması beni bile şaşırtmış ve ürkütmüştü. Nasıl bunu yapabildiğini hiç aklım almıyordu. Babama bakan doktor mesayi çıkışı bizi yoğun bakımın kapısında görünce annemin o garip halini o da far-ketmişti. Ve dönüp anneme "Hatice hanım siz iyimisi-niz. Renginiz kaçmış." dedi. Annem doktora cevap vermeden yalnız başını sallayarak iyi olmadığını ifade etti. "Çocuklar anneniz çok yorgun görünüyor. Annenizi alıp eve gidin merak etmeyin babanızın durumu biraz daha iyi hem bir şey olursa hastahanede size haber verirler." dedi.
Biz annemi zorla eve götürmeye ikna etmiştik. Eve döndüğümüz zaman annem babamın yerdeki çoraplarını görünce alıp koklayarak çığlık çığlığa ağlıyordu. Annemin feryatlarını duyan komşular evimize gelmiş ve babamın öldüğünü sanmışlardı. Komşularla birlikte annemi zor sakinleştirmiştik. O gece komşuları gönderdikten sonra annem de bir iki saat kadar uyumuştu. Ve sabahın erken saatinde tekrar hep beraber hastahaneye gittik ve o gün doktor bizim yoğun bakıma girip babamızı görmemize de izin vermişti. Babam kendine gelmişti fakat bacaklarının koptuğunu henüz bilmiyordu. Babam bizi karşısında görünce önce acı bir tebessüm edip ardından da gözleri dolup dolup yaşlarla boşalıyordu. Hepimize söylediği tek şey "çocuklar ne olur beni affedin" dedi. Babam onbeş gün yoğun bakımda kaldıktan sonra normal servise alınmıştı. Yirmi gün annem babamın başında kaldı ve yirmi günün sonunda babam bir tekerlekli sandalyede hastahaneden taburcu oldu. Babam aramızdaydı artık hem de hiç gidememek üzere. Evimizde şiddet ve kavgalar bitmşti belki fakat onun yerine bu sefer de eyvanlar almıştı. Anem yine ağlıyordu. Önceden babam annemi dövdüğü için ve canı yandığı için ağlıyordu ama şimdi tamamen babama mahkum olduğu için ve de vicdanı rahatsız olduğu için ağlıyordu. Bir Cumartesi günü işten eve dönmüştüm, annem bahçede çamaşır asarken bir yandan da ağladığını gördüm..
Ben ona neden hala ağladığını sordum. Annem bana "kızım benim çilem mezara kadarmış demek ki. Ben bitmeden benim çilemde bitmeyecek görünüyor."dedi.
"Neden böyle düşünüyorsun aneciğim. Önceden babamın şiddeti ve ihaneti seni ağlatıyordu. Ama şimdi şiddetde ihanet de bitti. Ama senin hâla ağlarken görüyorum. Bir gün bile olsa seni gülerken göremeyecekmi-yiz."
"Ah kızım beni şimdi de ağlatan vicdanım.
Babanın evden çıkıp gittiği o gece beddua etmeseydim belki bu gün babanız bu durumda olmazdı. Ama görüyorum ki Allah yanlışından dolayı ne kadar babanızı cezalandırdığa da beni de ettiğim bedduadan dolayı cezalandırdı. Bunlar çok feci kızım az bir şey değil keşke o gece beddua yerine her zaman göstermiş olduğum sabrı o gece de gösterebilseydim." dedi.
Babam tamamen eve ve anneme mahkum olmuştu. Ömer okulunu bitirmiş Adapazarına bir ilkokula tayin edilmişti. Hüseyin'in de okulunun son senesiydi. O da bankacılığı okuyordu. Ben görücü usulü daha önce hiç tanımadığım bir lise öğretmeniyle nişanlanmış, işten ayrılmıştım. Dört ay gibi kısa bir zaman içerisinde de evlenmiştim. Babam hayata karşı kahretmiş ne vicdanen ne de ruhen sağlıklı değildi. Kaza sonrası öyle çökmüştü ki kırk yaş birden yaşlandığını söyleyip duruyordu, Ben evlendikten dokuz ay sonra babamı geçirmiş olduğu bir kalp krizi sonucu kaybetmiştik. Bu arada annemin tek başına kalması üzüntümüzü büsbütün arttırmış ve aklımız annemizde kalmıştı. Hüseyin okulu bitirip askere gidince annem Ömer'in yanma Adapazarı'na gitmişti. Zavallı annem hayatın kendisine sunduğu acımasız ihanet ve acılarla savaşıp durdu hep. Ben evliliğimin üçüncü ayında oğlum Batuhan'a hamile kalmıştım. Kayınvalidemlerle aynı binada oturuyorduk. Evimiz ne kadar ayrı olsa da biz kaynanam ve kayın pederime sormadan kendi başımıza hiçbir şey yapamıyorduk. Kendimize ve geleceğimize ait kararlan bile biz veremiyor-duk. Bir işe veyahut bir şeye karar vermek öncelikle aile büyüklerine sorup onlar uygun gördüğü vakit olu-yordı. Her yapacağımız işte mutlaka onların onayı olmak zorundaydık. Hayat bizimdi fakat onu nasıl yaşayacağımız ise bizim seçimlerimizin dışındaydı. Onun için de hamileliğimin dokuz ayı süresince ancak iki defa doktora gidebilmiştim. Bunun dışında rahatsızlık hissettiğim zaman kaynanam bana ya ayaklarımı üşüttüğümü veya çok yediğimi söylüyordu. Rahatsızlığı mı eşime anlattığım zaman ise beni bir doktora götürme yerine:
— Sen annemi dinle o senden daha tecrübelidir. Çünkü; o altı çocuk annesidir." diyordu.
Oğlum Batuhan'm dünyaya gelmesiyle birlikte hayatımda sıkıntı ve sorunlar da başlamıştı. Kaynanamın isteği üzerine ben evde doğum yapmak zorunda kaldım. Doğum sırasında oğlum omuz üzeri gelişinden dolayı boynu büyük ölçüde zedelenmiş bu durumda kalça çıkığına neden olmuştu. Büyüklerin haklı görünmesinin acı faturası ise bana ve yavruma kesilmişti, ne yazık ki. Çünkü büyükler küçücük bir masrafı önlemek için benim ve yavrumun hayatını riske atmışlardı. Hiç bir maddiyatla düzelmeyen yavrumun fiziği ve benim psikolojim hasara uğratılmıştı. Oğlumu hastahaneye götürdüğümüzde doktorlar eğer boyun için müdahale edersek omurilik zarar görebilir diye Batuhan'ı ameliyat etme riskini göze alıp alamayacağımızı sordular, biz onlara düzelme şansının ne olduğunu sorunca da onlar bize yüzde beş, gibi umut verince biz de bu riski göze almaya cesaret edemedik. Fakat bir yaşından sonra kalça çıkığı için bir yıl arayla iki defa ameliyat geçirmesine rağmen oğlumda hiçbir düzelme olmamıştı. Ve canım yavrum beden özürlü olarak hayatını sürdürmek zorunda kalmıştı. Zaman zaman düşünüp durdum, hep yalnışlarım bedelini hiçbir suçu ve günahı olmayan masum çocuklar neden çekmek zorundalar.
Batuhan büyüdükçe onunla birlikte duyduğum acı ve üzüntümde bir o kadar büyüyordu. Batuhan her geçen gün kendindeki özürü fark ediyor ve bunun acısını yaşıyordu. Oğlumu dışarıya çıkarttığım veya parka oynaması için götürdüğüm zaman diğer çocuklar önce onu garipsiyor ve onunla oynamak istemediklerini sözlerle olmasa da ona küçümser hareketlerle belirtiyorlardı. Yavrumun küçük olmasına rağmen de diğer çocuklar tarafından yadırgandığını hissediyordu. Ve bana dönüp hemen eve dönmek istediğini söylüyordu. Bazen de her şeye rağmen boynunu büküp cıvıl cıvıl oynayan çocukları seyretmekle yetiniyordu Ben ısrarla oğlumu arasına katıp kendini onlara olduğu sekide kabul ettirmesini istiyordum. Fakat yavrum bu çabayı gösterirken bazı çocuklar;
— Sen neden öyle yamuk duruyorsun? Boynun yorulmuyor mu? Sen neden böyle yürüyorsun? gibi sözleri karşısında hemen mücadelesinden vazgeçip ağlayarak bana;
— Anne hadi eve gidelim. Bunlar bana neden böyle bakıyorlar? Ben çok mu çirkinim?" diyordu.
Eve gelip oğlumu karşıma alıp konuşup bazı şeyleri izah etmeye çalıştıysam da, o beni dinlemek istemediğini söylüyordu. Günler böyle geçerken bir gün Batu-han kendisini odasına kapatıp ve bütün oyuncaklarını camdan dışarıya atmaya başladı. Oğlumun duymuş olduğu o ızdırabın acısını ben yüreğimde hissedebiliyordum. Ona uzun bir müddet yalvarıp kapıyı açması için ikna etmeye çalıştıysam da Batuhan büyük bir inatla odasının kapısını açmayacağını söyleyince ben de onu gaza getirip odasının anahtarımda camdan dışarıya atmasını istedim. Ama o inad edip anahtarı dışarıya atmıyordu. Kendine bir zarar verecek korkusuyla endişe ettiğim içinde son çare kapının camını kırmak zorunda kalmıştım. Çünkü Batuhan'ı ilk defa bu kadar çıldırmış bir şekilde görüyordum. Kapıyı üzerine kitlediği için de ona müdahale edemiyordum. Kapının camını kırıp içeriye girdiğimde Batuhan'm ağlaması kesilmiş gözlerini hiç kırpmadan bana bakıyordu. Ben de Batuhan'm neden bu kadar şaşırdığına şaşırmıştım.
— Batuhan iyimisin oğlum neden bana öyle bakıyorsun? dedim. Batuhan hiç gözlerini kırpmadan soruma cevaben yalnız başını sallamıştı. Benim o arada hissettiğim tek şey ellerimden ılık ılık bir şeylerin aktığıydı. Ellerime baktığımda ellerimin kan içinde olduğunu gördüm. Batuhan'm bana neden şaşkın gözlerle baktığını ancak o zaman anlayabilmiştim. Zavallı yavrum o kadar korkmuştu ki gözlerini hiç kırpmadan ellerimden akan kana bakıyordu. Oğluma karşı duymuş olduğum üzüntüden dolayı bedenim uyuşmuş canımın acısını bile duymuyordum. Duyduğum tek şey yavrumun çekmiş olduğu acının ızdırabıydı. Çünkü canımın yansı olan yavrum o kdar acı çekerken ben nasıl kendi acımı hissedebilirdim ki? Benim kanayan ellerimi fark etmemle beraber Batuhan tekrar ağlamaya başladı.
— "Ne olur anneciğim elindeki kanı yıka ben çok korkuyorum" deyince ben ellerimi hemen yıkayarak sardım ve oğlumu karşıma alıp konuştum.
— Bak oğlum ya perdelerimizi çekip kapımızı kapatıp hiç dışarıya çıkmayarak kimsenin bizi görmesine izin vermeyeceğiz ve bu evi mezar yapacağız ikimize veyahut cesaretimizi toplayarak kadere boyun eğip hayat bize ne sunduysa acısıyla tatlısıyla onunla mücadele ederek pes etmeden hayatımızı olduğu gibi sürdüreceğiz. Sen hangisini istersen ben ona hazırım söyle bakayım sen hangisini istiyorsun?
— Anneciğim bu söylediklerinden hangisi daha iyi?
— Tabiki mücadele daha iyi bebeğim, sen şimdi anneni dinleyecek misin?
— O zaman senin dediğini yapalım anneciğim bir daha ellerini kesmeyeceğine de söz ver çünkü kanı görünce ben çok korktum."
—- Tamam birtanem seninle tek vücut olup bu acımasız hayatta birlikte mücadele edeceğiz. Herşey çok güzel olacak bana güven oğlum.
Ertesi gün kahvaltı yaptıktan sonra oğlumu alıp parka götürdüm. Batuhan'a diğer çocukların içine katılması için ısrar ettim. Batuhan beni dinleyerek oynayan çocuklann arasına çekine, çekine girmeye çalıştı. Ben ondaki bu ezikliği farkedince tekrar yavrumun yanma gidip "bak birtanem sana garip bakanları hiç umursama. Katıl aralarına, onlarla oynamak istediğini söyle, bundan sakın çekinme işte mücadele budur. Hem biz seninle dün ne konuşmuştuk. Mücadele edeceğiz ve hiç kimsenin bizi küçümseyip üzmelerinede izin vermiyeceğiz. Ben oğluma güveniyorum. Annen gibi zorlukların üstesinden geleceksin. Hadi benim aslan oğlum göreyim seni.
Batuhan söylediklerimden sonra sanki biraz gaza gelmiş gibiydi. Çünkü hemen çocuklann arasına katılarak kaydırakta kaymaya başlamıştı. Bir müddet kaydıktan sonra diğer çocuklarla birlikte sallanmak için salıncağın boşalmasını bekliyordu ki Batuhan'm yanında duran küçük bir kız çocuğu Batuhan'ı bir müddet inceledikten sonra ona dönerek "Sen neden öyle yamuk bakıyorsun boynunu düzeltsene" dedi.
"Ben yamuk bakmıyorum benim boynum öyle zaten ben de istiyorum düzelsin ama düzelmiyor" dedi. Batuhan kızın söylediklerinden dolayı incindiğini de belli ediyordu. Bir ara müdahale etmek istediysemde hislerimi kontrol edip onun kendisini savunmasını daha uygun gördüm. Fakat kız bıcır bıcır durmadan ona sorular sorup duruyordu. "Neden sen böylesin, düştün mü? Düzelt bakayım boynunu" diyordu.
"Hayır düşmedim annem beni böyle doğurmuş işte."dedi. Ben daha fazla dayanamayıp kızı hemen Batuhan'm yanından uzaklaştırmaya çalıştım. Amr küçük kız ısrarla Batuhan'm yanında kalıp onunla konuşmak istiyordu. O arada gözlemlediğim tek güzel şey ise Batuhan'm inanılmaz derecede kendini diğer çocuklarada kanıtlamaya çalışmasrydı. Eve döndüğümüzde hemen Aynalı vitrinin önüne geçerek kendini tepeden kırnağa incelemeye başlamıştı. Ben ona görünmeden kapının aralığından onu gözyaşları içerisinde seyrediyordum. Zavallı bahtsız yavrum başını iki ellerinin arasına almış kafasını sağa sola çevirip boynunu düzeltmeye çalışıyordu. Ben bu manzara karşısında adeta kahrolmuş-tum. Onu izlerken bile bacaklarım tir tir titriyor ayaklarım bedenimi taşımıyordu adeta. İçimde kopan fırtınalar ve kasırgalara kapılıp giden duygularım. Canım yavrum ben bu hayatı ne kendim için ne de senin için istemedim. Bu her ikimizede kaderin sunmuş olduğu kötü bir armağandı. Ben daha fazla dayanamadım ve odaya girdim. Butuhan beni karşısında görünce hemen ellerini usulca yanına salarak buruk bir sesle "Olmuyor işte olmuyor anne, düzeltemiyorum boynumu. Ben neden böyle doğmuşum? Niçin ben başkaları gibi kafamı düzgün tutamıyorum. Hem diğer çocuklar da benim gibi değil. Her kesin annesi çocuklarını güzel doğurmuş. Sen neden beni güzel doğurmadın? dedi.
Her seferinde yine zorların başına dönüyorduk. "Bebeğim olur mu hiç öyle şey. Senin böyle doğmanla benim ne gibi bir hatam olabilir ki?" "Hayır anne bu senin suçun."
"Canım oğlum bunu sana izah etmemi istermisin? Önce beni dinle istersen. Ve daha sonra suçlamak istiyorsan sana bir şey diyemem."
"Tamam anne konuşalım."
"Bak güzel oğlum bazı rahatsızlıklar tedbirsizliktendir belki ama bazı rahatsızlıklarda kaderdendir."
"Kader nedir anne?"
"Kader alın yazısıdır oğlum."
"Ama bizim alnımızda yazı yok ki"
"Alın yazısı vardır yavrum ama onu biz göremeyiz."
"Alın yazısını kim yazar anne?" "Alın yazısı Allah tarafından kulun yaşadığı iyi ve kötü şeyleri belirler."
"Şimdi benim başımın böyle yamuk olması alın yazısı mı?"
"Belki bitanem"
"O zaman ben bu yazıyı değiştirmeni istiyorum." "Ah oğlum keşke bu mümkün olsa. Kaderi değiştirmek bizim elimizde değil. Mümkün olmuş olsaydı ben hiç doğmamış olmayı tercih ederdim. İnanki ben senden daha fazla acı çekiyorum senin için. Ne çareki elimden hiçbir şey gelmiyor. Ama güçlü olmayı deniye-biliriz. Bize acı veren bu hayatı ne senin için ne de kendim için ben ısmarlamadım, inanki hiçbir anne evladının bu şekil dünyaya getirmeyi istemez. Ama dedim ya biz insanlardaki eksik ve kusurları düzeltme ve tamamlama kudretine de sahip değiliz. Eğer hayat bize böyle sunulduysa biz de bunu bu şekil yaşıyacağız. Başka çaremiz de yok zaten. Ama bir şeyi bilmeni isterimki benim canım seninkinden daha çok acıyor çünkü sen benim canımın içindeki cansın oğlum."
Batuhan bir müddet sustuktan sonra tekrar bana dönerek. "Anneciğim özür dilerim ne olur ağlama artık söz veriyorum seni bir daha hiç üzmeyeceğim" deyip bana sımsıkı sarıldı. Ben de yavrumu yalnız kollarımda değil yüreğimin tâ derinliklerinde hissediyordum.
Batuhan yaşma rağmen çok zeki bir çocuktu. Ama kafasında bazı şeyleri de tam olarak idrak edemiyordu.
"Bak oğlum kafamızdaki kötü düşünceleri kovup tüm karamsarlıklardan kendimizi arındıracağız. Ve bu hayatı bize sunulduğu şekilde kabul edip seveceğiz. Ne kendimizde ne de özrümüzden kaçmıyalım olur mu?"
"Tamam anneciğim"
Batuhan'ı nihayet sakinleştirebilmiştim.
Hızla geçen zaman içerisinde Batuhan büyümüş ve ilkokula başlama vakti de gelmişti. Fakat Batuhan bundan dolayı çok sorun çıkarıyordu. Okuldaki çocuklar kendisini dışlayacak korkusuyla okula gitmek istemiyordu. Batuhan'daki bu gerginlik banada yansımıştı. Ne yazık ki bu sancılı zamanlarımızda bile Murat hiç yardımcı olmuyordu, bize.
"Anneciğim ben okula gitmek İstemiyorum ne olur beni okula kaydetmeyin."
Fakat Batuhan'm bu istediği mümkün olmadığı için okulların açılmasına üç gün kala Murat'la birlikte Batuhan'ı okula kaydetmek için götürmüştük- O günde beni çok üzen bir hadiseye daha tanık oldum. Eşim öğretmen olduğu için okulda kendisini tanıyan öğretmen arkadaşlarıyla karşılaştık. Eşim bizi onlarla tanıştırırken Batuhan'ı adeta arkasına gizlemek ister gibiydi. Ne acıdır ki eşim oğlumuza destek ve yardımcı olacağı yerde kendi öz evladından bile utanıyodu. Tabi bu durumda okulda çocukların oğlumu dışlayıp garipsemeleride kaçınılmazdı. Murat çocuğumuzun özründen dolayı ondan utanmış, onu gizlemeye çalışmıştı. O zaman anladım ki yavrumu yetiştirmede kendine ve topluma kazandırmak için de iş yalnız bana düşüyordu.
Batuhan'm tüm korkularına rağmen kaydını yaptık ve eve dönüyorduk. Yolda Batuhan babasının elinden tutmak istedi. Fakat babasının tavrı onun bu isteğine karşı daha soğuktu. Murat Batuhan'a "Sen annenin elini tut oğlum" dediysede Batuhan ısrarla babasının elini tuttu ve Murat'ın buna karşı tepkisi sadece başını sallayarak ona karşı ne kadar hissiz olduğunu ifade etmişti. Ben bu acı hadisenin karşısında güçlü olmaya çalışsamda bazen elimde olmayarak kendimi yine bırakmış. Ve gözyaşlarıma da hakim olamamıştım. Çünkü oğluma yapılan her yalnış hareket önce beni yaralıyordu. Eve döndük ve Murat bana "Hayırdır Sıla Batuhan'ı susturduk şimdi de sen mi ağlıyorsun? Ana oğul ağlamayı sıraya koydunuz herhalde" diye latife yaptı. Bu arada yaptığı hataların farkında bile değilmiş gibi davranıyordu.
Murat'ın bu duyarsızlığına karşı ben daha fazla kendime hakim olamamıştım. "Sen nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsun. O seninde canın değil mi? Yavrumuzun bu şekilde olması suç mu? Ben mi istedim onun böyle olmasını yoksa o mu? Bağrımıza basıp ona destek olmaktan başka ne yapabiliriz ki? Senin bu gün öz evladından utandığını gördüm. Bu ne demek biliyormusun?"
"Ne demekmiş?"
"Senin babalık hislerinden yoksun olman demek. Evladından utanarak onu arkasına gizleyecek kadar sevgisiz ve insafsız olman demek. Çok yazık Murat seni her geçen gün farklı bir şekilde tanımam beni korkutuyor. Sen sadece sorumsuz değil aynı zamanda duygusuz ve hissiz bir insansın. Merak etme ben oğluma yeterim. Onu senin olmayan insafına asla terk etmeyeceğim."
"Sakin ol biraz olayı büyütmüyor musun."
"Büyütüyorum ha! Her geçen gün bizden adım adım uzaklaştığını ve koptuğunu görmüyormuyum sanıyorsun. Bir babada olması gereken sorumluluk ve sadakat var mı sende? Senin aile anlayışın bu mu?"
''Beğenmiyorsan kapı orda, seni tutan mı var?" "Kapının girişimde çıkışımda en az senin kadar biliyorum ama senin bilmediğin ve benim bildiğim aile ahlakı mecbur kalmadıkça o kapının dışına çıkmamam gerektiğini de bildiğim için duruyorum."
"Batuhan'ın bu durumda olmasının en büyük sebebi sensin Sıla."
"Benim suçum mu? Nasıl yani? Sen ne demek istiyorsun?"
"Evet Sıla hatanın büyüklüğü senden kaynaklandı. Ebede doğum yapan tek insan sen değilsin. Neden başkalarının çocuklarında böyle bir sakatlık olmadı. Eğer sen ıkınıp ebeye yardımcı olmuş olsaydın belkide bu çocuk bu şekilde olmazdı."
"Murat sen nasıl böyle düşünebiliyorsun?" "Annem böyle diyor. Demek ki bildiği bir şey var-ki böyle konuşuyor" dedi.
"Annen böylemi düşünüyor gerçekten." "Evet, annemde böyle düşünüyor bende böyle düşünüyorum. Nihayet Murat bana karşı olan içindeki zehri küsmüştü. İçim o kadar acıyordu ki ızdırabımı kelimelerle ifade etmek mümkün değildi. Ama bizler buna Batuhan'da dahil olmak üzere her zaman bir suçlu arayıp durduk. Ben dokuz ay hamileliğim boyunca yalnız iki kez doktora gidebilmiştim. Aile büyüklerimin ihmal ve duyarsızlığının kurbanı ne yazık ki ben ve oğlum olmuştuk. Ama buna rağmende oğlumun rahatsızlığının nedeninin suçlusu yine ben görünüyordum. Murat ve ailesi buna oğlumda dahil bu kanıyı taşıyorlardı. Ertesi sabah Batuhan'ı okula bırakır bırakmaz hemen kayınvalideme çıktım ve ona Murat'a neden Batuhan'ın rahatsızlığından beni sorumlu tuttuğunu sordum. Onun bana cevabı çok acımasız olmuştu.
"Sen ne demek istiyorsun anne, neden Murat'ı bize karşı zehirledin. Nasıl beni suçlayabiliyorsunuz? Senin hiç insafın yok mu?"
"Hadi kızım hadi konuşursam iş büyür. En iyisi-mi susalım. Sen de saygı olsa karşıma geçip böyle çen çen konuşmazdın zaten."
