Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

MORAL VEREN ÖYKÜLER - Moralite - 21. Sayfa

MORAL VEREN ÖYKÜLER.. 3

Her Şey Yeterli Olsun. 3

Pembe Kurdela. 3

Ürkek Kızın Başarısı 4

Bir Başka Aşk Hikâyesi 4

Miki Maus. 6

Stanford. 7

Bakış Açısı 7

Meçhul Adam!.. 8

Çocuk Kalbi 9

Ben Zaten Mutluyum.. 10

Dünya Nasıl Düzelir?. 10

Yalanın Güzeli... 11

Bedava Gürültü. 12

Bir Bağış Toplama Hikâyesi 12

Bîr Hırsızın Portresi 12

Bir İstiridye Masalı 13

Bir Milyon Pound. 13

Kuzu Tandır 14

Delik Kova. 15

E-Mail Olmasaydı!.. 15

En Güzel Gül 16

Gerçekten Görmek. 16

Hatip Ve Dinleyici 17

Hayat Dersi 17

Hayatı Görmekten Değerli 17

Her Şeyin Sonuna Bak. 18

İki Keşiş. 19

İnce Mesaj 19

Îtîraf 20

Kalp Cerrahı Ve Motor Ustası 21

Kavanozdaki Taşlar 21

Yazar Ve Kuş. 21

Kim Zengin, Kim Fakir?. 23

Kulaksız Bebek. 23

Küçük Sally. 23

Nilüfer Ve Papatya. 24

Öfkeli 25

Rolls Royse. 25

Son Ders. 26

Tek Kollu Şampiyon. 27

Usta Aşçı'nın Kötü Yemeği 27

Üç Sarı Gül 27

Villa. 28

Bahçedeki Hazine. 29

Çobanın Köşkü. 29

Hayatın Sesî 29

Cennetteki Komşu. 30

Bir Bardak Su. 30

Gerçek Mürşit 31

Bir Kaç Damla. 31

Aslan Yavrusu Kedi 32

Kurbağaların Yarışı 33

Öğret Ona Ki... 33


 

MORAL VEREN ÖYKÜLER

 

Her Şey Yeterli Olsun

 

Bir seyahat için havaalanına gelen genç adam, bir baba ile kızının son dakikalarda aralarında geçen ko­nuşmaya kulak misafiri oldu.

Kızın bineceği uçağın kalkmak üzere olduğu anons edilmişti. Güvenlik kapısının yanında duru­yorlardı. Birbirlerine sarıldılar ve baba kızına: "Seni seviyorum. Her şey yeterli olsun/' dedi.

Kız, "Baba, birlikte geçirdiğimiz günler gereğin­den fazla güzeldi. Sevgin, ihtiyacım olan tek şey. Ben de senin için her şeyin yeterli olmasını diliyorum" diye karşılık verdi. Birbirlerini öptüler ve kız ayrıldı.

Baba, konuşmalarına kulak misafiri olan genç adamın oturduğu pencereye doğru yürüdü. Onları ilgiyle izleyen genç, yaşlı babanın ayakta dururken ağlamak istediğini ve buna ihtiyacı olduğunu göre­biliyordu. Yaşlı adam yürümek üzereyken birden kendisine merakla bakan adama döndü:

"Birine sonsuza kadar ayrı kalacağınızı bile bile hoşça kal dediniz mi hiç?" diye sordu.

"Evet, dedim/' diye cevap verdi genç adam. Bunu söylemek, onu anılara, kendisi için yaptıklarından ötürü babasına duyduğu sevgiyi ve minneti ifade et­meye çalıştığı anlara götürdü. Zamanının sınırlı ol­duğunu bildiğinden, kendisi için ne kadar önemli ol­duğunu yüzüne söylemek için özel zaman ayırmıştı. Dolayısıyla, kızıyla az önce vedalaşan yaşlı babanın neler hissettiğini anlıyordu.

"Sorduğum için bağışlayın; ama neden bu sonsu­za kadar sürecek bir veda?" diye konuştu.

"Ben yaşlıyım," dedi adam, "kızım da çok uzakta yaşıyor. Öpümde bazı ciddi mücadeleler var. Gerçek şu ki, onun buraya bir sonraki gelişi cenazem için olacak."

"Veda ederken 'Her şey yeterli olsun' dediğinizi duydum. Bunun ne anlama geldiğini sorabilir mi­yim?"

Gülümsemeye başladı:

"Eski nesillerden kalma bir dilek. Annem ve ba­bam, bunu herkese söylerlerdi."

Bir an duraksadı; sanki daha detaylı olarak hatır­lamak istermiş gibi baktı; kocaman gülümsedi.

"'Her şey yeterli olsun' dediğimizde, karşımızda­ki kişinin onu ayakta tutmaya yetecek kadar güzel­liklerle dolu bir yaşam sürmesini dileriz," diye de­vam etti ve şu dizeleri ezbere okudu:

"Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum.

Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum.

Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk di­liyorum.

Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.

İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç di­liyorum.

Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek ka­dar kayıp diliyorum.

Son 'Elveda'yı atlatmana yetecek kadar 'Merhaba' diliyorum."

Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve yürüdü gitti.

Genç adam bir hayat dersi daha almıştı.

 

Pembe Kurdela

 

New York'da yaşayan bir öğretmen lise son sınıf öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. Her bir öğrencisini tahtaya kaldırıp onlara kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtip sonra her birine üzeri­ne altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer pembe kurdela verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabil­mek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane pembe kurdela verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada da sürdür­melerini istedi.

Çocuklardan biri, yakınlarında olan bir şirketin, üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakası­na pembe kurdelayı iliştirmişti. İki kurdela daha ver­miş, "Sizden onurlandırmanız için başkalarını da bulmanızı istiyoruz. Böylece onlarda başkalarını bu­lup kurdela ağını fazlalaştırabilirler. Daha sonra lüt­fen bana sonucu hakkında bilgi verin." diye rica et­mişti.

O gün üst düzey yönetici suratsız biri olarak bili­nen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronunun odasına girdi ve ona, iş dünyasında bir dahi olduğu için takdir edip örnek aldığını ve yakasına, pembe kurdelayı takması için izin verip vermeyece­ğini sordu. Şaşkına dönen patronu. "Tabiî ki!" şek­linde cevap verdi. Yönetici de pembe kurdelayı pat­ronunun tam kalbinin üstüne ceketine iliştirdi. Diğer kurdelayı verirken de "Bana bir iyilik yapar mısı­nız?" dedi. "Siz de bu kurdelayı onurlandırmak iste­diğiniz birine verir misiniz?"

O gece patron evine geldiğinde 14 yaşındaki oğlu­nun yanına oturdu, "Bugün inanılmaz bir şey oldu" diyerek olayı anlattı. "Ofisteydim üst düzey yöneti­cilerinden biri geldi, bana iş dünyasında ne kadar başarılı olduğumu, örnek aldığını ve takdir ettiğini söyleyip göğsüme bu kurdelayı taktı. Bir hayal et­meye çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdelayı tam kalbi­min üstüne taktı ve bir kurdela daha vererek onur­landıracağım başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken bu kurdelayla kimi onurlandıracağımı düşünürken aklıma sen geldin. Ben seni onurlandır­mak istiyorum!"

"Çünkü," diye devam etti patron. "Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana ilgi gösteremiyo-rum. Bazen derslerden kırık not alınca sana bağırıp çağırıyorum.

Oysa bu gece bir şekilde seninle odanda oturup, benim için ne kadar farklı olduğunu, özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim haya­tımdaki en önemli insanlarsınız. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum" diye devam etti.

Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başladı. Bütün vü­cudu titriyordu. Başını kaldırarak gözleri yaş içinde babasına baktı "Babacığım" dedi, "yarın intihar ede­cektim" durakladı. "Baba, ben senin... ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini dü­şünüyordum. Ama artık her şey çok farklı, baba sen şu an oğlunun hayatını kurtardın!"

 

Ürkek Kızın Başarısı

 

Lillian Ontario'da River Canard adlı bir çiftçi top­luluğu içinde büyümüş, Fransız kökenli, Kanadalı genç bir kadındı. "Lill" 16 yaşındayken babası onun yeterince eğitim almış olduğuna karar verdi ve aile gelirine katkıda bulunması için onu okuldan aldı. 1972 yılında ikinci dili olan İngilizcesi ve sınırlı eği­tim ve becerileriyle, Lill'in geleceği pek parlak gö­rünmüyordu.

Babası Eugene Bezaire hayır cevabından anlama­yan ve bahane kabul etmeyen sert bir adamdı. Lill'den bir iş bulmasını istedi. Ama sınırlı bilgisi ve yetenekleri, Lill'in kendine güvenini ve saygısını azaltıyordu ve Lill ne iş yapacağını bilemiyordu.

Lill işe girme umutları zayıf olduğu halde yine de her gün otobüse binip "büyük şehirler"e, VVindsor ve Detroif e gidiyordu. Ama kendinde bir "Yardımcı Aranıyor" ilânına cevap verecek cesareti toplayamı­yor, bir kapıyı çalma yürekliliğini bile gösteremiyor­du. Her gün şehre gidiyor, avare avare dolaşıyor ve gün batınımda eve dönüyordu. Babası "Nasıl gitti Lill/' diye soruyordu.

Zayıf bir sesle "İyi gitmedi/' cevabını veriyordu.

Günler geçerken Lill şehre gidip gelmeye, babası iş bulup bulamadığını sormaya devam ediyordu. So­rular giderek daha ısrarlı oluyordu ve Lill yakın za­manda bir gün bir kapıyı çalmak zorunda kalacağını biliyordu.

Şehre yaptığı yolculuklardan birinde Lill Detro-it'in içindeki Carhartt Overall Şirketi'nde bir ilan gördü. İlanda "Eleman Aranıyor. Sekreterlik için içe­ri başvurun/' yazıyordu.

Lill Carhartt Şirketi'nin bürolarına ulaşana kadar birkaç kat çıktı. Önüne çıkan ilk kapıyı temkinli şe- kilde çaldı. Karşısına büronun yöneticisi Margaret Costello çıktı. Lill zayıf İngilizcesiyle sekreterlik işi için geldiğini belirtti ve 19 yaşında olduğu yalanını söyledi. Margaret yolunda gitmeyen bir şey olduğu­nu sezdi ama kıza bir şans vermek istedi.

Lill'i şirketin eski çalışma bürosuna götürdü. Sıra sıra insanların sıra sıra daktiloların ve hesap maki­nelerinin önünde oturdukları büroya giren Lill yüz çift göz kendisine dikilmiş gibi bir hisse kapıldı.

İsteksiz çiftçi kız başını öne eğip gözlerini yerden kaldırmadan Margaref i izleyerek kasvetli odanın ar­ka tarafına doğru ilerledi. Margaret onu bir daktilo­nun başına oturtup "Evet Lill, ne kadar iyi olduğuna bir bakalım/' dedi.

Lill'e tek bir mektup yazması talimatını verip odadan çıktı. Lill saate baktı ve 11:40 olduğunu gör­dü. Öğlen herkes yemeğe gidecekti. O zaman kala­balığa karışıp kaçabileceğini düşündü. Ama en azından mektubu, yazma girişiminde bulunması gerekti­ğini biliyordu.

İlk denemesinde bir satır yazabildi. Yazdığı beş sözcükte dört hata vardı. Kâğıdı çıkarıp attı. Şimdi saat ll:45'ti. Kendi kendine: "Öğlen kalabalığa karı­şıp dışarı çıkacağım ve kimse beni bir daha görme­yecek/' dedi.

İkinci denemesinde tam bir paragraf yazmayı ba­şardı ama yine çok hata yapmıştı. Kâğıdı çıkarıp attı ve baştan başladı. Bu sefer mektubu tamamladı ama yazdıklarında hâlâ bir sürü yanlış vardı. Saate baktı: 11:55. Özgürlüğe kavuşmasına beş dakika kalmıştı.

Tam bu sırada büronun arkasındaki kapı açıldı ve Margaret içeri girdi. Doğrudan Lill'in yanına geldi, bir elini masaya, diğerini kızın omzuna koydu. Mek­tubu okudu ve biraz durdu. Sonra "iyi iş çıkarıyor­sun, Lill/' dedi.

Lill şaşkınlık içindeydi. Önce mektuba sonra Mar-garet'e baktı. Yüreklendirici sözleri duyunca kaçma isteği yok olmuş ve kendine güveni artmaya başla­mıştı. Kendi kendine "O iyi olduğunu düşünüyorsa, iyi olmalı. Sanırım kalacağım," dedi.

Lill, Carharrt Şirketi'nde kaldı, hem de tam 51 yıl boyunca. Lill, Carharrt Şirketi'nde iki dünya savaşı, bir buhran, on bir devlet başkanı ve altı başbakan gördü.

Tüm bunların nedeni birinin kendinden emin ol­mayan utangaç bir genç kız kapıyı çaldığında ona kendine güven armağanını verecek kadar iç görülü olabilmesiydi.

 

Bir Başka Aşk Hikâyesi

 

Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağı­mın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibi­ni gösteren bir kimlik vardır diye, acele acele açüm.. Üç dolar çıktı... Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mek­tup.. Belli ki yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu.

Zarf öylesine harap olmuştu ki.. Sadece tepedeki "İa­de" adresi okunabiliyordu.

Mektuba bir göz attzm. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm... 1924.. Mektub neredeyse altmış yıl önce yazılmış.

El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek res­mi çizilmiş.

"Sevgili Michael" diye başlıyor mektup., ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlata­rak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima se­veceğim" diye bitiyor.

imza.. Hannah!..

İçimden bir ses ''Bul" dedi bana.. "Mektubun sahibi­ni bul.."

Milyonlarca Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki "İade" adresi ipucu olabilir.

Telefon istihbaratı aradım.

Anlattım.. "Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz" diye.. Sustu.. Gidip müdürüne sordu..

“Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin.."

Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim.."

Karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyor mu­sunuz" diye sordum.

"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir ai­leden aldık" dedi.

"Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."

"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Ora­dan takip ederseniz, belki adres bulursunuz..."

Ve huzurevinin adını verdiler..

Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bi-Urlermiş.

"Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendi­me.. İçinde sadece 3 dolar ve altmış yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki..

Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzur evinde" dedi ve numarayı verdi. He­men orayı çevirdim..

Ses "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.

Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Han-nah'yı görmek için..

Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü yaşlı bir kadın.. Ama gözlerinin içi ışıl ışıl..

Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..

Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağrmdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Ha­ni şu meşhur aktör.. Ama o zamanlar ben onalü yaşın­daydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin ver­medi./'

Derin bir nefes daha aldı.

"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilir­seniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.."

Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."

İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..

"..Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulama­dım ki.."

Hannah'ya teşekkür edip odadan çıküm. Binadan çı­karken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.

"Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..

"Hey baksana.. Bu Bay Michaeî'ın cüzdanı.. Üzerin­deki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.."

Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi..

Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yü­rüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum.."

"Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür di­lerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum.."

"Mektubu mu okudun?.."

"Sadece okumakla kalmadım.. Hannah'yı da bul­dum.."

"Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hâlâ eskisi gibi gü­zel mi.. Söyle, lütfen söyle.."

"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça..

"Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu he­men arayacağım.."

Elime sımsıkı sarıldı.

"O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla ev­lenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, an­lamsal olarak bitmişti."

"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sıra kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hem­şire ona yaklaşü, omzuna dokundu..

"Hannah" dedi.. "Bu bayı tanıyor musun?.."

Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etme­den..

"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. ''Han­nah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."

"Michael" diye yutkundu Hannah.. "İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael'ım.."

Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça.. Hemşi­re hıçkırıklar içinde koridora attı kendini..

"İşte Allah'ın sevgisi de bu" dedim.. "Olacaksa.. Olur.."

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar gü­nü bir nikâh vardı.. Gelebilir miydim?

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lâcivert takımı içinde hâlâ çok yakışıklı..

Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti.

Eğer 76 yaşında bir gelinle 79 yaşındaki bir damadı, 16 yaşında bir kız, 19 yaşında bir delikanlı havasında görmek isterseniz, orayı ziyaret etmeniz gerek..

Nerdeyse 60 yıl süren bir aşk hikâyesi için, ne güzel

bir son değil mi?.. (Hıncal'ın Yeri, 14 Şubat 2001, Sabah gazetesi.)

 

Miki Maus

 

Günümüzden elli, altmış yıl kadar önce, Ameri­ka'da, salaş bir oto tamirhanesinde, gideceği evi bile olmayan genç bir ressam yaşardı. "Yaşardı" demem sözgelimi, yoksa onun yaşantısına pek "yaşamak" denmezdi: Zira günleri yarı aç, yarı tok geçerdi...

Çünkü o tanınmamış bir ressamdı. Adını kimse duymamıştı. Bir süredir çalıştığı gazete, "işe yara­maz fikirler" üretip yönetimi sürekli "rahatsız" eden genç ressamın işine son vermişti.

O günden beri yalnız ve beş parasızdı. Fakat pes etmeye yanaşmıyor, ne kadar talihsiz olduğunu dü­şünürse düşünsün, kendini umutsuzluğa kilitlemi­yor, yeni projeler üretmeyi sürdürüyordu.

Gerçi hem gazeteden kovulmuştu, hem de proje­lerini götürüp sponsorluk önerdiği iş adamları, ha­yal gördüğünü söyleyerek onu kovmuşlar, güvendi­ği projelerine kırk para bile yatırmamışlardı, ama genç ressam günün birinde başaracağına inanıyor, umutla çalışıyor, şartlara teslim olmadan koşuyordu.

Başarısız geçen her günün akşamında hatıra def­terine şöyle bir cümle yazardı:

"Kendimi ne kadar şanssız hissedersem edeyim, ne kadar talihsiz ve kısmetsiz olduğumu düşünür­sem düşüneyim, asla ümitsizliğe kapılmayacağım ve asla tembellik etmeyeceğim."

Nihayet bir akşam vakti...

Sığındığı salaş oto tamirhanesinde...

