Muhtelif - Faiz - Suleymaniyevakfi
ÖNSÖZ
Karşılığını ödemek üzere mal almak alış veriş, ondan elde edilen gelir kâr olur. Bir malı, daha sonra dengini vermek üzere almak ödünç işlemidir. Ödünçten ve diğer borçlardan elde edilen gelir faizdir. Bir şeyi kullanmaya karşılık ödenen bedele kira denir. İş ve hizmetler ise bir sözleşmeyle alınır. Bunun bedeline ücret denir. Mal ve hizmetlerin üretiminden tüketimine kadar geçen faaliyetler bütünü iktisadın konusuna girer. Bu işlerin düzgün yürümesi için dinin emirleri, toplumların gelenek ve görenekleri ve devletlerin kanunları vardır. İşin bu kısmı, hukukun konusudur.
Faizli yoldan sermaye sağlama işi insanlık tarihi kadar eski olmalıdır. Sermayenin ortaklıklar yoluyla sağlanması da öyledir. Bu, ister istemez iki ayrı iktisat sistemine zemin hazırlar. Bunlardan biri kredi sistemi, diğeri de ortaklık sistemidir.
Kredi sistemiyle oluşan ilişkiler ağı, üniversitelerin ve araştırma merkezlerinin yoğun çalışması ve uygulamalarla yaygınlaşmakta ve diğer sistemi gölgede bırakmaktadır. Bu çalışma, ortaklık sistemine ve bu sistemin gereği olan iktisadi ilişkilere dikkat çekmek ve iki sistemi kısmen karşılaştırmak için yapılmıştır.
Bunun için 1978'de başlayıp günümüze kadar devam eden uzun bir çalışma yapılmış, sayılamayacak kadar çok ilim ve fikir adamından yararlanılmıştır. Bu konuda katkısı olan herkese içten teşekkür ederim.
Çalışma bizden, başarı Allah'tandır.
Abdulaziz BAYINDIR Süleymaniye / İSTANBUL Ekim 2001
ÖNSÖZ
GİRİŞ
BİRİNCİ BÖLÜM
FAİZ
I - KUR’AN-I KERİM’DE FAİZ
II - FAİZİN ADIM ADIM YASAKLANIŞI
III - HADİSLERDE FAİZ
A - Faizin Kötülüğünü Gösteren Hadisler
B - Cahiliye Faizi
C - Faizli Satışlar
1 - Altın, Gümüş, Buğday, Arpa, Hurma ve Tuz
a - Altı Madde Bir Arada Olanlar
b - Beş Madde Bir Arada Olanlar
c - Dört Madde Bir Arada Olanlar
d - İyi Hurma Karşılığında Kötü Hurma
e - Taam Karşılığında Taam
f - Kuru Hurma Karşılığında Yaş Hurma
2 - Altın ve Gümüş
1) - Dinar veya Dirheme Karşılık Altın veya Gümüş
2) Dinara Karşılık Altın
3) Dirheme Karşılık Gümüş
3 - Para Alım Satımı
D - Değerlendirme
1 - Altın ve Gümüş
2 - Buğday ve Arpa
3 - Hurma ve Tuz
4 - Misli Misline
5 - Hayvan Satışı
IV - SAHABENİN FAİZ ANLAYIŞI
A - Cahiliye Faizi
B - İskonto
C - Faizli Satişlar
D - Para Satışı
V - FAKİHLERİN FAİZ ANLAYIŞI
A - Cahiliye Faizi
1 - İskonto
a - Borcun İskontosu
b - Ödüncün İskontosu
c - Sened İskontosu
2 - Fizli İşlemler
a - Faizli Satışı Altı Mal İle Sınırlı Tutanlar
1) Osman el-Betti
2) Zahiri Mezhebi
b - Faizli İşlemen Sınırını Genışletenler
1) Hanafi Mezhebi
a) Karşılıksız Fazlalık
b) Hem Miktar Hem Vadeli İşlem Faizi
c) Faizin İlleti
aa - Şafii Mezhebi
bb - Maliki Mezhebi
cc - Hanbeli Mezhebi
1 - Deliller
a - Hadis
b - Veda Hutbesi
c - Ebu Bekir’in Bahse Girmesi
d - Gayri Müslimlerin Mallarının Mübahlığı
2 - Delillerin Tenkidi
a - Kemalüddin b. Hümam’ın Tenkidi
b - Abdullah b. Ahmed b. Kudame’ın Tenkidi
F - Faizle İlgili Görüşlerin Tenkidi
1 - Faizli İşlem Sayılan Alım Satımlar
2 - Mezheplerin Usül Hataları
a - Hanefi Mezhebi
b - Maliki Mezhebi
c - Şafii Mezhebi
d - Hanbeli Mezhebi
3 - Netice
IV - ALIM SATIM VE FAİZLİ İŞLEMLEMLER
A - Alım Satım Görüntüsü Altında Faiz
1- Altı malı kendi cinsiyle peşin değişme
2- Altı malı kendi cinsiyle eşit miktarda değişme
3- Ödünç verilebilen yakın cinsleri peşin değişme
4- Farklı paraları günün fiyatıyla değişme
B - Hadislerle Doğan Sıkıntılar
V - HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR
VI - VADE FARKI VE FAİZ
A - Alım Satım
B- Para Piyasası ve Mal Piyasası
C- Finansman Maliyeti ve Kar
D - Faiz Zina Benzetmesi
E - Vade Farkı
1- Peygamber’in Uygulaması
2- Ali’nin Uygulaması
3- Mezheplerin Görüşleri
a- Hanefî Mezhebi
b- Şafiî Mezhebi
c- Mâlikî Mezhebi
d- Hanbelî Mezhebi
4 - Vadeli Satış ve Faiz
a - Fiyat
a) Peşin Fiyatın Sabit Olmayacağına Örnek
b) Vadeli Fiyatın Sabit Olmayacağına Örnek
b- Mal - para ilişkisi
c- Peşin fiyat ve vadeli fiyat
d- Peşin ile veresiyenin farkı
F - Vade Farkı İle İlgili Sorular
1 - Vadeli satışla faizli işlemin yapısı
2 - Tüketici kredisi ve vadeli satış
3 - Bir satış içinde iki satış
4 - Listeye göre fiyat
VII - TRAMPA
VIII - ISKONTO
A- Borcun Iskontosu
B- Ödüncün Iskontosu
C- Senet Iskontosu
IX - SELEM VE İSTİSNA
X - FACTORİNG
XI - KAR HADDİ
XII - GABN-I FAHİŞ
XIII - YASAKLANMIŞ BAZI ALIM SATIMLAR
A- Malları Yolda Karşılayıp Almak
B- İhtikâr Yasağı
C- Elde Olmayan Malı Satmak
D- Malı Teslim Almadan Satmak
E- Müşteri Kızıştırmak
XIV - KAPARO VEYA PEY AKÇESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BANKA VE ÖZEL FİNANS KURUMU
I- BANKA
A - Bankacılık hizmetleri
B - Faizli işlemler
1- Mevduat
2- Kredi
a- Nakit kredi
b- Çekle kullandırılan kredi
II - ÖZEL FİNANS KURUMU
III - ÖZEL FİNANS KURUMUNUN FARKI
IV - ÖZEL FİNANS KURUMUNUN İŞLEYİŞİ
A- Malî Aracılık
1- Fon Toplama
a - Cari Hesap
b - Katılma Hesabi
2 - Fon Kullandırma
a - Para Temini
b - Mal Temini
c - Hizmet Temini
B- Faizsiz Finansman Yolları
1- Para temini
a- Mudarebe
b- Müşareke
2- Mal temini
a- Vadeli satış (mürabaha)
b- Selem
c- İstisna
d- Finansal kiralama (leasing)
3- Hizmet temini
C- Bankacılık Hizmetleri
1- Emanet kabulü
2- Mevduat kabulü
3- İstikraz (ödünç alma)
4- Banka havalesi
5- Senet tahsili
6- Poliçe
7- Kredi Mektubu
8- Banka Kartı
9- Çek (check, cheque)
10- Banka teminat mektubu
11- Akreditif
12- Kredi kartı
13- Aval
14- Kambiyo işlemleri
15- Altın ve gümüş alım satımı (Sarf)
16- Kıymetli evrak alım satımı
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KREDİ
I - KARZ-İ HASEN
II - KREDİ YERİNE GEÇEN UYGULAMALAAR
III - KREDİ SİSTEMİ LİE ORTAKLIK SİSTEMİNİN ETKİLERİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
MALİ ARACILIK
I - FAİZLİ MALİ ARACILIK
II - FAİZSİZ MALİ ARACILIK
A - İşletmeci Mudarib
B - Araci Mudarib
III - FAİZ VE KAR PAYI
IV - FONLAR VE MEVDUAT
BEŞİNCİ BÖLÜM
BORÇLARDA ENFLASYON
I - PARANIN ÖZELLİKLERİ
II - ENFLASYON
III - BORÇ ÖDEMEDE DENKLİK
IV - DELİLLER
V - ENFLASYON FARKI VE FAİZ
VI - PARANIN DE⁄ER KAYBI İLE İLGİLİ BİR UYGULAMA
VII - DE⁄ER FARKINI HESAPLAMA USULÜ
VIII- FAKİHLERİN GÖRÜŞLERİ
A- Borcu misliyle ödemek
B- Borcu kıymetiyle ödemek
1- Hanefî Mezhebi
2- Hanbelî Mezhebi
3- Mâlikî Mezhebi
4- Şafiî Mezhebi
ALTİNCİ BÖLÜM
ENFLASYON
I - TALEP ENFLASYONU
A - Madeni Paralarda Değer Kaybı
1 - Para Ayarının Düşürülmesi
2 - Para Ağırlığının Azaltılması
3 - Paranın Değerinin Düşmesi
B - Kağıt Parada Değer Kaybı
1 - Altın Karşılığında Basılan Kağıt Paralar
2 - Kıymetli Maden Karşılığı Olmayan Faralar
C - Talep Enflasyonunu Doğuran Amiller
1 - Kağıt Para Sistemi
2 - Faiz
3 - Kredi Sistemi
4 - Vadeli Çekler
II - MALİET ENFLASYONU
A - Faiz
B - Tekelleşmeler
1 - Kredi Sistemi
2 - Teşvikler
3 - Korumalar
C - İşçi Ücretliri
D - Vergiler
E - Develüasyon
III - ENFLASYONUN ETKİLERİ
A - Enflasyonun İktisadi Etkiliri
B - Enflasyonun Sosyal Etkileri
C - Enflasyonun Siyasi Etkileri
D - Enflasyonun Ahlaki Etkileri
E - Enflasyonun Hukuki Etkileri
IV - DEFLASYON VE LİKİDİTE TUZU⁄I
A - Deflasyon
B - Likidite Tuzağı
YEDİNCİ BÖLÜM
ÖDEMEYİ GECİKTİREN BORÇLUYA CEZA
I- SIKINTIYA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER
A- Borcu Geciktirme Suçuna Uygun Ceza
B- Suça Uygun Olmayan Ceza Teklifleri
1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayma
a- Gerekçedeki yanlışlık
b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası
c- Gecikme bedeli üzerinde anlaşma
d- Geçerli faiz oranının reddi
2- Mesâlih-i mürseleye dayanarak ceza verme
3- Bazı hadislere dayanarak cezaya hükmetme
4- Ceza-i şartla gecikme cezasını aynı yere koyma
5- Kaparoya bakarak gecikme cezasına hükmetme
6- Gecikme cezasını hayır yollarına harcama
C- Yeni Bir Akit Türü Önerisi
II- SIKINTIYI GİDERMEYEN GÖRÜŞLER
A- Borçluya Hapis Cezası
B- Borçluya Maddi Cezayı Faiz Sayma
III- DE⁄ERELENDİRME VE SONUÇ
SEKİZİNCİ BÖLÜM
MENKUL KIYMETLER BORSASI
I. ANONİM ŞİRKET
A- Sorumluluk
B- Büyük Ortakların Yapabilecekleri Haksızlıklar
1 - Kârdan pay vermeme
2 - Küçüklerin haklarına el koyma
a- Küçük ortağın payını düşürme
b- Şirket mal varlığını zimmete geçirme
c- Küçük pay sahiplerinin şikayet hakkı
II- HOLDİNGLEŞME OYUNU
III- BORSA
A- Menkul Kıymetlerin Halka Arzı ve Satışı
B- Kâr Dağıtımı
C- Bilanço Kârını Etkileyen İşlemler
D- Batık Şirket Hisselerinin Borsada Satışı E- Fiyatlarda Sun'i Dalgalanma
F- Sıfır Maliyetli Kredi
DOKUZUNCU BÖLÜM
ORTAKLIK SİSTEMİNDE HİLELİ PARA TEMİNİ YOLLARI
I - BEY-İ Bİ’L-VEFA
A - Rehine Akdi ve Bey-i Bi’l-Vefa
B - Sahih Satiş Akdi ve Bey-i Bi’l-Vefa
C - Fasit Satiş Akdi ve Bey-i Bi’l-Vefa
D - Yeni Bir Akit Türü Olarak Bey-i Bi’l-Vefa
E - Bey-i Bi’l Vefa’nın Batıl Satış Sayılması
F - Değerlendrme ve Sonuç
II - BEY-İ Bİ’L İSTİ⁄LA
III - MUAMELE-İ ŞER’İYYE
A - Muamele-i Şer’iyye
1 - Borç Almak İçin Yapılan Muamele-i Şer’iyye
2 - Borcun Vadesini Uzatmak İçin Yapılan Muamele-i Şer’iyye
B - Mfuamele-i Şer’iyye ve Faiz
C - Muamele-i Şer’iyye İle İlgili Diğer Hususlar
1 - İskonto
2 - Ribh (kar) Oranının Sınırlanması
3 - Para Borcu Dışında İlzam-i Ribh
D - Muamele-i Şer’iyye İle İlgili Görüşler
1 - Şafii Mezhebi
2 - Malik Mezhebi
3 - Hanbeli Mezhebi
E - Değerlendirme
1 - Haefi ve Şafii Mezhebi
2 - Maliki ve Hanbeli Mezhebi
3 - Osmanlı Uygulaması
4 - İlmi Usul Hataları
IV - PARA VAKIFLARI
A- Para Vakıflarında Uygulanan Sistem
B - Para Vakıfları İle İlgili Belgeler
1 - Vakıf İlami
2 - Vakıf Paralarıyla İlgili Bir Huccet
ONUNCU BÖLÜM
PARA
I - PARA ÇEŞİTLERİ
A - Madeni Paralar
1 - Altın ve Gümüş Paralar
2 - Düşük Ayarlı Altın ve Gümüş Paralar
3 - Upaklık Paralar
B - KA⁄IT PARALAR
1 - Karşılığı Olan Kağıt Paralar
2 - Karşılığı Olmayan Kağıt Paralar
II - PARANIN ÖZELLİKLERİ
A - Paranın İktisadi Özellikleri
1 - Para Hazır Satın Alma Gücüdür
2 - Paraya Doyum Olmaz
3 - Paraya gösterilen itibar, değerini korumasıyla orantılıdır
4 - Para nadır olur
5 - Paraya güvenilmelidir
B - PARANIN HUKUKİ ÖZELLİKLERİ
1 - Para Bir Hak Ölçüsüdür
2 - Para Özel Bir Maldır
3 - Para Tayinle Taayyün Etmez
4 - Perenın Dolaşım Hızı
III - KA⁄IT PARANIN FIKIHTAKİ YERİ
1 - Felsleri Altın Gümüş Paralar Gibi Kabul Etmeyenler
2 - Felsleri Altı ve Gümüş Para Gibi Sayanlar
ONBİRİNCİ BÖLÜM
PARA VE BORÇ SENEDİ ALIM SATIMI
I - ALTIN VE GÜMÜŞ ALIM SATIMI
A - Hadisler
1- Altına Karşılık Altın Gümüşe Karşılık Gümüş Satışı
2 - Dinara Karşılk Dinar Dirheme Karşılk Dirhem Satışı
3 - Gümüşe Karşılk Altın Satışı
4 - Dinara Karşılk Altın Satışı
5 - Dirheme Karşılık Gümüş Satışı
6 - Dinara Karşılık Dirhem Satışı
7 - Boncuklu Kolye Satışı
B - Mezheplerin Görüşleri
1- Hanefî Mezhebi
2- Şafiî Mezhebi
3- Mâlikî Mezhebi
4- Hanbelî Mezhebi
5 - Zahiri Mezhebi
C - Sarfla İlgili Değerlendirme
II - FELS SATIŞI
A - Felslerin Satışını Özel Bir Kurala Bağlı Görmeyenler
B - Felslerin Veresiye Satışını Faiz Sayanlar
C - Fels Satışını Dinar ve Dirhem stışıyla Aynı Görenler
D - Fels Verip Altın Veya Gümüş Almak
1 - Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Zahiri Mezhepleri
2 - Mâlikî Mezhebi
III - KA⁄IT PARA SATIŞI
A - Aynı Cins Kağıt Paraların Alım Satımı
B - Farklı Cinsten Kağıt Paraların Alnm Satımı
IV - KA⁄IT PARA İLE ALTIN V⁄ GÜMÜŞÜN ALIM VE SATIMI
V - KA⁄IT PARA SATIŞI İLE İLGİLİ DE⁄ERLENDİRME
VI - SONUÇ
GİRİŞ
Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç verme sistemine kredi sistemi denir. Çağdaş ekonomiler bunu, fon[1] oluşturmanın temel yolu görürler. Bu işi daha çok bankalar yürütür.
Tasarruflar, ortaklık sermayesi olarak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak ve onları ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletmek mümkündür. Buna ortaklık sistemi denir. Bu iş için mudarebe = emek-sermaye ortaklıkları kurmak gerekir. Emek-sermaye ortaklığına bankacılık hizmetleri yapma yetkisinin de verilmesi faizsiz finans kurumlarını ortaya çıkarmıştır. Bir mudarebede sermayeyi koyan tarafa rabb'ul-mal, emeğini ve tecrübesini koyan tarafa da mudarib denir. Bu kitapta rabb'ul-mal yerine, daha çok tasarruf sahibi, mudarib yerine de işletmeci terimi kullanılacaktır.
İşletmeci, tasarruf sahibiyle bir mudarebe = emek-sermaye sözleşmesi yapar. Ülkemizde buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Bu yolla topladığı tasarrufları bir tüccar veya sanayici sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı, sözleşmeye göre, tasarruf sahibiyle paylaşmayı kabul eder. Eğer bir zarar olursa, tasarruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda İşletmecinin zararı, yaptığı işten gelir elde edememekle sınırlı kalır.
Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hâle gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir.
Tasarrufları ortaklık sermayesi olarak vermek de öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlarken ortaklık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hâle gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli donanıma sahip bir şirket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki tasarrufları toplar ve büyük fonlar oluşturur, sonra bu fonları bir tüccar ve sanayici gibi kullanır.
Kredi sisteminde kredinin bir maliyeti vardır. Buna finansman maliyeti denir. Üretimden pazarlamaya kadar her safhada fiyatlara eklenen finansman maliyeti, fiyatları sürekli yükseltir. Krediye ödenen faiz, finansman maliyetinin ana sebebidir. Tasarruf sahibinin alacağı faiz bundan düşüktür. Banka, kredi verdiği kişiden meselâ %15 faiz alırsa tasarruf sahibine %10 kadar verir. üretim sürecinin tüm aşamaları göz önüne alınırsa böyle bir ortamda fiyat artışı en az %15 civarında olur. Tasarruf sahibinin alacağı faiz, fiyat artışları karşısında yok olduğu gibi onun anaparadan da kaybı olur. Meselâ şekerin kilosu 100 lira iken %10 faizle bankaya 1000 lira yatıran kişi, dönem sonunda bankadan 1100 lira alır ama bu esnada şeker 115 lira civarına çıkar. Bir yıl önce 1000 lirayla 10 kilo şeker alırken şimdi 1100 lirayla en çok 9.5 kilo şeker alabilir. Böylece parasının gerçek değeri %5 civarında azalmış olur. Bu kayıp, parasını bir kenarda saklayanlarda daha büyük olur. Onlar, ellerindeki bin lira ile şimdi 8.5 kilo kadar şeker alabilirler. Onların kaybı %15 civarındadır. Çünkü %15 faizle kredi alan kişi, bu krediyle ürettiği mal ve hizmet için %15 finansman maliyeti koyarsa aynı oranda bir maliyeti de kendi öz sermayesi ile ürettiği mal ve hizmetler için koyar. Bunun iki temel sebebi vardır; biri fırsat maliyeti, diğeri de enflasyona karşı korunma ihtiyacıdır. Zira parasını ticaret ve sanayide kallanmasa bile önünde onu bankaya verip belli miktarda faiz elde etme fırsatı vardır. Diğer yandan enflasyon, paranın alım gücünü sürekli azalttığı için ürettiği mal ve hizmetin fiyatını belirlerken önce enflasyon payı, sonra da kâr payı koyması gerekir. Sonuçta fiyatlar sürekli artarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde erir. Kredi sisteminin etkin olduğu yerlerde sistem, halkın servetinin zenginlere akmasına yol açar.
Ortaklık sisteminde sermayeye ödenmesi gereken bir bedel olmadığından finansman maliyeti de olmaz. Çünkü bu sistemde tasarruftan gelir elde etmenin yolu, ya onunla bir iş görmek ya da bir ortaklığa katılmaktır. Sistem ekonomik hayata hâkim olursa ne faizin doğurduğu fırsat maliyeti, ne de sebep olduğu enflasyon olur. Fiyatlar, kendi tabii seyri içinde bazen artar, bazen azalır. Sermaye sahipleri, yapılan ekonomik faaliyetin kârından pay alacakları için ortaklarıyla birlikte büyür veya küçülürler. Çünkü kâr gibi zarar da ortaklar arasında pay edilir.
Toplumda girişimcilerin sayısı azdır. Kredi sisteminde riskin büyük olması sebebiyle kredi alabilecek girişimcilerin sayısı daha da azalır. Herkes böyle büyük bir riski göze alamaz; alsa dahi alacağı krediye teminat gösteremez. Böylece bütün bir toplumun tasarrufları kredi sistemi yoluyla küçük bir grubun eline geçer.
Kredi sistemi, tasarruf sahiplerini etkisiz hâle getirir. Onların ne olup bittiği ile ilgilenmeleri gerekmez. Bu insanlar, belli bir süre paralarıyla ilgiyi kesince donuklaşırlar. Bunların yapacağı şey bir iş yerinde çalışmaktır. Alacakları ücret veya maaş belli olduğu için iş yerinin gidişatı onları ilgilendirmez. Onlar ücretlerini alır, işlerine bakarlar. Ellerindeki tasarruflar da zamanla eriyip yok olur. Aldıkları ücret veya maaşlar geçimlerine yetmemeye başlar. Giderek, geçim için borçlanmak zorunda kalırlar. Büyük kitleyi oluşturan bu insanlar kendi içine kapalı ve geçim derdi ile boğuşan kişiler haline gelirler. Kendilerini sıkan bu gelişmelere de içten içe tepki duyarlar. Gün geçtikçe tepkileri artar. Sonunda mutsuz ve umutsuz geniş halk kitleleri ortaya çıkar.
Diğer taraftan zenginler, sürekli artan servetleriyle tatmin olamaz, daha çok isterler. Ülkenin sosyal ve politik hayatını da yönlendirme gayretine girerler. Bütün dengeler bozulur.
Ortaklık sisteminde de büyük zenginler olabilir. Ancak tasarruf sahipleri, ortaklarıyla birlikte büyüdüğü veya küçüldüğü için onlar, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelere karşı duyarlı olurlar. Böylece, kimsenin kimseye yük olamadığı ve haksızlık edemediği; herkesin, işin bir ucundan tutma zorunluluğu hissettiği serbest iş ortamı doğar.
Kredi sistemi sermayeyi sahibinden bağımsızlaştırır. Ortaklık sisteminde sermayenin sahibiyle bağlantısı mecburen devam eder. Çünkü bu sistemde kişi, parasının akıbetini düşünmek ve ekonominin gidişatını takip etmek zorunda kalır. Ortak olmanın verdiği sorumluluk onu, daha dikkatli ve etkili bir hâle getirir. Çünkü o, ortak olacağı kişileri tanımaya ve ne olup bittiği ile ilgilenmeye ihtiyaç duyar. Yoksa kâr beklerken zarar edebilir. Bu süreç içinde piyasayı öğrenip iş adamlığı yeteneği kazanabilir.
Ortaklık sisteminde ekonomik ve sosyal gerginlikler azalır, verimlilik artar. İş sahipleri toplumun güvenini kazanmak için özel bir gayret göstermek zorunda kalırlar. Böylece bir huzur ve güven ortamı doğar. Sistem, mantığına göre işlerse çağdaş toplumlarda rastlanan ölçüde çalışma hayatı problemleri de olmaz.
“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faiz yasağı kredi sistemini işlemez hâle getirir. Bu sebeple Müslümanlar ortaklık sistemini geliştirme zorunluluğu içinde olurlar.
Birçok kimse, alım satım ile faiz arasındaki farkı görmek istemez. Bunlar ikisi arasındaki farklara değil, benzerliklere bakarlar. Farklara bakınca ikisinin ayrı şeyler olduğu açıkça ortaya çıkar. Bu husus ayrı bir bölümde incelenmiştir.
Faiz, Kur’an-ı Kerim’in en ağır yasaklarındandır. Faizi yasaklayan hadisler ve fakihlerin bunlarla ilgili içtihatları vardır. Neyin Allah’ın yasağı, neyin Peygamberin açıklaması, neyin de fakihlerin içtihadı olduğunu bilmek gerekir. Bu çalışmada bunlar ayrı ayrı işlenmiştir.
Temel fıkıh kitapları, paranın altından ve gümüşten basıldığı devirlerde yazılmıştır. O paralar dünyanın her yerinde değerliydi ama kağıt para ancak, siyasi otoritenin kararı ve insanların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dışında para olarak kabul edilebilmesi, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insanların bunu kabul etmelerine bağlıdır.
Borç öderken alınan değerle verilen değer arasındaki denklik, şimdiye kadar üç ölçü birimi ile hesap edilirdi. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. ödeyince borçtan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da sayı ile öderdi.
Hukuki düzenlemelerde, kağıt para adedî (sayısal) mallar gibi kabul edilir. Ama o, böyle değildir. Adedî mallar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki fabrikasyon mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı olmayan mallardır. Onlardan her biri gerçek maldır ama kağıt para öyle değildir.
Kağıt para adedî mal olsaydı, boyutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı değerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değildir. Bu sebeple kağıt para adedi mal değil, satın alma gücüne göre işlem gören özel bir maldır. Bugün bütün dünyada kağıt para, altın ve gümüş paralar gibi adedi mal sayılmaktadır. Bu da para ile yapılan işlemlerde büyük haksızlıkların doğmasına sebep olmaktadır. İlgili kanunlar değiştirilmeli; kağıt paranın, üzerinde yazılı rakama göre değil, temsil ettiği satın alma gücüne göre işlem göreceği hükme bağlanmalıdır. O zaman, bu yolla yapılan haksızlıklar büyük ölçüde önlenmiş olur.
Faizsiz işlem, ortaklık sisteminin en önemli kuralıdır. Sermaye birikimi ortaklık yoluyla sağlanır. İşletmeci, emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile küçük tasarrufları toplayıp ticaret ve sanayide kullanarak elde ettiği gerçek kârı, tasarruf sahibiyle paylaşır. Bankacılık hizmetleri de faizsiz olarak yapılabilir. Faizsiz finans kurumları bu konuda belli bir başarı göstermişler ama beklenen düzeye ulaşamamışlardır. Kitapta bankacılık hizmetlerine ve finans kurumlarının çalışma sistemine de yer verilmiştir.
Günümüzde, tahvil, hazine bonosu ve şirketlerin hisse senetlerinin alınıp satıldığı borsalar kurulmuştur. Gerek borsada satılan menkul kıymetler ve gerekse buralara menkul kıymet arz eden kuruluşlar ayrı bir inceleme konusudur. Bu sebeple kitabın son bölümü menkul kıymetler borsasına ayrılmıştır.
Burada sahasında ilk sayılacak bölümler vardır. En önemlisi faizin farklı bir yaklaşımla ele alındığı bölümlerdir. Bu bölümlerde altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz satışını düzenleyen hadislerin, faizi yasaklayan ayetlere ilâve bir hüküm getirmediği, aksine alım satım adı altında faizli işlem yapılmasını engellediği ortaya çıkarılmıştır. Hâlbuki, bugüne kadar hadislerin farklı bir sahayı düzenlediği varsayılmış, fakihlerin büyük çoğunluğu sistemlerini bu farklı saha üzerine kurmuş ve faizi anlaşılamaz, içinden çıkılamaz bir hâle getirmişlerdir. Bu yeni yaklaşım, konuya farklı bir boyut kazandırmıştır. Faizi belli bir esasa oturtmak için bu boyut çok önemlidir. Yapılacak tenkit ve tavsiyeler, bu yöndeki çalışmalarımıza ışık tutacaktır .
BİRİNCİ BÖLÜM
KUR'ANDA VE SÜNNETTE FAİZ
Mallar ya alım satım ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli olarak değiştirilebilir. Bir kile buğday verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir kile buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek 100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilmiş olur. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi,“Faiz yalnızca borçta olur.[2]” demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.
İslâm öncesi Araplara Cahiliye Arapları denir. Onlar borç verdikleri zaman anamala dokunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verirlerdi. Vadesi dolunca alacaklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tespit ederek vadeyi uzatırlardı[3]. Meselâ her ay için bir altın almak üzere bir yıl vade ile 100 altın ödünç vermişlerse, vade sonunda borçludan 112 altın alırlardı. Eğer borç ödenmezse, yeni bir faiz tespit ederek vadeyi uzatırlardı.
Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı gelince borçluya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıracak mısın?” diye sorarlar, borçlu ödeme yaparsa yapar, yoksa borca ilâve yapıp vadeyi uzatırlardı[4].
Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. Bakara suresinin 275. ayeti buna vurgu yapar ve“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir." diyenlerin, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davrandığını bildirir. Alım satım ile faizi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.
Ayete göre faize karşı çıkanlar şöyle demiş olurlar: “Faizli işlem, başka değil alım satımın mislidir.” yani tıpkısıdır. Çünkü onlar, alım satımla faizli işlem arasında benzetme yapmamış, ikisini aynı saymışlardır. Bugünkü değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satma ile bugün 100 lira verip bir ay sonra 110 lira alma arasında benzerlik vardır. Nitekim şarap üzüm şırasına benzer, ikisi de üzüm suyundandır. Ama “şıra tıpkı şarap gibidir”, denemeyeceği gibi “alış veriş tıpkı faizli işlem gibidir” de denemez. Çünkü bir ay sonra 110 lira almak üzere birine 100 lira vermek bir satış değil, faizli ödünç işlemidir. Verilen 100 liranın yerine 100 lira, fazla olarak da 10 lira alınır. Bugünkü değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya vermek ise bir satıştır. Bir ay sonra o mal ve ayrıca 10 lira alınmaz, sadece 110 lira alınır. Çünkü 110 liranın tamamı, o malın bedelidir. Bu konu, Vade Farkı ve Faiz başlığı altında işlenmiştir.
I- KUR'AN'DA FAİZ
Kur'an'da faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba ( veya ) sözlükte artma ve çoğalma anlamına gelir[5]. Kur'an'da bu kelime iki yerde artma anlamında kullanılmıştır. Biri şu ayettir:
"(Allah) Sadakaları artırır."[6]
Diğeri de şu ayettir:
“İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah yanında artmaz.” [7]
Riba'nın terim anlamı borçtan elde edilen gelirdir. Faiz denince akla gelen budur. Buna ribe'l-kard () = ödünç faizi veya ribe'n-nesie () = kredi faizi de denir. İslam öncesi Arap toplumuna cahiliye toplumu adı verilir. Onlar arasında riba yaygın olduğu için bunun bir adı da ribe’l-cahiliyye, yani cahiliye faizidir.
“Allah alım-satımı helâl, ribayı haram kılmıştır[8].” Riba, hadisler’le de kesin olarak yasaklanmış ve fakihler, ribanın haram olduğu hususunda tam bir görüş birliği (icma) içinde olmuşlardır. Bu kitapta riba yerine faizli işlem kelimesi kullanılacaktır.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[9] kimsenin davranışından farklı değildir. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ulaşır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, işte onlar cehennemliktir. Hep orada kalacaklardır.” [10]
Ayette faizli işlem yerine riba kelimesi geçer. Riba, hem mastar olarak faizli işlem anlamına hem de isim olarak faiz anlamına gelir. Faiz anlamında riba, verilen borçtan fazla olarak istenen kısıma denir. Ayette şöyle buyurulmuştur:
“Müminler, Allah’tan korkun, eğer inanan kişilerseniz faizden geriye kalanı bırakın." (Bakara 2/278) Yani kalan faiz alacaklarınızı almayın.
Bir sonraki ayette şu hükümler vardır:
“..Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir. Böylece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.“
Demek ki, 100 gr. altını %10 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr'ı alabilecek, kalan 10 gramı alamayacaktır. Çünkü bu 10 gr. faizdir.
Borcunu zamanında ödeyemeyenden ilave bir gelir sağlanamaz. Ayette şöyle buyuruluyor:
“Borçlu darlık içinde ise rahatlığa kavuşuncaya kadar beklenir. Ama borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.” [11]
Birinci ayette; "Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." buyurulduğuna göre demek ki, alım satım ayrı, faizli işlem ayrıdır.“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir." diyenlere yapılan ağır tehdit bu farkı iyice vurgulamaktadır.
Kemâlüddin b. el-Hümâm[12], bu konuda şöyle der:
Riba kelimesi fazla kısım için kullanılır.«Ribayı yemeyiniz.» [13] ayeti bunu göstermektedir. Yani ödünçte ve borçta verilenden fazlasını, bir de faize tabi (ribevî) malları[14] birbiriyle değişirken doğan fazlalığı yemeyin demektir.«Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.» [15] ayeti de böyledir. Yani Allahu Teâlâ, ödünce ya da borca ilave yapılmasını ve ribevî malları birbiriyle değişirken eşitliği bozan bir ilavede bulunulmasını haram kılmıştır[16].” Çünkü faiz, o eşitliği bozan fazlalıktır. Allah'ın yasağı bu fazlalıkla ilgilidir.
Ödünç (), ilerisinde dengini geri almak üzere verilen misli maldır. (Türkçede ariyete de ödünç denir. Ariyet, kullanıp geri vermek üzere alınan balta, keser, otomobil gibi mallardır. Burada ariyet anlamı kastedilmemektedir.) Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pazarda dengi bulunabilen maldır. Altın, gümüş, arpa, buğday hurma ve tuz birer misli maldır. Birine ödünç olarak 100 gr. altın veren kişi, onu 100 gr. olarak geri alır. Ondan gelir sağlaması faizdir. Çünkü bu, bir ticari kazanç değil, ödüncün getirisi olur.
Borç () bir akitten veya tazminattan doğan ödeme yüküdür. Ödünç de bu kapsama girer. Her ödünç borçtur ama her borç ödünç değildir. Daha sonra ödemek üzere birinden alınan iki kile buğday hem borç, hem ödünçtür. O buğday, veresiye iki altına alınmış olsa, bu iki altın müşterinin borcu olur, ama bir ödünç olmaz. Çünkü ödünçte alınan malın dengi verilir. Alım satımda ise malın dengi değil, alıcı ve satıcının o mal için, karşılıklı rıza ile belirledikleri karşılık verilir.
Bir malı iki ay vadeyle 10 altına satan kişi, malı teslim edince, iki ay sonra sadece 10 altın tutarındaki alacağını isteyebilir. Çünkü artık satış yapılmış ve mal müşterinin olmuştur. Müşteri borcu zamanında ödeyemez de vade uzatılırsa borca bir ilave yapılmaz. Yapılırsa faiz olur. Çünkü borcu erteleme bir satış işlemi değildir.
Cahiliye Arapları borç verdikleri zaman ana mala dokunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verirlerdi. Vadesi dolunca alacaklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tesbit ederek vadeyi uzatırlardı[17]. Mesela bir kişi, aylığına bir altın almak üzere bir yıl vade ile 100 altın ödünç verse, süre bitince borçludan 112 altın alırdı. Sene bitiminde borç ödenmezse, taraflar yeni bir faiz tespit eder ve vadeyi uzatırlardı.
Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı gelince borçluya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıracak mısın?” diye sorarlardı. Borçlu ödeyecekse öder, yoksa borca bir miktar ilavede bulunulur ve vade uzatılırdı[18].
Mesela bir kimse 100 altına, üç ay vadeli 500 kile buğday alsa da borcu vadesinde ödeyemese, borç bir miktar artırılır ve vade uzatılırdı.
Ayetlerin iniş sebebi sayılan, aşağıdaki olaylar da faizin borçtan elde edilen gelir olduğunu göstermektedir.
Sakîf kabilesi’nden ‘Amr b. ‘Umeyr’in dört oğlu Mes’ud, Abduyaleyl, Habîb ve Rebîa, Mekke’de bulunan Benî Mahzûn’dan Muğîre oğullarına ödünç verirlerdi. Ona dua ve selâm olsun, Muhammed Taif’i fethedince (Hicret’in 8. senesi) bu kardeşler müslüman oldular. Daha sonra Muğîre oğullarından faiz alacaklarını istediler. Bu olay şu ayetin inmesine sebep oldu:
“Müminler! Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın. Eğer inanan kişilerseniz (böyle yaparsınız.)"
Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah'a ve Elçisine karşı bir savaşa girmiş olursunuz. Eğer tevbe ederseniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." [19]
Bunun üzerine bu dört kardeş dediler ki:
- “Biz tevbe edip Allah’ın emrine uyuyoruz. Bizim Allah ve Resûlü ile savaşa gücümüz yetmez.”
Faizden vazgeçerek yalnız ana mallarını almaya razı oldular ve Muğîre oğullarından ana mallarını istediler. Onlar darda olduklarını belirterek;
“Ürünler yetişinceye kadar bize süre tanıyın.” dediler. Dört kardeş, süre tanımaya yanaşmadılar. Bu olay da şu ayetin iniş sebebi oldu:
“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.” (Bakara 2/280)[20].
Cahiliyye devrinde borcunu ödeyemeyen borçlu, köle olarak satılırdı. Bu ayet borçluların satılmasını da yasaklamış oldu[21] .
Borcunu zamanında ödeyemeyene süre tanınması bu ayetle hükme bağlanmış oldu.
II - FAİZİN ADIM ADIM YASAKLANIŞI
Bu bölüm, sadece, yasağın tarihi seyri ile ilgili bilgi vermek içindir. Yoksa faizin adım adım yasaklanmış olmasının uygulama açısından bir faydası yoktur. Çünkü faiz yasağı artık yürürlüktedir. Bir müslümanın her herhangi bir gerekçe ile faize bulaşması haram olur.
Abdullah bin Abbas (r.a.) faizi kesin olarak yasaklayan ayetin, en son inen ayet olduğunu söylemiştir[22]. Bu gösteriyor ki, faizin yasaklanmasıyla İslam toplumu gelişmesini tamamlamış olmaktadır.
Abdullah Dıraz'ın tespitine göre faiz dört adımda yasaklanmıştır. İlkinde sadece faizin kötülüğüne dikkat çekilmiş, ikincisinde kendilerine yasak olduğu halde faiz yiyen yahudilerin düştükleri acıklı durum gözler önüne serilmiş, üçüncü ayette faiz kısmen, dördüncüsünde de tamamen yasaklanmıştır[23].
Bu ayetlerden ilki Mekke’de diğerleri Medine’de inmişlerdir. Burada, içkinin adım adım yasak edilişine tam bir benzerlik vardır. Mekke’de inen âyet-i kerîme‘de Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah yanında artmaz. Allah rızasını gözeterek verdiğiniz zekata gelince işte onlar (mallarını ve sevaplarını) kat kat artıranlardır[24].” [25]
Burada faiz yoluyla serveti artırmanın Allah katında kabul edilmediği belirtilmekte, fakat, faizin haram olduğundan bahsedilmemektedir. Nitekim içki ile ilgili olarak ilk inen ayet şöyledir:
“Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz.” [26]
Bu ayette içkinin güzel bir rızk olmadığına dikkat çekilmekte fakat onun bir pislik olduğu ve kaçınılması gerektiği belirtilmemektedir. Ama bu ayırım diri kalpleri uyarmaya ve içkinin ileride ne gibi bir hükme bağlanacağını hissettirmeye yetmişti.
İkinci ayette, haram olduğu halde faiz yiyen yahudilerin cezaya çarptırıldığı anlatılarak müslümanların bundan ders almalarına işaret edilmiştir. Eğer bunun arkasından faiz yasağı gelmeyecek olsaydı bu olay, bütün yönleriyle bir ibret vesilesi olamayacaktı.
Ayet-i kerime şöyledir:
“Yasaklandıkları halde faiz almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden (önceleri helâl olan temiz ve iyi şeyleri yahudilere haram kıldık) ve içlerinden inkara sapanlara acıklı bir azap hazırladık.“ [27]
İçki yasağı ile ilgili olarak inen ikinci ayet de aynı mahiyettedir.
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; ikisinin de büyük günahı ve insanlar için yararları vardır. Ama bunların günahı yararlarından büyüktür.” [28]
İçki, üçüncü ayetle kısmen yasaklanmıştı:
“Müminler! sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın." [29]
Bu ayet üzerine müslümanların önemli bir kısmı içkiyi bırakmış, bir kısmı da namaz vakitleri dışında, özellikle yatsı namazından sonra içmeye devam etmiştir.
Faiz konusunda ilk yasaklama da üçüncü adımda olmuştur.
Bu adımda fahiş faizcilik, yani arttıkça artan, giderek ana parayı geçen bileşik faiz yasak edilmiştir. Ayet-i kerime şöyledir:
“Müminler! Kat kat arttırılmış durumdaki faizi yemeyin. Allah’tan sakının ki, kurtuluşa eresiniz.” [30]
İçki dördüncü adımda yasaklanmıştır. İlgili ayet şudur:
"Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi pisliklerden başka bir şey değildir; bunlardan kaçının ki saadete eresiniz." [31]
Faizin kesin olarak yasaklanması da dördüncü adımda olmuştur. ilgili ayetler şunlardır:
“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.”
Allah’a döndürüleceğiniz gün için tedbirinizi alın. Artık o zaman her kişi ne kazandıysa onu tamı tamına bulur ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.” [32]
Ayette"...Eğer tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." buyurularak sadece ana paranın geri alınabileceği kabul edilmiş, oranı ne olursa olsun, faiz yasaklanmıştır.
III - SÜNNETTE FAİZ
Hadis deyince öncelikle Allah'ın Elçisi'nin sözleri, davranışları (fiil) ve onayları (takrir) anlaşılır. Burada onun, faizle ilgili açıklamalarına yer verilecektir. Bu açıklamalar Müslümanlar için önemlidir. Çünkü Allah'ın Elçisi'ne Kur'an'ı açıklama görevi de verilmiştir. Bir ayet şöyledir:
"(Ey Elçi!) Sana bu Zikr'i (Kur'an'ı) indirdik ki, kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl 16/44)
Dolayısıyla onun faizle ilgili olarak yaptığı her açıklama, ilgili ayetlerin doğru anlaşılması bakımından çok önemlidir.
Kur'an ve sünneti iki ayrı kaynak değil, tek bir kaynak saymak gerekir. O zaman sünneti de doğru anlamak mümkün olur. Aşağıda görüleceği gibi meşhur mezhepler bunları ayırdığı için, fıkhın bir çok konusu gibi faiz konusunu da anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hale getirilmiş, faizle ilgili bir çok hadis, değerlendirmeye alınmamıştır.
Burada bir örneği verilen usulle bakınca, ayet ve hadisler arasında tam bir bütünlük bulunduğu görülmekte ve konunun kolay anlaşılır olduğu ortaya çıkmaktadır.
A - Faizin Kötülüğünü Gösteren Hadisler
Hadis deyince öncelikle Allah'ın Elçisi'nin sözleri, davranışları (fiil) ve onayları (takrîr) anlaşılır. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:
“Felâkete sürükleyen yedi şeyden sakınınız.
- Ey Allah'ın Elçisi nelerdir onlar?
- Allah’a ortak koşmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın dokunulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaştan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bulunmaktır[33].”
Buhârî ve Müslim’in ortak rivayetine göre Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Allah faizi yiyene ve yedirene lanet[34] etmiştir”[35]“.
Ali’nin (r.a.) şöyle dediği bildirilmiştir:“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun faiz yiyeni, yedireni, ona şahitlik edenleri, onu yazanı; dövme[36] yapanı, güzelleşmek için dövme yaptıranı, sadakaya mani olanı, hulle[37] yapanı ve hulle yaptırmak isteyeni lanetledi. Ölünün arkasından feryat ederek ağlamayı (nevh) da yasakladı[38].”
Abdullah İbni Mes’ud (r.a.) şöyle bir rivayette bulunmuştur:“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, faiz yiyeni, yedireni ona şahitlik edenleri ve onu yazanı lanetledi[39].”
Ebû Hureyre'nin bildirdiğine göre Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:“Öyle zaman gelir ki, insanlar faiz yerler."
- İnsanların hepsi mi? diye sorulunca şöyle dedi :
“ Yemeyen olursa ona da tozu bulaşır.[40]"
İbn Mes’ud, ona dua ve selâm olsun, Muhammed'in şöyle dediğini bildirmiştir:
"
Faiz (geliri) çok da olsa sonu darlığa döner[41].”
Abdullah b. Mes’ud'un babasından yaptığı nakle göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir: “Bir toplumda faiz ve zina ortaya çıkınca artık onlar Allah’ın cezasını haketmiş olurlar[42]. “
Abdullah b. Hanzala'nın (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:“Kişinin bilerek bir dirhem faiz yemesi otuz altı kere zinadan daha ağırdır[43]."
Amr b. el-As (r.a.), Allah'ın Elçisi'nden, ona dua ve selâm olsun, şunu işittiğini söylemiştir: “Bir toplumda faiz ortaya çıkınca kıtlığa yakalanırlar. Bir toplumda rüşvet ortaya çıkınca da korkuya kapılırlar[44].”
Semüre b. Cündüb'ün (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Miraca çıkarıldığım gece bir adam gördüm, bir nehirde yüzüyor ve kendine taş yutturuluyordu. «Bu nedir?» diye sordum. «Faiz yiyendir.» denildi[45].”
Ebu Hureyre'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:“İsra gecesi bir topluluğa rastladım; karınları evler gibiydi, içinde yılanlar vardı, dışardan gözüküyordu. «Cebrail! bunlar kimlerdir?» diye sordum. Dedi ki, bunlar faiz yiyenlerdir[46].”
Semüre b. Cündüb'ün (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, bir gün şöyle demiştir: “Bu gece iki kişiyi gördüm, bana geldiler ve beni alıp mukaddes bir yere götürdüler. Kandan bir ırmağa varıncaya kadar gittik. Irmak içinde bir adam ayakta duruyordu. Ortasına doğru da bir adam ve önünde bir taş yığını vardı. Irmağın içindeki adam döndü. Çıkmak isteyince öbürü ağzına bir taş attı ve onu yerine döndürdü. Sonra her ne zaman çıkmak için gelse ağzına bir taş atıyor, o da yerine dönüyordu. «Bu nedir?» diye sordum. «Nehirde gördüğün kişi faiz yiyendir.» dedi[47].”
B - Cahiliye Faizi
Müslümanlık öncesi arap toplumunu anlatmak için cahiliye kelimesi kullanılır. Bu döneme cahiliye dönemi, onların gelenek ve göreneklerine de cahiliye gelenek ve görenekleri denir. Cahiliye faizi derken de bu dönemin faiz anlayışı kastedilir.
Yukarıda belirtildiği gibi cahiliye faizi borçtan elde edilen gelirdir. Bu da kredi, mevduat ve temerrüt faizlerini kapsar. Ona dua ve selâm olsun, Muhammed, Veda Hutbesi’nde şöyle demiştir:
“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbas b. Abdulmuttalib'in faizini. Câhiliye faizinin tamamı kaldırılmıştır[48]”.
İleride görüleceği gibi hadislerde altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri de faizli işlem sayılmıştır. Bu yüzden kimi İslam bilginleri borçtan elde edilen gelir yanında, bu altı maddenin ve onlarla aynı kapsama soktukları maddelerin bazı alım satım şekillerini de faizli işlem saymışlardır.
İbni Abbas faizli işlemin bu çeşidini kabul etmez. Ona göre faiz, borcun getirisinden başka bir şey değildir. O, bunu söylerken Üsâme b. Zeyd'in Peygamberden duyduğu sözlere dayanır. Üsâme'den yapılan rivayetleri ve bu rivayetlerdeki farklı ifadeleri şöyle sıralayabiliriz:
1- İbni Abbas dedi ki, Üsâme b. Zeyd'in bana verdiği habere göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
“Faizli işlem yalnızca borçta olur[49].”
2- İbni Abbas'ın Üsâme b. Zeyd’den bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Elden ele (yani peşin) olanda faiz olmaz[50].”
3- Ubeydullah b. Ebî Yezîd, İbni Abbas’tan şunu işittiğini söyledi: Üsâme b. Zeyd'in bana verdiği habere göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun,'şöyle demiştir:
"Faiz sadece vadeli işlemde olur[51].“
4- Ebu Salih ez-Zeyyât dedi ki; Ebû Saîd el-Hudrî'nin şöyle dediğini işittim: “Dinara dinar, dirheme dirhem misli misline olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girer.”
«İbni Abbas böyle demiyor.» deyince Ebu Saîd şunu sööyledi:
“İbni Abbas’a sordum, dedim ki; «Onu Peygamber'den mi işittin yoksa Allah'ın Kitabında mı buldun?"
Dedi ki; “Bunların hiç birini söylemiyorum, siz Allah'ın Elçisini benden iyi bilirsiniz, ama Üsâme bana Peygamber'in şöyle dediğini haber verdi:
"
Vadeli işlemden başkasında faiz olmaz[52]."
5- Ata b. Ebî Rebâh dedi ki, Ebû Saîd el-Hudrî, İbni Abbas ile karşılaştı ve ona şöyle dedi: Senin sarfla[53] ilgili şu görüşüne baksana, o senin Allah'ın Elçisi'nden işittiğin bir şey mi, yoksa Allah'ın Kitabı'nda bulduğun bir şey mi?
İbni Abbas dedi ki; “Hayır öyle demiyorum, siz Allah'ın Elçisini benden iyi bilirsiniz, Allah'ın Kitab'ını da bilmiyorum, ama Üsâme b. Zeyd bana Allah'ın Elçisi'nin şöyle dediğini bildirdi:
"Dikkat edin, faiz sadece vadeli işlemde olur[54]."
C - Faizli Satışlar
Bugün faizli satış deyince akla vadeli satış gelir. Çünkü vade farkı, faiz ile karıştırılır. Halbuki, vade farkı başka, faiz başkadır. Bu konu ileride gelecektir.
Bu başlık, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz satışıyla ilgilidir. Ona dua ve selâm olsun, Muhammed, bu altı maddenin bir kısım satış şekillerini, normal bir satış değil, faizli işlem sayarak yasaklamıştır. O, ayrıca o devrin parası olan dinar ve dirhemin alım satımına da düzenleme getirmiştir. Onun veresiye hayvan takasını yasakladığı rivayeti de vardır. Bu bölümün sonunda açıklanacağı gibi bu yasaklar, alım satım adı altında faizli ödünç işlemi yapılmasını önlemeye yöneliktir. Hadislerde sayılan altı madde, o devirde en çok ödünç verilen maddelerdir. Bu ödünçleri satış gibi gösterip alınan faize kâr demek ve faiz yasağını delmek mümkündür. Hadisler bunu kesin olarak önlemiştir.
1 - Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz
Konu ile ilgili olarak Allah'ın Elçisinden bize ulaşan sözlerin bir kısmında bu altı maddenin tamamı, bir kısmında da daha azı geçer. Şimdi bu sözleri kısım kısım sıralayalım:
a - Altı madde bir arada olanlar
Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir :
"Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz, misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir[55].”
Ubâdetü’bnü’s-Sâmit (r.a.) bildirmiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline, dengi dengine ve peşin olur. Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[56].“
Müslim b. Yesar ile Abdullah b. Ubeyd, Ubâdet‘übn’üs-Sâmit ile Muaviye’nin bir keresinde aynı konak yerinde bulunduklarını ve Ubâde’nin kendileriyle konuşup şöyle dediğini haber vermişlerdir:
“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun bize, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa ve hurmaya karşılık hurma, satmayı yasakladı.”
Onlardan biri (Müslim veya Abdullah), “tuza karşılık tuz“ ifadesini de ekledi; diğeri bunu değil de şunu ekledi: " Dengi dengine ve misli misline olursa o başka." Biri de şunu ekledi:
"Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur.” Bunu da öbürü söylememişti.
Übâde sözüne şöyle devam etti:
“Bize, Allah'ın Elçisi, gümüşe karşılık altını, altına karşılık gümüşü, arpaya karşılık buğdayı, buğdaya karşılık arpayı peşin olmak şartıyla istediğimiz gibi satabileceğimizi emretti[57].”
Übâdetü’bnü’s-Sâmit'in (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, dinarı olsun külçesi olsun; gümüşe karşılık gümüş, dirhemi olsun, külçesi olsun farketmez. Buğdaya karşılık buğday ölçeğe[58] ölçektir. Arpaya karşılık arpa, ölçeğe ölçektir. Hurmaya karşılık hurma, ölçeğe ölçektir. Tuza karşılık tuz, ölçeğe öçektir. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Gümüşe karşılık altın elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz[59].”
Bu kısımdaki hadisleri iki sahabi, Ubâdet'übn'üs-Sâmit ve Ebu Saîd el-Hudrî rivayet etmişlerdir.
b -Beş madde bir arada
Burada altı maddeden yalnız tuz yoktur.
Ömer'in bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Gümüşe karşılık altın faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Buğdaya karşılık buğday faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Arpaya karşılık arpa faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Hurmaya karşılık hurma faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka[60].“
c - Dört madde bir arada olanlar
Birinci hadiste altın, buğday, arpa ve hurma geçer.
Ömer'in bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Buğdaya karşılık buğday faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Arpaya karşılık arpa faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Hurmaya karşılık hurma faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka[61].“
İkinci hadiste arpa, buğday, hurma ve tuz geçer.
Ebu Hureyre'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz kilesi kilesine, tartısı tartısına olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse ribaya girer; renkler[62] farklı olursa o başka[63].”
d - İyi hurmaya karşılık kötü hurma
Ebu Saîd el-Hudrî, Ebu Hureyre'den (r.anhuma) şunu bildirmiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, bir kişiyi Hayber’de görevlendirmişti, cenib[64] hurması getirdi. Allah'ın Elçisi “Hayber’in bütün hurmaları böyle mi?“ dedi. O, “Hayır vallahi ey Allah'ın Elçisi, bunun bir sa’ına[65] karşılık iki sa', iki sa’ına karşılık üç sa' veriyoruz." dedi. Bunun üzerine Allah'ın Elçisi şöyle dedi:
”Öyle yapma, karışık hurmayı dirhem karşılığı sat, sonra cenîbi dirhem vererek al[66] .”
Bilâl, Peygamber'e, ona dua ve selâm olsun, Bernî hurması getirmişti. Peygamber dedi ki, "Bu nereden?" Bilâl, "Yanımızda kötü hurma vardı, Peygamber yesin diye bunun bir sa'ını iki sa' vererek aldım." dedi. Peygamber dedi ki:
"Eyvah, eyvah, tam faiz! tam faiz! Böyle yapma, böyle bir şey satın almak istedin mi, hurmayı sat, sonra onun bedeli ile satın al[67]."
Ebu Saîd dedi ki Allah'ın Elçisi'ne, ona dua ve selâm olsun, bir hurma getirildi. "Bu bizim hurmamızdan değil." dedi. Adam dedi ki, "Ey Allah'ın Elçisi, bunun bir sa'ını bizim hurmamızdan iki sa'a aldım." Bunun üzerine Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
"Bu ribadır; onu geri verin. Sonra hurmamızı satın ve bize bundan alın[68]."
Hayber valisi Allah'ın Elçisi'ne cenîb hurması getirmişti. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, “Hayberin bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. Vali, “Hayır, vallahi, ey Allah'ın Elçisi, toplanan hurmalardan iki sa’ verip bundan bir sa’ alıyoruz.” dedi. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi bunun üzerine şöyle dedi:
"Böyle yapmayın ama misli misline olabilir. Ya da bunu satın, bedeliyle ondan alın. Denge böyle kurulur[69]."
e - Taama karşılık taam
Mamer b. Abdullah kölesini bir sa’ buğday verip gönderdi, “Onu sat, karşılığında arpa al.” dedi. Köle gitti, bir sa’dan biraz fazla (arpa) aldı. Mamer’e geldi ve durumu bildirdi. Mamer dedi ki; “Niye böyle yaptın. Git onu geri ver, misli misline olmazsa sakın alma. Çünkü ben Allah'ın Elçisi'ni dinlemiştim, ona dua ve selam olsun, şöyle diyordu:
" Taama karşılık taam misli mislinedir.”
O gün taamımız arpaydı."
Ona, “O onun dengi değil ki.” dendi. “Benzemesinden korkuyorum[70].” diye cevap verdi.
Tâc'ul-arûs'a göre Hicaz halkı, yalın olarak taam deyince buğday demek ister[71]. Ebû Saîd el-Hudrî'nin şu ifadesi bunu doğrulamaktadır: "Biz fıtır sadakası olarak ya, taamdan bir sa', ya arpadan bir sa[72], ya hurmadan bir sa' ya keşten[73] bir sa' ya da kuru üzümden bir sa' çıkarırdık[74]. Buradaki taam kelimesi ile buğdayın kastedildiği açıktır.
f - Kuru hurmaya karşılık yaş hurma
Ebû Ayyaş, Sa’d b. Ebî Vakkas’a, "Beyaz buğday (beyzâ) verip sült denen buğdaydan alabilir miyim?" diye sordu. Sa’d, “Hangisi daha iyi?“ dedi. “Beyaz buğday” diye cevap verdi. Bunun üzerine bu alımı yasakladı ve şöyle dedi: Allah'ın Elçisi'ne yaş harmaya karşılık kuru hurma soruldu da Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
" Yaş hurma kuruyunca azalır mı?
Evet. dediler. O da onu bundan men etti[75]."
2 - Altın ve gümüş
Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
"Altına karşılık altın satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Gümüşe karşılık gümüş satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Bunları, biri peşin diğeri veresiye olarak da satmayınız[76].”
Ubâdetü’bnü’s-Sâmit'in (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
"Gümüşe karşılık altın elden ele satılırsa gümüşün fazla olmasında bir sakınca yoktur, fakat veresiyesi olmaz[77].”
Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş satmayınız; ama aynı ağırlıkta, misli misline, dengi dengine olurlarsa o başka[78].”
Abdurrahman b. Ebî Bekre, babası Ebû Bekre'nin (r.a.) şöyle dediğini bildirmiştir:
“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, gümüşü gümüşle, altını altınla değiştirmeyi yasakladı, dengi dengine olursa o başka. Gümüşü altınla istediğimiz gibi, altını gümüşle istediğimiz gibi değiştirebileceğimizi emretti[79].” Ona birisi ‘Elden ele mi?’ diye sordu. Dedi ki, "Ben böyle işittim.[80]“
Abdurrahman b. Ebî Bekre, Ebû Bekre'nin (r.a.) şöyle dediğini bildirmiştir: Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle dedi:
"Altına karşılık altın satmayınız, dengi dengine olursa o başka. Gümüşe karşılık gümüş satmayınız, dengi dengine olursa o başka. Gümüşe karşılık altını, altına karşılık gümüşü istediğiniz gibi satabilirsiniz[81].”
Ebû Hureyre’den rivayet ediliyor, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
"Altına karşılık altın aynı ağırlıkta misli misline, gümüşe karşılık gümüş aynı ağırlıkta misli misline olur. Kim miktarı artırır veya fazlasını isterse, o faizli işlemdir[82].”
a - Dinara veya dirheme karşılık altın veya gümüş
1) - Dinara karşılık altın
Dinar, altından basılmış paradır.
İbni Şihab, Malik b. Evs’in kendine şunu haber verdiğini söyledi:
“100 dinar satmak istedim, beni Talha b. Ubeydullah çağırdı, anlaştık, parayı aldı. Altını elinde çevirmeye başladı. «Veznedarım ağaçlıktan gelsin de...» dedi.
Ömer bunu işitiyordu, hemen söze karıştı ve şöyle dedi :
«Vallahi (altını) alıncaya kadar ondan ayrılma. Çünkü Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
"Altına karşılık altın faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka..[83].“
Fadâle b. ‘Ubeyd el-Ensârî demiştir ki; Allah'ın Elçisi'ne dua ve selâm olsun, Hayber’de ona bir gerdanlık getirildi, boncuk ve altın diziliydi. Satılığa çıkarılmış ganimetlerdendi. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, gerdanlıktaki altının çıkarılmasını emretti. Sonra dedi ki:
“Altına karşılık altın tartıya tartıdır[84].“
Yani altın verilip altın alınacaksa her ikisinin de aynı ağırlıkta olması gerekir. Çünkü gerdanlığa karşılık ödenecek para, altından basılmış olan dinardı.
Fadâle b. ‘Ubeyd dedi ki, Hayber günü bir gerdanlığı 12 dinara satın almıştım. Boncuklu ve altınlıydı. Ayırdım baktım ki, 12 dinardan fazla altını var. Bunu hemen Allah'ın Elçisi’ne anlattım dedi ki:
" Ayırt edilmeden satılmaz[85].“
Fadâle b. ‘Ubeyd dedi ki; Hayber günü Allah'ın Elçisi ile birlikteydik. Yahudilerle okka işi alış veriş yapıyor, iki üç dinara altın alıyorduk. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, dedi ki:
"
Altını altına karşılık almayınız; ikisi de aynı ağırlıkta olursa o başka[86].“
Fadâle b. ‘Ubeyd dedi ki, Hayber günü boncuklu ve altınlı bir gerdanlık elde ettim. Onu satmak istedim. Durum, Allah'ın Elçisi'ne anlatıldı. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki;
"
Birini diğerinden ayır, sonra sat[87].”
Haneş dedi ki, bir savaşta Fadâle b. Ubeyd ile beraberdik, benim ve arkadaşlarımın payına altınlı gümüşlü ve mücevherli bir gerdanlık düştü. Onu satın almak istedim ve Fadâle b. Ubeyd’e sordum, dedi ki, “Altınlarını çıkar bir kefeye koy, senin altınını da diğer kefeye koy; sonra misli misline olmadıkça alma. Allah'ın Elçisi'nden işittim; ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
"
Kim Allah’a ve Son güne inanmışsa misli misline olmadıkça almasın [88].”
2) - Dirheme karşılık gümüş
Dirhem, gümüşten basılmış paradır.
Ebû’l-Minhal dedi ki; "Benim bir ortağım mevsime (panayıra) veya hacca kadar veresiye gümüş satmıştı. Bana geldi ve durumu bildirdi, bu uygun bir iş değil, dedim. «Onu çarşıda sattım, kimse beni yadırgamadı.» dedi. Hemen Berâ b. Azib’e geldim ve sordum. Dedi ki, Peygamber ona dua ve selâm olsun Medine’ye geldiğinde böyle satışlar yapıyorduk; dedi ki:
"Peşin olursa bir zararı yok, veresiyesi (satış değil) faizli işlem olur."
Bana, "Sen Zeyd b. Erkam’a git, o benden daha büyük tüccardır." dedi. Ona gittim ve sordum, aynı şeyi söyledi[89].
3 - Para alım satımı (Sarf)
Peygamberin ve sahabenin yaşadığı dönemlerde para deyince dinar ve dirhem anlaşılırdı. Hadislerden bir kısmı bunların alım satımını düzenler.
Ali’nin torunu Ömer, babası Muhammed’den o da dedesi Ali’den şunu bildirmiştir: Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
“Dinara karşılık dinar, dirheme karşılık dirhem olursa arada bir fazlalık olamaz. Kimin gümüşe ihtiyacı varsa altın verip alsın. Kimin de altına ihtiyacı varsa gümüş verip alsın. Sarf, al-ver şeklinde olur[90].“
Osmanin (r.a.) bildirdiğine göre Muhammed, ona dua ve selâm olsun' şöyle demiştir:
“Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme satmayın[91].”
Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşılık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar alırdım. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evindeydi; “Ey Allah'ın Elçisi, müsadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqî'de deve satıyorum; dinara karşılık satıp yerine dirhem alıyorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, buna karşılık bunu veriyorum.” dedim. Dedi ki:
”O günün fiyatıyla almanda bir sakınca yoktur; yeterki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[92].”
Abdullah b. Ömer diyor ki; altına karşılık gümüş veya gümüşe karşılık altın satardım; geldim, Allah'ın Elçisi’ne bunu haber verdim. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki;
"
Biriyle böyle bir alış veriş yaptığında seninle onun arasında bir hesap kalırsa ondan ayrılma[93].”
Ebu’l-Minhal diyor ki; el-Berâ b. Azib’e ve Zeyd b. Erkam’a, (r.anhum), sarfı sordum, onlardan her biri diğeri için “Bu benden iyidir” diyordu. Her ikisi de şöyle dedi:
“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun gümüşe karşılık altını veresiye satmayı yasakladı[94].“
Kendinden yapılan bir başka rivayette Ebu’l-Minhal diyor ki; el-Berâ b. Azib’e ve Zeyd b. Erkam’a, (sarfı) sordum, dedilerki; “Ona dua ve selâm olsun, bizler Allah'ın Elçisi'nin zamanında ticaret yapardık, Allah'ın Elçisi'ne sarfı sorduk, dedi ki:
“Peşin olursa zararı yok, ama veresiye olursa uygun olmaz[95].”
Ebû Hureyre’den rivayet ediliyor, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
“Dinara dinar olursa arada bir fazlalık olmaz. Dirheme dirhem olursa arada gene bir fazlalık olmaz[96].“
4 - Değerlendirme
Fakihler, hadislerde geçen altı maddeyi ikiye bölmüşler, birinci bölüme altın ve gümüşü, ikinci bölüme de buğday, arpa, hurma ve tuzu koymuşlardır. Çünkü şöyle bir hadis vardır :
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline, dengi dengine ve peşin olur. Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[97].“
Bundan kabaca şu anlaşılır: Cinsler değişik olsa bile bu altı maddenin birbiriyle değişimi veresiye yapılamaz, yoksa faizli işlem olur. Buna göre, altın veya gümüş verip veresiye arpa, buğday, hurma veya tuz almak da yasaklanan işlemlerden olur. Halbuki, böyle bir alımı bizzat Peygamber yapmıştır. Enes b. Malik'in bildirdiğine göre Peygamber, ona dua ve selam olsun, bir zırhını, Medine'de bir yahudinin yanında rehin bırakmış ve ailesi için ondan bir miktar veresiye arpa almıştı[98]. Daha sonra ödeyeceği para dinar veya dirhemdi. Durum böyle olunca para olarak da kullanılan altın ve gümüş ile diğer maddeleri farklı sınıfa koyma zorunluluğu doğmuş olur.
Yukarıdaki hadisin açıklaması mahiyetinde olan şu hadislerde altın ile gümüşün veya buğday ile arpanın değişiminden söz edilmiştir. Hurma ile tuzu bu kapsama sokan bir hadis yoktur. Konu ile ilgili bütün hadisileri şu hadis özetlemektedir:
“Gümüşe karşılık altın elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veriseyesi olmaz[99].”
a - Altın ve gümüş
Yukarıdaki hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli işlem yapılmasının önünü kesmektedir. Buna göre İster külçe, isterse basılmış para olsun, altın altınla ve gümüş gümüşle değiştirilince değişimin eşit ağırlıkta ve peşin olması gerekir. Yoksa faizli işlem olur.
Söz gelişi bir kimse elindeki 100 gr kullanılmış altın bileziği verip külçe altın almak isterse külçenin de 100 gr. olması gerekir; yoksa faizli işlem olur.
Eski gümüş kemer ile külçe gümüş almak istenirse kemer ile külçenin aynı ağırlıkta olması gerekir. Bunlardan biri daha ağır olursa faizli işlem olur.
Her kim, altın verip gümüş almak veya gümüş verip altın almak isterse birini verdi mi diğerini hemen almalıdır. Yani altını veya gümüşü şimdi verip ötekini daha sonra alamaz, yoksa faizli işlem olur. Konyula ilgili detaylı değerlendirme bu bölümün sonunda gelecektir.
Altın veya gümüş verip buğday, arpa, hurma veya tuzu istediğimiz gibi alabiliriz. Bu alım peşin de olabilir, veresiye de. Bunun hiç bir sakıncası yoktur.
b - Buğday ve arpa
Yukarıdaki hadislere göre bunlar kendi cinsleriyle değiştirilirse ikisi de aynı ölçekte olmalı ve biri verildi mi diğeri teslim alınmalıdır. Diyelim ki, bir kile ekmeklik buğdayım var, onunla tohumluk buğday almak istiyorum, peşin olmak şartıyla ancak bir kile alabilirim. Birinin diğerinden çok veya az olması faizli işlem olduğu gibi birini şimdi verip diğerini sonra almak da faizli işlem olur.
Buğday verip arpa alırsam birini verdim mi diğerini almam gerekir. Çünkü bunun veresiyesi faizli işlem olur. Ama miktarlar farklı olabilir. Mesela, 10 kile arpa ile peşin 5 kile buğday alınabilir.
c -Hurma ve tuz
Hadislere göre hurma verilip hurma alınır veya tuz verilip tuz alınırsa değişimin peşin ve miktarların eşit olması gerekir. Hurma verip tuz alırken veya hurma veya tuz verip arpa ya da buğday alırken değişimin peşin olması gerektiğine dair bir açık ifade hadislerde yer almaz.
d - Misli misline
Hadisler, yukarıdaki altı malın kendi cinsiyle değişiminin "misli misline" olmasını şart koşar. Misil (), iki şey arasındaki denkliği ve aynılığı ifade eder. Benzerliği göstermek için Arapçada kâf () harfi veya şibh () kelimesi kullanılır. Lisan’ül-Arab, misil kelimesi ile ilgili şu bilgileri vermektedir:
“İbni Berri dedi ki, mümâselet (tıpkısı olmak) ile müsâvât (denklik) arasında fark vardır. Müsâvât farklı cinsler arasında olabileceği gibi aynı cinsler arasında da olabilir. Çünkü müsâvât miktar bakımındandır. Biri diğerinden fazla da olmaz noksan da. Ama mümâselet yani misli misline olma yalnızca aynı şeyler arasında gerçekleşir. Yalın olarak “o onun mislidir.” demek “O onun yerine geçer.” demektir. “Şu yönüyle onun mislidir.” denirse yanlız o yönüyle öbürüne denk olduğu ama başka yönlerden farklı olduğu anlaşılır[100].
Arapça'da iki şey arasındaki ortak noktaları ifade için kullanlıan bir çok kelime vardır. Ragıb el-İsfahânî, bu konuda şu bilgileri vermektedir:
(nidd), yalnızca cevherde yani özdeki ortaklığı ifade eder.
(şibh), yalnızca keyfiyet yani nitelik ve vasıf yönünden ortaklığı ifade eder.
(müsâvî) yalnızca kemiyet yani sayı ve miktar yönünden ortaklığı ifade eder.
(şekil) yalnızca ölçü ve boyutlar yönünden ortaklığı ifade eder.
Misil () kelimesi bunların hepisini içine alır. Allah Teâlâ, hiç bir şeyin hiç bir konuda kendine benzemediğini misil kelimesi ile ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Onun misli gibi bir şey yoktur." (Şûra 42/11)[101]
İki şeyin misli misline olması, bunların her yönüyle birbirinin tıpkısı olması demek ise de hadislerde geçen altı malın değişiminde böyle bir şeyin aranması uygun görülmemektedir. Çünkü elindeki bir malı verip her yönüyle onun gibi olan bir başka malı kim alır? Kim, bir adet Reşat altınını verip her yönüyle onun tıpkısı olan bir başka Reşat altınını almak ister? Böyle bir şey anlamsız olur. Muhammed anlamsız bir şey söylemeyeceğine göre hadislerde geçen misli misline ifadesinden mümkün olduğu kadar bedellerin birbirine denk olması şartı anlaşılmalıdır.
Ebû Ayyaş, Sa’d b. Ebî Vakkas’a, "Beyaz buğday (beyzâ) verip sült denen buğdaydan alabilirmiyim?" diye sordu. Sa’d, “Hangisi daha iyi?“ dedi. O, “Beyaz buğday” diye cevap verdi. Bunun üzerine bu alım satımı yasakladı ve şöyle dedi : Allah'ın Elçisi'ne yaş harmaya karşılık kuru hurma verilmesi soruldu da, Allah'ın Elçisi ona dua ve selâm olsun, “Kuruyunca azalır mı?“ diye sordu.
"Evet.” dediler. O da bundan men etti[102].
Peki ya 24 ayar altınla 18 ayar altın veya 900 ayar gümüşle 800 ayar gümüş nasıl değiştirilebilir? Buğday, arpa, hurma ve tuzun iyisini verip kötüsünü alacak olan ne yapar? İşte üzerinde durulacak husus budur. Hanefîlere göre kalite ve ayar ne olursa olsun miktarlar denk olmalıdır. Buğday verip buğday alınıyor veya arpa, hurma ve tuz kendi cinsiyle değiştiriliyorsa biri iyi, biri kötü olabilir; yeter ki, ikisi de aynı ölçekte ve peşin olsun. Altın verip altın alırken veya gümüş verip gümüş alırken de biri has, öteki düşük ayarlı olabilir; yeter ki, ağırlıkları denk ve peşin olsun. Bu konudaki diğer görüşler ileride gelecektir.
e - Hayvan satışı
Hayvan satışı konusunda Semüre'nin yaptığı şöyle bir rivayet vardır:
"Allah'ın Elçisi hayvana karşılık hayvanı veresiye satmayı yasakladı[103].
Ebû İsâ et-Tirmîzî (209-279 h.) bu hadisle ilgili şunu söylüyor: "Semüre’nin rivayet ettiği hadis hasen ve sahihtir... Gerek Peygamber'in ashabından ve gerekse diğerlerinden olan ilim sahiplerinin çoğuna göre, hayvana karşılık hayvanı veresiye satma hususunda uygulama bu hadise göre olur. Süfyan‘üs-Sevrî’nin ve Kûfelilerin görüşü de böyledir. Ahmed (b. Hanbel) de aynı şeyi söyler.
Peygamber'in ashabından ve diğerlerinden olan kimi ilim sahipleri ise hayvana karşılık hayvanın veresiye satışına ruhsat vermişlerdir. Bu, Şafiî’nin ve İshak‘ın da görüşüdür[104]."
Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadis, Peygamber'den bu konuda bir müsade çıktığını göstermektedir. Abdullah b. Amr'ın bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ondan bir ordu donatmasını istemişti. Develer bitince ona, toplanacak genç zekat develeri karşılığında deve almasını emretti. O da zekat zamanında iki deve vermek üzere bir deve alıyordu[105]."
Ebu Davud'un şarihi el-Hattâbî (319-388 h.) bu hadisle ilgili şu bilgileri veriyor:
"Şeyh dedi ki; bu hadis sana şunu açıkca gösterir ki, hayvanı veresiye satma yasağı sadece her iki bedelin de veresiye olması haline hastır. İki hadisi birleştirmek ve aralarını uyuşturmak için bu gereklidir[106].
III- SAHABENİN FAİZ ANLAYIŞI
Sahabe, Allah'ın Elçisi olduğuna inanarak Muhammed'i gören kişilere verilen addır. Sahabeden hiç kimsenin, borcun getirisi olan faizin yani cahiliye faizinin haramlığında şüphesi yoktu. Ama onların içinde, Allah'ın Elçisi'nin altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem saydığını bilmeyenler vardı. Çünkü onlar hadislere aynı öçüde vâkıf değillerdi.
A - Cahiliye Faizi
Cahiliye faizi ile müslümanlık öncesi arap toplumun faiz anlayışı kastedilir. Araplarda bilinen ve yaygın olan faiz, cahiliye faizi idi. Bu, borca karşılık alınan faizdir[107]. Sahabe, cahiliye denen müslümanlık öncesi dönemi bildiği için faizli işlem deyince onların aklına hemen cahiliye faizi gelirdi.
Zeyd b. Eslem dedi ki, cahiliye dönemindeki faizli işlem şuydu: Bir kimsenin diğer kimsede vadeli bir alacağı olur, vade bitince derdi ki, "Ödeyecek misin, yoksa faiz mi ilave edeceksin?" Öderse alır, ödemezse alacağına ilavede bulunur ve vadeyi uzatırdı[108].
İmam Malik’in bildirdiğine göre bir kişi Abdullah b. Ömer’e geldi ve şöyle dedi :
-Birine ödünç verdim ve geri öderken daha iyisini vermesini şart koştum.
Abdullah dedi ki, “Bu faizli işlemdir.”
-Peki ne yapmamı emredersin, diye sorunca Abdullah dedi ki :
-Ödünç üç kısımdır; birincisinde yalnız Allah'ın rızasını gözetir ve karşılığında Allah’ın rızasını kazanırsın. İkincisinde arkadaşının gönlünü kazanmak istersin; bunda onun gönlünü kazanmaktan başka kazancın olmaz. Üçüncüsünde de temiz malına karşılık kirli kazancı şart koşarsın, işte o faizli işlemdir.
- Peki şimdi ne yapabilirim, diye sordu. Abdullah’ın cevabı şu oldu:
- Elindeki belgeyi yırtman uygun olur. Sonra eğer borçlu, borcunun dengini öderse alırsın. O daha az öder, sen de kabul edersen bundan sevap kazanırsın. Ama borçlu, gönlünden koparak borcundan fazla bir ödemede bulunursa bu onun sana bir teşekkürü sayılır. Sen de ona tanıdığın kullanma süresine karşılık sevap alırsın[109].”
İmam Malik’in bildirdiğine göre Abdullah b. Mes’ud şöyle demiştir: “Bir kimse ödünç verir de daha iyisini almayı şart koşarsa, şartı bir tutam ot bile olsa, faizli işlem olur[110].“
İbni Abbas şöyle derdi: “Ribe’n-nesie’den başka faizli işlem yoktur”[111]. Nesie, vadeli işleme denir. İbni Abbas'ın ifadesi, "Borç faizinden başka faiz yoktur" anlamına gelir.
2 - Iskonto
Iskonto, borcu erken ödemeye karşılık yapılan indirimdir. Bu konuda bir ayet veya sahih bir hadis yoktur. Bundan önceki bölümlerde ıskontoya değinilmemesi bundandır. Sahabeden kimileri ıskontoyu faiz kapsamına sokarak haram saymış, kimileri de caiz görmüştür.
Süfyan, Hâmid’den o da Meysere’den şunu bildirmiştir: Meysere dedi ki, Abdullah b. Ömer’e (r.a.) sordum: “Benim bir şahısta vadeli bir alacağım var, ona diyorum ki, borcunu hemen öde, sana ıskonto yapayım.”
Abdullah dedi ki, “O faizli işlemdir.”
Abdullah b. Ömer'e bir de şöyle soruldu, "Bir kimseden vadesi gelmemiş alacağı olan kişi, alacağından indirim yapar da borçlu borcunu peşin öderse olur mu?"
Abdullah bunu kerih (kötü) gördü ve yasakladı[112].
Seffah'ın azadlısı Ebû Salih dedi ki, Darunnahle halkından birine, bana ait bir bezi vadeli olarak satmıştım. Sonra çıkıp Kufe'ye gitmek istedim. Bana, bedelden bir miktar indirim yapmamı ve peşin ödemeyi teklif ettiler. Ben de bunu Zeyd b. Sabit'e sordum, dedi ki: Bunu ne yemeni isterim ne de yedirmeni[113].
Said b. Cübeyr’in de bu görüşte olduğu bildirilmiştir[114].
Buna göre üç kişinin ıskontoyu caiz görmediği anlaşılmaktadır. Bunlar Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit ve Said b. Cübeyr'dir.
Dört sahabi de bunu caiz görmüştur. Onlar, İbni Abbas, Üsâme b. Zeyd, Zeyd b. Erkâm ve Abdullah b. ez-Zübeyr’dir[115].
İbni Rüşd, İbni Abbas’ın ıskonto konusunda bir nakilde bulunduğunu söyler. Buna göre Muhammed, ona dua ve selâm olsun, Benî Nadîr yahudilerinin Medine’den çıkarılmalarını emredince onlardan bir grup gelerek, “Ey Allah’ın Peygamberi, bizim buradan çıkarılmamızı emrettin ama, halkın üzerinde vadesi dolmamış alacaklarımız var.” dediler. Bunun üzerine Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
“İndirim (ıskonto) yapın ve peşine çevirin[116]."
Iskonto konusu, bundan sonraki bölümde daha geniş olarak ele alınacaktır.
3 - Faizli Satışlar
Faiz yiyenler öteden beri“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” (Bakara 2/275) derler. Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kıldığı için bu zihniyette olanlar alım satım yolunu kullanarak faizli işlem yasağını delebilirler. Allah'ın Elçisi, ona salat ve selâm olsun, bu ad altında faizcilik yapma yolunu tümüyle tıkamıştır. Ama sahabenin, bu hadislere aynı ölçüde vakıf olmadığı görülmektedir. Şimdi bu konuda sahabeden bize ulaşan bilgilere bakalım.
Atâ b. Yesâr, Muaviye’nin altın veya gümüşten bir su tasını kendi ağırlığından fazlaya sattığını, o sırada Ebu’d-Derdâ’nın şöyle dediğini bildirmiştir: “Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisinden böyle bir şeyi yasakladığını işittim. Misli misline olursa o başka[117].”
El-Muvatta şu ilaveyi yapıyor :
Bunun üzerine Muaviye, «Böyle bir şeyde bir sakınca görmüyorum.» dedi. Ebu’d-Derdâ dedi ki, «Muaviye’yi bana karşı kim savunabilir? Ben ona Allah'ın Elçisi'nden söz ediyorum, o kendi görüşünden bahsediyor. Senin olduğun bir yerde seninle oturamam.» Sonra Ebu’d-Derdâ Ömer b. el-Hattâb’a geldi ve olanları anlattı. Ömer b. el-Hattâb da Muaviye’ye «Misli misline ve aynı ağırlıkta olmadıkça bu satışı yapmayasın» diye mektup yazdı[118].
Ebu’l-Eş’as dedi ki, Muaviye komutasındaki bazı kimseler altın ve gümüş kabları atiyye[119] zamanına kadar veresiye satınalmaya kalktılar. Ubadet’übn’üs-samit yerinden doğruldu ve dedi ki; “Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, tuza karşılık tuz satmayı yasakladı. Misli misline, eşit durumlarda olurlarsa o başka. Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işlem yapmış olur[120]. “
Muaviye b. Ebî Süfyan (r.a.) ile Ubâdetu’bnü’s-Sâmit (r.a.) arasında bu konuda yapılmış bir tartışmadan bahsedilir. Ebû Kılâbe demiştir ki, "Müslim b. Yesar’la Şam’da, bir toplantıda beraberdik. O esnada Ebu’l-Eş’as çıkageldi. “Ebu’l-Eş’as!.. Ebu’l-Eş’as!..” diye seslendiler. Hemen oturdu. Dedim ki, “Kardeşim, sen bize, Ubâdetu’bnü’s-Sâmit’in ne dediğini anlatsana.”
“Evet, dedi; savaşlar yaptık, askerin başında Muaviye vardı. Çok ganimet elde ettik. Ganimetler arasında gümüş kaplar vardı. Muaviye birisine, insanların verdiği şeylerin içinden onu satmasını söyledi. Herkes satıcının başına üşüştü. Durum Ubâdetu’bnü’s-Sâmit’e ulaşınca hemen kalktı ve şöyle dedi, “Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi'nin altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz satmayı yasakladığını işittim. Eşit miktarlarda ve peşin olursa o başka. Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işlem yapmış olur.” Bunun üzerine herkes aldığını geri verdi.
Muaviye bunu duyunca konuşmak için kalktı ve şöyle dedi:
“Baksanıza! Ne oluyor? Bazıları Allah'ın Elçisi’nden hadîsler rivayet ediyor. Ona dua ve selâm olsun, biz de onun yanında bulunduk, ona arkadaşlık ettik ama ondan bunu işitmedik.“
Übâdetu’bnü’s-Sâmit yerinden doğruldu ve konuşmayı tekrarladı. Sonra dedi ki, “Ona dua ve selâm olsun Allah'ın Elçisi'nden duyduğumuzu elbette söyleriz, isterse Muaviye hoşlanmasın. Kapkaranlık bir gecede de olsa onun ordusunda bulunmayabilirim[121].”
Ömerin, ribanın kapsamının geniş olduğu kanaatinde olduğu ve şöyle dediği iddia edilir:
“En son inen ayet faiz ayetidir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, onu bize tam olarak açıklamadan ruhunu teslim etmiştir. Öyleyse ribayı da riybeyi de bırakınız[122].” Yani faizli işlem olduğu açıkça bilinen şeyleri terkettiğiniz gibi kendisinde faizli işlem şüphesi olan şeyleri de bırakınız demektir. Ömer’e mal edilen bu tavsiyeden şöyle bir kaide çıkarılmıştır: “Faizli işlem şüphesi de faizdir, çünkü faizli işlemde şüphe geçerlidir[123].” Ömer'in böyle bir söz söylemiş olabileceği kabul edilemez. Bunun sebebi ileride, "Faiz ile ilgili görüşlerin tenkidi" başlığı altında açıklanacaktır.
Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: "Faizli işlem, başka değil, sadece altında, gümüşte yahut yenilen veya içilen şeylerin ölçülen ya da tartılanında olur[124].“
Yezid b. Abdullah b. Kuseyt’ten rivayet ediliyor. O, Saîd b. el-Müseyyeb’in altına karşılık altın tarttığını görmüştü. Kendi altınını terazinin bir kefesine boşalttı, arkadaşı da altınını terazinin diğer kefesine boşalttı. Terazinin dili dengelenince aldı ve verdi[125].
İleride açıklanacağı gibi bu yasaklar, alım satım adı altında faiz yasağının çiğnenmesini engellemektedir.
4 - Para Satışı
Para satışı ile ilgili olarak sahabeden bize ulaşan görüşleri şöyle sıralayabiliriz:
Ömer b. el-Hattâb şöyle dedi: “Dinara karşılık dinar, dirheme karşılık dirhem, sa’a sa’dır[126]. Biri veresiye diğeri peşin olursa satış yapılamaz.[127]“
Mücahid diyor ki, “Abdullah b. Ömer ile birlikteydim, ona bir kuyumcu geldi ve dedi ki; «Ebu Abdirrahman[128], ben altın işliyorum, işlediğim bir parçayı kendinden daha ağırına satıyorum, elimin emeği kadar bir fazlalık istiyorum.» Abdullah onu böyle yapmaktan menetti. Kuyumcu ısrarla konu üzerinde duruyor, Abdullah menediyordu. Bu şekilde Mescid’in kapısına veya bineceği hayvanın yanına kadar vardı. Sonra Abdullah b. Ömer dedi ki; Dinara karşılık dinar ve dirheme karşılık dirhem; bunların arasında fazlalık olmaz. Allah'ın Elçisinin zamanından bize kalan budur. Bizden de size[129].“
Muaviye b. Ebî Süfyan, Allah'ın Elçisi’nin altın ve gümüş satışı konusunda koyduğu sınırlamaların sadece para olarak basılmış dinar ve dirhemlerde geçerli olduğu görüşündeydi. Yoksa külçesi ile sikkeli[130] olanını ya da işlenmişi ile sikkeli olanını değişmede bir sakınca görmezdi[131]
Davud, Ebu Nadra’nın şöyle dediğini haber vermiştir : “İbni Ömer ve İbni Abbas’a sarf’tan sordum[132], onda bir kötülük görmediler[133]. Ebû Saîd el-Hudrî’nin yanında otururken ona da sarfı sordum. «Fazlalık faizli işlem olur» dedi. İki sahabinin sözünden dolayı bu son sözü yadırgadım. Bunun üzerine dediki :
"Ben sana Allah'ın Elçisi'nden işittiğimden başkasını söylemiyorum. Ona dua ve selâm olsun, hurma için görevlendirdiği kişi bir sa’ iyi cins hurma getirmişti. Allah'ın Elçisi'nin hurması başka çeşitti. «Bu sana nereden?» diye sordu. O da «İki sa’ götürdüm, bu sa’ı aldım, çünkü pazarda bunun bedeli bu, onunki de budur.» dedi. Allah'ın Elçisi dedi ki, “Yazık sana! Faizli işlem yapmışsın. Bunu yapmak istersen hurmanı bir bedel karşılığı sat, sonra o bedelle istediğin hurmayı al.” Ebu Saîd sözüne şöyle devam etti: Şimdi hurmaya karşılık hurma mı, yoksa gümüşe karşılık gümüş mü faizli işlem olmaya daha uygundur?“
Ebu Nadra dedi ki, «Sonra İbni Ömer’e geldim, beni (sarftan) menetti. İbni Abbas’a da gitmedim. Ebu’s-sahbâ bana, onun bunu, Mekke’de İbni Abbas’a sorduğunu ve mekruh gördüğünü söyledi[134].”
Ebu Saîd, Allah'ın Elçisi'nin ilgili hadisini ibn Abbas’a söyleyince onun bu görüşünden döndüğü bildirilmiştir[135].
İbni Abbas’ın daha sonra şöyle dediği iddia edilmiştir:
“Kendime göre sarfı[136] helâl görüyordum. Sonra öğrendim ki, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, onu haram kılmış. Şahid olun ki, ben de onu haram görüyorum. Daha önceki görüşümden dolayı Allah’a sığınırım[137].”
Ebu’l-Cevzâ’nın şöyle dediği rivayet olunmuştur: İbni Abbas’ın, sarfı emrettiğini işitmiştim, ondan bu görüş nakledilirdi. Sonra bana onun bundan döndüğü haberi ulaştı. Mekke’de onunla karşılaştım ve dedim ki;
“Bana senin görüşünden döndüğün haberi geldi.” Dedi ki, “Evet, o bana ait bir görüştü. Şu Ebu Saîd'in bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, sarfı yasaklamıştır[138].”
İbni Abbas’tan bunun aksi rivayet de vardır. Ebû Salih’in şöyle dediği bildirilmiştir: Ölünceye kadar İbni Abbas’a arkadaşlık ettim; vallahi sarf ile ilgili görüşünden dönmemiştir.
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Ölümünden 20 gece önce İbni Abbas’a sarfı sordum, onda bir sakınca görmedi. Onu emretmekteydi[139].
Tirmizi, faizli işlem konusunda hadis rivayet eden sahabileri şöyle sıralamaktadır: Ebubekr, Ömer, Osman, Ebu Hureyre, Hişam b. Amir, Berâ b. Azib, Zeyd b. Erkam, Fadâle b. Ubeyd, Ebu Bekre, Abdullah b. Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Bilâl[140]. Yukarıda şu sahabilerin rivayetleri de geçmişti; Ali, Ebû Saîd el-Hudrî, Usâme b. Zeyd, Ubâdetü’bnü’s-Sâmit, Muaviye ve Mamer b. Abdullah. Toplamı l8 sahabidir. Allah onlardan razı olsun.
D - FAKİHLERİN FAİZ ANLAYIŞI
Kur'an ve sünneti yorumlayarak ibadet ve hukukla ilgili hükümler çıkaran kişilere fakih ve müctehid denir. Müslüman fakihler, Peygamber zamanından beri hep var olmuşlardır. Bunların, bazı temel metod ve görüşler etrafında kümeleşmesiyle fıkıh mezhepleri doğmuştur. Burada, önde gelen mezheplerin faiz anlayışını ortaya koymaya çalışacağız.
Cahiliye faizinin haram olduğunu her fakih kabul eder. Iskontoyu faizli işlem sayanlar da çoğunluktadır. Altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem sayan hadisler karşısında mezhepler ikiye bölünmüştür. Birinci bölüğü yasağı hâdislerde belirtilen şeklin dışına taşırmaz. İkinci bölüğü ise bu altı maddenin bazı alım satım şekillerinin faizli işlem sayılmasının sebeplerini, kendi usullerine göre tespit ederek çerçeveyi kıyas yoluyla genişletirler. Bunlar, altın ve gümüşün alım satımı için koydukları şartları para alım satımı için de koyarlar.
1 - Cahiliye Faizi
Cahiliye faizi, borçtan elde edilen gelirdir. Kredi, mevduat ve temerrüd faizleri bu kapsama girer. Faizli işlem deyince anlaşılan budur. Bunun haram olduğunda kimsenin şüphesi yoktur[141].
Serahsî bu konuda özetle şu bilgileri verir:
"Ona dua ve selâm olsun Allah'ın Elçisi menfaat sağlayan ödüncü faizli işlem saymış ve yasaklamıştır. Muhammed b. Sîrîn şunu bildirmiştir: Ömer, Übeyy b. Ka'b'a onbin dirhem ödünç verdi. Übeyy'in İcil'de bir hurmalığı vardı, ona bir miktar taze hurma gönderdi; o bunu geri çevirdi. Übeyy Ömer'le karşılaştı ve şöyle dedi: "O hediyeyi bendeki alacağından dolayı gönderdiğimi mi sandın? Sana paranı gönderiyorum, al." Bunun üzerine Ömer, Übeyy'e dedi ki, "Öyle ise hediyemizi gönder"[142].
Serahsi şöyle devam ediyor: "Ömer hediye kabul ederdi. Übeyy'in hediyesini geri çevirmesi bunun, verdiği ödünçten dolayı olduğundan kuşkulandığı içindir. Çünkü o zaman bu, ödünçten sağlanmış bir menfaat olurdu. Übeyy, Ömer'e onu borcundan dolayı vermediğini bildirince hediyeyi kabul etti. İşte esas olan budur.
Bizim dediğimiz şudur: "Eğer menfaat, ödünç sırasında şart koşulursa o, menfaat sağlayan ödünç olur, şart koşulmazsa bir sakıncası olmaz. Buna göre borçlu, ödünç aldığı şeyin daha güzelini getirirse bakılır; eğer evvelce koşulan bir şarttan dolayı getirmişse helâl olmaz. Çünkü o, ödüncün geliri olur. Eğer bir şarttan dolayı değilse sakıncası olmaz. Çünkü borçlu, borcunu ödemede güzel davranış göstermiş olur. Bu da teşvik edilir. Atâ'nın dediğine göre, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun bir kişiden bir miktar ödünç dirhem almıştı. Borcunu ödedi ve biraz da fazla verdi. Dediler ki, "Fazla verdin." Allah'ın Elçisi dedi ki, "Biz böyle tartarız."
Abdullah b. Ömer ve Hasan (r.anhümâ) şöyle dediler: Bir kimsenin başkasındaki alacağı, dirhem cinsinden olsa, o dinar olarak ödese alcaklı bunu çarşıdaki fiyatı ile alır[143].
Şafiî mezhebi de aynı görüştedir. Onlara göre Ödünçte alacaklıya menfaat sağlayacak her hangi bir şartın koşulması kabul edilemez. Eğer şart koşulursa sözleşme geçersiz olur. Çünkü "Menfaat sağlayan her ödüncün faizli işlem olduğu" bildirilmiştir[144].
Hanbelî mezhebinde konu şu şekilde ifade ediliyor:
İlave şartıyla verilen her ödünç haramdır. Bu konuda görüş ayrılığı yokur. İbn'ül-Münzir dedi ki, borç veren kişi borçlusunun fazla bir ödemede bulunmasını veya hediye vermesini şart koşarsa bu fazlalığı almak faiz olur.
Şart koşulan fazlalık, ha miktarda olmuş, ha vasıfta olmuş farketmez. Söz gelişi, has almak şartıyla hurda borç vermek veya daha iyisini almak üzere altın veya gümüş para (nakd) borç vermek aynı olur.
Ödünç verirken ya borçlunun evini kendine kiraya vermesini, ya kendine bir şey satmasını yahut bir başka sefer de onun borç vermesini şart koşarsa caiz olmaz.
Ödünç veren, borçlunun evini düşük kira ile kendine kiraya vermesini veya kendi evini yüksek kira ile kiralamasını, yahut kendine bir hediye vermesini, ya da kendisine bir iş yapmasını isterse tamı tamına haram olur. Borçlu, herhangi bir şart yokken ama henüz borcunu ödemeden böyle bir şey yaparsa alacaklı bunu kabul etmez. Ama yapılan şeyin tam karşılığını verir veya borçtan düşerse o başka. Taraflar arasındaki hediyeleşme, borçlanmadan önce var olan bir âdet gereği olursa onun bir zararı yoktur. el-Esrem'in bildirdiğine göre bir kişinin bir balıkçıda 20 dirhem alacağı vardı. Balıkçı ona balık hediye etmeye ve verdiği balıkların değerini hesaplamaya başladı. 13 dirheme ulaşınca durumu İbni Abbas'a sordu. İbni Abbas dedi ki, "Kalan yedi dirhemi öde."
Aralarında evvelce böyle bir ilişki olmadığı halde borçlu alacaklısına ziyafet vermek isterse alacaklının yediği, borçlu lehine hesabedilir. Çünkü Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: "Biriniz bir ödünç verir de borçlu ona bir hediye verir ya da onu hayvana bindirirse ona binmesin ve hediyeyi kabul etmesin. Ama daha önce aralarında böyle bir ilişki varsa o başka[145]."
Zirr b. Hubeyş, Übey b. Ka'b'a, "Ben cihad ülkesine, Irak'a gitmek istiyorum." deyince Übey şöyle dedi: "Sen faizin yaygın olduğu bir yere gidiyorsun. Birine ödünç verirsin de ödemeye gelince bir hediye ile birlikte gelirse alacağını al, hediyeyi geri çevir."
Ebû Musa el-Eş'ârî'nin oğlu Ebû Bürde Medine'ye gelir, Abdullah b. Selam ile karşılaşır. Abdullah, ikram için onu evine davet ettikten sonra der ki; "Sen faizin yaygın olduğu bir yerdesin. Bir kimsede kesinleşmiş bir alacağın olur da sana bir yük saman veya bir yük arpa, yahut bir yük kuru yonca verirse sakın alma, çünkü o faizdir[146]."
Ebû Musa'nın oğlu dedi ki, "Bir kimse birine bir ödünç verir de bir işini ona, ödünçten önce yaptırmadığı şekilde yaptırmak isterse bu, menfaat sağlayan bir ödünç olur."
Bu yasaklar, ödünç var olduğu süre içindedir. Borcu ödedikten sonra yasak kalkar[147].
Zahiri mezhebine göre ödünç yoluyla faizli işlem her türlü malda olabilir. Daha fazla, daha az ya da bir başka cinsten ödemede bulunulması şartıyla bir şeyi ödünç vermek asla helâl olmaz. Ancak ödünç olarak verilen malın cinsinden ve ödünç olarak verilen miktarda ödeme alınabilir. Bu konuda kesin bir görüş birliği (icma) vardır. Normal veya selem[148] yoluyla satış ile ödünç arasında şu fark vardır: Alım satım ve selem hem farklı cins malların, hem de aynı cins malların değişimi yoluyla olur. Ödünç ise yalnız aynı cins malların değişimi yoluyla olur[149].
2 - Iskonto
Iskonto sözlükte tenzilat ve indirim anlamına gelir. Bu başlık altında, borcu veya ödüncü öderken ya da bir borç senedini kırdırırken yapılan indirimden bahsedilecektir.
a - Borcun ıskontosu
Buradaki borç, satıştan, kiradan, bir iş veya hizmetten doğan borçtur. Buna mal veya hizmet akdinden doğan borç denir. Bu borçlar, vadesi gelmeden talep edilemezler. Ama borçlu, kendi isteği ile erken ödemede bulunabilir.
Fakihlerin çoğu, vadeyi uzutmaya karşılık borca yapılan ilâve ile vadeyi kısaltmaya karşılık borçtan yapılan indirimi aynı kapsama sokarak borcun ıskontosunu faizli işlem saymışlardır. Meselâ, bir malı, üç ay vadeli 120 liraya alan kişi bir ay sonra alacaklıya, "110 liraya razı isen borcu hemen ödeyeyim" der, alacaklı da razı olursa, 10 liralık iskonto yapılmış olur. Bu kişinin borcu iki ay geciktirmesine karşılık alınacak 10 lira fazlalık nasıl faiz ise, fakihlerin çoğuna göre iki ay erken ödemeye karşılık yapılan 10 liralık ıskonto da faizdir.
Bu konuda İmam Malik şöyle der:
"Bize göre üzerinde görüş ayrılığı olmayan kötü iş şudur: "Bir kişinin vadesi gelmemiş alacağı olur, o alacaktan indirimde bulunur, borçlu da ödemeyi hemen yapar." Bize göre bu, zamanı gelen borcun vadesini uzatmaya karşılık borca ilave yapmakla aynıdır. Bu, tam faizli işlemdir; bunda şüphe yoktur[150]."
Hanefîlerin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Vadeli bin dirhem alacağı olan kişi borçlusuyla peşin 500'e anlaşsa caiz olmaz. Çünkü peşin vadeliden hayırlıdır. Borcun peşin olması, o borcu doğuran akitle elde edilmiş bir hak değildir. Öyle ise bu indirim, öbürünün vadede yaptığı indirime karşılıktır. Bu, zamana değer biçmek olur, o da haramdır[151]. Çünkü zaman mal değildir[152]. Hanefîlere göre "Ribe'n-nesie sadece malı vadeye karşılık değiştirme şüphesinden dolayı haram kılınmıştır. Burada ise açıkca vadeye karşılık değiştirme olduğundan öncelikle haram olur[153]."
Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri de ıskontoyu caiz görmezler[154].
Hiç bir şart koşulmaksızın, taraflardan biri borcunu erken öder, diğeri de kendiliğinden ikramda bulunursa bunu bütün mezhepler kabul ederler.
Zahirî mezhebi de borcu erken ödemeye karşılık yapılacak ıskontoyu faizli işlem sayar. Zahirî fakihi İbni Hazm’ın konuya ilişkin görüşleri şöyledir:
“Kalan kısmın bağışlanması şartıyla borcun bir bölümünü süresinden önce ödemek caiz değildir. Böyle bir durumda ne vermişse onu, borçluya iade etmek gerekir. Çünkü bu, Allah’ın kitabında olmayan bir şarttır. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir: «Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır.»
Borçlu, bir şart koşmadan borcun bir kısmını öder, sonra alacaklıdan, kalan borcun tamamından veya bir kısmından vazgeçmesini ister, o da kabul ederse ya da borçlunun bir talebi olmadan alacaklı, kalan borcun tamamını veya bir kısmını bağışlarsa güzel olur ve her ikisi de sevap alır. Çünkü bir şart koşulmamış, bunlardan biri borcunun bir kısmını erken ödeyerek, diğeri de alacağını bağışlayarak hayır işlemiş olur. Allah Teâlâ «Hayır işleyiniz.» (el-Hacc 22/77) buyurmaktadır[155].“
Bir kimse, bir malı, alacağına karşılık vadesinden önce alabilir. Bunu hem İmam Malik, hem de diğerleri kabul etmiştir. İsterse malın değeri alacaktan az olsun[156]. Mesela 100 lira alacağı olan kişi, buna karşılık 50 liralık bir malı vadesinden önce alabilir. Bu ıskonto kapsamına girmez.
İbni Kayyım el-Cevziyye ıskontoyu caiz görür. Ona göre "Borcu erken ödemeye karşılık yapılan indirim faizin tam zıddı bir işlemdir. Çünkü faizli işlem, vadeyi uzatmaya karşılık borcu artırmaktır. Ama bu, vadeyi kısaltmaya karşılık borcun bir kısmını düşürmeyi içerir. Her iki taraf da bundan yararlanır. Haram sayanlar, bunu faize kıyaslamışlardır. Ama "Ya vadesinde ördersin, ya da borcu artırırsın" sözü ile "Borcu bana erken öde, ondan bir yüzlük bağışlayayım." sözü arasındaki açık fark görmezlikten gelinemez. Biri nerede diğeri nerede? Bunu yasaklayan ne bir nas, ne bir icma ne de sahih bir kıyas vardır.
İbni Kayyım bunun İbni Abbas'ın görüşü olduğunu, Ahmed b. Hanbel'den yapılan iki rivayetten birinin böyle olduğunu, bunu ondan İbni Ebî Musa ve bir başka kişinin rivayet ettiğini ve hocası (İbni Teymiyye)'nin de bu görüşü tercih ettiğini bildirmektedir[157]."
İbni Kayyım'ın dediği doğrudur. Bu tür bir ıskontoyu yasaklayan ne ayet, ne hadis, ne de icma vardır. Ayet ve hadislerdeki riba borca yapılan ilavedir. Onları bir de bu açıdan incelemelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah'ın yanında artmaz.” (Rûm 30/39)
“Müminler! Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın. Eğer inanan kişilerseniz (böyle yaparsınız.)" (Bakara 2/ 278)
Allah'ın Elçisi şöyle buyurmuştur:
"... Kim artırır veya fazlasını isterse faize girmiş olur[158].”
Iskonto, zamanı gelen borcun vadesini uzatmaya karşılık borca ilave yapmaya benzer, mesela 1 ay önce ödenen borçtan %5 indirim yapmakla, bir ay sonra ödenecek borca %5 ilave yapma arasında benzerlik vardır. Böyle bir benzerlik alım satım ile faiz arasında da kurulmuş ve "Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâlsa, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır" denmiştir. Bunun yanlışlığı daha önce aNlatılmıştı. Faiz borca ilave, ıskonto ise borçtan indirimdir. İndirime faiz demeyeceği için ıskontoyu faiz kapsamına almak da yanlış olur. O taktirde buna ıskonto demenin bir anlamı kalmaz.
b - Ödüncün ıskontosu
Ödünçten doğan borç, bir mal veya hizmet akdinden doğan borçtan farklıdır. Kişi aldığı ödüncü kendi malı gibi tüketir ve daha sonra alacaklısına onun dengini öder. Örnek olarak 100 gr. altın veya bir kile buğday ödünç alan kişi parayı kullanır veya buğdayı tüketir; sonra bir başka 100 gr. altını veya başka bir kile buğdayı alacaklısına ödeyerek borcundan kurtulur.
Bir mal veya hizmet satan ondan gelir elde eder. Bu gelirin miktarı yapılacak ödemenin zamanına göre değişir. Peşin fiyatı 100 lira olan bir malın bir ay vadeli fiyatı 105, iki ay vadeli fiyatı da 110 lira olabilir. O malı iki ay vadeli 110 liraya alan kişi, paranın iki ay sonra ödemek için bu fiyata razı olmuştur. Bu sebeple bu tür alacaklar vadesinden önce istenemez. Bu kişi, yapılacak 5 liralık ıskontoya karşılık borcunu vadesinden bir ay önce 105 lira olarak öderse, bu beş lira alacaklının kârından yaptığı indirim olur.
Ödünçten elde edilen her gelir faiz sayılıp yasaklandığı için faizsiz ödüncün ıskontosu, kârdan yapılan indirim değil, alacaklının borçluya bağışı olur. Çünkü onun vadesinin alacaklıyı bağlaması için bir sebep yoktur. O, bankadaki vadesiz mevduat gibidir, her an istenip alınabilir. Bu sebeple ödünçten indirim yapmak, ödeme zamanı gelmiş bir alacaktan indirim yapmaktır. Mebsut'ta konu ile ilgili şu ifadeler yer alır: "Bir kişi diğerine ödünç olarak dirhemler vermiş olsa, sonra borçlunun daha az bir ödeme yapması hususunda anlaşsalar caiz olur[159]." Böyle bir indirim, vadesi gelmiş diğer alacaklarda da olabilir.
c - Senet ıskontosu
Alacağı belgeleyen borç senedini, üzerinde yazılı miktardan daha az bir bedel karşılığında vadesinden önce ciro etmeye[160] senet ıskontosu veya senet kırdırma denir. İki ay vadeli 100 liralık bir borç senedini peşin seksen liraya ciro etmek böyle bir ıskontodur. Senedi alan kişi, iki ay sonra yüz lira almak üzere şimdi seksen lira ödünç vermiş olur. Bu bir faizli ödünç işlemidir. O senet ise verilen faizli borcun belgesidir. Çünkü iki ay sonra yüz lira almak üzere bugün seksen lira veren kişi de borçludan, 100 liralık bir borç senedi alır. Ona güvenmezse kefil vs. de ister. Kırdırılan senette borçlu dışında bir başkasının da imzasının olması, alacaklıya güven verir. Çünkü senet üzerinde kaç kişinin imzası olursa alacağını o kadar kişiden isteyebilecektir.
Bankalar da senet ıskontosu yaparlar. Iskonto ettikleri senedi Merkez bankasına tekrar ıskonto ettirirler ki, buna reeskont denir. Reeskont faizi, ıskonto faizinden azdır. Bu ikisi arasındaki fark bankanın faiz geliri olur.
3 - Faizli Satışlar
Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. (Bakara 2/275) Ayette faizli işlem yerine riba kelimesi geçer. Riba, ana maldan fazla olarak istenen kısma denir. Bir ay sonra 101 altın almak üzere 100 altın ödünç veren kişi, vade sonunda hem verdiği 100 altını alır, hem de fazladan bir altın alır. İşte fazladan alınan bir altın faizdir.
Alım satım başka, faizli işlem başkadır. Değeri 100 altın olan bir malı, bir ay vadeli 101 altına satan kişi, bir ay sonra borçlusundan o malı ve fazladan bir altın almaz, sadece 101 altın alır. Bu 101 altın, o malın tamamının bedelidir. Satılan malın değeri bir ay sonra düşmüş veya artmış olabilir. Bu, tarafları ilgilendirmez. Satıcı, sattığı malı bir ay sonra 101 altından ucuza alabilirse kâr etmiş olur. Ama 101 altına veya daha fazlaya alırsa kârdan söz edilemez. Ayette “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir." diyenlere yapılan ağır tehdit alım satım ile faizli işlemin farkını iyice vurgulamaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[161] kimsenin davranışından farklı değildir. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
Alım satım ile faizli işlemin farklı olması tabiidir. Bugün faizli bankalar ticaret yapamazlar. Onlar sadece kredi verebilirler. Eğer ikisi aynı olsaydı faizli bankalara da ticaret izni verilirdi. Faizsiz finans kurumları ile faizli bankalar arasındaki tek fark budur. Finans kurumları alım satım yaparak para kazanır, bankalar da kredi, yani faizli ödünç vererek para kazanırlar.
Ayetler, alım satım ile faizli işlemi birbirinden kesin olarak ayırmış, alım satımın helâl, faizli işlemin de haram olduğunu bildirmiştir. Ancak daha önce geçen hadislere göre Peygamber, altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmanın bir kısım satış şekillerini faizli işlem sayarak yasaklamıştır. O devrin parası olan dinar ve dirhemin alım satımına da bir düzenleme getirmiştir.
“Ubâdetü’bnü’s-Sâmit'in (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, dinarı olsun külçesi olsun; gümüşe karşılık gümüş, dirhemi olsun, külçesi olsun farketmez. Buğdaya karşılık buğday ölçeğe ölçektir. Arpaya karşılık arpa, ölçeğe ölçektir. Hurmaya karşılık hurma, ölçeğe ölçektir. Tuza karşılık tuz, ölçeğe öçektir. Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur. Gümüşe karşılık altın elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veriseyesi olmaz[162].”
Bu konudaki hadisler karşısında mezhepler iki bölüğe ayrılmışlardır. Birinci bölüğü yasağı hâdislerde belirtildiği gibi altı madde ile sınırlı tutmuş ve bunun dışına taşmamıştır. İkinci bölüğü ise bu altı maddedenin bazı alım satım şekillerinin yasaklanma sebeplerini, kendi bakış açılarına göre tespit ederek çerçeveyi kıyas yoluyla genişletmişlerdir. Para alım satımında koydukları şartlar da, altın ve gümüş alım satımında koydukları şartların aynısıdır. Bize göre bu hadisler, alım satım adı altında faizli ödünç verilmesini engelleyici hadislerdir. Bu husustaki izahımız bu bölümün sonunda gelecektir.
a - Faizli satışı altı madde ile sınırlı tutanlar
1) - Osman el-Bettî (v. 145 h./760 m.)
Kıyası delil olarak kabul eden Osman el-Bettî[163], onu faizli işlem konusunda uygulamamıştır. Ona göre bir konuda kıyas yapabilmek için kıyasa temel olacak ayet veya hadisin (aslın) belirttiği hükmün, bir sebebe (illete) dayalı olduğuna dair delil bulunmalıdır. Osman el-Bettî, faizli işlem konusunda böyle bir delil bulamamıştır. Bir de burada kıyas, sayıyı ortadan kaldırır. (Yani hadislerde altı maldan bahsedilmektedir. Eğer kıyas yapılacak olsa bu sayı artar.)
Tabiîn fakihlerinden Katâde (v. 117/705)[164] ve Tavus (v. 106/724)[165] ile Hanbelilerden İbni Akîl’in de bu görüşte olduğu bildirilmiştir[166]. Osman el-Bettî’ye göre borçtan elde edilen faizle hadislerde geçen altı maddenin bazı alım satım şekillerinden doğan faiz dışında faiz yoktur. Osman el-Bettî bu konuda Zahirî mezhebi ile aynı görüşü paylaşır.
2) - Zahirî Mezhebi
Zahirî mezhebi kıyası bir delil olarak kabul etmediği için faizli işlemle ilgili ayet ve hadislerdeki hükümlerin kapsamını, kıyas yoluyla genişletmemiştir. Zahirî fakih İbni Hazm, konu ile ilgili olarak şunları söyler:
“Faizli işlem, normal satışta, veresiye satışta[167] ve borçta olur. Normal satış veya veresiye satışta faizli işlem, yalnız altı maddede gerçekleşir. Bunlar, hurma, buğday, arpa, tuz, altın ve gümüştür. Bu altı maddenin normal satışı veya veresiye satışında faizli işlemin olabileceği üzerinde kesin görüş birliği (icma) vardır[168].“
İbni Hazm, bu konuda kıyas yapmamalarını şöyle açıklar:
Allah, alım satımı helâl, faizli işlemi haram kıldığına göre kaçınabilmek için faizli işlemin ne olduğunu bilmek farz olur. O şöyle buyurur: “Allah, neyi haram kıldıysa onu size açık açık bildirmiştir. Çaresiz ona muhtaç kalırsanız o başka.“ (En’am 6/119)
Doğrusu Allah'ın Elçisi'nin diliyle bize, faizli işlem veya haram diye ne açıklanmışsa o, faizli işlemdir ve haramdır. Haram olduğunu bize açıkca bildirmediği ne varsa o da helâldır. Çünkü Eğer şeriatta Allah Teâlâ’nın bir şeyi haram kılıp sonra da onu açıkca bildirmemesi veya Elçisinin açıklamaması diye bir şey olsaydı Allah’ın şu sözü yalan olurdu: “Allah, neyi haram kıldıysa onu size açık açık bildirmiştir.“ (En’am 6/119) Bunu kim söylese açıkca kafirlik etmiş olur. Bu durumda Allah'ın Elçisi de Rabbına isyan etmiş olurdu. Çünkü Allah ona açıklamayı emretmiş ama o, açıklamamış olurdu. Bunun olabileceğini kabul edenin kâfir olacağı da kesindir[169]."
b - Faizli satışın kapsamını genişletenler
Ömerin şöyle dediği iddia edilir:
“En son inen ayet, faiz ayetidir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, onu bize tam olarak açıklamadan ruhunu teslim etmiştir. Öyleyse ribayı da riybeyi de bırakınız[170].” Yani faizi bıraktığınız gibi faiz şüphesi olan işlemleri de bırakınız, demektir. Bu sözden, şu kaide çıkarılmıştır: “Faiz şüphesi de faizdir, çünkü faizli işlemde şüphe geçerlidir[171].” İleride belirtileceği gibi bu iddia yersizdir.
Hanefî, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri, faizin kapsamını kıyas yoluyla genişletmişlerdir. Şemsüddin es-Serahsî, bunu şöyle açıklar:
“Büyük fakihler, kıyasa engel bir delil bulunmadıkça naslar üzerine kıyas yapılmasını kabul ederler. Kaldı ki, faizli işlem konusunda kıyasın caiz olduğuna dair delil de vardır. Allah her ikisine de rahmet eylesin., Malik b. Enes ile İshak b. İbrahim el-Hanzalî faiz hadisinin sonuna şu rivayeti eklemişlerdir: () “Ölçülen ve tartılan her şey böyledir.” Bu ifade, faizli işlem hükmünün diğer mallara da geçeceğinin açık bir delilidir. Abdullah b. Ömer’in rivayet ettiği hadiste Muhammed, ona dua ve selâm olsun şöyle buyurur: “Bir dirhemi iki dirheme, bir sa’ı[172] iki sa’a satmayınız; çünkü faize düşeceğinizden korkarım.” O, burada ölçü aletini kastetmemiş sadece sa' ile işlem gören malları kasdetmiştir. Nitekim “Şu sa’ı al.” dendiğinde içindeki kastedilir. “Falana bir sa’ hibe ettim.” denince de o miktarda bir taam () kastedilir.
Hayber valisi Allah'ın Elçisi'ne cenîb hurması getirmişti. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, “Hayberin bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. Vali, “Hayır, acveden iki sa’ verdim, bundan bir sa’ aldım.” dedi. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi bunun üzerine şöyle dedi:
“Gördün mü? Senin hurmanı satıp, bedeliyle hurma alsaydın ya!" Sonra şöyle dedi: () Mizan böyledir[173]”. Yani terazi ile tartılan şey de böyledir. Bu hadislerle iyice ortaya çıkmıştır ki, altı madde ile ilgili hükmün diğer mallara geçeceğinin delili vardır.
...Hadiste “ribaya konu olan mallar altı tanedir” diye bir şey de yoktur. Sadece ribanın bu altı madde ile ilgili hükmü zikredilmiştir. Öyleyse hükmün dayandığı illeti bulmaya çalışmak bu maddelerin hükmünü yok etmez. İşte bundan dolayı kıyas yoluna gitmiş bulunuyoruz. Özel olarak altı madde üzerinde durulması, o devirde muamelelerin daha çok bunlarla olmasındandır[174].”
Serahsî'nin, delili olarak gösterdiği şeyler bu konuda delil olacak özellikte değillerdir. Elimizdeki hadis kaynaklarında İshak b. İsa el-Hanzalî'nin () “Ölçülen ve tartılan her şey böyledir.” şeklinde ifade taşıyan hadis rivayetinde bulunduğuna dair bir bilgi bulunmmaktadır. Malik b. Enes yoluyla gelen rivayette ise bu sözün Peygamber'e değil, Said b. el-Müseyyeb'e ait olduğu belirtilmektedir[175].“
ed-Darekutnî bu konuda şöyle der:
Bu hadis mürseldir. el- Mübarek, Malik'in bu sözün senedini Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme kadar çıkardığı konusunda yanılgıya düşmüştür. Bu sadece Saîd b. el-Müseyyeb'in sözüdür[176].
"()Tartı böyledir" ifadesine gelince, bu konuda Beyhaqî şunları söyler:
"Bu ifade yalnız Müslim'de geçer. Halbuki, aynı hadisi Buhârî, Abdülaziz ed-Deraverdî ve Katâde de rivayet etmiştir ama onlarda () ifadesi yoktur.
Beyhaqî daha sonra şöyle der: "Bu sözün Ebu Saîd el-Hudrî'ye ait olduğu söylenir[177]."
ifadesi Peygambere ait olsa bile Serahsî'nin iddia ettiği gibi bu hadiste terazi ile tartılan şey ()[178] anlamına gelmez. Çünkü mizanın asıl anlamı terazidir. Bu kelime, tartı, adalet, dengeleme, miktar ve günün ortası anlamlarına da gelir[179]. Hadis, dikkatle okunursa bunun doğru olduğu görülür.
Hayber valisi Allah'ın Elçisi'ne cenîb hurması getirmişti. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, “Hayberin bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. Vali, “Hayır, vallahi, ey Allah'ın Elçisi, toplanan hurmalardan iki sa’ verip bundan bir sa’ alıyoruz.” dedi. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi bunun üzerine şöyle dedi:
"Böyle yapmayın ama misli misline olabilir. Ya da bunu satın, bedeliyle ondan alın. Mizan böyledir[180]."
Burada () ifadesinin doğru tercümesi, "Denge böyle kurulur." şeklinde olmalıdır. Çünkü hadiste tartılan bir maldan değil, kile ile ölçülen hurmadan bahsedilmektedir.
Serahsî''de geçen “Falana bir sa’ hibe ettim.” denince o miktarda bir taam () kastedilir[181]." ifadesindeki taam kelimesini bütün yiyecekleri içine alan bir anlama çekmek de doğru değildir. Çünkü Hicaz bölgesinde taam deyince buğday anlaşılır[182]. Dolayısıyle“Bir sa’ı iki sa’a satmayınız.” hadisi, bir sa’ buğdayı iki sa’ buğdaya karşılık satmayınız, şeklinde anlaşılmalıdır. Bir başka hadiste geçen "O gün taamımız arapaydı[183]." ifadesi, taam kelimesinin arpa anlamında da kullanıldığını gösterir. Arpa ve buğday, faize konu altı maddenin içindedir.
Faize konu altı madde, mezhepler tarafından farklı şekillerde algılanmış ve ona göre farklı faiz illetleri (sebepleri) belirlenmiştir.
1) - Hanefi Mezhebi
Hanefî mezhebi, her mezhep gibi borçtan menfaat sağlamayı faiz sayar. Bu mezhep, faiz sistemini tümüyle yukarıdaki altı madde üzerine kurmuştur. İlgili hadislerden prensipler çıkarmış ve genellemeler yapmıştır. Hanefî Mezhebi'nde faiz şöyle tarif edilir:
“Faiz, mübadeleli akitlerde taraflardan biri lehine şart koşulan karşılıksız fazlalıktır[184].”
Bu tarifin iki temel ögesi vardır:
a- Mübadeleli akit yapılması,
b-Taraflardan biri lehine karşılıksız fazlalığın şart koşulması.
a- Mübadeleleli akitler
Mübadele, bir şeyi bir şeyle değiştirmektir. Para verip ekmek almak, yağ verip un almak gibi.