"Hayır anne ben bu suçlamaları hak etmedim. Ve şimdiye kadar size hiçbir saygısızlığımda olmadı. Ama bu yanlışları da düzeltmenizi istiyorum yeter artık. Bu kadarıda fazla sanırım. Oğlum için üzüldüğüm ve her şeyle tek başıma mücadele ettiğim yetmemiş gibi bir de sizin bu suçlamalarınızla karşı karşıya kalıyorum. Bana hiçbir yararınız olmuyor. Allah aşkına neden bu ailede herkesin tırnakları benim etimin üzerinde.
"Bak hele terbiyesize o papuç gibi dilini çıkaracağına kadın gibi seni doğurtan ebeye yardımcı olsaydın da bu çocukta normal doğar bu sakatlığıda olmazdı. Beni bilmiyor mu sanıyorsun. Senin tek derdin hastahaneye gidip doktorların elinde doğum yapmaktı. Ha doktor, ha ebe ben altı tane çocuk köy gibi yerde kocakarıların yardımıyla doğurdum. Hem bizim köyde hükümet ebesi bile yoktu. Sana hükümetin ebesini getirdiğimiz halde sen onu bile beğenmedin. Olacağıda bu oldu işte." Eyvah eyvah anladım ki ben ve yavrum tek başıma bırakılmıştık. Her geçen gün kötü bir sürprizin darbesiyle sarsılıyordum. Ama ne olursa olsun yavrum benim canımdı ve ben onun için her türlü fedakarlığı da yapmaya kararlıydım. Ben kayınvalidemden çıkıp okula Batuhan'm yanma gittim. Ve okulun bahçesinde Ba-tuhan'ı bekledim. Tenefüs çıkışı Batuhan beni görünce hemen koşup yanıma geldi ve beni yumruklamaya başladı.
''Sen neredeydin anne hani burada oturup beni bekleyecektin." dedi.
"Özür dilerim oğlum babaannene gitmem gerekiyordu. Farkında olmadan geciktim işte. Hem sonra her gün ben seni burda bekleyememki. Sen kocaman adam oldun"
Birkaç gün okulun bahçesinde durup Batuhan'm her tenefüse çıktığında beni görmesi için bekliyordum. Okullar açılalı bir ay olmasına rağmen Batuhan halen alışamamış ve okula gitmemek için diretip duruyordu. Batuhan'm okula başlaması benimde hayatıma daha fazla bir hareketlilik getirmişti. Çünkü Batuhan'm okula gitmek istemeyişi ve okulda sürekli ağlaması dört hafta boyunca benide hergün okula sürüklemişti. Her gün onu okulun bahçesinde tenefüslerde karşılıyor ve arkadaşlarına alışmasını sağlıyordum. Geçen yoğun bir hayat maratonunun sonunda nihayet okulun birinci döneminin bitmiş olması hem benim için hem Batuhan için çok zor geçmişti.
Böylelikle vermiş olduğum büyük bir mücadelenin sonunda Batuhan okuluna alışmış ve benim kısmen de olsa yüküm hafiflemişti ki bu sefer de Murat'ın her gün biraz daha adım adım bizden uzaklaşması da beni çok üzüyordu. Murat'ın bize karşı olan soğukluğu aynen bir zamanlar babamın bizden uzaklaşması gibiydi. Ben Murat'la kaç defa konuşmayı denediysem de o beni ısrarla dinlemek istemedi. Fakat bu durumda beni çok üzüyordu. Murat'ın eve geç gelmeleri ve benim yemek masasında gece yarılarına kadar onu beklemem benim iyice sinirlerimi yıpratmıştı. Bu duruma kendi başıma bir çözüm bulamadığım içinde birileriyle paylaşmak ihtiyacı duyduğum için yakınım olması münasebetiyle mevzuyu eltime anlattım. Eltim bana "sizdeki huzursuzluğu fark etmiyor değilim. Hatta kayınvalideme bile bu durumda ne yapabiliriz diye konuştuk. Fakat annem bana her evlilikte böyle şeylerin olduğunu söyleyerek konuyu kapattı. Ama istiyorsan söylevim abine Murat'ı karşısına alıp konuşsun, dedi. Ben eltime Murat'la ilişkimizin hemen hemen bittiğini ve yalnız görünürde süren bir evlilik olduğunu söyledim. Sinirlerimin ve bedenimin aşırı zayıflaması takatimide tüketmişti. Ve eltim bana öğüt vererek bazı şeylerin benden de kaynaklandığını ifade etti.
"Bak Sıla'cığım sende biliyorsunki Batuhan'm doğumundan sonra sen kendini çok bıraktın. Erkekler her zaman süslü ve cıvıl cıvıl kadınlardan hoşlanırlar. Artık toparlan sende. Bîr tek beden özürlü çocuk sadece sende mi var? Sizden ve sizin çocuğunuzdan daha, kötü durumda olan çocuklar ve aileler de var. Bunu bu kadar büyütmeniz size üzüntüden başka bir şey sağlıyormu ki bu kadar kendinizi kahrediyorsunuz/'
"Ama yenge Batuhan'm rahatsızlığından dolayı bile ben suçlanıyorum. Sende biliyorsun ki beni bir has-tahaneye götürmüş olsalardı bunların hiçbiri olmayacaktı belki. Hep büyükler bilir dediler ama büyükler bilemediler işte. Bilmiş olsalardı bizimde hayatımızın bir değeri olur ve bu sıkmtıyıda hiç yaşamamış olurduk. Demek ki her şeyi büyükler bilmiyor."
"Sılacığım ben sana haksızsın demiyorum. Biliyorum için acıyor. Acır çünkü sen annesin. Babalar anneler kadar duygusal olmayabilirler. Sen yinede mücadele et ve yuvanı kazanmaya bak"
"Nasıl yenge, bu yuvanın kurtarılacak nesi kaldı-ki?"
"Bu kadar karamsar olma canım sende. Biraz kendine çeki düzen ver ve sabırlı ol. Bak göreceksin her şey düzelecektir inşaallah"
Ellimle konuşmam kısmende olsa beni rahatlatmıştı biraz. Akşam Murat eve geldiğinde ondan biraz para istedim ve o bana ne yapacaksın diye sormasına rağmen ben söylemedim ve o da vermemezlik etmedi. Ertesi gün hemen Batuhan'ı okula bırakır bırakmaz çarşıya çıkıp kendime kıyafet aldım ve eve uğramadan doğru eltime gittim. Aldıklarımı yengeme gösterdim ve onun benimle birlikte kuaföre gelmesini istedim. Yengem bana önce kayın validemden izin almamız gerektiğini söyledi. Ve her zamanki gibi anneme çıkıp ondan izin aldıktan sonra yengemle birlikte kuaföre gittik. Kuaförde saçlarımı kestirip boyattıktan sonra yüzüme yapılan makyajla birlikte aynaya baktığımda inanılmaz derecede kendimi değişmiş gödüm. Yengem bana "Harika, oldun Sıla, Murat seni böyle görse şıp diye bayılacak herhalde" diye espiri yaptı. Ve ben de değişmiş halime tanık olunca anladım ki gerçekten Batuhan'm doğumundan sonra kendimi çok ihmal ettiğimi gördüm. Kuaför çıkışı yengem eve giderken ben hiç eve uğramadan Batuhan'ı almak için okula gittim. Batuhan'ı her zaman aldığım yerde bekliyordum ki okulun zili çaldı ve Butuhan kapıdan çıkarçıkmaz onu her zaman beklediğim yere bakıp beni aramaya başladı. Bu arada Batuhan okulun giriş kapısına kadar gelmiş ve sağa sola bakarak beni arıyordu. Yanımda durup bana birkaç kez baktığı halde beni tanımadığını fark ettim. Batuhan'a doğru giderek "Merhaba oğlum sen anneni tanımadın mı?" Batuhan'ın gözlerindeki şaşkınlık beni epeyce güldürmüş-tü. "Ne oldu oğlum hayalet görmüş gibisin. Yoksa çok-mu kötü olmuş."
"Hayır hayır anneciğim çok güzel olmuş sen nasıl böyle oldun."
"Ee artık köstebek kötü kabuğundan sıyrıldı. Bundan sonra böyle."
O gün oğlumla katıla katıla gülerek eve dönmüş ve kısacıkda olsa her ikimizde acılarımızdan sıyrılmıştık. Eve gelince Murat'ı telefonla aradım ve akşam yemeğinde evde olmasını istedim çünkü akşam yemeğinde bir arada olamıyorduk. Ama Murat'ın bana telefondaki cevabı her zamanki gibi beni kırmış ve Murat'ın da ne kadar sorumsuz olduğunu bir kez daha tanık olmuştum.
"Nereden icab etti bu şimdi. Bayram değil seyran değil. Ben belki arkadaşlarla yerim yemeğimi" Ben ona ısrar edincede,
"Tamam bakarız" dedi.
Halbuki ben ondan olması gerekeni istiyordum. Yalnış bir şey değildi. Ama Murat bir aile olduğumuzu yıllar önce unutmuş sorumsuz ve bağımsız bir hayat sürdürüyordu. Telefonu kapattıktan sonra sinirlerim boşalmış olacak ki elim ayağım zangır zangır titriyordu. Batuhan benim bu halimi görünce çok üzülmüş ve "Anne telefonu ver babamla birde ben konuşayım" dedi. Batuhan Murat'ı arıyarak bu akşam eve erken gelmesi için ısrar etmisti. Murat da Batuhan'a "tamam bakarız diye telefonu kapatmıştı. O akşam saat 10' a kadar ben ve Batuhan yemek yemeden Murat'ı bekledik. Ama ne yazık ki Murat yapacağını yine yapmış ve gece saat 12' de eve gelmişti. Ben pencerenin önünde onu beklerken koltukta uyuyakalmıştım. Bahçenin kapısının açılmasıyla uyandım ve Murat'ın geldiğini fark ettim. Hemen kalkıp daha Murat kapıyı çalmadan ona kapıyı açmıştım. Bir yandan da beni böyle görünce ne kadar şaşıracak diye de Murat'ın-tepkisini merak ediyordum. Ona çok kızgın olmama rağmen bir yandnada kalbim küt küt atıyordu. Ama Murat'ın tepksi ise ne kadar değiştiğim için değilde o kapıyı çalmadan benim ona kapıyı açmam olmuştu. O yalnız buna şaşırmıştı, benim değişmiş olmama değil. Bana yalnız ne oluyoruz ifadesiyle öylesine bir bakmıştı. "Hoşgeldin Murat, yine bize yapacağını yaptın. Onca ısrarlarımıza rağmen bana ve Batuhan'a verdiğin değer demekki bu kadarmış." Murat bana sert bir üslupla dönerek.
"Ne olmuş yani benimle bir işinmi vardı yoksa? Beni eve çağırmak için Batuhan'ı bile alet ettiğine göre önemli olmalı."
"Bu günün ne kadar önemli olup olmadığını tartışmayacağım ama ailenin ne kadar önemli olduğunu tartışmak istiyorum. Ben seninle bir ömür aile değerleri içerisinde hayat sürmek için evlendim. Çile değirmeni içerisinde hayat tüketmek için değil. Benim hayalimdeki evlilik bu değildi. Murat bu sorumsuz hayatın benim gücümü iyice tüketti. Benim ve yavrumuzun yanında olman gerekirken sen her zaman yalnış yerlerde oldun. Bu hayat ve bu evlilik sensiz sürecekse neden sadece senin ismin altında olsun. Ya hayatımızda bütünüyle olacaksın veyahut tamamen çıkacaksın hayatı kendine Özgür kılmanı ve bize de zehir etme hakkını kim verdi sana Murat."
"Ooo Sıla hanım yalnız dış görüntünüzle değil kafamda değiştirmişsin galiba. Hocan kim merak ediyorum"? dedi.
"Hocam yok ama hayatımı dirhem, dirhem tüketmene izin vermeyeceğim Murat."
"Murat beni yarı sarhoş gözlerle süzerken bile yine de her şeye rağmen ben ondan güzel olmuşsun veya yakışmış diye bir söz bekliyordum." Ama her zamanki gibi o yine bana küçümser gözlerle bakıp beklediğim sözün tam aksini söylemişti. "Tam bir palyaço olmuşsun. Birtek kırmızı burnun eksik. Evde bir domates yokmuy-du? İçini oyup burnuna taksaydın" dedi.
"Evdeki son domateside bu akşam oturup birlikte yeriz diye salataya kullandım" dedim. "
Akşam akşam canımı sıkma yorgunum bir duş alıp yatacağım. Benim için bir şey yapmak istiyorsan banyomu hazırla." dedi.
"Ben sana banyo falan hazırlayamam kirlendiğin yerde pisliklerinden arınıp öyle gelseydin. Bu kadarıda fazla artık."
Dişlerimi ve yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki gözlerim yerinden fırlayacak gibiydi. Kaderim o kadar anneme benziyorduki sanki annemin giyipte yırtamadı-ğı çile elbisesini hayat bu sefer bana giydirmişti. Bu arada geçen zaman içerisinde ben ne yaparsam yapayım Murat'ın gözleri ne beni görüyordu nede yavrumuzu.
Ben yaşadığım sorunları annemlere yansıtmamaya çalışıyordum. Fakat annem rbana geldiği zamanda bazı şeyleri de hissediyordu,Ama ben onu üzmemek için geçici bir sorun olduğunu söyleyerek onu rahatlatmaya çalışıyordum her zaman. Çünkü annem bir çile insanı olduğu için onu bir de kendi sorunlarımla üzmek istemiyordum. Ama annem çok akıllı bir insan olduğu için ben ne kadar ondan gizlemeye çalışsam da o sürekli "Yavrum korkarım senin kaderin de benimkine benzi-yecek" diyordu. Hayat gitgide benim için çekilmez bir hale geliyordu. Onca yaşadıklarımın yakın tanığı kaynanam bile benim olayları çok büyüttüğümü söylüyor ve hiç destek olmuyordu. Annem düşüncelerinde pekde haksız sayılmazdı. Yaşadıklarımın bana her geçen gün biraz daha acı verdiğini görünce geçmişte annemin çektiklerini ve her gün ağlamalarımda daha iyi anlayabili-yordum. Oğlum Batuhan'm dünyaya özürlü doğmasıyla birlikte gelen sıkıntı ve sorunlarda bitmek bilmiyordu. Bu arada kayınvalideme de çok kızgındım. Çünkü bir büyük olarak bize destek olacağı yerde daha aksine Batuhan'm durumundan tut, Murat'ın sorumsuzluğuna kadar bile beni sorumlu tutuyor ve suçluyordu. Çünkü yaşadıklarımızın bir uğursuzluk olduğunu ve bu uğursuzluğun da benden kaynaklandığım söylüyordu. Yaşadıklarım beni o kadar çok yapratmıştıki, neredeyse ben bile bazen bu saçmalıklara inanacak oluyordum. Çünkü üst üste yaşadıklarım bazen kafamda kötü dürtülere neden oluyordu.
"Biz gerçekten lanetlendik mi?" diye düşünüyordum. Çünkü çoçcukluğumdan tutun evliliğim, doğumum ve hala yaşamakta olduklarıma baktığım zaman hayat bize sorunlardan başka hiçbir şey sunmamış ve sunmuyordu da. O yüzden de kayınvalideme karşı söylediklerinden dolayı kızgın olsam da acabalarla boğuşuyordum. Benim gözlerimde her şey anlamını yitirmişti artık.
17Ağustos depreminde de hayatımın en büyük acılarından birini daha yaşamıştım. Deprem günü Murat yine evde değildi. Yaşanan o felaketin sabahı erkenden eve gelmiş ve bizim hayatta olup olmadığımızı güya merak etmişti. Bizi görünce de söylediği tek söz;
— Korktunuz mu? olmuştu. Ben kendisine cevap vermedim fakat Batuhan kendisine;
— Baba biz çok korktuk sen neredeydin? dedi.
— Neden korktun oğlum aslanlar gibisin işte erkek adam korkar mı hiç? dedi. Ben ne kadar cevap vermemek için içimden direndiysem de daha fazla dayanamayarak;
— Tabi doğru ya erkekler neden korksun ki? Onların tek korkusu sorumluluk almaktır herhalde onun dışında ne Allah'tan ne de kuldan korkarlar. Erkeklerin böyle bir korkusu olmuş olsaydı Murat bey yanımızda olurdu adresi belli olmayan yerde değil.
Murat hiçbir şey söylemeden annesinin yanma gitti ve bir müddet sonra da yine ortadan kaybolmuştu. Bir eşin ve babanın bu kadar sorumsuz davranması da o evliliğin çoktan bitmiş olduğunu ifade ediyordu. Murat bazı geceler hiç eve gelmiyor ve geldiği gecelerde leş gibi alkol kokar ve sızana kadar da durmadan konuşuyordu. Bu durumda benim tahammül sınırlarımı iyice aşmıştı. Bundan dolayı evdeki şiddetin büyümesiyle birlikte dayak ve hakaret olayı da canımı her geçen gün beter yakmaya başlamıştı. Kendimi o kadar yalnız hissediyordum ki artık çektiğimi paylaşacağım kimse de yoktu. Yaşadığım acıları içime atıyor ve içimin zehiri gözyaşla-rıma yansıyordu. Ancak ağlamaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yalnız farkedemediğim tek şey ise zamanın hızla akışıydı.
Batuhan sekizinci sınıfı bitirmiş ve oğlumun büyümesiyle birlikte sorunlarda büyüyordu. Batuhan babasının yaptığı yalnış ve hatalarının da idrakma varmıştı. Batuhan bana;
— Sen üzülme anneciğim ben sana bakarım. Tıpkı senin bana kol kanat gerdiğin gibi, dedi.
Canım yavrum çocuk olmasına rağmen bana cesaret aşılıyor ve destek olmaya çalışıyordu. Halbuki onun herkesten daha çok desteğe ihtiyacı vardı. Oğlum için direnmek istiyordum. Fakat kendime karşı da artık güvenimin azaldığını görüyordum. Çünkü sorunların biri bitmeden bir diğeri başlıyor ve acı tesadüfler peşimizi bırakmıyordu. Babamın vefatmden sonra annem kardeşim Ömer'in yanında kalıyordu. 17 Ağustos depreminde annemi iki yeğenimi ve gelinimizi depremde kaybetmiştim. Acılar acılar acılar hiç peşimizi bırakmıyordu. Sıkıntılar çoğaldıkça çile artıyor ve hayat her geçen gün biraz daha çekilmez hale geliyordu ve Murat'a karşı yüreğimdeki nefretim her geçen gün biraz daha derinleşi-yordu. Çünkü benim sancılı dönemlerimde onun desteğine ihtiyacım varken o benim yanımda olmuyordu. Ne acıdır ki hayatta en kıymetli varlığım olan annemi yeğenlerimi ve gelinimizi depremde kaybetmiştik, acımız çok büyüktü bu acıyı paylaşacak hiçbir dostumda yoktu. Ama gel gör ki hayat tüm acılara rağmen devam etse de ben artık o hayatın içinde bir ölü gibiydim. Çünkü bütün benliğimle uyuşmuş ve yaşadığım hayatın içinden sadece çektiğim acıları hissedebiliyordum.
Batuhan sekizinci sınıfı bitirmiş liseye başlamak için çok istekli ve heyecanlıydı. Bu zaman dilimi yine bize hareketlilik getirmişti. Batuhan için bize yakın olan birkaç liseye kayıt için baş vurduğumuz zaman her
okulda karşımıza bir engel çıkardılar. Çıkarılan bu zorluklar da gücümüzle birlikte umudumuzu da kırıyordu. Sinirlerimin ve bedenimin çok fazla zayıflaması beni iyice sağlıksız kılmıştı. Ben tam pes etmek üzereydim ki bir arkadaşım bana kaymakamlığa gidip çocuğumun durumunu izah edip yardım alabileceğimi söyledi. Ben insanlara karşı güvensiz olduğum için bu fikir cazip gelse de önce tereddüt ettim fakat üzülmekten başka bir kaybımın olmayacağını düşünerek son çare oraya da başvurmaya karar verdim. Beni hayata bağlayan ve elimde kalan tek değerli varlığım oğlum için her fedakârlığı yapmaya da razıydım. Ben benden geçmiştim belki ama oğlum için de daha yolun basındaydım. Benim mücadelem de onu hayata, kendine ve topluma kazandırmaktı. Çünkü oğlum geleceğinin içindeki idealini belirlemiş ve okuyup doktor olmak istiyordu. Bunun için de son çare kaymakama oğlumla birlikte gitmiştik. Kaymakama geldiğimizde randevumuz olmadığı için sekreteri bizi görüştürmek istemedi. Ben ne kadar görüşmek için ısrar ettiysem de sekreter ya toplantıda olduğunu söyledi veyahut da yarın gelin görüşürsünüz deyip başından savmaya çalıştı. Ben içimden lanet olsun yeter artık olmassa olmasın diyordumki kaymakam beyin odasının kapısı açıldı ve kaymakam bey kapıda göründü. Ben o sırada içeriye baktığımda odasında hiç kimsenin olmadığını gördüm. Ve sekreterin telefonla meşgul olduğu sırada kapıyı tıklatarak kaymakam beyin odasına girdim. Daha ben kaymakam beye bir kelime konuşmamıştım ki sekkreter içeriye gelip;
— "Bayan lütfen dışarıya çıkar mısınız" dedi. Ama ben sekretere hiç aldırmamış ve;
— Af edersiniz kaymakam bey sizinle birkaç dakika görüşebilir miyim?
— Fakat ben çıkmak üzereydim. Hayırdır benden istediğiniz nedir?
— Efendim sadece birkaç dakikanızı bana ayırmanızı rica ediyorum.
— Ayakta durmayınız, buyrun oturun sizi dinliyorum, dedi. Ben konuşmayı denedim fakat boğazım öyle düğümlenmişti ki ağlamaktan konuşamıyordum. Fakat kaymakam ziyaretimizin sebebini sanırım biraz anlamıştı. Çünkü Batuhan'a bakarak;
— Sorun delikanlı mı? dedi.
— Evet efendim sorun oğlum. O her doğan çocuk gibi dünyaya merhaba diyemedi. Oğlum beden özürlü olduğu için bize her okulda bir sorun ve engel çıkarttılar. Bu durumda çaresiz kaldığımız için de son çare size geldik. Benim çocuğumun beden özürlü olması okumasına engel değilki bize böyle acımasız muamele ediliyor. Bu özür ne oğlumun ne de benim suçum.
— Hanımefendi sizin için ben ne yapabilirim?
— Bu konuda bize yardımcı olmanızı rica ediyorum.
— Düşündüğünüz bir okul var mı?
— Bizim düşündüğümüz okullardan geri çevrildik. Kaymakam bey, Batuhan'a dönerek;
— Delikanlıya soralım bakalım neyi okumak istiyor aklında hedeflediği bir meslek dalı varını?
— Efendim ben tıp okuyup doktor olmak istiyorum.
— Öylemi delikanlı bu çok güzel bir seçim neden tıp?
— Tıpı okuyup, doktor olmak istiyorum. Çünkü bebeklerin sakat dünyaya gelmesini istemiyorum bunun zorluğunu ve acısını yaşadığım için başka çocukların da benim yaşadıklarımı yaşamasını istemiyorum." dedi.
— O zaman sen jinokolok olacaksın demek.
— Evet efendim. Eğer bana okumam için bir fırsat doğarsa okuyup doktor olarak hizmet v rmek istiyorum.
Zamanım yok diyen kaymakam Batuhan'la konuşurken kendisini öyle bir kaptırmıştı ki Batuhan'a soru üstüne soru soruyordu. Ve Batuhan'da konuşurken kaymakam bey büyük bir hayranlık içerisinde onu dinliyordu. Batuhan'ın idealini ve hedefini öğrendikten sonra kaymakam bey telefon'u kaldırıp bir numara çevirdi.
— Müdürüm merhaba, nasılsınız? Sanırım en hareketli ve yoğun dönemlerinizdir bugünler size biraz daha yoğunluk katmak için süper bir öğrenci gönderiyorum. Ama öğrencimi incelerken de lütfen düşüncelerini de iyi tesbit etmeye çalışın çünkü zehir gibi zeki bir delikanlı. Bunun için gerekeni yapmanızı istiyorum. İyi günler görüşürüz müdürüm. Bacım sizin için yapabileceğim başka birşey var mı? dedi.
— Size çok teşekkür ederim kaymakam bey daha başka ne isteyebilirim ki? Benim ve oğlum için büyük bir yardımda bulundunuz. Bir sıkıntıyı daha atlattık sayenizde inanın size çok minnettarım.