Yeni fikirler üretmek için beynini zorlarken...

İhtimal ki, bir yandan da kısmetsizliğiyle şanssız­lığına yanarken...

Hayatı değişti.

Dalmıştı...

Bir ara ayağına bir şeyin sürtündüğünü hissetti...

Eğilip bakınca, küçücük bir fare gördü: Sanki ken­dini fark ettirmek için çabalıyordu...

Genç ressam bir an boş bulunup ürktü, o ürküntü içinde ayağını hızla yere vurdu. Farecik korkuyla duvardaki bir deliğe saklandı.

Ama büs bütün kaybolmadı, arada bir başını de­likten uzatıp genç ressama bakıyor, sanki ona bir şeyler anlatmak, ya da kendini hatırlatmak istiyor­du.

"Elalemin ayağına kısmet gelirken, benim ayağı­ma aptal bir fare geliyor" diye düşünmekten kendini alamadı.

Beynindeki keşmekeşi istifleyip onlardan bir proje çıkarmaya çalışan genç ressam, bir fare tarafından rahatsız edildiği için de ayrıca mutsuzdu.

İşte tam bu sırada gözleri elindeki kâğıda ilişti: Farkında olmadan bir sürü sevimli fare karikatürü çizmişti...

Kafasında sanki milyonlarca şimşek çaktı.

Arşimed gibi "Evreka=buldum" diye bağırmadı, ama o da bulmuştu...

Ve her şey bir anda değişti: Çünkü dünya çocuk­larının gönlünde taht kuracak olan sevimli fare "Mickey" o an dünyaya gelmişti.

Tahmin ettiğiniz gibi, genç ressamın adı, Walt Disney'di.

O akşam ayağına aptal bir fare geldi, eğilip fareye baktı ve "başarı"nm en son noktasına çıktı.

O akşam orada çizdiği fare resimleri, ona büyük bir imparatorluk kazandırdı: Para İmparatorluğu...

Ya da, Fare İmparatorluğu!..

Walt Disney parasızdı...

Walt Disney desteksizdi...

Walt Disney şöhretsizdi...

Walt Disney yalnızdı...   -

Zaman zaman şanssızdı...

Talihsizdi...

Kısmetsizdi...

Ama asla ümitsiz değildi.

Olumsuz şartlara direndi ve kazandı.

 

Stanford

 

Kaba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bü­rosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fır­layarak önlerini kesti...

Öyle ya, bunlar gibi ne i düğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi.

İşte bu imkansızdı.

Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.

Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye. mırıldandı.

Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.

Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saat­ler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı.

Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör, isteksiz bir bi­çimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylüler­den nefret ederdi.

Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret et­mek, olacak şey miydi bu?

Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da oku­yan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyor­lardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yeri­ne öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Har-vard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt di­kecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın. "Anıt değil... Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz."

Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir bina­nın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon do­lardan fazlasına çıkü..."

Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektörün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı.

Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STAMFORD'u.

Ayağınıza kadar gelip/ sizinle görüşmek isteyen in­sanlara yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

 

Bakış Açısı

 

Mahkeme salonu gün ortası tenhalığmdaydı. İlginç bir dava olmadığı için salonda fazla seyirci yoktu. Da­valı ve davacı yerinde ise yaşlı bir kadınla bir erkek oturuyordu.

Gencecik hakim salona girince ikisi de zar zor aya­ğa kalktı. Hakim yerine oturdu. Önündeki dosyaya bir göz attıktan sonra, yüzünü buruşturup içinden söylendi:

"Al bir boşanma davası daha!"

Davaa ile davalıya bakınca şaşırdı. İkisi de yetmi­şini aşkın görünüyordu.

"Sekseninde filan olmalılar" diye düşündü, "bu yaştan sonra da boşanma davası açılır mı? Neyse ba­rıştırıp davayı düşürürüz."

Yaşlı çifti barışüracağından emin olarak sesini yük­seltti:

"Anlat bakalım nine, dededen neden boşanmak is­tiyorsun?"

Yaşlı kadının gözleri doluydu. Kırpıştıra kırpıştıra torunu yaşındaki hakime baktı. Ve inim inim bir sesle anlatmaya başladı:

"Elli yıl kadar önce evlendik. Evlendiğimiz yıl ko­cam olacak adam bana bir buket fesleğen çiçeği verdi. Kendisi o kadar duyarsızdır ki, eminim bunu hatırla­maz bile. İşte onların yaprağını saksıya ektim. Yeni fesleğenler ürettim. Bir zaman sonra salonum fesle­ğen bahçesine döndü. Hepsini çok seviyordum. Çün­kü hepsinin Özünde bîr zamanlar kocamın bana ar­mağan ettiği fesleğen yaşıyordu. Bu kadar düşkün ol­mamı yadırgayabilirsiniz. Ama ne yapayım, yavru­muz olmadığı için bütün sevgimi onlara vermiştim. Bir gün baktım yaprakları sararıyor. Kocam askerliği­ni bahçıvan olarak yapmıştı, neden öldüklerini sor­dum. Bana dedi ki, fesleğenler gündüz değil, geceya-nsı sulanırmış. Bunu duymamla, her gece kalkıp çi­çeklerimi sulamaya and içtim/'

Yaşlı kadın derinden bir iç çekti, bu defa hakime bakmamaya çalışarak'konuşmasını sürdürdü:

"Hastalıkta sağlıkta, soğukta, sıcakta, tam elli yıl boyunca her gece yatağımdan kalkıp sedef çiçekleri­mi suladım. Şu benim boşanmak istediğim adam, bir sabah da ben kalkayım demedi. Hiçbir yardımını gör­medim."

"Peki, boşanmak için bunca sene neden bekledin nine?" diye sordu gencecik hakim, "üç sene, beş sene, baktın kafana göre değil, o zaman boşansaydın ya."

"Ailenin kutsal olduğunu öğrettiler bize evlâdım, zırt-pırt boşanma olmaz. Bıçağın kemiğe dayanması lâzım."

"Anladım" derken gülümsedi hakim, "bıçak ne za­man kemiğe dayandı?"

"Birkaç gün önce" diye soruya cevap verdi yaşlı kadın, "yorgunluktan, belki de yaşlılıktan o sabah

uyuyakalmışım. Çiçeğime su veremedim. Yavrucak susuzluktan öldü. Kuruyuverdi. Hiç olmazsa tek bir sabah yardım etseydi. Ama etmedi. Onun yüzünden yavrucağımı kaybettim. Böyle bir adamla artık bir da­kika bile evli kalamam hakim evlâdım, lütfen bizi bo­şa. Onsuz daha huzurlu yaşayacağıma eminim."

Kadın sustu. Gözlerini sildi.

Gencecik hakim yaşlı adama çevirdi gözlerini:

"Eşini duydun" diye konuştu, "söyleyeceğin bir şey var mı?"

"Var" dedi yaşlı adam, karısı tarafından ağır şekil­de suçlandığı için önüne bakarak, "ancak nereden başlayacağımı bilemiyorum."

"Ta başından başla" dedi hakim, "en başından."

"Tamam" dedi yaşlı adam. Ve hikâyesini anlatma­ya başladı:

"Askerliğimi reisicumhur köşkünde bahçıvan ola­rak yaptığım sırada tanıdım Fadime'yi: Fesleğenlerle, krizantemlerle, açelyalar ve sedef çiçekleriyle birlikte. Birbirimizi ölümüne sevdik. Ona en güzel çiçeklerden buketler yapüm. Sonra evlendik. Evliliğimizin ilk yıl­larında boyun ağrısı çektiği için doktora götürmüş­tüm. Doktor boyun kireçlenmesi teşhisi koydu. Uzun süre yatakta kalırsa boynundaki kireçlenmenin arta­cağını, bu sebeple her gece kalkıp gezinmesi gerekti­ğini söyledi. 'Her gece en az bir kere yataktan kalkıp dolaşsın' dedi. Fakat eşim doktoru dinlemedi. Bu ko­nuda beni de dinlemedi. Aramızda bu tartışma sürer­ken sedef çiçeklerinden en gösterişlileri kurumaya yüz tutmaz mı, hemen aklıma bir cinlik geldi: Geceyarısı sularsa yeniden yeşereceğini söyledim. S-içeklerini o kadar çok seviyordu ki her gece sulayacağını biliyordum. Ancak uykusu ağırdır

Fadime'min. Bunun da bir yolunu buldum. Ne yap­tım ettim, onu her gece uyandırdım. Ve sevdiğim kadını, evladı gibi sevdiği çiçeklerini sularken, her gece gizlice seyrettim. Ama geçen gece, yaşlılık işte, uyanamamışım. Uyanamayınca Fadime'mi de uyan-dıramadım. Çiçek susuz kaldı. Bu yüzden suç­lanıyorum. Ve benden boşanmak istiyor. İnsafınıza havale ediyorum, hakim oğlum."

Her şey göründüğü, ya da sanıldığı gibi değildir.

 

Meçhul Adam!..

 

Şimdi Şair ve Yazar Ümit Gündoğdu'nun hazırla­yıp sunduğu "Şair'in Günlüğü" programını dinleye­ceksiniz, diyordu spiker...

Dünyanın birçok yerinde dinlenen bir radyoydu Kunt Fm... Belki onbinler, belki yüzbinler dinliyordu... Belki de milyonlar... Kendi halinde bir programdı am­ma yıllar yılı devam ettiği için müptelası olan bir din­leyici kitlesi vardı az da olsa... Cuma günü akşamları bir saat radyoların ibresi, dijital radyoların rakamları Kunt FM'e ayarlanmıştı...

Banttan yayınlanan bu programda , bugün Apart­man Hayah'ndan bahsedecekti. Ümit Bey...

Program başladığında nostalji fon müziği bir anda maziye götürdü onu... Bu programın metinlerini tam onalu yıl önce yazmıştı... O zaman bir dairede me­murdu... Güzel şeyler yazıyordu amma, taşrada oldu­ğu için yayın hayafanda hakettiğini düşündüğü yeri alamamıştı. Ama o bıkmadan, usanmadan, yazdı, yazdı, yazdı... Yazmak onun için bir zorluk değil, ha­yat kaynağı olmuştu. Dünyanın, büyük şehrin büyük stresinden ancak yazarak kurtulabiliyordu.

- Senin pekmezin olsun, sineğin Bağdat'tan gelir, diye mırıldanınca ütü yapan gelini sordu,

-Bana mı dediniz babacığım?...

-Yok yavrum, kendi kendime mırıldandım...

O zamanlar "Bir yerlerde yayınlanmıyor" diye yazmaktan vageçseydi şimdi ünlü bir radyo programı yapımcısı olamayacaktı.... Pekmez yapmıştı ve sineği boldu artık.

Program bir şiirler başladı:

Nerde şimdi sessizlik, aile sırrı nerde? Tavanlar ses geçirir, duvarlar şeffaf perde..

Bitkisel hayatımız, sudan topraktan mahrum.

Apartmanda yaşarız, adımız, "Suçsuz mahkûm"

Birçok yerde dinleniyordu bu program şüphesiz. Ama Ümit Beyin evinde dinlenmesi bir başka heye­canlıydı. Sarı saçlı, beyaz tenli, bal rengi gözlü Meral bu programı hiç sevmez, amma sırf kayınpederinin hatırı için dinliyor görünürdü...

Çok severdi kayınpederini. Çünkü kocasını çok se­verdi. Evleneli henüz bir yıl olmuştu... Bu bir yılı özle­diği mutluluğu, evlilikte aradığı huzuru kana kana yaşayarak geçirmişti... Kayınvalidesi düğünü olacağı gün kalp krizi geçirerek vefat etmiş, herkes "Gelinin ayağı uğurlu gelmedi" derken, genç kayınpederi:

-Ömrü o kadarmış, gelinimin ne suçu var, diye söylenenlere karşı çıkmıştı...

O da kafasına koymuştu... İki ay sonra doğacak ço­cuğu oğlan olursa adını koyacaktı...

Şimdiden hayal ediyordu, oğlunun dedesinin elin­den tutarak çarşıya gideceği günleri... Belki de "Oğ­lun mu?" diye soracaklardı kayınpederine... O da:

-Yok canım, artık dede oldum, diyecekti övünerek. Ütü yaparken,  Ümit Beyin programına da kulak ver­di. Tok sesiyle şöyle diyordu:

"Bir zamanlar ilçede yaşardık... Eski toprak evleri­miz vardı... Önünde akasya ağaçları olan, hanımelle-rinin püfür püfür koktuğu, kuyulu bir evdi. Bu evi sa­tıp şehre gittiğimiz gün çok sevinmiştim... Sevincim kursağımda kaldı... Meğer apartman hayatı ne kadar zormuş... Meğer ne kadar güzelmiş müstakil evler. Ne güzelmiş bağırma, yüksek sesle türkü, şarkı söyleme hürriyeti..."

Ümit Bey pürdikkat dinliyordu. Sanki konuşan kendisi değilmiş, farklı biri farklı bir şeylerden bahse-deceknıiş gibi merak ediyordu....

Araya güzel bir müzik eseri koydular... Programın ikinci bölümünde bir hatırasını anlatıyordu...

"Bir gün büromda otururken, karşı apartmandaki camda iki kız çocuğu belirdi... İkiz iniydiler, yoksa aralarında çok az mı yaş farkı vardı bu çocukların?... Hayır hayır, biri biraz büyüktü... Birbirlerine nasıl benziyorlardı.... Bu iki sarışın kız çocuğu çok hoşuma gidiyordu. Çok müşfik bir anneleri vardı ve çocuklara çok tiriz bakıyordu... İki kızında saçlarını aynı şekilde tarıyor illa mavi, açık mavi bir kurdele bağlıyordu...

Batıl bir inançtı belki amma, mavinin nazar değmesi­ne engel olacağı gibi bir his vardı içinde../' Ütü yapan Meral bir an kendi çocukluğunu hatırladı... Kendi an­nesi de saçına mavi kurdele bağlardı.... Kızı olursa o da mavi kurdele bağlayacaktı.

Ümit Bey devam etti:

"Kızlar iki de bir cama dayanırlar, perdeleri salla­yarak oyun oynarlardı.... Annesi zaman zaman gelir kontrol eder, beş katlı apartamanm penceresinden düşmemeleri için sıkı sıkı kapatırdı pencere kolunu.. Bir gün bu güzel kız çocuklarının göründüğü cama bir ilan asıldı... Satılık Ev ilanıydı bu ve telefon numa­rası da vardı. Acaba sırf beşinci kat olduğu için mi, çocukları düşmesin diye mi satılığa çıkarılmıştı?... Bu ilan bir hafta kadar olmuştu asılalı. Bir Pazartesi günü büromun camından dışarı bakarken, müthiş bir man­zara gördüm... Pencere açıktı ve kızlardan daha kü­çük görüneni, beline kadar sarkarak aşağı bakıyor­du... Dayanılacak gibi değildi... Camı açıp çocuğa ba­ğırsam belki heyecanlanacak, düşecek, bir ömür boyu vicdan azabı çekecektim.. Hemen aklıma camdaki nu­maraya telefon etmek geldi.... Titreyen ellerimle acele acele telefonun numaralan çevirdim... Mutfakta oldu­ğunu tahmin ettiğim kızların annesi telefondaki sesi­min heyecanını farketmiş, işin vehametini anında an­lamıştı.. Telefonu kapatmadan koştu... O arada kızı iyice sarkmıştı aşağı... Kadının geç kalacağı endişesi beni çıldırtıyorken kız sendeledi... Yüreğim ağzıma geldi, işte kız düşüyordu... Ve anne eli son anda, son anda naklen izlediğim bu hadiseye engel oldu...."

Meral ütüyü bırakmış, bu ilginç hadiseyi dinliyor­du...

Ümit Bey programını noktalarken şöyle diyordu...

-Telefon edenin ben olduğumu kimse bilmedi... Ka­dın belki merak etti ama o camı gören onlarca büro­dan kimin telefon ettiğini araştırma gereğini duymadı demek ki. Eee ben de yaptığım bu küçük iyiliği başa kakarak, "Bakın, sizin kızınızı ben kurtardım" diye caka yapacak halim yok ya... Çok değil, bir hafta son­ra penceremden baktığımda o evin perdelerinin çıktı­ğını gördüm. Taşınmışlardı.!. Öylesine güzel kızları­mın olmasını isterdim... O sarı sarı, beyaz tenli kızlar ne oldu acaba... Sık sık o pencereden sarkma anı ve telâşlı annenin bu yavrucağıza sarılıp içeri alışı gelir gözlerimin önüne...

Meral ütüyü bırakmış, donmuş kalmıştı... Boş göz­lerle kayınpederine bakıyordu. O, bu hikâyeyi en az elli kere dinlemişti annesinden... Demek ki: annesinin bahsettiği, "Kızınız düşüyor yetişin" diye telefon açan meçhul adam kayınpederiydi...

Ümit Beyin:

"Şöyle güzel kızlarım olsa" dediği kızlardan biri, üstelik pencereden sarkanı Meral'di...

(Ahmet Mahir Pekşen)

 

Çocuk Kalbi

 

"Babacığım sen bir saatte ne kadar para kazanı­yorsun?'7

İşten dönen babasına yarı ürkek, yarı hayran ba­kışlarla bu soruyu sordu minik erkek çocuğu. Soru­ya şaşıran baba, oğluna "Bak evlâdım, annen bile be­nim ne kadar kazandığımı bilmiyor" diye cevap ver­di. "Şimdi beni rahat bırak, bak çok yorgunum."

"Lütfen babacığım, lütfen söyler misin, bir saatte ne kadar kazanıyorsun?" diye ısrar etti minik çocuk.

"Yavrum, benim bir saatte kaç para kazandığımı öğrenip de ne yapacaksın?"

"Ama baba, lütfen!"

Baba sonunda pes etti ve söyledi: "Saatte yirmi dolar."

"Peki baba, bana on dolar borç verir misin?"