Akit (akd = ) bağlama anlamına gelir. İki veya daha fazla kişinin yaptıkları sözleşmeye akit denir. Çünkü onlar böylece bir konuyu sonuca bağlamış olurlar. Mübadeleli akit, bir şeyi bir şeyle değiştirmek için yapılır. Alım satım ve faizli işlem birer mübadeleli akittir. Çünkü alım satımda bir şey başka bir şeyle değiştirilir. Faizli işlemde ise bir şey verilir ve sonra verilen şeyin dengi ile birlikte bir miktar da fazlası alınır.
a) - Karşılıksız fazlalık
Faiz tarifinin ikinci ögesi karşılıksız fazlalıktır. Bu ancak eşitlenebilir şeyler arasında olur. Mesela yumurta limona; elma armuta eşitlenemez; ama arpa arpaya, altın altına eşitlenebilir. İşte karşılıksız fazlalık bu eşitliği bozan şeydir.
Karşılıksız fazlalık tam olarak ödünç faizlerinde görülür. Bir ay sonra 101 altın almak üzere 100 altın ödünç verilse, alınacak 101 altının 100'ü verilen 100 altına karşılık olur, 1 altın karşılıksız kalır. İşte bu 1 altın faizdir.
Karşılıksız fazlalık, ya miktar bakımından, ya zaman bakımından ya da hem zaman hem miktar bakımından olur.
(1) Ribe’l-fadl, () miktar faizi
100 gr. altın verip, peşin 101 gr. altın alınırsa karşılıksız fazlalık meydana gelir. Çünkü alınan 101 gramın 100 gramı verilen l00 grama karşılık olur ama 1 gr. karşılıksız kalır. İşte bu fazlalığa faiz denir. 100 kile buğday verip 101 kile buğday alınca da durum aynı olur. Buna miktar fazlalığı sebebiyle meydana gelen faiz, yani ribe’l-fadl adı verilir.
Bunun ödünç şeklinde olmasıyla peşin veya veresiye satış şeklinde olması sonucu değiştirmez.
Bu görüş, şu hadislere dayanır:
Allah'ın Elçisi'ne Hayber’de boncuk ve altın dizili bir gerdanlık getirildi. Satılığa çıkarılmıştı. Allah'ın Elçisi, gerdanlıktaki altının çıkarılmasını emretti. Sonra dedi ki:
“ Altına karşılık altın tartıya tartıdır[185].“
Çünkü gerdanlık verilip dinar alınacaktı. Dinar ise altından basılmış madeni paraydı.
Fadâle b. ‘Ubeyd dedi ki, Hayber günü bir gerdanlığı 12 dinara satın almıştım. Boncuklu ve altınlıydı. Ayırdım baktım ki, 12 dinardan fazla altını var. Bunu hemen Allah'ın Elçisi’ne anlattım dedi ki:
"Ayırt edilmeden satılmaz[186].“
Çünkü altınlar ayrılarak satısaydı oniki dinardan ağır olduğu görülecek ve daha fazla fiyat istenecekti.
Burada şu itiraz yapılabilir: 100 gr. altın verip peşin 101 gr. altın almak veya 100 kile buğday verip peşin 101 kile buğday almak kimin işine yarar? Kim böyle bir işi yapar?
Böyle bir iş için taraflardan her birinin, diğerinin elinde olanı almaya istekli olması gerekir. Meselâ 100 gr. külçe altın karşılığında 101 gr. hurda altın; ya da 100 kile makarnalık buğday karşılığında 101 kile ekmeklik buğday satılabilir. Cinsler aynı olduğu için değiştirilen mallardaki bu fazlalık karşılıksız kalır ve faiz olur.
Bedellerin her biri bir başka cinsle değiştirilebilir. Farklı bedeller arasında karşılıksız fazlalık olmaz. 100 gr. altınla peşin 1 kilo gümüş alınabilir. Altınla gümüş aynı cinsten olmadığı için bir fazlalıktan söz edilemez.
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
“Dinara dinar, dirheme dirhem olursa arada bir fazlalık olmaz. Kimin gümüşe ihtiyacı varsa altın verip alsın. Kimin de altına ihtiyacı varsa gümüş verip alsın. Sarf, al-ver şeklinde olur[187].“
(2) Ribe’n-nesie, () vadeli işlem faizi
Bazı satışlarda müşteriye tanınan vade, karışılıksız fazlalık sayılır ve faiz olur. Buna ribe’n-nesie denir. Burada vade dışında bir fazlalık aranmaz. Buna göre yarın alınacak 10 gram altın bileziğe karşılık bugün 10 gram külçe altın vermek faiz olur. Buradaki faizli işlem sadece, bedellerin farklı zamanlarda alınıp verilmesidir. Çünkü verilen 10 gr. altın ile alınacak 10 gr. altın birbirine eşittir. Ama bedellerden birinin hemen, diğerinin de yarın verilmesi eşitliği bozar. İşte bu, vadeli işlem faizi yani ribe'n-nesie olur. Bunun gerekçesi faizle ilgili hadislerdir.
Ebû’l-Minhal dedi ki; "Benim bir ortağım mevsime (panayıra) veya hacca kadar veresiye gümüş satmıştı. Bana geldi ve durumu bildirdi, bu uygun bir iş değil, dedim. «Onu çarşıda sattım, kimse beni yadırgamadı.» dedi. Hemen Berâ b. Azib’e geldim ve sordum. Dedi ki Peygamber Medine’ye geldiğinde böyle satışlar yapıyorduk; ona dua ve selâm olsun, bize dedi ki:
"Peşin olursa zararı yok, veresiyesi faizli işlem olur[188]."
Buna göre karz-ı hasen denen faizsiz ödüncün de faizli işlemlerden olması gerekir. Bu konu, Faizle Ilgili Görüşlerin Tenkidi bölümünde yer alacaktır.
b) - Hem miktar hem vadeli işlem faizi
Daha sonra 101 gr. altın almak şartıyla bu gün 100 gr. altın vermek faizli işlem olduğu gibi daha sonra 90 gr. altın almak şartıyla bugün 100 gr. altın vermek de faizli işlem sayılmıştır. Çünkü fazlalığın, alan veya veren taraf lehine olması önemli değildir. Önemli olan taraflardan birinin, akit sırasında şart koşulmuş karşılıksız fazlalığı elde etmesidir. Burada da hem ribe’l-fadl, hem de ribe’n-nesie meydana gelir. Bunun da gerekçesi hadis-i şeriftir.
Ona dua ve selâm olsun Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, dinarı olsun külçesi olsun; gümüşe karşılık gümüş, dirhemi olsun, külçesi olsun farketmez. Buğdaya karşılık buğday ölçeğe ölçektir. Arpaya karşılık arpa, ölçeğe ölçektir. Hurmaya karşılık hurma, ölçeğe ölçektir. Tuza karşılık tuz, ölçeğe öçektir. Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur. Gümüşe karşılık altın, elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasının zararı yoktur ama veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasının zararı yoktur ama veriseyesi olmaz[189].”
c) - Faiz illeti
aa - Hanefi Mezhebi
Hanefîler, hadislerde yer alan altı maddenin bazı alım satım şekillerinin faizli işlem sayılma sebebinin, yani faiz illetinin cins () ile kadr () olduğu kanaatine varmışlardır.
Cins, değiştirilen iki malın aynı cinsten olması; kadr da bunların aynı ölçü birimi ile satılması demektir. Hadislerde ölçü birimi olarak yanlız tartı (vezin) ve ölçek (keyl) geçtiği için kadr deyince vezin ve keyl anlaşılır. Bu sebeple Hanefîlere göre, aynı cinsten olup tartı veya ölçek ile satılan iki malı değiştirince hadislerin koyduğu şartlara uymak gerekir, yoksa faizli işlem olur.
Cins () illetini tespit ederken hadislerde, “Altına altın... buğdaya buğday...” şeklinde aynı cinsten iki malın değişiminden bahsedilmesine dayanmışlardır.
Kadr ()illetini de hadislerdeki “..misli misline..” ifadesinden çıkarmışlardır.
Kadri, vezin ve keyl diye belirlemeleri, misli misline olmayı sağlayan ölçünün, hadislerde vezin ve keyl olarak geçmesi sebebiyledir. Bunlar, "tartıya tartı = ve "ölçeğe ölçek = ," şeklinde geçer.
Hanefî Mezhebine göre hadisler şu emri vermektedir:
“Aynı cinsten iki malı değiştirirken, kile ile satılanlarda kile ile, tartıyla satılanlarda da tartı ile eşitliği sağlayınız[190].“
Peygamber'in, ölçeği fazla olunca değiştirmeyi haram gördüğü mallar sürekli ölçekle satılan (keylî) mal sayılır. Arpa, buğday, hurma ve tuz böyledir. Tartısı fazla olunca değiştirmeyi haram gördüğü mallar da sürekli tartıyla satılan (veznî) mal sayılır. Altın ve gümüş böyledir. İnsanlar bu öçüleri bırakmış bile olsalar bu değişmez. Diğer maddelerdeki ölçü birimi örfe bırakılır[191].
Bunun böyle olması, bu malların faizli işleme girecek şekilde değiştirilmeleri halindedir. Mesela günümüzde buğday kilo ile satılır ama 100 kilo buğday verilip 100 kilo buğday alınamaz. Böyle bir iş yapılacaksa buğdayların eşit ağırlıkta değil, eşit ölçekte olduğunun tespiti gerekir. Çünkü Peygamber buğdayı buğdayla değiştirirken eşitliğin kile ile belirleneceğini bildirmiştir.
İki altın bilezik de birbiriyle değiştirilmek istenirse bu bileziklerin tartılıp eşit ağırlıkta olduklarının belirlenmesi gerekir. Çünkü Peygamber altına karşılık altın alırken eşitliğin tartıyla belirleneceğini bildirmiştir.
Bu mallar kendi cinsleriyle değiştirilmiyorlarsa bu ölçü birimlerine uymak gerekmez. Mesela bugün kağıt para verip kilo işi buğday, tane işi altın alınabilir.
Kadr ve cinste ortak olan malların, peşin takasında eşitlik bozulursa faizli işlem (ribe’l-fadl) olur. Çünkü hadiste şöyle buyurulur:
"Altına karşılık altın satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Gümüşe karşılık gümüş satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Bunları, biri peşin diğeri veresiye olarak da satmayınız[192].”
Hadiste değişimin peşin olması şart koşulduğuna göre kadr ve cinste ortak olan mallar veresiye değiştirilemezler, yoksa faizli işlem (ribe’n-nesie) olur.
Gümüşü gümüşle, altını altınla değiştirince aynı cins mallar değiştirilmiş olur. Bunlar kadrda da ortaktır. Çünkü her biri tartı (vezn) ile işlem görür. Bu sebeple değişimin peşin, miktarların eşit olması gerekir. Yoksa faizli işlem olur.
Kadr ve cinsten yanlız birinde ortak olan mallar, peşin takas edilirlerse miktarlar farklı olabilir. Meselâ, bir kile buğday iki kile arpayla peşin olarak değiştirilebilir. Çünkü malların cinsleri farklı fakat ölçü birimleri aynıdır. Bunun veresiyesi faizli işlem (ribe’n-nesie) olur.
“Ubâdetü’bnü’s-Sâmit'in rivayet ettiği hadiste altı mal sayıldıktan sonra şu ifade yer alır: “Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[193].“
Ubâdet’übn’üs-Sâmit (r.a.) diyor ki; “Bize, Allah'ın Elçisi, gümüşe karşılık altını, altına karşılık gümüşü, arpaya karşılık buğdayı, buğdaya karşılık arpayı peşin olmak şartıyla istediğimiz gibi satabileceğimizi emretti[194].”
Vasfa, yani malın niteliğine bakılmaz. Çünkü o örfte bir fark sayılmaz. Ona da bakılacak olsa, alım satımın önü kapanır[195]. Ribaya konu bir malın iyisini verip kötüsünü alış, misli misline olmazsa caiz olmaz. Mesela iyi pirinç verip kırık pirinç alan, ancak verdiği ölçek kadar alabilir.
Bir litre normal benzin ancak peşin olmak şartıyla bir litre süper benzinle değiştirilebilir. Çünkü bu mallar hem ölçekle işlem görürler hem de aynı cinsten sayılırlar.
Bir litre benzin iki litre süt veya zeytinyağı ile değiştirilebilir ama değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü benzin, süt ve zeytinyağı farklı cinsten mallardır ama hepisi de ölçekle işlem görür.
Buğday verip buğday unu veya buğday kavudu[196] alınamaz. Bunlar, buğdayın parçalanmış şekli oldukları için aralarındaki cins birliği bir yönüyle devam eder. Bunlardaki ölçek kiledir ama buğday ile bunlar arasındaki eşitlik kile ile sağlanamaz. Çünkü un ve kavut ölceği tam doldurur ama buğday tanelerinin arası boş kalır. Fakat una karşılık un, ölçekle satılabilir[197].
Zeytin verip zeytin yağı almak, susam verip susamyağı almak isteniyorsa zeytin yağının ve susam yağının fazla olması gerekir ki, fazla kısım, diğer tarafın posasına karşılık olusun. Yoksa bu değişim caiz olmaz[198].
Kile ve tartı dışındaki ölçü birimlerinin faizli işlem konusunda bir tesiri yoktur. Örnek olarak 10 tane köy yumurtası 20 çiftlik yumurtasıyla değiştirilebilir. Ancak bunlar aynı cinsten olduğu için değişimin peşin olması gerekir. Bir fels[199] peşin olarak iki felsle değiştirilebilir. Bunlar aynı cinstentir ama sayı ile işlem görürler. Sayı faiz illeti değildir.
Faiz illetlerinden hiç birinde ortak olmayan iki malın hertürlü değişimi yapılabilir.
Altın ve gümüş tartıyla satılır. Hanefîlerin koyduğu prensibe göre bunların, tartıyla satılan diğer mallarla veresiye değiştirilememesi gerekir. Ama Hanefîler, altın ve gümüşün, tartı ile satılan diğer mallarla her türlü değişimini kabul etmişlerdir. Meselâ, 10 gr. altınla 500 kilo veresiye demir alınabilir. Bunların her ikisi de tartıyla satılırlar ama bunların tartıları aynı özellikte değildir. Altın hassas tartıyla, demir de kiloyla tartılır[200]. Bu sebeple aralarındaki ölçü (kadr) birliğini yok saymışlardır.
Bu yaklaşım tarzı, Kur'an'ın en ağır yasağı olan faizli işlemi anlaşılmaz hale getirmiştir. Konuyla ilgili değerlendirme, bu bölümün sonunda gelecektir.
bb - Şafii Mezhebi
Şafiîler'den er-Rûyânî[201] faizli işlemi şöyle tarif eder:
Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î ölçekle eşitliği bilinmeden peşin; veya bedellerden her ikisi yahut biri veresiye olmak üzere değiştirmek için yapılan sözleşmedir[202].
Tarifte geçen belli mallar, kendinde faiz illeti bulunan mallardır. Bunlara ribevî mallar denir. Şer'î ölçek ise tartı ve kiledir. Tarifin diğer ögeleri faizli işlem sayılan alım satım şekilleridir. Bu ögeler üzerinde biraz duralım.
Şafiî mezhebine göre riba, bir şekilde yenilen veya içilen mallar ile altın ve gümüşte olur[203].
Altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz ile ilgili olarak hadislerde geçen “misli misline ve peşin olma” şartları, bunlardaki değeri ve tehlikeyi göstermektedir. Bu, nikâhta şahitlerin şart koşulması gibidir. Öyleyse belirlenecek illet o kıymete ve tehlikeye uygun olmalıdır.
Arpa, buğday, hurma ve tuz birer insan yiyeceği (tu'm) oldukları için faizli işleme sebep olmuşlardır. Çünkü insan hayatı yiyeceğe bağlıdır. Ayrıca Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: " Taama taam misli mislinedir[204].”
Taam, tu'm kelimesinden türetilmiştir. Bir hükmün türetilmiş bir kelimeye bağlanması, onun o kelimenin köküyle ilgisini gösterir[205]. Kök kelime tu'm olduğu için kendinde tu'm özelliği bulunan her mal ribaya konu olur.
Altın ve gümüş, para olma özelliğinden (semeniyet) dolayı faizli işleme sebep olmuşlardır. Çünkü ihtiyaçları gideren malların varlığını sürdürmesi için para gerekir[206].
Bir malda yukarıdaki iki illetten yani tu'm ve semeniyet özelliğinden biri varsa o ribevi mal, yani faizli işleme konu mal olur.
1) Tu’m ()
Tu'm, yani taam, insan yiyeceği demektir. Bir şeyin en belirgin özelliğinin insan yiyeceği olması veya insanla hayvanın ortak yiyeceği olması onu bu kapsama sokar. Bozulmadan kalan ve biriktirilebilen yiyeceklerle bekletilemeyen ve biriktirilemeyen yiyecekler aynıdır[207].
Yiyecekler, ya iktiyat ya tefekküh ya da tedavi için elde edilir.
İktiyat (), azık olsun diye oplanan kuru yiyeceklere denilir.. Buğday, nohut ve içme suyu bunlardandır.
Tefekküh (), yiyeceği meyve, tatlı, salata, katık vs. olsun diye elde etmek demektir. Hurma, üzüm ve incir gibi meyveler; katıklar, tatlı, ekşi veya ağzı acılatan[208] yiyeceklerle tere ve nane gibi sebzeler bu kapsamdadır.
Yiyecek tedavi için de elde edilebilir. Tuz, kurutulup dövülerek yemeklere katılan otlar, baharat gibi yemeğe lezzet veren şeyler, safran, sakamonya ve ermeni veya mahtûm çamuru[209] gibi ilaçlar, sütleğen, gül ve günlük yağı gibi şeyler ile kargabüken[210] yağı ve tohumu bu kapsama girer.
ilgili hadiste gıdalara birer örnek verilmiştir. Tuz da bu örneklerdendir. Tuzun, gıdayı lezzetlendirme ve koruma özelliği vardır. Onunla, bedeni iyileştiren ve koruyan şeyler arasında fark yoktur. Çünkü gıdalar sağlığı korumak, ilaçlar da sağlığa tekrar kavuşmak içindir.
Yeme maksadı taşıyan şeye taam dendiği için sütleğen, gül, gülsuyu, ud, sandal, anber, misk, deri ile keten ve balık gibi şeylerin yağı, keten tohumu, yeşilken yenen otun ve yoncanın kurusu, üzüm çöpü, kemik gibi cin yiyeceği, çoğunlukla hayvan yiyeceği olarak kullanılan şeyler taam kapsamı dışında kalır[211].
2) Para (semeniyet = )
İmam Şafiî şöyle der: "Altın ve gümüş her şeyden farklıdır. Çünkü bunlar her şeyin bedeli (semeni) olabilirler. Bunlara ne yiyecek ne de başka şey kıyaslanabilir[212]."
Altın ve gümüş, para olarak basılmamış olsa bile para sayılır. Bunların faizli işleme konu olması kendilerindeki para olma özelliğindendir. Bu özellik, onların kendinde vardır. Buna cevheriyyet’üs-semen () denir. Altın ve gümüş dışında böyle bir madde bulunmadığından dolaşımda bulunsa bil e felslerde faizli işlem olmaz[213].
Bedeller arasındaki eşitlik, buğday, süt, şira, sıvı yağ gibi ölçek (kile) ile satılan mallarda ölçek ile, altın, gümüş, bal, katı yağ gibi tartı (vezin) ile satılan mallarda tartı ile sağlanır. Kile ile satılan mallar, tartılarak değiştirilemez. Tartı ile satılan mallar da kile ile değiştirilemez. Bir malın tartı ile mi, yoksa kile ile mi satıldığı, Peygamber zamanında Hicaz halkının uygulamalarına bakılırarak tespit edilir. Onlar o malı daha çok nasıl satıyorlarsa öyle davranılır. Bu bilinmiyorsa o bölgenin yaygın uygulamasına bakılır[214].
İmam Şafiî'nin bu konudaki ifadeleri şöyledir:
"(Hadiste sözü edilen) yiyeceği kile ile ölçülür bulduk. Yiyecek tartı ile tartıldığı zaman da aynı anlamdadır. Çünkü ikisi de yenir. İster ölçülsün, ister tartılsın içecek de aynıdır. Zira tartma işi, alıcı ile satıcıya göre bilinen bir şeyi satmak için yapılır. Ölçü de iki tarafın bilgisi içindir. Aslında tartı, miktarı daha iyi gösterir, çünkü onda ölçüdeki farklılık olmaz.
Değiştirilen iki bedel, yiyecek veya içecek ise miktarların ölçek veya tartı ile bilinerek satılmasında görüş biriliğine varınca altın ve gümüşteki maksat ile yiyecekteki maksat aynı olmuş oldu. O zaman her ikisine aynı hükmü koyduk. Bu, altın ve gümüşteki hükümdür. Çünkü altın, gümüş, buğday, arpa, çekirdekli hurma, (çekirdeksiz olanı bozulur) ve tuzdaki helâllık ve haramlığın kaynağı farklı değil, aynıdır. Bunların hükümleri arasına fark koymayız. Aynı illeti taşıdığı için bunlara kıyasla, ölçülen ve tartılan her yiyecek ve içeceğe de aynı hükmü vermişizdir.
Bize göre sayı ile satılan yiyecek ve içecekler de aynı hükümdedir. Çünkü biz onların çoğunun bir yerde tartıldığını, diğerinde tartılmadığını görüyoruz. Bütün yaş hurmalar Mekke'de sepetler içinde tahmini olarak satılır. Bütün etler de tahmini olarak satılır. Bedeviler et veya süt sattıkları zaman başka değil sadece tahmini olarak satarlar. Yağ, bal, kaymak ve diğerlerini de aynı şekilde alıp satarlar. Ama başkalarına göre bunlar tartılabilir. Tahmini usulle satış yapan tartıdan veya ölçüden kaçmaz. Tahminle veya sayıyla satılan yiyecek ve içecekler, bize göre ölçek veya tartıyla satılanlar gibidirler[215]. Buğdayda esas olan kiledir. Hangi şeyde kile esas ise onu, kendi misliyle tartıya tartı veya tartıya kile satmak caiz değildir[216]."
Kendinde riba illeti bulunan iki mal ya aynı cinsten ya da farklı cinslerden olur. Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday aynı cinstendir. Bunların biri verilip diğeri alınacaksa üç şarta uymak gerekir. Bunlar, hulûl, mümâselet ve tekâbuz şartlarıdır.
Hulûl (), değiştirilecek iki malın, sözleşmenin yapıldığı yere getirilmiş olması demektir.
Bedellerden biri sözleşme yapıldıktan sonra getirilse olmaz. İsterse taraflar oradan henüz ayrılmamış olsunlar.
Mümâselet (), bedelerin eşit miktarlarda olması ve bunun bilinmesi demektir.
Sahabeden buna karşı olan vardı, ama o muhalefet sona erdi ve bu konuda bir icma oluştu[217].
Yaş hurma ile yaş veya kuru hurma alınamaz. Taze üzümle taze veya kuru üzüm almak da caiz değildir. Çünkü bunlarda mümâselet tam olarak belirlenemez. Unu, kavunu ve ekmeği kendi misli veya aslı ile değiştirmek olmaz. Çünkü unlar arasında yumuşaklık farkı vardır, ekmekler üzerinde de ateşin etkisi farklıdır. Bu sebeple tam mümâselet tespiti yapılamaz[218].
Tekâbuz (), tarafların ayrılmadan değiştikleri malları gerçek anlamda teslim almaları demektir.
İmam Şafiî şöyle demiştir: Biri diğerinden değerli ve isimleri farklı da olsa bütün buğdaylar tek bir cinstir. Nitekim altınlar da farklıdır. İsimlerinde de üstünlük vardır ama altına altın caiz olmaz, misli misline, tartısı tartısına ve elden ele olursa o başka[219].
Altına karşılık gümüş, buğdaya karşılık arpa gibi tu'm veya semeniyet özelliğine sahip iki farklı malı değiştirirken sadece iki şarta uymak gerekir. Bunlar hulûl ve tekâbuz şartlarıdır. Bu şartlara uyulmazsa faizli işlem olur.
Allah'ın Elçisi, ona salat ve selâm olsun, şöyle dedi: “Altına altın, gümüşe gümüş, buğdaya buğday, arpaya arpa, hurmaya hurma ve tuza tuz misli misline, eşit miktarda ve peşin olur. Bunlardan birini diğer cinse karşılık peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[220].“
Hadisteki peşin olma şartı, tekabuzu gösterir. Bunun olabilmesi için de genellikle hulûl gerekir. Müslim’de “aynen bi aynin = mala mal“ ifadesi de vardır. Bu açıkca hulûlun şart olduğunu gösterir. Mümâselet ise sadece aynı cins malların değişiminde şart koşulmuştur.
Değiştirilen iki şey gıda maddesi yahut altın veya gümüş değilse o üç şarttan hiçbiri aranmaz. Altın verip buğday veya kumaş almak, hayvan verip hayvan almak böyledir. Bu durumda taraflar serbest hareket edebilirler[221].
İmam Şafiî, şöyle der: "Diğer hadisler sebebiyle "Vadeli işlemden başkasında riba yoktur[222]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı fazlasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazan vade ile birlikte ödemedeki fazlalık sebebiyle de olabilir[223]."
İmam Şafiî burada üç çeşit faizli işlemden bahsediyor. Şafiî fakihler de aynı şeyi yapıyor ve faizli işlemi, peşin, miktar faizi ve vadeli işlem faizi olmak üzere üçe ayırarak inceliyorlar.
Peşin işlem faizi (riba yed ); faize konu iki malı değiştirirken bedelleri karşılıklı teslim almadan bir tarafın sözleşme yerinden ayrılmasıyla olur. Mesela buğday verip arpa alan kişi, arpayı teslim almadan ayrılırsa peşin işlem faizi meydana gelir. İmam Şafiî şöyle demiştir: "Buğdayı misli misline ve elden ele satmakta bir sakınca yoktur. Ama taraflar malları karşılıklı teslim almadan ayrılamazlar. Eğer ayrılırlarsa, tıpkı altına karşılık altın alımında olduğu gibi aralarındaki satış fasid olur[224]." Bunun sebebi meydana gelen peşin işlem faizidir.
Miktar faizi, (ribâ fadl = ribe'l-fadl); kendinde faiz illeti bulunan bir malı kendi cinsiyle değiştirirken birinin diğerinden fazla olmasıyla meydana gelir. Örnek olarak bu senenin buğdayını geçen senenin buğdayı ile değiştirirken bedellerden biri fazla olursa ribe'l-fadl meydana gelir. İmam Şafiî bu konuda şöyle der:
"Ölçeği bir dinar olan iyi cins bir buğday, ölçeği bir dinarın altıda biri değerinden az olan kötü cins bir buğday ile değiştirilebilir. Yeni buğday eski buğday ile, saf, beyaz buğday da kara, kötü buğdayla değiştirilebilir. Bütün bu değiştirmeler misli misline, kilesi kilesine ve elden ele olur. Yani her iki buğdayın da aynı ölçekte olması ve değişimin peşin yapılması gerekir. Bir de taraflar bedelleri teslim almadan birbirlerinden ayrılamazlar[225]."
Ödünç faizi (ribe’l-kard = kredi faizi) de ribe'l-fadl kapsamındadır. Bu, bir ödünç işleminde alacaklı lehine bir menfaatin şart koşulmasıyla meydana gelir. Bu, ribe'l-cahiliyyedir. Rehin veya kefil almak gibi şeyler bu anlamda bir menfaat sayılmaz.
Vadeli işlem faizi (riba nesâ = ribe’n-nesîe); iki bedelden birinin daha sonra ödenmesinin şart koşulmasıyla meydana gelir[226]. Örnek olarak gümüş verip altın alırken bedellerden birini hemen teslim etmeyip daha sonra teslim etmeyi şart koşmak böyle bir faiz işlemi olur.
İmam Şafiî'nin faizli işlem ile ilgili bazı görüşleri de şöyledir:
"Misli misline ve elden ele olmadıkça satılması caiz olmayan bir şeyi, yanına başka şey koyarak satmakta bir hayır yoktur. Örnek olarak bir ölçek acve hurması ile bir dirhemi iki ölçek acve hurması karşılığında satmakta bir hayır yoktur. Gene taama taam olmasın diye bir ölçek siyah buğday ile bir dirhemi iki ölçek mahmule buğdayı karşılığı satmakta da bir hayır yoktur[227], yani caiz olmaz.
İçinde katkısı olan veya beraberinde başka bir şey bulunan altını, altına karşılık almak caiz değildir. Beraberindeki az olsun, çok olsun farketmez. Çünkü bizim uyduğumuz prensip şudur: "Altına karşılık altın satarken mikdarın bilinmez olması veya birinin diğerinden fazla olması haramdır. Gümüşe karşılık gümüş de aynıdır. Ama altın verip boncuklu gümüş almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bunların arasında fazlalık olabilir[228].
Bir kimse sarraftan dirhemler alsa onları teslim alıp ayrıldıktan sonra ona emanet olarak bıraksa bunda bir sakınca yoktur[229].
Bir kimse bir adama dinar veya dirhem ödünç verse o da fazlasıyla ödese bunda da bir sakınca yokur. Bu ister adet haline gelmiş olsun, ister olmasın.
Birinin diğerinde dirhem alacağı, diğerinin de onda dinar alacağı olsa, vadesi ister dolmuş ister dolmamış olsun, aralarında uzlaşsalar caiz olmaz, çünkü bu, borcu borca karşılık satmaktır[230].
Bir kimse, bir dinar borçlu olduğu kişiye dirhemler verse bunlar sarf işlemi yapmadan onun yanında birikip bir dinar değerine ulaşsa ve sarf işlemi yapmak (yani onu burcun yerine saymak) isteseler bunda bir hayır yoktur. Çünkü bu, borcu borca değiştirmektir[231].
cc - Maliki Mezhebi
Şafiî Mezhebi kredi faizini ribe'l-fadlın bir bölümü saydığı için onu ayrı başlık altında incelemedik. Ancak Maliki Mezhebi öyle yapmamıştır. Bu sebeple önce kredi faizi ile başlıyoruz.
Ödünç yoluyla menfaat sağlamak faizli işlem olur. Bu, cahiliye ribasıdır. Ödünç olarak verilen şey ister dinar ister dirhem olsun, isterse ölçülen veya tartılan mallar olsun; ne olursa olsun ödünç yoluyla menfaat sağlamak caiz değildir[232].
İmam Malik’in bildirdiğine göre Abdullah b. Mes’ud şöyle demiştir: “Bir kimse ödünç verir de daha iyisini almayı şart koşarsa, isterse şartı bir tutam ot olsun, bu faizli işlem olur.[233] “
İmam Malik’e şöyle bir soru soruldu :
- Bir kimse bir miktar dinar veya dirhemi ödünç verse ve onunla kendine bir menfaat sağlamak istese ama bunu, karşı tarafa bildirmese, onunkisi sadece bu paranın kendi evinde kalmasını hoş görmediği için başkasının sorumluluğuna bırakmak olsa da ödüncü bunun için vermiş olsa ne olur ?
İmam Malik dedi ki, “ Bu caiz değildir[234].”
Malikî Mezhebi de Şafiî Mezhebi gibi para (semen) veya gıda maddesi (taam) olma özelliğini riba illeti sayar. Bir malda bu iki özellikten biri varsa o ribaya konu mallardan olur. Ancak bu illetleri değerlendirmede Malikî Mezhebinin bazı farklı yaklaşımları vardır. Şimdi onlara bakalım.
1) Semeniyet
Semeniyet yerine galibiyettü’s-semeniyet terimi kullanılır. Yani bir paranın faizli işleme konu olması için para olma özelliğinin ağırlıklı olarak onun özünde bulunması demektir. Bu da ancak altın ve gümüşte olur. Bu konuda altın ve gümüşe başka bir şey kıyaslanamaz. Şafiîler de aynı görüştedir.
Bu, Malikî Mezhebinin meşhur görüşüdür. Mezhebin meşhur olmayan görüşüne göre bir şeyin para olarak dolaşımda bulunması (mutlaku’s-semeniyyet) onun faizli işleme konu olması için yeterlidir[235]. Buna göre, kağıt para da dahil bütün paralar faizli işleme konu olan mallardandır. İmam Malik’in bu konudaki sözleri şöyle nakledilmiştir:
“Felsleri[236] altın veya gümüşle değiştirirken ödemeyi bir an bile geciktirmekte hayır yoktur. Eğer insanlar, basılı olup belli bir değeri temsil eden deri parçalarını kendi aralarında para gibi dolaştıracak olsalardı o paralarla altın veya gümüş alırken bir anlık gecikmeyi bile mekruh sayardım. “
“Bir felsi iki felse satmak caiz değildir. Felslerle altın, gümüş veya dinarları değiştirirken küçük bir gecikme caiz değildir[237].”
İmam Malik dedi ki, fels verip fels almak ne göz kararı (cüzafen), ne dengi dengine tartıyla, ne de dengi dengine ölçekle olur . Bu şekilde peşin de olmaz vadeli de. Bu konuda fels sayı ile işlem görür.
Malik dedi ki, bir felsi iki felse vermekte hayır yoktur. Çünkü felsler başka şekilde değil, sayı ile satılırlar. Onu tartı ile satarsa az da olsa, karşılıklı birbirine zarar verme ihtimali olur. İşte bunun için felsleri göz kararı satmak caiz değildir. Malik'in bir batman felsi iki batman bakıra satmayı mekruh görmesi de bundandır[238].
Malikî Mezhebine göre saf altın veya gümüşten basılmış paranın, kendinden ağır, fakat düşük ayarlı bir para ile değiştirilmesi caiz değildir. Çünkü burada her iki tarafta da bir fazlalık vardır. Saf paranın sahibi diğer paranın ağırlığının tam olmasına ilgi duyar, ağırlığı tam olan para sahibi de diğer paranın saflığına ilgi duyar.
Altın veya gümüş paralardan birinin baskısı düzgün fakat ağırlığı az, diğerinin ağırlığı tam fakat baskısı kötü olunca gene değişim caiz değildir. Çünkü fazlalık her iki tarafta da vardır.
Daha saf veya daha iyi baskısı olan paranın ağırlığı diğerine eşit veya daha fazla ise bu değişim peşin olmak şartıyla caiz olur. Çünkü bu durumda fazlalık sadece bir taraftadır[239].
2) Taam = İnsan yiyeceği olması.
Burada Şafiî Mezhebinden farklı bir durum vardır. Şöyle ki, ribe’l-fadl, yani aynı cins malların takasında bunlardan biri diğerinden fazla olduğu için meydana gelen faizli işlem sadece temel gıda maddesi olup saklanabilen veya gıda maddelerini lezzetlendiren şeylerde olur. Çünkü hadiste sözü edilen arpa, buğday, hurma ve tuz bu özellikleri taşıyan maddelerdir. Bu gibi maddeler kendi cinsleriyle değiştirildikleri vakit değişimin peşin ve miktarların eşit olması gerekir. Farklı cinsler birbiriyle değiştirildiği vakit miktarlarda eşitlik aranmaz, yalnızca değişimin peşin olması şart olur.
Ribe’n-nesie yani faizli işleme konu olan malların veresiye takasından doğan faiz ise, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddelerinde olur. Yani hiç bir gıda maddesi bir başka gıda maddesiyle veresiye takas edilemez.
İlaç olarak kullanılan madeler, gıda maddesi tanımına girmezler[240].
Ayrıca her çeşit eşyayı kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirmek de ribe’n-nesiedir[241].
Yiyecekle yiyeceği veya para ile parayı değiştirirken bunlardan birinin veya ikisinin yanına bir mal koyup değişimi veresiye yapmak caiz olmaz. İmam Malik'e, bir süre sonra alınacak kumaş ve arpaya karşılık peşin mercimek verilmesi soruldu da "Bu uygun olmaz." diye cevap verdi.
Dinar ve dirhemlerde de durum aynıdır. Bir kişi dinar verip dirhem alsa, dirhemlerin yanına bir kumaş veya başka bir mal koysa, dinarları ve dirhemleri peşin değiştirip malı veresiyeye bıraksa uygun olmaz. Değişim tamamen peşin olacaksa altının veya gümüşün ya da her ikisinin yanında başka bir mal bulunmasının bir zararı yoktur[242]. Şafiî Mezhebi bunlardan hiç birini caiz görmez.
İleride alacağı taama karşılık bir taamı veresiye vermek caiz değildir. Ancak aynı cins taamı ileride aynı miktarda almak üzere ödünç verirse olur. İleride alacağı, şimdi verdiğinden ne daha iyi ne de daha kötü olur. Bununla ödünç verdiği kişinin yararlanmasını istemiş olması gerekir. Belli bir süreye kadar ödünç verdiği zaman bu caiz olur. Ama bunun dışında bir yiyeceğin birini diğerine karşılık veresiye vermek uygun olmaz[243].
dd - Hanbeli Mezhebi
Ahmed b. Hanbel’den faiz illeti yani bir malı, faizli mallar kapsamına sokan temel özellik konusunda üç ayrı görüş nakledilmiştir. Bunlardan biri Hanefî mezhebine, ikincisi de Şafiî ve Malikî mezhelerine yakındır. Üçüncü görüş farklıdır. Mezhebin esas görüşü, Hanefî mezhebine uygun olanıdır. Önce kredi faizi ile ilgili görüşlerini görelim.
Menfaat sağlayan her ödünç haramdır. Borçlunun, kira almadan ya da düşük kira ile alacaklıyı evinde oturtması, kullansın diye hayvanını ona vermesi (iare), aldığından iyisini ödemesi veya alacaklının rehinden yararlanması, tarlasını ekmesi yahut emsal ücretten az bir ücretle onu çalıştırması gibi şartlarla ödünç işlemi yapmak caiz değildir. Önceden koşulan bir şart veya anlaşma yokken borcunu ödedikten sonra bunları yapar veya ödüncü, aldığından daha iyisi veya daha fazlasıyla öderse caiz olur.
Bir alışkanlıkları olmadığı halde borcu ödemeden alacaklıya hediye verilmesi de caiz değildir. Bu durumda verilen hediyenin değeri kadar borçtan düşülür[244].
c - Faizli işlem illetleri
aaa- Hanefî Mezhebine uygun olan görüş
Ahmed b. Hanbel’den yapılan üç rivayetten en meşhuruna göre faiz illetleri vezin ve keyl'dir. Bu görüş, bugün Hanbelîler'in kabul edip uyguladıkları görüştür. Küçük ayrıntılar dışında Hanefî Mezhebinin görüşüne tam olarak uyar. Hanbelilerin görüşleri şu rivayetlere dayanır:
Abdullah b. Ömer'in bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi: “Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme, bir sa’ı iki sa’a satmayınız. Çünkü faizli işleme girmenizden korkuyorum. “Birisi kalktı ve dedi ki, “Ya Resulellah! bir at verip karşılığında birden fazla at; iyi bir deve verip karşılığında birden fazla deve alanın durumu ne olur?“ Buyurdu ki, “Elden ele peşin olursa zararı yok[245].”
Enes'in bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi: “Tartı ile işlem görenler, aynı cinsten iseler misli mislinedir. Kile ile işlem görenler de aynı cinsten iseler misli mislinedir.“ Bu hadisi ed-Darekutnî rivayet etmiştir[246].
Satışta esas olan bedellerin eşit olmasıdır. Eşitliğin gerçekleşmesinde ölçek (keyl), tartı (vezn) ve cins etkin olur. Çünkü vezin ve keyl, görünüşte (sureten) bir eşitlik sağlar, cins ise içerik olarak (manen) eşitliği sağlar.
Bu görüşün Hanefî mezhebine uygun olmayan yönleri şunlardır:
1) Ribanın kökünü kurutmak için ribaya konu olan bir şeyi kendi cinsi ile değiştirirken bunlardan birinin veya ikisinin yanına başka şey koyarak satmak caiz değildir. Örnek olarak bir ölçek acve hurması ile bir dirhemi bir ölçek acve hurması ve bir dirhem karşılığında satmak caiz değildir. Bir dinar ve bir dirhemi bir dinara karşılık satmak[247] da caiz değildir.
2) Tedavülde bulunan felslerle altın veya gümüş değiştirilecek olursa hulûl ve takâbuz şart olur. Yani her iki bedelin akit yapılan yere getirilmiş olması ve taraflar oradan ayrılmadan her iki bedeli teslim almış olmaları şarttır. Ama bir çok Hanbelî fakih bu görüşü kabul etmez[248].
3) Aslı tartı ile işlem gören mal olduğu için bir felsi iki felse satmak caiz değildir[249]. Hanbelî fakihlerin çoğu bu görüşü de kabul etmezler[250].
bb - Mâlikî veŞafiî Mezheplerine uygun görüş
Ahmed b. Hanbel’den yaplan ikinci rivayet Mâlikî ve Şafiî mezheplerine uygundur. Buna göre altın ve gümüşün ribaya konu olmasının sebebi onlarda bulunan para olma özelliği (semeniyet) dir. Bu özelliğin ağırlıklı olarak malın özünde bulunması (galibiyyettü’s-semeniyet) gerektiğinden bu kapsama ancak altın ve gümüş girer.
Diğer dört maddenin faizli işleme konu olmasının sebebi onların birer gıda maddesi olmalarıdır. Mamer b. Abdullah’ın rivayetine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, misli misline olması bir yana yiyeceğe (taam) karşılık yiyecek satmayı yasaklamıştır[251].”
Yiyecek önemlidir. Çünkü bedenler onunla ayakta durur. Para da önemlidir; çünkü ekonomik hayat onunla devam eder. Onun için bu iki şeyi faizli işlem sebebi (illeti) saymak gerekir. Ayrıca altın ve gümüşte faiz illeti vezin (ağırlık ölçüsü) olsaydı tartı ile işlem gören malları bunlarla veresiye almak caiz olmazdı. Çünkü ribe’l-fadl’ın iki illetinden birinin bulunması ribe’n-nesie için yeterli olmaktadır.
Gıda maddesi olması bakımından pirinç, mısır ve yulaf gibi temel maddeler; et, süt ve sebze gibi ekmeğe katık olan şeyler ile meyveler ve ilaçlar arasında bir fark yoktur[252]. Daha önce belirtildiği gibi Malikî mezhebi ilaçları gıda maddesi kapsamında saymaz. Bir de saklanamayacak durumda olan gıda maddelerinin peşin değişiminde eşitlik şartını aramaz.
c- Üçüncü görüş
Ahmed b. Hanbel’den yapılan üçüncü rivayete göre yiyecek maddelerinin ribaya konu olması için ölçü veya tartı ile işlem görmesi gerekir. Yumurta ve karpuz gibi sayı ile işlem gören yiyecek maddelerinde faizli işlem olmaz. Bu görüşün delili, Saîd b. el-Müseyyeb’in bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi: “Faizli işlem, başka değil, sadece ölçü veya tartı ile işlem gören yiyecek veya içeceklerde olur.”
Bu hadisin tahricini ed-Darekutnî yapmış ve şöyle demiştir: Bu söz Saîd’in kendi sözüdür. Onu Allah'ın Elçisine maleden yanılmıştır[253].
Rib’el-fadlın olduğu her işlemde rib’en-nesie de olur. Değişen iki bedelden birinin fazla olması haram ise bunlardan birinin peşin diğerinin veresiye olması da haramdır[254].
E - DAR’UL-HARPTE FAİZ
Müslümanların egemen olduğu ülkelere dar’ül-İslam, yani İslam ülkesi egemen olmadığı ülkelere de dar’ül-harp, yani düşman ülkesi adı verilir. Bunların içinde müslümanlarla saldırmazlık ve barış anlaşması yapmış olanlara dar’ül-harp yerine daha çok sulh, eman ve ahid ülkesi denir.
Ebû Hanife ile İmam Muhammede göre gayrimüslimlerin ülkesinde (dar’ül-harp) bulunan bir Müslüman, o ülkenin vatandaşıyla faizli işlem yapabilir. O şahıs isterse orada müslüman olmuş ve henüz islam ülkesine (dar’ul-İslama) göçetmemiş olsun.
Ebû Yusuf bu görüşte değildir. Çünkü islam ülkesine girmesine müsade ettiğimiz bir gayrimüslim ( = müste'men) burada faizli işlem yapamayacağına göre bir müslüman da onların ülkesinde bu işlemi yapamaz. Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre de faiz her yerde yasaktır. Çünkü faizi yasaklayan ayet ve hadislerde böyle bir yer ayırımı yoktur.
Eğer yiyorlarsa, dar’ul-harp ahalisine ölmüş hayvan eti ve domuz satmada ve onlarla kumar oynamada da aynı ihtilaf geçerlidir. Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre bunlar da yapılabilir.
1 - DELİLLER
a - Hadis
Mekhûl'un rivayetine göreAllah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Dar’ül-harpte müslüman ile harbî arasında faiz olmaz.”
Bu hadis hakkında çok söz söylenmiş ve bir çokları böyle bir hadisin varlığını kabul etmemiştir.
Kemaleddin b. el-Hümâm şöyle diyor: Bu hadis garibtir[255]. Bildirildiğine göre Mekhûl, Allah'ın Elçisi'nin böyle dediğini rivayet etmemiştir. İmam Şafiî'ye göre Ebu Yusuf şunu söylemiştir: “Bu yalnızca Ebu Hanife’nin sözüdür. Çünkü bir üstad bize, Mekhûl’ün şöyle dediğini bildirdi: Allah'ın Elçisi dedi ki, “Dar’ul-harbın halkı arasında faizli işlem olmaz.” Zannederim bir de “ve müslüman halk.” dedi.
İmam Şafiî dedi ki; “Bu hadis sabit değildir. Bunun delil olacak bir yanı yoktur.” Bu sözü İmam Şafiî'ye dayandıran Beyhakî’dir.
Mebsut’a göre "Bu hadis mürseldir. Mekhûl de güvenilir (sika) bir kişidir. Böylelerinin mürseli kabul edilir[256].
Caferî mezhebine göre de dar'ul-harpte müslüman ile oranın halkı arasında faizli işlem olmaz. Onlar bunu Ali'den yaptıkları bir rivayete dayandırırlar. Ali şöyle dedi: Ona ve ailesine selâm olsun, Allah'ın Elçisi dedi ki:
"Bizimle, bize karşı savaş halinde olan halk (dar'ul-harp ahalisi) arasında faizli işlem olmaz. Bir dirhem verip onlardan bin dirhem alabiliriz, onlardan alırız ama vermeyiz[257]."
b - Veda hutbesi
“Muhammed, ona dua ve selâm olsun, Veda Hutbesinde şöyle demiştir:
“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Kaldırmakta olduğum ilk faiz bizim faizimiz, Abdülmuttalib’in oğlu Abbas’ın faizidir. Onun tamamı kaldırılmıştır.”
İbni Rüşd[258], bu hadise dayanarak dar'ul-halpte faiz alınabileceğine hükmetmiştir. Onun yorumu şöyledir:
Bu hadîste, Ebû Hanîfe ve Muhammed’in[259] görüşüne uygun olarak dar‘ül-harpte harbîlerle faiz işlemi yapmanın caiz olacağına işaret vardır. Çünkü önceleri Mekke dar’ül-harp idi ve Abbas (r.a.) orada yaşayan bir müslümandı. Ebû İshak’ın bildirdiğine göre Abbas’ın müslüman oluşu, Bedir savaşından öncesine rastlar. Çünkü o, Bedir'de esir alınınca, Peygamberimiz onun fidye vererek kurtulmasını emretmiş, o da özür beyan ederek “Ben zaten müslümandım. Bu savaşa istemeyerek katıldım.” demiş, Peygamber de, “Görünüşte bize karşısın, öyleyse kendini fidye ile kurtar.” demişti.
Bu rivayet doğru kabul edilmezse, İbni İshak‘ın rivayeti kabul edilebilir. Buna göre Haccac b. Allât, Abbas'ın Hayber'in fethinden önce müslüman olduğunu söylemiştir. Faizli işlem ise Hayber’in fethi sırasında haram kılınmıştır. Çünkü rivayete göre Muhammed’e Hayber’de ganimetler arasında altınlı ve boncuklu bir gerdanlık getirilmişti de gerdanlıktaki altınların çıkarılmasını emretmişti. Bunun üzerine altınlar çıkarılarak ayrıca satılmıştı. O zaman Muhammed şöyle demişti: “Altına altın tartıya tartıdır.”
Veda Hutbesi'nde Muhammed'in, Abbas (r.a.)’ın müslüman olduğu andan itibaren aldığı tüm faizleri değil de Mekke’den cahiliyye kalıntılarının silinmesinden sonra henüz tahsil etmediği faiz alacaklarını kaldırması, onun daru'l-harpte faize müsade ettiğini gösterir[260].”
c - Ebubekr’in bahse girmesi
Peygamber Mekke'de iken Romalılar Persler'e yenilmişti. Rum Suresinin başında bu olaydan bahsed=ilerek Romalıların tekrar galip gelecekleri bildirilmiştir:
“Elif lâm, mîm. Romalılar yenildiler; çok yakın bir yerde. Ama onlar bu yenilgilerinin ardından galip geleceklerdir. Hem de bir kaç yıl içinde...” (Rum 30/1-4)
Kureyşliler Ebubekr’e, “Siz Romalılar’ın galip geleceği görüşündesiniz ha?” demişlerdi. O da “Evet” demişti. Birisi, “Bizimle bahse girer misin?” dedi. O hemen bahse girdi ve bunu, Peygamber'e bildirdi. Ona dua ve selam olsun Peygamber ona, “Git, bahis miktarını artır.” dedi; o da artırdı. Romalılar Persleri yenince Ebubekr bahse konu malı aldı. Bu, Mekke müşrikleri ile Ebubekr arasında oynanan bir kumardı ve Allah'ın elçisi bunu onaylamıştı. O zaman Mekke şirk yurduydu[261].
d - Gayri Müslimlerin Mallarının Mubahlığı
Dar'ul-harpte faizli işlem olmaz, diyen Ebu Hanife ile İmam Muhammed'in bir delili de dar'ul-harp vatandaşı olan kişilerin mallarının esasen mubah olduğu, yani dokunulmaz olmadığı görüşüdür. Nassların[262] mutlak, yani yasağa sınır koymayan ifadeleri dokunulmaz malla ilgilidir. Eğer onlarla bir anlaşma yapılırsa onların mallarını anlaşmaya aykırı olarak almak haram olur. Anlaşmaya aykırı değilse nasıl alınırsa alınsın helâldır[263].
Bir yabancı ülkeye vize ile, yani onların verdiği güvence (eman) ile giren kişi, o güvencenin gereğini yerine getirmelidir. O güvence, bu şahsın, o ülkenin kanunlarına ve geleneklerine göre haksız sayılacak bir yolla onların mallarına dokunamayacağı anlamını da içerir. Faizin haksız kazanç sayılmadığı bir gayrimüslim ülkeye vize (eman) ile giren bir müslüman onların mallarını faiz yoluyla alırsa bu eman anlaşmasına aykırı olmaz. Çünkü onlar faizi kendi rızalarıyla verirler.
Bizden eman (vize) alarak ülkemize gelen harbîler böyle değildir. Onların mallarını faizli işlem yoluyla alamayız. Çünkü verdiğimiz emanla onların malları dokunulmaz olur. Bizce meşru olmayan bir yolla onların malını alan, eman anlaşmasına aykırı davranmış olur.
Zina böyle değildir. Çünkü kadının helâl etmesiyle ondan yararlanmak helâl olmaz. Ama bir mal, sahibinin müsadesiyle helâl olur[264].
2 - Delillerin Tenkidi
Dar'ul-harpte harbîlerden faiz alınabileceği yolundaki görüşler tenkit edilmiştir. Biri Hanefî Mezhebi içinden diğeri de bu mezhebin dışından olmak üzere iki tenkide yer verilecektir
a - Kemalüddin b. el-Hümâm’ın[265] tenkidi
Hanefî mezhebinin önde gelen fakihlerinden İbni Hümâm bu konuda şöyle der: "Faizli işlemi yasaklayan naslar mutlaktır, yani yasağı bir şeyle sınırlamamıştır. Mekhûl’ün rivayet ettiği hadis buna ters düştüğü için bir anlam ifade etmez. Delil olabileceği ispatlanırsa o başka.
Şöyle de denebilir: O hadis delil sayılsa bile Kur'an'a haber-i vahid[266] ile ilavede bulunmak caiz değildir. Ayetlerin, “Faizi yemeyiniz” ve benzeri emirleri bu yasağa sınır koymazken dar’ul-harpte faiz yenebilir demek bir ilave olur. Bu da caiz değildir.
Dar'ul-harpte faizi haram saymayanlar şöyle kesin bir savunma yapabilirler. "Faizli işlemle ilgili yasağa bir sınır koymayan hükümlerle, sahibinin hakkı sebebiyle dokunulmaz olan mallar hedeflenir. Harbînin malı ise anlaşmayı koruma durumu yoksa dokunulmaz değildir."
Aslında bu açıklama dikkatle incelendiğinde, Mekhûl hadisi olmasa bile yukarıdaki görüşün uygun olmasını gerektirir. Ama burada gizli olmayan bir şey vardır; o da faiz anlaşmasına girmenin helâl olmasının yanlız faizi müslümanın alacağı zamana has olması gereğidir. Ama faiz (riba) ifadesi geneldir, onu kafirin almasını da müslümanın almasını da içerir. Dar’ul-harpte faiz helâldır, demek genel bir hükümdür, almayı da kapsar vermeyi de. Kumarda da aynı durum vardır. Kafir galip gelip ortaya konan malı alabilir.
Görünen o ki, dar'ul-harpte faizli işlemin mubahlığı faizin müslüman tarafından alınmasını ifade eder. Arkadaşlar derste, illete bakarak dar’ul-harpte faizi ve kumarı helâl görenlerin maksadının, fazlalığı müslümanın alması olduğunu benimsediler. Ama o fetvanın mutlak olması yani orada böyle bir sınırlamanın olmaması buna aykırı düşmektedir. Doğrusunu Allah Teâlâ bilir[267]."
b - Abdullah b. Ahmed b. Kudâme’nin tenkidi
Hanbelî mezhebi fakihlerinden İbni Kudâme (öl.620 h.) konuyla ilgili olarak şöyle der:
“Faizli işlem, dar’ül-islamda haram olduğu gibi dar’ül-harpte de haram olur. İmam Malik, el-Evzaî[268], Ebu Yusuf, eş-Şafiî ve İshak[269] bu görüştedir.
Ebu Hanîfe demiştir ki, "Dar’ül-harpte müslüman ile harbi arasında faizli işlem olmaz." Şu da ondan nakledilir: "Dar’ül-harpte İslam dinine girmiş iki müslüman arasında da faizli işlem olmaz. Çünkü Mekhûl'un bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir:
“Dar’ül-harpte müslümanlarla oranın halkı arasında faizli işlem olmaz.” Üstelik onların malları mubahtır.[270] Dar’ül-İslamda onlara dokunmayı yasak kılan kendilerine verdiğimiz eman yani güvencedir. Böyle bir güvence olmayınca malları bize mubah olur.
Bizim delilimiz de Allahu Teâlânın şu ayetleridir:
(a)“Allah faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
(b)“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[271] kimsenin davranışından farklı değildir.” (Bakara 2/275)
(c)““Müminler! Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın.” (Bakara 2/278)
Hadisler de fazlalığın haram kılındığını gösteriyor. Ona dua ve selâm olsun, Muhammed'in şu sözü yasağın genel olduğunu gösterir. “Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur.”
Diğer hadislerdeki yasak da geneldir. Bir de şu vardır, dar‘ül-İslamda haram olan, dar’ül-harpte de haramdır; tıpkı müslümanlar arasında faizli işlemin haram olması gibi.
Haramlığı Kur’an ile, sünnet ile ve icma ile sabit olmuş bir hükmü meçhul, sahih veya müsned ya da diğer güvenilir hadis kitaplarında geçmeyen bir hadise dayanarak terketmek olmaz. Ayrıca bu hadis hem mürseldir[272], hem de Muhammed'in faizli işlemi dar’ül-harpte de yasakladığı anlamına gelebilir. Çünkü “faizli işlem olmaz” sözü faiz yasaktır, şeklinde anlaşılabilir. Nitekim ayette geçen,
“Hacda kadına yaklaşmak, kötü söz söylemek ve döğüşmek olmaz.” (Bakara 2/197) ifadeleri bunların yasaklandığını gösterir[273].
F - FAİZLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİN TENKİDİ
Faiz Kur’an’ın en ağır yasaklarından biridir. Bu konuda şöyle buyurulur:
“Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz.” (Bakara 2/279)
Allah Teâlâ bir başka günah için savaş ilan etmiş değildir. Böyle bir haramı tam olarak açıklamamış olması düşünülemez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah, size neyi haram kılmışsa açık açık bildirmiştir.” (En’am 6/119)
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
“Şüphesiz helâl bellidir, haram da bellidir, ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Günah şüphesi olanı terkeden açık günaha yaklaşmaz. Günah şüphesi olana dalan da açık günaha düşebilir. Haramlar Allah’ın korusudur. Korunun etrafında otlayan oraya girebilir[274].”
Madem haramlar tam olarak açıklanmıştır, öyleyse Ömer’e maledilen şu sözü doğru kabul etmek mümkün değildir. “En son inen ayet faiz ayetidir. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi onu bize tam olarak açıklamadan ruhunu teslim etmiştir. Öyleyse ribayı da riybeyi de bırakınız[275].” Riybe faizli işlem şüphesi demektir.
Eğer riba (faizli işlem) tam olarak açıklanmamış olsaydı din eksik kalırdı. Halbuki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım. Size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslamı seçtim.” (Maide 5/3)
Veda Hutbesi’nde, Muhammed binlerce kişiye riba (faizli işlem) ile ilgili olarak şöyle hitabetmişti:
“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbas b. Abdulmuttalib'in faizini. Onun tamamı kaldırılmıştır[276]”
Ona dua ve selâm olsun Muhammed ne bu konuşmasında ne de bir başka zaman cahiliye faizinin ne olduğunu açıklamadığına göre demek ki, orada bulunanlar onu iyi biliyorlardı. “Faiz kaldırılmıştır.” demeyip “cahiliye faizi kaldırılmıştır.” demesi anlamlıdır. Çünkü dinleyiciler, cahiliye adı verilen İslam öncesi dönemi yaşamışlardı ve cahiliye faizinin ne olduğunu biliyorlardı. Yoksa Allah'ın Elçisi'nin, bir haramı, böyle büyük bir topluluğa açıklarken onların iyi bilmediği bir kelimeyi kullanması söz konusu olamaz. Kimsenin bu konuda soru sorma ihtiyacı duymamış olması da bunu göstermektedir.
Ebu Davud, Ahmet b. Hanbel ve Darimî'deki rivayetlerde Veda Hutbesi'ndeki söze şu ilave vardır:
Ana mallarınız sizindir, ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız[277]." Bu ilave, Bakara Suresi'nin 279 ayetinin son bölümüdür. Yasaklanan faizli işlemin ne olduğunu daha iyi açıklamaktadır. Demek ki bu, borcun getirisi olan faizdir. Faiz bırakılacak ama borcun aslı alınacaktır. Bu ilavenin yapılmasına gerçekten ihtiyaç vardır, çünkü dinleyicilerden ana malın alınmayacağını anlayanlar çıkabilirdi.
İbni Mâce'nin bildirdiğine göre yukarıdaki sözden sonra, şöyle oldu:
Peygamber üç kere, "Bakın ey ümmet! Tebliğ ettim mi? dedi. Onlar, "Evet" dediler. Bunun üzerine üç kere şöyle dedi: "Allahım şahid ol[278]."
Tebliğ, bir şeyi son noktasına kadar açıklamak, o konuda yeterli bilgi vermek demektir[279]. Peygamber de tebliğ ettiğine göre faiz konusunu o büyük kalabalığa tam olarak açıklamış demektir.
1 - Faizli İşlem Sayılan Alım Satımlar
Faiz yiyenler öteden beri “Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” derler[280]. Allah alım satımı helâl, faizi haram kıldığı için bu zihniyette olanlar, alım satım yolunu kullanarak faiz yasağını delebilirler. Allah'ın Elçisi, koyduğu yasaklarla alım satım adı altında faizli işlem yapma yolunu kapamıştır. Bunlardan bir kısmının faize açılabilecek bir kapıyı kapadığı hemen anlaşılabilir ama bir kısım yasak daha vardır ki, onun faize aralanabilecek bir kapıyı kapadığı kolayca anlaşılamaz. Çünkü bu ikinci kısım gerçek bir alım satım görünümündedir. Bu konunun örnekleri az sonra gelecektir.
Faiz, bir alım satım sonucu elde edilen kâr değil, borcun getirisinden ibarettir. Bir ay sonra 110 lira almak üzere 100 lira vermek bir satış değildir. Çünkü satışta bedeller az çok farklı olur. Burada bedel kelimesi, değiştirilen iki şeyden her biri anlamınadır. 100 lira verip bir ekmek alınıyorsa iki bedelden biri 100 lira, diğeri de ekmektir. Bedellerdeki farklılıktan dolayı bir kimse diğerindeki malı almak için kendi malını vermeye razı olur. Ama faizde verilen 100 liranın yerine gene bir 100 lira, bir de fazladan bir şey alınır. Faiz o fazlalığın adıdır.
Peygamber, faize açılan kapıları, altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz satışı ile ilgili koyduğu yasaklarla kapamıştır. Altın ve gümüşle ilgili olarak şöyle demiştir:
“Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme satmayınız[281] ”.
“Altını altına karşılık satmayınız; aynı ağırlıkta olurlarsa o başka[282].”
Bu yasakların faizi engellediği açıktır. Mesela 11 altın almak üzere 10 altın ödünç verme yerine 10 altını vadeli 11 altına satmak ve fazladan alınacak 1 altını kâr gibi göstermek mümkündür. Buna izin verildiği taktirde faiz yasağının bir anlamı kalmaz. İşte hadisler bu gibi işlemlerin önünü kesmiştir. Ama hadislerlin yasakladığı her şey bu kadar açık değildir. Mesela 1 altın 10 dirhem değerinde iken 10 altını vadeli 110 dirheme satan kişinin böyle bir oyun peşinde olduğunu herkes anlayamaz. Burada da istenen, alım satım perdesi altında faizcilik yapmak ve faiz yasağını delmektir. Peygamberin koyduğu yasak bu yolu da kapamaktadır. Çünkü o şöyle buyurmuştur "Gümüşe karşılık altın elden ele satılırsa gümüşün fazla olmasında bir sakınca yoktur, fakat veresiyesi olmaz[283].”
Yoksa Allah alım satım ile faizli işlemi kesin olarak ayırmış, alım satımı helâl ve faizli işlemi haram kılmışken Peygamberin sanki bunun tam tersini yapıyor gibi olması kabul edilemez. Çünkü peygamber de borç faizinden başka faizin olmadığını söylemiştir. Yani ona göre de faiz, borca yapılan ilaveden başka bir şey değildir. Şu sözler ondan rivayet edilmiştir:
“Elden ele (yani peşin) olanda faiz olmaz[284].”
“Faizli işlem yalnızca borçta olur[285].”
“Dikkat edin, faiz sadece vadeli işlemlerde olur[286].”
Durum böyle iken mezheplerin altı malın değişimini düzenleyen hadislere yanlış yaklaştıkları ve faizli işlemi alım satımın yasak olan bir bölümü saydıkları görülmektedir. Şimdi bu hatalı yaklaşımlara bakalım.
2 - Mezheplerin Usul Hataları
Meşhur dört mezhep faizi, alım satımdan doğan ve borçtan doğan faiz olarak ikiye ayırmış ve sistemlerini alım satımdan doğan faiz, yani altın, gümüş, bağday, arpa, hurma ve tuz satışı ile ilgili hadisler üzerine kurmuşlardır. Borç faizini ise faiz ve sarf (kambiyo) bölümlerinde değil, karz ve sulh bölümleri içinde çok kısa bir şekilde işlemişlerdir. Allah “alım-satımı helâl, faizli işlemi haram”[287] kıldığı halde fakihlerin faizi, neden alım satımın bir bölümü saydıklarını anlamak zordur.
Faizli işlemi temelde altı maddenin bazı alım satım şekillerine bağlı olarak sistemleştirenler onun bu maddeler ile sınırlı olamayacağını gördükleri için, bu altı maddenin satışını düzenleyen hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (riba illetleri) çıkararak kıyas yoluyla faizin kapsamını genişletmişlerdir. Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinden her birinin faizli işlemi alım satım kapsamı içine almaları, kendi sistemleri içinde de önemli bir çelişki oluşturmuştur.
a - Hanefî Mezhebi
Daha önce ifade edildiği gibi Hanefiler iki şeyi faiz illeti saymışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cinsin faiz illeti olduğu, hadislerdeki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sözünden çıkarılmıştır. Kadr ise hadislerde geçen “misli misline” ifadesinden çıkarılmıştır. Kadr’in hadislerden nasıl çıkarıldığı şöyle açıklanmaktadır:
“Kadr, ölçeğe vurulan mallarda kile, tartılan mallarda vezindir[288]. Hadiste geçen "buğdaya buğday"ın anlamı «buğdaya karşılık buğday satışı...»dır. Bir buğday tanesi de buğdaydır. Onu hiç kimse satmaz, satsa da alan olmaz. Çünkü bir işe yaramaz. O zaman bununla ister istemez bir işe yarayacak[289] ölçüde buğday satışının kasdedildiği anlaşılır. Bunun satılabilecek mal olduğu da ölçek ile bilinebilir. Böylece bu mallardaki ölçeğe (kileye) vurulma özelliği hadisin göstermesiyle belli olmuş olur.
Allah'ın Elçisi'nin “Altına karşılık altın.” sözü de öyledir. Altın tozuna da altın denir ama onu hiç kimse satmaz. Tartılabilen altın satılır. O zaman tartılma özelliği hadisin delaletiyle sabit olmuş olur. Sanki Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: «tartılan altına karşılık altın, ölçeğe vurulan buğdaya karşılık buğday...[290]»
Riba sözlükte artma ve çoğalma[291] anlamına gelir. Hanefîler faizi, “Mübadeleli akitlerde taraflardan biri lehine şart koşulan karşılıksız fazlalık[292].” diye tarif etmişlerdir. Değiştirilen iki değer arasında fazlalığın tespiti için cinslerin aynı olması gerekir. Cinsler aynı olmayınca bedellerden birinin diğerinden fazla veya az olduğu iddia edilemez. 1,5 kilo elma mı, yoksa 1 kilo armut mu daha değerlidir, diye soru sorulamaz ama aynı cins elmanın 1.5 kilosu, elbette 1 kilosundan değerlidir. Fazlalık bir ölçü birimi ile tespiti edilir. Bunun için ölçü birimi olarak hadislerde geçen tartı ve ölçeği almışlardır.
Hadislerde şu ifade de yer alır: “Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[293].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın birbiriyle değişiminin peşin olmasının şart koşulduğunu anlamışlardır.
Buna göre hurda demir verip çubuk demir almak istenirse her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Çünkü bunların ikisi de tartıyla alınıp, satılan mallardır. Cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama bu takas veresiye olamaz, yoksa faizli işleme girilir.
Bu prensibe göre altın veya gümüşten basılı bir parayı (nükûd =) verip tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür ve sebeplerini şöyle açıklarlar:
1- Altından ve gümüşten basılı dinar ve dirhemlerle tartıyla alınıp satılan diğer mallar arasında görünüşte (sureten) bir fark vardır. Çünkü dinar ve dirhemler sancat[294] denen ağırlık birimleriyle, diğer mallar da men ()[295] ile tartılırlar.
2- Bunlar arasında görünmeyen (manen) bir fark daha vardır. Dinar ve dirhemler tayinle taayyün etmezler. Ama diğer mallar tayinle taayyün[296] ederler.
3- Aralarında değerlendirme yönünden (hükmen) de fark vardır. 1 dinara karşılık 12 men demir alınsa, demiri satıcı, dinarı da alıcı, diğerinin görmediği yerde tartmış olsa, teslim aldıktan sonra altınlar tekrar tartılmadan satılabilir ama demiri tartıyla satabilmek için müşterinin onu yeniden tartması gerekir.
Madem bunlar arasında sureten, manen ve hükmen fark vardır, öyleyse tartılan diğer mallarla nakitler, tartıda her yönüyle ortak olmamış olurlar[297].
Şunu anlamak gerçekten çok zordur: Hanefîler, tartıyı faiz illeti sayarken hadislerde altın ve gümüşün tartıyla işlem görmesine dayanmışlardır. Hem altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sayacak hem de onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmeyeceksiniz. Bu tam bir çelişkidir. Şimdi yukarıdaki gerekçeleri tek tek cevaplayalım:
1- Dinar ve dirhemler sancat denen ağırlık birimleriyle, diğer mallar da men () ile tartılır diyorsunuz. Para olarak basılmamış altın ve gümüş de sancatla tartılır. Demek ki, altın ve gümüş için belirlediğiniz tartı (vezn) illetinin bir illet-i müteaddiye[298] olmadığını kabul etmiş oluyorsunuz. Öyle ise neye dayanarak tartılan diğer malları, sırf bu özelliğinden dolayı ribevî mallar kapsamına sokuyorsunuz? Hem tartı illetini altın ve gümüşten çıkaracaksınız, hem de onları bu hükümden istisna edeceksiniz. Bunu kabul etmek mümkün değildir.
2- Dinar ve dirhemler tayinle taayyün etmezler ama diğer mallar tayinle taayyün ederler, diyorsunuz. Para olarak basılmamış altın ve gümüş tayinle taayyün eder. O halde neden fıkıh kitaplarınızda para olarak basılmamış altın ve gümüşle tartılan diğer malların veresiye değişimini yasaklayan bir hüküm yer almaz?
3- Teslim aldıktan sonra altınlar tekrar tartılmadan satılabilir ama demiri tartıyla satabilmek için müşterinin onu yeniden tartması gerekir diyorsanız altın ve gümüşteki tartılma özelliğini neden faizli işlem illeti saydınız? Tartılan diğer mallar bunlara nasıl kıyaslanır da ribevi mallar arasına sokulabilir?
Hanefilerin tartıyı bir faiz illeti saymayıp şöyle demeleri gerekirdi: Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılıyor olsa da bunlar ile tartıyla alınıp satılan diğer mallar arasında sureten, manen ve hükmen bir fark olduğu için vezin faiz illeti olamaz.
Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamayacak ve iki illetten biri sayılan kadr, faiz illeti olmaktan çıkacaktır. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tümüyle ortadan kaldırır.
Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Hanbeliler bir taraftan şöyle diyorlar:
“Eğer altın ve gümüşte faiz illeti tartı (vezn) olsaydı tartı ile işlem gören malları bunlarla veresiye almak caiz olmazdı. Çünkü veresiyenin haram olması için ribanın iki illetinden biri yeterlidir.[299]”
Hem bunu söylüyorlar hem de Hanefîler gibi vezni faiz illeti olarak kabul ediyorlar. Ne büyük çelişki!
Ödünç (Karz ) ile ilgili tenkit
Ödünç, dengini daha sonra geri almak üzere bir şeyi vermektir. Ödüncü alan onu kendi malı gibi tüketir. Mesela 100 gr. altını veya bir kile buğdayı ödünç alan, bunları tüketir sonra alacaklıya 100 gr başka bir altını veya bir kile başka bir buğdayı öder ve borçtan kurtulur. Otomobil ve kalem gibi kullanılıp geri verilen şeye ödünç denmez, âriyet denir.
Ödünç ayrı, alım satım ayrıdır. Alım satımda bedellerin farklı özelliklerde olması gerekir. Hiç kimse, dengini geri almak üzere bir şey satmaz. 10 adet Reşat altını verip karşılığında aynı özelliği taşıyan 10 adet Reşat altını satınalan olmaz. Ya da hiç kimse 10 adet Reşat altınına karşılık peşin olarak, 11 adet Reşat altınını vermez. Ama Reşat altını ile altın bilezik alınabilir. Çünkü onların farklı özellikleri vardır. İşte bu farklılık taraflara o alım satımı yaptırır. Bunlardan birinin Reşat altınına diğerinin de altın bileziğe ihtiyacı olur. Bunları değiş-tokuş edince her iki tarafın ihtiyacı karşılanmış olur. Alım satım zaten bunun için yapılır.
“Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
Faiz, borcun getirisidir. Alım satımın getirisine kâr denir. Faiz haram, kâr helâldır.
Hanefîler faiz sistemlerini yanlış bir sahaya, Allah'ın helâl kıldığı alım satım sahasına oturtunca faizsiz ödünç, ister istemez faizli işlem kapsamına girmiştir. Çünkü sistemlerini hadisler üzerine kurmuşlardır. Hadisler de aynı özelliği taşıyan iki bedelin veresiye değişimini yasaklamaktadır. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi'nin konu ile ilgili sözlerinden biri şöyledir:
"Altına altın, gümüşe gümüş, buğdaya buğday, arpaya arpa, hurmaya hurma ve tuza tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir[300].”
Hadiste geçen "= Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur." ifadesini fakihler şöyle anlamışlardır:
"Bu bedellerden birinin daha çok olması veya daha sonra ödenmesi faizli işlem olur." Zaten bunu açıkca ifade eden hadisler de vardır. Onlar daha önce geçmişti.
Buna göre 10 altına karşılık 10 altın alınacaksa, altınların aynı ağırlıkta ve değişimin peşin olması gerekir. Yoksa faizli işleme girilir. Ödünç olarak 10 altın veren, daha sonra aynı ağırlık ve ayarda 10 altın alsa bile araya vade girer. Alacaklının bir menfaati olmasa dahi araya vadenin girmesi bu işlemi faizli hale getirir. Diğer taraftan alacaklısına menfaat sağlamayan ödünce faizli işlem demek mümkün değildir. Çünkü Allah'ın Elçisi, bir menfaat beklemeksizin borç vermeyi teşvik etmiş ve kendi de uygulamıştır. O zaman bunun neden faizli işlem olmayacağı, konan prensiplere göre açıklanmalıdır. Hanefîlerin, faizsiz ödüncü bir temele oturtmak için ne kadar zorlandıklarını birlikte görelim.
Öncelikle ödünç ile faizli işlemi şekil olarak ayırabilmek gayesiyle ödünç için bir süre biçilmemesi şartını getirmişlerdir. Ama bu yeterli olmamıştır. Çünkü madem 10 altını 10 altınla değiştirmek için işlemin elden ele ve peşin olması şarttır, öyleyse ödünce bir süre biçmemek bu problemi çözmez. Çünkü ödünç alan onun dengini daha sonra vermek üzere aldığı kesindir.
Bu defa daha karmaşık bir yola girmiş ve şöyle demişlerdir:
"Ödünç, başlangıçta bir âriyet ve dostluktur. Ödünce biçilen süre, bundan dolayı geçerli değildir. Hatta ödünç verdim, yerine âriyet verdim de denebilir. Vasi ve çocuk gibi bağış yapma yetkisi olmayanlar ödünç verme yetkisine de sahip değillerdir. (Bu, hüküm âriyette de vardır.) Borcu ödeme sırasında ise o bir mübadeledir. Ödünç işleminin başına (yani âriyet sayılmasına) göre verilen süre bağlayıcı değildir. Çünkü âriyet böyledir. Zira bağışta baskı olmaz.
İşlemin sonuna bakınca da süre geçerli olmaz; geçerli olsa dirhemi dirheme karşılık veresiye satmak olur. O da faizli işlemdir[301].
Ödünç verenler, genellikle ona bir süre biçerler. Ödünç alanlar bunu kabul edince Hanefîlere göre faizli işlem yasağına girilmiş olur. Buna karşı şöyle bir görüş ortaya koymuşlardır:
"Başlangıçta süre şart koşulursa ödünç geçerli, süre geçersiz olur[302]."
Denebilir ki, Hanefîler ödünce alım satım demezler, öyleyese bütün bunlar nereden çıkıyor?
Evet, Hanefîler ödünce alım-satım demezler ama ödünçle alım satımı aynı kapsama sokarlar. Çünkü hem ödünç, hem alım satım için mübadele terimini kullanırlar. İşte ödüncün bir mübadele olduğu yolundaki görüşleri:
"Ödünç bir mübadeledir, çünkü alacaklı onu, daha sonra bedelini almak üzere vermiştir. Zira bundan sonra mislini ödemek ve mislini almak gerekir[303].
Onu başlangıçta mübadele değil, âriyet saymaları faizli bir işlem olmasın diyedir. Ödeme anına kadar âriyet, ödeme anında da mübadele sayılacak ki, bu mübadelenin peşin olduğuna hükmedebilsinler. İşte bunun için ortaya konan gerekçe:
"Ödüncün mübadele sayılması onun fasit olmasını (yani caiz olmamasını) gerektirir. Halbuki, şeriat onu teşvik etmiş ve ümmet onun caiz olduğu hususunda icma etmiştir. O zaman biz de onu başlangıcına göre değerlendirdik (âriyet saydık) ve caiz olduğunu ama sürenin bağlayıcı olmadığını söyledik[304].
Hanefîler ödüncü, kendi sistemleri içinde bir yere oturtabilmek için ona âriyet demek zorunda kalmışlardır. Çünkü ödünce en çok benzeyen âriyettir. Ama ne kadar benzerse benzesin, ödüce âriyet denemez. Çünkü âriyet, bir kimseye bir mal verip onu ondan karşılıksız yararlandırmaktır. Oturması için ev, binmesi için binek, ekip biçmesi için tarla, okuması için kitap vermek gibi. Mal sahibi o malı istediği zaman geri alabilir[305].
Dirhemden, dinardan, ölçekle (mekîl), tartıyla (mevzûn) veya sayıyla (ma'dûd) satılan bir maldan yararlanma ancak o malı tüketerek olabilir. Bu sebeple bunlar ariyet değil. ödünç olarak verilebiir. Çünkü ödünç, malı tüketip geriye onun mislini yani dengini vermektir[306].
Bizim söyleyeceğimizi, Hanefîlerden Kemaleddin b. el-Hümâm söylemiştir. Onun ifadeleri şöyledir:
"Görülüyor ki, ödüncü âriyet saymakla bir şey elde edilemez. Çünkü dirhem, dinar, ölçekle (mekîl), tartıyla (mevzûn) veya sayıyla (ma'dûd) satılan malların âriyeti gerçek bir âriyet değildir. Zira âriyet bölümünün başında belirttiklerine göre, âriyet olarak alınan şey tüketilmeden kullanılıp geri verilebilecek özellikte olmalıdır. Yukarıdaki şeyleri ise tüketmeden kullanmak mümkün olmaz. Öyleyse bunun gerçek bir âriyet olması imkansız olur.... Bunlarda gerçek bir âriyet hükmü de yoktur. Çünkü açıkca belirttiklerine göre borçlunun bir kasdı olmadan helak olan ödüncün tazmini gerekir. (Ama ariyeti alanın bir kasdı olmadan helak olan ariyet tazmin edilmez.)
Bu şeyleri âriyet olarak verince âriyetin ne kendi, ne de hükmü geçerli olur. Öyleyse ödünce âriyet demenin bu konuda hiç bir etkisi olmaz[307].
Ödüncün âriyet olamayacağını kendi fakihleri bile açıkça ifade ettiğine göre faizsiz ödünç işleminin Hanefî Mezhebi açısından faizli işlem sayılması dışında bir yol kalmamaktadır. Ama alacaklısına menfaat sağlamayan ödünce faizli işlem demek de mümkün değildir. Çünkü Allah'ın Elçisi, bir menfaat beklemeden borç vermeyi teşvik etmiş ve kendi de uygulamıştır. O, şöyle demiştir: “Kim zor durumda olan bir kişinin sıkıntısını giderirse Allah da onun dünya ve ahirette sıkıntısını giderir[308]”.
Allah'ın Elçisi bir de
şöyle demiştir: “Her ödünç bir sadakadır[309].“ Yani ödünç verilen şeyin kullanma hakkı karşı tarafa bağışlandığından bu bir sadaka olur.
Faizsiz ödünç, faizli işlem kapsamına sokulamayacağına göre mezhebin faiz sisteminin yanlış bir zemine oturtulduğu bu açıdan da açıkca görülmektedir.
b - Malikî Mezhebi
Malikîler de Hanefîler gibi alım satım ile faizli işlemi ayırmamış, faiz sistemlerini, altı malın satışını düzenleyen hadisler üzerine kurmuşlardır. Bu hadislerde sözü edilen arpa, buğday, hurma ve tuza bakarak ribe’l-fadl’ın, sadece temel gıda maddesi olup saklanabilen veya gıda maddelerini lezzetlendiren şeylerde olacağını söylemişlerdir. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirildiğinde miktarların eşit ve mübadelenin peşin olması gerektiğini, farklı cins gıdalarla değiştirildiğinde miktarlarda eşitlik aranmayacağını yalnızca mübadelenin peşin olması gerektiğini söylemişlerdir.
Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi birbirinden ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma temel gıdalardandır ve saklanabilecek özellikleri vardır. Tuz da yiyecekleri tadlandırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.
Biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddelerinin veresiye takas edilmesi[310] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki takası ribe’n-nesie[311] sayılmıştır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadislerde ribe’l-fadla konu olan mallar ile ribe’n-nesieye[312] konu olan mallar arasında bir ayırım yapılmamıştır.
c - Şafiî Mezhebi
Şafiîler de Hanefîler ve Mâlikîler gibi alım satımla faizli işlemi ayırmamış, faiz sistemlerini altı malın alım satımını düzenleyen hadisler üzerine kurmuşlardır.
Onlara göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıklamıştır[313]. Açıklama dedikleri, Muhammed'in altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadisler faizli işlemi tarif etmiyor, sadece alım satım adı altında faizli işlem yasağını delebilecek olanların önünü kesiyor. Ama onlar bu hadislerden bir riba tarifi çıkarmışlardır. Şafiîler'den er-Rûyânî faizli işlemi şöyle tarif etmiştir:
"Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î ölçekle eşitliği bilinmeden peşin, veya bedellerden her ikisini yahut birini veresiye değiştirmek üzere yapılan sözleşmedir[314]."
Riba tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[315]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Ama onlar böyle yapmamışlardır. İmam Şafiî'nin konu ile ilgili sözleri şöyledir:
"Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[316]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı fazlasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki fazlalık sebebiyle de olabilir[317]."
Şafiîler şöyle derler: "Faiz, büyük günahların en büyüğüdür. Hiç bir şeriatta faizin helâl kılınmadığı söylenir. Allah kendi kitabında faiz yiyen dışında bir isyankâra harp ilan etmemiştir. Faizin haramlığı taabbüdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[318]."
Tabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[319]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin olduğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[320] ibaret bulunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Bu mantığı anlamak gerçekten zordur. Faizin haramlığı taabbüdî ise bu illetler nereden çıkıyor? Eğer bu illetler varsa neden taabbüdî diyorsunuz?
d - Hanbelî Mezhebi
Hanbelî Mezhebinin kabul görüp uygulanan faiz sistemi Hanefî Mezhebine uygun olduğu için Hanefîler için yapılan tenkit Hanbelîler için de geçerlidir.
3 - NETİCE
İbni Abbas’ın rivayetine göre faizi yasaklayan ayetler Kur’an-ı Kerim’in en son inen ayetleridir. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, Veda Hutbesinde cahiliye faizinin kaldırıldığını ilan ettiğine göre ayetler bu sırada inmiş olmalıdır.
Hac, kamerî yılın 12. ayı olan Zilhicce'de olur. Bu ayın 9. günü Arafat'a çıkılır. Veda Haccı hicret'in 10. senesinde olmuştur. Veda Hutbesi, Peygamberimizin bu sırada Arafat'ta yaptığı konuşmadır. O, Hicretin 11. senesinin 3. ayı olan Rebîulevvel'in 12'sinde, Pazartesi sabahı vefat etmiştir[321]. Faizin kalktığını ilan etmesinden vefatına kadar 3 kameri ay ve 3 gün geçmiştir. Allah'ın Elçisi Veda Hutbesinde şöyle demiştir:
“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbas b. Abdulmuttalib'in faizini. Onun tamamı kaldırılmıştır[322].”
Faizle ilgili ayetlerden biri şöyledir:
“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[323] kimsenin davranışından farklı değildir. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ulaşır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, işte onlar cehennemliktir. Hep orada kalacaklardır.” (Bakara 2/275)
Demek ki, faiz yiyenlerin şeytanın yapışıp kafasını karıştırdığı kimse gibi doğrulmaları, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Halbuki“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.”
Bugün de “Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler vardır. Bu, kâr ile faizi aynı saymak olur. Onlar bunun doğru olmadığını bilirler ama tüccar ve sanayici gibi saygı görmek için böyle söylerler.
Allah'ın Elçisi, "Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[324]" demiştir. Vadeli işlem ödünç ve diğer alacaklarla ilgili olabilir. Alacağa konu diğer işlemler, vadeli satış, kira, bir iş veya hizmetin görülmesi veya tazminattan doğmuş olabilir. Bunlar arasında alım satıma benzetilen sadece faizli ödünç işlemidir. Diğer bir ifade ile kredi ilişkisidir.
Ödünç, dengini daha sonra geri almak üzere bir şeyi vermektir. Ödünç olarak ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Ne kadar altın verilmişse o kadar altın, gümüşse gümüş, buğdaysa buğday, arpaysa arpa ilh. alınır. “Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler şöyle söylerlerdi: “Eğer bir kimse bir malı 10’a alıp 11’e satınca helâl oluyorsa, o kimsenin elindeki 10 lirasını 11 liraya satması da helâl olmalıdır. Çünkü bu iki işlem arasında mantıki bir fark yoktur[325]." Demek ki, daha sonra 11 altın almak üzere 10 altın ödünç veren kişi, 10 altını, vadeli 11 altına sattığını söyleyince bunun satışa dönüşeceğini kabul etmektedir. Nitekim günümüzdeki faizli bankalar da aynı yanılgı içine düşmekte, bu tür işlemlere para satışı diyebilmektedirler. Ödünç deyince alacakları fazlalık faiz, satış deyince de kâr olacağını düşünmektedirler. Bu iş bu kadar basitse bütün faizli işlemlere satış görüntüsü verilebilir.
Daha sonra 11 altın almak üzere 10 altın ödünç vermek ile, 10 altını, vadeli 11 altına satmak arasında sadece kelime farkı vardır. Bu farka bakarak birine ödünç diğerine satış denirse faiz yasağının bir anlamı kalmaz.
Alım satımda bedeller az çok farklı olur. Bu fark sebebiyle her bir taraf, diğerinin elinde olana sahip olma ihtiyacı duyar. O iki bedel değiştirilince ihtiyaç giderilmiş olur. Bu sebeple alım satım esasen peşin olur. ihtiyaçlar alım satımın vadeli olmasını da gerekli kılmıştır. Vadeli alım satımda bedel, ileri bir tarihte ödenir.
Ödüncün peşini olmaz. Yani hiç kimse dengini hemen geri vermek üzere ödünç almaz. Çünkü ödünç, tüketmek ve dengini daha sonra ödemek üzere alınır. Alım satım şekli verilmiş ödüncün de peşini olmaz. Hiç kimse 10 adet Reşat altını verip karşılığında aynı özelliği taşıyan 10 adet Reşat altınını peşin olarak almaz. Çünkü bu, onun işini görmez. O, 10 adet Reşat altınını belli bir süre kullanır, sonra karşılığını verirse o zaman işi görülür. Bu altınları, geriye 11 altın olarak ödemek üzere alırsa o 1 altın faiz olur. İsterse bu işleme satış adını versin. Çünkü adına ister satış, ister ödünç densin, maksat aynıdır. Maksat o altınları tüketip daha sonra fazlasını geri vermektir. Geri ödeyeceği 10 altın, aldığı 10 altının karşılığı, diğer 1 altın da onun faizidir. Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir[326]. Peygamberin altı madde ile ilgili sözleri, gerçekte satış olmayan bir işlemi satış sayarak ödünce alım satım görüntüsü verme eğilimini bütünüyle ortadan kaldıran sözlerdir.
Hadislerde aynı cinsten iki malın değişiminden söz edilir. Allah'ın Elçisinin sözü şöyledir:
“Altına karşılık altın faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Buğdaya karşılık buğday faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Arpaya karşılık arpa faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Hurmaya karşılık hurma faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka[327].“
“Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler bunları faizli işlem değil alım satım sayarlardı. Peygamber ise alım satım değil, faizli işlem saymıştır. Çünkü alım satım başka, faizli işlem başkadır. Hadisi şöyle tercüme etmek doğru olur:
“Altına karşılık altın satış değil, faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Buğdaya karşılık buğday satış değil, faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Arpaya karşılık arpa satış değil faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka. Hurmaya karşılık hurma satış değil faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka[328].“
Al-ver şeklinde demek, her iki bedeli peşin olarak alıp vermek demektir. Bunlar al-ver şeklinde olursa ödünç değil, gerçek bir alım satım olur. Çünkü ödüncün peşini olmaz. Yani hiç kimse karşılığını hemen ödemek üzere ödünç talep etmez.
Reşat altını ile altın bilezik satın alınabilir. Makarnalık buğday verip ekmeklik buğday, ya da yemlik arpa verip tohumluk arpa alma ihtiyacı duyulabilir. Böyle bir işlem gerçek bir alım satım olur. Ama hadis bu işlemin de peşin olmasını şart koşmuş, veresiyesini faizli işlem sayıp yasaklamıştır. Bu yasaklama alım satım görüntüsü altında faizli ödünç işlemi yapılmasına engel olmuştur. Bunu aşağıdaki hadisler çerçevesinde anlatmaya çalışalım:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş satmayınız; ama aynı ağırlıkta, misli misline, dengi dengine olurlarsa o başka[329].”
Bu hadise göre bir kuyumcu, daha sonra alacağı 1 kilo hurda altın için 950 gr. altın bilezik veremez. Onun niyeti, tam bir alım satım yapmaktır. Verdiği altının 950 gr.'ı alacağı bileziklere karşılık, 50 gr.ı da işciliğe karşılıktır. 500 gr. ağırlığında gümüş kemer almak isteyen de 550 gr. gümüş külçe veremez. Çünkü yukarıdaki hadis bu iki işlemi, faizli işlem saymıştır. Kur'an alım satımı helal kıldığına göre bunun sebebi ne olabilir? Bu soru şöyle cevaplandırılabilir:
Altın ve gümüş, para olarak kullanılan veya kolayca paraya çevrilebilen madenlerdir. Bu sebeple faizli ödünç işlemi yapmak isteyenler altınla altını değiştirmekle gayelerine ulaşabilirler. Çünkü sonuç itibariyle 950 gr. altın verip daha sonra 1 kilo altın almakla 20 adet Reşat altını verip daha sonra 21 adet Reşat altını alma arasında bir fark yoktur. Reşat altınının paraya çevrilme kabiliyeti ile diğer altınların paraya çevrilme kabiliyeti arasında fazla bir fark olmaz. Böylece taraflar alım satım adı altında %5 faizle ödünç işlemi yapmış olabilirler.
Şimdi şu hadise geçelim: "Altına altın faizli işlemdir; al-ver şeklinde olursa o başka..[330].“
Bu hadisi, yukarıdaki hadisle birleştirdiğimiz zaman şöyle olur:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş satmayınız; ama aynı ağırlıkta, misli misline, dengi dengine ve al-ver şeklinde peşin olursa o başka.”
Buna göre yukarıdaki işlemin peşin olarak da yapılamayacağı ortaya çıkar. Bu da satış adı altında faizli işlem yapmanın bir başka şekline engel olmaktadır. Eğer 10 adet Reşat altını verip peşin 11 adet Reşat altını almak faizli işlem sayılmasa, taraflar böyle bir sözleşme yapar, sonra onlardan biri 10 adet Reşat alıtınını verir, alacağı 11 altını teslim almaz, yeni bir sözleşme ile onları diğerinin elinde ödünç olarak bırakır ve böylece faiz yasağını aşabilirlerdi. Her iki bedelin de eşit miktarda olması ve karşılıklı olarak hemen teslim ve tesellüm şartı bu kapıyı kapamıştır.
Hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli ödünce açılabilecek yolları tamamen kaparken bazı sıkıntıların doğmasına da sebep olmuştur. Örnek olarak kuyumcular, hurda veya has altın verip altın bilezik alma işini ancak bedellerin aynı ağırlıkta ve peşin olması şartıyla yapabileceklerdir. Bunu da kimse yapmayacağına göre burada bir sıkıntı doğacaktır. Ama bilezikleri bir başka değerle, mesela gümüşle veya kağıt para ile satınalma imkanı olduğu için işlerini aksatmadan yürütebilirler.
Hadislerle konan yasağın doğurduğu sıkıntılar, faiz kapısını sıkı sıkıya kapama gibi önemli bir menfaati de beraberinde getirmektedir. Zaten şu hadis bu yasakların faize düşme korkusundan kaynaklandığını gösteriyor:
“Bir dirhemi iki dirheme, bir sa’ı[331] iki sa’a satmayınız; çünkü faize düşeceğinizden korkarım[332].”
Hadislerin sağladığı menfaat verdikleri sıkıntıdan fazladır. Böyle bir durum, konan yasağın gerekçesi olmaya layıktır. Nitekim bir ayette içki ve kumarın yasaklanma gerekçesi şöyle anlatılmıştır:
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; ikisinin de büyük günahı ve insanlar için yararları vardır. Ama bunların günahı yararlarından büyüktür.” (Bakara 2/219)
Bu durum fıkıhta şu kaide ile ifade edilir: "Def'i mefâsid celb-i menâfi'den evlâdır[333]." Yani zararlı şeyleri gidermek faydalı şeyleri elde etmeye tercih edilir. Eğer hadisler bu yasağı koymasaydı, faizli ödünç yerine onun gördüğü işi gören ama yaptığı işe para ve kıymetli maden satışı diyen kurumlar oluşurdu ve faiz yasağının bir anlamı kalmazdı.
O devirde insanların en çok ödünç aldıkları mallar hadislerde geçen altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz olmalıdır. Bunlar bugün de en çok ödünç alınan mallardır. Hatta kağıt para ile ödünç verenler, para değer kaybından kurtulmak için paranın değerini altına göre hesabetmektedirler. Hadislerde bu altı malın geçmesi o bakımdan önemlidir.
Demek ki, hiç kimse altını, gümüşü, arpayı, buğdayı, hurmayı ve tuzu faizli ödünç şeklinde veremeyeceği gibi alım satım adıyla faiz yasağını da aşamayacaktır.
Bu izah, daha sonra göreceğimiz muamele-i şer'iyye, bey b'il-vefâ ve bey b'il-istiğlâl gibi alım satım görüntüsü altında yapılan bütün faizli işlemleri önlemeye gerekçe oluşturacağından bize göre yerinde bir izahtır.
Öyle ise altı malın alım satımını düzenleyen hadislerdeki ortak illet, ne Hanefî ve Hanbelîlerin dedikleri gibi kadr ve cins, ne de Şafiî ve Mâlikîlerin dedikleri gibi para (semeniyet) ve gıda maddesi olma (t'umiyet) özelliğidir. Ortak illet, alım satım görüntüsü ile faiz yasağının aşılmasıdır. Hadisler bu açıdan değerlendirilmelidir.
Bu izah, kendi açıklamalarından tatmin olamayan fakihlerin, bilerek veya bilmeyerek Peygamber üzerinde oluşturdukları iki töhmeti de ortadan kaldırmaktadır. Bunlardan birincisi onun, Kur’an’ın en ağır yasağı olan faizi açıklamadan bu dünyadan ayrıldığı töhmetidir. Bunun delili Ömer’in söylediği iddia edilen sözdür. O sözü tekrar edelim:
“En son inen ayet faiz ayetidir. Allah'ın Elçisi ona dua ve selâm olsun onu bize tam olarak açıklamadan ruhunu teslim etmiştir. Öyleyse ribayı da riybeyi de bırakınız[334].” Riybe faizli işlem şüphesi demektir.
Bu söz Kur'an'a da aykırı düşer. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, size neyi haram kılmışsa açık açık bildirmiştir.” (En’am 6/119)
Ayet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'deki bütün yasakların açıklandığını göstermektedir. Faiz de bu yasaklardandır.
Peygamber Veda Hutbesinde “Cahiliye faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbas b. Abdulmuttalib'in faizini. Onun tamamı kaldırılmıştır[335]” dedikten sonra üç kere şöyle söylemiştir: "Bakın ey ümmet! Tebliğ ettim mi? Onlar, "Evet" demişlerdi. Bunun üzerine üç kere şöyle demiştir: "Allahım şahid ol[336]."
Bu hadis, faiz için bu kadar açıklamanın yeterli olduğunu göstermektedir.
Ona dua ve selâm olsun, Muhammed bir de şöyle demiştir:
“Şüphesiz helâl bellidir, haram da bellidir, ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Günah şüphesi olanı terkeden açık günaha yaklaşmaz. Günah şüphesi olana dalan da açık günaha düşebilir. Haramlar Allah’ın korusudur. Onun etrafında sereserpe otlayan oraya girebilir[337].”
Eğer faizli işlem tam olarak açıklanmamış olsaydı din eksik kalırdı. Halbuki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım. Size karşı olan iyililiklerimi tamamladım. Size din olarak İslamı seçtim.” (Maide 5/3)
Bundan çıkan sonuç, o gün faiz olarak bilinen şeyin Kur'an tarafından yasaklanmış olduğudur.
Peygamber üzerinde oluşan töhmetlerin ikincisi şudur: Kur'an, alım satım ile faizli işlemi ayırdığı halde Peygamber alım satıma faizli işlem demiş olmaktadır. Ama yukarıdaki yaklaşımla hadisler üzerinde iyice düşünülürse, hadislerin alım satımla faizli işlemi kesin olarak ayırdığı, faizli işleme alım satım görüntüsü vermeyi tamamen önlediği ve ayetlerdeki faizli işlem yasağını en ince ayrıntısına kadar açıkladığı görülür.
Bugünki kağıt para dört mezhebin kurduğu faiz sisteminin isabetli olmadığını bir daha vurgulamaktadır. Çünkü eğer faiz, bu mezheplerin sistemi üstüne oturtulacak olsa kağıt parada faiz yasağı, alım satım yolu kullanılarak kolayca aşılabilir. Zira Şafiî ve Malikî mezheplerine göre altın ve gümüş paralar dışındaki paraların kendi cinsleri karşılığında peşin veya veresiye alım satımında faiz meydana gelmez. Yani 1 milyon lira kağıt para ile vadeli 2 milyon liralık kağıt para satın alınabilir. Bu iki mezhebe göre bu işlem faiz olmaz. Sadece İmam Malik'e ait olup mezhep tarafından pek kabul görmeyen görüş bunu faizli işlem sayar. O görüş kağıt para bölümünde anlatılmıştır.
Hanefî ve Hanbeli mezheplerine göre ise 1 milyon Türk lirası verip karşılığında vadeli olarak istendiği kadar döviz alınabilir. 1000 Amerikan dolarının bugünki değeri kadar Türk lirası verip bir yıl sonra ödenmek üzere 1200 Amerikan doları alınabilir. Şafiî ve Malikî mezhepleri de bunu faiz saymaz. Bu işlem, enflasyon baskısı altında olan bir ülkede, faizli ödünç verenlerin işini daha da kolaylaştırır. Dört mezhebin kabul ettiği bu görüşleri bugün hiç bir müslüman kabul edip uygulamamaktadır. Çünkü akl-ı selim bunu gerektirir.
Burada izaha muhtaç bir tek husus kaldı. O da altı malın satışıyla ilgili olarak hadislerde geçen şu ifadedir:
“Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satın[338].“
Buna göre altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuzdan biri diğeri karşılığında satılırsa miktarlar eşit olmayabilir ama satış peşin olmalıdır. Ancak dört mezhep bu altı maddeyi ikiye bölmüş, birinci bölüğe altını ve gümüşü, ikinci bölüğe de buğday, arpa, hurma ve tuzu koymuştur. Bunun gerekçesi öteden beri altın ve gümüş paralarla diğer dört maddenin veresiye satın alınıyor olmasıdır.
Ancak yukarıdaki genel hükmü açıklayan hadislerde ilgili yasağın yalnız altın ile gümüşün ve buğday ile arpanın değişiminde olduğu ifade edilmektedir. Konuyla ilgili hadisleri şöyle sıralayabiliriz:
"Gümüşe karşılık altın, elden ele satılırsa gümüşün fazla olmasında bir sakınca yoktur, fakat veresiyesi olmaz[339].”
“Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, gümüşe karşılık altını veresiye satmayı yasakladı[340].“
“Bize, Allah'ın Elçisi, gümüşe karşılık altını, altına karşılık gümüşü, arpaya karşılık buğdayı, buğdaya karşılık arpayı peşin olmak şartıyla istediğimiz gibi satabileceğimizi emretti[341].”
“Gümüşe karşılık altın, elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday, elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veriseyesi olmaz[342].”
Hurma ve tuzun farklı cinsle değişimi konusunda bize ulaşmış bir hadis yoktur. Öyleyse hadislerde olanlarla yetinip altın ile gümüşün veya arpa ile buğdayın birbiri ile değiştirilmesi halinde değişimin peşin olması şartını aramalı, hurma ve tuzu bu kapsama sokmamalıdır. Bunun anlaşılır bir gerekçesi vardır. Çünkü altın ile gümüş bir biri yerine geçebilen mallardır. Nitekim eskiden hem altından hem de gümüşten para basılır ve her iki para da dolaşımda bulunurdu. Arpa ile buğday da öyledir. Bunların her ikisi de insan gıdası olarak kullanılabilir. Ama hurma ile tuz, ne altın ile gümüşün, ne arpa ile buğdayın ne de birbirlerinin yerine geçebilirler.
Eğer altınla gümüşün ve arpa ile buğdayın değişiminde peşinlik şartı olmasaydı, alım satım görüntüsü altında bu yolla da faizli ödünce kapı açılabilirdi. Mesela 1 dinarın 10 dirhem değerinde olduğunu düşünelim. Alım satım yoluyla faizli işlem yasağını aşmak isteyen iki kişi, 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinar karşılığında satar ve bu yolla %20 faizli bir ödünç işlemi yapabilirlerdi. Aynı şey arpa ve buğday için de düşünülebilir. Arpa ve buğday fiyatları arasında da genellikle değişmeyen bir oran vardır. Örnek olarak iki kile buğdayla üç kile arpa alındığını düşünelim. Elindeki buğdayı faizli ödünç olarak veremeyen bir kişi böyle bir ortamda bir sene sonra ödenecek 400 kile arpaya karşılık 200 kile buğday verir ve alım satım yolunu kullanarak faizli ödünç işlemi yapabilirdi. Eğer hadiserdeki yasaklar olmasaydı bu yolu engelleme imkanı da olmazdı. Sonuçta Kur'an'ın en ağır yasağı olan faiz yasağı kolayca aşılabilirdi.
Buna göre Türk lirası verip karşılığında vadeli döviz alınamaz. Mesal 1000 Amerikan dolarının bugünki değeri kadar Türk lirası verip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alınamaz. Çünkü bunlar birbirlerinin yerine geçebilen mallardır. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değildir.
IV - ALIM SATIM VE FAİZLİ İŞLEMLER
Borçtan gelir elde etmeye yönelik her işlem faizli işlemdir. Borç, ya ödünçten ya mal veya hizmet sözleşmesinden ya da tazminattan doğar. Ödünçte ne verilmişse o alınır. Daha sonra 101 altın almak üzere 100 altın vermek faizli işlem olduğu gibi, borç ödeninceye kadar evinde oturmak veya tarlasının gelirinden yararlanmak üzere 100 altın vermek de faizli işlemdir.
Borcun vadesini uzatmaya karşılık alınan her türlü gelir de faiz olur.
Faiz yasaklanınca insanlar, görünüşte meşru olan bir yolu kullanarak faizcilik yapmak isteyebilirler. Alım satım, faizin üstünü örtmenin en uygun yolu olabilir. Peygamber, koyduğu yasaklarla bu yolu kapamıştır.
A - Alım Satım Görüntüsü Altında Faiz
Muhammed, ona dua ve selâm olsun, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem sayarak yasaklamıştır. Bu yasaklar, ödüncü satış gibi gösterip faiz yasağını aşmaya engel olmaktadır.
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin, ona dua ve selâm olsun, şöyle dediğini bildirmiştir:
"Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir[343].”
Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş satmayınız; ama aynı ağırlıkta, misli misline, dengi dengine olurlarsa o başka[344].”
Ebu Hureyre'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz kilesi kilesine, tartısı tartısına olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse ribaya girer; renkler[345] farklı olursa o başka[346].”
Bu konuda başka hadisler de vardır. Bunları faizli ödünç kapsamında değil de alım satım kapsamında değerlendirenlerin ilk tepkisi şu olur: İnsanlar, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday... alma ihtiyacını neden duysunlar? O mallar kendilerinde varsa, onları neden misliyle değiştirsinler? Kimsenin yapmayacağı bir işlem, niçin faize sebep olsun? Ama hadis, faizli ödünç kapsamında değerlendirilirse bu tepkiler olmaz. Çünkü o altı mal, en çok ödünç verilen mallardandır. Ödünçlerde verilen şeyin dengi alınır. Faizli ödünç, alım satım şeklinde de olabilir. 11 altın almak üzere 10 altın ödünç verme yerine 10 altın, vadeli 11 altına karşılık satılabilir. Bunlardan birine faizli işlem, diğerine satış denirse alım satımla faiz karıştırılmış olur. Nitekim“Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler şöyle söylerlerdi:
“Bir malı 10’a alıp 11’e satmak helâlse, 10 altını 11 altına satmak da helâl olmalıdır. Bu iki işlem arasında mantıkî bir fark yoktur[347]."
Alım satımda bedeller az çok farklı olur. Bu fark sebebiyle bir kişi, diğerinin elinde olana sahip olma ihtiyacı duyar. Ama borçlar dengi ile ödenir.
Alım satım esasen peşin yapılır ama ödüncün peşini olmaz. Alım satım şekli verilmiş ödüncün de peşini olmaz. Hiç kimse 10 adet Reşat altınına karşılık 10 adet Reşat altınını peşin olarak vermez. Çünkü bu, onun ihtiyacını karşılamaz. Onun ihtiyacı, 10 adet Reşat altınını belli bir süre kullanmaktır.
Alım satım helâl, faizli işlem haram olunca faizli ödünce alım satım görüntüsü vermenin bir kafa karışıklığı meydana getireceği kesindir. İşte o altı madde ile ilgili yasaklar bu karışıklığı önlemektedir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme, bir sa’ı iki sa’a satmayınız. Çünkü faize girmenizden korkuyorum[348].”
"Faize girmenizden korkuyorum" ifadesi önemlidir. Çünkü altın verip altın bilezik almak gerçek bir alış veriştir. Buğday ununa ihtiyacı olanın onu buğday vererek alması, deniz tuzuna ihtiyacı olanın da onu kaya tuzu vererek alması gerçek bir alış veriştir. Fakat o altı mal, en çok ödünç verilen mallardan olduğu için bunların değişiminde yeterli tedbir alınmazsa alım satım adı altında faizli ödünç işlemine engel olunamaz. Hadisler, ona açılan yolları tümüyle kapamıştır. Şimdi kapanan faiz kapılarını tek tek görmeye çalışalım:
1 - Altı malı kendi cinsiyle peşin değişme
Hadis; altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cinsiyle değiştirirken değişimin peşin olmasını şart koşmuştur. Ödünç verilebilen bu malları kendi cinsiyle peşin değiştirme şartı, faize açılabilecek bir kapıyı kapamıştır.
Buna göre 10 altını, vadeli 11 altına satmak, faizli işlemdir. Bu çok önemlidir; çünkü bu, satış sayılırsa, faizli ödünçler satış şeklinde verilmeye başlanırdı. Bu durumda 100 lirayı daha sonra verilecek 110 liraya karşılık ödünç vermek faiz; ama onu vadeli 110 liraya karşılık satmak ticari işlem sayılırdı.
2 - Altı malı kendi cinsiyle eşit miktarlarda değişme
Hadis, altı malı kendi cinsiyle peşin değişirken miktarların eşit olmasını şart koşmuştur. Buna göre 10 adet Reşat altını verip peşin 11 adet Reşat altını almak dai faizli işlem olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz sadece borçta olur[349] “ dediğine göre, bununla faizli borç arasında ilgi kurulunca yasağın önemi ortaya çıkmaktadır.
Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın alacaklı duruma gelmektir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altını verip borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın vermiş, 11 altın alacaklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğmaması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yürütürdü. Bunun kurumları da oluşurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi hâlinde bedellerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.
Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde alacaklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Meselâ ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişinin önüne koyar ve "Bunu sana 10 altına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli 11 altın borçlanmış olurdu. Bunun birçok usulü vardı. Eski İstanbul Müftüsü Selahattin KAYA[350]'nın anlattığına göre Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandığı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların ödeyecekleri faizi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, sandığa hibe edilirmiş. Eğer yukarıdaki yasak olmasaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri tamamlar onu 11 altın borçlandırır sonra 10 altın verirdi.
Eğer ilgili hadisler daha önce, alım satım görüntüsü altında faize açılabilecek kapıları kapama şeklinde yorumlansaydı muamele-i şer'iyyeye geçit verilemezdi. Yorumun farklı yapılması, birçok satışı faiz kapsamına sokarken faize geçit veren bazı kapıları da açık bırakmıştır. Biraz sonra, bu farklı yorumlardan bahsedilecektir.
3 - Ödünç verilebilen yakın cinsleri peşin değişme
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“... Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[351].“
İlgili hadislerde, değişik cins olarak, aynı türden olan altın ile gümüş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer verilmemiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Gümüşe karşılık altın elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz[352].”
Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilirler. Bunların fiyatları arasında uzun süre büyük değişiklik göstermeyen oranlar bulunur. Bu malların birbiri ile değişiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır. Meselâ 1 dinar 10 dirhem değerinde olursa, 1000 dirhem 100 dinar değerinde olur. Bunları veresiye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık satıp alım satım perdesi altında %20 faizli ödünç işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir. İki kile buğday, üç kile arpa değerinde ise bir sene sonra ödenecek 400 kile arpaya karşılık 200 kile buğday verilir ve alım satım yolu kullanılarak faizli ödünç işlemi yapılabilir. İşte hadisler bunu satış değil, faizli işlem saydığı için bu kapı da kapanmıştır. Buna göre Türk lirası verip karşılığında vadeli döviz alınamaz. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünkü değeri kadar Türk lirası verip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alınamaz. Çünkü bunlar birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değildir.
4 - Farklı paraları günün fiyatı (günlük kur) ile değişme
Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşılık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar alırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evindeydi; “Ey Allah'ın Elçisi, müsaadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve satıyorum; dinara karşılık satıp yerine dirhem alıyorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, buna karşılık bunu veriyorum.” dedim. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki:
”Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yoktur; yeter ki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[353].”
Buna göre altın ile gümüşü o günün fiyatıyla değişmek gerekir. Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar, 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar ödünç verir, gerekli teminatları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık satardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım görüntüsü altında %10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.
B - Hadislerle Doğan Sıkıntılar
Hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli ödünce açılan kapıları kaparken bazı sıkıntıların doğmasına da sebep olmuştur. Örnek olarak kuyumcular, hurda veya has altın verip altın bilezik alma işini ancak bedellerin aynı ağırlıkta ve peşin olması şartıyla yapabilirler. Bunu kimse yapamayacağından bir sıkıntı doğmaktadır. Ama bilezikler bir başka değerle, meselâ kağıt para ile alınabileceği için işlerini yürütebilmektedirler.
Hadislerle konan yasaklar bazı sıkıntılar doğurmakla beraber faiz kapısını sıkı sıkıya kapama gibi önemli bir menfaati de sağlamış olmaktadır. Sağlanan menfaat, verilen sıkıntıdan fazladır. Böyle bir durum, konan yasağın gerekçesi olmaya lâyıktır. Nitekim bir ayette içki ve kumarın yasaklanma gerekçesi şöyle anlatılır:
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; ikisinde de büyük günah ve insanlar için yararları vardır. Ama bunların günahı yararlarından büyüktür.” (Bakara 2/219)
Bu durum şu kaide ile ifade edilir: "Def'-i mefâsid celb-i menâfi'den evlâdır[354]." Yani zararlı şeyleri gidermek faydalı şeyleri elde etmeye tercih edilir.
V - HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR
Allah, alım satımı helâl, faizli işlemi haram kıldığı[355] hâlde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kurmuşlardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.
Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekilleri ile sınırlı olamayacağı için o fakihler, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin kapsamını kıyas yoluyla genişletmişlerdir.
Hanefiler iki şeyi faiz illeti saymışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise değişilen iki malın aynı cinsten olması anlamına gelir. Cins, hadislerdeki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sözünden, kadr ise “misli misline” sözünden çıkarılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye belirlemeleri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir.
Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[356].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamışlardır.
Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır. Demire karşılık bakır alınınca her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize girilir.
Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd =) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların sanca [357] denen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men ()[358] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[359] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[360].
Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sayıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gerekirdi: "Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz."
Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çıkar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tümüyle çökertir.
Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler.
Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğday, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup saklanabilen veya gıda maddelerini lezzetlendirin şeyleri faize konu mallardan saymışlardır. Bunları kendi cinsiyle değişince miktarların eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değişince de miktarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir.
Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gıdalardandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecekleri tatlandırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.
Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddelerinin veresiye değiştirilmesi[361] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini de ribe’n-nesie[362] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadisler, ribaya konu olan mallar arasında böyle bir ayırım yapmaya müsait değildir.
Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıklamıştır[363]. Açıklama dedikleri, altı malın satışı ile ilgili hadislerdir. Bu hadislerden bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[364]. Faiz tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[365]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır:
"Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[366]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı fazlasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki fazlalık sebebiyle de olabilir[367]."
Şafiîler şöyle derler: "Faizin haramlığı taabbüdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[368]."
Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[369]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu söz, sanki hiç söylenmemiş gibi faizli işlemin iki illetinin olduğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[370] ibaret bulunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu'miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zordur. Faizin haramlığı taabbüdî ise bu illetler nereden çıkıyor? Eğer bu illetler varsa neden taabbüdî diyorsunuz
VI - VADE FARKI VE FAİZ
A - ALIM SATIM
Alım satım “malı mala değişmek” diye tarif edilir[371]. Bu, Hanefî mezhebinin tarifidir.
Şafiîlere göre "Satım, bir malın mülkiyetinden veya menfaatinden sürekli yararlanmak için malı mala değişmektir[372]."
Hanbelîlere göre satım, bir malı ya da mubah bir menfaati bir mal, ya da menfaate karşılık riba ve ödünç olmamak üzere süresiz değişmektir[373].
Malikîlerden İbn'ul-Arabî'ye göre alım satım, mallardan birini diğerine karşılık tutup değiştirmektir[374].
Bu tarifler, alım satım ile faizli işlemi karıştırmaktadır. Daha önce görüldüğü gibi bu mezhepler, zaten alım satım ile faizli işlemi karıştırmış hatta faizli işlemi, onun yasaklanmış bir bölümü saymışlardır. Çünkü alım satıma, "malı mala değişmek" deyince tarifin kapsamına ödünç de girer. Hanefîlerin ödünce, farklı bir hukuki zemin bulma konusunda nasıl çıkmaza girdiklerini daha önce görmüştük. Hanbelîlerin tarife, "riba ve ödünç olmamak üzere" ifadelerini koymaları da bu karışıklık yüzündendir.
Tarifi şöyle yapmak gerekir: "Alım satım, aralarında az da olsa bir fark bulunan iki malı birbiriyle değiştirmektir." O fark, bu iş için gerekli talebi doğurur. Bu tarif, alım satımı ödünçten kesin olarak ayırır. Çünkü ödünçte ne alınmışsa geriye onun dengi verilir. 10 adet Osmanlı altını ödünç almış olan, 10 adet Osmanlı altını vererek borcundan kurtulur. Farklı bir şey verdiği zaman karşı taraf onu kabul etmeyebilir.
Alım satım ile faizli işlem arasında benzerlik vardır ama iki şeyi ayırmak için benzerliklere değil farklılıklara bakılır. Ahmet ile Mehmet yumurta ikizi iki kardeş olsalar ve bir çok yönden birbirlerine benzeseler, onları ayırmak için farklı yönleri araştırılır. Zira benzerliklerden hareket edince her şey karışır.
Bir “gibi”, bir de “tıpkısı” kavramı vardır. Biri benzerliği, diğeri özdeşliği gösterir. Faizli işlemle alış veriş arasında benzerlik var ama özdeşlik yoktur. Kimileri bu benzerliğe bakarak, " Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, (Bakara 2/275) derler. Ayette misl () kelimesi geçer. Misl, iki şey arasındaki denkliği ve tıpkılığı gösterir. Benzerliği göstermek için arapçada kâf () harfi veya şibh () kelimesi kullanılır. Lisan’ül-Arab misil kelimesi ile ilgili şu bilgileri verir:
“İbn Berri dedi ki, mümâselet (misli misline olma) ile müsavat (eşitlik) arasında fark vardır. Müsavat farklı cinsler arasında olabileceği gibi aynı cinsler arasında da olabilir. Çünkü müsavat miktar bakımındandır. Biri diğerinden fazla da olmaz noksan da. Ama mümâselet yalnızca aynı şeyler arasında olur. Soyut olarak “o onun mislidir.” demek “O onun yerine geçer.” demektir. “Şu yönüyle onun mislidir.” denince yanlız o yönüyle öbürüne eşit olduğu ama başka yönlerden farklı olduğu anlaşılır[375] .
Ayet-i kerimeye göre faize karşı çıkanlar şöyle demiş olurlar: “Faizli işlem başka değil alım satımın mislidir.” yani tıpkısıdır. Demek ki, bunlar alım satımla faizli işlem arasında benzetme yapmamış, ikisini aynı saymışlardır. Gerçekten bugünki değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satmakla bugün 100 lira verip bir ay sonra 110 lira alma arasında benzerlik vardır. Nitekim şarap ile üzüm şirası da birbirine benzer. Ama “şira tıpkı şarap gibidir”, denemeyeceği gibi “alış veriş tıpkı faizli işlem gibidir” de denemez. Çünkü faiz, alım satımdan elde edilen bir kâr değil, borcun getirisinden ibarettir. Bir ay sonra 110 lira almak üzere birine 100 lira vermek bir satış değildir. Verilen 100 liranın yerine 100 lira alınacak, fazla olarak da 10 lira alınacaktır. Bugünki değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satan kişi bir ay sonra verdiği malı ve ayrıca 10 lira almaz, sadece 110 lira alır. Çünkü mal devreden çıkmış, ilişki sadece borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüştür.
Faiz borcun getirisinden ibarettir. Bugünki borçlanmalar daha çok para ile yapılır. Paranın kendine has piyasası vardır. Ticari işlemler de mal piyasasında olur. Bu iki piyasa birbirinden farklıdır. Konunun netleşmesi açısından mal ve para pisayarını incelemek gerekir.
B - Para Piyasası ve Mal Piyasası
Finans kesimi ile mal kesimi bir birinden faizle ayrılır. Mal piyasaları değişken, para piyasaları sabit olur. Fiyatlar mal piyasasında, faiz ise para piyasasında oluşur.
Mal piyasalarının değişken olması işin tabiatı gereğidir. Alım satımda bedeller farklı olduğu için taraflar iki bedeli eşitleyecekleri bir ortak nokta ararlar. Ortak nokta fiyattır. Fiyat, şartlara göre oluşur. Şartlar değişince fiyat da değişir. Meselâ, bir kalem lüks semtte 150 lira, fakir bir semtte 100 lira olabilir.
Para piyasalarının sabit olması da işin tabiatı gereğidir. Çünkü faizli işlemde bedeller aynı özelliktedir. Bir vatandaşın elindeki 100 lira ile tüccarın, sanayicinin veya bankanın kasasındaki 100 lira aynıdır. Bu yüzden faizli işlemin lüks semtte olmasıyla bir kenar mahallede olması faiz oranını etkilemez.
Alım satımın peşini olduğu gibi vadelisi de olur. Ama faizli işlemin peşini olmaz. Yani hemen ödenecek bir borcun faizi olmaz ama peşin satıştan kâr elde edilebilir.
İnsanların bir kalem parası kadar meblağı faiz ödeyerek alma adetleri yoktur. Faizli krediler önemli miktarlarda olur. Elinde az parası olan kişi onu bankadan başka bir yere faizli olarak veremez. Bankalar, böyle küçük tasarrufları toplayarak büyük meblağlar oluşturur ve onları kredi olarak verirler.
Satınalınan malın miktarı arttıkça fiyatı düşer. Meselâ 1 kalem 100 liradan alınıyorsa 1 koli kalem 80 liradan alınabilir. Miktar 10 koli olursa fayat 50 liraya, 100 koli olursa 40 liraya düşebilir. Faizli kredide durum tam tersinedir. Kredinin miktarı arttıkça ödenen faizin miktarı da artar.
C - Finansman Maliyeti ve Kâr
Finansman (financement) Fransızca bir kelimedir, "gerekli parayı verme[376]" anlamına gelir. Finansman maliyeti, paraya ödenen faizdir. Kredi kullananlar bunu maliyetlerine eklerler. Bu da fiyatı artırır ve rekabeti etkiler. Çünkü faizsiz sermayenin finansman maliyeti olmaz.
Faiz %20 ise daha önce 100 liraya mal olan bir şey şimdi 120 liraya mal olur. Buna %20 kâr eklense fiyat 144 lira olur. Faiz, marsafları da artırır, bu sebeple ek masraflar için en az 6 lira konsa fiyat 150 lira olur. Ortaklık sisteminde sermaye ortaklık yoluyla elde edildiği için buna bir masraf ödenmez. Bunun masrafları artıran bir yanı da yoktur. Bu sistemde tüccar o malı 120 liraya satar ve kârı ortağıyla paylaşır.
Kredi sisteminde insanlar, çalışmadan ve paralarını tehlikeye atmadan belli bir faiz geliri elde edebilirler. İş hayatında olanlar bunu bildikleri için onlar da paralarını bankaya yatırdıkları taktirde alabilecekleri faizi kârlarına yansıtma, yani kendi öz sermayeleriyle aldıkları veya ürettikleri bir mala da finansman maliyeti ekleme gereğini duyarlar. Bunun sonucu olarak 100 liraya mal ettikleri bir şeyi 150 liraya satmaya başlarlar. Çünkü onu 120 liraya satmanın artık bir anlamı yoktur. Zira 100 lirayı bankaya verse zaten 20 lira civarında faiz alacaktır. Öyle ise bu 20 lirayı, kendi parasının finansman maliyeti olarak fiyatlara eklemesi gerekir. Zaten faizli sistemin sebep olduğu fiyat artışları ve enflasyon, onları böyle davranmaya zorlar. Çünkü artan masrafları başka şekilde karşılamak güç olur.
Üretimden tüketime kadar her yere giren faiz, fiyatları alabildiğine yükseltir. 100 liraya mal edildiğini söylediğimiz şey buğday olsun. Üretici bunu 72.5 liraya mal ediyor ve toptancıya 87 liradan satıyor; toptancı da 1 lira masraf, %10 kâr ekleyerek 96.8 liraya satıyor, perakendeci 3 lira masraf ve %20 kârla bunu yuvarlak olarak 120 liraya satıyor olsun.