— Bacım sizin kiminiz kimseniz yok mu?
— Var tabiki ama bize bir faydası yok.
— Nasıl yani?
— Görünürde bir evliliğim var ama yaşadığımız hayatta değil.
— Tamam bacım, tamam sizi anlıyorum. Herhangi bir aksilik çıkarsa okulda benim haberim olsun. Ama merak etmeyin bir sorun olacağını zannetmiyorum.
Bu arada Batuhan'in hüzünlü yüzünde bir anda mutlu bir tebessüm yeşermişti. Kaymakam bey yerinden kalkarak;
— Özür dilerim benim çıkmam gerek dedi ve çekmecesini açarak aldığı bir zarfın içine bir miktar para koyarak Batuhan'a uzattı.
— Bu küçük hediyemi kabul et delikanlı bununla okul masraflarını görürsün dedi. Kaymakam beyin bize yazdığı adresle birlikte yönlendirdiği okula gittik. Müdür bizi karşısında görünce;
.
— Delikanlıyı mı kayıt ettireceksiniz? dedi.
— Evet oğlumu kayıt ettireceğim.
— Buyurun oturun. Delikanlı ilk okulu ve orta okulu bitirmişsin madem neden kendine göre bir iş bulup çalışmayı denemiyorsun? dedi.
Batuhan'm yüz ifadesi ve rengi değişmişti. Müdürün bu söylemiş olduklarından dolayı. Belliki Batuhan müdürün söylediklerine çok alınmıştı. Ve buruk bir ses tonuyla;
— Hocam özürüm boynumda ve biraz da aksıya-rak yürüyor olabilirim. Ama özür kafamın içinde değil. İdrak edecek kadar aklım var, Hem kalem tutacak ellerimde de bir özürüm yok şükür. Benim gibi beden özürlü olan çocuklara neden eğitimde engel çıkarttığınızı anlayamıyorum. Sağlıklı gördüğünüz ve her zaman kolaylık tanıdığınız çocuklarda aile ve sizlerin tüm gayretlerinize rağmen de okumuyorlar. Onlarda sağlıklı fiziklerinin içinde geleceklerini sakata uğratıyor bazıları.
— Batuhan'm bu sözleri üzerine müdür kısa bir müddet sustuktan sonra yerinden kalkıp Batuhan'm yüzüne sevecen bir biçimde dokundu ve Batuhan'a;
— Seni sevdim delikanlı. Keşke her çocuk senin gibi düşünse. Anlaşılan seninle hem anlaşacağız, hem de tartışacağız, dedi.
Elimde olmayarak ağlıyor ve gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Her zaman kederden ağlarken bu sefer sevincimden ağlıyordum. Müdür bana dönerek;
— Siz neden ağlıyorsunuz? Bilmeyerek sizi kırdık mı? Kirdıysak özür dileriz, dedi.
— Hayır müdür bey, siz bize büyük bir iyilik yaptınız. Hep dertten, kederden ağlanmaz ki, birazda mutluluktan ağlayalım ne kaybederiz.
Kaymakam beyin sayesinde zor bir işi daha halletmiştik.
Batuhan'm okula başladığı ilk hafta çok hastalan-. mistim. Bunun için Batuhan'Ia ancak iki gün ilgilenebilmıştim. Şükür oğlum çok akıllı bir çocuk olduğu için kendisini idare edebiliyordu. Batuhan beni hasta gördükçe çok üzülüyor ve durmadan bana;
— Ne olur anneciğim kendine iyi bak hasta olma, sana birşey olursa ben ne yaparım?
Bir ay kadar acılar içinde kıvranıp durdum. Murat'ın duyarsızlığı ve bize karşı sorumsuzluğu ona karşı olan güvensizliğimi ve nefretimi de derinleştirmişti. Ona karşı kızgın olmakta haklıydım, çünkü Murat hayatımın en anlamlı zamanım bana zehir ermişti. Batuhan'm doğumundan sonra eşimin beni aldattığını bildiğim halde düzelir umuduyla yıllarca sabrederek bekledim onu. Çünkü yaşadıklarımı kime anlattrysam onlar bana;
— Sabret, tilkinin dönüp dolaşacağı yer yine kürkçü dükkanıdır, demişlerdi.
Ama üzerinden yılların geçmesine rağmen o tilki yuvaya ara sıra uğradıysa da bir dost olarak değil yalnız bir yabancı ve evimizide geçici bir barınak kulübesi gibi kullanıyordu ve o avını hep dışarda aradı. Murat beni sorunlarla tek başıma bırakmıştı. Yediğimden içtiğimden hiç bir tat alamıyordum. Çünkü çiğnediğim lokmayı bile gözyaşlarımla yutuyordum. Yaşamış olduğum dert ve kederin zehiri bütün vücudumu sarmıştı. Olan gücüm tükenmiş ve direnemiyordum. Kendimi olabildiğine kötü hissediyordum. Artık hayata karşı özensiz ve kendime karşıda çok bakımsızdım. Nihayet Murat insafa gelmiş ve beni doktora götürmüştü. Ermeni hastanesine gittik, muayene ve tahlillerden sonra sağ göğsümde bir kitlenin olduğu teşhisi koyulmuştu. Acı süp-rizler peşimizi hiç bırakmıyordu. Daha biri bitmeden bir diğerinin gelmesi kafamda kötü düşüncelere sebep oluyordu.
— Ben gerçekten kaynanamın dediği gibi uğursuz muyum? Yok canım olur mu hiç öyle şey kime ne kötülüğüm olduki? Ama bu kadar acıların bana uğramasının nedeni tesadüf olamazdı herhalde. İçimde duyduğum korku beynimdeki dürtülerle çatışıyordu. Hastalığımı ilk duyduğumda eyvah ben demeden ilk aklıma gelen oğlum olmuştu. Doktorlar bize hiç vakit kaybetmeden ameliyat olmam gerektiğini söylediler ve on gün içerisinde tahliller yapıldı ve ameliyatla sağ göğsümü aldılar. Benim ameliyatım ve rahatsızlığım biraz Murat'ı insafa getirmiş gibiydi. Fakat bu iyimserlik yalnız bir iki ay sürmüştü. Evimize gelen sıkı telefonlar Murat'ı yine dışarıya çekmiş ve yine acılarımla tek başıma bırakılmıştım.
Ben rahatsızlığımdan dolayı kemoterapi görüyordum. Murat artık benimle hastahaneye gelmediği için bazen eltimle, bazen de komşularımla birlikte hastahaneye gidiyordum. Ve böylece aylar süren kemoterapi bitmiş kısmen de olsa kendimi iyi hissetmeye başlamıştım. Hayattaki tek desteğim oğlumdu. Çünkü bazen Murat hiç eve uğramıyor ve bazen de gece yansı eve geliyordu. Murat'ın eve geldiği gecelerde ya oturma odasında kanepede yatıyor yada Batuhan'm odasında yatıyordu. Ben sanki vabalıymışım gibi sürekli benden uzaklaşıp aynı odada bile oturmaktan adeta rahatsızlık duyuyordu. Bu arada aylık kontrolümde devam ediyordu. Kontrol günümden bir gün önce hastahaneye gitmek için Murat'tan para istedim. Murat bana parasının olmadığını aybaşını beklememi istedi benden. Benim kontrollerimi dikatli takip etmem gerektiği için Murat'a yarın mutlaka doktora gitmem gerektiğini ve randevumun olduğunu söyleyince öfkeli bir şekilde üstüme yürüyüp;
— Sen para istiyorsun ben de yok diyorum anlamıyor musun? Yaratamam, dedi.
Batuhan çok korkmuş babasının bana zarar vermemesi için babasının ellerini tutup bana vurmamasını engellemişti.
— Ne oluyor sana baba bu halde bile annemi dövmeye kalkıyorsun. Bu lanet olası evde hiç şiddet ve kavga bitmeyecek mi? Doğduğum günden beri bu evde tanık olduğum tek şey ikinizin kavgası senin sorumsuzlukların ve annemin gözyaşları. Bana korkmaktan üzülmekten başka hiçbir şey göstermediniz. Yeter artık baba...
Batuhan'm bu tepkisini gören Murat hiçbir şey söylemeyip gidip tekrar kanepeye oturdu ve uzun uzu-n düşündükten bir müddet sonra tek kelime etmeden ceketini alıp çekip gitti. Belliydiki yaşananlar oğlumu da çok yıpratmıştı. Ben Batuhan'm bu davranışı karşısında donup kalırken Batuhan'da gözlerinde buharlaşan yaşlarla yüzüme bakıyordu. Zavallı yavrum benim çilelerime ortak olmuş ve benimle birlikte o da yıpranryordu. Murat'ın evden çıkması bir saati geçmemişti ki tekrar eve döndü. Bu arada yüzündeki öfke bitmiş ve daha sakin görünüyordu. Sanki bir saat öncesi bu evde hiçbir şey olmamış gibi elini cebine atarak bir miktar para çıkarıp bana uzattı;
— "Bunu alır mısın Sıla? Sana biraz önce sert davrandığım içinde özür dilerim. Kusura bakma biraz gerginim bu ara." dedi.
— Senin hiç sakin ve gergin olmadığını görmedim ki neyse boşver unut ben alıştım senin hergün değişik haline. Murat'ın özür dilemesi yüreğimi biraz yumuşatmıştı. Doktorda rahdevum olduğu için ertesi gün Ba-tuhan'ı okula gönderip ben de hemen arkasından hastahanaye gitmek için evden çıkmıştım. Murat hastahane-ye gideceğimi biliyordu fakat ben çıkarken evde değildi. Hastahaneye gittiğimde sekretere randevum olduğunu hatırlatmak istediğimde sekreter bana doktorumun seminer için yurtdışına gittiğini söyledi. Ben de muayene olmadan eve geri döndüm. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtığım vakit evde birilerinin olduğunu hissettim. Önce "acaba hırsız mı girdi?" düşüncesiyle korkumdan donup kaldım. Sonra kapının iç tarafında Murat'ın ve bir kadın ayakkabısını görünce bu sefer korkularımın yerini şaşkınlık almıştı. Vücudum boşalmış gibi elim ayağım zangır zangır titriyordu. Evde nelerin olup bittiğini anlamak için bir müddet kapının iç tarafında hiç kıpırdamadan içeriden gelen sesleri dinleyip nelerin olup bittiğini anlamaya çalıştım. Ve anladım ki Murat benim hastahaneden geç döneceğimi zannederek eve bayan arkadaşını getirmişti. Ben olayı anlayınca korkularımın yerini inanılmaz bir hırsın aldığını hissettim. Ve cesaretimi toplayarak onların alem yaptıkları odaya girdim. Murat ve kadın beni görünce hortlak görmüş gibi donup kalmışlardı. Benim gördüklerim ise asla hafızamdan silinmeyecek çirkin bir görüntüydü. Görmüş olduğum bu manzara karşısında Murat'a karşı olan tüm duygu ve hislerini felce uğramıştı. Çünkü gözlerimle gördüklerim şüphelerimin en kuvvetli delili ve kanıtıydı. Bu benim hayatımda yaşadığım ilk kötü hadise değildi belki ama bu ihanetin sarsıntısı da inanılmaz dere-
cede çok çirkindi. Ben onlara saldırmamak için hırsıma karşı direndim ve öfkemi sabrımla yenmeye çalıştım.
— Ne o Murat yüzün hortlak görmüş gibi halbuki evime bu pisliği alacak kadar cesur davranmışsın. Bunu yaparken Allah'dan korkmadm da benden neden bu kadar kormuş gibi görünüyorsun."
Kadın gözlerini bana dikmiş öylece kalakalmıştı.
— Bak Sıla ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Hem sen hastahaneye gitmeyecek miydin?
— Evet ben hastahaneye gidecektim sen böyle biliyordun ama belliki erken dönebileceğimi hiç hesap etmemişsin. Hiç utanmadan bir de bana ne diyeceğini bilemediğini söylüyorsun. Ama ben biliyorum sana ne diyeceğimi. Püüüü senin yüzüne yazıklar olsun sana Murat, yazıklar olsun. Halbuki ben o nikâh defterine bir ömür boyu beraberlik için imza atmıştım. Benim Ömrümü tüketip ihanetine uğramak için değil."
Murat ellerini yüzüne kapatmış tek kelime bile konuşmuyordu. Ama kadın hiç gözlerini kırpmadan üzüntüyle bana bakıyordu. Ben daha fazla kendime hakim olamadım ve kadının kolunu tutup onu dışarıya attım. O arada ellerimin ve yüzümün uyuştuğunu hissettim ve gerisini hiç hatırlamıyorum. Ben kendime geldiğimde oturma odasında kanepede uzanmış halde gördüm kendimi
Murat'ın elinde kolonya şişesi ve telaşlı bir ses tonuyla;
— İyimisin Sıla beni çok korkuttun.
Murat'ın yüzümde ve saçlarımda dolaşan elleri bir yılanın soğukluğu kadar beni ürkütüyordu. Onun bana dokunması değil sesini duymaya bile tahammülüm kalmamıştı.
— Benden uzak dur Murat içimden yüzüne tükürmek geliyor ama inanki sen ona bile değmessin. Bir de hiç utanmadan benim için korktuğunu söylüyorsun. Onun için mi hiç fırsat kaybetmeden sokakta bulduğunu eve atmıştın.
— Sıla lütfen sakin ol senin bildiğin gibi değil.
— Bildiğin gibi değil haa... Haysiyetsiz adam daha bilmediğim ne kaldıki? Bir gözlerimle şahit olmadığım kalmıştı onuda gördüm.
Murat bana küçümser gözlerle bakarak;
— Sıla sende biliyorsun ki yarım bir kadın sayılırsın bu konuda tepki göstereceğin yerde biraz anlayışlı ol ve meseleyi bu kadar büyütme artık." dedi.
— Ne dedin sen anlayamadım. Ne demek istediğini açıklar mısın Murat...
— Mesela göğsünün olmayışı bir eksiklik sayılmaz mı?
— Benim göğsümün olmayışı sence büyük bir eksiklik mi?
— Evet Sıla benim için büyük eksiklik.
— Murat benim göğsümün alındığı bir kaç aydır. Peki ya bunun öncesi olan mazeret, neydi? Yılladır sen aynı pislikleri yiyorsun beni ilk defa aldatmıyorsunki yaptığın herşey den haberdarım. Sanki bu çirkin hadise yalnız bugün olmuş gibi kendini savunup duruyorsun. Hem göğsümün alınmasında benim suçum ne, keyfimden mi onu kesip attım. Neden benim suçummuş gibi bunu söylüyorsun. Butuhan'ın doğumundan sonra senin beni aldattığını bilmediğimimi sanıyorsun.
— Ne olmuş yani yalnız eşini aldatan tek erkek
ben miyim bu dünyada.
— Peki buna neden gerek duydun Murat. Benim başkasından ne e,ksiğim ve kusurum vardı. Bu yaptığını ben sana yapsaydım senin tepkin ne olurdu acaba.
— Seni öldürürdüm.
— O zaman benim şimdi seni öldürmem lazım.
— İşte bunu yapamazsın.
— Neden yapamam. Sen yapıyorsun ya...
— "Çünkü ben erkeğim. Hem senin bana gücün yetmez. Teşebbüs etsen sen zararlı çıkarsın istersen dene de gör bak neler oluyormuş."
— Yazıklar olsun sana bu akadar çirkin suçunun üstüne bir de hiç utanmadan gücünü koyuyorsun ha."
İçim o kadar acıyordu ki yüreğimin sancısını taa iliklerimde hissediyordum. Kafam karmakarışık olmuştu yine. Hayatımdaki her şey buna Murat'da dahil artık anlamını yitirmişti. Karşılaştığım kötü sürprizler aklımda fikir çatışmasını oluşturmuştu. Ben nerede hata yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Veya başkasında olup da bende olmayan neydi?
Ben karmaşık duygular içerisinde neden ve niçin-leri aklımdan tahlil ederken Murat karşıma dikilip;
— Sıla, Batuhan'm doğumundan sonra sana karşı hiçbir şey hissedemedim, üzgünüm, dedi ve çekip gitmişti yine. Her insan hayatta kalma mücadelesi verir. Çünkü hayat çok değerlidir. Hayatsız yaşam olmaz ama ne acıdır ki benim hayatım manasını çoktan yitirmişti. Tüm his ve duygularımı ilmek ilmek söküldükçe de acısını yüreğimin derinliklerinde duyuyordum. Hayat benden neyin intikamını alıyordu bilmiyordum.
Ama bildiğim tek şey ise daha bir darbenin izi kapanmadan bir başka olayla sarsılıyordum. Murat beni her şeyde suçlayıp aşağıladıkça ben kendimi fuzuli ve işe yaramaz bir insan olarak görüyordum. Halbuki ben eşime benimle neden evlenmek istiyorsun diye sorduğumda o bana;
— Seni çok beğendiğim için ve idealimdeki kadın olduğun için" demişti. Şimdi nasıl oluyorda sevgi ve beğeni bu kadar çabuk bitebiliyordu. Ama Murat bana karşı yalnız sevgisini değil hayatımı da o sevgiyle birlikte tüketmişti. Murat'ın sürekli beni küçümsemesi ve sorumsuzluğu ömrümü de kemirmişti. Bu zoraki süren evlilikte bana acı ve zarardan başka hiçbir şey sunmuyordu. O günkü perişanlığımı kelimelerle ifade etmek mümkün değildi.
Batuhan eve geldiğinde yine bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oğlum ve ben kötü sürprizlere alışık ol-sakta ister istemez her olayda sarsılıyorduk. Batuhan bir şeylerin ters gittiğini sezdiği için durmadan bana sorular sorup duruyordu. Ben o gün evin içinde yaşanan olayı Batuhan'a ne kadar yansıtmamaya çalıştıysamda o ısrarla gözlerimin içine bakıp olan biteni anlamaya çalışıyordu. Ve daha fazla dayanamayarak söze başladı;
— Anneciğim ben seni hiç iyi görmüyorum. Sen bugün doktora gitmeyecek miydin?
— Evet yavrum doktora gittim.
— O zaman sağlığınla ilgili kötü bir şey mi duydun?
— Hayır nereden çıkartıyorsun bunu...
— Anneciğim omuzların çökmüş yüzün sapsarı, hemde ağlamışsın anlamadım mı sanıyorsun.
— Merak etme oğlum hiçbir şey olmadı sen canını hiç sıkma. Biliyorsun ki kötü sürprizler bize uğramadan geçmezler. İşte yine kötü bir sürpriz bizim kapımızdan geçti. Ve Biraz canım yandı ama önemli değil. Bunu da atlatırız inşaalîah.
— Ama uğrayınca da tam uğrarlar değil mi anne?
— Evet oğlum doğru söylüyorsun. Batuhan'a ne kadar şirin görünmeye çalışsam da
içimde hem kendime, hem de Murat'a kahretmiştim. Sağlığım bile umrumda değildi artık. Canım zaten bur-numdaydı. Keşke o canım da çıksa da kurtulsam diye düşünüyordum. İsyan içinde olduğumu biliyordum. Ama ne çareki hayatın bana sunmuş olduğu kötü tesadüflerden bile ben sorumlu tutuluyordum. Oğlumun doğumundan tutun göğsümün alınmasına kadar beni suçluyorlardı. Bütün bu saçmalıklar içimdeki yaşama hevesimi tamamen bitirmiş ve yerini kötü düşüncelerin dürtüsü almıştı. Çünkü kafamın içindeki dürtüler durmadan bana "hayat sana inat her zaman kötülükten başka hiçbir şey sunmadı. Tek düşüncen Batuhan'sa onu hiç merak etme. O kendini kurtardı sayılır. Sende kurtul çektiğin bu acılardan." diyordu, içimdeki sesten ben ne kadar aklımı arındırmaya çalıştıysam da çok fazla da bu dürtülere karşı direnemiyordum. Gece o kötü düşünceler içerisinde uyuya kalmıştım. Rüyamda ölmüş annemi kendi kabrinin üstünde diz üstü çökmüş ve dizlerini dövüp ağlarken gördüm. Ben ona doğru koşup "anneciğim ben çok acı çekiyorum ve daha fazla gücüm tahammülüm kalmadı, sana çok ihtiyacım var. Senin yanma gelmek istiyorum, dedim. Annem bana bakıp hayır hayır der gibi başını salıyordu. Annemin üstü başı perişan bir şekilde idi. Annemin o hali beni inanılmaz derecede çok korkutmuştu. O gece görmüş olduğum rüyanın tesiri ile uyandığımda saat gecenin üçü idi. Kafamdaki ko-tü dürtüler ise yine aynı şekilde devam ediyordu. İçimdeki ses bana durmadan öl kurtul diyordu. Yatağımın içinde başımı ellerimin arasına alarak uzun uzun düşündüm. Belkide kafamdaki dürtüler doğruydu. Çünkü hayatım o kadar kasislerle doluyduki geleceğe yönlik hiç bir umut ışığı göremiyordum.. Dünya benim için resmen karanlık bir kuyuyu andırıyordu. Belki de bu dürtüler doğruydu. Artık bu raddeden sonra Murat'la aynı çatı altında değil aynı dünyada bile yaşamaya tahammülüm yoktu. Çünkü gelmiş geçmiş ve yaşadıklarım gözümün Önünde resimleniyordu. Hayırın vede umudun ışığını da kendi içimde göremiyordum. Anladım ki herkesin bulduğu yerde ben kaybetmiştim. Madem hayat bu kadar ucuzsa benim ne işim var bu aşağılık dünyada. O zaman dedim ki elveda umutlarım, elveda hayallerim. Dünya var ama ben artık o dünyanın içinde olmak istemiyorum. Çünkü hayatımın mana ve tüm değerlerini kaybettim. Yine bana acı veren bu rezil dünyanın içinde.
Belkide kafamın içindeki bu dürtüler doğruydu. Benim mücadele edecek gücüm kalmamıştı ve isimdeki sese kulak vermeye karar verdim. Çünkü yüreğimdeki birikintiler içimde bir kangıren kalıntısı gibi iyi niyetlerimi de tamamen felce uğratmıştı. Ne yazık ki gençliğimin hayallerimin dışında tükendiğini görmekteydim. Benim bu karamsar ve umutsuz halim bana ve yavruma zarardan başka hiçbir fayda sağlamıyordu. Aldığım bu karar vicdanımı rahatsız etse de aklım hiç de zorlanmıyordu. Çünkü aklımdaki dürtüler "ilmeği boynuna geçir ve bitir bütün acılarını. Kurtul bu çirkin hayattan" diyordu. Ve ben kalkıp Batuhan'm odasına girdim. Yavrum melekler gibi uyuyordu ona doya doya baktım ve hıçkırıklarımın duyulmaması için her iki elimle ağzımı sıkı sıkı kapatmıştım.
— Çok üzgünüm oğlum. İnan çok üzgünüm, ne olur beni affet meleğim ben tükendim bittim. Artık ben eski ben değilim. Hep senin yanında olacağım ve birlikte hayatla mücadele edeceğiz diye sana söz vermiştim, ama sözümü tutamadım. Affet beni oğlum annen sözünü tutamadı.