Günün yorgunluğunu ve stresini zihninde fazla­sıyla hisseden huzursuz baba sonunda patladı:

"Yani bunun için mi benim ne kadar kazandığımı soruyordun? Doğru yatağına! Beni daha fazla rahat­sız etme!"

Oğlu yanından üzüntüyle ayrıldıktan sonra, adam bir müddet aralarındaki konuşmayı ve onu azarlamasını düşündü. "Belki de" dedi kendi kendi­ne, "oğlum o parayla bir şey almak istiyordu."

Sonunda, vicdanının sesini dinleyip oğlunun oda­sına gitti.

"Oğlum uyuyor musun?" diye sordu.

"Hayır babacığım, uyumuyorum" dedi oğlu yarı uykulu bir sesle.

"Al, işte benden istediğin para."

"Teşekkür ederim babacığım!" diye sevindi oğlu, sonra da elini yastığının altına sokup bir miktar da­ha para çıkardı.

"Artık yeterli param var. Şimdi tam yirmi dolarım oldu."

Babası oğluna şaşkın gözlerle bakarken, söyledik­lerinden hiçbir şey anlamamıştı. Ve oğlu parayı ba­basına uzatırken, amacını da söyleyiverdi:

"Babacığım, bana bir saatini ayırabilir misin? Se­ninle doya doya bir saat boyunca oynamayı ve ko­nuşmayı o kadar çok istiyorum ki!"

Baba, ne söyleyeceğini bilemedi. Akşam geç vakitlere kadar çocuğu için çalıştığını düşünerek kendisini teselli etmeye çalışmıştı hep. Ama şimdi mınik   yaştaki   oğlu   kendisine   hayat   boyu unutamayacağı bir ders veriyordu: Çocuğunun gözünde, onun için ne yaptığı değil, onunla birlikte ne yaptığı önemliydi.

 

Ben Zaten Mutluyum

 

Büyük kentlerin ve iş dünyasının gürültülü atmos­ferinden yorgun düşen çok zengin bir Amerikalı sa­nayici, Meksika'nın küçük, temiz, gürültüsüz bir sahil kasabasına tatile gitmiş. Rıhtımda sabah yürüyüşü yaparken, tuttuğu birkaç kasa balığını şarkılar, türkü­ler eşliğinde neşe içinde satmaya çalışan orta yaşlı bir balıkçı dikkatini çekmiş.

"Merhaba balıkçı," demiş, yaklaşarak, "bu sabah fazla balık tutamamışsın/'

"Tutabilirdim," diye cevap vermiş Meksikalı balık­çı, "lâkin bunun için daha uzun bir süre avlanmam gerekiyordu."

"Ee... Avlansaydm. Bu saatte eve gidip ne yapacak­sın sanki?"

"Karımı ve çocuklarımı alıp parka götüreceğim. Küçük oğlumu salıncakta sallayacağız. Öğle yemeğini hep beraber Gonzales'in balık lokantasında yiyeceğiz. Sonra ormanda yürüyeceğiz. Akşam olunca da evimi­ze döneceğiz. Ben gitarımı karım için çalarken, o kü­çük bebeğimize ninni söyleyecek."

"Yine de bütün gün balık tutmalısın dostuna. Senin yaptığın iş değil."

Balıkçı şaşkın şaşkın Amerikalı sanayiciye bakmış: "Neden?.. Gül gibi geçinip gidiyoruz işte?"

Amerikalı, "Ne aptal adam!" dercesine balıkçının yüzüne gülmüş:

"Olur mu öyle şey, hayat geçinmekten ibaret değil ki, başka şeyler de var?"

Balıkçı daha beter şaşırmış: "Başka ne var?"

"Zengin olmak var," demiş Amerikalı sanayici, "bak sana anlatayım..."

Balıkçının yanına giderek sandalına oturmuş ve anlatmaya başlamış:

"Bence balık tutmaya daha çok zaman ayırmalısın. Daha çok balık tutup daha fazla para kazanarak tek­neni büyütmelisin. Onunla daha çok balık tutacaksın. Daha fazla kazanacak, kazandığınla modern avlanma tekniği satın alacaksın. Radarlar, sonarlar, eğitimli personel... Birkaç balıkçı filon olacak. Derken, zaman­la şirketleşeceksin. Sonra zamanı geldiğinde şirketle­rini halka açacaksın. Eline geçecek parayla holding kuracaksın. Tekel oluşturacaksın. Dünyanın her tara­fına balık ve balık ürünleri satacaksın..."

Balıkçının gözleri aval aval açılmış. Amerikalının anlattıklarını takip etmekte zorlanıyormuş. O susunca çekine çekine sormuş:

"Bunu neden yapayım?"

"Nedeni para" demiş Amerikalı, "çok paran ola­cak, milyon dolarlarla oynayacaksın."

Balıkçının şaşkınlığı devam etmiş:

"Peki sonra?"

Amerikalı biraz düşündükten sonra cevaplamış:

"İşler iyice yoluna girip adamakıllı zengin olduk­tan sonra, istersen kendini emekliye ayırır, küçük, te­miz, gürültüsüz bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. Ar­tık keyfin çektikçe denize açılır, sadece zevk için tutar­sın. Kalan zamanını karma ve çocuklarına ayırırsın. Onları parkta, ormanda gezdirirsin. Akşamları evi­nizde birbirinize eski günleri anlatır, karma gitar çalıp mutlu edersin. Nasıl, anlattıklarım hoşuna gitti değil mi?"

Balıkçı bıyıkaltı gülümseyerek:

"Ben zaten öyle yaşıyorum," demiş Amerikalı mil­yardere, "mutluluğumu neden yıllar sonrasına ertele­yeyim?"

 

Dünya Nasıl Düzelir?

 

Adam, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için pijamalarını giyer ve eline gazetesini alır. Düşüncesi, bütün gün miskinlik yapıp evde oturmaktır.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak gelir ve sinemaya ne zaman gideceklerini sorar. Baba, oğlunu bu hafta sonu sinemaya götürmeye söz vermiştir ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahaneyle oğlunu başından savmak ister.

Birden, gazetenin promosyon olarak verdiği dünya,haritası gözüne ilişir.

Önce dünya haritasını keserek küçük parçalara ayırın ve oğluna,

"Eğer bu haritayı birleştirip düzeltebilirsen,seni sinemaya götüreceğim" der.

İçinden de, "Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirse, bu haritayı akşama kadar düzeltemez" der.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak gelir.

"Baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz!" der.

Adam önce oğlunun söylediğine inanamaz. Ama haritanın tamamlandığını görünce, hayretler içinde bunu nasıl yaptığını sorar.

Çocuk şu cevabı verir:

"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya da kendiliğinden düzeli verdi."

 

Yalanın Güzeli...

 

Hiç ömründe böyle ani fren yapmamıştı... Fakat gördüğü manzara, refleksine emretmiş ve duruver-mışti... Bu üç saniyelik bakış, yine bir üç saniye içinde, bir sağlık ocağının kapısındaki iki ihtiyar hakkında neler geçirmemişti ki aklından?

İşte o tablonun düşündürdükleri yani üç saniyenin özeti:

-Fakir bir çift... İhtiyar adamın sancı çeker bir görü­nümü var. Muhtemelen sağlık ocağında ağrı kesici iğ­ne yapılmış, ağrısı durmamış... Gözlerindeki ifade, aa çektiğini açıkça ortaya koyuyor. Kim bilir kaç yıldır aynı yastığa baş koyuyorlar... Amma ne muhabbet... Adamın çektiği acının bir kat daha fazlası kadının göz kenarlarındaki kırışıklara sinmiş... Kocası için üzülü­yor... Yürüyecek halleri yok. Taksi bekliyorlar... Hatta tereddütteler... "Yürüseler, yürüyebilirler mi?" soru­suna "Evet" diyecek takarları yok... Yok olan, yok ol­masa da az olan bir şey daha var: para?...

Genç adam, kapıyı açıyor ve sesleniyor: -Buyrun götüreyim...

Şaşkın gözlerde biraz da çaresizlik var şimdi... Bini­yorlar binmesine ama, bu lüks arabanın taksi olmadı­ğını anlıyorlar mı acaba?...

-Nereye doğru?...

-Halil Rıfat Paşa Lisesinin yanında evimiz? Diyor adam...

Araba hareket ediyor...

Arka koltuğu oturan çift fısıldaşmaya çalışıyor... Fakat adamın kulağı ağır işittiği için fısıltılar genç adam tarafından duyuluyor.

-Sen de para var mı? Diyor adam.

-Her ihtimale karşı iki yüz elli lira almıştım, yanıma.

-Yetmez, diyor adam... Yetmez... Araba bayağı lüks... Şoför de kerli ferli. Bu arabaya, bu şoföre az pa­ra verilmez ki?...

Hanım:

-Keşke binmeseydik!... İnsek mi acaba?...

-Bindik bir kere... Hem nasıl gideceğiz... Bak yağ­mur da başladı...

Cam sileceklerini çalıştıran genç adam: -Üşüyorsanız kaloriferi çalıştırayım?...

-Yok yavrum, üşümüyoruz, çalıştırma, diyor, adam, "Kalorifer parası da ister mi?" acaba diye dü­şünüyor... 'İyiliksever birine benziyor amma kim bi­lir?... Ortalık kötü, herşey parayla ölçülüyor.'

Eve yaklaştıkça endişe artıyor... Endişenin nedeni ise, taksi parasını karşılayamamaktan kaynaklanıyor... Adam son bir kere daha bütün ceplerini yokluyor.. Kadın, fermuarh eski cüzdanından, gözü gibi sakladı­ğı ikiyüz elli bin lirayı çıkarıp adamın eline sıkıştırı­yor.. .

-Sendekiyle beraber yeter inşallah, diye fısıldıyor şoförün duymadığını sandığı bir tonla...

Genç adam aynadan bu dertte, tasada tabiki zaman zaman sevinçte bir yürek olan çiftin dayanışmasına hayran oluyor...

-Liseye geldik, eviniz neredeydi?...

-Biz burada inelim yavrum, evimiz hemen şu so­kakta...

Hiç değilse daha az para vermek için erken inmeye çalışıyorlar ama şoför onlan evlerinin kapısına kadar getiriyor... İnip kapılarını açıyor...

Çiselemekte olan yağmurun altında hanımdan al­dığı parayla kendi parasını birleştirip, taksi parasını denkleştirmeye çalışan ihtiyara:

-Geçmiş, olsun amca, diyor... Koyun paranızı cebi­nize... Bu taksi ticari taksi değil... Ben de bu tarafa ge­lecektim, bana arkadaşlık etmiş oldunuz... Teşekkür ederim...

Cevap vermelerini beklemeden arabasına biniyor... Kontağı çevirip arabayı hareket ettirirken, dikiz ayna­sından iki çift gözün sevinçten ağlamaklı bir ifadeyle baktığını görüyor...

İhtiyar çift, kendilerine iyilik eden bu şoförün yaşa­dıkları şehrin Vali Yardıması olduğunu hiçbir zaman öğrenemiyor...

Ve Vali Yardımcısı:

"Ben de bu tarafa gelecektim" derken, ihtiyarları üzmemek gayesiyle yalan söylediğini hatırlıyor... Yal­nız kendisini duyacağı tonda mırıldanıyor:

-Yalanın bile güzelinin olacağını hiç düşünmemiş­tim...

(Ahmet Mahir Pekşen)

 

Bedava Gürültü

 

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir oku­lun yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı baş­lar.

Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmelerler, bağırırlar, çağırırlar...

Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir. Ertesi gün çocuklar gürül­tüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve,

"Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizle­rin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim'' der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocuk­ların önüne çıkar ve onlara şöyle der,

"Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı, bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim."

Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam eder­ler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları.

''Bakın' der, 'Henüz maaşımı alamadım bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?"

"İmkansız bayım" der içlerinden biri ve ekler:

"Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsa­nız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz."

 

Bir Bağış Toplama Hikâyesi

 

Şehrin hayırsever vakıflarından birindeki çalışan­lar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler.

Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bu­lunması için ikna etmeye çalışıyordu:

"Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500 bin dolar, ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmı­nı bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?"

Avukat bir süre düşündü, sonra:

"Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalık­tan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masrafla­rının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğu­nu da gösterdi mi?"

Görevli utandı: "Şey, hayır."

"Sonra, kardeşimin malûl bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu?"

Görevli utancından kıpkırmızı kesilmiş bir halde özür dilemeye çalışırken avukat onun sözünü kesti:

"Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasın­da öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktı-gını?

Görevli yerin dibine geçmişti, sadece,

"Hayır, hiç bir bilgim yoktu ..." diye mırıldanabil­di.

Avukat bir kez daha onun sözünü keserek devam etti:

"Pekâlâ, ben onlara zerre miktar para vermezken size niçin vereyim?"

 

Bîr Hırsızın Portresi

 

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için görevlendiril­mişti. Görev zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin ço­ğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlama­lara rağmen, Sebesy portrenin Kelen'e yeterince ben­zediği görüşündeydi. Ancak, Kelen aynı fikirde de­ğildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemedi­ğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddet­ti. Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce ti­tizlikle çalışmıştı ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti.

Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu;

"Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi be­lirten bir mektup yazabilir misiniz?"

Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek ra­zı oldu.

Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeş­te Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen'in te­lefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teşhir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay ko­nusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzeme­diği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektu­bunu çıkardı.

Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sade­ce son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda güç­lüğü kârlı bir alışverişe döndürmüştü. Çünkü milyo­ner resmi almağa kalktığında fiyatın eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.

Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayıp, yeni alternatifler üretmeye kendimizi kanalize edersek, pes edip, öfkemize yenilmez, yıkıp yakmazsak Allah bir kapı kapatır diğer bir kapıyı açar. Aynı bu ressa­mın yaptığı gibi...

 

Bir İstiridye Masalı

 

Küçük bir istiridye yıllar boyu denizlerde dolaş­mış. Balıklarla, bitkilerle ilgilenmiş. Kendisiyle de il­gilenilmesini çok istiyormuş, ama kimse onunla ilgilenmiyormuş.

"Onun gibi binlercesi var" diyorlarmış, "hiç bir özelliği olmayan bir istiridye işte!.."

Burun kıvırıp yanından geçiyorlarmış.

Günlerden bir gün şöyle papatya gibi açılmış yü­zerken, bir minicik kum taneciği kaçmış karnına. Önceleri aldırmamış:

"O küçümen şey bana ne yapabilir ki?" diye dü­şünmüş.

Fakat zamanla karnı ağrımaya başlamış. O zaman anlamış kum tanesini küçümsemekle hata ettiğini. Anlamaya anlamış, ama iş işten de geçmiş. Çok uğ­raşmasına rağmen, minik kum tanesinden kurtula­mamış.

"O zaman ben de onunla birlikte yaşamayı öğre­nirim" diye geçirmiş içinden, "artık o benim bir par­çam."

Ne hayata küsmüş, ne gelecekten korkmuş, ne de umudunu yitirmiş; sadece sabırla ve özenle bekle­miş.

Gel zaman, git zaman, istiridyeciğin ağrıları art­mış. Bazen dayanılmaz derecede ağrı duyuyor, göz yaşlarını tutamıyormuş.

Sonunda istiridye dünyasının en meşhur doktoru­na gitmeye karar vermiş. Doktor istiridyeciği iyi bir muayeneden geçirdikten sonra, bilgiç bilgiç başını sallayarak gülümsemiş:

"İçinde bir inci oluşuyor" demiş.

"Kötü bir şey mi?" diye sormuş istiridyecik, üz­gün bir sesle.

"Aksine çok iyi bir şey" demiş doktor, "inci çok değerli bir maddedir. Onun sayesinde sıradan bir kabuk olmaktan kurtuldun, artık sen de çok değerli­sin."

İstiridyecik duyduklarına çok sevinmiş. Haftalar­dır ilk defa kendini mutlu hissetmiş. Evine dönmüş. İçeri girer girmez kapısı çalınmış. Bakmış karşısında iri bir istiridye:

"Sana dokunabilir miyim kardeş?" diye ricada bulunmuş, "şimdiye kadar inci taşıyan bir istiridye­ye hiç dokunmadım da..."

îstiridyeciğin koltukları kabarmış: "Tabiî dokuna­bilirsin" demiş.

Konuk istiridye karnına dokunmuş ve çok mutlu olmuş: "Keşke benim karnımda da bir inci olsa" diye yakınmış.

Ardından yaşlı bir istiridye gelmiş. Bir zamanlar karnında kocaman bir inci taşıdığını, insanların onu avladığım, karnındaki inciyi çaldıklarını, tekrar de­nize bıraktıklarını, yeni hayatına alışana kadar çok çile çektiğini anlattıktan sonra,

"Kendine dikkat et, sakın incini kaptırma!" diye tembihlemiş.

Sonra çeşit çeşit balıklar, deniz yıldızları, deniz anaları gelmişler, incisini kutlamışlar...

Hatta içinde taşıdığı değerli incinin şerefine bir kutlama partisi vermeyi bile teklif etmişler, ama isti-ridyecik olayın çok abartıldığını düşündüğünden kabul etmemiş.

 

Bir Milyon Pound

 

İngiltere'de yargıçların maaşı yokmuş. Onun yeri­ne ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri varmış. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyormuş yani.

Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Ta­bii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı vereme­yeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa telefon etmişler. Ancak ara­dıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Ha­kimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri ver­mek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. He­men Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar.

Hakim:

"Kraliçenin hükümeti bize gerçekten bu kadar gü­veniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş.

Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği ya­zıda gerekçeyi söyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla gü­venmez."

 

Kuzu Tandır

 

Eski Çin'in bir köyünde yaşlı bir kadın yaşarmış...

Fakirmiş. Barındığı derme-çatma ahşap bir kulü­be ile sütünü sağıp geçindiği keçisinden başka bir şeyi yokmuş.

Keçisine çok değer verir, gözü gibi bakar, kulübe­sinde onunla koyun koyuna yatarmış.