Her safhada %20 finansman maliyeti girince üretim maliyeti 72.5 liradan 87 liraya çıkar. Onu %20 kâr ile satsa fiyatı 104.4 lira olur. Toptancı buna 3 lira masraf ve % 20 finansman maliyeti %10 da kâr eklese buğdayın toptan fiyatı 141.77 lira olur. Perakendeci 9 lira masraf, %20 finansman maliyeti ve %20 kâr eklese fiyat 217.1 liraya çıkar.
Bu buğdayın ekmek haline gelinceye kadar geçirdiği safhalar hesaba katılırsa faizin fiyatları nasıl artırdığı daha iyi anlaşılır.
Un fabrikası buğdayı toptancıdan 141.77 liraya alsa, buna %21 masraf, %20 finansman maliyeti ve %20 de kâr eklese unun kilosunu un toptancısına 247 liraya satar. Toptancı %6 masraf, %20 finansman maliyeti ve %10 kâr ile satsa, onu fırıncıya 345.6 liradan satar.
Fırıncı buna %30 masraf, %2 finansman maliyeti ve %20 kâr koysa bir kilo undan ürettiği ekmeği 550 liraya satar. Burada finansman maliyetinin %2 olarak gösterilmesi, fırında paranın dönüşünün hızlı olmasındandır. Bakkal %3 masraf, %10 finansman maliyeti ve %20 kâr eklese bir kilo undan üretilecek ekmeği 748 liradan satar.
Finansman maliyeti masrafları ciddi ölçüde artırır. Finansman maliyetinin olmadığı ortaklık sisteminde diğer masrafların da azalacağı açıktır. Bu azalmanın üçte iki oranında olduğunu varsayarak bir kilo undan üretilecek ekmeğin fiyatını hesaplayalım.
Başlangıçta yaptığımız hesaba göre un fabrikası buğdayı toptancıdan 96,8 liraya alsa, buna %7 masraf ve %20 de kâr eklese unun kilosunu toptancıya 124.3 liraya satar. Toptancı %2 masraf ve %10 kâr ile satsa, unu fırıncıya 139.5 liradan satar.
Fırıncı buna %10 masraf ve %20 kâr eklese bir kilo undan ürettiği ekmeği 184 liraya satar. Bu ekmek bakkala gittiği zaman bakkal buna %1 masraf ve %20 kâr eklese o da bu ekmeği 223 liradan satar. Demek ki, finansman maliyeti devreden çıkınca fiyatlar ciddi bir biçimde düşmektedir. Yukarıdaki örnekteki düşüş %70 oranındadır.
Kâr da fiyatı artırır. Ama girişimciyi ticarete ve sanayiye yönlendiren ana etken ondaki kâr etme arzusudur. Onu böyle bir işe sokmanın başka yolu olmadığı için kârlı işlemler yasaklanamaz. Kârın bir oranı da olmaz. Ama sömürüye meydan vermemek için fiyatların serbestçe oluşması gerekir.
D - Faiz-Zina Benzetmesi
Ona dua ve selâm olsun, Muhammed'in zina ile faiz arasında ilgi kurduğu ve şöyle dediği rivayet ediliyor: “Bir toplumda faiz ve zina ortaya çıkarsa artık Allah’ın cezasını haketmiş olurlar[377].”
“Kişinin bilerek bir dirhem faiz yemesi otuzaltı kere zinadan ağırdır[378].”
Zina iki kişi arasında işlenen suç olmakla birlikte bütün toplumu sarsan kötü sonuçlar doğurur. Faizli işlem de iki kişi arasında olur ama hadis-i şerif onun topluma olan zararını zinadan otuz altı kat fazla göstermektedir.
Alım satım ile faizli işlem arasındaki fark, evlenme ile zina arasındaki farka benzetilebilir. Kişinin eşi ile yapıtığı cinsel ilişki ile zinakarın yaptığı aynıdır. Nikah ile bir aile vücuda gelir. Aile fertlerinden her birinin karşılıklı hak ve sorumuluklarını düzenleyen bir hukuk sistemi vardır. Evlilik toplumda saygı görür. Zina ise insan onuruna yakışmayan, her toplumda aşağılanan ve cezalandırılması gereken bir davranıştır.
Süleymaniye Vakfı'nda yapılan bir ilmi toplantıda Sabri ORMAN* konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:
"Nikahlı ilişki ile nikahsız ilişkiyi siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel, psikolojik sonuçlarına doğru götürdüğümüz zaman bakıyoruz ki, nikah akdine dayalı eylemin sonuçlarıyla diğeri hakikaten farklı. Aynı şey alışverişle faiz için de söylenebilir. İkisi birbirine benzer gibi görünüyor. Faizin kabul edildiği bir sistemin sonuçları ve yapısıyla faizin kabul edilmediği bir sistemin yapısı ve sonuçları birbirinden hayli farklı oluyor. Bunu sonuna kadar takib ettiğimiz zaman gerçekten görüyoruz ki faizli bir sistemin İslamın genel yapısıyla uyuşması mümkün değilken, faizin yasak edilmesi adeta İslamiyette müsbet olarak söylenen her şeyin bir de menfi olarak ifade edilmesidir. Yani eğer faizi yasaklamazsanız kardeşlik esasına dayalı bir toplumu oluşturmak mümkün olmaz. Eğer faizi yasaklamazsanız emri bilmaruf nehyi anil münkeri[379] net bir şekilde icra edecek karaktere sahip insanların gelişmesi mümkün olmaz. Bunlarsa İslamiyetin temelleridir. Faizli işlemle alım satım birbirine benzer gözüküyorsa da bunu mantıkî sonuçlarına kadar takib edersek faizli bir ekonomik sistem ile faizin olmadığı bir ekonomik sistem, birbirinden hayli farklı olur. Yani faiz yasağı İslamiyetin olmazsa olmaz şartıdır."
E - Vade Farkı
Vade farkı, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasındaki farktır. Bunun faizle ilgisi yoktur. Çünkü bu, borçtan gelir elde etme değil, bir alış veriş türüdür. Toptan ile perakende arasında nasıl fiyat farkı olursa peşin satışla vadeli arasında da olur. İşin yapısı bunu gerektirir. Bu konuda Peygamber'in ve Ali'nin görüş ve uygulamaları ile dört mezhebin olumlu görüşü vardır. Önce bunlara bakalım, sonra da vade farkının faizle ilgisi olmadığını izaha geçelim.
1 - Peygamber’in Uygulaması
Abdullah b. Amr’ın bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ona, bir ordu hazırlamasını emretmiş ama develer yetmemişti. Bunun üzerine ona, zekâttan alınacak genç dişi develere (kalus ) karşılık deve () almasını emretmişti. O, sadaka develerinin toplanacağı süreye kadar bir deveyi iki deveye alıyordu[380].
Devenin büyüğü gencinden değerli olduğu için burada bir devenin, veresiye iki deveye değiştirildiği söylenemez. Ancak iki genç dişi deve, bir büyük deveden değerli olacağı için de peşin ile veresiyenin farklı olacağına delil olabilir.
2 - Ali’nin Uygulaması
Ali (r.a.)'nin Useygîr adındaki devesini veresiye dört deve karşılığında sattığı bildirilmiştir[381].
Deve, ödünç verilebilir mallardan değildir. Ödünç verilebilir mallar, para, buğday ve tuz gibi tüketilmek ve daha sonra dengi verilmek üzere alınan mallardır. Her devenin değeri farklı olur. Ali'nin devesinin peşin değerinin ne olduğu konusunda bir bilgi yoktur. O rivayeti buraya almamız, bir deve ile dört deve arasında önemli değer farkı olabileceğinden dolayıdır.
3 - Mezheplerin Görüşleri
Fakihler arasında vade farkını caiz görmeyen, onu faizli işlem ile karıştıran bir kişinin var olduğunu bilmiyoruz. Bütün mezhepler, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olabileceğini; bir mala, vadelere göre değişen fiyatlar istenebileceğini kabul etmişlerdir. Malın bedeli söylenirken meselâ, peşin 100 TL., bir ay vadeli 105 TL., iki ay vadeli 110 TL., üç ay vadeli 115 TL. gibi uzayıp giden fiyat listesi sunulabilir. Satış, bu fiyatlardan birinin kabul edilmesiyle bitirilmelidir. Dört mezhebin konu ile ilgili sözlerinin özeti budur. Aşağıdaki açıklamalar daha fazla bilgi isteyenler içindir.
a - Hanefî Mezhebi
Hanefî mezhebine göre vadeli satışta fiyat belli olursa vade farkının bir sakıncası yoktur. Ama satış, tek bir fiyat üzerinde anlaşma yapılarak bitirilmelidir. el- Mebsut’ta konu şu şekilde ifade edilir:
“Bir kimse satışı, şu vadeye kadar şu fiyata; peşin şu fiyata ya da bir ay vadeli şu fiyata iki ay vadeli şu fiyata, diye yaparsa bu akit fâsit olur. Çünkü tek bir fiyat üzerinde anlaşıp satışı bitirmemişlerdir. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki şartı yasaklamıştır. Yukarıdaki örnek, bu hadisin açıklamasıdır. Herhangi bir kayda bağlı olmayan yasak (mutlak nehiy), şer’i akitlerde bulunursa o akit fâsit olur. Bu, tarafların anlaşmayı yukarıdaki gibi tamamlayıp ayrılmaları halinde böyledir. Eğer ayrılmadan anlaşmayı bir tek fiyat üzerine kesinleştirirlerse o zaman caiz olur. Çünkü bu durumda, akdin geçerlilik şartını yerine getirdikten sonra ayrılmış olurlar[382].”
Feth’ül-Kadîr’de konu ile ilgili olarak şöyle denir:
“Bir satışın, peşin olması halinde 1000’e, vadeli olması halinde de 2000’e yapılmasında bir faizli işlem anlamı yoktur[383].”
b - Şafiî Mezhebi
Şafiî mezhebi Hanefî ile aynı görüştedir. Tuhfet’ül-muhtâc’da şöyle denir:
“Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki satışı yasaklamıştır. Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu da belirtmiştir. Meselâ satıcı der ki, “Bunu sana peşin 1000’e veya bir yıl vadeli 2000’e sattım, sen ya da ben veya falan şahıs bu fiyatlardan hangisini kabul edersek ona alın.” Böyle bir akitte bilinmezlik (cehalet) olduğu için yasaklanmıştır. Yoksa peşin bine, bir yıl vadeli iki bine veya malın yarısı bine, yarısı da iki bine satılabilir[384].”
c - Mâlikî Mezhebi
Malikî mezhebinin görüşü de Hanefî ve Şafiîlerle aynıdır. Onların farkı, muhayyerliğin her iki tarafta olması halinde bu satışı caiz görmeleridir.
İmam Malik'in, bir malı peşin 10 dinara, veya vadeli 15 dinara alan ve bu iki bedelden birini ödeme yükümlülüğü altına giren kişi hakkında şöyle dediği bildirilmektedir:
"Bu uygun olmaz. Çünkü 10 dinarı sonra verse onu vadeli 15'e vermiş olur. 10 dinarı peşin verse, vadeli 15 dinarı 10 dinara satın almış olur[385].
Bu sözü, Malikî fakihlerden İbn Rüşd şöyle açıklar:
Malik'e göre bu yasağın sebebi faize götürecek yolu kapamaktır (sedd-i zerîa). Çünkü mümkündür ki, muhayyer olan taraf, peşinine veya vadelisine bakmadan akdi bitirmek ister, sonra durum kendi açısından netleşir ama bunu açığa vurmaz. (Her iki bedel de onun borcu hâline geldiği için) bu durumda sanki o, bunlardan birini diğerine karşılık veresiye satmış veya veresiye fazlasına satmış olur. Bedeller nakit yani altın veya gümüş para olduğu takdirde bu böyledir. Bedeller yiyecek maddesi ise bu defa da yiyeceği (taamı) yiyeceğe (taama) karşılık fazlaya satma söz konusu olur[386].
Bunun iki satış sayılması, bedelin iki tane olmasındandır[387].
İmam Malik, her iki tarafın da muhayyer olmasını kabul eder. Sahnûn bu konuda, Abdurrahman b. Kasım'a şöyle bir soru sormuştur:
"Baksana, yanında bir mal olan kişiye geldim, "Bunu kaça satarsın?" dedim, "Peşin elliye, veresiye yüze" dedi. Ben de onu veresiye yüze veya peşin elliye almak istedim. Malik'in görüşüne göre bu caiz olur mu?"
Sahnûn'un cevabı şu oldu:
"Malik şöyle dedi: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz, alıcı da isterse alır, isterse almaz durumda ise bunun bir zararı yoktur. Ama taraflardan biri bırakmak isterse bırakır, almak isterse alır fakat bu diğerini bağlarsa onda bir hayır yoktur. Her ikisini de bağlarsa yine mekruhtur, onda da bir hayır yoktur[388]."
d- Hanbelî Mezhebi
Vade farkı konusunda Hanbelî mezhebinin görüşü şöyledir:
"Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki satışı yasaklamıştır. Bunun anlamlarından birisi şudur: “Satıcı müşterisine der ki, bu köleyi sana peşin ona, veresiye on beşe sattım... Bu, batıl bir satıştır... Çünkü bedel belli edilmemiştir... Sana bunu peşin şu fiyata, veresiye de şu fiyata satarım, der de bedellerin biri üzerine sözleşme yapılırsa bunun bir mahzuru yoktur[389].”
Görüldüğü gibi, akit sırasında satış fiyatı tam tespit edildiği takdirde, bütün mezhepler vade farkını caiz görmektedirler.
4 - Vadeli Satış ve Faiz
Vadeli satış ile faizli işlem arasında benzerlik vardır. Çünkü peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya satmak ile bugün verilen 100 liraya karşılık iki ay sonra 120 lira almak birbirine benzer. Ama arada önemli farklar da vardır. Kimileri bu farkları görmezlikten gelirler. Kur’an bunu, şeytana aldanmış kişiler gibi davranma sayar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Faiz yiyenler, şeytanın sokulup aklını çeldiği[390] kimsenin davranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
Fahreddin er-Razî’nin konu ile ilgili tespitleri şöyle özetlenebilir:
“1- Faizi helâl görenlere göre faizli işlem ile alım satım her yönüyle aynıdır. Öyleyse nasıl olur da biri helâl, diğeri haram olur. Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâlse, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır. Bu iki işlem arasında mantıkî bir fark yoktur.
2- Alım satımın helâl olmasının sebebi insanların ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Faizli işlem de ihtiyacı karşılar. Bugün parasız ve ihtiyaç içinde olan bir kişinin, ileride eline geçecek malı bulunabilir. Eğer faiz yasak olsa para sahipleri bu şahsa hiçbir şey vermez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Ama faize izin verilirse para sahibi, daha çok alma arzusuyla onun ihtiyacını karşılar. Borçlu da eline mal geçince borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geçtiğinde fazla ödeme yapması, o zamana kadar ihtiyaç içinde kalmaktan kolay gelir. Öyleyse faiz helâl olmalıdır. Nitekim diğer alım satım çeşitlerinin helâl olmasının sebebi de ihtiyacın karşılanmasıdır[391].”
Fahreddin er-Razî’nin ifadelerinden de anlaşıldığı gibi faizli işlem ile alım satımı aynı görenler, buna veresiye satıştaki vade farkını örnek gösterirler. Ama alım satım esasen peşin olur ve satıcı ondan kâr eder. Fakat hemen ödenecek bir borcun faizi olmaz. Borçtan gelir elde etmek için borçluya vade tanımak şarttır. Satıcı, 8 liraya aldığı bir malı hemen orada, peşin 10 liraya satarak 2 lira kâr edebilir. Ama bu şekilde bir faiz geliri sağlamak mümkün olmaz.
Kâr ile faiz birbirine benzetilebilir. Fakat alış verişle faizli işleme teker teker bakılırsa faizin karşılıksız fazlalık olduğu ama kârın öyle olmadığı görülür.
10 altın alacağı olan kişi, borçludan 11 altın alınca bir altın fazla almış olur. Çünkü borç alınan şeyle ödenen şey aynı özelliği taşır. 10 altın borç alan kişi borcunu ödemiş olmak için 10 altın verir. Bu ikisi birbirinin karşılığıdır. Faiz olarak vereceği 1 altın ise karşılıksızdır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir ceketi, bir ay vadeli 11 altına satın alan kişi, bir ay sonra o ceketi ve üstüne de 1 altın ödemez. Eğer anlaşma öyle olsaydı o zaman bu bir altın faiz değil, ceketin bir aylık kirası 10 altın da o ceketin teminatı olurdu.
Ayrıca satıcı o ceketi peşin 10 altına satsaydı yine kâr edecekti. Burada satıcının kârı 1 altından fazla olduğu halde faizcinin aldığı faiz 1 altından ibarettir.
Bedeller aynı özelliği taşımıyorsa birinin diğerinden fazla olduğu iddiası geçersiz olur. “10 tane yumurta mı çoktur, yoksa 10 tane portakal mı?” ya da “1 gr. altın mı çoktur, yoksa bir sandık elma mı?“ diye soru sorulamaz. Çünkü yumurta portakala benzemez, altın da elmaya. Bunları eşitlemek mümkün olmaz ki, birinin diğerinden çok olduğunu tespit mümkün olsun. Yumurta bol, portakal kıt olursa bir portakal, on yumurta hatta daha çok yumurta değerinde olabilir. Portakal bol olup yumurta kıt olursa, o zaman da 10 yumurtaya bir sandık portakal alınabilir.
Vadeli satışı faizli işlemden ayıran başka şeyler de vardır; bunları farklı başlıklar altında inceleyelim:
a - Fiyat
Para, belli bir satın alma gücünü temsil eder; bu güç, kişilere, şartlara ve mekana bağlı olarak değişmez. Paranın, satın alma gücünün, zaman zaman değişmesi ayrı bir konudur. Mallar para gibi değildir. Hiçbir malın, para gibi belli bir değeri, sabit bir fiyatı olmaz. Ne peşin fiyatı sabit olur, ne de vadeli fiyatı. Malların fiyatı kişilere, şartlara ve mekana bağlı olarak sürekli değişir. Bunun için bazı örnekler verelim:
1) - Peşin fiyatın sabit olamayacağına örnekler:
Palto üreten bir konfeksiyoncuya bir müşteri gelir, bir paltoyu peşin 100 liraya alır. Aynı palto mağazada 150 lira olduğu için müşteri memnundur.
Arkasından üç kişi gelir, iyi pazarlık yapar, 90'ar liradan birer palto alarak giderler.
Sonra bir öğretmen beş öğrenciyle gelir, özel indirim talep eder, her bir paltoyu 80 liradan alır.
Konfeksiyoncu paltoyu 75 liraya mal etmiş olsa, o gün ödemesi gereken 9000 lira tutarında borcu ve kasasında 800 lira parası olsa, bu durumda bir müşteri gelip peşin parayla 110 palto istese, konfeksiyoncu müşteriyi kaçırmamak için her türlü kolaylığı gösterir. Gerekirse maliyetin altında bir fiyatla satarak o günkü para ihtiyacını karşılar. Bunlar alım satımda olur, ama faizli işlemde olmaz.
2) - Vadeli fiyatın sabit olamayacağına örnekler:
Yukarıdaki konfeksiyoncuya müşteri gelir, yarısı peşin, yarısı üç ay vadeli yirmi palto ister, iyi bir pazarlıkla paltoları seksener liradan alır.
İkinci müşteri gene yirmi paltoyu, üç ay vadeli olmak üzere 79 liradan alabilir. Çünkü o, devamlı müşteridir. Konfeksiyoncu kumaşı, ipliği, astarı vs. hep vadeli aldığı için bu müşteriden alacağı çekler kendine peşin para gibi gelir.
Üçüncü bir müşteri iki ay vadeyle 100 palto almak ister. Konfeksiyoncu ona güvenmediği için satmak istemez. Müşteri malı alabilmek için satıcıyı memnun etmeye çalışır. Dolayısıyla yüz paltoyu iki ay vadeyle 100'er liradan almaya razı olabilir.
Bunlar piyasada devamlı olagelen durumlardır. Şimdi bu malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatını nasıl ayırabiliriz? Paltoyu bir kişiye peşin 100 liraya sattığını esas alırsak vadeli fiyatların hepsi peşin fiyatın altındadır. Peşin fiyatı 90 liradan sayarsak durum farklı, 80 liradan sayarsak farklı olur.
Bu sebeple mal fiyatları durum ve şartlara göre değişiklik gösterir. Ancak zamanımızda kapitalizmin tesiriyle piyasalarda tekeller ve karteller oluştuğu için birçok malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı net olarak ayrılmaktadır. Böyle bir piyasada dahi vade farkı faiz sayılamaz. Çünkü malların üreticisi, toptancısı ve perakendecisi vardır. Ama paranın üreticisi sadece devlettir. Paranın toptancısı ve perakendecisi de olmaz. Büyük bir bankanın kasasındaki 100 lira ne ise, bir çocuğun cebindeki 100 lira da odur. Bir üretici paltoyu ucuza verebilir ama Merkez Bankası ürettiği 100 lirayı 99 liraya veremez. Yani faizin oluşumundaki ilişkiler ile, fiyatların oluşumundaki ilişkiler farklıdır. Şimdi olayın bir başka yönüne değinelim.
b - Mal - para ilişkisi
Eminönü’nde 10 liraya alınan bir kalem, Beyoğlu’nda 12.5 lira olabilir. İki kardeşten biri Eminönü’nden, diğeri de Beyoğlu’ndan birer kalem alsalar, kaleme 12.5 lira ödeyen kardeş, 2.5 lirasının fazladan alındığını iddia edebilir ama buna faizciler de faiz diyemezler. Çünkü her iki alım da peşin yapılmıştır. Kaleme değer biçerken pazar faktörü devreye girer. Kalemin fiyatı Eminönü'nde 10 lira iken, Beyoğlu'nda 12.5 lira olabilir. Dolayısıyla iki kardeş de kalemi normal fiyatla almış, aldanmamıştır.
Eminönü'nde kalem 10 lira iken alıcının bilgisizliğinden yararlanılarak 12.5 liraya satılsa gene faizden bahsedilmez. Burada gabn-ı fahiş, yani müşteriye fahiş fiyatla mal satarak onu aldatma söz konusu olabilir. Eminönü için gabn-ı fahiş sayılan bir fiyat Beyoğlu için normal olabilir.
Aynı çarşıda bir malın değişik fiyatları olabilir. Meselâ Eminönü’nde bir satıcı, kalemi 9 liraya satarken, diğeri 10 liraya üçüncüsü de 11 liraya satabilir. O zaman kalemin Eminönü'ndeki fiyatı 9 ilâ 11 lira arasında demektir. Fahiş fiyat bu sınırları aşan fiyattır. Meselâ bir kişi, piyasayı bilmediği için o kalemi 12 liraya alsa fahiş fiyatla almış olacağı gibi bir satıcı da piyasayı bilmediği için kalemi Eminönü’nde 8 liraya satsa, fahiş bir ucuzlukla satmış olur. Bunlardan her biri aldandığını iddia ederek alım satımın bozulmasını talep edebilir.
Sonuç olarak bir kalemin karşılığı Eminönü’nde 10 lira, Beyoğlu'nda 12.5 lira olabilir. Burada fazla gibi gözüken 2.5 lira karşılıksız değildir. Bu para, kalemin bedelinin bir parçasıdır.
Ama hangi piyasada olursa olsun, 10 lira verip 11 lira alınırsa buradaki 1 lira karşılıksız fazlalık olur.
c - Peşin fiyat ve vadeli fiyat
Biri bir paltoyu peşin 100 liraya alırken bir başkası aynı paltoyu aynı satıcıdan iki ay vadeli 100 liraya satın almış olabilir. Burada paltoyu veresiye alan müşterinin karşılıksız bir fazlalık elde ettiği iddia edilemez. Peşin 100 lira nasıl o paltonun bedeli ise iki ay vadeli 100 lira da aynı şekilde o paltonun bedelidir.
Bir malın bedelini tespitte pazarın etkisi inkar olunamaz. Fiyatların belirlenmesinde karşılıklı rıza önemlidir. İki ayrı müşterinin aynı fiyata razı olmaları gerekmez. Satıcılar bu konuda esnek davranmak gerektiğini bilir ve ona göre fiyat isterler. Pazarlığı da bu yüzden yaparlar.
Faizli işlemde böyle şeyler olmaz.
d - Peşin ile veresiyenin farkı
Peşin alınan bedelle yeni bir iş yapılabilir. Veresiye bedelin geç ödenmesi yanında hiç ödenmeme tehlikesi de vardır. Bu sebeple bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasında fark olması, işin tabiatı gereğidir.
Bedel peşin, mal veresiye ise bu defa da mal, peşine nispetle daha fazla olur. Ya da bir başka ifadeyle bu mal için ödenecek bedel peşine nispetle daha az olabilir. Böyle bir satış, selem veya ıstısna şeklinde gerçekleşir. Bunlardan daha sonra bahsedilecektir. Önce bu konuda sorulan bazı soruları cevaplamaya çalışalım.
C- Vade Farkı İle İlgili Sorular
Bu başlık altında bazı tekrarlar olacaktır. Bunun sebebi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.
1 - Vadeli satışla faizli işlemin yapısı
Soru- Vadeli satışla faizli işlemin farklı bir yapısı var mıdır?
Cevap- Vadeli satışta üç şartın gerçekleşmesi gerekir.
a- Mal mevcut ve belli olmalıdır.
Meselâ 6 m2'lik şu Türkmen el halısı gibi.
Mal mevcut değilse satış bâtıl, mal mevcut fakat nasıl bir mal olduğu taraflar arasında anlaşmazlık doğuracak derecede bilinmez (cehâlet-i fâhişe) olursa satış fâsit olur[392].
b - Fiyat belli olmalıdır.
Eğer fiyat sabitlenmezse satış fâsit olur[393].
c- Parayı ödeme günü ve taksitler belli olmalıdır.
Meselâ fiyat 250 TL.; bunun 150 TL.’si peşin ve kalanı her ay 25 TL. olmak üzere dört ayda ödenecek ya da tamamı veresiye olup dört ay sonra tek taksitte ödenecek diye anlaşma yapılabilir.
Vade ve taksitler belli olmazsa bu satış fâsit olur[394].
Bu üç şarta uyduktan sonra peşin fiyatın ne olduğuna bakılmaksızın vadeli satış geçerli olur.
Faizli işlemde de bu üç şart yerine getirilir. Yani borç veya borçlanılacak meblağ mevcut ve belli olur. Alınacak faiz belli olur. Bir de borcu ödeme günü ve taksitler belli olur.
Soru- Her ikisinin yapısı da aynı olduğu halde neden birine vade farkı ve kâr, diğerine de faiz deniyor?
Cevap- Daha önce belirtildiği gibi farklı hükme varmanın sebebi, bu ikisi arasındaki benzerlikler değil, farklılıklardır. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, izin alır, sonra kabını doldurur. Bunların birincisi hırsızdır. Çünkü elmaları sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür. Ama sahibinden izin almayı göz ardı ederseniz birinciyi de ikinciyle aynı sayarsınız. Aynı ağacın elmalarından alan bu iki kişiden birini hırsız sayıp diğerini saymamak sırf o izinden dolayıdır.
Soru- Yani Allah kârı helâl, faizi haram kıldı diyorsunuz?
Cevap- Bu doğru. Allah'a boyun eğmiş bir insan bundan başka bir gerekçe aramaz. Ama burada faizle alış veriş arasındaki yapı farkına dikkat çekilmektedir.
Faizli işlemde mevcut ve belli olan borç veya borçlanılacak meblağdır. Ama vadeli satışta mevcut ve belli olan şatışa konu maldır. Bu, yukarıdaki üç şarttan birincisidir. İkincisi, alınacak bedelin belli olmasıdır. Faizli işlemde alınacak bedel, borç ile faizin toplamıdır. Yani borçlu, eğer 10 altın borç almışsa ödeme günü hem 10 altını hem de onun faizini verir. Ama vadeli mal alan kişi, borcunu öderken aldığı malı veya onun dengi bir malı geri vermez, sadece bedeli verir. Satılan mal artık devreden çıkmıştır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir mal, vadeli 11 altına satılmış, o malın fiyatı, ödeme gününde 15 altına çıkmış veya 5 altına düşmüş olabilir. Bunun ödemeye bir etkisi yoktur. Faizli borçta böyle bir şey olmaz. Çünkü ödünç verme günündeki 10 altın ne ise bugünkü 10 altın da odur; on birinci altın faiz olur.
Üçüncü şart da borcu ödeme gününün ve taksitlerin belli olmasıdır. Bu şart, faizli işlemde ve vadeli satışta aynıdır. Ancak bu şart, vadeli satışta alacaklıyı bağladığı halde faizli işlemde bağlamaz. Faizli işlemde alacaklı bazı gerekçeler ileri sürerek, meselâ borçlunun maddi durumunun veya ekonomik şartların bozulduğunu iddia ederek borcun kısa sürede faizi ile birlikte ödenmesini isteyebilir. Meselâ, bir yıl vadeyle kredi vermiş olan bir banka, ekonominin bozulduğu gerekçesiyle kredinin 15 gün içinde ödenmesini isteyebilir. Bu da kredi kullananı, beklenmedik bir anda hızla çöküşe sürükler.
Asıl fark, borcun zamanında ödenmemesi halinde ortaya çıkar. Vadeli satışta, gününde ödenmeyen borca ilâve yapılmaz. Çünkü bu ilâve faiz olur. Enflasyonlu ortamlarda, borcun gecikmesinden dolayı meydana gelen değer kaybını almanın faizle bir ilgisi yoktur. O, alacaklının zararını önlemek ve borçlunun haksız kazanç sağlamasına engel olmak içindir. Vadeli satışta zamanında ödenmeyen alacakların tahsili için teminatlar devreye sokulur veya icra yoluna gidilir. Borçlunun ödeme gücü yoksa, genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Fakat faizli alacaklar öyle değildir. Gününde ödenmeyen borcun tahsili için bir taraftan teminatların devreye sokulması ve icra işlemleri yürütülürken diğer taraftan yeni faiz oranı tespit edilir ve geciken her gün için borç sürekli artırılır. Bu da ödeme güçlüğüne düşen borçluyu büsbütün yıkar.
2 - Tüketici kredisi ve vadeli satış
Soru- İhtiyacımız olan bir malı meselâ bir otomobili tüketici kredisiyle de, vadeli olarak da alabiliriz. Tüketici kredisiyle meselâ peşin fiyatı 5000 lira olan otomobili bir yıl vadeli 8000'e alıyorum. Finans kurumlarının murabaha sistemiyle de aynı vade ve aynı peşinatla yine 8000'e alabiliyorum. Tüketici kredisiyle aldığım otomobilin vergisini 5000 üzerinden, finans kurumundan aldığım otomobilin vergisini de 8000 üzerinden ödediğim için o daha pahalıya mal oluyor. Fakat siz tüketici kredisine faiz, diğerine vadeli satış diyorsunuz. Bunların ne farkı vardır?
Otomobili murabaha usulüyle aldığım zaman pazarlığı finans kurumu yapmıyor, ben yapıyorum. Ama malı onlar alıyor, ben de onlardan taksitle alıyorum. Tüketici kredisi ile alırsam banka benim adıma kredi tahsis ediyor ve onu doğrudan otomobili satan firmaya veriyor. Ben de bu krediyi, bankaya taksit taksit ödüyorum. Burada bir fark doğuyor. Neticede her ikisinin yaptığı da finansman sağlama işlemidir. Helâl ise her ikisi de helâl, haramsa her ikisi de haram olmalıdır.
Cevap- Peşin fiyatı 5000 lira olan otomobili bir yıl vadeli 8000'e alınca bunun tamamı otomobilin bedeli olur. Ama bir yıl içinde 8000 lira ödemek üzere 5000 lira kredi alıp otomobili bu kredi ile alınca iki işlem yapılmış olur. Birincisinde bankadan 5000 lira kredi alınmış ve buna karşılık 8000 lira borçlanılmış olur. Bu, açıkça faizli bir işlemdir. İkinci işlemle otomobil peşin 5000 liraya alınmış olur. Bunda faiz yoktur. Banka 5000 lirayı kredi alana da verebilir, otomobil satıcısına da. Parayı satıcı firmaya ödemesi işlemin bu özelliğini değiştirmez.
Vadeli alımda
Otomobil bedeli 8000 TL.
Toplam borç 8000 TL.
Kredili alımda
Otomobil bedeli 5000 TL.
Bankadan alınan kredi 5000 TL.
Bankaya ödenecek faiz 3000 TL.
Toplam borç 8000 TL.
Soru- Alınan mal aynı, borçlanılan bedel aynı, her ikisi de bir bakıma kredi kullanıyor, ama bunlardan biri alım satım, diğeri faizli işlem oluyor, öyle mi?
Cevap- Evet tam öyle. Olayı bir de şöyle anlatalım. Aynı marka ve aynı model birer otomobil almak için sen, ben ve Hasan birlikte bir oto galerisine gittik. Otomobilin peşin fiyatı 5000 lira. Ben onu, bir yıl vadeli 8000 liraya aldım. Hasan sana dedi ki, “5000 lira vereyim, otomobili peşin al, bana bir yıl içinde 7500 lira öde.” Sen bunu kabul ettin ve otomobili peşin 5000 liraya aldın.
Soru- Bu anlaşıldı, arada gerçekten bir fark var. Otomobili Hasan alıp 7500 liraya bana satsaydı faizli işlem olmayacaktı. Ama olayın püf noktası finansman sağlamak değil midir? Hasan otomobili kendi adına alıp bana satsa bile onun niyeti otomobil almak değil, bana finansman sağlamaktır. Esas burayı aydınlatmak gerekir. Evet, burada şeklen bir farklılık var, ama işin aslı itibariyle faizli işlemle bunun arasında bir fark yokmuş gibi gözüküyor. İki şahıstan biri otomobili, ticari yoldan daha pahalıya, diğeri faizli dediğimiz yoldan daha ucuza almış oluyor. İşin aslı bir araba almaktır. Bu bir hukukî fark gibi gözüküyor. Ne diyorsunuz, ikisi arasında temel bir fark var mıdır?
Cevap- İşte o hukukî fark, bu iki şeyi ayırmakta, birine alım satım, diğerine de faizli işlem denmesine sebep olmaktadır. Bankalarla faizsiz finans kurumlarını ayıran da budur. Bu eğer basit bir farksa bankalar neden finans kurumu gibi çalışamazlar. Taşıt kredisi vereceklerine o taşıtı alsın tüketiciye satsınlar. Ama bunu yapamazlar. Çünkü o zaman bir kredi kurumu değil, ticari kurum olurlar. Bu onların ne yapısına ne de işleyişine uyar. Bu bir hukukî farktır.
"İşin aslı bir araba almaktır." diyorsunuz. Yukarıda anlatılan hırsızlık olayı, "işin aslı elma yemektir." denerek savunulabilir mi? O olayı hatırlayalım. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, ondan izin alır ve sonra kabını doldurur. Hukuk, ikincisine bir şey demez ama birincisini hırsız sayıp cezalandırır. Çünkü o, elmayı sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür.
"İkisi arasında temel bir fark var mıdır?" diye soruyorsunuz. Hukukî fark, temel farkın olduğunu gösterir. Meselâ, otomobillerde önemli bir fabrikasyon hatası çıksa ve onları geri versek, ben ödediğim peşinatı, taksitleri ve imzaladığım senetleri geri alır işi bitiririm. Sen de ödediğin 5000 lirayı alırsın ama Hasan'a olan borcun bitmez. O, vadeleri bekler ve senden 7500 lirayı alır. Hâlbuki, otomobili Hasan alıp sana satsaydı, böyle olmazdı. Onu geri verir, işi bitirirdin. "Benim otomobil almaya niyetim yoktu, onu senin için aldım." deyip geri almazlık edemezdi.
Soru- Doğru. Bu durumda Hasan'a olan borcum üzerimde kalır ve sıkıntıya düşmüş olurum. Elimde otomobil yok ama 2500 lira faiz borcum var. Bu da anlaşıldı. Vadeli satışlarda fiyat farkı, geçerli faiz hadlerine göre hesap ediliyor. Bu hususta ne diyeceksiniz?
Cevap- Malını vadeli satan herkes, vade farkı isterken bir hesap yapar. Hesabı, faiz hadlerini dikkate alarak yapmanın bir zararı olmaz. Sonuçta satıcı müşteriye bir fiyat teklif eder. Müşteri bu fiyata razı olursa satış olur, yoksa olmaz. Yani burada yapılan, faizli borç verme değil mal satışıdır.
Soru- Borcunu zamanında ödemeyen kişilerden temerrüt faizi adı altında bir fark alınmaktadır. Anlatılanlara bakılırsa bunun faiz olmaması gerekir. Bu konuda ne dersiniz?
Cevap- Temerrüt faizi, adı üstünde faizdir. Çünkü satış yapılmış, mal devreden çıkmış, ilişki, bir borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüştür. Artık ödeme geciktiği için alınan fark, borçtan gelir elde etmek olur. Borçtan elde edilen gelir de faizden başka bir şey değildir.
Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi, malı tüketse, satsa yahut geri verilmesini engelleyen bir işlem yapsa sonra gelip, sürenin dört aya, borcun da 140 liraya çıkarılması konusunda satıcıyla anlaşsa yine faiz olur mu?
Cevap- Böyle bir durumda mal devreden çıkmış, alıcı ile satıcı arasındaki ilişki, borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüş, borca yapılan ilâve, vadenin uzatılmasına karşılık olmuştur. Bu, borçtan gelir elde etmek olur. Bu gelir faizdir[395].
Satın alınmış mal elde mevcut ve hazır olur, alıcı o malı geri verir, satıcı da alırsa satış bozulur. Bundan sonra yeni vade ve yeni fiyat ile yeni bir satış yapabilirler. Bu, faiz olmaz. Bu iş, o malın olduğu yerde yapılabilir. Malı alıp başka yere götürmek gerekmez.
Soru- Borcunu zamanında ödemeyenler hem borcu geciktirmiş, hem de meydana gelen enflasyondan yararlanmış olmaktadırlar. Bu durumda ne yapmak gerekir?
Cevap- Borcun ödenmesi gerektiği günden itibaren meydana gelen para değer farkı borçludan alınır. Bu, faiz değildir. Bu konu Enflasyon bölümünde işlenmiştir.
Soru- Ödeme gücü olduğu halde parayı başka yerde kullanıp borcunu ödemeyenlere verilecek bir ceza yok mudur?
Cevap- Bu durumda o kişinin, verdiği sıkıntıya denk bir sıkıntı içine sokulması ve yaptığının dengiyle cezalandırılması gerekir. Yani borçlu, 100 lira olan borcunu haksız olarak 1 ay geç öderse, alacaklının fazladan 100 lira alıp 1 ay kullanma hakkı doğar. Bu konu, Ödemeyi Geciktiren Borçluyu Cezalandırma, başlığı altında incelenmiştir.
Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi bir ay sonra gelip borcunu 10 lira eksiği ile 110 lira olarak ödemek istese, alacaklı da bunu kabul etse burada tersine işleyen bir faiz olur mu?
Cevap- Bu konu, Iskonto başlığı altında işlenmiştir. Oraya bakılması uygun olur.
3 -Bir satış içinde iki satış
Soru- Vadeli satışta bir akitte iki akit yapıldığı iddiası vardır. Birinin peşin için, diğerinin de vadeli için yapıldığı ve Peygamberin bunu yasakladığı iddia ediliyor, buna ne dersiniz?
Cevap - Bir rivayette Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasakladığı bildirilmiştir[396].”
Bir başka rivayet ise onun, bir safka içinde iki safkayı yasakladığı şeklindedir[397].”
Safka Arapçada el sıkışma anlamına gelir. Satıştan sonra el sıkışma adeti olduğu için safka alım satım anlamında kullanılır. El sıkışma Türkçede de aynı anlama gelir. Bu sebeple her iki hadis de bir satışta iki satışın yasaklanmasıyla ilgilidir.
Bu yasak vadeli satış değil; tek bir bedel üzerinde anlaşmadan satışı bitirmek olarak yorumlanmıştır. Buna göre satıcı bir buzdolabına peşin 2500 TL., bir yıl vadeli 4000 TL. ister, müşteri, "Bu fiyatlara aldım.” der, ama peşin 2500'e mi, yoksa vadeli 4000'e mi aldığını belirtmez. İşte bu, bir satış içinde iki satış olur. Çünkü buzdolabının peşin 2500’e satılması bir satış, bir yıl vadeli 4000’e satılması da ikinci satıştır. Bu iki satıştan hangisinin yapıldığı belirtilmeden ikisi bir akit içine sokulmuştur. İşte bir satış içinde iki satış böyle anlaşılmıştır[398].
Fiyattaki bilinmezlikten dolayı bu satış fâsit, yani geçersiz sayılmıştır, ama taraflar bedellerden yalnız biri üzerinde anlaşırlarsa satış geçerli hâle gelir. Meselâ peşin 2500'e ya da bir yıl vadeli 4000'e anlaşırlarsa satışı fâsit kılan bilinmezlik ortadan kalkar ve akit sahih olur.
Bedelin belli olması şartı yalnız vadeli satışlarda değil, bütün satışlarda aranmıştır. Bu durumda bir malın 35 DM'ye ya da 20 ABD dolarına satılması da fâsit satış olur. Çünkü bedelin hangisi olduğu belli olmamıştır[399].
4 - Listeye göre fiyat
Soru- Veresiye olarak bir buzdolabı almak isteyenin önüne liste konur. Dolabın peşin fiyatı 2500 TL. ise, listede 1000 TL. peşin, kalanı altı ay taksitle şu fiyata; bir yıl taksitle şu fiyata diye yazar. Peşin ve taksit miktarları değiştikçe fiyat da değişir. Böyle bir satış yapılabilir mi?
Cevap- Listedeki fiyatlardan biri kabul edilip satış ona göre yapılırsa bir mahzuru yoktur. Pazarlık sırasında çeşitli fiyatlar teklif edilebilir. Bu liste, satıcının değişen şartlara göre teklif ettiği fiyatları gösterir. Sonuçta satış bir tek fiyat üzerinden bitirilir. Önemli olan da budur. Bunlar, dört mezhebin ortak görüşüdür.
Soru- Bazı fabrikalar, ürettikleri mallar için müşterilerine bir fiyat listesi gönderirler. Listede, “Malın bir ay vadeli fiyatı şudur. Teslim gününden itibaren bir hafta içinde ödemede bulunana şu kadar ıskonto yapılır. Bir ayı geçtikten sonraki her ay için % 5 (ya da daha değişik oranda) fark uygulanır.” şeklinde ifadeler yer alır. Müşteri ödemeyi nasıl yaparsa fiyat ona göre belirlenmiş olur. Bu şekildeki bir satış caiz midir?
Cevap- Bu satış esasen fâsittir. Teklif edilen fiyatlardan biri kabul edilip akit ona göre yapılırsa fâsit olmaktan kurtulur. Ancak piyasada bu şekilde bir örf oluştuğu, yani bu usul kabul edilip uygulandığı, bir ayetin veya hadisin açık hükmüne aykırı olmadığı için fasit olmaz. Çünkü oluşan örf sebebiyle bu bilinmezlik taraflar arasında bir çekişme meydana getirmez.
Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasaklaması[400] bir malı peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata satmayı açıkça yasaklayan bir hadis değildir. Bu, birkısım fakihlerin hadis ile ilgili yorumlarıdır. Bu hadisi başka şekilde yorumlayanlar da vardır.
Fâsit satışta mal teslim alınmamışsa, satış hiç yapılmamış sayılır. Eğer mal teslim alınmışsa ya geri verilir ya da yeni bir akitle sahih bir satış yapılır. Mal teslim alındıktan sonra elden çıkarılmışsa o takdirde, miktarı ne olursa olsun, malın teslim günündeki değerini ödemek gerekir.
VII- TRAMPA
Trampa, bir ticaret malını verip bir başka ticaret malını almaktır. Hurma verip hurma almak böyledir. Buna takas ve değiş tokuş da denir. Arapçası muqâyada ()dır. Yukarıdaki hadislerin trampa konusuna bir düzenleme getirdiği söylenebilir. Bu konuyu, sorularla açmaya çalışalım.
Soru - Hadisler buğday verip buğday almaktan bahsediyor. Bir kile buğdayla bir kile buğdayı değiştirirken miktarların eşit olmasını şart koşuyor. Peki kalite farklıysa ne olacak ?
Cevap- Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Biz ümmi bir ümmetiz, ne yazarız ne hesap yaparız[401].” Bu şu anlama gelir; bizim hükümlerimizi, herkes her yerde uygulayabilir. Alım satımla ilgili hükümler de öyledir. Trampayı kaliteden anlayan da yapar anlamayan da. Kalite konusu sağlam bilgi ve tecrübe gerektirir. Çoğu kimse dış görünüşe aldanır, güzel bir domates görür alır, içi olgunlaşmamış, tatsız kalitesiz çıkar. Bir başka yerden eğri büğrü bir domates alır ama onun da lezzetine doyulmaz. Kaliteden anlayan azdır.
Hadisler şunu demiş oluyor: Bu buğdayla şu buğdayı değiştiriyorsan eşit olarak değiştir. Benimki kalitelidir, diyorsan onu para karşılığı sat, öbürünü de para karşılığı al. Meselâ sen buğdayını ikiyüz bin liradan sat, ondan da yüzdoksan bin liradan al, sonra paraları takas edin. Sen, on bin lira alacaklı ol.
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, bir kişiyi Hayber’de görevlendirmişti. İyi bir hurma getirmişti. ”Hayber’in bütün hurmaları böyle mi? “ diye sordu, o da;
-”Hayır vallahi ey Allah'ın Elçisi! Bunun bir sa’ını [402] iki saa, iki sa’ını üç saa alıyoruz.“ dedi. Bunun üzerine o, şöyle dedi:
-”Öyle yapma; topladığın hurmayı dirhem karşılığında sat sonra iyi hurmayı dirhem vererek al[403].”
Peygamber, ödünç verilebilir malların kendi cinsleriyle takasını yasaklamıyor ama bunun peşin ve eşit ölçekli olmasını istiyor.
Soru - Onu kimse yapmıyacağına göre?
Cevap - Zaten yapılması istenmiyor ama takasın önü de tıkanmıyor, fakat zor şartlara bağlanıyor.
Bir ilmî toplantıda konu şu şekilde değerlendirilmiştir:
Sabri ORMAN - İktisatta malın subjektif değeri, kullanım değeri ve mübadele değeri ayırımı vardır. Sübjektif değerine dayalı trampalarda taraflardan biri büyük zarara uğrayabilir. Kendi malı ona önemsiz, karşı tarafın malı da çok önemli görünebilir. Bu onun değerlendirmesidir. Halbuki başkaları bu iki malı farklı değerlendirir. Mübadele, trampa esasına göre yürüdüğü zaman piyasadan haberi olmayanların veya malını elinden çıkarmak isteyenlerin büyük zararlara uğradığı görülmüştür. İktisat tarihinde de bu bir gerçektir. Meselâ kabilenin elinde altın vardır, onlar için bu altının bir önemi yoktur, ama diğerlerinin getirdiği incik boncuğun değeri onlar için yüksektir. Bunlar bir avuç altın verip bir avuc boncuk alınca kendilerini karlı sayabilirler. Trampa ekonomisinde tüccarlar aşırı kârlar yaparlarmış. Halbuki piyasaya çıkarılması halinde o malı iki kişi yerine bütün bir toplum değerlendirir. Bu çok daha adil olur.
Bu yasakla Peygamber Efendimiz, trampanın yol açtığı bu orantısız kazanç ve kayıpları önleyerek mübadelenin, toplumun genel değerlendirmesi çerçevesinde yapılmasını sağlamaya çalışmıştır. Onun için bu yasak, insanları ayni mübadeleden nakdi mübadeleye zorlamıştır. Bu açıklama beni tatmin ediyor.
İnsanların bir kısmı malı tüketmek için, bir kısmı da satmak için alır. Bir mala tüketicinin bakışıyla satıcının bakışı farklıdır. Birincisi için kullanım değeri, ikincisi için mübadele değeri önemlidir. Kullanım değeri sübjektif, mübadele değeri objektiftir. Bir malın değeri size göre çok yüksek olabilir ama alıp satan birinin gözünde o mal o kadar değerli değildir.
Mal piyasaya sürülünce objektif bir değer üzerinden işlem görür ve daha adil bir mübadele gerçekleşmiş olur. Daha doğrusu mübadele öyle olur. Onun için İslamiyetin trampayı zorlaştırması, bir nevi zayıfın ve tüketicinin korunması olur. Bu, İslamın prensiplerine uygundur.
Trampanın tamamıyla yasaklanması hayatın gerçeklerine uymaz. Bazen ihtiyacınızı gidermeniz adil bir mübadeleden daha önemli olabilir. Hadisler o kapıyı da tam kapamıyor ama insanları, dolaylı olarak nakdî mübadeleye zorluyor."
VIII - ISKONTO
Iskonto sözlükte indirim anlamına gelir. Terim olarak borçtan, ödünçten veya bir borç senedinde yazılı miktardan indirim yaparak borcu vadesinden önce ödeme anlamında kullanılır.
A- Borcun Iskontosu
Burada sözü edilen borç, satıştan, kiradan, bir iş veya hizmetten doğan borçtur. Buna mal veya hizmet akdinden doğan borç denir. Bu borçlar, vadesinden önce istenemezler.
Fakihlerin çoğu, vadeyi uzatmaya karşılık borca yapılan ilâve ile vadeyi kısaltmaya karşılık borçtan yapılan indirimi aynı kapsama sokarak borcun ıskontosunu faizli işlem saymışlardır. Meselâ bir malı, üç ay vadeli 120 liraya alan kişi, bir ay sonra alacaklıya; "110 liraya razı isen borcu hemen ödeyeyim" der, alacaklı da razı olursa, 10 liralık ıskonto yapılmış olur. Borcu iki ay geciktirmeye karşılık alınacak 10 lira fazlalık nasıl faiz ise, fakihlerin çoğuna göre iki ay erken ödemeye karşılık yapılan 10 liralık ıskonto da faizdir.
Bu konuda İmam Malik şöyle der:
"Bize göre üzerinde görüş ayrılığı olmayan kötü iş şudur: "Bir kişinin, vadesi gelmemiş alacağı olur, o alacaktan indirimde bulunur, borçlu da ödemeyi hemen yapar." Bize göre bu, zamanı gelen borcun vadesini uzatmaya karşılık borca ilâve yapmakla aynıdır. Bu, tam faizli işlemdir; bunda şüphe yoktur[404]."
Hanefîlerin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Vadeli bin dirhem alacağı olan kişi, borçlusuyla peşin 500'e anlaşsa caiz olmaz. Çünkü peşin, vadeliden hayırlıdır. Borcun peşin olması, o borcu doğuran akitle elde edilmiş bir hak değildir. Öyle ise bu indirim, öbürünün vadede yaptığı indirime karşılıktır. Bu, zamana değer biçmek olur, o da haramdır[405]. Çünkü zaman mal değildir[406].
Bize göre bu gerekçe Hanefî mezhebi için bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü onlar, diğer mezhepler gibi bir malı peşin 1000’e, vadeli 2000’e satmayı kabul ederler[407]. Vadeli satışta fazladan ödenen 1000 lira, zamana değer biçmek olmaz mı?
Şafiî, Hanbelî ve Zahirî mezhepleri de ıskontoyu caiz görmezler[408].
Borçlu taraf, bir şart koşmadan borcunu erken öder, alacaklı da kendiliğinden ikramda bulunursa bunu bütün mezhepler kabul ederler.
Bir kimse bir malı, alacağına karşılık olmak üzere vadesinden önce alabilir. Bunu hem İmam Malik, hem de diğerleri kabul etmiştir. İsterse malın değeri alacaktan az olsun[409]. Meselâ 100 liralık alacağa karşılık 50 liralık bir mal vadesinden önce alınabilir. Bu ıskonto kapsamına girmez.
İbni Kayyım el-Cevziyye ıskontoyu caiz görür. Ona göre "Borcu erken ödemeye karşılık yapılan indirim faizin tam zıddı bir işlemdir. Çünkü faizli işlem, vadeyi uzatmaya karşılık borcu artırmaktır. Ama bu, vadeyi kısaltmaya karşılık borcun bir kısmını düşürmeyi içerir. Her iki taraf da bundan yararlanır. Haram sayanlar, bunu faize kıyaslamışlardır. Ama "Ya vadesinde öde, ya da borcu artır" sözü ile "Borcu erken öde, bir yüzlük bağışlayayım." sözü arasındaki açık fark, görmezlikten gelinemez. Biri nerede, diğeri nerede? Bunu yasaklayan ne bir nas, ne bir icma, ne de sahih bir kıyas vardır.
İbni Kayyım bunun İbni Abbas'ın görüşü olduğunu, Ahmed b. Hanbel'den yapılan iki rivayetten birinin böyle olduğunu ve hocası (İbni Teymiyye)'nın da bu görüşü tercih ettiğini bildirmektedir[410]."
İbni Kayyım'ın dediği doğrudur. Bu tür bir ıskontoyu yasaklayan ne ayet, ne hadis, ne de icma vardır. Faiz, borca yapılan ilâvedir. Iskonto ise borca ilâve değil, tam tersi borçtan indirim yapmaktır. Ama İbn Kayyım'ın "Her iki taraf da bundan yararlanır." şeklindeki gerekçesi kabul edilemez. Çünkü iki taraf, faizden de yararlanır. Biri, faiz geliri elde eder, diğeri de aldığı ödünçle bir ihtiyacını görür. Burada önemli olan bu işlemin faiz olup olmamasıdır.
İmam Malik'in dediği gibi ıskonto ile faiz arasında benzerlik vardır. Gerçekten vaktinden 1 ay önce ödenen borçtan %5 indirim yapmakla, bir ay sonra ödenecek borca %5 ilâve yapma bir yönüyle iki aynı işlem gibi gözükür. Bu, zamana değer biçme yönüdür. Böyle bir benzerlik vadeli satış ile faiz arasında da kurulmuş ve "Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâl ise, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır." denmiştir. Benzerliğe bakılarak hüküm verilseydi vadeli satışı faizli işlem kapsamına sokmak gerekirdi. Çünkü her ikisinde de bedel, vadeye bağlı olarak artırılmaktadır. Ama bunu Kur'an reddetmiş, alım satım ile faizi kesin olarak ayırmıştır. Bu konu daha önce geçmişti. Öyleyse faize benzeyen yönü var diye ıskontoyu faiz kapsamına sokmamak gerekir. Çünkü arada temel bir fark vardır. Faiz borçtan elde edilen gelir, ıskonto ise borçtan yapılan indirimdir. Borçtan gelir elde etmeyi yasaklayan ayetler ve hadisler olduğu halde borçtan indirim yapmayı yasaklayan bir şey yoktur. İndirime faiz denemeyeceği için ıskonto faiz kapsamına alınamaz. Sonuç olarak bize göre borcun ıskontosu caizdir.
B- Ödüncün Iskontosu
Ödünçten doğan borç, bir mal veya hizmet akdinden doğan borçtan farklıdır. Kişi aldığı ödüncü kendi malı gibi tüketir ve daha sonra onun dengini öder. Örnek olarak 100 gr. altın veya bir kile buğday ödünç alan kişi parayı kullanır veya buğdayı tüketir; sonra bir başka 100 gr. altını veya başka bir kile buğdayı ödeyerek borçtan kurtulur.
Bir mal veya hizmet satan ise ondan gelir elde eder. Bu gelirin miktarı yapılacak ödemenin zamanına göre değişir. Peşin fiyatı 100 lira olan bir mal veya hizmetin bir ay vadeli fiyatı 105, iki ay vadeli fiyatı da 110 lira olabilir. Onu iki ay vadeli 110 liraya alan kişi, parayı iki ay sonra ödemek için bu fiyata razı olmuştur. Bu sebeple bu tür alacaklar vadesinden önce istenemez. Bu kişi, yapılacak 5 liralık ıskontoya karşılık borcunu vadesinden bir ay önce 105 lira olarak öderse, bu beş lira alacaklının kârından yaptığı indirim olur.
Ödünçten elde edilen her gelir faiz sayılıp yasaklandığı için faizsiz ödüncün ıskontosu, faizden yapılan indirim değil, alacaklının borçluya bağışı olur. Çünkü onun vadesinin alacaklıyı bağlaması için bir sebep yoktur. O, bankadaki vadesiz mevduat gibidir, her an istenip alınabilir. Bu sebeple ödünçten indirim yapmak, ödeme zamanı gelmiş bir alacaktan indirim yapmaktır. Mebsut'ta konu ile ilgili şu ifadeler yer alır: "Bir kişi diğerine ödünç olarak dirhemler vermiş olsa, sonra borçlunun daha az bir ödeme yapması hususunda anlaşsalar caiz olur[411]." Böyle bir indirim, vadesi gelmiş diğer alacaklarda da olabilir.
C- Senet Iskontosu
Borç senetleri, bir borcun yazılı belgeleridir. Bunlar; tahvil, hazine bonosu, çek ve senet diye değişik isimlerle anılırlar.
Tahvil, faizli borç senedidir. Onu çıkaran kuruma göre devlet tahvili, banka tahvili veya şirket tahvili diye adlandırılır. Hazine bonosu da bir tahvildir.
Çek, bankadan alacaklı bulunan bir kişinin, hamiline veya çek üzerinde adı yazılı kişiye ödeme yapması için bankaya verdiği yazılı emirdir. Çeklerde vade olmayacağından çekin ıskontosu da olmamalıdır. Ama Türkiye’de vadeli çek kullanımı yaygındır. Vadeli çek, bir borç senedi mahiyetindedir. Onun ıskontosu senet ıskontosu ile aynıdır.
Alacağı belgeleyen borç senedini, üzerinde yazılı miktardan daha az bir bedel karşılığında vadesinden önce ciro etmeye[412] senet ıskontosu veya senet kırdırma denir. İki ay vadeli 100 liralık bir borç senedini peşin seksen liraya ciro etmek böyle bir ıskontodur. Senedi alan kişi, iki ay sonra yüz lira almak üzere şimdi seksen lira ödünç vermiş olur. Bu, faizli ödünçtür. O senet ise faizli ödüncün belgesidir. Çünkü iki ay sonra yüz lira almak üzere bugün seksen lira veren kişi borçludan, 100 liralık bir borç senedi alır. Ona güvenmezse kefil vs. ister. Kırdırılan senette borçlu dışında bir başkasının da imzasının olması, alacaklıya güven verir. Çünkü senet üzerinde kaç kişinin imzası olursa alacağını o kadar kişiden isteyebilir.
Bankalar da senet ıskontosu yaparlar. Iskonto ettikleri senedi Merkez Bankası'na tekrar ıskonto ettirirler ki, buna reeskont denir. Reeskont faizi, ıskonto faizinden azdır. Meselâ bir ay vadeli 1000 liralık bir senedi 950 liraya ıskonto etmişlerse bunu Merkez Bankası'na ıskonto ettirerek (reeskont) 975 lira alırlar. Bu ikisi arasındaki fark bankanın faiz geliri olur.
IX - SELEM VE İSTISNA
Selem, para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan satım akdidir. Burada işlem, veresiye satışın tam tersine yürür. Malın miktarının, özelliklerinin, teslim yerinin ve teslim tarihinin akit sırasında tespit edilmesi şarttır. Şartlarına uygun olarak yapılan bir selem akdi ile ileri bir tarihte üretilecek mallar şimdiden satılmış ve bedeli nakit olarak alınmış olur.
İstısna bir sipariş akdi, bir malın üretimi için imalatçıyla yapılan anlaşmadır. İstısnaın selemden farkı paranın peşin verilmesinin şart olmaması ile malın teslim tarihinin kesin olmamasıdır.
İleri bir tarihte teslim alınacak veya üretilecek bir malın bedelinin tamamen veya kısmen ödenmesi fiyatı ucuzlatır. Peşin 100 lira olan bir malın iki ay vadeli fiyatı 115 lira olursa, bedelin tamamının iki ay önceden verilmesi halinde fiyatı 85 lira civarında olabilir. Burada da bir mal alımı yapıldığı için faizli işlemden söz edilemez. Ama bu, faizsiz sermaye temini yoludur.
X - FACTORİNG
Factor, İngilizcede bir firmaya borç para veren veya komisyon alarak satış yapan kimse[413] anlamına gelir.
Factoring, vadeli satış yapan firmaların, bu satışlardan doğan alacaklarının “factor” veya “factoring şirketi” tarafından satın alınması esasına dayanan bir faaliyettir.
Factoring şirketinin yaptığı işler genel olarak şunlardır:
1- Satıcı firmanın vadeli satışlarıyla ilgili her türlü muhasebe kayıtlarını tutmak,
2- Vadeli satışlardan doğan alacakları vadesinde tahsil ve takip etmek,
3- Alacakların tahsil edilmemesi halinde doğacak kayıpları tam olarak karşılamak,
4- Potansiyel ve mevcut müşterilerin malî durumları hakkında bilgi toplamak,
5- Malların satış imkânlarını artırmak üzere piyasa araştırması yapmak[414].
Alacağın devri, alacak senedinin devri ile olur. Factor kuruluşu, alacağın bir kısmını düşer ve kalanını hemen öder. Factoring şirketi, aynı zamanda borçluya kefil olmuş olur. Borcun ödenmemesi halinde doğacak kayıpları tam olarak karşılaması bunu göstermektedir.
Potansiyel veya mevcut müşterilerin malî durumları hakkında bilgi toplaması, kefil olacağı firmayı tanımasını sağlar. Satıcı firmanın vadeli satışlarıyla ilgili her türlü muhasebe kayıtlarını tutması ona, ilgili firmaları yakından takip etme imkânı verir. Sürekli piyasa araştırması yapması ise kefil olabileceği yeni firmalar bulmasını sağlar. Malların satış imkânlarının artması, aslında onun iş hacminin artması demektir. Dolayısıyla factoring şirketinin yaptığı bütün faaliyetler, öncelikle kendi gelirini artırma ve zararını asgariye indirme faaliyetidir.
İşin temeli, faizli borç vermedir. 1 ay vadeli 100 liralık bir borç senedi 95 liraya satın alındıysa bunun anlamı, bir ay sonra alacağı 100 liraya karşılık 95 lira ödünç vermesidir. Bunun faizli bir işlem olduğu açıktır.
XI - KÂR HADDİ
Soru - Veresiye satışlarda bazen yüzde yüzü aşan kâr oluşmaktadır. Meselâ 80 liraya alınan bir mal, peşin 100 liraya satılırsa bir yıl vadeli 200'e satılabilmektedir. Alım satımda bir kâr haddi var mıdır?
Cevap - Alım satımda kâr haddi olmaz. Peygamber, fiyatların serbest rekabet ortamı içinde oluşmasına önem vermiş, bunlara engel olacak şeyleri yasaklamıştır. Medine'de fiyatlar yükselmiş, halk Allah'ın Elçisi'nden narh koymasını istemişti. Narh, bir malın en çok kaça satılabileceğinin yetkili makam tarafından belirlenmesi demektir. Bu istek üzerine Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demişti: Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızık veren yüce Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinizin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbime kavuşmaktır[415].
"Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızık veren yüce Allah’tır." sözünün anlamı şudur: Allah, dünyaya bir kanun koymuştur. Fiyatlar, darlık, genişlik ve rızık bu kanuna, yani kendi tabii kuralına göre oluşur. Bu kurala aykırı davranmak zulümdür. Piyasa, dış müdahalelerden uzak, serbestçe oluşmalıdır.
Bu sözüyle o, narhın piyasanın serbestçe oluşmasına engel olduğunu ve zulme yol açtığını ifade etmiştir. Bazı fakihler, zorunlu hallerde narhı kabul etmişlerdir. Ama bu yanlıştır. Peygambere şikayet edilen durumu zorunlu hâl saymaya ne engel var ki, onlar bu görüşe varmışlardır. Bu, hem Peygamberin sözüne, hem de piyasa kurallarına aykırıdır. Narh, ekonomiyi daha da daraltır. Çünkü o zaman piyasaya daha az mal gelir. Kıtlık ve karaborsa yüz gösterir. Bolluk ve
ucuzluk ancak serbest piyasa ile sağlanabilir.
Müdahaleden uzak, serbestçe oluşan bir piyasada fiyat artışı, ucuzluğun en iyi habercisidir. Çünkü fiyatların arttığını duyan herkes oraya mal getirir, orada kısa sürede bolluk ve ucuzluk başlar.
Soru- İmâm Ebû Hanife’nin kâr haddini yüzde yüzle sınırlandırdığı iddia ediliyor. Deniyor ki, “Ebû Hanife’ye göre bir kimsenin aynı mal üzerinden bir defada veya birden fazla satışlarda toplam yüzde yüzü aşan bir kâr sağlaması caiz değildir. Önceki kârın son satışta anaparadan düşülmesi gerekir.” Bu hususta ne dersiniz?
Cevap- Ebû Hanife bir kâr haddi tespit etmemiştir. Sözü edilen husus, kâr haddi ile değil, murabahalı satışla ilgilidir. Murabahalı satış, malın alış fiyatının ya da mal oluş fiyatının eksiksiz belirtildiği, satıcının elde ettiği kârın, müşteriye tam olarak bildirildiği satıştır. Ebu Hanife’nin bu konudaki sözlerinin özeti şudur:
"Bir kimse 10 liraya satın aldığı bir malı 20 liraya satar, sonra aynı malı tekrar 10 liraya alırsa bu mal ona bedavaya mal olmuş olur. Maliyeti sıfır olan bir malı murabahalı olarak %10, % 20 gibi bir kârla satmak mümkün olmaz. Sıfırın % 10’u, % 20’si de sıfırdır. Bu sebeple Ebû Hanife, böyle bir olayda murabahalı satış yapılamayacağını söyler[416]. Buna karşılık Ebû Yusuf ve Muhammed der ki, biz, ilk alım satımı dikkate almayız. Madem bu kişi bu malı tekrar 10 liraya satın almıştır, öyleyse murabaha oranı bu 10 lira üzerinden hesap edilir[417]. Dolayısıyla Ebû Hanife’nin murabahanın gerçekleşmeyeceği yolundaki görüşünü, kâr haddi ile karıştırmak yanlıştır. Yoksa bu kişi bu malı murabahalı olarak değil de serbest pazarlık usulüyle, yani malın alış fiyatını veya maliyetini söylemeden tekrar 20 liraya satsa Ebu Hanife’ye göre bunun bir mahzuru yoktur.
Soru - Mecelle’nin[418] bir kâr haddi tespit ettiğinden bahsediliyor. Bu hususta bilgi verir misiniz?
Cevap - Mecelle’nin 165. maddesinde belirtilen gabn-ı fahiş hadlerini kâr haddi ile karıştıranlara rastlanmaktadır. Bunun kâr haddi ile ilgisi yoktur. Gabn-ı fâhiş ayrı bir konudur. O konu aşağıda izah edilecektir.
Soru - Satın aldığımız bir malın fiyatı artarsa biz de fiyatı artırabilir miyiz? Meselâ 100 liradan aldığımız bir malı 110 liraya satarken bu malın alış fiyatı 140 liraya çıkarsa kalanını yeni oluşan fiyata göre satabilir miyiz?
Cevap - Malı yeni oluşan fiyata göre satabilirsiniz. Malı satarken onu kaça aldığınıza bakılmaz, onun o günkü piyasa fiyatının ne olduğuna bakılır. 10 liraya aldığınız bir malın piyasadaki fiyatı 100 liraya çıkmışsa 100 liraya satarsınız. Diğer taraftan 100 liraya aldığınız bir malın fiyatı 10 liraya düşmüşse onu da 10 liradan satarsınız. Bu, alım satımın tabii kuralıdır.
Soru - Bazıları derler ki, elinizdeki malı yeni fiyattan satamazsınız, eski fiyatından satmanız gerekir. Bunun bir dayanağı var mıdır?
Cevap- Bunun bir dayanağı yoktur. Bu, fiyatların karşılıklı rıza ile oluşmasını emreden ayete de aykırıdır. Çünkü fiyatlar arttığı halde malın eski fiyatla satılmasını istemek satıcıyı, razı olmayacağı bir satışa zorlamak olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaretle yiyebilirsiniz" (Nisa 4/29) Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Gönül rızası yoksa kimsenin malı kimseye helâl olmaz[419].”
XII - GABN-I FAHİŞ
Soru - Piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olur mu? Gabn-ı fahiş sebebiyle akdi fesih hakkı doğar mı?
Cevap- Müşterinin bilgisizliğinden yararlanarak piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olmaz. Eğer bir gabn-ı fahiş tespit edilirse akdi feshetme hakkı doğar.
Gabn, aldatmak demektir. Bir kimsenin bir malı, piyasa fiyatının üstünde bir fiyatla satın alması ya da piyasa fiyatının altında bir fiyatla satması halinde gerçekleşir. Eğer malın piyasa değerini bilerek böyle bir farka razı olmuşsa yapılacak bir şey yoktur. Ama bu fark, taraflardan birinin diğerini aldatması suretiyle doğmuşsa bakılır: Eğer aldatma fahiş ölçülerde ise aldanan tarafın akdi feshetme hakkı doğar[420].
Aldatma sınırını tespit için mal o piyasayı bilen ve mallara değer biçme yeteneğine sahip olan kişilere gösterilir. Meselâ, 10 TL.’ye satın alınmış bir mala bunlardan bir kısmı 5 TL., bir kısmı 6, bir kısmı da 7 TL. kıymet biçerse o zaman bu malın fahiş bir fiyatla satıldığı ortaya çıkar ve buna gabn-ı fâhiş denir. Çünkü bu şahıslardan hiçbiri o mala, 10 lira kıymet biçmemiştir. Ama biri 8, biri 9, biri de 10 lira kıymet biçerse malın fahiş bir fiyatla satılmadığı ortaya çıkar. O zaman bu, gabn-ı yesîr, basit bir aldanma olur[421].
Peşin fiyatı 1000 lira olan bir malı bir yıl vadeli 1600 liraya alan bir kişi aldatıldığını iddia ederse mal, o piyasayı bilen ve mallara fiyat biçen kişilere gösterilir. Bunlardan biri, bu malın bir yıl vadeli fiyatı 1600 lira eder, derse fahiş fiyatla satış yapılmış olmaz. Ama eğer mallara kıymet biçen kişilerden hiçbiri bu fiyatı vermezse o zaman bir gabın olduğu ortaya çıkar.
Özet olarak bir malın peşin ya da veresiye satılmış olması piyasadaki fiyatını etkileyeceğinden veresiye satılan bir malın, piyasa fiyatının üstünde satıldığından bahsedebilmek için, taraflardan birinin diğerini aldatmak suretiyle fahiş bir fiyat uygulaması gerekir. Alış verişte ufak tefek aldanmalar olabileceğinden fahiş ölçülere varmayan bir gabnın akde tesiri olmaz.
Mecelle’nin 165. maddesi gabn-ı fahiş için bazı oranlar belirlemiştir. Madde şöyledir:
“Gabn-ı fâhiş, uruzda (ticaret mallarında) nısf-ı uşur (yani yüzde beş) hayvanatta (canlı hayvan satışında) uşur (yani yüzde on) ve akarda (taşınmaz mal satışında) humus (yani yüzde yirmi) miktarı veya daha ziyade aldanmaktır.”
Mallara fiyat biçen kişilerin, malın alındığı çarşı için belirlediği üst ve alt sınırlar bu oranlarda aşılmışsa bir gabn-ı fahiş var demektir. Bundan daha az aşılmışsa ona da gabn-ı yesîr denir. Gabn-ı yesîr sebebiyle akdin bozulması yoluna gidilmez.
Meselâ bir ticaret malını 10 liraya alan kişi, aldatıldığını iddia ederek akdin bozulmasını talep ederse bu mal, o çarşıyı bilen ve mallara kıymet vurma yeteneğine sahip olan kişilere gösterilir. Bunlardan hiçbiri mala, 9.5 liradan fazla fiyat vermezse alıcının %5 oranında aldandığı ortaya çıkar. Mecelle’ye göre bu, ticaret malları için akdi bozmaya kâfi bir orandır.
X - YASAKLANMIŞ BAZI ALIM SATIMLAR
Allah'ın Elçisi bazı alım satımları yasaklamıştır. Bunlar piyasanın serbestçe oluşmasını sağlayan ve aldanmayı önleyen şeylerdir. Malları yolda karşılayıp pazara ulaşmadan alma, ihtikâr, mevcut olmayan malları satma, malı teslim almadan satma ve müşteri kızıştırma yasağı bunlardandır.
A- Malları Yolda Karşılayıp Almak
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir: “Malları yolda karşılamayın da pazara kadar ulaşsın.” Çünkü pazara ulaşmayan mal, bilgisizlikten ucuza satılabilir. Bir başka hadiste, malını yolda satan satıcının, pazara geldiğinde fiyatı yüksek bulması halinde satıştan cayabileceği bildirilmiştir[422].
B- İhtikâr Yasağı
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle demiştir:
“Dışardan mal getiren kazançlı olur, ihtikâr yapan da lânete uğrar.[423]”
Onun bir sözü de şöyledir: “İhtikâr yapan suçludur[424]"
İhtikâr sözlükte zulüm ve haksızlık anlamına gelir. Terim olarak farklı tanımları vardır. Hanefî mezhebinden Ebu Yusuf’a göre ihtikâr, “Satın aldığı bir malı, halkın çok ihtiyaç duymasına rağmen satmamaktır. Bu kişiye, kendine ve ailesine yetecek miktardan fazlasını satması emredilir. Böyle yapmaz da ihtikârda direnirse yetkili mahkemeye çıkarılır. Hâkim ona nasihat eder ve onu tehdit eder, üçüncü kez hâkimin huzuruna çıkarılınca böyle yapmaması için onu hapseder ve tazirde bulunur. Ama hâkim o malı, ne zorla satabilir ne de narh koyabilir[425].
C- Elde Olmayan Malı Satmak[426]
Hakîm b. Hizâm dedi ki, Allah'ın Elçisi'ne geldim, dedim ki, “Bana biri geliyor ve bende olmayan bir malı satın almak istiyor. Ben de çarşıdan onun için alıp ona satıyorum. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun dedi ki:“Yanında olmayanı satma[427]."
D- Malı Teslim Almadan Satmak[428]
Hadislerde, teslim alınmadan satılması yasaklanan malların tamamı yiyecek maddesidir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:”Bir taam (yiyecek) satın alan onu teslim almadan satmasın.[429]”
E- Müşteri Kızıştırmak
Bunun Arapçası neceştir. Mal almaya niyetli olmayan biri, satıcının yanına gelir, müşteri gibi davranarak malı metheder ve diğer müşterileri heyecana getirip fiyatın artmasını sağlar. Allah'ın Elçisi bunu yasaklamıştır[430].
XIV - KAPARO VEYA PEY AKÇESİ
Soru Bazı alış verişlerde caymayı önlemek için, satıcı müşteriden, kaparo veya pey akçesi adı altında bir miktar peşin ödeme almakta, eğer müşteri cayarsa kaparo olarak verdiği para satıcıya kalmaktadır. Bu para satıcıya helâl olur mu?
Cevap: Hanefi mezhebine göre meşru bir şekilde yapılan ve kesinlik kazanan bir satım akdi, ancak tarafların karşılıklı rızalarıyla veya mahkeme kararıyla bozulabilir. Müşterinin veya satıcının, tek taraflı akdi bozma yetkisi yoktur. Alıcı veya satıcı yahut her ikisi belli bir müddet muhayyer olmaları şartıyla alış veriş yapabilirler. Muhayyer olan taraf, bu müddet içinde alış verişi bozabilir. Malda bir kusur çıkması halinde de müşteri için bir muhayyerlik vardır[431]. Fakat alış verişte şart koşulsa bile verilen kaparonun, müşterinin cayması halinde satıcıya kalması caiz olmaz. Çünkü bu, hibe veya sadaka olmadan bir malın karşılıksız olarak elde edilmesidir. Bu haksız bir kazanç sayılır ve satıcıya helâl olmaz[432].
Hanbeli mezhebine göre, bir satım akdi yapılır, müşteri satıcıya kaparo adı altında bir ödemede bulunur "Malı satın almaktan vazgeçersem bu para senin olsun" der, sonra vazgeçerse kaparo olarak verilen şey satıcıya helâl olur.
Malikîler kaparoyu caiz görmezler. İmam Malik, el- Muvatta' adlı hadis kitabının el-Büyû' bölümüne şu hadisle başlar:
"Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, kaparolu satışı yasakladı[433] "
İmam Malik, bu konuyu şöyle açıklar:
"Bize göre kaparolu satış (beyu'l-urbân ) Allahu a'lem şudur: Kişi bir köleyi veya küçük bir cariyeyi satın alır yahut bir hayvanı kiralar, sonra satıcıya veya hayvan sahibine, sana bir dinar veya dirhem, daha çok veya daha az vereyim; eğer malı alırsam veya hayvana binersem bu şey malın bedeline veya hayvanı kiralama ücretine katılsın. Ama malı almaktan veya kiralamadan cayarsam verdiğim şey senin olsun, der. Bu batıldır, bir şeye karşılık değildir[434]."
Şafii mezhebi de kaparolu satışı () kabul etmez. Mezhebin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Kaparolu satış sahih olmaz. Bu, bir kişinin mal satın alıp satıcıya bir miktar para vermesidir; şu şartla ki, eğer malı kabul ederse verdiği para mal bedeline mahsup edilsin; yok eğer cayarsa bu para satıcıya hibe olsun. Bunun sahih olmaması iki sebepten kaynaklanır:
1- Peygamberimizin bunu yasaklayan bir hadisi vardır. Ancak hadisin senedi Peygamberimize kadar ulaşmamaktadır.
2- Burada akdi bozucu (müfsit) iki şart vardır: Biri hibe şartı diğeri de malın geri verilmesi şartıdır. Bunlar müşterinin cayması halinde olur[435].
Ahmed b. Hanbel, kaparolu satışla ilgili hadisin senedinin Allah'ın Elçisi'ne kadar ulaşmadığını yani münkatı' olduğunu sebep göstererek hadisi zayıf bulmuş ve kaparolu satışı caiz görmüştür. Onlara göre Ömer ve oğlu Abdullah da bunu meşru saymışlardır. Hanbeli mezhebinin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Kaparolu satış sahihtir. Bu, müşterinin bir şey satın alması ve satıcıya, bedelin bir kısmını kaparo olarak vermesidir. Şu şartla ki, eğer malı alırsa kaparo bedele mahsup edilecek, ama eğer cayarsa satıcının olacaktır. Müşteri malı alınca kaparo olarak verdiği meblağ mal bedeline mahsup edilir, cayarsa kaparo satıcının olur. Fakat satışta böyle açık bir şart yoksa satıcı kaparoya sahip olamaz.
Bir satım akdi yapılmadan müşteri bir miktar para vererek satıcıya, "Bunu başkasına satma, eğer onu ben almazsam bu para senin olsun" der de malı satın almazsa o zaman satıcı kaparoya sahip olamaz. O para müşterinindir[436]."
Araplar kaparoya urbân arbûn veya urbûn derler. Bu kelime Arapça değildir[437]. İstanbul Hukuk Fakültesi emekli profesörlerinden İsmet SUNGURBEY'in verdiği bilgiye göre kaparonun Yunancası arhabondur, Romalılar buna arra veya arha derler. Demek ki bu kelime Arapçaya Yunancadan geçmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM
BANKA
VE
ÖZEL FİNANS KURUMU
Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç olarak verme sistemine kredi sistemi denir. Bu işi daha çok bankalar yürütür.
Tasarruflar, ortaklık sermayesi olarak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak ve onları ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletmek mümkündür. Buna ortaklık sistemi denir. Bu iş için mudarebe = emek-sermaye ortaklıkları kurmak gerekir. Bu ortaklıklara bankacılık hizmetlerini yapma yetkisinin verilmesiyle özel finans kurumları doğmuştur.
Finans kurumu, tasarruf sahibiyle bir emek-sermaye sözleşmesi yapar, buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Bu sözleşme ile o, topladığı tasarrufları bir tüccar veya sanayici sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı tasarruf sahibiyle paylaşmayı kabul ve taahhüt eder. Eğer zarar olursa tasarruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda finans kurumunun zararı, yaptığı işten gelir elde edememekle sınırlı kalır. Türkiye'deki uygulamada finans kurumu zarara ortak edilmektedir ki, bu sistemin mantığına uymaz.
Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hâle gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar[438] oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir.
Tasarrufları ortaklık sermayesi olarak vermek de öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlarken ortaklık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hâle gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli donanıma sahip bir şirket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki tasarrufları toplar ve büyük fonlar oluşturur, sonra bu fonları tüccar veya sanayici gibi kullanır.
Faizsiz olarak verilen krediye faizsiz ödünç denir. Bir kimseye sermaye verip kazanç sağlamasına yardımcı olmak, ama elde edeceği kârdan pay almamak insan tabiatına uymaz. Bu sebeple faizsiz ödünç, bir fon temini yolu olarak kullanılmaya elverişli değildir.
Tasarrufları faizsiz olarak işletmenin tek yolu ortaklık sistemidir. Bu sistemde tek veya birkaç işlemlik ortaklık kurulabileceği gibi geniş kapsamlı ve uzun vadeli ortaklık da kurulabilir. Böylece sistemi işletmek kolay olur.
I- BANKA
Banka, İtalyanca "banca" kelimesinden alınmıştır. Para bozma gişesi, para bozma yeri anlamına gelir[439]. Arapçaya el-benk () şeklinde geçmiştir. Araplar bankaya el-masrif () de derler.
İslâm ülkesinde ilk banka, 1849 yılında İstanbul'da, İstanbul Bankası adıyla kurulmuş[440] ve birçok Batılı kurum gibi gün geçtikçe yaygınlaşmıştır.
Bankalar, çeşitli yollarla elde ettikleri mevduatı, bazı kişi ve kuruluşlara kredi şeklinde tahsis eden; para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan malî aracılardır. iki temel işleri vardır:
1- Bankacılık hizmetleri
2- Finansal aracılık
A- Bankacılık Hizmetleri
Bankacılık hizmetleri; havale, çek kullandırma, kredi mektubu ve kredi kartı verme, mevduat kabulü, senet tahsili, ıskonto ve reeskont işlemlerini yapma, teminat mektubu verme, emanet kabulü, akreditif açma vs.dir. Bankalar bir de para, altın, gümüş ve menkul kıymetlerin alım satımını yaparlar.
Bankacılık hizmetlerinin çoğu, belli bir komisyon karşılığında faizsiz olarak yürütülür. Bunlar, daha sonra anlatılacaktır.
B- Finansal Aracılık
Bankanın asıl işi, parası olanlarla paraya ihtiyacı olanlar arasına girerek birinden aldığı mevduatı, diğerine kredi olarak tahsis etmektir. Bunun iki ayağı vardır; biri mevduat, diğeri de kredidir.
1- Mevduat
Bankanın ödünç olarak topladığı paraya mevduat denir. Mevduat ya vadeli ya vadesiz olur. Vadeli mevduat faizli, vadesiz mevduat ise faizsiz olur. Bazı ülkelerde vadesiz mevduata, kanun zoruyla faiz uygulansa da bu, sistemin mantığına uymaz.
Vadesiz mevduat, bankalara önemli imkânlar sağlar. Bu sebeple onlar, vadesiz mevduat toplamak için de çaba sarf ederler. Çek, kredi kartı ve kredi mektubu gibi ödeme araçları, daha çok bunun için icat edilmiştir.
2- Kredi
Kredi, faizli ödünçtür. Bankalar, topladıkları mevduattan kredi verirler. Mevduat vadeli ise olağanüstü bir durum olmadan vadesinden önce çekilmez. Vadesiz mevduat her an çekilebilir ama onlar, tecrübeleriyle vadesiz mevduatta büyük bir değişiklik olmadığını görmüşlerdir. Çünkü bazı hesaplar çekilse de açılan yeni hesaplar kayıpları karşılamaktadır. Hâl böyle olduğu için bankalar, vadesiz mevduattan da kredi verirler. Ama talepleri karşılamak gayesiyle vadesiz mevduatın belli bir kısmını kasalarında nakit olarak tutarlar. Buna kasa ihtiyatı denir. Siyasi otorite, krediye dönüştürülen mevduat için karşılık ayırmayı zorunlu kılar, buna da munzam karşılık denir.
Mevduat iki şekilde krediye çevrilebilir:
a- Nakit kredi
Borçluya veya onun talebiyle üçüncü şahsa nakit olarak ödenen kredidir.
b- Çekle kullandırılan kredi
Banka, krediyi daha çok çekle kullandırmak ister. Bunun için borçlu adına bir vadesiz mevduat hesabı açar, krediyi oraya kaydeder ve borçluya bir çek koçanı verir. O da krediyi çekle kullanır.
Günümüzde ödemelerin büyük kısmı çekle ve bankalarda açılmış hesaplar arası nakillerle (havale) yapılır. Bankadan çıkmayan ve vadesiz mevduat olarak borçlunun hesabına geçirilen kredi bir başkasına tekrar kredi olarak tahsis edilir ve zincir halkalar halinde uzar gider.
Çek veren gibi, çeki alanın da bir bankada hesabı olabilir. Zaten çek alış verişi çoğunlukla çek kullananlar arasında olur. Böyle olunca alacaklı taraf, çeki nakit olarak tahsil etme yerine hesabının bulunduğu bankaya verir. Çünkü çeki böyle tahsil etmenin bazı koyalıkları vardır. Eğer borçlunun hesabı da aynı bankada ise banka, çekte yazılı meblağı borçlunun hesabından düşüp alacaklının hesabına kaydeder. Böylece bankadan para çıkmadan işlem tamamlanmış olur.
Hesapların ayrı bankalarda olması halinde de borç ve alacak işlemi yine araya nakit girmeden tamamlanabilir. Çünkü bu bankanın müşterisi nasıl karşı bankanın bir müşterisine borçlu ise, o bankanın başka müşterisi de bu bankanın bir diğer müşterisine borçlu olabilir. Bu iki veya daha fazla borç, karşılıklı takas edilir. Takas işlemlerinin sonucuna göre bu bankaların birinden diğerine ya hiç para gitmez yada az bir para ile işlem tamamlanır.
Takas iki banka arasında değil, bütün bankalar arasında olur. Birinci banka, ikinci bankadan alacaklı, üçüncüye borçlu; ikinci banka da üçüncüden alacaklı, karşılıklı borç ve alacaklar eşit ise hesaplar arasında kaydî ayarlamalar yoluyla işlem bitirilir. Borç ve alacaklarda bir fazlalık varsa yalnızca bu fazlalık için, borçlu banka alacaklı bankaya ödeme yapar. Bu işlemler takas (clearing) odası aracılığıyla yürütülür.
II- ÖZEL FİNANS KURUMU
Özel Finans Kurumu, ortaklık sistemiyle fon toplayıp ticarî faaliyetler ve bankacılık hizmetleri yapmak üzere kurulmuştur. Bankanın faiz vererek topladığı parayı o, kâr ve zarara katılma (mudarebe) akdi ile toplar. Finans kurumu kredi vermez, fonlarını akıllı ve ilerisini düşünen bir tüccar veya sanayici sıfatıyla kullanır.
Bankanın topladığı paraya mevduat, finans kurumunun topladığına da fon adı verilir. Fon (fonds), Fransızca bir kelimedir; büyükçe para, sermaye ve belli bir iş için gerektikçe ödenmek üzere ayrılıp işletilen para anlamlarına gelir[441].
İslâm, faizi kesin olarak yasakladığı için İslâm ekonomisinde sermaye, kredi sistemi ile değil, ortaklık sistemi ile sağlanmıştır.
XVI. asırdan beri Amerika ve Afrika kıtasında ve daha başka yerlerde edindikleri sömürgelere 20. asrın başlarında birçok zengin İslâm ülkesini de katan Batılılar, sömürgelerden elde ettikleri gelirleri bankalarda birleştirmiş ve büyük yatırımlar, yeni kalkınma hamleleri gerçekleştirmişlerdir. Batılı iktisatçılar, yazdıkları kitaplarda dikkatleri yapılan sömürüden başka yöne çekmeye ve kalkınmalarının, bankacılık sistemiyle sıkı ilişkisi olduğunu vurgulamaya özen göstermişlerdir. Bu ve benzeri görüşler İslâm âleminde batı tesiriyle kurulmuş iktisat fakültelerinin ders kitaplarında da yer almıştır[442].
Onlara göre kalkınmak için sermaye birikimine ihtiyaç vardır. Sermaye birikimi sadece bankalar yoluyla sağlanabilir. Bankacılık sistemi ise ancak faizle yürür. Faiz yasağı, bankacılığı ve dolayısıyla kalkınmayı engellemektedir. Varılmak istenen sonuç ise faizi yasaklayan İslâm'ın ihtiyaçlara cevap veremediğidir. Birçok Müslümanın zihni bu konuda hâlâ karışıktır.
Hâlbuki, kredi sisteminin karşısında ortaklık sistemi vardır. Bu sistem, faizin doğurduğu sakıncaları ortadan kaldırarak sermaye birikimi sağlamaya elverişli ve öteden beri bilinen ve uygulanan bir sistemdir. İslâm faizi kabul etmeyince kredi sistemi devre dışı kalır. Son iki asırdır, batılıların etkisiyle dikkatler kredi sistemi üzerinde yoğunlaştığı için ortaklık sistemi unutulmaya yüz tutmuştur. Hâlbuki, bugün yaşanan ekonomik krizlerin, gelir ve servet dağılımındaki uçurumun ortadan kalkmasında ve bozulmuş dengelerin yeniden kurulmasında ortaklık sistemi büyük bir rol üstlenebilir. Bu sistemi bütün açıklığı ile insanlığa sunmak gerekir.
Batılıların kredi sistemine getirdikleri iki yenilikten söz edilebilir. Bunlardan biri, küçük tasarrufları toplayıp büyük sermayeler oluşturmak için banka kurmuş olmalarıdır. Bankalar bugün, insanların günlük işlerinde kullanacakları paralara varıncaya kadar bütün parayı ekonominin emrine vermeyi başarmışlardır. Parayı vücuttaki kana benzetirsek bunun bir yerde birikmeyip dolaşmasının önemi kolayca anlaşılabilir. Kan dolaşımı önemli olduğu gibi kanın kalitesinin bozulmaması ve mikroplardan arındırılmış olması da önemlidir.
Küçük tasarrufları toplayıp büyük sermayeler oluşturma işi ortaklık sistemi ile de yapılmaktadır. Bu sistemde faiz olmadığı için faizin sebep olduğu olumsuzluklar da yoktur.
İkinci yenilik, kaydî para üretim mekanizmasını kurmalarıdır. Bu mekanizma bütün dengeleri bozmuş, çağdaş insanın hayatına enflasyonu, gelir dağılımındaki adaletsizliği, sosyal sınıfları, terörü ve daha birçok sıkıntıyı yerleştirmiştir. Artık zenginler alabildiğine büyümüş ve devletlerin yerine geçmeye başlamıştır. Kaydî para konusu ileride anlatılacaktır.
III- ÖZEL FİNANS KURUMUNUN FARKI
Banka[443] ile özel finans kurumu arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar vardır. Benzerliklere bakanlar bu iki kurumu aynı saymak isterler. Ama farklılıklara bakınca bunların birbirinden ayrı olduğu ortaya çıkar. Zaten iki şeyi ayıran aradaki farklılıklardır. Kadınla erkeğin benzer yönleri çoktur ama birine kadın, diğerine erkek dememiz aradaki farklılıklardan dolayıdır.
Bankalarla finans kurumları arasında tespit edebildiğimiz farklar şunlardır:
1- Bankalar kredi sistemine, özel finans kurumları ise ortaklık sistemine göre çalışırlar. Bankalar mevduatlarını faiz ödeyerek toplarlar, özel finans kurumları ise fonlarını mudarebe ile toplar ve fon sahipleri için bir katılma hesabı açarlar.
Bankaların mevduat sahipleri ile ilişkisi, borçlu alacaklı ilişkisidir. Bu sebeple biri diğerinin zararına katlanamaz. Katılma hesabı sahipleri ile özel finans kurumunun ilişkisi ise ortaklık ilişkisidir, biri diğerinin kârından da zararından da etkilenir.
2- Bankalar topladıkları mevduatı kredi, yani faizli borç olarak verip gelir elde ederler. Finans kurumları borç vermez, akıllı ve ilerisini düşünen bir tüccar gibi davranırlar. Gelirlerini ticaretten, sanayiden ve çeşitli hizmetlerden elde ederler. Bunların diğer iş sahipleri ile ilişkisi çoğunlukla onlara üretim desteği vermek şeklinde olur.
3- Bankalar, kredi verdikleri kişilerin durumunu tehlikede görürlerse vadenin dolmasını beklemeden krediyi geri isteyebilirler. Vermezlerse temerrüt faizi uygulamaya başlar, aldıkları teminatları nakde çevirir ve onları büsbütün çıkmaza sokabilirler. Meselâ bir kişi bankadan iki yıl vadeli ve %15 faizli kredi alıp kullandıktan sonra banka, durumu iyi görmediğini belirterek ona, krediyi 15 gün içinde geri ödemesini yoksa temerrüde sokacağını bildirebilir. O, bu borcu bu kısa süre içinde ödeyemezse temerrüde sokulur. Bundan sonra banka faiz oranlarını tek taraflı artırır. Bir de bakarsınız koskoca bir kuruluş, küçücük bir borç yüzünden batmıştır. Bu sebeple bankadan kredi alanlar gözlerinin önünü pek göremezler.
Özel finans kurumlarının müşterileri bu gibi sıkıntıları yaşamaz. Onlarınki ticari borç olduğundan, vadesinden önce talep edilemez. Eğer bir iş ortaklığı yapılmışsa finans kurumu, her ortak gibi kâra da zarara da katılır. Böylece finans kurumlarının müşterileri gözlerinin önünü görerek çalışırlar.
4- Özel finans kurumları müşterilerine karz-ı hasen (faizsiz ödünç) verebilirler. Bunu kredi ile karıştırmamak gerekir. Kredi, bir satın alma gücünü bir menfaat karşılığında vadeli olarak vermektir. Ama karz-ı hasen (faizsiz ödünç) bir menfaat karşılığı verilmez. Karz-ı hasende belirlenen süre bağlayıcı değildir. Alacaklı taraf, istediği zaman alacağını talep etme hakkına sahiptir[444]. Bu sebeple karz-ı hasen yoluyla istenilen miktarda parayı bulmak kolay olmadığı gibi ne zaman isteneceği belli olmayan bir parayla önemli bir ekonomik faaliyet yapmak da kolay değildir. O, birbirine güvenen kişilerin yardımlaşması şeklinde olur. Finans kurumunun vereceği karz-ı hasen de tıpkı bir tüccarın güvendiği bir kişiye kısa vadeli faizsiz borç vermesi gibidir.
5- Çek kullandırma bakımından da bankalarla özel finans kurumları arasında önemli farklar vardır.
Özel finans kurumu bir ticaret veya sanayi kuruluşu gibi çalıştığı için onun müşterisine kredi tahsis edip bunu cari hesaba geçirmesi ve krediyi kullansın diye ona bir çek koçanı vermesi söz konusu olamaz. O, her tüccar gibi satacağı malı kendisi alır, çek kesecekse kendi keser, bu çekin karşılığı da kasasında bulunur. Bu sebeple finans kurumu banka parası üretemez. Eğer bir iş ortaklığı yapmışsa ortak, bu iş için tahsis edilmiş parayı finans kurumunun vekili olarak kullanır. Bu durumda da o paranın hesaptan hesaba nakli suretiyle kaydî para üretimi mümkün olmaz.
Bankalara gelince, onlar kredi verdikleri kişi adına vadesiz hesap açar, krediyi oraya kaydeder ve çekle kullandırırlar.
Bugün ödemelerin büyük kısmı çekle ve bankalarda açılmış hesaplar arası nakillerle yapılır. Bankadan çıkmayan ve vadesiz mevduat olarak müşterinin hesabına geçirilen kredi, bir başka müşteriye tekrar kredi olarak verilir ve zincir halkalar halinde büyür. Gerçekte olmayan, sadece kayıtlarda bulunan bu paralar, çekler vasıtasıyla piyasaya sürülür. Prensipte parayı Merkez Bankası üretir ama kaydî para adı verilen bu çekler bankaları, en büyük para üreticisi haline getirir. Merkez Bankası'nın parası faizsiz, ama bu çekler faizli olduğu için enflasyonun ve pahalılığın en önemli sebebi olmuşladır.
6- Bankalarla finans kurumları munzam karşılığa ve sermaye tabanına ihtiyaç duyma açısından da farklıdırlar.
Bankaların mevduatı onların borçlarıdır. Tahsis ettikleri kredilerin kullanılması için verdikleri çeklerin karşılığını da öderler. Bu onları önemli bir borç altına sokar. Buna kredilerin batma tehlikesi de eklenince özel tedbir alma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bunlar, kasa ihtiyatı ve munzam karşılık bulundurma, belli bir sermaye tabanına dayanma ve bazı ek tedbirler alma ihtiyacıdır.
Mevduatlarının tamamını kredi olarak vermeyip bir miktar kasa ihtiyatı bulundurmak suretiyle bankalar tahsis ettikleri kredilere ait çekleri ödeyebilirler. Bu, onların itibar kaybına uğramadan çalışmaları için zorunludur. Finans kurumları da vadesiz mevduat kabul ettikleri için onların vadesiz mevduat için kasa ihtiyatı bulundurmaları gerekir.
Belli bir sınırın üzerinde kredi vermelerini engellemek için bankalara, munzam karşılık mecburiyeti getirilmiştir. Kaydî para mekanizması anlatılırken buna yer verilecektir.
Kredilerin batması halinde onu karşılayacak sermaye gerekir. Aksi takdirde önemli dengesizlikler doğabilir. İyi bir ekonomide kredilerin batma oranının %8'i geçmediği tespit edilmiştir. Bu sebeple bir banka, elindeki mevduatın %8'i kadar bir sermaye tabanına oturursa işlerini rahat yürütür. Yani 100 birim gerçek aktifi varsa bunun sekiz birimi kadar sermayesi olmalı ki, bir ödeme problemi çıkınca borç bu sermayeden ödensin. Ekonominin kötü olduğu bir yerde daha fazla bir tabana ihtiyaç duyulabilir. Sermaye tabanı da her zaman problemleri çözmeye yetmez.
Meselâ, 80 lira işletme sermayesi olan bir bankanın, 500 lirası vadeli, 500 lirası da vadesiz olmak üzere 1000 lira mevduat toplamış olduğunu ve mevduatın tamamını krediye çevirdiğini düşünelim. Munzam karşılık oranı da %10 olsun. Kasa ihtiyatını düşünmezsek bu bankanın açtığı kredilerin toplamı 9.000 lira olur. Bu banka, vadesiz mevduat sahiplerine de 500 liralık çek kullanma imkânı vereceğine göre toplam 9500 liralık çekin karşılığı olması gerekir. Bankanın, 500 lira da vadeli mevduat sahiplerine borcu olduğu için toplam borç 10.000 lira olur. Bu borca karşılık bulundurması gereken sermaye tabanı 80 liradır.
Munzam karşılık ve sermaye tabanı dışında kredi tahsisine ilişkin başka düzenlemeler de yapılabilmekte ve tasarruf sigorta mevduatı payı gibi ek tedbirler alınmaktadır.
Finans kurumları fon sahiplerine karşı yalnızca emeği ile ve dürüst davranmakla sorumlu olduğu için onlarda sermaye tabanı problemi ve munzam karşılık bulundurma ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlar mudarebe prensiplerine göre çalışırlar. Mudarebede işletmeci durumunda olan mudarip, ne ana sermayeyi ve belli bir kârı garanti edebilir ne kimseye kredi verebilir. O, dikkatli ve dürüst bir tüccar olarak emeğini koyar ve kendine verilmiş paraları kullanır. Kâr elde ederse onu, önceden anlaştığı oranda para sahibi (rabb’ül-mal) ile paylaşır. Kâr yoksa emeğine bir karşılık almaksızın parayı olduğu gibi sahibine verir. Zarar olmuşsa tamamen para sahibine aktarılır. Böyle bir yapı içinde kaydî para ihracı söz konusu olmadığı için munzam karşılık bulundurma, kredi kullandırılmadığı için de belli bir sermaye tabanına dayanma ihtiyacı olmaz.
4491 sayılı Bankalar Kanunu, özel finans kurumlarının kullandırdıkları fonları kredi gibi algılamış ve onlara da sermaye tabanı yükümlülüğü getirmiştir. Gerek munzam karşılık ve gerekse sermaye tabanı uygulaması sistemin mantığına uymaz. Çünkü bu bir kredi sistemi değil, ortaklık sistemidir. Bu kurumların yaptığı da tüccarlık veya sanayiciliktir. Onlardan tek farkları, bankacılık hizmeti yapmaları ve ortaklık esasına göre fon toplamalarıdır.
7- Etkinlik ve verimlilik bakımından da finans kurumlarının iyi bir yeri vardır. Verimlilik kârlılık demektir. Yani bir finansal kurum belli bir zamanda, varlığını devam ettirecek kadar kâr elde ederse verimli demektir. Türkiye’deki finans kurumları, verimlilik bakımından önemli başarılar elde etmişlerdir.
Etkinlik bir finansal kurumun faaliyette bulunduğu ekonominin büyümesi, rekabeti ve istikrarı için önemli alanlara para aktarıp aktarmaması ile ilgilidir. Türkiye'de banka kredilerinin önemli kısmının ekonominin ihtiyacı olan alanlara gitmediği açıktır. Özel finans kurumları ise piyasanın içine girip paralarını ekonominin ihtiyaçlarına tahsis ettiği için ekonomiye, çok açık şekilde katkıda bulunmaktadırlar.
8- Bankalar, para dolaşım hızını anormal olarak artırırlar. Çünkü aldıkları faiz ve sebep oldukları enflasyon insanların paradan kaçmasına, nakit bulundurmak istememelerine ve fazla düşünmeden harcama yapmalarına yol açar. Paranın anormal bir hızla dolaşması para miktarını artırıcı ve değerini düşürücü bir rol oynar.
Özel finans kurumlarının para dolaşım hızını artırıcı etkileri olmaz. Çünkü bunlar faize ve enflasyona sebep olmazlar. Piyasadaki fonksiyonları normal bir tüccarınki ile aynıdır.
9- Özel finans kurumları kaydî para üretemedikleri ve kredi vermedikleri için enflasyona sebep olmazlar.
Bankalar, gerek sistemlerine giren paranın birkaç katı banka parası üretmeleri ve gerekse para dolaşım hızını artırmaları sebebiyle para miktarını anormal biçimde şişirirler. Buna faizin meydana getirdiği pahalılık da eklenince faizli bankacılık sistemi, enflasyonun ve pahalılığın en önemli sebebi haline gelir[445]. Ama finans kurumlarının bu bakımdan bir etkisi olmaz.
Burada kaydî para konusunu biraz açmak gerekir.
Çek kullananlar, ödemeleri nakit olarak değil, çekle yaparlar. Çeklerin karşılığı tam olarak bankada bulunmaz, sadece kayıtlarda gözükür. Bu çekler para gibi dönüp dolaştığı için bunlara kaydî para denir.
Kaydî paranın ilk örnekleri madeni para sisteminin yaygın olduğu devirlere dayandırılır. Rivayete göre eski bankerler, kendilerine emanet olarak külçe veya sikke bırakanlardan bazısına hamiline yazılı makbuz vermişler, bazısına da hesap açmışlar. Yazılı talimat verdiği takdirde bu hesaptan onun adına ödeme yapmışlar. Hesap sahibinin talimatı bir çek görevi görmüş. Hamiline yazılı bu çekler piyasada para gibi kullanılmaya başlanmış. Kimi iş adamları bu çeklere daha çok güveniyor ve onları nakitlere tercih ediyorlarmış. Çünkü altın ve gümüş paralarda ağırlık ve ayar büyük önem taşır. Bankerler bu konuda uzman olduklarından onlardaki paranın ağırlık ve ayarına güveniliyormuş.
Bankerler, kasalarındaki altın ve gümüşün fazla talep edilmediğini, çek ve makbuzların tercih edildiğini görmüşler. Bunu fırsat bilmişler ve ellerindeki altın ve gümüşün, nakit talebini karşılayacak kadar olmasına dikkat ederek kredi isteyenlere hamiline yazılı makbuz vermeye veya çek yazabilecekleri birer cari hesap açmaya başlamışlar. Böylece verdikleri kredi, elerindeki altın ve gümüş stoğunun birkaç katına çıkmış, piyasayı bu çek ve makbuzlar sarmış[446].
Bankalar da benzeri bir tecrübe yaşamışlar ve vadesiz mevduattan kredi verilebileceğini keşfetmişler. Çünkü tecrübeler, bu hesapların uzun vadede fazla değişmediğini, vadesiz mevduat hacminin oldukça düzenli yürüdüğünü, bazı hesaplar çekilse de açılan yeni hesapların sağladığı fonlarla kayıpların giderilebildiğini göstermiştir. Ancak her şeye rağmen beklenmedik nakit talebi olabilir ve bankalar sıkıntıya düşebilirler. Bu sebeple ihtiyatlı bankacılar mevduatın belli bir kısmını kasalarında nakit şeklinde tutarak bu poblemi halletmeye çalışmışlardır. Buna bankacılık dilinde kasa ihtiyatı denir.
Bankaların kaydî para mekanizmaları şöyle işler:
Bankaya bin liralık mevduat yatırıldığını düşünelim. Banka bu parayla kredi taleplerini karşılar. Birinci kişiye bin lira kredi açar, bunu onun cari hesabına kaydeder ve ona bir çek koçanı verir. Para bankadan çekilmediği için onu, aynı usulle ikinci müşteriye kredi olarak tahsis eder. Onun için de bir cari hesap açar ve bir çek koçanı verir. Bu işlemi üçüncü, dördüncü, beşinci ilh. müşterileriyle yapar gider. Böylece kendine yatırılmış olan bin lirayı onlarca müşterisine borç vermiş ve bu borcun kullanıldığı çekler yoluyla piyasaya bol miktarda kaydî para sürmüş olur. Bunun bir sınırı yoktur.
Elinde çek bulunanlar veya vadesiz mevduat sahipleri bankadan nakit para çekebilirler. Kasada bunu karşılayacak kadar para olması gerekir. Bu sebeple çıkardıkları kaydî paraya bir sınır koymak gerekmiştir. Siyasi otoritenin munzam karşılığı zorunlu hâle getirmesi bu ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. Munzam karşılık oranları, dolaşıma çıkacak kaydî parayı kontrol bakımından da önemlidir.
Bir bankanın bulundurması gereken munzam karşılık oranı %10 ise kendine yatırılan bin liralık mevduat ile şu şekilde bir kaydî para ihracı seyri meydana gelir :
|
İşlem |
Mevduat |
İhtiyat |
Kredi |
|
1. |
1000 |
100 |
900 |
|
2. |
900 |
90 |
810 |
|
3. |
810 |
81 |
729 |
|
4. |
729 |
72.9 |
656 |
|
n |
... |
.... |
..... |
Toplam kaydî para miktarı 9.000
Mevduat vadesiz olursa hesap sahibine de bin liralık çek kullanma imkânı verileceğinden kaydî para miktarı on bin liraya çıkar.
Banka, yaptığı ilk işlemde yüz lira karşılık ayırıp 900 lira kredi verir. 900 lirayı vadesiz hesaba kaydettiği için tekrar kredi açma imkanı doğar, bu defa onun 90 lirasını karşılık ayırıp 810 lirasını kredi olarak verir. Birkaç işlemden sonra verdiği kredinin miktarı dokuz bine, vadesiz mevduat sahibinin kullanacağı çekle birlikte ihraç ettiği kaydî para on bine çıkmış olur.
Bu 10.000 lira, bankanın ödemeyi üstlendiği borçtur.
10- Özel finans kurumlarının fonları daha akılcı şekilde kullanılabilir.
Faizli kredi alanlar kolayca sıkıntıya düşebilirler. Sıkıntıyı azaltmak için bu kredileri ya kısa vadeli ihtiyaçlarında ya da kısa vadede yüksek kâr getirecek yatırımlarda kullanmak zorunda kalırlar. Bu sebeple banka kredileriyle orta ve uzun vadeli yatırımları gerçekleştirmek pek mümkün olmaz.
Kredi alanlar, ayrıca yüksek kâr elde etmek zorundadırlar. Çünkü kazançları, ödeyecekleri faiz miktarının altına düşerse iflasa varan sıkıntılar baş gösterir. Zira banka, kredi kullananın hiçbir riskini kabul etmez.
Özel finans kurumu kredi vermediği için bu tür sıkıntılara sebep olmaz. O, müşterileriyle ya alım satım akdi, ya ortaklık (mudarebe, müşareke) ya da finansal kiralama yapar. Alım satım normal seyri içinde yürüyeceği için müşteriye ek külfet yüklemez. Borcun gecikmesi hâlinde temerrüt faizi de olmaz.
Özel finans kurumu ile orta ya da uzun vadeli ortaklık yapılabilir. Yatırımın her türlü riskine finans kurumu da katılacağı için yatırımcı, doğabilecek tehlikeyi tek başına göğüslemek zorunda kalmaz.
11- Özel finans kurumu bankadan daha rahat bir ortamda çalışır.
Banka, çoğunlukla borçlarına karşılık %10 gibi bir ihtiyat bulundurup diğer paralarını kredi olarak dağıtır. Bu sebeple, meydana gelen ani mevduat azalışları bankayı zora sokar. Hele bu iş için banka ihtiyatları kâfi gelmezse mevduat sahipleri arasında bir panik meydana gelir ve sonuçta birçok banka batar.
Özel finans kurumunda böyle sıkıntılar yaşanmaz. Çünkü bu sistemde katılma hesabı sahiplerinin her biri kurumun iş ortağıdır. Parasını çekmek isteyenin ortaklık şartlarına uyması gerektiğinden ne kurum sıkıntıya girer ne de panik doğar. Eğer ortada bir zarar varsa buna hesap sahibi de katlanır.
12-Özel finans kurumu gerçek kazanç elde etme imkânı verir.
Mevduat sahiplerinin bankadan aldıkları faiz, çoğu zaman enflasyonun altında kalır. Bu sebeple onlar enflasyonun gönüllü kurbanı sayılırlar. Meselâ Türkiye’de 1935’te tahvile para yatırmış birinin % 7 net bileşik faiz hesabıyla gelirini de anaparaya eklediği hâlde 1975’te mal varlığı İstanbul Ticaret Odası endekslerine göre eksi değerinin % 17’si olduğu hesap edilmiştir[447]. Bu kişi % 83 oranında kayba uğramış olmaktadır. Aslında bu tablo her yerde buna yakındır. Halkın tasarruflarının miktarı daima düşmektedir. Meselâ 1910 yıllarında dünyada toplam tasarrufun % 80’i halkın biriktirdiği paralardan oluşmakta iken 1960’larda bu oran % 42-45 civarına inmiştir[448]. 2000 yılının Türkiye'sinde halkın tasarrufu kavramı hemen hemen kalmamıştır.
Özel finans kurumları, katılma hesabı sahiplerine kârdan pay verirler. Kâr etmiş sayılmaları için mevcut enflasyonun üzerinde bir gelir elde etmeleri icap eder. Bu sebeple finans kurumlarının görevleri hem ellerinde bulundurdukları paraları enflasyona karşı korumak hem de o paralarla gerçek kâr elde ederek katılma hesabı sahiplerine bundan pay vermektir. Çünkü kendileri ancak gerçek kârdan pay alabilirler. Bugün bu yapılmamaktadır ama olması gereken budur.
IV- ÖZEL FİNANS KURUMUNUN İŞLEYİŞİ
Özel Finans Kurumu, fonlarını emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile toplayıp akıllı ve ilerisini düşünen bir tüccar ve sanayici sıfatıyla kullanarak faizsiz malî aracılık yapar ve ayrıca bankacılık hizmetlerini yürütür.
A- Malî Aracılık
Malî aracılık, tasarruf sahiplerinin paralarını toplayıp belli esaslara göre işletmektir.
Özel finans kurumları hem vadeli hem de vadesiz fon kabul ederler. Vadeli fonlar ortaklık esaslarına uygun olarak alınır. Bunların önemli bir bölümü, müşterilerin istedikleri malları almak için kullanılır. Genellikle peşin aldıkları malı vadeli olarak sattı
klarından müşterilerinin durumunu iyice araştırmak, onlardan kefil, rehin vs. gibi teminatlar almak zorunda kalırlar. Bundan başka aşağıda belirtilen selem, ıstısna, mudarebe, müşareke, ithalât, ihracat, finansal kiralama gibi işlemleri de yaparlar. Ortaklıklar kurar veya sanayiin ihtiyacı olan takım, teçhizat, ham madde vs. alıp onlara vadeli olarak satarlar. Böylece finans kurumları tasarruf sahipleri ile ona ihtiyaç duyanlar arasında bir malî aracılık yapmış olurlar. Malî aracılığın iki ayağı vardır; biri fon toplama, diğeri de fon kullanmadır.
1-Fon toplama
Tasarruf sahipleri, finans kurumunda vadesiz ve vadeli olmak üzere iki farklı hesap açtırabilirler. Vadesiz olana cari hesap, diğerine de katılma hesabı adı verilir.
a- Cari hesap
Cari hesap, ödünç esaslarına uygun olarak açılır. Kurum bu parayı kullanabilir. Bundan dolayı bir kâr payı vermez. Fon sahibi, parasının tamamını veya bir kısmını istediği zaman çekebilir.
Cari hesap sahiplerine çek defteri, çek/senet tahsili, havale gibi bazı hizmet ve kolaylıklar sağlanabilmektedir.
b- Katılma hesabı
Buna, Kâr ve Zarara Katılma Hesabı da denir. Ortaklık sermayesi olarak toplanan paraların takibi bu hesaptan yapılır. Bunun için mudarebe veya müşareke kurallarına uymak gerekir. Türkiye'de faaliyet gösteren finans kurumları fonlarını mudarebe esasına göre toplarlar. Bu hesaplar, 30 gün, 90 gün, 180 gün, 360 gün veya daha uzun vadeli olmaktadır.
Finansal kiralama işinde kullanılmak üzere "Leasing Katılma Fonu" adı ile 4 yıl vadeli ayrı bir kâr/zarara katılma hesabı açan kuruluşlar da vardır.
Hiçbir hesap sahibine önceden belirlenmiş sabit bir kâr veya anapara garantisi verilmez. Onlara sadece, fonların işletilmesi sonucu elde edilen kârdan pay verilir.
Fon toplama işi, hem şubeler hem de muhabir bankalar aracılığıyla yapılır. Muhabir bankanın faizli olması sisteme aykırı olmaz. Çünkü onun yaptığı, tasarruf sahibinden aldığı parayı ilgili finans kurumuna, finans kurumundan aldığı kâr payını da tasarruf sahibine aktarmaktan ibarettir. Bu da faizli bir işlem değildir.
Hesap sahipleri, 30 gün önceden ihbar etmek kaydıyla vadesi dolmadan para çekebilmektedirler. Çünkü para kullanılmamışsa çekilen para kadar mudarebe sermayesi azalmış olur. Eğer kullanılmış da paranın tamamı alacağa dönmüşse alacağın tahsiline kadar beklemek gerekir. Sermayenin bir kısmı nakit olarak dururken, bir kısmı alacağa, bir kısmı da mala dönüşmüşse, karşılıklı rıza ile nakit ve mala mahsuben bir ödeme yapılabilir. Finans kurumları çok sayıda tasarruf sahibinin sermayesini bir havuzda topladığı için daima bu son durumda olurlar. O zaman onlar, hesap sahibi ile olan akdi, onun isteği üzerine tamamen veya kısmen bozup nakdî ödeme yapabilirler.
2- Fon Kullandırma
Gerekli parayı vermeye finansman (financement) denir[449]. Finans kurumları, müşterilerinin ihtiyaç duyduğu nakit parayı sadece onlara ortak olarak verebilirler. Bunun dışında para vermez, peşin aldıkları mal veya hizmeti veresiye satarak ihtiyaçları karşılarlar. Fon kullandırmayı, para temini, mal temini ve hizmet temini diye üçe ayırabiliriz:
a- Para temini
Ortaklık sisteminde para temini, sadece mudarebe ve müşareke yoluyla olabilir. Finans kurumları bunu, "Kâr ve Zarara Katılma Yatırım Ortaklığı Sözleşmesi" ile yaparlar.
Bu, fon kullanan gerçek veya tüzel kişinin tüm faaliyetlerinden doğacak kâr ve zarara katılma biçiminde olabileceği gibi, belirli bir faaliyetten doğacak kâr ve zarara katılma biçiminde de olabilir.
1) - Mudarebe
Mudarebe, bir taraftan sermaye, diğer taraftan emek olmak üzere kurulan bir ortaklıktır. Kârın hangi orana göre pay edileceğini sözleşmede belirlemek şarttır. Böylece parası olduğu halde onu işletemeyenlerle iş yapma kabiliyeti olduğu halde parası olmayanlar mudarebe ortaklığı ile bir araya gelmiş ve her iki tarafın ihtiyacı da karşılanmış olur.
Bir iş için gerekli sermayenin tamamını eğer finans kurumu verir, ikinci taraf da işe yalnız emeği ile ortak olursa bu bir mudarebe olur. Kurum, iş bitiminde sermaye ile birlikte kendine düşen kârı alır. Kâr yoksa yalnızca sermayeyi alır. Böylece risk, dengeli olarak paylaşılmış olur. Finans kurumu, parasından gelir elde edememiş, işletmeci de çalışmasının karşılığını alamamış olur. Zarar olursa, mudarebede zarar sermayeye yükleneceğinden finans kurumu bu zararı kabul eder.
2) - Müşareke
Müşareke, bir ekonomik faaliyeti yürütmek için kurulan her türlü ortaklıktır. Müşarekede taraflardan her biri az veya çok sermaye koyar. Elde edilen kârın hangi orana göre paylaşılacağı sözleşmede belirtilir. Sermayenin belli bir oranı ya da belli bir miktar kâr vermek üzere yapılan müşareke geçersiz olur. Meselâ taraflardan biri 100 lira sermaye koymuşsa, ona verilecek kârın, bu 100 liranın belli bir oranı, meselâ %20'si kadar olacağı yahut ona verilecek kârın 10 lira olacağı şeklinde bir şart ile yapılan müşareke geçersiz olur. Bu durumda alınan sermaye iade edilir. Eğer ikinci taraf bu parayı kullanırsa bütün risk ona ait olur. O paradan elde ettiği bütün kâr da kendinin olur.
Finans kurumlarının yaptığı ticarî ortaklıklar, belli işlerin yapılıp bitirilmesi ile sınırlı kalır. Yani bir malın alım satımı, üretimi veya pazarlanması için çoğunlukla bir işlemlik ortaklık kurulur. İş bitince ortaklık sona erer. Bir ticaret veya sanayi kurumunu işletmek üzere ortaklık kurulmasına da bir engel yoktur[450].
Ortaklık, ister mudarebe, isterse müşareke şeklinde olsun, parayı tehlikeye atmak olur. Ama ekonomik hayatta tehlikesiz iş yoktur. Alınan bütün teminatlara rağmen banka kredilerinin dahi geri dönmeme tehlikesi daima vardır. Mudarebe ve müşarekede tehlike daha fazladır ama kazanç umudu da fazladır. Bu umut, insanları o tehlikeye girmeye zorlar. Unutmamalıdır ki, ortaklıklar, ekonomik hayatın motorlarıdır. Onlar olmasa ne bankanın kredi vereceği ne de finans kurumunun iş yapacağı kuruluş kalır. Banka ve finans kurumu da birer ortaklıktır. Banka da ortaklık sistemine göre kurulur ve çalışmalarını ortaklık sisteminin kurumları ile sürdürür.
Ortaklıklardan doğacak tehlikeyi azaltıcı ve kazanç ihtimalini artırıcı tedbirler alınabilir. En önemlisi riski yaymak olmalıdır. Bunun için her bir ortaklığa ayrılacak sermayeyi sınırlı tutup müşareke ve mudarebe sayısını artırmak gerekir. Böylece birinin zararını diğerlerinin kârlarıyla karşılayıp kârlı duruma geçmek kolay olur.
Mudarebede proje ile ilgili detaylar ortaya konmalı ve paranın projeye uygun harcanması denetlenmelidir. Yoksa mudarib gereken titizliği gösteremeyebilir.
Müşarekede ortağın daha çok sermaye koymasına dikkat etmelidir. Ortağın daha çok sermaye koyması, onu dikkatli davranmaya zorlar ve kâr ihtimali yüksek olur.
b - Mal temini
Finans kurumları buna üretim desteği sağlama derler.
Finans kurumu peşin fiyatla mal satmaz. Çünkü parası olan gider, malı kendi alır. Finans kurumu, malı yurt içinden veya yurt dışından peşin alır, vadeli satar veya kiraya verir. Bu sebeple finans kurumunda mal temini; vadeli satış, selem, ıstısna ve finansal kiralama (leasing) yollarıyla olur.
1) Vadeli satış (mürabaha)
Malın peşin satılması arzu edilse de veresiye satışlar vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. Cebinde parası olmayan bir memur, maaş gününe kadar aç bekleyemez, ihtiyacını veresiye alım yaparak giderir. Bu ihtiyacı, zaman zaman herkes duyar. Malların peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasında fark olabilir. Bu fark faiz değildir.
Bir alım satımda, satıma konu olan mal mevcut ve belli olur, fiyatı konusunda taraflar anlaşır, taksit miktarları ile ödeme günleri belli olursa bu, geçerli bir satış olur. Artık o malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olması önemli olmaz[451].
Finans kurumları, peşin alır vadeli satarlar. Böylece satıcı, malını peşin satma, alıcı da onu veresiye alma imkanını elde eder. Bu satışa murabaha adı verilir.
Murabaha, ister peşin, ister veresiye olsun bir malın maliyetinin ve ondan elde edilen kârın müşteriye tam olarak söylenmesi suretiyle yapılan satıştır. Müşteri, finans kurumunun ne kadar kâr ettiğini ayrıntılarıyla bildiği için onların yaptığı her satış murabaha olur. Ama bizde murabaha kelimesinin kötü bir geçmişi vardır. Osmanlılar bu kelimeyi muamele-i şer'iyye karşılığı kullanmışlardır.