Batuhan'm odasından yavaşça çıkarak kapısını kapattım. Saat gecenin dördüne geliyordu ve Murat hâla ortalarda yoktu. Böyle bir hayatın içinde hergün acı çekmektense bir defada ölmek daha iyiydi. Butuhan bebekken tavanda salıncak için yaptırmış olduğumuz demir halkalarına çözdüğüm çamaşır ipini bağladım ve Önüne sandalyeyi koydum. Sandalyenin üzerine çıkıp oğlumun o melek yüzünü son birkez görüyor gibi düşündüm. O esnada vücudumun bir yaprak gibi titrediğini fark edince önce zelzele oluyor sandım, kafamı kaldırıp boynuma geçireceğim ipin ilmeğini görünce bir an ben ne yapıyorum deyip kendi kendimi yargıladım. Kafamın içinde bile artçı depremler yaşıyordum adeta. Fakat içimden de ölüme karşı büyük bir korku oluşuyordu. Canım yavrumun masum yüzü gözlerimin önüne gelince bacaklarımın titrediğini hissettim ama yinede kafamın içindeki dürtüler "öl kurtul artık, sakın pes etme" diye beynimi kemiriyordu. Anladım ki biraz daha dursam pes ederim korkusuyla hemen ipin ilmeğini alıp boynuma geçirdim. Bu hatayı yaparken ben sanıyordum ki bununla birlikte bütün acılarımda bitecek. Boynuma ipi geçirmiş ve tam sandalyeyi ayağımla devirmek üzeriydim ki bir an evin zangır zangır yine salandı-ğını hissettim önce acaba zelzelemi oluyor diye düşündüm sonra benim içimden koptuğunu anladım. Çünkü kötü düşüncelerim hayat bağlarımı tek tek koparıyordu içimden. Ve ben yine cesaretimi toplayarak ayağımın altındaki sandalyeyi olan gücümle ittim. Ve ruhum bedenimden çıkmak için çırpınırken yere düşen sandalyenin sesiyle ve can çekişirken çıkarttığım boğulma sesimden olacak ki Batuhan sesten uyanmış ve beni tavanda ipin ucunda can çekişirken görmüştü. Ben oğlumun çığluk-larını derin derin işitebiliyordum. Batuhan ayaklarıma sarılmış ipin beni boğmaması için olanca gücüyle beni kaldırmaya çalışıyordu. Canım yavrum bağırıyor ve sesini birilerine duyurmaya çalışıyordu ve bir yandan da; — Beni bırakma anne yalvarırım ölme, beni tek başıma bırakma anne ben sensiz ne yaparım diyordu. O kadar pişmandım ki bunu yavrumada söylemeyi istedim. Ama ne yazık ki dilim şişmiş ağzımdan çıkmış onun dönmesi imkansızdı. Boğazımı sıkan ip sesimin de çıkmasını engelliyordu. Fakat ilginçtir hayatımda acı tesadüflerle birlikte mucize ve bir sürpriz olmuş ve Murat'ın o saatte eve dönmesi beni ölümden kurtarmıştı. Bu kader miydi, tesadüf müydü bilmiyorum. Murat bahçe kapısından içeriye girerken Batuhan'm çığlıklarını duymuş ve beni ölmekten kurtarmıştı. Ben o gün sabahın yedisinde gözlerimi açtığım vakit kendimi hasta-hanenin yoğun bakımında bulmuştum. Öğlene doğru beni yoğun bakımdan çıkarıp normal bir servise almışlardı. Beni yatağıma yatırdıkları sırada Batuhan odaya girmiş ve halen onun büyük bir şokun içerisinde olduğunu fark etmiştim. Oğlumun gözleri ağlamaktan şişmiş ve çok perişan bir halde görünüyordu. O donuk bir şekilde hiç gözlerini kırpmadan gözlerimin içine bakıyordu. Bana karşı olan öfkesi ve kızgınlığı gözlerine yansımış onun içindeki acı gözyaşlarıyla benim içime akıtıyordu. Belliydiki oğlum bana çok kızmıştı. Bu konuda haksızda sayılmazdı. Çünkü ben ona söz vermiştim. Hem sözümü tutmamış ve hem de onu hayatın acımasızlıklarına karşı tek başına bırakmıştım. Dilim öylesine peltekleşmiştiki bana "neden, niçin" böyle bir delilik yaptığımı soranlara bile cevap veremiyordum.
Murat benim onu çok kıskandığım için böyle bir hata yaptığımı söylüyordu. Halbuki yıllardır onun beni aldattığını biliyordum ve bu çirkin gerçeğe gözlerimle-de tanık olmuştum. Ama gel görki o hiç utanmadan yapmış olduğu çirkinliği hiç utanmadan inkar edibili-yordu. Ve üstelikte benim olayları çok abarttığımı söylüyordu.
Ölmeyi bile becerememiştim. Yine acımasız dünya ve acımasız insanlarla başbaşaydım. Bu da gösteriyordu ki yine acılarım sonsuza dek sürecek görünüyordu. Çünkü Murat'ın beni Ölümden döndürmesine rağ-mende hâla bana karşı inanılmaz duyarsızdı. Batuhan'm yüzündeki korku ve kızgmlıkda azalmış yerini merhamet almış ve kederin gölgesi düşmüştü bu sefer. Canım yavrum yatağımın ucuna oturmuş ellerimi yüzümü öpüyor ve gözlerimin içine bakıp "neden yaptın anne beni hiç düşünmedin mi? Hani mücadeleyi seçmiştik, hani hiç pes etmek yoktu. Neden pes ettin sen niçin sözünde durmadın." diyor ve gözlerinden boncuk boncuk akan gözyaşları ellerimin üstüne düşüyordu. Bu arada iki polis memuru yattığım odaya gelerek Murat'la görüşmek istediklerim söylediler. Murat polislerle gitti ve arkasından Batuhan'ı da götürmüşlerdi. Akşam olmasına rağmen Murat ve Batuhan hâla ortalarda yoktular ve ben merakımdan iyice gerginleşmiştim. Tansiyonumu ölçmeye gelen hemşireye sorduğumda onları ifade için emniyete götürdüklerini söyledi. Murat'a karşı öfke ve nefret duymama rağmen yinede yapmış olduğum bu yanlıştan dolayı onun sorumlu tutulmasını istemiyordum. Yalnız oğlum içinde yüreğim gizli bir telaş içerisindeydi kimbilir ifade verirken ne kadar korkmuştur diye düşünüyordum. O günümü şaşkınlık ve çaresizlik içinde geçirmiştim. Saat akşamın altısıydı ağlamaktan gözlerim şişmiştiki birden odanın kapısı açıldı ve oğlumu karşımda görünce çatlamak üzere olan yüreğimi sonsuz bir sevinç kaplamıştı. Hemen arkasından da Murat gelmişti. Murat yüzümü perişan bir şekilde görünce bana neden ağladığımı sordu ben ona Batu-han'ı çok merak ettiğimi söyleyince Murat bana;
— Batuhan'ı çok mu düşünüyorsun Sıla...
— Evet çünkü oğlum hayatımdaki tek değerim."
— Peki sen o hayatının değerinden nasıl bu kadar kolay vazgeçebildin de o ilmeği boynuna geçirdin. O değerden vazgeçmek bu kadar kolay mı Sıla?
— Beni o çirkin hataya iten mi bunu bana soruyor?
— Senin böyle bir yalnış yapacağın hiç aklıma gelmezdi.
— Böyle bir yalnışı yapacağım ne değişirdi Murat?
— Bilmem fırsat vermezdim belki.
— Vicdanın rahat mı Murat?
— Bilmiyorum, bildiğim tek şey duygularımın çok karmaşık olduğu. Hem senin boynuna o ipi geçiren ben değilim ki. Vicdanım rahatsız olsun.
— Ama sende biliyorsun ki nedeni sensin.
— Evliliği iyi gitmeyen her kadın o zaman kendini öldürsün. Sence mantıklı bir şey mi bu Sıla...
— Tamam Murat ben seninle tartışmak ve hatta konuşmak bile istemiyorum. Lütfen beni oğlumla biraz yalnız bırak.
Batuhan ikimizin konuşmasından etkilenmiş kızgın bir şekilde oflayıp duruyordu. Murat odadan çıkınca bana dönüp;
— Anneciğim sen bu evliliği neden bugüne kadar sürdürdün babam sana üzüntüden başka ne verdiki? O evde şahit olduğum tek şey kavgalarınız ve senin göz-yaşların, eğer evliliğinizi beni düşünerek yürütüyorsan bunu yapma, çünkü babasız olan bir sürü çocuk var, onların da hayatı sürüyor benim de hayatım sürecektir. Sadece beni değil kendinide düşün. Sen ölmüş olsaydın babam bana ne kadar sahip çıkacaktı. Benim için büyüttün ve zorlukları da sen yaşadın. Ya babam ne yaptı. Her şeyden çok benim sana ihtiyacım var. Sakın beni düşünme anne ben hep senin yanında olacağım o eve geri dönmek istemezsen ben de geri dönmem.
Oğlum çok haklıydı. Çocuk olmasına rağmen çok büyük ve olgun düşünebiliyordu. Ama yine de kendimi nasıl affettiririm ona diye düşünüyordum. Oğluma ikna edici bir üslupla yaptığım hatadan dolayı kendimi affettirmeye çalıştım.
— Bak birtanem yapmış olduğum yanlışın sevimsizliğinin bende farkındayım ama benim bilip senin bilmediğin ve benim görüp senin görmediğin çok çirkin olaylar oldu. Ben bunları sana kendimi affettirmek için de olsa anlatıp seni daha fazla üzmek istemiyorum. Bir daha böyle bir hatanın olmaması için sana söz veriyorum. Ben yaşadıklarımı sen de gördüklerini unutmaya çalışmak zorundayız. Başkada çaremiz yok.
— Anneciğim sen unutabilir misin bilmem ama ben kolay kolay gördüklerimi ve senin o ipte can çekişmeni asla unutamam. Ama onun dışında yine karşımıza çıkacak sorunların da mutlaka üstesinden geliriz eğerki seninle tek yürek olursak,
Oğlumun bu kadar mantıklı ve yerinde konuşması beni inanılmaz rahatlatmıştı. Ben oğluma daha küçüktür ve çocuk gözüyle bakarken meğer oğlum koca bir adam olmuşta benim haberim yokmuş. Onu kollarımın arasına alıp sımsıkı yüreğime basıp oğlumu kalbimin derinliklerinde hissedene kadar sarılmıştım.
— Benim aslan oğlum büyümüşte artık annesine sahip çıkıyor yaşasın aslan oğlum kurtuldum artık bana karada Ölüm yoktur herhalde."
Üç gün hastahanede müşahade altında tutulduktan sonra taburcu oldum. Yalnız hastahaneden ayrılmadan önce doktolar Murat'a benim mutlaka bir psikiyat-rise görünmem gerektiğini söylediler. Hastaheneden çıktığımız zaman Murat bir taksi çevirip binmemi istedi. Ben ona;
— Nereye gidiyoruz? diye sorduğumda Murat bana "tabiki eve" dedi. Ben Murat'a
— Ben o eve gitmem,
— Gidecek başka yerin mı var Sıla? dedi. Doğru ya gidecek başka yerim mi var di ki tercih
hakkı yapayım. Bırakmış olduğum yerden tekrar geriye dönmek zorunda kalmıştım. Bu eve dönmemle birlikte yüreğimde yine öfkeyle dolmuş ve evim ise bana bir mezar kadar soğuktu. Ölümden kurtulmuştum daha uzun yaşayacaktım belki ama bu neye yarardı ki? Marifet uzun yaşamak değildi. Asıl marifet, insanın o ömür sürecini nasıl yaşadığıydı. Eve girerken sinirlerim o kadar bozulmuştu ki bacaklarımın titremesi deprem mi oluyor korkusunu bende uyandırmıştı. Odaya geçtiğimizde Murat'la benim gözlerim aynı bir noktaya takılmıştı. Tavanda boynuma geçirdiğim ip hâla duruyordu. İpi görür görmez içimde inanılmaz büyük bir korku oluştu. Duygu ve düşüncelerim ise daha farklı gelişmeye başlamıştı. Aklımdan geçenler ise benim değil Murat'ın bu ipte sallanmasının gerektiğini söylüyordu. Bu arada Murat'ın bana tepkisinide çok merak ediyordum. Ona karşı ne kadar kızgın olsam da Murat'dan beklediğim bir cümle vardı.
— Özür dilerim Sıla her şeye yeniden başlayabiliriz veya üzgünüm yürümüyor bu evliliği güzellikle bitirelim demesini beklemiştim. Ama o beklediğimin aksine sinsi bir tebessümle bana her şeyi çok fazla büyüttüğümü söylüyordu. Murat'ın bana karşı hâla acımasız oluşu benim de kendisine karşı olan nefretimi ve güvensizliğimi açıklama isteğini tetiklemiş ve kendisine karşı olan içimdeki zehiri kusmama neden olmuştu nihayet.
Murat bana ilk defa ona karşı hislerimi öğrenmek istediğini söyleyince bende ona;
— Tabiki öğrenebilirsin, sana karşı duygu ve düşüncelerimi bilmek mi istiyorsun? Bunu öğrenmek için geç kalmadın mı biraz, neden şimdi? dedim.
— Çünkü biraz önce tavana bakarken gözlerinde nefretin zehirini bana yansıtıyordun da onun için şimdi. Çünkü daha önce bana karşı kızgın da olsan gözlerinde hiç nefretle karşılaşmamıştım." dedi.
— Demek ki yüreğimdeki gözlerime yansıdı ve bu da senin gözünden kaçmadı. Sana karşı duygularım tamamen felce uğradı, senin bana karşı hiç bir şey hissetmediğin gibi ben de sana karşı hiç bir şey hissetmiyorum Murat... Ben bu ipten ve azrailin pençesinden kurtuldum ama sana karşı duyduğum sevgi ve saygı bu gördüğün ipte idam edildi. Çünkü sen de biliyorsun ki beni ölüme sürükleyen neden senin ihanetindi. Bütün çarelerimi gücümle birlikte tükettin. Sana karşı kızgınlığım çoktu belki ama yüreğimde az da olsa sevgi kırıntıları vardı. Ama dedim ya ben kendimi idam ederken bedenim kurtuldu ama o kırıntılar kurtulamadı onlar öldü Murat. Şimdi sana karşı olan hislerimimi merak ediyorsun? Söyleyeyim o zaman üç gün önce boynuma geçirdiğim tavandaki şu ip varya işte o ip aslında benim değil senin boynuna geçirilmeliydi. Ama ben büyük bir yalnışhk yaptım, onu kendi boynuma geçirdim. Sana karsa hiçbir güven hissetmiyorum. Çünkü benim pişmanlıklarım altında hep senin adın var. Murat yapmış olduğum hatanın sevimsizliğinin ben de farkındayım. Biliyorum ki çok büyük bir hata yaptım ama sen de en az benim kadar suçlu sayılırsın. Beni bu hataya sen ittin, Vücudum zangır zangır titriyordu. Batuhan da belliydiki tartışmamızdan dolayı çok etkilenmiş ve üzülmüştü. Murat'la aynı çatı altında nefes almak bile beni boğuyordu. Çünkü her zaman evde olmasını istediğim Murat bir an önce evden çıkıp gitsin diye içimden dua ediyordum. Hayatımı alt üst eden ve umutlarımı gücümle birlikte tüketen oydu. Bir müddet sessizlikten sonra Murat kısık bir ses tonuyla;
— Sıla sana çorba yapmamı istermisin?dedi.
— Hayır istemem, yaptıklarını yuta yuta ziyadesiyle zehirlendim sanırım."
Murat'ın iyi sözü bile hakaret kadar sevimsiz geliyordu bana. Yılların birikintisi olan içimdeki zehiri kusmam onu sükutu hayale uğratmıştı sanki. Murat benimle konuşurken bile göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ama ben onun kadar sakin değildim.
— Ne oldu Murat yüzüme bakmaya utanıyormu-sun? Yoksa seni tiksindiriyor muyum? Halbuki ben alınan göğsümle değil dilimle konuşuyorum.
— Niye tiksineyim Sıla, sen ne demek istiyorsun?
— Aaa unuttun mu yoksa göğsüm ameliyatla alındaktan sonra vebalıymışım gibi benden hep kaçtığını anlamadığımımı sanıyorsun? Ben sana bir ay önce ne-
den kanepede yatıyorsun, niçin odamıza geliniyorsun diye sorduğumda bana dediğini hiç unutmadım Murat. Göğsüm alınırken bile doktorun bıçağı canımı o kadar acıtmamışti ama sen bana;
— ''Seni içim almıyor, gelip o yatakta yatmak istemiyorum demen benim içimi çok acıtmıştı."
— Kusura bakma Sıla ben yalnız sana karşı hislerimi dile getirmişimdir. Bu kadar kırılacağını hiç düşünmemiştim.
— Duygularını dile getirdin ha peki sen bu duygularını dile getirirken beni ne kadar aşağılayıp incittiğini görebildin mi?"
— Sıla eskiyi ve geçmişi kurcalayıp durursan bu ancak seni üzer hiçbir şey kazandırmaz. Şerefimin üstüne yemin ederim ki seni üzmek ve intihara sürüklemek istememiştim.
— "Hangi şeref Murat, olmayan şerefin üstüne yemin edilir mi hiç. Sende şeref ne gezer be. Sende şeref olsaydı benim evime kadar şerefsizliği koyar miydin? Benim zayıflığımdan hastalığımdan ve de yokluğumu fırsat bilerek rezilliğini evime kadar taşıdın. Benden ve Batuhan'dan çok kolay vazgeçtin, beni ve yavrumu tek başımıza bıraktın sen."
— Hayır bırakmadım bak buradayım işte.
— Ooo merhaba Murat ne zamandan beri burda-sm? Acaba kaç saat kalmayı düşünüyorsun veyahut kaç dakika diyelim mi? Ondört yıldır ben bu evde hep yalnızdım, tüm zorluk ve sıkıntılara karşı oğlumla tek başı-maydım. Ama sen yoktun. Ağladığım geceler neredeydin Murat? Ben şu tavanda hâla bağlı olan ipin ilmeğini boynuma niçin geçirdim? Ve bu ipin ucunda çırpınıp azraille boğuşurken sen neredeydin Murat!? Beni o felakete iten kimdi? Yavrum için bile tek başıma mücadele verdim ve bu çaresizliğe senin tarafından itildim. Ben sana ne yaptım ve sen benden neyin intikamını aldın?
— Sen bana hiçbir şey yapmadın Sıla, ben de senden hiçbir şeyin intikamım almadım.
— Peki benim hayatımı neden bu kadar değersiz kıldın? Neden beni zorluklarla tek başıma bıraktın, en sancılı günlerimde bile sana ihtiyacım varken neden yanımda değildin?
— "Böyle olsun istemezdim Sıla üzgünüm."
— "Bu söz çin çok geç kalmadın mı Murat?"
— Sıla lütfen sakin ol. Batuhan'ın yanında bunları konuşman doğru değil.
— Bak sen! Ne zamandır Batuhan'ı düşünür oldun? Yoksa bir çocuğunun olduğunu yeni mi öğrendin?
— Hayır ben oğlumu doğduğu günden beri biliyorum. Unutmaki Batuhan benim de oğlum.
— Peki Murat şimdiye kadar ne yaptın oğlun için?
— Yeter artık Sıla iki saattir içindeki zehiri kusup duruyorsun. Karısını aldatan tek insan benmiyim? Batuhan'ın doğumundan sonra sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Bunu mu duymak istiyordun, duydun işte, şimdi ne yapacaksın? Bu sefer bileklerinimi keseceksin dikkatimi çekmek için.
— Ne dedin sen ben senin dikkatini çekmek için mi kendimi astım Murat. Yazıklar olsun sana nasıl bu kadar insafsızı olabiliyorsun? Neden beni kurtardın Murat, daha çok aşşağılamak için mi? Batuhan'm sakatlığından dolayı beni suçladm. Hayatımı zindana çevirdin, beni kanser ettin, göğsümün alınmasında bile beni suçladm, eziyet ve çileden başka bana hiçbir şey vermedin. Destek olacağın yerde beni hergün dirhem dirhem tüketmen peki sana ne kazandırdı. Yüzüme bak Murat, bakta gör ihanetinle yıktığın emanetini."
Murat yüzünü çevirip kanepeye oturdu ve başını ellerinin araşma alıp hiç cevap vermeden bir noktaya bakıp durdu. Murat söylediklerime sessiz ve tepkisiz kalsa da biliyordum ki onun sessizliği kısa sürüyor ve daha sonra bana yine ihanet olarak geri dönüyordu. Ama benimde içimde ona karşı inanılmaz bir nefret büyüyordu ve bu nefretimi de onun yüzüne haykırmak istiyordum. Çünkü o hiç bana acımadan duygularını haykırıyordu.
— Söylediklerime sessiz kalsan da biliyorum ki beni duyuyorsun Murat, onun için de bana asla acımanı istemiyorum. Sen benim hayatımın en acımasız bir par-çasısm. Çünkü bana acıdan başka hiçbir şey vermedin. Şimdi tüketmiş olduğun hayatımın kalan kısmını senden geri istiyorum. Hayatımdan çık artık lütfen benim için bu iyiliği yap.
— Sen ne demek istiyorsun Sıla?
— Senin zulmünden arta kalan hayatımdan çıkmam istiyorum. Hayatımın geri kalan kısmında seni istemiyorum.
Bunun üzerine Murat öyle heybetle ayağa kalktıki gözleri donuk bir şaşkınlık içinde yüzüme bakıyordu.
— Sen ne diyorsun Sıla. Batuhan'ı hiç düşünmüyor musun?
— "Ben oğlumu hep düşündüm vede düşünüyorum. Batuhan'm annesi vardı ve hep onun yanındaydı, yine onun yanında olacak. Babası da vardı fakat Batu-han hep yalnızdı. Çünkü babası ona hep uzaktı. Peki şimdi ayrılırsak değişen ne olabilirki Batuhan'm hayatında."
— Peki Batuhan'a sormadan böyle bir kararı tek başına alman doğrumu Sıla?
— Merak etme Murat böyle bir kararı çoktan almam gerektiğini oğlumun sayesinde öğrendiim. Batu-han benim ve senin gözünde çocuk görünse de senden benden daha büyük düşündüğünü gördüm. Ve bu sayede kısmen de olsa korkularımı yendim ve Bunu sana söyleme cesaretinide oğlumdan aldığımı söyleyebilirim.
— Nasıl yani? Batuhan biliyor mu?
— Evet Murat Batuhan biliyor. Aldığım bu karara emin ol ki tepki bile göstermeyecektir. Çünkü hastaha-nede oğlumla bu meseleyi konuştuk.
— Sen şimdi çok sinirlisin Sıla, eminim sağlıklı bir biçimde düşünemiyorsun. Hem hastahanedende yeni çıktın ve aşın gergin olduğunu görüyorum. Onun için bu kararı biraz zamana bırakalım. Sen hele bir iyileş daha sonra konuşuruz.
Bu esnada Batuhan'm araya girmesiyle tartışmayı bırakmıştık.
Hastahaneden çıkalı dört hafta olmuştu. Murat yine hayatını dışarda istediği gibi sürdürüyordu/ eve gelip gitmelerinde hiçbir şey değişmemişti. Bu kararı zamana bırakmamız hiçbir şeyin çözümü değildi. Çünkü bu evliliğin sürmeyeceği seneler öncesinden belliydi. Bir evlilik zoraki göstermelik ne kadar sürebilirdiki. Zamana bıraktığımız bu süre içerisinde bile her şey çok daha zorlaşmış çünkü Murat artık eve parada bırakmıyor, Ba-tuhan'a okul için harçlık bile veremiyordum. Oğlumla açda kaldığımız oluyordu. Artık eskisi gibi temizlik işine de gidemiyordum. Günden güne zayıflıyor ve bir şeyler yerken bile ağzımda çiğnemek beni yoruyordu. Murat'ın bu halimi görmesi bile onu insafa getirmiyordu. Murat'la benim aramda hiçbir iletişim kalmamıştı. Kaldiki yüreğimde ona karşı hiçbir sevgi kırıntısı bile hissetmiyordum. Ve yine kafamın içinde binbir türlü fikir kargaşası başlamıştı. Beni görenler, beni tanımakta zorlanıyorlardı. Beni görenlerin ilk söyledikleri söz ise "sana ne olmuş böyle, neden bu kadar salmışsın kendini?" diyorlardı. Ama yaşadıklarımı gören ve neler çektiklerimi bilen yoktu. Bu kasvet gölgesinde yaşarken ben nasıl iyi ve sağlıklı olabilirdim ki? Kayınvalidem ve eltim memleketten dönmüşlerdi. Batuhan'm canına açlık tak etmiş olacak ki babaanesinin memleketten döndüğünü görünce "yaşa anne, babaannemler geldi. Bize yiyecek bir şeyler verecekler değil mi?" dedi. Sessiz bir şekilde Batuhan'a hissettirmeden aman Allah'ım düştüğümüz hallere bak dedim, kendi kendime. Önce yarı açtık yarı tok. Olan lokmayı da gözyaşlarımla yutuyordum adeta. Şimdi tamamen açtık. Sanki göz pınarlarım kurumuştu göz yaşlarım bile akmıyordu. Evliyim adı altında yaşamak zordu, ayrılmak zordu belki ama benim bir zoru seçmem gerekiyordu. Çünkü zorların sancısı da bana aitti, çile de bana aitti. Bana hiçbir şey vermeyen bu evliliği bitirmeye karar verdim. Ve aile büyüklerine-de aldığım bu kararı açıklamak için kayınvalideme gittim. Ben onlar memleketteyken Murat'ın eve kadın getirdiğini ve intihara teşebbüsüme kadar tüm olan biten her şeyi anlattıktan sonra ben Murat'tan ayrılma kararımı onlara açıkladım. Onların bana karşı tepkisi tahmi-minden daha çok fazla sert olmuştu. Kayınpederim benim üzerime yürüyerek "Sen iyice haddini aşmışsın gelin, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Nerde görülmüş kadın kısmının erkeği boşaması. Kızım burası İstanbul senin benim memleketime benzemez. Vallahi iki günde o.........olursun." dedi.