Günlerde bir gün, yaşlı kadın komşulara gitmiş. Fakat yaşlılık, evden çıkmadan ateşi söndürmeyi unutmuş. Ateş harlanıp etrafı tutuşturmuş. Kulübe­si, içindeki tek serveti keçi ile birlikte cayır cayır yanmış.

Yaşlı kadın çok üzülmüş, çok ağlamış, kendini kaldırıp kaldırıp yerlere atmış, fakat bir işe yarama­mış. Gerçeği değiştiremeyeceğini anlayıp sonucu ka­bullenmiş.

"Kader" demiş, "elden ne gelir."

Mahzun mahzun bakmırken, burnuna nefis bir koku gelmiş. Şimdiye kadar hiç tanımadığı bu koku­yu o kadar beğenmiş ki, kokunun nereden geldiğini anlamak için etrafı araştırmaya başlamış.

Meğer kulübeyle birlikte yanan keçisinin koku-suymuş.

Bunu anlayınca bir ağlamadır tutturmuş. Ağla­mış, ağlamış. Fakat karnı da o kadar acıkmış ki, göz­lerini iyice pişen ve mis gibi kokan keçiden alamaz olmuş.

"Yok yiyemem, ben canavar değilim."

Önceleri böyle düşünürken, açlığı arttıkça düşün­celeri değişmeye başlamış:

"Kurtlar-kuşlar yiyecek, ziyan olup gidecek. Onu çok seviyorum, ama çok da açım. Eminim beni ba­ğışlar."

Utana-sıkıla gidip keçi etinden bir parça kopar­mış. Ağzına atmış. O kadar hoşuna gitmiş ki, tıka basa yemiş.

Sonra komşularını çağırmış. Komşularına bir keçi eti ziyafeti çekmiş. Hepsi etin tadına bayılmış. Nasıl olduğunu sormuşlar, "çünkü o zamana kadar bu tür et pişirmeyi (kuzu tandır) bilmiyorlarmış.

Derken, aradan günler geçmiş...

İnsanlar ihtiyarın kulübesinde yedikleri keçi eti­nin tadını ballandıra ballandıra o kadar çok anlat­mışlar ki, herkes duymuş. Bazıları o muhteşem lez­zeti tatmaya karar vermişler.

Önce yaşlı kadının köydeki kulübesine benzer ah­şap bir kulübe yapıyor, içine bir keçi bağlıyor, sonra kulübeyi ateşe veriyorlarmış. Böylece kendilerine "kuzu tandır" ziyafeti çekiyorlarmış.

Aradan yıllar geçmiş. Yöntem iyice yerleşmiş. Ku­lübeyi yapanlarıyla ve yakanlarıyla bir sektör haline gelmiş.

Canı kuzu tandır çeken kulübe yapımcılarına baş vurup bir kulübe yaptırıyor, içine bir keçi bağlıyor, sonra yakıcılar vasıtasıyla yaktırıyor, tabiî bu iş çok pahalıya geliyormuş.

Bu yüzden yalnızca varlıklı aileler, ayda yılda bir kuzu tandır yiyebiliyorlarmış.

Kimse işin kolayını düşünmüyor, "böyle gelmiş böyle gider" anlayışı içinde yaşıyorlarmış.

Gel zaman, git zaman, "böyle gelmiş böyle gider" demeyen Çuen Lay isimli bir Çinli konuya eğilmiş:

"Bunun daha kolay bir yolu olmalı" diye düşün­meye başlamış.

Düşündükçe zihni açılmış, zihni açıldıkça başka­larının görmediklerini görmeye, sezmediklerini sez­meye başlamış.

Nihayet günün birinde külahını yere çalıp: "Vay efendim!.." diye bağırmış, "meğer biz ne ka­dar aptalmışız!"

"Neden?" diye sormuşlar .kızarak, "tam tersine, biz çok akıllıyız, akıllı olmasaydık Çin medeniyeti olur muydu?"

"Hayır aptalız" diye üstelemiş Çuen Lay, "et ye­mek için kulübe yapıp yakmak aptalcadır."

"Hadi be!.." demişler akıllı geçinenler, "bunun başkaca bir yolu yok, üstelik biz atalarımızdan böyle gördük."

Sormuş:

"Maksat etin pişmesi değil mi?"

"Evet öyle" diye cevap vermişler, "etin pişmesidir maksat."

"Bunun için kulübe yapıp yakacağımıza bir ateş yakıp eti o ateşin üzerinde kızartsak olmaz mı?"

Etkisini kırmak için Çuen Lay'ı küçümsemeye ça­lışmışlar, alaya almışlar:

"Senin baban da burnunun doğrusuna giderdi, sonunda burnu kırıldı! Bu iş olmaz."

"Neden olmuyor?" diye sormuş Çuen Lay, "be­nim yöntemim kulübeyi yakmaktan daha iyi bir yöntemdir, çünkü daha kolay ve ucuzdur. Ayrıca her şey elinizde oluyor: Eti ne kadar pişirmek istiyorsa­nız o kadar pişirebiliyorsunuz."

"Saçmalıyorsun! Kendini atalarımızdan daha akıl­lı sanıyorsun/"

"Bunun için çok akıllı olmaya filan bile gerek yok" demiş Çuen Lay, "sadece mantıklı olmak bile yeter. Biraz kafanızı çalıştırsanıza."

Kararlı olduğunu görünce tehdit etmeye başla­mışlar:

"Atalarımızın kemiklerini sızlatıyorsun, sonra ka­rışmayız!.."

Özellikle kulübe yapım işinde çalışan marangoz­ların itirazı bitmek bilmemiş. Çuen Lay tezini ispat­ladıkça tehdidi arttırmışlar. Köylüleri kışkırtıp Çuen Lay'ın üzerine saldırmışlar. İyice dövmüşler. Çuen Lay bağırıp durmuş:

"Marangozların kışkırtmalarına kapılmayın, sizi kullanıyor, sırtınızdan para kazanıyorlar!.."

Bağırıp durmuş, ama kimse dinlememiş.

Onu dövmekle de kalmamışlar, dışlamışlar. Sela-mı-sabahı kesmişler. Bin türlü de söylenti çıkarmış­lar.

Güya Çuen Lay vatan haini imiş, üstelik de din düşmanıymış, bu yüzden halkını sevmiyormuş...

Kulübe yapıp yakılmasına karşı çıkmasının sebe­bi, bunların yanı sıra bir de hazır ateş ticareti yap­mak istemesiymiş. Yani çıkarcının biriymiş.

Akla, mantığı sığmayan dedikodular yüreklere sığmış. Köylülerin çoğu Çuen Lay'a düşman olmuş­lar. Haklı olduğunu düşünenler ise korkudan köşele­rine büzülmüş, "Aman başımıza bir bela gelmesin" düşüncesiyle hiç ses çıkarmamışlar.

Bütün bunlara rağmen Çuen Lay doğru bildiğini yapmış, yolundan dönmemiş.

"Bir gün beni anlayacaklar ve benden özür dileye­cekler" diye düşünüyor, canı çektiği zaman ateş ya­kıp et pişiriyormuş.

Et pişerken etrafa o kadar iştah açıcı bir koku ya­yılıyormuş ki, tüm köyün midesine kramplar giri­yormuş.

Köyün en zenginleri bile, yeni bir kulübe yayıp yakma güçlüğü sebebiyle, ayda-yılda bir et ancak yi­yebilirken, Çuen Lay her canı çektiğinde et çeviri­yormuş.

Köylüler, sonunda o kadar özenmişler ki, bir bir­lerinden gizli olarak aynı yöntemi uygulamaya baş­lamışlar.

Zaman içinde de gizlilik ortadan kalkmış, Çuen Lay'm kuzu tandırı önce bütün Çin'e, oradan da bü­tün dünyaya yayılmış.

 

Delik Kova

 

Hindistan'da yaşlı bir bahçıvan, her sabah ırmağa gi­der, iki kovayı da ağzına kadar suyla doldurduktan sonra efendisinin konağına gelir, efendisinin bahçesin­deki nadide çiçekleri sularmış.

Fakat kovalardan birinin alfa delikmiş, bu yüzden su­yun yansı yola akarmış.

Buna rağmen yaşlı bahçıvan yıllardır su taşıdığı ko­vayı atmaya kıyamaz, efendisine belli etmeden kulla-nırmış.

Bu duruma kova o kadar içlenmiş, o kadar içlenmiş ki, günlerden bir gün dile gelip ihtiyar bahçıvana üzün­tülerini bildirmiş:

"Ey benim aziz dostum" diye başlamış söze, "yıllar­dır o kadar zahmet çektiğin halde, bir türlü beni dol­durduğun gibi götüremiyorsun. Altımda bir çatlak oluştuğu için ister istemez su kaybediyorum. Sana za­rar veriyorum. Buna rağmen beni atmıyor, benden vaz geçmiyorsun. Söyle senin için ne yapabilirim?"

Yaşlı bahçıvan:

"Zaten yapıyorsun" demiş gülerek, "yol kenarlarına dikkat ettin mi, senin tarann yemyeşil olduğu halde ar­kadaşının tarafı kupkuru. O yol boyunca gülümseyen yeşillikler senin sızdırdığın suyla hayat bulmuşlar, bu az şey mi?"

"Hiç böyle düşünmemiştim" diye mırıldanmış kova.

"Sonra" diye sürdürmüş ihtiyar bahçıvan, "ben seni hep bununla değerlendirdim, altındaki çatlakla hiç de­ğerlendirmedim."

Derin bir nefes aldıktan sonra eklemiş, ihtiyar bahçıvan:

"Dahası var: Ben insanlara da kusurları açısından değil, faziletleri açısından bakarım. Ve her insanda sevi­lecek bir yan bulurum. Bu yüzden dostum çoktur."

Elindeki kovaya gülümseyerek bakmış: "Biliyor musun, bütün bunları senden öğrendim." Kova şaşkın şaşkın mırıldanmış: "Be., benden mi, ama nasıl olur?"

"Evet senden" demiş yaşlı bahçıvan, "su sızdırdığını fark ettiğimde atmaya karar vermiştim, ama baktım senden sızan sular yol boyundaki yeşilliğe hayat veri­yor. O zaman oturup düşündüm ve bir karar verdim..."

"Nasıl bir karar?"

"Her şeyi güzel yönleriyle de görme kararı. O gün bugündür başta insanlar olmak üzere tüm kâinatı ve tüm hayatı güzel yönleriyle de görüp mutlu oluyorum.

 

E-Mail Olmasaydı!..

 

İşsizin biri, temizlik işleri için Microsoft'a başvu­rur.

İnsan Kaynakları müdürü, bir ön görüşmenin ar­dından denemek için yeri temizletir ve adama:

"İşe alındın, e-mail adresini ver, sana başvuru for­munu göndereyim, aynı zamanda, işe başlamak için geleceğin günü bildiririm" der.    .

Adam çaresiz, bilgisayarının ve dolayısıyla e-mail adresinin olmadığını söyler.

İnsan Kaynaklarından, onun adına üzüldüklerini, fakat e-mail'i yoksa, kendisinin de var olmadığını ve kendisi de olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.

Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebin­de sadece 10 dolar ile çıkar. Ve bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı kapı dolaşarak, 2 saat içersinde sermayesini ikiye katlar. İşini bir kaç kez daha tekrar eder ve akşam eve döndüğünde 60 doları vardır. Bu şekilde yaşayabileceğini anlayınca her sabah erkenden evinden çıkar, akşam geç saatlere kadar çalışır ve her gün parasını üçe, dörde   katlar.

Az bir zaman sonra, bir el arabası alır, bunu bir kam­yonla değiştirir ve bir süre sonra arük bir çok araçtan oluşan bir nakliye şirketi sahibidir.

Beş sene geçer, Birleşik Devletlerin en büyük gıda nakliye şirketlerinden bir tanesinin sahibi olur.

Artık ailesini ve geleceğini düşünmektedir. Hayat sigortası yaptırmaya karar verir. Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve konuşma biter­ken, sigortacı teklifi gönderebilmek için adamın e-mail adresini ister. Adam e-mail'inin olmadığını söyler

"Şaşırtıcı," der sigortacı ve devam eder:

"e-mailiniz yok ve bu hanedanlığı   kurabildiniz, düşünün, ya bir de e-mail adresiniz olsaydı?"

Adam düşünür ve şu cevabı verir: "Microsoff ta temizlikçi olurdum!"

 

En Güzel Gül

 

Bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız var­mış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok de­likanlı onu görmeye gelirmiş.

Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şö­valyeyi reddeden güzel kız, kimseleri beğenmezmiş. Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza âşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da red­detmiş.

Aradan uzun yıllar geçmiş. Delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlen­miş, çoluk çocuğa karışmış. Bir gün yolu bir zaman­lar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş.

Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir za­manlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söy­lemiş. Adam bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kı­zın kocasını çok merak etmiş.

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Üstelik zengin bile değilmiş.

Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlendiğini sormuş.

Kız da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.

Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.

Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül gon­cası görmüş.

Tam onu koparırken ilerde... Derken bir de bak­mış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş. Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız, bir de ne görsün, yap­rakları solmuş, alız bir gül.

Gülmüş adama.,

"Bak gördün mü?" demiş. "Her zaman daha iyisi­ni bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüz­den gençlik gitmeden doğru seçimler yapmayı öğ­renmek gerekir."

 

Gerçekten Görmek

 

Adamın biri, ilk kez gittiği kasabada, adres soracak birini arıyormuş. Yol kenarına park etmiş bir otomobile takılmış gözleri; sonra otomobilin arka koltuğunda oturan on yaşlarındaki çocuğa yaklaşmış:

"Kasabanın fırınını arıyorum" demiş, "parkın ya­nında olduğunu söylemişlerdi."

Çocuk, otomobilin penceresini iyice indirip etrafı kokladıktan sonra:

"Aslına bakarsanız ben de buralarda yeniyim" de­miş, "ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor."

Adam azarlar gibi sormuş çocuğa:

"Sen de ilk defa buralara geldiğine göre, sağa git­mem gerektiğini nasıl söyleyebiliyorsun?"

"Çünkü" demiş çocuk, "ıhlamurların kokusunu alı­yorum. Ayrıca bakın kuş cıvıltıları da sağ taraftan geli­yor."

'İyi ama bu koku ve kuş avılülan oralarda bir park olduğunu göstermez" diye itiraz etmiş adam, "pekâlâ tekbir ağaçtan da geliyor olabilir."

Çocuk gulümsemiş:

"Bir kere tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gel­mez/' demiş, "kaldı ki, iyice koklarsanız, taze ekmek kokusunu da alabilirsiniz/'

Adam gözlerini hafifçe kısarak sağ tarafı derin de­rin koklamış. Yoğun ıhlamur çiçeği kokusuna taze ek­mek kokusu karıştığını hissetmiş.

"Doğru galiba" diye söylenerek tekrar çocuğa dön­müş. Teşekkür etmek için elini uzatmış.. Fakat çocuk kıpırdamamış bile, boşluğa bakmayı sürdürmüş.

Adam o zaman anlamış çocuğun görme engelli ol­duğunu.

"Afedersin yavrucuğum" demiş, ne dediğinin pek ' de farkında olmadan, "galiba görmüyorsun?"

"Evet" demiş, çocuk, "üç yıl önce geçirdiğim bir tra­fik kazasında gözlerimi yitirdim. Siz herhalde görüyor­sunuz, efendim?"

Adam, gözyaşları içinde mırıldanmış:

"Artık emin değilim. Emin olduğum tek şey senin benden daha iyi gördüğündür."

Kimin daha iyi gördüğünü Allah biliri

 

Hatip Ve Dinleyici

 

Bir hatip konferans vereceği salona girdi. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boştu.

Morali bozulan ve konuşup konuşmama konu­sunda düşünen hatip sonunda seyise sordu:

"Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?"

Seyis cevap verdi:

"Ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir ta­nesinin kaldığını görseydim, yine de onu besler­dim."

Bu sözlere hak veren hatip konuşmaya başladı.

İki saatin üzerinde konuştu durdu, kendini mutlu hissetti. Dinleyicisinin de konuşmasının çok iyi ol­duğunu onaylamasını isteyerek sordu:

"Konuşmamı nasıl buldun?"

Seyis bir an düşündükten sonra cevap verdi:

"Sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki yemin hep­sini ona vermezdim."

 

Hayat Dersi

 

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikâyet eden; her Allah'ın günü, hayatının ne kadar berbat olduğun­dan yakman bir kız vardı. Hayat, ona göre, çok kö­tüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu! Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.

Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aş­çılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyet­lendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezveler-deki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir pa­tates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.

Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi.

Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kah­veyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu: "Ne görüyorsun?"

"Patates, yumurta ve kahve" diye alaylı bir cevap verdi kızı.

"Daha yakından bak bir de" dedi baba, "patatese dokun."

Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış oldu­ğunu söyledi.

"Aynı şekilde, yumurtayı da incele."

Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaşüğını gördü.

En sonunda, kızının kahveden bir yudum alması­nı söyledi. Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

"Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?"

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekir­deklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kay­nar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişler­di.

Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünür­ken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güç­ten düşmüştü.

Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğu içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş, katılaşmıştı.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çık­mıştı.

"Sen hangisisin?" diye sordu kızma. "Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin? Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, ba­şına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi verecek­sin?"

 

Hayatı Görmekten Değerli

 

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler..

Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu... Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı.

34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü.

Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'ti..

Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güveni yeniden sahip olması için yardım et­meliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi

Sonunda Susan'ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti.. Genelde otobüsle gi­derdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendisi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, "Görmüyorum, artık hiçbir işe ya­ramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mut­luydu.

Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamanın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi.

Oysa eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hâlâ o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?... "Otobüs" lâfı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı..

"Nasıl yaparım.. Görmüyor musun ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.."

Duydukları Mark'm kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu.."Her sabah ve akşam oto­büsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek basma yapmaya hazır olana dek sürecek bu.."

Tam iki hafta Mark, Susan'm otobüsünün arkasın­dan gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı.

Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti.

Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Ye­ni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Oto­büs şoförü ile ahbab olursa, herşey kolaylaşır, şoför hergün ona önde bir yer bile ayırırdı.

Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya ha­zır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılır­ken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı..

Gözleri yaşla doluydu Susan'm.. Kocasına öyle te­şekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çık­mış, nasıl yeniden hayata dönmüştü..

-  "Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun za­mandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar.

Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Hergün mükemmel geçti Susan için..

Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyor­du.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte..

Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bin­di.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet para­sını uzattı şoföre-

"Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför..

Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?

"Neyimi kıskanıyorsunuz benim" diye sordu şo­före..

"Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şoför..

"Nasıl yani?" dedi, Susan..

"Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan./'

Mutluluk gözyaşları Susan'm yanaklarından ak­maya başladı.

Ve birden hatırladı..

Mark'ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..

Talihli, gerçekten çok talihli idi.

Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmek­ten daha değerliydi..

Bu armağanın varlığına inanması için görmesi ge­rekmiyordu.

Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü.

 

Her Şeyin Sonuna Bak

 

Bir köyde yaşlı bir adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir be­yaz atı varmış ki... Kral at için ihtiyara nerdeyse ha­zinesinin tamamını teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu a^ bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı," dermiş hep...

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış..

"Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakla­rı, çalacakları belliydi. Krala satsaydm, ömrünün so­nuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın," demişler...

ihtiyar:

"Karar vermek için acele etmeyin," demiş. "Sade­ce "At kayıp" deyin. Çünkü gerçek bu... Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kay­bolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlan­gıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dön­müş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi ken­dine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine ta­kıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına topla­nıp özür dilemişler..

"Babalık," demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, âdeta bir devlet ku­şu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" de­miş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getire­ceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hak­kında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.."

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.. Bir hafta geçmeden, vahşî atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düş­müş ve ayağım kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara..

"Bir kez daha haklı çıktın," demişler. "Bu atlar yü­zünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamaya­cak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eski­sinden daha fakir, daha zavallı olacaksın, demiş­ler..."

İhtiyar:

"Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsu­nuz/' diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiği­niz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar hâlinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silâh tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevli­ler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençle­ri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü sava­şın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını her­kes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler:

"Gene haklı olduğun kanıtlandı," demişler. "Oğ­lunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış me-ger.."

"Siz erken karar vermeye devam edin," demiş ih­tiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

 

İki Keşiş

 

İki keşiş yolda giderlerken, bir su birikintisinden karşıya geçmek için bekleyen genç bir kadın gör­müşler.

Keşişlerden biri, diğerini çok kızdırarak genç ka­dını taşıyıp suyun diğer yanına geçirmiş.

Yaklaşık bir mil sonra, arkadaşının davranışına çok şaşırmış olan keşiş yorum yapmış:

"Biz bakiriz, bırak bir kadını taşıyıp karşıya geçir­mek, kadınlara bakmamız bile yasak. Nasıl böyle bir şey yapabildin? "

Diğer keşiş cevap vermiş:

"Ben o genç kadını bir mil geride bıraktım. Sen neden hâlâ taşıyorsun?"

 

İnce Mesaj

 

ABD'de işsiz bir genç, ünlü işadamı Ford'a gidip iş istemek için bürosuna varır. Sekreterden kavga dö­vüş, 8 ay sonraya randevu alır, verilen saatte gider. Sekreter der ki:

"Ford şu anda dışarı çıkıyor. Siz de onu takip edin lütfen!"

Bir arabaya biner Ford. Genç de yanındadır. Yol bo­yu hiç konuşulmaz. Arabadan inip bir mağazaya yü­rürler. Kapıdakiler, büyük bir saygıyla karşılarlar ün­lü misafirlerini. Birlikte gezdikten sonra da, aynı şe­kilde 2. 3. 4. ve 5. büyük mağazalar da gezildikten sonra dönüş için tekrar otomobile binilir. Genç daha fazla dayanamaz ve sorar:

"Sayın Ford, benimle bir iş görüşmesi yapmayacak mısınız?"

"Ya! Demek öyle?.. Pekiyi o halde!"

Ford arabayı durdurup, kahramanımızın inmesini ister ve basar gider. Şehirden uzak, tenha bir yerdir. Gencin cebindeyse hiç para yoktur. Sinirlenerek yürü­meye başlar. Kan ter içinde evine gelir. Bir taraftan da düşünür: 'Mutlaka bir ders vermek istedi. Ama ne?' Günlerce yorum yapıp gizli mesajın ne olduğunu anlamaya, bulmaya, çözmeye çalışır. Bir sonuca ulaşınca da Ford'un ilk ziyaret ettiği mağazaya koşar. İlgililer, büyük bir saygı gösterirler. Her sorusuna, sanki karşı­larında Ford varmış gibi nezaketle cevap verirler. Bundan sonra, 2. 3. 4. ve 5. mağaza yetkililerine der ki:

"Ürünlerinizi pazarlamak istiyorum."

"Buyurun istediğiniz kadar alın satın, parasını son­ra ödeyin!" derler

Bundan büyük yardım mı olur bir insan için? Son­ra, tutun tutabilirseniz. 5 yıl içinde, Amerika'nın en büyük iş adamlarından biri olur.

'Eh Ford'u bir ziyaret edeyim de kendisine teşek­kürlerimi sunayım artık!' diye düşünür.

Gidip Ford'un sekreterine söyler söylemez, aldığı cevap enteresandır:

"Buyurun efendim, Ford sizi bekliyor." Ford ona şunu söyler:

"Aynı yerde arabadan indirdiğim ne ilk kişisiniz, ne de son. İçlerinden bir tek siz anladınız ne demek istediğimi. O günden beri, hayranlıkla takip ediyorum sizi!"

 

Îtîraf

 

Yaşlı adam eşinin tabutunun arkasından yürüyor­du...

Yürümüyor da kendini sürüklüyor gibiydi: Birlik-'te yaşadıkları yılların tüm zorluklarını yüklenmiş kadar yorgundu...

Bir yandan da dudakları kımıldıyor, sadece ken­disinin duyabileceği kadar alçak bir sesle aşkını iti­raf ediyordu:

"Seni çok seviyorum, bebeğim..."

Yaşlı kadının tabutunu musallaya uzattılar...

Tam önünde durdu...

Cemaat iki yanma ve arkasına dizildi. Gözlerini tabuttan alamıyor, kıpır kıpır dudakları hayata en güzel cümleyi fısıldıyordu:

"Seni seviyorum güzeller güzeli."

İmam, cemaatten haklarını helâl etmelerini iste­yince öyle bir içtenlikle helâl etti ki, duyanlar, yaşlı adamın yüreği koptu sandılar.

Oysa karısını sevdiğini bile bilmiyorlardı. Çünkü sevgiyi itiraf etmeyi "zaaf" sayan bir törenin çocu­ğuydu. Anlayacağınız standart erkeklerden biriydi. Hattâ biraz da fevriydi: Çabuk öfkelenir, öfkelendi­ğinde avaz avaz bağırırdı.

Şimdi tabutunun içinde musallada yatan karısı çoğunlukla gülümser, kızgınlığının geçmesini bek­lerdi.

îmam ölümden söz ediyordu. Yaşlı adam gözün­de iki sıra yaşla bakındı. Herkes imamın anlattıkları­na dalgındı: Belli ki kendi geleceklerini düşünüyor­lardı.

Ağır ağır uzanıp tabuta dokundu:

"Seni seviyorum canımın içi!.." diye mırıldandı tekrar.

Dile kolay, tam elli yılı birlikte yaşamışlardı. İyi günleri de olmuştu kötü günleri de. Yokluğu da gör­müşlerdi, varlığı da. Karısı bir gün bile yakınmamış, kendisi herhangi bir sebeple paniğe kapıldığı za­manlarda, herşeyin düzeleceğini söyleyerek teselli etmişti.

Gözyaşlarıyla perdelenmiş gözlerle tabuta baktı:

"Seni deliler gibi sevdim can yoldaşım, son anıma kadar da seveceğim."

Namaz ve dua bitince birkaç delikanlıyla birlikte taburu omuzladı...

Zaten zor yürüyordu, ama karısını taşımak isti­yordu.

"Taşıyacağım, çünkü seni çok seviyorum karıcı­ğım."

Mezarlığa geldiler.

Yaşlı adam hep aşkını haykıran cümleler kuruyor, dudakları fısıldamaktan yorulunca, ya da birileri ta­rafından duyulma ihtimali belirince, beyniyle konu­şuyordu:

"Her gün tazelenen bir aşkla sana bağlıyım/' Kendisini kimsenin duymasını istemiyordu...

"Kılıbık" derler diye, adı "light erkek"e çıkar diye korkuyordu hâlâ.

Ne de olsa tüm mahalle onu "kazak erkek" olarak bellemişti. Bu yaştan sonra zaafını (sevgisini) belli edip dillere destan olamazdı. Yıllar boyu aşkını nasıl içinde tuttuysa yine içinde tutacak, karısından son­rasını bile "kazak erkek" havalarında yaşayacaktı.

Yüreği yarılacakhysa yanlsındı...

O da toprak attı karış inin üzerine: Her küreğe aş­kını döktü, dua gibi karısının ruhuna gönderdi. "Seni seviyorum bahar gözlüm."

Cemaat dağılmaya başladığında o diz çöktü. Karısının mezarından aldığı taze bir avuç toprağı burnuna götürdü, gözlerini kapadı; karısını son kez koklarken yine o sihirli cümleyi söyledi:

"Seni çok seviyorum, yürek seferim."

Büyük oğlu ile ortanca kızı yanına geldiler. Büyük oğlu:

"Tamam babacığım" dedi koltuklayıp ayağa kal­dırmaya çalışırken, "onu çok sevdiğini biliyoruz, ama artık eve dönme vakti."

Yaşlı adam ellerini yüzüne kapayıp hıçkırıklarını tutmaya çalışırken:

"Onu çok, seviyorum" dedi, "ama bunu kendisine hiçbir zaman itiraf edemedim."

 

Kalp Cerrahı Ve Motor Ustası

 

Dünyanın en ünlü kalp doktorlarından birinin arabası bozulmuş, arabasını tamire götürmüş. Ta­mirci arabanın kaputunu açmış ve doktora dönerek:

"Size bir şey soracağım," demiş. "Neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. Meselâ ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede ol­duğunu anlayacağım, kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hat­ta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini ta­kacağım!.. Söylesenize nasıl oluyor da siz milyon do­larlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atı­yorum?"

Bunun üzerine doktor tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş:

"BUNLARIN HEPSİNİ MOTOR ÇALIŞIYORKEN YAPMAYI DENESENİZEL.

 

Kavanozdaki Taşlar

 

Hoca, bir elinde büyük bir cam kavanoz, öbür elinde bir torba ile sınıfa girdi. Kavanozu masasına bir tarafına özenle yerleştirdi. Torbayı da masanın öbür tarafına koyduktan sonra öğrencilerine döndü:

"Her işi zamanında, sırasıyla ve özenli bir disiplin içinde yapmak, başarının ilk şartıdır, çocuklar" diye konuşmaya başladı, "şimdi bunu ispatlayan küçük bir deney yapacağız,"

Torbadan çıkardığı iri taşları kavanoza yerleştirmeye başladı. Az sonra koca kavanoz, ağzına kadar iri taşlarla dolmuştu. Hoca, sınıfa sordu:

"Kavanoz doldu mu, çocuklar?" Bir ağızdan cevap verdiler: "Eveeet!"

Hoca gülümsedi. Elini torbaya soktu. Avuçladığı küçük çakıl taşlarını kavanoza döktü. Kavanozu şöyle bir salladı. Küçük çakıl taşları, büyük taşların arasına yerleşti. Hoca aynı işlemi birkaç kere tekrarladı. Her defasında kavanozu salladı. Küçük taşları her sallamada iri taşların arasına girdi. Hoca tekrar sınıfa döndü:

"Kavanoz doldu mu, çocuklar?"

Bu oyun her zaman eğlence arayan gencecik öğrencilerin çok hoşuna gitmişti. Daha yüksek sesle bağırdılar:

"Dolduuu!"

"Bence daha dolmadı" diye başını salladı, Hoca, "daha var/'

Bu defa iki avucunu birleştirip torbaya soktu. Çıkardığı kumu kavanoza ekledi. Salladı. Sonra tekrar daldırdı avuçlarını torbaya, yine kum çıkardı, kavanoza koydu, yine salladı. İnce kum kalın taşların ve ince çakılların arasına girdi, kayboldu. Hoca bir kavanozu göstererek sordu:

"Artık iyice doldu mu, kavanoz?" "Eveeet, dolduuuu!"

"Sanmam" dedi, Hoca, "ama bakalım, dolmuş mu?"

Masanın ortasındaki dolu sürahiyi aldı. Bütün suyu kavanoza boca etti. Tekrar sınıfa döndü ve bir komutan edasıyla konuştu:

"İşte şimdi kavanoz doldu. Peki bundan ne gibi dersler çıkardınız?"

Öğrencilerden biri atıldı:

"Bence bu deneyle bize demek istiyorsunuz ki, işiniz ne kadar yoğun olursa olsun, hayatınızı iyi plânlarsanız, yeni işlere yer bulabilirsiniz."

"Bu çok doğru" dedi, Hoca, "ama benim bu deneyle size asıl söylemek istediğim şu ki, eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız. Şimdi hepinize soruyorum. Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları bulup öncelikle kavanoza yerleştiriyor musunuz? Yoksa kavanozu kumla ve suyla doldurup büyük taşları dışarda mı bırakıyorsunuz? Böyle yapanın beyni boştur."

 

Yazar Ve Kuş

 

Orta yaşlı meşhur bir yazar koskoca konağında tek başına yaşıyormuş...

Memleketin genel gidişatından risk yönetimine, Amerikan ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki üretgenliğinden Rusya Federasyonunun uzak, yakın geleceğine dair çok önemli yazılar yazıyor, yazdıkla­rı büyük gazete ve dergilerde yayınlıyor, televizyon­lar onu konuk etmek için yarışıyormuş.

İç politika, dış politika, orta politika, ekonomi, tartışma, kavga derken, öyle çok işi varmış ki, (Ha­yatı ıskalayan herkes gibi) başı kaşmsa, zamansızlık­tan neredeyse adam tutup kaşıtacakmış.

Zaten bu zamansızlık yüzünden evlenmemiş...

Yine zamansızlıktan sokağa bile çıkmaz, kimseyle görüşmez, kapıları pencereleri sıkı sıkıya kapatıp yalnızlığını bilgisayarının tuşlarıyla paylaşırmış.

Bir sonbahar ikindisinde penceresine minicik bir kırlangıç konmuş...

Farketmemiş bile: Gözü yazdıklarından başka bir şey görmezmiş zaten.

Ama camın tıkladığını duymuş. Bakmış ki bir kır­langıç var. Bir bakışlık vaktini çaldığı için öfkelenmiş kuşa:

"Git başımdan be!.." diye homurdanmış.

Fakat minik kırlangıç hiç üzerine alınmamış. Ya­zarı seyretmeyi ve arada bir gagasıyla camı tıklatma­yı sürdürmüş.

Yazar huylanmış. Bir kuş tarafından olsa bile, iz­lenmek hiç hoşuna gitmemiş. Küçük kırlangıca ba­ğırmış:

"Kıştsana be, defol!.."

Kırlangıç yine aldırmamış. Öyle bir bakıyormuş ki, sanki beni içeri al, bak sonbahar geldi, arkadaş­larım çoktan sıcak bölgelere göçtü, ben göç mevsimi­ni kaçırdım, bu yüzden yalnızım. İçeri gireyim, hem kışı sıcak bir ocak başında geçiririm, hem de yalnız­lığını paylaşırım" diyormuş.

Fakat gözleriyle kırlangıcın söylediklerini okuya­bilmek için ona yönelik bakışlarda sevgi damlaları olması gerekiyormuş. Yazarın bakışlarında ise sevgi­nin kırıntısı bile yokmuş.

Hızla pencereye gidip öfkeyle kanadı açmış...

"Kışt dedik ya!.."

Minik kırlangıç korkuyla uçmuş.

Yazar masasının başına dönerken:

"Sanki bana bir şeyler söylüyor" diye düşün­müş...

Televizyon tartışmalarındaki rakiplerini perişan eden buzdan tebessümüyle kırlangıca bakarak sor­muş:

"Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?"

Kırlangıç çatal kuyruğunu sevinçle sallayarak ce­vap vermiş:

"Evet, isterseniz sizinle arkadaş olabiliriz." Yazar çok şaşırmış. "Gerçekten konuştu mu?"

Yorgunluktan sesler duymaya başladığına karar vermiş.

"Artık biraz dinlenmem lâzım, hafta sonu yazlığa gideyim."

Tam yazısına dönmek üzereyken, ince sesi tekrar duymuş:

"Ne dersiniz? Bilirim yalnızlık zordur."

Yazar yerinden kalkmış. Yorgunluktan ayakta uyuduğunu ve rüya gördüğünü düşüne düşüne pencereye yürümüş.

"Arkadaş olmak mı istiyorsun?"

"Evet. Uzun kış gecelerinde seni eğlendirir, yal­nızlığını gideririm."

Yazar alışkın olduğu üzere sorgulamaya başlamış: "Bir bana, bir de kendine bak: Şu mini minnacıklı-ğmla benim ne işime yararsın ki? Ayrıca yalnızlık fi­lan da çekmiyorum. Yalnızlık çekmediğime göre, ar­kadaş aramadığımı anlamışsmdır."

"Tamam" demiş kırlangıç, "diyelim ki sizin bana ihtiyacınız yok7 benim size ihtiyacım var. Arkadaşla­rım çoktan sıcak bölgelere göçtü. Ben geciktim. Dışa­rıda bırakırsan soğuktan ölürüm. Hadi beni içeri alın."

Yazar şöyle bir düşünmüş: Kırlangıcı eve almaya razı olursa kafese ihtiyacı olacak, bu da yetmeyecek yemleyecek, kafesi temizleyecek, su koyacak...