Muamele-i şer'iyye, faizin hileli yollarındandır. Ödünç verene sağlanan menfaate, alım satımdan doğmuş kâr görüntüsü verilir. Meselâ kişi bir malını, ödünç verecek olanın önüne koyar ve "Bunu sana 10.000 liraya sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öder. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11.200 liraya sat." der, o da satar ve teslim eder. Böylece ödünç verilmek istenen 10.000 lira verilmiş, borçlu buna karşılık 11.200 lira borçlanmış, yıllık %12'lik faize de kâr görüntüsü verilmiş olur. Bunun birçok usulü vardır. Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandığı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için her gün defalarca satılır, müesseseye hibe edilirmiş. O zaman bu gibi yöntemlerle çalışan çok sayıda para vakfı vardı. Bunlar halka kredi verir, alacakları faizi göstermelik satışlarla meşrulaştırırlardı.
Bir adı da murabaha olan muamele-i şer'iyye faizin hileli yollarından olduğu için halk vicdanı buna tepki duymuş ve murabaha kelimesi zamanla faizcilik ve tefecilik anlamında kullanılmış, fahiş faizle borç verip halkı soyan insafsız bankere murabahacı adı verilmiştir[452]. Bu murabaha, göstermelik bir satış, finans kurumlarınınki ise gerçek satıştır. Türkiye'deki finans kurumları, satın aldıkları malı darhal satmak zorundadırlar. Bu, onlara ilgili kanunun yüklediği bir görevdir. Satın alınan malın derhâl satılması, sıkça rastlanan bir durum değildir. Bu sebeple bunu da göstermelik satış kapsamına sokanlar az değildir. Hâlbuki, burada birinden alınan mal, bir başkasına satılarak gerçek bir satış yapılmaktadır. Nitekim bu şekilde satış yapan birçok kuruluş vardır. Meselâ bir kiremit fabrikasının malını satan kişi, kendine gelen siparişi derhâl fabrikaya geçer ve malı aldığı anda satar, sonra bu mal, doğrudan müşterinin gösterdiği adrese gider. Mal, müşteri bulmak için bekletilir. Müşterisini bulan hiç kimse malını bekletmez, derhâl satar.
Günümüzde şirketler grubu ve birçok şirkete sahiplik yapan holdingler vardır. Bunlara bağlı şirketlerin birinden alınan malı diğerine satma halinde muamele-i şer'iyye gibi bir durum meydana gelebilir. Gerçek satış yapıldığından emin olmadıkça bu gibi işlere girmemek gerekir.
2) Selem
Selem, para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan bir satım akdidir. Veresiye satışın tam tersine işler. Selemde malın cinsinin, nev'inin, özelliklerinin, miktarının, bedelin miktarının, teslim yerinin ve teslim tarihinin akit sırasında tespiti şarttır[453]. Şartlarına uygun olarak yapılan bir selem sebebiyle ileri bir tarihte üretilecek mallar şimdiden satılmış ve ihtiyaç duyulan para elde edilmiş olur. Diğer taraftan müşteri de ileri bir tarihte ihtiyaç duyacağı malı şimdiden almış ve taraflar faize girmeden ihtiyaçlarını karşılamış olurlar.
3) Istısna
Bu bir sipariş akdi, bir şeyi yapmak üzere imalâtçı ile yapılan anlaşmadır. Istısna’ın selemden farkı, paranın peşin verilmesinin şart olmaması ile malı teslim tarihinin kesin olmamasıdır. Bu şekilde imalâtçı, imal edeceği mal için ihtiyaç duyduğu parayı elde ettiği gibi onu satmayı da sağlama almış olur. Müşteri de kendisine lâzım olan malın siparişini vermenin rahatlığı içinde bulunur.
Müşteri siparişini finans kurumuna, finans kurumu da imalâtçıya verir. Malın üretilememesi veya üretimin isteğe uygun olmaması halinde müşteri finans kurumunu sorumlu tutar. Bu durumda finans kurumu o malı bir başka yerden temin edip müşteriye vermek zorunda kalır. Finans kurumu da imalâtçıyı sorumlu tutar.
4) Finansal kiralama (leasing)
Finansal kiralama, bir malı satın alarak ona ihtiyaç duyan kişi ve kuruluşlara kiralamaktır. Bu, faize girmeden yatırım yapma imkânı sağlar. Kiralama ya normal ya da mülkiyetin devriyle sonuçlanacak bir şekilde yapılır.
Normal kiralama, kiraya verilen malın, kira müddeti bitiminde geri alınması şeklinde olur. Meselâ bir leasing şirketi, sanayicinin ihtiyaç duyduğu bir fabrika binasını yaptırır veya satın alır, ona 10 yıllığına kiraya verir. Süre sonunda sözleşme yenilenmezse binayı geri alır. Şirketle sanayici arasında bu konuda bir ön sözleşme yapılabilir. Böylece taraflar, karşılıklı taahhüde girmiş olurlar. Bu taahhüt taraflardan birinin diğerini zarara sokmasını önleyecek biçimde yapılabilir. Fabrikanın kurulması için gerekli takım ve tezgahlar vs. de aynı usulle alınıp kiralanabilir.
Mülkiyetin devriyle sonuçlanan kiralama satış ile kiranın birleşmesinden doğan yeni bir akit sayılmaktadır. Buna göre, kiralanan mal 100 hisse itibar edilirse ilk taksitte bunun 1 hissesinin bedeli, 99 hissesinin kirası alınır. Yani yapılan her ödemenin bir kısmı mal bedeli, bir kısmı da kira bedeli olur. Taksitler ödendikçe kiracının o maldaki payı artar. Bu pay yüzde yüze ulaşınca kiracı, malın sahibi olur. Bize göre bu, vadeli satıştan başka bir şey değildir. Bu sebeple ilişkiler, vadeli satışa göre düzenlenmelidir.
3 - Hizmet temini
Finans kurumu, banka gibi kredi kuruluşu değil, mal ve hizmet satan ticari bir kuruluştur. Bu sebeple mal ve hizmet satan kuruluşlar ne iş yaparlarsa finans kurumu da o işleri yapar.
Finans kurumu taşeronluk yapabilir. Meselâ, bir işletmenin bazı hizmetlerini belli bir meblağ karşılığında belli bir süre için üstlenebilir. Bu süre içindeki İşçi ücretlerini ve sabit giderleri karşılar. Böylece nakit sıkıntısı içinde olan veya elindeki nakitleri bir başka işte kullanma durumunda olan işletme, bu ihtiyacını faize girmeden karşılamış olur.
Yine bir reklam ajansı gibi çalışıp, basın ve yayın organlarından aldığı reklamları pazarlayabilir.
Bir oteli veya seyahat şirketini belli bir süre için kiralayarak bu süre içindeki bütün gelirlere sahip olabilir.
Finans kurumu, meşru ölçüler içinde her türlü hizmeti yapabileceği için büyük bir iş sahasına hizmet satabilir.
B - Bankacılık Hizmetleri
Emanet kabulü, ikraz (ödünç verme), istikraz (ödünç alma), banka havalesi, senet tahsili, poliçe, kredi mektubu, banka kartı, çek, banka teminat mektubu, kredi kartı, aval, kambiyo işlemleri, altın ve gümüş alım satımı (sarf) gibi bankacılık hizmetleri, bir komisyon karşılığı faizsiz olarak yürütülebilir.
1- Emanet kabulü
Bankalar, menkul değerleri ve birkısım kıymetli eşyayı emanet olarak kabul edip saklarlar. Bunun için kiralık kasalar bulundururlar.
Kıymetli eşyanın güvenli bir şekilde saklanması zaman zaman ciddi bir ihtiyaç olur. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi olmadan önce Mekkeliler ona güvenir, para ve kıymetli eşyalarını onun yanında saklarlardı. Bu özelliğinden dolayı kendisine el-Emîn (güvenilir kişi) lakabı verilmişti. Allah'ın Elçisi olduktan sonra kimi Mekkeliler, her ne kadar inanmamış ve karşı gelmiş olsalar bile ona olan güvenlerini yitirmemişlerdi. O, Mekke’den Medine’ye hicret ederken yanındaki emanetleri Ali’ye (r.a.) teslim etmiş ve onları sahiplerine ulaştırmasını istemişti[454] Ali, bu malları teslim ettikten sonra Medine’ye hicret etmişti.
2 - Mevduat kabulü
Saklanması için bırakılan şeye vedîa () denir. Mevduat, mevdûe'nin çoğuludur, vedîa olarak bırakılmış şeyler demektir. Bankaya yatırılan paraya da mevduat denir. Burada mevduat kelimesi çoğul değil, tekildir.
Bu paralar fıkıh bakımından mevduat değildir. Çünkü mevduatın korunması ve kullanılmaması gerekir. Zayi olması halinde bakılır, eğer onu kabul eden kişinin bir kusuru yoksa tazmin etmez. Hâlbuki, bankalar bu paraları kullanma hakkına sahiptirler. Zayi olsa, bankanın kusuru var mı, yok mu diye bakılmadan para sahipleri, onları isteyip alabilirler. Bu sebeple banka mevduatı ona verilmiş ödünçten (karzdan) başka bir şey değildir.
Ödünç (karz), mislini geri almak için mislî bir malı vermek üzere yapılan sözleşmedir.
Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pazarda dengi bulunabilen maldır. Borçlu, borç aldığı malın aynısını değil, mislini yani dengini vermekle yükümlüdür. Karz için tespit edilen vade de alacaklıyı bağlamaz[455].
Gerek finans kurumlarında ve gerekse bankalarda bulunan vadesiz hesaplar müşteriler tarafından bu kuruluşlara ödünç verilmiş paralardır. Onlar bu paraları kullanıp gelirinden yararlanabilirler.
Emanet bırakılan bir mal, emanetçinin kusuru olmadan zayi olsa emanetçiye ödettirilmez[456]. Bir de emanetçi bu malları sahibinin izni olmadan kullanamaz. Hâlbuki ödünç (karz) öyle değildir. Ödünç alınan şey, hiç kullanılmadan ve bir kusur işlenmeden zayi olsa borçlunun onu ödemesi gerekir.
Karz, her zaman istenip alınabileceğine ve zayi olması halinde tazmin ettirileceğine göre tasarruf sahibi, parasını emanet yerine karz olarak vermeyi tercih eder. Bu, karşı taraf için de yararlıdır. Çünkü bu takdirde o, parayı kullanabilecek ve ondan faydalanacaktır.
Sahabeden Zübeyr b. Avvam (r.a.), güvenilir bir kişiydi. Halk, kıymetli mal ve paralarını ona emanet ederdi. Oğlu Abdullah b. Zübeyr’in (r.a.) bildirdiğine göre kendine emanet bırakmak isteyene şöyle derdi:
- Hayır. Sadece ödünç olarak kabul edebilirim, çünkü zayi olmasından korkuyorum.
Zübeyr b. el- Avvam’ın[457] yanında bu şekilde iki milyon iki yüz bin dirhem birikmişti[458]. 4.35 gr.lık bir Bizans altını o devirde on dirhem değerinde olduğu için biriken para, 220.000 adet Bizans altını eder. Bu, o zaman için önemli bir meblağdır.
3 - İstikraz (ödünç alma)
Kısa vadeli para ihtiyacı istikraz yoluyla karşılanabilir. Ödünç bazen sadakadan efdal olur. Faizsiz verilen ödünce karz-ı hasen denir.
Finans kurumları, bazı müşterilerine, herhangi bir menfaat beklemeksizin ödünç verebilirler. Bu şekilde müşterilerinin yanında itibarlarını artırmış olurlar. İstismara açık olan bu imkânı çok dikkatli kullanmak gerekir.
4 - Banka havalesi
Banka havalesi, bir kimsenin kendi adına, diğer bir kimseye para, kıymetli evrak ya da benzeri şeyleri vermeye bir üçüncü kişiyi yetkili kılmasıdır. (Borçlar Kanunu m. 457). Bu, fıkıh açısından havale değil, vekâlet işlemidir. Banka havalesi yaptıran kişi bu konuda bankayı kendine vekil etmiş olur. Çünkü vekil, başkasının bizzat yapması gereken bir işi yüklenir ve kendini o konuda onun yerine koyar. Meselâ birine bir miktar para verecek olan, o parayı bir başkası aracılığıyla da verebilir. Bu başka kişi o şahsın vekili olur. Fıkıh açısından havale poliçe konusu işlenirken anlatılacaktır.
Gerek şehir içinde ve gerekse şehirler arasında para taşıyanlar, gönderenin vekili olur. Vekilin elindeki şeyler emanet olacağı için bir kusuru olmadan bunlar kayıp ya da telef olursa vekilin onu ödemesi gerekmez.
Vekil, elindeki emanetleri kendi malına katamaz ve kendi işi için kullanamaz. Eğer böyle yaparsa kaybolma veya telef halinde, kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın onların bedelini ödemesi gerekir. Bugün finans kurumları ve bankalar havale için aldıkları paraları kendi paralarına katmakta ve kısa bir süre için de olsa, kendi işleri için kullanmaktadırlar. Bu sebeple onların aracılığı ile havale edilen paraların çalınması veya zayi olması halinde karşılığını ödemeleri gerekir.
5- Senet tahsili
Banka veya finans kurumu, alacaklı adına borçlunun parasını tahsil eder. Gerek senet tahsili ve gerekse banka havalesi için alınan ücret vekâlet ücretidir.
6- Poliçe
Poliçe, İtalyanca polizzadan alınmıştır[459]. Fıkıh kitaplarında geçen el-bolîsa ()[460] da o kelimeden alınmış olmalıdır. Ömer Nasuhi BİLMEN buna poliçe demiştir[461]. Ancak el-bolîsa poliçeden biraz farklıdır, süftece anlamındadır. Süftece, banka kartı başlığı altında gelecektir.
Poliçe, bir alacaklının borçlusuna hitaben düzenlediği bir kambiyo senedidir. Bu senet, borçlunun belli bir tarihte ödeyeceği bir borcu, üçüncü bir kişiye ya da onun havale edeceği başka bir kişiye ödemesi emrini içerir.
Kambiyo senedi, bono, çek ve poliçeye verilen ortak addır. (TK 582). Bunlara ticari senet de denir.
Bir poliçede, keşideci, muhatap ve lehtardan oluşan üç taraf vardır. Keşideci poliçeyi düzenleyen alacaklı, muhatap ödemeyi yapacak olan borçlu, lehtar da senedi teslim alan üçüncü kişidir. Muhatap ödemeyi ona yapar.
Muhatap poliçeyi kabule zorlanamaz, ama kabul edince ilişkinin bir tarafı haline gelir. Lehtar poliçeyi vadesinden önce ciro edip bir başkasına teslim edebilir. Böylece o, poliçeden doğan haklarını devretmiş olur.
Ciro, ticarî senetleri veya çekleri, arka yüzüne imza atmak suretiyle devretmektir. Ciro eden lehtara ciranta denir. Bu imza ile o, muhataba, bu borcu yeni bir lehtara ödemesi için talimat vermiş olur. Cironun usulüne uygun olması için cirantanın imzası yeterlidir. Senedi rehin bırakmak amacıyla da ciro yapılabilir. Bu takdirde senedin arkasına "bedeli teminattır" veya "bedeli rehindir" gibi bir ibare yazılır. Poliçede birçok ciranta bulunabilir. Poliçe, muhatap tarafından ödenmezse bütün cirantalar, senedi en son elinde bulunduran hamile karşı zincirleme kefil sayılırlar.
Poliçe, fıkıh bakımından bir havaledir. Fıkıhta havale, borcu bir zimmetten diğerine nakletmek, yani borcu ödeme yükünü başkasına yüklemek demektir.
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
Sizden biri ödeme gücü olana yönlendirilirse o, ona yönelsin[462].
Ödeme gücü olanın borcunu geciktirmesi zulümdür. Kim ödeme gücü olan birine havale edilirse onu kabul etsin[463].
Havalede üç taraf olur. Birincisi havaleyi yapan borçlu (muhîl), ikincisi havaleyi kabul eden alacaklı (muhalün leh) üçüncüsü de havale ödeyicisi (muhalün aleyh) dir. Havalenin geçerli olması bu üçü tarafından kabul edilmesine bağlıdır. Havale yalnız alacaklı (muhalün leh) ile havale ödeyicisi (muhalün aleyh) arasında da olabilir[464]. Muhalün aleyh (havale ödeyicisi) ya da muhalün leh (alacaklı) havale sırasında hazır bulunmayabilir. Bunlar diğer iki kişi arasında yapılmış olan havaleyi daha sonra kabul ederlerse havale geçerlilik kazanır[465].
Ahmet borçlu, Mehmet alacaklı, Hasan borcu ödemeyi kabul eden üçüncü şahıs ve borç miktarı 100 lira olsun. Böyle bir işlemde genellikle Hasan'ın da Ahmet'e aynı tarihte ödenecek 100 lira borcu olur. Normal havalede Ahmet Mehmet'e, "Alacağını git Hasan'dan al." derken poliçede Ahmet Hasan'a der ki, bana olan borcunu Mehmet'e öde. Burada ilişkilerde temel bir değişiklik olmadığı için poliçe havale kapsamına girer.
Fıkıh bakımından ciro, tekrar havalede bulunmak demektir ki, bu mümkündür.
Cirantaların zincirleme kefil olmalarına bir engel yoktur. Bu durumda havale ile birlikte kefalet işlemi de yapılmış olur[466]. Bu kefalet, poliçenin ciro edilmesi konusundaki örften dolayı kendiliğinden olur.
Banka kartı, kredi mektubu ve çek düzenleme işlemleri ile menkul kıymetlerin ciro edilmesi işlemi de birer havaledir.
7 - Kredi Mektubu
Kredi Mektubu, bir bankanın müşterisine, kendi şubelerinden ya da muhabirlerinden para çekmesi için verdiği mektuptur. Buna itibar mektubu da denir.
Urvetü’l-Bâriki, Allah'ın Elçisi'nden bir şey istemiş, o da bir alâmet (nişan, simge) vererek “Hayber’deki vekilime git, bu alâmete dayanarak sana istediğini versin.” demişti[467]. Kredi mektubu da bu alâmet gibidir. Hayber'deki vekil, o alâmeti görünce bu şahsa nasıl ödeme yapmışsa, bankalar da, ilgili bankanın veya finans kurumunun mektubunu görünce o şahsa ödeme yaparlar.
Kredi mektubuna karşılık alınan ücret bir hizmete karşılık alınmış ücrettir.
8 - Banka Kartı
Banka kartı, bankanın müşterisine verdiği bir çeşit kimliktir. Üzerinde müşterinin adı, hesap numarası, fotoğrafı, imzası ve kartın geçerlilik süresi yazılır. Bu kartla birlikte kullanılabilecek bir de çek karnesi vardır. Banka şubeleri bu çekleri belli bir miktara kadar provizyon almadan yani hesabında para olup olmadığını araştırmadan kabul ederek ödeme yaparlar.
Hem banka kartı hem de kredi mektubu düzenleme birer havale işlemidir. Alacaklı durumda olan müşteri muhalün leh, kredi mektubunu ya da banka kartını veren muhîl, ödemede bulunan banka da muhalün aleyhtir.
Buna fıkıhta süftece veya bolîsa () denir. Süftece, bir yerde verilen bir paranın, bir ödüncün bir ödeme emri ile diğer yerde tahsil edilmesidir. Bir kimse, bulunduğu yerde bir tüccara bir miktar para verip ondan aldığı ödeme mektubuyla bu parayı gideceği yerdeki tüccardan ya da başka birinden alacak olsa bir süftece işlemi yapılmış olur.
Mekke’de Abdullah b. Abbas (r.a.) Kufe’ye süftece yazmak üzere dirhemler kabul ederdi. Abdullah b. ez-Zübeyr de Mekke’de bazı kişilerin dirhemlerini alır ve Irak’ta bulunan kardeşi Mus’ab b. ez-Zübeyr’e süftece yazardı. Bunlar o süfteceyi götürür Mus’ab’dan paralarını alırlardı. O zaman böyle işlemler yapılırdı[468]. Süftece, daha çok yol tehlikesini ve para taşıma külfetini ortadan kaldırmak için yapılırdı. Para, süfteceyi yazacak kişiye borç olarak verilirdi. Süfteceyi yazan kişi muhîl, onu götüren kişi muhalün leh, süfteceyi kabul edecek olan muhatap da muhalün aleyh durumundadır.
9- Çek (check, cheque)
Kelimenin aslı Arapça sakk () tır[469]. Günümüz Arapça’sında çeke şîk () denir. Bankalar ve finans kurumları, vadesiz hesabı olan bazı müşterilerine çek koçanı vererek çek kullanmalarına imkân sağlarlar.
Çek, ödeme emri olarak yazılan bir belgedir. Çek sahibi parasını önceden vadesiz olarak yatırıp alacaklı duruma gelir. Bir mal ya da hizmet almak veya borç ödemek için bir çek yazıp alacaklısına verir. Alacaklı da bu çeki vererek bankadan veya finans kurumundan alacağını tahsil eder.
Çekle yapılan işlem, fıkıh bakımından bir havale işlemidir. Çeki yazan muhîl, çeki alan muhalün leh, banka veya finans kurumu da muhalün aleyh olur.
İranlı seyyah Nasır Hüsrev, 11. asırda (437-444 h./ 1045-1052 m. senelerinde) yaptığı gezilerle ilgili anılarını yazdığı Sefernâme adlı eserinde, Basra’da gördüğü bir olayı şöyle anlatır:
“..Basra’da sabahleyin Huzaa çarşısında, öğleyin Osman çarşısında, akşamleyin de Kaddâhîn çarşısında olmak üzere günde üç pazar kurulur. Pazarda işlem şöyledir: Herkes parasını sarrafa vererek ondan sakk (çek) alır. Sonra lâzım gelen her şeyi satın alır ve bedelinin ödenmesini sarrafa havale eder. Müşteri şehirde kaldığı süre içinde sarrafın sakkından başka bir şey kullanmaz[470].”
Ahmed Emin’in bildirdiğine göre hicrî IV. asır ortalarında Halep Devleti Emiri olan Seyfüddevle el-Hemedânî, bir sarrafa hitaben ilk çeki yazmış kişidir. Bu çeki o, Bağdat’ı ziyareti sırasında yazmıştı[471] .
Çek kullanma halk arasında yaygınlaştıktan sonra edebî eserlerde çeklerle ilgili parçalara rastlanır olmuştu[472]. Şair Cehza () el-Bermekî (234-324 h./848-936 m.) karşılıksız çeklerle ilgili olarak iki beyit söylemiştir:
Ödülleriniz parmaklarla ve ellerle yazılan kağıt parçaları ise
O kağıtlar bir fayda sağlamaz. İşte benim yazım, alın onu bin tane bine[473].
Mal ve hizmet akışı önemli ölçülere vardığı zaman, alınan malın ve yapılan hizmetin bedelini ödemek için büyük meblağlar bulundurmak ve bunları bir şehirden diğerine ya da bir ülkeden diğer ülkeye nakletmek gerekir. Taşıma güçlüğü yanında bunların çalınma ve kaybolma tehlikesi de olur. Eğer eskisi gibi ödemeler altın ve gümüş ile yapılacak olsa, buna bir de bu paraların ağırlık ve ayarlarını bilme ihtiyacı eklenir. Bu bakımdan çek, önemli bir hizmet görmektedir.
Çeki kullanacak olan kişi, daha önce bankaya veya finans kurumuna vadesiz mevduat yatırmaktadır. Bu mevduat ödünç yani karzdır. Bu ödüncü çekle tahsil eden kişi, para taşıma külfetine ve yol tehlikesine girmeden ödemelerini yapmaktadır. Bu, ödünçten sağlanan bir menfaattir. Menfaat sağlayan her ödünç faiz sayıldığı için kimi fakihler bunu caiz görmezken kimileri de mekruh saymıştır. Para, ödünç olarak verilirken bir süftece yazma ya da sakk (çek) verme şartı koşulmazsa bir sakıncası görülmemiştir[474].
İmam Malik’e şöyle bir soru soruldu:
- Bir kişi başka bir şehirde ödemek üzere birinden ödünç dinarlar ve dirhemler alsa ne olur ?
İmam Malik dedi ki: “Borç veren kişi, arkadaşına iyilik etmek ve kolaylık sağlamak istemiş de Iraklıların süftecelerle yaptığı gibi kendisi için (o beldede ödemeyi) garantilesin diye vermemişse onda bir sakınca görmem[475].”
Hanbelî mezhebine göre “Kişinin, kendi lehine bir süftece yazılması şartıyla borç vermesi caizdir. Ancak buna karşılık bir şey alması doğru olmaz[476].” Çünkü her iki taraf da bundan yararlanır ve bunun taraflara zararı olmaz. Zaten şeriat bir zarar doğurmayan iyi şeyleri yasaklamaz, aksine meşru kılar[477].
Bize göre günümüzde para nakillerinde yaygın bir zorunluluk (umûm’ul-belvâ[478]) olduğu ve süftece yazmayı engelleyecek bir ayet veya hadis de bulunmadığı için bunda bir sakınca yoktur.
10- Banka teminat mektubu
Bankanın, bir kişi ya da kuruluş adına belli bir meblağa kadar doğacak borcu, belli süre için üstlendiğine dair verdiği belgeye banka teminat mektubu denir. Bu, her ne kadar kefalete benzese de kefaletten farklıdır. Çünkü kefalet bir şahsın borcunu üstlenmek ve o borcun borçlu ile birlikte kendinden istenmesini kabul etmektir. Kefalette kefil olunan kişi aleyhine doğmamış bir borç kefilden istenemez, ama teminat mektubunda istenebilir. Meselâ bir kişiden 1 milyon TL. tutarında veresiye mal alacak olan kimse, o kişiye bir teminat mektubu verse de henüz hiçbir şey almasa, o kişi mektupta yazılan meblağı ilgili kurumdan alabilir. Bu durum fıkıh bakımıdan kabul edilemez.
Kefalet iyilik ve teberru sayıldığı için bundan ücret alınması caiz görülmemiştir[479]. Kefalet, kefilin söylediği bir söz ile tamam olur. Bunun için bir belge düzenlenmesi şart değildir. Ama teminat mektubu, adı üstünde bir mektup, özel ifadeler içeren bir belgedir. Bu belgeyi herkes değil, belli finansal kuruluşlar düzenleyebilir. Bunlar hayır kurumları değildir. Banka teminat mektubu düzenleme işi, bir kişinin bir başkasına kefil olmasından da farklıdır. Bu sebeple banka teminat mektubundan komisyon alınabilir.
Belge düzenleme ücretle yapılabilir. Nitekim bir fakih verdiği fetvadan ücret alamaz, ama onu bir kağıda yazmak için ücret alabilir[480]. Çünkü “Bizzat tecviz olunamayan şey bi’t-teba tecviz olunabilir[481].” Yani tek başına yapılması caiz olmayan şey, başka bir şeye bağlı olarak yapılabilir. Fetvasını bir kağıda yazan fakihin alacağı ücret bir kâtiplik ücreti değildir. Kâtip, hazır bir belgeyi yazar. Ama fakih yeni bir belge hazırlar. Kefalet belgesi düzenleme işi de bu kapsamdadır.
11 - Akreditif
Akreditif, bir ithalâtçının, yabancı ülkede bulunan satıcıdan alacağı malın bedelinin tamamına veya bir kısmına bir bankanın kefil olmasıdır. Banka böylece, bir taraftan ithalâtçıyı desteklemiş, bir taraftan da ithal edilecek malın bedelinin ödeneceğine dair diğer ülkedeki satıcıya güven vermiş olur. Bu, dış ticarette önemli bir işlemdir.
Akreditif açmak için gerekli muameleleri yapma karşılığında komisyon alınabilir. Çünkü bu yalnızca bir kefalet değil, içinde kefalet de bulunan bir işlemler bütünüdür.
12 - Kredi kartı
Kredi kartının üzerinde sahibinin adı, soyadı, kartın numarası vs. bulunur. Bu kartı veren kuruluş, kart sahibinin belli yerlerden belli miktara kadar alacağı malların bedelini ödemeyi kabul etmiş olur.
Meselâ A bankası B adındaki kişiye 1 milyon ile sınırlı kredi kartı vermişse onun belli yerlerden 1 milyona kadar yapacağı alımların bedelini ödemeyi kabul etmiş olur. B gider, kredi kartını kabul eden C mağazasından 1000 liralık mal alır ve bu iş için hazırlanmış fişi imzalarsa C mağazası bu fişi ilgili banka şubesine ya da muhabirine ibraz ederek parasını alır. Sonra kredi kartı sahibi aldığı malın bedelini bankaya öder. İşlem bu şekliyle hem bir kefalet[482] hem de vekâlet işlemidir.
Bankanın kefil olması, kredi kartı sahibinin satın alacağı belli miktardaki malın bedelini ödemeyi üstlenmesinden dolayıdır. Vekil olması da borçları takip edip kendi adına ödeme yapması için kart sahibi tarafından yetkili kılınmış olmasından dolayıdır.
Banka, yaptığı bu hizmete karşılık bir ücret alır, bu bir vekâlet ücretidir. Bu ücret, önceden kararlaştırılan oranda, satış bedelinden kesilerek tahsil edilir. Bu çoğu zaman, satıcının kart sahibine yaptığı bir indirim olur. Meselâ, kredi kartını kabul eden kuruluş, 100 liralık satışa karşılık bankadan 95 lira alıyorsa sattığı mal ve hizmetin fiyatından 5 liralık indirim yapmış sayılır. Bu indirimi yapmayanlar o komisyonu müşteriden alırlar.
Kredi kartı sahibi, bankanın tanıdığı süre içinde ödeme yapmazsa banka, faiz tahakkuk ettirir. Faize girmemek için ödemeyi zamanında yapmak gerekir.
Faizsiz finans kurumları da müşterilerine kredi kartı verirler. Onlar, ödemenin geciktirilmesine karşılık faiz alamazlar. Gecikme süresi içinde para değer kaybı olmuşsa bunu alabilirler. Bunun için sözleşmeye şart koyabilirler. Temerrüde düşen borçlulara uygulanabilecek ceza aşağıda gelecektir.
13- Aval
Aval, Arapça havale kelimesinden Fransızcaya geçmiştir[483]. Ama havale anlamında değil, borca kefil olma anlamında kullanılır. Aval, bir poliçede ya da emre yazılı senette imzası bulunanlar ödemezse senet bedelini o senedin hamiline ödeyeceğine dair üçüncü kişinin verdiği teminattır. Aval veren kefil olduğu şahıs derecesinde sorumludur. (TK m. 612-614).
Aval tam bir kefalettir. Aval uygulamasında geçerli olan şu iki husus fıkha uymaz.
a-Kefalette esas borcun geçersiz olması halinde kefil borçtan kurtulurken aval verenin borcu, esas borç geçerli olmasa bile devam eder.
b-Kefalette kefil, esas borçluya ait defileri[484] ileri sürebilirken aval veren, lehine aval verdiği kişiye ait şahsî defileri ileri sürerek borcu ödemekten kaçınamaz.
14- Kambiyo işlemleri
Kambiyo, iki ayrı ülkenin parasını birbiriyle değiştirmektir. Buna döviz alım satımı denir.
Allah'ın Elçisi Muhammed zamanında para, altından basılan dinar ile gümüşten basılan dirhem idi. Gerek dinar ve dirhemin ve gerekse altın ve gümüşün kendi cinsiyle ya da birbiriyle değiştirilmesi Allah'ın Elçisi tarafından bazı kurallara bağlanmıştır.
Para olma özelliği dışında altın ve gümüşle ortak yanı olmayan kağıt parada, dinar ve dirheme uygulanan kuralların geçerli olup olamayacağı tartışmalıdır. Rabıtatü’l-alemi’l-İslâmî’nin fetva heyeti, kağıt parayı dinar ve dirhem gibi saymıştır. İslâm Konferansı'na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin () 4 numaralı kararı da böyledir. Uygulama hep bu doğrultudadır. Bize göre altın ve gümüş ile kağıt paranın ortak bir yönü yoktur. Bu sebeple onları dinar ve dirhemler gibi saymak doğru olmaz. Bu konu aşağıda gelecektir.
15 - Altın ve gümüş alım satımı (Sarf)
Sarf, altın ve gümüş paraları birbiriyle değiştirmektir. Allah'ın Elçisi Muhammed'in hadisine göre altına karşılık altın ve gümüşe karşılık gümüş alınırsa, değişimin eşit ağırlıkta ve peşin olması gerekir. Altına karşılık gümüş alınırsa ağırlıklar farklı olabilir ama değişimin peşin olması şarttır. Bu şartlara uyulmazsa faiz olur. Bu konu aşağıda Altın Gümüş ve Para Alım Satımı başlığı altında incelenecektir.
16 - Kıymetli evrak alım satımı
Bankalar, tahvil, hisse senedi ve çeşitli kambiyo senetlerini alıp satarlar. Bu alım satımların bir kısmı İslâm'a göre caiz, bir kısmı da yasak ve haramdır.
Hisse senedi, bir ticaret veya sanayi kuruluşuna ortaklığı belgeler. Bu sebeple haram işlerle meşgul olmayan kuruluşların hisse senetleri alınıp satılabilir. Ancak menkul kıymetler borsaları haksız kazanca yol açacak bir yapıda oldukları için bu yapı düzelmeden bu borsalardan hisse senedi alım satımı yapmak caiz olmaz. Bu konu kitabın sonunda işlenmiştir.
Tahvil, faizli borç senedidir. Bu sebeple tahvil alım satımından elde edilen gelir faizdir.
Poliçe, bono ve çekler kambiyo senetleridir. Bunlar parayı veya borcu temsil ederler. Üzerlerinde yazılı değerden daha düşük değerle alınıp satıldıkları için bu satışlardan elde edilen gelir faiz olur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KREDİ
Kredi, bir paranın, belli vade ve belli bir fiyatla bir kişiye tahsis edilmesidir. Mesela, bir yıl vade ve %15 faizle verilen 1000 lira bir kredidir. Kelimenin Arapçası kard ()'dır. Türkçede karz diye seslendirilir. Kredi kelimesi Arapça kard'dan alınmıştır. Bunun Türkçe karşılığı ödünç'tür. Ödünçten elde edilen gelir faizdir.
I- KARZ-I HASEN
Karz-ı hasen, bir menfaat beklemeden verilen ödünce denir. Abdullah b. Mesud’un yaptığı rivayete göre Muhammed, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Her ödünç bir sadakadır[485].”
Çünkü ödünç alan, bir bedel ödemeden o maldan bir süre yararlanır. Muhammed bir de şöyle demiştir: “Kim zor durumda bulunan bir kişinin sıkıntısını giderirse Allah da onun dünya ve ahirette sıkıntısını giderir”[486].
Hanefîler, ödünç verenin borçluya tanıdığı süreyi geçerli (sahih) saymamışlardır. Mesela bir ay sonra ödenmesi kaydıyla verilen bir ödünç hemen istenebilir[487].
Soru - Ödünçte süre bağlayıcı olmazsa insanlar nasıl güvenip borç alabilirler. Bu, ödünçten beklenen faydayı ortadan kaldırmaz mı?
Cevap- Karz-ı hasen bir iyilik ve ikramdır. Kişi, iyilik ve ikramını devam ettirmeye zorlanamaz. İstediği an ondan vazgeçebilir[488].
Şafiî ve Hanbeli mezheplerinde de durum aynıdır. Karz için belli bir süre konsa bile süreye uyma zorunluluğu yoktur. Ama süre belirleme alacaklıya menfaat sağlamadığı için karz akdini bozmaz[489].
Maliki mezhebi ise karzda süreyi bağlayıcı sayar, karz için belirlenen süre ile ticari alacaklar için belirlenen süre arasında bir fark görmez[490]. Çünkü Peygamber şöyle demiştir: “Müslümanlar şartlarının yanında olur.” (). Bir de taraflar bu sözleşmeyi karşılıklı olarak ikale ve imzaya yetkilidirler[491]. İkale, yapılmış bir sözleşmeyi, karşılıklı rıza ile ortadan kaldırma, imza ise yürürlüğe koyma anlamına gelir.
Süleymaniye Vakfı’nda yapılmış bir ilmi toplantının karz-ı hasen ile ilgili bölümü şöyledir:
Sabri ORMAN - Bazıları Batı karşısında islamı savunmak için “Bizim de kredi mekanizmamız var. O, karz-ı hasen yoluyla işler.” diyorlar. Halbu ki, karz-ı hasen ile kredi aynı şeyler değildir. Karz-ı hasen kredi mekanizmasının yaptığı şeyi yaparsa islamiyete zıt bir şey ortaya çıkar. Bu faiz yasağıyla murad edilen şeyin zıddına olur.
Karz-ı hasen ahlâki bir şeydir. Hiç kimse karz-ı hasende bulunmaya zorlanamaz. Hiç kimse büyük meblağları uzun bir süre için karz-ı hasen olarak vermez. Çünkü elde edeceği bir gelir yoktur. Ama büyük meblağlar uzun süreli kredi olarak verilebilmektedir.
A. BAYINDIR- Malikî mezhebi dışındaki üç mezhebin karz-ı hasen için belirlenen süreyi bağlayıcı saymaması da önemlidir. Bir yıl sonra ödenmesi kaydıyla verilen bir karz-ı hasen, bir saat sonra talep edilebilir. Böyle bir davranış ahlakî değildir ama hukuka uygundur. Yani alacaklı böyle bir taleple mahkemeye baş vurduğu taktirde borcun bir yıllığına verildiğinin isaptı önemli olmaz. Çünkü alacaklı bu süreyi tek taraflı kaldırabilir. Mahkeme alacaklı lehine karar verir.
II- KREDİ YERİNE GEÇEN UYGULAMALAR
Faiz yasağı kredinin önünü kesince hileli yollara girilmiştir. Bunlar, bey’ b’il-vefâ, bey’ b’il-istiğlâl ve muamele-i şer’iyye yollarıdır.
Bey' bi'l-vefâ, bedelini iade edince geri almak üzere bir malı satmaktır. Buna vefâen satış da denir. Halkın, "para faizsiz, tarla kirasız." dediği göstermelik bir yöntemle yapılır. Krediye ihtiyacı olan taraf bir tarlasını, evini veya başka bir malını peşin olarak satar; bir şartla ki, o parayı ne zaman getirse onu geri alacaktır. Bu şart ya akit sırasında açıkca ifade edilir ya da bu konuda önce bir anlaşma, sonra satış yapılır. Para geri gelinceye kadar müşteri o maldan yararlanır. Diyelim ki, bir kişinin 10.000 liraya ihtiyacı var; parayı %12 ile bulabilyor ama bu farkın faiz sayılmayacak bir yöntemle ödenmesi gerekiyor. Eğer yıllık 1200 lira kira getiren tarlası veya dükkanı varsa onu 10.000 liraya vefaen satar. Parayı geri getirinceye kadar kirayı müşteri alır. Eğer parayı getiremezse dükkan temelli müşterinin olur. Satıcının başkaca bir borcu olmaz.
Bey' b'il-istiğlâl, malı kirayla tutmak üzere vefâen satmaktır[492]. Mesela yukarıdaki kişi evini, yıllığı 1200 liradan kiraya tutmak üzere10.000 liraya satarsa böyle bir satış yapmış olur. Parayı geri verinceye kadar kirayı ödemeye devam eder.
Hileli yollardan biri de muamele-i şer'iyyedir. Burada alacaklıya sağlanan menfaat, alım satımdan doğmuş bir kâr şekline sokulur. Mesela yukarıdaki şahıs borcu muamele-i şer'iyye yolu ile almak istese şöyle yapabilir: Bir malını, borç verecek kişinin önüne koyar ve "Bunu sana 10.000 liraya sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öder. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11.200 liraya sat." der, o da satar. Böylece istediği 10.000 lirayı elde etmiş, sattığı mal tekrar kendine dönmüş ve karşı tarafa, bir yıl sonra ödeyeceği 11.200 lira borçlanmış olur. Bunun bir çok usulü vardır. Bunlar ileride gelecektir.
Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandığı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılır, müesseseye hibe edilirmiş. O zaman bu gibi yöntemlerle çalışan çok sayıda para vakfı vardı. Bunlar halka kredi verir, alacakları faizi göstermelik satışlarla meşrulaştırırlardı. Bu konular ileride detaylı olarak açıklanacaktır.
III- KREDİ SİSTEMİ İLE ORTAKLIK SİSTEMİNİN ETKİLERİ
Ceplerdeki paranın fazla bir önemi olmaz. Ama çok sayıda kimsenin cebindeki paralar bir araya getirlince büyük bir sermaye oluşur. Bu paraları toplayıp büyük sermayeler oluşturmanın ve bu sermayeleri kullanmanın iki yolu vardır. Bunlardan biri faizli, diğeri de faizsizdir. Faizli olanına kredi sistemi, faizsiz olanına da ortaklık sistemi diyoruz.
Kredi sistemi servetin belli ellerde birikmesine yol açar. Çünkü kredi alanlar, ödedikleri faizi maliyetlerine yansıtırlar. Buna finansman maliyeti denir. Tasarruf sahiplerinin alacakları faiz bundan düşüktür. Banka, kredi verdiği kişilerden %20 faiz alırsa tasarruf sahiplerine %15 kadar verir. Böylece onların alacağı faiz, fiyat artışları karşısında yok olur gider. Üstelik anaparadan da kayıpları olur. Mesela fasulyenin kilosu 120 lira iken malını satıp %15 faizle bankaya 12000 lira yatıran kişi, dönem sonunda bankadan 13800 lira alır; ama bu esnada fasulye en az 150 liraya çıkar. Bir yıl önce l2000 lirayla 100 kilo fasulye alırken şimdi 13800 lirayla 92 kilo fasulye alabilir. Böylece aldığı faizi de katmasına rağmen parasının değeri yaklaşık %8 oranında azalmış olur.
Bu kayıp, parasını bir kenarda saklayanlar ile parası olmayanlarda daha büyük olur. Onlar, 12000 lira ile şimdi ancak 80 kilo fasulye alabilirler. Onların kaybı %20'dir. Fiyatlar sürekli artarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde zenginlere doğru akar.
Bu durum ortaklık sisteminde olmaz. Yukarıdaki 12000 lira finans kurumu aracılığı ile bir ortaklıkta kullanılmış olsaydı ona ödenecek bir faiz olmayacak ve onunla üretilen mal ve hizmetlere faiz maliyeti eklenmeyecekti. Kârın %20'si ortağa, %80'i de finans kurumuna verilmek üzere anlaşma yapılmış ve dönem sonunda elde edilen kâr 2400 lira olmuş olsun. Bunun 1920 lirası finans kurumunun, 480 lirası da ortağın olur. Finans kurumu ile fon sahibi arasındaki anlaşma da kârın %80 - %20 oranında paylaşılması şeklinde ise kârın 1536 lirasını fon sahibi, 384 lirasını da finans kurumu alır. Fon sahibinin parası 13536 liraya çıkar. Bu sistemde faizden doğan bir fiyat artışı olmayacağı için o parayla şimdi 112 kilo 800 gr. fasulye alınabilir. Fon sahibinin parası %12.8 oranında artmış olur. Parasını bir kenarda saklayanlar ile parası olmayanların da bir kaybı olmaz. Onlar, 12000 lira ile yine 100 kilo fasulye alabilirler. Bu sistem kimsenin servetini kimseye doğru kaydırmaz.
Paranın saklanmayıp ticaret ve sanayide kullanılması mal bolluğuna ve ucuzluğa sebep olur. Mesela pazarda 1 ton fasulye varken piyasaya yeni giren 12000 lira ile 120 kilo daha fasulye alınmış olsa pazardaki fasulye miktarında %12 lik bir artış olur. Bu artış fiyatı düşürür. Bu düşüşten herkes yaralanır. Bu para faizli kredi olarak alınsaydı mal bolluğu gene yaşanırdı. Ama finansman maliyetinin devreye girmesi sebebiyle gene pahalılık olur, dar ve sabit gelirlilerin servetinin zenginlere doğru kayması durdurulamazdı.
Kredi kullananlar finansman maliyetini fiyatlarına yansıtınca öz sermayeleriyle iş yapanlar karşısında tutunamaz ve onlarla rekabet edemez hale gelirler. Bunun için büyük bir desteğe ihtiyaçları olur. Kapitalist sistemde bu desteği devlet verir ve bunun kurumlarını oluşturur. Bu kurumların başında banka gelir. Banka, para sahiplerine belli bir geliri garanti eder ve ortaklığa gidecek paraların önünü keser. Çünkü ortağın ne vereceği baştan belli olmadığı halde bankanınki bellidir. Ortağın zararına katlanmak gerekirken bankanın zararı mevduat sahibini ilgilendirmez. Böylece binlerce ortaklığa gidecek sermaye bir iki bankanın elinde toplanmaya başlar.
Bu sisteme direnenlerin karşısına devlet çıkarak teşvikler ve korumalarla dengeyi bozar. Hibe şeklinde veya çok düşük faizli orta ve uzun vadeli kredilerle bazı kesimleri destekler. Faiz gelirinden vergi almaz; ödenen faizi de gider sayıp vergiden düşer. Bazı malların üretimini veya ithalatını, koruduğu kişilere verir. O malı satmak isteyenler, sadece o kişilerden ve onların istedikleri fiyatla almak zorunda bırakılırlar.
Bu arada insanlar, çalışmadan ve paralarını tehlikeye atmadan belli bir faiz geliri elde edebileceklerini öğrenmiş olurlar. İş hayatında bulunanlar da bankadan alabilecekleri faizi kârlarına yansıtma, yani kendi öz sermayeleriyle aldıkları veya ürettikleri bir mala da finansman[493] maliyeti ekleme gereğini duyarlar. Zaten faizli sistemin sebep olduğu fiyat artışları ve enflasyon, onları böyle davranmak zorunda bırakır. Çünkü artan masrafları eski kârlarla karşılamak mümkün olmaz. Böylece, faizli kredi kullananların rekabet sıkıntısı ortadan kalkmış olur. Artık faiz kabullenilmiş ve öz sermayesi ile çalışanlar da faizli kredi kullanmayı ekonominin bir gereği saymaya başlamış olurlar. Sonuçta faizin girmediği bir yer kalmaz. Üretimden tüketime kadar her yere giren faiz, fiyatları alabildiğine yükseltir. Bu konuda örnek görmek için finansman maliyeti ve enflasyon bölümlerine bakılabilir. Fiyatlar öylesine yükselir ki, küçük esnaf ve köylü artık ürettikleri malı kaça satarlarsa satsınlar artan masrafları karşılayamaz olurlar.
Faizin yaygınlaşmasıyla bankalarda büyük sermaye birikimi olur. Bu sermaye, teminat verebilecek bir kaç zengine kullandırılır. İşlerin iyi gitmemesi halinde tehlike büyük olacağından kredi alabileceklerin sayısı az olur. Böylece bütün bir toplumun tasarrufları küçük bir grubun eline geçer.
Kredi sisteminde kalkınma, küçüklerin değil büyüklerin görevidir. Onlar büyük parayla piyasaya girer ve büyük iş yapma üstünlüğünü elde ederler. Bu süreç içinde küçükler giderek iş hayatının dışına itilirler. Evvelce çok sayıda küçük sanayici ve küçük çiftçi tarafından yapılan üretim, giderek az sayıdaki büyük sanayici ve büyük çiftçinin işi haline gelir.
Artık bunlar, büyük paralara sahip olmanın verdiği gücü kullanarak küçüklerin rekabetini iyice kırarlar. Daha önce geçinip giden küçük esnaf, küçük sanayici ve küçük çifçi artan masraflara ve yapılan büyük rekabete dayanamaz ve işlerini tasfiyeye başlarlar. Eline geçen parayı faizli olarak bankaya yatırmak onlar için artık daha cazip olur.
Artan masrafları karşılayamadığı için işini tasfiye edip parasını bankaya yatıranlar, artık girişim kabiliyetlerini kaybetmeye ve ne olup bittiği ile ilgilenmemeye başlarlar. Bunların, paralarıyla da ilgisi kesilir. Çünkü vade sonuna kadar o para, bankanın emrindedir. Bunların yapacakları şey gidip bir iş yerinde çalışmaktır. Alacakları ücret veya maaş belli olduğu için iş yerinin gidişatı da onları ilgilendirmez. Onlar, ücretlerini alır ve işlerine bakar. Durmadan artan masrafları faiz geliri de karşılayamaz. Bankadaki tasarruflar da zamanla eriyip yok olur. Geçim için borçlanmak zorunda kalırlar. Onlar artık kendi içilerine kapanıp geçim derdi ile boğuşan kimseler olmuşlardır.
Ortaklık sisteminde kişi parasını bizzat yönetmek zorunda kalır. Bu, sermayenin bir kaç kişinin eline geçmesine engel olur. Kredi sisteminde ise paranın yönetimi tasarruf sahibinden çıkar ve bankanın eline geçer. O zaman da yukarıdaki problemler meydana gelir.
Ortaklık sistemi kimseyi iş hayatının dışına itmez. Bu sistemde kalkınma hem büyüklerin, hem de küçüklerin işidir. Sermayenin sahibiyle bağlantısı da mecburen devam eder. Çünkü bu sistemde kişi, parasının akibetini düşünmek ve ekonominin gidişatını takibetmek zorunda kalır. Ortak olmanın verdiği güvenle daha dikkatli ve etkili bir hale gelir. Çünkü o, ilişki içinde olacağı kişileri tanımaya ve ne olup bittiği ile ilgilenmeye ihtiyaç duyar. Yoksa kâr beklerken zarar edebilir. Bir de ortağının yanında bir çırak gibi yetişir ve bir müddet sonra kendisi de bir girişimci olup çıkar.
Kredi sisteminde zenginler, sürekli artan servetleriyle tatmin olmamaya başlar, ülkeyi de bizzat yönlendirmek isterler. Bunlar aşırı davranışlar gösterir, her şeyi alt üst ederler. Kimse bunları tutamaz olur. Hükümet kurar, hükümet yıkarlar. Hayat alt üst olur. Artık ülkenin zenginliği birkaç ailenin eline geçer. Kur’an'da şöyle buyurulur “Mallar içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” ( Haşir 59/7)
Kredi sisteminde geniş kitlelerin en önemli gelir kaynağı ücretler ve maaşlardır. Ücretleri işverenler, maaşları da hükümet belirler. Sistem, hükümetleri işverenlerin etkisi altına soktuğu için büyük kitlelerin ekonomik gücü, bir kaç zenginin iki dudağından çıkan sözlerle belirlenir. Bu da çalışan kesimin işvereni kendine düşman görmesine yol açar. Onlar güçlü olmak için sendikalaşmak zorunluluğunu hissederler. Böylece toplum, içten içe bölünme ve parçalanma sürecine girer.
Kredi sisteminin sebep olduğu dengesiz kalkınma bir de işsizlik problemini doğurur. Çünkü bu sistemde bir çok mal ihtiyaçtan fazla üretilir. Buna anflasyonun sebep olduğu pahalılık da eklenince mallar satılamamaya, fabrikalar kapanmaya başlar. Kapanan her fabrika, işsizler ve çaresizler ordusuna yeni ilaveler yapar. Çünkü bu insanlar, ait oldukları yerlerden, köylerinden ve kentlerinden koparılıp sanayiin yoğun olduğu bölgelere yığılmış ve ücretlerinden başka her türlü gelirden mahrum edilmişlerdir. İşsiz kalınca ücretten de mahrum olur ve çok ciddi problemlerin kaynağı haline gelirler.
Ortaklık sisteminde sabit kazanç pek olmaz. İşçilik devam eder ama ücret kenara doğru itilir. Başlıca gelir kaynağı kâr olur. Çünkü bu sistem, halkın teşebbüs gücünü topyekün harekete geçirip üretimi ve geliri yükseltir. Servet dağılımını adil bir duruma getirir. Kalkınma belli bir işveren sınıfının işi olmaktan çıkar, aklı ve parası olan herkesin işi haline gelir. Bu da bölgeler arası dengesizliğe ve gereksiz yatırımlara karşı tabii bir engel oluşturur. Ülkede dengeli bir nufus dağılımı olur. Nufus çoğunluğu, köyünden ve kentinden kopmuş işsiz ve çaresiz insanların yığıldığı büyük kentlerde değil herkesin birbirini tanıdığı, yardımlaşma ve dayanışmanın öne çıktığı küçük yerleşim birimlerinde yaşar. Bu yapıda her türlü kriz en az zararla atlatılabilir.
Kredi sistemi, fiyat artışlarını sürekli hale getirir. Buna enflasyon denir. Ortaklık sisteminde de fiyat artışı olur. Ama bu, sistemden değil, dış etkenlerden kaynaklanır ve geçici olur.
Enflasyonun temel sebebi faiz ve ona bağlı olarak meydana gelen parasal genişlemedir. Kredi sisteminde faizden vazgeçilemediği için para arzının denetim altına alınması, bir başka deyişle istikrarlı bir para rejimi kurulması yoluna gidilir. Ancak faizli bankacılık, kaydî para üreterek merkez bankasının yaptığı para arzını aşırı derecede artırdığı için bu yoldaki çabalar hep sonuçsuz kalır. Sonuçta enflasyonu sürekli körükleyen bir düzen oluşur. Ortaklık sisteminde faizli bankacılığın sebep olduğu parasal genişleme ile faize bağlı fiyat artışları olmaz. Bu konu enflasyon bölümünde açıklanmıştır.
Sağlıklı işleyen bir ekonomi, devlet korumasının olmadığı ekonomidir. Çünkü koruma, rekabeti önler, fiyatları artırır ve kaliteyi düşürür. Korunan bir kaç kişi dışında, bunun kimseye faydası olmaz. Toplum aleyhine bir kaç kişiyi korumak, zulümden başka bir şey değildir.
Koruma, yerli üretimi teşvik için belli malların ülkeye girişini yasaklama veya yüksek gümrük duvarlarıyla engellemedir. Mesela yerli otomobil üreten bir firmayı korumak için yabancı otomobil ithalatına yüksek gümrük koymak bir korumadır. Bu, giderek, yerli otomobil üretimini koruma yerine otomobil üreticisini korumaya dönüşür. Çünkü üretici, korumanın verdiği rahatlıkla dışarıyla rekabet edemeyecek özellikte kalitesiz otomobiller üretir ve onları iç piyasada yüksek bir fiyatla satar.
Ortaklık sistemi serbest ticareti öngörür, kredi sistemi ise serbestlikten hoşlanmaz. Serbest ortamda mal bolluğu ve ucuzluk olur. Pazara daha fazla müşteri gelir. Hem talep, hem rekabet artar. Üreticiler, kaliteye önem vermek ve dış piyasayla rekabet edebilecek malları üretmek zorunda kalırlar. Kalkınma dengeli olur. Bölgeler arasında önemli farklılıklar olmaz. Çünkü böyle bir yapı içinde devlet, bazı bölgelere ve bazı kesimlere destek vererek iç dengeleri bozmaz.
Fiyat pazarda oluşur. Pazara siyasi otorite veya başka güçler karışamaz ve narh konamaz. Çünkü narh, uzun vadede pazara mal girişini engeller ve malların başka pazarlara kaymasına yolaçar. Sonunda kıtlık ve karaborsa başgösterir.
Serbest piyasa şartlarında pahalılık ucuzluğun habercisi olur. Çünkü bir yerde pahalılık olduğunu duyanlar, daha çok kâr etmek için mallarını oraya sürerler. Böylece kısa süre sonra orada bolluk ve ucuzluk başlar.
Kredi sisteminde devlet zenginlerin etkisi altında olduğu için pazara mal giriş çıkışında serbestlik ortadan kalkar. Hür teşebbüsün önüne her türlü engel konur. Ekonomi hukuku zenginlerin arzularına göre şekillenir. Ülkeye mal giriş çıkışı kısıtlanır. Devlet korumasıyla onların kalitesiz malları pahalıya satılır. Bu korumayı bir şekilde delerek ülkeye mal getirenler kaçakçılık veya kayıtdışılıkla suçlanırlar. Toplanan vergiler de ticaret ve sanayii teşvik adına zenginlere akar.
Ortaklık sistemi, faizin doğurduğu olumsuzluklara meydan vermeden sermaye birikimi problemini çözer. Bu yolla küçük tasarrufları bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak mümkündür. Oluşan bu sermaye, ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletilir. Çağımızda bu iş için özel finans kurumları kurulmuştur.
Ortaklık sisteminde gelir farkı ve gerginlikler azalır, verimlilik artar. İş sahipleri toplumun güvenini kazanmak için özel bir gayret göstermek zorunda kalırlar. Böylece uyumlu bir toplum yapısı ortaya çıkar.
Faiz yasağı kredi sistemini işlemez hale getirir. Bu durumda insanlar ya öz sermayeleriyle iş görmek ya da ortaklıklar kurmak zorunda kalırlar. Bu, faiz yasağının tabii sonucudur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
MALİ ARACILIK
Kiminin elinde kullanmadığı paralar bulunur. Onları güvendiği bir yere verip gelir elde etmek ister. Kimi de iş yapmak için yeterli para bulamaz. Bunlar ya birbirini tanımaz, ya da güvenemezler. Birbirine güvenenlerden birinin vereceği sermaye de çoğu zaman diğerinin ihtiyacına kâfi gelmez. Bu sebeple tasarruf sahiplerine güven vererek ellerindeki paraları toplayıp ekonomik faaliyetlere sokacak kişi ya da kuruluşlara gerek duyulur. Böyle kişi ya da kuruluşların gördüğü işe mali aracılık denir. Bankerler, Bankalar ve Özel finans kurumları bu görevi üstlenmiş kurumlardır.
Mali aracılık ya faizli ya da faizsiz olarak yapılır. Faizli mali aracılık kredi sisteminde, faizsiz mali aracılık da ortaklık sisteminde olur.
I- FAİZLİ MALİ ARACILIK
Faizli mali aracılığı bankalar ve bankerler yaparlar. Onlar, faiz ödeyerek topladıkları paraları, kredi olarak tahsis ederler. Verdikleri faiz ile aldıkları faiz arasındaki fark kendilerine kalır.
Bu sistemde herkes halinden memnun gözükür. Mevduat sahibi, güven içinde sağlam kazanç elde edeceğini düşler. Çünkü banka zarar da etse o, mevduatını faizi ile birlikte alacaktır. Banka, topladığı paraları kredi olarak verebilirse kolay para kazanmanın rehavetine kapılır. Kredi kullanan ise büyük bir sermaye ile iş yapmanın cazibesine girer.
Ancak işler her zaman düzgün yürümez. Mevduat sahibinin faiz adıyla bankadan aldığı meblağ çoğu kez enflasyonun altında kalır. Çünkü enflasyonun en büyük sebebi kredi sistemidir[494]. Enflasyon bölümünde konuya geniş yer verilmiştir.
Mevduata dönüşen tasarruflar sistemin temelini oluşturur. Eğer mevduat bulunamazsa sistem kurulup işletilemez. Faizli sistem bindiği dalı kesmekle işe başlar ve mevduat sahiplerini enflasyonun gönüllü kurbanları haline getirir.
Bankacılık sisteminde faizli bankalar, borçlarına karşılık % 10 gibi pek az bir ihtiyat bulundurup diğer paralarını kredi olarak dağıtırlar. Ekonomik yönden sıkıntılı yıllarda meydana gelen ani mevduat azalışları bankaları büyük sıkıntılara sokar. Hele ihtiyatları kafi gelmezse mevduat sahipleri arasında bir panik meydana gelir ve bir çok banka batar.
Kredi kullananlar daha da sıkıntılıdır. İşlerde durgunluk olması veya gelirlerin yeterli olmaması halinde perişan olurlar.
Kredi sisteminde kimse kimsenin zararına katlanmaz. Banka, topladığı paraları kredi olarak verememiş ve bu yüzden zarara girmiş olabilir. Bu, mevduat sahibini ilgilendirmez. Kredi kullananların kâr veya zararları da bankayı ilgilendirmez. O, dönem sonunda alacağını faizi ile birlikte tahsil eder, meydana gelen gecikmeler için de temerrüd faizi uygular. Ödeme güçlüğüne girenlerin teminatlarını devreye sokar ve alacaklarını almaya çalışır.
II- FAİZSİZ MALİ ARACILIK
Faizsiz mali aracılık mudarebe akdiyle yapılır. Çünkü mudarebe, ancak nakit para ile kurulabilen bir emek-sermaye ortaklığıdır. Tasarruf sahibine rabb’ül-mal, işletmeciye de mudârib denir. Mudârib, tasarruf sahibinden mudarebe akdi ile aldığı parayı, belli esaslar dahilinde ekonomiye kazandırır.
Mudarebede sermaye bir kişiye ait olabileceği gibi daha çok kişiye ait de olabilir. Mudarib topladığı paraları iki sıfatla kullanabilir. Bunlardan birine işletmeci mudârib, diğerine de aracı mudârib adını verebiliriz.
A- İşletmeci Mudârib
İşletmeci mudârib, bir mudarebe akdi yaparak topladığı parayla iş yapıp kâr elde etmeye gayret eden kişidir. Burada mudarib para sahibi ile yüzyüze gelerek onun kullunmadığı parayı kullanır ve elde ettiği kârı para sahibiyle paylaşır. Özel finans kurumu, topladığı parayı bir tüccar veya sanayici gibi kullanınca işletmeci mudârib konumunda olur. Kurum, murabaha[495], müşareke ve finansal kiralamayı bu sıfatla yapar.
Özel finans kurumu bir tüccar veya sanayici gibi çalışır. Ama onun farkı, vatandaşın elinde âtıl bekleyen parayı ekonomiye sokmasıdır. Sanayicinin ve tüccarın parası zaten ekonominin içindedir. Onlar bir kısım malları bu kurumdan veresiye alarak kendi sermayelerini bir başka işte kullanma imkanı elde ederler. Mesela bir kumaş fabrikasının 100 ton pamuğa ihtiyacı olsa ve bu iş için parası olmasa önce onu veresiye almaya çalışır. Pamuk tüccarı, peşine 1000 lira, üç ay vadeliye 1400 liraya isterse kumaşçı bir de finans kurumuna gider. Finans kurumu bu malı alıp aynı şartlarla daha ucuza satarsa ondan alır. Pamukçu veresiyeye razı olmasa kumaşçı ya finans kurumuna ya da bankaya gider. Bankaya gitse kredi sisteminin kurallarına tabi olur. Finans kurumuna gitse ticaretin kurallarına tabi olur. Finans kurumu, kullanılmayan paraları ekonomiye soktuğu için mali aracılık yapmış olur.
Tüketici kredisi ile murabaha birbirine benzetilebilir. Mesela bir otomobil, tüketici kredisiyle alınabildiği gibi finans kurumundan murabaha yoluyla da alınabilir. Bu iki işlem, sonuçta aynı gibi gözükse de aralarında önemli bir fark vardır. Tüketici kredisi, tüketicinin faizli borcudur. Bankanın bu parayı borçlu adına otomobil satıcısına ödemesi durumu değiştirmez. Onun banka ile ilişkisi bir borçlu alacaklı ilişkisidir. Otomobil galerisi ile ilişkisi de müteri-satıcı ilişkisidir. Yani bu kişi otomobili bankadan değil, oto galerisinden almıştır.
Özel finans kurumu banka gibi yapmaz. Otomobili bizzat kendisi alır ve kendisi satar. Finans kurumundan otomobil alan kişinin, bu kurumla ilişkisi, müşteri-satıcı ilişkisidir. Otomobili veresiye almışsa onun finans kurumuna olan borcu bir ticari borçtur. Burada kredi-faiz ilişkisi meydana gelmez.
B- Aracı Mudârib
Aracı mudârib, tasarruf sahipleriyle mudarebe akdi yaparak topladığı paraları, ona ihtiyaç duyanlara yeni bir mudarebe akdiyle veren kişi ya da kuruluştur. Aracı mudârib topladığı paraları, yeni bir mudarebe akdi ile işletmeci mudâribe verir[496]. Bu ikinci mudaripten alacağı kâr payını sermaye sahibi ile paylaşır. Özel finans kurumu, topladığı paraları üretim, pazarlama ve diğer ekonomik faaliyetlerde kullanacak olanlara bir mudarebe akdi ile verdiği zaman aracı mudarib görevini üstlenmiş olurlar.
III- FAİZ VE KAR PAYI
Kâr, bir alım satımdan elde edilen gelir, faiz ise borçtan elde edilen gelirdir. Faiz ile kâr arasında önemli farklar vardır. Bunlardan tespit edebildiklerimiz şunlardır:
1- Faiz miktarı baştan belli olur. Verilen borcun kullanılmış olması ile olmaması, eğer kullanılmışsa o işin kârla veya zararla sonuçlanması ödenecek faiz açısından önemli değildir. Kâr ise alınan mal satılmadan ortaya çıkmaz.
Bankalar, verecekleri faizi dönem başında ilan ederler. Bir yıllık vadeli mevduata %15 faiz veriliyorsa bankaya 100 lira yatıran kişi, bir yıl sonra 115 lira alacağını ilk günden bilir.
Ortaklık sistemiyle çalışan finans kurumları ise, bir kâr garantisi veremezler. Onlara 100 lira yatıran kişi dönem sonunda ne kadar kâr alacağını değil, o parayla elde edilecek kârdan ne kadar pay alacağını bilir. Finans kurumu bu parayı çalıştırır. Eğer kâr ederse, vade sonunda ona düşen payı verir. Mesela, bir yıl vadeli fonlardan her 100 liraya 15 lira kâr düşmüşse onu verir.
Bazıları bunları karıştırır ve “İkisi de faizdir; ikisi de %15 veriyor ama birisi adına faiz, diğeri de kâr diyor” derler. Halbuki, bu ikisi arasında rakam benzerliği dışında bir benzerlik yoktur. Eğer kâr miktarı önceden belirlenirse mudarebe geçersiz (fasit) olur. Mesela l00 liraya 15 lira kâr verilmesi, kalan kârın mudaribe ait olması kararlaştırılsa bu akit fasit olur.
2- Kâr için en az iki işlem gerekir. Bunlardan biri alım, diğeri de satımdır. Alış fiyatına maliyetler de eklendikten sonra satışın daha yüksek fiyatla olması halinde kâr meydana gelir. Mal daha yüksek fiyatla satılmazsa kâr elde edilmesi sözkonusu olmaz. Tüccar, 100 liraya aldığı mal için 5 lira masraf yapmış olsa ve o malı 106 liraya satsa 1 lira kâr etmiş olur. 105 liraya satarsa başa baş fiyata satmış, daha az fiyatla satarsa zarar etmiş olur.
Sanayi de ticaretin bir koludur. Sanayicinin tüccardan farkı, aldığı maldan yeni bir mal üreterek satmasıdır. Satış fiyatı maliyetinden fazla ise o fazla kısım sanayicinin kârı olur.
Faiz için bir tek işlem yeterli olur. Para sahibi, faizli ödünç verdiği an ondan ne kadar faiz geliri elde edeceğini bilir.
3- Kredi sistemi faizle, ortaklık sistemi de kâr ile ayakta durur. Faiz geliri elde edebilmek için eldeki parayı belli bir süre bir başkasına vermek ve süre bitimine kadar beklemek gerekir. 100 lira %20'den 1 yıl vadeyle verilmişse, 120 lirayı alabilmek için 1 yıl beklemek gerekir. Ticarette kâr etmenin böyle bir süresi ve sınırı yoktur. 100 liraya aldığınız malı aynı gün satar 20 lira kazanabilirsiniz. Hatta 100 lira peşinle 500 liralık mal alır, onu kısa sürede satar, kârı 100 liraya çıkarabilirsiniz.
Ortaklık sermayesi ile yüzlerce alım satım yapılır. Ortaklar devre sonunda bunlardan elde edilen kârı paylaşırlar. Zarar olursa onu da sermayelerine göre bölüşürler. Toplam 100 adet alım satım yapılsa, bunlardan 40'ında zarar 60'ında da kâr edilse, ortaklık kâr etmiş gözükür. İşte özel finans kurumları da yaptıkları işlerin çoğundan kâr edince kâr etmiş gözükürler.
4- Kredi sisteminde, bankanın mevduat sahibiyle yaptığı sözleşme belli bir süreyle sınırlıdır. Finans kurumlarının fon sahipleriyle olan mudarebe (karar ve zarara katılma) akdi de belli bir süresi vardır. Bu Hanefî mezhebine göredir. Ancak mudarebedeki vade sonu kavramı ile kredideki vade sona kavramı farklıdır. Kredide vade sonu, ana paranın ve faizin alınacağı gündür. Ama mudarebede vade sonu, nakit sermayeyi kullanmanın sonu günüdür. Mesela 31 Ağustos son gün ise sermayeden nakit olarak bulunan ne varsa o gün kullanılabilir. Tasfiye 1 Eylülde başlar. Bu tarihten sonra mallar nakde çevrilir, alacaklar tahsil edilir, sermaye çıkarılır ve bakılır; eğer bir kâr varsa paylaşılır. Kâr yoksa yapılacak bir şey de yoktur. Zarar edilmişse bu zarar tamamen sermaye sahibine yansıtılır. Mudaribin zararı da bu süre içinde boşuna çalışmış olmaktır. Bu sebeple mudarebede kârın ne zaman paylaşılacağı önceden belli olmaz, sadece bir tahmin yapılabilir. Buna tahsil esası denir.
Finans kurumunun tahsil esasına göre kâr dağıtması için mudarebe havuzuna giren yüzlerce fonu ayrı ayrı takibedip sonuçlanmasını beklemesi veya her vade için belli bir fon kabul günü ilan edip o gün gelen fonları birlikte takibetmesi gerekir. Türkiye'deki finans kurumları bunu yapmadıkları için tahakkuk esası denen yeni bir usul icadetmişlerdir. Buna göre satılan mallardan doğan alacakların tahsil edildiği varsayılarak bunlardan elde edilecek kâr, havuzda bulunan fonların geliri olarak kaydedilmektedir. Böylece zamanı gelip katılma hesabını çekmek isteyenler bu kârı alırlar. Buna tahakkuk esası denir. Doğrusu tahsil esasıdır. Onu uygulamanın yolları aranmalıdır.
IV- FONLAR VE MEVDUAT
Bankanın topladığı paraya mevduat, finans kurumunun topladığı paraya da fon adı verilir. Bunlar ya vadeli, ya da vadesiz olur. Banka, vadesiz mevduata faiz ödemez, finans kurumu da vadesiz fona herhangi bir kâr veremez.
Hem bankalar, hem de finans kurumları vadesiz hesap sahiplerinden uygun gördüklerine birer çek koçanı vererek onlara, paralarını çekle kullanma imkanı sağlayabilirler.
Vadeli mevduat banka mevduatının önemli bir bölümünü oluşturur. Banka vadeli mevduata faiz öder. Vadesiz mevduata faiz verilmesi bankacılık sistemine uymaz.
Vadeli fonlar da finans kurumlarının çalışmasının temelini oluşturan mudarebe esasına göre toplanırlar.
BEŞİNCİ BÖLÜM
BORÇLARDA
ENFLASYON FARKI
Fıkıh kitaplarının çoğu, dinar ve dirhemlerin kullanıldığı devirlerde yazılmıştır. O paralarla kağıt para arasında çok fark vardır. Biri, içindeki altın veya gümüş sebebiyle dünyanın her yerinde değerli olduğu halde diğeri küçük bir kağıt parçasından başka bir şey değildir. O ancak, siyasi otoritenin kararı ve insanların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dışında para sayılması, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insanların bunu kabul etmelerine bağlıdır.
Altın ve gümüş, değerli maden oldukları için dolaşımdan kalkan dinar veya dirhemin değeri fazla düşmezdi. Alacaklı taraf, o para ile ödeme yapılmasını dahi kabul edebilirdi. Osmanlı lirası 1920’lerden beri dolaşımda olmamasına rağmen değerini korumakta ve talepleri karşılamak için İstanbul Darphanesi'nde basılmaktadır. Çünkü o hâlâ, serveti biriktirmek veya zinet amacıyla satın alınmaktadır.
İlk zamanlar kağıt paranın karşılığı ilgili yerlerde altın veya gümüş olarak, kısmen veya tamamen bulunur yahut ileri bir tarihte karşılığının ödeneceği vadedilirdi. Bu da basılacak para miktarını sınırlardı.
Bugünkü kağıt paralar karşılıksızdır. Yani hazineler veya merkez bankaları, kendilerine getirilecek paraya karşılık bir şey ödeme yükü altında değillerdir. Bu paranın, üzerinde yazılı itibarî değeri dışında bir değeri yoktur. Dolaşımdan kalkan kağıt paranın hiçbir değeri kalmaz.
I- PARANIN ÖZELLİKLERİ
Burada amaç, borçların ödenmesinde para değer kaybının önemini vurgulayan bazı özellikleri görmektir.
Para, ihtiyaçları doğrudan gidermez. Yenilip içilmez ama ihtiyaçları gidermenin en önemli aracıdır.
Para hazır satın alma gücüdür. Onunla her türlü mal ve hizmet alınabilir. Bunları para dışındaki şeylerle almak zordur.
Para bir hak ölçüsüdür. Ücretler, kiralar, borçlar, nakdî ceza ve tazminatlar büyük ölçüde onunla belirlenir.
Paraya gösterilen itibar, değerini korumasıyla orantılıdır. Değerini koruyamayan para, haksızlığa ve zulme yol açar ve insanları kendinden kaçırır. Herkes onu, değerini koruyabilen şeylerle değiştirmek ister. Kötü para iyi parayı kovar, denmesi bundandır. Değeri düşen paranın dolaşım hızı artar, dolaşım hızı artan paranın değeri daha da düşer.
Paraya olan güven, para otoritesine duyulan güvenle alâkalıdır. Kıymetli maden olarak basılan paralarda bu, o kadar önemli değildi. Ama kağıt paraya güvenebilmek için onu çıkaran otoriteye güvenmek gerekir. Bu güveni sarsan her davranış, paranın değerini doğrudan etkiler.
Kişiler her malı üretebilirler ama para basamazlar. Para, ancak kamu adına devlet tarafından basılabilir. Eskiden altını ve gümüşü olan herkes, darphanede kendisi için para bastırabilirdi ama kendi adına darphane kuramazdı.
Bu sebeple para, diğer mallar gibi değildir. Onun alımı, satımı ve onunla olan borçlanmalar da diğer mallardan farklı ve kendi tabiatına uygun olmalıdır.
Biraz da enflasyon konusuna değinmek gerekir.
II- ENFLASYON
Enflasyon, fiyatlarda görülen sürekli artış diye tarif edilebilir. Bunun sebebi ya paranın değer kaybetmesi ya da maliyetlerin artmasıdır. Birinci durumda talep enflasyonu, ikinci durumda maliyet enflasyonu olur.
Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır.
Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir.
Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır.
Fiyatlar, mal ve hizmetlerle para arasındaki dengeye göre oluşur. Para miktarındaki artış, mal ve hizmet miktarındaki artış ile dengeli olursa fiyatların genel seviyesi değişmez. Ama bunlardan biri diğerinden fazla üretilirse az üretilen kıymetli hâle gelir.
Mal ve hizmet üretimini artırmak kolay değildir. Bunun için yeni yatırıma, yetişmiş personele, ham madde, mamül ve yarı mamül maddelere, binaya, takım ve teçhizata, enerjiye ve uzunca bir zamana ihtiyaç duyulur. Ama kağıt para üretimini artırmak kolaydır. Üzerindeki rakama bir sıfır ekleyerek onu on kat, iki sıfırla yüz kat, üç sıfır koyarak bin kat artırmak mümkündür. Bunun için ne ek yatırıma, ne bir zamana ne de yeni personele ihtiyaç duyulur. Yapılacak iş, para basma makinasını daha çok sıfır basacak şekilde ayarlamaktır.
100 lira ile on kalem mal alırken, para miktarı artınca daha az mal alır hâle gelirsiniz. Piyasadaki para bolluğu, size para kıtlığı olarak yansır. Çünkü para miktarındaki her artış, sizdeki paranın değerini düşürür.
Böyle bir şey madeni parada olmaz. Çünkü o madenler, kağıt kadar bol değildir. Elde ne kadar altın veya gümüş varsa ancak o kadar para basılabilir. Bir de altın ve gümüşün değeri, ağırlık ve ayarıyla ölçülür. Aynı ağırlık ve ayardaki iki altın paradan biri dünyanın en fakir ülkesinde, diğeri de en zengin ülkesinde basılmış olsa, bunların değerleri arasında önemli bir fark olmaz.
Kağıt parada ise kağıdın ağırlığı, büyüklüğü ve kalitesi para değeri açısından önemli değildir. Meselâ 1 ABD doları ile 100 ABD doları hemen hemen aynı boyutlardadır ama biri diğerinin 100 katı değerle işlem görür. Bugün Amerikan doları her yerde aranan değerli bir para olduğu hâlde fakir ülkelerin paraları, kendi ülkeleri dışında kabul görmez.
Milli para, hükümetlerin, yabancı para da büyük devletlerin insafına bırakılmıştır. Artık birçok ülkede partiler demokrasisi hâkimdir. İktidara gelen parti, devletin parasını, kendi yandaşlarına çeşitli adlar altında aktarabilmektedir. Bu yüzden hükümetlere yakın olanlar alabildiğine zenginleşirken ona uzak olanlar fakirleşirler. Zenginlerin ve medyanın hükümetleri desteklemesi veya iktidara aday olan partilere destek olmaları bundandır.
Servet, sabit gelirliler aleyhine yeniden paylaşılır. İşçi ve memurların ücret ve maaşları, uzunca bir dönem için tespit edildiğinden onların alım gücü devamlı düşer ve servetleri başka kesimlere kayar.
Gelir ve servetin haksız bir şekilde yeniden dağılması, orta sınıfın erimesine, çok yüksek ve çok düşük gelirli zıt kutupların oluşmasına yol açar. Bu, başlı başına bir dengesizlik, huzursuzluk ve gerginlik kaynağı olur.
Sanayi ve ticaret erbabı ile meslek sahipleri, yani ürettikleri mal ve hizmetlere zam yapabilenler enflasyona karşı kendilerini koruyabilirler.
Enflasyondan kârlı çıkanlar, daha çok hükümetlerin koruduğu kesimdir. Hükümetten destek almadığı hâlde enflasyondan kârlı çıkan iş sahipleri de vardır.
Enflasyon, en yüksek kazancı en kolay şekilde sağlar. Bu kazancı harcamak da kolay olur. Böyle yerlerde sefaletle lüks hayat bir arada görülür. Aile bağları zayıflar, boşanmaların ve başıboş çocukların sayısı artar. Yüksek gelir grupları oyun ve eğlenceden, dar gelirliler de geçim sıkıntısından dolayı ailelerine hâkim olamaz hâle gelirler.
Enflasyonist ortamda ilmin ve faziletin değeri kaybolur. Cebi şişkin cahiller ve zenginleştikçe bencilleşen insanlar çoğalır. Toplumları ayakta tutan temel değerler değişir. İnsanların hayatları ve gayeleri, maddeden ibaret hâle gelir. Çünkü kolay kazanan ve bol harcayanlar, iştahları kabartır. Daha çok kazanma uğruna her şeyinden fedakârlık yapacak insanlar çoğalır.
Enflasyonist ortamda borçlu kârlı, alacaklı zararlı çıktığından, vadesinde ödenmeyen borçların sayısı ve miktarı artar. Parola şudur: «Alacağından çok borcun olsun!»
Paralarının bütün dünyada dolaşımını sağlayabilen güçlü devletler, bir tomar kağıdı para diye verip, istedikleri ülkeden, istedikleri şeyi alabilirler. Bunlar her yerde kendilerine bağlı gruplar oluşturur ve dengeleri bozarlar. Bazı devletleri destekler, bazılarını zayıf düşürürler. Bunlar bütün insanlığı bir şekilde kendilerine bağlarlar.
Bütün bunlardan dolayı enflasyonun ana sebebi kağıt para sistemidir. Bu sistemden ya vazgeçilmeli ya da bütün hukukî düzenlemeler bu paranın özelliğine göre yapılmalıdır.
III- BORÇ ÖDEMEDE DENKLİK
Borçların ödenmesinde temel prensip, ödemenin borca denk olmasıdır. Buna mümâselet denir. Bu, evrensel bir prensiptir. Çünkü hiç kimse hakkının, sebepsiz yere başkasına geçmesini kabul etmez. Mümâselet, şimdiye kadar üç ölçü birimi ile sağlanırdı. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. altın ödeyince borcundan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da sayı ile öderdi. Faiz, bu ölçünün üzerinde olan kısımdır. Çünkü faizli ödünç veren, verdiğinin dengini aldıktan sonra belli bir fazlalık almayı, buna karşılık alacaklısına belli bir süre tanımayı kabul eder.
Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.” (Nisa 4/29). Buna göre borcu eksik ödeyen alacaklının malını haksızlıkla yemiş, fazla ödemeye zorlanan da malını haksız yolla yedirmiş olur.
Üzerinde rakam var diye, kağıt para adedî (sayısal) mallar gibi işlem görmektedir. Bu yüzden 100 ABD doları ödünç alan, daha sonra 100 ABD doları ödeyince borcunu ödemiş sayılmakta, aradan geçen süre içinde bu paranın değerinde meydana gelen değişme dikkate alınmamaktadır. Kağıt para adedî mal değildir. Adedî mallar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı olmayan gerçek mallardır.
Kağıt para adedî mal olsaydı, boyutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı değerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değildir.
Kağıt para bir çeşit senettir. Piyasadan alınabilecek birçok malın senedidir. Bugünkü 100 lira, 1 kilo peynir, 800 gr. et, 60 yumurta, 20 ekmek vs. demek iken, iki ay sonraki 100 lira 900 gr. peynir, 720 gr. et, 54 yumurta, 18 ekmek vs. karşılığı olmaktadır. İki ay önce ödünç alınan 100 lira, yine 100 lira olarak ödenirse alacaklının 10 lirası haksız yere yenmiş olur. Çünkü yapılan ödeme, rakam olarak 100 olsa da satın alma gücü olarak 90 lira değerine inmiştir.
Kağıt parayı mislî mallardan sayma zorunluluğu vardır. Mislî mallar, ölçüyle, tartıyla veya sayıyla işlem gören mallar olduğu hâlde kağıt para bu ölçülerden hiçbirine girmez. Bunun ölçü birimi satın alma gücüdür.
Kağıt para ile yapılan işlemlerde paranın satın alma gücü esas alınır. 100 TL., 100 ABD Doları ve 100 DM ile alış verişe çıktığınızda herkes bunların satın alma gücüne bakar. Hâlbuki, elinizdeki para dinar veya dirhem olsaydı, onun Türkiye'de, Almanya'da veya Amerika'da basılmasından çok ağırlığının ve ayarının ne olduğuna bakılırdı. Madem kağıt para ile olan işlemlerde sırf paranın satın alma gücü esas alınıyor, öyleyse borçların ödenmesinde de aynı şey esas alınmalıdır. Kağıt para ile olan borçları misliyle ödemenin başka yolu yoktur. Buna yaşanmış bir örnek verelim:
1950 senesinde bir kişi babamdan 450 TL. ödünç almış ve bu yazının kaleme alındığı Eylül 2000'e kadar ödememişti. Bu tarihte Türkiye'de en küçük para 10.000 TL. idi. Bir sakız 25.000 liraya alınabilmekteydi. Hâlbuki, 1950 senesinde 450 lira ile 75 gr. altın alınabilirdi. Çünkü o zaman 1 gr. 24 ayar altın 6 liraydı[497].
Bugünkü kanunlar, borcu 450 lira olarak kabul ederler. Çünkü babam o parayı verirken ne bir ödeme tarihi belirlemiş, ne de başka bir şart koşmuştur. Borç, 450 TL. değil de 75 gr. altın veya 100 kile buğday ya da 22.000 adet tavuk yumurtası olsaydı bunların fiyatlarındaki artma veya azalmaya bakılmaksızın aynen ödenmesi kabul edilebilirdi. Bu da önemli bir haksızlığa yol açmazdı. Ama borç 450 TL.'dir. Bu para ne altın gibi tartılabilir, ne buğday gibi ölçülebilir, ne de yumurta gibi sayılabilir. Bunun ölçü birimi yalnızca satın alma gücüdür. 1999 Türkiye'sinde 450 liranın hiçbir değeri yoktur. Artık böyle bir para da yoktur. Borcun 450 lira olarak kabul edilmesi, ödemeyi 50 sene geciktirmiş olan borçlunun ödüllendirilmesinden başka bir şey değildir. Ama ödeme, bu paranın borç verildiği günkü satın alma gücüne göre yapılırsa bunun ne borçluya bir zararı olur, ne alacaklı zarara uğratılır.
İslâm Fıkıh Akademisi'nin (Mecma’ul-fıkh’il-İslâmî) Eylül 1988’de aldığı 4 numaralı kararı şöyledir:
“Herhangi bir kağıt para ile olan borç, kıymetiyle değil, misliyle ödenir. Çünkü borçlar misilleriyle ödenir. Sebebi ne olursa olsun, zimmette sabit olan borçları fiyatlara bağlamak caiz değildir.”
Bu karar yanlıştır. Doğrusu şöyle olmalıydı: “Borçlar misilleriyle ödenir. Kağıt parada mümâselet (denklik) ancak satın alma gücüne yani kıymetine göre belirlenebildiği için kağıt para ile olan borç, onun kıymetiyle ödenir.”
IV- DELİLLER
Kağıt para ile olan borçlanmalarda paranın satın alma gücünün esas alınması gereği şöyle ispatlanabilir:
1- Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:«Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.» (Nisa 4/29)
Kağıt paranın satın alma gücündeki düşmeyi dikkate almadan borcunu ödeyen, paranın kaybettiği değeri haksız olarak üstüne geçirmiş olur.
2- Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir: «İslâm’da, zarar verme ve zararı zararla karşılama yoktur[498].» Paranın satın alma gücü düştüğü hâlde, borcu aynı rakamla ödemek alacaklıya zarar vermektir.
3- Maslahat (kamu yararı) delili:
Para değer kaybının ödettirilmesi kamu yararınadır. Yoksa hem kimse kimseye ödünç vermez, hem de kimi borçlular, para değer kaybından daha fazla istifade için borçlarını mümkün olduğu kadar geç ödemeye çalışırlar. İhtiyaç içinde olana ödünç verip yardımcı olmak, özendirilmesi gereken yararlı iş, yani maslahat olduğu gibi haklı bir sebep olmadan borcu geciktirmek de karşı çıkılması gereken zararlı iş, yani mefsedettir.
V- ENFLASYON FARKI VE FAİZ
Faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Buna ribe'l-kard () = ödünç faizi veya ribe'n-nesie () = kredi faizi de denir. İslâm öncesi Arap toplumuna cahiliye toplumu adı verilir. Onlar arasında faiz yaygın olduğu için bunun bir adı da cahiliye faizi, yani ribe’l-cahiliyye'dir.
Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmış[499] ve şöyle buyurmuştur: «Eğer faizcilikten vazgeçerseniz anamallarınız sizindir. Böylece ne (fazla alarak) [500] haksızlık edersiniz, ne de (noksan alarak) [501] haksızlığa uğrarsınız.» ( Bakara 2/279)
Kağıt para ile olan borcu, eksiği ve fazlası olmadan ödemenin tek yolu, para değerini dikkate almak, verilen para ile borçlanılan para arasında eşitliği sağlamaktır. Çünkü kağıt parada denklik ancak böyle sağlanabilir. Bu sebeple bütün dünyada ilgili kanunlar değiştirilmeli; kağıt paranın, üzerinde yazılı rakama göre değil, temsil ettiği satın alma gücüne göre işlem göreceği hükme bağlanmalıdır. O zaman, bu yolla yapılan haksızlıklar büyük ölçüde önlenmiş olur.
VI - DE⁄ER KAYBI İLE İLGİLİ BİR UYGULAMA
Osmanlılar altın karşılığında kağıt para basmışlar ve bu para zamanla önemli ölçüde değer kaybetmiştir. Para değer kaybının bazı ödemelerde dikkate alnması için 13 Rebiülevvel 1298 (13 Mart 1881) tarihinde şu irade-i seniyye (padişah emri) çıkarılmıştır:
«Eytam sandıklarından kaime olarak idâne edilen mebaliğin ve kaime ile bey’ olunup müşteri zimmetinde kalan semen-i mebiin hîn-i idâne ve akd-i bey’de kaime ile altun ve gümüş sikke rayici her ne ise o hesap üzre istifası mukarrerdir[502]».
Sadeleştirilmiş şekli:
Eytam sandıklarından[503] kaime[504] olarak verilen borçlar ile kaime karşılığı satılan malların bedellerinden ödenmemiş olanların, borçlanma gününde ve satışın yapıldığı sırada altın veya gümüş paraya göre değeri her ne ise onun ödenmesi kararlaştırılmıştır.
VII - DE⁄ER FARKINI HESAPLAMA USULÜ
Değer farkı, altına, gümüşe ve enflasyon oranına göre hesap edilebilir. Bugün altın ve gümüş, para olmaktan çıkmış, diğer mallar gibi olmuştur. Artık o da değer kazanmakta ve zaman zaman ucuzlamaktadır. Meselâ 1980 yılının ilk aylarında bir ons (31 gr.) altın 850 dolarken[505], 9 Mart 1982 günü 335,5 dolara düşmüştü[506]. İki yıl içinde doların da değer kaybettiği dikkate alınırsa altının değer kaybının daha büyük olduğu görülür. Ancak altının borsalarda dalgalanması ve değerinin inip çıkması kısa vadelidir. Altın, uzun vadede değerini koruyabilecek özelliktedir. Para değer kaybının altına göre hesaplanması çok defa zararı karşılayabilir.
Para değer kaybını enflasyon oranına göre hesaplamak en uygun yol olsa da enflasyon oranının tam olarak tespiti güçtür.
Üçüncü yol, piyasada geçerli yabancı paraların esas alınmasıdır. Onlar da birer kağıt para olduğu için hem enflasyona uğramakta hem de uluslararası borsalardaki genel eğilime paralel olarak dalgalanmaktadır.
Bu konuda her yerde geçerli bir prensip koymak zordur. Bunu, her yerin kendi durumuna ve şartlarına göre tespit etmek gerekir.
Para değer kaybının ödenmesi için tarafların önceden anlaşmaları gerekmez. Çünkü bu bir haktır, ama borcun özelliğine göre bazı farklı uygulamalar olabilir.
Ödünçlerde ödeme, ödünç alma günündeki değer üzerinden yapılır. Çünkü denklik (mümâselet) ancak bu şekilde sağlanabilir. Böylece ne borçlu haksız kazanç sağlar, ne de alacaklı zarara girer.
Enflasyonun normal seyrettiği dönemlerde veresiye mal alıp borcunu zamanında ödemeyen, ödeme gününden itibaren meydana gelen değer kaybını karşılar. Çünkü böyle bir ortamda vadeli fiyat belirleyenler, paranın ödeme gününe kadar uğrayacağı değer kaybını dikkate alırlar. Daha sonraki değer kaybına rızaları olmadığından onu karşılamak gerekir.
Enflasyon oranı beklenmedik bir şekilde artarsa, vaktinde ödenen borçlarda bu artış dikkate alınır. Meselâ enflasyon %50 civarında iken %75'e çıkarsa %25'lik artış borçludan talep edilir.
Para değer kaybedince ücret ve maaşların satın alma gücü düşer. Bu sebeple ücret ve maaşlara para değer kaybı oranında zam yapmak icap eder.
Para değer kaybettikçe kiraların da o oranda yükselmesi gerekir. Vadeli satıştaki prensip burada da geçerlidir. Yani enflasyon normal bir seyir takip eder ve kira, zamanında ödenirse fazla bir şey talep edilemez. Ama enflasyon beklenen oranın üzerinde olursa kirayı öderken bu oran dikkate alınır.
VIII- FAKİHLERİN GÖRÜŞLERİ
Borçların misliyle ödenmesi temel prensiptir. Ama bazen borcu değeriyle ödemek gerekebilir. Fakihlerin bunlara ilişkin görüşlerine bakalım:
A- Borcu Misliyle Ödemek
Mallar, mislî ve kıyemî olmak üzere ikiye ayrılır. Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pazarda dengi bulunabilen maldır. Altın, gümüş, arpa, buğday ile bir fabrikanın belli standartta ürettiği mallar böyledir. Çarşı pazarda dengi bulunamayan, bulunsa da önemli değer farkı olan mallara kıyemî mal denir. Yazma kitaplar, el işi kaplar ve hayvanlar böyledir.
Kıyemî mallar ile birimleri arasında farklılık bulunan mallar ödünç verilmez. Çünkü bunların dengini bulup geri ödemek imkânsızlaşır[507]. Ödünç alınan şey tüketilir ve yerine onun dengi sayılan bir başka şey verilir. Kullanmak üzere alınan mallara ödüç değil, ariyet denir. Kullanıp geri vermek üzere alınan keser, testere vs. aletler birer ariyet olur.
Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre mislî bir malı ödünç alan, ödeme zamanında, değerindeki değişmeye bakmadan onun mislini öder. Kıymeti önemli ölçüde düşmüş ve pek az bir değere inmiş olsa da netice değişmez. Çünkü aslolan borcun mislini ödemektir[508].
Ebu Hanife'nin görüşü de aynıdır. Ona göre, kıtlık ve pahalık varken ödünç alınan bir kile buğday, bolluk ve ucuzluk olduğu bir zamanda ödenirse, aynı özellikte bir kile buğday olarak ödenir. Çünkü borç, bir kile buğdaydan ibarettir. Onun piyasa fiyatı tarafların dışındaki bir olaydır[509].
Bütün mezhepler, borcun, dinar veya dirhem olması hâlinde misliyle ödenmesi gerektiğini, fazlasının faiz olacağını kabul ederler. Görüş farkı sadece fels ve mağşuş para[510] ile olan borçlanmalarda görülebilir.
Felslerin veya mağşuş paraların değeri düşerse Ebu Hanife’ye göre ödemelerde gene bir değişiklik olmaz. Ebu Yusuf'un da bu görüşte olduğu ama aşağıda görüleceği gibi daha sonra onun görüşünün değiştiği rivayet edilmiştir.
Şafiîler, felsleri ticaret malı (uruz) sayarlar. Onlara göre felsin bir mala bedel olması, malların takasında birinin diğerine bedel olması gibidir. Dolayısıyla dolaşımdan kalkmış da olsa, fels ile olan borçlar misliyle ödenir[511].
Malikîlerin şu ifadeleri de aynı mahiyettedir: “Fels veya nakitten (yani dinar veya dirhemden) oluşan bir borç, ister ödünçten isterse başka sebepten doğmuş olsun, bu paraların dolaşımdan kalkmasından veya bunlarda değişiklik olmasından sonra dahi önceki emsaliyle ödenir[512].“
Hanbelîlerin şu ifadesi daha da açıktır:
Paranın değerinin düşmesi borcu ödemeye mani olmaz, isterse düşüş çok olsun. Meselâ, 10’u bir dânike[513] satılırken 20'si bir dânike düşse yahut değer kaybı daha az olsa sonuç değişmez. Çünkü paraya bir şey olmamış, sadece değeri değişmiştir. Bu, borç alınan buğdayın değerinin artmasına veya azalmasına benzer[514].
B- Borcu Kıymetiyle Ödemek
Borcun kıymetiyle ödenebileceği her mezhepte kabul görmüş ama her biri konuya farklı açıdan yaklaşmıştır. Bu sebeple incelemeyi tek tek yapmak gerekir.
1- Hanefî Mezhebi
Hanefîlerden Ebu Yusuf'a göre, kıt ve pahalı iken ödünç alınan bir kile buğday, bol ve ucuz olduğu zaman bir kile buğday olarak ödenirse haksızlık olur. Bunu önlemek için bir başka cinsten, o buğdayın değerini ödemek icap eder.
Ebu Yusuf'un prensibi şudur: Ödünç alınmış mislî malların kıymetleri, fiyatların yükselmesi veya başka bir sebeple artar veya eksilirse bunların, borç alma günündeki kıymetlerini ödemek icap eder[515].
Ebu Yusuf'a göre, felsler veya mağşuş paralarla alış veriş yapılır veya borç alınır da sonra paranın değerinde düşme veya yükselme olursa borçlunun, alış verişin yapıldığı yahut borcun alındığı günkü değer üzerinden ödeme yapması gerekir[516]. Ebu Yusuf’un bu görüşü, Hanefi mezhebinde müftâ bih olan yani tercih edilerek kendisiyle fetva verilen görüştür[517]. El-Fetava’t-Tatarhaniye’nin bildirdiğine göre Ebu Yusuf, paranın değeri düşünce satıcının alış verişi bozabileceğini de söylemiştir[518].
el-Fetâvâ’l-Bezzaziye’de kiralamanın satım ve borç (deyn) gibi olduğu, nikâh akdi ile erkeğin yüklendiği mehir borcunu ödemek için nikahın kıyıldığı günkü dirhemlerin kıymetini vermek gerektiği belirtilmiştir[519].
2- Hanbelî Mezhebi
Hanbelîler, borcun değeriyle ödenmesini, sadece dolaşımdan kalkmış para için kabul ederler. Çünkü ödünç alınan malda yeni bir kusur oluşursa alacaklının onu kabul etmesi gerekmez. Felslerin veya mağşuş paraların dolaşımdan kaldırılması, yeni bir kusur anlamına gelir. Bunu şöyle ifade ederler: "Borç, fels veya kırık (mağşuş) para ile olur da Sultan, parayı dolaşımdan kaldırır ve onunla işlem terk edilirse alacaklının hakkı, onun değerini almaktır. Borçlu parayı kullanmış olsa da olmasa da fark etmez. Çünkü para, onun mülkünde iken kusurlu hâle gelmiştir[520].”
3- Mâlikî Mezhebi
Malikîlerin görüşü de Hanbelîlerin görüşüne yakındır. Ancak onlar, paranın değeriyle ödenmesi için eski paranın bulunamamasını şart koşarlar. Eski paradan bulunabilirse o ödenir. Çünkü borçları misliyle ödemek temel prensiptir. Değeri ile ödenecekse değer tespiti, paranın bulunamadığı gün ile ödeme gününden hangisi daha yakınsa ona göre yapılır. Meselâ para ayın ilk gününde dolaşımdan kalkmış veya durumu değişmiş ve borcun ödeme süresi de ayın sonunda dolmuşsa paranın değeri ayın son gününe göre hesap edilir. Ödeme günü ayın başında, paranın bulunamaması da ayın sonunda ise paranın bulunamadığı günkü değer ödenir. Borcun vadesi ertelenir ve para birinci vadede bulunamaz hâle gelirse birinci vadedeki kıymeti ödenir. Çünkü böyle bir borç ancak kıymeti karşılığında ertelenir.
Vadesi gelen borç ertelenmiş ve para bulunamaması erteleme süresi içinde olmuşsa ikinci sürenin dolduğu günkü değeri ödenir.
Paranın bulunamaması ikinci sürenin dolmasından sonra olmuşsa paranın bulunamadığı günkü değeri ödenir.
Bu hükümler ödemenin keyfî olarak geciktirilmediği durumlar içindir. Borçlu ödemeyi, keyfî dolarak geciktirirse (mumâtale) o, aldığı malı öder. Çünkü mumâtalede bulunmakla haksızlık etmiş olur[521].
4- Şafiî Mezhebi
Şafiîlerde borcun değeriyle ödenmesi kavramı vardır. Borçlanılan mislî mal büsbütün değersizleşirse borcun doğduğu günkü değer üzerinden ödemede bulunmak gerekir. Meselâ bir kişi çölde birinin suyunu gasp etse, sonra suyun kıymetsiz olduğu bir yerde, bir ırmak kenarında suyun mislini ödemeye kalkışsa bu kabul olunmaz. Suyun çöldeki değerini vermesi icap eder[522].
Onlarda, Ebu Yusuf’un görüşüne uygun olarak, mislî malların, ödünç alındığı günkü kıymetinin ödenmesi görüşü de vardır. Ancak bu, mezhep içerisinde zayıf bir görüştür; (denildi=) sözüyle ifade edilmiştir[523].
Şafiî mezhebinin konuya ilişkin bir başka görüşü şöyledir[524]:
"Malda olan eski bir ayıp sebebiyle müşteri malı geri verip satışı bozabileceği gibi satıcı da paradaki eski bir ayıp (ayb-ı kadîm) sebebiyle parayı geri verip satışı bozabilir. Eski ayıp, satış anında var olan veya teslim almadan önce meydana gelen ve satışın feshine kadar devam eden değer düşürücü şeydir[525]. Şafiî mezhebine mensup fakihler, alış verişteki hıyar-ı aybın yani kusurluluk muhayyerliğinin, satılan malla ilgili kısmına ağırlık vermişler ve bunu şöyle açıklamışlardır: "Genellikle parada dalgalanma olmaz. Dolayısıyla değerinin düşmesi pek az görülür[526]." Bu gerekçe onların yaşadıkları devir için doğru ve geçerlidir.
Para, ya muayyen veya zimmette[527] olur. Muayyen olur da satıcı parayı, ondaki bir ayıp sebebiyle geri verirse akit bozulur. Para zimmette ise, onda meydana gelen ayıp akdi bozmaz. Bu durumda değer farkını ödemek gerekir[528].
Aybın Tarifi:
Ayb, maksada engel olacak şekilde, bir şeyin kendini veya değerini azaltan her şeydir. Şartı, bunun o malda genellikle olmamasıdır. Aybın akit sırasında var olması ile teslimden önce meydana gelmesi aynıdır[529].
Bu ölçülere göre enflasyon bir ayıp sayılır mı?
Enflasyon, hızına göre üçe ayrılır:
a- Belirsiz veya sürünen enflasyon. Bu durumda enflasyon yavaş seyreder.
b- Kronik enflasyon. Hızı dengeli, süresi uzun olur.
c- Aşırı enflasyon[530].
Kağıt para sisteminde enflasyon kaçınılmaz bir hastalık sayıldığından[531] Şafii mezhebine göre belirsiz ve kronik enflasyonu para için ayıp saymak zor olur. Satıcı bu durumu bilerek malını sattığından neticesine katlanır. Ancak borcunu zamanında ödemeyenlerden ödeme gününden itibaren meydana gelecek değer kaybının istenmesinin uygun olacağı anlaşılıyor. Çünkü bu, maksada engel olacak bir değer düşüşüdür.
Yukarıdaki tarife göre, aşırı enflasyon, parada ayıp sayılmalı ve normalin üzerinde meydana gelen değer kaybı borçluya ödettirilmelidir.
Görüldüğü gibi bütün mezhepler, yapılan ödemenin borca denk olmasını şart koşmuşlar ve bazı durumlarda borcun değerinin ödenmesini gerekli görmüşlerdir. Böylece mislî mallarda "değer" kavramı denkliği sağlayan diğer kavramlar arasına girmiştir. Diğerleri, tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) kavramlarıdır.
Kağıt para ile yapılan bütün işlemlerde paranın değeri esas alınır. Borç ödeme işlemi de bu para ile yapılacaksa o zaman da paranın değerinin esas alınması gerekir. Çünkü kağıt para ile olan borçları misliyle ödemenin başka yolu yoktur. Bu hüküm, bütün mezheplerin görüş ve prensiplerine ve hakkaniyete uygun görülmüştür. Böylece kimse kimseye haksızlık etmemiş olur.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur«Eğer faizcilikten vazgeçerseniz anamallarınız sizindir. Böylece ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğrarsınız.» ( Bakara 2/279)
ALTİNCİ BÖLÜM
ENFLASYON
Enflasyon, fiyatlarda görülen sürekli artış diye tarif edilebilir. Fiyatların yükselmesi demek, aynı mal ve hizmet için, eskiye göre daha fazla para ödenmesi demektir. Bunun sebebi ya paranın değer kaybetmesi ya da maliyetlerin artması olabilir. Birinci ihtimal geçerliyse talep enflasyonu, ikinci ihtimal geçerliyse maliyet enflasyonu söz konusu olur.
Banka kredilerinin, dolayısıyle kaydi paranın artışı, kamu harcamalarının para basmak suretiyle karşılanması, bütçe açıkları ve paraya güvenilmemesi gibi gelişmeler talep enflasyonunun sebepleri arasında yer alır.
Maliyet enflasyonunun sebepleri faiz, vergiler ve devalüasyon ile tekelci özellik taşıyan firmaların, ürettikleri mal ve hizmetin fiyatını haklı bir gerekçeye dayanma gereği hissetmeden sürekli artırabilmeleridir.
Vergiler, maliyetlere ilave edildiğine göre bunların fiyatları artırdığını izaha gerek yoktur. Milli paranın yabancı paralar karşısında değerinin düşürülmesi demek olan devalüasyon da ithal edilen malların fiatlarının yükselmesine sebep olmaktadır.
Talep enflasyonu ile maliyet enflasyonunu biraz daha yakından görmeye çalışalım.
I- TALEP ENFLASYONU
Talep enflasyonu, aşırı talebin fiyatları yükseltmesidir. Aşırı talebi doğuran piyasadaki para bolluğudur. Bu sebeple talep enflasyonu, dolaşıma ihtiyaçtan fazla para sürülmesinden dolayı paranın değer kaybetmesine yol açan olaydır.
İster madeni olsun, ister kağıt olsun, her türlü para değer kaybedebilir. Ancak dolaşıma ihtiyaçtan fazla para sürülmesine bağlı olarak değer kaybının meydana gelmesi madeni para rejimlerinde oldukça zordur. Çünkü altın ve gümüş, kağıt kadar kolay üretilen ve bol miktarda bulunabilen şeyler değildir. Bu sebeple basılacak para miktarı eldeki değerli madenle sınırlıdır.
Madeni para sisteminde ayarın düşürülmesi yoluyla para miktarı biraz artırılabilir. Ancak düşük ayarlı para, saf altın veya gümüşle karşılaştırılınca gerçek değerini derhal bulur ve kağıt paranın değer kaybetmesi kadar etkili olmaz. Çünkü kağıt parada değer kaybı madeni paradaki kadar kolay anlaşılamaz.
Ufaklık para niteliğindeki felsler daha kolay basılıp dolaşıma çıkarılabilir. Çünkü bakır, nikel ve bronz gibi madenler altın ve gümüşten çoktur. Ancak bunlar, bugün de kullanılan bozuk paralardır. Genellikle küçük ödemelerde ve küsüratta kullanılır. Bu sebeple bunlara olan talep azdır.
Kağıt para rejimlerinde para basmak kolaydır. Kağıdın ağırlığı, kalitesi ve büyüklüğü para değeri açısından önemli olmadığından para otoritesi, istediği kadar para basabilir. Enflasyonun ana sebebi olan piyasaya ihtiyaçtan fazla para sürme olayı, esasen kağıt para rejiminde görülür.
Konuyu daha iyi anlamak için hem madeni parada hem de kağıt parada meydana gelen değer kaybını örneklerle anlatmak faydalı olacaktır.
A- Madeni Paralarda Değer Kaybı
Madeni paralarda değer kaybı aşağıdaki hallerden biriyle meydana gelir.
1- Para ayarının düşürülmesi.
2- Paranın ağırlığının azaltılması.
3- Paranın değerinin düşmesi.
Şimdi bunları tek tek inceleyelim.
1- Para ayarının düşürülmesi.
Madeni paralar daha çok saf altın veya gümüşten basılır. Bu, her zaman böyle olmaz, düşük ayarlı altın ve gümüşten de para basıldığı sıkca görülür. Paradaki altın veya gümüş miktarı azaldıkça değerinin düşeceği kesindir.
2- Paranın ağırlığının azaltılması
İslam’ın ilk devirlerinde dinar 4.25 gr. dirhem de 2.975 gr. ağırlığında olduğu halde[532] zaman zaman daha az ağırlıkta da para basılmıştır. Altın ve gümüşün azalması bu paraların değerini de azaltır.
3- Para değerinin düşmesi
Bu iki şekilde görülmüştür:
a- Felslerin ve mağşuş paraların değer kaybetmeleri.
Felsler ve mağşuş paralar, gerçek değerlerinden fazla bir değerle dolaşıma çıkarıldığından bunlardaki değer kaybının zamanla önemli boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu sebeple ortaya çıkan problemeleri, fakihlerin değerlendirildiği ve hükme bağlandığı fıkıh kitaplarında kayıtlıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgiler ileride gelecektir.
b- Gümüşün altın karşısında değer kaybetmesi.
Asr-ı saadetten günümüze kadar gümüş, altın karşısında önemli ölçüde değer kaybetmiş ve bu süreç son zamanlarda hızlanmıştır.
Şimdi para değer kaybı ile ilgili örnekler verelim.
1) Gümüş paranın değer kaybına örnek
a) İslamın ilk devirlerinden örnekler
Altın paraya dinar, gümüş paraya da dirhem denir. Zekat nisabı altından 20 miskal yani 20 dinar ve gümüşten de 200 dirhemdir.
İslam’ın ilk devirlerinde 7 dinar (miskal) 10 dirhem ağırlında ve 10 dirhem 1 dinar değerinde kabul edilmişti. Bu oranı zekat nisabında açıkca görmekteyiz. Gümüş nisabı altın nisabının l0 katıdır. Bunların ağırlıkları arasında da yediye onluk oran vardır. Bizim tespitlerimize göre 20 miskal altının ağırlığı 85 gr. 200 dirhem gümüşün ağırlığı da bunun yedi katı, yani 595 gr. dır[533]. Bunun sebebi para bölümünde anlatılmıştır.
Öldürülmüş bulunan bir erkeğin kan bedeli (diyet) 100 devedir. Bunun altın ve gümüş karşılığı konusunda Ömer’den iki ayrı rivayet vardır. Bunlardan birincisine göre diyet altından 1000 dinar gümüşten 10.000 dirhemdir. Hanefi Mezhebi bunu kabul etmiştir[534] Burada da dirhem miktarı dinarın 10 katıdır.
İkinci rivayetle ilgili olarak İbni Rüşt’ün Bidayet’ül-Müctehid adlı eserinde şu ifadeler yer alır :
“Şafii mezhebi’ne göre, öldürülmüş bulunan bir kişinin diyeti esasen 100 devedir. Ömer’in altın ödeyecekler için 1000 dinar, gümüş olarak ödemede bulunacaklar için 12.000 dirhem takdir etmiş olması, bu miktarların Ömer zamanındaki yüz deve kıymetine eşit olmasından dolayıdır”[535].
Ömer’den gelen bu iki rivayet de büyük fakihler tarafından ayrı ayrı doğru kabul edilip hükme dayanak sayıldığına göre bunun farklı zamanlarla ilgili olması gerekir. Bundan, o devirde gümüşün, altın karşısında %20 oranında değer kaybettiği anlaşılır.
Osman dönemiyle ilgili olarak gelen bir rivayet de bunu desteklemektedir. İmam Malik'in el-Muvatta' adlı hadis kitabında Abdurrahman kızı Amre'den yapılan rivayet şöyledir:
"Bir hırsız, Osman zamanında bir turunç çalmıştı, Osman b. Affan ona bir değer biçilmesini emretti. Bir dinar 12 dirhem paritesine göre üç dirhem değer biçildi. Bunun üzerine Osman onun elini kesti[536]. "
b) Osmanlılar’dan Örnekler :
Zilhicce 1208 (Temmuz 1763) tarihinde altın fiyatları:
İstanbul altını (zer-i mahbup) 2.30 gr 5 kuruş
İstanbul Fındık altını 3.45 gr 7 kuruş
Yaldız ve Macar altınları (yabancı altın) 7 kuruş[537]
İstanbul altınının daha değerli olduğu gözüküyor.
14 Zilhicce 1249 (25 Nisan 1834) tarihli bir emirde Yaldız ve Macar altınlarının her biri 45 kuruşa, Fındık ve İstanbul altınlarının her bir dirhemi 33,5 kuruşa olmak üzere darphaneye satılması, başka yere satılmaması isteniyordu[538].
5 C.Ahir 1334 (10 Nisan 1915) tarihli «Tevhid-i Meskûkât Kanunu»nun 3. maddesinde 7 gr. ağırlığında 0.916 2/3 ayarında (22 ayar) altın paranın 100 kuruş olduğu belirtilmektedir. Aynı maddede verilen bilgiye göre100 kuruş 0.830 ayarında ve 120 gr. ağırlığındaki gümüş paradır[539].
Buna göre 1 birim altın bu devirde, 17 birim gümüş değerine çıkmıştır.
c) Günümüzden Örnekler :
Günümüzde altın ve gümüş para olarak kullanılmamaktadır. Buna rağmen altının değerini büyük ölçüde koruduğu ama gümüşün gittikçe daha çok değer kaybına uğradığı gözükmektedir. 22 Şubat 1982 tarihinde 22 Ayar altının gıramı 1680 lira, 900 ayar gümüşünki 42.50TL. idi[540]. Buna göre 1 birim altın bu tarihte, yaklaşık 40 birim gümüş değerine yükselmişti.
14 Temmuz l994’de 22 ayar altının gıramı 377.000 TL. olduğu halde 900 ayar gümüşün gramı 5400 TL. idi[541]. Bu tarihte 1 birim altın yaklaşık 70 birim gümüş değerine yükselmişti. Böylece islam’ın ilk devirlerinden Temmuz l994’e kadar gümüşün altın karşısında %90 oranında değer kaybettiği görülmektedir.
2) Altın paranın değer kaybı
Günümüzde altının para olarak kullanılmamasının ona olan talebi azalttığı ve değerini düşürdüğü şüphesizdir. Buna rağmen onun önemli bir değer kaybına uğramadığı söylenebilir.
Yukarıda belirtildiği gibi Ömer zamanında öldürülen bir erkeğin diyeti ya 1000 dinar, ya 10.000 dirhem, ya 100 deve, ya 200 sığır veya 2000 koyundu. O devirde bunlar eşit değerdeydi. İstanbul’da deve olmadığı için onun değerlendirilmesini yapamadık ama sığır ve koyunlarla ilgili bir değerlendirme yapabildik.
Bir dinar, o devirde Bizans’ta basılan 1 Bizans altınıydı. İstanbul Arkeolojileri Müzesi’nde bulunan Bizans altınlarının ağırlığı ortalama 4.20 gr. dır. Buna göre l000 adet Bizans altını 4.200 gr. eder. 14 Temmuz 1994 fiyatlarına göre bunun külçe değeri 1.583.400.000 TL dir. Bu parayla o gün dahi 200 sığır alınabilirdi. Bu tarihte İstanbul Sütlüce mezbahasında sığır etinin kilosu 60.000 TL. idi. Kasapların bundan % 25 kâr ettiği düşünülürse etin kendilerine 48.000 liraya mal olması gerekir. Buna göre 1.583.400.000 TL ile 32 ton 987.5 kg. sığır eti eder. Bunu 200'e bölersek her bir sığırın ortalama l65 kilo saf et vermesi gerekir. Mezbahaya satılan sığırlar seçme sığırlar olduğundan fiyatları biraz daha farklı olur. Besicilik devrimize ait bir olay olduğundan kırlarda yetişen sığırlardan ortalama l65 kilo saf et vereni az bulunur. Bu da 1000 dinar ile bugün dahi 200 sığırın alınabileceği ortaya çıkmaktadır.
Bu tarihte Sütlüce Mezbahasında koyun etinin fiyatı 70.000 liraydı. Mezbahada bulunan kasapların bundan %25 kâr ettiği düşünülürse maliyetin 56.000 TL. olduğu görülür. Buna göre 1.583.400.000 TL ile 28 ton 275 kilo saf koyun eti eder. Bunu 2000'e bölersek her bir koyunun ortalama 14 kilo saf et veremesi gerekir. Ömer bu değerlendirmeleri Medine’de yapmıştır. Orada bulunan koyunlar ortalama 14 kilo et verecek durumda değildir. Bu da 1000 dinar ile bugün dahi 2000 koyun alınabileceğini gösterir.
3) Felsler ve mağşuş paraların değer kaybı
Bu paralardaki değer kaybı, kısa zamanda kendini gösterir. Çünkü gerçek değerleriyle itibari değerleri arasında önemli fark vardır.
Örnek:
8 Nisan 1880 (25 Rebiülahır 1297) tarihinde «Meskukat-ı Osmaniye Hakkında» çıkarılan bir kararnamede özetle şöyle denmektedir.
6. Madde - Hükümete mağşuş sikke olarak borçlu olanlar borçlarını hep mağşuş sikkelerle ödemek isterlerse %5’i itibari değeri ile, kalan %95’i de hakiki değeriyle kabul olunacaktır.
7. Madde - Mağşuş sikkelerin hakiki değeri itibari değerinin yarısıdır[542].
B- Kağıt Paralarda Değer Kaybı
Kağıt paradaki değer kaybının, madeni parayla kıyaslanmayacak kadar fazla olduğunu herkes bilir. Biz burada konuyu örneklerle ortaya koymaya çalışacağız.
1- Altın karşılığında basılan kağıt paralar
Altın karşılığında basılmış olmalarına rağmen bu paraların kısa vadede önemli değer kaybına uğradığını görüyoruz. Bu konuda tesbit edebildiğimiz bazı örnekleri sunalım :
Sultan Abdülmecit Devri: ( 1255-1277/1861-1876)
1274 (1857) senesinde 100 kuruşluk altın 160 kuruşa çıkmıştı. Kaimenin değeri düştükçe altının fiyatı günden güne yükselerek muamelatı ters yönde etkiledi. Bu hal böyle devam ederse mali işlerin düzeltilemiyeceği anlaşıldı ve kaimenin kaldırılmasına karar verildi[543].
Sultan Abdülaziz Devri: (1277-1293/1861-1876)
İkibuçuk milyon keselik kaime basıldı. Çok sayıda kaimenin piyasaya sürülmesi değerinin düşmesine sebep oldu. 100 kuruşluk Mecidiye altını, kaime olarak 10 Cemadiyelevvel 1278 perşembe günü (14 Eylül 1861) 350 kuruşa yükseldi. Kaimelerin l2 Eylül l278 (30 Ağustos l862) tarihinde kesin olarak kaldırılmasından sonra altının fiyatı 100 kuruşa indi[544].
Sultan II. Abdülhamit Devri: (1293-1327/1876-1909)
Sultan II. Abdülhamit’in ilk saltanat yılında 600.000 keselik kaime basıldı. (Bir kese 500 kuruş demektir) Ayastafanos anlaşmasının imzalanması zamanında (3 Mart 1878) 100 kuruşluk Osmanlı altınının değeri 350 kuruşa çıkmıştı[545].
20 Şubat 1295 (Şubat 1880) tarihli bir fermanda kaimenin tamamının dolaşımdan kaldırılarak pek az kısmının halkın elinde kaldığı belirtilerek, 1295 senesi mallarından saf altınla ödenmesi kararlaştırılanlar dışındaki gelirlerin beşte biri karşılığında, bir lira için 400’lük kaime alınması emrolunuyordu[546].
7 Ağustos 1295 (Ağustos 1879) tarihli bir karanamede kaime ile olan borçlar ödenirken 450 kuruşluk kaime yerine bir yüzlük altın veya borçları ödeme gününde bir altın kaç kaime ederse o kadar kaime ödenmesi emrolunuyordu[547]. Burada da değer kaybının daha büyük boyutlara ulaştığı görülmektedir.
Sultan Mehmet Reşat Devri: (1327-1336/1909-1918)
Sultan Reşat zamanında çok miktarda kağıt para çıkarıldı. İlk çıkarılan kaimeler altın ile hemen hemen başa baş giderken 1917 yılında 74 milyonluk kağıt para çıkarılması üzerine 100 kuruşluk altının fiyatı 550 kuruşa kadar çıktı. Ancak mütareke yapıldıktan sonra altının değeri 450 kuruşa düşmüştü[548].
Buradaki rakamlar yıllık enflasyonu değil, bu paraların dolaşımda olduğu yıllar boyunca meydana gelen enflasyon toplamını gösterir.
2- Kıymetli maden karşılığı olmayan kağıt paralar
Bunlar bugün bütün dünyada kullanılmakta olan kağıt paralardır. Bunların değer kaybı o kadar açıktır ki, örnek vermeye bile gerek yoktur. Burada yalnız şunu söylemekle yetinelim. Cumhuriyetin ilk devirlerinde 1 lira demek 7.36 gr. ağırlığında bir altın sikke demekti[549]. 22 Şubat 1982 fiyatlarına göre altınlar çeşitlerine göre 12.000 ile 12.700 lira arasında bir değere sahipti[550]. 14 Temmuz l994 tarihinde bir altının değeri cinslerine göre 2.530.000 lira ile 2.700.000 lira arasında değişmekteydi[551]. 1 Kasım 1999 günü altın fiyatları 31.300.000 TL. ile 35.750.000Tl. arasında değişmekteydi.
Kağıt para sisteminde yaşanan değer kaybı gün geçtikçe katlanarak devam etmekte ve bütün dengeleri bozmaktadır.
C- Talep Enflasyonunu Doğuran Amiller
1- Kağıt para sistemi
Madeni para sisteminde piyasaya ihtiyaçtan fazla para sürmek zordur. Çünkü altın ve gümüş bulmak kolay değildir. Bu sistemde bol miktarda fels ve mağşuş para çıkarılabilir. Ama bunlar hiçbir zaman altın ve gümüş paranın yerini tutmaz.
Kağıt para sisteminde para basmak kolaydır. Çünkü kağıt bulmak kolaydır. Piyasaya ihtiyaçtan fazla para sürülmesi esasen bu sistemde olur.
2- Faiz
Faiz, enflasyonun ana sebebidir. Üretimin her safhasında devreye giren faiz fiyatları artırarak para talebini körükler. Aşağıda “Maliyet enflasyonu” bölümünde “Faiz” başlığı altında faizin maliyetleri ne kadar yükselttiğine bir örnek verilmiştir. Orada görüleceği gibi Temmuz l994’te İstanbul’da 6000 liraya satılan ekmeğin, faiz devreden çıktığı taktirde 557.5 liraya satılabileceği ve bu fiyatın daha da aşağıya ineceği ama kolay kolay artmıyacağı ispatlanmaya çalışılmıştır. 6000 liraya satılan bir ekmeğin 5442.5 lirası faizin sebep olduğu bir fiyat artışı olursa bunu karşılamak için paraya ihtiyaç duyulacağı kesindir. Demek ki, devreye giren faiz, para talebini yaklaşık onbir kat artırmaktadır. Eğer böyle bir ülkenin, dolaşımda 1 trilyon parası varsa, faizin meydana getirdiği fazla para talebini karşılamak için on trilyon liraya daha ihtiyacı olacaktır.
3- Kredi sistemi
Günümüzde ödemelerin büyük kısmı çekle ve bankalarda açılmış hesaplar arasında nakillerle (havale) yapılmaktadır. Bankadan çıkmayan ve vadesiz mevduat olarak müşterinin hesabına geçirilmiş olan kredi, bir başka müşteriye tekrar kredi olarak tahsis edilmekte ve zincir halkalar halinde devam etmektedir. Eğer merkez bankalarının aldığı tedbirler ve kasada ihtiyat bulundurma mecburiyeti olmasa bir banka, sistemine giren mevduatı sınırsız kere satabilir.