"Rica ederim baba, ne olur böyle konuşmayın hep oğlunuzu tutuyorsunuz. Murat'ın yıllardır beni aldattığım bildiğim halde bir gün hatasını farkedip de döner umuduyla hep sabrettim. Ama bir büyük olarak siz hiçbir şey yapmadınız benim için"
"Sen akıllı bir kadın olsaydın çocuğunu ve kocanı düşünür o ipi boynuna geçirmez bizi de dünya aleme rezil etmezdin. Belliki sen akıllı düşünemiyorsun."
"Peki beni o ipin ucuna sürükleyen kimdi baba? Çarelerimi tüketen ve hayatı bana zehir eden Murat değil mi? Neden bana karşı bu kadar acımasızsınız?" Kayınpederim üzerime yürüyüp sen ne kadar nankörsün diyerek bana vurmaya başladı. Araya giren kaynanam bile ayırıyor gibi görünse de beni dövüyor ve ağıza alınmayacak kadar çirkin sözler söylüyordu, kayınpederim bana eğer ayrılırsam beni dışarıya atacağını ve sonumun daha kötü olacağım söylüyordu. Kayınpederimin ve kaynanamın bağırma seslerini duyan eltim koşup geldi ve beni her ikisinin elinden zor kurtardı. Kayınpederim ağzımı burnumu kan içinde bırakmış, kayınvalidemin yolduğu saçlarım da darmadağın olmuştu. Perişan bir halde yengem beni alıp kendi evime indirmişti. "Sıla sen ne yaptın da bunlar seni bu hale getirdi? Bunların huyunu hala öğrenemedin mi? Kızım ben sana demiştim sen söylemesen de onlar oğlunun ne halt yediğini senden benden daha iyi biliyorlar. Ama bilmediğin bir şey var, sen ne kadar haklı olsan da onlar kendi çocuğuna hiç toz kondurmazlar. 14 senedir bu ailenin içindesin hâla öğrenemedin mi bunları, ben sana demiştim Sıla, sabret ve zamana bırak. Ama görüyürum ki sen beni dinlememişsin. Ne oldu size, yukarıya neden çıktın?
"Murat'tan ayrılacağımı onlara da söylemek için gittim."
— Peki Murat'ın haberi var mı? Murat nerde?"
— "Ne bileyim nerede, cehennemde herhalde." O sırada Batuhan okuldan eve gelmiş ve oğlum
beni o halde görünce elindeki çantayı yere bırakıp şok olmuş bir vaziyette donup kalmıştı. Ben Batuhan'm o şaşkınlığını farkedince oğlumu üzmemek için ayağa kalkıp "hoş geldin bitanem bu halime aldırma çamaşır asarken ayağım takıldı düştüm. Şimdi elimi yüzümü yıkarım, hiçbir şeyim kalmaz göreceksin."
"Anneciğim ne oldu sana böyle, yine kendini öldürmek mi istedin."
— "Hayır, hayır oğlum, öyle bir şey yapmadım. O deliliği bir kez yaptım. İnan bana bir daha asla böyle bir hataya düşmeyeceğim bana güven oğlum, inan bu sefer sözümü tutacağım."
— "Anneciğim sen düşmedin biliyorum. Ağzın burnun kan içinde, saçın başın darmadağın. Nasıl bir düşme bu yerle mi boğuştun?"
— "Evet oğlum hep babanla boğuşacak değilim ya"
— "Anne sana bunu kim yaptı, Babam mı?" dedi. Ve tedirgin bakışlarla etrafına bakıp babasını aramaya başladı. Batuhan'm yüzünün derinliklerinde nefret ve Öfkenin hesaplaşması belirmişti. Almış olduğum bu kararla sorunları bitireyim derken sorunlara birde zorunluluklar eklenmişti. Ve şimdi ne olacak diye merakım bununla birlikte korkularım da artmıştı. Batuhan delirmiş bir vaziyette durmadan bana "Bunu sana kim yaptı anne bu halde bile seni nasıl dövebildiler" dedi. Benden cevap alamayınca bu sefer yengesine sordu. "Söylesene yenge annemi bu hale kim koydu. Annemin ne kadar hasta olduğunu bilmiyorum babam. Biliyorum bunu babam yaptı değil mi? Ben bunun hesabını babama sormaz mıyım?"dedi.
"Yok annenin bir şeyi Batuhan neden bu kadar üstüne düşüp bu olayı daha fazla büyütüp anneni üzüyorsun. Hadi oğlum üstünü çıkar birşeyler hazırlayayım da ye ve anneni daha fazla üzme lütfen."
"Ben bir şey istemiyorum beni avutmaya çalışmayın, Anneme ne oldu? Onu bilmek istiyorum.
Batuhan tekrar yanıma gelerek ellerimi tuttu ve "Anneciğim biz birbirimize eğer destek olacaksak aynı zamanda da birbirimize karşı dürüst olup hiçbir şeyi de saklamayacağız değil mi?"
— "Evet oğlum öyle olacağız."
— "O zaman sana ne olduğunu bana söyleyeceksin."
Batuhan'ı sakinleştirmek ve ikna etmek mümkün değildi. Bunun için de ona Önce beni kimin dövdüğünü söylemek zorunda kalmıştım.
— Gel oğlum otur yanıma sakin ol bir de senin için üzülmeyeyim. Biliyorsun ben daha kötülerini atlattım bunu da atlatacağım.
— Ama anne senin ne kadar hasta olduğunu görmüyor mu babam, seni nasıl hasta halinle dövüp bu hale koyabildi
— Ah oğlum neden beni o ipten kurtardın, hergün öleyim diye mi?
— Babam nerde anne, seni bu hale koyduktan sonra çekip gitti yine dimi?
— Hayır oğlum baban yapmadı babandan arta kalan yanımı da deden ve babaannen kırdı. Ama üzülme birtanem bunu da atlatacağız bak göreceksun.
Batuhan bunu duyar duymaz hemen yerinden fırlayarak koşup dedesine gitti. Binanın içinde Batuhan'm bağırma sesleri yankılanıyordu. Batuhan'm sesini duyan dedesi kapıyı açıp;
— Ne bağırıyorsun sıpa, ne oluyor sana böyle , Batuhan dedesinin karşısına dikilmiş;
— Ne istiyorsunuz annemden babamın yaptıkları yetmiyormuş gibi bir de sizin zulmünüzümü çeksin görmüyormusunuz ne kadar hasta, bu halde nasıl dövebildiniz annemi.
— Defol git yandan çarklı kırmıyım o yamuk kafanı eşşek herif, sen kimsin de benim karşıma dikilip hesap soruyorsun?
— Benim kafam yamuk olabilir beni Allah böyle yaratmış bana hakaret etme hakkını sana kim veriyor dede. Babamın kafası sizinki gibi düzgün olmuşta ne olmuş onun içinde akıl olmadıktan sonra ne yapayım ben öyle kafayı.
— Bak sen şu sıpaya dedesinin karşısında durup bana terbiyesizlik yapma hakkını sana kim vermiş ya."
— Ben sana terbiyesizlik yapmıyorum dede buna hakkım da yok biliyorum. Neden annemi bu hale koydunuz onu soruyorum. Bunu sormaya da hakkım var.
— Lan yürü git velet almıyım şimdi seni ayaklarımın altına.
Dedesi Batuhan'ı iterek kapıyı yüzüne çarpıp kapatmıştı. Dedesinin bu hareketine daha fazla kızan Ba-tuhan dedesinin kapısını tekrar yumruklayarak çalmaya başladı. Bu arada dedesi de kapıyı açar açmaz Batu-han'm yakasına yapışıp ve çocuğun yüzüne rastgele vurup durdu ve Batuhan'a;
— Al anneni de başına çal senin annen babandan ayrılmak istiyormuş, istiyorsan al ananın pezevenkliğini yap, dedi.
Bu çirkin hakaretlerin üzerine Batuhan daha fazla çıldırmıştı, Dedesine iyice diklenerek;
— Pezevenklik bu kadar çok kanınıza dukunuyor-sa neden o zaman babama engel olmadınız? Yıllardır babam annemi aldatıyor bunu siz de biliyorsunuz hiç babamı bu yalmşından dolayı suçladınız mı? Bildiğiniz ve dediğiniz tek şey "erkektir yapar"dı. Peki sen de yaptın mı dede? Doğrumu bu davranış sence?
Batuhan'm bu sözlerine çok sinirlenen kayınpederim Batuhan'm yakasına yapıştığı gibi çocuğu tekrar dövünce ben oğlumun üstüne kapandım ve onun dayak yemesine engel olmaya çalıştım. Bu arada kayınpederim beni de döverek;
— Seni uğursuz gavurun kızı, defol git benim evimden çabuk, seni öldürmeyeyim. O ipten ve azraü-den kurtuldun belki ama benim elimden kurtulamazsm bilesin haa... Ya aklını başına alır adam gibi evinde oturup her şeyi sineye çekersin ya da defolup gidersin." dedi.
Ben Batuhan'ın kolundan tutup eve indirmek istediğim sırada kayınpederim Batuhan'm kolunu tutarak;
— Dur bakalım gelin Batuhan seninle hiçbir yere gelmiyor, o burda kalıyor sen bu çocuğu bebanın evinden getirmedin dedi.
Batuhan şaşkınlık içersinde yüzüme bakıp ağlamaya başlayınca ben kayınpederime;
— Ben onu babamın evinden getirmedim belki ama onu dünyaya ben getirdim ve bu yasada getiren benim o yüzden ben nerdeysem oğlum da benim yanımda olacak başka yerde değil. Yavrumu hiç kimse benden alamaz o benimle geliyor." dedim.
Batuhan gözlerine bakarak;
— Ne oluyor anne dedem ne demek istiyor?
— Deden ne derse desin oğlum senin yerin benim yanımdir. Sen benim dediğimi dinle.
Bu arada kayınpederim ve kaynanam Batuhan'a yapışıp kendilerine doğru çekip çocuğu zorla kendi evlerine atarak kapıyı Batuhan'm üzerine kilitlediler ve bana dönerek;
—Haydi git şimdi gidecek yerin varsa deyip içeriye girip tekrar kapıyı kilitlediler. Batuhan içerden kapıya vurup duruyordu.
— Ne olur anneciğim beni bırakıp gitme beni bırakıp gidersen yemin ederim ki kendimi öldürürüm. Ne olur anne kapıda kal." diyordu.
Batuhan bağırdıkça sesi de garipleşiyordu. İçerde-kiler kendisine bağırıyor ve oğlumun canını ne kadar yaktıklarını da göremiyordum. Ömrümde duymuş olduğum en zor acı ise evladımın feryat edişi ve benim ona ulaşamayışımm çaresizliğiydi. Bu annelik duygularımı ve o an çektiğim ızdırabm sancısını kelimelerle anlatmak mümkün değil. Batuhan bağırdıkça garipleşen ve kısılan sesi korkularımı iyice büyütmüştü ve ben aklımı oynatacak gibiydim. Batuhan kısık ve boğuk bir sesle; "Ne olur beni bırakma anne kendimi çok kötü hissediyorum nefes alamıyorum anne boğuluyorum." diyordu. Ben kapıyı çalıp kaynanama ve kayınpederime ne kadar yalvardıysam da onlar inatla kapıyı bana açmıyorlardı.
— Oğlum ne olur konuş benimle neyin var birtanem ben burdayım seni almadan hiçbir yere gitmeyeceğim.
Batuhan'm sesi tamamen kesilmiş ve içerdekileri
inanılmaz bir telaş almıştı. Benim yüreğimde ise fırtınalar kopuyordu. Ayakta duracak gücü bile kendimde zor buluyordum. Çünkü kaynanamın kayınpederime seslenip;
— Ali koş bu çocuğa bir şeyler oluyor demesi umutlarımı tamamen kırmıştı. Oğluma kesin kötü bir-şey olduğuna inanmıştım. Ben Önce Batuhan'm sesinin garipliğini bağırdığı için kısıldığını düşündüm sonra yengem kayınpederime seslenip;
— Baba Batuhan'a bir şeyler oluyor çocuk nefes alamıyor, deyince oğlumu tamamen kaybettiğimi düşündüm. Dizlerimin takati kesilmiş ve kapıyı yumrukla-yıp durdum, içerden bana verilen tek cevap ise kaynanam tarafından;
— Defol git uğursuz, kendi başmı ye inşaallah.
Onlar bana hakaret etmelerine rağmen de ben yine de yalvarıp kapıyı açmaları için çok ısrar etmiştim. Fakat onlar kapıyı inatla açmadılar. Batuhan'm sesi tamamen kesilmiş ve içerde ise büyük bir kargaşa yaşanıyordu. Benimse elimden hiçbir şey gelmiyordu. Dizlerimi dövüp ağlamaktan başka. Son çare eve gidip Murat'ı aramak aklıma geldi. Fakat evime indiğimde kapımı kit-Ii gördüm. Sonra öğrendim ki ben Batuhan'm arkasından çıkarken o arada kaynanam aşağı inip hemen kapımı kitleyip evimin anahtarını da almıştı.
Nasıl bir kaderdi bu, tüm çarelerimi tüketmiş ve canım yavrumun acısını yüreğimde duymamı sağlıyordu. "Allah'ım benim canımı da al" diyordum. Çünkü duygularım karma karışık ve inanılmaz derecede bitkindim. Ve içimi nihayetsiz bir korku kaplamıştı. Ben oğlumu kaybedersem dünyada nefes almak bile bana haram olsun, diyor ve yarınlarımı da hep karanlık görüyordum. Oğlum yoksa hayatım da yarınlar da yoktu benim için, Onun yüzünü görmeyip sesini duymayah dakikalar olmuştu ki bu kısa zaman süreci içerisinde bile zor nefes alıyordum. "Nerdesin oğlum, nerdesin birta-nem kara ölüm senin ve benim için sıraya mı girdi? Ben ölemedim yavrum Allah beni sana bağışladı ne olur bir-tanem sen de ölme."
Bu arada komşuya gidip bana yardım etmelerini istedim. Onlar bana;
— Eşinizi arayın gelsin dediler.
Ben Murat'ı aradım ve o bitkin halimle ne kadar olayı anlatabildiysem anlattım ve yarım saat içinde Murat da gelmişti. Ben de onunla birlikte yukarıya çıktım fakat kayınpederim kapıyı aralayarak resmen Murat ile pazarlık yaptı;
— Bak Murat Sıla içeriye girerse seni de içeriye almam bilesin, dedi.
Kayınpederim Murat'ı araladığı kapıdan içeriye alarak tekrar kapıyı yüzüme kapattı. Murat beni perişan bir halde görmesine rağmen onları dinlemiş ve beni hiç umursamamıştı bile, ben yine ısrarla kapıyı çalarak;
— Murat yalvarırım ne olur bana kapıyı aç çıldıracağım yoksa, yalvarırım Batuhan'a ne olmuş bilmek istiyorum
— Batuhan iyi hiç bir şeyi yok Sıla, sen de in aşağı birazdan ben de yanma geleceğim."
— Batuhan'm iyi olduğuna inanmıyorum.
— Sıla in, eve git diyorum, Batuhan'm hiç bir şeyi yok.
— O zaman Batuhan'm sesini duymak istiyorum. Murat oğluma bir şey olursa inanın sizi mahfederim aç kapıyı gözlerimle göreyim ancak o zaman aşağı inerim hadi Murat ne olursun yalvarırım kapıyı aç. Neden bu kadar bana karşı acımasızsınız?"
Murat da artık bana cevap vermiyordu ama içerde kaynanam ve kayınpederim Murat'ın da içeriye girmesiyle birlikte tartışmayı iyice hararetlendirmişlerdi. Ben kapıyı tekrar çalarak;
— Murat, aç kapıyı lanet olası aç diyorum sana hiç insafın yok mu senin, benim canımı yaktığın kadar Allah da senin canını yaksın dilerim, dedim.
Ben tekrar komşuya gidip bana yardım etmelerini söyledim. Komşum bana hiç vakit kaybetmeden hemen polisi aramamı söyledi ve ben de hemen polis karakolunu arayarak onlardan yardım istedim ve tekrar yavrumun hapsedildiği kapıya geri döndüm.
"Ne olur kapıyı açın, veya bana oğlumun sesini duyurun. Ölüyorum merakımdan, ben size ne yaptım ki bu kadar bana zulüm ediyorsunuz. Oğlumun yüzünü bana gösterin daha sonra isterseniz canımı alın. Ama oğlumu bana gösterin. Biliyorum onun başına kötü bir-şey geldi, bunu hissedebiliyorum."
Ne kadar yalvardıysam da o lanet olası kapıyı açmıyorlardı. Yüreğim ağzıma gelmiş korkularımı da yenecek gücü kendimde bulamıyordum. Oğlum içerdeydi ölümü, sağmı olduğunu bilemiyordum. Ama içimdeki hislerim eğer Batuhan yaşıyor olsaydı mutlaka sesini bana duyururdu. Demek ki oğlumun başına kötü bir şey geldi ki sesini de duyuramıyordu. Kafamdaki kötü düşüncelerimi tutuşturan bu korku elimi ayağımı buz kesmişti adeta. Bu arada polisler gelmiş ve ben olardan cesaret alarak,
— "Ne olur bir an önce şu kapıyı çalın da açsınlar. Benim bir dakika daha sabredecek gücüm kalmadı. Bende sizinle içeriye girmek istiyorum. Oğlum içerde ve onun içerde fenalaştığını duydum. Ama bir kaç saattir de bu kapının arkasındayım, bana kapıyı açmıyorlar." "Hanımefendi sizin oğlunuz neden içerde?" "Kaynanam ve kayınpederim beni dövüp bu hale koyduktan sonra oğlumu benden alıp beni de gördüğünüz gibi kapıya koydular."
"Oğlunuzun başına kötü bir şey geldiğini nerden biliyorsunuz?"
"Dedesi onu zorla içeriye atıp kapıyı kitleyince oğlum içerde çok bağırdı ve nefes alamadığını söyledi ve bir daha sesi çıkmadı."
"Merak etmeyin hanımefendi şimdi içeriye girip neler olduğunu göreceğiz."
"Ne olur sizinle birlikte ben de içeriye gireyim, dayanacak gücüm kalmadı. Ayaklarım bile bedenimi ta-şıyamıyor. Oğlumun yüzünü göreyim bir kerecik ondan sonra ölmeye razıyım."
"Sakin olun şimdi anlarız içerde nelerin olduğunu."
Polis kapıyı çalınca önce ben sanarak polise kapıyı açmadılar. Fakat polis diye kendini tanıtınca kaynanam kapıyı araladı ve korku dolu gözlerle polislere ve bana baktı, ben kayınvalidemin yüzündeki ifadeden ürkmüştüm. Onun bana donuk donuk bakması polis memurlarını da şüphelendirmişti. Polisler de oğluma kötü bir şey olmuştur düşüncesiyle ikisi içeri girerken biri beni tutup içeriye girmemi engelledi.
"Sakin olun hanımefendi, içerdeki durumu bilmiyoruz. Sizden birkaç dakika sakin olmanızı rica ediyoruz."
"Ama memur bey içerdeki benim canım. Onun başına ne geldi bilmiyorum. Yaşasaydı içerde mutlaka bunun bir belirtisi olurdu. Oğlumun sesi çok kötü bir şekilde kesildi. Ve ondan sonra içerdeki telaş da ona kötü bir şeyler olduğunu gösteriyor." Allah'ım neler oluyordu böyle içeriye giren birdaha çıkmıyordu. Ne olur bana birileri bir şeyler söylesin diye gözlerimi kapıya dikmiş ve o lanet olası kapının açılmasını bekliyordum.
Bu arada içerde seslerin birden yükselmesi ve hararetli bağrışmalar içerde çok kötü bir şeylerin olduğunu ifade ediyordu. İçerde polislerin sesini duyunca panik hislerim iyice büyümüştü.
"Lütfen beyler sakin olun ve bize zorluk çıkarmayın. Dışardaki bir anne, onun durumunu hiç düşündünüz mü?" diyordu. Polislerin bu sözleri içimdeki umutlarımı ilmek ilmek sokmuştu. "Biliyorum artık oğlumun yaşadığına hiç ümidim yoktu. Kesin ona kötü bir şey oldu. Ama benim de bu acıyı kaldıracak gücüm kalmamıştı. Allah'ım benim de canımı al. Çok acılara katlandım ama bu acıya katlanamam. Ben neden o ipten kurtulmuştum ki? Oğlumun acısını görmek içinmi acaba?" Sonunda korkularıma yenilmiş ve bayılmıştım kendime gelip gözlerimi açtığımda canım yavrum karşımda duruyordu. Gördüklerim hayal miydi? Yoksa ben öldümde yavrumamı kavuştum anlıyamıyordum. O gelgit düşünceler esnasında bir polis memuru üzerime eğilerek "iyi misiniz hanımefendi" dedi. "Evet memur bey iyiyim."
"O zaman bizimle ifade vermek için karakola kadar geleceksiniz." dedi.
"Tabi memur bey, inşaallah o gücü kendimde bulurum da sizinle ifade vermeye gelirim. Ama ne olur oğlum benim yanımda olsun."
"Elbette oğlunuz sizin yanınızda olacak" dedi. Polisler bizimle birlikte Murat'ı ve ailesini alarak ifadelerimizin alınması için karakola götürüldük. İfadelerimiz alındıktan sonra ben komser beye dönerek, "Komser bey sizden ricam lütfen beni bu insanlarla tekrar o eve göndermeyin. Halimi görüyorsunuz ben bir daha asla o eve gitmeye cesaret edemem."dedim.
"Merak etmeyin kayınpederiniz sizi dövüp çocuğunuzu alıkoyduğu için eşinizle birlikte gözaltına aldık. Şimdi arkadaşlarımız size sağlık raporu almak için bir hastahaneye götürecekler."
"Tamam komser bey, ya oğlum o da benim yanımda olacak mı?"
"Merak etmeyin Sıla hanım sizin korkularınızın nedenini anlıyorum. O da sizin yanınızda olacak çünkü onun içinde sağlık raporu alınması lazım."
"Komser bey benim tek korkum oğlumu benden ya alırlarsa? İnanın buna ikinci bir kez daha dayanacak gücüm kalmadı. Çünkü olan gücüm de bu gün tükendi. Benim hayatımın tek manası yavrumdur. Onu da benden alırlarsa o zaman hayatımın hiçbir manası kalmaz."
"Sizi anlıyorum Sıla hanım, sizi anlıyorum. Ama merak etmeyin. Onu hiçkimse sizden alamaz."
"Siz bilemezsiniz komser bey belki ama benim yüreğimin içinde ızdırabm her türlüsü gömülüdür. Fakat oğlumu kaybettim korkusu içimdeki ızdırablardan daha çok beter canımı yaktı. Bugünkü yaşananları bir daha kaldırabilir miyim bilmem."
"Hayır hayır Sıla hanım hiç kimse çocuğunuzu sizden alma yetkisine sahip değil. Merak etmeyin. Yalnız sizin aileniz veya bir yakınınız yok mu? Sizi buradan alacak?"
"Olmaz olurmu hiç, iki erkek kardeşim var. İzin verirseniz eğer buradan telefon edip beni almalarını isteyeceğim."
"Tabi ne demek buyurum arayın."