"Kusura bakma" demiş, "zamanım çok değerlidir, seninle vakit öldüremem. Zaten ben koskoca bir ya­zarım, sen ise parmağım kadar bir kuşsun, arkadaş filan olamayız. Ben arkadaş arasam kendi sosyal çevrem ne güne duruyor."

"Ama onların size veremeyeceği duru bir mutlu­luk verebilirim" diye inlemiş kırlangıç, "ne olur alın beni içeri."

Yazar bir ara yumuşar gibi olmuşsa da, bu fazla sürmemiş, yine eski katı haline dönmüş.

"Olmaz" diye kestirip atmış, "seninle uğraşa-mam. Hadi git, daha fazla vaktimi alma. Yalnız-mal-nız diye de duygu sömürüsü yapma> ben halimden memnunum; şimdiye kadar böyle yaşadım, bundan sonra da yaşarım."

Minik kırlangıç meşhur yazarı ikna edemeyeceği­ni anlamış, çaresizlik içinde boyun bükmüş, grileş-miş bulutlara doğru uçmuş gitmiş.

O gözden kaybolur kaybolmaz, yazar, ellerini oğuşturarak masasına dönmüş;

"Ben önemli bir yazarım, ülkem yazacaklarımı bekliyor, kuşlarla oynaşmaya vakit ayıramam."

Küçük kırlangıç yüzünden yarım kalan cümlesini tamamlamak için bilgisayarın tuşlarını tıklatmaya başlamış:

"Bu durumda Amerika Birleşik Devletleri'nin" di­ye sürdürmüş kırlangıç yüzünden yarıda kalan cüm­lesini, "kırlangıçlara ilişkin politikasını gözden ge­çirmesi kaçınılmazdır..."

Birden kurduğu cümlede bir terslik olduğunu fark etmiş. Dikkatle okumuş ve sehven cümleye gi­ren "kırlangıç" kelimesini yakalamış.

Ne var ki o günden sonra bu kelime sık sık yazıla­rına girecek, hatta bu yüzden yazı yazdığı gazetele­rin yöneticilerinden uyanlar alacakmış.

Hayatına ilk defa bir canlı giriyormuş. Üstelik de bu bir kırlangıçmış.

Uzun kış gecelerinde önce zaman zaman, sonra sık sık kırlangıcı düşünmeye başlamış, yazar...

Düşündükçe, yalnızlığını tüm acımasızlığıyla his­sediyor, bazen yalnızlık duygusu dayanılmazlaşı-yormuş.

Kırlangıcın arkadaşlık teklifini reddettiğine bin kere pişman olmuş, ama arük iş işten geçmişmiş.

Neyse, uzun kış gecelerinin sonunda bahar gel­miş, arkasından da yaz ucunu göstermiş, havalar ısınmış.

Meşhur yazar, eskiden sim sıkı kapalı tuttuğu percerelerini ardına kadar açıyor, kırlangıcın tekrar gelmesini bekliyormuş.

Bir kuş sesi duyduğunda hemen pencereye koşu­yormuş...

Fakat kırlangıç görünürlerde yokmuş.

Sonunda dayanamamış, kuşlardan iyi anlayan bi­rini bulmuş. Başından geçenleri anlattıktan sonra sormuş:

"Acaba bir daha ne zaman pencereme gelir?" Kuşçu acı acı gülmüş:

"Artık istese bile gelemez" diye cevap vermiş, "çünkü kırlangıçlar sadece altı ay yaşarlar."

Yazar, donmuş kalmış.

Kimse mutluluğu stok edemez... Kaçan fırsatları kimse geri getiremez...

Herkes bir gün, her türden dostluğa ve arkadaşlı­ğa ihtiyaç duyabilir.

 

Kim Zengin, Kim Fakir?

 

Günlerden bîr gün bir baba ve zengin ailesi oğlu­nu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, in­sanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna gös­termek.

Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün ge­çirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu:

"İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne öğrendin peki?"

Oğlu cevap verdi: "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört.

Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havu­zumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri.

Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları.

Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.

Oğlu ekledi:

"Teşekkürler baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

 

Kulaksız Bebek

 

"Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne heye­canla. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan âdeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilen­mediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunlu­ğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti/ çocuk büyüdü ve okula başla­dı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendi­sini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Bü­yük bir çocuk bana ucube dedi..."

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arka­daşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer in­sanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun so­runu hakkında görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlan­dı. İki yıl geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk, ancak unutma bu bir sır" dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve âdeta yeni bir in­san ortaya çıktı. Yeni görünümüyle psikolojisi de dü­zelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başa­rılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bil­mek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..."

"Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatının en karan­lık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesi­nin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliy­le geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "An­nen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadı­ğı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"

 

Küçük Sally

 

Sally. küçük kardeşi George'in amansız hastalığı hakkında, anne ve babasının konuşmalarını duyduğu tarihte, yalnızca sekiz yaşındaydı...'

Annesi, George'in hastalığının git gide ilerlediğini, önemli bir ameliyat geçirmesi halinde ancak sağlığına kavuşabileceğini, fakat ameliyatın çok pahalı olduğu­nu söylüyordu...

Babası ise umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıl­dıyordu:

''Biz ne yazık ki fakiriz, yiyecek ekmeğimizi zor çı­karıyoruz, bu durumda oğlumuzun kurtulması için bir mucize gerekiyor."

Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yü­rüdü Sally...

Kumbarasını koyduğu yerden alarak içindeki para­lan yavaşça yere döktü. Diz çöküp saymaya başladı; "Tam bir dolar on bir sent/' Yanılgıya düşmemek için üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları: Çünkü tüm serveti buydu. Ne zorluklarla biriktirmişti.

Hepsini cebine koyarak hızla evden çıkıp, doğru so­kağın başındaki eczaneye koştu.

Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğunluk arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu.

Sally büyük bir sabırla sıranın kendisine gelmesini bekledi.

Nihayet eczacı ona döndü, yanmağız sordu: "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım."

Gözleri dükkâna yeni giren iyi giyimli, zengin görü­nüşlü, orta yaşlı adama takılınca, acele acele ekledi:

"Çabuk söyle, beyefendiyle ilgileneceğim" Sally üzgün ve kırgın bir sesle konuştu:

"Kardeşim çok hasta, iyileşmesi için mucize gereki­yormuş, sizden bir mucize almak istiyorum."

Eczacı Sally'ye garip garip bakü: "Anlayamadım" dedi, "mucize mi?"

"Babam söyledi" diye ekledi Sally, "babam, karde­şim için: 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi. Ben de o mucizeyi almak üzere eczanenize geldim. Bir mu­cize kaç para efendim?"

Eczacı, Sally'ye sevgiyle karışık bir acıyla baktı bu kez:

"Üzgünüm yavrum" dedi, "maalesef sana yardıma olamayacağım."

Sally kolay kolay vazgeçmek niyetinde değildi. Kar­deşini çok seviyordu. Eczacının gözlerinin içine baka­rak:

"Merak etmeyin efendim" dedi, ''param var, alaca­ğım mucizenin karşılığını ödeyeceğim, siz yalnızca fi-yatını söyleyin yeter."

Eczanede bekleyen iyi giyimli, orta yaşlı adam, cevap vermeye hazırlanan eczacıyı bir el işaretiyle susturduktan sonra, gülümseyerek Sally'ye döndü:

"Kardeşinin iyileşmesi için ne tür bir mucize gere­kiyor küçük hanım?"

"Bilmiyorum" dedi, Sally.

Gözlerinden süzülen yaşlara aldırmadan devam etti:

"Bildiğim şu ki, küçük kardeşim George çok has­ta. Bir mucize olmazsa ölecek. O zaman ben de kum-baramdaki tüm paraları çıkarıp mucize satın almak için bu eczaneye geldim. Böyle durumlarda herkes elinden geleni yapmalı değil mi efendim, biz bir aile­yiz ve birbirimizi çok seviyoruz."

"Ne kadar paran var?" diye sordu orta yaşlı, iyi giyimli adam.

"Tam tamına bir dolar ve on bir sent" dedi Sally, avucunu açıp paraları adama göstererek: "Dünyada­ki tüm servetim bu. Ve ben tüm servetimi kardeşim için harcamak istiyorum!"

"Bu aslında iyi bir para" derken hüzünle gülüm­sedi iyi giyimli, orta yaşlı adam; "kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucizeyi bu parayla rahatça satın alabilirsin."

Sonra avucunu açıp Sally'ye uzattı:

"Şimdi bütün param bana ver bakalım."

Sally tüm bozuklukları adamın avucuna boşalttı.

"Tamam" dedi adam, "şimdi de elimi tut ve beni evine götür. Kardeşini tanımak istiyorum."

Yorgun eczacının şaşkın bakışları arasında ecza­neden çıktılar.

Sally ile birlikte yürümeye başladılar...

Sally elbette bilmiyordu, eczanede "mucize" arar­ken rastladığı adamın Amerika'nın en tanınmış cer­rahlarından Dr. Carlton Armstrong olduğunu...

Dr. Armstrong Sally'nin çırpınışlarını görür gör­mez, ameliyatı yapmaya karar vermişti.

Yaptı da: George'in ameliyatı başarıyla sonuçlan­dı...

Sally'nin ailesi hiç bir ödeme yapmadan, George sağlığına kavuştu...

Bir hafta sonra mutluluk içinde hastahaneden ev­lerine döndüler.

Ama yaşadıkları olayın etkisinden kurtulamamış­lardı.

Sally'nin annesi, eve girer girmez:

"Hâlâ inanamıyorum" dedi, "yaşadıklarımız ger­çek bir mucize! Yine de ameliyatın kaça mal olduğu­nu merak ediyorum."

Sally kendi kendine gülümsedi.

O bu mucizenin kaça malolduğunu biliyordu: Ta­mı tamına bir dolar onbir sente malolmuştu! (Bonita L. Anticola)

 

Nilüfer Ve Papatya

 

Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böcekle­rin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradı­ğı ormanlardan birinde güzel bir göl vardı.

Suyu berrak mı berrak, serin mi serin... Gölün kı­yısında hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanı-başmda o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı.

Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum, asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.

Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili papatya­sına. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar, şarkılar söylü­yorlardı birlikte. Yalnızlıklarını unutuyorlardı şu koskoca orman içinde...

"Allah'ım," diyordu papatya içinden kimi kez. "Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki? O su­yun içinde yaşar, bense toprakta... Elimi uzatsam tu­tamam bile onu... Oysa öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı.."

Sonra duygularını açıkladı Nilüfer'e:

"Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki... Sana nasıl ulaşa­cağımı bile bilmiyorum... Evet, orada olduğunu bil­mek, sesini duymak, güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine do­kunayım. Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer... Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek..."

Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözleri­ni:

"Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başka­sın, ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme. Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi is­tiyorsan yürekten iste.... Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti, ne makamı, ne mesafeleri, ne de başka bir şeyi dinler... Onun fermanı okunmaya başladı mı her şey susar. Her şey çaresiz kalır... Sevgi söz konusu olduğunda kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz. Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir. Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güç­lenmeye başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm ev­ren... Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik kat­makta, yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya.

Şimdi kapat gözlerini sımsıkı... Sıyrıl tüm düşüncelerinden... Yalnızca ama yalnızca beni düşle... Yanımda olduğunu, gölün sularında

Elimi tuttuğunu hayal et... İste beni...

Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yok­tur!"

Papatya, Nilüfer'in dediğini yaptı. Yalnızca ama yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine. Kendini güzeller güzeli çiçeğinin yanında farzetti. İstedi... İstedi...

"Aç gözlerini!" dedi Nilüfer.

Papatya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında. Sevgili çiçeğinin yamnda, gölün suları içinde bir ni­lüfer çiçeğiydi artık o da...

 

Öfkeli

 

Kolaylıkla kızıp arkadaşların kalbini kırabilen bir çocuktu o. Babası onu bu huyundan vazgeçirebil-mek için bir yol düşündü. Ve bir gün ona bir torba dolusu kocaman çiviler verdi ve her öfkelendiğinde arka bahçelerindeki tahta çite bir çivi çakmasını söy­ledi.

İlk gün çocuk çite tam 27 çivi çakmak zorunda kaldı. Fakat gün geçtikçe çite çaktığı çivilerin sayısı azaldı. Çocuk öfkesine hakim olmanın o kocaman çi­vileri çite çakmaktan daha kolay olduğunu görmüş­tü. Nihayet öyle bir gün geldi ki, öfkesine hakim ol­maya ve kırıcı sözleri ağzından kaçırmamaya başla­dı.

Babasına gidip yarı sevinç, yarı gururla durumu anlattı. Babası bu defa ona öfkesine her hakim oldu­ğunda çitten bir çivi sökmesini söyledi.

Günler geçti ve bir gün koşa koşa babasının yanı­na giden çocuk çitin üzerinde hiç çivi kalmadığını müjdeledi. Bunun üzerine babası onun elinden tu­tup çitin önüne getirdi.

"Aferin oğlum, sonunda basardın" dedi, "ama çi­tin üzerindeki şu deliklere bakar mısın? Çit asla eski­si gibi olmayacak. Öfkeyle konuşan insan, sözleriyle aynen bu delikler gibi bir yara açar karşısmdakinde. Bir bıçağı birisine saplayıp çıkarırsın; kaç defa 'Özür dilerim' desen de o yarayı oradan kaldıramazsın. Onun için daha baştan öfkeyle konuşmamak ve ha­reket etmemek gerek/'

 

Rolls Royse

 

Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa otu­rur ve utangaç bir eda ile:

"Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiyacım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim?./' di­ye sorar?

Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve konuş­masından çok etkilenmesine rağmen, kendi bankala­rı ile daha önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup, olmadığı gibi beylik sorularını, ez-berletildiği şekilde sorar.

Adam, bunun üzerine kibarca ve ezilerek bunla­rın aslında hepsini kendisine temin edebileceğini, fa­kat çok acelesinin olduğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşımını da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:

"Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; kapınızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce arabam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 hafta son­ra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra arabamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu?"

Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider. Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilcisinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 haftalık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder.

Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak: "Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefendi na­sıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 dolar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce arabasını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır ?" diye sorar.

Bunun üzerine müşteri şöyle cevap verir:

"Peki siz New York'da Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin olduğunuz ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz?"

 

Son Ders

 

Memleketin en tanınmış ressamı, yeni ressamlar yetiştirmek maksadıyla bir resim okulu açmış, onlar­ca öğrenci kaydetmişti.

Aralarında biri vardı ki, diğerlerinden hemen ay­rılıyordu.

Hem akıllı, hem saygılı, hem çalışkan bir çocuktu: Çok da yetenekliydi.

"Böylesi zor   bulunur" dedi yaşlı özen göstereceğim." yaşlı ressam, "ona

Gerçekten de özen gösterdi. Özel dersler verdi, her şeyiyle yakından ilgilenip yetiştirdi.

Yıllar yıllara aktı, genç öğrenci iyi bir ressam ol­du.

Günlerden bir gün Hocası genç ressamı yanına ça­ğırdı:

"Artık iyi bir ressamsın" dedi, "sıra son bir sınava geldi."

Genç ressam heyecanlanmıştı:

"Nasıl bir sınav bu Hocam, resim mi yapacağım?"

"Evet" dedi yaşlı ressam, "resim yapacaksın, ama bu kez yapabildiğinin en iyisini istiyorum senden."

Birkaç hafta sonra genç ressam, yapabildiği en iyi resmi yapıp Hocasına getirdi:

"İşte hocam, olmuş mu?"

Yaşlı ressam gözlüklerini gözüne yerleştirip resmi uzun uzun inceledikten sonra:

"Mükemmel" diye gülümsedi, "şimdi bunu al, şe­hir meydanına as, bakalım halk da beğenecek mi?"

Genç ressam hocasının ne demek istediğini pek anlayamamıştı:

"Nasıl yani?" diye sordu.

"Söylediklerim gayet açık, evlâdım; bu resmi şe­hir meydanında uygun bir yere asacaksın. Yani hal­kımızın beğenisine sunacaksın. Bakalım beğenecek­ler mi?"

"Başüstüne."

Genç ressam giderken, aklına yeni bir şey gelmiş gibi durdurdu:

"Ha, söylemeyi unuttum: Resmin yanına bir levha ile kalemler koy. Levhaya şöyle yaz: 'Bu resmin be­ğenmediğiniz yeri varsa, lütfen üzerine X işareti ko­yun/ İki gün sonra resmi bana getir."

Genç ressam söylenenleri aynen yaptı...

İki gün sonra resmi almaya gittiğinde apışıp kal­dı: X işareti konmadık yer kalmamıştı.

Utana-sıktla Hocasına götürdü:

"Galiba beceremedim Hocam, halk resmimi be­ğenmemiş/'

Yaşlı ressam gülüyordu.

"Niye gülüyorsunuz Hocam, sınavı kazanamadı­ğıma mı?"

"Yoo" dedi Hocası, "imtihan henüz bitmedi ki ka­zanıp kazanamadığını bilelim. Şimdi resmin üzerin­deki X işaretlerini sil. Götür yine aynı yere koy Ama bu kez resmin yanına boyalarla fırçalar da bırak. Ve levhaya: 'Bu resmin beğenmediğiniz yerleri varsa, elinizin altındaki boyalarla fırçaları kullanarak lüt­fen düzeltiniz' diye yaz."

Genç ressam Hocasının bu isteğini de yerine getir­di.

İki gün daha bekledi...

Üçüncü günün sabahında merak içinde meydana gitti. Resim bıraktığı yerdeydi. Üzerinde tek düzelt­me bile yapılmamış, boyalarla fırçalara da dokunul­mamıştı.

Çok sevindi. Morali düzelmiş olarak resmi indirdi ve Hocasına götürdü.

"Hocam işte resim, bu defa hiç bir müdahale yok, sınavı kazandım mı?"

Yaşlı ressam başını öne doğru sallayarak:

"Evet genç adam" dedi, "sen kazandın sınavı, ama halk kaybetti."

Delikanlı şaşkın şaşkın sordu: "Anlamadım, halk neden kaybetti?"

"Aslında halkın bu sınavı kaybedeceğini tecrübe­lerimle biliyordum. Bu yüzden niyetim onları sına­mak değil, sana son bir ders vermekti..."

Ve yaşlı ressam, gelecek vadeden genç öğrencisine son dersini verdi:

"İnsanların eline fırsat verildiği zaman hiç bir şey bilmedikleri konular üzerine bile bol bol ahkâm ke­serler, değerlendirmeler yaparlar, hattâ acımasızca eleştirirler. Bilgi sahibi olmadan yargıda bulunur­lar..."

Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:

"Eğer insanları yargı mercii sayarsan, sürekli ha­yal kırıklığına uğrarsın."

Gülümsedi:

"Önce resmini X işaretleriyle doldurdular, çünkü bunu yapmalarında hiç bir risk yoktu. Bunu yapmak için bir şey bilmeleri gerekmiyordu. Sadece kendile­rine sunulan fırsatı değerlendirdiler, böylece bir şey­ler bildikleri düşüncesine ulaşıp mutlu oldular."

"Peki sonrasında neden hiç müdahale etmediler?" diye sordu genç ressam.

"Sabırlı ol, söyleyeceğim. Sonrasında, yani bul­dukları yanlışı düzeltmelerini istediğinde, hiç biri cesaret edemedi. Çünkü yanlışı bulmak ve düzelt­mek bilgi istiyordu. Bilgi ve yetenekleri artık risk alfandaydı. Oysa resimden hiç anlamıyorlardı. Bilgisiz­liklerini sergilemekten kaçındılar."

Elini genç ressamın omuzuna koydu:

"Hiç bir zaman sanatını bilgisizlerin takdirine sunma, kendini onların yargısına bırakma, unutma ki yaptığın her şey senin bilginin, becerinin, biriki­minin, çalışma ve çabalarının ürünüdür ve son dere­ce kıymetlidir. Kendi kendinin yargıcı ol ve değerini kendin belirle ama bunu adaletle yap."

Bir adım geriye çekilip genç ressama derin derin baktı:

"Başkalarını ve eserlerini yargılama hakkın olma­dığını da unutma."

Bilgi sahibi olmadığımız konularda ahkâm kes­meye hepimiz meraklı değilmiyiz?

 

Tek Kollu Şampiyon

 

On yaşındaydı. Sol kolunu feci bir trafik kazasın­da kaybetmişti. Buna rağmen hayata dört elle sarıl­maya çalışıyordu. Tek kollu olmasına rağmen bir gün judo öğrenmeye karar verdi.

Anne-babası da ona destek olunca, yaşlı bir Japon ustasından judo dersleri almaya başladı. Çocuk ga­yet başarılıydı, ama hocasının üç ay boyunca ona sa­dece tek hareket öğretmiş olmasını anlayamıyordu.

"Hocam" diye sordu, "Sizce daha başka hareket­ler de öğrenmem gerekmez mi?"

Usta, sakin bir sesle şu cevabı verdi:

"Evlât, bu, bilmen ve iyice öğrenmen gereken tek hareket."

Hocasının tavrını pek anlayamamıştı, ama ona inanıyor ve güveniyordu. Çalıştı, çalıştı, hep o tek hareketi en iyi şekilde yapmaya gayret etti.

Birkaç ay sonra, hocası onu ilk turnuvasına soktu. İlk iki maçı kolayca kazanan genç talebe, hem se­vinçliydi, hem de müsabakaları bu kadar rahat ka­zandığına hayret ediyordu.

Üçüncü karşılaşma daha zorlu geçeceğe benziyor­du. Ama rakibi sabırsızlanıp ona hücum etti ve ço­cuk o tek hareketini kullanarak onu çarçabuk altetti. Başarısına hâlâ şaşırmaya devam eden tek kollu tale­be şimdi finale kalmıştı.

Bu defa ki rakibi herkesten daha iri, daha güçlü ve daha tecrübeliydi. Karşılaşma başladıktan sonra, karşısındaki çocuk bir süre üstün göründü. Tek kollu çocuğun bedeninin incinebileceğinden endişelenen hakem mola düdüğü çaldı. Daha sonra, tam maçı so­na erdirmek üzereydi ki, çocuğun hocası müdahale etti.

"Hayır" dedi, "Bırakın devam etsin." Karşılaşma kaldığı yerden devam etti. Bir-iki da­kika sonra, çocuğun rakibi son derece ciddi bir hata yaptı ve gardım düşürdü. Genç talebe hemen o hare­ketini yaparak rakibini yere devirdi. Maçı ve turnu­vayı kazanmıştı. Tek koluyla bütün rakiplerini altet-miş ve şampiyon olmuştu!

Eve giderken çocuk cesaretini toplayıp nice za­mandır sormak istediği şeyi sordu:

"Hocam, ben tek kolumla ve tek hareketle turnu­vayı nasıl kazanabildim?"

"İki nedenden ötürü kazandın ve şampiyon ol­dun. Birincisi, judodaki en zor hareketlerden birisin­de ustalık kazandın. İkincisi, bu hareketi savuştura-bilmesi için rakiplerinin senin sol kolunu tutması ge­rekiyordu."

 

Usta Aşçı'nın Kötü Yemeği

 

Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam ye­meğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, pa­tatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişme­mişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu farkettirmemek için ellerinden geleni yaptt-larsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:

"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyo­rum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var" dedi.

Yaşlı kadm gülümseyerek cevap verdim kalbini kıramayarak

 

Üç Sarı Gül

 

Süpermarkete alışveriş için gitmemiştim aslında.. 37 yıllık kocamı kaybedeli bir hafta olmuştu ve bu dük­kanda onunla ne tatlı anılarımız vardı.

Ben alışveriş yaparken ortadan kaybolurdu. Nereye gittiğini bilirdim.. Elinde üç tane sarı gülle dönerdi hep..

Rudy sarı gülleri çok sevdiğimi bilirdi.

İçim hem sevgi hem hüzünle doluydu.. Bir kaç şey alıp sepete attım.. Tek kişi için alışveriş, iki kişiye alır-kenden daha çok düşündürüyor insanı, nedense..

Et reyonunun önünde bifteklere bakıp, Rudy'nin bunlara nasıl bayıldığını hatırlarken bir genç kadın gel­di yanıma.. İnce uzun, güzel bir sarışındı.. Bir kocaman pirzola paketi aldı, sepetine attı..Sonra durdu, düşündü, pirzolaları sepetten çıkarıp, tekrar rafa koydu.. Ona te­bessüm ederek baktığımı farketti aynı anda..

"Kocam pirzolayı çok sever, ama bu fiatla da ala­mam ki.. Bilemiyorum.."

Dokunsalar ağlayacağım.. Mavi gözlerinin taa içine baktim.

"Kocam sekiz gün önce öldü" dedim, sesimin titre­mesini kontrola çalışarak.. "Alın bu pirzolaları ve birlik­te olduğunuz her anırt hazzını yaşayın.."

Başıyla evetiedi.. Pirzolaları tekrar sepetine koydu ve yürüdü..

Ben de süt, peynir reyonuna doğru gittim. Şimdi ar­tık hangi büyüklükte süt almalıyım, diye düşünürken, bana doğru gelen yeşil elbiseye dikkat ettim. Oydu.. Sa­rışın kadın.. Yüzünde o güne dek rastlamadığım kadar güzel ve anlamlı bir tebessüm vardı.. Göz göze geldik.. "Bunları size aldım" dedi., "Kasaya vardığınızda, parasının ödendiğini göreceklerdir.." Uzandı, yanakla­rımdan öptü ve..

Ve sepetime, uzun saplı üç san gül bıraktı..

Ona ne yaptığını, bu güllerin benim için ne mana ifa­de ettiğini söylemek istedim, ama mümkün mü?.. Hıç­kırıklara boğuldum. Gözyaşlarını görmemi engel­liyordu ama onun uzaklaştığını hayal meyal farkettim..

Sepetimdeki sarı güllere baktım.. Hem de üç taney­diler..

Nerden biliyordu?..

Birden anladım..

Bilmiyordu ki.. Dükkanda yalnız değildim..

Gözlerimde yaşlarla yukarı doğru baküm..

"Rudy." dedim.. "Rudy, beni unutmadın, beni hala bırakmadın değil mi?.."

Rudy, gene benimle gelmişti alışverişe.. Bu sarış; kadın onun pensiydi..

"Ağlamak güzeldir.. Süzülürken yaşlar gözünden, Sakın utanma.."

Aynen öyle.. Geliyorsa içinizden aldırmayın.. Ben d öyküyü çevirirken ağladım zaten..

En iyi ağlamayı en çok sevenler bilir!.. (Hıncal Uluç, 14 Şubat 2001, Sabah gazetesi)

 

Villa

 

Sevdiğim bir arkadaşım var, işine çok hassas. Bir firmada mühendis olarak çalışıyor. Bursa ve Yalova'da villalar yapıyorlar.

Arkadaşım, iş ne gerektiriyorsa onu yapmakta ıs­rar ediyor.

Sırf bu yüzden inşaat sahipleri ile sık sık takışıyor.

Patron ayda bir şantiyeye geliyor ve âdeta küplere biniyor.

- Bu ne kardeşim yaa, şu demirlere bak! Gören de gökdelen dikiyoruz sanacak!

- Ama efendim standartlar bunu gerektiriyor.

- Bırak şimdi standartı mıtandardı... Bunlara kim uyuyor? Böyle yaparsan, batarız ama.

-  Eğer malzemeden kısacaksanız, bana müsaade edin gideyim.

- Yahu bırak bu ayakları. Senin maliyetten haberin yok tabiî. Masraflar aldı başını gitti?

- Ama bunlarda insan yaşayacak. Birinin burnu ka­nasa nasıl hesap veririz sonra?

- Of, of! Sen adamı ihtiyarlatırsın. Nasıl biliyorsan öyle yap. Dürüstlüğünü bilmesem gözünün yaşına bakmayacağım ama...

Patronlar her gelişinde yukarıdaki konuşmalar tek­rar edilir gider.

Aradan aylar geçer.

Villa projesi biter. Evlerin büyük bir bölümü müş­terilere teslim edilir.

Bu arada Mühendis kardeşimizin ilişiğini keser. Hizmetlerinden dolayı soğuk bir teşekkür eder, bun­dan sonraki hayatında başarılar dilerler.

17 Ağustos 1999...

Saat üç civarlarında Marmara çalkalanıyor.

Millet sokaklarda...

Felaketin büyüklüğü sabah anlaşılıyor.

Adapazarı, Kocaeli, Yalova, Çınarcık, Gölcük, Avcı­lar yerle bir...

Mühendis kardeşimizin aklı yaptığı villalarda. Acaba yıkılan oldu mu, ölü yaralı var mı? Telefonlar duvar, kimse cevap vermiyor.

Sıkıntıdan kâh saçlarını yoluyor, kâh tırnaklarını kemiriyor. Tam o ara cep telefonu çalıyor.

Karşısında eski patronu. Adam heyecandan konu­şamıyor.

- Ali Bey! Ali Bey! Allah senden razı olsun... Beni affet... Etraftaki bütün evler yerle yeksan oldu. Site­miz sapasağlam. Sabah bütün villaları kontrol ettim. Bir iki yerde sıva çatlamış o kadar. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

- Rica ederim efendim. Ben sadece görevimi yap­tım.

- Ne görevi ya... Sen benim ve çocuklarımın hayatı­mı kurtardın... Villalardan birini sana ayırdım. İstedi­ğin zaman gel, anahtarını al. Firmamız emrine amade, ne zaman işe başlamak istiyorsan...(Ahmet Sırrı Arvas)

 

Bahçedeki Hazine

 

Bir zamanlar, karlarla kaplı bir dağın tepesinde mavi boyalı bir evde yaşayan ve geçimini çobanlıkla sağlayan bir genç vardı. Her geçen gün birbirine benzer sayılırdı onun için. Ailesiyle huzurlu bir ha­yat sürer, hayvanları vadilerde otlatır ve akşam olunca eve dönerdi.

Bu sıradan gibi görünen hayatın derinine inmeye de çalışırdı çoban. Koyunlarını otlatmaya gittiğinde, geceleri gökyüzüne uzun uzun bakar yıldızları dü­şünür. Yaratıcının haşmetine hayret ederdi. Bahar mevsiminde tepeleri kaplayan rengarenk çiçeklerin sergilediği güzellikleri seyreder, Yaratıcısının sanatı­nın güzelliğine hayran kalırdı.

Genç çoban bir gece bir rüya gördü ve hayatı de­ğişti. Rüyasında şehre gidiyor, şehri ikiye bölen neh­rin üzerindeki köprünün ayaklarına iniyor ve orada gömülü bir hazine buluyordu. Önceleri üzerinde durmadığı bu rüyayı defalarca görünce karar verdi: Şehre gidecek, köprünün altında gerçekten bir hazi­ne olup olmadığını anlayacaktı.

Uzun süren bir yolculuktan sonra şehre ulaştı ve doğruca köprüye gitti. Köprünün çok sıkı bir koru­ma altında olduğunu görünce biraz ümidi kırıldı Şehrin bu kısmı silahlı askerlerle kaynıyordu, çünkü köprü kralın sarayına giden yolun üzerinde bulunuyordu.

Genç, günlerce köprünün civarında dolaştı dur­du, üstündeki yoldan geldi geçti, ama bir türlü ayak­ların olduğu kısma inemedi. Aradan iki hafta geçti Bir gün muhafızlardan birisi onu yakaladı ve sorgu­ya çekmeye başladı.

"Seni her gün bu köprünün etrafında görüyorum Maksadın nedir ey köylü? Yoksa, kralımıza suikast mi yapmak istiyorsun?" diye soran muhafıza, zaten hayal kırıklığına uğramış olan genç rüyasını olduğu gibi anlattı.

O hikâyesini bitirdiğinde muhafız müthiş bir kah­kaha patlattı. Öyle kendinden geçercesine gülüyor­du ki, genç neye uğradığını şaşırmıştı. Askerin bu davranışına bir anlam veremiyordu. Sonunda, mu­hafız kahkahalarına hakim olup doğru dürüst nefes alabilmeyi başardı ve gülme hıçkırıklarının arasında şunları söyleyebildi:

"Siz köylüler ne kadar safsınız ki, gördüğünüz rü­yalara inanıyorsunuz. Ben de senin gibi rüyalarıma aldırış edecek olsaydım, şimdi tozlu topraklı yollar­da, tepesi karla kaplı dağın üstündeki mavi boyalı bir eve gidiyor olurdum. Günlerdir gördüğüm rüya­ya bakılırsa, o evin bahçesindeki ağacın altında bir hazine gizliymiş."

Köylü, askerin bahsettiği evin ve bahçenin kendi-sininki olduğunu anlamıştı. Evine döndü. Ağacın al­tım kazdığında o hazineyi buldu. Hazine hep kendi bahçesindeydi, ama onu önce uzaklarda araması ge­rekmişti.

 

Çobanın Köşkü

 

Şehrin gürültüsünü, keşmekeşini ve huzursuzlu­ğunu bırakıp sarp dağlara tırmanan birkaç dağcı, bir ara bir çobanla karşılaştı. Çobanla süren kısa sohbet­lerinden akıllarında, onun ilerideki tepenin zirvesin­de bulunduğunu söylediği köşk kalmıştı. Çoban faz­la bilgi vermemiş, ama orasının harika bir yer oldu­ğunda ısrar etmişti.

Gençler merak içindeydi. Bu dağ başında hang: zengin bir köşk yaptırmış olabilirdi? Bu kadar zen­gin olduğuna göre herhalde olağanüstü bir köşk ol­malıydı. Kim bilir kaç odası vardı.

İçlerinde köşkü görmek için karşı konulmaz bir istek uyandı. Ve saatler süren bir tırmanıştan sonra sözü edilen tepeye ulaştılar. Ama görünürde ne köşk vardı, ne de bir ev. Birden kandırıldıklarını düşün­düler. Çoban kendilerine yalan söylemiş olmalıydı!

O sırada, kendilerinden önce oraya ulaşmış olan çoban yanlarına geldi ve onları büyük bir çam ağacı­nın dallarına bakmaya davet etti. Önce ne olduğunu anlayamadılar, daha sonra ağacın gövdesine monte edilen bir merdivenin yaklaşık on, on beş metre yük­seklikte tahtadan bir platforma ulaştığını gördüler.

Çoban bir hamlede o platforma çıktı ve onları da çağırdı. Yukarıya çıktıklarında çam ağacının mis gibi kokusu burunlarına, kuşların cıvıltıları kulaklarına doluşurken gözleri aşağıda gördükleri manzaraya takılıverdi. Müthiş bir manzaraydı!..

Çam ormanının dağlardan aşağıya uzanan koyu yeşili, göz alabildiğine uzanan ovanın açık yeşilinin biraz ilerideki gölün mavisiyle elele verdiğini fark ediyordu. Bütün yorgunluklarını unutmuşlar, daki­kalarca bu manzaraya dalıp gitmişlerdi.

Neden sonra çoban dağcı gençlere döndü ve şöyle dedi:

"Size bahsettiğim köşk işte burası. Doğrusu, dört duvarla çevrili hiçbir köşke değişmem bu köşkü. Köşk dediğin insanın ruhunu genişletmeli, bazıları­nın zannettiği gibi bedenini hapsetmemeli."

Gençler, az önce hakkında kötü düşündükleri ço­banı mahcubiyetle onaylamaktan başka bir şey ya­pamadılar.

 

Hayatın Sesî

 

Gençliğe adım atmak üzere olan bir çocuk, baba­sıyla birlikte dağlara çıkmıştı...

Yürürken ayağı kaydı, az daha uçurumdan yu­varlanıyordu. Can havliyle bağırdı:

"Eyvaaah!.."

Karşı dağlardan aynı karşılık geldi: "Eyvaaah!"