Günümüzdeki kredi sisteminin ilk örnekleri madeni paranın yaygın olduğu devirlere dayandırılmaktadır. Batı toplumunda bankerler, tüccarların ve soylu kişilerin emanet bıraktıkları altın ve gümüşü kendi varlıklarıyla birlikte kasalarında saklıyorlardı. Bunlardan kimine, hamiline yazılı makbuz (tahvil veya banknot) verir, kimine de hesap açar ve yazılı talimat verdikleri taktirde bu hesaptan onlar adına ödeme yapmayı kabul ederlerdi. Hamiline yazılı bu çekler ve makbuzlar piyasada para gibi kullanılıyordu. Hatta bir kısım iş adamları bu çek ve makbuzlara daha çok güveniyor ve nakitlere tercih ediyorlardı.
Kasalarındaki altın ve gümüşlerin fazla talep edilmediğini, çek ve makbuzların tercih edildiğini gören bankerler bu fırsatı değerlendirerek ellerindeki altın ve gümüşlerin, nakit talebini karşılayacak kadar olmasına dikkat ederek kredi isteyenlere hamiline yazılı makbuz (banknot) vermeye veya çek yazacakları birer cari hesap açmaya başlamışlardı. Böylece verdikleri kredi, ellerindeki altın ve gümüşün bir kaç katına çıkmış, piyasayı bol miktarda bu çek ve makbuzlar sarmıştı.
Bankalar da benzeri bir tecrübe yaşamışlar, ister vadeli isterse vadesiz olsun kendilerine bırakılan mevduatın bir kaç katı kredi verebileceklerini görmüşlerdir. Beklenmedik nakit talepleri için mevduatın belli bir kısmını kasalarında nakit olarak tutup ihtiyatlı davranma yoluna gitmişlerdir. Buna bankacılık dilinde kasa ihtiyatı veya munzam karşılık denmektedir.
Bankaların kredi yoluyla meydana getirdikleri satınalma gücüne kaydi para denir. Bankaların kaydî para üretme mekanizmaları “Para “ bölümünde detaylı olarak anlatılmıştır.
Burada şunu tekrarlamakta fayda vardır. Bugün bankaların kredi sebebiyle üretebilecekleri kaydi para miktarı kasalarında tuttukları ihtiyat oranına göre artar veya azalır. Eğer ihtiyat oranı %5 olursa kaydi para, vadesiz mevduatın yirmi katına çıkabilir. İhtiyat oranı artınca kaydi para miktarı düşer. Mesela ihtiyat oranı %20 olursa kaydi para miktarı vadesiz mevduatın beş katı kadar olabilir. Her bankanın buna uymayacağı, çek imkanını istismar ederek daha fazla kaydi para ihraç edebileceği düşünülürse kaydi para miktarının daha büyük boyutlara ulaşacağı tahmin edilebilir.
Görüldüğü gibi bugün bankaların uyguladığı kredi sistemi para miktarını bir kaç kat artırarak talebi akılalmaz boyutlarda körüklemekte ve enflasyona yol açmaktadır. Para miktarındaki bu anormal artış karşısında değerinin düşmemesi için üç çeşit tedbir alınabilir.
a- Para fazlası yurt dışına ihraç edilebilir.
Bu, güçlü devletlerin başarabileceği bir iştir. Bugün Amerika, Almanya ve Japonya gibi ülkeler, önemli ölçüde para ihracatı yapabilmektedirler. Bu, onlara büyük avantajlar sağlar. Bir tomar kağıdı para olarak verip önemli miktarlarda mal ve hizmet satınalırlar.
b- Üretim artırılabilir.
Üretimdeki artış, para miktarındaki artışa paralel olursa paradaki değer kaybı pek hissedilmez. Şurada on lira para ve on adet kalem var, her bir liraya bir kalem düşüyor. Para miktarını yüz liraya çıkarırken kalem miktarını da yüze çıkarabilirseniz gene her bir liraya bir kalem düşer. Bunu yapamazsanız her on liraya karşılık bir kalem düşer. Bu durumda bir kalemin on liraya çıkmasına mani olamazsınız. “Enflasyonu önlemenin yolu üretimi artırmaktır.” denmesi bundandır.
Para miktarını artırırken bir kağıt parçasının üzerine bazı rakamları yazmak yeterli olur ama kalem miktarını artırmak o kadar kolay değildir. Bu sebeple üretimi ne kadar artırırsanız artırın, paradaki hızlı artışa yetişemezsiniz. Para - kredi sistemi değişmezse üretimi artırmakla enflasyonun önüne geçilemez.
Bankalar sağladıkları güven sayesinde kendi çeklerinin para olarak kullanılmasını temin ederler. Bir milyon liralık nakit ne ise, üzerine bir milyon yazan çek de aynı olur. Hatta taşıma kolaylığı sebebiyle çek tercih edilir. Halkın para yerine çek kullanması banka parasının doğmasına ve bankaların Merkez Bankasından daha fazla piyasaya para sürme imkanına kavuşmasına sebep olmuştur. Bir vatandaş para basmaya yeltenecek olsa kalpazanlıktan tutuklanır ama bankaların bu işleri ekonominin bir gereği sayılarak alkışlanır.
Denebilir ki, paranın böyle birden on katına çıktığı nerede görülmüştür?
Bu durum, kredi sisteminin yerleşik olduğu her yerde vardır ama uzun bir süreye yayıldığı için insanlar bu kadar büyük bir para artışını hissedemezler. Bir ülkede dolaşımda bulunan para, kağıt para sistemine geçildiği günden beri basılagelen paraların toplamıdır. Dolaşımda üçyüz trilyon para varsa yukarıdaki izahlara göre mevcut banka parası üç katrilyon demektir. Bu durumda Merkez Bankası on trilyon taze parayı sisteme sokacak olsa sadece bu on trilyondaki artış gözlenebilir. On trilyon, piyasaya yüz trilyon olarak yansıyacak, bu yüz trilyon üç katrilyonun otuzda biri olduğu için hissedilebilecek enflasyon % 3.3 miktarında kalacaktır.
Burada faizsiz finans kurumları ile bankalar arasındaki önemli bir farka işaret etmek gerekir. Faizsiz finans kurumlarını kredi sistemine göre değil ortaklık sistemine göre çalıştıkları için enflasyona sebep olmazlar. Çünkü onlar, dolaşımdaki para miktarını artıramazlar.
c- Merkez Bankası para basımını durdurabilir.
Merkez bankası para basımını durdurursa sisteme taze para girmez ve bankalar yeni para artışına sebep olamazlar. Fakat kredi sisteminde bunu uygulamak imkansız gibidir. Bu taktirde hükümetin ödemelerde kısıntıya gitmesi, işçi ve memurların maaşlarını verememeyi göze alması gerekir. Bu da sosyal patlamalara yol açar.
Faizli sistemde hükümetin bankalara olan borcu artarak devam eder. Bugün hükümetler kendilerini öyle büyük yükler altına sokmuşlardır ki, vergi gelirleri bu açıkları kapamaya yetmemektedir. Bankalara ve vatandaşa borçlanmak, kolay para temin etme yolu sayılmaktadır. Bu borçlanma doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki türlü olur.
1) Doğrudan borçlanma
Merkez bankasının para basması enflasyonun en önemli vasıtası olduğundan hükümetler enflasyonu azdırmamak için para basma yerine bankalardan ve vatandaştan borç almayı tercih etmekte ve önemli faiz yükü altına girmektedirler. Türkiye'nin 2000 yılı bütçesinin %45'i faize gidecek duruma gelmişti[552].
2) Dolaylı borçlanma
Farzedelim ki, devletin yüzbin memuru vardır ve bunların her biri onbirer milyon maaş almaktadır. Hazinede para olmadığı için Merkez Bankası bir trilyon yüz milyar lira para basmış olsun. Bu paranın ancak yüzmilyar kadarı memurların ceplerinde kalır ve geriye kalan kısmı en fazla bir hafta içinde bankalara akar. Çünkü evin kirası bankaya yatar. Bakkal ve kasap, alacağını alınca borcunu ödemek veya parasını korumak için bankaya götürür vs. Bankacılık sistemine giren taze bir trilyon, bir müddet sonra on trilyon olarak[553] krediye dönüşür. Bu on trilyonluk kredi % 50 faizli olsa sene sonunda bankalarnın faiz alacağı yaklaşık beş trilyona çıkar. Yani bankalar, piyasaya yeni çıkan bir trilyonun tamamına sahip oldukları gibi dört trilyon daha alacaklı duruma gelmiş olurlar. Bu dört trilyon, piyasaya pahalılık olarak yansır ve bütün malların fiyatlarını artırır. Bir yıl önce onbir milyonla rahat geçinen memur şimdi sıkıntılar içine düştüğü için devletten maaşına zam yapılmasını ister. Fiyatlardaki artışa faiz ve bankacılık sistemi sebep olduğundan bu zam talebi aslında bankaların faiz alacağının devlet tarafından ödenmesi talebinden başka bir şey değildir.
Devlet, memur ve işçi çalıştırmakta, asker beslemekte, bütün kamu kuruluşlarının masraflarını karşılamakta, kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) açıklarını kapamakla meşgul olmakta ve vatandaşa çeşitli hizmeter götürmek zorunda bulunmaktadır. Faiz ve bankacılık sisteminin sebep olduğu fiyat artışları karşısında devletin harcamalarını artırmasından başka çare yoktur. Yukarıda da belirtildiği gibi harcamaların artırılması demek, bankaların faiz alacağını ödemek demektir. Bu sebeple devlet, bankalardan doğrudan borç almasa bile banka faizlerinin büyük bir kısmını ödemek zorunda kalmaktadır. Tek çare, kredi sisteminden vazgeçmek ve ortaklık sistemine geçmektir.
d- Fazla para imha edilebilir.
Enflasyonu önlemenin bir yolu da fazla paranın imha edilmesidir. Ama kredi sisteminde bunu yapmak imkansızdır. Fakat tarihimizde bunun örnekleri vardır.
Sultan Abdülmecit Padişah iken 1857 de kaimenin[554] sebep olduğu bir pahalılık meydana gelmiş, 100 kuruşa satılan altın 160 kuruşa çıkmış, altının fiyatı günden güne yükselmeye devam etmiş, ekonomik ilişkilerde bozulmalar olmuş, bu halin devam etmesinin mali işleri büsbütün bozacağı anlaşılmış ve kâime kaldırılmıştır[555]. Benzer uygulamalar Sultan Abdülaziz padişahken Eylül 1862 de ve Sultan II. Abdülhamit zamanında Ağustos 1879 da yapılmıştır. Kaimelerin kaldırılmasının her zaman çok olumlu etkileri olmuştur.
4 - Vadeli çekler
Talep enflasyonunu doğuran sebeplerden biri de vadeli çeklerdir. Çek, bankada bulunan hesaptan ödeme yapılması için verilen emirdir. Eğer bankada para yoksa çek kesilmesi söz konusu olamaz. Ama uygulamada buna uyulmadığı ve piyasada vadeli çeklerin para gibi dolaşarak para miktarını önemli ölçüde artırdığı görülmektedir.
1994 Türkiye’sinde tüccarların alım satımlarda kullandıkları vadeli çeklerin piyasadaki para hacminin 15 katını geçtiği tahmin edilmektedir. Bu durum, para miktarının artmasında ve değerinin düşmesinde önemli etkenlerdendir.
5- Paranın dolaşım hızı
Paranın belirli bir dönem içindeki ortalama el değiştirme sayısına paranın dolaşım hızı denir. Paranın hızla dolaşıyor olması demek, saklanmaması ve elde uzun müddet bekletilmemesi demektir.
Paranın toplam satınalma gücü para arzı ile paranın dolaşım hızının çarpımı sonucu elde edilir. Yani para ne kadar el değiştirirse onunla o kadar çok mal ve hizmet talep edilir. Bu da para miktarının çoğalması gibi enflasyona sebep olur.
Bugünkü kredi sistemi ve faiz, para dolaşım hızını anormal olarak artırmaktadır. Çünkü faiz ve sebep olduğu enflasyon insanların paradan kaçmasına, kimsenin nakit bulundurmak istememesine ve fazla düşünmeden harcamada bulunmasına yolaçmaktadır.
6- Bütçe açıkları
Bütçe gelirlerinin bütçe giderlerinden az olması halinde aradaki farka bütçe açığı denir. Bütçenin denk olması için harcamaların vergiler, harçlar, resimler, devlet emlaki ve işletmelerinden sağlanan gelirler gibi normal gelirlerle yapılması gerekir. Faizli bir ortamda devlet gelirlerinin giderleri karşılaması mümkün olmadığından hükümetler ellerinin altındaki para matbaasına emrederek en kolay yoldan para temin etme yoluna gitmektediler. Bu da para miktarını artırmakta ve talep enflasyonunu azdırmaktadır.
II- MALİYET ENFLASYONU
Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır.
Maliyet enflasyonunun sebepleri; faiz, mal ve faktör piyasalarında tekelci eğilimlerin olması, vasıtalı vergiler ve devalüasyon şeklinde özetlenebilir.
Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir.
Mal ve hizmet piyasalarının tekelci bir özellik taşıması halinde, bu piyasalarda yer alan firmalar keyfi bir biçimde ve sürekli olarak fiyatlarını artırabilirler.
Güçlü sendikaların aşırı ücret talepleri ve bir kısım siyasilerin buna destek vermesi sebebiyle meydana gelen anormal ücret artışları maliyetleri yükseltmektedir. Bu durum, aynı zamanda toplumun çalışan kesimleri arasında ücret adaletsizliğine de yol açarak çalışma barışını ortadan kalırmaktadır. Bazan bir kurumun müdürü devlet memuru, onun makam şoförü de sendikalı işçi olduğu için şoför, müdüründen daha çok maaş alabilmektedir. Diğer taraftan ücretler ile fiyatlar devamlı birbirini kovalamaktadır. Fiyatlar artınca ücretler yetersiz hale gelmekte, ücretler artınca da maliyetlere yansımakta ve fiyatlar tekrar artmaktadır.
Vergiler, maliyetlere eklendiğine göre, bunların enflasyonu artıracağı açıktır. Katma değer vergisi gibi satış sırasında alınan vergiler de fiyatları hemen artırır.
Milli paranın yabancı para karşısında değer kaybetmesi demek olan devalüasyon, ithal edilen malların fiatlarının yükselmesine sebep olduğundan enflasyonu körükler.
Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu tavuk ve yumurta gibi birbirinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonominin normal seyri dışına çıkmasıdır.
Maliyet enflasyonunun en önemli unsuru faizdir. Faiz hammaddeden pazarlamaya kadar her safhada devreye girdiğinden maliyetleri büyük oranda artırır. Kredi kullananlar tedbirli olmak için yüksek kâr elde etmek zorunda kalırlar. Çünkü ödemelerde bir aksama olursa iflasa varan sıkıntılar doğar. Bu da fiyatları artıran bir başka unsurdur.
Banka ise bir taraftan kaydi para çıkararak para arzını artırır diğer taraftan aldığı faizle maliyetleri artırıp para talebini körükler ve iki taraftan enflasyona sebep olur.
Maliyet enflasyonunu doğuran faiz, tekelleşmeler, işçi ücretleri, vasıtalı vergiler ve develüasyon üzerinde biraz daha durmakta fayda vardır.
A- Faiz
Faiz, maliyetleri sürekli yükseltip para ihtiyacını artırarak enflasyonunun en büyük amili olmaktadır.
Kredi sisteminde sermayeye bir maliyet ödenir. Buna finansman maliyeti denir. Üretimden pazarlamaya kadar her safhada fiyatlara eklenen finansman maliyeti, kar topunun büyümesi gibi fiyatları sürekli yükseltir. Finansman maliyeti krediye ödenen faizdir. Sistemin etkili olduğu ekonomilerde hiç kredi kullanmayanlar bile ürettikleri mal ve hizmetlere finansman maliyeti koyarlar. Çünkü banka faizi, meydana gelecek enflasyonun bir göstergesidir. Bu sebeple onlar, enflasyona karşı korunmak için buna ihtiyaç duyarlar. Böylece fiyatlar sürekli artarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde erir.
Finansman maliyetinin fiyatı nasıl artırdığına bir örnek verelim. Bu hususta Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Profösörlerinden Dr. Mehmet YAZICI'nın bu kitap için hazırladığı şu tablodan yararlanılacaktır.
Hazır Giysi Üretimi
1- Gereç maloluşu 47.4
2- Emek maloluşu 17.4
3- Dışedim maloluş 4.0
4- Sermaye maloluşu 0.7
5- Başka maloluşlar 0.5
Satış Kârı %43 30
Toplam 100
Hazır Giysi Toptancısı
1- Alış maloluşu 100
2- Satış kârı %15 15
Toplam 115
Hazır Giysi Perakendecisi
1- Alış maloluşu 115
2- Emek maloluşu 5
Satış kârı %27 30
Toplam 150
Yazıcı'nın tablosuna finansman maliyeti eklendiği zaman fiyatların önemli ölçüde arttığı görülür.
Giyside biri yaz, diğeri de kış olmak üzere iki ana mevsim vardır. Bu sebeple finansman maliyeti, kredi faizlerinin yarısı kadar uygulanacaktır. Kredi faizi %10 ise, her safhada maliyete eklenen %5 oranındaki finansman maliyeti fiyatları şöyle artırır:
Hazır Giysi Üretimi
1- Gereç maloluşu 47.4
2- Emek maloluşu 17.4
3- Dışedim maloluş 4.0
4- Sermaye maloluşu 0.7
5- Başka maloluşlar 0.5
Toplam 70
Finansman maliyeti %5 3.5
Satış Kârı %43 31.6
Toplam 105
Hazır Giysi Toptancısı
1- Alış maloluşu 105
Finansman maliyeti %5 5.25
2- Satış kârı %15 16.5
Toplam 126.75
Hazır Giysi Perakendecisi
1- Alış maloluşu 126.75
2- Emek maloluşu 5
Finansman maliyeti %5 5.59
Satış kârı %27 38.43
Toplam 175.77
Faizsiz maloluş 150
Faizli maloluş 175.77
Toplam finansman maliyeti 25.77
Fiat artış oranı: 150/175.77 = 0.85.3
100-85.3 = 14.7
Bu tabloda %5'lik finansman maliyeti, üreticiden tüketiciye varıncaya kadar %14.7'lik fiyat artışına sebep olmaktadır. Bu miktar altı aylık dönem içindir. Bunun bir yıllık yansıması daha çok olur.
1998 yılı sonu ve 1999 yılı başında Türkiye'de faiz oranları %140'a ulaşmıştı[556]. Bunun yarısı olan %70'lik faiz oranı finansman maliyeti olarak alınırsa şu durum ortaya çıkar:
Hazır Giysi Üretimi
1- Gereç maloluşu 47.4
2- Emek maloluşu 17.4
3- Dışedim maloluş 4.0
4- Sermaye maloluşu 0.7
5- Başka maloluşlar 0.5
Finansman maliyeti %70 49
Satış Kârı %43 51.17
Toplam 170
Hazır Giysi Toptancısı
1- Alış maloluşu 170
Finansman maliyeti %70 119
2- Satış kârı %15 43
Toplam 332
Hazır Giysi Perakendecisi
1- Alış maloluşu 332
2- Emek maloluşu 5
Finansman maliyeti %70 236
Satış kârı %27 154.75
Toplam 728
Faizsiz maloluş 150 idi. Faizli maloluş 728 olduğuna göre toplam finansman maliyeti (728 - 150 =) 578 olur. Fiat artış oranı ise (150/728 = 0.20.6 100-20.6 = 79.4) %79.4 olur. Yani finansman için bir maliyet ödenmeseydi fiyatlar %79.4 oranında daha ucuz olacaktı. Bu oran, finansman faizinin altı aylık yansımasıdır. Yıllık yansımanın daha çok olacağı açıktır.
Mehmet YAZICI, her bir maloluş türüne faizin nasıl girdiğini şöyle ifade eder:
"Kapitalist isktisat düzenini benimsemiş ülkelerde bu maloluş yapısı içinde faize, her maloluş türünde, çeşitli adlarla, az ya da çok, yapay olarak yer verilir.
Gereç maloluşu içinde faize, fiyat farkı, vade farkı gibi adlarla yer verilir.
Emek maloluşu içinde faize, ödemede gecikme farkı, zorunlu tasarruf'ta nema gibi adlarla yer verilir.
Dışedim maloluşu içinde faize, fiyat farkı, vade farkı, gecikme faizi gibi adlarla yer verilir.
Başka maloluşlar içinde faize, çeşitli adlarla yer verilir.
Böylece, doğal nitelik açısından maloluş türlerinin oluşturduğu maloluş yapısı içinde faize, yapay olarak, kat kat yer verilir[557].
Mehmet YAZICI'nın tespitine göre Istanbul'da, 1989 yılı sonu ve 1999 yılı başında, veresiye satışlarda aylık %8 vade farkı uygulanmaktaydı. Orlon kazak üreten bir atölyeyi esas alarak yaptığı hesaba göre %8 lik vade farkı, bir kazağın üretim maloluşunu %32 oranında artırmaktadır. Yazıcı burada, üretimin yarısının öz sermaye ile karşılandığını var saymış ve vade farkını sermayenin diğer yarısına uygulamıştır[558].
Vade farkının şartları ve sonuçları ile faizin şartları ve sonuçları farklıdır. Çünkü vade farkı, alım satımda, faiz ise kredide devreye girer. Alım satımın ve kredinin farklı olması bunları da farklı hale getirir Bu konu, Kitabın ikinci bölümünde, Vade Farkı ve Faiz başlığı altında incelenmiştir.
Bu tarihte, Türkiye'de mal ve hizmet üreten herkesin kendi öz sermayesine de faiz masrafı koyması bir zorunluluk halini almıştı. Çünkü Mart ayında 100 lira harcanarak üretilen ve Mayıs'a kadar piyasaya sürülen orlon kazağın parası en erken Haziran'da geri dönmekte ve bu 100 lira, dört ay içinde değer kaybetmektedir. Değer kaybının belirleyicisi ise kredi faizleridir. Bunu dikkate almayanlar zarar eder. Faiz olmazsa buna ihtiyaç kalmaz.
Yukarıda üretimin sadece üç safhası ele alınmıştır. Hazır giysi üreticisinin kullandığı kumaş, iplik, düğme ve diğer malzemeler de bir kaç safhadan geçmiş ve faiz her safhada fiyatları artırmıştır. Fiyat artışları sebebiyle işçi ücretlerine zam yapma zorunluluğu da hesaba katılırsa finansman maliyetinin, hayallerin ötesinde bir fiyat artışına sebep olduğu ortaya çıkar. Bu, gelir ve servet dağılımını alt üst eder ve bütün dengeleri değiştirir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk devirlerinde 1 lira, 7.364 gr. ağırlığında bir altın demekti[559]. 1960'ta altının fiyatı 60 liraya, 1 Kasım 1999' da 35.750.000 TL ye çıkmıştı[560]. Paranın bu kadar değer kaybedeceğini kim hayal edebilirdi. Bu değer kaybı fiyat artışı olarak halka yansıdı ve bu sayede bir çok servet, haksız olarak başka servetlere katıldı.
Türkiye'nin 2000 yılı bütçesi hazırlanırken vergi gelirlerinin 24 katrilyon olması hesaplanmış, bu yılda 21.1 katrilyon iç borç faizi ödenmesi öngörülmüştü. 1999 itibariyle ana para borçları 18.5 katrilyona çıkmıştı[561]. Türk hükümeti bütün harcamaları durdursa da vergi geliriyle iç borç taksitlerini ve faizleri ödese, alacağı verginin tamamını verdikten sonra 15.6 katrilyona daha ihtiyacı olacaktır. Bu tarihte Türkiye'nin 100 milyar ABD doları (50 katrilyon) dış borcunun olduğu ve bunun ana para ve faiz ödemelerinin de karşılanması gerektiği düşünülürse ihtiyacın büyüklüğü ortaya çıkar. Buna karşılık 2000 yılı bütçesinin 47 katrilyon olması öngörülmüştü. Bu demektir ki, Türkiye, ayakta durabilmek için 2000 yılı içinde yeni borçlara ihtiyaç duyacaktır.
İç borçların büyük kısmı bir kaç zenginden alınmıştır. Bunların 200 aileyi geçmediği iddia edilmektedir. Bu paralar, onların kullanım dışı tuttukları nakitlerine karşılık alacaklarıdır. 1960'lı yıllarda, gün gelip zenginlerin devletten alacaklarına, bütçenin yetmeyeceği söylenseydi kimse inanmazdı.
B- Tekelleşmeler
Tekelleşme, bir ekonomik alanının tek elde toplanması anlamına gelir. Tekelleri faizli sistem doğurur. Faizler, teşvikler ve korumalar tekellerin oluşmasına ve alabildiğine büyümesine sebep olur. Tekellerin oluşması rekabeti ortadan kaldırır ve bunlar, fiyatları istedikleri gibi artıran kurumlar haline gelirler. Tekelleri oluşturan sebepleri görmeye çalışalım.
1- Kredi sistemi
Bankalar küçük tasarrufları toplayarak krediye çevirirler. Bir başka ifadeyle onlar, binlerce kişiden topladıkları parayı bir kaç kişiye kredi olarak tahsis ederler. Bu kredinin verdiği ek imkanla bu bir kaç kişi kısa sürede, büyük bir ovada ortaya çıkan volkan tepecikleri gibi yükselmeye başlarlar. Bir örnekle açıklamaya çalışalım.
Bir ada devleti düşünün. Burada her kes kendi halinde yaşarken yüzbin lira özsermaye ile bir ticari banka kuruluyor ve onbin kişi, % 5 faizle ortalama l000’er lira vadeli mevduat yatırıyor. Mevduat toplamı onmilyon lira oluyor. Bankanın % 10 munzam karşılık uyguladığını kabul edelim. Bu durumda bankanın 90 milyon lira verme kredi imkanı doğar[562]. Banka bu krediyi ortalama 5000’er lira özsermayesi bulunan dokuz kişiye % 10 faizle onar milyon olarak tahsis etmiş olsun. Bu şahıslar, % 10 faiz vereceklerinden yapacakları işten %10 daha fazla kâr etmeleri gerekir. Normal kârları %10 ise bu defa bunu en az %20 ye çıkrmak zorunda kalırlar. Sene sonunda bankanın faiz geliri 9 milyon olur. Bunun 500.000 lirasını mevduat sahiplerine öder ve geriye 8.5 milyon kalır. Böylece banka, bir yıl içinde bölgenin en büyük tekeli olur. Bankaya para yatıracak kadar zengin olan l0.000 kişinin toplam mevduatına yakın bir meblağ, daha ilk yılın sonunda bankanın mülkiyetine geçmiş olur.
Bu dokuz kişiden her biri sene sonunda %20 kâr ederek kazandığı 2.001.000 Tl'nin 1.000.000 TL. sini faiz olarak bankaya vermiş, sermayelerini 1.001.000 lira artırmış olsunlar. Ellerindeki beşbin lira ile birlikte sermayeleri birmilyon altı bin liraya çıkmış ve ikiyüzbire katlanmış olur. Böylece bu beş kişi, bir yıl içinde bütün bir topulumun teserruflarının yarısı kadar bir imkana kavuşmuş olurlar. Burada sermayenin yılda bir kere döndüğü esas alınmıştır. Bunun birden fazla devir yapma ihtimali yüksek olduğundan vergi ve masraflarını bu kâra dokunmadan karışalama imkanları fazladır. Bu, her yıl artarak devam edecek bir süreçtir. Şimdi bunların yanında o bölgenin hangi esnafı ve tüccarı dayanabilir. Bunlar kısa sürede marketler kurarak bakkalları, büyük mağazalar kurarak esnafı, nakliye firmaları kurarak nakliyecileri devre dışı bırakıp bütün piyasayı tekellerine alabilirler. Bundan sonra fiyatları bu şahıslar belirler. Bunlar, piyasada oluşan yeni bir zenginliğe konmamış, kredi sistemi halkın servetini bir kaç kişiye aktarmıştır. Mal ve hizemtlerde artış olmuşsa da yukarıda belirtilen rakamlar kadar olmadığı için fiyatlar ciddi olarak artmıştır. Bunların zenginleşmesi, aslında geniş kitlelerin fakirleşmesi anlamına gelir. Zenginleştikçe tamahları artar ve daha çok kazanmak isterler.
Yukarıdaki tabloyu savunanlar şunu söylerler: "Banka, kullanım dışı kalmış 1000'er liraları toplayıp sermaye birikimi meydana getirmiş, kredi sistemini devreye sokmakla da kredi verilebilecek fonları dokuz katına çıkarmıştır. Bu yeni paranın piyasaya girmesiyle yeni iş sahaları açılmış, mal ve hizmet bolluğu olmuştur. Bazı olumsuzlukları vardır ama bunun faydası zararından çoktur."
Buna karşılık şu söylenebilir: Bu biner liraları kâr-zarar ortaklığı ile toplamak ve ortaklık sistemine göre çalıştırmak mümkündür. Bu sistemde faiz olmayacağından kâr oranları %10'dan %20'ye çıkmaz, hatta mal ve hizmet bolluğu sebebiyle daha da düşebilir. Çünkü ortaklık sisteminde sermayeye ödenecek bir bedel, bir finansman maliyeti yoktur. Bundan sonra bakılır; eğer piyasada gerçek bir para kıtlığı varsa devlet yeni para basarak bu kıtlığı giderir. Böylece 80 milyonluk faizli banka parası yerine faizsiz gerçek para piyasaya girmiş olur. Devlet, bu yeni para ile yeni yatırımlar yapabilir ve bütün vatandaşlarının gelir seviyelerini artırıcı tedbirler alabilir. Sonuçta ne finans kurumu, ne de bazı zenginler tekel oluşturabilirler. Eğer piyasada para darlığı yoksa ihtiyaç fazlası para çıkarılmamış, faizli banka parasının meydana getireceği olumsuzluklar ve enflasyon meydana gelmemiş olur.
2- Teşvikler
Bankadan kredi alanlar yüksek kâr elde etmek zorundadırlar. Kazançları, ödeyecekleri faiz miktarının altına düşerse iflasa varan sıkıntılar baş gösterir. Çünkü faizli sistemde banka, kredi kullananın hiç bir zararını kabul etmez. Bu sebeple üç veya dört yıl sonra faaliyete geçecek bir fabrikayı banka kredisiyle kurmak imkansızdır. Buna yatırımcı cesaret edemez. Bu sistemde yatırımlar, kısa vadede yüksek gelir getirecek işlere yönelir. Bu da ülkenin ihtiyaç duyduğu bir çok alanda yatırım yapılmamasına yol açar.
Faizli sistemde ülkenin ihtiyaç duyduğu bir kısım yatırımların gerçekleşmesi için devlet bankaları devreye girerek yatırımcılara teşvik kredisi verirler. Bu sistemde devlet teşviği olmadan önemli yatırımlar yapılamaz. Ama teşvik kredileri, daha çok ülkedeki enflasyon oranının altında bir faizle verilen krediler olduğundan bu yolla devlet, bankalardaki mevduatın gerçek sahipleri olan geniş halk kitlelerinin hakkını küçük bir azınlığa devretmiş olur.
Bakarsınız ki, kendi halinde, üç beş kuruşu olan bir kişi, aldığı teşvikler sayesinde kısa sürede büyük bir fabrikanın sahibi olmuş ve yüklü bir sermayeye hükmetmeye başlamıştır. Teşvikler daha çok siyasi maksatlarla kullanılır ve ülkeye umulan ölçüde fayda sağlamaz. Bu paralar ya geri ödenmez, ya da çok azı ödenir. Sonuçta devlet kasasından kısa sürede zengin olan yeni simalar ortaya çıkar.
3- Korumalar
Devlet yerli üretimi teşvik için bazı malların ithalatını yasaklar, bazı malların ithalinde de yüksek gümrük duvarları koyar. Genellikle bir iki firmadan ibaret olan yerli üreticiler, böylece mallarını dış pazarlara nispetle çok pahalıya satma imkanı elde etmiş ve rakibi bulunmaması sebebiyle daha kalitesiz malı piyasaya sürme avantajını yakalamış olurlar. Sonuçta zarar eden vatandaşlardır. Bu gibi firmalar yatırımlarını daha çok teşvik kredisiyle yaparlar. Çünkü ellerinde bulunan büyük sermaye sebebiyle siyasileri istedikleri gibi yönlendirme imkanını elde etmişlerdir. Geleneksel olarak devlet büyüktür ama artık fiili olarak büyük olan devlet değil, iş adamlarıdır. Bunlar sadece fiyatların belirleyicisi değil, kimlerin iktidara geleceğinin, politikaların ne olması gerektiğinin de belirleyicisi olurlar. Çünkü seçimi kazanıp iktidara gelmek için büyük paralara ihtiyaç duyulur. Bu paralar da onlarda vardır.
C- İşçi Ücretleri
Enflasyon hayatı çekilmez hale getirdiği için kredi sistemi tarımda çalışanları, çapa ve küreği bırakıp dengesizce şehirlere göç etmeye zorlar. İlerisinde emekli olabilecekleri kadrolu bir iş bulabilenler, kendilerini şanslı sayar, diğerleri de ayakta durabilme mücadelesine girerler.
Ancak meydana gelen enflasyon, ücretleri kısa sürede yeyip tükettiği için şanslı sayılan kişiler kısa sürede sıkıntı ve çaresizlikle yüz yüze gelirler. Köylerine dönmek isteseler dönemezler. Bunu ne kendileri, ne eşleri ne de çocukları kabul eder. Zaten geçinebilselerdi şehire gelirler miydi? İşten ayrılsalar bir başka iş bulmak zor olur. Bu çaresizlikler bütün işçileri sardığı için topluca hareket etme ihtiyacıyla sendikalar kurmuşlar, işçiyi iyi bir oy deposu gören siyasilerin desteği ile bir çok sendikal haklar koparmışlardır. Artık grevli, toplu sözleşmeli yeni bir çalışma hayatı, enflasyon karşısında işçiye rahat nefes aldıran bir can simidi olarak devreye girmiştir.
Bir de kıdem tazminatı sistemi getirilmiş, işveren işten çıkaracağı işçiye yüklü bir para ödemek zorunda bırakılmıştır. Artık iş yerini kapama veya işçisini işten çıkarma halinde işverenler altından kalkamayacakları maddi yükler altına sokulmuştur.
Kıdem tazminatı ödemek istemeyenler, işçilerini ikide bir işten çıkarıp asgari ücretle tekrar işe almaya ve bu yüzden onları sıkıntılara sokmaya başlamışlardır. Diğer yandan başka bir işyerinde daha iyi şartlarla iş bulanlar, kıdem tazminatının yanmaması için işlerinden ayrılamamaktadırlar. Bu yanlış karar ve uygulamalar, çalışma hayatını tam bir keşmekeş içine sokmaktadır.
Güçlü sendikaların aşırı ücret talepleri ve bir kısım siyasilerin buna destek vermesi sebebiyle meydana gelen anormal ücret artışları ve grevler maliyetleri yükseltmekte ve maliyet enflasyonuna sebep olmaktadır. Bu durum, aynı zamanda toplumun çalışan kesimleri arasında ücret adaletsizliğine de yol açarak çalışma barışını ortadan kaldırmaktadır. Bazan bir müessesenin müdürü devlet memuru, onun makam şoförü de sendikalı işçi olduğu için şoför müdüründen daha çok maaş alabilmektedir. Diğer taraftan ücretler ile fiyatlar devamlı birbirini kovalamaktadır. Fiyatlar artınca ücretler yetersiz hale gelmekte, ücretler artınca da maliyetler ve fiyatlar artmaktadır.
Günümüz toplumlarında artık işçi sınıfı, memur sınıfı ve işverenler sınıfı gibi sınıflar oluşmuştur. Bu sınıfların bir biriyle ilişkileri çoğu zaman dostça olmamaktadır. Bu da toplumu parçalamaya ve içten çökertmeye sebep olmaktadır. Memur, devlet imkanını kullanarak, işçi sendikal hakları öne alarak, işveren de elindeki maddi imkanı değerlendirerek sınıflar arası mücadeleye katılmakta ve üstün gelmeye çalışmaktadır.
Enflasyon ekonomiyi bozduğu gibi çalışma hayatını da bozmuştur. Çalışma hayatı, enflasyonu kamçılayan bir yapı kazanmıştır. Böylece problemler birbirine girmiş haldedir.
D- Vergiler
Devletin temel görevi, iç ve dış güvenliği ve adaleti sağlamak, alt yapı yatırımlarını yapmak ve sosyal adaleti temin etmektir. Eğitim ve sağlık konusunda da vatandaşa destek olmak ve öncülük etmektir.
Osmanlı toplumunda eğitim ve sağlık hizmetleri vakıflar tarafından yürütülürdü. Polis, jandarma ve savcılık kurumu yoktu. Her vatandaş toplumuna sahip çıkıyor, iç güvenliği bozan davranışların ortaya çıkmasına imkan vermiyordu. Bu üç kuruluş tanzimattan sonra ortaya çıkmıştır. Bundan sonra devlet vatandaşı devre dışı bırakmış, kendi yaşadığı toplumla ilgilenmesine mani olmuş, onu küstürerek nemelazımcı olmasını sağlamıştır.
Tanzimattan önce belediye hizmetlerinin büyük çoğunluğu vakıflar tarafından yürütülmekteydi. Din hizmetleri ya vakıflar tarafından ya da bölge halkından toplanan paralarla yürütülürdü. Devletin sırtındaki işçi ve memur yükü, bugünkü ile kıyas kabul etmeyecek kadar azdı. Başarılı olmayan memurların işine derhal son verilebilirdi. Merkezden yönetim değil, yerinden yönetim esas alınmış ve eyaletler öncelikle kendi yağları ile kavrulmaya çalışmışlardı.
Bugün müslüman toplumlarda devlet her işe girmiş, vatandaşı dışladığı için her şeyi kendi kontrolüne almış, insanların teşebbüs özgürlüğünü, düşünme ve inanç özgürlüğünü kısıtlamış, yeni iş hayatı düzeni ile çalışma özgürlüğünün önüne setler germiştir. Askeri, memuru, işçisi, okulları, belediyeleri, sağlık teşkilatı, devlete bağlı iktisadi kurumları ve sairesiyle devlet, piyasanın en büyük müşterisi olmuştur. Enflasyon sebebiyle artan fiyatlar, devletin işçisini ve memurunu etkilemekte ve bunların ücret artışı talebinde bulunmalarına sebep olmaktadır.
Devletin harcamalarının bedeli durmadan yükselmektedir. Bunun için alınan vergiler hep yetersiz kalmakta ve yeni vergiler koymak hükümetlerin önemli işlerinden sayılmaktadır. Devlet daha çok vergi almak istedikçe işverenler daha az vergi vermenin yollarını bulmaktadır. Artırılan vergiler hep gelir vergileri veya katma değer vergisi olduğu için zenginlerin kesesinden çıkmamakta, fiyatlara yansıyarak enflasyona ve pahalılığa yol açmaktadır.
Enflasyon vergilerin artmasına, vergilerin artması da enflasyona sebep olmaktadır. Enflasyon olmazsa devletin harcamaları artmayacak, devlet daha az işçi ve memur beslerse vergi indirimine gidilecek, vergi gelirden değil de maldan alınırsa vatandaş değil, zenginler vergi vermiş olacaklardır.
E- Devalüasyon
Devalüasyon, yerli paranın değerini yabancı para karşısında düşürmektir. Hiç bir ülke kendi kendine yeterli değildir. Her ülkenin, dışarıdan satınalması gereken mal ve hizmetler vardır. Kendi parasıyla dışarıdan mal ve hizmet alamayanların geçerli yabancı paraya yani dövize sahip olmaları şarttır. Bunu elde etmenin en sağlıklı yolu ihracat yapmaktır. Enflasyon ve faiz, üretimi pahalılaştırdığı için yurt dışına mal ve hizmet satma imkanını azaltır ve bazan ortadan kalkdırır. Yukarıda üretimden pazarlamaya kadar finansman maliyetinin fiyatları nasıl artırdığı görülmüştü. Bu sebeple daha iyi şartlarla üretim yapan ülkelerle rekabet edebilmenin iki yolu vardır.
1- 100 liraya mal edilen bir ürünü yurt dışına seksen liraya satmak ve aradaki farkı hazineden karşılamak. Bu, bazı ülkelerin zaman zaman uyguladığı fakat kötü niyetli insanlar sebebiyle suistimal edilebilen bir yoldur. Çünkü bazı kimseler, yurt dışında işbirlikçiler bularak kendilerini ihracat yapmış gösterip hazineden büyük paralar alabilmektedirler.
2- Yabancı paralar karşısında milli paranın değerini düşürmek, yani devalüasyon yapmak. 100 liraya mal ettiğiniz bir ürünü yurt dışına seksen liraya satıp döviz geliri elde etmek için milli paranın değerini yabancı para karşısında %20 düşürürsünüz, yabancı alıcılar malınıza rağbet ederek alırlar ve siz ihtiyaç duyduğunuz dövize kavuşursunuz.
Bu defa da yurt dışından ithal edeceğiniz mallar size %20 daha pahalıya mal olur ve bu bütün piyasayı etkiler, üretilen malların fiyatı daha çok artar, yapılan devalüasyonun geçici faydası dışında bir faydası görülmez.
Devalüasyon, faiz ve enflasyonun bir ülkeye getirdiği sıkıntılardan başka bir şey değildir. Halbuki, devalüasyon yerine faizlerin kaldırılması denense, bugün dünyanın bütün ülkelerinde az veya çok faiz olduğu için onlar, fiyat bakımından faizsiz ekonomilerle rekabet edemez ve bu defa milli para yabancı paralar karşısında istikrarlı bir şekilde değer kazanır. Faizsiz sistemde üretim ucuza mal olduğu için yerli paranın istikrarlı değer kazanması ihracatı ters yönde etkilemez.
III- ENFLASYONUN ETKİLERİ
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur :
"Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Karşılıklı rıza ile yaptığınız alım satım olursa o başka. (haksız yollara sapıp da) Kendi kendinizi öldürmeyin. Allah, size karşı çok merhametli (olduğu için bu emri vermekte) dir." (Nisa 5/29)
Enflasyon, malların haksız olarak yenmesine ve ayette belirtildiği gibi toplumun kendi kendini öldürmesine ve giderek yok olmasına yol açan bir iktisadi canavardır.
Enflasyonun bütün etkilerini ortaya koymak kolay değildir. Bunların iktisadi, sosyal, siyasi, ahlaki ve hukuki etkilerinden bazıları şöyle anlatılabilir:
A- Enflasyonun İktisadi Etkileri
Enflasyonun tasarruf, yatırım, dış ticaret, gelir ve servet bölüşümü üzerinde önemli etkileri vardır.
Enflasyon, paranın serveti biriktirme özelliğini büyük ölçüde ortadan kaldırır. Çünkü enflasyonlu ortamda tasarrufları para şeklinde saklamak, enflasyon oranı kadar zarara razı olmaktır. Enflasyon oranının faiz oranlarını aştığı dönemlerde faiz dahi tasarrufların değer kaybını telafi edemez Böyle olunca insanlar servetlerini altın, döviz ve bina gibi, para dışı yollarla muhafaza etmeye çalışırlar. O zaman bu gibi şeylerin fiyatları aşırı derecede artar. Küçük tasarruf sahipleri ise tasarruftan vazgeçip gelirlerini tüketim mal ve hizmetlerine harcamayı tercih ederler. Böylece «paradan kaçış» olayı başgösterir. Bu, enflasyonist gidişi daha da azdırır. Sonunda enflasyon, kendi kendini besler hale gelir.
Enflasyonun doğurduğu belirsizlik, yatırımcıları uzun vadeli yatırım yapma konusunda sınırlar. Zira uzun vadeli yatırım, uzun vadeli hesapları ve projeleri gerektirir. Belirsizilk ortamında bunları yapmak mümkün olamayacağından yatırımcı, neticesini daha kolay hesaplayabileceği kısa vadeli yatırım alanlarına yönelmekten başka çare bulamaz.
Enflasyonun dış ticaret üzerindeki etkisi de olumsuzdur. Çünkü enflasyon, ülke dahilindeki mal ve hizmetlerin pahalılaşması demek olduğundan bunların ihracatını zora sokar. Bir de iç piyasada fiyatlar yükselirken dış piyasadaki mallar nispeten ucuzlamış ve bunların ithali teşvik edilmiş olur. Kısaca enflasyon, ihracatı zorlaştırıp ithalatı kolaylaştırarak dış ödemeler dengesinin açık vermesine sebep olur.
Nihayet enflasyon, gelir ve servetin sabit gelirliler aleyhine yeniden paylaşılmasına sebep olur. Sabit gelirliler grubuna giren işçi ve memurların ücret ve maaşları, uzunca bir dönem için para cinsinden tesbit edilmiş olduğu için ücret ve maaşların alım gücü devamlı düşer. Uğranan kaybı yeni ayarlamalarla telafi etmek adeta imkansız hale gelir.
İktisadi hayatta bir tarafın kaybı diğer tarafın kazancını oluşturduğundan, dar ve sabit gelirlilerin kayıpları bazı kimselerin haksız kazanç sağlamasına yolaçar. Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim:
Bir demir çelik fabrikası Ocak ayı başında 20 işçisi ile toplu sözleşme imzalayarak her birine 100 lira ücret ödemeyi kabul etmiş bulunsun. Ürettiği çeliğin tonu 100 lira, aylık üretim kapasitesi 1000 ton olsun. Bu durumda ayda 2000 lira işçi ücreti ödediğinden aylık toplam girdisinin %2'si ücretlere gider. Ocak ayında %3 enflasyon olsa çeliğin tonu 103 liraya çıkar ama ücretler değişmez. Şubat ayında enflasyon %2 oranında gerçekleşse çeliğin tonunu 105 liraya çıkar. Sene sonuna kadar enflasyon %30 oranında gerçekleşmiş ve çeliğin fiyatı 130 liraya çıkmış olsa, fabrikanın aylık toplam girdisi l30.000 liraya çıkmış ama işçiler için ödediği toplam ücret 2000 lirada kalmış olur. Bu durumda işçilerin payı aylık girdinin %2 sinden yaklaşık %1.5'una düşer. Aradaki %5 lik fark işçinin kaybı, işverenin geliri olur.
Bu sebeple enflasyonist bir ortamda bazı gelir grupları, bazılarına adeta vergi ödemiş olurlar. Üstelik bu vergiyi ödeyenler çoğu kere bunun farkında bile olmazlar. Zira enflasyon vergisinde ceplere doğrudan müdahale yoktur. Dolayısıyla enflasyon aynı zamanda en kolay ve zahmetsiz vergileme yoludur. Ne vergi kanunları çıkarmaya, ne vergi teşkilatına, ne tahsildara, ne de tahsil zahmetine ihtiyaç kalır. Ama bu vergi, sırf devlete değil, alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına da ödenir. Bu sebeple vergilerin en kötüsü ve adalet duydusunu en çok yaralayanıdır.
Enflasyondan kazanç sağlayanlar ise sanayi ve ticaret erbabı, meslek sahipleri, borçlular ve devlettir. Kısacası mal ve hizmetlere zam yaparak hayat pahalılığı karşısında kendini koruyabilenler enflasyondan kazançlı çıkarlar.
Bunlar arasında devletin durumu ilgi çekicidir. Devlet, isterse harcamalarını vergilerin ve borçlanmanın yanısıra para basma yoluyla karşılayabilir. Bu taktirde devlet bir taraftan enflasyonun en önemli sebebi haline gelirken, diğer taraftan, harcamalarını enflasyonla finanse etme imkanı bulmuş olur. Devlet, normal vergi gelirlerini de enflasyon sayesinde artırabilir. Tüccar veya sanayicinin elindeki mal artmadığı halde enflasyon sebebiyle parasal değeri artmış olacağından bu artan değerin tamamı kâr kabul edilerek vergiye tabi tutulur. Tüccar ve sanayicinin gerçekte malı artmadığı halde daha çok vergi vermek zorunda kalması ve servetini bu sebeple eritmesi sözkonusu olur. Bu da insanların ticaret ve sanayiden uzaklaşmasına yolaçar. Bir örnek verelim :
Ahmet manifaturacıdır. Aralık l993’te dükkanında vergiye tabi matrah bir milyar liradır ve sene içinde vergisini tastamam ödemiştir. Dükkanında toplam 500.000 m. kumaş vardır. l994 sonunda dükkanındaki kumaş 450.000 m.ye düşmüştür. Çünkü sene içinde işler iyi gitmemiştir. Ama %100 enflasyon meydana geldiği için sene sonunda malının değeri birmilyar dokuzyüz milyona çıkmış gözükmekte ve 900 milyon kâr etmiş sayılmaktadır. Bu, dokuzyüzmilyonun vergisini verince serveti dörtte bir oranında azalmış olacaktır. Bu durum iş sahiplerini vergi kaçırmağa zorlamaktadır.
Nihayet devlet, eğer büyük meblağlarda borçlanmışsa, tıpkı diğer borçlular gibi enflasyondan büyük ölçüde yararlanabilir. Bunlar gözönüne alındığında enflasyondan devletin daha kazançlı çıkacağı anlaşılır. O zaman devlet adına enflasyonu frenleme mevkiinde olanların ne kadar arzulu ve samimi olabileceklerini düşünmek gerekir.
Halkın alım gücü düştükçe fiyatları aşağıya çekmek için kaliteyi düşürmek gerekir. Artık mallar daha çabuk bozulur. Gıdaların kalitesi gittikçe düşer. Bu da beslenme bozukluğuna ve hastalıklara yol açar.
Faizli bir ekonomide para miktarındaki artışın mal ve hizmette bir artışa sebep olacağı inkâr olunamaz. Fakat dışardan destek görmeyen bir ülkedeki kalkınma hızı enflasyon oranının gerisinde kalır. Türkiye’de l985’teki kalkınma hızı %5 iken enflasyon oranı % 54 idi. Kaldıki bu % 5 lik kalkınma enflasyonu düşüren bir amildir. Bu olmasaydı enflasyon daha yüksek olurdu
B- Enflasyonun Sosyal Etkileri
Enflasyon, sosyal yapıyı ve sosyal sınıflar ve gruplar arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkiler. Gelir ve servetin enflasyon sebebiyle adeletsiz bir şekilde dağılması, orta sınıfın erimesine yol açarak toplumda çok yüsek gelirliler ile çok düşük gelirliler, zenginler ile fakirler diye birbirinden keskin çizgilerle ayrılan kutupların oluşmasına yol açar. Bu, başlı başına bir dengesizlik, huzursuzluk ve gerginlik kaynağı olur.
Zenginlik ve fakirliğin, toplumların alışık olduğu usullerle ve kamu vicdanına uygun biçimde meydana gelmesi fazla tepki doğurmaz. Ama alışılmamış biçimde ve kamu vicdanını yaralayan yollardan meydana gelen zenginlikler insanların kıskançlıklarını kamçılar.
Bir taraf, enflasyon sebebiyle içine düştüğü sıkıntının altında ter dökerken öbür taraf önemli bir çaba sarfetmeden ve fazla bir bedel ödemeden gene enflasyon sebebiyle zengin olmanın keyfini yaşar. Bu durum, sosyal sınıflar ve gruplar arasında gerginliklere ve sosyal patlamalara yol açar.
Kolay kazanan kolay harcar. Enflasyon, kazançların en kolay, en zahmetsiz ve en hızlı türüdür. Bu tür kazanç sahiplerinin yapacağı şey, kolay ve ölçüsüzce harcamaktan başkası değildir. Enflasyonist ortamlarda, sefaletle lüks harcamaların ve gösteriş tüketiminin bir arada görülmesinin sabebi bu olsa gerektir.
Aile bağlarının zayıflaması, boşanmalar, evden kaçmış başıboş çocuklar, çoğunlukla enflasyonun bozduğu sosyal yapının ve gelir dengesizliğinin sonuçlarındandır. Yüksek gelir grupları oyun ve eğlenceden, dar gelirliler de geçim sıkıntısından dolayı ailelerine hakim olamaz ve ailenin tahribini önleyemez olurlar.
Enflasyon, kazandıkça cimrileşen ve bencilleşen, bir türlü doyma bilmeyen insanlar grubu ortaya çıkarır. Fakir babası zenginler kaybolmaya yüz tutar. Köyün ağası, eşekle dolaşırken bekçinin oğlu lüks etomobil içinde ona caka yapıp saygısızlık edebilir. İlmin değeri kaybolur, cebi şişkin cahiller bollaşır. Bu durum çoluk çocuğa ve gençlere tesir ederek değerleri değiştirir, insanların hayatları ve gayeleri sırf maddeden ibaret hale gelir. Çünkü kolay kazanan ve bol harcayanlar, herkesin iştahını kabartır. Radyolar, televizyonlar ve basın kuruluşlarındaki reklâmlar harcama azmini geliştirir. İnsanlar, daha çok kazanma uğruna her şeylerinden fedakarlığa başlarlar. Bakarsınız ki, ailenin bütün fertleri; koca, karı, kız ve oğul çalışır ama devamlı kabartılan iştahlar bir türlü tatmin edilemediği için işten artan vakitlerinde biri simit, diğeri gömlek ve öbürü başka şeyler satar. Hanım da evde ek işler yapar. İnsanlar maneviyattan, ahlaktan, insanlıktan herşeyden uzak hale gelirler. Tek gaye daha çok kazanmak, daha çok harcamak, daha iyi giyinmek olur. Birer robot gibi, birbirlerine sevgisi, saygısı kalmamış toplumlar ortaya çıkar. İnsanlar birbirlerini selâmlama nezaketini bile göstermez olurlar. Bu, mutsuzluğu ve suç oranlarını büyük ölçüde artırır.
Bakara suresinin 276. ayeti şöyledir:
“Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir”
Bakara'nın 278 ve 279. ayetlerinde de şöyle buyurulur:
“Müminler! Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın. Eğer inanan kişilerseniz (böyle yaparsınız.)"
Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe ederseniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız."
Faize bulaşmış müslümanların bütün düzeni altüst olur. Bu, Allah ve Elçisi ile savaşı göze almanın sonucudur.
C- Enflasyonun Siyasi Etkileri
Enflasyon, toplumsal rahatsızlıkları ve halinden memnun olmayanların sayısını artırır. Bu durum, muhalif grupların filizlenip güçlenmesine ve siyasi muhalefetin sertleşmesine elverişli bir ortam hazırlar. Siyasi istikrarsızlık başlar. İktidar muhalif gruplar lehine el değiştirir. Bir kez iktidara gelen, bir daha gelememe endişesinden dolayı şahsi çıkar sağlama gayretine düşer.
Siyasi amaçlı cinayet, çatışma ve soygunlara, askeri müdahalelere ve ihtilallere kadar uzanan huzursuzluklar olur. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri enflasyonist süreç içinde yaşayagelen Türkiye’nin son 40 yıllık tarihinde meydana gelen üç askeri müdahalede, (27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerinde) enflasyonun doğurduğu huzursuzlukların önemli bir etken olduğu şüphesizdir.
D- Enflasyonun Ahlaki Etkileri
Enflasyon en büyük tahribatı ahlaki ve manevi değerler sahasında yapar. Tahribattan en büyük payı iş, meslek ve ticaret ahlakı alır. Enflasyonist ortam, zahmetsizce, kolay ve kısa yoldan kazanç sağlama imkanlarını bir kısım insanların önüne serdiğinden normal ve meşru yallardan gelir ve servet elde etmek uzun ve zahmetli bir iş olmaya başlar. Çünkü enflasyonist gidişin akımına kapılmış insanlar beklemeye ve yorulmaya tahammül gösteremezler. Helal olup olmadığına bakmaksızın kısa ve kolay yoldan kazanmak ve «köşeyi dönmek» isterler. Bunu başaran kimselere çokca rastlanabilir.
Enflasyonun pompaladığı aşırı talep sayesinde malların satılamaması diye bir endişe olmadığından kaliteli mal üretmek için yorulmaya ihtiyaç kalmaz. Bu sebeple piyasayı kalitesiz ve bozuk mallar doldurur. Tüccarın da ticari hizmetlerde titizlik göstermesi ve ticari ilişkilerde dürüst davranması gerekmez. Çünkü bunların yokluğu, malını satmasına engel değildir. Ayrıca bazılarının bunları düşünebilecek kadar sabrı ve geniş ufku da yoktur. Gerek iç, gerekse dış siparişlerde istenen evsafa uygun mal yerine kalitesiz mal gönderilmesi kısmen bundandır. Diğer hizmet erbabının da işlerini özenle ve zamanında yapmalarına gerek kalmaz. Çünkü aşırı talep sayesinde hizmetlerini satamama gibi bir dertleri yoktur.
Enflasyonist ortamda borçlu karlı, alacaklı zararlı çıktığından, vadesinde ödenmeyen borçların sayısı ve miktarı çoğalır. Parola şudur : «Alacağından çok borcun olsun!»
İşçi ve memur da bu kötü gidişe ayak uydurur. Gelir seviyesi düştükçe ümitlerini kaybeden bu insanlar, şevklerini yitirerek kaliteli hizmet üretememeye başlarlar. Bunlardan bir kısmı ise işleri yokuşa sürme ve sair yollara başvurarak rüşvet ve haksız kazanç sağlama yollarını ararlar.
Meşru ve normal yollardan dürüstçe kazanma, kaliteli mal ve hizmet üretme çabası içinde olanlardan bir kısmı, direnme güçleri kalmadığı için mevcut gidişe ayak uydurur; bir kısmı da herşeye rağmen direnmeye devam eder ama bu haksız rekabet tablosu içinde adeta cezalandırılırlar.
Enflasyonist ortamlarda cinayetlerin, hırsızlık ve soygunların, intiharların, fuhuşun, uyuşturucu madde ve alkollü içki kullanımının artması, enflasyonla bu olaylar arasında bir ilgi olduğunu gösterir. Çünkü kolay kazanıp bol harcayan kişiler, doyma bilmeyen arzularını tatmin için ahlak bozucu işlere yatırım yapmayı bir gelişmişlik göstergesi sayarlar.
Zahmetsiz kazanma hastalığı spor-toto, loto, milli piyango, at yarışları gibi kumarların yaygınlaşmasının ve lüks otellerde kurulu büyük kumarhanelerin önemli sebeplerindendir.
E- Enflasyonun Hukuki Etkileri
Para değerinin düşmesi borçlarda ve çeşitli muamelelerde alacaklı taraf aleyhine bir takım haksızlıkların doğmasına sebep olur. Ayrıca servetini para olarak muhafaza eden tasarruf sahipleriyle sabit gelirli vatandaşlar da bundan zarar görürler.
Kanunlarda yer alan maddi ceza ve tazminatlar kısa süre içinde değersiz hale gelerek caydırıcılık özelliğini yitirir ve suç işlemeye teşvik edici hale gelir.
IV- DEFLASYON VE LİKİDİTE TUZA⁄I
A- Deflasyon
Deflasyon, iktisadi canlılığın kaybolması ve sönükleşmesi demektir. Enflasyon (inflation), Latince’de şişme, deflasyon ise sönükleşme ve hava kaçırma anlamına gelir. Onun için bunlar kavramlardır. Bunların sebeplerinin, belirtilerinin, sonuç ve etkilerinin de zıt olduğu söylenebilir. Ama bu, simetrik anlamda bir zıtlık değildir. Mesela, enflasyon kolay ilerleyip uzun süre devam edebilirken deflasyon, dirençle karşılaşır ve kısa ömürlü olur.
Deflasyon, bir iktisadi istikrarsızlık halidir, sebebi talep yetersizliğidir. Başka bir ifadeyle enflasyondaki sebep, burada tersine döner. Yani bu defa toplam arz, toplam talebi aşar ve toplam talep, toplam arz karşısında yetersiz kalır.
Toplam talep, toplam arz karşısında yatersiz kalınca üretilen mal ve hizmetlerin bir kısmı alıcı bulamaz olur. Bu, rekabete, fiatların düşmesine ve kârların azalmasına sebep olur. Üretici ve satıcıların buna ilk tepkisi mal stoklamasına gitmek, daha sonraki tepkisi ise üretimi kısmak şeklinde ortaya çıkar. Üretimin kısılması, istihdamın kısılması ve işsizliğin artması demektir. Eğer fiyatların daha da düşeceği bekleniyorsa harcamalar iyice kısılacağından, yukardaki süreç giderek şiddetlenmeye ve enflasyonda olduğu gibi kendi kendini beslemeye başlar.
Fiatlar genel seviyesinin düşmesi, işçi ve memur gibi sabit gelirlilerin refahını artırmaz. Fiatların düşmesi sebebiyle para değer kazanır ama deflasyon yaygın bir işsizliğe sebep olduğundan geniş halk kitlesinin bu ucuzluktan yararlanması çok zordur. Zira enflasyonda ne de olsa ortada bir gelir vardır. Halbuki deflasyonda gelirin büsbütün yok olması söz konusu olabilir. Bu sebeple deflasyon, sabit gelirliler için enflasyondan daha kötü sonuçlara yol açar[563].
Deflasyonun kredi sistemi ile sıkı bir ilgisi vardır. Yukarıda, maliyet enflasyonunun sebepleri anlatılırken kredi sistemi ile ilgili olarak verilen örnek incelenirse bankaların kısa sürede piyasadaki tüm nakitlerin sahibi olacağı, bununla da yetinmeyip bu nakitlerin bir kaç katı alacaklı olacağı ve bu sebeple piyasada önemli bir para darlığı meydana getireceği açıkça görülebilir.
B- Likidite Tuzağı
Likidite tuzağı, para bolluğuna rağmen piyasanın felce uğradığı bir durumdur. Faiz oranın düşük olması halinde bir çok tasaruf sahibi faiz gelirini kârlı saymayacağından paralarını likid durumda tutmayı tercih edecektir. Para arzının genişlemesiyle alım satımların genişlemesi ve canlanması gerekirken ölü noktaya gelmesine likidite tuzağı denir[564].
Likidite tuzağının sebebi de kredi sistemidir. Çalışmadan bol para kazanmaya alışmış tasarruf sahipleri, kendilerini tatmin etmeyen faiz oranlarıyla karşılaşınca paralarını piyasaya sürmeyerek para darlığı meydana getirebilirler. Ortaklık sisteminde faiz geliri olmayacağından paranın piyasadan çekilip likidite tuzağı meydana getirilmesi mümkün olmaz.
YEDİNCİ BÖLÜM
ÖDEMEYİ GECİKTİREN
BORÇLUYA CEZA
Fakihlerin konu ile ilgili on ayrı görüşü vardır. Bunlar iki ana başlık altında incelenebilir. Başlıklardan biri, borcu geciktirme sıkıntısına çözüm arayan görüşleri, diğeri de bu sıkıntıya çözüm olamayan görüşleri içine alır.
I - SIKINTIYA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER
Sıkıntıya çözüm arayan sekiz ayrı görüş vardır. Bunlardan biri, işlenen suça uygun cezayı öngörür, biri de sıkıntıyı gidermek için yeni bir akit türü önerir. Kalan altı görüş ise altı farklı açıdan konuya yaklaşarak imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluya gecikme cezası verilmesi konusunda birleşir. Ama bu ceza, işlenen suça uygun değildir. Bu sekiz çözüm teklifinden biri hariç, hepsi faizli işlem kapsamına girmektedir.
A - Borcu Geciktirme Suçuna Uygun Ceza
Ödeme gücü olduğu hâlde borcunu ödemeyen cezayı hak eder. Ona verilecek ceza, işlediği suça denk olmalıdır. Bu konuda Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: " Ödeme gücü olduğu hâlde borcunu geciktiren, ayıplanmayı ve ukubeti hak eder[565]."
Ukubet () sözlükte, kişiyi yaptığı bir kötülüğe karşılık cezalandırma[566], anlamına gelir.
Kur'an-ı Kerim, ukubette uygulanacak prensibi tam olarak ortaya koymuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Eğer ukubet (ceza) vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet (ceza) verin. Sabrederseniz andolsun ki bu, sabredenler için daha iyidir. (Nahl 16/126)
Bu böyledir; kim kendisine verilen kadar ukubet (ceza) verirse ve kendisine yine de saldırılırsa, Allah ona, elbette yardım eder. Allah şüphesiz, affeder ve bağışlar. (Hacc 22/60)
Yukarıdaki hadis, imkânı olduğu halde borcunu geciktirenin ukubeti hak ettiğini hükme bağlamıştır. Ayetler ise ukubetin suça denk olmasını hükme bağlamıştır. Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk ukubet (ceza) ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya vermesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir. Meselâ, bir kişinin 1000 lira borcu olsa, bunu haklı bir sebep olmadan 1 ay geciktirse, borcunu öderken alacaklıya 2000 lira vermesi gerekir. Alacaklı, bunun 1000 lirasını alacağına karşılık alır, 1000 lirasını da 1 ay kullanıp geri verir. Böylece borçlu, yaptığı suçun cezasını çekmiş olur.
Kredi sisteminde borcun belli bir oranı kadar gecikme faizi alınır. Faizsiz sistemde de buna benzeyen ama faize götürmeyen bir yol izlenebilir. Meselâ, ceza olarak alınacak şeyin miktarı azaltılıp kullanma süresi uzatılabilir. 1000 liralık bir borcu haksız yere 1 ay geciktiren kişinin fazladan 100 lira verdiğini düşünelim; 100 lira, borcun onda biri olduğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin 10 katı kadar kullanıp geri verir. Bunun tersi de olabilir. Bu kişi fazladan 2000 lira verse; 2000 lira, borcun iki katı olduğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin yarısı kadar kullanıp geri verir. Böylece borçlu yine işlediği suça denk bir ukubete, gecikme cezasına çarptırılmış olur.
Bu konuda bir cezaî şart da konabilir. Ödeme özürsüz olarak bir ay gecikirse meselâ %10, iki ay gecikirse % 20, üç ay gecikirse %30 ilh. oranında ceza alınacağı, uygun sürelerle kullanılarak geri verileceği şartı sözleşmeye konabilir. Alınan ceza, borcun %10'u kadar olursa, sürenin 10 katı, %20'si olursa 5 katı, %30'u olursa 3.3 katı kullanılıp iade edilir.
Elektrik, su ve gaz gibi şeyleri satan şirketler de sözleşmelerine cezaî şart koyup ödemeyi geciktiren müşteriden gecikme cezası olarak fazla bir ödeme alabilirler. Bu fazla kısmı, uygun bir süre kullanır, sonra yeni faturadan düşmek suretiyle geri öderler. Müşteri bu hizmetleri almaktan vazgeçmişse o zaman ödemeyi nakit olarak yaparlar. Meselâ gaz satan bir şirketin sözleşmeye koyduğu cezaî şart, aylık %5 olsa, 1 ay geciken alacağı %5 fazlasıyla tahsil eder. %5, asıl paranın yirmide biri olduğu için şirket o parayı gecikme süresinin 20 katı olan 20 ay kullanır, sonra yeni faturadan bu miktarı düşerek parayı geri ödemiş olur. Eğer müşteri bu esnada gaz almaktan vazgeçmişse geri ödemeyi nakit olarak yapar.
Faizsiz sistemde vergi borcunu geciktiren de yukarıdaki gibi cezalandırılabilir. Ondan kesilen cezalar, uygun sürelerle devlet kasasında kaldıktan sonra yeni vergi borçlarından düşülebilir. Bu süre içinde o kişi vergi mükellefi olmaktan çıkmışsa, devlet bu parayı uygun süre sonunda geri öder.
Bu cezayı almak için mahkeme masrafı, iade ederken de vergi ödemek gerekirse bunlar, ödemeyi haksız olarak geciktiren borçluya yüklenir. Çünkü bunlara sebep olan odur.
Kur'an'da ve sünnette ukubet ile ilgili birçok uygulama vardır.
Kur'an, ihramlıya[567] kara avını yasaklamış, yasağı çiğneyen olursa, yaptığının dengi bir cezaya çarptırılmasını hükme bağlamıştır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Ey İnananlar! Siz ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden kim, bile bile onu öldürürse cezası, öldürdüğüne denk bir ehli hayvanı Kâbe'ye ulaşacak kurban olarak vermesidir. Bunu içinizden iki adil kimse kararlaştırır....
...İhramlı olduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan sakının. (Maide 5/95-96)
İhramlının yaptığı suçun ukubeti, hem avladığı hayvandan yararlanamamak hem de onun dengi bir hayvanı av hayvanları arasına katmak olmalıdır. Bu av ona haram olduğu için ondan yararlanamaz. Onu elinden çıkarması gerekir. Onu öldürmesinin cezası olarak da ona denk bir hayvanı kırlara salıverip av hayvanları arasına katması icap ederdi. Ama bu imkânsız olduğu için buna en yakın ceza, onun dengi bir hayvanı Allah rızası için kurban kesmektir. Böylece suçunun cezasını ödemiş olur.
Ukubet prensibinin uygulandığı hadisler de vardır:
Allah'ın Elçisi'ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki; "İhtiyacı olan, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gerekir[568]."
Ağaçtaki meyveyi, eteğine koyup götüren, iki suç işlemiş olur. Birincisi meyveyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkarmak, ikincisi de haksız yere ona el koymaktır. Bunlar cezayı gerektiren davranışlardır. Meyveyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkaran, onu kendi için değil, sahibine götürmek için çıkarsa bile cezayı hak eder. Diğer yandan, haksız yere meyveyi eteğine dolduran kişi, henüz bahçeden çıkmadan yakalansa yine cezayı hak eder. Bu kişinin meyveyi bahçeden koparıp çıkarmasının ukubetini Peygamber belirlemediğinden yetkili makam, onun durumuna uygun bir ceza verir. Haksız yere ona el koyan, yani meyveyi sahiplenen kişinin cezası ise onu iki katı ile ödemektir. Bahçeden iki kilo meyve alıp götürmüşse dört kilo öder. Bunun iki kilosu çaldığı meyve, iki kilosu da onu çalmanın cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ukubet (ceza)vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet (ceza)verin. (Nahl 16/126) buyrulmuştur. İki kilo meyve çalmanın ukubeti fazladan iki kilo meyve ödetmek olur.
Konu ile ilgili ikinci hadis de şudur:
Ebû Hureyre'den yapılan rivayete göre Peygamber, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
"Gizlenip saklanmış kayıp devenin cezası hem onu, hem de onun dengini vermektir[569]."
Kaybolmuş deveyi koruma altına almak güzel bir davranıştır. Ama kayıp olduğunu açıklamadan ona el koymak suçtur. Bu suçun dengi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödemek olur[570]. Ayetteki ukubet prensibi ancak böyle gerçekleşir.
Yukarıdaki ayet ve hadislerden açıkça anlaşılır ki, ödeme gücü olduğu halde borcunu ödemeyene verilecek ceza, onun, borçla birlikte borca denk bir ödeme yapması ve alacaklının o şeyi, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesi olmalıdır. Alacaklı onu sahiplenmeyeceği için bunun faizle bir ilgisi olmaz. Bu görüş, bu kitabın yazarına aittir.
B- Suça Uygun Olmayan Ceza Teklifleri
Borçlunun, ödemeyi haksız yere geciktirmesini önlemek için alınacak tedbirlerle ilgili son zamanlarda çok sayıda araştırma ve ilmî toplantı yapılmıştır. Ancak bu çalışmalar, kredi sisteminin etkisi altında yapıldığı için daha çok, gecikme faizinin başka kelimelerle ifadesi dışında bir yenilik getirmemişlerdir. Bunların faiz sayılmaması için de naslar ve prensipler zorlanmıştır. Aşağıda bunu açıkça görmek mümkündür:
1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayma
Al Baraka Grubu'nun 3. İslâm İktisadı Kongresi'nde, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun, gecikme süresi içinde meydana gelen zararı karşılaması yolunda karar alınmıştır. Üç bölümden oluşan karar şöyledir:
Birinci - Meşru bir özrü olmadan ödemeyi geciktiren borçlu, bu gecikmeden dolayı alacaklının uğradığı zararı karşılamakla yükümlü tutulabilir. Çünkü böyle bir borçlu zalim olur. Bu konuda Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:"Gücü olanın ödemeyi geciktirmesi zulümdür." Onun yaptığı gasba benzer. Fakihler, gasp fiilini işleyen kişinin gasp ettiği malı geri vermekle birlikte gasp süresince o malın menfaatlerini tazmin etmesini de kararlaştırmışlardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür[571].
Karara katılanlardan biri de görüşünü[572] mesâlih-i mürseleye[573] dayandırarak gecikme bedelinin, meşru hayır işlerine harcanmak üzere borçluya, cezaî şart olarak yüklenebileceğini belirtmiştir.
İkinci - Alacaklının uğradıgı zarar, alacağını zamanında alıp meşru bir şekilde çalıştırmış olması hâlinde elde edebileceği normal kâr oranı kadar belirlenir.
Mahkeme bunu, meşru kazanç yollarına bağlı olarak bilirkişi marifetiyle tayin eder. Eğer alacaklının bulunduğu şehirde faizsiz finans kurumu varsa, onun bu süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir miktarını dikkate alır.
Üçüncü - Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına, bahane teşkil etmemesi için alacaklı ile borçlunun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz değildir[574]."
Bu karar, birçok yönden yanlıştır.
a- Gerekçedeki yanlışlık
Kararın iki ayrı dayanağı vardır; bunlardan biri gasp edilmiş malların menfaatlerinin tazmini, diğeri de mesâlih-i mürseledir. Her iki dayanak da yanlıştır. Mesâlih-i mürsele konusuna daha sonra girilecektir.
Gasp edilen malın menfaatlerinin tazmin edilmesini Şafiî ve Hanbelî mezhepleri kabul ederler ama, böyle bir malın kiraya verilebilecek özellikte olmasını ve telef edilmemiş bulunmasını şart koşarlar. Şafiî mezhebinin temel kitaplarından Tuhfet'ul-muhtâc'ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:
"Ev ve köle gibi kiraya verilebilen şeyler gasp edilirse menfaatleri tazmin edilir. Bu tazminat, o malı kullanmaya veya evi kilitlemek gibi kullanılmasına engel olmaya karşılık alınır. Çünkü menfaatler yasal mallardır, gasp edilince diğer mallar gibi tazmini gerekir... Telef olurlarsa telef zamanından itibaren menfaatlerinin tazmini gerekmez[575]." Çünkü telef edilen mal kiraya verilemez.
Hanbelîlerin görüşü Şafiîlerle aynıdır. Hanbelî fakihlerinden Ahmed el-Kârî'nin konu ile ilgili ifadesi şöyledir:
"Kiraya verilmesi âdet olan bir malı gasp eden, onu iade edinceye veya mal telef oluncaya, eğer iade edilemeyecek durumda ise değerini verinceye kadar kirasını öder... Telef zamanından sonra kira gerekmez[576]."
Gasp edilmiş bir mal telef olursa borca dönüşür. Yani gasp eden kişi onun bedelini mal sahibine borçlanmış olur. Borç ise kiraya verilemez. Çünkü borcun kirası faizden başka bir şey değildir. Bu sebeple yukarıdaki karar Şafiî ve Hanbelîlerin gasp ile ilgili görüşlerine dayandırılamaz. Öyle ise karar, meşru bir dayanaktan yoksundur.
b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası
Ödemenin gecikmesi, alacaklıyı sıkıntıya sokar ama bunun onu zarara uğrattığı iddiası her zaman geçerli olmaz. Sıkıntı ile zarar farklı kavramlardır. Bir kumarbaza olan borcunu geciktiren borçlu, onun bu parayı da kumarda kaybetmesini önlemiş olabilir. Zarar, anaparayı azaltan şeydir. Burada anaparayı alacaktır. Ödemenin gecikmesi ondan bir şeyi eksiltmemiştir. Kâr kaybına da zarar denmez. Kâr, ticarî işlemlerden elde edilir. Bunun için biri alım, diğeri de satım olmak üzere en az iki işlem gerekir. 100 liraya aldığı malı daha fazlaya satan kâr etmiş sayılır. Onu satamaz yahut 100 liraya veya daha az bir fiyata satarsa kâr ettiği söylenemez. Borç, bir alım satım işlemi olmadığı için onu geciktirmekten dolayı zarar meydana geldiği iddiası batıl bir iddia olur.
Gecikme süresi içinde meydana gelen enflasyondan dolayı paranın değerindeki düşme ise farklı bir olaydır. Borçlar dengiyle ödenir. Kağıt parada denklik sadece paranın alım gücüyle belirlenebilir. Alım gücü düşen para aynı rakam üzerinden ödenemez. Paradaki değer kaybını, haklı sebeplerle borcunu geciktiren de ödemelidir. Burada sözü edilen borçlular, haksız yere ödemeyi geciktirenlerdir.
Borçtan elde edilen gelire faiz denir. Faiz, kâr gibi, biri alım, diğeri de satım olan iki işleme muhtaç değildir. Bunun için alacaklı ile borçlunun anlaşması yeterlidir. Faizli işlemde zarar da olmaz. Bu sebeple borcunu geciktiren kişinin gecikme bedeli ödemesi kararı borçtan elde edilen gelirden başka bir şey değildir. Kur'an'da faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba'nın terim anlamı borçtan elde edilen gelirdir. Faiz deyince anlaşılan budur. “Allah alım satımı helâl, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
c- Gecikme bedeli üzerinde anlaşma
Kararın son bölümü şöyledir: "Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına bahane teşkil etmemesi için alacaklı ile borçlunun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz değildir[577]."
Bu şartın geçerli olabilecek yanı yoktur. Çünkü yukarıdaki karar kabul edilip uygulamaya konursa, faizsiz finans kurumlarından birinin o süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir oranı, tarafların önceden kabul ettikleri gecikme bedelinin ölçüsü olur. Bunu tarafların önceden kabul etmemiş olması düşünülemez.
d- Geçerli faiz oranının reddi
Kararın son bölümünde yer alan "geçerli faiz oranı" ifadesinin bir anlamı yoktur. Bir şey faiz ise, geçerli faiz oranının altında veya üstünde olması onu faiz olmaktan çıkarmaz. Bu ifade, gecikme tazminatına onay verenlerin onu faiz saydıklarını, üstü kapalı bir biçimde göstermektedir.
2- Mesâlih-i mürseleye dayanarak ceza verme
Al Baraka Grubu'nun 3. İslâm İktisadı Kongresi'nde alınan karara katılanlardan es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr[578], görüşünü mesâlih-i mürseleye dayandırarak gecikme bedelinin alınıp meşru hayır işlerine harcanmasını şart koşmuştur.
Mesâlih, maslahatın çoğuludur. Maslahat, hayra ve iyiye vesile olan şey; mürsele ise serbest saha, kabul veya reddine dair bilgi bulunmayan şey anlamına gelir. Mesâlih-i mürsele, İslâm'ın kabul veya reddettiğine dair bir bilgi olmadığı hâlde hayra ve iyiliğe vesile olan durumları ifade eder. Bu konu, mesalih-i mürsele kapsamına girmez. Çünkü gecikme bedeli borçla ilgilidir, borçtan elde edilen gelir ise faizdir. Faiz, vadeye karşılık alınır. Burada sözü edilen gecikme bedeli de vadeye karşılıktır. Başka bir ad vermek onu faiz olmaktan çıkarmaz.
İslâmî hükümlerin maslahata uygun olduğu doğrudur. Çünkü İslâm'ın ana hedefi, insanları hayra ve iyiliğe sevk eden şeyleri gerçekleştirmek, onları korumak ve onlardan zararı uzaklaştırmaktır. Ne var ki, dünya ile ilgili işler arasında yüzde yüz hayır ve iyilik sayılan bir şey yoktur. İyi ve hayırlı olan her şeyin önünde sıkıntı ve güçlükler bulunur. Meselâ yeme, içme, evlenme, eğitim ve öğretim iyi ve hayırlı şeylerdendir. Ama sıkıntı ve güçlüklere girmeden onların iyilik ve hayrından yararlanmak mümkün olmaz. Buna karşılık kötü ve zararlı şeylerin de yararlı yanları vardır. Birçok kişi, öndeki sıkıntı ve güçlükleri göze alamadığı için iyi ve hayırlı olan bazı şeylerden uzak kalır; evlenmez, çalışmaz veya okumaz. Niceleri de kötü ve zararlı olan bir işi yaparken onun iyi ve yararlı yönleriyle kendini aldatır. İyi şeylere güçlükle ulaşıldığı hâlde kötü şeylere kolayca ulaşılabilir. İyiliklere, ancak aklını ve iradesini iyi kullananlar ulaşabilirler.
Fahreddin er-Râzî tefsirinde, Allah Teâlâ'nın“...Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, demeleri sebebiyledir...” (Bakara 2/275) sözünü açıklarken şöyle demiştir:
"O toplum, faizi helâl sayma konusunda böyle bir şüphe içine girmişti... Madem bir kişinin, peşin 10 değerinde olan bir elbiseyi bir ay vadeli 11'e satması caiz oluyor, öyleyse bugün 10 verip bir ay sonra 11 alması da caiz olmalıdır. Çünkü akla vurulunca bu iki işlem arasında bir fark gözükmez. Satışın caiz sayılması, o konuda tarafların karşılıklı rızasının oluşmasından dolayıdır. Faiz de öyledir. Taraflar razı olurlarsa onun da caiz olması gerekir. Alım satım türlerinin meşru kılınması sadece ihtiyaçları giderme gayesiyledir. Önemli ihtiyaçlar içinde olan bir kişinin bugün bir şeyi olmaz ama ilerisinde eline çok mal geçecek olabilir. Faiz kabul edilmezse kimse ona borç vermez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Faiz kabul edilirse malı olan, faiz almak için ona borç verir. O da, eline mal geçtiğinde borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geçince bu fazlalığı vermesi, ona o ana kadar sıkıntı içinde kalmaktan kolay gelir. Bu da faizin helâl olmasını gerektirir. Çünkü diğer satışların helâlliğine karar verirken de ihtiyacı giderme gayesini gütmüştük."
İşte bu, o toplumun şüphesidir. Allah Teâlâ'nın buna cevabı şudur:"Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[579]."
“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir" diyenlerin şüphe ve tereddütlerine şu şüpheleri eklenebilir:
"Bir mala ihtiyacı olup parası olmayan kişi onu, peşin fiyatından fazla bir fiyatla veresiye alabilir. Size göre, peşin satış ile vadeli arasındaki vade farkı helâldir. Madem bu helâldir, öyle ise o kişinin aynı farkı vererek aynı süre için ödünç alması da helâl olmalıdır. Çünkü akla vurunca bu iki işlem arasında bir fark gözükmez. Siz o farkı satıcıya ödemeyi kabul ediyorsunuz ama ödünç veren kişiye ödemeyi kabul etmiyorsunuz."
Allah Teâlâ bu görüş sahiplerinin yanılgı içinde olduklarını bildirmiş ve şöyle demiştir:
"Faiz yiyenler, şeytanın sokulup aklını çeldiği[580] kimsenin davranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu, onların “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
Alım satım ile faizli işlem arasında açık bir fark vardır. Çünkü faiz borçtan, kâr ise satıştan elde edilir. Borç ile satış arasındaki fark açıktır. Bu, bankalarla faizsiz finans kurumlarının temel farkını ortaya koyar. Bankalar gelirlerini borçtan, faizsiz finans kurumları ise ticarî faaliyetlerden elde ederler. Kanunlar, bankaların ticaret yapmasına izin vermez. Faizli borcun bazı faydaları vardır ama bundan doğacak zarar, elde edilecek faydadan fazladır. İmkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluya, gecikme bedeli ödetmenin de bazı yararları olabilir; ama ondan doğan zarar, beklenen faydadan fazladır. Çünkü borçtan elde edilen gelirin faiz olduğu konusunda tam bir ittifak vardır.
3- Bazı hadislere dayanarak cezaya hükmetme
Abdullah b. Süleyman el-Menî'[581], konu ile ilgili olarak yazdığı uzun bir makalede, ödeme gücü olduğu hâlde borcunu geciktiren kişinin gecikme bedeli ödemesi gerektiğini birçok yönden ispatlamaya çalışmaktadır. O yollardan birinde bazı hadislere dayanır. el-Meni', konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Borçlunun, ödemeyi geciktirmesi sonucu alacaklının uğradığı menfaat kaybını tazmin etmesi görüşü, şeriatın köklerine, temellerine, konu ile ilgili açık ve net ifadelerine dayanan bir görüştür... İmkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluyu hapsetme yerine sebep olduğu noksanlık ve zararı ödetmek haksızlığa uğramış alacaklı için daha yararlı olur. Maddî ceza, hem suça engel olur hem de hukuka saygıyı sağlar[582]."
Abdullah el-Menî', makalesinde maddî cezalarla ilgili gördüğü bütün hadisleri sıralamış bulunmaktadır; ancak onlar arasında tazminat ödeme ile ilgili sadece iki hadis vardır. Bu hadisler daha önce geçmişti. Onlardan birincisi şudur:
Allah'ın Elçisi'ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki;"İhtiyacı olan, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gerekir[583]."
İkinci hadis de şudur:
Ebû Hureyre'den yapılan rivayete göre Peygamber, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi:
"Gizlenip saklanmış kayıp devenin cezası hem onu, hem de onun dengini vermektir[584]."
Bu hadislerden ikisi de Abdullah el-Meni' için delil olmaz. Aksine onun iddiasının geçersizliğini gösterir. Allah'ın Elçisi, ağaçtaki meyveyi, kendisinin olsun diye eteğine koyup götürene biri maddî ceza, diğeri de tazir[585] olmak üzere iki ceza kesmiştir. Çünkü o, iki suç işlemiştir. Bunlardan biri meyveyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkarmak, diğeri de haksız yere ona el koymaktır. Haksız yere ona el koyan, yani meyveyi sahiplenen kişinin cezası onu iki katı ile ödemek olmalıdır. Bahçeden iki kilo meyve götürmüşse dört kilo ödemelidir. Bunun iki kilosu el koyduğu meyvenin karşılığı, iki kilosu da ona el koymanın cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin. (Nahl 16/126) buyrulmuştur. Borçlu, borcun ne bir kısmına ne tamamına el koymuştur. Onun suçu, ödemeyi geciktirmektir.
İkinci hadiste Allah'ın Elçisi sadece tazminata hükmetmiştir. Çünkü kaybolmuş bir deveyi koruma altına almak güzel bir davranıştır. Ama ona el koymak suçtur. Bu suçun dengi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödetmek olur[586]. Ayetteki ukubet prensibi ancak böyle gerçekleşir. Borçlu ise, alacaklının hiçbir şeyini, ona el koymak için almamıştır. Dolayısıyla bu hadislerin, borcu geciktirmekle bir ilgisi yoktur.
Abdullah el-Meni', imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçlunun noksanlık ve zarara sebep olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiayı kabul etmek mümkün değildir. Borcun miktarında bir azalma olmadığı için noksanlık ve zarar iddiası yersizdir. Bu husus yukarıda (1). fıkrada (b) başlığı altında açıklanmıştır.
Maddî cezanın, suça engel olduğu ve hukuka saygıyı temin ettiği iddiasına gelince, verilen cezanın işlenen suça denk olması şartıyla bu iddia kabul edilebilir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:"Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin." (Nahl 16/126)
Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk ceza ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya vermesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir. Bunun dışındaki cezalar o suça denk olmaz.
4- Cezaî şartla gecikme cezasını aynı yere koyma
Abdullah b. Süleyman el-Menî'in, imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluya gecikme cezası verilmesi görüşünü dayandırdığı şeylerden biri de cezâî şart konusudur. Bu konuda Suudi Arabistan'da bulunan ve kendisinin de üyesi olduğu Büyük İlim Adamları Kurulu'nun () ittifakla aldığı bir karara dayanmaktadır. Karar şöyledir:
"Sözleşmelerde uygulanmakta olan cezaî şart doğru ve yerindedir. Yükümlülüğü yerine getirmeye engel meşru bir özür olmadığı takdirde bu şarta uymak gerekir. Böyle bir özür varsa, ortadan kalkıncaya kadar şarta uymak gerekmez. Cezaî şart, örfe göre maddî yönden tehdit oluşturacak derecede fazla ve şer'î prensiplerin gerektirdiği miktardan uzak olursa kaybolan menfaat veya meydana gelen zarar dikkate alınarak adalet ve insaf prensiplerine göre hareket edilir. Doğacak bir ihtilaf, mahkemeye başvurularak bilirkişi marifetiyle halledilir[587]."
Abdullah el-Meni', bu kararın dayandığı ayet, hadis ve sahabi sözünü gecikme tazminatı için de delil saymıştır.
Ayet şudur:"Müminler, akitleri yerine getirin." (Maide 5/1)
İkinci delil, Allah'ın Elçisi'nin şu sözüdür:
"Müslümanlar koştukları şartlara uyarlar. Haramı helâl, helâlî haram kılan bir şart olursa o başka[588]."
Ömer şöyle demiştir: "Hakların kesiştiği yer şartların yanıdır." Şu tercüme daha güzel olabilir: "Şartlar varsa haklar biter." Yani şart konmuşsa o şarta aykırı hak talebi olmaz. Bu söz, yukarıdaki hadisi açıklar.
Abdullah el-Meni' daha sonra şöyle diyor:
"Yukarıda anlatılanlardan şu sözün haklılığı ortaya çıkar: İmkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçlu, gecikme sebebiyle alacaklı aleyhine meydana gelen eksilmeyi tazmin eder. Borcu doğuran sözleşmede ödemeyi geciktirenin, kaybolan menfaat kadar bir ödeme yapacağının cezaî şart olarak konması da sahihtir ve o şartın yerine getirilmesi gerekir[589]."
Abdullah el-Meni' burada enflasyon sebebi ile paranın değerinde meydana gelen eksilmeyi kastetmiyor, çünkü o, şöyle diyor: "... Kesin olarak gerçekleşmemiş ama bir kazanç fırsatının yok olması sebebiyle ortaya çıkmış, bu tahminî menfaat kaybını karşılamak için cezaî şart konabilir[590]."Çünkü enflasyon sebebiyle borcun değerinde meydana gelen azalma, tahminî değil, gerçek bir azalmadır.
Cezaî şart konusunun Abdullah el- Meni' lehine delil olması mümkün değildir. Çünkü borç için konan cezaî şart, haramı helâl kılmak için konmuş bir şart olur. Her fırsatta ifade edildiği gibi borçtan elde edilen gelir faizdir.
5- Kaparoya bakarak gecikme cezasına hükmetme
Abdullah b. Süleyman el-Menî'in, imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçlunun gecikme bedeli ödemesi gerektiğini dayandırdığı şeylerden biri de kaparo konusudur.
Kaparo, kişinin bir mal için satıcıya bir miktar para vermesidir. Şu şartla ki, malı alırsa bu para mal bedeline mahsup edilecek, almaktan vazgeçerse satıcının olacaktır. Ahmed b. Hanbel, bunun sakıncalı olmadığını söylemiştir. Ömer bu işi yapmıştır. Abdullah b. Ömer'in bunu caiz gördüğü bildirilmiştir. İbn Sîrîn dedi ki, "Maldan hoşlanmadığı zaman onu ve beraberinde bir şeyi geri vermesinde bir sakınca yoktur. Ahmed b. Hanbel dedi ki, kaparo bu anlamdadır[591]."
Abdullah el-Meni' diyor ki; "Kaparo, müşterinin, muhayyerlik süresi içinde, kararını kesinleştirmesine kadar malı sattırmamasına karşılıktır. Müşterinin cayması hâlinde satıcının kaparoyu hak etmesi ise bu malı, belki arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kaybetmesine karşılıktır. Çünkü o bu malı, müşteriye cayma hakkı veren bir satışla satmıştır[592]."
Burada da yanlış bir kıyaslama (kıyas maa'l-fâriq) vardır. Çünkü kaparo, alım satım sahasında; gecikme bedeli ise faiz sahasında meydana gelir. "Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[593]." Buraya şunu eklemek gerekir: Kaparo, ne müşterinin belli bir süre malı sattırmamasına, ne de satıcının arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kaybetmesine karşılıktır. Abdullah el-Meni'in kaynak gösterdiği İbn Kudâme bu konuda şöyle der:
"Kaparonun, satıcının beklemesine ve bu sebeple satışı geciktirmesine karşılık sayılması doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, müşterinin malı satın alması hâlinde kaparonun mal bedeline katılması caiz olmazdı. Zaten satışta, bekleme süresine karşılık bir bedel alınması caiz değildir. Eğer caiz olsaydı, elbette kira gibi miktarının belli olması gerekirdi[594]."
6- Gecikme cezasını hayır yollarına harcama
Al Baraka Grubu'nun 6. İslâm İktisadı Kongresi'nde bu konuda yeni bir karar alınmıştır. Karar şöyledir:
Soru- Ödeme gücü olduğu hâlde borcunu geciktirenlerin maddî tazminat ödemeleri şart koşulabilir mi?
Karar: İmkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluları caydırıcı mahiyette gecikme tazminatı şart koşulabilir. Şu şartla ki, bu tazminatları hayır yollarına harcamak gerekir[595].
Bu karar da yanlış bir yere oturtulmuştur. İmkânı olan bir kişinin borcunu geciktirmesini engellemek kuşkusuz doğru bir davranıştır. Çünkü bu, zulmü önlemektir. Ama bunu yanlış yere oturtmak da zulüm olur. Çünkü zulüm, bir şeyi azaltarak veya artırarak yahut zamanını veya yerini değiştirerek olması gereken durumdan başka duruma sokmaktır[596].
Allah Teâlâ birçok ayette zulmü kesin olarak yasaklamıştır. Konumuzla ilgili bir ayet şöyledir:
Bir kötülüğün karşılığı, tıpkı onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez. (Şûrâ 42/40)
Ayetten şu açıkça anlaşılır ki, suç ile ceza arasındaki dengesizlik zulüm olur. Burada da dengesizlik vardır. Çünkü ödemeyi geciktirme ile maddî tazminat arasında benzerlik yoktur. Bu şekilde elde edilen tazminatları hayır yollarına harcamak zulmü ortadan kaldırmaz. Bu, hayırlı bir davranış da değildir. Çünkü Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
"Ey insanlar, Allah temizdir, temizden başkasını kabul etmez. Allah, elçilerine verdiği emri müminlere de vermiş ve şöyle demiştir: Elçiler! Temiz şeylerden yiyin ve iyi iş yapın. Ben ne yaptığınızı bilirim. (Müminûn 23/51)[597]"
Burada şu soruya cevap vermek gerekir:
"Alınması öngörülen gecikme tazminatı helâl ise alacaklının malı olur. Öyleyse onu hayır yollarına harcamasını neden şart koşarsınız? Eğer o haram ise alınmasına nasıl onay verebilirsiniz?"
C- Yeni Bir Akit Türü Önerisi
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku profesörlerinden Hayrettin KARAMAN, vadeli satış için yeni bir akit türü önererek imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçlunun doğurduğu problemi çözmek istemiştir. Onun görüşü şöyledir:
"Satıcı, sürelere göre değişen vade farklarını gösterir bir liste üzerinde müşteriyle anlaştıktan sonra malı teslim eder. Bundan sonra bakılır; müşteri mal bedelini hangi vadede öderse akit o zaman kesinlik kazanır. Bu akitte fiyatları gösteren bir liste bulunduğu için fiyat belirsiz değildir. Teamül de olursa akit fasit olmaz."
"Günümüzde vadeli satış yapan bir satıcı müşteriye bir ay, iki ay, üç ay gibi değişik vadeler ve 11, 12, 13 lira gibi vadeye göre değişen fiyatlar sunar. Müşteri bu vade ve fiyatlardan uygun gördüğünü seçip malı satın alır. Bu, yerleşik bir usuldür. Ben diyorum ki; alıcı ve satıcı vadelere göre değişen fiyatları gösterir bir liste üzerinde anlaşıp ilk vade ve fiyata göre senet düzenleyerek satışı gerçekleştirebilirler. Müşteri ödemeyi ilk vadede yaparsa senette yazılı fiyatı, son vadede yaparsa listede yazılı son fiyatı öder. Bu iki vade arasında yaparsa o vadeye uygun fiyatı öder. Burada ne bir aldatma, ne de tarafları nizaya sokacak ölçüde cehalet vardır. Yapılan her ödeme malın bedelidir. Vadeye göre değişen fark da vade farkıdır, yoksa gücü olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçluya yüklenmiş gecikme bedeli değildir.
Fakihler, mal bedelinin ve vadenin belirsiz olması hâlinde satışın fasit olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu belirsizlik nizaya sebep olur. Teklif edilen bu akitte, nizaya sebep olacak ölçüde bir belirsizlik yoktur[598]."
Hayrettin KARAMAN bu görüşüyle, borcu ödeme günü kavramını ve fiyat kavramını değiştirmektedir. Bunları değiştirmek, alım satımın tabiatını değiştirmek olur. Bunun kabul edilemeyeceği açıktır. Çünkü o takdirde satıcı malı kaça sattığını ve bedelini ne zaman alacağını bilemez. İş böyle yürümeyeceğinden, senet hangi tarih için düzenlenmişse bedelin o tarihte ödeneceği kesinleşmiş sayılacak, tarafların üzerinde anlaştıkları liste ise borcun gecikmesi hâlinde ödenecek faiz miktarını gösterme dışında bir işe yaramayacaktır.
Bize göre burada biri satış diğeri de faiz olmak üzere iki akit önerilmektedir. Satış, listede yazılı birinci bedel üzerinden yapılacak, mal teslim edilecek ve mal bedelinin yerine borç senedi imzalanacaktır. İkinci akit ise, borcun zamanında ödenememesi halinde tahakkuk edecek faiz miktarını gösteren bir liste üzerinde anlaşma şeklinde olacaktır. Çünkü borç senedinde yazılı miktarın üzerine, vadeye bağlı olarak yapılan her ilâve, borçtan elde edilecek geliri gösterme dışında bir anlam taşımaz. Borçtan elde edilen gelir ise faizdir.
Şunu da eklemek gerekir ki, Hayrettin KARAMAN'ın teklifi doğru kabul edilirse borcu son ödeme günü, listede yazılı son vade olur. Bu tarihte ödemede bulunmayanlar borcu geciktirmiş olurlar. Bu teklifte onlara karşı bir tedbir yoktur.
II- SIKINTIYI GİDERMEYEN GÖRÜŞLER
Eski fakihlerden bir kısmı, imkânı olduğu hâlde ödemeyi geciktiren borçlunun hapsedilebileceğini söylemişlerdir. Bir de zamanımızda, gecikme cezasını faiz sayan, ama bu probleme başka bir çözüm teklif etmeyenler vardır. Bu iki görüş, bu sıkıntıya çözüm olacak nitelikte değildir.
A - Borçluya Hapis Cezası
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:"Ödeme gücü olduğu hâlde borcunu geciktiren ayıplanmayı ve ukubeti hak eder[599]." Eski fakihlerden Süfyan[600], Veki'[601], Ali et-Tenâfisî[602] ve İbn'ul-Mubârek[603], hadiste geçen ukubeti hapis cezası diye anlamışlardır. Bu anlayış doğru değildir. Hapis, borcu geciktirmenin cezası olamaz. Çünkü borçlu burada alacaklının kendini değil, malını alıkoymuştur. Dolayısıyla onun suçu ile hapis cezası arasında bir benzerlik yoktur.
Borçlunun hapsedilmesini Ebû Hanîfe de kabul etmiştir. Ancak o bunu, ödemeyi geciktirmenin cezası değil, borçluyu ödemeye zorlamanın ve haksızlığı önlemenin bir yolu olarak görmüştür. Zira Ebû Hanîfe, borçlunun mallarının haczedilip satılmasını kabul etmez. Ona göre, "Borçlunun malı varsa, hâkim o mal üzerinde tasarrufta bulunamaz. Borçluyu süresiz olarak hapseder ki, malını satsın ve borcunu ödesin. Bunu, alacaklılar haklarını alsınlar ve zulüm önlensin diye yapar[604]."
Borçlu, borcu ödeyince hapisten çıkacağına göre bunun, borcu geç ödemenin cezası olmadığı açıktır. Mahkemenin verdiği hapis cezasını infazdan önce o, borcunu öderse hapse bile girmez. O zaman onun, alacaklıya verdiği sıkıntı cezasız kalmış olur. Hapis cezası, doğan sıkıntıyı gidermediği için bugün başka arayışlara girilmiştir.
B - Borçluya Maddî Cezayı Faiz Sayma
Suudi Arabistan'da bulunan Rabıta'ul-alem'il-islâmî adlı kuruluşa bağlı el-Mecma'ul-fıkhî'nin aldığı karara göre ödemeyi geciktiren borçluya verilecek maddî ceza faiz olur. Bu karar, Ürdün İslâm Bankası'nın danışmanı tarafından sorulan bir soruyu cevaplandırmak için yapılan toplantıda alınmıştır. Soru şöyledir:
- Borçlu borcunu vadesinde ödemeyip geciktirirse bankanın borçluya belli bir oranda maddî ceza yükleme hakkı var mıdır?
Bu soru üzerine toplanan el-Mecma'ul-fıkhî'nin üyeleri, aşağıdaki kararı ittifakla almışlardır:
"Alacaklı taraf, borçlunun borcu vadesinde ödememesi hâlinde belli bir ceza vermesini veya borcun belli bir oranında fazla ödeme yapmasını şart koşar yahut ona böyle bir borç çıkarırsa bu şart veya borç batıl olur. Bunun ne yerine getirilmesi gerekir ne de onu yerine getirmek helâl olur. Bu şartı koşanın banka olmasıyla başka biri olması arasında fark yoktur. Çünkü bu, Kur'an'ın yasakladığı cahiliye faizidir[605]."
Bu karar doğrudur; ama bir çözüm sunmamaktadır.
III- DE⁄ERLENDİRME VE SONUÇ
Ödeme gücü olmadığı için borcunu ödeyemeyenlere bir ceza verilemeyeceği konusunda ittifak vardır. Çünkü bu konudaki ayet açık ve nettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Eğer borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya kadar beklemelidir. Borcu bağışlamanız hakkınızda daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.” (Bakara 2/280)
İmkânı olduğu hâlde borcunu ödemeyen, cezayı hak eder. Ona verilecek cezanın hem işlediği suça denk olması hem de faiz olmaması için tek yol, bu konunun başında önerilen yoldur. Yani 100 lira borcu olan kişinin ödemeyi haksız olarak 1 ay geciktirmesi hâlinde alacaklının ondan, alacağı dışında 100 lira daha alıp 1 ay kullanmasını esas almaktır. İmkânı olduğu hâlde borcunu ödemeyenlerle ilgili olarak sunulan diğer çözümlerin tamamı faizli işlem kapsamına girer. Çünkü o çözümler, kredi sisteminde olduğu gibi borçtan gelir elde etme sonucunu doğurmaktadır.
Borcun bir alım satımdan doğması ile ödünçten doğması arasında fark olmadığı için bu görüşler faize kapı açar. Meselâ biri diğerinden bir günlüğüne veya daha kısa bir süre için borç alır, borcunu bu süre içinde ödemez, daha sonra geçen süreler için gecikme cezası öder. Artık bundan sonra faizin adı gecikme cezası olur.
Eğer gecikme cezası, alacaklının bulunduğu şehirdeki faizsiz finans kurumunun bu süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir miktarı kadar olur, denirse, bu miktar, meşru faiz oranını oluşturur. Nitekim yer yer böyle uygulamalar görülmektedir.
Yok eğer gecikme cezasının miktarı, borçlanma sırasında, cezaî şart olarak belirlenebilir, denirse taraflar istedikleri faiz oranını belirlemede serbest hâle gelirler.
Hayrettin KARAMAN'ın görüşü kabul edilip uygulanırsa bir durum daha ortaya çıkar: Vadeli satışlarda borçlu, borcunu zamanında ödemeyince vade farkı, borcu ödediği güne kadar tahakkuk ettirilir. Hayrettin KARAMAN, meselâ 100 liralık bir malın, 1 aydan 9 aya kadar değişen fiyatlarını gösterir bir liste üzerinde anlaşılarak satılmasını caiz görmekte, ama bu süreden sonra yapılan ödemelerde bir fark alınmasını caiz görmemektedir. Bu durumda vade farkını 9. ayda durdurmanın mantıklı bir gerekçesi olmadığı için müşteri ödemeyi 12. ayda yaparsa insanlar vade farkını 12. aya kadar yürütürler. Derler ki; "Son ödemenin 12. aya kayabileceği baştan düşünülseydi bu fiyat listeye yazılırdı, onu listeye yazmamak bir şeyi değiştirmez."
Yukarıdaki sekiz görüşten birincisi dışında hangisi kabul edilirse edilsin, ondan sonra faiz yasağının bir anlamı kalmaz.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
ORTAKLIK SİSTEMİNDE
HİLELİ PARA TEMİNİ YOLLARI
Faiz yasağı kredi yolunu tıkar. Tarih boyunca bunu, hileli yollarla aşmaya çalışanlar olmuştur. Bunun en uygulanabilir olanı, faizli işlemi alım satım görüntüsü altında yapmaktır. Bu maksatla yeni alım satım şekilleri icadedilmiştir. Bunlar bey' bi'l-vefâ, bey' bi'l-istiğlâl ve muamele-i şer’iyyedir. Eskiden böyle yollarla faizi gizleyip kredi veren para vakıfları vardı. Bu hileli yolları biraz geniş olarak görmeye çalışalım.
I- Bey' bi'l-vefâ
Bey' bi'l-vefâ, bedelini iade edince geri almak üzere bir malı satmaktır. Halkın, "para faizsiz, tarla kirasız." dediği yöntemle yapılır. Krediye ihtiyacı olan taraf bir tarlasını, evini veya başka bir malını peşin olarak satar; bir şartla ki, o parayı ne zaman getirse onu geri alacaktır. Bu şart ya akit sırasında açıkca ifade edilir ya da bu konuda önce bir anlaşma, sonra satış yapılır. Para geri gelinceye kadar müşteri o maldan yararlanır. Diyelim ki, bir kişinin 10.000 liraya ihtiyacı var; parayı %12 ile bulabiliyor ama bu farkın faiz sayılmayacak bir yöntemle ödenmesi gerekiyor. Eğer yıllık 1200 lira kira getiren tarlası veya dükkanı varsa onu 10.000 liraya vefaen satar. Parayı geri getirinceye kadar kirayı müşteri alır. Eğer parayı getiremezse dükkan temelli müşterinin olur. Satıcının başkaca bir borcu olmaz.
Tarafların birbirlerine verdikleri sözü karşılıklı olarak yerine getirmek yani o konuda vefâlı davranmak zorunda olmaları sebebiyle buna bey'b'il-vefâ, bey'ul-vefâ veya vefâen bey adı verilmiştir. Bu işlem bey' bi-şarti'l-vefâ, bey'u'l-câiz, bey'u'l-muâmele[606], bey'u'l-emâne, bey'u'l-itâa veya bey'u't-tâa adlarıyla da anılır[607].
Bey'b'il-vefâ, faizsiz para temin etmede karşılaşılan güçlükleri faiz sayılmayacak bir usulle ortadan kaldırmak ve para sahibinin, verdiği ödünce karşılık bir teminat almasını ve bir kazanç elde etmesini sağlamak gayesiyle Hicrî V. yüzyıl, (Miladi XI. yüzyıl) Hanefî fakihleri tarafından icadedilmiştir.
Bey' bi'l-vefâ, meydana gelişi ve sonuçları bakımından normal satış olmadığı için farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. Bazıları bunu rehin, bazıları sahih satış, bazıları da fâsit satış sayarken bir kısımı da sahih satış ile rehinin, ya da rehin ile sahih ve fâsit satış akidlerinin birleşmesinden meydana gelmiş yeni bir akid kabul etmişlerdir. Bunu gayr-i sahih, yani batıl sayanlar da vardır. Farklı görüşler, farklı hükümlere sebep olmaktadır.
A- Rehin akdi ve bey' b'il-vefâ
Rehin, borcu ödeyince geri almak üzere alacaklıya, verilen maldır[608]. Borç ödenmezse alacaklı o malı satıp alacağını alır, bir şey artarsa onu mal sahibine iade eder.
Es-Seyyid el-İmam[609], kendinin çağdaşı olan alimlerden Ebu'l-Hasen el-Maturîdî'ye varıp bey b’il-vefâ ile ilgili şöyle diyor: "Bu satış halk arasında yaygınlaştı. Bunda büyük karışıklık oluyor. Sen bunun rehin olduğuna fetva veriyorsun, ben de öyle diyorum. İmamları toplayıp bu görüş üzerinde ittifak etmemiz ve onu halka açıklamamız uygun olur."
Ebu’l-Hasen el-Maturîdî şöyle karşılık veriyor: "Bugün bizim fetvamıza değer verilir. Bu da halk arasında yaygınlaşmıştır. Kim bize karşıysa ortaya çıksın ve delilini getirsin."
Bir gün el-İmam el-Emîr'e şöyle bir soru soruldu: "Birisi üzüm bağının yarısını, bey b'il-vefâ ile sattı. Yazın ürün yetişti, satıcı ailesiyle birlikte bağa geldi; müşteri de ailesiyle geldi. Ürünün yarısını satıcı, yarısını müşteri aldı. Satıcı bedeli ödeyip bağı geri alınca müşterinin aldığı ürüne karşılık bir şey isteyebilir mi?
O, şu cevabı verdi: Eğer müşteri, satıcının rızası olmadan üründen almışsa satıcı onun bedelini talep edebilir. Ama eğer rızasıyla almışsa bu onun hibesi olur. Bu, aslında bir rehin akdidir. Rehin alan, rehin edilen malın gelirinden yiyemez. Eğer yerse bedelini ödemesi gerekir. Bedelin ödenmesi konusundaki fetvamız tam bir görüş birliğine dayanır. Ama derim ki; bunların bu alım satımı yapmalarının gayesi müşterinin gelir alabilmesini ve o maldan yararlanmasını sağlamaktır. Öyleyse ürün bu kişinin rızasıyla alınmıştır. İster bağın tamamını, isterse bir kısmını satmış olsun, bir uyuşma var olduğu için müşterinin ürün bedelini istememesi gerekir[610].
Ebû Hafs Ömer en-Nesefî[611] (ö. 537/1142-43) Fetâvâ'sında bey b'il-vefânın rehin olduğunu savunarak es-Seyyid Ebû Şüca’nın, oğlunun ve Ebü'l-Hasan Ali es-Suğdî (ö. 461/1069) ile kadı Ebü'l-Hasan el-Mâtürîdî'nin de bu görüşte olduğunu ifade ettiği bildirilmektedir[612]. Bir çok fakih gibi Ömer Nasuhi BİLMEN de aynı görüşü savunmaktadır. Onlara göre buna, her ne kadar satış (bey') adı verilse ve taraflar akdi "sattım, aldım" sözleriyle yapsalar da örfte bu bir rehindir. Bu işlem bittikten sonra satıcı, rastladığı kişiye, “malımı falancaya rehin verdim”; müşteri de “falanın malını rehin aldım” der. Akitlerde ve hukuki işlemlerde ağızdan çıkan sözlere ve ifade biçimine değil, o sözlerin ne maksatla söylendiğine bakılır. Dolayısıyla söz konusu akit aslında bir rehindir[613].
Bey b'il-vefâ, rehin akdi sayılırsa şu hükümler geçerli olur:
1- Alıcı (rehini alan) mala sahip olamaz.
2- Taraflardan biri diğerinin izni olmadan o malı satamaz.
3- Müşteri malı bir başkasına normal bir satışla satmış, teslim etmiş ve ortalıktan kaybolmuşsa ilk satıcı, bu şahıstan malı talep edebilir. Çünkü malın asıl sahibi ilk satıcıdır; ikinci müşteri bu mala sahip olma hakkını kazanmamıştır. Sonra birinci müşteri ortaya çıkınca malı bu şahsın yani ilk satıcının elinden alıp saklayabilir. İlk satıcı ile ilk ve ikinci müşteriler ölmüş olsa birinci satıcının mirasçıları ikinci müşterinin mirasçılarına karşı dava açıp malı geri alabilirler. Birinci müşterinin mirasçıları da birinci satıcının mirasçılarından malı alıp murislerinin alacağı ödeninceye kadar saklayabilirler[614].
4- Malın alıcı elinde telef olması halinde değeri borca sayılır. Malın kıymeti borçtan az ise satıcı kalan borcu alıcıya öder. Eğer borçtan fazla ise bakılır: Eğer mal, alıcının haksız bir fiili ile telef olmuşsa alıcı üst tarafını satıcıya öder, haksız fiil yoksa bir ödemede bulunmaz.
5- Malın vergisi, giderleri, tamiri, zekâtı ve şüf'a hakkı satıcıya aittir. Malın bu yolla el değiştirmesi satış değil rehin olduğundan bu akit başkaları için şüf'a hakkı doğurmaz.
6-Taraflardan biri ölünce akdi fesih hakkı varislerine geçer.
7- Müşteri alacağını tahsil etmedikçe bey bi'l-vefâ ile satın aldığı mala satıcının diğer alacaklıları müdahele edemez.
8- Alıcı, satıcının izni olmadan malı kullanamaz, gelirinden faydalanamaz ve tüketemez. Aksi halde tazmin etmesi gerekir. Meselâ bey' bi'l-vefâ ile aldığı bahçenin meyvesini sahibinden izinsiz yiyen veya kuru dallarını yakan alıcı, onların bedelini öder. Bunlar satıcının izniyle olursa hibe sayılır. Ancak satıcı bu izni her an kaldırabilir.
9- Alıcı, bu malı satıcıya (asıl sahibine) kiralayamaz. Aksi halde akid bâtıl olur ve kira bedelinin ödenmesi gerekmez. Demek ki, vefâen yapılan satışın bir rehin akdi sayılması halinde bey'b'il-istiğlâl mümkün olmaz. Bu konu ileride gelecektir.
10-Satıcı borcunu ödeyince malı geri alır.
Bunlardan rehine aykırı olan şudur: Rehin akdi yapılırken alacaklının rehinden yararlanmasının şart koşulması çoğunluk tarafından faiz gibi değerlendirilmiş ve haram sayılmıştır. Bazı fakihler ise faiz saymamış ama mekruh görmüşlerdir[615]. Bey' bi'l-vefâ işleminde karşı tarafın maldan yararlanması akit sırasında açıkca şart koşulmasa bile bu bir örf haline geldiği için şart koşulmuş sayılır. Çünkü "aldım, sattım" sözleri boşuna söylenmez, alacaklı o malı, sahibi gibi kullansın diye söylenir.
Sonuçta bu, alacaklıya menfaat sağlayan bir borçlanma olduğu için Hanefî fukahasının bir kısmına göre haram, diğer bir kısmına göre de mekruh olur. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise böyle bir rehin akdini menfaat sağlayan borçlanma sayarak caiz görmezler[616]. Doğru görüş bu görüştür.
B- Sahih satış akdi ve bey' b'il-vefâ
Ahmed b. İsâ el-Keşşî'nin (ö. 550/1155) Ebû Hafs Ömer en-Nesefî'den nakline göre kendi döneminde yaşayan alimler bey'bi'l-vefânın sahih satış olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Çünkü taraflar akid sırasında herhangi bir şart koşmadan “aldım - sattım” sözlerini söylerler. Niyetlerini gösteren başka bir şey söylemediklerine göre ağızlarından çıkan söze bakmak gerekir. Nitekim bir insan, niyetini açıklamadan bir yıl sonra boşama düşüncesiyle bir kadınla nikâhlansa bu, müt'a[617] değil sahih bir nikâh sayılır.
Vefâen satışta borcun garantiye alınması yanında alıcının maldan faydalanması maksadı da vardır. O halde hem alıcının maldan faydalanmasına müsaade etmek hem de onu rehin saymak mümkün değildir.
el- Keşşî'nin rivayetinde Ömer en-Nesefî'nin de aynı görüşte olduğu belirtilmektedir. Bu konuda Nesefî'nin kendine sorulan bir soruya verdiği cevap şu şekilde nakledilmektedir:
Soru - Dükkanımı sattım, sonra müşteri bu satışın bey b'il-vefâ olduğunu iddia ederek benden bedeli iade edip dükkanı teslim almamı istedi. Ben de bunun kesin bir satış olduğu iddiasında bulundum.
Cevap- Doğru söz, senin sözündür.
Soru- Aslında benim kararım parayı ödeyip dükkanı geri almaktı, onun kararı da parayı ödediğim zaman dükkanı geri vermekti. Ben şimdi yemin edebilir miyim?
Cevap - Bu karar, akitten önce dile getirilmiş olan ve akit sırasında içinizde saklı kalan bir karardır. Ne akitten önce konuşulana, ne de akit sırasında dile getirilmeyene bakılır. Kullanılan sözler satış içindir, rehin için değildir. Öyleyse yaptıkları akit kalıcı olur[618]. "
Kâdîhan'a[619] göre, akit sırasında "aldım-sattım" sözleri söylenirse bu bir rehin olamaz. Taraflar akid esnasında, satışı feshetme şartını ileri sürerler veya bunun bey' bi'l-vefâ olduğunu belirtirlerse satış fâsit olur. Ancak satış, şartsız olarak yapılır sonra taraflar vefâ şartını karşılıklı vaad şeklinde belirtirlerse bu durumda satış câiz ve vefâ şartı bağlayıcı olur. Ebû Hanîfe'ye göre fâsit şart akit bittikten sonra akde eklenebilir[620]. Böyle bir vefâ şartına uymak gerekli olur, çünkü insanların buna ihtiyacı vardır[621].
Bey'b'il-vefâyı sahih satış sayanlar onun şu sonuçları doğuracağını söylemişlerdir:
1- Alıcı, satın aldığı malı kullanabilir, kiraya verebilir, meyve vs. gelirlerinden faydalanabilir. Eğer bu mal taşınmaz ise alıcı malı teslim almadan önce kira akdi yapabilir. Ancak malı başkasına satamaz.
2- Yılın bir bölümü geçtikten sonra satıcı parayı iade edip akdi bozacak olursa o maldan elde edilecek gelir oniki eşit parçaya bölünür ve alıcı bundan kendi payına düşene sahip olur.
3- Bey'b'il-vefâya konu olan malın vergisi, tamir ve ıslah masrafları ve diğer giderler alıcıya aittir. Satıcı masrafları üstlenmişse bu kendi arzusuyla yaptığı bir iyilik sayılır.
4- Bedel veya mal geri verilerek akdin bozulabileceği vaadi bir şart olarak akde, sonradan eklenmişse onu yerine getirmek gerekir. Çünkü Ebu Hanife'ye göre akde sonradan eklenen fasit şart akdin aslına eklenmiş olur. İmameyn[622] bu görüşü kabul etmez.
5- Malın değerini düşüren bir kusurun meydana gelmesi, meselâ evin harap olması halinde satıcı malı geri almaya zorlanamaz. Çünkü geri alma, aslında yeni bir satıştır.
6- Mal, alıcının elindeyken telef olsa taraflardan hiçbirinin diğerinde hakkı kalmaz.
Bununla beraber bey' bi'l-vefâ’nın sahih satış akdinin bütün sonuçlarını doğurmayacağı kabul edilmiştir. Çünkü alıcı bu malı, satın aldığı diğer mallar gibi başkasına satamaz. Satarsa asıl mal sahibinin bu satışı bozma yetkisi doğar[623].
Bize göre bu şartlarla sahih bir satış yapılamaz. Satışta, malın mülkiyet hakkı müşteriye geçer. Malı başkasına satamamak onun mülkiyet hakkını elde etmemiş olmaktır. Mülkiyet hakkı vermeyen bir satış, sahih satış olamaz.
Sahih bir satışta, satıcı bedeli iade edip satışı bozamaz. Satış bozma, alıcı ile satıcının karşılıklı anlaşması ile olur.
Deniyor ki, satıcı akdi bozarsa o maldan elde edilecek gelir oniki eşit parçaya bölünür, alıcı bundan kendi payına düşeni alır. Yani bir üzüm bağı bey b’il-vefâ yoluyla satılsa da aradan altı ay geçince satıcı bedeli verip bağı geri alacak olsa, o sene o bağdan elde edilecek üzümün yarısı müşterinin olur. Çünkü 6 ay, 12 ayın yarısıdır. Böyle bir şey kabul edilemez. Açıkca anlaşılıyor ki, burada asıl maksat verilen ödünce karşılık bir gelir sağlamaktır. Bu da faizden başka bir şey değildir.
C- Fasit satış akdi ve bey' b'il-vefâ
Vefâ veya fesih şartıyla satışın, akdi fâsid hale getireceğini söyleyenler bey' bi'l-vefâyı fasit satış sayarlar. Onlara göre bu satıştan şu sonuçlar doğar:
1- Taraflardan her biri, bey b’il-vefâyı feshedebilir.
2- Alıcı malı teslim aldıktan sonra kiraya vermişse kira bedelini alabilir, ancak satıcısına kiraya veremez. Çünkü zaten bu malı satıcısına geri vermek zorundadır.
Normal alım satımdan sonra vefâ şartı eklenirse İmam Ebû Hanîfe'ye göre akdin aslına ekelenmiş sayılır ve satış fasit olmaz. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e göre böyle bir şart akdin aslına eklenmiş sayılmaz[624].
Bize göre bunu fasit satış saymak, malın geriye iade edilmesine kadar müşterinin ondan yararlanmasını sağlamak içindir. Malın mülkiyetinin alıcıya, bedelin mülkiyetinin de satıcıya geçmesini engelleyen bir satış ancak batıl olabilir ve hiç bir hüküm doğurmaz.
D- Yeni bir akit türü olarak bey' b'il-vefâ
Kimilerine göre bey' bi'l-vefâ, bazı hükümleri yukarıdaki akitlerden alınma yeni, bileşik bir akittir. Burada da iki görüş vardır:
Birincisine göre vefâ şartı akit esnasında söylenmezse bey' bi'l-vefâ, sahih satış ve rehinin birleşmesinden oluşan yeni bir akit olur. Alıcı açısından sahih bir satış, satıcı açısından rehindir. Bunun sonuçları şöyledir:
1- Müşteri aldığı maldan kendi malı gibi istifade eder.
2-Satıcının bedeli iade etmesi durumunda alıcı bunu kabul edip malı geri vermek mecburiyetindedir.
Bu görüş de kabul edilemez. Bir akdin yapılabilmesi için icab ile kabulün, yani taraflardan birinin sözünün diğerininkine uygun olması gerekir. Taraflardan biri satışı, diğeri de rehini kasdederse böyle bir akit batıl, yani hiç yapılmamış sayılır.
İkinci görüşe göre ise bey' bi'l-vefâ sahih satış, fâsit satış ve rehin akdinin birleşmesinden oluşur .
Alıcının maldan faydalanması açısından sahih satış, iki tarafın fesih yetkisine sahip olması açısından fâsit satış ve alıcının bu malı başkasına satamaması, telef olduğu taktirde borcun düşmesi ve malda tahribat olduğu taktirde borcun o miktarda azalması açısından rehin hükmündedir. Bu görüşü benimseyenler bey' bi'l-vefâyı bu üç akidden oluşan fakat rehin olma tarafı ağır basan bir akid saymışlardır. Mecelle'de bu son görüş kabul edilmiştir[625].