Ben Adapazarı'ndaki kardeşimi arayarak beni gelip almasını istedim. Telefonla konuşurken kendimi tutamayıp ağlayınca Ömer telaşlanmışh. Bunu farkeden komser telefonu aldı ve "Merhaba ben komser Tahsin. Ömer bey siz telaşlandınız sanırım ama merak edilecek bir şey yok. Kardeşinizde yeğeniniz de gayet iyi. İkiside misafirimiz, onları gelip buradan alırsınız" dedi. Ve iki polis memuruyla birlikte Batuhan'ı da yanımıza alarak hastahaneye gittik. Batuhan'Ia birlikte sağlık kontrolünden geçtikten sonra raporları alıp polis memurlarıyla birlikte tekrar karakola geri dönmüştük. Kayınpederim beni dövdüğü ve Batuhan'ı da zorla alıkoyduğu için, Murat'ıda intiharıma sebep olduğu için karakolda alıkoymuşlardı. O geceyi Batuhan'Ia birlikte karakolda geçirmiş ve sabaha karşı da kardeşim Ömer gelmişti. Ömer'e başımdan geçenleri anlattım ve o da duyduklarına hem çok şaşırmış hem de çok üzülmüştü. Ben Ömer'e başımdan geçenleri anlatırken komser bey de bizim yanımızda anlattıklarımı hayretler içerisinde dinliyor ve dinlerken de sigara üstüne sigara yakıyordu. Ve daha fazla dayanamadı, dönüp kardeşim Ömer'e;
— Ömer bey ben dinlerken gerildim. Ablanız yaşarken nasıl dayanmış bilmem. Bana sorarsanız bunlar kuzu postuna bürünen birer çakaldan başka birşey değiller. İşinize karışmış gibi olmayayım ama ben derim ki kardeşinizi ve yeğeninizi alıp kendinizle birlikte götürün, daha kötü bir şey olmadan. Eğer siz kardeşinizi bu insanlara kurban vermek istemiyorsanız burada bırakmayın sakın. Aile kutsal bir müessesedir bunu hepimiz biliyoruz. Hiç kimsenin kutsal bir müesseseyi sarsmaya ve yıkmaya hakkı yoktur belki ama bu evlilik ise evlilikten çıkmış ve kardeşinize zarardan başka bir fayda sağlamamış görünüyor. Bu raddeden sonra iyi olacağına inanıyor musunuz Ömer bey? Bunun ötesi de kölelik ve esirlikten başka bir şey değil. Çünkü bu ailenin kardeşinize sunduğu hayat onu intihara kadar götürdü. Allah her zaman insana kurtulma şansı vermez bunu bilesiniz, dedi.
İntihara teşebbüsümün üstünden bir ay geçmiş olmasına rağmen niçin Murat'ın bundan dolayı alıkonulduğunu merak ettiğim için komser beye sordum,
''Tahsin bey benim intihara teşebbüsümün üstünden tam dört hafta geçmişken neden şimdi bu olaydan dolayı Murat gözaltında bulunuyorki hem benim intiharımla onun ne ilgisi var. Ben o feci sonu hazırlarken, Murat evde bile değildi." dedim.
"Ama sizi o faciaya sürükleyen oydu değil mi?" "Hayır, hayır o kararı ben tek başıma aldım. Bu kararımdan dolayı kimsenin gözaltına alınmasını istemiyorum."
"Fakat her hatanın oluşuna sebep olan bir de neden vardır Sıla hanım.
— Bakınız komser bey belki bir çok pişmanlıklarımın altında ve acılarımın içinde Murat'ın adı vardır. Ama benim intiharımın da nedeni olabilir fakat asla suçlusu değildir. Benim hayatımı değersiz kılan Murat ama hayatıma kast edense benim eğer siz bir katil arıyorsanız benimle ilgili onu uzakta aramanıza gerek yok çünkü mağdur da benim o mağdurun katili de benim. Umarım şimdi Murat'ı biz gittikten sonra serbest bırakırsınız.
Ben Murat'ın benden dolayı ceza almaması için gayret sarfederken beni derinden sarsan bir haksızlığa daha mağruz bırakıldığımı öğrendim. Ama benim için Murat'ın yapmak istediği yalnış ve haksızlık Murat'ın kendisine dönmüştü. Çünkü komser beyin anlattıkları beni çok şaşırtmıştı. Murat polislere benim hem ruhsal hem de zihinsel ve sağlığımla ilgilide problemlerimin olduğunu anlatmış yavrumu benden koparmak için benim hakkımda bir sürü asılsız şeyler anlatırken de benim için kurduğu tuzağa kendisi düşmüştü. Çelişkili ifadeleri de onu ele vermiş ve onu gözaltına almışlardı. Yüreğim Murat'a karşı nefret yüküyle ağırlaşmıştı ve hayatımın her anı acı bir sürprizle sarsılıyordu. Artık Murat'la ilgili hiç bir şey, duymaya da tahammülüm yoktu. Ömer tek kelime bile etmiyor ve ellerini oğuşturup duruyordu. Ortalık bir anda sessizliğe bürünmüştü ki, Batuhan derin derin iç çekerek lafa başladı ve sessizliği bozdu.
Ben artık o eve dönmek istemiyorum Annem üzülmesin diye söylemedim. Ama bir aydır ben geceleri uyuyamıyorum çünkü gözlerimi kapatmaya bile korkuyorum."
"Oğlum neden gözlerini kapatmaktan korkuyorsun ki?"
"Çünkü gözlerimi kapadığım zaman anemin o tavanda asılı, çırpınan halini görüyorum hep."
Ömer Batuhan'ı dinlerken gözleri dolu dolu elleri de zangır zangır titriyordu. Ve acı acı yutkunarak bana bakıp;
— Sıla biz seninle etle tırnak gibiyiz ablacığım benim hem kardeşim hem de namusumsun. Biz seni sokakta bulmadık ki ortada bırakalım. Bilesin ki her zaman senin ve Batuhan'm yanındayız sen ne karar alırsan ben senin kararma saygı duyarım, dedi.
— Bunu biliyorum Ömer, belki sağlığım yerinde değil ama aldığım kararın yerinde olduğunu biliyorum. Çünkü bu evliliğin sürmesi için ve de Özellikle oğlumdan dolayı her zorluğa katlandım fakat sonuçta ben de etten ve kemikten meydana gelen bir insanım. İnanın ki olan gücürnüde bu evliliği belki kurtarabilirin mücadelesiyle tükettim. Murat mesuliyetini bilen bir insan değil. Eğer ki bu evlilik tüm ihmal ve ihanetlere rağmen devam ederse benim yarınlarımda iyice karanlıkta kalır buna eminim. Ben Murat'la hayatı bana zehir etmesi için evlenmedim ama ne yazık ki beklentilerimin dışında bir hayal kırıklığı yaşadım. Artık hayatımın geri kalan kısmını Murat'ın esirliğinden alıyorum.
Uzun bir sohbetten sonra biz komser Tahsin beyden eve gidip kıyafetlerimizi almak için yanımıza iki polis memurunu vermesini istedik. Komser bey de sa-ğolsun yanımıza iki polis memurunu verdi.
Biz eve gelip kapının önünde durduk ve bir polis memurunu kaynanamın evine yollayıp evimin anahtarını almasını istedim, polis memuru yukarıya çıkıp anahtarı getirdi ve hemen arkasından da kaynanam geldi, gardiyan gibi başımıza dikilip sadece kıyafetlerimizi alabileceğimizi söyledi. Ben ona;
— Merak etme anne evini yerinden kaldırıp götürecek değilim. Korkma onu sırtlamaya gücüm de yetmez zaten. Yalnız kendime ve Batuhan'a bir kaç kıyafet alacağım. Evini de oğlun Murat'ı da sana bırakıyorum, dedim.
Kayınvalidem nefret dolu gözlerle Ömer'e bakarak;
— Senin annen babandan az mı çekti? Neden annen babanı bırakıp gitmedi? Sizdeki aile ahlak anlayışı bu mudur? Ömer sen mi bakacaksın buna kardeşini pe-Şine takıp götüreceğine söyle de adam gibi evinde oturup eşini beklesin, dedi.
— Evet Sultan teyze Sıla'ya ben bakacağım hem ona hemde Batuhan'a. Bizdeki ahlak anlayışı bizi ilgilendirir benim babamın yaptığı hatayı senin oğlunun yapması gerekiyor muydu veya Sıla onca haksızlık ve ihanete katlanmak zorunda mı? Ben Sıla'yı size gelin olarak verdim esir olarak değil.
— Konuşun bakalım şimdi her zaman bu polisler size refakat etmeyecekler herhalde. Unutmayın ki Sıla Batuhan'ı babasının evinden getirmedi. Onun içinde ne olursa olsun Batuhan'ı sizin yanınızda bırakmayacğım bunu bilesiniz. Şimdi git bakalım nereye kadar sürecek senin istediğin hayat. Bir kız babasının kapısından gelinlikle çıkarsa kocasının kapısından da ancak kefenle çıkar. Ama nerede o ahlak sizde, deyip bize polislerin yanında bile tehdit ve hakaret etti. Ömer'i ne kadar tartışmaması için ikna ettiysem de Ömer kendisine hakim olamayarak kaynanama;
— Sultan teyze bir ay önce az kalsın bu kapıdan kefeni ile çıkacakmış zaten. Ama Allah onu bize ve yavrusuna bağışlamış. Görüyorsun Sıla'nm yiyecek ekmeği mi yoksa daha çekecek çilesi mî var bilmiyorum."
— Al o zaman uğursuz kardeşinide hayrını görün koca boşayan bir kadın bize yaramaz zaten.
Ben daha fazla tartışmanın büyümemesi için hemen araya girerek Ömer'i sakinleştirmeye çalıştım. Polis memurunun da araya girmesiyle olay büyümemiş ve oradan olaysız ayrılmıştık. Ben ve Batuhan Ömer'le birlikte Adapazarı'na dönmüştük. Ertesi gün Ömer Batuhan için okul araştırmış ve Batuhan'm bir liseye naklini aldırmıştı. Fakat Batuhan çok mutsuzdu. Çünkü o okulunu özlüyor ve Adapazan'nda okumak istemiyordu. Bunun için de sürekli kendini iyi hissetmediğini söyleyerek yatıyor ve biz görmeyelim diye yorganın altında gizli gizli hep ağlıyordu. Batuhan'm bu durumu hem beni hem de Ömer'i çok üzmüştü. Ömer daha fazla dayanamayarak Batuhan'i karşısına alıp konuşmayı denedi;
— Bak Batuhan senin rahatsızlığını anlayabiliyorum. Sen hasta filan değilsin sadece üzgünsün biliyorsun. Ama buna başka bir çözüm de şu an göremiyorum, keşke olsa. İnan ki biraz sabredersen buraya da alışacaksın. Adapazanna ilk geldiğim zaman ben de çok garipsemiştim. Onun için seni anlamıyor değilim. Biz de aynen senin gibi çok çektik çocukken. Hayat hangi şartlarla sunulduysa biz de o şartlar dahilinde hayatla çok mücadele ettik. Ben derim ki sen de hiç pes etme hayatı sana sunulduğu gibi kabul et ve zorlukları yenmeye çalış. Onun dışında üzgün olman doğal çünkü evinden, babandan ve arkadaşlarından ayrıldın. Bütün bunlar da az bir şey değil koçum. Bunun başka bir çözümü varsa söyle de senin dediğini yapalım.
Batuhan ellerini oğuşturarak;
— Tamam dayıcığım haklısın belki ben sizin dediklerinizi anlıyorum. Ama siz de beni anlayın İstanbul'daki okulum ve okuldakiler beni çok zor kabul ettiler. Yani onlar beni bende kendimi onlara zor kabul ettire-bildim. Benim İstanbul'daki okulum tek huzur bulduğum yerdi diyebilirim. Hem isterseniz ben burada okula gitmeyeyim iş bulun bana çalışayım olmaz mı?
— Bak Batuhancığım seni anladığımı söylemiştim sanırım. Ama sen de beni anlamaya çalış lütfen benim yalnız işim burada değil benim her şeyim burada. Annem eşim ve iki yavrumu da buraya gömmüşüm. İşimi İstanbul'a alabilirim belki ama bu topraklarda gömülü olan hayatımın değerlerini kaldırıp İstanbul'a götüremem ki sen okulundan ve arkadaşlarından kopmak istemediğini söylüyorsun peki benim burada yatan annem, eşim ve iki yavrumdan kopmamı nasıl benden beklersin ki?
Ben de daha fazla dayanamayarak lafa karıştım; — Bak oğlum dayını dinledin bunun başka bir zümü olsaydı inan ki ona da bakılırdı. Ama sen çok akıllı bir çocuksun biliyorsun ki hem sen hem ben yaşadıklarımızdan çok yıprandık ve üzüldük gel oğlum hayatımızın geri kalan kısmını kendimize zehir etmeyelim olur mu?
Batuhan derinden bir iç çekerek başını çok üzgün bir şekilde sallayarak;
— Peki anne öyle olsun, dedi. Batuhan bir ay kadar Adapazarı'na okula devam etti. Fakat okuluna alışamamış ve derslerinde de çok başarısız olmuştu. Bu durum bizi çok üzüyordu. Ben ve Ömer bu durumu nasıl çözebiliriz diye düşünüyor ve hiç bir sonuca ulaşamıyorduk. Ama şükürler olsun ki kötü tesadüflerle birlikte iyi bir tesadüf üzüntülerimizi kısmen de olsa hafifletmişti. Kardeşim Hüseyin'in Ankara'dan tayini İstanbul'a çıkmış ve İstanbul, Bağcılarda bir bankaya müdür olarak atanmıştı. Hüseyin olayı duymuş Adapazarı'na bizi ziyarete gelmişti. Başımızdan geçen, olan-biteni o da öğrenmişti. Bu arada Batu-han'm durumu için Ömer ve Hüseyin bir çözüm bulmaya çalıştılar. Nihayet bir sonuca varmışlardı. Batuhan'm okulu için biz de Hüseyin'le birlikte İstanbul'a yerleşip Batuhan'm tekrar okuluna orada devam etmesine karar vermiştik. Fakat bu karan Batuhan'a sürpriz olarak Ömer akşam yemeğinden sonra söylemeyi istemişti. Akşam Batuhan okuldan eve gelince her zamanki gibi yine bir hayli düşünceli ve üzgündü. Ama biz akşam yemeğini yiyene kadar ona hiçbir şey söylemedik. Yemeğimizi yedikten sonra dayıları Batuhan'ı yanma çağırıp;
— Gel yanımıza otur bakalım delikanlı, biraz konuşalım seninle dediler.
— Sizi dinliyorum dayı, herhalde yine derslerimin neden bu kadar kötü olduğunu soracaksınız değil mi?
— Hayır bilemedin tabiki derslerinin kötü oluşu bizi üzüyor ama bunu sormadan önce sana bir haberimiz var. Bak koçum kaderimizin benzerliği sanırım birbirimizi daha iyi anlayabilmemizi sağlıyor. Onun için iki gündür düşündük ve bu meseleye bir çözüm aradık ve buldukta sanırım. Bu kararı sen de bilmek ister misin? dedi.
— Tabi dayı bilmek isterim. İyi sürprizler duyup sevinemedim ama kötü sürprizlere de alıştım sayılır.
— Biz söyleyelim de kararımızı iyi mi kötü mü artık orasına da sen karar ver olur mu koçum.
— Tamam dayı sizi dinliyorum neymiş bu karar.
— Senin buradaki memnuniyetsizliğin biliyorsun ki derslerine çok yansıdı. Bu durum bizi de çok üzdü ve senin için de çok büyük bir kayıp olmuştur, bunu biliyorsun değil mi?
— Evet dayıcığım biliyorum.
— İşte bunun için sizi Hüseyin dayın ile birlikte İstanbul'a yolamaya karar verdik. Şimdi söyle bakalım delikanlı bu haber senin için iyi mi kötü mü?
— Nasıl yani şimdi ben kendi okulumamı gidiyorum?
— Evet delikanlı sen İstanbul'a gidip kendi okuluna devam edeceksin. Ne yapalım, demekki seni burada memnun edemedik."
— Estağfurullah dayı olurmu hiç öyle şey? Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Ama dedim ya İstanbul'daki okulum, öğretmenlerim ve arkadaşlarımıda çok özlediğim için burada kendimi derslere veremedim işte, sen nasıl ki diyorsun benim her şeyim burada, işte benim de her şeyim İstanbul'da"
"Tamam delikanlı biz de buna çözüm bulduk işte. Şimdi söyle bakalım bu sürpriz seni mutlu etti mi?"
"Hem de nasıl dayıcığım. İnanki bu çok güzel bir haber, nasıl mutlu olmam? Yaşşa dayıcığım."
Batuhan dayısının boynuna sarılmış, sevinci gözlerine yansımış ve oğlumun gözlerinin içi gülüyordu. Ne kadar mutlu olduğunu ifade ediyordu. Ömer Batu-han'm gözlerine uzun uzun baktıktan sonra Ömer'in de gözleri dolmuş ve dönerek; "Sıla Batuhan'm kaderi bizim kaderimiz gibi olmak zorunda mıydı" demişti.
Bir hafta kadar kısa bir zaman içerisinde Hüseyin İstabul'a gidip ev aramış ve bize bir daire kiralamıştı. Ömer Batuhan'm naklini İstanbul'daki okuluna tekrar aldırmış ve bizi Bağcılar'daki yeni evimize yerleştirdikten sonra tekrar Adapazarna dönmüştü. Ben Murat'tan ayrıları tam dokuz ay olmuştu. Bu arada ne biz ondan bir haber alabilmiştik, ne de o bizi aramıştı. Ben boşanma davası açtıktan üç hafta sonra Murat izimizi bulmuş ve bizimle tekrar barışmak istemişti. Fakat ben onu içimden ve hayatımdan çıkartmıştım. Murat ise beni hâla eski Sıla gibi görmeye çalışıp beni ikna edebileceğini zannediyordu. Bir gün Önümü keserek ısrarla eve dönmemi istedi. Ben ona: "Seninle bir araya gelmek en son isteyeceğim şey. Asla, asla benim hayatta yapamıyaca-ğım bir şey istiyorsun benden." dedim. Murat beni ikna edemeyince bu sefer beni öldürmekle tehdit etti. Beni bununla korkutamayınca oğlumu benden alacağını sö-ledi. Fakat ben ona beni tehdit ettiğinden dolayı onu polise şikayet edeceğimi söyleyince bu defa çareyi yalvarmakta bulmuştu. Fakat benim ona bir kez daha güvenip şans vermem hayatımın ikinci hatası olurdu herhalde. Murat'ın ısrarları devam ederken mahkeme günü gelip çattı. Ve mahkemeye bir kaç gün kalmasına rağmen Murat'ın ısrarları hâla devam ediyordu. Mahkemenin başlamasına ancak saatler kalmıştı ki Murat tekrar ısrarla yanıma gelerek
"Lütfen Sıla, tekrar deneyebiliriz, bunun için bana bir şans daha ver. Sonra pişman olacağın bir şey yapma" dedi.
"Ben hayatımın hatasını seninle evlenmekle yaptım. İkinci bir hatayı da sana ikinci bir şans vererek yapmak istemiyorum. Üzgünüm Murat seçtiğim yeni hayatımda sen yoksun artık. Şimdi olmazlarla beni sıkıştırıp durma. Ben geriye dönmek için bu kararı almadım. Göremiyor musun Murat, seninle benim aramda hiçbir iletişim kurulmuyor. Beni çıktığım mezara geri götürmek istiyorsun. Artık seninle asla, asla olmaz."
Murat hiç pes etmiyor ve durmadan ikna edici bir yaklaşımla bana tesir etmeye çalışıyordu. Ama ben Murat'a karşı ne bir güven ne de bir sevgi kırıntısı duymuyordum. Çünkü hafızamdan asla silinmeyecek kötü izler bırakmıştı. Eğer ben Murat'a bir şans daha vermiş olsaydım acılarım da sonsuza dek sürüp gidecekti belki.
"Üzgünüm Murat artık hayatımın geri kalan kısmını dirhem dirhem tüketmene izin vermiyeceğim. Bu karan biraz düşünüp tekrar sana dönmek için almadım. Bu kararla seni tamamen hayatımdan söküp atmak için aldım. Murat beni ikna edemeyince bu defada gidip beni ikna etmesi için kardeşim Ömer'e yalvarmıştı. Ömer'in cevabı ise Murat'a "Üzgünüm Murat, ben Sı-la'yı sana eş olarak verdim. Kurban olarak değil. Şimdi sen gelmişsin bana ikinci bir hata daha yapmamı istiyorsun. Kim birkez boğazlanmış kuzuyu ikinci birkez kurda teslim eder ki. Şimdi sen benden ve Sıla'dan artık olması imkansızı istiyorsun" dedi. Ve nihayet Murat'la boşanmıştık. Oğlumun velayetide bana verilmişti. Murat'ın tamamen hayatımdan çıkması beni rahatlatmıştı. Oğlumun her konuda çok duyarlı olması, sıkıntılarımın azalmasına yardımcı oluyordu. Çünkü geçmişin enkazının bıraktığı yaralar kolay kolay iyileşmiyordu. Bunun için de en büyük destekçim daha çocuk olmasına rağmen de oğlum olmuştu.
Murat'la ayrılalı tam dört yıl olmuştu. Batuhan liseyi başarıyla bitirmiş ve Van 100. Yıl Tıp Fakültesi'ni kazanmıştı. Sıkıntıların bitmişti fakat bu defa da oğlumun ayrılık hasreti beni çok üzüyordu. Ama ben yine de hayata yeni bir sayfa açmış ve kötü olan geçmişimden kurtulmuş umutsuzluğu ve karamsarlığı da hayatımdan tamamen kovmuştum. Geçmişe dönüp baktığımda yalnız o zaman neden o kadar kendimi yıpratıp üzülmüş olduğuma üzülüyordum artık. Halbuki hayat Allah tarafından bize sunulan en güzel bir armağandı. Ama onu değersiz kılan yine bizler olmuştuk. Benim şimdiki pişmanlığım ise keşke onu yıpratma yerine koruyabilseydim. Hayatımdaki en acı tesadüf ise benim kaderimin annemin kaderine benzemiş olmasıydı. Çünkü babamın yaptığı hata yalnız annemi değil bizi de çok etkilemiş ve yıpratmıştı. Babamın sorumsuzluğu ve bizden çok kolay vaz geçmesi bizi manen pisikolojik çöküntüye uğratmış ve manevi desteğini çekmesi de bizi mağduriyete uğratmıştı. Annemin sürekli babamın şiddetine maruz kalıp dayak yemesi ve durmadan ağladığına tanık olmamız annemle birlikte bizim de canımızı sıkıyordu.
Ben ne kadar görücü usulüyle evlendiysem de Murat ile ben birbirimizi beğenmiş ve sevmiştik. Bu sevgiyi bitiren ise Murat'ın babam gibi hissi ve nefsi davranmasının zayıflığı olmuştu. Annemin de gözyaşları hep aynı nedenle akmıştı zaten. Ve her ikimiz de aynı nedenlerle yıprandık. Ben tıpkı annem gibi Murat'ın beni aldattığını anlayınca, belki bir zaman sonra biter ve yine yuvasına döner umuduyla zamana bırakmıştım. Fakat o zaman içerisinde benim hayatımdan çok değerler de kaybolmuştu. Şimdi ise en büyük üzüntüm oğlumdan uzak kalmamdır. Ama bu üzüntüme rağmen eskiden yaptığımı yapmıyor ve kabuğuma çekilip üzüntülerle boğuşma yerine kendimi sürekli geliştiriyor ve el sanatları kurslarına giderek sanatsal becerilerimi keşfedip değerlendirdim. Bu vesileyle hem zamanım değerleniyor, hem de bütçeme katkıda bulunuyordum.
Ayrılmamın üzerinden dört yıl geçmiş ve hayatımda da yeni yeni sayfalar açmıştım. Kardeşim Hüseyin ile aynı bankada çalışan ve eşini bir trafik kazasında kaybeden Kemal beyle tanışıp evlendik. Fakat ona evet demeden önce çok büyük tedirginlikler yaşamıştım. Çünkü bir göğsümün olmayışı ya Kemal beye de bunu Murat gibi, bir eksiklik olarak görüp de bununla beni küçümserse diye korku ve endişesini çok yaşamıştım ama bu endişe ve korkularımı Kemal beye açıklayınca Kemal bey bana "Sıla hanım ben sizin bedeninizin kusuruna hiç bakmıyorum. Ben yalnız sizin kalbinizin bütünlüğü ve dürüstlüğüne bakıyorum. Serti köle olarak değil, eş olarak istiyorum." dedi.
Ve yıllardır içimdeki tutulan güneş ızdırap bulutlarının içinden çıkmış ve artık yüreğimi ısıtıyordu. Karamsırlığı ve umutsuzluğu sürgün etmiştim. Yerleştiğim hayatta. Ardıma aldığım güneşi önüme katmış ve yarınlarımda artık aydınlıkta görünüyordu.
Yıllar önce hayatımın içinde kaybettiğim manayı bulmuştum yine hayatımın içinde güven ve sevgiye ben de sahiptim artık.