Önce duyduğu sesin babasından geldiğini, kendi­siyle dalga geçtiğini sandı. Hayretle babasına baktı. Telâşlı yüzünü fark edince sesin başka yerden geldi­ğini anladı. Ama nereden?

Bunu kestirmek için tekrar bağırdı:

"Heeey!..."

Anında karşılık geldi:

"Heeey!."

Çocuk ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu. Hem heyecanlanmış, hem de bu oyunu sevmişti:

"Sen de kimsin?" diye sordu.

Karşı taraftan gelen aynı soruydu: "Sen de kimsin?"

"Korkağın birisiiin!..." diye bağırdı bu sefer, ço­cuk.

"Korkağın birisiiin" cevabını almakta gecikmedi.

"Aptalsıım!.."

"Aptalsıım!"

"Delisiiin!.."

"Derisüm!"

Merakla babasına dönüp sordu:

"Bu nedir baba?"

"Hayatın sesidir oğlum" dedi babası, "dinle ve öğren."

Avuçlarını boru gibi yapan baba karşı dağlara doğru bağırdı:

"Seni seviyoruuum!.." Karşılık gecikmeden geldi: "Seni seviyoruuum!" Çocuğun babası tekrar bağırdı: "Sen harikasııın!./' Ses aynen geri döndü: "Sen harikasııın!" "Çokgüzelsiiin!..." "Çok güzelsiiin!"

Baba oğluna döndü:

"Oğlum" dedi, "herkes buna 'yankı' diyor, ama aslında bu hayatın ve umudun sesidir. Hayattan ne umar, ona nasıl seslenirsen, sana o sesi yansıtır."

Çocuk, hayata hangi sesi verirse o sesi duyacağını o gün öğrendi.

 

Cennetteki Komşu

 

Hazreti Musa Allah'la konuşan bir peygamberdi.

Bir gün cennet halini düşünürken, oradaki kom­şusunun kim olacağını merak etti.

Allah'a yalvardı:

-Allah'ım! Benim cennetteki komşum kimdir, ba­na onu gösterir misin?

-Ey Musa, dedi Allah, cennetteki komşun falan yerde yaşıyor, git, onu gör ve tanı!

Hazreti Musa yola çıktı. Denilen yere vardı. Adamın evini buldu. Kapısı açıktı, tıkladı ve girdi.

Gördü ki adam küçük bir zembilin başında bir iş­le meşgul olmaktadır.

İçeri girdi, selam verdi.

-Hoş geldin yabancı, dedi adam.

İşine devam etti.

Hazreti Musa ne yaptığını öğrenmek istedi ve sor­du:

-Ne yapıyorsun o zembilin başında öyle? Adam cevap verdi:

-Ey yabancı konuk, kusura bakma seninle ilgile­nemedim. Bu zembilin içindeki benim annemdir. Ar­tık iyice yaşlandı, küçüldü ve bu zembile sığacak haldedir. Bakıma muhtaçtır. Her gün belli saatlerde onun bakımıyla uğraşırım, altını temizler, yemeğini veririm. Şimdi onun bakım vaktidir.

Hazreti Musa anladı ki; bu adam annesine olan sevgisi ve hizmeti sayesinde cennette kendisine komşu olacaktır.

 

Bir Bardak Su

 

Tayfur henüz küçük yaşlardaydı.

Yaşlı bir anası vardı. Başka kimsecikleri yoktu. Birlikte ve yalnız yaşıyorlardı.

Sevgi, saygı ve hoşgörüyle paylaştıkları bir hayat­ları vardı. Onların bu hali ve güzellikleri evi cennet­ten bir köşe haline getiriyordu. Hayatı mesele yap­mıyorlardı. Her şeyi paylaşmasını biliyorlardı. Göz­lerinde sevinç, yüzlerinde tebessüm, dillerinde gü­zel, tatlı ve yumuşak söz, hayatlarında huzur ve mutluluk eksik olmuyordu.

Yaşlılık hali bu, anası erkenden uyuyup kalmıştı. Tayfur ayaktaydı henüz.

İhtiyar ana gece yarısı uykudan uyandı.

Öylesine susamıştı ki, dudakları yapış yapıştı, bo­ğazı kurumuştu. Yerinden kalkacak hali yoktu. Yor­gun ve cılız sesiyle yattığı yerden seslendi:

-Oğlum Tayfur, bana bir bardak su verir misin?

Tayfur hemen yerinden kalktı. Anasının bir dedi­ğini ikiletmezdi. Anaya itaat ve hizmetin Allah'ın rızasıru kazanmak olduğunu biliyordu. Gitti, testiden suyu doldurdu. Annesinin yanına döndü. Fakat o çoktan uyumuştu. Uykuda melekler gibiydi sanki. Hoş, bütün anneler birer melekti çocukları için. On­ları şefkat ve merhamet kanatları altına alıp koruyor, besleyip büyütüyor, gözü gibi bakıyordu.

Tayfur sabırlı, dayanıklı, dirençli ve kararlı bir ço­cuktu. Sağlam bir iradesi vardı.

Ana deyince akan sular duruyordu.

Elinde bir bardak su, anasının başucunda sabaha kadar bekledi. Olur ki her an uyanabilir, su isteyebi­lirdi, hemen vermeliydi. Onun gönlünün kırılmasına dayanamazdı. Çünkü o varlık sebebiydi, hayatında­ki en mühim güzellikti. Nazenin bir çiçekti gözü önünde, sol durmam alıydı, kırmamalıydı, üzmemeli ve yormamalıydı. Bir kez yitirdi mi bir daha nerede bulacaktı. Öyleyse varken kıymetini bilmeli, hizme­tini görmeli, hatırını hoş etmeliydi. Çekip gittikten sonra sonsuzluk ülkesine, arkasından ağlamanın, ah, vah etmenin ne faydası olacaktı?

Ana güneş doğmadan önce uyandı. Ne kadar geç yatarsa yatsın, ne denli yorgun ve bitkin olursa ol­sun, sabah namazına mutlaka uyanırdı. Gözlerini aç­tı, bismillah diyerek doğruldu. Hayretler içinde kal­dı.

Tayfur, elinde bir bardak su, uykulu gözlerle ba­şucunda ve ayakta bekliyordu. Şaşkınlık içinde söy­lendi:

-Oğlum Tayfur, nedir bu hal, ne bekliyorsun elin-: su bardamı?

Tayfur hürmetle cevap verdi anasına:

- Anacığım gece su istemiştin, sonra uyuyakaldm.

- O zamandan beri bekliyor musun yavrucuğum? Uyandırsaydm ya beni!

- Öyle tatlı uyuyordun ki kıyamadım uyandırma­ya anneciğim. Uyanasın da vereyim suyunu diye bekledim. Sen çok geceler uykusuz sabahlamışsmdır benim başımda,   bir gece de ben sabahla sanı senin başucunda, ne çıkar anneciğim?

Yaşlı anne, böyle güzel ve edepli bir evlâda sahip olmanın mutluluğu içinde, gözleri gülümseyerek dua diliyle konuştu:

- Allah senden razı olsun oğlum. Ben senden razı ve memnunum. Küçük yaştaki bu edep ve irfanının meyvesini ileride göresin. Arifler sultanı olasın oğ­lum!

O günün küçük Tayfur'u, anasının duası hürmeti­ne, arifler sultanı Bayezid Bistami olarak anılacaktır tarih boyunca.

 

Gerçek Mürşit

 

Adamın bir kızı vardı. Günlerdir durmadan ağlıyordu. Hiçbir söz kar etmiyordu. Ağlaması artıyordu sadece. Ne yapacağını şaşırmıştı adam.

O yörede tanınmış bir bilge olan Hasan-ı Basri'ye geldi. Durumu açıkladı:

- Benim bir kızım var, hiç durmadan ağlıyor, hiç­bir söz onu ağlamaktan vazgeçirmiyor. Gel şuna bir öğüt ver de ağlaması dinsin, yoksa gözleri kör ola­cak ağlamaktan.

Hasan-ı Basri babayla birlikte geldi. Kızm yanına vardılar. O halen iki gözü iki çeşme ağlıyor, feryat ediyordu.

Hasan-ı Basri yumuşak ve etkili bir üslupla sordu:

-Kızım niye ağlıyorsun? Derdini söylemeyen dernan bulamaz.

Bak, gözlerin kan çanağına dönmüş, neredeyse kör olacak. Haydi söyle derdini de derman olmaya çalışalım.

Genç kız duruşunu hiç bozamadan ellerini kaldır­dı, dua halinde, gözlerinden yaşlar süzüldüğü halde şöyle yakardı:

- İlahi Mevlam, eğer benim bu gözlerim, yarın he­sap gününde, seni görmeyecekse, bu gözler şimdi­den kör olsun Allah'ım. Yok eğer, bu gözler, o gün seni görecekse, değil bu gözlerim, binlerce gözüm olsa sana feda olsun Allah'ım. İşte ben bunun için ağlıyorum.

Söylenecek bir şey kalmamıştır artık.

Bu derinlik, incelik, duygu ve hassasiyet karşısın­da şunu söyler Hasan-ı Basri:

- Biz mürşit olmaya gelmiştik ama, gerçek mürşi­di burada bulduk!

Çıkıp gider oradan, gözlerinde yaşlarla.

 

Bir Kaç Damla

 

İstanbul'da oturan bilge bir kişi vardı.

Herkes onu Şeyh Vefa diye tanırdı. Sever, saygı gösterir, sözünü sohbetini dinler, fikir danışırdı. İl­mine, kişiliğine güvenilirdi. Dürüstlüğünden, iyilik ve güzelliğinden kimsenin şüphesi yoktu.

Şeyh efendinin bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Yemesine, içmesine dikkat edildi. Helal lokma ile beslenmesine itina gösterildi. Küçüklükten itibaren iyi yetişmesi için gayret gösterildi.

Çocuk büyüdü.

Sokağa indi, arkadaşlarıyla oynamaya başladı.

Eskiden çarşıda pazarda, sıcak günlerde, insanla­rın su ihtiyacını karşılamak için dolaşan, sırtlarında su tulumuyla ticaret yapan, bu yolla geçimini sağla­yan, insanlara su satan sucular vardı.

Şeyh efendinin çocuğu bunlara musallat olmuştu.

Gizlice arkalarına düşer, elindeki sivri bir şey ve­ya iğneyle sakaların tulumunu patlatır, emeklerini boşa çıkarırdı.

İyice muzdarip olmuşlardı. Ticaretlerine engel oluyor, ekmekleriyle oynuyordu.

Şeyh efendiye olan hürmetlerinden ötürü sabredi­yor, katlanıyor, bir şey söylemiyorlardı.

Hayretti doğrusu, böyle bir adamdan böyle bir ço­cuk olsun, anlaşılır gibi değildi.

Ama oluyordu işte.

Daha nelere şahit olacaktı bu yeryüzü kim bilir.

Bu da onlardan biriydi zahir.

Fakat bu böyle gitmeyecekti.

Birkaç kişi gidip durumu Şeyh efendiye anlattılar.

Akşam olunca Şeyh efendi hanımına çağırdı:

- Hanım, durum böyleyken böyle. Ben kendimi gözden geçirdim, hayatımı sorguladım, Allah şahit, haramla alış verişim olmadı. Bu çocuk niçin böyle oldu? Hele bir yol düşün. Bu çocuğa hamileyken, haram, bir lokma yiyip içtin mi? Bunun temelinde haram var muhakkak.

Şeyh efendinin hanımı da en az kendisi kadar de­ğerli, ahlâklı ve güzel bir insandı.

Düşündü, taşındı, araştırdı.

Pek bir şey hatırlamıyordu.

Hamilelik günlerini tek tek düşündü.

Nihayet bir ipucu yakalamıştı.

Şeyh efendiye mahcubiyet içinde açıkladı:

- Efendim, bir gün, daha bu çocuğa hamileliğin ilk zamanlarıydı, aş eriyordum, komşuya gitmiştim, orada bir limon gördüm, canım çekti, söyleyeme-dim, yalnız kaldığım bir anda, yakamdaki iğneyi ba-tırıp suyunu içime çektim, nefsimi körîettim. Başka da bir şey hatırlamıyorum.

Şeyh efendi tebessüm içinde konuştu:

- Mesele şimdi anlaşıldı. Bir damla olsa mayaya haram karışınca sonuç bu oluyor. Hemen gidip kom­şudan helallik isteyelim, kul hakkını ortadan kaldı­ralım, Allah'ın izniyle sorun çözülür.

Hemen komşuya gittiler. Durumu açıkladılar. Karşılıklı haklar helal edildi, çaylar içildi Su satıcıları ondan sonra rahat ettiler.

Şeyh efendinin oğlu edebiyle, terbiyesiyle örnek bir insan oldu.

 

Aslan Yavrusu Kedi

 

Yavru kedinin annesi ölmüş. Sahipleri, yavru ke­diye bakamayacaklarını düşündüklerinden yavru kediyi ormana bırakmışlar. Yavru kedi açlıktan mi-yavlayarak dolanırken, yanlışlıkla yeni doğum yap­mış bir aslanın inine girmiş. Aslan yeni doğum yap­manın acıları içinde, kedi yavrusunu kendi yavrula­rından ayıramamış. Onu da emzirmiş. büyütmüş; tıpkı diğer yavrularına davrandığı gibi davranmış ona, oynamayı, koşmayı, avlanmayı öğretmiş.

Yeterince büyüdüklerinde anne aslan, avlanma zamanının geldiğini söyleyip tüm yavruları ava gö­türmüş. Her gün bir yavru avlanıyor, anne aslan av sırasında yaptığı hataları söylüyormuş.

Derken sıra kedi yavrusuna gelmiş:

"Hadi bakalım" demiş anne aslan, ırmaktan su içen bir ceylanı göstererek, "senin payına bu koca­man şey çıktı, saldır!.."

Yavru kedi, kendi küçücük cüssesine bakmadan ceylanın üzerine atılmış. Ceylan şiddetle karşı koy­muş. Kedi ceylana göre çok küçücükmüş, ama kendini aslan zannettiği için çok güçlüymüş. Uzun bir uğraştan sonra ceylanı ensesinden yakalayıp yere yıkmayı başarmış.

"Aferin7' demiş anne aslan, "en iyi avlanan yav­rum sensin. Bundan sonra serbestsin. Başının çaresi­ne bak."

Yavru kedi, annesi zennettiği aslanla kardeşi san­dığı yavrularından o gün ayrılmış. O günden sonra yıllarca ormanda tek başına bir aslan olarak yaşamış. Başarılı avlar yapmış.

Sonra bir gün, pısırık bir kedi çıkmış karşısına:

"Yahu sen deli misin?" demiş hayretle, "bir kedi olduğun halde neden aslan gibi davranıyorsun?"

Kendisini aslan zanneden, aslan zannettiği için de aslan kadar kuvvetli olan kedi, karşısında tıpkı ken­disine benzeyen hayvanın çaresizliğini, güçsüzlüğü­nü, pısırıklığını görünce ürpermiş, sarsılmış, yıkıl­mış, Aslan değil, sadece bir kedi olduğunu anlamış.

O günden sonra büyük bir hızla değişmiş. Kısa süre içinde yiyeceğini çöplerden çıkaran bir sokak kedisi haline gelmiş.

Korkulan, aslanı kedi; öz güveni, kediyi aslan ya­par.

Kendinizi nasıl tanımlarsanız öyle yaşarsınız.

 

Kurbağaların Yarışı

 

Kurbağaların günlerden bir gün birbirleriyle yarış­ları varmış. Hedefleri de, çok yüksek bir kulenin tepe­sine çıkmakmış. Diğer kurbağalar da yarışacak olan arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Beklenen an gelmiş ve yarış başlamış... Seyircilerden hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inan-mıyormuş. Yarışmacı kurbağalar seyircilerden gelen şu sesleri duyulabiliyorlarmış:

"Zavallılar! Hiçbir zaman kuleye çıkmayı başara­mayacaklar!"

Yarışmacı kurbağalar kulenin tepesine çıkamaya­caklarını anlayınca, teker teker yarışı bırakmaya baş­lamışlar. İçlerinden sadece biri inatla ve yılmadan ku­leye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış:

"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!"

Sonunda biri hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yansı bırakmışlar; fakat kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.

Bir kurbağa ona yaklaşmış ve bu işi nasıl başardığı­nı sormuş! O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayınız. Onlar kalbi-nizdeki ümitleri çalarlar! Duyduğunuz ve okuduğunuz ke­limelerin gücünü düşünüp, her zaman kendinize güveni­niz!

 

Öğret Ona Ki...

 

ABD'nin eski ve ünlü başkanlarından Abraham Lin-coln'ün oğlunun hocasına hitaben yazdığı mektuptur...

"Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dü­rüst ve adil olmadığını... Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona! Zaman alacak biliyorum, fakat, eğer öğretebilir-sen ona kazanılan bir doların, bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğ­ret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıs­kançlıktan uzaklara yönelt onu...

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğ­ret ona!.. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...

Eğer yapabilirsen, ona, kitapların mucizelerini öğ­ret... Fakat ona, sessiz zamanlar da tanı!.. Gökyüzün­deki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini... Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona... Ona, kendi fi­kirlerine inanmasını öğret herkes ona yanlış olduğu­nu söylediğinde dahi...

Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona!.. Herkes birbirine takılmış bir yöne giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma!.. Tüm insanları dinlemesini öğret, fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülüm-seyeceğini öğret. Gözyaşlarmda hiçbir utanç olmadı­ğını öğret... Herkesin, sadece kendi iyiliği için çalıştı­ğına inananlara, dudak bükmesini öğret. Ve aşırı ilgi­ye dikkat etmesini...

Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret... Uluyan bir insan kalaba­lığına kulaklarını tıkamasını öğret ona... Ve eğer ken­disinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip sa­vaşmasını öğret... Ona, nazik davran, fakat onu ku­caklama!.. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaşünr... Bırak, sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak, ce­sur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisi­ne karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece in­sanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir... Ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım... O, ne kadar iyi, küçük bir insan.... Oğ­lum...."