Buna göre maldan doğacak menfaatlerin bir kısmının yahut tamamının alıcıya ait olması şart koşulursa bu şarta uyulur. Meselâ vefâ yoluyla satılan bir bağın üzümünün satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılması şart koşulsa o şarta uymak gerekir. Halbuki rehinde koşulacak böyle bir şartı rehin veren her zaman değiştirebilir.
Bu görüşte olanlar akdi zürafaya benzetmişlerdir. Çünkü Zürafa'da deve, sığır ve kaplanın özellikleri vardır[626]. Bu, faizli işlemi satış şeklinde göstermek için verilen bir uğraşıdır. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bu akdi zürafaya değil de devekuşuna benzetselerdi daha iyi olurdu. Çünkü ona uç, demişler, ben deveyim, demiş. Öyleyse üstüne yük yükleyelim demişler, ben kuşum, demiş.
E- Bey b'il-vefâ’nın batıl satış sayılması
Bey b'il-vefâ’nın batıl satış sayılması Alauddin Bedr'in görüşü, el-Merginânî ve evladının tercihidir. el- Fetâvâ'l-Bezzâziye yazarı Muhammed b. Muhammed el-Kerderî (Öl. 827 h. /l424 m.) kendi çağındaki ulemanın bu görüşte olduğunu ve fetvanın buna göre verilmesi gerektiğini ifade eder[627]. Doğrusu budur.
Fasit satıştan sonra satıcı malı teslim ederse müşteri onun sahibi olur. Ama batıl satış hiçbir sonuç doğurmaz. Batıl satışta mal teslim edilmişse müşterinin elinde sadece bir emanet olarak kalır. Çünkü fasit satış, özü doğru ama bir kısım dış şartlar bakımından meşru olmayan satıştır. Batıl satış ise hiç bir sonuç doğurmayan satıştır[628].
F- Değerlendirme ve sonuç
Bey' bi'l-vefâ, hem alacaklıya teminat olarak bir mal vermek, hem de borç ödeninceye kadar onun ondan yararlanmasını sağlamak maksadıyla icadedilmiştir. Bu, alacaklısına menfaat sağlayan bir ödünçten başka bir şey değildir. Bey' bi'l-vefâyı caiz görmek veya bu yolla elde edilecek geliri, ödünçten elde edilen gelir saymak istemeyenler dolambaçlı yollara girmiş ve tutarsız şeylere dayanmışlardır. Bize göre bey b’il-vefâ batıl bir akittir, böyle bir satış olmaz. Bu yolla elde edilen menfaat faizden başka bir şey değildir. Ödünç yoluyla sağlanan menfaatin faiz olacağı konusunda tam bir görüş birliği vardır.
II- BEY’BİL-İSTİ⁄LAL
Bey' b'il-istiğlâl (), malı satıcısına kiralamak şartıyla yapılan bey' b'il-vefâdır[629]. İstiğlâl, bir şeyin kâr ve gelirini almak anlamına gelir. Bir taşınmazı bey' b'il-vefâ ile ele geçiren kişi, ya onu kullanır ya da kiraya verir. Kiraya vermenin en çok rastlanan türü onu satıcısına kiralamaktır. Böylece mal asıl sahibinin elinden çıkmamış olur. Bey'b'il-vefâ için söylenenler bey'b'il-istiğlâl için de geçerlidir.
Bey'b'il-vefâya karşı çıkanlar, aynı gerekçelerle bey' b'il-istiğlâle de karşı çıkar ve şunu ilâve ederler: "Bey' b'il-vefâ yoluyla satılan mal, satıcısına kiraya verilirse satıcı, rehin verdiği malı için kira öder ki bu hukuken mümkün değildir[630]."
Halkın ödünç bulma ihtiyacını öne sürerek bey' b'il-vefâyı kabul edenler, aynı gerekçe ile bey' b'il-istiğlâli de kabul ederler; ama kiralamanın alıcıya tesliminden sonra yapılması gerektiğini söylerler. Kimileri de taşınmazların teslim alınmadan satılmasının mümkün olduğunu göz önüne alarak bu tür malların teslim alınmadan kiralanabileceğini söylerler.
Bey' b'il-istiğlâli kabul edenlere göre mal sahibi, vefâen sattığı malını sözleşmede belirtilen kira bedeli karşılığında kullanabilir. Kira süresi sona erdiğinde malı kullanmaya devam ederse önceki kirayı değil emsal kirayı (ecr-i misil) öder. Kira süresinin bitiminden sonra artık kira ödemenin gerekmediğini ileri sürenler de vardır[631]. Vefâen satmış olduğu malı kiralayarak elinde tutan satıcı, onu müşterinin izni olmadan başkasına satamaz.
Bey b'il-istiğlâl de bey’ b’il-vefâ gibi faizli işleme satış görüntüsü vermekten başka bir şey değildir.
III- MUAMELE-İ ŞER’İYYE
Alacaklının borçludan, faiz sayılmayacak bir menfaat sağlaması için baş vurulan hileli yollardan biri de muamele-i şer'iyyedir. Bu muamele, sağlanan menfaatin, alım satımdan doğan bir kâr görüntüsünde olması için yapılır. Bunun bir çok usulü vardır.
Mesela %20 ile 100 lira borç alacak olan, para sahibinin bir malını, bir yıl vadeli 120 liraya satın alır. Sonra o malı ona peşin l00 lirayı satar. Böylece istediği 100 lirayı elde etmiş ve ona karşılık, bir yıl vadeli 120 lira borçlanmış olur. Burada maksat alım ve satım yapmak değildir. Çünkü hiç kimse tekrar geri vermek maksadıyla bir malı almaz. Maksat bir an önce paraya kavuşmaktır. Bu tür satışlara bey'ul-ıyne (ıyne satışı) denir. Çünkü sözlükte nakit para[632] anlamına gelir. Bu, faiz yasağı dolayısıyle açıkca faizli işlem yapamayanların, görüntüyü değiştirmek için tutundukları bir yoldur.
Muamele-i şer'iyyeye İmam Muhammed de ıyne () adını verir. Belh[633] ulemasının şöyle dediği naklediliyor:
"Zamanımızda ıyne usulüyle yapılan satışlar çarşı pazarda yapılmakta olan satışlardan hayırlıdır."
Iyne, 10 değerindeki bir malı 15'e satmaktır; şu maksatla ki, ödünç almak isteyen taraf, tekrar o malı satıcıya peşin 10'a satsın. Bu, menfaat sağlayan ödünç anlamındadır[634].
Fetâvâ Kâdîhan'da İmam Ebû Yusuf'un şöyle dediği iddia edilmiştir: “Iyne caizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması, haramdan (yani faizden) kaçınmayı sağlamasından dolayıdır[635].
Ankaravî adlı fetva kitabında konu ile ilgili şöyle bir ifade vardır: "Bakkâlî'nin tefsirine bakılırsa muamele-i şer'iyye İmam Muhammed'e göre mekruh, İmam Ebû Yusuf'a göre caizdir, Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Zebahrî de şöyle demiştir: İmam Muhammed'in muhalefeti, borç verildikten sonra yapılan muamele hususundadır. Ama önce satışı yapar, sonra parayı verirse bunda bir sakıncanın olmadığı ittifakla kabul edilmiştir[636]."
Ömer Nasuhi BİLMEN, İstılâhât-ı Fıkhiyye Kâmûsu’nda konuya iki ayrı bölümde yer vermiştir. Bunlardan biri "Nükûd-i Mevkûfe'nin Tenmiyesi" diğeri de "Karz=Borç Almaya Dair Bazı Meseleler" başlığıdır. Vakıf bölümündeki değerlendirmesi karz bölümündekinden farklıdır. "Nükûd-i Mevkûfenin Tenmiyesi" başlığı altında yaptığı değerlendirme şöyledir:
“Muamele-i şeriyesiz alınan bir rıbh, mutlaka haramı mahzdır. Fakat muamelei şeriyye suretinde İmam Ebu Yusüfe göre faiz mürtefi, rıbh caiz olur.
Şöyle ki, meselâ mütevelli borç alacak kimsenin bir malını vakıf namına peşin para ile yüz liraya satın alır, sonra bu malı parasını bir sene sonra almak üzere o kimseye vakıf namına yüz on liraya satarsa bu bir muamelei meşruadan ibaret olmuş olur...
Bu bir mahlası şer’îdir, bununla haramdan ihtiraz edilmiş olur. Yetimin veya vakfın malını veli veya mütevelli, bir kimseye rıbıhsız ikraz edemez, faiz alması ise haramdır, o halde meşru bir beyi ve şira vasıtasiyle bunların menfaatleri temin edilmiş, faiz suretiyle bir muamele yapılmamış olur. Bu, dîni hikmet karinde gösterilen bir vüsat, bir sühulet, bir müsaade demektir.
Resulü Ekrem, sallâllahü aleyhi ve sellem efendimizden bunun bir misli mervîdir. Bununla emir buyurmuş oldukları bildirilmiştir. Kadîhan.
Artık bu muameleyi, gayri meşru bir hiyle telakki etmek doğru değildir. Ummet-i merhume, bir muamelenin meşru olub olmadığını ancak Resuli Ekrem hazretlerinden bizat veya bilvasıta telâkki etmekle bilebilir. Bir muamelenin meşruiyeti tarafı risaletden haber verildiği takdirde artık anın gayri meşruiyetine kim kail olabilir?[637]"
Ömer Nasuhi BİLMEN, "Karz=Borç Almaya Dair Bazı Meseleler" başlığı altında aynı konuyu şöyle değerlendiriyor:
“Müstakriz üzerine bir muamelei şer’iye zımnında bir rıbh ilzamı sahih ise de cumhuru fukahaya göre kerahatten hâli değildir...
Bir kimse, bir şahsa meselâ bin kuruş nakden ikraz edip yüz kuruşluk bir malını da ona üç yüz kuruşa satsa o da bu malı yüz kuruşa Zeyde satsa Zeyd de yine yüz kuruşa o kimseye satsa bu satışlar, sahih olur. Çünkü bunlar bir beyi ve şira’ mahiyetindedir. Bu maksatla olan bey’a “Bey’i iyne” denir. Bu suretle müstakrize iki yüz kuruş ribh ilzam edilmiş olur. Maamafih bu muamele de kerahatten hâli değildir. Hatta bazı zevata göre bu muamele haramdır, bir riba meselesidir.
Fakat bu muameleler, İmam Ebu Yusufa göre caizdir. Ve bunlar bir emri hayra hizmet için yapıldığı, ve ayrıca bir bey’i ve şira mahiyetinde bulunduğu cihetle memduhtur. Ribadan kurtulmak için bir mahlas-i şer‘îdir. Bunlar nef’i calib bir ikraz muamelesi değil, belki menfaati celbeden birer bey’i meselesidir. Akitler, başka başka mahiyetleri haiz olduğundan bir akdin meşru olmamasından diğerinin de meşru olmaması iktiza etmez. Vakıa karzı hasen, yani; mukrıza ait menfaatten âri, rızayı ilâhiye müstenit bir karz muamelesi pek müstahsendir. Fakat her zaman bu yüksek insani vazifeyi ifa edecek zâtlar bulunamaz. Artık nasın ihtiyacını tehvin için böyle bir mahlas-i şer’îye müracaat, azimet tarikine münafi olsa da ruhsat[638] tarikine muhalif olmaz.
Fethülkadirde deniliyor ki: Böyle bir muamelede kerahet yoktur. Şu kadar var ki, bu, hilafı evlâdır. Çünkü bunda karzı hasen suretiyle yapılacak bir birr-ü ihsandan i’raz vardır.
Hattâ deniliyor ki: müstakriz, mukrizden satın aldığı bir malı haricte başkasına noksan fiyatla satsa da bu mal bilvasıta mukriza avdet etmese bu, bir “Bey’i iyne” sayılmaz. Bunda bilittifak kerahet yoktur. İmam Ebu Yusuf'un sevab gördüğü de bu suretle olan bir satış muamelesidir. Çünkü mukrizin bu maldan fazla alacağı semen, veresiye sattığı için bekleyeceği müddete tekabül eder. Müstakrize bu malı karzı hasen suretiyle vermesi ise mendubdur.. Yoksa kendisine vâcib değildir. Artık bu muamele, bir bey’i iyne olmaz ve illa her beyi muamelesi bir bey’i iyne olup mekruh olmak lâzım gelir...[639]”
A- Muamele-i şer'iyye şekilleri
Muamele-i şer'iyyenin bir çok şekli vardır:
1- Borç almak için yapılan muamele-i şer’iyye
Bunun çeşitli usuleri vardır :
a- Bir kişi 10'a 12 hesabıyla yani %20 ile borç almak isterse şöyle yapar:
Bir malını borç alacağı kişinin önüne koyar ve mesela, "Bunu sana 100 dirheme sattım" der. O da onu satın ve teslim alarak 100 dirhemi öder. Sonra "Bu malı bana, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla 120 dirheme sat." der ve o fiyata geri alır. Böylece borçlu, istediği 100 dirhemi elde etmiş, sattığı mal tekrar kendine dönmüş ve alacaklı tarafa, bir yıl sonra ödeyeceği 120 dirhemi borçlanmış olur.
İhtiyatlı olmak için taraflar önce ne yapacaklarını kararlaştırır, sonra "Aramızda geçen konuşmalar ve şart geçersizdir." der ve daha sonra da yukarıdaki gibi bir satış yaparlar.
b- Borçlunun elinde malı olmaz ve para sahibi 10'a 13, yani %30 ile borç vermek isterse o zaman bir malını borçluya, vadeli 13 dirheme satar ve teslim eder. Sonra borçlu o malı üçüncü bir şahsa, peşin 10 dirheme satar ve teslim eder. Daha sonra bu şahıs onu alacaklıya peşin l0 dirheme satarak bedelini ondan alır ve borçluya verir. Böylece bu üçüncü şahıs borçtan kurtulmuş, mal 10 dirhem karşılığında alacaklıya dönmüş ve karşı tarafın ona vadeli 13 dirhem borcu olmuş olur.
c- Bir başka yol da şöyledir: Alacaklı, bir malını borçluya vadeli olarak 13 dirheme satar ve teslim eder. Sonra borçlu bunu bir üçüncü şahsa satar. Malı teslim etmeden önce veya teslimden sonra satışı bozar ve malı ilk sahibine peşin 10 dirheme satar. Böylece eline 10 dirhem geçmiş ve karşı tarafa 13 dirhem borçlanmış, mal da tekrar ilk sahibine dönmüş olur.
Alacaklı, her ne kadar sattığı malın bedelini henüz tahsil etmeden daha az bir fiyatla müşteriden geri almış olsada bu arada müşteri ile bir üçüncü şahıs arasında bir alım satım yapılmış olması sebebiyle bu satım caiz olmuş olur[640] .
d- Bir diğer usul şöyledir: Alacaklı borçluya mesela 100 lira borç verir. Sonra bir malını ona, bedeli bir yıl sonra ödenmek üzere 20 liraya satar. Borçlu malı teslim aldıktan sonra bir üçüncü şahsa hibe ve teslim eder. Bu şahıs da onu alacaklıya hibe ve teslim eder. Konu ile ilgili bir fetva şöyledir:
"Zeyd Amr zimmetinde karzdan olan altıyüz kuruş içün doksan kuruş ribh ilzam itmek istedikde bir kitabını doksan kuruşa bir sene tamamına dek bey-i sahih ile Amr'a bey ve teslim Amr dahi kabz itdikten sonra Amr ol kitabı Bekr’e hibe ve teslim idüb Bekr dahi Zeyd'e hibe ve teslim eylese Zeyd sene temamında doksan kuruşu Amr'dan taleb itdikde Amr mücerred kitab sana vasıl oldu deyu virmemege kadir olur mu?
el-Cevab - Olmaz[641].”
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, Amr'da olan 600 kuruşluk alacağından dolayı 90 kuruşluk gelir elde etmek istediğinde bir kitabını, sahih bir satımla bir yıl vadeli olarak 90 kuruşa Amr'a satıp teslim etse, Amr da kitabı teslim aldıktan sonra Bekr'e bağışlayıp teslim etse, Bekr de Zeyd'e bağışlayıp teslim etse, Zeyd sene sonunda 90 kuruşu isteyince Amr, kitap senin eline geçti, diyerek bu parayı vermezlik edebilir mi?
el-Cevab - Edemez.
2- Borcun vadesini uzatmak için yapılan muamele-i şer'iyye
"Bir kişinin başkasında 10 dirhem alacağı olsa, vadeyi uzatmak ve alacağını 13 dirheme çıkarmak istese ne yapması gerekir ?"
Fukaha demişlerdir ki, 10 dirhemlik alacağı karşılığında borçludan bir şey satın ve teslim alır. Sonra bunu borçluya, bedeli bir yıl sonra ödenmek üzere 13 dirheme satar. Böylece haramdan kaçınmış olur[642].
B- Muamele-i şer'iyye ve faiz
Muamele-i şer'iyye, alım satım görüntüsü altında faizli borç vermek için buşvurulan bir hiledir. Ancak bu hile onu bazı yönleriyle geleneksel faizden farklı kılar. Şimdi o farkları görelim.
1- Faiz işlemiyle muamele-i şer’iyye arasında şekil farkı vardır: Şeyhülislam Ankaravî Muhammed Efendi bunu şöyle açıklar:
"Bir kimse bir şahıstan, daha fazla ödemek şartıyla 10 dirhem borç istese caiz olmaz. Çünkü bunda riba (faiz) vardır. Bunun çözümü şöyledir: Alacaklı, 10 dirhem değerindeki bir elbiseyi, aralarında belirledikleri yüksek bir fiyatla ona satar. Sonra bir üçüncü şahsa 10 dirhem borç verir. Bu şahıs, müşterinin elindeki malı peşin 10 dirheme satın alır. Daha sonra bu malı, borçlu olduğu kişiye 10 dirhem borcuna karşılık satar ve borcundan kurtulur. Böylece elbise tekrar ilk sahibine ulaşmış ve bu şahıs, elinden çıkan 10 dirheme karşılık daha fazla alacaklı hale gelmiş, borçlunun eline de istediği 10 dirhem geçmiş olur[643].
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Hind Zeyd'e karz virdiği akçesiyçün Zeyd'in üzerine bir sene tamamına dek onu onbirbuçuk hisabı üzre muamele-i şer'iyye ile şu kadar akçe ribh ilzam idüb sene tamamında ribh-i mezbûru Zeyd'den alsa ribh-i mezbûr Hind'e helâl olur mu ?
El-Cevâb: Olur[644] ".
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Hind, Zeyd'e ödünç verdiği akçe için Zeyd ile bir yıllığına onu onbir buçuk (% 15) hesabıyla bir muamele-işer'iyye yaparak ona, bir miktar kâr ödeme yükü yüklese ve bir yıl sonra bu kârı Zeyd'den alsa bu ona helâl olur mu?
el-Cevab: Olur.
Muamele-i şer'iyye yapılmadan bir fazlalık şart koşulduğu takdirde alacaklı, verdiği borçtan fazlasını alamaz.
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Zeyd Amr'a muamele kasdıyla virdiği akçesiyçün ilzâm-ı ribh itmeyüb lâkin Amr Zeyd'e sana senede şu kadar ribh vireyim deyû va'dedüb vech-i muharrer üzere temessük virse Zeyd mücerred vaad ve temessüke binâen Amr'dan ribh namına nesne almağa kâdir olur mu?
El-Cevab: Olmaz."
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, muamele-i şer'iyye maksadıyla Amr'a virdiği akçesi için bir işlem yapıp onu, kâr ödeme yükümlülüğüne sokmadan Amr Zeyd'e "Sana yılda şu kadar kâr veririm" diye söz verip bir belge düzenlese Zeyd, sadece verilen söze ve belgeye dayanarak Amr'dan kâr adı altında bir şey alabilir mi?
el-Cevab: Alamaz."
Konuyla ilgili diğer fetvalar şöyledir:
"Zeyd Amr'a muamele kasdiyle virdiği akçesiyçün ilzâm-ı ribh itmeden bir kaç sene Amr'dan ribh namına asl-ı maldan ziyade şu kadar akçe alsa Amr ribh-i merkûmun asl-ı mâl mikdarını asla dutub ziyadesini Zeyd'den istirdâda kâdir olur mu?
El-Cevab: Olur."
Fetvâın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, muamele-i şer'iyye maksadıyla Amr'a virdiği akçesi için bir muamele yapıp onu kâr ödeme yükümlülüğüne sokmadan Amr'dan bir kaç sene içinde kâr adıyla ana paradan fazla akçe almış olsa Amr, ödediği akçelerin ana para kadarını ona karşılık tutup kalanını Zeyd'den geri alabilir mi?
el-Cevab: Alabilir."
"Zeyd Amr'a muamele kasdıyla virdiği akçesiyçün ilzâm-ı ribh itmeden Amr'dan ribh namına şu kadar akçe aldıktan sonra asl-ı mâlı dahi alsa Amr ribh-i merkûmu Zeyd'den istirdâda kâdir olur mu?
El-Cevab: Olur.[645]"
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli
"Zeyd, muamele-i şer'iyye maksadıyla Amr'a verdiği akçesi için bir muamele yapıp onu kâr ödeme yükümlülüğüne sokmadan Amr'dan kâr adıyla bir miktar akçe aldıktan sonra ana parayı da alsa Amr, ödediği kârı Zeyd'den geri alabilir mi?
el-Cevab: Alabilir.
2 - Zamanında ödenmeyen borç için herhangi bir gecikme zammı uygulanamaz.
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Zeyd vasîsi olduğu sağîrin malından Amr'a şu kadar akçe karz virdikte Amr'ın üzerine bir sene tamamına dek şu kadar akçe ribh ilzâm idüb sene tamamında ribh-i mezburu Amr'dan aldıktan sonra asl-ı mâl iki sene Amr'ın zimmetinde kalub ilzâm-ı ribh olunmasa Zeyd sene-i sâbıkada ilzâm-ı ribh kifâyet ider deyû ilzâm-ı ribh olunmayan seneler içün Amr'dan nesne almağa kâdir olur mu?
El-Cevab: Olmaz"[646].
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, vasîsi bulunduğu küçük çocuğun malından Amr'a bir miktar akçe borç verdiğinde, Amr'ı bir sene müddetle bir kâr ödeme yükümlülüğüne (ilzam-ı ribh) soksa, sene sonunda o kazancı Amr'dan aldıktan sonra anapara iki sene daha Amr'da kalsa ve bu müddet için ilzâm-ı ribh yapılmamış olsa, Zeyd, "Önceden yapmış olduğumuz ilzâm-ı ribh yeterlidir. "diyerek ilzâm-ı ribh olunmayan seneler için Amr'dan bir şey alabilir mi?
el-Cevab: Alamaz.
İlzâm-ı ribh, bir muamele-i şer'iyye yaparak karşı tarafı kâr ödeme yükümlülüğüne sokmak demektir. Müddeti dolan alacak için yeniden ilzâm-ı ribh yapılabildiği yukarıdaki fetvâdan açıkça anlaşılmaktadır.
3- Alacaklı, zamanından önce alacağını talep edip alamaz ve muamele ile belirlenmiş miktarın üzerinde bir şey talep edemez. Çünkü bu, bir ticari alacak, yani veresiye satıştan doğmuş bir alacak sayılmıştır.
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Zeyd Amr'a muamele ile virdiği akçesiyçün Amr'ın üzerine bir sene tamamına dek onu onbir buçuk hisabı üzere muamele-i şer'iyye ile şu kadar akçe ribh ilzâm eylese Zeyd ribh-i mezbûru sene tamamından evvel Amr'dan almağa kâdir olur mu ?
El-Cevab: Olmaz[647]."
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd Amr'a bir seneliğine verdiği akçesi için onu onbirbuçuktan (%15'ten) muamele-i şer'iyye yaparak Amr’a bir miktar kâr ödeme yükü yüklese Zeyd bu kârı sene bitiminden evvel alabilir mi?
el-Cevab: Alamaz.”
Bu farklar, muamele-i şer’iyye’nin bir alım satım görüntüsü altında yapılmasından kaynaklanmıştır. Burada maksat alım satım değil, bortan gelir elde etmek olduğu için bu, faizli işlemden başka bir şey değildir.
C - Muamele-i şer'iyye ile ilgili diğer hususlar
1- Iskonto
Muamele-i şer’iyyede iskonto kabul edilmiştir. Yani alacak, erken ödenirse kalan müddetin payına düşen kâr (ribh) hesaptan düşülür. Bu husus şöyle ifade edilmektedir:
"Borçlu borcunu erken ödese veya vade dolmadan ölse de borç hemen mirasından ödense, sonraki fıkıh bilginlerine göre (müteahhirîn) alacaklı ancak geçen günlerin payına düşen kâra hak kazanır. Borçlu, ribhin tamamını baştan ödemiş olsa, kalan günlerin ribhini geri isteyebilir. Ebûssuud Efendi, her iki tarafa kolaylık sağlayacağı gerekçesiyle bu şekilde fetvâ vermiştir[648]."
2- Ribh (kâr) oranının sınırlanması
Muamele-i şer’iyyeyi caiz görenlere göre devlet, rabh (kâr) oranını sınırlayabilir.
Konuyla ilgili bazı fetvalar şöyledir:
"Zeyd onun onikiye, onun onüçe daha ziyadeye muamele eylese fî zemâninâ emr-i Sultânî ve Şeyhülislâm müftî-i zemân hazretlerinin fetâvây-ı şerifeleri onun onbirbuçuktan ziyadeye virilmemek üzre tenbih olunduktan sonra isğa itmeyüb ısrar eyleseler şer'an ana ne lâzım olur
El-Cevâb: Ta'zîr-i şedîd ve habs-i medîd lazımdır. Tevbesi ve salahı zâhir olucak ıtlak olunur[649]."
Sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, onu onikiye (%20), onu onüçe (%30) veya daha fazlaya muamele-i şeriyye yapsa, onu onbirbuçuktan (%15 ten) fazlaya verilmemek üzere Sultanın emri ve Şeyhülislâmın fetvâları ile tenbih olunmuşken bunu dinlemese şer'an ona ne yapmak gerekir?
el-Cevab: Şiddetli tazir[650] ve uzun süreli hapis gerekir. Tevbe edip iyi hal gösterirse serbest bırakılır.
"Zeyd Amr'a karz virdiği akçesiyçün bir sene tamamına dek Amr'ın üzerine onu onüç hisabı üzre şu kadar akçe ribh ilzâm idüb ba'dehu sene tamamında ribh-i mezbûru Amr'dan dava eylese onu onbirbuçukdan ziyadeyi davası mesmu olur mu?
El-Cevâb: Olmaz memnudur.[651]"
Fetvanın sadeleştirilmiş şekli :
"Zeyd Amr'a borç verdiği akçesi için bir yıllığına onu onüçten (%30’dan) Amr'a bir miktar kâr ödeme yükü yüklese ve sene bitiminde o kârı Amr'dan dava etse davasının, onu onbirbuçuğu (%15) geçen kısmı dinlenir mi?
el-Cevab: Dinlenmez, yasaktır.
3- Para borcu dışında ilzâm-ı ribh
Para dışındaki borçlar için de ilzâm-ı ribh[652] yapılabilir.
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Zeyd Amr'a karz virdiği buğday içün ilzâm-ı ribh itmeden Amr'dan ribh namına nesne almağa kâdir olur mu?
El-Cevâb: Olmaz[653]."
Fetvânın sadeleştirilmiş şekli:
"Zeyd, Amr'a borç olarak verdiği buğday için ilzâm-ı ribh yapmamışsa Amr'dan kâr namına bir şey alabilir mi?
el-Cevab: Alamaz.
D- Muamele-i şer’iyye ile ilgili görüşler
Buraya kadar anlatılan hususlar Hanefî Mezhebi’nin görüşleri idi. Şimdi sıra diğer üç mezhebin görüşüne geldi.
1- Şafii Mezhebi
Şafiî mezhebine göre bir malın satıcısına tekrar satılması başkasına satılması gibidir. Eğer bu satış önceki bedelle olursa ona ikâle denir. İkinci bedel birinciden daha az veya daha çok, yahut değişik özellikte veya değişik cinsten olursa normal bir satış olur[654].
Muamele-i şer'iyeyi caiz görmeyenler Aişe (r.a.)'den rivayet edilen şu hadise dayanırlar: "Zeyd b. Erkam'ın ümmü veledi[655] olan bir kadın Aişe’ye dedi ki, "Ey müminlerin annesi, Zeyd'e veresiye 800'e bir köle sattım, bedeline ihtiyacı vardı ben köleyi ondan, ödeme zamanından önce 700'e satın aldım." Bunun üzerine Aişe şöyle dedi: "Ne kötü bir satım ve ne kötü bir alım yaptın. Zeyd'e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Allah'ın Elçisi ile yaptığı cihadını ibtal etmiştir." Bunun üzerine kadın dedi ki, "Satışı bozup 700'ü geri alsam olur mu?"
- Tabii olur; dedi.“Her kime, Rabbinden bir öğüt ulaşır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir. Artık onun işi Allah'a aittir.” (Bakara 2/275)
Bu rivayetle ilgili olarak İmam Şafiî ve taraftarları demişlerdir ki, Aişe'nin bu sözü sabit değildir. Sabit olsa dahi Zeyd b. Erkam, uygulamasıyla Aişe'ye muhalefet etmiştir. Sahabenin ihtilaf ettikleri konularda biz kıyasa başvururuz. Bu hususta Abdullah b. Ömer (r.a.)'den de İmam Şafii'nin görüşü gibi bir görüş rivayet olunmuştur[656].
2 - Maliki Mezhebi
Mâlikî Mezhebine göre, görünüşte caiz, fakat aslında bir yasağın işlenmesine sebep olan her türlü alım satım yasaktır. Çünkü bunda haram töhmeti vardır. Eğer bu iş daha çok böyle bir maksatla yapılıyorsa demek olur ki, tarafların amacı, görünüşte caiz olan bir yolu kullanarak gerçekte haram olana ulaşmaktır. Alacaklıya menfaat sağlayan borç böyledir. Çünkü aklı başında bir kişi, menfaat sağlama hırsıyla dolu olunca, ayıplanmamak için görünüşte caiz olan şeyler yaparak gerçekte yasak olana ulaşmaya çalışır.
Mâlikî mezhebinde konu geniş bir şekilde ele alınmakta ve muamele-i şer'iyyenin bütün çeşitleri yasaklanmaktadır[657].
3 - Hanbeli Mezhebi
Hanbelî Mezhebinde bey'ul-ıyne caiz değildir. Bu, bir şeyi vadeli olarak sattıktan sonra veya peşin satıp bedelini henüz almadan, aynı cins bedeli daha az ve peşin ödeyerek müşteriden satın almaktır. Bu durumda ne birinci satış ne de ikinci satış sahih olur. Ancak bedel başka bir cinsten olur ya da birinci ile aynı miktarda veya daha fazla olursa satış sahih olur. Eğer malın özelliğinde bir değişiklik olursa ikinci bedel daha az olabilir. Bu durumda her iki satım akdi de sahih olur.
Bey'ul-ıynenin tersi de caiz değildir. Bu, bir şeyi peşin bedelle satıp, müşteri veya vekilinden, aynı cins bedelle daha pahalıya satın almaktır. Ancak mala herhangi bir ilave yapılması suretiyle kıymeti artmışsa sahih olur.
Hilenin her çeşidi haramdır, dinî konulardan hiçbirinde caiz değildir. Bey'ül-ıynede ilk akit yapanlardan birinin yakını, hizmetçisi veya üçüncü bir şahıs, bir hile olmak üzere devreye girerse her iki akit de bâtıl olur. Fakat hile amacı olmazsa her iki akit de sahih olur[658].
E- Değerlendirme ve sonuç
1- Hanefî ve Şafiî Mezhepleri
Hanefî ve Şafiîler hukukî işlemlerde niyet ve sâike bakmazlar. Bu iki mezhep oldukça şekilcidir. Hukukta bazı açılardan şekilcilik önemlidir ama bunun bir sınırı olmalıdır. Yoksa şekilcilik, burada olduğu gibi bazen çok önemli bir yasağın çiğnenmesine ve sağduyu sahiplerinin kabul edemeyeceği şeylere götürebilir.
Ömer Nasuhi BİLMEN'in, Muamele-i şer'iyye için söylediği şu cümleler, sağduyu sahibi bir kişinin, baş kaldırısıdır. “... bu işlem mekruh olmaktan kurtulamaz. Hatta bazı zatlara göre bu haramdır, bir faiz konusudur[659].“
Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulan bankalardan Emniyet Sandığına bir cep saati konmuş, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılıp, müesseseye hibe edilmiştir. Bu nasıl meşru kabul edilebilir. Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin yanında yüce İslam dininin hafife alınmasına da sebep olmaktadır.
2- Malikî ve Hanbelî Mezhebleri
Mâlikî ve Hanbelîler niyet ve sâike önem verirler. Malikî mezhebinin yukarıdaki şu görüşü bunu ortaya koymaktadır :
"Görünüşte caiz fakat aslında bir yasağın çinenmesine sebep olan her türlü alım satım yasaktır. Çünkü bunda haram işleme töhmeti vardır. Eğer bu iş daha çok böyle bir maksatla yapılıyorsa demek olur ki, tarafların amacı, görünüşte caiz olan bir yolu kullanarak gerçekte haram olan şeye ulaşmaktır. Meselâ alacaklıya menfaat sağlayan borç böyledir. Çünkü aklı başında bir kişi, menfaat hırsıyla dolu olunca, ayıplanmamak için görünüşte caiz olan şeyler yaparak gerçekte yasak olana ulaşmaya çalışır."
Hanbelîlerin şu görüşü de onların niyet ve saike verdikleri önemi gösterir: "Hilenin her çeşidi haramdır, dinî konulardan hiçbirinde caiz değildir. Bey'ül-ıynede ilk akit yapanlardan birinin yakını, hizmetçisi veya üçüncü bir şahıs, bir hile olmak üzere devreye girerse her iki akit de bâtıl olur. Fakat hile amacı olmazsa her iki akit de sahih olur."
3- Osmanlı uygulaması
Osmanlılar'da muamele-i şer'iyye uygulanmış ve bu esasa göre borç veren çok sayıda para vakfı kurulmuştur. Meselâ, 1456-1551 yılları arasında İstanbul'da 1161 adet para vakfının mevcut olduğu tesbit edilmiştir[660]. İsmail KURT’un İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi'nde yaptığı araştırmalarda, İstanbul Mahkemeleri denetiminde 3950 adet para vakfının bulunduğu ortaya çıkmıştır[661].
Bu uygulama, Osmanlı Devletinde yürürlükte olan hukuk düzeninden bir sapma değildir. Çünkü Osmanlı sultanları, hâkim ve müftülerin, Hanefî Mezhebinde sahih görülen görüşle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmişlerdi[662]. Hanefî Mezhebi’nin bir kısım fakihleri de muamele-i şer'iyyeyi caiz görmüştür. Osmanlı müftülerinin buna göre fetva vermesi ve muamele-i şer'iyyenin hukuki korumadan yararlanması bu yüzdendir. Burada Osmanlı'ya yüklenme yerine Osmanlı ulemasına yüklenmek gerekir. Çünkü bu konuda önemli ilmi hatalar yapılmıştır. Şimdi bu hataları görelim.
4- İlmî usul hataları
İslâm hukukunun dört temel kaynağı vardır. Bunlar, Kitap, Sünnet, İcma ve kıyastır. Muamele-i şer'iyyeyi caiz gören Hanefî uleması, bu kaynaklardan hiç biriyle ilgilenmemiş, sadece Kadîhân'ın nakilleriyle yetinerek fetva vermiştir. Kâdîhan adıyla tanınan Hasan b. Mansur el-Özcendî, Hicri 592, Miladi 1196 yılında vefat etmiş değerli bir Hanefî fakihidir. Onun eseri olan Fetâvây-ı Kâdîhan mezhebin güvenilir kaynaklarındandır. Ama burada bizi kuşkulandıran bazı şeyler vardır:
İmam Ebû Yusuf hicrî l83'te vefat etmiştir. Kâdîhân'ın vefatı ise hicrî 592'dir. Arada 400 seneyi aşkın süre vardır. Bu arada yer alan kitaplar üzerinde yaptığımız araştırmalarda Ebu Yusuf’a ait böyle bir nakil bulamadık.
305 tarihinde Rey şehrinde doğup Bağdatta yaşamış ve 370 h. tarihinde burada vefat etmiş olan meşhur Hanefi fakihi Ebûbekr el-Cessas, konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Faiz ayeti ile belirtilen faiz çeşitlerinden biri de satılan şeyi, bedelini almadan daha ucuza satınalmaktır. Bunun faiz olduğuna delil Ebu'l-Aliye'nin şu sözüdür, o diyor ki: "Aişe'nin yanındaydım, bir kadın ona dedi ki, "Bir cariyemi Zeyd b. Erkam'a veresiye sekizyüz dirheme sattım, sonra onu satmak istedi, ben de peşin altıyüz dirheme satınaldım." Aişe dedi ki, "Ne kötü satım, ne kötü alım yapmışsın. Zeyd b Erkâm'a söyle; eğer tevbe etmezse, Allah'ın Elçisi ile birlikte yaptığı cihadını iptal etmiştir."
Kadın dedi ki, "Ey müminlerin anası, sadece ana paramı alsam görüşün ne olur?" Dedi ki,"Her kime, Rabbinden bir öğüt ulaşır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. " (Bakara 2/275)
"Sadece ana paramı alsam görüşün ne olur?" sorusuna karşı Aişe, faizle ilgili ayeti okuyarak cevap verdiğine göre demek ki o bu işlemi faiz saymıştır. Böyle bir adlandırma ancak tevkifî[663] olarak yapılabilir[664].
Kâdîhan’dan l09 sene önce, H. 483’te vefat etmiş olan Şemsüddin es-Serahsî, Kadîhan’ın memleketi olan Özkent’te mahpusken yazdığı[665] 30 ciltlik el-Mebsut adlı eserinde konu ile ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyor:
"Bir kimse sattığı bir malı daha ucuza satınalsa, ulemamızın görüşüne göre istihsanen caiz olmaz. Kıyasa göre böyle bir işlem caiz olur. Çünkü müşteri, satın aldığı malı teslim alınca satım kuvvetlenmiş olur ve bundan sonra onu hangi bedelle olursa olsun satıcısına, başka birine satar gibi satması sahih olur. Bu, Şafiî'nin görüşüdür. Nitekim müşteri o malı satıcıya hibe de edebilir, az bir bedelle de satabilir. Bir de müşteri, ikinci bir şahsa, o da onu satıcıya satsa caiz olur.
Kıyas bu olmakla birlikte Aişe (r.anha)'nın hadisi sebebiyle biz istihsan yaptık. Çünkü bir kadın Aişe'nin yanına gelerek demişti ki; "Bir cariyemi Zeyd b. Erkam'a veresiye sekizyüz dirheme sattım, sonra onu peşin altıyüz dirheme aldım. Aişe demişti ki, "Ne kötü satım, ne kötü alım yapmışsın. Zeyd b Erkâm'a de ki; eğer tevbe etmezse Allah Teâlâ onun haccını da, Allah'ın Elçisi ile birlikte yaptığı cihadını da iptal etmiştir."
Sonra Zeyd b. Erkam özrünü belirtmek için gelince Aişe ona şu ayeti okudu: "Her kim, Rabbinin öğüdü kendine ulaşır da bu işe son verirse geçmişte olan kendisinindir." (Bakara 2/275)
Bu rivayet gösteriyor ki, bu akdin fasitliği onların arasında bilinmekteydi ve Aişe bunu, Allah'ın Elçisi'nden işitmişti. Çünkü cezalar reyle bilinemez. Aişe, Zeyd b. Erkam'ın böyle bir akdi yapmasının cezasının, haccın ve cihadın iptali olduğunu belirtmiştir. O zaman bu sözün, Allah'ın Elçisi'nden işitilmiş gibi olduğunu anlıyoruz. Zeyd'in özrünü ortaya koyması da bunu göstermektedir. Çünkü onlar, ictihada konu olan hususlarda farklı görüşler ortaya koyuyor ve bundan dolayı da birbirlerine karşı özür beyan etmiyorlardı[666].
Iyne, 10 değerindeki bir malı 15'e satmaktır; şu maksatla ki, ödünç almak isteyen taraf, tekrar o malı satıcıya peşin 10'a satsın. Bu, menfaat sağlayan ödünç anlamındadır.
Şa'bî'nin Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, Attâb b. Üseyd'i Mekke'ye gönderdi ve dedi ki, "Bir satışta iki şart koşmayı, satışla birlikte ödüncü, teslim almadığı şeyi satmayı, sorumluluğunu üstlenmediği şeyin kârından almayı onlara yasakla."
Bir satışta iki şart, malın peşin fiyatı şu, veresiye fiyatı da şu, demektir. Bu doğru değildir. Vadeli satış bölümünde açıklandığı gibi, bu iki fiyattan biri üzerine anlaşmayı bitirmeden satışı askıda bırakmaktır.
Satışla birlikte ödünç, kendine ödünç versin veya bedelin içinde ödüncü ertelemiş ve bir kazanç sağlamış olsun diye alacaklıya bir şey satmaktır.
Teslim almadığı şeyi satma, geniş kapsamlıdır. Bunun yeri burası değildir.
Sorumluluğunu üstlenmediği şeyin kârından almak da aynı anlamdadır. Çünkü mal, teslim almadan önce satıcının sorumluluğundadır. Ondan doğacak kâr alıcıya helal olmaz[667].
Kâdîhân ile çağdaş olan ve onun gibi Fergana bölgesinde yetişmiş büyük Hanefî fakihi Alauddin el-Kasânî (öl.587 h./1191 m.[668])‘nin konu ile ilgili ifadeleri de şöyledir:
“Alım satım, riba(faiz) şüphesinden uzak olmalıdır. Çünkü ihtiyatlı olsun diye haramlar konusunda şüphe, gerçekmiş gibi sayılır. Bunun dayanağı, Muhammed'in Vabısa b. Mabed’e (r.a.) söylediği şu sözdür: ”Helal açıktır, haram da açıktır. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Seni kuşkulandıranı bırak, kuşkulandırmayana bak.” İşte bu yüzden biri bir şeyi peşin veya veresiye satıp parasını almadan müşteri onu teslim alır, sonra satıcı onu, müşterisinden daha ucuza satınalırsa caiz olmaz. İmam Şafiî’ye göre caizdir. Çünkü, bütün şartlar yerine getirilmiştir ve satışı bozacak bir şey yoktur. Bunun fasit olduğuna hükmetmenin bir anlamı olmaz. Tıpkı parası ödendikten sonra satınalmaya benzer.
Bizim dayanağımız şudur: “Bir kadın Aişe validemize gelip dedi ki, zeyd b. Erkam’dan 800’e bir hizmetçi satınaldım. Sonra ona 700’e sattım. Aişe dedi ki, “Ne kötü almış, ne kötü satmışsın. Zeyd’e anlat ki, eğer tevbe etmezse Allah onun Allah'ın Elçisi ile birlikte yaptığı cihadını iptal etmiştir. “
Bu, iki yönden bize delil olur:
Birincisi Aişe’nin Zeyd’e uygun gördüğü tehdit ictihadla ortaya konamaz. Bu, riddet (dinden dönme) olmaksızın ibadetin iptal olmasıdır. Anlaşılan o, bunu Allah'ın Elçisi'nden duymuştur. Tehdit, isyan etmemiş birine bir şey yapmaz. Bu da satışın fasit olduğunu gösterir. Çünkü fasit satış isyan sayılır.
İkincisi, Aişe’nin bunu kötü alım ve kötü satım olarak adlandırmasıdır. Bu, fasit satış için söylenir, sahih satış için değil.
Bir de bu satışta faiz şüphesi vardır. Çünkü ikinci bedel birinci bedele karşılıktır. Mübadeleli bir akitte birinci bedelin karşılıksız fazlalığı vardır. Bu da ribanın tanımıdır. Ancak buradaki fazlalık her iki akdin birleştirilmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. İki akitten sadece bir faiz şüphesi doğmaktadır. Bu konuda şüphe gerçekmiş gibi sayılır.
Birinci satışta ödeme yapılırsa böyle olmaz. Çünkü bedelin ödenmesinden sonra karşılaştırma olmaz ve şüphe de oluşmaz. Paranın hepsini verse de az bir şey kalsa onda ihtilaf vardır. Daha bedeli ödenmeden sattığı fiyata geri alsa bir zararı olmaz. Çünkü bir şüphe oluşmaz. Satıştan sonra henüz bedeli ödemeden, daha pahalıya alması da caiz olur. Çünkü bu akdi fasit saymak kıyastan sapmadır. Biz bunu yukarıdaki hadisten öğrendik. Hadis de, satılan malın, daha düşük fiyatla satınalınması konusunda varid olmuştur. Bunun dışındakiler kıyasa uygun olarak devam eder[669].
Diğer yandan konu ile ilgili olarak Ebu Yusuf’a mal edilen görüşün gerçekten Ebû Yusuf'a ait olduğu sağlam yollarla belirlenmiş olsa bile Ebû Yusuf yanılmış olamaz mı?
Muamele-i şer'iyyenin faize yol bulmak olduğunu anlamak için fakih olmaya gerek yoktur. Sağduyu sahibi hiç kimse böyle bir işlemi hoş göremez. Osmanlılarda bu işleme murabaha[670] adı da verilmiştir. Halk vicdanı buna tepki duyduğu için murabaha kelimesi zamanla faizcilik ve tefecilik anlamında kullanılmış ve "fahiş faizle borç verip halkı soyan insafsız bankere" murabahacı adı verilmiştir[671]. Fakat Kur'an ve Sünnet'e göre bir değerlendirme yapmadan bir kısım fıkıh kitaplarında geçen görüşleri tartışmasız doğru kabul eden bazı alimler, yapılan bu göstermelik alış verişi câiz, hatta haramdan kaçınmayı sağladığı için sevap dahi saymışlardır.
Eğer Kur'an-ı Kerim'e bakılsaydı, Cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak için yapılan göstermelik alış-veriş arasında kolay bir bağ kurulabilirdi. Bilindiği gibi Yahudilerde Cumartesi günü av yasağı vardır. İbn-i Abbas'dan rivayet olunduğuna göre Davûd (a.s.) zamanında sahil kenti olan Eyle'de Yahudiler yaşardı. Yılın bir ayında her taraftan oraya balıklar akın eder, balıkların çokluğundan neredeyse su görünmezdi. O ayın dışında ise sadece cumartesi günleri balıklar gelirdi. Derken deniz kenarında havuzlar kazdılar ve arklar açtılar. Balıklar cumartesi günü havuzlara doldu ve pazar günü onları avladılar. Kendilerince yasağı çiğnememiş oldular. Cezalanacaklarından korka korka balıklardan yararlandılar. Zamanla evlatları babalarının yolundan gitti, mal mülk edindiler. Şehirden bu işi hoş karşılamayan bazı gruplar onları bundan vazgeçirmeye çalıştılarsa da vazgeçmediler. Dediler ki, "Ne zamandır biz bu işi yaparız, bunun için Allah'tan hiçbir ceza gelmedi." Onlara denildi ki, "Aldanmayın, belki size bir azap gelir, yok olursunuz." Bunlar bir sabah alçak maymunlar haline geldiler. Üç gün böyle yaşadılar, sonra helak olup gittiler[672].
Bakara sûresinin 65 ve 66. ayetlerinde konu ile ilgili olarak şöyle buyurulur. "İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara «Aşağılık birer maymun olunuz» dedik; bunu, çağdaşlarına ve sonradan geleceklere bir göz dağı ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık."
Iyne denen yukarıdaki göstermelik alışverişle ilgili olarak, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
"Iyne alışverişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarılır, tarımla yetinir, cihadı terkederseniz tekrar dininize dönünceye kadar Allah (cc) sizi zillet altında bulundurur[673]."
Bunlar üzerinde düşünen hiç kimse böyle satışlara yönelemez.
IV - PARA VAKIFLARI
Ebû Hanîfe'nin talebelerinden İmam Züfer'in (v. 158 h./775 m.) para, yiyecek, ölçü ya da tartı ile işlem gören malların vakfedilmesini caiz gördüğü bildirilmiştir. Ona:
"- Bu nasıl olur ?" diye sorulduğunda;
"- Para mudarebe[674] yoluyla işletilir ve geliri vakfın gayesi doğrultusunda harcanır. Ölçü ve tartı ile işlem gören mallar da satılır, bedelleri aynı şekilde mudarebe yoluyla işletilir." demiş.
İlim adamları demişlerdir ki, bu görüşe göre bir kişi, şu şekilde bir vakıf yapabilir: "Şu kadar buğday vakıftır, fakirlere ve tohumu olmayanlara borç verilsin. Onu eksinler, harman sonunda borçlarını ödeyince bu defa başka fakirlere borç verilsin ve bu usul üzere devam etsin gitsin[675]."
Osmanlılar, İmam Züfer'in görüşüne uyarak para vakıflarına izin vermişlerdir.
Konuyla ilgili bir fetva şöyledir:
"Derâhim ve denânîre müteallik olan vakıfnâme ile amel olunmağa vakfın sıhhat ve lüzumuna hüküm giymek mezhebi üzre idügün beyân ve evvelen sıhhatine ve sâniyen lüzumuna hükmolunmak caiz olur mu?
El-Cevâb : Şimdi kudât bu vechile hükme memurlardır[676]."
Fetvanın sadeleştirilmiş şekli
"Dinar ve dirhemleri vakfetmeyi sahih ve bağlayıcı sayan mezhebe göre hükmedildiğini belirterek böyle bir vakfiyenin önce sahih sonra da bağlayıcı olduğuna karar vermek caiz olur mu ?
el- Cevab: Şimdi kadılar bu şekilde karar vermekle görevlidirler."
Osmanlılar İmam Züfer'in görüşüne uyarak çok sayıda para vakfı kurmuşlardır. Ancak bu vakıflardaki paralar, İmam Züfer'in dediği gibi mudarebe yoluyla işletilmemiştir. Eğer işletilseydi bugünkü faizsiz finans kurumlarının farklı bir uygulamasını yapmış olacaklardı. Fakat paralar, muamele-i şer'iyye yoluyla işletilerek faizli bankacılığa benzer bir yol izlenmiş ve elde edilen gelirlerle bu vakıfların gayeleri gerçekleştirilmeye çalışılmıştır[677].
A- Para vakıflarında uygulanan sistem
Mumamele-i şer'iyede uygulanan sistem, para vakıflarında da uygulanmıştır. Bu hükümleri Ömer Hilmî Efendi'nin ifadeleriyle verelim:
- Vakıf mütevellisi, ihtiyaç sahiplerine kârsız olarak borç verilmesi şartıyla vakfedilmiş paralardan gelir sağlayamaz.
-Mütevelli, gelir sağlanması şartıyla vakfedilmiş olan paraları borç verdiği zaman ilzâm-ı ribh etmezse yani muamele-i şer'iyye yoluyla borçluya fazla ödeme yükü yüklemezse borçludan kâr olarak hiç bir şey alamaz. Bu durumda borçlu, kâr adı altında mütevelliye ödemede bulunsa bu akçeler esas borca karşılık sayılır.
Ancak borçlu, şu akçe kârdır; al, vakfın ihtiyaçlarına harca, diye mütevelliye bir miktar akçe verip mütevelli de o akçeleri vakıf için harcarsa artık esas borca sayılmaz.
Mürabaha yapabilmek için karşı tarafın borçlu olması gerekir. Dolayısıyla borç üstünde kaldıkça borçluya yüklenen kârın ödenmesi icabeder. Meselâ bir vakıf paranın mütevellisi, bu paralardan bir miktar borç verip beş sene müddetle ilzâm-ı ribh ettikten sonra aradan bir sene geçince borçlu vefat etse ve esas borç, borçlunun mirasından mütevelliye ödenmese, böylece aradan iki yıl geçse, mütevelli alacağını, borçlunun mirasından aldığında o zamana kadar geçen günlerin kârını da mirastan alma hakkına sahiptir.
Bu durumda borçlunun varisleri "Borçlu ölünce kâr ilavesi düşer, dolayısıyle murisimizin vefatından sonra geçen zamanın kârını vermeyiz." diyemezler.
Bir vakıf paranın mütevellisi vakıf paralardan kâr amacıyla borç verdiği akçeleri borçlulardan henüz almadan görevinden azledilse ya da vefat etse yerine gelen yeni mütevelli önceki mütevellinin alacağı meblağları isteyip alma hakkına sahiptir.
Mirasından fazla borç bırakarak vefat eden kimsenin vakfa olan borcu, diğer borçlarına tercih edilemez. Bu vakfın mütevellisi de diğer alacaklılar gibi olur.
Borçlar emsaliyle ödenir. Dolayısıyle bir kimse bir vakıf parasından bir miktar Mecîdî altını borç alıp harcadıktan sonra vakfın mütevellisi o altınların emsalini borçludan istediğinde borçlu, ben altın vermem, o kadar altının değerinde şu miktar gümüş Mecidiye ya da metal para veririm, diyemez. Eğer borçlunun borçlanmış olduğu akçe gümüş Mecidiye ya da metal para ise mütevelli, o değerde şu kadar Mecîdî altın isterim diyemez.
Şu kadar var ki, bu surettte borçlu, kendi isteği ile borcunu altın olarak ödedikten sonra pişman olsa, altınları mütevelliden geri isteyip "Borç aldığım akçenin mislini öderim." diyemez[678]."
B- Para vakıfları ile ilgili belgeler
İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi'nde para vakıflarının tescilini ve alacaklılarıyla ilişkisini gösteren çok sayıda ilam ve hüccet vardır. Borçlarla ilgili kayıtların tutulduğu sicillere İdânât sicili adı verilmiştir.
1- Vakıf ilâmı
İlâm, hakimin bir davada fıkha göre verdiği hükmünü ve üzerinde onun imza ve mührünü taşıyan bir belgedir. Davacının davasını, dayandığı delilleri, davalının cevabını ve eğer savunmada bulunmuşsa, dayandığı delilleri ve sonuç bölümünde de hakimin gerekçeli kararını ihtiva eder.
Bir vakfın, sonradan özel mülkiyete geçmesini önlemek için ya vasiyet suretiyle yapılmış olması ya da mahkeme tarafından tescili gerekir[679]. Tescil için bazı şekil şartları yerine getirilir. Usulen bir dava açılır ve şöyle bir yol izlenir:
Evvela vakıf yapan kişi, kendi sözlü beyanıyla malını vakfedip mütevelliye teslim eder. Sonra vakıftan vazgeçtiğini, o malı alıp kendi mülküne katmak istediğini bildirerek mütevelliden geri ister ama mütevelli vermek istemez. Bu yüzden aralarında bir anlaşmazlık çıkar. Anlaşmazlığın çözümü için vakıflar konusunu iyi bilen bir hakime başvurulur. Hakim, sözlü beyanla vakıf yapmanın sahih ve bağlayıcı olduğuna karar vererek vakfı tescil eder[680].
Bir ilâm örneği[681]:
Bu kitâb-ı sahîh nisâbın tahrîr ve inşâsına bâdî ve bu hitâb-ı anberîn nikâbın tastîr ve imlâsına dâî olan budur ki, cennet mekân firdevs-i âşiyân ğarîk-i bihâr-i rahmet-i rahmân merhum hazret-i Sultan Murad Hân tâbe serâhu evlâd-ı emcâdından Rukiye Sultan hazretlerinin vâlide-i mâcideleri olub bundan akdem takdîr-i Râbbânî birle vedâ-i âlem-i fânî iden merhume ve mebrure sâhibet'ül-hayrât ve'l-hasenât ve râğibet'üs-sadekâti ve'l-mirât Şemsruhsar Hatun ibneti Abdülğaffâr nam müteveffânın tenfîz-i vesâyay-ı şer'iyyesine vasiyy-i muhtâr olduğu hasm-ı câhid-i şer'î mahzarında vech-i mer'î üzre sübût bulan umdet'ül-havâssi ve'l-mukarrebîn sâhib'ül-izzi ve't-temkîn mûtemed'ül-mülûki ve's-selâtîn el-mahfûf bi sunûfi âlâ-i Rabb'il-âlemîn Dâr'üs-saade Ağası olan Hazreti Mustafa Ağa b. Abdülmuîn meclis-i şer'-i mübîn ve mahfel-i dîn-i metînde vakf-ı âtî'z-zikri tescîl ve tekmîl ve davây-ı rücu içün mütevelli nasbeylediği fahr'ül-ayân Mehmed Çelebi nam bevvâb-ı Sultânî mahzarında ikrâr ve itirâf eyleyüb merhume merkume Şemsruhsar Hatun'un vasiyyet-i şer'iyye-i muteberesi mucebince sülüs-i malından binyüz aded sahih'ül-vezn ve kâmil'ül-ayar sikke-i haseneyi vâris mûmâileyh esbağa'llahü mevâide niamihi hazretlerinin izn-i hümâyûn ve emr-i seâdet makrunlarıyla ifrâz ve kemâl-i imtiyâz ile mümtâz kılub vakf-ı sahîh-i şer'î ve habs-i sarîh-i mer'î eyleyüb şöyle şart eyledim ki, meblağ-i mezbur mütevelli-i mesfûr mübâşeretiyle her sâl vech-i helâl ve onu onbir hisabı üzre istirbâh ve istiğlâl olunub medyûn olanlardan rehn-i kavî ve kefîl-i melî alına veyahut muktezay-ı hâle göre ikisinden biriyle iktifâ oluna ve dahi şöyle şart eyledim ki, hasıl olan ribh ve nemâdan yevmî yedi akçe cihet-i tevliyet ola ve sekiz neferi sâlih ehl-i Kur'ân kimesneler her gün Medine-i Münevvere'de vâki Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mescid-i şeriflerinde bir vakt ve rebî-i (köşe) muayyende Kur'an-ı Azîm ve Furkân-ı Kerîm'den birer cüz-i şerîf tilâvet idüb sevabını rûh-i merhûme-i mûmâileyhâya hibe ve ihdâ itdiklerinden sonra her birine yevmî ikişer akçe virile ve mukaddemâ dar'ül-hilâfet'il-aliyye-i Kostantiniyye el-mahmiyyede vâki Saray-ı atîk-i sûltanîde sâbikan türbedâr zümresinden olup hâlâ Medine-i mezbûrede ikamet ihtiyar iden el-Hac Mustafa'ya makâm-ı mezbûrda ikâmetde oldukca her sene yigirmi iki aded sikke-i hasene virile ve badehu sulehâ-i mukîmînden bir müstehikk-i âhere tevcih olunub rûh-i merhûmeye dua eylese ve her kim Harem-i Muhterem'e naib olursa kâimmakâm-ı mütevellî ve neftci olub yevmî iki akçe vazifeye mutasarrıf ola ve yevmî iki akçe vazife-i kitâbet ve cibâyet yevmî ikişer akçe ola ve mesârif-i meşrûhadan bâkî kalan yüzyigirmi akçe mütevelli yedinde ibkâ olunub iktizâ iden mahalle sarf oluna ve her kim Dâr'üs-saâde Ağası olursa vakf-ı mezbûra hasbî nâzır ola deyu itmâm-ı kelâm eyleyüb ve meblağ-ı mezbûri bundan akdem binyigirmibir senesinde vâki Ramazân-ı Şerîf gurresinde mersûm Mehmed Çelebi'ye bittemâm ve'l-kemâl def ve teslim eyledim ol dahi kabz ve tesellüm ve sair bir evkâf mütevellileri gibi tasarruf eyledi didikde vasiyy-i müşârunileyh hazretlerini cemî-i ekârîr-i meşruhâsında mütevelli merkûm Mehmed Çelebi vicâhen ve şifahen tasdîk eyledikten sonra vasî müşârünileyh tevkî-i şerîf-i zîver-i sadr-i kitâb-ı müstetâb olan hâkim-i âdil ve fâzıl-i bî muâdil huzurunda vakf-ı nükûd ve mütezammın olduğu şürût ekser-i eimme-i Hanefiyye kavilleri üzre gayri sahîh olmağla asl-ı mâl-i mevkûf ve mütevelli-i mezbûrun cihet-i tevliyetden ecr-i mislinden ziyade kabzeyledügini taleb iderüm didikde mütevelli-i merkûm cevab virüb egerçi vakf-ı nükûd ve zımnında olan şurût ekser-i eimme-i Hanefiyye kavilleri üzre gayr-i sahîhdir lâkin İmam Züfer mezheb-i muzaffer'inde İmam Ensârî rivâyeti üzre sahih olduğu ecilden asl-ı mâl-i mevkûfi cihet-i tevliyetden ecr-i misilden ziyade kabz eylediği reddedilmez deyu hâkim mûmâileyhden sihhatine taleb-i hükm edicek hâkim müşârünileyh la zâle yenâbî'ül-ahkâmi câriyen beyne yedeyh meblâğ-i mezbûrun sihhat-i vakfiyetine ve zımnında olan şürutun şer'iyetine ve meblâğ-ı müddeâbihden mütevelli-i mezbûrun berâet-i zimmetine hükm itdikten sonra vâsî müşârünileyh inâda kıyl ü kâli semt-i âhere masrûf kılub sıhhat-i vakf-ı nükûd re'y-i İmam-ı mahûd üzre egerçi müsellem ve makbûl ve nakl-i sahih ile menkûldür lâkin sıhhat-i vakf anın katında dahi lüzum icab itmez vesâyetim hasebiyle târik-i âherden vücûh-i hayrâta sarf iderim deyu vakf-ı mezbûrdan rücû' ve mütevelliden asl-ı malın istirdadına şürû' itdikde mütevelli mezbûr cevab virüb egerci vakf-ı mezbûr İmâm-ı mezkûr re'y-i sedîdi üzre lüzûm ve te'bîdden ârîdir lâkin ba'de'l-hüküm sıhhatine sair eimme-i ictihad ittifak ve ittihad itmişlerdir ki, hükm-i hâkim-i ârif-i mahall-i fasl ü ictihâda müsâdif ola ol hüküm nâfiz ve mübrem ve cumhûr katında makbul ve müsellem olur İmâmeyn-i Hümâmeyn re'y-i şerîfleri üzre lüzûmi sıhhate mülâzım ve mukârindir, anların reyleri üzre vakf-ı mezbûrun lüzûmuna dahi hükm taleb iderim didikde hâkim mûmâileyh bu babda nazar-ı fâyik ve teemmül-i lâyik itdikde temhîd-i kavâid-i hayrâtı evlâ ve teşyîd-i mebânî-i hasenâtı ahrâ görüb lüzûmuna dahi hükmedüb min ba'd vakf-ı mezbûr vâkf-ı sahîh-i lâzım-ı mümteni'üt-tebdîl olmuştur. Femen beddelehu ba'de mâsemi'ahü fe innemâ ismuhû ale'llezîne yubeddilûneh inne'llahe semî'un alîm.
Cerâ zâlike ve hurrire fî evâhir-i şehr-i rebî'il-âhir min şühûr-i sene isneteyn ve ışrîne ve elf.
Şühûd'ül-hâl
Burada sekiz kişinin ismi sayılmıştır[682]."
Vakfiyenin özeti
Sultan Murad'ın eşi Şemsruhsâr'ın ölümünden sonra vasiyeti gereği 1100 altın lira vakfedilir. Vakfiye şartları şöyledir:
a- Bu liralar, yıllık ona onbir (% 10) hesabıyla gelir getirecek şekilde borç verilecek, borçlulardan kuvvetli rehin ve zengin kefiller istenecek, duruma göre bunlardan yalnız biriyle iktifa edilebilecektir.
b- Elde edilecek gelirden günde 7 akçe mütevelliye verilecek. Ehl-i Kur'an sekiz kişi hergün Medine-i Münevvere'de Mescid-i Nebevî'nin belli bir köşesinde birer cüz Kur'an okuyacak ve sevabını merhume Şemsruhsâr Hatun'a bağışladıktan sonra her birine günde ikişer akçe verilecek, Medine-i Münevvere'de ikamet etmekte olan el-Hac Mustafa'ya, orada ikamete devam ettiği müddetçe her yıl yirmi altın verilecek, ondan sonra orada oturmakta olan salih kişilerden birine bu para verilecek, o zat da merhumeye dua edecek, her kim Harem-i şerif naibi olursa mütevellinin vekili (kâimmakam) sıfatıyla günde iki akçe alacak, günde iki akçe kâtibe, iki akçe de câbiye (vakfın gelirlerini toplayan kişi) verilecek, geriye kalan 120 akçe mütevellinin elinde kalacak ve gerekli yerlere harcanacaktır.
c - Her kim Dârussaâde Ağası olursa bu vakfın hasbî nazırı olacaktır.
2 - Vakıf paralarla ilgili bir hüccet
Hüccet, hâkimin hükmünü değil, taraflardan birinin itirafını, diğerinin onayını içeren ve üzerinde onu düzenleyen hâkimin mühür ve imzasını taşıyan belgedir. Eskiden mahkemeler noterlik işlerinin önemli bir bölümünü yaparlardı. Hüccetler de mahkemelerin noterlik çalışmalarının bir ürünüdür[683]. Şimdi şer'iyye sicillerinde bulunan bir idâne hüccetini görelim.
İdâne hücceti[684]
"Orman ve Meâdin ve Ziraât Nezâret-i celîlesi İntihâb-ı Memûrîn Encümeni Encümen başkâtibi Ahmed Naili Efendi b. Saîd Evkâf-ı Hümâyûn Beytülmâl Kassamlığına mahsus odada makûd mecliste Kili Nazırı Nükûdu Vakfı'nın mütevellisi iş bu bâis'ül-kitâb Ali Bey b. Mustafa mahzarında ikrâr-ı tâm ve takrîr-i kelâm idüb mütevelli mezbûr vakf-ı mezkûr nükûdundan bana sîm mecidiye ondokuz kuruş hesabıyla ikibinbeşyüz kuruş idâne ve teslim eylediğinde ben dahi yedinden istidâne ve kabz ve ümûruma sarfla istihlâk idüb meblağ-ı mezkûrun emsali ile semeni işbu tarih-i kitâbdan beş sene tamamına deyin müeccel ve mev'ûduyla vakf-ı mezkûr malından ve mütevelli mezbur yedinden iştirâ ve kabz eylediğim bir cilt Ali Efendi Fetâvâsı semeninden dahi binbeşyüz kuruş ücreteyn-i mezkûreteynden cem'an dörtbin kuruş Vakf-ı mezkûre zimmetimde vâcib'ül-edâ ve lazim'ül-kaza sahihen deynimdir, didikde ğıbbet'-tasdîk kefâlete şâyân ve muteber oldukları tasdîk olunan herbiri İntihâb-ı Encümen kâtibi İsmail Hakkı Efendi b. Emin ve Encümen-i mezkûr ketebesinden Mehmed Selim Efendi b. Osman ve Memduh Bey b. İbrahim Nuri nam kimesnelerden her biri meclis-i makûd-i mezkûrda mütevelli mezbûr mahzarında ikrar ve takrîr-i kelâm idüb "Biz mukirr-i medyûn-i hâzır mezbûr Ahmed Nâili Efendi'nin vakf-ı mezkûre, zimmetinde edâsı vacib sahihen deyni olan meblağ-ı mecmû-i mezkûr dörtbin kuruşun edâsına tarafeynden b'il-emri ve'l-kabûl kefîl b'il-mâl ve zâminiz didiklerini Evkâf-ı Hümâyûn Beyt'ül-mâl Kassamı faziletlü Hilmi Efendi Hazretleri imla itmegin mâ vaka' bi't-taleb ketbolundu. Fî 20 Rebîülevvel 1319.
Şühûd'ül-hâl
Muhzır Mustafa Ağa b. Kasım Muhzır Mehmed Ağa b. Mustafa ve gayrühüm"[685].
Hüccetin özeti
Ahmed Naili Efendi, Kili Nazırı Nükûdu Vakfından 2500 krş. borç ve ayrıca bu vakfın malından Ali Efendi Fetâvâsı isimli bir ciltlik kitabı bedeli beş yıl sonra ödemek üzere 1500 kuruşa satın almış, böylece vakfa dörtbin kuruş borçlanmış. Kendisine, Mehmed Selim Efendi ile Memduh Bey kefil olmuşlar. Beytülmâl Kassamı Hilmi Efendi de onların bu ikrar ve itiraflarını yazarak belgelemiştir.
Belgenin sonuna da şahitlerin isimleri yazılmış.
DOKUZUNCU BÖLÜM
PARA
Para, eşyaya değer olabilen ve serveti biriktirmeğe yarayan bir ödeme aracıdır.
I- PARA ÇEŞİTLERİ
Günümüze kadar dolaşıma çıkmış paraları madenî ve kağıt paralar diye ikiye ayırabiliriz. Dirhem, dinar ve felsler madenî paralardır. Kıymetli maden karşılığı olan ve olmayan kağıt paralar ile çek keşidesi ve hesaptan hesaba nakil suretiyle kullanılan kaydî paralar da kağıt paralardır.
A- Madenî Paralar
Madenî paralar altın, gümüş ve diğer madenlerden basılır. Bunlara mal-para da denir. Çünkü bu paraların hem para olarak hem de maden olarak değerleri vardır. Dolaşımdan kaldırılsalar bile değerleri hiç bir zaman maden değerinin altına düşmez. Osmanlı lirası l920’lerden beri dolaşımdan kalkmış olmasına rağmen değerini hala korumakta ve İstanbul Darphanesi bunları basmaya devam etmektedir. Reşad, ve Hamid altını adıyla satılan Osmanlı liraları bugün, ya zinet ya da servet biriktirmek amacıyla satınalınmaktadır.
Altın ve gümüşün külçeleri sarf açısından dinar ve dirhem gibi, mudarebede sermaye olma açısından da ticaret malı gibi sayılmıştır. Külçe konusunda insanların ilişkilerine bakılır. Eğer onu para gibi kullanıyorlarsa dinar ve dirhem yerine konur, ama onu para gibi kullanmıyorlarsa ticaret malı gibi olur[686].
Ebu Yusuf'a, (dolaşımdan kalkıp mal haline gelmiş) ticari dirhemlerle mudarebe soruldu da dedi ki, ona cevaz versem Mekke'de taam ile mudarebe yapılmasına da cevaz vermem gerekir. Mekke halkı taamla alım satım yapar, nitekim Buharalılar da peşin buğdayla alım satım yaparlar[687]. Yani Mekke halkı taamı, Buhara halkı da buğdayı para yerine kullanır. Mudarebe, para yerine kullanılan mallarla değil, hazır parayla kurulan bir emek-sermaye ortaklığıdir. Dolaşımdan kalkan dinar ve dirhemler para olmaktan çıkınca mudarebe sermayesi olma özelliğini kaybetmiş olurlar.
Madeni paralar altın ve gümüşten basıldığı gibi bakır, nikel bronz ve diğer madenlerden de basılmışlardır.
1- Altın ve gümüş paralar
İslamî kaynaklarda saf gümüşten basılan paraya dirhem, saf altından basılanına da dinar denir[688]. Bunlar yirminci asrın ilk çeyreğine kadar para olarak kullanılmışlardır.
Dirhem, dolaşımda bulunan gümüş paradır. Medine’de üç çeşit dirhem vardı. Bunlar sırayla 10, 12 ve 20 kırat[689] ağırlığında bulunuyorlardı. Ömer zamanında bu dirhemlerin toplam ağırlığı olan 42 kırat, üçe bölünmüş ve bunların ortalaması olan 14 kırat, bir şer’î dirhemin ağırlığı olarak kabul edilmiştir. Hatta bazı kaynaklarda belirtildiğine göre Muhammed zamanında Mekke dirhemine itibar edilmekteydi ve onun ağırlığı da 14 kırat idi. Şer’î dirhemin ağırlığının 14 kırat olduğu hususunda tam bir görüş birliği (icma) vardır[690].
Ömer zamanında, 200 dirhem gümüşün 20 miskal[691] yani 20 dinar altınla aynı değerde olduğu ve bunların ağırlıkları arasında yediye onluk bir oranın bulunduğu da tespit edilmiştir. Yani bir miskal 10 dirhem değerinde ve 10 dirhem, 7 miskal ağırlığındadır[692]. Fıkıh kitaplarında dinar ile dirhem arasındaki ağırlık oranı anlatılırken vezn-i seb'a terimi kullanılır. Bununla kasdedilen, yedi dinarın on dirhem ağırlığında olduğudur.
Peygamber ve ashabı zamanındaki altın paralar Bizans'ta basılırdı. Yukarıdaki ağırlıklar Bizans altını ile ilgilidir. Bu ağırlıklara uygun olarak ilk islam dinarını bastıran halife, Abdülmelik b. Mervan’dır (Saltanat yılları 65-86 h./685-705 m.)
Fıkıh bilginleri bunları, kendi devirlerinde geçerli ağırlık birimi olan arpa ile tartmışlardır. Hanefilere göre bir miskal orta büyüklükte 100 arpa, bir dirhem de 70 arpa ağırlığındadır. Malikilerin tartısına göre bir dinar, orta boyda 72 arpa ağırlığındadır[693]. Şafiîlere göre de bir dinar kabuksuz ve iki ucu kesilmiş 72 arpa, bir dirhem 50.4 arpa ağırlığındadır[694].
Gerek cahiliye döneminde ve gerekse İslami dönemde dinarların ağırlığının değişmediği ittifakla kabul edilir[695]. Bundan anlaşılıyor ki, fakihler hep aynı dinarı tartmışlardır. Farklılık dinarda değil, terazinin diğer kefesine konan arpadadır. Çünkü arpanın ağırlığı, bölgeden bölgeye, ıklimden ıklime, hatta bir tarladan diğerine değişir. Eğer arpaya göre hareket edilseydi her mezhebin, dinar ve dirhem için belirlediği ağırlık farklı olacağı gibi zekat nisabı da farklı olurdu. Hatta bu fark, aynı mezhebe mensup olduğu halde farklı bölgelerde yaşayan kişiler arasında da görülürdü. Bilindiği gibi zekat nisabı, altından 20 dinar, yani 20 miskal, gümüşten de 200 dirhemdir.
Müzelerde eski dinarlardan bulunmaktadır İstanbul Arkeoloji Müzelerinde iki tip Bizans dinarı vardır. Bunlardan biri 4.20 gr. diğeri de 4.35 gr. ağırlığındadır. Bunların hangisinin Medine’de dolaşan dinarlardan olduğu belli değildir. Müzelerde, Abdülmelik b. Mervan'ın, Ömer’in belirlediği esaslara uyarak bastırdığı dinarlardan da vardır. Bunların ağırlıkları 3.50, 4.15, 4.20 ve 4.25 gr. gelmektedir. El-Velid b. Abdülmelik (86-96 h./ 705-715 m.) Süleyman b. Abdülmelik (96-99 h./ 715-717 m.), Ömer b. Abdülaziz (99 -101 h./717-720 m.), Yezid b. Abdülmelik (101-105 h. /720-724 m.) ve Hişam b. Abdülmelik (105-125 h. /724-743 m.) devirlerinde basılmış dinarların ağırlıkları da 4.15 gr ile 4.25 gr. arasında değişmektedir. Bu paraların çapları l8 mm. ile 20 mm. arasındadır. Madeni paraların kullanıldıkça yıprandığı hatta bazı kötü niyetli kişiler tarafından törpülenerek tozundan istifade edildiği bilindiğinden, çapı 20 mm'den az olanların yıprandığı anlaşılmaktadır. Çünkü 4.25 gr. ağırlığındaki paraların tamamı 20 mm. çapındadır. Buna göre bir dinarın ağırlığını 4.25 gr. saymak isabetli olacaktır.
Bu devirde basılmış bulunan gümüş paraların ağırlıkları da 2.15 gr ile 3 gr. arasında değişmektedir[696].
Dinarla dirhemin ağırlıkları arasında yediye onluk bir oran (vezn-i seb’a) bulunduğu için dinarın ağırlığı 4.25 gr. olursa dirhemin ağırlığı 2.975 gr. olur. Müzede bulunan en ağır dirhem 3 gr. olduğundan arada binde yirmibeşlik bir fark vardır. Bu fark tartıdaki bir hatadan kaynaklanmış olabilir. Buna göre bir miskalin 4.25 gr. bir dirhemin de 2.975 gr. kabul edilmesi uygun olur. Dolayısıyle zekat nisabı olan 20 miskal altın 85 gr. ve 200 dirhem gümüş de 595 gr. olur.
En ağır Bizans dinarının 4.35 gr. en ağır dirhemin de 3 gr. gelmesinden hareketle dinarın ağırlığını 4.35 gr. saymak da mümkündür. Bu durumda dirhemin ağırlığının 3.045 gr. olması gerekir. Buna göre zekat nisabı olan 20 miskalin ağırlığı 87 gr. 200 dirhemin ağırlığı da 609 gr. olur.
Ömer Nasuhi BİLMEN’in arpa kriterini kullanarak yaptığı dirhem-i şer’i hesabına göre bir miskal 4.007 gr. ve bir dirhem de 2.805 gr. dır[697]. Bu durumda altının zekat nisabı 80.14 gr. ve gümüşün nisabı da 561 gr. olur. Diyanet İşleri Başkanlığının arpa kriterine dayanarak yaptığı tespite göre 20 miskal altın 80.18 gr, ve 200 dirhem gümüş te 561.26 gr. olur. Diyanet, 1 dinarı 4.009 gr. bir dirhemi de 2.806 gr. saymış olmaktadır[698].
Yukarıdaki tespitler, 1 birim altının 7 birim gümüş değerinde olduğu zaman yapılmıştır. Bu değerler zamanla gümüş aleyhine değişmiştir. 1 Ekim 1999 günü ilan edilen fiyatlara göre 1 gr. 24 ayar altının satış fiyatı 4.435.000 TL. olduğu halde 1gr. 900 ayar gümüşün satış fiyatı da 77.400 TL.dir[699]. Demek ki, bu tarihte 1 birim altın yaklaşık 57 birim gümüş değerine yükselmiştir.
Darphaneler, altın ve gümüş paraları basmak için yüzde bir veya daha az darb ücreti[700] alıyordu. Hem basım ücreti hem de bunların ağırlık ve ayarına duyulan güven, basılı paraları külçelerinden değerli kılıyordu. Diğer yandan bu paraların kullanıldıkça yıpranması maden miktarını azaltıyordu. Sonuçta bunların maden değeri dolaşımdaki değerlerine eşit denebilecek kadar yakın hale geliyordu. Dolaşımdan kalkmaları halinde, yenileriyle kolayca değiştirilmekteydi[701]. Elinde altın ve gümüş bulunan kişiler de darp ücretini ödemek şartıyla onları darphaneye götürüp para bastırabiliyorlardı[702].
2- Düşük ayarlı altın ve gümüş paralar
Madeni para sisteminde para miktarını artırmak için daha çok altın veya gümüşe sahip olmak gerekir. Eğer bu yoksa altın ve gümüşün içine başka madenleri katmak suretiyle de para miktarı artırılabilir. Katkı maddesi, saf altın veya gümüşten az olunca, değeri düşse de bunlar gene altın veya gümüş para sayılırlar. Bunların gümüşten olanına gene dirhem, altından olanına da dinar denir. Ancak darphaneler, düşük ayarlı altın ve gümüşten şahıslar hesabına para basamazlar[703].
Katkı maddesi, altın ve gümüşten fazla olanına mağşuş para denir. Onlar ufaklık paralar (fülus) gibi değerlendirilirer[704].
3- Ufaklık paralar ( fülus)
Bunlar bakır, nikel ve bronz gibi madenlerden basılan paralardır. Bu paralara fels (çoğulu fulûs) adı verilir.
Felsin öz kıymeti dolaşımdaki kıymetinden düşüktür. Dolaşımdan kalkınca para olma özelliğini kaybeder ve ancak maden değeri kadar bir değere sahip olur.
Fels basımı devletin tekelindedir. Şahıslar hesabına fels basılamaz. Felsin gerçek değeri ile dolaşımdaki değeri arasındaki fark hazinenin geliri sayılacağından fels basımı devlet için önemli bir gelir kaynağıdır.
Osmanlı sultanı II. Süleyman’ın saltanatı yıllarında (l687 m./l099 h.) hazinenin çektiği sıkıntılar dolayısıyla ikisi bir akçeye eşit olmak üzere 1.70 gr. ağırlığında saf bakırdan mangır basılmıştı. Halk mangırı benimseyince değeri yükseltilmiş ve bir mangırın bir akçe[705] yerine geçmesi emrolunmuştu[706].
Ufaklık paranın ekonomi üzerinde etkisi az ve para olarak kullanma sahası dardır. Meselâ Hanefî[707], Şafiî[708] ve Hanbelî[709] mezhebi fakihleri, fülusun mudarebe sermayesi olamıyacağı hussunda ittifak etmişlerdir. Mâlikîler ile Hanefî Mezhebinden İmam Muhammed bu görüşte değildir[710].
Fülusu kabul mecburiyetinin belli bir sınırı vardır. Büyük meblağlar bu para ile ödenmez[711].
B- Kağıt Paralar
Kağıt paralar, kağıttan üretilen ve üzerinde yazılı değerle dolaşımda bulunan ödeme araçlarıdır. Bunları, karşılığı olan ve olmayan kağıt paralar diye ikiye ayırabileceğimiz gibi devlet tarafından basılan kağıt paralar ve özel kişi ve kuruluşlar tarafından piyasaya sürülen kağıt parlar (banknot, tahvil, çek vs.) diye de ikiye ayırmamız mümkündür.
1- Karşılığı olan kağıt paralar
Bunlar, devlet hazinesinde, bankerlerde veya bankalarda karşılığı kısmen veya tamamen var olan ya da ileri bir tarihte karşılığının ödeneceği vadedilen kağıt paralardır. Bunları da devletin bastığı karşılıklı kağıt para ve özel kişi ve kuruluşların bastığı karşılıklı kağıt para diye ikiye ayırabiliriz.
a- Devletin bastığı karşılıklı kağıt para
Bunlar belli ağırlık ve ayarda altına veya gümüşe karşılık basılıp dolaşıma çıkarılan kağıt paralardır. Bunların tamamının veya bir bölümünün karşılığı altın veya gümüş olarak devlet hazinesinde bulunur. Eğer hazinede karşılığı yoksa belli bir tarihte karşılığının tastamam ödeneceği vadedilir. Bu şekilde hem değeri garanti edilmiş , hem de dolaşıma çıkacak kağıt para miktarı sınırlanmış olur.
Osmanlı Devleti karışlıklı kağıt para çıkarmıştır. İlk çıkarılan paranın karşılığı hazinede yoktu. Sultan Abdülmecid’in tahta geçişinin ikinci senesinde (l256 h./ l840 m.) her birinin kıymeti bir kese yani beş Osmanlı altını olmak üzere toplam otuzikibin keselik kâime çıkarılmıştı. Bu kaimeler yüzde sekiz faizli idi ve bedellerinin sekiz sene sonra ödeneceği vadediliyordu[712] .
Bunlar bugünkü gibi kağıt para değil, altın karşılığı çıkarılmış ve para gibi dolaşımı mecburi tutulmuş birer devlet tahviliydi. İlk faizsiz kaimeler l850 senesinde dolaşıma çıkarılmıştır.
Kaimeler zaman zaman dolaşımdan kaldırılmış, sonra tekrar dolaşıma sokulmuştur. Kaime çıkarma işi aralıklı olarak Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar sürmüştür[713].
Bu sistemde dolaşıma çıkan para miktarının, hazinedeki kıymetli maden stoku ile sınırlı olması veya karşılığının ileride altın olarak ödenecek olması, her ne kadar değerini garanti altına alıyor gibi gözüküse de paranın kağıt haline gelmesi ciddi problemler doğurmuştur.
Sultan Abdülmecid padişah iken1857'de (1274 h.) kaimelerin değeri önemli ölçüde düşmüş, yüzlük altın yüzatmış kuruşa çıkmıştı. Bu, bildiğimiz Osmanlı altınıdır. Ona 1 lira denirdi. 7.2 gr. ağırlığındadır. Değeri gümüş kuruşla yüz kuruş olduğu için yüzlük altın da deniyordu. Yüz kuruşluk kaime bir altına bedel sayılırdı. Altının değerinin artması kaimenin değer kaybettiğini gösteriyordu. Kaimenin değeri gittikçe düşüyor ve muameleleri ters yönde etkiliyordu. Bu durum devam ettikçe mali işlerin düzeltilemeyeceği anlaşıldı ve Nisan l859’da (Şevval 1276) kâimenin kaldırılmasına karar verildi. Bu iş için kurulan komisyonun başına Ahmed Cevdet Paşa getirilmişti. Paşa o zamanki durumu şöyle anlatmaktadır:
“ ... Ekonomik sıkıntılar had safhaya ulaşmış, kaimenin değer kaybetmesi oranında altının fiyatı günden güne artarak işleri sekteye uğratmıştı. Böyle devam ederse ekonominin düzeltilemeyeceği anlaşıldı. Bunun üzerine Sadrazam Rüşdi Paşa, kaimenin kaldırılmasına, karşılığını temin etmek için de İstanbul’un akarlarından[714] yardım toplanmasına karar verdi. Bu işlerin yürütülmesi için de benim başkanlığımda bir komisyon kurdu. Bu önemli iş için bir kaç ay uğraştık. Kaimeler toplandıkça Bâbıâlide, halkın gözü önünde yakılmasını Rüşdi Paşa’ya hatırlattım.
“ - Yok, o bizim işimiz değildir, Maliye Nezaretinin işidir, bizim işimiz kaimeleri toplamaktır.” dedi.
“ - Kaimeler geldikçe takım takım yakılırsa halka bir güven gelir, bizim de tam bir samimiyetle yardım toplamaya yüzümüz olur.” dedim. Fakat kimsenin aklını beğenmez biri olduğundan bu teklifi kabul etmemişti.
Kaimeler toplandıkça maliye hazinesine gönderiyordum. Bu şekilde kaimenin büyük bir kısmı toplandı. Kalan kısım beşyüzbin kesenin altına inince altının fiyatı düşmeye başladı. Bu kaimeler yalnız İstanbul’a mahsustu. İstanbul dışında geçmezdi. Bu tecrübeden anlaşıldı ki, İstanbul ancak beşyüzbin keselik kaimeyi kaldırabiliyor, daha fazlasına tahammül edemiyormuş. Hazine sıkıldıkça kaime bastığından kaimenin değeri düşmüştü.
Kaime miktarı beşyüzbin keseye inince kıpırdamalar olmuş, ikiyüzbin kesenin altına düşünce yüzlük altın 105 kuruşa inmişti. Fakat kalan yüzellibin keseliğin karşılığı olmadığından Rüşdi Paşa onu bulmakla meşgul oluyordu.
Bu sırada Sarayda paraya şiddetle ihtiyaç duyulduğu, Maliye Nazırı Hasib Paşa’dan büyük miktarda para istendiği, onun da yakılsın diye gönderdiğimiz kaimelerden yüzbin keseliğini Saraya verdiği gizlice işitildi.
Rüşdi Paşa hasta oldu veya hasta görünerek haremden dışarı çıkamaz oldu. Ramazan da gelince kaime toplama işi durdu. Ramazan Bayramında bayramlaşma yerinde iken, bazı engeller sebebiyle kaimenin arkasının alınamadığı özür mahiyetinde belirtilerek bayramdan sonra tamamının yakılacağı ve bir tanesinin görülmeyeceği ilan olundu. ...[715]”
Sultan Abdülaziz devrinde (1277-1293 h. / l861-1876 m.) ikibuçukmilyon keselik kaime basılmış, çok sayıda kaimenin dolaşıma çıkarılması değerini düşürmüştü[716]. Ahmed Cevdet Paşa, bu sırada meydana gelen olayları şöyle anlatır:
“1278 senesi Cemaziyelevvelinin sonlarında (Aralık l861 başları) İşkodra’dan[717] İstanbul’a geldim. Hazineyi fevkalâde bir darlık içinde buldum. Bu sırada Fuad Paşa’nın sadrazam olduğunu ve Suriye’den gelmekte olduğunu öğrendim.
Fuad Paşa henüz İstanbul’a gelmeden, bir gün yüzlük altın kaime olarak 300 kuruşa çıktı. Ertesi gün üçyüzü geçti. Sonra dörtyüze varır varmaz kaime hiç geçmez oldu. Halbuki, halkın elinde hep kaime bulunuyordu, pek çok kimse aç kaldı.
Nakdi (yani altın veya gümüş parası) olanlar da ihtiyaten üçer, beşer günlük ekmek aldılar. Fırınlardaki ekmekler bitti ve sonraya kalanlar ekmek bulamaz oldular. Fazla alanlardan zorla almaya kalkıştılar, dükkanlar kapandı. İstanbul’u bir acaib dehşet istila etti. Her kes ne yapacağını şaşırdı. Gece vükelâ ( bakanlar) toplanıp durumu sabaha kadar tartıştılar. Sabaha karşı dellallar; "Padişahımızın tenbihi var, camiye geliniz.” diye bağırdılar. Herkes merakla camilere gitti, tenbihleri dinlediler. Özet olarak, kağıdın (kağıt paranın) böyle itibarının düşmesine sebep olan bozguncuların cezalandırılacağı ve yüzlük altını yüzatmış kuruştan fazlaya alıp verenlerin hapsedileceği bildiriliyor, dükkanların açılması ve herkesin alış verişle meşgul olması tenbih ediliyordu.
Hemen o gün Havyar Hanı kapandı ve hava alıp satan bozgunculardan bazıları hapsolundu. Hükümet tarafından 160 kuruşluk kaimeye bir altın verilerek alım satıma başlandı. Binlerce kişiye altın yetiştirmek mümkün olamayacağından kalabalığı yarıp geçerek bir altın alanların ekseriya elbiseleri yırtılıp zararlı çıkıyorlardı.
Büyük alım satımlar durmuştu ama esnaf arasında bu fiyatla kaime geçerli olarak ufak tefek alım satımlar yapıldı. Sonra Fuad Paşa İstanbul’a gelip işe başladı.
Fuad Paşa durumu açıkca Padişaha izah etti, gerekli tedbirleri aldı. Avrupa‘dan büyük miktarda borç alarak hazineye biraz nefes aldırdı ve hemen kaimenin kaldırılmasına karar verdi[718].
Fuad Paşa’nın Avrupa’dan aldığı yüklü borç karşılık tutularak kaimenin kaldırılması için kurulmuş komusyonlarda bulunuyordum. Fuad Paşa’nın görüşü, devletin 100 kuruş olarak çıkarmış olduğu kaimeye yine yüz kuruş ödemiş olmak için %40 nakit, %60 da konsolid[719] verilerek kaimelerin kaldırılmasıydı. Çoğunluk onun görüşünü benimsedi. Benim görüşüm ise yüzlük kağıda bir ellilik vermek idi. Fakat azınlıkta kaldım. Çoğunluğun görüşüne uyuldu ve devlet hazinesi bir çok konsolid borcunu yüklenmiş oldu.
... 1279 senesi Rebiülevveline rastlayan Ağustos ayı (l862) sonunda kaimeler tamamen dolaşımdan kaldırılmıştı[720].”
b - Özel kişi ve kuruluşların bastığı karşılıklı kağıt para
Bunları banknot, tahvil, ve çek olarak sınıflandırabiliriz.
1) Banknot
Banknot bugün daha çok kağıt para anlamında kullanılır ama başlangıçta bir borç senedi niteliğindeydi. Ya belli bir süre sonunda ya da her istendiğinde karşılığını ödemek gerekirdi.
Eskiden bankalara veya bankerlere kıymetli madenler veya madeni paralar emanet bırakılır, onlar buna dair bir belge verirlerdi. Bu belgeye banknot veya makbuz (sertifika) adı verilirdi. Bunlar belli miktar ve ayardaki madeni temsil ediyorlardı.
Bankalar ve bankerler yalnız altın ve gümüşü emanet olarak bırakanlara değil kendilerinden borç isteyen kişilere de banknot tanzim ederek verirlerdi. Kıymetli madenlerin taşınmasındaki güçlükleri, aşınmaları, çalınmaları ve tağşişi[721] önlediği için bu belgeler geniş bir kulanım sahası bulmuşlardı[722].
Banknotlar, para gibi dolaşmaya, onun gibi iş görmeye başladı. Böylece bankalar ve bankerler de para basmış oldular. Bu yeni parayı toplum benimsedi ve ona güven duydu. Derken banknotu getirip karşılığını alanların sayısının fazla olmadığı görüldü. Bundan, emanetteki altın ve gümüşten daha fazla miktarda banknotun piyasaya sürülebileceği ortaya çıktı[723]. Bu fazlalık, hem dolaşımdaki parayı hem de bankerlerin kârlarını artırıyordu.
2) Tahvil
Tahvil, faizli borç senedidir. Verdikleri borca karşılık tahvil alanlar, onun faizinden yararlanırlar. Bankanın, mevduat sahiplerine tahvil verdiğine ve bunun para olarak kullanıldığına rastlanmaktadır. Osmanlı Bankasına 4 Şubat l863’te her biri 200 kuruşluktan az olmamak üzere tahvil çıkarması ve bu tahvillerin para gibi kullanılması imtiyazı verilmişti. Banka, ilk iki sene bu tahvillerin yarısı kadar nakit bulunduracaktı. Bu müddet geçtikten sonra nakit bulundurma mecburiyetinin en az üçte bire ineceği kabul ediliyordu[724]. Osmanlı Bankası bu şartlarla para basmış ve dolaşıma çıkarmıştı[725] .
3) Kaydî Para (Çekler ve hesaplar arası nakiller)
Eskiden bankerlerin ve bankaların kendilerinde bulunan altın ve gümüşü karşılık göstererek banknot çıkarması gibi bankalar da kendilerinde bulunan paraları karşılık göstererek kaydî para üretirler. Bu işi cek ile yaparlar. Çünkü onlar, mevduat sahiplerinden kimine çek koçanı verirler. Çek, bir ödeme emrinden ibarettir. Şekil şartlarına uygun olsun diye ilgili banka tarafından bastırılır. Bu çeki yanında bulunduran kişi, bir yerden bir mal veya hizmet satın alır ya da başka bir borcunu ödemek isterse nakit para yerine muhatabına bir çek yazıp verebilir. Böylece o bankaya, çekte yazılı miktarda bir ödeme yapması için emir vermiş olur. Banka bu emre uygun olarak ilgili kişiye gerekli ödemeyi yapar.
Banka, faizli kredi verir ve kredi verdiği kişi adına vadesiz mevduat hesabı açar. Sonra o krediyi vadesiz mevduat hesabına kaydeder. Böylece bu kişi, bir taraftan bankaya boçlu diğer taraftan da ondan alacaklı olur. Borcu vadeli, alacağı vadesizdir. Vadesiz alacağını kullanması için banka ona bir çek koçanı verir. Verilen kredi vadesiz mevduat hesabına aktarıldığı için para bankadan çıkmamış olur. Banka, kasasında olan bu parayı, bir başka müşteriye tekrar kredi olarak tahsis eder ve onun için de bir vadesiz hesap açarak verdiği krediyi oraya kaydeder. Krediyi kullansın diye ona da bir çek koçanı verir. Böylece zincir halkalar halinde uzar gider. Eğer merkez bankasının aldığı tedbirler ve kasada ihtiyat bulundurma mecburiyeti olmasa banka, sistemine giren bir mevduatı sınırsız kere borç verebilir. Çek kullananlar, ödemeleri nakit olarak değil, bu çeklerle yaparlar. Çeklerin karşılığı tam olarak bankada bulunmadığı, sadece kayıtlarda gözüktüğü ve bu çekler para gibi dönüp dolaştığı için bunlara kaydi para denir.
Kaydi paranın ilk örnekleri madeni para sisteminin yaygın olduğu devirlere dayandırılır. Rivayete göre İngiltere Kralı I. Charles, 1640 tarihinde Londra kalesindeki darphanede bulunan ve tüccarlara ait olan kıymetli madenlere ve taşlara zorla el koymuş. Bunun üzerine bankerler, özel kasalar yaptırarak tüccarların ve soylu kişilerin kendilerine emanet bıraktığı altın ve gümüşü kendi varlıklarıyla birlikte saklamaya başlamışlar. Kendilerine emanet olarak külçe veya sikke bırakanlardan bazısına hamiline yazılı makbuz (tahvil veya banknot) vermişler, bazısına da hesap açmışlar. Yazılı talimat verdiği taktirde bu hesaptan onun adına ödeme yapmayı kabul etmişler. Hesap sahibinin talimatı bir çek görevi görüyormuş. Hamiline yazılı bu çekler ve makbuzlar (banknotlar) piyasada para gibi kullanılmaya başlamış. Hatta bir kısım iş adamları da bu çek ve makbuzlara daha çok güveniyor ve onları nakitlere tercih ediyorlarmış. Çünkü altın ve gümüş paralarda ağırlık ve ayar büyük önem taşır. Bankerler bu konularda uzman olduklarından onlarda bulunan paranın ağırlık ve ayarına güvenilmesi tabiidir.
Bankerler, kasalarındaki altın ve gümüşlerin fazla talep edilmediğini, çek ve makbuzların tercih edildiğini görmüşler. Bunu fırsat bilmişler ve ellerindeki altın ve gümüşlerin, nakit talebini karşılayacak kadar olmasına dikkat ederek kredi isteyenlere hamiline yazılı makbuz (banknot veya sertifika) vermeye veya çek yazabilecekleri birer cari hesap açmaya başlamışlar. Böylece verdikleri kredi, elerindeki altın ve gümüş stokunun bir kaç katına çıkmış, piyasayı bu çek ve makbuzlar sarmış.
Kasalarına giren her altının kendilerine bir kaç kat kredi açma imkanı sağlaması bankerleri yeni mevduat aramağa sevketmiş. Kendilerine emanet bırakılan paralardan dolayı koruma ücreti almaları beklenirken mevduat sahiplerine %6 faiz ödemeye başlamışlar. Böylece kendilerine daha fazla mevduat gelmesini sağlamak istemişler. Mevduata ödedikleri faizle krediden aldıkları faizin bir birine yakın denecek kadar az olmasına rağmen bunların zenginliklerini nasıl artırdığını bir çok kimse anlayamamış[726].
Bankalar da benzeri bir tecrübe yaşamışlardır. Onlar vadeli mevduattan zaten kredi verirlerdi. Çünkü vadeli mevduat, olağanüstü bir durum olmadıkça vade bitiminden önce talep edilmez. Fakat vadesiz mevduat her an çekilebilir. Bankalar, vadesiz mevduattan da kredi verilebileceğini keşfetmişlerdir. Çünkü tecrübeler, bu hesapların uzun vadede fazla değişmediğini, vadesiz mevduat hacminin oldukça düzenli yürüdüğünü, bazı hesaplar çekilse de açılan yeni hesapların sağladığı fonlarla kayıpların giderilebildiğini göstermiştir. Ancak her şeye rağmen beklenmedik nakit talebi olabilir ve bankalar sıkıntıya düşebilirler. Bu sebeple ihtiyatlı bankacılar mevduatın belli bir kısmını kasalarında nakit şeklinde tutarak bu poblemi halletmeye çalışmışlardır. Buna bankacılık dilinde kasa ihtiyatı veya munzam karşılık denmektedir.
Bankaların kaydî para mekanizmaları şöyle işler:
Bankaya bir milyon liralık mevduat yatırıldığını düşünelim. Banka bu paraya dayanarak kendine gelen kredi taleplerini karşılar. Birinci kişiye bir milyonluk kredi açar, bunu onun cari hesabına kaydeder ve ona bir çek koçanı verir. Para bankadan çekilmediği için onu, aynı usulle ikinci müşteriye kredi olarak tahsis eder. Onun için de bir cari hesap açar ve bir çek koçanı verir. Bu işlemi üçüncü, dördüncü, beşinci ilh. müşterileriyle yapar gider. Böylece kendine yatırılmış olan bir milyonu onlarca müşterisine borç vermiş ve bu borcun kullanıldığı çekler yoluyla piyasaya bol miktarda kaydi para sürmüş olur. Bunun bir sınırı yoktur. Bir milyon liralık mevduat sebebiyle nazari olarak toplam bir trilyon, hatta daha çok kaydî para çıkarılabilir. Bunun yürümesi için bankadan nakit talebinin olmaması gerekir.
Ama elinde çek bulunan kişiler veya vadesiz mevduat sahipleri bankadan nakit para çekmek isteyebilirler. Bunu karşılamak için bir miktar kasa ihtiyatı bulundurmak gerekir. Günümüzde bankalar kasa ihtiyatı bulundurma zorundadırlar. Bu sebeple çıkaracakları kaydi paranın belli bir sınırı vardır.
Bir bankanın bulundurması gereken ihtiyat oranı %10 ise kendine yatırılan bir milyon liralık mevduat ile şu şekilde bir kaydi para ihracı seyri meydana gelir :
|
İşlem |
Mevduat |
İhtiyat |
Kredi |
|
1. |
1.000.000. |
100.000 |
900.000 |
|
2. |
900.000 |
90.000 |
810.000 |
|
3. |
810.000 |
81.000 |
729.000 |
|
4. |
729.000 |
72.900 |
656.100 |
|
n |
... |
.... |
..... |
Toplam kaydi para miktarı 9.000.000
Mevduatın vadesiz olduğunu ve hesap sahibinin onu çekle kullandığını düşünürsek kaydi para miktarı on milyona çıkar.
Banka, yaptığı ilk işlemde bir milyon liranın yüzbinini ihtiyat olarak ayırmış, 900 bin lira kredi vermiştir. Bu 900 bini vadesiz hesaba kaydettiği için tekrar kredi açma imkanı doğmuş, bu defa onun 9 binini ihtiyat olarak ayırıp 8l0 bin lirasını ikinci kişiye kredi olarak vermiştir. Bir kaç işlemden sonra kredi verdiği miktar dokuz milyona, vadesiz mevduat sahibine verdiği çekle birlikte ihraç ettiği kaydî para on milyona çıkmış olur.
Çeki yazan kişi gibi alacağını çekle tahsil eden kişinin de bir bankada vadesiz mevduatı olabilir. Zaten bankalar, vadesiz mevduat hesabı olmayan kişilere çek kullandırmazlar. Çek alış verişi çoğunlukla çek kullanan kişiler arasında olur. Alacaklı taraf, çeki bizzat tahsil etme yerine hesabının bulunduğu bir bankaya verir ve tahsil işini banka yürütür. Eğer borçlu ve alacaklının hesapları aynı bankada ise, önce borçlu müşterisinin hesabından çekde yazılı meblağı düşer, sonra onu alacaklının hesabına kaydeder. Böylece kasadan her hangi bir nakit çıkışı olmadan işlem tamamlanmış olur.
Alacaklı ve borçlunun hesapları farklı bankalarda olması halinde de borç ve alacak işlemi yine araya nakit girmeden tamamlanabilir. Çünkü bu bankanın müşterisi nasıl karşı bankanın müşterisine borçlu ise, onun başka müşterisi de bu bankadaki bir müşteriye borçlu olabilir. Mesela bunlardan biri yüzmilyon ödenmesi için bir çek yazmıştır. Karşı bankanın müşterisi de bu bankanın bir müşterisine aynı tarihte yüzmilyon ödenmesi için bir çek yazmış olabilir. Bu iki veya daha fazla borç karşılıklı takas edilir. Bankaların çok sayıda şubeleri ve bu şubelerin her birinin çok sayıda müşterisi olduğu için takas işlemlerinin nihai durumuna göre bu bankaların birinden diğerine ya hiç nakit çıkışı olmaz, yada az bir nakit çıkışı ile işlem tamamlanmış olur.
Takas işlemi iki banka arasında değil, bütün bankalar arasında yapılır. Birinci banka, ikinci bankadan alacaklı, üçüncüye borçlu; ikinci banka da üçüncü bankadan alacaklı olabilir. Karşılıklı borç ve alacaklar eşit ise hesaplar arasında kaydi ayarlamalar yoluyla işlem bitirilir. Eğer bir fazlalık varsa yalnızca bu fazlalık için, borçlu banka alacaklı bankaya ödeme yapar. Bu işlemler takas (clearing) odası aracılığıyla yürütülür.
İhtiyat oranı azalırsa bankanın çıkarabileceği kaydi para artar. Eğer oran %5 olursa kaydi para, mevduatın yirmi katına çıkabilir. İhtiyat oranı artırılınca da kaydi para miktarı düşer. Mesela oran %20 olursa kaydi para miktarı mevduatın beş katı kadar olabilir. Bunun şöyle bir formülü vardır :
M = N/r, yani kaydi para miktarı = İlk mevduat / ihtiyat oranı
Devletler daha çok enflasyon dönemlerinde ihtiyat oranını artırır, deflasyon veya durgunluk dönemlerinde düşürürler[727].
Her bankanın kanuna ve nizama uymayacağı, bunlardan bir kısmının çek imkanını istismar ederek daha fazla kaydi para ihraç edebileceği düşünülürse kaydi para miktarının daha büyük boyutlara ulaşacağı tahmin edilebilir. Şuna dikkat çekmek gerekir ki, burada sözü edilen çeklerin tamamı vadesiz, günlük çektir. Vadeli çek konusu aşağıda gelecektir.
2- Karşılığı olmayan kağıt para
a- Devletin bastığı karşılıksız kağıt para
Bugünkü kağıt paralardan hiç birinin altından veya gümüşten bir karşılığı yoktur. Yani hazineler veya merkez bankaları, kendilerine getirilecek kağıt para karşılığında bir şey ödeme yükü altında değillerdir. Bu paralar, kanun gücüyle desteklenen ve alışkanlıkla dolaşıma devam eden ödeme araçlarıdır. Bugün bütün dünyadaki para sistemi böyledir[728].
Kağıt para rejiminde basılacak para miktarını para otoritesi belirler. Tüccar senetleri, hazine bonoları, altın, gümüş ve tahviller; kamu kuruluşlarına ait borçlar ve döviz alımları karşılığında para basılması olağan karşılanır. Bu sistemde paranın rahatlıkla dövize çevrilebilmesi ve ihtiyaçları karşılyayacak bir altın stokunun bulundurulması yeterli görülür[729].
Bugünkü kağıt para sisteminde para basımını sınırlayan bir şey de yoktur. Bütçe açıklarını kapamak, kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT’ler)[730] para ihtiyaçlarını, hatta zararlarını karşılamak için, bankaların iskonto ettikleri tüccar senetlerini merkez bankasına yeniden iskonto (reeskont) ettirmesi üzerine para basılması, para miktarının çoğalmasına ve değerinin önemli ölçüde düşmesine yol açmaktadır.
Madeni paralar gerçek bir değere sahipti. Bir altın veya gümüş para, dolaşımdan kaldırılsa bile dolaşımdaki kıymetine çok yakın bir kıymete sahip bulunuyordu.
Kıymetli maden karşılığı basılan kağıt paranın, bizzat bir maddi değeri yoktu, fakat belli miktarda altın veya gümüşü temsil ederdi. Bugünkü kağıt paralar ise üzerlerinde yazılı itibari değer dışında hiçbir gerçek değere sahip değillerdir. Bu sebeple para otoritesinin kararları veya çeşitli psikolojik sebepler, paranın değerini değiştirebilmektedir. Dolaşımdan kaldırılınca da hiç bir değeri kalmamaktadır.
Bankaların ürettiği kaydi para ise elden-ele dolaşan kağıt şeklinde herhangi bir nesne dahi değildir. Bugün, bir de büyük haksızlıklara ve karmaşaya yolaçacağa benzeyen bilgisayar parası ortaya çıkmıştır. Kaydî para merkez bankalarının kontrolündedir. Bugün para transferlerinde birinci sıraya çıkan bilgisayar parası nasıl kontrol edilecek ve bu konuda ortaya çıkacak ihtilaflar nasıl çözülecektir. Doğrusu para konusunda ciddi bir tıkanma vardır. Para olarak kullanılan araçlarda maddilikten maddesizliğe, somutluktan soyutluğa doğru bir gidiş vardır.
b- Özel kişi ve kuruluşların bastığı karşılıksız kağıt para
Özel kişi ve kuruluşlar devlet gibi para basamazlar. Düzenledikleri banknot, tahvil veya çeklerin karşılığını bir gün mutlaka ödemeleri gerekir. Bunların karşılıksız olmasından kasıt, düzenlendikleri sırada karşılığının bulunmamasıdır.
1) Banknot ve tahvil
Yukarıda Osmanlı Bankası tarafından ihracına müsade edilen tahvillerin sadece bir kısmının karşılıklı olduğu, kalanının karşılığının olmadığı ifade edilmişti.
3 Temmuz l915’te çıkarılan bir kanunla Osmanlı Bankası tarafından dolaşıma çıkarılacak banknotların ülkenin her trafında, gerek devletle vatandaş arasında ve gerekse vatandaşlar arasındaki ilişkilerde tıpkı para gibi dolaşımı mecburi tutulmuştu. Bu kanun yürürlükte bulunduğu sürece Osmanlı Bankası banknot bedellerini ödemekle sorumlu tutulmuyordu[731].
2) Vadeli çekler
Çek, bankada bulunan hesabtan ödeme yapılması için verilen yazılı talimattır. Hesapta para yoksa çek kesilmesi söz konusu olamaz. Dolayısiyle çekin vadelisi olmaz, onunla bankaya başvurulunca hesapta para varsa banka, tarihine bakmaksızın çekin karşılığını ödemek zorundadır.
Uygulamada buna uyulmadığı ve vadeli çeklerin para gibi dolaşarak para miktarını önemli ölçüde artırdığı görülmektedir. Bu aynen karşılıklı kağıt para rejiminde devletin, ileri bir tarihte bedelini ödemek üzere banknot çıkarmasına benzer bir işlemdir. Bunun Osmanlı Devletini ne gibi sıkıntılara soktuğunu yukarıda, Ahmet Cevdet Paşa'nın hatıralarında görmüştük. Vadeli çeklerin bugünkü ekonomi üzerinde tahribatının olduğunda da kuşku yokur.
II- PARANIN ÖZELLİKLERİ
Paranın iktisadî ve hukukî özellikleri vardır.
A- Paranın İktisadi Özellikleri
1- Para hazır satınalma gücüdür.
İstediğimiz mal ve hizmeti onunla hemen satınalabiliriz. Para dışındaki şeylerle bir mal veya hizmeti satınalmak zordur. Para her yerde, herkes tarafından kolayca kabul edilebilir ama para dışındaki şeyler öyle değildir.
2- Paraya doyum olmaz
Saklanması ve taşınması kolay ve insanların ona olan rağbeti devamlı olduğu için paraya olan arzunun sınırı yoktur. Ama yemenin, içmenin, giyinme ve barınmanın bir sınırı olur.
3- Paraya gösterilen itibar, değerini korumasıyla orantılıdır.
Düzenli olarak değerini koruyan para itibarlı paradır. Değerini koruyamayan para, insanları kendinden kaçırır. Herkes onu kısa sürede elinden çıkarmak ve değerini koruyabilen şeylerle değiştirmek ister. "Kötü para iyi parayı kovar." denmesi bundan dolayıdır.
4- Para nadir olur.
Nadir olması zor elde edilmesine ve değerini korumasına sebep olur.
5- Paraya güvenilmelidir.
Paraya olan güven, para otoritesine olan güvenle ilgilidir. Kıymetli maden olarak basılan paralarda bu o kadar önemli değildi. Ama bugün herhangi bir karşılığı olmadan basılan kağıt paraya güvenebilmek için onu çıkaran otoriteye güvenmek gerekir. Bu güveni sarsan her davranış, paranın değerini doğrudan etkiler. İktisadi hayatın, tabii kurallar içinde yürümesi için paraya olan güvenin devamlı olması gerekir.
B - Paranın Hukukî Özellikleri
Paranın hukuki özellikleri ile iktisadi özeliklerini ayırmak zordur. Biz bu başlık altında hukuki ilişkiler açısından paranın özelliklerini ortaya koymaya çalışacağız.
1 - Para bir hak ölçüsüdür
Ücretler, kira bedelleri, borçlar, nakdî ceza ve tazminatlar büyük ölçüde para ile belirlendiği için para bir hak ölçüsüdür. Para değerinin değişmesi, haksızlığa ve zulme yolaçar.
2 - Para özel bir maldır
Para diğer mallar gibi ihtiyaçları doğrudan gidermez. Yenilip içilmez, sofranın ekmeği, duvarın tuğlası olmaz. Ama ihtiyaçların tatminine vasıta olur. İhtiyaç duyduğumuz mal veya hizmeti onunla satınalırız.
Paranın üretimi diğer malların üretimi gibi değildir. Fırın, tuğla harmanı ve lastik fabrikası kurabilirsiniz ama para basma faaliyetinde bulunamazsınız. Bu faaliyet, ancak kamu adına devlet tarafından dikkatli ve özenli olarak yapılabilir. Eskiden altını ve gümüşü olan herkes darphanede kendisi için para bastırabilirdi ama kendi adına darphane kuramazdı. Bu haliyle para, o zaman da devlet tarafından basılmış olurdu.
Bu sebeple para diğer mallar gibi bir mal değil, özel bir maldır. Onun alım satımı da diğer mallardan farklı ve kendi tabiatına uygun olarak yapılmalıdır. Altın Gümüş ve Para Alım Satımı başlığı altında bu konu işlenecektir.
3- Para tayinle taayyün etmez
Yani bir malı veya hizmeti satınalırken gösterilen paranın kendisini vermek gerekmez. Onun yerine aynı para biriminden ve aynı değerde bir başka para verilebilir. Çünkü paranın kendisi değil, temsil ettiği satınalma gücü önemlidir. Ama diğer malların kendisi önemlidir.
Meselâ elinizdeki bir adet beşyüzbinliğe karşılık bir çift ayakkabı satınalsanız, ayakkabıcıya, onun yerine bir başka beşyüzbinlik veya beş adet yüzbinlik verebilirsiniz. Çünkü satıcı ayakkabıyı o paranın satınalma gücü karşılığında vermiştir. Bu satınalma gücünü öbür beşyüzbinlik nasıl temsil ediyorsa beş tane yüzbinlik veya on tane ellibinlik de temsil eder. Bunlardan hangisi verilirse verilsin satıcının talebi yerine gelmiş olur. Burada paranın kaç parçadan ibaret olduğu, kağıdının büyüklüğü, kağıt üzerinde yazılan yazıların şekli ve seri numarası önemli olmaz. Para altın veya gümüş olduğu zaman da durum aynıdır. Elindeki bir adet reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka reşat altınını verebilir.
Ama müşterinin beğenip satınaldığı ayakkabı yerine bir başka ayakkabı verilemez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Yani satınalma kararında ayakkabının rengi, deseni, dikiş özelliği, büyüklüğü, duruşu, görünümü vs. önem taşır. Bunlardan biri eksik olursa müşterinin rızası hilafına iş yapılmış olur ki, bu da alım satım kurallarına aykırıdır.
Paranın tayinle taayyün etmemesi şöyle bir hukuki sonuç doğurur. Bir mal peşin parayla dahi satınalınsa ona ödenecek bedel, akit anından ödeme anına kadar müşterinin zimmetinde bir borç olur. Gerçi satınalınan malın müşteriye teslim edilmesi de satıcının borcudur. Ama bu, belli bir malın teslim edilmesi borcudur, yoksa zimmette olan bir borç değildir.
Bir borcun zimmette olmasıyla olmaması arasında fark vardır. Zimmetteki borç, dengiyle ödenebilecek bir borçtur. Bir gemide giderken beşyüzbin liraya bir çift ayakkabı satınalan kişi parayı ödemek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hale gelmez. Müşteri bir başka beşyüzbin lira ile ayakkabının bedelini ödemeye zorlanabilir. Çünkü beşyüzbin liranın denize uçması akdi bozmaya sebep değildir. Ama müşteri daha teslim almadan ayakkabı denize uçsa alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o ayakkabı yerine bir başka ayakkabı almaya zorlanabilir, ne de satıcı o ayakkabı yerine başka ayakkabı vermek zorunda kalır.
4 - Paranın Dolaşım Hızı
Para biriminin belirli bir dönem, mesela bir sene içindeki ortalama el değiştirme sayısına paranın dolaşım hızı denir. Paranın dolaşım hızı, paranın temsil ettiği satınalma gücünü anlama bakımından, para miktarı ya da para arzı kadar önemlidir. Dolaşım hızının artması halinde, aynı para miktarı ile eskiye göre daha büyük meblağlarda ödeme yapmak mümkün iken, dolaşım hızı düşünce eskiye göre daha küçük meblağda ödeme yapılabilir. Bu sebeple parayla yapılabilecek ödemelerin toplam hacmi, para miktarı ile paranın dolaşım hızının çarpımına eşittir.
Paranın dolaşım hızı ile para talebi arasında bir zıtlık vardır. Paranın hızla dolaşıyor olması demek, elde uzun müddet beklememesi demektir. Aksine para talebinin artması demek, dolaşım hızının düşmesi demektir. Dolayısıyla bunlardan birine olumlu yönde etki eden bir faktör, diğerine aksi yönde etki edecek demektir.
III- KA⁄IT PARANIN FIKIHTAKİ YERİ
Fıkıh kitaplarımızın büyük çoğunluğu, madeni para sisteminin geçerli olduğu devirlerde yazılmıştır. Baş taraftaki bilgilerden anlaşılacağı üzere kıymetli maden karşılığı aranmadan basılan bugünkü kağıt paralarla madeni paralar arasında önemli farklar vardır. Biri gerçek kıymeti üzerinden işlem gördüğü halde diğerinin gerçek kıymeti, temsil ettiği değer karşısında yok gibidir.
Madeni para sisteminde felsler, gerçek değerlerinden yüksek bir değerle işlem gördükleri için kağıt paralara benzerler.
Kağıt paralarla eşyaya değer biçildiğine göre bunu para saymamak olmaz. Zaten felslerin para sayılmasının asıl sebebi de onlarla eşyaya değer biçilmiş olmasıdır. Bu konuda Ömer Nasuhi Bilmen’in tesbitleri yerindedir. Şöyle diyor:
«Kaime ve evrakı nakdiye denilen kağıt paralar ve bankaların istenilen zaman nakte tahvil edilen ve bedeli alınabilen banknotları nükut hükmündedir. Çünkü bunların altın ve gümüş gibi tedavülü müteareftir (adet haline gelmiştir). Bunların karşılıkları hakiki veya itibari olarak mevcut bulunmaktadır. Bunlar, hazır bir mal demektir ve ammenin (halkın) servetini teşkil etmektedir. Bunlardan kâfi miktara malik olanlar, fakir değil, zengin sayılmaktadır. Bunlar mücerred birer alacak senedi mesabesinde değildir. Bunların vasıtasiyle filhal istifade kabildir. Bunlar birer nakit, birer mübadele vasıtası olarak kabul edilmişlerdir. Velhasıl bunlar, sair nükut gibi istenildiği zaman sarf ve mübadele edilebilmekte ve birer kıymeti haiz olup ona göre muamele yapılmaktadır[732].»
Kağıt para çıkmadan yaşamış bulunan fakihlerin felslere yaklaşımı, onların kağıt paraya yaklaşımları ile ilgili ip uçları verebilir. Onlar felsler konusunda ikiye ayrılırlar. Bir kısmı felsleri altın ve gümüş paralar gibi saymazlar. Bir kısmı ise onları altın ve gümüş paralarla aynı kapsamda değerlendirir.
1- Felsleri altın ve gümüş paralar gibi kabul etmeyenler.
Meşhur dört mezhebin ağırlıklı görüşü felslerin altın ve gümüş paralar gibi olmadığı şeklindedir. Çünkü bunların para olması, siyasi otoritenin isteği ve toplumun bunu kabul etmesi iledir. Bu fakihler, tabii olarak kağıt parayı da aynı kategoriye sokacaklardır. Zira kağıt parada da benzeri özellikler vardır. Böyle bir para ile kendi tabiatında para olma özelliği taşıyan altın ve gümüşten basılan paralar aynı sınıfa konulamaz.
Para olma özelliğinin, altın ve gümüşün tabiatında var olduğunu anlamak için konuyu biraz açmak gerekir. Yukarıda para, “eşyaya değer olabilen ve serveti biriktirmeye yarayan bir ödeme aracı” diye tarif edilmişti. Altın, asrımızda para olarak kullanılmadığı halde serveti biriktirmenin en güvenilir aracı olmaya devam etmektedir. Eşyaya değer olmasına gelince, para olarak kullanılmamasının bu konuda etkisi varsa da diğer mallar içinde en kolay bu maden paraya çevrilebilir. Hatta dünya çapında düşünülürse altından daha değerli bir malın olmayacağı anlaşılır. Hiç bir paranın geçmediği yerde altın geçer. En değerli kağıt paralar bile, onu çıkaran otoritenin kararıyla değersiz hale gelebilir ama altını değersiz hale getirecek bir otorite yoktur. Gümüş de değerli bir madendir. Bugün değerinin azalması, çok miktarda üretilmesi yanında ona olan talebin azalmasıyla da ilgilidir. Eğer para olarak kullanılacak olsa, büyük ölçüde talep edilecek ve değeri artacaktır. Her şeye rağmen gümüş, değerli maden olmaya devam etmektedir. İşte bir çok fakihin, kendi tabiatında para olma özelliği bulunan altın ve gümüşü felslerle aynı hükme sokmamasının altında bu gibi sebepler yatar. Yoksa bu konuda ne bir ayet, ne de hadis vardır.
Felslerin altın ve gümüş paralar gibi değerlendirilmemesi iki sonuç doğurmuştur:
a- Şafiî mezhebine göre dolaşımda olsalar dahi felslerde faiz cereyan etmez[733]. Fels verip fels alırken bedellerden biri diğerinden fazla olabilir[734]. Hanefî mezhebine göre ise bunlarda ribe’n-nesie yani vadeye bağlı faiz olur ama ribe’l-fadl olmaz. Yani 10 felsi bir ay vadeli 11 felse satamazsınız ama, peşin olmak şartıyla 10 fels verip 11 fels alabilirsiniz[735].
b- Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebi hukukçularına göre felsler mudarebe sermayesi olarak kullanılamazlar[736]. Mâlikî Mezhebi ile İmam Muhammed’e göre felsler mudarebe ortaklığında sermaye olabilir[737].
2- Felsleri altın ve gümüş para gibi sayanlar
Tabiîn[738] döneminin büyük fakihlerinden Yezid b. Ebî Habîb (53-128 h. / 673-746 m.), Ubeydullah b. Ebî Cafer (öl. 99 h./ 718 m.), Yahyâ b. Saîd (öl.144 h. / 761 m.) ve Rabia (öl. 136 h./ 753 m.) ile İmam Malik (öl. l79 h./ 795 m.) ve İmam Muhammed (öl. l89 h./ 805 m.) altın ve gümüş dışında para olarak kullanılan maddeleri dinar ve dirhemler gibi para saymışlardır[739]. Bunlar kağıt parayı da aynı sayacaklardır.