Batuhan hayalindeki idealini gerçekleştirmek için tıpta jinekolog bölümünü okuyordu. Murat'tan ayrıldıktan sonra onunla hiç karşılaşmamıştık ama Batuhan senede bir defada olsa onunla görüşüyordu. Ve ben Batuhan'dan öğrendiğim kadarıyla Murat hâla bekar ve durumu da hiç iç açıcı değilmiş. Serkeşliği artmış ve kendi ailesinden bile tamamen koptuğunu duymuştum.
Anladım ki bir evlilikte kusursuzluk gerekli değildi ama bir ailenin sürmesi için dürüstlük ve güven o ailenin sürmesi için gerekliydi. Ama ne yazık ki bu da Murat'ta yoktu.
Yalnışlar Ve Doğrular
Murat'ın helalinden çok çabuk bıkması ve dışar-daki haramlarla hayat sürmesi ise onu insanlıktan ve sorumluluktan uzaklaştırmiştı. İşte bu da gösteriyor ki sadakat ve ihanet karanlık ve aydınlık kadar birbirine zıttır. İnanç sabittir, güven ise esastır. Fakat onu değersiz kılan yine insandır. Sabır en güzel hazinedir. Ama onu telef eden yine insandır. İnsandaki onur ve haysiyet nefsin firenidir. Fakat onu bozan yine o nefsin ta kendisidir. Sadakat güzeldir ama ihanet onun sırtına vurulan bir kambur gibidir. Fakat bu kamburu taşımakta her babayiğidin harcı değildir.
Affetmek hem zor hem de acıdır. Ama reddedilmek ise ondan daha feci bir hayal kırıklığıdır. Bir ailede sevgi ve güven gereken bir esastır. Ama her zaman kararsız olan yine insandır. Güven ve sevgiye zor rastlanır. Çünkü onu ha dediğin her yerde bulamazsın.
Kendinizi Önemseyin
Hayattaki en iyi silahınız kendinize güveniniz olsun. Her zaman pes etmek yerine mücadeleyi seçin ve göreceksiniz ki karşılığı zaferdir. Öncelikle hayata görsel bakalım ve de olayları bütünsel düşünelim. Detaylara da sağlıklı bir kafayla odaklanalım. Çünkü çözümleri üretecek olan bizleriz. Bazen insanın çok büyük bedeller ödeyerek elde etmeye çalıştığı hayatın karşılığı hüsran ve hayal kırıklığı olabiliyor. Onun için her zaman pes etme yerine mücadele ile karşılık vermemiz gerekir. Çünkü cesaretsiz bir insan, hayatın ona sunduğu zorluklarla karşılaştığı zaman onu ne kadar rahatlatmaya çalışsanız da o her zaman kendini tehdit altında görür ve önce sorununu anlatacağı yerde ilk etapta acziyetini anlatır.
İnsanlar sorunları içinde taşıdığı gibi, çözümerini de kendi içinde barındırırlar. Fakat onlar kendilerini bıraktıkları için çözüm yollarını bulamazlar. Çünkü yaşadıkları olayların enkazı onların çıkış ve çözüm yollarını kapamıştır.
Halbuki hiç kimse yaşadığı sorunları kendileri davet etmezler, onlar insanın hiç beklemediği bir anda meydana çıkarlar. İşte asıl marifet insanların ne olduğu, kim olduğu değil, hayatla nasıl ve ne şekilde mücadele verdiğidir.
Yaşadığınız sorunların ismini değiştirin ve girmiş olduğunuz çıkmazlara karşı da bir çıkış yolu arayın. Çünkü her zaman bir çıkış yolunun olabileceğine de inanın. Burada yapacağınız tek şey adresi doğru yerde aramanızdır.
Karamsarlığı içinizden kovun ve kendinizi kötü dürtülerden arındırın. Çünkü ümitsizlik ve karamsarlık her zaman insanın gücünü azmini kırar. Unutmayın ki ümitsizlik sağlıksız bir düşünce sistemidir. Hikâyede de görüldüğü gibi Sıla'mn yaptığı en büyük hata ise, aklındaki kötü dürtüleri idam edeceği yerde ipi kendi boynuna geçirmiş olmasıdır. Çünkü Sıla'nın yaptığı hiç akıllıca bir davranış biçimi değil, ne elleri ne de ayaklan bağlıydı, fakat o kendini Murat'a karşı mecbur hissetmişti. Sıla bu yanlışa karar vermeden önce niçin kendisini yok etme dışında başka çareler aramadı? Halbuki ben bunların mutlaka üstesinden gelebilirim deseydi her zorluğun üstesinden gelebilir. Çünkü insanlar duygularını içsel olarak yaşar ve de davranışsal olarakta temsil eder ama bazen de insanlar bozuk davranışlar içerisinde hayatını kendi eliyle mahfedebiliyor. Sila'nm hayatına kendi elleriyle kastetmesi gibi.
Eyvah! Ben Ne Yaparım
1- Evlilikleri iyi gitmeyenlerin en büyük mazeretleri "Ben bu evliliğe yalnız çocuklarım için katlanıyorum" derler. Aslında onların süzgecinden geçen tek sebep bu değildir. İlk etapta onlar kendi aile büyüklerinden çekinirler. Gelenek ve görenekleri de engel teşkil eder. Aile büyükleri ise her zaman yıkım karşıtıdırlar doğal olarak.
2- "Nerden ben nasıl geçinirim, ben ne yer ne içerim" deyip hemen hayat şartlarını düşünürler.
3- "Herkes ne der?"
4- "Ya sonum daha kötü olursa?"
Peki sağlıksız ve huzursuz süren bir evliliğin içerisinde tükenen bir hayat ve büyüyen çocuklar ne kadar sağlıklı yetişebilirler? Veya iki kişiden oluşan bir evlilik ve de aynı çatı altında olmalarına rağmen ikisinin de gönül ayrılığından dolayı onlar ne kadar bir arada yaşasalar da, yalnız yaşıyor gibidirler. Bir evlilik görünürde değil gönül bağıyla sürmeli.
Peki tek kişilik yalnızlık bu yalnızlıktan daha mı kötüdür. Onlarda ayrılar fakat bir çatı altında oldukları için gönül ayrılıklarını fark edemezler.
Onun için bazen kötü olaylar hayatımızı alt üst etse de onlar daha sonra bize oldukça deneyim ve tecrübe kazandırır. Aslında evliliklerde çiftlerin karakter ve kişilikleri anlayış ve uyum içinde olması gerekir, bunun aksi olursa işte o zaman hayat her ikisinede mutsuzluktan başka hiçbir şey getirmez, evliliklerdeki kutsal değerleri de yok eder. Çünkü hayatta yalnız yaşayan bir kadın veya erkek nasıl yalnızsa, hayatım yalnış insanla paylaşan kadın veya erkek de bir o kadar yalnızdır. Onun için hayatınızı değersiz kılan bir insana fedakârlık yapacağım diye onun hayatınızı mahfetmesine sakın izin vermeyin. Çünkü bazı insanlar sorunlarla karşılaştığı zaman sabır gösterme yerine kendini harab etmeye daha çok gayret gösterir. Onun için size uğrayan üzüntülere yenilmeyin ilk önce nerede hata yaptığınız bulmaya çalışın ve kadere inanmaya da gayret gösterin. Çünkü akıllı ve inançlı insan kadere inanır ve tevekkül ederse daha dirayetli olur. Hayattaki zorluklara karşı pes etme yerine mücadeleyi seçer ve onu alt etmek isteyen mikroplara karşı savaşır. Ancak, zayıf insan pes eder ve kendisini olaylarla yıpratır. Kendisini kemiren bitirmeye çalışan kötü ve kötülükleride güçlü kılar.
Akıl bir servettir. Ancak insan onu sağlıklı kullanırsa kazançlı olur. Çünkü akü yolu ile her çarenin keşfi mümkündür. Akıl yoluyla buluruz herbir şeyi fakat o aklı fakire uğratırsak, işte o zaman ahmaklıkla da kaybederiz yine her şeyi. Akıl İle manaya ulaşın ve yine akıl ile maddeyi kullanın ama maddeye de bağlanmayın. Madde ile manayı birbirleri ile karşılaştırın fakat manayı asla maddeye tercih etmeyin. Çünkü madde çarçur olur gider o yalnız dünya sermeyesidir. Bunun için sabır, mananın temeli, mücadele ise onun çatışıdır.
Fedakarlık
Evliliğini kurtarmaya niyet eden bir insan geçmişinde kendisini sarsan hiçbir hadiseyi asla tekrar gündeme getirmemeli. Çünkü insanları derinden sarsan meseleleri her ne kadar hafızamızdan silemesekte tekrar tekrar düşünerek gönlümüzü ve ruhumuzu saran kasırgalarla umutlarımızın ilmek ilmek sökülmesine de izin vermemeliyiz. Çünkü bazen istesekte istemesekte zihnimizde geçmişin kötü resmini yansıtan suretlerden kolay kolay kurtulamayız. Eğer insan bir evliliği taşıma gücünü kendisinde buluyorsa ve bu evliliğin kurtarılmaya değer nedenleri de varsa o zaman fedakarlık yapın fakat kendi haklarınızı da gözetleme şartıyla.
Eşlerin arasındaki sadakat, sevgi ve saygı bazı fiziksel kusurları da görmezden gelir. Çünkü sevgi ne kadar büyükse bedensel kusurlar da bir o kadar küçüktür ve görülmez. Ama eğer eşiniz çok nefsi ve hissiyse siz ne kadar kusursuz olmaya çalışsanız da o her zaman sizde bir yetersizlik bulur.
Hani aklınızı iyi kullanın dedik ya burada önemli bir hususa değinmek istiyorum öncelikle. Bazen ben de akıllıyım demekte yeterli olmayabiliyor. Çünkü his bazen aklı alt eder ve siz onun farkında olamayabilirsiniz. Mesela sağlıksız bir düşünce tarzı "eşim beni istemiyor. Ama ben kendimi ona kabul ettirmek zorundayım. O beni istemese de ben onu istiyorum." Şimdi direten kişi burada yalnız kendi istek ve hislerinin doğrultusunda mücadale veriyor. Bu kişinin verdiği bir mücadele var ama aklını sağlıksız kullandığı için gayretleri yalnış yönde.
Bir başka yalnış İse eşinin ihanetine karşılık kadının kendini önemsiz görmesi ve öfke ile kendine zarar vermesi veya kadının kendini yadırgaması gibi. Eşine, seni anlamakta zorluk çekiyorum ve kendimi senin tarafından aşağılanmış görüyorum. Ben bu kadar değersiz olamam. Benim kimden ne eksiğim var ki veya "ben hangi konuda yetersizim?" gibi.
Bazen kendimizi savunurken bile, hiç farkında olmadan çok büyük hatalar yaparız . Çünkü bizi onun karşısında ayağa diken hırsımızdır, aklımız değil. Onun için çoğu zaman duygu ve hislerimizin doğrultusunda hareket ederiz. Ve bundan dolayı da kaybederiz. Halbuki öncelikle mantığımızı sağlıklı kullanıp doğru hareket etmeliyiz. Eğer kadın kendisini kocasına karşı değersiz ve yetersiz görürse o zaman asla kendisini aşağılayan kocasına karşı güçlü olamaz ve eşine mahkum olur.
Güvensizlik ve şiddet içerisinde hasbel kader süren evlilikler sağlıksız olmakla beraber piskolojisi bozuk ve sağlıksız çocukların yetişmesine de neden olur. Sağlıksız giden evliliklerin dışında bir de çocukların sorunlarıyla uğaraşmak zorunda kalırlar.
Ne Yapabilirim? Kendinize Güvenin Ve Olabilirlik Üzerinde Durun
''Benim hayatım bana aittir deyin" ve başkasının hayatınızı mahfetmesine izin vermeyin. "Ben sensiz de hayatıma devam edebilirim. Sen benim duygu ve nişlerimin bir parçası olabilirsin ama hayatımın değil." diye-bilin.
Hayatta nelerin Önemli olduğunu bilin ve doğru olanı hedefleyin. Unutmayın ki her gayretin sonunda mutlaka bir kazanç vardır. Çünkü Allah her insana mücadele ve gayret için şans vermiştir. Bunun çin olaylara his ve nefsin gözüyle değil de akıl gözüyle bakın. Ve her ne düşünürseniz düşünün fakat olayları aklınızdan mahkeme ederken vicdanınızın sesini duymaya çalışın. Çünkü vicdan bir gönül ve insaf mahkemesi olduğu için onun ikrarında art niyet olmaz. Eğerki vicdan ihanet ve fesatlığın marazından ölmemişse.
İnsanlar gördükleriyle ve duyduklarıyla değişirler. Bazen gördükleri ve duydukları insanı yanıltabilir. Onun için dedilere değil, doğrulara inanalım.
Eğer ki yaşadığınız olaylar sizi çıkmazlara götürü-yorsa hemen tesirinden kurtulun ve içinde bulunduğunuz karamsarlığınızdan arınarak hayatınızda değişiklik yapmaya karar verin. Artık değişip şunu yapacağım diye hedefinizi belirleyin, hedefinizi belirledikten sonra bir zaman dilimi koymayı da ihmal etmeyin. Çünkü zaman çok önemli bir süreçtir. Hayal ettiğiniz her neyse onu aklınızda ve gözlerinizde şekillendirin. Bu sizi hedefinizle meşgul edip kötü dürtülerinizden uzaklaştıracaktır, bir de eğer yapacağım dediğinize bir tarih koymazsanız planlarınız zaman aşımına uğrar bu sefer de idealiniz size göre lüzumsuz görünebelir. Yapma azminiz biter bu yaştan sonra ne yapayım dersiniz.
Neyi Ne Kadar Doğru Biliyoruz?
Siz kendinize göre haklı olduğunuz konularda ne kadar haklısınız? Mantığınızla mı hareket ediyorsunuz yoksa his ve hırsınızla mı bunu net anlamanız lazım. Eğerki mantığımızı gerektiği gibi kullanmıyorsak ve fikirlerimiz işlevsel değilse ve onu inadımızla fakire uğratıyorsak ondan gelen zarar yine bize uğramadan geçmez. Çünkü bir yolu bilmek ayrı, o doğru bildiğin yolda ilerlemek ayrı şeydir. Her insanın düşünce yapısında öncelikle iyi bir kariyer, bol kazanç, rütbe, kusursuz mutlu hayat ve iyi bir aile kurmak idealiyle yaşar. Bunun için hem dünya sermayesini ister hem de ona uğrayacak olan yalnış ve kötü olaylardan da korkarlar.
Olabilrlik
Ben de başarabilirim, neden olmasın? Benim başkasından neyim eksik?
— Aferin sana.
— Ben asla pes etmeyeceğim!
— Bravo,
Akıllı olan her insan güçlüdür. Ben de akıllı olduğuma inanıyorum.
Çok mantıklı çünkü öncelikle buna kendinizi inandırın. Zayıflığı ve acziyeti asla sevmem, çünkü zayıf olanlar daima sabır yoksunudurlar.
— Evet çok doğru.
Olayların beni sarsmasına asla zin vermem ve ne kadar beni sarssalar da yıkılmamaya gayret gösteririm.
— Evet, güçlü olmak gerek. Çünkü insanın kendisine güven duyması lazım.
Ben güzelim. Beni çirkin gören insanın yüreği çirkindir. Ve benim yalnış ithamlara karşı daha sabırlı ve akıllı olmam gerekir. Çünkü onun küçümsemelerine karşı hiddetli olursam benim ondan bir farkım olmaz.
— Gayet sağlıklı bir düşünce biçimi. Kişiliğinizi güzelleştirin. Çünkü içinizdeki iyi niyet merhamettir.
Her insan hata yapabilir. Onun için önce iyi yaklaşırım/ belki onu yalnışlardan döndürebilirim diye düşünürüm.
— Evet, demekte fayda var. İlkin çözüm yollarınıarayın. Bunu yaparken önünüze çıkacak en küçük bir engelden dolayı hemen pes etmeyin. Çünkü anlayış kavramı her zaman hedeflerimizdeki beklentileri belirler. Olabilirlik dedik ya onun için çok akıllı görünen insanlar bile bazen olumsuz davranışlarda bulunabilirler. İşte hayatımızda zuhur eden hadiselere bütünsel bakarsak hata ve yalnışların insanlar için olduğunu görebiliriz. Anlayış kavramı her zaman hedeflerimizdeki beklentilerimizi belirler.
"Beni istemeyeni bende istemem" demesini bilmeli insan. Kendinize her zaman güveniniz olsun. İnsanın kendisine güven duyması bir kazançtır. Önce zihinsel sürece odaklanın, kendinizden öncesini gözden geçirin. İrade keşfiyle bulduğunuz deneyimlerinizi dengeli bir biçimde ortaya koyun. Tasarlayıp yapmak istediğiniz şeyi çok iyi gözden geçirin, başkası için isteyeceğiniz şeyi öncelikle kendiniz için isteyin. Çünkü başkası için istediğinizi ona kabul ettirmeden önce kendi vicdanınıza kabul ettirmeniz gerek. Hayat sürecimizin içerisinde yaptığımız ve yapacağımız her şeyde öncelikle bize fayda sağlayacak sabır ve azimi modellemeliyiz. İdealimizde olan hadefi belirlerken beynimizi çok sağlıklı prog-ramlamalıyız. Bu arada manevi telkinler çok işlevsel olduğu için ruhu sağlıklı ve doğru gıdalarla beslemek en doğrusudur. Çünkü manevi telkinler hem ruhumuzu hem düşüncelerimizi güzel ve sağlıklı kılar. Unutmayın ki herkesin içinde gizemli bir fevkaladelik vardır. Bazen kendimiz bile içimizdekini fark edemeyebiliriz... Bunun için de farkmdalık yöntemimizi geliştirmemiz lazım. İçimizdeki yeteneği ve yeterliliği keşfettikten sonra hemen onu geliştirmeye odaklanırız. Karşımızdaki insan hangi konumda olursa olsun kendimizi ondan aşağı görmemeliyiz. Onun karşısında kendimizi ve duygularımızı iyi ifade etmezsek karşımızdaki bizi yetersiz görür.
Geçmişteki hatalarınız sizi karamsarlığa sürüklemesin. Karamsarlığa içinizde asla yer vermeyin. Onu içinizden kovun ve ondan kurtulun. Unutmayın ki her kusursuz görünen insanın bile bir kusuru vardır. Hayatınızdaki olaylar ne olursa olsun onu siz yaşadığınız için geçmişinize sahip çıkın. Çünkü istemesekte hayat bize bazen sürprüz hayal kırıklığı sunabiliyor. Bunu ne kadar biz istemesek de yaşıyor ve kabul etmek zorunda kalıyoruz. Bu nedenle de her zaman her insanın mutlaka yaşadığı acı ve tatlı olaylar vardır. Çünkü bazen hayal ve ideallerin dışında istenmeyen bir hayat çizgisi biz insanlara sunulur. Biz bu çizgiden yürümeyi kabullen-mesekte birde bakarızki o ürktüğümüz çizginin ortasındayız.
İşte istenmeyen bu stratejilerin bazen bize öğrettiği olumlu şeyler de olabiliyor. Zaten hayat ilk önce insana mücadeleyi öğretir. Onun için hayatı daha kapsamlı görebilmemiz için akıl mekanizmamızı genişletip bütünsel düşünmeliyiz. Yani acı ve tatlı her şeyin insana uğraması mümkün.
Sağlıklı Evlilikler
Sağlıklı evliliklerin huzur ve mutluluk içerisinde olması için kişilerin fikir ve ahlaki değerlerinin aynı ölçü içinde olması gerekir. Bunun tersi olursa bir zıtlığın içerisinde olurlar. Bu tür evliliklerde sağlıksız olur. Bu tarz evlilikler, büyüklerin baskısı veya çocukların hatırı için sürdürülür. Böylece aynı çatı altında gönülleri ayrı hasbel kader bir evlilik sürüp gider.
Bazen eşler birbirine karşı duydukları sevgiyi yansıtırken farkında olmadan aynı şekilde nefreti de yansıtabilirler.
Hikayemize dönüp baktığımız zaman Sıla Murat'ı hem sevmiş hem de aynı zamanda da güvenmişti. Fakat Murat sevgi ve sadakatin harcına ihanet tohumu karıştırmıştı. Sıla ise kendisini eşiyle bütünleştirdiği için Murat ondan kopunca bütün gücününde onunla birlikte tükendiği hissi ve korkusuna kapılarak burada zedelenen kişiliği ve onurundan dolayı hakkını arayacağı yerde fedakarlık adı altında hayatını Murat'sız sürdüremeyeceği edişesi onun çok büyük bir hata yapmasına neden olmuştu. Peki Murat'sız hayatını sürdürmeye cesaret edemeyen Sıla kendisini öldürme cesareteni nerden buldu?.
Çünkü Sıla yalnış pencereden baktı ve gördüğü çıkışın kendisini felakete götüreceğini bilememişti. Çünkü her insanın içinde bir umut penceresi bir de karamsarlık penceresi vardır. Fakat Sıla karamsarlık pencere-
sinden bakmıştı. Umutsuz duyguların içerisinde olan kişiler psikolojik rahatsızlıktan kurtulamazlar. Tek başına kalmaktan korkan insanların hayatlarında hatalar ve eyvanlar daha çoktur. İnsanın hayatı da sorumluluğu da öncelikle kendisine aittir. Kişi ilk önce kendi sorumluluğunu alması lazım. İnsana uğrayan üzüntüleri hiç kimse kendisi davet etmez. Ve her olayın mutlka bir dar geçiş noktası vardır. Bizler olayları mahkeme ederken ipi yalmşlıkl kendi boynumuza geçirmemeliyiz. Bunu yaparsak hayatımızın en büyük hatasını yapmış oluruz. Unutmamalıyızki her yalnışın mutlaka bir hesabı vardır. Hayatınızda yapmak istediğiniz, olmak istediğiniz ve söylemek istediğiniz bir çok şeyi unutun ama Allah'a hesap vereceğiniz günü de hiç unutmayın. İnsanlar aklını sağlıklı kullandığı müddetçe Dünya'daki zorluklar ve Allah'ın hesabı'da kolay olur.
Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?
Başkalarının etkisinde kalan birimisiniz? Kim ne derlerden siz de korkarmismız? Veya başkalarının ön yargıları sizi etkiler mi? Bir hadiseyle karşılıştığımz vakit tepki mi, sabirmı gösterirsiniz? Yoksa Kendinizi yargıla rmısmız?
Zor zamanlarınızda birilerinden yardım mı alırsınız yoksa bildiğinizi mi okursunuz? Kendinizi çirkin veya yetersiz hissettiğiniz oluyor mu hiç? Size karşı yapılan kötülüğe karşı kötülükle mi yoksa iyilikle mi karsıza
lık verirsiniz? İstenmediğiniz hissine kapıldınız mı hiç? Açık fikirli misiniz yoksa içinize kapanık biri mi? Size uğrayan olayların tesirinde kalır mısınız yoksa hemen olayın etkisinden kurtulup kendinizi başka şeylerle mi meşgul edersiniz? Eşinize karşı güveniniz var mı? Yoksa o her an ya beni aldatırsa korkusuyla mı yaşarsınız? Çocuklarınızın geleceği ve babadan ayrı olması sizi endişelendirir mi? Onlara ne olacak korkusu sizi etkiler mi? Mücadeleyi mi seçersiniz yoksa pes etmeyi mi?
Öncelikle kendimizi çok iyi tanılamalıyız. Ve nelere karşı hoşgörülü nelere karşı tepkili olduğumuzu bilirsek eğer o zaman hayatımızda daha çok mutlu olabiliriz.
Önce kim ne derlere takılmayacağız. Çünkü kim ne derse desin herkes kendi hayatını yaşar. Eğer ne derlere saplanırsanız hayatınızı başkalarına göre sürdürmek zorunda kalırsınız. Başkalarının önyargılarını her zaman ciddiye alırsanız hayatınızı sindirilmiş bir vaziyette geçirmiş olursunuz. Her daim kendinizi suçlu gibi görürsünüz ve sonunda siz bile olmayan suçunuza inanmış olursunuz.
Dinlemeden anlamadan hemen tepki gösterirsek hiçbir şeyi anlamadan hem kırıcı oluruz hem de suçlu duruma düşeriz. Çünkü doğruyu ve yalnışı bilmek için önce dinlemek gerek ve bize uğrayan kötü sürprizlere karşı öncelikle sabır göstermeliyiz. Unutmayın ki sabır insanın anlayış ölçüsüdür.