İmam Muhammed’in konu ile ilgili görüşü şöyledir:
«Felslerle eşyaya değer biçilmesi onun para olduğunu göstermektedir. Mallara dinar ve dirhemlerle değer biçildiği gibi felslerle de değer biçilir. Öyleyse bunlar da paradır.
Felsler para olduğuna göre tayinle taayyün etmez. Dinar ve dirhemlerin akitte tayin edilmesi, tayin edilmemesi mesabesindedir[740].
Rabıtatü’l-alemi’l-İslâmî’nin fetva heyeti kağıt paraların aynen altın ve gümüş paralar gibi mübadele edilmesi gerektiğine dair bir fetva vermiştir. İslâm alemindeki yaygın kanaat bu doğrultudadır. Bugün bütün müslümanlar kağıt parayı kullanmakta ve muamelelerini ona göre yürütmektedirler. İleride bu konu üzerinede tekrar durulacaktır.
ONUNCU BÖLÜM
PARA VE BORÇ SENEDİ ALIM SATIMI (SARF)
Fıkıhta para alım satımı işlemine sarf (), bu işi yapan kişiye sarraf (), sarf işinin yapıldığı yere de masrif () adı verilir. Masrif Arapçada banka karşılığı olarak kullanılır. Eskiden alınıp satılan paralar çoğunlukla altın ve gümüş olduğu için Türkçede sarraf, altın ve gümüş ticaretiyle meşgul olan kişi anlamına gelir.
Kağıt para yaygınlaşıncaya kadar para deyince akla gelen altın ve gümüş idi. Bunlar darphanelerde basılır ve dünyanın her yerinde geçebilirdi. Basılı olmayanına para denmezdi ama bir çok yerde bunların külçeleriyle de alım satım yapılabilirdi. Bu sebeple para alım satımı ile altın ve gümüş alım satımı hep aynı esaslara göre yapılagelmiştir. Bugün para deyince altın ve gümüş değil, kağıt para akla gelir.
Altın, gümüş, dinar ve dirhemlerin alım satımını düzenleyen bir ayet yoktur ama hadisler vardır.
I- ALTIN VE GÜMÜŞ ALIM SATIMI
Önce konu ile ilgili hadisleri daha sonra da fakihlerin görüşlerini görelim.
A- Hadisler
Ali’nin torunu Ömer, babası Muhammed’den o da dedesi Ali’den şunu bildirmiştir: Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi: “Dinara karşı dinar, dirheme karşı dirhem olunca aralarında fazlalık olmaz. Kimin gümüşe ihtiyacı varsa altın vererek alsın. Kimin de altına ihtiyacı varsa gümüş vererek alsın. Sarf, al-ver şeklinde peşin olur[741].“
1- Altına karşılık altın gümüşe karşılık gümüş satışı
Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: Altına karşılık altın satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Gümüşe karşılık gümüş satmayınız; misli misline olursa o başka. Birini öbüründen farklı yapmayınız. Bunlardan biri peşin, diğeri veresiye olarak da satmayınız[742].”
Ebû Hüreyre’den rivayet ediliyor, Allah'ın Elçisi şöyle dedi: "Altına karşılık altın aynı ağırlıkta misli misline, gümüşe karşılık gümüş aynı ağırlıkta misli misline olur. Kim miktarı artırır ya da fazlasını isterse, o faizdir[743].”
Abdurrahman b. Ebî Bekre, Ebû Bekre'nin (r.a.) şöyle dediğini bildirmiştir: Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun şöyle dedi:
"Altına karşılık altın satmayınız, dengi dengine olursa o başka. Gümüşe karşılık gümüş satmayınız, dengi dengine olursa o başka. Gümüşe karşılık altını, altına karşılık gümüşü istediğiniz gibi satabilirsiniz[744].”
2- Dinara karşılık dinar dirheme karşılık dirhem satışı
Osman'ın (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme satmayınız[745].”
Ebû Hüreyre’den rivayet ediliyor, Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle dedi: “Dinara karşılık dinar olursa aralarında bir fazlalık olmaz. Dirheme karşılık dirhem olursa gene aralarında bir fazlalık olmaz.[746] “
3- Gümüşe karşılık altın satışı
Abdullah b. Ömer diyor ki; altına karşılık gümüş veya gümüşe karşılık altın satıyordum; geldim, Allah'ın Elçisi'ne bunu haber verdim. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki, “Biriyle böyle alım satım yaptığında arada bir takıntı kalırsa ondan ayrılma.[747]” Yani takıntıyı hallet sonra ayrıl.
Übâdetü’bnü’s-Sâmit'in (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Gümüşe karşılık altın elden ele peşin satıldığında fazla olmasının bir zararı yoktur, fakat veresiyesi olmaz. [748]“
4- Dinara karşılık altın satışı
“Übâdetü’bnü’s-Sâmit (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin şöyle dediğini bildirmiştir:
Altına karşılık altın, dinarı olsun külçesi olsun aynı ağırlıkta olur. Kim artırır veya artırma talebinde bulunursa ribaya girmiş olur[749] .
5- Dirheme karşılık gümüş satışı
“Übâdetü’bnü’s-Sâmit'in (r.a.) bildirdiğine göre Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Gümüşe karşılık gümüş, dirhemi olsun, külçesi olsun aynı ağırlıkta olur. Kim artırır veya artırma talebinde bulunursa ribaya girmiş olur[750].“
6- Dinara karşılık dirhem satışı
Abdullah b. Ömer diyor ki; Beqi’de deve satıyordum. Dinara karşılık satıyor yerine dirhem, dirheme karşılık satıyor yerine dinar alıyordum. Allah'ın Elçisi’ne geldim; Hafsa’nın evindeydi; “Allah'ın Elçisi, müsade eder misin, bir şey sormak isterim. Ben Beqi’de deve satıyorum; dinara karşılık satıyor, yerine dirhem alıyorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, bunu karşılık bunu veriyorum.” dedim. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki: ”Günün rayiciyle alır, aranızda bir şey bırakmadan ayrılırsanız bir zararı yoktur.[751]”
İbn Şihab b. Malik, Evs’in kendine şunu haber verdiğini söylemiştir: “l00 dinar satmak istemiştim, Talha b. Ubeydullah ilgilendi ve beni çağırdı. Konuştuk ve paramı almayı kabul etti. Dinarları aldı, elinde çevirmeye başladı. «Veznedarım ağaçlıktan gelsin de... » dedi.
Ömer olan biteni işitiyordu, hemen söze karıştı ve şöyle dedi:
«Vallahi (gümüşünü) alıncaya kadar ondan ayrılma. Çünkü Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: Altına karşılık gümüş ribadır; al-ver şeklinde peşin olursa o başka.[752]”
7- Boncuklu kolye satışı
Fadâle b. ‘Ubeyd diyor ki, Hayber günü boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı 12 dinara satın aldım. Altınlarını ayırdım baktım, 12 dinardan fazla tutuyor; durumu Allah'ın Elçisi'ne anlattım dedi ki, “Altınlar ayrılmadan satın alınmaz[753].”
Haneş dedi ki, bir savaşta Fadâle b. Ubeyd ile birlikteydik, bana ve arkadaşlarıma altınlı gümüşlü ve mücevherli bir tek gerdanlık düştü. Onu satınalmak istedim ve Fadâle b. Ubeyd’e sordum, dedi ki, “Onun altınlarını çıkar bir kefeye koy, senin altınını da diğer kefeye koy; sonra misli misline olmadıkça alma. Çünkü Allah'ın Elçisi'nin şöyle dediğini işittim: “Kim Allah’a ve Elçisi'ne inanıyorsa misli misline olmadıkça almasın[754].”
B- MEZHEPLERİN GÖRÜŞLERİ
Yukarıdaki hadislerle konan yasaklar hususunda bütün mezhepler görüş birliği içindedirler. Buna göre:
İster külçe olsun, ister eşya olsun, isterse basılı para olsun, altın altınla ve gümüş gümüşle değiştirilince değişimin eşit ağırlıkta ve peşin olması gerekir. Aksi halde faiz olur.
Meselâ bir kimse elindeki 10 tane Reşat altınını verip karşılığında kuyumcudan bilezik almak isterse altınlar terazinin bir kefesine, bilezikler de diğer kefesine konur. İkisi aynı ağırlıkta olunca altınları kuyumcu, bilezikleri de müşteri alır. Bilezikler için işçilik talep edilemeyeceği gibi altınlar için de fazla bir şey istenemez. Aksi taktirde faize girilmiş olur.
Gümüşün gümüşle değişimi de böyledir. Elindeki gümüşleri verip bir gümüş kemer almak isteyen aynen yukarıdaki gibi yapar. Bedeller aynı ağırlıkta da olsa birinin daha sonra ödenmesi faiz olur.
Altın, gümüşle değiştirilecek olursa değişimin peşin yapılması şarttır. Bedellerden birinin ödenmesinde meydana gelecek bir gecikme faiz sayılır. Meselâ, bir kimse altın bilezik vererek gümüş kemer almak isterse, kemeri aldığında bileziği vermesi gerekir. Biri altın diğeri gümüş olduğu için ağırlıklar farklı olabilir, ama burada bedellerden hiç birisi daha sonraya bırakılamaz. Aksi halde faize girilmiş olur. Bunlar, yukarıdaki hadis-i şeriflerin belirlediği hükümler olduğundan mezheplerin bu hususlarda farklı görüşü yoktur. Bu hadisleri yorumlamada farklılıklar olmuştur. Onları aşağıya alıyoruz.
1- Hanefî Mezhebi
Hanefîler yukarıdaki şartlara şunları da eklemişlerdir :
(1) Altın ve gümüş alım satımında hiyar-ı şart, yani taraflardan birine belli bir süre muhayyerlik tanınamaz. Bedeller teslim alınınca işlem bitmiş olmalıdır. Eğer böyle bir şart koşulursa akit fasid olur. Bu fesat şartı hemen oracıkta kaldırılırsa akit sahih olur. Ancak görme muhayyerliği (hiyâr-ı rü’yet) ile kusur muhayyerliği (hıyâr-ı ayb) vardır[755].
Para olarak basılmış altın ve gümüşte görme muhayyerliği olmaz. Çünkü bunlar tayinle taayyün etmediği için[756] geri vermekle akit bozulmaz. Bu durumda yerine emsalini almak gerekir.
(2) Altın ile altını veya gümüş ile gümüşü değiştirirken bunların eşit ağırlıkta olduğunun taraflarca bilinmesi gerekir. Bedeller eşit ağırlıkta olduğu halde taraflar bunu bilmezse yaptıkları alım satım geçersiz olur.
(3) Alınan paraların bir kısmı düşük ayarlı çıktığı için geri verilirse aktin onlarla ilgili kısmı bozulmuş olur. Mesela l00 dinar verip l200 dirhem satın alan kişi, daha sonra dirhemlerden 240 tanesinin düşük ayarlı (züyuf) olduğunu görürse sadece bu 240 tanesini geri verme hakkı doğar. Buna karşılık verdiği otuz dinarı geri alır.
Yahut 22 ayar diye on adet bilezik alan kişi daha sonra bileziklerden ikisinin l8 ayar olduğunu tespit ederse sadece bu iki bileziği geri verir, diğerlerini vermez.
(4) Sarf yoluyla satınalınan para, altın veya gümüş teslim alınmadan onunla yeni bir işleme girişilemez. Bunlar, teslim alınmadan hibe edilemez, satılamaz, ve sadaka olarak verilemez.
(5) Dinar veya dirhem kendi cinsinden bir paraya karşılık bir başka şeyle birlikte satılırsa bu paranın o dinar veya dirhemden daha çok olması gerekir. Çünkü bu durumda fazla olan kısım birlikte satılan şeyin bedeli olur. Ama ödenen para karşı taraftaki cinsiyle eşit miktarda veya daha az olur, yahut miktar bilinmezse akit batıl olur. Bedellerin karşılıklı olarak teslim alınması da şarttır. Ödenen para farklı cinsten ise tek şart bedellerin karşılıklı olarak teslim alınması olur.
Mesela Gümüş süslemeli bir kılıcın üzerindeki gümüşler 50 dirhem kadar olsa; 50 dirhemi peşin, 50 dirhemi de veresiye olmak üzere bu kılıç l00 dirheme satılmış olsa, alınan 50 dirhem kılıçtaki gümüşün bedeli, kalan 50 dirhem de kılıcın bedeli kabul edilerek bu işlem geçerli sayılır. Kılıç teslim edilmeden taraflar ayrılırlarsa bakılır, eğer üzerindeki gümüş süslemeler, bir zarar vermeden çıkabiliyorsa gümüş süslemelerle ilgili satış batıl, kılıçla ilgili satış geçerli olur. Ama bunlar kılıca zarar vermeden çıkarılamıyorsa satış tümüyle batıl olur.
(6) Dinar veya dirhem vererek gümüş bir kab satın alan kişi, bedelin tamamını ödemeden, satıcı ile birlikte o yerden ayrılsa kabın, bedelini ödediği bölümüne ortak olmuş olur. Müşteri, bedeli tam ödememekle kusurlu davrandığından muhayyer olmaz. Ancak kabı aldıktan sonra onun bir kısmının başkasına ait olduğu ortaya çıkarsa müşteri kabı geri verebilir. Çünkü bunda bir kusuru yoktur. Hak sahibi olan taraf, hakimin akdi feshetmesinden önce bu satışa rıza gösterirse akit geçerli olur.
(7) Bir külçeyi satın aldıktan sonra onun bir kısmının başkasına ait olduğu ortaya çıkarsa arta kalan kısım, bedeli karşılığında müşterinin olur. Bu durumda onun bir muhayyerliği yoktur. Çünkü külçenin bir kısmını almanın zararı olmaz. Bu, hak sahibinin, teslimden sonra ortaya çıkması halinde olur. Ama külçeyi teslim almadan ortaya çıkarsa, müşteri payına düşeni alıp almamakta serbest olur. Dinar ve dirhem alımlarında da durum aynıdır.
(8) İki dirhem ile bir dinar, bir dirhem iki dinara satılabilir. Bu satışta dirhem dirheme, dinar dinara karşılık, kalan bir dirhem ile bir dinar da bir birine karşılık sayılır. Aynı şekilde 11 dirhem, 10 dirhem 1 dinar karşılığında satılabilir. Bu durumda 10 dirhem, diğer 10 dirheme karşılık sayılır, kalan 1 dirhem de 1 dinarın karşılığı kabul edilir.
(9) Dirhem olarak borçlanmış olan kişi, onun yerine dinar verebilir. Mesela 10 dirhem borcu olan bunu 1 dinar ödeyerek kapatabilir. Bu durumda tarafların karşılıklı rızası şart olur.
(10) Başka maden katılarak ayarı düşürülmüş olanlarda altın veya gümüş miktarı fazla ise saf altın veya gümüş gibi işlem görürler. Bunlar, saf altın veya gümüşle ya da birbirleriyle değiştirildiğinde aynı ağırlıkta olmaları gerekir. Altın veya gümüş miktarı daha az ise o zaman bunlar diğer mallar gibi sayılırlar. Saf altın veya gümüş bunlarla değiştirildiğinde bakılır; eğer saf olanın miktarı, bunların içindeki altın veya gümüş miktarından fazla ise bu satış caizdir. Çünkü bu durumda fazla olan kısım, katkı maddesinin karşılığı sayılır. Ama saf olanın miktarı öbürünün içindeki altın veya gümüş kadar, yahut daha az olur, ya da miktarlar bilinmezse satış caiz olmaz. Çünkü ilk iki durumda faiz olur, üçüncüsünde de faiz tehlikesi bulunur.
Bunlar bir birleriyle değiştirildiği zaman eşitlik aranmaz. Ama her durumda değişimin peşin olması şarttır.
(11) Mağşuş, yani içindeki katkı maddesi, saf altın veya gümüşten az olan paralar dolaşımda ise tayinle taayyün etmez. Dolaşımdan kalkmışsa o zaman tayinle taayyün[757] eder. Bu paralar tartıyla, sayıyla; hem tartı hem de sayıyla işlem görebilirler.
(12) Altını veya gümüşü katkı maddesine eşit durumda olan paralar, alım satımda ve ödünçte altını ve gümüşü çoğunlukta olanlar gibi sayılır ve ancak tartı ile işlem görürler. Fakat bunlar sarf konusunda mağşuş para sayılırlar. Yani saf dinar verilip katkı maddesi yarıyarıya olan dinar alınınca saf dinarın ağırılığının öbürünün yarı ağırlığından biraz fazla olması yeterli olur. Mesela 7 gr. ağırlığında olup yarısı katkı maddesi olan bir dinar, 4 gr. saf dinara alınabilir.
(13) Felsler veya mağşuş paralar dolaşımdayken bunlarla bir şey satınalınsa da henüz ödeme yapılmadan dolaşımdan kalksalar veya piyasadan çekilmiş olsalar, böyle bir parayı bulup ödeme yapılamayacak gibi ise Ebu Hanîfe’ye göre akit batıl olur. Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre akit batıl olmaz. Ebu Yusuf’a göre bu paraların alım satımın yapıldığı günki değerini, İmam Muhammed’e göre de bunların dolaşımda olduğu son günki değerini ödemek gerekir[758] .
2- Şafiî Mezhebi
Hadislerle ortaya konan yasaklara, Şafiîlerin ictihad yoluyla yaptıkları bazı eklemeler vardır. Onları şöyle sıralayabiliriz:
(1) Borç takası yapmak caiz değildir. Çünkü bu bir borcu, diğer borca karşılık satmaktır. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, vadeli borcu vadeli borca karşılık satmayı yasaklamıştır:
(2) Altınla altını, gümüşle gümüşü değiştirirken bedellerden birinin daha değerli veya işlenmiş olmasına bakılmaz. Aynı ağırlıkta olup olmadıklarına bakılır.
(3) Ribevî yani faize konu olan mal[760], bir başka malla karışık olarak satılıyorsa bakılır; eğer ödenecek bedel gene aynı cinsten ribevi bir mal veya o ribevi malla karışık bir mal ise bu satış batıl olur. Buna göre;
a- Karışık bedeller aynı özellikleri taşıyabilirler. Bir ölçek acve hurması ile bir dirhemi, gene bir ölçek acve hurması ile bir dirheme karşılık satmak gibi.
b- Bedellerde miktar farklılığı olabilir. Bir ölçek hurma ile bir dirhemi iki ölçek hurmaya veya iki dirheme satmak gibi.
c- Aynı cinsten olmakla birlikte farklı özellikteki şeylerin karışmı olabilir. Sağlam ve hurda altın paraları sağlam veya hurdaya ya da her ikisinden oluşan bir bedele karşılık satmak gibi.
Bütün bu satışların batıl olmasının sebebi, Muhammed'in boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığın, altınları ayrılmadan altına karşılık satılmasını yasaklamış olmasıdır. Çünkü bedellerin birinde iki ayrı mal olunca öbür bedelde bulunan şeyler, bu malların karşılığı olarak kıymetine göre bölünecektir. Bu bölme tahmini bir değerlendirme ile olur. Tahminde hata olabilir. Her iki dirhem aynı yerde basılmış ve her iki hurma aynı kabla ölçülmüş olsa bile bu işlem, bir bedelin diğerinden fazla olmasına veya bedellerin eşitliğinin bilinememesine sebep olabilir.
Bedeller farklı cinslerden ribevi mal olursa satış caiz olur. Mesela boncuk ve altından oluşan bir gerdanlık gümüşe karşılık satılabilir. Bunun tek şartı bedellerin peşin ödenmesidir[761].
3- Malikî Mezhebi
Malikî Mezhebi'nin, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş ve altına karşılık gümüş satışı konusunda koyduğu kuralları şöyle sıralayabiliriz:
(1) Böyle bir satışta, bedellerin ödenmesinde bir gecikme olmamalıdır. İmam Mâlik’e şöyle bir soru sorulmuştu:
Bir kişi, dirhem satınalmak için sarrafa dinar veriyor. Sarraf dinarı tartarak çekmecesine koyuyor, dirhemleri de çıkararak müşterisine veriyor. Böyle bir işleme ne dersiniz ?
İmam Malik dedi ki; “Bu benim hoşuma gitmez. Dirhemlerini çıkarıp tartıncaya kadar dinara dokunmasın. Sonra dinarı alıp dirhemleri verir[762]."
Sarf işleminde gecikme üç şekilde olabilir:
a- Sarf akdi, taraflardan birinin bedellerden bir şeyi az da olsa bekletmesi şartıyla yapılabilir. Böyle bir akit fasid olduğu için akdin tamamı feshedilir.
b- Sarf akdi şartsız yapıldıktan sonra taraflardan biri diğerini sarfa konu olan şeylerden biri için bir miktar bekletebilir. Bu durumda akdin gecikmeye konu olan şeyle ilgili bölümü bir dinarı geçerse iki dinarlık sarf akdi bozulur. Bozulma bu esasa göre yürür. Tamamlanan kısımda sarf akdinin geçerli sayılıp sayılmaması ile ilgili iki görüş vardır:
1) Sarf akdi geçersizdir, görüşü. Bu İbn’ül-Kasım’ın el-Müdevvene’de geçen görüşüdür. Muhammed b. el-Mevvaz da bu görüştedir. Çünkü taraflar bedeli geciktirme niyetiyle sarf akdi yapmakla suçlanırlar.
2) Sarf akdi geçerlidir, feshedilmez görüşü. İbn’ül-Kasım’ın İbn’ül-Mevvaz‘ın kitabında geçen görüşü böyledir.
c- Sarf akdi şartsız olarak yapılır ama unutma, yanılma hırsızlık ve diğer sebeplerle bedellerde gecikme olabilir. Bu durumda sarf, sözleşmedeki şekliyle geçerli olur. Bedellerde, geciken kısım kadar bir azaltamaya gidilip gidilmeyeceği hususu ihtilaflıdır. Mesela dinarlarla dirhemler değiştirilirken bir dirhem noksan çıksa ve alacaklı taraf “Ben noksan kalanı istemiyorum.” dese ve ödemesini tam yapsa İbn’ül-Kasım’a göre bu caiz değildir. Bir dinarlık sarf bozulur. Noksan çıkan kısım bir dinardan fazla ise iki dinarlık kısım bozulur. İşlem hep buna göre yürütülür. Eşheb’e göre, alacaklı taraf vazgeçerse ödemede bir eksiltmeye gidilmez[763].
2- Sarf işleminde bedelin tamamı ödenmezse akit batıl olur. Buna göre;
a- Alınan bir takının bedelinin bir kısımı ödenmezse satış geçersiz (batıl) olur.
b- l00 dinar borcun l000 dirhem olarak ödenmesi için taraflar anlaşsa da borçlu bunun 900 dirhemini verip gitse anlaşma geçersiz olur. Bu durumda borçlu, ödediği 900 dirhemi geri alır ve 100 dinarlık borcu aynen devam eder.
c- Veresiye satıştan doğmuş bin dinarlık borca karşılık bir altın taç vermek üzere anlaşma yapılsa ve taç teslim edilmeden taraflar ayrılsalar akit batıl olur.
d- Her bir dinarı 20 dirheme karşılık olmak üzere l00 dinar bozdurmak için anlaşma yapılsa ve bunun 50 dinarı ödendikten sonra taraflar ayrılsa akdin tamamı batıl olur. Yoksa 50 dinarın karşılığını almak caiz olmaz.
3- Bedeller ödendikten sonra tespit edilen bir kusur akdin tamamının iptalini gerektirmez. Mesela l00 dinar verilip 2000 dirhem alındıktan sonra dinarlardan 50 tanesinin düşük değerde olduğu ortaya çıksa da geri verilse akdin sadece bu 50 dinarlık bölümü batıl olur. Çünkü burada yukarıdakinin aksine işlem tamamlanmıştır. Zira karşı taraf isterse o 50 dinarı, düşük değerde olmasına rağmen geri vermeyebilir.
4- Dinar satarken yarısına karşılık dirhem, diğer yarısına karşılık da fels ödenmesi şart koşulabilir.
5- Altın ile kumaş birlikte, dirheme karşılık satılacak olsa ve dirhemler eksik ödenerek taraflar ayrılsa satış batıl olur. İmam Malik’e göre, kumaşla birlikteki altının değeri pek az ise bu işlem yapılabilir, çünkü o zaman sarf işlemi sayılmaz. Ama altın çoksa, bedelin tamamını ödese dahi bu işte hayır olmaz[764].
4- Hanbelî Mezhebi
Hanbelî Mezhebi'nin, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş ve altına karşılık gümüş satışı konusunda koyduğu kurallar şöyle sıralanabilir:
1) Sarf akdi yapan bir kişi, bedelin bir kısmını teslim aldıktan sonra ayrılıp gitse akdin, teslim aldığı kısmla ilgili olanı sahih, kalanı batıl olur. Mesela bir kimse sarrafa 2 dinar verip 20 dirhem satınaldıktan sonra dirhemlerden 10 tanesini teslim alıp ayrılsa akdin yanlız 10 dirhemlik bölümü sahih olacağından verdiği 2 dinarın 1 tanesini geri alması gerekir.
2) Özellikleri belli altın veya gümüşü karşılıklı borçlanma suretiyle satmak, henüz ayrılmadan bedelleri teslim etmek şartıyla caizdir. Mesela taraflar, yanlarında bulunmayan 1 dinarı 10 dirheme sattıktan sonra borç almak veya birini gönderip getirtmek yahut dınarın bulunduğu yere birlikte yürümek suretiyle bedelleri birbirlerine ödeseler akit sahih olur.
3) Mağşuş paralar, kendi cinsleriyle veya başka cins paralarla alınıp satılabilir. Alanlar o paraları tanıyor olmalıdırlar. Tanımıyanlara satılamaz.
4) Sarf işlemi, şu dinarların bu dirhemlerle değiştirilmesi gibi belli iki cins üzerinden yapılır da sonra bir kusur ortaya çıkarsa bakılır:
a- Kusur, bunlardan birinde az da olsa başka cinsten bir katkı maddesinin bulunması (ğışş-ı yesîr) ise akit batıl olur.
Katkı maddesi bedelin tamamında değil de bir kısmında olursa sadece akdin o kısmı batıl olur. Kalan kısmla ilgili akit sahih olduğundan bu kısmın bedeli ödenir. Mesela 2 dinar verilip 20 dirhem satınalındıktan sonra dirhemlerin on tanesi kusurlu çıktığı için geri verilse kalan on dirhemle ilgili satış geçerli olur.
b- Bedelin kendi cinsinden bir kusuru olduğu ortaya çıkınca alıcı muhayyer olur; dilerse akdi fesheder, dilerse sağlamıyla onun arasındaki farkın başka cinsten ödenmesi şartıyla bedeli elinde tutar. Mesela 1 dinar verilip 10 dirhem alınsa, sonra dirhemlerin kırpılmış veya törpülenmiş olduğu ortaya çıksa, müşteri isterse akdi fesheder, isterse onlarla sağlam dirhem arasındaki farkı bir başka cinsten alarak onları elinde tutar.
Ödenecek fark altın veya gümüş cinsinden değilse daha sonra da ödenebilir.
5- İki kişi bir birine farklı para cinsleriyle borçluysalar bunların takası caiz değildir. Mesela birinin diğerine altın borcu, diğerinin de berikine gümüş borcu olsa ve bunları takas etseler sahih olmaz.
6- Borcun farklı cinsten para ile ödenmesi caizdir. Mesela dinar borcu olan bunu dirhemle ödeyebilir. Borç taksit taksit ödeniyorsa, her bir ödeme ayrı bir akit sayılır. Her defasında borcun ne kadarının ödendiği belli olmalıdır. Böyle yapılmaz da hesap sonraya bırakılır, sarf işlemi işin sonunda yapılırsa caiz olmaz. Bu durumda taraflardan her biri diğerine borçlu sayılır. Hesabın yapıldığı gün bedellerden birinin hazır edilmesi ve dirhemlerin, ödeme günlerindeki değerden değil, o günki değer üzerinden kabul edilmesi gerekir[765].
5- Zahirî Mezhebi
Zahirî Mezhebi'nin, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş ve altına karşılık gümüş satışı konusunda koyduğu kurallar şöyle sıralanabilir:
1- Altınla birlikte başka bir şey bulununca bu şey ister ona karıştırılmış, ister eklenmiş isterse dinarların veya başka altın paraçalarının arasına konmuş olsun bunu altına karşılık satmak caiz olmaz. Ödenen altın öbüründen ister ağır olsun, ister az, isterse eşit olsun farketmez. Öbür altın saf olarak ayrılmadıkça bu satış yapılamaz.
Gümüşte de durum aynıdır; sarı, altın veya başka bir şey gümüşe karıştırılmış veya eklenmiş ya da onunla bir araya konmuşsa, dirhem şeklinde olsun, olmasın onun gümüşe karşılık satılması asla caiz olmaz Bu satış gümüşün ağırlığından fazlaya da noksanına da eşitine de olmaz. Gümüş saf olarak ayrılmadıkça satış yapılamaz. Satılan şey ister süslü bir kılıç, ister süslenmiş mushaf, ister kaşlı yüzük, ister altın süslemeli gümüş, ister içine gümüş veya[766] sarı karıştırılmış dinar, ister herhangi bir karışımı olan dirhem olsun farketmez.
Bu hükümler, karışımda karıştırılan şey belli oluyorsa geçerli olur. Eğer belli olmaz ve gözükmezse o, saf altın veya gümüş hükmünde olur. Çünkü isimler farklılıkları belirleyen özelliklere göre konur.
Bunun delili şudur: Allah'ın Elçisi Muhammed, aynı ağırlıkta olmadıkça, altına karşılık altının ve gümüşe karşılık gümüşün satışını yasaklamıştır. Eğer bunlardan birine bir şey karıştırılır veya eklenirse, bunların aynı ağırlıkta olduklarını belirlemeye imkan kalmaz.
Alltınla birlikte olan şey gümüş değilse peşin olmak şartıyla gümüşe karşılık satılabilir. Aynı şekilde gümüşle birlikte olan şey, altın değilse peşin olmak şartıyla altına karşılık satılabilir.
2- Yukarıdaki hükümler karışık olanın saf altın veya gümüşe bedel tutulduğu durumlarla ilgilidir.
İçine başka bir maddenin karıştırıldığı belli olan (mağşuş) dinar ve dirhemlerin kendileri gibi karışık olan cinslerine karşılık satışı şu usulle yapılabilir: İçine mesela, sarı karıştırıldığı belli olan dirhemdeki gümüş, öbüründeki sarıya karşılık, öbüründeki gümüş de berikindeki sarıya karşılık tutulur. Bu durumda ister bedellerden biri diğerinden fazla, ister eşit olsun, isterse bunlardan biri veya her ikisi tahminle belirlenmiş olsun farketmez. Çünkü sarıyı gümüşe karşılık satmak caizdir.
İçine gümüş karıştırıdığı belli olan (mağşuş) dinarlar aynı özellikteki dinara karşılık satılırken, bundaki gümüş, öbüründeki altına karşılık, bundaki altın da öbüründeki gümüşe karışılık tutulur. İster bedellerden biri diğerinden fazla, ister eşit olsun, isterse bunlardan biri veya her ikisi tahminle belirlenmiş olsun farketmez. Ama burada değişimin peşin olması şarttır. Çünkü altına karşılık satılan şey gümüştür[767].
3- Dinar borcu olanlar borçlarını dirhem olarak, dirhem borcu olanlar da dinar olarak öderlerse tam faiz olur. Çünkü Muhammed ,ona dua ve selâm olsun, bunların değişiminin peşin yapılmasını şart koşmuştur. Böyle bir işlem peşin alım satım sayılmaz.
4- Altına karşılık altın veya gümüşe karşılık gümüş satılır da taraflardan biri, henüz ayrılmadan aldığı şeyde bir kusur bulursa muhayyer olur; ister bu satışı bozar, isterse kusurlu olanın değiştirilmesini talep eder. Çünkü alım satım henüz tamamlanmış sayılmaz.
Kusur, taraflar ayrıldıktan sonra bulunur ve bu başka bir şeyin karışması kusuru olursa alım satımın tamamı feshedilir.
Alınan şeyin bir kısımının başkasına ait olduğu ortaya çıtığında da akdin tamamı bozulur.
Eğer kusur, satın alınan şeyin kendisindeyse, mesela o şeyin kırık olması ya da tabii olarak değeri düşük bir cins altın veya gümüş olması ise bakılır; eğer akit sırasında bedellerin bu gibi şeylerden uzak olması şart koşulmuşsa satışın tamamı feshedilir. Böyle bir şart koşulmamışsa ilgili taraf muhayyer olur. İsterse herhangi bir şey talep etmeksizin bedeli kabul eder, isterse akdin tamamını fesheder[768].
C- Sarfla İlgili Değerlendirme
Mezheplerin sarf, yani dinara karşılık dinar, dirheme karşılık dirhem ve dinara karşılık dirhem satışı konusunda koydukları şartlar, onların faiz anlayışını yansıtır. Görüşlerini verdiğimiz mezhepler faizi, alım satımın yasak bölümü saymış, onun borçtan gelir elde etmekten ibaret olduğunu kabul etmemişlerdir. Buna delil olarak Allah'ın Elçisi'nin altın ve gümüş satışı ile ilgili sınırlamalarını göstermişlerdir. Bu kitabın faiz bölümünde bu yaklaşım tenkit edilmiş ve Allah'ın Elçisi'nin koyduğu yasakların, sadece alım satım adı altında faizli işlem yapma yolunu kapamaya yönelik olduğu anlatılmıştır. Çünkü faiz yiyenler öteden beri “Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” derler[769]. Allah alım satımı helâl, faizi haram kıldığı için bu zihniyette olanlar, alım satım yolunu kullanarak faiz yasağını delebilirler. Nitekim daha önce, bey b'il-vefa, bey b'il-istiğlâl, muamele-i şer'iyye gibi işlemlerle faiz yasağının nasıl delindiği örnekleriyle görülmüştür. Eğer hadisler bu açıdan değerlendirilseydi o yollara kimse giremezdi. Yoksa Allah, alım satım ile faizli işlemi kesin olarak ayırmış, alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmışken Allah'ın Elçisi'nin alım satımın bir bölümünü faiz kapsamına sokmuş gibi gösterilmesi kabul edilemez. Çünkü o da borç faizinden başka faizin olmadığını söylemiştir. Şu sözler ondan rivayet edilmiştir:
“Elden ele (yani peşin) olanda faiz olmaz[770].”
“Faizli işlem yalnızca borçta olur[771].”
“Dikkat edin, faiz sadece vadeli işlemde olur[772].”
Mezheplerin altı malın alım satımını düzenleyen hadislere bakarak faizli işlemi alım satımın yasak bir bölümü saymaları, sarfla ilgili anlaşılmaz şartlar ileri sürmelerinin önünü açmıştır. İmam Malik'in, sarf işleminde, sarrafın satın aldığı dinarları tartarak çekmecesine koyduktan sonra satıcıya ödeyeceği dirhemleri vermesini hoş görmemesi[773]", Şafiîlerin borç takasını caiz görmemeleri[774], Hanbelîlerin farklı para cinsleriyle olan borçların takasını caiz görmemeleri[775] ve Zahirî Mezhebinin, "Dinar borcunun dirhem olarak, dirhem borcunun da dinar olarak ödemesini tam faiz." sayması bu bakış tarzının ürünüdür. Yoksa bu işlemlerin, faizli ödünce yol açmayacağı açıktır.
Faiz, alım satımdan elde edilen kâr değil, borcun getirisinden ibarettir. Bir ay sonra 110 lira almak üzere 100 lira vermek satış değildir. Çünkü satışta bedeller az çok farklı olur. 100 lira verip bir ekmek alınırsa iki bedelden biri 100 lira, diğeri de ekmektir. Bunlardaki farklılıktan dolayı bir kimse diğerindeki malı almak için kendi malını vermeye razı olur. Ama faizde verilen 100 liranın yerine gene bir 100 lira, bir de fazladan bir şey alınır. Faiz, o fazlalığın adıdır.
Daha geniş bilgi için Alım Satım ve Faiz bölümünde Alım Satım Perdesi Altında Faizli Ödünç, başlağı altında verilen bilgilere bakılabilir.
II- FELS SATIŞI
Bundan önce sarf, yani dinara karşılık dinar, dirheme karşılık dirhem ve dinara karşılık dirhem satışı ile ilgili kuralları gördük. Bunlar dolaşımdan kalkınca altın veya gümüş olarak değer görür. Bu madenler her yerde ve her zaman değerlidir.
Kağıt para, siyasi otoritenin baskısı ve insanların onu kabulü ile bir değer kazanır. Bu sebeple yetkililerin bir kararı, bu parayı değersiz hale getirebilir. Bunların milli sınırlar dışında para sayılması, uluslararası anlaşmalara, devletin itibarına ve insanların bunu kabul etmelerine bağlıdır.
Eskiden, gerçek değerinin üstünde bir değerle dolaşımda bulunması açısından kağıt paraya benzeyen fels vardı. Sarf kurallarını gördükten sonra fels satışı ile ilgili kuralları da görürsek eski fakihlerin para satışı konusuna nasıl yaklaştığını daha iyi tespit edebiliriz.
Fels satışını düzenleyen bir ayet veya hadis yoktur. Fels ile ilgili kurallar, fakihlerin görüş ve yorumlarından ibarettir. Şafiî ve Zahirî mezhepleri fels satışını özel bir kurala bağlamazlar, Hanefî, Malikî ve Hanbelîler felsin veresiye satışını faiz sayarlar, bir kısım fakihler de fels satışını altın ve gümüş satışıyla aynı kurallara bağlarlar.
A - Felslerin Satışını Özel Bir Kurala Bağlı Görmeyenler
Şafiî mezhebine göre fels verip fels alırken bedellerden biri diğerinden fazla olabilir. Birinin peşin diğerinin veresiye olmasına da bir engel yoktur[776]. Çünkü Şafiî mezhebinin belirlediği faiz illetlerinden hiç biri felslerde bulunmaz. Felsler ne altın ve gümüşten yapılmıştır, ne de bir gıda maddesidir. Şafiîlere göre, bedelini bir ay sonra 110 fels olarak almak şartıyla peşin 100 fels satılabilir.
Zahiri mezhebi de felselerin her türlü satışını caiz görür ve Çünkü bunlar, faizle ilgili hadislerde sayılan altı maddeye girmezler[777].
B- Felslerin Veresiye Satışını Faiz Sayanlar
Hanefî mezhebine göre veresiye olarak fels verip fels almak faiz (ribe'n-nesie) olur. Çünkü değiştirilen şeyler aynı cinstendir[778].
Malikî mezhebine göre de bir felsi veresiye iki felse satmak caiz değildir. Çünkü onlar, her çeşit eşyayı kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirmeyi faiz (ribe’n-nesie) sayarlar[779].
C- Fels Satışını Dinar ve Dirhem Satışıyla Aynı Görenler
Tabiînden[780] Yezid b. Ebî Habîb (53-128 h./673-746 m.), Ubeydullah b. Ebî Cafer (öl. 99 h./ 718 m.), Yahyâ b. Saîd (öl.144 h./ 761 m.) ve Rabîa’nın (öl. 136 h./ 753 m.) altın ve gümüş dışında para olarak kullanılan maddeleri dinar ve dirhemler gibi saydıkları bildirilmektedir.
Leys b. Sa’d (94-175 h./ 713-791 m.); Yahya b. Said ve Rabia’nın şu görüşünü nakleder: “Felsi felsle değiştirirken fazlalık veya gecikme mekruhtur. Çünkü artık o, dinar ve dirhemler gibi basılı para olmuştur[781].“
İmam Malik'e göre felsleri değiştirme, ne göz kararı ile, ne tartıyla ne de ölçekle olur. Bu şekilde, misli misline peşin de olmaz veresiye de. Sayıyla bir felsi bir felsle değiştirmenin sakıncası yoktur. İster peşin, ister veresiye olsun bir fels verip iki fels almak caiz değildir. Burda felslerin sayıyla işlem görmesi, dinar ve dirhemlerin tartıyla işlem görmesi gibidir[782]. Felsler tartı ile satılırlarsa az da olsa, karşılıklı zarar verme ihtimali olur[783].
Ebu Hanîfe (öl. 150 h./ 767 m.) ve Ebu Yusuf'a (öl. 183 h./799 m.) göre belirli bir felsi verip peşin olarak belirli iki fels alınabilir. Tartı veya ölçekle işlem görmedikleri için bunlarda rib'el-fadl olmaz[784]. İmam Muhammed (öl. l89 h./805 m.) bunu faiz sayar[785]. Burada, belirli () ifadesinin kullanılması onların para olmasından dolayıdır. Sayıyla işlem gören malların peşin bire iki değişimini faiz saymayan İmam Muhammed'in 1 fels verip 2 fels almayı faiz saymasının sırrı da bu "belirli ()" ifadesinde saklıdır. Bu husus biraz sonra açıklanacaktır.
İmam Muhammed’in görüşü bize şu şekilde ulaştırılmıştır:
«Felsler paradır. Tıpkı dirhem ve dinarlar gibi cinsi cinsine fazlaya satılması caiz değildir. Kendisiyle malların kıymetinin belirlenmesi onun para olduğunu gösterir. Malların kıymeti nasıl, dinar ve dirhemlerle belirleniyorsa felslerle de belirlenir. Öyleyse bunlar da paradır. Başka cinse karşı para sayıldıkları gibi kendi cinslerine karşı da para sayılırlar.
Felsler para olduğuna göre tayinle taayyün etmezler. Dinar ve dirhemlerin akitte tayin edilmesi, tayin edilmemesi gibi sayılır. Bir felsi iki felse satınca da durum aynıdır. Bedeller tayinle taayyün etmediğinden belirli olmayan felsler birbiriyle değiştirilmiş olur ki, bu caiz değildir. Bunlardan biri diğerinin karşılığı olur ve ikinci fels karşılıksız kalır. Bu da faizdir[786].
Tayinle taayyün etmemek demek, bir malı satınalırken elinizdeki dinar veya dirhemi göstererek onu, şu dinar veya şu dirhem karşılığında aldım, dedikten sonra satıcıya, aynı özellikleri taşıyan bir başka dinar veya dirhem verilebilmeniz demektir. Ama satıcı, üzerinde anlaşma yaptığınız maldan başkasını veremez. Çünkü mal tayinle taayyün eder[787].
İlk bakışta İmam Muhammed’in bu görüşünün Hanefî mezhebinin faizle ilgili görüşüne aykırı olduğu söylenebilir. Çünkü bu mezhepte faiz illeti kadr ve cinstir. Kadr, keyl ve vezindir. Değiştirilen mallar aynı cins olur ve her ikisi de keylî veya veznî olursa değişim peşin dahi olsa bedellerin aynı miktarlarda olması gerekir. Bu husus Faiz bölümünde incelenmiştir. Değiştirilen felsler arasında cins birliği vardır; ama bunlar sayıyla işlem gördükleri için bunlarda faize sebep olan ikinci illet yoktur. Buna İmam Muhammed'in bir itirazı olmaz. Ama o bu konuda, felslerin para olma özelliğini göz önünde bulundurmuştur. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ise, 1 felsi 2 felse değiştirmeyi caiz görürken bunların para olma özelliğini bu işlem için yok saymışlardır. Eğer var saysalardı, onlar da İmam Muhammed gibi söylerlerdi. Bu husus, onların şu cevabından anlaşılmaktadır:
"Bize göre, değiştirilen felslerin para olma özelliği bu kişiler açısından, satıştan önce ortadan kalkmış, satış, sayıyla işlem gören iki ticari malın takası şeklinde yapılmış sayılır. O zaman bu felsler, sayıyla satılan ibrik gibi olurlar ki, ondan bir tane verip iki tane almak caiz olur. Ama bunlar başka mallar veya eşit miktardaki kendi cinsleri karşısında para olmaya devam ederler. Bunları, bir an için para saymamak, sözleşmeyi sahih sayma zaruretinden dolayıdır. Çünkü onlar bu akdi, sahih olsun diye yapmışlardır. Bu akit başka şekilde sahih olmaz[788]. Yani değişim sırasında felsler para sayılsa, bir fels verip iki fels almak caiz olmaz.
Buna karşılık İmam Muhammed der ki: Para olma vasfı herkesin kabulüyle kazanılır. İki kişinin anlaşması bu vasıfı ortadan kaldırmaz[789].
El-İhtiyar’da konu şöyle anlatılır: "İmam Muhammed dedi ki; bir felsi iki felse satmak caiz değildir. Çünkü bunlar paradır, artık dinar ve dirhemler gibi olmuşlardır. Bunların "belirli ()" olması, belirli olmaması () gibidir. Ebu Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre bunların para olmaları, para kabul edilmelerinden dolayıdır. Kabul edilmeyince para olmaktan çıkarlar. Taraflar burada onları para saymama konusunda anlaşmış olurlar. Bu konuda kimsenin onlar üzerinde bir karar yetkisi (velayeti) yoktur... Dinar ve dirhemler böyle değildir. Çünkü onlar para olarak yaratılmışlardır[790].
Belirli olma, () taayyün etme, belirli olmama () taayyün etmeme şeklinde de ifade edilir. Bunlar, mal ile parayı ayıran temel özelliklerdendir. Para taayyün etmez ama mal taayyün eder. Yani bir şey alırken gösterilen paranın kendisini vermek gerekmez. Onun yerine aynı para biriminden ve aynı değerde bir başka para verilebilir. Çünkü paranın kendisi değil, temsil ettiği satınalma gücü önemlidir. Meselâ elinizdeki bir adet beşyüz lira ile bir çift ayakkabı alsanız, onun yerine bir başka beşyüzlük veya beş adet yüzlük verebilirsiniz. Çünkü satıcı ayakkabıyı, o paranın satınalma gücü karşılığında satmıştır. Paranın kaç parçadan ibaret olduğu, kağıdının büyüklüğü, seri numarası vs. önemli değildir. Para altın veya gümüşten basıldığı zaman da durum aynıydı. Elindeki Reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka Reşat altın verebilirdi.
Mal taayün eder. Yani müşteri hangi malı aldıysa onu vermek gerekir. Mesela beğenip aldığı ayakkabının yerine başka ayakkabı verilemez. Çünkü satınalma kararında ayakkabının rengi, deseni, dikiş özelliği, büyüklüğü, duruşu, görünümü vs. önem taşır.
Paranın tayinle taayyün etmemesi şöyle bir hukuki sonuç doğurur. Bir mal peşin alınsa bile ona ödenecek para, akit anından ödeme anına kadar müşterinin zimmetinde borç olur. Zimmetteki borç, dengiyle ödendiğinden 500 lira borçlanan kişi, aynı cins paradan ona denk bir başka para ödeyip borçtan kurtulabilir. Bu sebeple elindeki beşyüzbin lira ile 1 ton şeker satınalan kişi parayı ödemek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hale gelmez. Para, onun zimmetine borç olarak geçtiği için bir başka beşyüzbin lira ile o şekerin bedelini ödemesi gerekir. Çünkü paranın denize uçması akdi bozma sebebi olmaz. Bundan dolayı sözleşme sırasında müşterinin yanında para bulunmayabilir. Paranın helakiyle de sözleşme geçersiz (batıl) olmaz[791]. Ama şekeri teslimden önce depoyu sel bassa ve şekeri tahrip etse alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o şeker yerine bir başka şekeri almaya zorlanabilir, ne de satıcı bir başka şekeri vermek zorunda kalır. Çünkü şeker taayyün etmiş bir borçtur.
Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'un, belirli bir felsi belirli iki felsle değiştirmek caizdir[792] demelerinin anlamı şudur: Taraflar değiştirilecek felsleri belirlerler. Hiç biri, onların yerine başka fels veremez. Onlardan biri kaybolsa satış batıl olur. Bu tıpkı, bir ibrik verip iki ibrik almak gibidir. Taraflardan hiç biri, gösterdiği ibrikten başkasını verme hakkına sahip olmaz. Çünkü bunlar maldır, tayinle taayyün ederler. Onlardan her biri aynı zamanda diğerinin bedelidir. Bu işlem açısından felsler de para değil, ticari mal sayılırlar.
Felsler bu işlemde para sayılsa, belirlenen felsin yerine başka fels verme hakkı doğar. Çünkü para taayyün etmez. Taayyün etmeyen yani belirlenmiş olması önemli olmayan paralar, akit zamanından ödeme zamanına kadar zimmette borç olur. Dolaysıyla felslerden biri kaybolsa akit fasit olmaz. O zaman verilen bir fels, alınan bir felsin karşılığı olur, ikinci fels karşılıksız kalır. Bu, akitte belirlenen karşılıksız fazlalık olduğu için Hanefî Mezhebine göre faiz olur[793].
İmam Muhammed'e göre felsler dolaşımda olduğu sürece dinar ve dirhem gibi paradır. İster kendi cinsiyle ister başka cinsle değiştirilsin akitte taayyün etmez.
el-Asl'da Ebu Hanife ve Ebû Yusuf'tan rivayette, felsler, bir yönüyle para, bir yönüyle maldır. Tüccarların adetine göre bazı malların bedeli onunla ödenebilir ama bazılarınınki ödenmez[794].
D- Fels Verip Altın veya Gümüş Almak
Mezheplerin konu ile ilgilli görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Zahirî Mezhepleri
Hanefi mezhebinde fels verip dinar, dirhem, altın ve gümüş almak caizdir. Peşin de olur veresiye de[795]. Çünkü bu iki madde arasında faiz illetlerinden hiç biri yoktur. Hem bunların cinsleri farklıdır, hem de altın ve gümüş tartıyla, felsler ise sayıyla işlem görürler. Bu konuda İmam Muhammed'in bir itirazından söz edilmez. Hanbelî mezhebinin tercih edilen görüşü de tıpkı Hanefî mezhebi gibidir[796].
Feth'ul-Kadîr'de bildirildiğine göre Tahâvî, Şerhinde şöyle der: “Bir dirheme 100 fels satın alsa, felsi veya dirhemi teslim aldıktan sonra ayrılsalar satış caiz olur. Çünkü bedellerden biri peşin, diğeri veresiye olmak üzere mal alımı yapıp ayrılmışlardır[797].” Felsi veya dirhemi teslim alma şartı, her iki bedelin para olması sebebiyle konmuştur. Eğer taraflar ayrılmadan bedellerden biri teslim alınmamış olsa, borcu borca satmak olacağından helal olmaz[798]. Aynı şart fels ile altın veya gümüşü veresiye değiştirirken de aranır[799].
Şafiî mezhebine göre felslerde faiz illetlerinden hiç biri olmadığı için bunlarla altın ve gümüşü peşin veya veriseye almaya bir mani yoktur[800].
Zahirî mezhebine göre felsler, hadislerde geçen altı maddeden birine girmedikleri için bunlarla altın ve gümüş her şekilde alınabilir[801].
2- Malikî Mezhebi
Malikî Mezhebine göre bir paranın faizli işleme konu olması için para olma özelliğinin ağırlıklı olarak onun özünde bulunması (galibiyettü’s-semeniyet) gerekir. Bu da ancak altın ve gümüşte olur. Bu konuda altın ve gümüşe başka bir şey kıyaslanamaz. Bu, Malikî Mezhebinin meşhur görüşüdür. Buna göre Malikîler de tıpkı Şafiîler gibi fels ile altın, gümüş, dinar ve dirhem değişminde özel bir şart aramazlar.
Mezhebin meşhur olmayan görüşüne göre bir şeyin para olarak dolaşımda bulunması (mutlaku’s-semeniyyet) onun faizli işleme konu olması için yeterlidir[802]. Buna göre, kağıt para da dahil bütün paralar faizli işleme konu olan mallardandır. İmam Malik’in bu konudaki sözleri şöyle nakledilmiştir:
“Bir felsi iki felse satmak caiz değildir. Felslerle altın, gümüş veya dinarları değiştirirken küçük bir gecikme caiz değildir[803].”
İmam Malik dedi ki, fels verip fels almak ne göz kararı (cüzafen), ne dengi dengine tartıyla, ne de dengi dengine ölçekle olur . Bu şekilde peşin de olmaz vadeli de. Bu konuda fels sayı ile işlem görür.
el-Müdevvenet’ül-Kübrâ'da, fels verip altın veya gümüş alma konusunda şu bilgiler yer alır:
“Dedim ki, dirhem vererek felslerden satınalsam ve birbirimize bedellerini ödemeden ayrılsak buna ne dersin?
Şöyle dedi: İmam Malik’in görüşüne göre bu doğru değildir, fâsiddir. Mâlik, felslerle ilgili olarak bana şunu söyledi: Felsleri altın veya gümüşle değiştirirken ödemeyi bir an bile geciktirmekte hayır yoktur. Eğer insanlar, basılı olup belli bir değeri temsil eden deri parçalarını kendi aralarında para gibi dolaştıracak olsalardı onlarla altın veya gümüş alırken bir anlık gecikmeyi bile mekruh sayardım.
Dedim ki, bir gümüş yüzüğü veya altın yüzüğü yahut altın külçeyi felsle satınalsam da daha bedeller teslim alınmadan o yerden ayrılsak Malik’e göre bu caiz olur muydu?
Şöyle cevap verdi: Malik’in görüşüne göre bu caiz değildir. Çünkü Malik şöyle dedi: “Felslerle altın, gümüş veya dinarları değiştirirken küçük bir gecikme caiz olmaz.”
el-Müdevvenet’ül-Kübrâ'da tabiînden[804] Yezid b. Ebî Habîb (53-128 h. / 673-746 m.), Ubeydullah b. Ebî Cafer (öl. 99 h./ 718 m.), Yahyâ b. Saîd (öl.144 h. / 761 m.) ve Rabîa’nın (öl. 136 h./ 753 m.) altın ve gümüş dışında para olarak kullanılan maddeleri dinar ve dirhemler gibi kabul ettiği bildirilmiştir.
Leys b. Sa’d (94-175 h./ 713-791 m.), Yahya b. Said ve Rabia’nın şu görüşünü nakleder: “Felsi felsle değiştirirken fazlalık veya gecikme mekruhtur. Çünkü artık o, dinar ve dirhemler gibi basılı para olmuştur.“
Yahya b. Eyyub, Yahya b. Saîd’in şu görüşünü nakleder: “Dirhemle felsi değiştirdiysen tamamını almadan ayrılma.”
Leys b. Sa’d (94-175 h./ 713-791 m.), Yezid b. Ebî Habîb’in ve Ubeydullah b. Ebî Cafer’in şu sözlerini bize bildirmiştir: Hocalarımızın hepisi fels verip dinar ve dirhem almayı mekruh sayarlardı. Elden ele peşin olursa o başka[805].“
III - KA⁄IT PARA SATIŞI
Para yenilmez, içilmez, yemeğe tuz, ekmeğe hamur olmaz. Ama parası olan, yiyeceğini, içeceğini ve diğer ihtiyaçlarını onunla karşılayabilir. Bu, parayı ekonominin ana direği yapar. Bu sebeple para satışı, başka satışlara benzemez, daha fazla dikkat ister. Sarfla ilgili hükümler bu bakımdan önemlidir.
Kağıt para, eski dinar ve dirhemlerin yerini almıştır. Ama dolaşımda olan dinar ve dirhemle kağıt para arasındaki tek ortak nokta para olma özelliğidir. Hadislerde, dinar ve dirhem satışına faiz açısından yaklaşılmıştır. Kağıt para üzerinde, altın ve gümüşten daha çok oyunlar oynanabilmekte ve insanların malı bu yolla, haksız olarak yenebilmektedir. Bu kitabın Para ve Enflasyon bölümleri incelenirse durum iyice anlaşılabilir. Bu da kağıt para konusuna, dinar ve dirhemlerden farklı olarak haksız kazanç açısından da yaklaşma zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.
Sarf ve haksız kazançla ilgili hükümleri kağıt parada uyguladığımız zaman şu durumlar ortaya çıkar.
A- Aynı Cins Kağıt Paraların Alım Satımı
Aynı cins paraları değiştirirken miktarların eşit ve bedellerin peşin olması gerekir. Mesela elinizdeki beşyüz lirayı verip yerine ellilik almak isterseniz peşin olması şartıyla ancak on tane ellilik alabilirsiniz. Ödemede yapılacak bir gecikme veya bedellerden birinin fazla olması faiz veya haksız kazanç olur.
Ödemenin peşin olması gerekir, çünkü verilen 500 liranın karşılığı hemen alınmazsa daha sonra ödenecek 500 liranın değeri farklı olacağından bu fark taraflardan birinin haksız kazancı olur. Kağıt paradaki değer değişmesi her an olabilir. Bazı paraların değeri değişmiyor gibi gözükse bile bunu dünya çapında düşününce değer deşimesinin çoğunlukta olduğu görülür. Allah Teâlâ haksız kazanca izin vermez. O, şöyle buyurmuştur:“Müminler, mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.“ (Nisa 4/29)
Daha sonra 550 lira almak üzere 500 lira vermek satış değil, faizli işlem olur. Zira satışta bedeller az çok farklı olur. 500 lira verip bir ceket alınırsa iki bedelden biri 500 lira, diğeri cekettir. Bunlardaki farklılıktan dolayı bir kimse diğerindeki malı almak için kendi malını vermeye razı olur. Ama faizde verilen 500 liranın yerine gene bir 500 lira, bir de fazladan bir şey alınır. Faiz, o fazlalığın adıdır. Enflasyonu bununla karıştırmamak gerekir. O konu daha sonra gelecektir.
B - Farklı Cinsten Kağıt Paraların Alım Satımı
Farklı cinsten kağıt paraların alım satımına döviz satışı veya kambiyo denir. Bunu yaparken miktarların eşit olması gerekmez ama bedellerin peşin ödenmesi gerekir. Mesela 1 Amerikan doları satınalmak için çok miktarda Türk Lirası verilebilir ama bedellerin peşin ödenmesi şarttır. Bunların her ikisi de para olduğundan bedellerden birinin ödenmesinde meydana gelecek gecikme faiz veya haksız kazanç olur.
Eğer farklı paraların değişimi peşin olmasa, alım satım yolu kullanılarak faiz yasağı aşılabilir. Çünkü TL ile ABD doları, Alman Markı ve diğer kağıt paralar, tıpkı dinar ve dirhem gibi birbirlerinin yerine geçebilecek, yakın cinslerdir. Türkiye'de TL borcu olan, onun yerine ABD doları veya Alman Markı; dolar veya mark borcu olan da TL verebilir. Suudu Arabistan'da riyal ile dolar arasında böyle bir ilişki vardır. Benzeri durum bütün ülkeler için düşünülebilir. Bunların fiyatları arasında da ya değişmeyen oranlar olur, ya da değişimin nasıl bir seyir izleyeceği önceden tahmin edilebilir.
1 ABD dolarının 10 TL değerinde olduğunu düşünelim. Bunları veresiye değiştirmek uygun görülürse faizci elindeki 1000 TL yi bir yıl sonra ödenecek 110 ABD dolarına karşılık satar. Müşteri 1000 TL yi bir yıl kullanır ve zamanı gelince onun yerine 110 ABD doları öder. Böylece alım satım görüntüsü altında faizli ödünç işlemi yapılmış olur. Bu sebeple veresiye para satışı caiz olamaz.
Eğer farklı paralarının değişiminde peşinlik şartı olmasa, o zaman da alım satım yolu kullanılarak haksız kazanç sağlanabilir. Mesela 1 ABD doları 10 TL değerinde iken bir kişi, daha sonra 1200 TL almak üzere 120 ABD doları satsa ve ödeme günü doların değeri 15 TL. ye çıksa alacağı 1200 lira ile ancak 80 ABD doları alabileceğinden onun 40 doları, haksız olarak karşı tarafa geçmiş olur. Bu süre içinde doların değeri 7.5 liraya düşecek olsa, bu defa 1200 lira ile 160 dolar alınabileceğinden alacaklı taraf haksız kazanç elde etmiş olur. Bunu enflasyon farkı saymak mümkün olmaz. Çünkü iki farklı paranın değerini enflasyon dışında etkileyen şeyler de vardır. Bu sebeple vadeli döviz satışı caiz değildir.
C - Vadeli İşlem (Forward)
Forward, ileri bir tarihte ödenecek iki farklı paranın şimdiden satılması demektir. Mesela 1 ABD dolarının değeri 10 TL iken üç ay sonra teslim edilecek 100 ABD doları için teslim tarihinde 1200 lira ödenmesi şimdiden kararlaştırılır, o gün gelince doların değeri ister 9 TL, isterse 13 TL veya daha yüksek değerde olsun, anlaşma gereği, taraflardan biri 100 ABD doları, diğeri de 1200 lira vermek zorunda olur. Bu işlem caiz değildir. Çünkü Allah'ın Elçisi borcu borca karşılık satmayı yasaklamıştır:[806].
IV- KA⁄IT PARA İLE ALTIN VE GÜMÜŞ ALIM SATIMI
Dinar ve dirhem artık para değildir. Eski dinar ve dirhemler birer ticari mal olmuşlardır. Dolaşımdan kalkınca, eskiden de ticari mal haline gelirlerdi[807]. Altın ve gümüşün külçeleri sadece sarf açısından dinar ve dirhem gibi sayılırlar[808].
Mezheplerin faiz ve sarf ile ilgili görüş ve prensiplerini kağıt para üzerinde uygularsak şu durumlar ortaya çıkar:
Hanefî mezhebi’ne göre ağırlık veya kile ile işlem görmediği ve aralarında cins farklılığı olduğu için kağıt paralarla peşin veya veresiye her türlü altın ve gümüş alım satımı, selem ve ıstısna yapılabilir. Selem, para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan satıştır. Bunun için paranın tamamını peşin vermek, istenen altını belli bir tarihte almak gerekir. Altın ve gümüşten çeşitli mallar üreten kişilerle istısna (sipariş) akdi de yapılabilir. İstısna, bir üretimin yapılması için sipariş vermektir. İstısnaın selemden farkı, paranın tamamını peşin ödenmenin şart olmaması ve malın teslim tarihinin kesin olmamasıdır. Siparişte, anlaşmaya göre paranın tamamı veya bir kısmı peşin verilebileceği gibi daha sonra da verilebilir. Hanbelî mezhebinin görüşü de böyledir.
Şafiî mezhibine göre kağıt paralar ne altın veya gümüş ne de bir gıda maddesidir. Tıpkı Hanefî mezhebinde olduğu gibi kağıt paralarla peşin veya veresiye her türlü altın ve gümüş alım satımı, selem ve istısna yapılabilir. Zahirî mezhebinin görüşü de böyledir.
Malikî mezhebinde konu ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre altın ve gümüşte faiz illeti galibiyettü’s-semeniyet[809], yani malın özünde ağırlıklı olarak para olma özelliğinin bulunmasıdır. Bu özellik ancak altın ve gümüşte olur, başka bir şeyde olmaz. Mezhebin meşhur olan görüşü budur. Buna göre kağıt para ile altın ve gümüş alım satımı Şafiî mezhebindeki gibi özel bir kurala tabi değildir
Buraya kadar anlatılanlar şu şekilde özetlenebilir. "Kağıt para ile altın ve gümüş alım satımı yapmanın özel bir kuralı yoktur. Bu, Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Zahiri mezheplerinin görüşüdür. Malikî mezhebinin tercih edilen görüşü de böyledir.
Malikî mezhebinin meşhur olmayan görüşü, bir şeyde para olma özelliğinin bulunmasının (mutlaku’s-semeniyyet), onun ribaya konu olabilmesi için yeterli görülmesidir[810]. Buna göre kağıt para alım satımı tamamen sarf kurallarına göre yani dinar ve dirhemlerin alım satımı gibi olmalıdır. Bu, İmam Malik'in de görüşüdür. O şöyle demiştir: Eğer insanlar, basılı olup belli bir değeri temsil eden deri parçalarını kendi aralarında para gibi dolaştıracak olsalardı onlarla altın veya gümüş alırken bir anlık gecikmeyi bile mekruh sayardım[811]. İmam Malik'in para olarak kullanılan deri parçaları ile ilgili sözlerinin aynı işi gören kağıt parçalarını da kapsayacağı açıktır.
İslam Fıkıh Akademisi ()nin Eylül l988’de aldığı 4 numaralı karar bu son görüşe uygundur. Karar şöyledir:
“Kağıt para itibar-i paradır. Onda para olma özelliği tam olarak vardır. Altın ve gümüş için konmuş olan faiz, zekat, selem ve diğer hükümler kağıt parada da geçerlidir[812].”
Bu görüş sahipleri, kağıt para ile altın veya gümüş alırken paranın peşin ödenmesini, altın veya gümüşün hemen teslim alınmasını şart koşmakta ve aksi davranışı faiz saymaktadırlar. Rabıtatü’l-alemi’l-İslâmî’nin fetva heyeti de böyle fetva vermiştir. İslâm alemindeki yaygın kanaat bu doğrultudadır.
Bize göre birinci görüş isabetlidir. Çünkü elde sağlam bir gerekçe olmadan Allah'ın helal kıldığı alım satım, faizli işlem kapsamına sokulup yasaklanamaz.
Kağıt para dinar ve dirhemlerin yerini almıştır. Çünkü dinar ve dirhemler sahadan çekilmiş, meydanı kağıt paraya bırakmışlardır. Onlar dolaşımdayken hem para, hem de altın veya gümüş olarak değerleri vardı. Artık onlar, sadece altın veya gümüş olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Kağıt para ile bunlar arasında hiç bir ortak nokta bulunmamaktadır. Zaten kağıt paranın para olma dışında bir değeri yoktur. Dolaşımdan kalksa kağıdı bir işe yaramaz. Bu sebeple altın ve gümüşle kağıt para, aynı sınıfa konamaz. Sarf ile ilgili hadisler sadece dinar ve dirhemlerin alım satımını düzenlediği için bunları aynı sınıfa koymamızı gerektiren bir şey de yoktur.
Osmanlı lirası 75 yıldır dolaşımda olmadığı halde, serveti biriktirmek veya zinet gayesiyle satın alınmakta, İstanbul Darphanesi talepleri karşılamak için onları basmaya devam etmektedir. Ama Osmanlı döneminde, altın paranın yerine geçsin diye basılmış olan kağıt paranın yani kaimenin bugün talep edilmesi sözkonusu değildir. Halk böyle bir paranın varlığından bile habersizdir. Çünkü kaimelerin para olma vasfı ortadan kalkınca hiç bir değeri kalmamıştır. Onlar, ancak antikacılarda ve müzelerde bulunabilir.
Kağıt para ile altın ve gümüş arasında hiç bir ortak nokta yoktur. Kağıt paranın değeri, altın ve gümüşe göre de tespit edilmez. Kağıt para açısından demir, bakır, petrol, buğday ve diğer mallar ne ise, altın ve gümüş de odur. Bu sebeple kağıt para verip altın ve gümüş almak için genel ticaret kuralları dışında bir kural koymanın haklı bir gerekçesi yoktur. Böyle bir alım, peşin de olur, veresiye de. Kağıt para ile altın ve gümüş arasında selem ve istısna akitleri de yapılabilir. Elde bir delil olmadan bu satışı sınırlandırmaya, hele bunu, faiz hükümleri dahilinde görmeye hiç kimse yetkili değildir.
V- KA⁄IT PARA SATIŞI İLE İLGİLİ DE⁄ERLENDİRME
Mezheplerin faiz ve sarf ile ilgili görüş ve prensiplerini kağıt para satışı üzerinde uygulayınca şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkar. Bu sebeple burada bir değerlendirme yapmak kaçınılmazdır.
Hanefî mezhebi’ne göre ağırlık veya kile ile işlem görmediği için yalnızca aynı cins kağıt paraların veresiye değişimi yasak olur. Mesela 100 TL, daha sonra ödenecek 90, 100 veya 101 TL'ye karşılık satılamaz. Satılırsa faizli işlem olur. Ama Türk lirası ile Alman Markı veya Amerikan Doları ve diğer kağıt paralar arasında cins birliği olmadığı için bunların peşin veya veresiye her türlü alım satımı yapılabilir. Hanbelî mezhebinin tercih edilen görüşü de Hanefi mezhebi gibidir. Bu görüş kabul edilemez. "Farklı Cinsten Kağıt Paraların Alım Satımı" başlığı altında verdiğimiz bilgilere göz atılırsa bunun faize ve haksız kazanca kapı açtığı açıkca görülür. Orada geçen şu örneği tekrarlayalım: 1 ABD doları 10 TL değerinde olsa, faizci elindeki 1000 TL yi bir yıl sonra ödenecek 110 ABD dolarına karşılık satsa bu, alım satım görüntüsü altında faizli ödünç olur. Bu sebeple veresiye kağıt para satışı caiz olamaz.
Şafiî mezhibine ve Malikî mezhebinin tercih edilen görüşüne göre kağıt paralar altın, gümüş veya bir gıda maddesi olmadığı için ister aynı cinsten, isterse farklı cinslerden olsun peşin veya veresiye her türlü kağıt para alım satımı yapılabilir. Bu konuda Zahirî mezhebi de aynı görüştedir. Çünkü kağıt para, hadislerde geçen altı maddeden biri değildir.
Bu görüş de kabul edilemez. Daha sonra 550 lira almak üzere 500 lira satılabilirse bu yolla her türlü faizli işlem yapılabilir ve faiz yasağının bir anlamı kalmaz.
Eskiden kağıt para olmadığı için büyük fakihlerin bu konuda kafa yormamış olmaları yadırganamaz. Felsler o zamanın bozuk parasıydı, sadece küçük ödemelerde kullanılırdı. Bozuk paranın miktarı az olacağından onunla faizli işlem yapmak isteyen çıkmaz. Bu sebeple felste böyle bir tehlike yoktu. Bugünkü kağıt para, dinar ve dirhemlerin yerini almıştır. Bunu gözden uzak tutup faiz yasağını çiğneten görüş ve prensiplere uyulamaz. Böyle bir davranış hiç kimseyi sorumluluktan kurtaramaz. Çünkü bunun Allah'a isyan olacağı açıktır. Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:"Yaratıcıya ısyan olan yerde yaratılmışa boyun eğilmez[813]." Onun bir başka sözü de şöyledir:"Boyun eğme sadece marufta olur[814]." Maruf, Kur'an'a, sünnete ve geleneğe uygun şey demektir. Kaldı ki, adı geçen mezhepler zamanında böyle bir problem olmadığı için bu konuda onlar da suçlanamaz. Ama baştan beri anlatıp durduğumuz gibi bu görüşler, bu mezheplerin faizle ilgili görüş ve prensiplerini ne kadar yanlış bir zemin üzerine oturttuklarını bir kere daha gözler önüne sermektedir.
Malikî mezhebinin meşhur olmayan görüşü, bir şeydeki para olma özelliğinin (mutlaku’s-semeniyyet) onun ribaya konu olabilmesi için yeterli görülmesidir[815]. Buna göre kağıt para alım satımı tamamen sarf kurallarına göre yani dinar ve dirhemlerin alım satımı gibi olmalıdır. Bu, İmam Malik'in de görüşüdür. O şöyle demiştir: "Felsleri değiştirme, ne göz kararı ile, ne tartıyla ne de ölçekle olur. Bu şekilde, misli misline peşin de olmaz veresiye de. Sayıyla bir felsi bir felsle değiştirmenin sakıncası yoktur. İster peşin, ister veresiye olsun bir fels verip iki fels almak caiz değildir. Burda felslerin sayıyla işlem görmesi, dinar ve dirhemlerin tartıyla işlem görmesi gibidir[816]. İmam Malik'in kağıt parayı da bu kapsama sokacağı açıktır.
Tabiînden[817] Yezid b. Ebî Habîb (53-128 h. / 673-746 m.), Ubeydullah b. Ebî Cafer (öl. 99 h./ 718 m.), Yahyâ b. Saîd (öl.144 h. / 761 m.) ve Rabîa’nın (öl. 136 h./ 753 m.) altın ve gümüş dışında para olarak kullanılan maddeleri dinar ve dirhemler gibi kabul ettiği bildirilmiştir.
Leys b. Sa’d (94-175 h./ 713-791 m.), Yahya b. Said ve Rabia’nın şu görüşünü nakleder: “Felsi felsle değiştirirken fazlalık veya gecikme mekruhtur. Çünkü artık o, dinar ve dirhemler gibi basılı para olmuştur.“
Bu görüşlerin bu konuda isabetli olduğu açıktır.
VI- BORÇ SENETLERİNİN ALIM SATIMI
Borç senetleri, bir borcun yazılı belgeleridir. Bunlar; tahvil, hazine bonosu, çek ve senet diye değişik isimlerle anılırlar.
Tahvil, faizli borç senedidir. Onu çıkaran kuruma göre devlet tahvili, banka tahvili ve şirket tahvili diye adlandırılır. Hazine bonosu da bir tahvildir. Faiz haram olduğu için tahvil alım satımı da haramdır.
Çek, bankadan alacaklı bulunan bir kişinin, hamiline veya çek üzerinde adı yazılı kişiye ödeme yapması için bankaya verdiği yazılı emirdir. Çeklerde vade olmayacağından çekin ıskontosu veya satışı olmamalıdır. Ama Türkiye’de vadeli çek kullanımı yaygındır. Vadeli çek, bir borç senedi mahiyetindedir. Onun satışı senet satışı ile aynıdır.
Borç senedi veya vadeli çek, üzerinde yazılı değerden düşük değerle satılır. Buna bankacılıkta ıskonto, tüccarlar arasında çek veya senet kırdırma denir. Bu, faizli bir işlemdir ve haramdır. Çünkü bir ay vadeli 1000 liralık çek veya senedi, peşin 900 liraya alan kişi, bir ay sonra 1000 lira almak üzere şimdi 900 lira vermiş olur. Aldığı çek veya senet de o borcun belgesi olur. Asıl borçlu, borcu ödemediği taktirde çeki veya senedi satan kişi öder. Çünkü satıcı, asıl borçlunun kefili olur. Bu da senedi satın alan için bir teminattır. Bu işlem faizden başka bir şey değildir.
Çek veya senedin ciro edilmesine İslam hukukunda havâle denir. Havâle, çek veya senet satışı değil, bir kişideki alacağın bir başkasına devridir. Bunun faizle ilgisi yoktur. Dolayısıyla mal alım satımlarında müşteri çeki veya müşteri senedi vermenin bir zararı olmaz.
ON İKİNCİ BÖLÜM
MENKUL KIYMETLER BORSASI
Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere menkul kıymetler borsası adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri girer. Tahvil ve hazine bonosunun alım satımı faizli işlemlerden olduğu için daha önce anlatılmıştı. Burada şirketlerin hisse senetlerini borsada alıp satmadan söz edilecektir. Borsaya hisse senedi sürme hakkı yalnızca anonim şirketlere tanındığından önce anonim şirketlerin yapısı incelenecek, birer anonim şirket olan holdinglerden bahsedilecek sonra borsa konusuna geçilecektir.
I. ANONİM ŞİRKET
Anonim şirket, bir ünvana sahip, esas sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız mal varlığıyla sorumlu tutulan şirkettir. Ortakların sorumluluğu ise üstlenmiş oldukları sermaye paylarıyla sınırlıdır.
Anonim şirket tüzel kişiliğe sapihtir. Tüzel kişilik, ona insan olmadığı hâlde insan gibi bazı hak ve sorumluluklar verir. Onun mülkiyet hakkı, akit yapma ve sorumluluk altına girme yetkileri vardır. Bir insan gibi doğar, yaşar ve ölür. Ölen insanın malı mirasçılarına, tasfiye edilen şirketin malı da ortaklarına kalır. Şirketin borcu malına denk ya da daha fazla ise ortakların alacağı bir şey yoktur. Ortaklar şirketin mal varlığını aşan borçlardan sorumlu tutulmazlar. Onlar sadece sermaye ile sınırlı bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Tüzel kişiliğin beyni yönetim kuruludur. Yönetim kurulu genel kurula karşı sorumludur. Kim genel kurula hâkim olursa anonim şirketin her şeyine hâkim olur.
A- Sorumluluk
Şirketi idare edenler her ne kadar gerçek şahıslar ise de Türk Ticaret Kanunu (T.T.K.) 336'ya göre yönetim kurulu üyeleri şirket nâmına yaptıkları sözleşmelerden ve işlemlerden dolayı şahsen sorumlu olamazlar.
Aynı kanunun 321'inci maddesi ise temsile veya idareye yetkili kişilerin görevlerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden anonim şirketi sorumlu tutar. Anonim şirkette kimi şahıslar, şirket yoluyla elde edecekleri menfaatlerden yararlanırlar; ama kendi elleriyle meydana gelen haksız fiillerin sorumluluğuna katlanmazlar. Her ne kadar şirketin bu şahıslara rücu hakkı varsa da bu hakkın kullanılması genel kurulun kararına bağlıdır. Bunun böyle olması birçok haksızlığın kapısını aralamaktadır.
Genel kurulu etkileyecek durumda olan pay sahipleri şirkete tam hâkim olurlar. T.T.K. m. 363'e göre diğer ortaklar şirketin iş sırlarını öğrenmeye yetkili değillerdir. Şirketin ticârî defterleriyle yazışmalarının incelenmesi yalnız genel kurulun açık müsaadesi ya da yönetim kurulunun kararıyla mümkündür.
Küçük pay sahiplerinin talepleri genel kurul ya da yönetim kurulu tarafından kabul edilmediği takdirde bunlar şirketle alâkalı herhangi bir şeyi öğrenme hakkını elde edemezler.
Ana sözleşmede aksine bir hüküm yoksa şirket genel kurulu şirket sermayesinin en az dörtte birini temsil eden pay sahiplerinin katılmasıyla toplanır. Kararlar mevcut oyların çoğunluğuyla alınır[818].
A.Ş. kurulduktan sonra şirketin sona ermesi için T.T.K. 434'te belirtilen infisah sebeplerinin bulunması icap eder. Yoksa pay sahibi şirkette bulunan mal varlığını isteyip şirketten ayrılma hakkına sahip değildir. Sadece sahip olduğu hisse senetlerini bir başkasına satabilir ve bu şekilde şirketin ortağı olmaktan çıkar. Şirketin gerçek değerini ne kendisi, ne de hisseleri alan kişi bilemeyeceği için hisse senetleri için istediği fiyat, sadece tahminî fiyat olacaktır.
Hisse senetleri ya nâma ya da hamiline yazılı olur. Hamiline yazılı hisse senetlerinin devri mümkündür. Fakat nâma yazılı hisse senetlerinin devredilebilmesi için ana sözleşmede aksine bir hükmün bulunmaması gerekir.
Şirketlerin hisse senetleri, A grubu, B grubu, C grubu gibi değişik gruplara ayrılabilir. Ana sözleşmede yönetim kurulunun kararı olmadan, nâma yazılı hisse senetlerinin tamamının veya bir grubunun satılamayacağı ya da hisse senedini satmak isteyen kimsenin evvela ortaklara müracaat etmesi gerektiği, ortaklar almadığı takdirde başka kimselere satabileceği şeklinde maddeler konabilir. Bu durumlar pay sahiplerinin sahip oldukları payı satma yetkisini sınırlar. Ana sözleşmede başlangıçta bu gibi hükümler olmayabilir. Fakat genel kurula hâkim olan ortaklar ana sözleşmeyi bu yolda değiştirebilirler.
Kanunla belirlenmiş olan bu gibi şeylerle, küçük pay sahipleri büyük ortakların insafına terk edilmiş olmaktadır. Büyük ortaklar insaflı ve hakkaniyete uygun bir şekilde davranırlarsa şirkette fazla bir problem çıkmaz. Fakat şirketin yapısı onları hakkaniyete uygun bir davranışa zorlamamaktadır.
Daha sonra belirtileceği gibi haksızlığa uğradığını iddia eden pay sahibinin bunu ispatlaması da zor şartlara bağlanmıştır. Öyleki A.Ş.'lerde genel kurula hâkim olan büyük ortaklar küçük ortakları ezmek için her türlü imkâna sahip kılınmışlardır. Hatta büyük sermayeye sahip olmadan bile ana sözleşmeye konabilen birtakım maddelerle şirketin yönetimini elde tutmak mümkündür. Meselâ ana sözleşmede A grubu hisse senedine sahip olan kişiler yönetim kurulunun dört üyesini seçer, beşinci üye de B grubu hisse senedi sahibi olan kişiler arasından seçilir, şeklinde maddeler olabilir. A grubu hisse senedi sahipleri şirketin %10'una, %20'sine sahip olabilirler. Her nasılsa ana sözleşmeye konan böyle bir madde bir azınlığın şirkete hâkim olmasına imkân tanır.
B- Büyük Ortakların Yapabilecekleri Haksızlıklar
Kapitalist sistemler menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen ekonomik adam modeli üzerine kurulmuştur. Bazı Müslüman yazarların buna karşılık Müslüman adam modelini ortaya koyduklarına şahit oluyoruz. Ama İslâm hukuku ve iktisadı Müslüman adam modeli üzerine kurulmuş değildir. Yani hükümler, insanlara zulüm yapmaktan sakınan, hakkına razı olan ahlâklı bir insana göre düzenlenmemiştir. Çünkü insanla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim'de ve Allah'ın Elçisi'nin sözlerinde geçen tanımlar, sözleşmelerin haksızlığa açılabilecek kapıları kapayacak şekilde hazırlanmasını zorunlu kılmıştır.
İbrahim sûresinin 34. ayeti şöyledir:
"Allah size istediğiniz her şeyden vermiştir. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür."
İsra sûresinin 83. ayeti de şöyledir:
"İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer, ona bir de zarar dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer."
Hacc sûresinin 66. ayetinde şöyle buyrulur:
"Gerçekten insan çok nankördür."
Meâric sûresinin 19., 20. ve 21. ayetlerinin meali şöyledir :
"Gerçekten insan pek hırslı yaratılmıştır.
Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır feryat eder.
İyilik dokunduğunda da pinti kesilir, kimseye bir şey vermek istemez."
Alâk sûresinin 6. ve 7. ayetlerinde de şöyle buyrulmuştur:
"İnsan ne de olsa taşkınlık eder,
kendini kendine yeter görmesiyle. "
Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:
"Eğer insanların tek taraflı iddiaları yeterli sayılsaydı birbirlerinin kanını ve malını dava ederlerdi[819]."
İnsan böyle tanımlandığı için fakihler akitlerde haksızlık sayılan şartların konmasını yasaklamış, haksızlığa sebep olabilecek şartları da "müfsit şart" yani akdi bozucu şart olarak kabul etmişlerdir. A.Ş.'lerde her iki tür şart mevcuttur. İnsanların eline haksızlık yapma imkânının verilmemesi esastır. Biraz sonraki örneklerde görüleceği gibi kanun, A.Ş.'lere hâkim olan sermaye sehiplerinin haksızlık yapmalarına imkân tanımaktadır.
1 - Kârdan pay vermeme
Halka açık olmayan A.Ş.'lerde kârdan pay verilmesi yani temettü dağıtılması genel kurulun kararına bırakılmıştır. Genel kurul karar vermedikçe kâr dağıtımı yapılamaz. Bir A.Ş.'de 2 kişinin %49 sermayeye, 3 kişinin de %51 sermayeye sahip olduğunu kabul edelim. Bu üç kişi şirketi gayet iyi çalıştırarak zengin bir hâle getirmiş; fakat yıllık genel kurullarda temettü dağıtılmasını kabul etmemiş olsun. Böyle bir durumda zengin şirketin %49'una sahip olan ortaklar, şirketin zenginliğinden hiçbir şekilde istifade edemezler. Bunların yapabilecekleri tek şey hisse senetlerini satabilmektir. Eğer hisse senetlerinin satılması yönetim kurulunun müsaadesine bırakılmışsa %49'luk paya sahip olan kişilerin işleri büsbütün zorlaşmış olacaktır. Büyük bir şirketin hissesine sahip olmalarına ve çok zengin bulunmalarına rağmen bu pay sahipleri zenginliklerinden hiçbir şekilde istifade edemezler. Eğer Müslüman iseler zekâtlarını vermekle de sorumlu olurlar. Trilyonluk servete sahip olan bu ortaklar, bir taraftan zekât mükellefi diğer taraftan bir lokma ekmeğe muhtaç ve fakr-u zaruret içinde olan kişiler hâline gelebilirler.
Yönetimi ellerinde bulunduran ortaklar, maaş, huzur hakkı, çeşitli masrafların şirkete yüklenmesi vesair yollarla zenginliğin keyfini çıkarabilirler.
2 - Küçük ortakların haklarına el koyma
Küçük ortak, genel kurula hâkim olamadığı için şirket yönetiminde söz sahibi olamaz. Genellikle %51'lik payı ellerinde bulunduran ortaklar, şirketin her türlü muamelesine hâkim olduğundan %49'luk pay sahipleri küçük ortak sayılırlar. Küçük ortakların malları çeşitli yollarla gasp edilebilir. Bunlardan iki türüne örnek verelim:
a- Küçük ortağın payını düşürme
Yukarıda çok iyi çalışan ve zengin olan bir şirket örneği verildi. O şirket 100 milyonluk bir sermayeyle kurulmuş, yapılan yeniden değerlemeyle değerinin bir milyara çıktığı tespit edilmiş olsun. Büyük ortaklar isterlerse şirketin artan 900 milyon liralık değeri karşılığında hisse senedi çıkarıp ortaklara bedelsiz olarak verebilirler. Fakat buna mecbur tutulmadıkları için bunun yerine sermaye artırımına da gidebilirler. Sermayeyi 100 milyondan 1 milyar liraya çıkarma kararı alınınca ortaklara rüçhan hakkı doğar. Rüçhan, üstünlük demektir. Rüçhan hakkı, her ortağın, şirketin yeni hisse senetlerinden kendi payına düşeni alma üstünlüğü demek olur. Bunun için belli bir süre tanınır. Süresi içinde rüçhan hakkını kullanan ortak, şirketteki payını korur, yoksa büyük kayba uğrar.
Şirketin o andaki değeri zaten 1 milyar olduğundan rüçhan hakkını kullanan her ortak, kendi öz malını, para vererek satın almış olur. %49'luk pay sahipleri bunun için 441 milyon lira vermek zorunda olurlar. Büyük ortaklar, kendi paylarına düşen senetleri kuruş ödemeden alabilirler. Bunun için muhasebeye bir talimat vermeleri yeterlidir. Kayıtlara onların bu parayı verip senetleri aldığını yazmak zor değildir. Eğer küçükler rüçhan haklarını kullanmazlarsa büyükler onların paylarına düşen senetleri de aynı yolla alabilirler. Yeni hisse senetlerinin tamamını %51'lik pay sahibi büyük ortaklar alırsa, küçük ortakların şirketteki payları, %49'dan %4.9'a düşer. Yani şirket mal varlığından sahip oldukları her 10 liranın 9 lirası, kanunî yollarla büyük ortaklara geçmiş olur. Genel kurula hâkim olan ortaklar, yeni senetleri para vererek de alabilirler. Kendi ödeme şartlarını dikkate alarak sermaye artırımına gidecekleri için yeni hisse senetlerinin tümünü almaları zor olmaz. Bu durumda şirketin gerçek değeri bir milyar dokuz yüz milyona çıkmış olur. Daha sonraki yıllarda sermaye artırımı aynı usulde devam ederse küçük ortakların şirketteki payları %0'lı rakamlara kadar düşer. Bunu şikayet edecek bir makam yoktur.
Bilindiği gibi bir şirketin kuruluş yılları büyük sıkıntıların ortaklar tarafından paylaşıldığı yıllardır. Kâra geçilmesi için uzun süre beklemek icap eder. Yatırımı yapıp bundan kâr bekleyen ortaklar, bir müddet sonra şirkete hâkim olan kötü niyetli kişilerin bazı kanunları kullanarak kendilerine zulmetmelerini kabul edemezler. Bu durum huzursuzluklara, kavgalara ve topluma küsmüş kişilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Kanunlar, insanların kötü niyetli davranacakları düşünülerek hazırlanmalı, haksızlığa uğrayan insanların haklarını sonuna kadar aramalarına imkân vermelidir.
b- Şirket mal varlığını zimmete geçirme
Şirkete hâkim olan kimseler sermaye artırımı yapmadan da şirketteki mal varlığını zimmetlerine geçirebilirler. Şirketin bir fabrikaya sahip olduğunu, çeşitli makina takım ve tezgahlara, nakil vasıtalarına ve arsalara malik bulunduğunu düşünelim. Büyük ortaklar ikinci bir şirket kurup bu şirketin mallarını ikinci şirkete aktarabilirler. Meselâ, şirketin sahip olduğu vasıtaları ucuz fiyatlarla öbür şirkete satmaları mümkündür. Bir üçüncü şahsa ucuza satıp ondan sonra yeni şirkete geçirme imkânları da vardır. Aynı şey fabrika için, arsalar için ve diğer varlıklar için de düşünülebilir. Şirketin içi bir müddet sonra tamamen boşalır ve mahkemeden şirketin tasfiyesi istenir. Bir müddet önce milyarlarca liralık mala sahip olan küçük ortaklar, şimdi malları ellerinden alınmış ve yapacağı hiçbir şey olmayan zavallı kişiler olurlar. Bir süre de mahkeme kapılarında sürünür sonra kendi kaderleriyle başbaşa kalabilirler.
Genellikle miras yoluyla küçüklere ya da kadınlara intikal eden şirket payları kötü niyetli kişiler tarafından bu yollar kullanılarak yok edilebilmektedir.
Bir başka yol da şirketin kârının bir başka şirkete transfer edilmesidir. Bunun da çeşitli usulleri vardır. Meselâ bankadan kredi alınarak kredinin faizi bu şirkete ödetilir. Fakat kredi, büyük ortaklar tarafından kurulmuş ikinci bir şirkette faizsiz olarak kullanılabilir. Yani kredinin kârı öbür şirkete, riski ve zararı bu şirkete yükletilebilir.
c- Küçük pay sahiplerinin şikayet hakkı
T.T.K. 347 ve devamı maddeleri şirketlerde murakıp bulundurulmasını mecburî tutar. Her pay sahibi, şirketin yönetim kurulu üyesi veya müdürleri aleyhine murakıplara başvurabilir. Murakıplar bu başvuruları incelemek zorundadırlar. Şikayetin haklı olduğu sabit olursa durumu yıllık raporlarına yazarlar. Bu rapor genel kurulda okunur. Başvuranlar esas sermayenin 1/10'una sahipseler azınlık hakları söz konusu olur. Bu durumda murakıplar yapılan şikayet hakkındaki fikir ve görüşlerini raporlarına yazmak ve gerek gördükleri takdirde de genel kurulu olağanüstü toplantıya davet etmek zorundadırlar. Ama böyle bir şeyin olabilmesi için %10 oranındaki hisse senedine sahip olan ortakların bunları muteber bir bankaya rehin olarak bırakmaları icap eder. Bu senetler genel kurulun ilk toplantısının sonuna kadar orada kalır.
Genel kurul, yapılan ihbarı değerlendirmezse başvuru sonuçsuz kalır. Bu durumda büyük ortaklardan şikayetçi olan küçük ortak, tekrar büyük ortaklar tarafından engellenmiş ve fasit bir daire ile yapılan başvuru sonuçsuz ve gereksiz hâle gelmiş olur.
T.T.K. 348. maddesine göre genel kurulun toplantı vaktinden itibaren en az altı ay önceden beri esas sermayenin en az 1/10'una eşit paylara sahip oldukları sabit olan pay sahipleri, son iki yıl içinde şirketin kuruluşuna veya idarî muamelelerine ilişkin bir yolsuzluğun olduğu ya da kanuna yahut esas sözleşme hükümlerine aykırı önemli davranışların yapıldığı iddiasında oldukları takdirde bunları veya bilançonun gerçekliğini tahkik için özel murakıplar tayinini genel kuruldan isteyebilirler. Bu istek reddolunursa ortaklar, gerekli masrafları peşin ödemek ve dava sonuçlanıncaya kadar rehin kalmak üzere sahip oldukları hisse senetlerini muteber bir bankaya tevdi etmek şartıyla mahkemeye müracaat hakkı kazanırlar. Bu talebin mahkemece kabul edilebilmesi için iddia olunan hususlar hakkında yeterli delil ve emare gösterilmesi lâzımdır.
Küçük ortaklar şimdi de güçlerinin yetmeyeceği bir şeyle karşı karşıya bırakılırlar. Çünkü T.T.K. 363. maddesine göre şirketin ticârî defterleriyle muhaberatının incelenmesi yalnız genel kurulun açık müsaadesi ya da yönetim kurulunun kararıyla mümkün olmaktadır. Bir de hiçbir ortak şirketin iş sırlarını öğrenme yetkisine sahip değildir. Bu durumda mahkemeye başvurmuş bulunan ortaklar yeterli delil ve emareyi gösteremeyeceklerdir. Böylece kanun, kaşıkla vermiş olduğunu kepçeyle geri almakta, küçük pay sahiplerini fasit bir daire içerisinde yormaktadır.
II- HOLDİNGLEŞME OYUNU
Fıkıhta, ancak nakit para şirket sermayesi olabilir. Ayınlar, yani nakit para dışındaki mallar sermaye olamaz. T.T.K.'ya göre ise ayınlar şirket sermayesi olabilir. Durum böyle olunca bir şirketin hisse senedi diğer şirket için sermaye olmakta ve bununla ikinci bir şirket kurulabilmektedir. İkinci şirketin hisse senedi ile üçüncü, üçüncününkü ile de dördüncü ya da birkaç şirketin hisse senetlerinin birleştirilmesiyle beşincisi kurulabilmektedir.
Holding, birkaç şirketi tek elden idare etmek için kurulur. Bir şirketin hisse senedinin diğer şirket için sermaye olarak gösterilebilmesi gerçekte küçük sermayeli olan kişilerin ya da ailelerin büyük sermayeli olarak gözükmelerine, büyük iş sahibi rolüne soyunmalarına sebep olmaktadır. Meselâ 100 milyon lira sermayeli bir şirketin 51 milyon liralık hissesine sahip olan bir aile, bu hisseleri sermaye olarak göstererek bir holding kurabilir. Holdingin birkısım hisselerini halka ya da eşe dosta satarak bundan elde ettiği sermaye ile üçüncü bir şirket kurar ve böylece şirketlerin sayısı zincirleme olarak artar. Bu üç şirketten her birinin toplam sermayesi 300 milyon lira olarak gözüküyorsa topu topuna 51 milyon liralık sermayeye sahip olan aile toplum karşısına 300 milyon lira sermayeli üç şirketin büyük sahibi ve yöneticisi olarak çıkar ve hisse senedi satın alma durumunda olan insanları bu görüntüsüyle aldatabilir. Bu konuya Muharrem Karslı'nın Borsa adlı kitabının 95. sayfasında geçen şu örneği verelim:
"Sancaktar ailesi, 100 milyon lira sermayeli Sancaktar Boya Sanayii A.Ş.'nin %51 hissesine, yani 51 milyon lira nominal değerde 51.000 hisseye sahiptir. Bu 51 milyon lira nominal değerdeki hisse senetlerine mahkeme kanalıyla değer biçtirildiğini ve bu değerin 102 milyon lira olduğunu kabul edelim. Sancaktar ailesi 200 milyon lira sermayeli Sancaktar Holding'i kurarak 102 milyon lira değer biçilen Sancaktar Boya Sanayi A.Ş.'nin hisse senetlerini holdinge alır. Holdingin geri kalan %49 hissesini halka satar; halktan aldığı 98 milyon lira ile 192 milyon lira sermayeli Sancaktar Vernik ve Reçine Sanayi A.Ş.'yi kurar ve %51 hissesini holdingin portföyüne koyar. Yeni şirketin geri kalan 94 milyonluk hisselerini piyasadan tanıdığı diğer müteşebbislere, diğer holdinglere veya halka satar.
Böylece, Sancaktar ailesi cebinden bir kuruş yeni yatırım yapmadan iki şirket ve bir holdingin sahibi ve hâkimi olur."
Hâlbuki şirket sermayesinin nakit para olması şartı getirilecek olsaydı Sancaktar ailesi topu topuna 51 milyon liralık hisse senedine sahipken toplam 492 milyon sermayeli şirketlerin sahibi gibi gözükmeyecek ve karşısında bulunan muhatapları bu yolla aldatma imkânını elde edemeyecekti.
III- BORSA
Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere menkul kıymetler borsası adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri girer. Tahvil ve hazine bonosu faizli borç senetleridir. Bunların alım satımı faizli işlem kapsamına girer. Hisse senetleri ise şirketlerin ortaklık senetleridir. Bunları alanlar, ilgili şirketin ortağı olurlar. Bunlar küçük ortak olacağından A.Ş.'nin büyük ortaklarının insafına terk edilmiş olurlar. S.P.K. (Sermaye Piyasası Kanunu) ve yönetmeliklerle bunların durumu iyileştirilmeye çalışılmıştır. Ancak A.Ş.'lerin yapısında temel değişiklikler yapılmadan, yönetimi üstlenen kişiler, yaptıkları haksız davranışlardan bizzat sorumlu tutulmadan, en küçük ortağın hakkını koruyacak değişiklikler yapılmadan bu haksızlıkların önüne geçmek mümkün olmaz. Bugüne kadar yapılan değişiklikler yeterli olmamıştır.
A- Menkul Kıymetlerin Halka Arzı ve Satışı
S.P.K.'nın 6. maddesine göre, "Menkul kıymetlerin halka arzında açıklanacak bilgiler izahnâmede yer alır. İzahnâmede hangi bilgilerin bulunacağı hisse senetleri ve tahvil ihraçları bakımından ayrı ayrı olmak üzere T.T.K.'nın ilgili maddelerindeki hususlar göz önünde tutularak kurul tarafından belirlenir.
Halka arz izninin verilmesinden sonra izahnâme Ticaret Sicili'ne tescil ve ilan edilir. Halkın menkul kıymetleri satın almaya davet edilmesi izahnâme ve esas sözleşmeye, kurulun gerekli maddeleri eklediği bir sirküler ile yapılır. Yapılacak ilan ve açıklamalar, ne gerçeğe uymayan abartılı veya yanıltıcı bilgiler içerebilir ne de halka arz izninin resmî bir teminat olarak yorumlanmasına yol açacak açık veya dolaylı bir ifade taşıyabilir. Kurul, yanıltıcı nitelikte gördüğü reklâmları yasaklar."
S.P.K.'nın 10. maddesinde izahnâme ile halka açıklanan konularda meydana gelen değişikliklerin ilgili A.Ş. tarafından en geç 10 gün içerisinde Sermaye Piyasası Kurulu'na bildirilmesi zorunlu tutulmaktadır. T.T.K. 281. maddesine göre izahnâme, şirketin maksat, mevzu ve müddeti ve esas sermaye olarak konan ayınlar ve bu ayınların karşılığı ve mevcut bir işletmenin ya da bazı ayınlarının devralınması esas mukavele hükümlerinden ise onun bedelini ve kuruluş genel kurul toplantılarının yerini ve toplanma usulünü ihtiva eder.
Yukarıdaki hükümler, bir şirketin hisse senedini alacak kişilerin şirketle ilgili bilgilere sahip olmasını sağlar gibi gözükmektedir. Ancak bunlar, şirketi ve şirket mallarını görme hakkına sahip olmadıklarından izahnâmede yazılı bilgilerle yetinmek zorunda kalırlar. Bir şey yazılı veya sözlü olarak ne kadar anlatılsa gözle görmek gibi olamaz. Bu sebeple fıkıhta görme muhayyerliği müşterinin temel hakkı sayılmıştır. Bu hak taraflarca ortadan kaldırılamaz. Ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir: "Kim görmediği bir şeyi satın alırsa görünce muhayyer olur" Müşteri, ben görme muhayyerliğinden vazgeçtim, dese de onun bu hakkı düşmez[820].
İzahnâmede verilen bilgilerin gerçeğe aykırı olduğu ortaya çıksa ya da yapılan ilan ve açıklamaların gerçeğe uymayan abartılı beyanlar olduğu tespit edilse, bu yüzden zarar gören kişilerin zararı karşılanamaz. Meselâ 2000 liraya satılması gereken bir hisse senedi, yanlış beyanlar sebebiyle 3000 liraya ya da daha yüksek fiyata satılmış olsa vatandaşın bunu şikayet edeceği bir makam bulması mümkün değildir. Bu konuda vatandaş korumasız kalır.
Aldatma fahiş ölçülere varmışsa (gabn-ı fahiş) aldanan taraf satışı bozabilmelidir[821]. Yani yanlış bilgilere kanıp hisse senedini yüksek fiyatla satın almış olan kişi, onu geri verme hakkına sahip olmalıdır. Borsada böyle bir hak kabul edilmez. Gerçek değeri bin lira olan hisse senetlerinin, büyük reklam kampanyaları sayesinde 100 bin liradan satıldığı ve kısa süre sonra bu değerin hızla gerilediği yaşanan olaylardandır. Hisse senetlerini bu şekilde piyasaya süren şirketler, büyük paralara hükmedecek konuma gelmektedir.
Mecelle, taşınır mallarda %5'lik aldanmayı akdi bozma sebebi saymıştır. Buna göre gerçek kıymeti 2000 lira olması gereken bir senedi, gerçeğe aykırı ilan ve reklamlara aldanıp 2100 liradan alan kişi onu geri verebilir. Ama menkul kıymetler borsası bu hakkı hiç kimseye tanımaz.
S.P.K.'nın 47. maddesine göre, halka yapılan yazılı açıklama ve ilanlarda menkul kıymetlerin değerini etkileyecek önemli hususlarda gerçeğe aykırı veya noksan bilgi verenler 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası ve 1 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile tecziye edilirler. Bu kanunun 10. maddesine aykırı hareket edenler ise elli bin liradan beş yüz bin liraya kadar ağır para cezasına çarptırılırlar.
Ceza sözlükte, İşlenen bir suçun karşılığı anlamına gelir. Burada suç, hisse senedi alan vatandaşları maddî yönden zarara sokarak haksız kazanç sağlamaktır. Verilecek ceza bu suça engel olmalı ve bu yolla zarara uğrayanların zararını gidermelidir. Devlete ödenecek nakdî cezaların ve hapis cezasının bu zararı karşılamayacağı açıktır.
S.P.K. 49. maddesi, zarar gören vatandaşa bu konuda dava açma hakkı tanımamıştır. Bu suçlardan dolayı kovuşturma yapılabilmesi için Sermaye Kurulu'nun teklifi üzerine Maliye Bakanlığı tarafından Cumhuriyet Savcılığı'na yazılı başvuruda bulunulması gerekir. Konuyla ilgili bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcıları da Maliye Bakanlığı'nı haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler. Yanlış izahnâmeden dolayı zarar gören Maliye Bakanlığı veya savcılık değil vatandaştır. Onların konuyu mahkemeye intikal ettirmesini beklemek kimi tatmin eder? Kanun koyan kişiler ne olup bittiğinden haberdar olamayan en zayıf vatandaşların bile hakkını korumaya mecburdurlar.
B- Kâr Dağıtımı
S.P.K.'nın halka açık şirketlerle ilgili olarak getirdiği ve sonuçları itibariyle çok önemli sayılan yenilik kâr dağıtımıyla ilgilidir. Kanunun 15. maddesinde şu ifade yer alır. "Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan anonim ortaklıkların esas sözleşmelerinde birinci temettü oranının gösterilmesi zorunludur. Bu oran kurul tarafından tespit olunacak miktardan aşağı olamaz."
A.Ş.'lerde genel kurul, kâr dağıtıp dağıtmama konusunda serbesttir. Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi şirketlerde genel kurulun böyle bir serbestisi yoktur. Kâr varsa dağıtımı mutlaka yapılır. Ancak bilançoda eski yıllardan kalan zarar kapatılmadıkça şirket kâr dağıtmına zorlanamaz. Kâr dağıtımının en önemli özelliği birinci temettü oranında gözükür. T.T.K.'da %5 olarak tespit edilen birinci temettü oranı[822] halka açık şirketler için Sermaye Piyasası Kurulu'na bırakılmıştır. Kanun bu oranın kurul tarafından tespit edilecek orandan az olmamak üzere ana sözleşmede gösterilmesini emretmektedir. Birinci temettü ayrılmadıkça başka yedek akçe ayrılmasına, ertesi yıla kâr aktarılmasına ve yönetim kurulu üyeleri ile memur, müstahdem ve işçilere kârdan pay dağıtılmasına karar verilemez.
Birinci temettü ile ilgili şu kural getirilmiştir: "Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan anonim ortaklıkların birinci temettü oranı uzun vadeli devlet iç borçlanma tahvillerinin ilgili hesap döneminin son günlerindeki faiz oranıdır. Ancak ödenmiş sermaye üzerinden hesaplanacak bu birinci temettü oranı hesap dönemi net kârından vergi ve benzerleri düşülmek suretiyle bulunan dağıtılabilir kârın yarısından az ve %75'inden çok olamaz[823]."
Bilançolar üzerinde oynanabildiği ve kâr oranı düşük gösterilebildiği bilinen bir gerçektir. Buna göre şirketler, uzun vadeli devlet tahvilinin faiz oranı kadar kâr dağıtımı ile yetinebilirler. Bu faizin %50 oranında olduğunu düşünelim. Bu oran, hisse senedinin nominal değerine göre belirlenir. Senetlerin üzerine bin lira yazdığı için her senet için 500 lira kâr vermekle yetinilebilir. İsterse bu senet borsada 50 bin lira üzerinden işlem görsün. Eğer kâr payı 1000 lira olursa şirket %100 kâr dağıtmış sayılır.
C- Bilanço Kârını Etkileyen İşlemler
S.P.K.'nın 15. maddesinde, şirketlerin bilanço kârını düşürebilecek işlemlere mani olunmaya çalışılmaktadır. Maddenin 3. bendi şöyle der:
"Hisse senetleri halka satılan bir anonim ortaklık yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi işlemlerde bulunarak yıllık kârını azaltamaz."
Bu kanuna aykırı davranışın cezası 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası ve bir aydan 2 yıla kadar da hapis cezasıdır. Bu konuda kovuşturma yapma yetkisi Maliye Bakanlığı'na bırakılmıştır.
Bir alım satımda malın emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyatla alınıp satıldığını kim, nasıl tespit edebilir? Mallara biçilen fiyatların piyasada bariz bir şekilde farklılık gösterdiği bilinen bir gerçektir. Faizli ekonomilerde ve enflasyonun olduğu yerde fiyat istikrarını sağlamak çok zordur. Bu durumda yukarıdaki kanunu uygulamak imkânsız gibidir.
Türk Ticaret Kanunu'nun 336. maddesine göre yönetim kurulu üyeleri şirket adına yaptıkları sözleşme ve işlemlerden dolayı şahsen sorumlu olmazlar. Bu kanunun konuyla ilgili bir istisnası vardır. Buna göre gerek kanun, gerekse esas sözleşmenin idare meclisi azalarına yüklediği vazifelerin kasten veya ihmal sonucu yapılmaması hâlinde ilgili kişiler sorumlu tutulabilirler. Bu durumda S.P.K. 15. maddesinde belirtilen işlemin kasıt veya ihmal sonucu olması gerekir ki, bunun ispatı da çok zordur.
D- Batık Şirket Hisselerinin Borsada Satışı
Sermaye Piyasasının Teşviki Kanunu'nun[824] 5. maddesinin a fıkrasına göre finansman güçlüğü içinde bulunan anonim şirketlerden alacaklı olan bankalar, alacaklarının sermayeye dönüştürülmesi teklifinde bulunabilirler.
Aynı kanunun 7. maddesinin a bendine göre bu bankaların iktisap ettikleri iştirak paylarının, iştirak edilen sermaye şirketinin sermayesinin %15'ini aşması hâlinde aşan paylar 1992 yılından itibaren yedi yıl içinde Sermaye Piyasası Kurulu'na bilgi verilerek satılabilir. 7. maddenin c bendi şöyledir: "Bu kanunun uygulanması dolayısıyla borsaya kote edilecek hisse senetleri için hisse senetlerini çıkaran A. Ş.'nin kârlılığı aranmaz"
Burada birbirine zıt ve ortaklık kavramıyla uyuşmayan birçok şey vardır:
a- Meselâ borç nasıl sermaye olabilir. Sermaye, işletilebilip şirkete gelir getirebilen, şirketin işlerinin kendisiyle rahatlıkla yapılabileceği şeydir. Borcu sermayeye dönüştürmek şirketin tabiatı ile bağdaşmaz.
b- Şirketlerin bankalara olan borcu hisse senedine dönüştürülerek vatandaşlara satılır ve bu satışın yapılması için ilgili şirketin kâra geçip geçmemesi aranmazsa bu kanun batık şirketlerde alacağı olan bankaları kurtarırken vatandaşı batağa atmış olmaz mı?
E- Fiyatlarda Sun'i Dalgalanma
Şirket yöneticileri, şirketi bir sene kârlı göstererek hisse senedi fiyatlarının artmasına, ikinci sene de kötü göstererek hisse senedi fiyatlarının düşmesine sebep olabilirler. Fiyatları düşünce senetleri ucuz fiyatla toplayıp ikinci sene pahalıya satarak büyük ölçüde haksız kazanç sağlayabilirler. Maalesef bugünkü kanunlara göre bunu önlemenin imkânı yoktur. Çeşitli yayın ve basın organları ve birkısım gazete yazarları ile devlet yetkilileri de hisse senetlerinin sun'i olarak düşüp çıkmasında etkili olmaktadırlar.
Sağlıklı bir malî yapı, devlet adamlarının beyanına bağlı olmayan ve şirket yöneticilerinin yanlış davranışlarına imkân vermeyen, çeşitli basın ve yayın organlarının insanları yanlış etkilemesine fırsat tanımayan bir yapıdır. Bunun gerçekleşmesi köklü değişikliklerin yapılmasına bağlıdır.
F- Sıfır Maliyetli Kredi
Şirketlerin yapısındaki bozukluk, borsada satılan senetlerin bedellerinin, sıfır maliyetli krediye dönüştürülmesine imkân vermektedir. Meselâ yöneticiler, kredi alıp bu krediyi bir başka şirketlerine aktarabilirler. Halka açık şirket o kredinin faizini öderken, diğer şirket onun gelirinden yararlanır. Böylece bu şirketten öbürüne kâr aktarılmış olur. Bir müddet sonra birinci şirket borçlarını ödeyemez hâle gelir. Haberin piyasada yayılmasıyla hisse senetleri panik içerisinde satılmaya ve nominal değerin de çok altında bir fiyatla piyasaya sürülmeye başlanır. Meselâ 40-50 bin liraya satın alınmış hisse senetleri 40-50 liraya müşteri bulamayabilir. Daha sonra da tasfiye masasına giden şirket, borsa kotundan çıkarılır. Genellikle böyle şirketler, bankalardan aldıkları borcu kapatamayacakları için, hisse senedi almak için verilmiş paraların tamamı kötü niyetli yöneticilerinin bir başka şirketlerine sermaye olmuş olur. Usulüne uygun yapıldığı takdirde bunun denetlenmesi mümkün değildir. Bu durumda şirketi batıran kimseleri sorumlu tutacak bir mekanizma da yoktur.
IV- SONUÇ
Sonuç olarak anonim şirketlerinin bugünkü yapısı ve borsanın işleyişi karşısında hisse senetlerinin Menkul Kıymetler Borsası'ndan alım satımını caiz görmek mümkün değildir. Çünkü bu, insanların mallarının haksız yere yenmesine göz yummak olur. Allahu Teâlâ, ekonomik ilişkilerin bel kemiği sayılan bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaretle yiyebilirsiniz" (Nisa 4/29).
Başarı, Allah'tandır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
KİTAPLAR
Kur'an- ı Kerim.
Abdullah b. Kudâme (öl. 620 h.), el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984.
Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd el-Mevsılî, el- İhtiyar li ta'lîli'l- Muhtar, Mısır, 1370/1951.
Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut, 1416/1996.
Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire, 1357.
Abdullah DIRAZ, er-Riba fî nazari'l-kanûni'l-İslâmî, Kuveyt.
Abdurrahman b. Süleyman (Damad), Mecmaü'l-enhür, İstanbul,1301.
Abdurrahman el-Cezîrî, el-fıkh ale'l-mezâhib'il erbaa, Mısır.
Abdussettar Ebû Gudde ve İzettin Hoca, Fetâvâ Nedevât'il-Bereke, 5. baskı, Cidde,1417 h. 1997 m.
Abdülazîm b. Abdülkavî el-Münzirî, et-Terğîb ve't-terhîb, Kahire, 1356 h. 1937 m.
Abdülaziz BAYINDIR İslâm Muhakeme Hukuku Osmanlı Devri Uygulaması, İstanbul, 1986.
Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ül-ahkâm'iş-şer'iyye (Abdülvehhab İbrahim Ebû Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmed Ali'nin tahkikiyle) Cidde, 1401/1981.
Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac bi şerh’il-minhac,(Şirvânî ve İbn Kasım el-Abâdî’nin haşiyeleriyle birlikte) Tarih ve yer yok.
Ahmed b. Muhammed b. İbrahim el-Hattabî (319-388 h.), Meâlimü's-sünen, (Sünenu Ebî Davûd ile birlikte) İstanbul, 1981.
Ahmed Cevdet Paşa, Maruzât, İstanbul, 1980, (Yayına hazırlayan Yusuf HALAÇO⁄LU).
Ahmed Emin, Zuhrul-İslâm, 3. baskı, Kahire, 1962.
Ahmet ÖZEL, Hanefî Fıkıh Alimleri, Ankara, 1990.
Alâuddin el-Kasânî, el-Bedai'us-Sanai', Beyrut, 1394/1974.
Alâüddin el-Haskefî, Dürrü'l-muhtâr -İbn Abidin ile birlikte- Mısır, 1386/1966.
Ali b. Ahmed b. Hazm el-Endelüsî, el-Muhallâ b'il-âsâr, Beyrut, 1408/1988.
Ali b. Ebîbekr b. Abd'il-Celîl el-Merğinânî, el-Hidâye, Şerhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, Dar'ul-fikr, Beyrut.
Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî (öl. 593 h. /1197 m.) el-Hidâye, (Feth'ül-Kadîr ile birlikte) Bulak, 1316.
Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî, el-Hidâye şerhu Bidâyet'il-mübtedî, İstanbul, 1985.*
Ali el- Adevî, Hâşiye ale'l-Haraşî alâ muhtasar-i Seydî Halil, Beyrut.
Ali Haydar, Dürer'ül-hükkâm şerhü Mecellet'il-ahkâm, İstanbul, 1330.
Ali Himmet BERKİ, Osman KESKİO⁄LU, Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1981.
Ali ÖZGÜVEN, İktisat Bilimine Giriş, İstanbul, 1983.
Alim b. Alâ başkanlığında bir heyet, el-Fetâvâ't-Tatarhâniye, el yazması, İstanbul Müftülüğü Küt. No 10.
Ankaravî, Muhammed Efendi (v. 1099/1688), Fetâvâ'l-Ankaravî, Matbaa-i Amire.
Büyük Larousse Ansiklopedi ve Sözlük, İstanbul, 1985- 1986.
Cihangir AKIN, Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, İstanbul, 1986.
Çatalcalı Ali Efendi, (v. 1103/1692), taş basma, tarih ve yer yok.
Ebû Cafer et-Tahâvî, şerhu Maânî’lâsâr, (M. Zihnî en-Neccâr’ın tahkikiyle), Beyrut, 1407/1987.
Ebu'z-ziya Nureddin Ali b. el-Kahirî, Nihayet'ül-Muhtâc haşiyesi , Mısır.
Ebubekr Ahmed b. Ali el-Cessas (305-370 h.), Ahkâm'ül-Kur'an , Beyrut.
Ebûssuud Efendi, (v. 982/1574), Maruzat, el yazması, Süleymaniye Kütüphanesi, Hafîd Efendi 113.
Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul,1935.
Erol ZEYTİNO⁄LU, İktisat Tarihi, İstanbul, 1993.
F. Neumark, Genel Ekonomi Teorisi, İstanbul, 1948.
Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, Mısır, 1357/1938.
Feridun ERGİN, Ak İktisat Ansiklopedisi, İstanbul, 1973.
Feyzullah Efendi, (v. 1115/1703), Fetâvây-ı Feyziyye, taş basma.
Halil Ahmed es-Sahhar, Bezl'ül- Mechud fi halli Ebi Davud, Beyrut.
el-Haraşî, alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut.
Hayreddin ez-Ziriklî, el- A'lâm, c.III, s. 74, tarih ve yer yok. Üçüncü baskı.
İbn Abidîn , Muhammed Emin b. Ömer Abidin, Tenbîh'ür-rükûd alâ mesâil'in-nükûd, Resâil-i İbn Abidîn, İst., 1319.
İbn Abidîn , Muhammed Emin b. Ömer Abidin, Reddü'l-muhtâr, Kahire.
İbn Hişâm, Siyre, el-Kısmü'l-evvel, 2. baskı, Kahire, 1953.
İbn Kâdî Simâve (Bedreddin Simâvî öl. 823 h./1420 m.) Câmi'u'l-fusûleyn, Kahire, 1300.
İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed (öl. 620 h.) el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984.
İbn Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut, 1410-1990.
İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, (v. 520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile birlikte), Matbaa-i Hayriyye, 1324.
İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, Bidâyet'ül-müctehid, Mısır.
İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, Beyrut, 1957.
İbn'ül-Bezzâz, Muhammed b. Muhammed el-Kerderî ( Öl. 827 h. /1424 m. ) el-Fetâvâ’l-Bezzaziyye, (el-Fetâvâ'l- Hindiyye ile beraber) Bulak, 1310.
İbnü Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 751 h./1350 m.), İlâm'ul-Muvakkıîn, (Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd'in tahkikiyle), Beyrut, 1407/1987.
İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, Darü ihyâi'l-kütübi'l-Arabiyye, 1957.
İbrahim ve Cevriye ARTUK, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirindeki İslâmî Sikkeler Kataloğu, İstanbul, 1970.
İmam Şafiî, Ebû Abdullah, Muhammed b. İdris (öl. 204), el-Ümm, (Hadislerini tahric edip notlar ekleyerek yayına hazırlayan Mahmud Matarcı), Beyrut, 1413 h. /1993 m.
İslâm Fıkıh Akademisi'nin Kuveyt'te yaptığı 5. dönem toplantı tutanağı.
İsmail KURT, Para Vakıfları Nazariyat ve Tatbikat, İstanbul, 1996.
Joseph Schacht, İslâm Hukukuna Giriş, (Tercüme Mehmet Dağ, Abdülbaki Şener), Ankara, 1977.
Kadı Beydâvî, Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâr'ut-tenzîl ve esrâr'ut-te'vîl. Tarih ve yer yok.
Kâdîhan, Hasan b. Mansur el-Özcendi (v. 592/1196), Fetâvâ Kâdîhan, el-Fetâvâ'l-Hindiyye ile birlikte, Bulak, 1310.
Kemâlüddin b. el-Hümâm, Şerhu fethi'l-Kadîr, Bulak, 1316.
Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, (v. 671/1272), el-Câmi li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Darü'l-kitabi'l-Arabi, 1387/1967.
Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, Matbaat’üs-saâde, 1323.
Muhammed b. Ahmed er-Ramlî (öl.1004 h. /1593 m.), Nihâyet'ül-muhtâc ilâ şerh'il-minhâc, Mısır.
Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, (öl. 786 h) el-İnâye ale'l-Hidâye, (Şerhu feth'il-Kadîr ile birlikte) Dar'ul-fikr.
Muhammed Şata ed-Dimyâtî, İanet'üt-tâlibîn (Feth'ül-muîn haşiyesi), tarih ve yer yok.
Muharrem KARSLI, Borsa, İstanbul, Tarih yok.
Nasır Hüsrev Alevî, Sefernâme, (Arapçaya tercüme eden Yahyâ el-Haşşâb), Kahire, 1945.
Netîcet'ül-fetâvâ, Şeyhülislâm Muhammed Arif Efendi, Fetvâ Emîni Ahmed Efendi'nin emriyle derleme, Taş basma.
Ömer Hilmi Efendi, İthâf'ül-ahlâf fî ahkâm'il-evkâf, İstanbul, 1307.
Ömer Lutfi Barkan ve Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul.
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslâmiyye Kamusu, İstanbul, 1985.
Refii Şükrü Suvla, Para ve Kredi, İstanbul, 1963.
Sabri ORMAN, Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz, (Para, Faiz ve İslâm kitabı içinde yer alan bir tebliğ) İstanbul, 1992.
Sadî Çelebî veya Sadî Efendi, Sadullah b. İsa, (öl. 945 h.) Şerhu feth'il-Kadîr haşiyesi, (Şerhu feth'il-Kadîr ile birlikte) Dar'ul-fikr.
Salname-i devlet-i aliyye-i Osmaniyye, altmış sekizinci Sene, 1333-1334, İst., 1334.
Sami Hasen Hamûd, Tatvîru'l-a'mâli'l-masrifiyye bi mâ yettefiku ve'ş-şeriâti'l-İslâmiyye, 2. baskı, Amman, 1402/1982.
Selîm Rüstem Bâz, Şerhu'l-Mecelle, Beyrut, 1406/1896.
es-Seyyid Sâbık, Fıkh'üs-Sünneh, Kahire.
Şemsuddin es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1409 h./ 1989 m.
Şemseddin Sâmî, Kamus-i Türkî, Dersaadet, 1317.
Şemsüddin Muhammed b. Abdullah el-Gazzî, et-Timurtâşî, Tenvîr'ül-ebsâr, Mısır.
Timurtâşî, Dürr'ül-muhtar, (Redd'ül-muhtar ile birlikte), Matbaa-i Amire.
Yakut el-Hamevî, Mucemü'l-udebâ, Mısır.
Yusuf b. Abdullah el-Kurtubî, Kitâb'ül-kâfi fi fıkhi ehl-i Medînet'il-Mâlikî, Riyad, 1398/1978.
Zeynüddin el-Milibârî, Feth'ül-muîn (İanet'ütt-tâlibîn ile birlikte), tarih ve yer yok.
HADİS KİTAPLARI
Müsnedu Ahmed b. Hanbel.
Sahihu'l- Buhârî.
Sahihu'l- Müslim.
Sünenu Dârimî.
Sünenu Ebî Davûd.
Sünenu İbn Mâce.
Sünenu'n- Neseî.
Sünenu't- Tirmizî.
KANUNLAR VE KANUN MECMUALARI
Bank-ı Osmânî İmtiyaznamesiyle Nizamnamesi.
Devlet-i Osmaniye'nin usul-i sikkesi, Salnâme-i Osmaniye, 1333-1334 sene-i mâliye, İst., 1334.
Düstur, tertîb-i evvel, c.II, İst., 1289.
Düstur zeyli, tertib-i evvel, Matbaa-i Amire, 1298.
Düstur, tertîb-i sânî, c.VIII, İst., 1923.
Düstûr, tertîb-i sânî, c.VI, Dersaadet, 1334.
Kavanin-i Nakdiyyenin Neşrinden Evvel ve Tedavülü Zamanındaki Müdayenât ve Muamelât Hakkında Kararname Layihası.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Mecelle Komisyonu.
Meskûkât-ı Osmaniyye Hakkında Kararname Layihası.
S.P.K. (2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu).