Bazen yaşadığımız olayların gerek kendisinden gerek tesirinden, saplandığımız negatiflere takılıp kalırız. Bunun için her zaman birilerinden yardım bekler veya yardım alırız. Çünkü bazen yaşadığımız sorunlardan kendimiz başa çıkamayabiliriz.
"Ben bu kadar mı çirkinim? Veya o beni neden bu kadar aşağıladı. O benimle oynadı. Kendimi aptal yerine koyulmuş gibi görüyorum. Ben bunu hak edecek ne yaptım. Benim başkalarından ne eksiğim var veya ben hangi konuda yetersizim" acaba demeyin ve hayatınızı değersiz kılan bir insanın sizi mahvetmesine sakın izin vermeyin. Acaba dediğiniz zaman siz de kendinize haksızlık etmiş olursunuz.
Eşlerin arasında kişisel farklılıklar olduğu için bazısının duygu ve hisleri açıktır. Bazısının da gizlidir. Fakat yine de sevgiyi de, sevgisizliği de anlamak mümkün. Çünkü insan karşısındakine nefretini de sevgisini de hem ses tonuyla hem de yüz ifadesiyle anlatır. Onun için olaylara görsel bakalım duygusal değil, görsel bakarsak eğer doğruyu yalmştan ayırmak mümkündür. Fakat olaylara duygusal bakar ve de yaklaşırsak hislerimize yeniliriz. Onun için sorunumuz ne olursa olsun nasıl pes ederim değil nasıl üstesinden gelebilirim demeliyiz. Zihnimizi doğru ve sağlıklı çözümlere yönlendirmeliyiz, çünkü her insan mücadele verme kapasitesine sahiptir. Yeter ki içinde bulunduğumuz olayın yanıtını ve çözümünü içimizde bulabilelim.
İnsanın içine kapanık olması karamsarlığı da beraberinde getirir. İçine kapanık olan yaşadıklarını paylaşmadığı gibi kendisine uğrayan hiçbir sorunundan da kolay, kolay kurtulamaz. Yaşadığı her olay ve ona uğrayan üzüntüler kendisine ait bir parçaymış gibi onlara saplanır kalır. Ve bu insanların yaşadığı dünyanın adıda yalnızlık vadisidir. O insanların yüzleri gülse de her zaman, bir tarafları da ağlar görürsünüz. Çünkü karamsarlığın olduğu yerde hedef yoktur. İnsan sorunlarıyla bazen tek başına başa çıkamayabilir. Bunun için en sağlıklısı paylaşmak ve yardım almak. Hani bir Atasözü vardır ya "akıl akıldan üstündür." İşte bazen insan tek-başına olayların çıkış noktasını bilemeyebilir. Çünkü senin aklına gelmeyen çözüm başkasının akıl yoluyla bulunabilir. Onun için sorunları içinize atma yerine başkalarıyla paylaşmak daha sağlıklıdır.
Birçok insanın hayatında eyvanlar çoğunluktadır. Onlara bir aksilik veya bir rahatsızlık uğradığı zman o insanlar ne kadar dünyada yaşıyor görünselerde onlar hayatı Önce gözlerinde bitirirler ve yaptıkları İlk iş kendilerine acımak olur.
— Eyvah ben bittim, mahfoldum veya neden ben bir başkası değil Kahretsin ben nerde hata yaptım, neden her şey beni bulur. Ve hemen kendine acımaya başlar. Mücadele verme yerine, pes eder. Sabır göstereceği yerde hayata ve kendine küser. Halbuki acı deneyimler yaşayan insanların hayata karşı daha mücadeleci olmalan gerek. Aynen tecrübeli bir savaşçı gibi olmalıdır. Bazen insan sorunlarını gözünde büyütüp kendini içinde boğulacak hale getirebiliyor. Bunun da en büyük nedeni ise o insanların kendilerine karşı bile güvenlerinin olmayışıdır. İnsanlar yaşadığı olaylara saplandığı için çıkış yollan da onlara görünmez.
— Eyvah ben bittim yerine, olabilir hayat bu kazanmakta kaybetmekte mümkün. Sağlık olduğu müddetçe çalışır tekrar kazanırım.
— Ama ben ona çok güvenmiştim oysa benim güvenimi tamamen yıktı. Ne olacak şimdi.
Olabilir çünkü insandır bu, şaşması da şaşırtması-da mümkün, sağlık olsun diyelim.
— Hayatımı paylaştığım insan beni aldattı ama ben bunu hiç haketmedim dersiniz. O da kendinize acımak olur. Çünkü karşınızdaki hak ve hukuku gözetmiş olsaydı eğer. önce kendi nefsiyle kendine zarar vermekten çekinirdi. Unutmayın ki aldatan bir insan önce şahsi itibarını sarsar ve kişiliğini değersiz kılar. Onlar toplumda ahlaken zayıf bilinirler. Aldatan insanlar hatalarını çok geç farkederler.
Ben bunu hiç haketmedim. Ben mahfoldum diye kendinize acımaya başlarsanız karşınızdaki size acımaz ve siz de farkında olmadan onun eline daha fazla fırsat vermiş olursunuz. Öncelikle onunla sizin aranızdaki iletişim şifresini çözmeye çalışın ve daha sonra ona seni anlamak istiyorum mesajını verin. O zaman onu anlamak belki daha kolay olabilir. Ama öfkeyle kalkarsanız eğer zararla oturabilirsiniz, bunuda düşünmek lazım. Unutmayın ki insanın kendine çok acıması insanı daha çok çıkmaza götürür. Fakat insanın kendisine güven duyması da mücadeleyi doğurur. Çünkü mücadelelerde her zaman kazanç vardır. Ama karamsırlık mücadeleyi öldürür. Karamsarlığı kovun içinizden ve onu dünyanızda barındırmayın. O zaman daha çok mutlu olduğunuzu göreceksiniz.
Her zaman bir umudunuz olsun. Çünkü umutsuz insan yarı ölü gibidir. Dünyaya geldiğine inanırlar fakat kendilerini onun içinde görmezler.
— Ben bunu hak etmedim.
insanlar hak etmedikleri bir haksızlığa uğradığı zaman onun kafasında adeta bir fikir ve dürtü savaşı başlar. İyi niyetler kötü niyetlerle çaşıtır durur. Burada yapılması gereken ilk iş aklı hemen devreye koymak lazım. Çünkü akıl insan için en büyük zenginliktir. Eğer onu yerinde kullanırsak, kazançlı biz oluruz. Ama onu sağlıksız kullanırsak yine kaybeden biz oluruz. Bu da gösteriyor ki her şey beyinde başlıyor ve yine her şey beyinde bitiyor. Yani akıl hem çözüm üretir, hem de çözümleri çürütür ve yok eder.
Zayıflık Göstermek
Bazı insanların hal ve davranışlarına baktığımız zaman onlardaki zayıflığı hemen fark ederiz. Çünkü onlar zorluklara karşı güçlü ve sabır gösterecekleri yerde daha çok kendilerini harap etme gayreti içerisine girerler. Mesela "acaba eşim beni aldatıyor mu? Eyvah ya aldatırsa ben ne yaparım veya ben mahvoldum." Halbuki her zaman kendimize karşı güvenimiz ve hayata karşı bir umudumuz olmalı ve her şeyden önce inançlı olmamız lazım. Çünkü inançlı insan, kolay kolay pisikolojik rahatsızlıklara maruz kalmaz. Çünkü inanç gücü her zaman insanı dimdik ayakta tutar. Yaşadığımız sorunları elbette bitti demekle hemen bitiremeyiz ama her zaman çözümlere odaklanmalıyız.
Mesela bazı insanlar kötü bir hastalığa yakalandığı zaman daha hastalık ona tesir edip onu yenmeden o hastalıktan Önce kendi içinde bir mezar hazırlar. Halbuki faydasız ve manasız evhamlar kötü rahatsızlıkların başında gelir. Onun için her olaya görsel ve bilimsel yaklaşmalıyız. Çünki insanlar bir şeyleri kavrama içerisine girdikleri vakit, bütün görsel ve kavramsal duygularını kullanabilirler.
Nasıl Değişebilirim, Korkularım Mücadele Gücümü Engelliyor
Sakın desinlere dalıp kafalarınızın içinde kuyular kazmayın. Çünkü düşünceler insanı çok derinlere götürür. Onun için derinlere dalmaktansa oturup kendinize bir sağlık reçetesi hazırlamanız daha yerinde olur. İçindekiler; bol miktarda sabır bundan ne kadar alırsanız alın hiçbir yan etkisi ve zararı yoktur. Daha ziyade fayda sağlar, ruhu diri tutar iradeyi güçlendirir ve içinizdeki azmi ve gücüde artırır ve birazda hoşgörü ile tevazu ekleyin. Çünkü bu iki karışım birbirini destekler.
Neden ve niçinlere takılıp kalırsanız eğer içinizdeki güneş tutulmaya başlar ve iç aleminiz karanlıkta kalır. Duygularınız donar ye umutlarınızda filizlenmez. Onun için ne kadar kör kuyunun içinden uğultular gelirse gelsin asla merak edip de bakmayın, eğer içine düşecek olursanız bir daha çıkamayabilirsiniz. İşte insanın takıldığı neden ve niçinler de böyledir bir de neden ve niçinler bazı insanlarda saplantı haline gelebilir.
Bir defa aman demesini bilmeli insan. Aman ben zaten misafirim bu alemde. Neden kendime zehir edeyim üç günlük dünyayı. Nedir bu kadar kendime dert ettiğim dünyanın dikili direkleri benim elimdemi ki of deyince başıma çöksün.
Aman deyin fazla bir şey kaybetmezsiniz. Unutmayın ki bu dünya bir sınav mektebidir ve er meydanıdır. Kim öfke, nefs ve hırsını yenerse işte asıl kahraman odur.
"Ben nasıl tek başıma olaylarla başa çıkarım" gibi korku ve endişelerinizi yok edin ve ruhunuzu huzura kavuşturun. İşte o zaman güçlendiğinizi göreceksiniz. Çünkü insanlar bazen yaşamış olduğu kötü hadiseler karşısında çok fazla yıpranabiliyor. Onun için insanlar olaylardan hem zihinsel hem de bedensel çöküntüye uğrayabiliyor. Unutmayın ki zihin belli bir sürece girer ve hele kişinin yapısında evham ve korku varsa insanın hem ruhu hem de bedeni büyük bir çöküntü içerisinde olur. Fakat dirayetli ve mücadeleci insanlar her zaman bir ipucu görür ve zorlan aşmanın çıkış noktalarına tekrar ulaşabilir, eğer aklımızı yerinde kullanabiliyorsak.
Kafamızdaki kötü dürtülerden nasıl arınabiliriz ve nasıl değişebiliriz. Arayış içerisine girmeden Önce ne istediğimizi bilmeliyiz. Bizi güçlendirecek çarelerin üzerinde duralım ve gücümüzü tüketen negatif saplantılardan hemen kendimizi arındıralım. Çünkü kötü dürtüler durmadan insanın zihnini olumsuz yönde tetikler. Onun için problemlerden kurtulup onları içimizde taşımayacağız. Sorunlarımızın hammalı olmaktansa, çözümlerimizin memuru olmak daha rütbelidir.
insanlardaki iç temsil kişinin yüzüne yansır ve kişiliğinizi güzelleştiren de çirkinleştiren de sizin iç temsi-linizdir. Bazen kafalardaki yalnız kötümser fikirler kalpteki merhametle çatışır. Bazen de kalpteki maraz iyi niyetlerle çatışır. İşte insan yüreğindeki merhmeti kullanarak hem güzelleşebilir hem de o güzelliği marazla boğup aynı zamanda kötüleşebilir. İşte güzellik de kötülük de yine insandan kaynaklanır. Bu da gösteriyor ki iyi olmak ya da kötü olmak yine insanın elindedir.
İyi insanlar güzelliği ve saadeti yalnız kendileri için istemezler. Onlar herkes için iyiliğin mahsulünü arz ederler. Fakat egoist insanlar yalnız kendi nefs ve hislerine kayıtsız şartsız tasarruf içerisinde olurlar. Onların ideoîojisindeki anlayış biçiminde bencillikler daha yoğunluktadır. Siz her daim korkularınızdan sıyrılıp gücünüzü azminizle birleştirin ve doğru olan ideal hayata o daklanm. Sorunlarınızın üstesinden gelebileceğinize Önce kendinizi inandırın ve daha sonra size zarar veren her neyse ona da güç ve azminizi kanıtlayın. Neden ol-masmlara önce kendinizi inandırın ve daha sonra yapmaya başlayın. Çünkü hayatınızda yapacağınız her şeyde güven esastır. İnsanlar bir şeyi isterken daha başlamadan pes ederler. Çünkü kendilerine karşı bile üstesinden gelebilirim yapabilirim güvenleri yoktur. Kendine güven duymayan insan her zaman birilerine muhtaç-' tır. İnsanlar güçlü olmayı ister, her şeyin en iyisini hedefler hiç kimse zoru istemez. Halbuki bir çok şey insanın elinde ve iradesi dahilindedir. İnsanlar mutluluğu seçerlerse mutlu olurlar. Mutsuzluğu seçerlerse de mutsuz olurlar. Her ikisi de yine insanın iradesiyle oluşur. Mutlu olmak gayret istediği gibi, mutsuzluğu ortadan kaldırmak da yine gayret ister.
Çoğu insanlarda hep gerilim hissedilir. Bu tür insanlar kendilerine zarar verdikleri gibi çevresindekilere pek fayda sağlamazlar. Çünkü onların gözlerinde ürkeklik kızgınlık ve yüreklerinde güvensizlik vardır. Ses tonlarında da ya burukluk veya bir sertlik hissedilir. Onların omuzları çökük yüzünde bir bezginlik ifadesi vardır, dış Dünya'ya karşıda kepenkleri çekilmiştir. Onların iç alemi çok farklı ve yaşadıkları vadinin adı ise yalnızlıktır.
Unutmayın ki insanlar kalitesini, başarı ve azmini inancıyla ve kendisine olan güveniyle yükseltir. Fakat aynı zamanda hırs ve bencilliğiyle birlikte düşürür. De-mekki kötü niyetleri ve fikirleri icad eden zayıflığına yenilen yine insandan başkası değlidir.
Nefes alıp verdiğimiz sürece kendimizi kontrol etmek zorundayız. Başarılarımızla ne kadar övünüp onlarla mutlu oluyorsak yalnış ve hatalarımıza bir o kadar sahip çıkmalıyız. Çünkü hiç kimse yalnış ve hatalarını başka bir insana mâl etme yetkisine sahip değildir. Unutmayın ki her akıllı davranış biçiminin insana kazandırdığı bir mutluluk ve güzellik vardır. Yeterki aklımızı ve çok değerli olan zamanımızı en iyi şekilde kullanabilelim.
Mücadele azmi bazı insanlara has bir yetenek değildir. Bu her insan için geçerlidir. Mücadele ve başarmak her daim daha iyiye ulaşmak demektir. Korkulara-nızı yenip hayatınıza başarılar içerisinde devam etmek istiyorsanız, bu zafer tembel bir şekilde bekleyerek ulaşabileceğiniz bir zafer değil. Başarmak ve kazanmak, fiziksel gücü ancak irade gücüyle birleştmekle mümkün olabilir. Biraz zaman ve biraz zahmet gerektirsede her zaman sonuç fevkalade olmuştur.
Bazı insanlar için mücadele anlamsız olabiliyor.
Ama bu düşünce doğru değil. Çünkü bazı ideallerimizi perçinleyen nedenleri ortadan kaldırmazsak asla o ede-allerimizi gerçekleştiremeyiz. Engelleri ortadan kaldırmakta yine çaba ve mücadeleyi gerektirir.
Kendimize modellemeye çalıştığımız başarılı ve saygın insanların hayatına baktığımız zaman onlarında çok zorluklar içerisinden çıkıp saygın ve yüksek konumlara geldiklerini görürüz. Çünkü her insanın askıya aldığı bir özgeçmişi vardır. Onun için ne geçmişinizle yüzleşmek sizi korkutsun, ne de geleceğinizle ilgili zorluklar. Unutmayın ki bazı acı deneyimler sizi sarssa da hayata karşı daha dikkatli olma deneyimini de size kazandırır. Hayat akışınızın içerisinde Önemli olan tek şey vücudunuzun gücünü irade gücünüzle birleştirmek olsun.
Amaçlarına ulaşanlarla ulaşmayanların arasındaki fark, amaçlarına ulaşan insanlara baktığımız zaman onlar her zaman bir zindelik içerisinde görünürler. Onları incelediğiniz zaman kendilerine olan öz güvenleri ve iç huzurunun yüzlerine yansımış olduğunu fark edersiniz. Onlara bakarken özenir ve onları dinlerken rahatlık hissedersiniz. Bir de amaçlarına ulaşmayanlara baktığınız zaman bunların tam tersi insanlar olduğunu görürsünüz. Bunların hırslı ve hırçın görünümlerinin altında bile omuzları çökmüş bakışları ürkek ve insanlara karşı oldukça güvensiz görünürler.
Halbuki insanların kendilerine güven duyması ve kendilerini geliştirmeleri hem kendi açılarından hem de çevre ve toplum açısından fayda sağlar. Çünkü bu alemde canlıların en şanslısı insandır. Bizler tat alır dokunur koklar ve hissederiz. Sağlıklı bir şekilde düşünürsek eğer dünyadaki nimetlerle birlikte her imkan ve fırsat yine biz insanlara sunulmuştur. Elde etmek kazanmayı, dokunmak hissetmeyi ve kaybetmemek de akıl yoluyla tedbiri gerektirir.
Kendimize önem ve yarar sağlayacak olan her imkanın peşinden koşmalıyız. Bu bize kazanç sağlar fakat yalnışlara yönelip boş hayallere dalıp karamsar olursak burdaki kayıp yine bize döner. Unutmayalım ki doğru yolda olanlar için mümkün olan tüm doğru ve kazançlar yalnış yolda olanlar için de mümkündür. Ye-terki içimizde ki doğruyu keşfedip kurtulmak için gayret, görmek için de bakmış olalım.
Kendinizi Önemseyin hayatınızı değersiz kılan kimselerinde sizi yıpratmalarına izin vermeyin. Çünkü insan kullanıpta yıprattığı bir eşyayı atıp, imkan dahilinde tekrar bir yenisini yerine koyabiliyor. Fakat sorun ve ihanetlerle yıpranan kalbimizi yıpranan eşyalar gibi atamıyoruz. Onunla yaşar ve hayatımızı o kırık kalbimizle sürdürürüz. Belki söküp atamayız onu ama sabır ve hoşgörümüzle onarıp, acılardan arındırıp huzura kavuşturabiliriz.
Herkes gibi ben de hayatımda acı veren pekçok hadise yaşadım. Olayların tesiriyle yorgun düşen beynim ve bedenim kendini bırakmıştı. O zaman içerisinde anlamını bilemediğim acımasız bir his ve korkuyla oldukça tedirgin ve paniktim. Kendimce ne kadar mücadele veriyor görünsem de bir şeyleri eksik bıraktığımın farkınday-dım. Hayat benim hayanındı. Fakat neredeyse ona yeterince sahip çıkamıyor gibi hissettim kendimi. O esnada yoğun bir düşünce sürecine girmiştim. Başımı ellerimin arasına almış ve kafamdaki fikir çatışmasının içerisin de niçinler daha yoğunluktaydı. Bir yanım mücadele içerisindeyken diğer yanımda pes etmek üzereydi. Bir ara gözlerim halının üzerinde ekmek kırmtısıyla mücadele eden karıncaya ilişti. Karıncanın çekiştirdiği ekmek kırıntısı neredeyse karıncanın dört misli büyüktü. Buna rağmen karınca hiç pes etmiyor ve tüm gayretiyle o ekmek kırıntısını istediği yere sürüklemeye çalışıyordu. Hem de hiç pes etmeksizin. Ben karıncayı hayretler içerisinde seyrederken kafamın içindeki fikir çatışmasıda yavaş yavaş sükut buluyordu. Karıncayı görmeden önce manasını bilemediğim korkularım için içimden kendime acımak geliyordu. Ama karıncayı gördükten sonra kendime acımaktan ziyade çok kızmıştım. Yazık dedim kendi kendime çünkü ben zayıflık göstermiş ve korkularıma teslim olmuştum. O küçücük karınca ise azmini gücüyle birleştirmiş ve o ekmek kırıntısına sahip çıkıyordu. Ya bana zarardan başka hiçbir şey vermeyen bu korkulan güce dönüş-türemezmiyim diye düşündüm.
Neden olmasın diye önce kendimi inandırdım.
Baktım ki beni saran korkuların kabuğundan sıyrıldıklarını fark ettim. Anladım ki sorumluluk güveni güvende sorumluluğu getirir.
İşte bu geçen ömür sürecinde ben hep güzellikleri hayal ederken hiç istemediğim kötü sürprizlerde bana uğradı. Ama ne yapalım hayat bu her şey olabilir. Çünkü hergün bir sürü olaylara tanık olmaktayız. Kedimi harab etme yerine sabır ve anlayış gösteririm deyince baktım ki herşey yerine oturmaya başladı.
Hikayemizin içerisinde geçen hadiseye baktığımız zaman Sıla'mn mücadeleci ruhu sonunda ihanete yenik düşmüş ve hemen pes etmişti. O felaketten kurtulması bir mucizeden başka bir şey değildi. Ama her pes edeni-de mucizeler kurtarmıyor. Buradaki Sıla'nın tek yalnışı da intihar değil. Başta kendini önemsememiş ve hayatını değersiz kılan bir insana fedakarlık adı altında çok fırsat vermişti. Murat ve Sıla'nın hikayesinde fedakarlığın nasıl ihanetle harcandığını görürüz.
Aldatan bir erkek aslında yapmış olduğu çirkinliklerin farkındadır. Bu çirkin davranışın toplumda iffet dışı bir hayasızlık olduğunu kabul eder fakat o yinede kendi suçunu her zaman kadere yükler veya kendisi gibi olanları göstererek suçunu hafifletmeye çalışır. Fakat gün gelir saçları beyazlar omuzlan çöker yüzü gözü buruşur ve takma dişlere de mahkum olunca artık kendisine kimselerin bakmadığını farkeder, işte o zaman hayatında eyvahlar başlar. O geçmişin hatalarını kendine itiraf etse bile karşısındaki eşine dostuna haksızlık yaptığını yine de itiraf etmez ve yalnız onlara der ki;
— Ben artık geçmişde olan her şeyden vazgeçtim silkindim ve bıraktım. Halbuki o hiç bir şeyi iradesiyle bırakmış değil o bıraktım dediği rüsvayi haller onu bırakmıştır.
Gençliğin rütbe ve makamının geçici güzelliğine güvenenler ancak gençlik ve rütbe bitince geçmişte yaptıkları hataların farkına varabiliyorlar. Halbuki marifet ne olduğun ve ne kadar uzun yaşadığın değildir. Asıl marifet İnsanın o ömür sürecini ne kadar doğru yaşadığıdır. İnsanlar hatalarını farkedince bazan iş işten geçmiş olabiliyor. Halbuki doğru yolda olanlar için mümkün olan tüm doğrular ve güzellikler, yalnış yolda olanlar için de mümkündür. Yeter ki kurtulmak için gayret etmiş, görmek için de bakmış olsun insan.
İnsanların düşünce modeli de aynen renkler gibidir. Mesela iyi gitmeyen ilişkilerin başlangıç ve bitiş noktasına baktığımız zaman karakter ve fikir zıtlığını görürüz, bir de bunu insanların çok fazla hissi ve nefsi olması takib eder.
İnsanlar hissi ve nefsi duygularım her zaman ön planda tutarlar. Fakat hiç bir zaman duygularını sağlıklı bir şekilde ifade edemezler. İşte bu tür insanlar sorumluluktan kaçan ve kendisine bile güveni olmayan insanlardır. Hissi ve nefsi duygularını kontrol eden insan da sorumluluğunu bilen ve kendine güvenendir.
Sevgili okuyucularını bizler yalnız övünmek ve beğenilmek için yazmıyoruz. Bizler övgülerle ne kadar mutlu oluyorsak, bir o kadar da eleştirilerinize açığız. Onun için okuyucularımızın eleştirileri her zaman eksiklerimizi ve yalnışlarımızı görmemizi sağlar. Çünkü yazılarımızı değerli kılan her zaman okuyucudur.
Şadiye Furkan Demirtaş Saygılarımla
İslami Okul Okulların En Önemlisi