Sermaye Piyasası Kurulu'nun 26.2.1982 tarih ve 17617 sayılı resmî gazetede yayınlanan tebliği.
Sermaye Piyasasının Teşviki Kanunu (3332 sayı ve 25 Mart 1987 tarihli).
Tevhid-i meskûkât hakkında kanun-i muvakkat (26 Mart 1332 = 8 Nisan 1916 tarihli).
Türk Ticaret Kanunu.
Vergi Usul Kanunu.
Zeyl-i Düstur l, İstanbul, 1298. ( Kavâim-i nakdiyye ile olan müdayenata dair fî 2 Ramazan 96 tarihinde neşr ve ilan olunan kararnameden emval-i eytâmın istisnası hakkında madde-i mahsusa)
ŞER’İ SİCİLLER
Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişliği Mahkemesi, 4 ve 743 nolu siciller İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi.
İstanbul Kadılığı 65 numaralı Emir ve Ferman Defteri İst. Müftülüğü, Şer'iyye Sicilleri Arşivi.
İstanbul Kadılığı 213 nolu Emir ve Ferman Defteri, İst. Müftülüğü Şer'iye Sicilleri Arşivi.
İstanbul Kadılığı 334 numaralı Ferman Defteri İst. Müftülüğü Şer'iye Sic. Arşivi.
[1]- Fon (fonds), Fransızca bir kelimedir; büyükçe para, sermaye ve belli bir iş için gerektikçe ödenmek üzere ayrılıp işletilen para anlamlarına gelir. (Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Ankara 1976, c.I, s.575.)
[2]- Dârimî, Büyu, 42 ().
[3]- Fahrü'r-râzi, Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, VII, Mısır, 1357/1938, s.91.
[4] - İbn Rüşd, (v.
520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile birlikte), c.III, s.18,
Matbaa-i Hayriyye, 1324; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, Darü
İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1957, c.I, s. 241. İbnü'l-Arabî burada veresiye alış
verişten dolayı tahakkuk
[5]- Bkz., İbn Manzûr, Lisan'ul-arab, Dar Sâdır, Beyrut.c. XIV, 305.
[6] - el-Bakara, 2/276.
[7] - er-Rum, 30/39.
[8]- Bakara 275.
[9]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın dokunup çarptığı " şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: , ona takılıp aklını çeldi. (Lisan'ul-Arab maddesi) aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs, maddesi) aklını bozma, anlamına gelir: (Lisan'ul-Arab maddesi)
[10] - el-Bakara, 2/275.
[11] - el-Bakara, 2/280.
[12]- Kemâlüddin b. el-Hümâm, meşhur Hanefî fakihidir. Feth'ul-Kadîr adlı Hidaye şerhi meşhurdur. 788 h./1386 m. tarihinde babasının kadı bulunduğu Sivas'ta doğmuş, 861 h./1456 m. tarihinde Kahire'de ölmüştür. (Bilmen, Kamus, c. I s. 405)
[13] - Ali İmran, 3/130.
[14]- Bunlar, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz ile fakihlerin bu altı maddeye kıyasla belirledikleri mallardır. Bunlarla ilgili bilgiler aşağıda gelecektir.
[15] - el-Bakara, 2/275.
[16] - Kemalüddin b. el-Hümâm (v. 861/1457), fierhu fethi'l-kadir, VII, Beyrut, s.3-4.
[17] -Fahrü'r-râzi, Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, VII, Mısır, 1357/1938, sh.91.
[18] - İbn Rüşd, (v. 520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile birlikte), III, sh.18, Matbaa-i Hayriyye, 1324; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, Darü İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1957, c.I, s. 241. İbnü'l-Arabî burada veresiye alış verişten dolayı tahakkuk eden alacağı söz konusu etmektedir. Yukarıya bu yazılmıştır.
[19] - el-Bakara, 2/278-279.
[20] - Burada anlatılan
olay için bkz. Fahru'r-râzî, VII, sh.106-110; Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR,
Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1935,
[21] - Kurtubî Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, (v. 671/1272), el-Câmi li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Darü'l-kütübi'l-ilmiyyeh, 1408/1988, III, sh.240, Bakara 2/280. ayetin tefsiri.
[22] - Buhârî, Büyü' 25.
[23]- Bkz. Abdullah DIRAZ, er-Riba fî nazari'l-kanûni'l-İslamî, Kuveyt, s. 15-18.
[24] - Faiz, hak edilmeyen ve bir karşılığı olmayan maldır. Zekata da bir karşılık ödenmez. Faiz alanlarla zekat alanlar, "alan el" olmaları sebebiyle aynı durumdadırlar. Halbuki faizcii mevcut malını artırma amacında, zekat alan ise yaşayabilmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılama düşüncesindedir. Birincisi bir mala sahip olduğu için başkalarına yük olmakta, ikincisi güçsüz olduğu için yardım almaktadır. Kapital sahibine verilen faizin topluma bir faydası olmadığı halde zekatlar topluma canlılık, müteşebbise ümit, güçsüzlerin yüzüne sevinç getirir ve mal sahipleri için hayırlı dualar edilmesine sebep olur.
[25] - er-Rum, 30/39.
[26] - en-Nahil, 16/67.
[27] - en-Nisa, 4/161.
[28] - el-Bakara, 2/219.
[29] - en-Nisa, 4/43.
[30] - Ali İmran, 3/130.
[31] - el-Maide, 5/90.
[32] - el-Bakara, 278-281.
[33]- Buhârî, vesâyâ, 23; Müslim, İman 145.
[34]- Allah'ın laneti, kovup rahmetinden uzaklaştırması; halkın laneti, sövme ve bedduada bulunmadır. Demek ki, Hz. peygamber faiz yiyenlerin Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılacağını haber vermektedir.
[35]- Buhârî, Büyü' 25; Müslim, Müsakât, 105.
[36]- Dövme, derinin iğne ucuyla çizilip kanatılmasından sonra sürülen boyanın deri altına geçmesini ve bir daha çıkmamasını sağlayan bir işlemdir. Bu yolla vücuda her türlü şekil çizilebilir. Peygamberimiz dövme yapanı ve yaptıranı lanetlemiştir. Sağlık nedeniyle dövme yaptırmanın caiz olacağına dair bir rivayet Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde (c.I, s.133.) geçmektedir.
[37]- Bir erkek, üç kere boşadığı kadınla tekrar evlenemez. Fakat bu kadın bir başka kocayla normal olarak evlenir ve bu ikinci koca onu boşar veya ölürse, iddeti tamamlandıktan yani Kur'an'da belirlenmiş bir süre bekledikten sonra ilk kocasıyla tekrar evlenebilir. Bazı kimseler, kocasının üç kere boşadığı kadınla, anlaşmalı olarak nikah kıyıp, gerdekten sonra onu boşayarak ilk kocasına helal olmasını sağlamaya çalışmaktadırlar ki, buna hulle denir. Hadis-i şerifte bu davranış lanetlenmiştir.
[38]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 87.
[39]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 394.
[40]- Nesâî, Büyu', 2. Zamanımızda bütün insanlar bu hadisi şerifin kapsamına girmiştir. Faiz yemeyenler de faizin etkisinden kurtulamamaktadır.
[41]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 395.
[42]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 402.
[43]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.V, s. 225. Zina iki kişi arasında olur ama bütün toplumu sarsar. Faiz de iki kişi arasında olur ama toplumu daha fazla sarsar. Faiz ve zina karşılaştırması aşağıda gelecektir.
[44]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.IV, s. 205.
[45]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.V, s. 10.
[46]- İbn Mace, Ticârât, 58, hadis no 2273.
[47]- Buharî , Büyu 24.
[48]- Ebû Dâvûd, Menâsik, 57, hadis no 1905.
[49]- Dârimî, Büyu, 42 (Lâ riba illa fî'n-nesîeh).
[50]- Müslim, Müsâkât, l03 (596).
[51]- Müslim, Müsâkât, l02 (1596); Nesâî, Büyu, 50 (Bey'ul-fıddah b'iz-zeheb v'ez-zeheb b'il-fıddah)
[52]- Buhârî, Büyu 79(Bey'ud-dinâr b'id-dinâr nesâen), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).
[53]- Sarf, para satışı, yani dinar veya dirhemi, gene dinar veya dirhem vererek alıp satma anlamına gelir. Bu konu ileride genişçe anlatılacaktır.
[54]- Müslim, Müsâkât 104 (1596).
[55]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).
[56]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[57]- Nesâî, Büyu, 43 (bey'ul-burr b'il-burr - Rivayetin ikinci bölümü).
[58]- Ölçek diye tercüme ettiğimiz kelime müdy'dür. Bu fiam'lıların kilesidir. 15 mekkûk eder. Bir mekkûk () l.5 sa'dır. Daha fazla olduğu da söylenmiştir. (İbn'ül-Esîr, en-Nihâye fî ğarîb'il-hadis.) Hanefî Mezhebine göre bir sa’ 1040 dirhem yani 2920 gr. ağırlığında buğday alan bir kabdır. Buna göre bir müdy yaklaşık 65700 gr. buğday alan bir kab olmalıdır.
[59]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349.
[60]- Müslim, Müsâkât, 79 (1586); Ebû Dâvûd, Büyu, l2 H. No 3348; Nesâî, Büyu 41 (Bey'ut-temri b'it-temri mütefadilen - Babın son kısmı).
[61]- Buhârî, Büyu 76 (Babü bey'iş-şe'îri b'iş-şe'îr).
[62]- Renk farklılığı, cins farklılığı anlamına gelir. Nitekim bu husus diğer hadislerden açıkca anlaşılmaktadır.
[63] - Müslim, Müsâkât, 83 (1588); Nesaî. Büyu, 42 Babü bey'it-temri b'it-temri Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s. 232. Metin Ahmed b. Hanbel'den alınmıştır.
[64]- Cenîb, iyi cins hurmalardandır.
[65]- Sa’ bir ölçü birimidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kullanılan sa’ 693 dirhem ve 1/3 dirhem ağırlığında buğday alan bir kabdı. Bunun bölgelere göre büyüklüğü değişir. Sa’-ı Irâkî denen ve Hanefî mezhebi tarafından kabul edilen sa’ l040 dirhem, yani yaklaşık üç kilo (2920 gr.) ağırlığında arpa ve buğday alan bir ölçektir. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu. İstanbul 1969, c.IV, s.125 vd.)
[66]- Nesâî, Büyu, 41 (Bey'ut-temri b'it-temri mütefâdılen).
[67]- Buhârî, Vekâlet, 11 (İza bae'l-vekîlu bey'en fasiden) ; Müslim Müsâkât, 96 (1594).
[68]- Müslim, Müsâkât 97 (1594).
[69]- Müslim, Müsâkât, 94 (1593). "Denge" diye tercüme edilen "el-mîzân" kelimesidir. Cümlenin akışı böyle tercüme etmeyi gerektirir. Bu kelimenin diğer anlamları şunlardır: Terazi, tartı, adalet, dengeleme, miktar, günün ortası. (İbn Manzur, Lisan'ul-Arap, maddesi.)
[70]- Müslim, Müsâkât, 93 (1592)
[71]- Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâc'ul-arûs, Mısır, 1306, taam maddesi.
[72]- Sa' 2920 gr. ağırlığında bir ölçü birimidir.
[73]- Keş, kuru yoğurt manasınadır, Arapçası eqit () tir.
[74]- Buhârî, Zekât 73 (Sadakat'ul-fıtr sa' min taâm).
[75]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât 18; hadis no 3359; Tirmizî, Büyu 14, hadis no 1225; Nesaî, büyu 36 (İştirâu't-temri b'ir-ruteb).
[76]- Buhârî, Büyu 78 (Bey'ul-fıdda b'il-fıdda); Müslim, Müsâkât 75 (1584); Nesâî, Büyu 47 (Bey"uz-zeheb b'iz-zeheb).
[77]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât 12; hadis no 3349.
[78]- Müslim, Müsâkât 77 (1585).
[79]- Buhârî, Büyu 81 (Bey'uz-zeheb b'il-veriq yeden biyedin). Bundan sonraki kısım Buharide yoktur.
[80]- Müslim, Müsâkât 88 (1590).
[81]- Buhârî, Büyu 77 (Bey'uz-zeheb b'iz-zeheb).
[82]- Müslim, Müsâkât, 84 (1588), Nesâî, Büyu, 46 (Bey'ud-dirhem b'id-dirhem).
[83]- Buhârî, Büyu 76 (Bey'uş-şe'îr b'iş-şe'îr).
[84]- Müslim, Müsâkât, 89 (1591).
[85]- Müslim, Müsâkât, 90 (1591.
[86]- Müslim, Müsâkât, 91(1591).
[87]- Nesâî, Büyu, 48 (el-kılâde fîhâ'l-harezu ve v'ez-zehebu b'iz-zehebi).
[88]- Müslim, Müsâkât, 92 (1591).
[89]- Müslim, Müsâkât, 86 (1589).
[90]- İbn Mâce, Ticârât, 50, hadis no, 2261.
[91]- Müslim, Müsâkât, 78 (1585).
[92]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 14; hadis no 3354; Nesâî, Büyu, 50 (Bey'ul-fıdda b'iz-zeheb ve bey'uz-zeheb b'iz-zeheb)
[93]-Nesâî, Büyu, 51 (Ahz'ul-veriq min'ez-zeheb v'ez-zeheb min'el-veriq).
[94]- Buhârî, Büyu 80 (Bey'ul-veriq b'iz-zeheb nesîeten).
[95]- Nesâî, Büyu, 49 (Bey'ul-fıddah b'iz-zeheb nesîeten).
[96]-Müslim, Müsâkât, 85 (1588); Nesâî, Büyu, 45.(bey'ud-dinâr b'id-dînâr).
[97]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[98]- Buhârî, Büyu, 14 (fiirâ'un-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem b'in-nesîeh)
[99]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349.
[100]- İbn Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut, l410-l990, c.XI, s. 610.
[101]- Ragıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Dımaşk 1412/1992, s. 759.
[102]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 18; hadis no 3359. Tirmizî, Büyu, 14, hadis no 1225; Nesaî, büyu, 36 (İştirâu't-temri b'ir-ruteb). Sünen-i Ebî Davud'da Hattabî'nin konuyla ilgili açıklaması şöyledir :
Bu hadis riba konularından bir çoğunun kaynağı olmuştur. Yaşı ve kurusu olan bütün yiyeceklerin yaşını verip kurusunu almak caiz görülmemiştir. Kuru üzüm verip yaş üzüm almak, taze et ile kurutulmuş et vs. gibi. Bu anlamda taze üzüm veip taze üzüm almak gibi yaş verip yaş almak da caiz olmaz. Çünkü eşitlik ancak kuru zamanında geçerli olabilir. Tam kurumazsa birinin suyu az diğeri daha sulu olur. Bunları değiştirirken her ikisi de aynı ölçek olursa kurudan daha çok verilmiş olur. Ateşte kaynatılmış şıranın kaynatılmamışıyla, pişmiş süt ile pişmemiş sütün değiştirilmesi gibi pişmiş ile çiğin değiştirilmesi de aynı anlama dahil olur. Bu mukayeseye göre buğday verip un almak, buğday verip kavut almak ve ekmek verip ekmek almak da caiz olmaz. Bunların hepsi fiafiî mezhebine göredir.
Çiğ şira verip çiğ şira almak, susam yağı verip susam yağı almak, taze süt verip taze süt almak fiafiîye göre caizdir. Üzüm sirkesi verip üzüm sirkesi almak da aynıdır. Bunlardan birine su katılırsa olmaz.
fiafiîye göre faize konu olan bir şey türevleriyle de değiştirilmez. Kaymak verip süt almak, zeytin yağı verip zeytin almak, susam yağı verip susam almak gibi. fiafiîye göre et verip hayvan almak da yasaktır.
Fakihlerin çoğu yaş hurma verip kuru hurma almanın caiz olmadığı görüşündedir. Malik, fiafiî, Ahmed b. Hanbel'in görüşü böyledir. Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşü de böyledir. Ebu Hanife, peşin olmak şartıyla yaş hurma verilip kuru hurma alınabileceği görüşündedir. Öyle anlaşılıyor ki, Ebu Hanife hadisi, bedellerden birinin peşin diğerinin veresiye olmasıyla tevil etmiştir. İbn'ül-Münzir diyor ki, "Zannediyorum Ebu Sevr de bu görüşü kabul etmiştir." (Ebu Davud, Sünen, İstanbul, c. II, 655-656.)
[103]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât,15; hadis no 3356; Nesâî, Büyu, 65 (Bey'ul-hayevân b'il-hayevân nesîeh); Tirmizî, Büyu' 21, hadis no l237.
[104]- Tirmizî, yukarıdaki hadisin altına düşülen not. C. III, s. 538-539, İst. 1981 (1401)
[105]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât,16; hadis no 3357.
[106]- Ebu Davud, İstanbul, c.III. s.652, 653.
[107] - Ebûbekr Ahmed b. Ali el-Cessâs (v. 370/980), Ahkâmü'l-Kur'ân, İstanbul 1335, I, sh.464-465 (Bâb'ur-ribâ).
[108]- el-Muvatta', Büyu, bab 39 (Mâ câe fî'r-ribâ fî'd-deyn), no 83.
[109]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, l323 h., c.IV, 133-134.
[110]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.IV, 134.
[111]- Fahrü'r-râzi, et-Tefsirü'l-Kebîr, c. VII, s.91. Buradaki ribe'n-nesieden maksat ribe'l-cahiliyyedir. Çünkü bu nakil Fahrü'r-râzî'den alınmıştır; o, ribe'n-nesieyi ribe'l-cahiliyye anlamında kullanmıştır.
[112]- el-Muvatta', Büyu, bab 39, hadis no 82.
[113]-el-Muvatta', Büyu, bab 39, hadis no 81.
[114]- el-Cessâs, I, sh.467.
[115]- İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut 1404/1984, c. IV, s. l34.
[116]- Ebu'l-Velî, Muhammed b. Ahmed b. Rüşd (520-595 h.) , Bidâyet'ül-Müctehid, Mısır, c II, s. 124, (Fî büyû'iz-zerâi'u'r-ribeviyyeh)
[117]- Nesâî, Büyu, 47.
[118]- el-Muvatta, Büyu 16, hadis no 33.
[119]- Askerin eline geçecek maaş, hediye ve ganimetler demektir.
[120]- Dârimî, Buyu, 41.
[121] - Müslim, Müsâkât, 80 (1587).
[122] - İbn Mâce, Ticârât , 58, hadis no 2276. Cessâs, c.I, s.464.
[123] - Elmalılı, c.I, s.954.
[124]- el-Muvatta, Büyu 16, hadis no 37.
[125]- el-Muvatta, Büyu 18, hadis no 39.
[126]- Sa' 2920 gr. ağırlığında bir ölçü birimidir. Burada kastedilen her iki bedelin aynı ağırlıkta olma gereğidir.
[127]- el-Muvatta, Büyu 16, hadis no 36.
[128]- Ebu Abdirrahman Abdullah b. Ömer’in lakabıdır.
[129]- el-Muvatta, Büyu 16, hadis no 31.
[130]- Sikkeli demek, para olarak basılmış demektir.
[131]- Kurtubî, c.III, s. 226. (Bakara 2/275. ayetin tefsiri) Muaviye'nin farklı görüşünün, yalnızca işlenmiş olan altın ve gümüş ile dinar ve dirhemler arasındaki mübadele konusunda olduğu rivayeti de vardır.
[132]- Sarf, altın ve gümüş paraların alım satımı demektir.
[133]- Peşin alım satımlarda bir sakınca görmüyorlardı. Nitekim Müslim'in 99 (1594) nolu rivayetinde İbn Abbas'ın, Ebu Nadr'a, " Elden ele mi? " diye sorduğu, "Evet" deyince "Bir sakıncası yoktur" dediği ifade edilmektedir.
[134]- Müslim, Müsâkât, 100 (1595).
[135]- Tirmizî, Büyu 24.
[136]- Sarf, altın ve gümüş paraların birbiriyle değiştirilmesi işlemidir.
[137]- Fahrü'r-râzî, c.VII, s.91-92.
[138]- İbn Mace, Ticârât, 49, hadis no 2258.
[139]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s. 134.
[140]- Tirmizî, Büyu 24.
[141]- İbn Rüşd, Bidâyet'ül-müctehid, c. II, s. 111 (Fî büyû'ir-ribâ).
[142]- Bu rivayet el-Muğnî'de şöyle geçmektedir: "Hz. Ömer Übey b. Ka'b'a onbin dirhem borç verdi. Daha sonra Übey b. Ka'b ona toprağının ürününden bir miktar hediye gönderdi; o bunu geri çevirdi ve kabul etmedi. Bunun üzerine Übey onun yanına geldi ve şöyle dedi: Bütün Medine bilir ki, benim ürünüm hepisinden daha güzeldir ve bizim ona ihtiyacımız da yoktur. Öyleyse neden hediyemizi almadın? Sonra hediyeyi tekrar verdi, o da kabul etti." (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s. 391, fasıl 3263)
[143]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c. XIV, s. 35-36.
[144]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac bi şerh’il-minhac, (fiirvânî ve İbn Kasım el-Abâdî’nin şerhleriyle birlikte) Tarih ve yer yok c. V, s.46-47, Karz.
[145]- İbni Mâce, Sadakât 19, hadis no 2432.
[146]- Buhârî, Menâkıb'ul- Ensâr 19.
[147]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s. 390-391, fasıl 3263.
[148]- Para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan satışa selem denir.
[149]- Ali b. Ahmed b. Hazm el-Endelüsî (384-406 h./994-1063 m.), el-Muhallâ b'il-âsâr, Beyrut, 1408/1988, c.VII, s.401-402.
[150]- El- Muvatta', bab 39, 83 nolu hadisten sonra düşülen not, s. 673.
[151]- Ebu'l-Hasen, Ali b. Ebîbekr b. Abd'il-Celîl el-Merğinânî (öl. 593 h./1197 m.) el-Hidâye, fierhu Bidâyet'il-mübtedî, fierhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, Dar'ul-fikr, Beyrut, c. VIII, s. 426, es-Sulhu fî'd-deyn.
[152]- Kasânî, el-Bedâi’ c.VI, s. 45, bab’us-sulh.
[153]- Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî (öl. 786), el-İnâye ale'l-Hidâye, fierhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, c. VIII, s. 426, es-Sulhu fî'd-deyn.
[154]- İbn Hacer, Tuhfe, c.V s. 192-193,bab’us-sulh;İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, c.II, s.125. İbn Kudâme, el-Muğnî, c.V,s.24-25, bab’us-sulh, madde 3504.
[155] İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s.356, l205 nolu mesele.
[156]-İbn Rüşd, Bidâyet’ül-müctehid, c.II, s.125
[157]- İbnü Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 751 h./1350 m.), İlâm'ul-Muvakkıîn, tahkîk, Muhammed Muhyiddîn Abdul Hamîd, Beyrut, 1407/1987, c. 3, s. 371, es-Sulhu an'id-deyn biba'dih.
[158]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).
[159]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c. XIV, s. 38.
[160]- Ciro, emre yazılı bir senetteki bütün hakların, alacaklısı tarafından başkasına devri anlamına gelir.
[161]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın dokunup çarptığı " şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: , ona takılıp aklını çeldi. (Lisan'ul-Arab maddesi) aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs, maddesi) aklını bozma, anlamına gelir: (Lisan'ul-Arab maddesi)
[162]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349.
[163]- Osman el-Bettî Basra fakihidir. Kalın elbiseler satardı. Babasının adı Müslim’dir, Eslem veya Süleyman olduğu da söylenmiştir. Aslen Kûfelidir. (Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, Siyerü A’lâm’in-nübelâ, Beyrut l406/l986, c.VI, s. 148-149) Osman el-Bettî’nin vefat tarihi için bkz. Hayrettin KARAMAN, Başlangıçtan zamanımıza kadar İslam Hukuk Tarihi, İst. l975, s. 63.
[164]- Katâde b. Diame Tabiînden Basralı bir zattır. Ama olarak doğmuştur. Enes b. Malik, İbn'ül-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, İbn Sîrîn ve İkrime gibi zatlardan hadis ve ilim almıştır. Tefsire, fıkha ve hilafiyata aşina idi. (Ö.N.Bilmen, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.I, s. 421.)
[165]- Tavus b. Keysân tabiinin büyüklerinden ve meşhur fakihlerdendir. Aslen İranlıdır. Mekke'de vefat etmiştir. (Ö.N.Bilmen, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.I, s. 460.)
[166] - Fethü'l-kadîr, c.VII, s.5; Ayrıca bkz. Serahsî, el-Mebsût, XII, s.112.
[167]- Burada veresiye diye tercüme ettiğimiz kelime selem'dir. Bununla altı maddeden birinin peşin diğerinin daha sonra verilmesi durumu kastediliyor. Hanefî mezhebinde buna ribe'n-nesie denir.
[168]- Ali b. Ahmed b. Hazm el-Endelüsî, el-Muhallâ b'il-âsâr,Beyrut, 1408/1988, c.VII, s.401-402.
[169]- İbn Hazm, el-Muhallâ, c.VII, s. 402-403.
[170] - İbn Mâce, Ticârât , 58, hadis no 2276. Cessâs,c. I, s.464. İbn Mace, bu rivayetin isnadının sahih, ricalinin de mevsuk olduğunu belirtmekte, ancak bu sözü nakledenlerden Saîd b. Arûbe‘nin, son zamanlarında karıştırdığını belirtmektedir.
[171] - Elmalılı, c.I, s.954.
[172]- Sa’ bir ölçü birimidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kullanılan sa’ 693 dirhem ve 1/3 dirhem buğday alan bir kabdı. Bunun bölgelere göre büyüklüğü değişir. Sa’-Irâkî denen ve Hanefî mezhebi'nin kabul ettiği sa’ ise l040 dirhem, yani 2920 gr. ağırlığında arpa ve buğday alan bir ölçektir.( Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c.IV, s.125 vd.)
[173]- Bu hadis Sahih-i Müslim'de şöyle geçer "Hayber valisi Allah'ın elçisi'ne cenîb hurması getirmişti. Allah'ın Elçisi ona salât ve selam olsun, “Hayberin bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. Vali, “Hayır, vallahi Ya Resulellah, diğer hurmalardan iki sa’ verdim, bundan bir sa’ aldım.” dedi. Ona salât ve selam olsun, Allah'ın Elçisi bunun üzerine şöyle dedi: "Böyle yapmayın, misli misline olsun. Ya da bunu satın, bedeliyle ondan alın. Mizan böyledir” (Müslim, Müsâkât, 94 (1593))
[174] - fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, XII, s.112-113.
[175]- el-Muvatta, Büyu 16, hadis no 37.
[176]- ed-Darekutnî, Büyu, 39.
[177]- Hadisin tamamı şöyledir: "Allah'ın Elçisi, Adiyy el-Ensârî oğullarından birini Hayber'de görevlendirmişti. Cenîb hurmasıyla çıkageldi. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, “Hayberin bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. “Hayır vallahi ey Allah'ın Elçisi, bunun bir sa’ını toplanan hurmalardan iki saa alıyoruz." dedi. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi bunun üzerine şöyle dedi:
”Öyle yapmayın,ama misli misline olsun. Yahut bunu satarsınız, bedeliyle bundan alın, () mizan böyledir”.
Beyhâqî, Ebubekr Ahmed b. Huseyn b. Ali (öl. 408 h.) es-Sunen'ul-Kubrâ, (Cimâu ebvâb'ir-ribâ, bâb men qâle bi cereyân'ir-ribâ fî kulli mâ yukâlu ve yûzen), Lübnan 1413/1992, c. V, s. 285-286)
[178]- Serahsî c. XII, s. 113.
[179]- İbn Manzur, Lisan'ul-Arap, maddesi.
[180]- Müslim, Müsâkât, 94 (1593).
[181]- Serahsî c. XII, s. 112.
[182]- Tâc'ul-arûs'ta kelimesi ile ilgili olarak şu bilgiler verilir:
Hicaz halkı yalın olarak deyince özellikle buğdayı kasteder. Ebû Saîd'in fitre konusundaki "Taamdan bir sa' veya arpadan bir sa'" hadisi bu şekilde açıklanmıştır... (Muhammed Mustafa ez-Zebîdî, Tac'ul-arûs, tarih ve yer yok, maddesi, c. VIII)
[183]- Müslim, Müsâkât, 93.
[184]- Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî (öl. 593 h. /ll97 m.) el-Hidâye, (Feth'ül-Kadîr ile birlikte) Beyrut, c.VII s. 8.
[185]- Müslim, Müsâkât, 89 (1591).
[186]- Müslim, Müsâkât, 90 (1591.
[187]- İbn Mâce, Ticârât, 50, hadis no, 2261.
[188]- Müslim, Müsâkât, 86 (1589).
[189]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349.
[190] - Serahsî, XII, sh.113.
[191]- el-Merğinânî, a.g.e. c.VII, 9-10.
[192]- Buhârî, Büyu 78 (Bey'ul-fıdda b'il-fıdda); Müslim, Müsâkât 75 (1584); Nesâî, Büyu 47 (Bey"uz-zeheb b'iz-zeheb).
[193]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[194]- Nesâî, Büyu, 43 (bey'ul-burr b'il-burr - Rivayetin ikinci bölümü).
[195]- el-Merginânî, a.g.e. c. VII, s. 8.
[196]- Kavut, kavrulmuş un demektir.
[197]- el-Merginânî, a.g.e. c. VII, s. 23.
[198]- el-Merginânî, a.g.e. c. VII, s. 32.
[199]- Altın ve gümüş dışındaki madeni para. Daha çok bozuk para ve ufaklık para olarak kullanılır.
[200] - Bkz. Hidaye, c. VII, s. 12-13 Nakil sırasında ibareye değil, mânâya bağlı kalınmaya çalışılmıştır.
[201]- Abdulvâhid b. İsmâil er-Rûyânî, (öl. 502/1108) Taberistan ve Rûyân kadılığı yapmıştır. el-Bahr adında bir eseri vardır. (Hayrettin KARAMAN, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar İslam Hukuk Tarihi, İst. 1975, s. 139.)
[202]- İbn Hacer, IV, s. 272.
[203]- İmam fiafiî, Muhammed b. İdris (öl. 204 h.), el-Ümm, c. III, Beyrut, 1413/1993, s. 29, er-Riba
[204]- Müslim, Müsâkât, 93 (1592)
[205]- İbn Hacer, IV, s. 276.
[206]- Hidâye ve Fethü'l-kadîr, c.VII, s. 5-6. Bunlar Hanefî mezhebinin fıkıh kitaplarıdır. Ancak bu izahlar hem tatminkar oldukları hem de fiafiî mezhebinin görüşünü doğru olarak aktardığı için buraya alınmıştır.
[207]- İmam fiafiî, c. III, s. 25, er-Riba
[208]- Tuhfet'ül-muhtac'da " teharrüf = " kelimesi kullanılmaktadır. Lisan'ül-arabda harâfe, ağzı ve dili yakan yiyecek diye tanımlanmakta, böyle yiyeceklere hirrîf dendiği soğanın bunlardan olduğu ifade edilmektedir. Teharrüf kelimesini "ağzı acılatan yiyecek" anlamında tercüme etmemizin sebebi budur.
[209]- Bu çamurlar tedavi maksadıyla yenir.
[210]- Kargabüken (), tropikal bölgelerde yetişen, yeşil ve yaygın ağaççıktır. Eczacılıkta kullanılır.
[211]- İbn Hacer, IV, s. 276-277.
[212]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 25, er-Riba
[213]- İbn Hacer, IV, s. 279.
[214]- İbn Hacer, IV, s. 278.
[215]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 25, er-Riba.
[216]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 27, er-Riba.
[217]- Burada Abdullah b. Abbas'ın kasdedildiği anlaşılmaktadır. Onun konu ile ilgili görüşü, Sahabenin Faiz Anlayışı başlığı altında verilmiştir.
[218]- İbn Hacer, IV, s. 281.
[219]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 27, er-Riba
[220] - Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[221]- İbn Hacer, IV, s. 273-274 ve 279.
[222]- Buhârî, Büyu 79(Bey'ud-dinâr b'id-dinâr nesâen), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).
[223]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 25, er-Riba.
[224]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 27, er-Riba. fiafiî mezhebinde fesat ile butlan aynı anlama gelir.
[225]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 28, er-Riba.
[226]- İbn Hacer, IV, s. 272-273.
[227]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 28, er-Riba.
[228]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 38- 39, er-Riba.
[229]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 39, er-Riba.
[230]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 40, er-Riba.
[231]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 41, er-Riba.
[232]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.IV, s.133.
[233]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.IV, s.134.
[234]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.IV, s.133.
[235] - Ali el-'Adevî, Hâşiye 'ale'l-Haraşî alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut, c. V, s. 56.
[236]- Fels kelimesiyle kastedilen altın ve gümüşten basılı olmayan paralardır.
[237]-Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, l323 h. c.III, s. 395-396.
[238]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c. IV, s.115.
[239]- el-Haraşî, alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut, c. V, s. 50.
[240]- el-Haraşî,c. V, s.56-67.
[241] - İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51.
[242]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c. IV, s. 25-26.
[243]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c. IV, s. 27.
[244]- Ali Abdulhamid Baltaci, Muhammed Vehbî Süleyman, el-Mu'temed fî fıkh'il-imam Ahmed, (Abdulkadir b. Ömer eş-fieybânî'nin Neyl'ul-meâri bi şerhi delîl'it-tâlib adlı eseri ile İbrahim b. Muhammed b. Dıvyân'ın Menâr'us-sebîl fî şerh'd-delîl adlı eserinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmış bir kitaptır.) bab'ul-kard, Mekke, 1991/1412, s. 4447-448.
[245]- Ahmed b. Hanbel,Müsned c. II, s. 109.
[246]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV , s. 136-137.
[247]- Doğrusu, "Bir dinar ve bir dirhemi iki dinara karşılık satmak" şeklinde olmalıdır.
[248]- Ali Abdulhamid Baltaci, a.g.e. bab ahkâm'ir-ribâ, s. 429-430
[249]- İbn Kudâme, el-Muğnî,c. IV, s.140. Metinde bir yanlışlık olmalıdır. Çünkü bir elbise iki elbiseden ve bir köle iki köleden hayırlı olmaz.
[250]- Bkz. Ali Abdulhamid Baltaci, a.g.e. s. 426.
[251]-Müslim, Müsâkât, 93. Hadis-i şerifin tamamı yukarıda geçmiştir. Değerlendirme bakımından okuyucuya kolaylık olsun diye Müslimin rivayetini burada bir daha tekrarlıyoruz: Mamer b. Abdullah kölesine bir sa' buğday verdi ve " Onu sat, karşılığında arpa al." dedi. Köle gitti ve bir sa'dan biraz fazla aldı. Mamer'in yanına gelince durumu ona bildirdi. Mamer ona dedi ki, " Niye böyle yaptın ? Git geri ver, misli misline olmazsa sakın alma. Çünkü Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellemin şöyle dediğini işitmişimdir : "Yiyeceğe (taam) yiyecek misli mislinedir." fiöyle devam etti : " O gün yiyeceğimiz arapaydı." Ona dendi ki, " Buğday arpanın dengi değil ki," O şöyle cevap verdi : "Benzemesinden korkuyorum."
[252]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s.139.
[253]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s.133-138.
[254]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s.141.
[255] Garib hadis, rivayet ettikleri hadisler bir çok kimse tarafından toplanan meşhur hadis imamlarından birinden yalnız bir kişinin rivayet ettiği hadistir.
[256]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 38-39
[257]- Ebu Cafer Muhammed b. el-Hasen et-Tûsî (öl. 460 h.), el-İstibsâr, Tahran 1390, c. II, s. 70, (Fî enneh lâ ribâ beyn'el-müslim ve ehl'il-harb) Paragraf 230.
[258]- İbn Rüşd, Endülüste yaşamış Malikî bir fakihtir (v. 520/1126).
[259]- Kitapta Muhammed yerine Ebû Yusuf denmiştir.
[260] İbn Rüşd, Mukaddimât, III, sh. 28-29.
[261] el-Hidaye ve Fethü’l-Kadir, V sh. 300-301.
[262]- Nass, Kur'an'ın ve sünnetin ifadeleri anlamınadır.
[263] İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.
[264]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.
[265]- Kemalüddin b. el-Hümâm 788 h./1396 m. tarihinde Sivasta doğmuş meşhur Hanefî fakihidir. Kendisinde mezhep taassubu yoktur. Hanefi mezhebinin yanlış bulduğu görüşlerini ifadeden çekinmez. Feth’ül-kadîr adlı Hidaye şerhi, bugün hala Hanefi alimlerinin güvendiği başucu kitabıdır. 861 h./ 1457 m. tarihinde vefat etmiştir.
[266]- Haber-i vâhid, mütevatir olmayan hadise denir. Mütevatir, yalan söylemek için bir araya gelmeleri, adetlere göre mümkün olamayacak sayıda kişi tarafından rivayet edilen hadistir. Bu şart, senedin her tabakasında aranır.
[267]- el-Hidaye ve Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.
[268]- Abdurrahman el-Evzâî, müstakil mezheb sahibi olmuş tebe-i tabiîn döneminin büyük fakihlerindendir. fiam ve Mağrib halkı İmam Malik’in mezhebinden evvel el-evzâî’nin mezhebine tabi olmuşlardı. 88 h. tarihinde Balebek’te doğmuş, 157 h. tarihinde Beyrut’ta ölmüştür. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, C. I, s. 362)
[269]- İshak b. Râheveyh büyük fakih ve muhaddistir. 237 h. tarihte Nisabur’da vefat etmiştir. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, C. I, s. 419-420)
[270]- Yani bunlar bizim rahatlıkla el koyabileceğimiz mallardır.
[271]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın dokunup çarptığı " şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: , ona takılıp aklını çeldi. (Lisan'ul-Arab maddesi) aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs, maddesi) aklını bozma, anlamına gelir: (Lisan'ul-Arab maddesi)
[272]- Mürsel hadis, tabiînden bir zatın, sahabe ismi söylemeden doğrudan Hz. Peygamber'den naklettiği hadistir. Yukarıdaki hadisi Hz.Peygamber’den Mekhûl b. Zeyd nakletmiştir. Bu zat tabiindendir. Yani Hz. Peygamber'i değil, onun ashabını görenlerdendir. Hanefî mezhebi tabiînden güvenilir kişilerin mürsel hadisini delil sayar. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, C. I, s. 140)
[273] İbn Kudâme, el-Muğnî, C. IV, s. 176,177.
[274] Buharî, Büyû' 2. Bu hadis kütüb-i sittenin tamamında, ayrıca Darimî ve Ahemd b. Hanbel’in Müsnedinde de vardır. Müslim, Müsâkât, l07-l08; Ebû Davud, Büyû' 3; Tirmizi Büyû' 1; Nesâî, Büyû' 2, Kudât 11; İbn Mâce, Fiten 14; Darimî, Büyû' 1; Ahmed b. Hanbel, C. IV, s. 267,269,271,275.
[275] İbn Mâce, Ticârât, 58, hadis no: 2276. Cessâs, C. I, s. 464. İbn Mace, bu rivayetin isnadının sahih, ricalinin de mevsuk olduğunu belirtmekte, ancak bu sözü nakledenlerden Saîd b. Arûbe‘nin, son zamanlarında karıştırdığını belirtmektedir.
[276]- Müslim, Hac, bab 19, Hadis no 147- (1218); Ebû Dâvûd, Menâsik 57 Hadis no 1905 ve Büyû, 5, hadis no 3334; Tirmizî, Tevbe Suresi'nin Tefsiri, hadis no 3087; Darimî büyu, 3 ve Menâsik 34.
[277]- Ebû Davud, Büyû' 5, hadis no 3334; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 73, Ebû Hurre er-Rakkâşî'nin amcasından rivayeti bölümü, l. hadis; Darimî büyu, 3.
[278]- İbn Mâce, Menâsik 76, hadis no 3055.
[279]-Ragıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz'il-Kur'ân, Beyrut 142/1992, s, 144.
[280]- “Faiz yiyenler, başka değil, sadece şeytanın dokunup çarptığı kimsenin doğrulması gibi doğrulurlar. Bu, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, demeleri sebebiyledir." (Bakara 2/275)
[281] Müslim, Müsâkât 78.
[282] Müslim, Müsâkât 91.
[283]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât 12; hadis no 3349.
[284] Müslim, Müsâkât, 103.
[285] Dârimî, Büyû', 42.
[286] Müslim, Müsâkât, 104. İbn Mâce, Ticârât, 49. Vadeli işlem diye tercüme ettiğimiz kelime nesie kelimesidir.
[287] Bakara 2/275.
[288] fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, XII, 113.
[289] Serahsîde mütekavvim olarak geçen kelime “işe yarayan mal” şeklinde tecüme edilmiştir. Mütekavvim mal demek, kullanılması yasak olmayan ve elde edilmiş bulunan mal demektir. Buradaki tercümeye “işe yarayan mal” ifadesi uygun düşmektedir.
[290]- fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, XII, 116.
[291]- İbn Manzûr, Lisan'ul-arab, c. XIV, 305.
[292]- Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî (öl. 593 h. /ll97 m.) el-Hidâye, (Feth'ül-Kadîr ile birlikte) Beyrut, c.VII s. 8.
[293]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[294]- çoğulufarsçadan Arapçaya geçmiş bir kelimedir (Lisan’ul- Arab) Farsçasıkelimeleridir. (Ekmelüddin Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, fierh’ül-Hidâye c.V, s.274; Feth’ül-Kadîr ile birlikte)
[295]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, c. IV, s. 126) Bir şer’î dirhem 2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 grlık bir ağırlık eder.
[296]- Tayinle taayyün etme konusu Para bölümünde Para’nın hukuki özellikleri başlığı altında açıklanmıştır.
[297] Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c V, s. 274 vd.
[298] İllet-i müteaddiye demek, başkalarında da bulunabilen illet demektir. Mesela hamr, çiğ üzüm suyunun fermantasyonu ve köpük atması sonucu meydana gelen şarap anlamına gelir. Bunun en belirgin özelliklerinden biri sarhoş etmesidir. Bu özellik diğer sarhoş edici içkilerde de vardır. İşte bundan dolayı sarhoş edici bütün içkilerin haram olduğu, hamrı yasaklayan ayete kıyaslanarak ortaya çıkarılmıştır.
[299]- İbn Kudâme, el-Muğnî c. IV, s. 138.
[300]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).
[301]- el-Merğinânî, el-Hidâye,(Feth'ul-kadîr ile birlikte), c. VI, s. 523-524.
[302]-İbn Hümâm, Feth'ul-kadîr, c. VI, s. 523.
[303]- İbn Hümâm, Feth'ul-kadîr, c. VI, s. 523.
[304]- Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, (öl. 786 h.) (Hidaye Haşiyesi, Feth'ul-kadîr ile birlikte) c. VI, s.523-524.(Men işterâ şeyen mimâ yunkal ve yuhavvel).
[305]- el-Merğinânî, el-Hidâye ve İbn Hümâm, Feth'ul-kadîr (Bu iki eser bir arada), c. IX, s. 4- 7, Ariyet.
[306]- el-Merğinânî, el-Hidâye ve İbn Hümâm, Feth'ul-kadîr, Bâbertî, şerh'ul-inâye al'el-Hidâye, (Bu üç eser bir arada) c. IX, s. 13, Ariyet.
[307]- İbn Hümâm, Feth'ul-kadîr, c. IX, s.14, Ariyet.
[308]- Müslim, Zikr 38; Ebû Davud, Edeb 60; Tirmizî, Birr 19.
[309]- Abdülazîm b. Abdülkavî el-Münzirî, et-Terğîb v'et-terhîb, Kahire, l356 h. l937 m. c. II, s.163, Hadisi hasen isnadla Taberânî'nin bir de Beyhakî'nin rivayet ettiği ifade edilmektedir.
[310] el-Haraşî, C. V, s. 56-67.
[311] - İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51.
[312]- Ribe’l-fadl ve ribe’n-nesie için yukarıda, Malikî Mezhebi ayırımının Faiz illetleri başlığına bakınız.
[313] Fahrü'r-râzî, VII, s. 99.
[314] İbn Hacer, IV, s. 272.
[315]- Buhârî, Büyu 79(Bey'ud-dinâr b'id-dinâr nesâen), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).
[316]- Buhârî, Büyu 79(Bey'ud-dinâr b'id-dinâr nesâen), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).
[317]- İmam fiafiî, el-Ümm, c. III, s. 25, er-Riba.
[318] İbn Hacer, IV, s. 272-278.
[319]- Bkz. fiirvânî, Tuhfet'ul-muhtâc haşiyesi, c. IV, s. 272, Riba bahsinin başı.
[320] İbn Hacer, IV, s. 273.
[321]- Safiyy'ur-Rahmân el-Mebârkefûrî, er-Rahîk'ul-mahtûm, bahs fî es-
sîre'n- Nebeviyye, Lübnan 1408/1988, s. 431.
[322]- Ebû Dâvûd, Menâsik, 57, hadis no 1905.
[323]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın dokunup çarptığı " şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: , ona takılıp aklını çeldi. (Lisan'ul-Arab maddesi) aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs, maddesi) aklını bozma, anlamına gelir: (Lisan'ul-Arab maddesi)
[324]- Buhârî, Büyu 79(Bey'ud-dinâr b'id-dinâr nesâen), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).
[325]- Fahrüddin er-Razî, a.g.e. c.VII, s.98.
[326]- Mecelle 2. madde.
Mecelle'nin 3. maddesi de şöyledir: "Ukûdda itibar mekâsıd ve meânîyedir elf^z ve mebâniye değildir." Yani akitlerde güdülen maksada bakılır, yoksa kullanılan kelimelere ve cümlelerin yapısına değil.
[327]- Buhârî, Büyu 76 (Babü bey'iş-şe'îri b'iş-şe'îr).
[328]- Buhârî, Büyu 76 (Babü bey'iş-şe'îri b'iş-şe'îr).
[329]- Müslim, Müsâkât 77 (1585).
[330]- Buhârî, Büyu 76 (Bey'uş-şe'îr b'iş-şe'îr).
[331]- Sa’ bir ölçü birimidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kullanılan sa’ 693 dirhem ve 1/3 dirhem buğday alan bir kabdı. Bunun bölgelere göre büyüklüğü değişir. Sa’-Irâkî denen ve Hanefî mezhebi'nin kabul ettiği sa’ ise l040 dirhem, yani 2920 gr. ağırlığında arpa ve buğday alan bir ölçektir.( Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c.IV, s.125 vd.)
[332] - fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, XII, s.112-113.
[333]- Mecelle-i ahkâm-ı adliyye 30. madde.
[334] İbn Mâce, Ticârât, 58, hadis no: 2276. Cessâs, C. I, s. 464. İbn Mace, bu rivayetin isnadının sahih, ricalinin de mevsuk olduğunu belirtmekte, ancak bu sözü nakledenlerden Saîd b. Arûbe‘nin, son zamanlarında karıştırdığını belirtmektedir.
[335]- Müslim, Hac, bab 19, Hadis no 147- (1218); Ebû Dâvûd, Menâsik 57 Hadis no 1905 ve Büyû, 5, hadis no 3334; Tirmizî, Tevbe Suresi'nin Tefsiri, hadis no 3087; Darimî büyu, 3 ve Menâsik 34.
[336]- İbn Mâce, Menâsik 76, hadis no 3055.
[337]- Buharî, Büyû' 2. Bu hadis kütüb-i sittenin tamamında, ayrıca Darimî ve Ahemd b. Hanbel’in Müsnedinde de vardır. Müslim, Müsâkât, l07-l08; Ebû Davud, Büyû' 3; Tirmizi Büyû' 1; Nesâî, Büyû' 2, Kudât 11; İbn Mâce, Fiten 14; Darimî, Büyû' 1; Ahmed b. Hanbel, C. IV, s. 267,269,271,275.
[338]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[339]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât 12; hadis no 3349.
[340]- Buhârî, Büyu 80 (Bey'ul-veriq b'iz-zeheb nesîeten).
[341]- Nesâî, Büyu, 43 (bey'ul-burr b'il-burr - Rivayetin ikinci bölümü).
[342]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349.
[343]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).
[344]- Müslim, Müsâkât, 77 (1585).
[345]- Renk farklılığı, cins farklılığı anlamına gelir. Nitekim bu husus diğer hadislerden açıkça anlaşılmaktadır.
[346]- Müslim, Müsâkât, 83 (1588); Nesaî, Büyu, 42, Babü bey'it-temri b'it-temri Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.232. Metin Ahmed b. Hanbel'den alınmıştır.
[347]- Fahrüddin er-Razî, a.g.e., c.VII, s.98.
[348]- Ahmed b. Hanbel, Müsned c. II, s.109.
[349]- Müslim, Müsâkât, 102 (1596); Nesâî, Büyu, 50 ()
[350]- Selahattin KAYA, 1978'den 1999 yılına kadar, İstanbul Müftüsü olarak görev yapmıştır.
[351]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[352]- Ebû Davud, , 12; hadis no 3349.
[353]- Ebû Davud, , 14; hadis no 3354; Nesâî, Büyu, 50 ()
[354]- Mecelle-i ahkâm-ı adliyye 30. madde.
[355]- Bakara 2/275.
[356]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).
[357]- çoğuluFarsçadan Arapçaya geçmiş bir kelimedir. (Lisan’ul- Arab) Farsçası kelimeleridir. (Ekmelüddin Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, fierh’ül-Hidâye c.V, s.274; Feth’ül-Kadîr ile birlikte)
[358]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, İst., 1967 c.IV, s.126) Bir şer’î dirhem 2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 gr.lık bir ağırlık eder.
[359]- Paranın tayinle taayyün etmemesi demek, bir mal veya hizmet satın alırken gösterilen paranın kendisini vermenin zorunlu olmaması demektir. Çünkü paranın kendisi değil, temsil ettiği satın alma gücü önemlidir. Ama diğer malların kendisi önemlidir.
Meselâ elinizdeki bir adet beşyüzlüğe karşılık bir çift ayakkabı satın alsanız, ayakkabıcıya, onun yerine bir başka beşyüzlük veya beş adet yüzlük verebilirsiniz. Çünkü satıcı ayakkabıyı o paranın satın alma gücü karşılığında vermiştir. Paranın kaç parçadan ibaret olduğu, kağıdının büyüklüğü, üzerindeki yazıların şekli ve seri numarası önemli değildir. Para, altın veya gümüşten basılı olduğu zaman da durum aynıdır. Elindeki bir adet Reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka Reşat altınını verebilir.
Ama müşterinin beğenip satın aldığı ayakkabı yerine bir başka ayakkabı verilemez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Yani satın alma kararında ayakkabının rengi, deseni, dikiş özelliği, büyüklüğü, duruşu, görünümü vs. önem taşır. Bunlardan biri eksik olursa müşterinin razı olmayacağı bir iş yapılmış olur ki, bu da alım satım kurallarına aykırıdır.
Buna göre bir gemide giderken beş yüz bin liraya bir çift ayakkabı satın alan kişi parayı ödemek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hâle gelmez. Müşteri bir başka beş yüz bin lira ile ayakkabının bedelini ödemeye zorlanabilir. Çünkü beş yüz bin liranın denize uçması akdi bozmaya sebep değildir. Ama müşteri daha teslim almadan ayakkabı denize uçsa alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o ayakkabı yerine bir başka ayakkabı almaya zorlanabilir, ne de satıcı o ayakkabı yerine başka ayakkabı vermek zorunda kalır.
[360]- Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c.V, s.274 vd.
[361]- el-Huraşî, c.V, s.56-67.
[362]- İbn Rüşd, Mukaddimât, c.III, s.49-51. Ribe’n-nesie, faize konu iki malın değişiminin veresiye olması sebebiyle meydana gelen faize denir. Bir kile buğdayı, vadeli 1 kile buğdaya veya vadeli iki kile arpaya karşılık değişmek gibi.
[363]- Fahrü'r-râzî, c.VII, s.99.
[364]- Ahmet b. Hacer el-Heytemi, Tuhfet'ül Muhtac bi fierh'il-Minhac, c.IV, s.272. Tarif şöyledir: "Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î ölçekle eşitliği bilinmeden peşin veya bedellerden her ikisini yahut birini veresiye değiştirmek üzere yapılan sözleşmedir."
[365]- Buhârî, Büyu, 79 (), Müslim, Müsâkât, 101 (1596).
[366]- Buhârî, Büyu, 79 (), Müslim, Müsâkât, 101 (1596).
[367]- İmam fiafiî, el-Ümm, c.III, s.25, er-Riba.
[368]- İbn Hacer, c.IV, s.272-278.
[369]- Bkz. fiirvânî, Tuhfet'ul-muhtâc haşiyesi, c.IV, s.272, Riba bahsinin başı.
[370]- İbn Hacer, c.IV, s.273.
[371]- Mecelle m. 105.
[372]- İbn Hacer, a.g.e. c. IV, s. 215, bey'in baş tarafı.
[373]- Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ul-ahkâm'iş-şer'iyye, Cidde 1401/1981, s. 107, m. 161. Buraya tarifin konu ile ilgili kısmı alınmıştır. Buraya alınmayan kısmında mubah bir menfaatin değişiminden söz edilmektedir. Konumunz menfaatle ilgili değildir. Tarifin tamamı şöyledir: "Bir malı, ya da mubah bir menfaati bir mal, ya da menfaata karşılık riba ve ödünç olmamak üzere süresiz değiştirmektir. Mal zimmette de olabilir"
[374]- İbn'ul-Arabî, Ahkâm'ul-Kur'an, c. I, s. 241 Bakara 275. ayetin tefsiri, Mısır, 1387/1967.
[375]- İbn Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut, 1410-1990, c.XI, s. 610.
[376]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Sözlük, Ankara 1976. Türk Dil Kurumu yayını.
[377]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 402.
[378]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.V, s. 225.
*- Sabri ORMAN, Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nde profesördür. İktisadi düşünce tarihi onun uzmanlık alanıdır.
[379]- Emr b’il-marûf ve nehy an’il-münker, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak demektir.
[380]- Ebu Davud, , 16, hadis no 3357.
[381]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s.143.
[382]- fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c.XIII, s.8.
[383]- Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-Kadir, c.V, s.218.
[384]- İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfe, c.IV, s. 294, ˙
[385]- İmam Mâlik, el-Muvatta', Büyu, bâb 33, paragraf no 74.
[386]- İbn Rüşd, Bidâyet'ül-müctehid, c.II, s. 134, , üçüncü fasıl, üçüncü vech. Tercümede lafza değil, manaya dikkat edilmiştir.
[387]- el-Huraşî alâ Muhtasari Seydî Halil, c. V, s. 72, 'nın sonlarıına doğru.
[388]- İmam Malik, el-Mudevvenet'ul-Kübrâ, cüz IX, s. 151,
.
[389]- Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c.IV, s.259.
[390]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın çarpıp deli ettiği " şeklinde tercüme edilir. Burada neden farklı bir mana verildiği konusu daha önce açıklanmıştı.
[391]- Fahrüddin er-Razî, a.g.e., c.VII, s.98.
[392]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukuki İslâmiyye Kamusu, c.VI, s.29 vd.
Batıl satış, alım satımla ilgili hiçbir hükmün gerçekleşmediği, tarafların bedelleri birbirine iade etmesinin şart olduğu satış demektir. Fasit satış, aslında normal bir satış yapılmış olmakla birlikte bazı şartların etkisi ile meşru olmayan satış demektir.
[393]- BİLMEN, a.g.e., c.VI, s.39.
[394]- BİLMEN, a.g.e., c.VI, s.40 vd.
[395]- Abdurrahman b. Süleyman (Damad), Mecmau'l-enhür, , c.II, s.303 vd; İbn Rüşd, Mukaddimat c.III, s.18.
[396]- Tirmizî, Büyu, 18; Neseî, Büyu, 73; Muvatta, Büyu, 72 (Bâb 33); Ahmed b.Hanbel, II/71, 174, 175, 177, 179, 205.
[397]- Ahmed b. Hanbel, I/398.
[398]- Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire, 1357, c. IV, s.20; fiemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-Kadir, c.V, s.218; İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfe, c.IV, s.294, ; Ebû Ömer, Yusuf b. Abdullah el-Kurtubî, Kitâb'ül-kâfi fi fıkhi ehl-i Medînet'il-Mâlikî, Riyad, 1398/1978, c.II, s.739-740. Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c.IV, s.259; c.XIII, s.8.
[399]- Bkz. Alâuddin el-Kasânî, el-Bedâi'', c. V, s.158 ve Mecelle m. 237-238.
[400]- Tirmizî, Büyu, 18; Neseî, Büyu, 73; Muvatta, Büyu, 72 (Bâb 33); Ahmed b.Hanbel, II/71, 174, 175, 177, 179, 205.
[401]- Buhârî, Savm,13 (1913).
[402]- Sa’ bir ölçü birimidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kullanılan sa’ 693 dirhem ve 1/3 dirhem, yaklaşık 2600 gr. ağırlığında buğday alan bir kabdır. Bunun bölgelere göre büyüklüğü değişir. Sa’-Irâkî denen ve Hanefî mezhebi tarafından kabul edilen sa’ ise 1040 dirhem, yani yaklaşık üç kilo ağırlığında arpa ve buğday alan bir ölçektir.Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c.III, s.125.
[403]- Neseî, Büyu, 41
[404]- El- Muvatta', bab 39, 83 nolu hadisten sonra düşülen not, s.673.
[405]- Ebu'l-Hasen, Ali b. Ebîbekr b. Abd'il-Celîl el-Merğinânî (öl. 593 h./1197 m.) el-Hidâye, fierhu Bidâyet'il-mübtedî, fierhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, Dar'ul-fikr, Beyrut, c.VIII, s.426, .
[406]- Kasânî, el-Bedâi’ c.VI, s.45, .
[407]- Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-Kadir, c.V, s.218.
[408]- İbn Hacer, Tuhfe, c.V, s.192-193, ; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, c.II, s.125. İbn Kudâme, el-Muğnî, c.V, s.24-25, madde 3504; İbn Hazm, el-Muhallâ, c.VI, s.356, 1205 nolu mesele.
[409]- İbn Rüşd, Bidâyet’ül-müctehid, c.II, s.125.
[410]- İbnü Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 751 h./1350 m.), İlâm'ul-Muvakkıîn, Tahkîk, Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, Beyrut, 1407/1987, c.3, s.371, .
[411]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c.XIV, s.38.
[412]- Ciro, emre yazılı bir senetteki bütün hakların, alacaklısı tarafından başkasına devri, anlamına gelir.
[413]- İngilizce Türkçe Redhouse Sözlüğü, İstanbul, 1986.
[414]- Bu bilgiler, factoring kuruluşlarının internetteki ortak sayfasından alınmıştır. (factoring.html)
[415]- Tirmizi, Büyu, 73.
[416]- "Çünkü murabahalı satışta kâr, alış fiyatının belli bir oranıdır" el-Bedâi' , c.V, s.221.
[417]- el-Bedâi', c.V, s.224.
[418]- Kısaca Mecelle diye adlandırılan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Osmanlı Devleti zamanında, Tanzimattan sonra Ahmed Cevdet Paşa’nın gayretiyle hazırlanmış ve yarım asırdan fazla yürürlükte kalmış bir hukuk mecmuasıdır. Daha çok ticaret ve yargı ile ilgili konuları düzenler.
[419]- Ahmed b. Hanbel, V/72.
[420]- Mecelle m. 357.
[421]- İbn Abidin, Redd'ül-Muhtâr, c.V, s. 142-143. Manaya sadık kalınarak ifadeler güncelleştirilmiştir.
[422]- el-Bedâi', c.V, s.232. Bu konudaki hadisler için bkz. Ebû Cafer et-Tahâvî, şerhu Maanî’lâsâr, M. Zihnî en-Neccâr’ın tahkikiyle, Beyrut, 1407/1987, c.IV, s.7 vd.
[423]- İbn Mâce, Ticârât, 6, Darimî, Büyu, 12.
[424]- Müslim, Müsâkât, 130.
[425]- el-Bedâi', c.V, s.129 ve 232.
[426]- Bkz. Bilmen, a.g.e., c.VI, s.29 vd.
[427]-Tirmîzî, Büyu, 19, H. no 1232; Ebu Davud, Büyu, 68, H. no 3503; Neseî, Büyu, 60. Metin Tirmîzî'nindir.
[428]- Bkz. Mecelle m. 253.
[429]- et-Tahâvî, şerhu Maanî’l-âsâr, c.IV, s.37, konu ile ilgili bütün hadisler burada zikredilmiştir.
[430]- Bkz. el-Bedâi', c.V., s.232.
[431]- Mecelle, madde 300'den 309'a kadar.
[432]- Halil Ahmed es-Sahhar, Bezl'ül- Mechud fi halli Ebi Davud. Kitab'ül-büyu, Bab'ül-urbân, XV/177, Beyrut.
[433]- Ayrıca bkz. Ebu Davud Büyu, 69, Beyu'l-urbân, Hadis no 3502; İbn Mâce, Ticârât, 22, Beyu'l-urbân, Hadis no 2192-2193.
[434]- Malik bin Enes (İmam Malik) el Muvatta', Kitab'ül-büyu'un baş tarafı, c. II, s.609., İstanbul.
[435]- Ahmet b. Hacer, Tuhfe, , c. IV, s.321-322.
[436]- Abdullah b. Ahmed b. Kudame, el-Muğnî, 3128 nolu paragraf, Bey'ul-arbûn, c.IV, s.302-313; Ahmet b. Abdullah el-Qârî, Mecellet'ül Ahkam'iş-fier'iyye, madde 309, Tahkik edenler, Abdülvehhab Ebu Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmet Ali, Cidde, 1401/1981.
[437]- İbn Hacer, Tuhfe, Kitab'ül-Bey', c.IV, s.322.
[438]- Fon (fonds), Fransızca bir kelimedir; büyükçe para, sermaye ve belli bir iş için gerektikçe ödenmek üzere ayrılıp işletilen para anlamlarına gelir. (Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Ankara 1976, c.I, s.575.)
[439]- Büyük Larousse, İst., 1985, Banka maddesi.
[440]- Latif TAfiDEMİR, Osmanlı Devleti'nde Banker Sarraf Faaliyetleri, Yeni Türkiye Yayınları'nın derlediği "Osmanlı" serisinin iktisatla ilgili üçüncü cildi içinde, Ankara 1999, s.470.
[441]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, c.I, s.575.
[442]- Örnek olarak F. Neumark,'ın İstanbul' da 1948'de basılan Genel Ekonomi Teorisi adlı kitabının 22-25, 437 ve devamı sayfalarına bakılabilir.
[443]- Bu karşılaştırma ticarî bankalarla finans kurumları arasında yapılmaktadır. Burada kullanılan banka terimi ticarî banka anlamındadır.
[444]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s.94 vd.
[445]- Refii fiükrü Suvla, Para ve Kredi, İstanbul, 1963, s.59, 107.
[446]- Feridun ERGİN, Kredi Sistemi, İst., 1980, s.9-10.
[447]- Bu dönemlerde Türkiye’deki mevduat faizleri bu miktarı geçmiyordu.
[448]- Feridun ERGİN, Kredi Sistemi, İstanbul, 1980, s.44.
[449]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Sözlük.
[450]- Haziran 1995’te İstanbul’da yapılan ilmî bir toplantının konuyla ilgili kısmı şöyledir:
Sabri ORMAN- Müşareke ve mudarebe orta ve uzun vadede kullanışlıdır. Ama kısa vadede problemi onunla çözmek gayet zordur. Çünkü anlık veya bir işleme dayalı ihtiyaçlar ortaya çıkmaktadır.
Abdülaziz BAYINDIR- Fıkha göre ortaklıklar prensip olarak işlem bazında yapılır, ama başka şekilde ortaklık kurmaya da engel yoktur.
Yaşar AKGÜN- Bir işleme mahsus ortaklık kurulabilmesi büyük bir esnekliktir.
Nazım EKREN- O zaman işlem bazındaki finansmanlarda kâr-zarar ortaklığı daha mantıklıdır.
[451]- Konuyla ilgili geniş bilgi için Vade Farkı ve Faiz bölümüne bakılması gerekir.
[452]- fiemseddin Sâmî, Kamus-i Türkî, Dersaadet, 1317.
[453]- Mecelle m. 386.
[454]- İbn Hişâm, Siyre, el-Kısmü'l-evvel, 2. baskı, Kahire, 1953, s.485.
[455]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s.94 vd.
[456]- Mecelle 768.
[457]- Zübeyr b. el-Avvâm, Hz. Peygamberin halasının oğlu, cennetle müjdelenmiş on sahabiden biridir. 36 h./656 m. tarihinde Cemel vak'asında şehit edilmiştir. (Hayreddin ez-Ziriklî, el- A'lâm, c.III, s.74, tarih ve yer yok, Üçüncü baskı.)
[458]- İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, Beyrut, 1957, c.II, s.159.
[459]- Büyük Larousse Ansiklopedisi, poliçe maddesi, İstanbul, 1985.
[460]- İbn Abidin, Redd'ül-muhtâr, havâle, c.V, s.350, İstanbul, 1984.
[461]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s.287, süftece maddesi.
[462]- Buhârî, el-Havâlât, 1.
[463]- Ahmed b. Hanbel, Müsned-i Ebî Hureyre, c.II, s.463; İbn Mâce, Sadakât, 8, el-Havâle, Hadis no 2403.
[464]- Mecelle 681.
[465]- Mecelle 682-683.
[466]- el-Haskefî, Dürrü'l-muhtâr -İbn Abidin ile birlikte- Mısır, c.V, s.351.
[467]- Serahsî, el-Mebsut, c.XIX, s.2.
[468]- Serahsî, el-Mebsût, c.XIV, s.37; İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed (öl. 620 h.) el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c.IV, s. 320.
[469]- Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, Tercüme Mehmet Dağ, Abdülbaki fiener, Ankara, 1977, s.87.
[470]- Nasır Hüsrev Alevî, Sefernâme (Arapçaya tercüme eden Yahyâ el-Haşşâb), Kahire, 1945, s.96.
[471]- Ahmed Emin, Zuhr’ul-İslam, c.I, 3. baskı, Kahire, 1962, s.108 (Paris'te el yazması olarak bulunan el-Hamedânî'den naklen).
[472]- Sami Hasen Hamûd, Tatvîru'l-a'mâli'l-masrifiyye bi mâ yettefiku ve'ş-şeriâti'l-İslâmiyye, 2. baskı, Amman, 1402/1982, s. 47.
[473]- Yakut el-Hamevî, Mu'cemü'l-udebâ, Mısır, c.II, s.241-242.
[474]- el-Kâsânî, el-Bedâi', c.VII, s.395-396.
[475]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, Matbaat’üs-saâde, 1323, c.IV, s.135.
[476]- Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ül-ahkâm'iş-şer'iyye (Abdülvehhab İbrahim Ebû Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmed Ali'nin tahkikiyle), Cidde, 1401/1981, s.271, madde 743.
[477]- İbni Kudâme, el-Muğnî, c.IV, s.391.
[478]- Umum’ul-belvâ, bir konuda yaygın bir sıkıntının olması demektir. Allah Teâlâ dinde yapılması güç olan bir hüküm koymadığı için (Hacc 22/78) böyle durumlarda sıkıntıyı ortadan kaldıracak içtihatlar yapılır.
[479]- Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd el-Mevsılî, el-İhtiyar li ta'lîli'l-Muhtar, Mısır, 1370/1951, c.II, s.167.
[480]- Alauddin el-Haskefi, c.VI, s.92.
[481]- Mecelle, madde 54.
[482]- Mecelle, madde 636 ”...Filanda sabit olacak alacağına... veyahut filana satacağın malın semenine kefilim dedikde kefil ancak bu ahvalin tahakkukunda yani ... malın bey’ ve teslimi vukuunda mutaleb olur.”
[483]- Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, s.87.
[484]- Defi, bir davada davacının iddiasını çürütmek için davalının karşı delil ortaya koymasıdır.
[485]- Abdülazîm b. Abdülkavî el-Münzirî, et-Terğîb v'et-terhîb, Kahire, l356 h. l937 m. c. II, s.163, Hadisi hasen isnadla Taberânî'nin bir de Beyhakî'nin rivayet ettiği ifade edilmektedir.
[486]- Müslim, Zikr 38; Ebû Davud, Edeb 60; Tirmizî, Birr 19.
[487]-Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-kadir, Bulak 1316, c. V, s. 273
[488]- Kemâlüddin b. el-Hümâm, a.g.e. c. V, s. 273.
[489]- İbn. Hacer , Tuhfet, Karz; c. V, s.47; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s.384.
[490]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, Matbaa-t’üs-saâde l323, c. IV,s.141 vd.
[491]- İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IV, s.384.
[492]- Bey’ b’il-istiğlâl, bayi bir malı isticar etmek üzere vefaen bey etmektir. Mecelle, md. 119.
[493]- Finansman maliyeti konusu daha önce işlenmişti.
[494]- Refii fiükrü Suvla, Para ve Kredi, İstanbul 1963, s. 59, 107.
[495]- Murabaha, ister peşin, ister veresiye olsun bir maldan elde edilen kârı müşterinin tam olarak bilmesi suretiyle yapılan satıştır. Finans kurumlarından mal alanlar, kurumun ondan ne kadar kâr ettiğini tam olarak bildikleri için o alımın adı murabaha olmaktadır.
[496]- Mecelle madde 1416.
[497]- Bu rakam Dünya Haberler Ajansı'ndan alınmıştır.
[498]- İbn Mâce, Ahkâm, 17; el-Muvatta', Akziye, 31; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c.V, s.327.
[499]- Bakara 2/275.
[500]- Kadı Beydâvî, Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâr'ut-tenzîl ve esrâr'ut-te'vîl, yukarıdaki ayetin tefsiri.
[501]- Kadı Beydâvî, aynı eser, aynı yer.
[502]- Zeyl-i Düstur 1, s.2, İst., 1298.
[503]- Yetimlerin mallarını idare etsin diye kurulmuş sandıklar.
[504]- Kâime, bu devirde kağıt paraya verilen addır. Onun tam adı, kaime-i mu'tebere-i nakdiyye'dir.
[505]- Günaydın Gazetesi, İstanbul Baskısı, fiubat 1982.
[506]- Günaydın Gazetesi, İstanbul Baskısı, 9 Mart 1982.
[507]- Timurtâşî, Dürr'ül-muhtar, Matbaa-i Amire, c.V, s.161, Karz.
[508]- İbn Hacer, Tuhfe, c.VI, s.21; Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c IV, s.396.
[509]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s. 96.
[510]- Burada sözü edilen mağşuş para, içindeki yabancı madde, saf altın veya gümüşten fazla olan dinar ve dirhemlerdir. Bunlara kırık para (mükesser) de denir.
[511]- İbn Hacer, Tuhfe, c.IV, s.256, bey' /
[512]- el-Haraşî, c.V, s.55.
[513]- Bir dirhemin altıda birine dânik denir. (Fîrûzabâdî, Kâmus)
[514]- Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c. IV, s.396.
[515]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s. 96.
[516]- Muhammed b. Muhammed el-Kerderî, el-Fetâvâ'l-Bezzâziye ( el-Fetâvâ'l-Hindiyye IV. cildin hamişinde) Mısır, c.I, s.510, el-Kerderî.
[517]- el-Kerderî, a.g.e., c.I, s.510.
[518]- Alim b. Alâ başkanlığında bir heyet tarafından yazılan el-Fetâvâ't-Tatarhâniye, c.III, s.85, Büyu, 5. fasıl, el yazması, İstanbul Müftülüğü Kütüphanesi No 10.
[519]- Bu bölümün örnekleri dışındaki kısmı İbn Abidîn'in , Tenbîh'ür-rükûd alâ mesâil'in-nükûd (Suriye, 1301) adlı risalesinin bir özetidir.
[520]- Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c.IV, s.396.
[521]- el-Haraşî, c.V, s.55.
[522]- Bkz. İbn Hacer, Tuhfe, c.VI, s.21 ve devamı. Bunlar fiafiî mezhebinin gasp ile ilgili prensiplerindendir. Bunları buraya almamızın sebebi, karzda da aynı prensiplerin geçerli olduğunun belirtilmesidir. Bkz. İbn Hacer, Tuhfe, c.V, s.44.
[523]- İbn Hacer, Tuhfe, c.V, s.45.
[524]- Bu konu, fiafiî mezhebine ait fıkıh kitaplarında Büyu'un bölümlerinde geçmektedir.
[525]- Zeynüddin el-Milibârî, Feth'ül-muîn (İanet'üt-tâlibîn ile birlikte), c.III, s.30; Muhammed b. Ahmed er-Ramlî, Nihâyet'ül-muhtâc ilâ şerh'il-minhâc, Mısır, c.IV, s.25; el-Milibârî, Feth'ül-muîn c.III, s.30; Muhammed fiata ed-Dimyâtî, İanet'üt-tâlibîn (Feth'ül-muîn haşiyesi), c.III, s.30.
[526]- Kitabın yazıldığı sıralarda para istikrarının sağlandığını gösteren bir ifade olması bakımından önemlidir. Yazar er-Remlî 1004 h. / 1593 m. tarihinde vefat etmiştir.
[527]- Muayyen olması ödenecek paranın akit sırasında, şu dinar, bu 500 TL. gibi bizzat belirlenmiş olması demektir. Zimmette olması da ödenecek para miktarının ve özelliğinin belli olmasına rağmen paranın şu dinar veya bu 500 TL. gibi bizzat belirlenmemiş olması demektir.
[528]- Ebu'z-ziya Nureddin Ali b. el-Kahirî, Nihayet'ül-Muhtâc haşiyesi, Mısır, c.IV, s.25.
[529]- İbn Hacer, Tuhfe, c.IV, s.357-358, .
[530]- Feridun ERGİN, enflasyon, Ak İkt. Ansk.
[531]- Ahmed en-Neccar, Aralık 1982'de İstanbul'da verdiği bir konferansta şöyle demişti: "Bugünkü ikisatçılar enflasyona karşı güçsüz olduklarını itiraf etmişlerdir. Azaltabileceklerini, ancak kökten kurutamayacaklarını ifade ediyorlar. Enflasyon devamlı tasarrufları çalıyor ve yok ediyor. Bu, en büyük haksızlıktır. " Ahmed en-Neccar haklıdır. Çünkü günümüz iktisatçıları faizsiz bir ekonomi düşünememektedirler. Mevcut kredi sisteminden ve kağıt para sisteminden vazgeçilmemektedir. Bu sebeple onların bu problemi ortadan kaldırmak için yapabilecekleri bir şey yoktur.
[532]- Altın ve gümüş paraların ağırlıkları ile ilgili geniş bilgi yukarıda, Para bölümünde verilmiştir.
[533]- Diyanet İşleri Başkanlığı, 20 miskal altının ağırlığını 80.18 gr. 200 dirhem gümüşün ağırlığını 561,26 gr. olarak kabul ve ilan edilmiş ölçülerdir.
[534]- el-Kâsânî, a.g.e. c.7, s.253-254.
[535]- İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, Bidaâyet'ül-müctehid, Mısır, C.II, s. 376, ed-Diyât fî'n-nüfûs.
[536]- İmam Malik, el-Muvatta, Hudûd, bab 7, hadis no 23.
[537]- İstanbul Kadılığı 65 numaralı Emir ve Ferman Defteri s. l20. İst. Müftülüğü, fier'iyye Sicilleri Arşivi, 1/65. Kuruş gümüş paradır. Bu tarihe ait gümüş paraların kesin ağırlık ve ayarını tespit edemedim. İ.ve C. ARTUK'un İslâmî Sikkeler Kataloğu'nda verdikleri bilgiler birbirini tutmamaktadır.
[538]-İstanbul Kadılığı 213 nolu Emir ve Ferman Defteri s.23-24. İst. Müftülüğü fier'iye Sicilleri Arşivi.
[539]- Tevhid-i meskukat hakkında kanun-i muvakkat, Düstur, tertib-i sânî, c.VIII, s. 892-894.
[540]- 22 şubat l982 tarihi Hürriyet Gazetesi'inin İstanbul Baskısı.
[541]- l4 Temmuz l994 tarihli Zaman Gazetesi'nin İstanbul baskısı.
[542]- Meskûkât-ı Osmaniyye Hakkında Kararname Layihası Düstur zeyli, tertib-i evvel, Matbaa-i Amire l298, s.59-60.
[543]- Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat, s. ll ve l8.
[544]- İ.veC. ARTUK, a.g.e. c. II,s.722.
[545]- İ,ve C. ARTUK, a.g.e. c. II, s. 730-731.
[546]- İstanbul Kadılığı 334 numaralı Ferman Defteri, s.32,(Bu defterde iki ayrı numaralama vardır. Bu numara son taraftaki sayfa numarasıdır. İst.Müftülüğü fier'iye Sic. Arşivi.
[547]- Kavanin-i Nakdiyyenin Neşrinden Evvel ve Tedavülü Zamanındaki Müdayenât ve Muamelât Hakkında Kararname Layihası, İstanbul Kadılığı 334 numaralı Ferman Defteri, s. 29-30 (son taraf).
[548]- İ.ve C. ARTUK, a.g.e. c.II, s.743.
[549] - l926 tarihinde 36.82gr. ağırlığında 500 kuruşluk (5 lira) altın basılmıştı. (İ. ve C. ARTUK, a.g.e. c.II, s.749)
[550]- 22 fiubat l982 tarihli Hürriyet Gazetesi'nin İstanbul baskısı.
[551]- 14 Temmuz l994 tarihli Zaman gazetesinin İstanbul baskısı.
[552]- Anka Ekonomi Bülteni/19 Ekim 1999, s. 4.
[553]- Buradaki hesaplar munzam karşılığın %10 olması esasına göre yapılmaktadır.
[554]- Sultan Abdülmecid'in tahta geçişinin ikinci yılına rastlayan l840 (Cemazi'l-ahir l256) tarihinde kâime-i mutebere-i nakdiyye adı altında ilk kağıt para basılmıştır. Bu paraya kısaca kaime deniyordu. Halkın kaime yerine gayma kelimesini kullandığını görüyoruz. Kâime çıkarma işi aralıklı olarak Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar sürmüştür. Bu süre zarfında kaime bir kaç kez dolaşımdan kaldırılmış fakat uzun süre geçmeden yenileri basılmıştır. Sultan Reşat zamanında Bank-ı Osmanî'nin (Osmanlı Bankası) çıkardığı banknotların para olarak tedavülü mecburi tutulmuştu. Bu sebeple halkımız kağıt paraya, banknot'un bozulmuş şekliyle pangunut der. ( İbrahim ve Cevriye ARTUK, İslâmî Sikkeler Kataloğuİstanbul l974, c.II, s.720-743; ayrıca birinci ve ikinci tertip düsturların tamamına ve birinci tertip düsturun zeyllerine bakıldığında konuyla ilgili bütün bilgiler bulunabilir.)
[555]- Ahmed Cevdet Paşa, Maruzât, Ahvâl-i Maliye bahsi, İstanbul l980, s.11-18. (Yayına hazırlayan Yusuf HALAÇO⁄LU)
[556]- Mehmet YAZICI, Faiz, İstanbul 1999, s. 170.
[557]- YAZICI, Faiz, (623. Maloluş Yapısı ve Faiz) s. 151.
[558]- YAZICI, Faiz, s. 168.
[559] - l926 tarihinde 36.82gr. ağırlığında 500 kuruşluk (5 lira) altın basılmıştı. (İ. ve C. ARTUK, a.g.e. c.II, s.749) Osmanlı döneminde de bir altının bir lira demek olduğu daha önce görülmüştü.
[560]- 1 Kasım 1999 tarihli Yeni fiafak gazetesinin Istanbul baskısı.
[561]- Anka Ekonomi Bülteni/19 Ekim 1999, s. 4.
[562]- Ek kredi imkânı kaydi para ile doğar. Kaydi para konusu yukarıda, Kağıt Paralar başlığı altında ayrı bir alt başlıkta incelenmiştir.
[563]- Enflasyon ve deflasyon ile ilgili bölümün yazılmasında önemli ölçüde Sabri ORMAN'ın Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz, başlıklı yazısından yararlanılmıştır. Para, Faiz ve İslâm kitabı içinde, İst. l992, s. 35-48.
[564]- Feridun Ergin, Kredi Sistemi, s. l4l.
[565]- Buhârî, İstikrad, 13 (; Ebû Davud, Akdıye, 29 (); Nesâî, Büyu, 100 (); İbn Mâce, Sadakât, 18, hadis no 2428, (); Ahmed b. Hanbel, IV, s. 222.
[566]- Lisân'ul-Arab, maddesi, c.I, s. 619.
[567]- İhram, yasaklı duruma girmek demektir. Terim olarak hac veya umreye niyet edip telbiye getiren bir Müslümanın bazı konularda yasaklı hâle gelmesi anlamını ifade eder. Kara avı avlamak da bu yasaklardandır.
[568]- Ebû Davud, Lukata, Hadis no 1710.
[569]- Ebu Davud, Lukata, Hadis no 1718.
[570]- Ömer b. el-Hattâb'ın bu hadisi aynen uyguladığı, Ahmed b. Hanbel'in de bu görüşte olduğu bildirilmiştir. Diğer fakihler bu görüşte değillerdir. (Ebu Davud'un şarihi el-Hattâbî (319-388 h.) Ebu Davud, İstanbul, c.II., s.339, Lukata.)
[571]- Bu toplantı, 23-25 Eylül 1985 tarihlerinde İstanbul'da yapıldı. Toplantıya Mustafa ez-Zerkâ, Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar, Hasan Abdullah el-Emîn, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdussettar Ebû Guddeh ve Abdulaziz BAYINDIR katılmışlardır. Tartışmalar, Mustafâ ez-Zerkâ'nın hazırlayıp sunduğu araştırma üzerinde olmuştur. Onun sunduğu gerekçeyi kabul edip karara katılanlar; Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar ve Hasan Abdullah el-Emîn'dir. es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr ise bundan sonra açıklanacak mesalih-i mürsele gerekçesi ile karara katılmıştır. Karara muhalif kalanlar ise Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdulaziz BAYINDIR ve Abdussettar Ebû Guddeh'dir.
[572]- Bu, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr'in görüşüdür.
[573]- Mesalih-i mürsele, İslam'ın kabul veya reddettiğine dair bilgi olmadığı halde hayra vesile olan durumları ifade eder. Bazı fakihler bunun, halk arasında yürütülen bazı işlemlerle ilgili kararlara dayanak olabileceğini kabul etmişlerdir. Borçtan elde edilen gelir, faiz sayıldığı için yukarıdaki kararda mesalih-i mürseleye dayanılması söz konusu olamaz.
[574]- Abdussettar Ebû Gudde ve İzzettin Hoca, Fetâvâ Nedevât'il-Bereke, 5. baskı, Cidde, 1417 h./1997 m., s.55-56.
[575]- İbn Hacer, Tuhfet'ül-Muhtâc bi fierh'il-Minhâc, Gasb, c.VI, s.29-31.
[576]- Ahmed Abdullah el-Kârî, Mecellet'ul-ahkâm'iş-fier'iyye, tahkik edenler, Abdulvehhab Ebû Süleyman ve Muhammed Ahmed Ali, Cidde, 1401/1981, s.434.
[577]- Fetâvâ Nedevât'il-Bereke, s.55-56.
[578]- es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr Sudanlıdır. Bu kitabın tamamlandığı Kasım 2000 tarihinde yaşı 80'i aşmıştı. Hem İslam Fıkıh Akademisi'nin hem de Al Baraka Fıkıh Kurulu'nun üyesiydi.
[579]- Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîr'ul-Kebîr, c.II, s.534.
[580]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın dokunup çarptığı " şeklinde tercüme edilir. Burada neden böyle bir mana verildiği konusu daha önce açıklanmıştı.
[581]- Bu zat, Al Baraka Grubu Hukuk Komisyonu ve İslam Fıkıh Akademisi üyesidir.
[582]- Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut, 1416/1996, s.292 vd.
[583]- Ebû Davud, Lukata, Hadis no 1710.
[584]- Ebu Davud, Lukata, Hadis no 1718.
[586]- Ömer b. el-Hattâb'ın bu hadisi aynen uyguladığı, Ahmed b. Hanbel'in de bu görüşte olduğu bildirilmiştir. Diğer fakihler bu görüşte değillerdir. (Ebu Davud'un şarihi el-Hattâbî (319-388 h.) Ebu Davud, İstanbul, c.II., s.339, Lukata.)
[587]- Karar sayısı 25, tarihi 21.8.1394 h., Kararın tamamı için bk. Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut, 1416/1996, s.409-412.
[588]- Tirmizî, Ahkâm, 17.
[589]- Abdullah el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd, s.414-415.
[590]- Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, s.412.
[591]- Ahmed b. Ahmed b. Kudame, el-Muğnî, 3128 nolu paragraf, Bey'ul-arbûn, c.IV, s.302-313, Beyrut, 1404 h./ 1984 m.
[592]- Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, s.412.
[593]- Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîr'ul-Kebîr, c.II, s.534.
[594]- Ahmed b. Kudame, el-Muğnî, 3128 nolu paragraf, Bey'ul-arbûn, c.IV, s.313.
[595]- Abdussettar Ebû Gudde ve İzzettin Hoca, Fetâvâ Nedevât'il-Bereke, s.91.
Rağıb el-İsfahânî, Müfredat, s.527, maddesi.
[597]- Müslim, Zekât, Hadis no 65 (1015).
[598]- Yukarıya alınan 1. paragraf, Hayrettin KARAMAN'ın kendi el yazısıyla bana verdiği görüşüdür. İkinci paragraf ise İstanbul'da düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmanın özetidir.
[599]- Buhârî, İstikrad, 13 (; Ebû Davud, Akdıye, 29 (); Nesâî, Büyu, 100 (); İbn Mâce, Sadakât, 18, no 2428, (); Ahmed b. Hanbel, IV, s.222.
[600]- Sahih-i Buhârî, istikrâd, 13, . Süfyân b. Saîd b. Mesrûk es-Sevrî tebe-i tabiînden büyük bir fakih ve büyük bir muhaddistir. 97 h./ 716 m.'de Kûfe'de doğmuş, 161 h./ 778 m.'de Basra'da vefat etmiştir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu, c.I, s.463.)
[601]- Ahmed b. Hanbel, c.IV, s.222. Veki b. el-Cerrâh (127-197 h./ 745-813 m.), Hanefî mezhebine mensuptur ve Kûfelidir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu, c.I, s.452.)
[602]- İbn Mâce, Sadakât, 18, , Hadis no: 2427.
[603]- Ebû Davud, Akdiye, 29, , Hadis no: 2628. İbn'ul-Mübârek (118-181 h./ 736-797 m.) Ebû Hanîfe'nin önde gelen öğrencilerindendir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu, c.I, s.414.)
[604]- Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî, el-Hidâye şerhu Bidâyet'il-mübtedî, Kitâb'ul-hacr, Babu'l-hacr bi sebebi'd-deyn, c.III, s. 285, İstanbul, 1985.
[605]- Abdullah el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, Beyrût, s.425-426.
[606]- Muamele kelimesi borçtan elde edilen kazanç anlamındadır. Alacaklı taraf, alacağına karşılık maldan yararlanmak için böyle bir işlem yaptığından buna bey'ul-muamele denmiştir. (İbn Abidîn, Muhammed Emin b. Ömer Abidin, Reddü'l-muhtâr, Kahire, c.V, s. 276)
[607]- İbn Abidîn, c.V, s. 276.
[608]- Mecelle’de rehin şöyle tarif edilmiştir: “Rehin, bir malı andan istiyfası mümkin olan bir hak mukbilinde mahbûs ve mevkûf kılmaktır.” (Mecelle m. 701)
[609]- Bu zat es-Seyyid Ebû fiüca' olabilir. Ancak bu konuda açık bir ibareye rastlamadım.
[610]- İbn Kâdî Simâve (Bedreddin Simâvî öl. 823 h./1420 m.) Câmi'u'l-fusûleyn, Kahire 1300, c.I, s. 234, 235.
[611]- Bu nakil el-Fetâvâ’l-Bezzaziye'den alınmıştır. Orada Ömer en-Nesefî'nin adı açıkca geçmemekte, onun yerine sahiib'ul-Manzûme denmektedir. el-Manzûme Ömer en-Nesefî'nin eseri olduğu için biz bu ismi açıkca zikrettik.
[612]- İbn'ül-Bezzâz, Muhammed b. Muhammed el-Kerderî ( Öl. 827 h. /l424 m. ) el-Fetâvâ'l-Bezzaziyye, (el-Fetâvâ'l- Hindiyye ile beraber) Bulak l3l0,c. IV, s. 405.
[613]- Câmi'u'l-fusûleyn, c.I, s. 234; el-Fetâvâ'l-Bezzaziyye, c. IV, s. 405; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiyye Kamusu, İstanbul l967, c. VI, s.127.
[614]- Câmi'u'l-fusûleyn, c.I, s. 235.
[615]- İbn Abidîn, Reddü'l-muhtâr (Kahire), c.VI, s.522
[616]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac bi şerh’il-minhac,(fiirvânî ve İbn Kasım el-Abâdî’nin şerhleriyle birlikte) Tarih ve yer yok c. V, s.48, Karz; el-Haraşî, alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut,, c. V, s.250; Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ül-ahkâm'iş-şer'iyye (Abdülvehhab İbrahim Ebû Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmed Ali'nin tahkikikyle) Cidde, 1401/1981 m.973.
[617]- Burada müt'a kelimesi belli bir süre ile sınırlı nikah yani nikah-ı muvakkat anlamındadır. Böyle bir nikah, ehl-i sünnete mensup fakihlerin büyük çoğunluğu tarafından geçersiz (batıl) sayılır.
[618]- el-Fetâvâ'l-Bezzaziyye, c. IV, s.406.
[619]- Kâdîhan, Fahrüddin Hasen b. Mansur b. Mahmud (öl. 592 h./.1196 m.) meşhur Hanefî müelliflerindendir. Fergana bölgesi Türk şehirlerinden Özcend veya Özkent'lidir. Fetâvâ Kâdîhân veya el-Fetâvâ'l-Hâniyye eseri mezhebin önemli kaynaklarındandır. (Ahmet ÖZEL, Hanefî Fıkıh Alimleri, Ankara 1990, s. 56.)
[620]- Bedreddin Simâvî, c.I, s. 237.
[621]-Bedreddin Simâvî, c.I, s. 237, el-Fetâvâ'l-Bezzaziyye, c. IV, s. 406-407.
[623]- Bedreddin Simâvî , c.I, s. 237- 238.
[624]-el-Fetâvâ'l-Bezzaziyye, c. IV, s. 407.
[625]- Bey’ bi’l-vefa, bir kimse bir malı ahara semen-i reddettikde geri vermek üzere şu kadar kuruşa satmakdır ki müşteri mebi’ ile intifa eylemesine nazaran bey’-i caiz hükmünde ve tarafeyn bunu feshe muktedir oldukları cihetle bey’-i fasid hükmünde ve müşteri mebi’i ahara satamadığı cihetle rehin hükmündedir (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye md.118).
[626]- İbn Abidîn, c.V, s. 277.
[627]-el-Fetâvâ'l-Bezzaziye, c. IV, s. 408.
[628]-Bilmen, c. VI, s.6 ve 89.
[629]- Bey’ b’il-istiğlâl, bayi bir malı isticar etmek üzere vefaen bey etmektir. Mecelle, md. 119.
[630]- el-Fetâvâ'l-Bezzaziye, c. IV, s. 419.
[631]-Selîm Rüstem Bâz, fierhu'l-Mecelle, Beyrut 1406/1896, s. 68.
[632]- Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâc'ul-arûs (el-Kamus şerhi), maddesi, c. IX, s.291.
[633]- Belh, Horasan bölgesinde bir şehrin adıdır. (Mucem'ül-Büldan)
[634]- Serahsî el-Mebsût, c. XIV, s. 36.
[635]- Kâdîhan, Hasan b. Mansur el-Özcendi (v. 592/1196), Fetâvâ Kâdîhan, el-Fetâvâ'l-hindiyye ile birlikte, Bulak l310, c. II, s. 279-280.
[636]- Ankaravî, Muhammed Efendi (v. 1099/1688), fieyhülislâm, Fetâvâ'l-Ankaravî, Matbaa-i Amire, c.I, s. 338.
[637]- BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu, c. V, s. 47, 48.
Yazı şu şekilde sadeleştirilebilir:
"Muamele-i şer'iyye yapılmadan ödünçten gelir sağlamak kuşkusuz haramdır. Ama muamele-i şer'iyye yapılırsa Ebu Yusuf'a göre faiz kalkar ve kazanç helal olur.
Mesela vakıf yöneticisi, borç alacak kimsenin bir malını vakıf adına peşin yüz liraya satın alır, sonra bu malı, parasını bir sene sonra almak üzere o kimsiye yüzon liraya satarsa bu meşru bir işlem olmuş olur....
Bu, şeriata uygun çözümdür, bununla haramdan kaçınılmış olur. Yetimin veya vakfın malını, veli veya yönetici böyle bir kazanç olmadan kimseye ödünç veremez. Faiz alması da haramdır. O halde meşru bir alım ve satım yoluyla bunların menfaatleri sağlanmış ve faiz şeklinde bir işlem yapılmamış olur. Bu, her şeyinde hikmet olan dinin gösterdiği bir genişlik, bir kolaylık ve bir müsaade sayılır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden bunun bir benzeri rivayet edilmiş, böyle yapmayı emrettikleri bildirilmiştir. Kadîhân.
Artık bu işlemi şeriata aykırı bir hile saymak doğru olmaz. Müslümanlar, bir işlemin doğru olup olmadığını doğrudan ya da dolaylı olarak ancak Hz. Peygamberden öğrenebilirler. Bir işlemin meşru olduğu Hz. Peygamber tarafından haber verilince artık onun gayri meşru olduğunu kim söyleyebilir?
[638]- Azimet, şer'î hükümlerin ilk hali yani insanların özürlü durumlarıyla bağlantı kurulmadan önceki halidir. Meselâ, yolculuk halinde Ramazan orucunun tutulması bir azimettir. Ruhsat, insanların özürleriyle bağlantılı olarak onlara bir kolaylık, bir müsaade olmak üzere şer'î hükümlerin hafifletilmiş ikinci halidir. Yolculuk halinde Ramazan orucunun tutulmaması bir ruhsattır. Birisinin malını telef etmek yasaktır (azimet) ama ölüm tehdidi (ikrah) altında olan bir kişinin başkasının malını telef etmesine ruhsat verilmiştir. Bir olayda azimet ile ruhsat bir araya gelince azimeti tercih etmek takvaya uygun sayılmıştır.
[639]- Bilmen, a.g.e, c. VI, s. 100-101. Yazı şöyle sadeleştirilebilir:
"Alacaklının bir muamele-i şer'iyye kapsamında gelir elde etmesi caiz ise de bu, fakihlerin çoğuna göre mekruh olmaktan uzak değildir...
Bir kimse bir şahsa mesela, nakit 1000 kuruş borç verip 100 kuruşluk bir malını da ona 300 kuruşa satsa o da bu malı yüz kuruşa Zeyd'e satsa Zeyd de gene 100 kuruşa o kimseye satsa bu satışlar sahih olur. Çünkü bunlar birer alım satım mahiyetindedirler. Bu maksatla yapılan satıma "Bey-i ıyne" denir. Bu şekilde alacaklı, ikiyüz kuruş kazanç elde etmiş olur. Ama bu işlem mekruh olmaktan kurtulamaz. Hatta bazı zatlara göre bu haramdır, bir faiz konusudur.
Fakat bu işlemler, İmam Ebû Yusuf'a göre caizdir. Bunlar bir hayırlı işe hizmet için yapıldığı ve ayrıca alım satım mahiyetinde bulunduğu için de güzeldir. Faizden kurtulmak için meşru bir çözümdür. Bunlar, menfaat sağlayan bir ödünç işlemi değil, aksine menfaat sağlayan bir satım işlemidir. Akitler başka başka özelliklerde olduğundan bir akdin meşru olmaması diğerinin de meşru olmamasını gerektirmez. Aslında karz-ı hasen, yani alacaklı için bir menfaat gözetmeden yalnız Allah rızası için borç vermek pek güzeldir. Fakat her zaman bu yüksek insanî görevi yerine getirecek zatlar bulunamaz. Artık insanların ihtiyacını hafifletmek için böyle bir çıkış yoluna başvurma azimete aykırı olsa da ruhsata aykırı olmaz.
Feth'ül-Kadîr'de deniyor ki, böyle bir işlemde mekruhluk yoktur. Ancak bu, karz-ı hasen şeklinde yapılacak iyiliklerden uzaklaştırdığı için önceliği olan bir yol değildir.
Hatta deniyor ki, borçlu alacaklıdan satın aldığı bir malı dışardan başkasına daha az fiyatla satar da bu mal bir aracı vasıtasıyla alacaklıya tekrar dönmezse bu bir "bey-i ıyne" sayılmaz. Bunun mekruh olmadığı konusunda görüş birliği vardır. İmam Ebû Yusuf'un uygun gördüğü de bu şekilde olan bir satım işlemidir. Çünkü alacaklının bu maldan alacağı fazla bedel, veresiye sattığı için bekleyeceği müddete karşılık olur. Borçluya bu malın karz-ı hasen şeklinde verilmesi ise menduptur, yoksa vacip değildir. Artık bu işlem bir bey'-i ıyne olmaz. Aksi taktirde her satışı bey-ı ıyne sayıp mekruh görmek gerekir."
[640]- Kâdîhan a.g.e, II. s. 279.
[641]- Çatalcalı Ali Efendi, fieyhülislâm, (v. 1103/1692), taş basma tarih ve yer yok. s. 301.
[642]- Kâdîhan a.g.e, II. s. 279.
[643]- Ankaravi, c.I, s. 337-338.
[644]- Çatalcalı Ali Efendi, s. 301.
[645]- Netîcet'ül-fetâvâ, fieyhülislâm Muhammed Arif Efendi'nin Fetvâ Emîni Ahmed Efendi'nin emriyle derlenmiştir. Taş basma s. 289-290.
[646]- fieyhülislâm Feyzullah Efendi (v. 1115/1703), Fetâvây-ı Feyziyye, el-Müdâyenât, taş basma, s. 270.
[647]Ali Efendi, 302.
[648]- Ankaravî, a.g.e. c.I, s. 338-339; İbn Abidin, a.g.e. istanbul 1984, c.IV, s. 237, c.V, s. 661.
[649]- fieyhülislâm Ebûssuud Efendi (v. 982/1574), Maruzat, el yazması, Süleymaniye Kütüphanesi, Hafîd Efendi 113, v. 29-b.
[650]- Ta'zir, had ve kısas cezaları dışındaki cezalara verilen ortak addır.
[651]- Ali Efendi, 302.
[652]- İlzam-ı ribh, kazanç ödeme yükü yükleme demektir. Bu yükün yüklenmesi için bir muamele-i şer’iyye yapılması şarttı.
[653]Ali Efendi, 303.
[654]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtâc bi şerh'il-Minhâc, tarih ve yer yok, c.II, s. 33. Konuyu, fiâfiî mezhebine ait fıkıh kitaplarının yasak satışlarla ilgili bölümlerinde bulamadım. Burada sunmaya çalıştığım bilgiler, "Bâbün fî hükmi'l-mebii kable kabzih" başlığı altında geçmektedir. fiâfiîlerin görüşlerini belirtirken verdikleri bilgiler bu bilgilerle tam bir uyuşma gösterince buradan nakil yapmayı uygun buldum.
[655]- Ümmü veled, efendisine çocuk doğurmuş olan cariye demektir. Böyle cariyeler satılamazlar ve efendileri ölünce hür olurlar.
[656]İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed b. Rüşd el-Kurtubî, Bidâyet'ül-müctehid ve nihâyet'ül-muktesid, Mısır, c.II, s. 123-124.
[657]- el-Haraşî, alâ Muhtasari Seydî Halîl ve Ali el-Adevî'nin haşiyesi, Beyrut, c.V. s. 93 vd; İbn Rüşd, a.g.e. c.II, s. 123-124
[658]- Ahmed b. Abdillah el-Kârî, Mecelletü'l-ahkâm'iş-şer'iyye m. 509, 510, 511, tahkik edenler. Abdülvehhab İbrahim Ebû Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmed Ali, Cidde 1401/1981.
[659]- Ö.Nasuhi BİLMEN, Kamus, VI- 100.
[660]-Ömer Lutfi Barkan ve Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul 1970 s.XXX, 41 numaralı dipnot
[661]- İsmail KURT, Para Vakıfları, İstanbul l996, s. l69. Kitabın sonunda İstanbul’daki para vakıflarının bir listesi yer almaktadır.
[662]- Ali Haydar, Dürer'ül-hükkâm şerhü Mecellet'il-ahkâm, İstanbul 1330, c.IV, s. 696-700.
[663]- Burada tevkîfî kelimesinin anlamı bu adlandırmanın Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem tarafından yapılmış olduğudur. Tevkîf, durdurmak anlamına gelir. Kur'an'da ve sünnette herhangi bir konuda bir hüküm ortaya konunca insanların orada durması ve kendi yorumlarını ona katmaması gerektiğinden bu hükümlere tevkıfî hükümler adı verilmiştir.
[664]- Ebubekr Ahmed b. Ali el-Cessas (305-370 h.), Ahkâm'ül-Kur'an , Beyrut, c. I, s.466.
[665]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, I/456. Mebsut Hanefî Mezhebi’nin en güvenilir kaynak kitaplarındandır.
[667]- Serahsî el-Mebsût, c. XIV, s. 36.
[668]- Ahmet ÖZEL, Hanefî Fıkıh Alimleri, Ankara l990, s.54 ve 56.
[669]- Alâuddin el-Kasânî, el-Bedai'us-Sanai' Beyrut 1394/1974, c. V. s.198,199.
[670]- Murabaha kelimesinin iki anlamı vardır, birincisi muamele-i şer'iyye anlamınadır. Muamele-i şer'iyyenin faize çok benzemesi sebebiyle faizcilik ve tefecilik anlamında da kullanılmıştır. Bu kelimenin şer'î anlamı, bir alım satım çeşididir. Bu anlamda murabahalı satış demek maliyet üzerine belli bir kâr konarak yapılan satış demektir. Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, c.VI, s. 119 vd.
[671]- fiemseddin Sâmî, Kamus-i Türkî, Dersaadet 1317.
[672]- Fahreddin er-Razi Tefsir-i Kebîr, Matbaa-i Amire, 1307, cilt 1 sh.553.
[673]- Ebû Davûd, Büyû 54; Ahmed b. Hanbel 2/84; Zeylâî, Nasbur-Ra'ye Kahire, 1357, cilt 4, sh.16-17, Bu kitapta hadisin tahrici yapılmış, sahih olduğu ve ricalinin sika'dan bulunduğu tesbit edilmiştir.
[674]- Mudarebe, bir taraftan sermaye, diğer taraftan da emek olmak üzere kurulan bir emek-sermaye ortaklığıdır.
[675]- Kâdîhan, a.g.e. c.II, s. 207.
[676]- Ebûssuud Efendi, Maruzat, v. 21.
[677]- Aşağıda gelecek olan vakfiyede bu hususlar açıkça görülebilir.
[678]- Ömer Hilmi Efendi, İthâf'ül-ahlâf fî ahkâm'il-evkâf, fasl-ı sâbi; İstanbul 1307.
[679]- Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c.IV, s. 329 vd.
[680]- Ömer Hilmi, a.g.e. bâb-ı sânî, s. 44.
[681]- İlamın arapça bölümünün okunuşu şöyledir: "Elhamdü lillah'illezî erşede'l-mü'minîne ve'l-mü'minât ilâ a'mâl'is-sâlihât ve eşâre ile'l-müslimîne ve'l-müslimât bi ef'al'il-hayrât haysü kâle "İnne'l-hasenâti yüzhibne's-seyyiât" ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Resûlihi Muhammedin eşref'il-mahlukât ve alâ âlihi ve ashâbih'illezîne hüm hüdâ'tul-halki ilâ sebil'ir-reşâd ve ba'du."
[682]- Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişliği mahkemesi, 1/27-a, b, 28-a, İstanbul Müftülüğü fier'iyye Sicilleri Arşivi 4/1.
[683]- Hüccet ve ilâmlarla ilgili olarak bkz. Abdülaziz BAYINDIR İslâm Muhakeme Hukuku Osmanlı Devri Uygulaması, İstanbul 1986 s. 3 vd.
[684]İdâne, borç vermek anlamına gelir. Borçlunun adını, adresini, borç miktarını ve ödeme zamının ihtiva eden belgeye de idâne hücceti denir.
[685] Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişliği Mahkemesi, İdâne sicili, 743/7.
[686]- el-Kâsânî, el-Bedai, mudarebe c. VI, s. 82.
[687]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, c. XXII, s. 21, Mudarebe.
[688]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet'ül-muhtac bi şerh'il minhâc, kırâd, fiirvânî ve Kasım el-İbâdî'nin şerhleriyle birlikte tarih ve yer yok, c.VI, s.82.
[689]- Kırat'ın () ağırlığı konusunda farklı görüşler vardır. Hanefî mezhebine göre bir kîrat orta büyüklükte beş arpadır. Arpa konusu ileride ele alınacaktır. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, İst. 1985. c.IV, s.121.)
[690]-Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c.IV, s. 121-122.
[691]- Dinar, Hz. Peygamber devrinde Arap yarımadasında dolaşımda bulunan Bizans lirasına verilen addır. Bunların ağırlığına miskal denir. Bir miskal ile bir dinar, o devir için aynı şeyi ifade etmektedir.
[692]- Ebubekr Ahmed b. Ali el-Cessas (305-370 h.), Ahkâm'ül-Kur'an , Beyrut, Bab'üd-diyet min gayr'il-ibil, c. II, s.237; Alâüddin el-Kâsânî,(öl. 587 h.) el-Bedâi'us-sanâi', Beyrut l974, c.VII,s.253.
[693]- Ömer Nasuhi BİLMEN, a.g.e. c. IV, s.122,123.
[694]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, c. III, s. 264.
[695]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, c. III, s. 264.
[696]-İbrahim ve Cevriye ARTUK, c. I, s. 2,10,11,14,15-30.
[697]- Ömer Nasuhi BİLMEN, kitabında üçyüzellialtıbuçuk dirhem-i şer'î'nin bir kilo ettiğini yazmaktadır. Buradaki hesap ona göre çıkarılmıştır. (Hukukı İslamiyye Kamusu, IV, s.122)
[698]- Diyanet İşleri Başkanlığının 26.11.l980 tarih ve 7 nolu genelgesi.
[699]- 1 Ekim 1999 tarihli televizyon habirleri.
[700]- Devlet-i Osmaniye'nin usul-i sikkesi , Salnâme-i Osmaniye , 1333-1334 sene-i mâliye, s.406, İst. l334.
[701]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, a.g.e. cVI,s.83.
[702]- Osmanlıların son zamanlaında gümüşten para bastırma yetkisini devlet kendi tekeline almıştı. ama ellerinde altın bulunduranlar kendi hesaplarına diledikleri kadar para bastırabiliyorlardı.(Btz. Devlet-i Osmaniye'nin usul-i sikkesi , Salnâme-i Osmaniye , 1333-1334 sene-i mâliye, s. 395, İst. l334) Bugün sarraflar halâ İstanbul'daki darphaneye altın vererek osmanlı lirası ve ata lirası bastırmaya devam etmektedirler.
[703]- Devlet-i Osmaniye'nin usul-i sikkesi , Salnâme-i Osmaniye, s.406.
[704]- Muhammed Emin b. Ömer Abidin ( İbn Abidîn) Tenbîh'ür-rükûd alâ mesâil'in-nükûd, Resâil-i İbn Abidîn, İst. l319, c,II, s.62.
[705]- Akçe, dolaşımda bulunan gümüş paradır.
[706]- İbrahim ve Cevriye ARTUK, İslâmî Sikkeler Kataloğu,İstanbul l974, c.II,s.602.
[707]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c.XXII, s. 21.
[708]- İbn Hacer, a.g.e. c.II, s.417.
[709]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, c.VII,s. 120.
[710]- Alâüddin el-Kâsânî, el-Bedâi'u's-sanâi', Beyrut, l974, c.VI, s.82.
[711]- 26 Mart l332 (8 Nisan l916) tarihinde çıkarılan Tevhid-i meskûkât hakkında kanun-i muvakkat'ın 4. maddesinde nikel paraların kabul sınırının 50 kuruş olduğu hükme bağlanmıştır. (Düstur, tertîb-i sânî, İst. 1923, c.VIII, s. 894) O devirde bir altın l00 kuruş olduğu için 50 kuruş yarım altın değerinde idi.
[712]- Büyük Larus Ansiklopedi ve Sözlük, İstanbul l986, Banka maddesi .
[713]- İ .ve C. ARTUK, a.g.e. c.II, s. 719 - 743 ; ayrıca Birinci tertip düsturlar ve zeylleri ile ikinci tertip düsturlarda konuyla ilgili bütün bilgiler bulunabilir.
[714]- Akar, fıkıhta taşınmaz mal anlamına gelir. Halk arasında kiraya verilerek gelir getiren şeyler anlamında kullanılır. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c.VI, s.l0)
[715]- Ahmed Cevdet Paşa, Maruzât, İstanbul l980, (Yayına Hazırlayan Yusuf HALAÇO⁄LU) s, ll, l8, 19. Nakil sırasında sadeleştirme yapılmış ve bu günki dile kısmen uydurulmaya çalışılmıştır.
[716]- i. ve.C. ARTUK, a.g.e. c. II, s. 722.
[717]- İşkodra, Arnavutluk'un kuzeyinde ve bigünki Yugoslavya sınırı yakınlarında yer alan bir şehir.
[718]- Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e. s. 39,40,41.
[719]- Konsolid, ana paranın ne zaman ödeneceği belli olmayan, yalnız faizi ödenen tahvil.
[720]- Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e. s. 48-49.
[721]- Tağşiş, altın ve gümüşün içine başka madenleri karıştırarak ayarını düşürmek demektir. Böyle düşük ayarlı altın ve gümüşten para basma anlamına da gelir.
[722]- Sabri ORMAN, Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz, (Para, Faiz ve İslam kitabı içinde yer alan bir tebliğ) İstanbul l992, s. 10.
[723]- Erol ZEYTİNO⁄LU, İktisat Tarihi, İstanbul l993, s. l38.
[724]- Bank-ı Osmânî İmtiyaznamesiyle Nizamnamesi, l0 ve ll. maddeler. Bkz. l. Tertip Düstur C. II, s. 979, İst. l289.
Osmanlı Bankası l856'da İngilizler tarafından kurulmuş, l863'te Fransızlar da bankaya ortak olmuşlardır. Yukarıdaki nizamnamenin girişinde ortakların adı tek tek sayıldıktan sonra l. maddede bu şahıslara Osmanlı topraklarında bir devlet bankası kurma yetkisi verildiği ifade edilmekterdir. Ama bu öyle bir yetki ki, banka yöneticilerinin tayinine ortakları yetkili.(m.7) Osmanlı devletinin banka üzerinde sadece bir teftiş hakkı var. Devlet bunun için bir nazır ; bir de hazine ile banka arasındaki mali işleri teftiş için bir muhasebeci tayin edecektir(m.3).
[725]- İ. ve C. ARTUK, a.g.e. c.II, s.719.
[726]- Feridun ERGİN, Kredi Sistemi, İst.l980, s. 9-l0.
[727]- Ali ÖZGÜVEN, İktisat Bilimine Giriş, İstanbul l983, s. 329-330.
[728]- Feridun ERGİN, Para Türleri, Ak İktisat Ansiklopedisi, İstanbul l973.
[729]- Feridun ERGİN, Emisyon Rejimleri, Ak İktisat Ansiklopedisi.
[730]- Kamu iktisadi kuruluşları, mülkiyeti devlete ait olan ve iktisadi faaliyet yürüten fabrikalar, çiftlikler, mağazalar, bankalar ve diğer işletmelerdir.
[731]- Düstûr, tertîb-i sânî, Dersaadet l334, c. VI, s.914
[732]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, 1986 İstanbul. s. 331, Evrak-ı nakdiye ile banknotların zekatı, Paragraf no 61.
[733]- İbn Hacer, Tuhfe, c. IV, s. 279, bâb'ür-ribâ.
[734]- Abdülhamid eş-fiirvânî, Tuhfe haşiyesi, c. IV, s. 279
[735]- Kâsânî, el-Bedâi', c. V, s.185.
[736]- es-Serahsî, el-Mebsût, c.XXII, s.21; İbn Hacer, Tuhfe, c,VI, s.83; Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, c. VII, s. 120.
[737]- el-Kâsânî, el-Bedâi', c.VI, s. 82.
[738]- Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ashabıyla görüşmüş olan müslümanlara tabiîn denir.
[739]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 395-396.
[740]- Yani bir malı satınalırken elinizdeki dinar veya dirhemi göstererek o malı şu dinar veya şu dirhem karşılığında alıyorum dedikten sonra onun yerine aynı özellikleri taşıyan bir başka dinar veya dirhem verebilirsiniz. Ama satıcı üzerinde anlaşma yaptığınız maldan başkasını veremez. Tayinle taayyün etmeme konusu " Parıanın hukuki özellikleri" başlığı altında incelenmiştir.
[741]- İbn Mâce, Ticârât, 50, hadis no, 2261.
[742]- Buhârî, Büyu 78 (Bey'ul-fıdda b'il-fıdda); Müslim, Müsâkât 75 (1584); Nesâî, Büyu 47 (Bey"uz-zeheb b'iz-zeheb).
[743]- Müslim, Müsâkât, 84 (1588), Nesâî, Büyu, 46 (Bey'ud-dirhem b'id-dirhem).
[744]- Buhârî, Büyu 77 (Bey'uz-zeheb b'iz-zeheb).
[745]- Müslim, Müsâkât, 78.
[746]-Müslim, Müsâkât, 85; Neseî, Büyu, 45. Lafız Müslimden alınmıştır.
[747]-Neseî, Büyu, 51.
[748]-Bu son kısım Ebu Davud'dageçmektedir.
[749]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349; Neseî, Büyu, 44.
[750]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 12; hadis no 3349; Neseî, Büyu, 44.
[751]- Ebû Davud, Büyu ve'l-icârât, 14; hadis no 3354; Neseî, Büyu, 50. Metin Ebu Davud'dan alımıştır.
[752]- Buhârî, Büyu 76.
[753] - Müslim, Müsâkât, 90; Neseî, Büyu, 48.Çünkü, eğer altınlar ayrılarak satılacak olsaydı, onların 12 dinardan fazla olduğu görülecek ve daha fazla fiyat istenecekti.
[754]- Müslim, Müsâkât, 92.
[755]- Hiyar-ı şart: Alıcı ve satıcıdan birinin veya her ikisinin, belli bir süre muhayyer olmaları demektir.
Hiyar-ı ayb: Satılan bir malın, kolayca giderilemeyecek eski bir kusurunun ortaya çıkması halinde müşteriye tanınan muhayyerliktir.
Hiyar-ı rü'yet: Görmeden satınaldığı bir malı görünce müşterinin kabul edip etmemede muhayyer olmasıdır.
[756]- Tayinle taayyün etme konusu bir önceki bölümde Paranın Hukuki Özellikleri başlığı altında anlatılmıştır.
[757]- Tayinle taayyün konusu, Paranın Hukuki Özellikleri başlığı altında anlatılmıştır.
[758]- Alâüddin el-Haskefî, Dürrü'l-muhtâr -İbn Abidin ile birlikte- Mısır 1386/1966, C.V, s. 257 -272.
[759]-Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire l357, c. IV, s.40 (en-Nihaye fî garîb'il-hadis, maddesi.
[760]- Ribevi mallar, faiz bölümünde incelenmiştir.
[761]- Ahmed b. Hacer, Tuhfe ve haşiyeleri, c. IV, s. 279 vd.
[762]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 396-397.
[763]- İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s. 60-67.
[765]- Ahmed b. Abdullah el-Karî, Mecelletü'l-Ahkami'ş-şer'iyye, Cidde 1401/1981, mdde 474-484, s. 191-193.
[766]-Kaynakta veya anlamına gelen Arapça “ev” edatı kullanılmıştır. Doğrusu “ve” olmalıdır. Çünkü içine yalnız sarı karıştırılmış dinarı gümüş karşılığında satmanın hiç bir sakıncası yoktur. Nitekim aşağıda Zahirî mezhebinin bu konu ile ilgili açık ifadeleri vardır.
[767]- Burada dikkati çeken önemli bir husus vardır: Mağşuş dinar ve dirhem tanımlanırken karıştırıldığı belli olan ifadesi kullanılmaktadır. Halbu ki, Hanefî mezhebi karışımı yarıdan az olanları saf altın ve gümüş gibi kabul eder ve bu işlemi sadece, karışımı yarıyaraya veya yarıdan fazla olanlar için geçerli sayar.
[768]- Ali b. Ahmed b. Hazm ( öl. 456 h.) el-Muhallâ b'il-âsâr, Beyrut l408/l988, c. VII, s. 439-466.
[769]- “Faiz yiyenler, başka değil, sadece şeytanın dokunup çarptığı kimsenin doğrulması gibi doğrulurlar. Bu, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, demeleri sebebiyledir." (Bakara 2/275)
[770]- Müslim, Müsâkât, 103.
[771] Dârimî, Büyû', 42.
[772] Müslim, Müsâkât, 104. İbn Mâce, Ticârât, 49. Vadeli işlem diye tercüme ettiğimiz kelime nesie kelimesidir.
[773]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 396-397.
[774]-Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire l357, c. IV, s.40
[775]- Ahmed b. Abdullah el-Karî, Mecelletü'l-Ahkami'ş-şer'iyye, Cidde 1401/1981, mdde 474-484, s. 191-193.
[776]- Abdülhamid eş-fiirvânî, Tuhfe haşiyesi, c. IV, s. 279
[777]- İbn Hazm el-Muhalla, c.VII, s.439.
[778]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31. Hanefî mezhebinin faize bakışını, ribe'l-fadl ve ribe'n-nesie kavramları için Faiz bölümüne bakılabilir.
[779] - İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51.
[780]- Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ashabını görmüş olan müslümanlara tabiîn denir.
[781]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 396.
[782]- Elimdeki kitapta tartı diye tercüme ettiğim kelime el-veriq şeklinde yazılmıştır. Doğrusu el-vezn olmalıdır. Yazma nüshada, “ üzerindeki noktanın ʆ'un üstüne kaydığı ve onu ‚ olarak okuttuğu anlaşılmaktadır.
[783]- el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c. IV, s.115.
[784]- Hanefî mezhebinin faize bakışını, ribe'l-fadl ve ribe'n-nesie kavramları için Faiz bölümüne bakılabilir.
[785]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31.
[787]- Tayinle taayyün etmeme konusu " Parıanın hukuki özellikleri" başlığı altında incelenmiştir.
[788]- el-Kâsânî, el-Bedai, Büyu bahsi c. V, s. l85.
[789]- Hidaye, (Kemalüddin b. el-Hümâm ile birlikte), Beyrut, c. VII, s. 21, Riba bahsinin ortaları.
[790]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31.
[791]- el- Haskefî, ed-Dürr'ül-muhtâr, c. V, s.272, SarF'ın sonlarına doğru.
[792]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31.
[793]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31. Hanefî mezhebinin faiz tanımı için Faiz bölümünün baş tarafına bakılabilir.
[794]- fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, c. XXII, s. 21, Mudarebe.
[795]- İbn Abidî, Redd'ül-muhtâr, riba bahsi, "Tenbih" başlığı altında, c. V, s. 180.
[796]- Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ül-ahkâm'iş-şer'iyye, el-Bey'u b'in-nesîeti v'et-te'cîl, s. 162, madde 367.
[797]- Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-kadir, c. VII, s. 157, Sarf'ın sonlarına doğru.
[798]- Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar , c.II, s.31; İbn Abidî, Redd'ül-muhtâr, riba bahsi, "Tenbih" başlığı altında, c. V, s. 180.
[799]- İbn Abidî, Redd'ül-muhtâr, riba bahsi, "Tenbih" başlığı altında, c. V, s. 180.
[800]- Ahmed b. Hacer, Tuhfe ve iki haşiyesi, c. IV, s. 279.
[801]- Bkz. Ali b. Ahmed b. Hazm (öl. 456 h.) el-Muhallâ, c. VII, s. 401 vd.
[802] - Ali el-'Adevî, Hâşiye 'ale'l-Haraşî alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut, c. V, s. 56.
[803]-Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn Kasım'dan rivayeti) Mısır, l323 h. c.III, s. 395-396.
[804]- Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ashabını görmüş olan müslümanlara tabiîn denir.
[805]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 396. (Bu kitabı İmam Malik’ten Abdurrahman b. Kasım’ın ondan da Sehnûn rivayet etmiştir.)
[806]-Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire l357, c. IV, s.40
[807]- Ebu Yusuf'a, ticari (dolaşımdan kalkmış) dirhemlerle mudarebe soruldu da dedi ki, ona cevaz versem Mekke'de taam ile mudarebe yapılmasına da cevaz veririm. Yani Mekke halkı taamla alım satım yapar, nitekim Buharalılar da peşin buğdayla alım satım yaparlar. (fiemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, c. XXII, s. 21, Mudarebe.)
[808]- el-Kâsânî, el-Bedai, mudarebe c. VI, s. 82.
[809] - Ali el-'Adevî, Hâşiye 'ale'l-Haraşî alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut, c. V, s. 56.
[810]- Ali el-'Adevî, Hâşiye 'ale'l-Haraşî, V, sh.56.
[811]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, c.III, s. 396.
[812]- İslam Fıkıh Akademisi'nin Kuveyt'te yaptığı 5. dönem toplantısının karar metninden alınmıştır.
[813]- Müslim, imaret 39; Ebû Davud,cihad 87.
[814]- Buharî, ahkâm 4, Müslim, imaret 39-40.
[816]- Elimdeki kitapta tartı diye tercüme ettiğim kelime el-veriq şeklinde yazılmıştır. Doğrusu el-vezn olmalıdır. Yazma nüshada, “ üzerindeki noktanın ʆ'un üstüne kaydığı ve onu ‚ olarak okuttuğu anlaşılmaktadır.
[817]- Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ashabını görmüş olan müslümanlara tabiîn denir.
[818]- T.T.K. m.372.
[819]- Müslim, Akdiye, 1, İbn Mâce, Ahkam, 7.
[820]- Mahmut b. Mevdud el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Talîl'il-Muhtar. Basım yeri ve tarihi yok, c.II, s.15,16.
[821]- Bkz. Mecelle 357.
[822]- T.T.K. 298 ve 466.
[823]- 26.2.1982 tarih ve 17617 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan tebliğin 7. maddesi.
[824]- 3332 sayı ve 25 Mart 1987 tarihli Kanun.
* - Bu araştırmada her üç nüshadan da yararlanıldığı için bunlar ayrı ayrı zikredilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi