Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

M.USTAOSMANO⁄LU kopya - Suleymaniyevakfi - Tasavuf

M.USTAOSMANO⁄LU kopya

 

GENEL DAĞITIM

 

VE

 

Abdulaziz BAYINDIR’LA haberleşme adresi

 

SÜLEYMANİYE VAKFI

Hoca Gıyaseddin Mah. Şifahane Sok. No:20

34470 EMİNÖNÜ/İSTANBUL

Tel: (0212) 513 00 93  fax: 511 21 69 

 

1. Baskı İstanbul 1997, 10.000 adet

2. Baskı İstanbul 1997, 10.000 adet

3. Baskı İstanbul 2001,   5.000 adet

Toplam 25.000 adet

 

 Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

"Allah'a ve o Elçi'ye inandık ve bo­yun eğ­dik" derler. Sonra bu­nun ardından onların bir takımı sırt çevirir. Onlar inanmış değil­lerdir.

Aralarında karar versin diye Allah'a ve Elçisine çağrıldıkları za­man, ba­karsın ki, onlardan kimileri yan çizi­yor.

Haklı kendileri olsa, içten boyun eğerek gelir­ler.

Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düştüler? Ya da Allah'ın ve El­çisi'nin kendile­rine hak­sızlık edeceğinden mi kor­kuyor­lar? Hayır, aslında onlar zalim kim­se­ler­dir." (Nur 24/47-50)

 



 

ÁÎYj»A ÅÀYj»A ɼ»A ÁnI

ÂÝn»A Ë ÑÝv»A Ë ÅÎÀ»B¨»A Li ɼ» fÀZ»A

ÉJZu Ë É»E Ó¼§ Ë fÀZ¿  BÃfÎm  Ó¼§

ÅÍf»A ÂÌÍ Ó»G ÆBnYHI ɨJMA Å¿ Ë

 

ÖNSÖZ

Her şeyimizi Allah'a borçluyuz. O ne ya­parsa güzelini yapar. Gönderdiği son Elçi Muhammed, ailesi ve onu yürekten izleyenler, bereket ve esenlikler içinde olsunlar.

Bir Şeyh Efendi ve etrafında yer alan hoca­la­rın bazı görüş­leri bana so­ruldu, yanlış buldum. Onlardan birine[1] dedim ki; sizin bana ulaşan görüş­leri­nizde yanlış­lıklar buluyorum, bir araya gelelim de bunları bana izah edin. O da konuyu kendile­rine yazılı olarak iletmemi ve yapacak­ları bir hazır­lık­tan sonra görüşmemizin uygun olaca­ğını söy­ledi. Bunun üzerine onlara bir yazı gön­derdim.

Altı ay sonra, Şeyh Efendi ve tarikatın ileri gelen ho­caları ile uzun bir görüşme yaptık. O görüşmeyi küçük ilavelerle ya­zılı hale getirdim. Bu yazı büyük bir ilgi gördü. Elden ele dolaştı. Fotokopi ile ço­ğaltıldı. Bazı dergiler ve gazeteler kısmen veya tümüyle bastı­lar. Türkiye'de ve Avrupa'da kitapçık şeklinde yayımla­yanlar oldu. Bunların sayısının yüz binleri geçtiği tahmin edilmektedir.

Bu kitabın birinci baskısı, yukarıdaki görüşmeye yapılan eklerle hazır­lanmış­tır. Bu ekler, başka birkaç şeyhin görüşü ile bana yapılan itirazlardan ve sorulan sorulardan oluşmaktadır

İkinci baskı gözden geçirilmiş, "Müslümanları Batıran Şirk" bölümüne, II. Abdulhamid'in ulema ile ilgili bazı tespitle­ri ve Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girme kararı ile ilgili belgelerde yer alan bir kısım ifadeler eklenmiştir.

Üçüncü baskı da gözden geçirilmiş, Kitabın sonunda yer alan “Medrese Eğitimi” bölümü yeniden yazılmıştır. Eski okuyucularımız bu bölümü oldukça farklı bulacaklardır.

Şeyhlerin görüşü ŞEYH EFENDİ, diğer­leri MÜRİT, cevaplar BAYINDIR başlığını taşımaktadır.

Burada, Kur'an'a açıkça aykırı gördü­ğümüz hu­suslar yer almıştır. Bütün gayretimiz dikkatleri, Kur'an ayetlerine ve yer yer Hz. Peygamberin açıklamalarına çekmektir. Çünkü bunlar her müslümanı bağlar. Bunlardan ötesi yorumdur, sadece yorumcuyu bağlar. Bu sebeple zorunlu olmadıkça kendi görüşümüze yer verme­dik. Her şeye rağmen hatalarımız olabilir. Onları gösteren olursa, düzel­teceğimize ve bilimsel ölçü­lere uygun tenkitleri sonraki baskılara koyacağı­mıza söz veriyoruz.

Şimdiye kadar yapılmış iki tenkidin Kitaba eklenmesi düşünülmüşse de bilimsellikten uzak ve duygu yüklü olmaları sebebiyle vazgeçilmiştir.

Birinci baskı "Kur'an Işığında Tarikatçılık" adıyla çıkmıştı. Bu ad ki­tabın içini tam yansıtmadığın­dan ikinci baskıda adı "Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış" diye değiştirilmiştir.

Bu Kitap yararlı olmuştur. Konunun sırf ayetlerle anlatılması Kitaba olan güveni artırmıştır. Kalıcı etki yapması da bundandır.

Cennete giden yol açıktır, cehenneme gi­den yol da açıktır. Allah'ın tanıdığı cehenneme gitme hürri­yeti engellenemez. Bizim yaptığımız sadece duygularının esiri olmadan aklını çalıştıranları Kur'an ile uyarmak ve öğüt ver­mektir.

Yüce Rabbim'den başarı niyaz ederim.

 

                            Doç. Dr. Abdulaziz BAYINDIR

 


 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ................................ 11

1 - TASAVVUF..................... 11

2 - ÖLÜDEN YARDIM İSTEME 12

3 - ARACILIK (Vesile ve Tevessül) 22

4-  HER MÜSLÜMAN EVLİYADIR 27

5-EVLİYÂNIN YARDIMI....... 31

6- ŞEYHİN MANEVİ YARDIMI (Himmeti) 32

7- YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE DUA 34

8- OLAĞANÜSTÜ YOLLARLA YARDIM 35

a- Olağanüstü gücün kaynağı 43

b-Ruhânîlerin hayatı... 47

c- Ölüm ve uyku............. 49

9- MÜSLÜMANLARI BATIRAN ŞİRK 53

10- ŞEHİTLERİN SAVAŞMASI 75

11- GÖRÜNMEZ ERENLER..... 77

12- YÜCE ve ALÇAK (Süflî) RUHLAR 82

13- KUR'AN'DA ALLAH'IN ELÇİLERİ 83

a- Görevleri................... 84

b- Elçinin yetkisiz olduğu durumlar: 85

14-  BİLİNMEZİ (Gaybı) BİLME 87

15- ŞEYHLERE VAHİY.......... 99

16-PEYGAMBERE MİRASÇI OLMA 101

17- MUCİZE....................... 103

18- KERÂMET.................... 104

19-  İSTİDRÂC.................. 107

20- GİZLİ İLİMLER............ 110

(İlm-İ Ledün - İlm-İ Bâtın) 110

21- KEŞF (Perdelerin Açılması) 116

22- SEZGİ (Feraset)........ 118

23- İLHAM......................... 122

a- İsyankarlığı ilham 123

b- Takvâyı ilham......... 126

24- ŞEFAAT....................... 129

a-Şeyhin müridi savunması 131

b- Müridi Allah'a takdim 133

25 - RABITA...................... 134

26- İBADET....................... 140

a- Şirk........................... 146

b- İstiâne..................... 149

27- ALLAH’IN GÖZÜKMESİ (Tecelli) 151

28- GİYİM KUŞAM............. 155

29- ŞEYH ÖĞRETMEN OLMALI 156

30- İSLAM'IN YAYILIŞI..... 157

31- HADİS-İ ŞERİFLER...... 158

32- MEZHEPLER................. 163

33-İÇTİHAT....................... 165

34- KUR'AN'A DÖNMEK...... 170

a- Mucize...................... 171

b- Hz. Muhammed'in mucizesi 176

c- Her mümin Allah'ın Elçisi'ne varistir 177

d- Zikir......................... 179

e- Medrese eğitimi...... 182

SONUÇ.............................. 195

AYETLER İNDEXİ.......................................................196

KARMA İNDEX...........................................................200

 

 

 

1 - TASAVVUF*

MÜRİT- Her şeyden önce şunu öğrenelim. Sen tasav­vufu kabul edi­yor musun, etmi­yor musun?

BAYINDIR- Sizce tasavvuf nedir?

MÜRİT- Bizim tasavvuf anlayı­şımızı sana oku­yayım. İmam Rabbanî Haz­retleri Mektûbât’ında şöyle buyurur:

“Şunu bil ki, şeriatın üç bölümü var­dır; ilim, amel ve ihlas. Bu üç bö­lümün hepsi gerçekleş­medikçe şe­riat gerçekleş­mez. Şe­riat gerçek­leşti mi, Allah Teâlâ’nın rı­zası ka­za­nıl­mış olur. Bu rıza, dünya ve ahiret mutlulukları­nın tama­mından üs­tün­dür. “Allah’ın bir rı­zası her şey­den büyüktür.” (Tevbe 9/72) Şe­riat, dünya ve ahiretin tüm mutlu­lukla­rını garantile­miştir. Şeriatın öte­sinde ihti­yaç karşılayacak bir istek kal­maz.

Tarikat ve hakikat ki, sufiler bun­larla öne çıkmışlardır, üçüncü bö­lümü oluşturan ihlası ol­gun­laş­tırma hususunda şe­riatın emrinde­dir­ler. Bu iki şeyden her birinin gayesi şeri­atı mükem­mel­leştir­mektir. Şeriatın ötesinde bir şey yok­tur[2].”

BAYINDIR- Ama sizin yaptıklarınız buna uymuyor.

MÜRİT- Bizim ona aykırı bir şeyimiz yok­tur.

BAYINDIR - Biz, aslında sizin, sadece Kur'an'a açıkça aykırı şeylerinize karşı çıkıyoruz. Bun­lar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi bir mezhebe aykırı ol­sa, gö­zümüzde büyütmeyiz. Mütevâtir olma­yan hadislere[3] aykırı bul­sak üzerinde  bu kadar durmayız. Siz Kur­‘an’ın açık ifadelerine aykırı şeyler yapıyorsu­nuz. Buna ses çıkarmazsak Allah’a hesap ve­remeyiz.

2 - ÖLÜDEN YARDIM İSTEME*

MÜRİT- Şu hadisi kabul etme­diğini söylemiş­sin:

“İşlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabirlerdeki ölülerden yardım is­teyiniz[4].”

Bunun nesine karşı çıkıyorsu­n? Kabirlerdeki ölü­den yardım is­temek ondan ibret almak demektir.

BAYINDIR - Öyleyse neden ölüler­den ibret alın, denmiyor da onlardan yardım is­teyin deniyor?

Hadis diye uydurul­muş o sö­zün Arapça’sında “AÌÄΨNmA” istiânede bulunun, emri geçer. Halbuki Fatiha sure­sinde "Yalnız senden istiânede bu­lunuruz." yani yar­dım is­teriz an­lamında  “iy­yâke nestaîn, Å_ΨNnà ºBÍG” âyeti var­dır. Bu âyet, yardımı  tek bir yer­den, yani yalnız Allah’tan istememizi emreder. Hadis dediğiniz yukarıdaki sözle bu âyet açıkça  çatışmıyor mu?

Fatiha'yı her namazda okuyup bu anlamı hep zih­nimizde diri tutmamızın bir sebebi yok mu­dur?

Yukarıdaki sözü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem söyledi diye iftira edenlerin yanında yer almak size ağır gelmiyor mu? Hiç düşünmez misiniz, temel görevi Kur'an'ı anlatmak olan Hz. Muhammed'in Kur'an'a aykırı bir sözü olur mu? Sonra bu sözü ondan duyan yok. Onunla birlikte ya da ondan sonra yaşayanlardan böyle bir söz söylemiş olan yok. Bunu nakletmiş sahih bir hadis kitabı da yok. Bunların hiç biri yok.

Bunu size duyuralı çok oldu ama bu konuda siz de bir şey bulamadınız. Çünkü olmayan şey bulunamaz.

MÜRİT- Aclûnî'nin Keşf'ül-Hafâ adlı kita­bında var ya. Onun kitabında olması bizim için yeterlidir. Aclûnî büyük bir hadis alimidir. O da İbn-i Kemâl'in el-Erbaîn'inden almış.

BAYINDIR- Aclûnî o kitabı, halk ara­sında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız ola­nını ayırmak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma ha­dis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü nakleder:

"Aslı olmayan hadisi kim naklederse   Buhârî'nin rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözü­nün kap­samına girer: "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse cehennemde oturacağı yere hazırlansın[5]".

Aclûnî, kitabına aldığı hadislerin kaynaklarını verir. Bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." der. İbn-i Kemal'in el-Erbaîn'ine baktığı­mızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak gös­termediğini görürüz[6]. Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı İbn-i Kemâl, Hz. Peygamberi görmüş olamayacağına göre, aslı astarı olmayan bu söze hadis diyenlerin "cehennemde oturacakları yere ha­zır­lanmaları" gerekir.

MÜRİT - Yaşayan bir insandan yardım is­temi­yor mu­yuz? Bir veli ölünce ruhu, kı­nından çıkmış kılınç gibi olur[7] ve daha çok yar­dım yapma imkanı elde eder. Bunlar birçok tasarruf­ta bulunur­lar.

BAYINDIR - Yaşayan insandan yardım isteme  konusuna biraz sonra geleceğiz[8]. Ama veli ölünce ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunun Kur’an’dan ve sünnetten bir daya­nağı var mı­dır? Hz. Muhammed de öl­müş­tür. Onu hatırladığımızda ve kabrini ziya­ret etti­ği­mizde ona salat ve se­lam getiririz. Yani Allah’ın bereketi ve ebedi mutluluk içinde ol­sun, deriz.  Böylece  Allah’tan, Peygam­beri­mize olan ikra­mını daha da artırmasını isteriz. Ama hiçbir du­amızda ondan bir şey is­temeyiz. Çünkü o zaman Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptı­ğını biz Hz. Muhammed'e yap­mış oluruz ki; bu, yoldan çıkmaktan başka bir şey ol­maz.

Ölmüş bir velinin daha çok tasarrufta bulun­du­ğunu, yani daha çok iş çevirebildiğini ifade etti­niz. Bu konuda dayanağınız ne­dir?

MÜRİT- Bir veli ölünce ruhunun kı­nından çık­mış kılınç gibi olduğunu söyleyen büyük alimler var.

BAYINDIR - Ama her şeyi bilen Allah’ın Kita­bı açıkça bunun böyle olmadığını söylüyor.

“Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen­le­rinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)

Buna göre Allah, ölüle­rin ruhunu dünya ile ahi­ret arası bir yerde, berzah ale­minde tutmaktadır.

 Allah Teâlâ, kabirdekilerle ilgili olarak şöyle buyurur:

“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah di­le­diğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­remezsin.” (Fatır 35/22)

Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı şu ko­nuşmayı veren âyeti dü­şünmek ge­rekir.

“ ... İçlerinde bulunduğum sü­rece onları gö­zeti­yordum. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117)

Büyük Peygamber Hz. İsa ölünce ümme­tinden habersiz olu­yorsa, ölen veli­nin ruhu nasıl kı­nından çıkmış kılınç gibi olabilir?

Herhalde şu âyet, konuya nokta koyacaktır.

"Allah’ın yakınından[9]  kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/5)

Bazı meâller, âyetlerde geçen dua kelimesini iba­det diye tercüme ederek garip bir tutum içine gir­mişlerdir. Mesela bu âyette dua ma­nasına iki ifade, ̧fÍ ve ÕB§e kelimeleri vardır. Bunları fJ¨Í (ya'budu) ve ÑeBJ§ (ibadet) diye ter­cüme etmek doğru olmaz. Çünkü Kur'an'da o iki kelime de ge­çer. Her şeyi bilen ve yerli yerine ko­yan Allah dileseydi burada o kelimeleri kulla­nırdı.

Örnek olarak Hasan Basri ÇANTAY'ın ayete nasıl meal verdiğine ba­ka­lım.

"Allah'ı bırakıp da kendisine kıyâmete kadar cevap vere­meye­cek kişiye (nesneye) tapmakta olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki bunlar, onların tapmalarından  da ha­bersizdir­ler[10] ."

Bu gibi mealleri okuyanlar, âyeti puta tapan­larla sınırlı tutar, kendi yaşadıkları çevresinde gördükleri ile ilgi kurmazlar.

Arapça tefsirlerde duanın ibadet manasına ol­duğu  ifade edilir. Bir Arabın böyle bir açık­la­maya ihti­yacı olur. Çünkü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin kendisi­dir[11].” “Dua ibadetin iliğidir, özü­dür.”[12] Arap o açıklamayı okuyunca dua ile ibadet arasında ilgi kurmuş olur. Ama yu­karıdaki meali okuyan bir Türk'ün böyle bir ilgi kurması imkansız olur. Çünkü o mealde dua atlanmaktadır. Türkçe meal yapan­ların bu gibi hu­suslara çok dikkat et­mesi gerekir.

 

Bu mealde "ɼ»A ÆËe Å¿ = Allah'ın dunundan" ifadesi "Allah'ı bırakıp da..." şeklinde tercüme edilmiştir. Bu, birini olağan dışı bir yolla yardıma çağıranın Allah'ı yok saydığı anlamını taşır. Halbuki böyle biri Allah'ı asla yok saymaz. Ama o, yardıma çağırdığı kişiyi, Allah'ın dostu ve kendinden üstün bilir. O kişiyi, Allah'a daha yakın saydığı için onun aracılığı ile yaptığı duanın kabul edileceğine inanır. Ona insan üstü nitelikler vermeye ve onda, Allah'a ait özellikler görmeye başlar[13]. Bu ko­nuda Allah'ın indirdiği bir belgeye değil, büyükler­den duyduğu sözlere dayanır. Allah'a ait sahada birilerini yetkili görmek onu o konuda Allah'a ortak saymak olur. İşte şirk budur. Yoksa hiç kimse Allah'ı yok saymaz. Bu sebeple "Allah'ın dunundan" ifadesi, "Allah'ın en yakınından veya Allah'ın berisinden" diye tercüme edilmelidir.

 

Ateistlerin Allah'ı yok saydığı zannedilir, ama onlar da başları daralınca Allah'a sığınırlar. Bu, onların Allah'ı yok saymadıklarını gösterir.

MÜRİT- Kabirlere giderek hastalıklarına şifa bulanlar var. Bunlar en güvenilir zatların ağzından anlatılıyor, ona ne diyeceksin?

BAYINDIR- Benim bir şey dememe gerek yok. Çünkü ayet­ler bunun olamayacağını söylüyor.

MÜRİT- Bir değerli büyüğümüz bayram soh­betinde şöyle demiş:

"Benim bir hemşirem (kız kardeşim) vardı, yü­rüyemezdi. Adana'da o zaman bulunan bütün dok­torlara gittik, dışarıda hepsine gösterdik çare bu­lamadılar. Nihayet bize dediler ki, Toroslarda bir zatın türbesi var, hastayı götürün, orada bir gece durdurun. Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur. Biz artık her türlü tıbbî ümidimiz kesildikten sonra oraya annemle birlikte hemşiremi sırtımızda götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryat etti. Annem, acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor, korkuyor mu? diye hemen yanına fırladı. Hemşirem hâlâ bağırıyordu. "İyi oldum, iyi oldum, yürüyorum, aman Allah'ım" diye haykırı­yordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük. Sırtımızda götürdü­ğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi[14]."

Bu de­ğerli zatın sözü ve tecrübesi bizim için önemlidir. Bu konuda sen ne diyeceksin?

BAYINDIR- Hz. Muhammed sal­lallahu aleyhi ve sellem demiyor mu ki, "İnsan ölünce ameli yani işi biter. Üç kişi bunun dışın­dadır. Sadaka-i câriyesi olan, yararlanılan bir ilim bırakan ve kendi için dua eden salih bir evladı olan[15]."

Sadaka-i câriye, cami, çeşme ve köprü gibi halkın yararlandığı şeylerdir. Bunlardan insanlar yararlandıkça bu şahsın işi devam etmiş olur ve onun sevabından alır.

Yararlanılan ilim de sadaka-i câriye gibidir. Yaptığı bir ilmî çalışmadan insanlar yararlanıyor­larsa bu şahsın işi o konuda devam ediyor de­mektir ve bunun sevabından yararlanır. Hayırlı evlat da böyledir. Bunların hepsi hayatta iken yaptıkları işlerin birer devamıdır. Yoksa insan ölünce yapacağı bir işi kalmaz.

Anlattığınız olayda "Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur." diye bir söz geçti. Bu söz şu ayete ne kadar da uyuyor:

"Allah’ın yakınından kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/5)

Ölülerin dirilerden nasıl haberi olur? Bu ayeti indiren Allah, o zatın ruhaniyetini nasıl şifa verilesi yapar? İnsanların önüne dini lider diye geçenler hiç Kur'an okumazlar mı?

Her türlü tıbbî ümidin kesilmesinden sonra bir ölünün kabrine gidip ondan şifa beklemek akıl kârı mıdır? Hiç düşünmez misiniz, dirilerin yapamadı­ğını ölü nasıl yapar?

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22) 

Aslı astarı olmayan işleri halkın değer verdiği kişilerin yapması, üstelik iyi bir şey yapmış gibi tutup onu insanlara anlatması ne kötü!

MÜRİT- Ben bu zatın doğru söylediğine bütün kalbimle inanıyorum. Sen şimdi bunun olma­dığını mı iddia ediyorsun?

BAYINDIR- Bu iddia değil, ayetlerin hükmüdür.

O hasta orada gerçekten şifa bulmuş olabilir ama bunun sebebi asla o kabirde yatan zatın dua ve ruhaniyeti olamaz.  Eğer böyle bir şey olsaydı o kabrin bulunduğu yere asfalt yollar, oteller ve konaklama tesisleri yapılırdı.

Aslında biz sırat köprüsünü bu dünyada geçi­yoruz. Yanlış bir yorum ayağımızı kaydırabilir. Mesela Rufaî ve Kadirî tarikatlarına mensup kişiler vücutlarına şiş batırırlar. Bazıları bunu, o tarikata mahsus bir keramet sayar. Diğer taraftan Hintliler özel dini günlerinde vücutlarına kılıç saplarlar. Bilek kalınlığındaki kamışları bir yanaklarından sokup diğer yanaklarından çıkarırlar. Eğer Kadirilerinki kerâmet ise bunun daha büyük keramet sayılması gerekir. Aslında her ikisinin de dinle bir ilgisi yoktur. Yanlış olan onu din ile ilgilendirmektir. Bu bir hipnoz ola­yıdır. Hipnoz,  çeşitli metotlarla meydana getirilen, uyku benzeri bir haldir. Bu sayede uyuş­turmadan ameliyat bile yapılabiliyor. Televizyonda bu şekilde bir açık beyin ameliyatı gördüm. Doktor ameliyatla meşgul iken hastaya, acı duyup duy­madığı soruluyor, o da gıdıklanma gibi bir şeyler hissettiğini ama acı duymadığını söylüyordu.

Buna benzer konulara sık sık girilecektir. Vesile ve tevessül konusu da bunlardandır.

 

3 - ARACILIK (Vesile ve Tevessül)* 

Vesile, birini diğerine yaklaştıran şey, aracı; tevessül de bir şeyi vesile yapmak, aracı koymak demektir.

Bazı tarikatlarda veli ve şeyh ruhları­nın Allah ile kul ara­sında vesile ve vasıta ol­duğu kabul edilerek dua sırasında onların ruhaniye­tinden yardım istenir.

ŞEYH EFENDİ - Sen vesileyi kabul etmi­yor­sun. Vesileye dair delilimiz vardır. Bir zatın göz­leri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme geldi, ona dua etmesini söy­ledi. O da:

"Abdest al, iki rekat namaz kıl ve "Ya Rabbi  elçini ve­sile ede­rek senden şifa istiyo­rum.” diye dua et, buyurdu.

O şahıs bu dua ile beraber “Ya Rabbi peygambe­rini hak­kımda şefaatçi kıl.” dedi. Bu sahih ha­distir. Bu hadisi kabul etmezsen biz de seni kabul etme­yiz.

BAYINDIR- Bu hadis,Tirmîzî’de, İbn Mâce’de ve Ahmed b. Han­bel’in Müsned'inde geçer.

“Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelir ve şöyle der:

- Allah’a dua et, bana şifa versin. Allah'ın Elçisi buyurur ki,

-İstersen dua ederim, istersen durumuna sab­redersin daha iyi olur. Adam;

"Dua et" der.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest al­masını, iki rekat namaz kıl­masını ve şöyle dua etme­sini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygam­beri Muhammed ile birlikte sana yö­neliyorum. “

- Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Al­lah’a yö­neldim. Ya Rabb! onu benim hakkımda şefaatçi kıl[16].”

"... onu benim hakkımda şefaatçi kıl..." demek, "onun benimle ilgili duasını kabul et" demektir. Çünkü şefaat, yardımcı olmak ve istekte bulunmak için birine eşlik etmektir[17]. O, Hz. Peygamberden, duasına eşlik etmesini istemiş, O da dua etmeye söz ve­rmiş ve onun da kendisiyle birlikte şöyle demesini istemiştir:

ÒÀYj»A ÏJà fÀZ¿ ¹ÎJÄI ¹Î»G ÉUÌMC Ë ¹»DmC ÏÃG Áȼ»A

“Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygam­beri Muhammed ile birlikte sana yö­neliyorum. “

Nebi keli­mesinin başındaki bâ harf-i cerri yanıl­tıcı olabilir. Bu harf ilsâq anlamı verir. İlsaq yapış­tırmak ve bir şeyi öbürünün parçası haline getirmek demektir. Bu se­beple duanın doğru ma­nası yukarıda yazıldığı gibidir.

Aksini düşünmek şu âyete aykırı olur:

"(Ya Muhammed) De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben ken­dime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim."  (Araf 7/188)

ŞEYH EFENDİ - Şu âyet hakkında ne diye­ceksin? Bu da tevessülün delilidir:

“...Eğer onlar kendilerine zulmet­tikleri zaman sana gelseler ve Al­lah’­tan bağışlanmayı dile­se­lerdi, Resul de onların bağış­lanması için dua et­seydi Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve mer­hametli olduğunu gö­recek­lerdi.” (Nisa 4/64)

Onlar Hz. Muhammed'e geli­yorlar, Hz. Muhammed de Allah'tan onları bağışla­masını isti­yor. İşte insanlar da evliyaullaha ge­lir, onlar da Al­lah’ın onları bağışlamasını ister. Çünkü evli­ya Hz. Peygambe­rin varisi­dir. Peygamberin yap­tığını onlar da yaparlar.

BAYINDIR- Bilirsiniz, tevbe dönüş yap­mak demektir. Kişinin yap­tığı günah­tan pişmanlık du­yup bir daha işle­memeye karar vermesi tev­bedir. Allah’tan ba­ğış dilemesi de is­tiğfardır. Bu, onun tek başına yapacağı bir iştir. Onun için Kur'an’da, tevbe ile ilgili emirler, doğrudan günahı işleyenlere yöneliktir. Çünkü bizde, Hıristiyanlar gibi günah çıkarma yoktur. Tevbe için bir hocanın yanına gitmek de gerek­mez.

Okuduğunuz âyet tevbe ve istiğfardan bah­sediyor. Yanlış bir iş yaptıkları zaman on­ların Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelmeleri, pişman olmaları demektir. Bu bir tevbedir. Allah'tan bağış dilemeleri de is­tiğ­fardır. Hz. Muhammed'in Allah'tan onları bağış­lamasını iste­mesi ise onlar için duada bulun­masıdır. Allah'ın Elçisi‘nin duasını almak pek gü­zeldir. 

Burada bir aracılık söz ko­nusu değildir. Allah'ın tevbeleri kabul ettiği ve çok merhametli olduğu zaten pek çok ayette vurgu­lanmaktadır.

Yukarıdaki ayetin tamamı şöyledir:

“Biz ne elçi göndermişsek Allah’ın iz­niyle sırf kendisine boyun eğilsin diye göndermişiz­dir. Onlar kendi­lerini kötü duruma düşürdükle­rinde sana gel­seler ve Allah’tan bağış dileselerdi, Resul de onla­rın bağış­lanması için dua etseydi, Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve ne kadar merha­metli olduğunu  elbette görürlerdi.” (Nisa 4/64)

ŞEYH EFENDİ - Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm[18] hazerâtının ruhlarının vasıta ol­duğuna ina­nı­rız. Onların ruhaniyetinden istim­dâd eder, isti­ânede[19] bulu­nuruz.

BAYINDIR - Peki ya “iy­yâke nestaîn, Å_ΨNnà ºBÍG  = yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) âyeti ne­rede kaldı? Bu ayeti günde en az kırk kere namazda okuruz. Bunun sebebi ne olabilir?

Allah Teâlâ bir de şöyle buyurur: “And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıl­da­dığını biliriz. Biz ona şah dama­rından da yakınız.” (Kaf 50/16)

Allah bize şah damarımızdan yakın oldu­ğuna göre velilerin ve büyük şeyhlerin ruhları nerede boş­luk bulur da araya girerler?

ŞEYH EFENDİ - İlahiyat Fakültesi'nden iki kız talebe geldi ve bana aynı şeyi sordular. Dediler ki, “Allah bize şah damarı­mızdan daha yakın ol­duğuna göre neden şeyhler araya giriyor­lar?” Ben de dedim ki, “Siz Kur­‘an okuyor musunuz?” “Evet de­diler.” Dedim ki, “Kur’an’ı size kim oku­tu­yor?” “Kur’an hocası.” dediler. "Allah size Kur’an hoca­sından daha yakın değil mi, ne­den o okutmu­yor da Kur’an öğrenmek için bir baş­kasına ihtiyaç du­yuyorsunuz?" diye sordum, “Tamam, haklı­sın.” dediler.

BAYINDIR - Birisine Kur'an öğ­retmenin Allah ile kul arasında ara­cılık yapmakla ne ilgisi var? Bunun nesi tevessüldür? Bir başkasına bir şey öğreten herkes Allah ile kul arasında vesile kılınıyorsa sizin durumunuzda milyarlarca insan var demektir. Dünyada bir başkasına bir şey öğretmeyen bir insan yoktur.

4-  HER MÜSLÜMAN EVLİYADIR

Evliya, veli kelimesinin çoğuludur. Ancak Türkçe'de tekil anlamında kullanılır.

ŞEYH EFENDİ- Biz velilerden bahsediyo­ruz, sıradan insanlardan değil. Herkes Allah'ın velisi, hakiki Allah dostu olamaz. 

BAYINDIR-  Kim Allah'ın velisidir?

ŞEYH EFENDİ- İşte anlatıyorum dinle. Veli ol­manın başlangıcı kul ile Mevlâ arasına giren dü­şüncelerin, ve kulun, Allah'a olan yabancılı­ğının ortadan kaldırılmasıdır.

Mevlâ’nın ikramıyla Allahu Teâlâ‘nın dışında kalan her şey sâlikin[20] gözünden silinir, Allah’tan başkasını görmez hale gelirse, fenafil­lah yani Allahu Teâlâ’da eriyip gitme adı verilen devlet hasıl olur ve ta­rikat hali sona erer. Böylece seyr-i ilallah yani Mevlâ’ya doğru olan manevi yürüyüş tamam­lanmış olur.

Bundan sonra seyr-i fillah (Allah'da yürü­yüş) denilen ispat makamına girilir ve kalbe sadece Allah (Celle celâluh) yerleşir. İşte bun­ları ka­zanan kişiye “veli”, yani ha­kiki Allah dostu demek doğru olur.

Nefsi emmare (sürekli kötülük emreden ne­fis) mutmain­neye dönü­şür; küfründen ve inka­rından vazge­çer. O Mevlâ’sından, Mevlâ’sı da on­dan razı olur. Nefsin tabiatında bu­lunan iba­detlere karşı olan isteksizlik hali ortadan kal­kar[21].

BAYINDIR- Fenafil­lahtan, seyr ilallahtan ve seyr fillahtan bahsediyor ve bunları önemli birer mertebe gibi gösteri­yorsu­nuz. Bunun Kur’an’da ve sünnette bir delili var mıdır? Asr-ı Saadette[22] böyle bir şeyden bah­seden olmuş mudur? Bunlar Budizm’den gelip sizin inancınıza yerleşmiş şeylerdir.

Mevlâ'ya doğru olan manevi yürüyüşün daha hayatta iken ta­mamlanmış olması ne ile açıklana­bilir? Her neyse. Şimdi bunlardan bah­setmek is­temiyorum[23].

Veli Allah dostu anlamında olduğuna göre, kendi dostu­nun kim olduğunu en iyi bilen Allah Teâlâ'dır. O, bu ko­nuda şöyle buyurur:

“İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzülecek de değiller­dir. Bunlar inanmış olan ve takva ehli bulunan kimselerdir.” (Yunus 10/62-63)

Demek ki, inanıp takva ehli olanlar Allah’ın ve­lisidir.

Takva ehli olanların kimler ol­duğu da Bakara suresinin baş tara­fında bildirilmiştir. “Onlar gayba inanan, namaz kılan, kendi­le­rine verilen rı­zıktan yerli yerince harcayan, Hz. Muhammed'e ve on­dan önceki elçilere indirilen­e inanan, ahireti kesinkes kabul eden kimse­ler­dir.” (Bakara 2/2-4)

Her müslüman kolayca bu tanıma girer. Kur’an’da veli tanımı bu iken siz niçin başka bir tanım yapıyorsunuz?

Veli, dost demektir. Karşıtı düş­mandır. Yani yukarıda tanımladığınız kimseler Allah'ın dostu da müslümanlar, haşa onun düşmanı mı?

Kimileri de şeytanı veli edinir. “Kim Allah’ın berisinde şey­tanı da veli edinirse doğrusu açık bir biçimde kaybetmiş olur.” (Nisa 4/119)

Dostluk karşılıklı olur. Müminler Al­lah’ın ve­lisi olduğu gibi Allah da müminlerin ve­lisidir. Şeytan da ken­dini veli bilenlerin velisidir.

“Allah müminlerin velisidir, on­ları karanlıklar­dan aydın­lığa çıka­rır. Allah’ı tanımazlık edenlerin ev­liyası da zorbalardır. Bun­lar onları aydınlık­tan ka­ranlık­lara sokarlar. Onlar cehen­nem­lik kimse­ler­dir. Orada de­vamlı kalacaklardır.“ (Bakara 2/257)

“Allah’a and olsun ki, biz senden önceki toplu­luklara da elçiler­ göndermiştik. Ama şeytan onların yaptıkları işleri kendilerine güzel gös­termişti. O, bugün de onların ve­lisidir. Onlar için acıklı bir azap var­dır.” (Nahl 16/63)

“Şeytanları inanmayanların evli­yası kıldık.” (Araf 7/27)

“Onlar Allah’ın berisinden şeytanları  kendi­le­rine evliya edindi­ler. Zannediyorlar ki, doğru yol­dadırlar.” (Araf 7/30)

Müminler birbirlerinin velisidir­ler.

“Sakın ola müminler, müminlerden önce o kafirleri kendile­rine veli edinmeyeler. Her kim böyle yapa­rsa artık Al­lah’tan hiçbir şey bekle­mesin. Ama bunu onlardan korunmak için yap­mışsa o başka.” (Al-i İmran 3/28)

Bu konuda çok âyet vardır.

Dostluğun derece­leri olur. Öyle insanlar vardır ki, Allah'a iyi bir kul olmak için elinden geleni yapar; ma­lını, canını ve her şeyini onun yo­luna koyar. Tabii ki, Al­lah’ın böylelerine olan dostluğu fazla olur.

“Sana vahyettiğimiz Kitap ger­çeğin ta kendi­sidir. Kendin­den ön­ceki­leri de doğrulamaktadır. Allah kullarından, kesinkes haberdardır ve on­ları görmektedir.

Sonra bu Kitap’ı kullarımız için­den seçtikle­ri­mize bırak­tık. Onlar­dan kimi kendini yanlışa sü­rük­ler, kimi orta yolu tut­turur, kimi de Al­lah’ın iz­niyle hayırlarda öne geçmek için yarı­şır. İşte fazi­letin büyüğü budur.” (Fatır 35/31-32)

Bu büyük fazileti elde edenler her zaman Allah’ı kendile­riyle be­ra­ber hissetmenin huzu­r ve mutlu­lu­ğunu yaşarlar. Karşılaştıkları güç­lük­ler­i gözlerinde bü­yüt­mez, Al­lah’ın izniyle üstesinden ge­lecekle­rini bilir, Allah’a dayanıp yollarına de­vam ederler. Bunların sıkıntıları görünüştedir, içleri da­ralmaz.

 

5-EVLİYÂNIN YARDIMI*

ŞEYH EFENDİ- Abdülkadir Geylânî haz­retleri bir şiirle­rinde buyururlar ki:

 BIj¬¿ Ë B³jq ÆB· B¿ AgG ÐfÍj¿

Ñf¼I ÐC ϯ iBu B¿ AgG ÉRΫC[24]

“Müri­dim ister doğuda olsun is­ter batıda

Hangi yerde olsa da yetişirim imdada”

BAYINDIR- Bu, çok sa­yıda âyete açıkça ay­kı­rıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu­nuz.“ (Neml 27/62)

Güç yetirilemeyen konularda Allah’­tan baş­ka­sından yardım istenir, o da yardıma koşarsa ar­tık kim Allah’a sığınma ihti­yacı duyar?

ŞEYH EFENDİ - Sen Abdülkadir Geylani’ye inanmıyorsan se­ninle konuşaca­ğımız bir şey yok­tur.

BAYINDIR - Abdülkadir Geylani'ye inanmak imanın şartlarından değil­dir ama Kur’an'a inanmak imanın şartlarındandır.

Bana göre bu zat­larla ilgili bilgi­lerin çoğu uy­durma­dır. Yukarıdaki şiir o uy­durmalardan biridir. Allah’ın Pey­gam­beri için milyonlarca hadis uy­du­ranlar Abdülkadir Gey­lani için, Mevlânâ için, İmam Rabbânî için niye bir şey­ler uydurmasınlar ki?

 Ama Abdülkadir Geylani’nin kendisi gelip bu sözü söylese, bir bildiği vardır, demez te­reddüt­süz reddederiz. Çünkü biz ahi­rette Abdülkâdir Geylani’­den değil, Kur‘an’dan he­saba çekileceğiz.

 

6- ŞEYHİN MANEVİ YARDIMI (Himmeti)

Himmet Arapça’da bir işi yapmaya azmetme ve güçlü bir kararlılık içinde olma anlamlarına gelir. Türkçe’de ruhânî ve manevi yardım, kayırma ve lütuf anlamlarında kullanılır. Tarikatta bu kelime, şeyhin manevi yardımı anlamında kullanılır. Onun, müritlerine olağan dışı yol­larla yardım ettiğine ve bazı sı­kıntıları giderdiğine inanılır.

MÜRİT- Sen şeyhin himmetini de mi kabul etmiyorsun? İster inan, ister inanma, şeyhimin himmeti sayesinde her yerde işlerim gayet iyi gi­diyor. Ben bunu görüyor ve yaşı­yorum.

BAYINDIR- Şeyhin himmeti derken onun size özel ilgi göstermesini kastetmiyor­sunuz her halde. Kastınız onun manevi yardı­mıdır, değil mi?

MÜRİT- Doğru. Mesela hacca git­ti­ğimde Arafat'tan inerken şeyhimin himmetini gör­düm. Halbuki, o Türkiye'deydi. Arafat'tan o kadar kolay indim ki, şeytanı da taşladıktan sonra sabahın sekizinde otelde idim.

BAYINDIR- Niye Allah’ın yardımı değil de "Şeyhinin himmeti”?

MÜRİT- Şeyhimin Allah katındaki de­ğe­rin­den dolayı Allah onun müritlerine yar­dım edi­yor. 

BAYINDIR- Hep aynı cevaplar. Peki ya saat sekizden önce otele gelenlere kim himmet etti?

Bu konuda çok âyet geçti ama biraz da şu âyetler üzerinde düşünelim:

“De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­rinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­dermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme­tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (İsrâ 17/56-57)

 Siz şeyhi­nizin ahirette size şefaat edeceğine de inanıyor­sunuz. Eğer şeyhler müritlerini hem dünyada hem de ahirette kur­ta­rabi­lirlerse onlar için şeyhlerini memnun etmek her şeyden önemli olur. Artık Allah’a yalvarma gereği orta­dan kalkar.

Bu batıl bir yoldur. Eğer hak yola gelmezseniz sonunuzun çok kötü olaca­ğından endişe ederim.

 

7- YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE DUA

MÜRİT- Bazı büyük zatların yüzü suyu hür­metine duamızı kabul etme­sini Allah’tan is­temiyor mu­yuz? “Ya Rabbi Hz. Muhammed hakkı için veya ev­liya-i kiram, şehitler ve salih­ler hürmetine duamı kabul et.” diye yalvarmıyor muyuz?

BAYINDIR - Evet, böyle dua edenler vardır. Bunlar Süleyman Çele­bi’nin mevlidi gibi kitaplarda da yer alır. Ama böyle dua olmaz. Bu konuda Hanefî alim­ler­den İbn Eb’il-İzz şöyle diyor:

“Kişinin, Allah’tan başkasını du­asının kabulüne sebep kılması ve onunla tevessülde bu­lun­ması caiz değildir... O şöyle demek ister, “Fa­lanca senin salih kullarından olduğu için duamı kabul eyle.” Onun Allah‘ın salih kulu olma­sıyla berikinin du­ası arasında ne ilgi, ne bağlantı olabilir? Bu, duada taşkınlık yapmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Rabbinize için için ve yal­vararak dua edin. O, taşkınlık yapanları gerçekten sevmez.” (Araf 7/55)

Bu ve benzeri dualar, sonradan uydurul­muş­tur. Böyle bir dua ne Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemden, ne sahabeden, ne tabiînden, ne de imamların birinden ak­tarılmıştır. Allah hepsinden razı olsun. Bu, ancak cahille­rin ve bazı tarikatçıların yazdığı tılsımlarda bulunabilir[25].”

 

8- OLAĞANÜSTÜ YOLLARLA YARDIM

MÜRİT- İnsanlar birbirinden yardım istemezler mi? Bu da Allah’tan başkasından yardım iste­mek olmaz mı?

BAYINDIR- Yardımlaşmayı emreden çok sa­yıda âyet ve hadis vardır. Ama herkes bilir ki, ruhanîlerden beklenen yardım farklıdır. Onlardan insanların güç yetiremediği konularda ve  olağan dışı yollarla yardım istenir. Bu, ya bir kor­kudan kurtulmak veya bir isteğe kavuşmak için olur.

Mesela İstanbul'da Tuzla'da bindikleri otomo­bille sele kapılıp sürüklenenlerden biri, "Ya Seyyidenâ Hamza!" diye Hz. Hamza'yı yar­dıma çağırdığını yazıyor[26]. Eğer bu zat orada bulunan kişi­leri çağırsaydı yadırganmazdı. Ya da her şeyi her an görüp gözeten Allah Teâlâ'dan yardım is­teseydi güzel bir şey yapmış olurdu. Ama o, İstanbul'dan binlerce kilometre uzaktaki kabrinde yatan, olup bitenden haberi olmayan Hz. Hamza'yı çağırıyor. Demek ki o, Hz. Hamza'nın çağrıyı işittiğine, oraya gelip kendisini kurtaracak güç ve kuvvete sahip olduğuna inanıyor. Yoksa dar zamanda Hz. Hamza'yı hatırlar mıydı? Öyleyse, bu zat, Hz. Hamza'da bazı insanüstü sıfatlar olduğunu hayal ediyor. Bunlar hayat, ilim, semi, basar, irade ve kudret gibi sıfatlardır.

Hayat dirilik demektir. Bu zat Hz. Hamza'yı diri saymasaydı yardıma çağırmazdı.

MÜRİT- Ama şehitler ölmez.

BAYINDIR- Doğru, Allah yolunda öldürülenler gerçekte ölmüş olmazlar. Ayette şöyle buyurulur: "Allah yolunda öldürülen­lere ölüler deme­yin, aslında onlar di­ridirler, ama siz bunu anlayamazsınız."  (Bakara 154)

Bu, bizim anlayacağımız bir dirilik değil­dir. Eğer öyle olsaydı, Hz. Hamza'nın şehit olmasına Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem o kadar üzülür müydü? Çağırınca gelse, zaman zaman çağırır, hasret giderirdi.

Abdullah b. Mes'ud diyor ki; "Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hz. Hamza'ya ağla­dığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cenazesinin ba­şında durdu ve sesli olarak hıçkıra hıçkıra ağ­ladı[27]."

Hz. Hamza'yı şehit eden Vahşî, yıllar sonra müslüman olunca Hz. Muhammed ondan kendi­sine görünmemesini istemişti[28].

Şehitler konusuna tekrar değineceğiz.

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ölünce, Allah ondan razı olsun, Ebu Bekir önemli bir  ko­nuşma yapmıştı. Abdullah b. Abbas'ın bildirdiğine göre, şöyle demişti:

"Bakın, sizden kim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme kulluk ediyorsa işte Muhammed ölmüş­tür. Kim de Allah'a kulluk ediyorsa şüphesiz o di­ridir, ölmez. Allah Tealâ buyuruyor ki: "Muhammed sadece bir  elçidir. Ondan önce de nice elçiler ge­lip geçti. O ölür veya öldürü­lürse gerisin ge­riye mi döneceksiniz? Her kim geri­sin geriye dö­nerse, o Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükre­denlere mükafat verecektir." (Al-i İmrân 3/144) 

Abdullah b. Abbas diyor ki, "Ebu Bekir okuyun­caya kadar Allah'ın böyle bir âyet indirdiğini sanki hiç kimse bilmiyordu. Artık insanlar­dan kimi dinle­sem bu âyeti okuyordu. Saîd b. el-Müseyyeb de bana, Ömer'in şöyle dediğini bil­dirdi:

"Vallahi Ebu Bekir'in o âyeti okuduğunu işi­tince öyle oldum ki, kendimden geç­tim. Ayaklarım beni taşıyamaz oldu. Ayeti okuduğunu duyunca yere yığıldım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gerçekten öl­müştü[29]."

Şu iki âyet de Hz. Muhammed ile ilgilidir:

"Senden önce hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü olacaklardır?" (Enbiya 21/34)

"Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öle­cek­lerdir."(Zümer 39/30)

Buna göre Hz. Hamza'nın anlayabileceğimiz manada diri olduğunu kim söyleyebilir?

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu­nuzu bilir.

Allah'ın berisinden çağırdıkları ise bir şey ya­ratmazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

 Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile­ceklerini de bilemezler.  (Nahl 16/19-21)

Maalesef bunlar, kendi kötü emellerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi bile alet ediyorlar. İnsanlar üzerinde kurdukları baskının devamı için yalan ve iftira ile meşgul oluyorlar. Bunca âyete rağmen Hz. Peygamberin sağ olduğunu ve onunla görüştüklerini iddia ediyor, hatta onun, bir müfettiş gibi denetleme yaptığını bile söyleyebiliyorlar.

Gözlerini hırs bürümüş bu insanların uslanması zor ama birazcık aklını kullananlar için Hz. Ömer'in şu sözünü naklet­mek isterim:

"İsterdim ki, Allah'ın Elçisi yaşasın da bizden sonra ölsün. Her ne kadar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ger­çekten ölmüş ise de Allah aranıza bir nur koymuş­tur; siz onunla hak yolu bulursunuz. Allah Muhammed'i de onunla hak yola sokmuştur[30]."

O nur, Kur'an'dır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem veda hutbesinde şöyle demiştir: 

"Aranızda, sıkı sarılırsanız artık sapıtmayaca­ğınız bir şey bıraktım, Allah'ın kitabını"[31].

İşte hak budur. "Hakkın  ötesi sapıklık de­ğildir de ya nedir?"  (Yunus 10/31-32)

Sözü geçen şahsın Hz. Hamza'da varsay­dığı sıfatların ikincisi ilim sıfatıdır. İlim, bilmek ve kav­ramak demektir. İnsanda da ilim sıfatı vardır ama bu, onun öğrenebildiği ve kavrayabildiği şeylerle sınırlıdır. Onları da zamanla unutur. Allah'ın ilmi sınırsızdır. O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar en doğru biçimde bilir ve asla unutmaz.

İstanbul'a hiç gelme­miş olan Hz. Hamza'nın çağrıldığı yere gelmesi için, olayın geçtiği İstanbul- Ankara yolunun Tuzla'daki bölümünü bilmesi gerekir. O şahıs Hz. Hamza'nın bilgisini, şüphesiz Allah'ın bilgisi gibi saymaz. Ama onu böyle bir yere çağırdığına göre Allah Teâlâ'nın sınırsız bilgi­sinin bir bölümüne ortak saymış olur.

Üçüncü sıfat sem'dir. Sem', işitme gücüdür. Allah insana işitme gücü vermiştir, ama bu, belli titreşimdeki seslerin belli mesafeden işitilme­siyle sınırlıdır. Hele Hz. Hamza gibi ka­birde bulu­nanlara bir şey işittirmeye bizim gü­cümüz yetmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22) 

Allah her şeyi işitir. En gizli sesler, hareket­ler, içten yakarışlar ve her şey onun tarafından işitilir. Şimdi bu zat, İstanbul'dan, "Ya Seyyidena Hamza !" dediği zaman Hamza'nın kendini işittiğini hayal ettiğine göre onu Allah'ın işitme sıfa­tına ortak etmiş olmaz mı? Çünkü bu şekilde bir işitme, Allah'tan başkası için söz konusu değil­dir.

Dördüncü sıfat basar'dır. Basar, görme gücü demektir. İnsanlarda da görme gücü var­dır, ama bu çok sınırlıdır. Allah Teâlâ, en küçük şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar görür.

Kilometrelerce uzakta, kabirde yatan birini yar­dıma çağıran kişi, onun kendini gördüğünü kabul etmiş olur. Yoksa onun durumunu nasıl kavrasın? Bu şekilde bir görme, yalnız Allah'a mahsus olduğun­dan bu şahıs Hz. Hamza'yı Allah'ın görme sı­fatına da or­tak saymış olur.

Beşincisi irade, altıncısı da kudret sıfatıdır.     İrade, dilemek ve tercih etmektir. Kudret de bir şeye güç yetirme anlamına gelir.

İnsanın iradesi de kudreti de sınırlıdır. Ölünce bu konuda hiçbir şeyi kalmaz. O şa­hıs Hz. Hamza'nın, bu çağrıyı kabul edecek iradeye ve gerekli yardımı yapacak kudrete sahip olduğuna inanmasa onu çağırmaz. Bu, olağan dışı bir irade ve kudret yakıştırma­sıdır. Bu an­lamda irade ve kudret sahibi tek varlık Allah Teâlâ'dır. Öyle ise o şahıs Hz. Hamza'yı Allah'ın  bu iki sıfatına da ortak saymış olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.

Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırma­yın."

"Çünkü benim velim Kitap'ı indiren Allah'tır.  O, iyilere velilik eder."

"Onun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler."  (Araf 7/194-197)

“Belki kendilerine yardımları do­ku­nur diye Alla­h’ın berisinden tanrı­lar edindi­ler. Ama onların yar­dıma güçleri yetmez. Oysaki kendi­leri onlar için hazır as­kerdirler. “ (Yasin 36/74-75)

Kendilerine dayanak olsun diye, Allah'ın berisinden tanrılar edindiler.

Tam tersi; onlar bunların ibadetlerini tanıma­yacak ve bunlara düşman olacaklardır. (Meryem 19/81-82)

İşte şirk budur. Yani Allah'a yakın bilinen kimseleri yalnız Allah'a ait bazı özelliklere sahip görüp yardımını istemek şirktir.  

"De ki, baksanıza, Allah'ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz."

"Allah’ın yakınından kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/4-5)

MÜRİT- Allah istese Hz. Hamza'ya bu özellik­leri veremez mi?

BAYINDIR-  Allah'ın gücü her şeye yeter ama Allah'ın gücü ile delil getirilmez. Bunca âyet varken Hz. Hamza'ya özel bir güç verildiğini kim iddia edebilir? Bakın, Allah'ın elçileri de dahil hepimiz Allah'ın kulu, yani kölesiyiz. Allah da bizim Rabbimiz, yani Efendimizdir. Kölenin efendisi kar­şı­sında hiçbir yetkisi olmaz. Bu sebeple  elçiler de dahil hiçbir insanın Allah karşısında bir yetkisi ol­maz. Allah'ın verdiği yetkiler olursa o başka. Hele yukarıdaki âyet­lerde olduğu gibi Allah'ın kimseye yetki verme­diğini açıkça belirttiği  bir konuda bazı­larını yetkili saymak affedilemeye­cek bir suç olur.

MÜRİT- Ama bu zat, bir başka yerde Hz. Hamza'nın yardıma geldiğini bizzat görmüş. Diyor ki, "Cin diyebileceğim bir yaratık beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı. Çok bunal­dım. Birden istim­dad ile "Ya Hz. Hamza!" de­dim. O şanlı sa­habi benim davetime icabet etti ve adeta odanın içinde beliriverdi. Cin onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kay­boldu[32]."

BAYINDIR- Dara düşen herkese yardım eden Allah Teâlâ, onun da sıkıntısını gide­rince, o bunu Hz. Hamza'nın yaptığını sanmış. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

"Şunu bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ın yakının­dan[33] ortak­lar çağıranlar neyin pe­şin­dedirler? Bunların peşine takıl­dığı belli bir ku­runtudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi sa­dece saçma­lamadır."  (Yunus 10/66)

a- Olağanüstü gücün kaynağı

MÜRİT- Hz. Hamza'yı yardıma çağı­ran kişinin asıl istediği şey, Allah'ın Hz. Hamza'yı yardıma gön­dermesidir. Bunun Allah'tan başkasını tanrı edinmekle ne il­gisi olur?

BAYINDIR- O sözü inceleyelim:

1- O zat bir yerde diyor ki, "Büyük ve mu­kad­des ruhlardan istimdâd (yardım talebi) ola­bilir[34]."

Ama Allah Teâlâ bu iddiayı şöyle reddediyor:

"De ki: "Sizi karanın ve denizin ka­ranlıkla­rın­dan kurtaran kim­dir? Bundan bizi kurtarırsan şük­reden­lerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarır­sınız."

De ki: "Allah sizi ondan ve her sı­kıntıdan kur­tarır, sonra da ona ortak koşarsınız." (En'am 6/63-64)

Yani sıkıntı sırasında yalnız Allah'a sığınırlar, sıkıntı geçince Hz. Hamza gibi birini çağırdıklarını, onun yardımıyla kurtulduklarını söylerler.

2- Hz. Hamza'ya bu gücü Allah'ın vereceğini hayal etmek neyi değiştirir? Çünkü bunun bir delili yoktur. Hz. Hamza'nın bu çağrı­dan haberi bile olmaz. Şu ayetler üzerinde bir daha düşünelim:

"De ki, baksanıza, Allah'ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz."

"Allah’ın yakınından kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/4-5)

Müşrikler, tanrılarının gücünü Allah'tan aldı­ğını hayal ederlerdi. Ama bu, dayanaksız bir iddiaydı. Müşriklerle ilgili şu âyetleri biraz dü­şünmek gerekir.

"Desen ki: 'Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?' Onlar: 'Allah'tır!' di­yeceklerdir. Deki; 'O halde sakınmaz mısınız?'

İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Hakkın  ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?"  (Yunus 10/31-32)

Müşrikler Kabe'yi tavaf ederken  şöyle der­lerdi:     ¹¼¿ B¿ Ë É¸¼ÀM ¹» ÌÇ ¹Íjq ÜG ¹» ¹Íjq Ü ¹ÎJ»

"Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerî­kun huve lek temlikuhu ve mâ me­lek"

"Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetki­le­rinin de sahibi sensin."

Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar "Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur." dediklerinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, "Yazık size, burada kesin, burada ke­sin." derdi[35].

Allah'ın vermediği bir yetkiyi putlarında varsay­maları müşrik olmaları için yetiyordu. Puta bu yet­kiyi verenin Allah olduğunu söylemeleri bir şeyi değiştirmiyordu.

Ayette şöyle buyuruluyor:

"Allah'tan önce[36] öyle şeye tapıyorlar ki, Allah onun hakkında hiçbir kanıt indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. Zalimlerin yardımcısı olmaz."  (Hacc 22/71)

MÜRİT- Bu zat o çağrıdan sonra "Adeta Hz. Hamza odada beliriverdi." diyor. Bir de şöyle bir hatırasını anlatıyor: "Eski bir dostumun hanımı ra­hatsızdı. Çare aramadıkları yer kalmamıştı. İçinde Bedir Savaşı'na katılan sahabelerin isimleri de bu­lunan bir dua mecmuasını vereyim diye kendile­rine gittim. Geleceğimden kimsenin ha­beri yoktu.

Ben merdivenlerden çıkarken bacımız trans[37] halinde imiş. Cinler ona, "Hoca geliyor; fakat biz onun hakkından da geliriz" diyorlarmış. Kapıyı çaldım. Arkadaşım beni gö­rünce çok şaşırdı.

"-Bu dua mecmuasını bacımız üzerinde ta­şı­sın, mutlaka faydası olur, cinler yanına soku­lamaz­lar." dedim ve geçtim salona oturdum.

Sonra arkadaşım, bu dua mecmuasını ha­nımı­nın üzerine koymuş. Trans halindeki ba­cımız, "Nasıl, Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsu­nuz de­ğil mi?" diye bağırmaya başlamış[38]."

Şimdi bütün bunlar yalan mı?

BAYINDIR- O kadar ayete değil de bu iddialara kafayı takmış olmanızı anlamak gerçekten çok zor. Bunlar sa­dece şeytanın bir oyunu olabilir.

b-Ruhânîlerin hayatı

MÜRİT- Ben hâlâ tatmin olmuş değilim. Bildiğim kadarıyla beş çeşit hayat vardır.

Birincisi bizim hayatımızdır.

İkincisi Hz. Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatıdır. Bir vakitte pek çok yerde bulunabilir­ler. İsterlerse bizim gibi yerler, içerler.

Üçüncüsü Hz. İdris ve İsa aleyhimesselâ­mın hayatıdır. Bu, melek hayatı gibi nurani bir hayattır.

Dördüncüsü şehitlerin hayatıdır.

Beşincisi kabirdekilerin hayatıdır.

Şehitler hayatlarını Allah yolunda feda ettik­leri için Allah da onlara berzah aleminde, dünya ha­yatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir ha­yat ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bil­mez, daha iyi bir yere gitmiş bilirler. Çok mutlu olurlar. İşte şehitlerin efendisi olan Hz. Hamza da böyle bir hayat yaşamaktadır. Kendine sı­ğınan insanları koruması, dünya ile ilgili işlerini görmesi ve gör­dürmesi mümkün olabilir[39].

BAYINDIR- Allah yolunda öldürülmüş olanların aslında diri oldukları doğru, ama Allah Teâlâ, " Siz onu anlayamaz­sınız." de­diği halde anladığınızı iddia etmeniz nasıl bağış­lanabilir? Şehitlerle ilgili ayrı bir bö­lüm gelecektir.

Hz. Hamza'nın, kendine sığınanlara yardım edemeyeceği konusunda hâlâ şüpheniz varsa lütfen yukarıdaki âyetleri bir daha, yavaş ya­vaş ve düşünerek okuyun. Eğer inanıyorsanız böyle bir şeyi aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz. O ayetlerden biri şöyledir:

"Allah’ın yakınından kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/5)

MÜRİT- Bizim yaşadığımız hayat malum, onda bir ihtilaf yok. Şehitler konusu da anla­şıldı. Hayatın diğer üç çeşidi için ne diyeceksi­niz?

BAYINDIR- Soruyu benim sormam gere­kir. Siz, Hz. Hızır ve Hz. İlyas, Hz. İdris ve Hz. İsa aley­himüsselâmın hâlâ hayatta olduklarını söylerken neye dayanıyorsunuz?

MÜRİT- Bunları ben uydurmuyo­rum. Bunları söyleyen zat, böyle bir hayatın varlığını keşif sahibi evliyanın tevatür derece­sine varan gözlemine dayandırıyor.

BAYINDIR- Gayb ile ilgili bir konu, hiçbir ilmi değeri olmayan keşfe dayandırılamaz. Keşif konusu ayrıca gelecektir, ona girmiyorum. Adı geçen dört peygamberden yalnız Hz. İsa'nın durumunu biliyoruz. Onu da şu ayetten anlıyoruz.

“ ... İçlerinde bulunduğum sü­rece onları gö­zeti­yordum. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117)

Burada Hz. İsa'nın vefat ettiği ve ümmetin­den habersiz olduğu bildiriliyor. Artık onun için de bir hayat çeşidi hayal etmenin gereği yoktur.

Hz. İsa henüz hayatta iken Allah Teâlâ ona şöyle demişti: "Ey İsâ, ben seni vefat ettireceğim, seni bana yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim..." (Al-i İmrân 3/55)

c- Ölüm ve uyku

MÜRİT- Kabir hayatı konusunda ne diye­cek­sin?

BAYINDIR- Allah Teâlâ ölüm ile uykuyu aynı sayarak şöyle buyurur: 

“Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen­le­rinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)

Demek ki, Allah ölüle­rin ruhunu, belli bir yerde tutmaktadır. Bir ayet de şöyledir:

"Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne yap­tığınızı bilen odur. Sonra belirli süre doluncaya kadar gündüzün sizi kaldırır."  (En'am 6/60)

Kıyâmetin kelime anlamı kalkıştır. Öldükten sonraki dirilme yataktan kalkışa, sura üflenmesi de kalk borusunun çalınmasına benzer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler.

"Yazık oldu bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? diyeceklerdir." (Yasin 36/51-52)

Kur'an'a göre ölüm bir uyku, kabir bir uyuma yeri, öldükten sonra dirilme de uykudan uyan­ma­dan başka bir şey değildir. Hadis-i şeriflerde belirti­len kabir azabı da uykuda görülen kötü rüyalar gibi olmalıdır.

Uyuyan kişi, uykuda ne kadar zaman geçti­ğini bilemez. Ölü de aynıdır. Nitekim Kur'an'da biri ölü, diğeri uyu­yanla ilgili iki örnek vardır.

Ashab-ı Kehf mağarada 309 yıl uyumuştu[40]. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" diye sordu. "Bir gün, belki de daha az kaldık" dediler." (Kehf 18/19)

Ölümle ilgili âyet de şudur:

"Şuna da bakmaz mısın[41]? O, tavanları çök­müş, duvarları üzerlerine yıkılmış bir kente uğradı da "Allah burayı ölümünden sonra nasıl dirilte­cek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kaldırdı ve "Ne kadar kal­dın?" diye sordu, o da "Bir gün, belki de bir günden az kaldım." dedi. Allah buyurdu ki; "Yok, tam yüz yıl kaldın. Şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak­, bozulmamışlar bile. Bir de şu eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret yapalım diye bunu yaptık. Kemiklere bak, on­ları nasıl birleştirecek, sonra onlara et giydirece­ğiz." Bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi; "Ben artık anladım ki, Allah'ın gücü gerçekten her şeye yeter." (Bakara 2/259)

Yüz sene ölü kalıp dirilen ile 309 sene uy­kuda kalanlar orada, "Bir gün veya bir günden az." kaldık­larını sanıyorlar.

İşte kabir hayatını anlamak isteyenler bu âyetlerden ders alabilirler.

Uyuyan kişi, vücudundan nasıl habersizse ölü de habersizdir. Uyuyanın ruhu gelip tekrar aynı bedene gireceği için beden diri kalı­yor. Ölenin ruhu geri dönmeyeceğinden beden ölüyor. Ahirette yeniden yaratılan bedene gelen ruh ken­dini uykudan uyanmış gibi hissediyor ve "Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?" (Yasin 36/51-52) di­yor. Beden toprakta çürü­müş, yeniden yaratılmış, ama o bunun farkında değil. O, uyuyup uyandı­ğını zannediyor. Aradan geçen zamanın da far­kında değil. İşte ölüm bize bir uyku kadar, kıyâmet de uykudan uyanmak kadar yakındır.

Uyku, ha­yatta bir kesinti değil, süreklilik için zorunlu bir dinlen­medir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şu sözüyle tekrar dirilişin de dünya hayatının devamı gibi olacağını bildiriyor:

"Her kul, ne üzere öldüyse o şekilde dirilti­lir[42]."

Veda Haccı'nda birisi bineğinden düşmüş boynu kırılmıştı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, onu su ve sidr ile yıka­yın, iki parça bez içinde kefenleyin, koku sür­meyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyâmet günü telbiye[43] getirir durumda kaldırılacaktır[44]."

Bu hadis gerçekten düşündürücüdür. Burada o şahsın ölümü ihramlı[45] bir hacının uyuması gibi sayılmıştır. İhramlı koku sürünmez, uyurken başını örtmez. Uykudan kalkınca telbiye getirir.

MÜRİT- O zaman kabrin cennet bahçele­rinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olmasını nasıl izah edebiliriz?

BAYINDIR- Bunlar rüyaya benzetilebilir. Güzel rüya gören onun hiç bitmemesini ister. Sıkıntılı rüya görenler  de uyanınca  iyi ki, rü­yaymış diye şük­rederler. Doğrusunu Allah bilir.

 

9- MÜSLÜMANLARI BATIRAN ŞİRK

MÜRİT- Yetmiş yıldır bu ülkede yeterli dini eği­tim yapılamadığı için hocalarımız bazı yan­lışlar yapabiliyor. Biliyorsunuz 1924'te şeriat kaldırıldı. Bütün yasalar Batıdan alındı. Bir za­manlar din eğitimi tamamen yasaklandı. Ezan Türkçe okundu. Bunları uzatmak mümkün.

BAYINDIR- Bütün suçu başkasının üs­tüne at ve sen aradan çekil. Ne kolay bir yaklaşım tarzı! Yetmiş yıl önceki şartlara durup dururken mi ge­lindi? İslam alemi Birinci Dünya Savaşı'nda Batı karşısında niye kesin bir yenilgi aldı?

MÜRİT- Bunun siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri birçok sebebi var. Şimdi sen bunu da mı tarikatlara bağlayacaksın?

BAYINDIR- Bunu tarikatlara bağlamak da ko­laya kaçmak olur. Bu yenilginin siyasi, sos­yal, ekonomik ve askeri sebeplerini uzmanla­rına bıra­kalım. Biz burada Kur'an'a uyma ye­rine Kur'an'ı kendimize uydurmadan bah­sedelim.

Kur'an'a taban tabana zıt nice sözler hadis, yani Hz. Peygamber'in sözü diye ortaya atılmış ve Müslümanlar ara­sında kabul görmüştür. Şu söz onlardan biridir:

 “İşlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabirlerdeki ölülerden yardım is­teyin[46].” 

Bu sözü hadis diye ortaya atan, Yavuz Sultan Selim'in meşhur şeyhülislamı İbn-i Kemal’dir. O, bununla da kalmamış, doğruluğunu ispat için fel­sefi izahlara girmiştir. Bu sebeple sıkıntı ağırdır. Bu konu Ölülerden Yardım İsteme, başlığı altında anlatılmıştı.

İslam alemi Kur'an'dan uzaklaşalı asırlar oluyor. Şeyhler gibi mezhep imamları da kutsal­laştırılmış, onların sözleri Kur'an ve sünnetin yerini almış ve Müslümanlar Kur'an ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlar­dan sayar hale gelmiş­lerdir. Son bölümde, Kur'an'a Dönmek başlığı al­tında bu konuya da girilecektir.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki kesin yenilgi bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Sizin o yetmiş yıllık uygulama diye tenkit ettiğiniz şeyler de bir sonuç­tur. Birinci Dünya Savaşı'nda olan yenil­giyi bir as­keri yenilgi saymak kolaycılık olur. O, kendine güvenini yitirmiş bir toplumun yenil­gisidir.

MÜRİT- Kendine güvenden ne anlıyorsunuz? Bir Müslüman kendine değil, Allah'a güvenir.

BAYINDIR- Kendine güvenmek, inandığı de­ğerlere güvenmektir. İnandığı değerlere güvenme­yenin imanı da olmaz.

MÜRİT- Bunu biraz daha açar mısınız?

BAYINDIR- Bakın, Hz. Muhammed Allah'ın Elçisi olduğunu söyleyince ona gülenler, deli diyenler, sihirbaz diyenler, onu alaya alanlar ve hakaret edenler olmuştu. Eğer, bu dav­ranışlar onun inandığı değerlere olan güvenini sarssaydı, bunun etkisiyle "Ya bunlar haklıysa?" de­seydi halkın içine çıkıp bir iş yapabilir miydi?

Ona salat ve selam olsun, Hz. Muhammed'in inandığı değerlere güvenmesi ve Allah'ın Elçisi olduğu konu­sunda kuşkuya düşmemesi için çok sayıda ayet inmiştir. Onlardan bir kısmı şöyledir:

"Yasîn.

Hikmetle dolu Kur'an hakkı için

İşte sen, kesinkes elçi olarak görevlendirilmiş olanlardansın.

Dosdoğru bir yol üzerindesin." (Yasin36/1-4)

"Durma, öğüt ver; Rabbinin nimeti saye­sinde sen, ne bir kâhinsin ne de bir deli.

 Yoksa şöyle mi diyorlar: "O bir şairdir, başına gelecekleri bekliyoruz."

De ki: "Bekleyin, zaten ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

Yoksa bunu kendilerine akılları mı em­rediyor. Ya da onlar azgın bir takım mı­dırlar?

Yoksa "Onu kendi uydurdu" mu diyor­lar? Hayır, aslında bunlar inanmıyorlar.

Öyleyse bunun dengi bir söz getirseler ya? Eğer doğruysalar". (Tur 52/29-34)

 

Nun; kalem ve yazdıkları şey hakkı için,

Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli olamazsın.

Sana, tükenmek bilmeyen kesin bir ödül vardır.

Sen gerçekten büyük bir ahlaka sa­hipsin.

Yakında sen de görürsün, onlar da gö­rürler.

Deliliğin hanginizde olduğunu.

Doğrusu senin Rabbin, yolundan sa­panın kim olduğunu iyi bilir; o, yola gelenleri de çok iyi bilir.

O halde yalanlayanlara boyun eğme.

İstedikleri şudur: Keşke sen yağcılık yapsan da onlar da sana yağcılık yapsalar. (Nun  68/1-9)

Sen Rabbinin hükmüne katlan; balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma, hani o nefesi kesilmiş bir halde yakarmıştı.

Eğer ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olma­saydı boş bir yere fena bir halde atılacaktı.

Ama Rabbi onu seçip iyilerden yaptı.

O inkar edenler, Kur'an'ı dinledikleri zaman ner­deyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.

Oysaki Kur'an, herkes için bir öğütten başka bir şey değildir. (Nûn 68/48-52)

Bu ayetler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme daima güven tazeletiyordu. Bu anlamda çok ayet vardır. Allah Teâlâ, geçmiş elçilerin çektiği sıkıntıları dile getirerek de onu teselli etmiştir. Yoksa o büyük işi nasıl başarabilirdi?

Müslümanlar, her an değişen ve gelişen olaylar karşısında kendilerine ve dinlerine olan güvenlerini diri tutmak için Kur'an'ı düşünerek okumak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları için inandıkları değerlere olan güvenleri azal­mış, nefislerini ıslah etme adına kendilerini hakir saymış, kimi şahısları da olduğundan bü­yük görmeye ve onlar için  hayali makamlar uy­durmaya koyulmuşlardır. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmış­lardır. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşı'nda o koskoca gövde ta­rihe gömülmüştür. Geride ka­lanlar, o yanlış inancı terk etmemektedirler.

Ayette şöyle buyurulur:

"Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedi mi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd 13/11)

 

MÜRİT- Yönetimde bozulma olduğu doğru.

BAYINDIR- Bana göre asıl suç alimlerindir.  Onlar, Kur'an'a yöneleceklerine eski alimlerin eserlerine saplanıp kalmışlardır. Eğer Kur'an'ı an­lamaya çalışsalardı zorunlu olarak hadisleri de anlarlardı. Çünkü hadisler Kur’an’ın açıklamasıdır. Açıklama ile açıklananı bir arada okumak, konuyu doğru anlamayı sağlar. Eski alimler, ancak o zaman doğru anlaşılır ve eserleri ufuk açıcı olurdu. Yaşadığı çağı Kur'an'a göre yorumla­yanlardan örnek, Kur'an'ı o çağa uydurmak isteyenlerden de ibret alınırdı.

Olayları Kur'an'a göre yorumlama zorunluluğunu duyan alim, her türlü yeniliğe açık olur. Bilimsel, teknik ve sosyal gelişmeleri doğru yorumlar. Müslümanlar da bir başka arayış içine girmezler. Ama onlar, Kur'an'a, sünnete ve çevresine kapalı, çağın gerisinde bir ilim anlayışı ile kendi intiharla­rını hazırlamışlardır.

Sultan II. Abdulhamid'in bu konu ile ilgili çok acı hatıraları nakledilir.

Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. İmparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini açıklayacak güçte dînî-ilmî bir heyet ister. Sultan, Japonya'da İslam'ın yayılması için maddi sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparator'un istediği dinî-ilmî heyeti gönderemez. O, Sultan'ın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şu cümlelerle ifade eder:

"Düşündüm ki, Japon İmparatoru'nun istediği müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim..."

Sultan'a göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslam'ın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar:

"Japon İmparatorunun istediği müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.[47]"

MÜRİT- Öyleyse tarikatlara bu kadar yüklen­mek doğru olmaz. Alimlerin Kur'an'dan uzaklaştığı bir yerde tarikat mensuplarının yanlışları görmez­likten gelinebilir.

BAYINDIR- Allah'ın kabul etmeyeceği bir özrü biz kabul edemeyiz. Çünkü alim ve cahil ayrımı olmadan herkes, Kur'an'a  aykırı davranışlarının hesabını Allah'a verecektir. Alimlerin suçu tabii ki, daha ağırdır.

Hurafe, sigara gibidir. Ona alışan, kötülüğünü bilir ama vazgeçemez. Kur'an'dan uzaklaşma alimleri de hurafe tiryakisi yapmış, ve onların, Kur'an'a temelden aykırı nice şeyi normal görmelerine sebep olmuştur. Buna, şu çarpıcı örneği verelim:

 Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yardımcı olacağı vurgulanır. Sanki o, Allah'ın elçisi değildir de hâşâ, Allah'ın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitir, olayın geçtiği yeri görür, gelir ve istediğine istediği yardımı yapar. Ayrıca sanki o günkü alimlere ve komuta kademesine bu konuda söz vermiştir[48]. 

Allah Teâlâ bunu en büyük sapıklık sayıyor.

"Allah’ın yakınından kendisine kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi çağı­randan daha sa­pık kimdir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısının farkında değillerdir.“ (Ahqâf 46/5)

Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:

a- Sultan Reşat’ın savaş ilanı ile ilgili beyan­nâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler:

"...Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşman­larımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenab-ı âdil-i mutlakın inâyet-i samadâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın imdâd-ı maneviye­sinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur...[49]"

Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz:

"Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allah'ın yüce desteğinin ve şanlı Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur..."

b- Başkumandan vekili[50] Enver Paşanın beyannamesi şu ifadelerle başlar:

"Allah'ın inayeti, Peygamberimizin imdâd-ı ruhâniyesi ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı kahredecektir."

Beyannâme'nin orta yerinde şu ifadeler vardır:

"...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda peygamberimizin ve sahabe-i güzîn efendilerimi­zin ruhları uçuyor...[51]"

Bu ifadeler şöyle sadeleştirilebilir:

"Allah'ın desteği, Peygamberimizin ruhânî yar­dımı ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı yere serecektir..."

"...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve onun seçkin arkadaşlarının ruhları uçuyor..."

c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi:

Bu beyannameyi Meclis-i Ali-i İlmî (Yüksek İlim Kurulu) hazırlamış, halife sıfatıyla Sultan Reşat imzalamıştır. Beyannamede en üst seviyeden 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski, birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de yer alır. 

Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifade­lerle bitmektedir:

"... Dîn-i mübîn-i ilâhîsi namına cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazhar-ı fevz ve nusret buyuracağı inâyet ve eltâf-ı celîle-i samâ­dânîden mev'ûd ve şeriat-ı garrây-ı Ahmediyenin i'lây-ı şânı içün fedây-ı cân ve mal eyleyen üm­met-i nâciyesine zahîr ve destgîr olmak içün ru­hâniyet-i mukaddese-i nebeviyye hazır ve mev­cuddur."  

Beyannâme'nin son paragrafı da şöyledir:

" Ey mücâhidîn-i İslâm Cenab-ı Hakk'ın nusret ve inâyeti ve Nebiyy-i muhteremimizin meded-i ruhâniyetiyle a'dây-ı dîni kahr ve tedmîr ve kulûb-i müslimîni sermedî seâdetlerle tesrîr eylemeniz va'd-ı celîl-i İlâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir[52]."

Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz:

"Allah'ın açık dini adına hızla savaşa çıkan Müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lütuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmed'in[53] aydınlık şeriatını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmet-i nâciyesine[54] arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin mukaddes  ruhu hazır ve mevcuttur..."

"... Ey İslam mücahitleri! Allah Teâlâ'nın yardımı ve desteği, muhterem Peygamberimizin ruhaniye­tinin yardımı ile din düşmanlarını yere serip yok etmeniz ve Müslümanların kalplerini sonsuz mutlu­luklarla sevindirmeniz Yüce Allah'ın verdiği söz ile teyit edilmiş ve müjdelenmiştir."

MÜRİT- Müslümanlar kafirlere karşı cihada çı­kıyorlar. Bu, Hz. Peygamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, ruhaniyetiyle Müslümanlara yardım edecektir. Onun seçkin sahabelerinin ruh­larının Müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta sahabeler de yer almak isterler.

BAYINDIR- Eğer Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları ha­yatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve Müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize değil, Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an'a uymaktır. Allah Teâlâ kendinden başka­sının yardıma çağrılmasını Kur'an'da  şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır. O şöyle diyor:

İşte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve ondan başkasını çağırmanız ise batıldır. (Hac 22/62)

Zaten Allah'tan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez.

İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. 

Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez.  (Fatır 35/13-14)

Allah'tan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez.

 “İnananlar ve imanlarını şirkle[55] bulandırma­yan­lar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” (En’am 6/82)

Birinci Dünya Savaşı'nda Müslümanlarla sa­vaşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar da zafer için Allah'a dua etmiyorlar mıydı sanki. Ama onlar, Hıristiyan oldukları için Allah'ın yanında Hz. İsa'yı da çağırıyor­lardı. Üstelik onların kutsal kitabı bunu teşvik ediyor.

 Matta İncil'ine göre Hz. İsa çarmıha gerilip def­nedildikten üç gün sonra kabrinden çıkmış, 11 havarisine gö­rünmüş ve şöyle de­miştir:

"Gökte ve yeryü­zünde bütün iktidar bana ve­rilmiş­tir. Şimdi gidin, bütün ulusları öğrenci ya­pın. Onları Babam, Ben ve Kutsal Ruh adına vaftiz edin. Sizlere buyurduğum her şeyi tut­mala­rını onlara öğretin. İşte dün­yanın sonuna kadar ben her an sizlerle beraberim[56]."

Kur'an'a göre Allah'tan baş­kasını, bu şekilde yardıma çağır­mak şirktir. Yukarıda konu ile ilgili çok sayıda ayet geçmişti. Şu ayet de bunu, doğru yola girmişken ge­riye çevrilme ve açık arazide şaşkına dönme olarak nitelemektedir.

De ki: Allah'ın berisinden bize ne bir fayda ne de za­rar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevrilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye doğru yola çağıran arkadaşları da olsun. Onlara de ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Bize verilmiş emir alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En'am 6/71)

MÜRİT- Müslümanlar tarih boyunca çok ye­nilgi­ler almışlardır. Bu Allah'ın onları bir imtihanıdır. Nitekim Hz. Muhammed'in ordusu da Uhud Sava­şı'nda yenilmişti. Ama onun gayret­leriyle daha sonra durum lehe çevrilmişti.

BAYINDIR- Burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem büyük gayret göstermiş ve  durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Ama "Ben Allah'ın elçisiyim. Benim duam ve ma­nevi desteğimle bu savaş kazanılır." dememişti.

Yenilgi dedik ya? Cephede yenilmek o kadar önemli değildir. Toparlanır, düşmana daha büyük bir darbe vurabilirsiniz. Asıl ye­nilgi içten yenil­gidir. İşte o zaman yapacağınız bir şey olmaz.

Müslümanlar içten yenilmişlerdir. Kendi siyasi, sosyal, iktisâdî ve askerî düzen­lerine güvenleri kalmamıştır. Bunların yerine başkasını koyma çabası bu gü­vensizli­ğin sonucudur. Bunu anlamak is­teyen­, Müslümanların desteklediği okul­larda neyin öğretildiğine baksın. Büyük maddi imkan­larla desteklenip gayrimüslim ülkelere gön­derilen öğrenciler, hangi sis­temi öğrenmeye gidi­yorlar? Kendi siste­mimizi öğretmek için harcadığı­mız çabayı bununla kı­yaslarsak kor­kunç bir fark ortaya çıkar. İşte bunlar bugünkü dünya karşı­sında kafamızı dik tutmamızı en­gellemektedir.

MÜRİT- Peki tarikatlardan ne istiyorsun? Türkiye'de tarikatlar resmen kapalıdır.

BAYINDIR-  Halka mal olmuş sosyal bir kurumu resmen kapatmakla işi bitmez. Hurafeler yok ol­maz. Burada asıl iş ilim adamlarına düşer. Onlar halkı eğitmelidirler. Zihinler hurafelerden temizlen­meli ve doğru bilgilerle donatılmalıdır. İşte bu sa­hada yeterli çalışma yoktur. Halkımızın önemli bir bölümünün hurafelere kanmaları bundandır.  Bir de bu çalışmalar sürekli olmalıdır. Küçük bir ihmal, hurafelere kapı açmak olur.

MÜRİT- Bilgisi, sosyal ve ekonomik durumu iyi olan nice insan da bunlara katılmakta ve destek olmaktadır. Bu sizin tezinizi çürütmez mi?

BAYINDIR-  Bu insanlar birçok konuda bilgili olabilirler ama dinlerini iyi bilmedikleri için kolay kandırılırlar. Öyleyse dini, herkese doğru öğretmek gerekir. Bu, dindar olanların hurafelere kaymalarını önler. Dinlerini yaşamak istemeyenler de hurafe ile doğru dini ayırarak hurafeye karşı çıkıyorum diye dindar insanları üzecek davranışlara girmezler.

MÜRİT- Şimdiye kadar gelmiş geçmiş bunca alim yanlış da sen mi doğrusun? Senin ilmin onla­rın ilimlerinden daha mı fazla?

BAYINDIR- İlmin fazlalığı veya noksanlığından çok o ilmi ne maksatla kullandığınız önemlidir. Eğer insanlar üzülecek veya size karşı gelecekler diye doğruları söylemezseniz ilminizin büyüklüğü verdiğiniz zararı artırmaktan başka bir işe yara­maz. Tanınmış bir alim bana şöyle dedi:

- Abdulaziz Bey, tasavvuf ve tarikatla uğraş­mayı bırak. Hurafe olmazsa ta­savvuf da olmaz.

Dedim ki;

- Bu hurafelerle mücadele, bizim temel görevi­miz değil mi? Bunlar insanları şirke sok­mu­yor mu?

Dedi;

- Doğru; ama bunlar ıslah olmazlar.

Dedim;

- İnsanlar ıslah olmaz diye mücadeleyi bıra­kan bir  peygamber var mı? Bizim örneğimiz on­lar değil mi?

Dedi;

- Ben senin iyiliğin için söylüyorum. Sen gençsin, istikbalin parlak, bunlar ise çok güçlüdür. Bunlarla başa çıkamaz­sın. Geleceğini karartırlar.

Dedim;

- Bunlardan beklediğim bir şey yok ki. Ben Allah'a dayanıyorum, Allah'tan güçlüsü de yoktur.

Dedi;

- Ben senin için endişe ediyorum.

Dedim;

- Asıl ben sizin için endişe ediyorum. Sizin du­rumunuz cumartesi yasağını çiğneyen Yahudi­lere karşı mücadeleden kaçınanlara benziyor.

Bilindiği gibi Yahudilerde cumartesi günü av yasağı vardır. Davûd (a.s.) zamanında sahil kenti olan Eyle'de Yahudiler yaşardı. Yılın bir ayında her taraftan oraya ba­lıklar akın eder, balık çokluğundan neredeyse su görün­mezdi. O ayın dışında ise sadece cumartesi günleri balık gelirdi. Derken deniz kena­rında ha­vuzlar kazıp arklar açtılar. Balıklar cumartesi günü havuz­lara doldu ve pazar günü onları avladılar. Kendilerince yasağı çiğneme­miş oldular. Cezalanacakla­rından korka korka balıklardan ya­rarlandılar. Zamanla evlatlar ba­baların yo­lundan gitti. Mal mülk edindiler. Şehirden bu işi hoş karşılamayan bazı gruplar onları bundan vazge­çirmeye çalıştılarsa da vazgeçmediler. Dediler ki, "Ne zamandır biz bu işi yapıyoruz, bunun için Allah'tan hiçbir ceza gelmedi." Onlara denildi ki, "Aldanmayın, belki size bir azap gelir, yok olursu­nuz." Bun­lar bir sabah alçak maymunlar haline geldiler. Üç gün böyle yaşadılar, sonra he­lâk olup gittiler[57].

Bakara sûresinin 65 ve 66. âyetlerinde konu ile ilgili olarak şöyle buyurul­maktadır:

İçinizden cumartesi günü taşkınlık edenleri el­bette öğrenmişsinizdir. Onlara "Aşağılık maymun­lara dönün" demiştik.

Bunu yaptık ki, hem orada olanlar ve olmayan­lar için caydırıcı bir ceza, hem de sakınanlar  için  bir öğüt  olsun.

Bir bölük insan yasağı çiğneyenlerle müca­dele ederken, "Aralarından bir (başka) bölük şöyle di­yordu: "Allah'ın yok edeceği veya şid­detli azaba uğratacağı bir topluma niçin öğüt veriyorsunuz?" Öğüt verenlerin buna cevabı şöyle olmuştu: "Bu, Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilme­miz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" 

Ayetler şöyle devam ediyor:

Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fe­nalıktan men edenleri kurtardık ve zalimleri, Allah' a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.

Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık birer maymun olun" dedik." (Araf 7/165-166) 

Siz, bize destek vereceğinize, dolaylı olarak suçlulara destek vermiş oluyorsunuz. Onların başına gelenlerin sizin başınıza gelmeyeceğinden emin olabilir misiniz?

Dedi;

- Bilmem kardeşim, ben seni düşünü­yorum.

Dedim;

- Bakın, bir nefes alacak kadar ömrümün kaldığını bilsem, o bir nefesi bu gibi  yanlışları düzelt­mek için harcamak isterim.

Sonra bu mücadeleler elinizdeki kitabı oluşturdu. Bu zat, kitabın birinci baskısını okudu ve bunun, önemli bir başarı olduğunu söyledi.

MÜRİT- Evet, bu konuda haklısınız. Bazı alimler, bile bile mücade­leden kaçınıyorlar. Ama eskiden gerçek ilim sa­hipleri vardı.

BAYINDIR- Gerçek ilim sahibi olmak yet­mez. O ilmi yerli yerinde kullanmak da gerekir. Bu konuda Allah Teâlâ bize Hz. Adem'i örnek veriyor. 

Onun öğretmeni bizzat Allah Teâlâ idi. Çünkü "Adem'e bütün isimleri öğretmiş ve on­ları (insanın yaratılmasından hoşlanmayan) meleklere göstere­rek "Eğer doğruysanız bunların isim­lerini bana söyleyin" demişti.

Onlar da "Sen yücesin, bizim senin öğrettiğin­den başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz bilen de sensin hakîm olan da, demişlerdi.

Allah "Ey Adem onlara varlıkların adlarını bildir." dedi. Adem onların adlarını bildirince Allah şöyle dedi: "Ben size dememiş miydim ki, göklerde ve yerde görünmeyeni bilirim, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bi­lirim."  (Bakara 31-33)

Sonra Allah, Adem'i ve eşini cennete yerleş­tirmiş ve Şeytanı göstererek şöyle demişti;

"Bak Adem! Bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun.

Çünkü orada senin için ne aç kalma olacak, ne de çıplak kalma.

Orada ne susuzluk çekeceksin, ne de güneşte kalacaksın"

Sonra Şeytan ona vesvese verdi ve dedi ki:

"Adem! Sana o sonsuzluk ağacını ve yıpranmayacak bir saltanatı göstereyim mi?[58] 

Bu cazip teklif, ona her şeyi unutturdu ve

"Her ikisi de o ağaçtan yedi. Sonra kendilerine ayıp yerleri göründü. Hemen Cennet yaprağıyla ör­tünmeye ko­yuldular. Ve Adem, Rabbine baş kaldırdı da yolunu  şaşırdı."  (Taha 20/121)

İşte Hz. Adem'in başına gelenler. Hiçbir alim onun şartlarına sa­hip olamaz. Öğretmeni Allah Teâlâ ve kaldığı yer Cennetti. Ne kötü insanlar vardı, ne de ekonomik sıkıntılar. Ama ebediyet ağacı ve çökmesi ol­mayan saltanat arzusu nasıl Hz. Adem'i isyana sürüklemiş ve şaşırtmışsa ünlü olma ve dünyalık arzusu da nice alimi, isyana sürükler ve şaşırtır. Çünkü Allah'ın verdiği ve vermeyi vadettiği ile yetinen çok az insan vardır. İnsan hep daha çoğunu ister. Allah’la bütünleşmeyi ve daha da ileri gitmeyi hedefleyenler az değildir[59].

İlim, helâl mala benzer. Helâl malıyla kötülük yapanlar gibi ilmiyle halkı saptıranlar da vardır. Gerçek alim, doğru davranan, karşı koyula­cağını bile bile doğruları söylemekten çekinme­yen alimdir. Doğru­ları bilen çoktur ama söyleyen azdır. Yoksa bunlar kimsenin bilmediği şeyler değil­dir.

MÜRİT-  Müslümanların Batı karşı­sında kesin yenilgi aldığını söylemiştin. Batılıyı Müslümandan üstün göremezsin. Allah Teâlâ, "Eğer inanıyorsanız en üstün sizsi­niz.[60]" demiyor mu?

BAYINDIR- Batılıyı Müslümandan üstün gören de kim? Ben Müslümanların Müslümanlık­tan uzak­laştığından bahsediyorum. Madem gayrimüslimle­rin uydusu ha­line gelmişiz ve bir asırdan fazladır bu böyle devam ediyor, öyleyse bu işte bir yan­lışlık var. Okuduğun âyet yanlış olamaya­cağına göre yanlışlık bizim Müslümanlığımızda olmalıdır. İçinde bulunduğu­muz durumu da Allah'ın bize verdiği bir ceza ola­rak kabul et­memiz gerekir.

 

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de cezaya çarpı­lan kavimleri anlattıktan sonra şöyle buyurur:

Sana anlattıklarımız, o ülkelerin başından ge­çenlerdir. Onlardan ayakta duran da var­dır, biçi­lip gitmiş olan da.

Biz onlara kötülük etmedik, onlar kendilerine kötülük ettiler. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ın be­ri­sinden çağırdıkları tanrıların onlara bir faydası olmadı. Onların katkısı, sadece kayıplarını artırmak oldu. (Hud 11/101-102)

Müslümanlar sırf Allah'ı değil, Allah'a yakın bildikleri kişileri de yardıma çağırmaya devam ederlerse kayıpları daha da artar.

MÜRİT-   Hep müşriklerle ilgili âyetleri örnek ve­riyorsun. Bu yaptığın doğru mu? Senin mu­hatap­ların müşrik değil ki, hepsi de Müslüman.

BAYINDIR-  Kur'an'ın büyük bir bölümü şirkle ilgilidir. Bu konuda sadece Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi bu konuda uyaran şu âyet üzerinde düşünseniz bize hak verirsi­niz.

"Allah'ın  âyetleri sana  indirildikten sonra sa­kın seni onlardan çevirmesinler. Rabbine çağır, sakın ha! müşriklerden olma. Allah'la beraber başka bir tanrı çağırma. Ondan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm Onundur ve Ona döndürüleceksiniz. (Kasas 28/87-88)

Bu tenbih bizzat Hz. Muhammed'e yapıl­dığına göre bize hak vermeniz gerekir. Her Müslümanın bu konuda birbirini daima uyarmalıdır.

Müslümanlar bugün layık oldukları konumda değillerse bunun sebepleri vardır. Çünkü Allah Teâlâ hiçbir topluluğu boşuna helak et­mez. Şu âyetler her şeyi ortaya koyuyor:

"Sizden  önceki devirlerde yaşayanlardan biri­kimi  olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı  çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız  pek azı bunu yapmıştır. O zalimler,  kendilerine verilen  refahın peşine takıldılar  da suçlu  kim­seler oldular.

Yoksa  senin Rabbin,  halkı  iyi durumda i­ken, o  ülkeleri şirk[61] yüzünden helak edecek değildi ya?"  (Hud 11/116-117)

 

10- ŞEHİTLERİN SAVAŞMASI

MÜRİT- Savaşlara katılan şehit ruhları için ne diyeceksin? Bunu düşmanlar bile ka­bul edi­yor. Şehitler ölmediğine göre bu ola­maz mı? Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Allah yolunda öl­dürülen­lere ölüler deme­yin, zira onlar di­ridirler."  (Bakara 2/154)

BAYINDIR-  Ayetin sonunu da okuyun lütfen. Şehitlere büyük ik­ramı olan Allah Teâlâ buyuruyor ki, "..onlar diridirler ama siz bunu anla­yamazsınız." Allah'ın "anlaya­mazsınız"  dediği bir konuda akıl yü­rütmek, Allah'a karşı bilgiçlik taslamak olmaz mı?

Allah Teâlâ Müslüman orduları, şehit ruhları ile değil, meleklerle des­tekler. Bedir Savaşı'nda bu olmuştur:

"Doğrusu siz Bedir'de düşkün bir du­rumda iken Allah size yardım etmişti. Allah'tan sakının ki şük­redebilesiniz.

O gün sen müminlere şunu diyor­dun: Rabb’inizin, indirilmiş üç bin melekle yardım et­mesi size yetmez mi?"

Evet, yeter. Eğer sabreder ve sakı­nırsanız onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle yardım eder.

Allah bunu size, sırf bir müjde olsun ve böy­lece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Yoksa zafer, ancak güçlü ve Hakim olan Allah katından olur."  (Al-i İmrân3/123-126)

 "O gün Rabbin meleklere şunu vah­yedi­yordu: "Ben sizinleyim, haydi inananlara destek olun; ben inkar edenlerin kalplerine korku salaca­ğım. Haydi vurun boyunların üstüne! Vurun onların her  parmağına."  (Enfal 8/12)

Bedir Savaşı'na katılanlardan Ebû Davud el-Mâzinî diyor ki, Bedir'de müşrik erkeklerden bi­rini vurmak için peşine düşmüştüm. Daha kılıcım boynuna inmeden başı yere düştü. Anladım ki, onu bir başkası öldürdü[62].

Bedir Savaşı'nda Ebu Cehil, Abdullah b. Mes'ûd'a şöyle demişti: "Bana öldürücü darbeyi sen mi vurdun yani? Bana bu darbeyi vuran, bütün gayretime rağmen mızrağımın ucu, atının tırnağına yetişmeyen kişi­dir[63]."

Kurtubî, yukarıdaki âyetle ilgili ola­rak şunu söylüyor: Düşman karşı­sında direnen ve Allah rızasını gözeten her ordunun yanına melekler gön­derilir ve onlarla birlikte savaşır­lar[64].

MÜRiT- Şehitler ölmediğine göre savaşlara niye katılmasınlar ki? Onların hayatını tam olarak anlayamazsak bir bölümünü de mi anla­yamayız?

BAYINDIR-  Böyle bir konuda konuşmak için ya Kur'an'a ya da sahih hadislere dayan­mak ge­rekir. Geçmiş  peygamberlerin veya eski­den şehit olmuş müminlerin ruhları­nın Hz. Muhammed ile veya ashabıyla birlikte savaşa katıldıklarına dair tek bir delil yoktur.

Şehitlerle ilgili olarak şöyle buyru­luyor: ".. on­lar Rableri katında rızıklanmaktadırlar.

Allah kendilerine bol bol verdiği için sevinç­lidir­ler. Arkalarından he­nüz kendilerine katıl­mamış olanlar hakkında korkulacak bir şey ol­ma­dığı ve onlar da üzülmeyeceği için mutlu­durlar.

Allah'ın nimetinden, onlara vere­ceği ikramiye­den, ve Allah'ın, mü­minlerin ecrini zayi etmeyece­ğinden ötürü de mutludurlar." (Al-i imran 3/169-171)

ikramı bol olan Allah, kendi yolunda ölenleri di­ğer ölülerden ayırıp özel olarak ağırlıyor. Bunların sa­vaşa gönderildiğini kabul etmek için delil gerekir. Böyle bir delil olmadığına göre şehitlerin savaşlara katıl­dığını kabul edemeyiz. Çünkü âyet­lere göre savaşa katılanlar melek­lerdir.

 

11- GÖRÜNMEZ ERENLER

      (rical'ül-gayb)

MÜRİT- Sen şimdi üçler, yedi­ler, kırklar, kutup­lar ve gavsları da mı kabul etmiyorsun?

Bilmez misin, velîlerin üstün vasıflı olanla­rına “evtâd” (direkler) denir. Onların üs­tünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket za­manında kullar evtâda yönelir, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr da haki­katine maz­hardır. Kutup ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.

Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.

Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür.

Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, zahirde gavsa ise de ha­kikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâ’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. “Gavs” olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharıdırlar.

Bunlardan başka, sayıları bir ri­vayette se­kiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on ya da üç yüz olan “nukabâ” denilen ve in­san­ların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır.

Genel olarak ricâlü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden sonraki yükseltilir[65].

BAYINDIR- Bu konuda bir dayanağınız var mı? Bunları neye dayandırıyorsunuz?

Bir de "Kutup en büyük velidir, bütün eren­lerin başıdır ve Allah'ın izniyle kâinatta tasarruf sahi­bidir" diyorsunuz. Bu tanımınız Mekke müşrikleri­nin Kabe'yi tavaf ederken, "Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin[66]." demeleri gibi olmuyor mu?

MÜRİT- Allah dünyanın cismânî düzenini sağ­lamak için bazı insanların birtakım görevler üstlen­mesini murâd ettiği gibi, alemdeki manevî ve ru­hanî düzenin korun­ması, hayırların temini, kötülük­lerin giderilmesi için de sevdiği bazı kul­larını görev­lendirmiştir. Bunlar bü­yük peygam­berlerin yerine, onlar­dan bedel[67] kişi­lerdir. “Allah’ın yeryü­zünü kendilerine musahhar kıl­dığı” kimseler olarak değer­lendirilmiştir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ettiklerine inanılır[68].

BAYINDIR- Bunlar Allah’ın yeryüzünü kendile­rine musahhar kıldığı kimselerdir, diyorsunuz. Ama ifade tarzınız, buna pek inana­madığınızı gösteri­yor.

Musahhar kılma, bir hedefe doğru zorla sürük­leme demektir[69]. Türkçe karşılığı boyun eğ­dirmedir.

Bütün varlıklara hâkim olan Allah şöyle diyor:

"Denizi size musahhar kılan Allah'tır. Bu, içinde gemilerin buyru­ğuyla akıp gitmesi ve onun bol ver­gisin­den payınızı aramanız içindir. Belki şük­re­dersiniz.

"Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsini size o musahhar kılmıştır. İşte bunda, dü­şünenler takımı için esaslı dersler vardır."  (Câsiye 45/12-13)

Allah'ın musahhar kılması ile denizde, gök­lerde ve yerde olan her şeyden yararlanı­rız. Onlar tüm insanlara musahhar kılınmıştır. Bunlara karşılık Allah'ın bizden istediği bir teşekkür, yani ona şükretmektir. Bugün bu ni­metlerden gayrimüslimler daha çok yararlan­mak­tadır.

Musahhar kılma, kimi şahıslara ayrıcalık ta­nıma değildir. Sizin durumunuz, topraklarından ge­çen ana yola köprü yapı­lan köy hal­kının durumu gibidir. Açılışı yapan yetkili; "Köp­rü emrinizdedir." deyince, onu kendi malları sanmış, geçiş ücreti koymuş ve ödemeyeni geçirmemişlerdir. Bu suç­tur. Çünkü o köprü yal­nız o köyün değil, o yol­dan geçen herkesin hiz­metindedir, herkese musahhar kılınmıştır. 

MÜRİT- Üçler, yediler, kırklar, kutuplar ve gavslar sıradan in­san­lar değil ki. Bü­yük peygam­berlerin yerine, on­lar­dan bedel kişilerdir.

BAYINDIR- Madem öyle, hangi  peygam­bere "alemdeki manevî ve ruhanî düzenin ko­runması, hayırla­rın temini ve kötülüklerin gide­rilmesi" görevi verilmiştir?

İnsana sınırlı yetki veren Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle emrediyor:

"De ki: Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.

De ki: Beni Allah'ın azabından kimse kurta­ramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

"Alemdeki manevî ve ruhanî dü­zenin korunması, hayırların temini ve kötülüklerin giderilmesi" yalnız ve yalnız Allah'ın elindedir. Bu konuda birilerini yetkili saymak şirk olur.

Eğer Hz. Muhammed'in gücü yetseydi kâfir­leri imana zorla­mak için her şeyi yapardı. Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:

"Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi  onlara bir mucize geti­rirdin. Eğer Allah dileseydi onları doğru yolda top­la­yıverirdi. Sakın ha, cahillerden olma." (En'am 6/35)

Mucize göstermek  elçinin elinde değildir. Allah ne zaman isterse muci­zeyi o zaman yaratır.

"And olsun ki, senden önce birçok  elçi gönder­dik; onların kimini sana anlat­tık, kimini  de anlat­madık. Hiçbir  elçi, Allah'ın izni olma­dan bir mucize getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş ger­çekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar." (Mümin 40/78)

 

12- YÜCE ve ALÇAK (Süflî) RUHLAR

Yaşayan insanı kutsallaştırmak zordur ama iyi bir ad bırakarak ölmüş olan kolayca kutsallaştırı­labilir. İşte yüce ruhlar derken kastedilen bu gibi kişilerin ruhlarıdır. Bunlara âlî ve temiz ruhlar da denir. Kötülerin ruhları ise süflî ruhlardır. Bunlara habis ve şerîr ruhlar da denir. Şeytanlar bu kap­sama sokulur.

MÜRİT-  Bir hocamız şöyle di­yor:

"Âli ve temiz ruhlar insanlar için koruyuculuk vazifesi yaparken habis ve şerir ruhlar da insanlara zarar vermek için ellerinden gelen her­ şeyi yaparlar. Bunlar, aynı zamanda insan­lara hasım ve düşmandırlar. Bütün şer­lerin ve kötü şerarelerin altında bunlar bulunurlar. Karakter, irade ve ruh bakımından zayıf insanları tesir altına alır ve kul­lanırlar[70].

BAYINDIR- Çok ağır bir iddia, hayır ve şer Allah'ın elindedir. Ama "Âli ve temiz ruhların insan­lar için koruyucu­luk vazifesi yaptığını, habis ve şerîr ruhların da insanlara zarar ver­mek için ellerinden gelen her şeyi ya­ptığını" söylemek, hayrı yüce ruhlardan, şerri de süflî ruhlardan beklemek olur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sana ne iyilik gelse Allah'tan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni in­sanlara elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter." (Nisa 4/79)

"De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim." (Araf 7/188)

Allah, göklerin ve yerin hakimidir. Onları koruma yetkisini kimseye vermemiştir. Her namazın sonunda okuduğumuz âyet'el-kürsîde şöyle buyruluyor:

"Onun hakimiyet alanı gökleri de kaplar yeri de. Her ikisini de korumak kendine ağır gelmez. O yücedir, uludur." (Bakara 2/255)

"De ki: Çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı olma­yan, acizlikten ötürü bir veliye ihtiyacı bulun­mayan Allah'a hamt olsun." Onu bü­yükledikçe büyükle."  (İsra 17/111)

Demek ki, Allah'ın bir veliye ihti­yacı yok­muş.

Hayırları bir grup ruhaniden, şerleri de bir başka grup ruhaniden beklemek, hayır tanrıları ve şer tanrıları uydurmak olur.

Şimdi Allah'ın elçileri ile ilgili âyetlere bakıp ho­canızın sözü üzerinde biraz zihin yoralım.

 

13- KUR'AN'DA ALLAH'IN ELÇİLERİ

Allah Teâlâ Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demiştir:

“Seni in­sanlara resul olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter." (Nisa 4/79)

Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen ki­şiye resul denir[71]. Bir fıkıh terimi ola­rak resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaş­tırmakla görevli kişidir[72]. Dini te­rim olarak da Allah'ın hüküm­lerini halka ulaştır­mak üzere görevlendirdiği insana resul denir[73]. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.

a- Görevleri

Allah Teâlâ elçilerinin görevini üç şekilde belir­lemiştir:

1) Emri yerine ulaştırma (tebliğ): Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçili­ğini yapmamış olursun"  (Maide 5/67)

2) Emri açıklama (beyân):

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkı­nın diliyle gönderdik ki, onlara açık açık an­latsın."  (İbrahim 14/4)

"Biz Kitap'ı sana, başka değil, sadece ayrılığa düştük­leri şeyi onlara açıklayasın ve bir de inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indir­dik." (Nahl 16/64)

3) Müjdeleme ve uyarma:

Bu konuda şöyle buyruluyor:

"Biz  elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur  ve onlar üzülmeye­ceklerdir."  (En'am 6/48)

"Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir." (Sebe 34/28)

b- Elçinin yetkisiz olduğu durumlar:

1)Elçinin koruma görevi yoktur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir." (Şura 42/48)

2) Elçinin vekillik görevi yoktur.

Ne halka karşı Allah'ın vekilliğini, ne de Allah'a karşı hal­kın vekilli­ğini yapar.

Vekilimiz Allah şöyle buyurur:

"Allah dile­seydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." (En'am 6/107)

 "Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah'tır."  (Hud 11/12)

3)Elçi kimseyi yola getiremez.

Bizi yoluna kabul eden Rabbimiz şöyle buyurur:

"Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir."  (Kasas 28/56)

Elçi sadece doğru yolu gösterir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu göste­rir­sin."  (Şura 42/52)

4) Elçi baskı yapamaz.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçü­sün.

Sen onların tepesine dikilecek değilsin."  (Ğaşiye 88/21-22)

4)Elçi kalpten geçen­i bilmez.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz. Onlara iki defa azap ede­ceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir." (Tevbe 9/101)

"Münafıkları gördüğün zaman kalıpları ho­şuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinler­sin. Onlar da­yalı odunlara ben­zerler. Her gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sa­kın. Allah onları kah­retsin, nasıl dön­dürülüyorlar."  (Münafikûn 63/4)

5)Elçi gaybı bilmez,

O sadece Allah'ın ken­dine vahyettiği şeyleri bilir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"De ki: "Ben size, Allah'ın ha­zineleri yanım­dadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, "İşte ben bir meleğim." de demiyorum. Ben bana vah­yolu­nandan başkasına uymam." De ki: "Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısı­nız?" (En'am 6/50)

"De ki: "Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyi­lik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim." (Araf 7/188)

Peygamberler bu durumda ise ya diğer insanlar ne durumda olur?

 

14-  BİLİNMEZİ (Gaybı) BİLME

Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin hak­kında bilgisi olmayan şeye denir[74].

Allah'tan başkasının bilemeye­ceği şeylere gayb-ı mutlak denir.

Bir başka kişinin bildiği şey gayb-ı mutlak ol­maz. Mesela içinizden geçeni ben bil­mem ama siz bilirsiniz. O, bana göre gayb olur, size göre olmaz.

Şeyhler gaybı bildiklerini iddia ederler. Hatta daha ileri giderek kıyametin ne zaman kopaca­ğını, yarın ne olacağını ve nerede ölece­ğini bildi­ğini söyleyenler bile vardır. Şimdi bu konuda Kur'an'ın nasıl hiçe sayıldığına bir ör­nek verelim:

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Kıyâmet saatinin bilgisi kuşkusuz Allah'ın kendisindedir. Yağmuru o indirir, dölyatakların­dakini o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haber­dardır." (Lokman 31/34)

Konuyla ilgili olarak Ahmed b. el-Mübârek şeyhi Abdulaziz ed-Debbağ'a soruyor:

"-Efendim, zahir alimlerinden hadisçiler ve başkaları Kur'an'da Lokman suresinde geçen gaybla ilgili beş şeyi Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bilip bilemediği konusunda ihti­laf etmişlerdir.

Şöyle cevap veriyor:

- Gaybla ilgili bu beş şey nasıl Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize meçhul kalır? Onun ümmetinden tasarrufa yet­kili[75] birinin ta­sarrufta bulunabilmesi için mutlaka bu beş şeyi bilmesi gerekir[76]."

Demek ki, bunlar yarın ne olacağını, nerede öleceklerini ve kıyâmetin ne zaman kopacağını bi­liyorlar. O zaman yukarıdaki ayeti, haşa hüküm­süz sayıyorlar. Şimdi bir de şu ayetlere bakalım:

"Sana, kıyâmetten soruyorlar, "Ne zaman demir atacak?" diye. De ki; onun bilgisi yalnız Rabb’imin yanındadır. Onu vaktinde ortaya çı­karacak olan da sadece odur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sanki haberin varmış gibi tutup sana soruyorlar, de ki: "Onun bilgisi sadece Allah'ın yanındadır, ama insan­ların çoğu bunu bilmezler." (Araf 7/187)

"Sana, kıyâmetten soruyorlar, "Ne zaman demir atacak?" diye.

Sen nerede, onu bilmek  nerede?

Onun bilgisi Rabbine aittir.

Sen sadece ondan korkanı uyaran kişisin."  (Naziat 79/42-45)

Abdulaziz ed-Debbâğ gibi Kur'an'ı hiçe sa­yan ve kendini Kur'an'ın üstünde gören burnu ­büyükle­rin sözlerini buraya almak istemezdim ama ne ya­zık ki Müslümanların inançları bu gibi sözlerle kirletilmektedir.

Öğrenci iken Hasan Basri ÇANTAY'ın "Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm" adlı me­alini çok okurdum. Orada Abdulaziz ed-Debbâğ'a kutsallık veril­mekte, onun sözlerini içeren el-İbrîz adlı kitaptan alıntı yapılarak bazı ayetler açıklanmaktadır. Bu se­beple el-İbrîz, çok merak et­tiğim ve okumak is­tediğim kitaplar arasına girmişti.

 Kitabı, Celal YILDIRIM'ın yaptığı tercüme­den okudum. Celal YILDIRIM da önsözünde el-İbrîz'i kutsallaştır­mak­tadır. Ona göre, ".. aynı ko­nudaki diğer eserler arasında el-İbrîz, katıksız ve karı­şıksız altın niteliğindedir. Çünkü Abdulaziz ed-Debbâğ, kemâl derecesinde büyük bir velidir. İlim adamlarını şaşırtan, akıllara durgunluk veren, ta­savvuf erbabını hayrete düşüren ledünnî[77] bir ilme ve irfana sahiptir. O, bu kitapta Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüce ru­huyla yaptığı görüşmeleri, misal ve melekût ale­mindeki gözlemlerini perde perde sergilemekte­dir...[78]"

 Misal alemi, rüya alemi anlamına gelir. Melekût alemi ise meleklerin ve ruhların bulunduğu ve du­yularla algılanamayan alem anlamına gelir. Her ikisine birden gayb alemi denebilir. Bu, Platon'un ideler alemi anlayışının tasavvufa yansımasıdır. Bir kişinin misal ve melekut aleminde gözlemlerde bulunması kabul edilemeyeceği gibi Allah'ın Elçisi'nin ruhuyla konuştuğu iddiası kabul edile­mez. Rüya görme olayı bunun dışındadır. Doğru rüyayı herkes görebilir.

El-İbrîz, Kur'an'a taban tabana zıt iddi­alarla doludur. Bazı felsefi izahlara sığınarak ve sır perdesi arkasına saklayarak bu iddiaları doğru gösterme çabası kime ne kazandırır? Kur'an tefsiri yazmış birinin bu çabayı göster­mesi ne kötüdür!

Şimdi siz varın, kitabı okuduğumda ne hale geldiğimi düşünün. Okumayı çok istediğim ki­tabın, Kur'an'a açıkça aykırı sözleri bir marifet sayma­sına mı yanayım, yoksa Kur'an-ı Kerim'i tefsir eden kişilerin, Kur'an'ı göz ardı eden çirkin sözlerle dolu bir kitabı kutsal­laştırmasına mı?

Müslümanlar bugünkü hale durup dururken gel­mediler elbet.

Şimdi gayb ile ilgili görüşmeye geçelim.

ŞEYH EFENDİ- Evliyaullahın insanın kal­bin­den geçeni bilmesi haktır ve vakidir; buna keşf-i zamâir, keşf ma fil-kulûb" derler. Birçok ta­savvuf kitabında, evliya terceme-i halinde misalleri bol bol vardır. Batılı âlimler dahi buna benzer olağa­nüstü olayları bilimsel olarak tespit etmişlerdir.

"İçini okumak", "telepati", "malum olmak" gibi isimlerle halkımız da bilir. Bendeniz hocamdan bu­nun pek çok misalini gördüm, yaşadım.

Bize sure-i En'am'ın 50. âyetini delil getirmeye kalkışıyorsun. Sen hem de fetva komis­yonunda vazifelisin[79]. Hayret ettim, hem acıdım, hem de ayıpladım doğrusu! İslâmî ilimler artık bu kadar da geriledi mi diye teessüf ettim.

Bu, şeriata aykırı değildir. Meşhur Kurb-ı ne­vâfil hadisinde Yüce Peygamberimiz Allahu Teâlâ’nın  "... O abid ve zahid ku­lumu sevdi­ğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum; be­nimle görür, benimle işi­tir, benimle söyler, benimle tutar, be­nimle yürür" buyurduğunu bildiriyor ya işte o hal­dir![80]

BAYINDIR- İslâmî ilimler bu kadar da geri­ledi

 

mi diye teessüf ediyorsunuz ya, işte onda haklısı­nız. İslâmî ilimlerin kaybolup yerine hura­fele­rin geçtiğini bana siz öğretmiş oldunuz.

Rahmetli Mehmed Zahid KOTKU,  Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabında, bir kimseyi kâfir eden sözleri ve halleri belirtirken şunları yazı­yor:

"Gaybı biliyorum" iddiasında bulunanı tas­dik eyleyen.

Ben çalınan malları bilirim, diyen.

Bana cinler haber verir diyen ve onun bu sö­zünü tasdik eyleyenler (kâfir olurlar). Zira gaybı ne ins (insan) bilir, ne cin bilir. Bilâkis yalnız Cenab-ı Hakk bilir"[81].

Şimdi siz varın "Evliyaullahın insanın kal­bin­den geçeni bilmesi haktır ve vakidir." diyen kişinin yerini tayin edin.[82].

Keşif konusu aşağıda gelecektir.

ŞEYH EFENDİ- Sen gayb kelimesinin anlamını ve gaybın çe­şitlerini bilmeden konu­şuyorsun. Mutlak gaybı ancak Allah celle celalühu Hazretleri bilir, bildirmezse peygamberler de, evli­yaullah da bile­mez; ama Rabb'ül-âle­mîn bildirirse her şey bi­linir, söy­lenir. Bir kimsenin kalbindeki, zih­nindeki, niyetinde, içinde sakladığı şey "gayb-ı mutlak" değildir, biline­bi­lir, adetâ okunabilir[83].

BAYINDIR- Allah'tan başkasının bilemeyeceği şeyler gayb-ı mutlaktır. Bir şeyi Allah'ın dışında bir başkası da biliyorsa o gayb-ı mut­lak olmaz. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bil­mem ama siz bilirsiniz.

Münafıkların kalplerinde olanlar gayb-ı mut­lak değildir. Çünkü onlar kendi içlerini bilirler. Ama âyet-i kerime Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin onların kalplerinde olanı bil­mediğini açıkça ifade ediyor. Şöyle buyrulu­yor:

"Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz."  (Tevbe 9/101)

ŞEYH EFENDİ- Bir konuda araştırma yapılır­ken konu ile ilgili bütün detaylar toplan­mazsa doğru sonuca ve hakikate ulaşıla­maz. Bir âyet-i kerimeyi delil olarak ileri sürüp o konudaki başka âyetleri nazar-ı dikkate almamak nâkıslıktır, kusur­dur, suçtur, manevi bakımdan da büyük tehlikedir. Evet, En'am suresinin 50. âyet-i kerimesinde:

"De ki: Ben size, Allah'ın ha­zine­leri yanımdadır, demiyo­rum. Gaybı da bilmem. Size, "ben bir meleğim." de demiyorum. Ben bana vah­yolu­nandan başkasına uymam..."  buyruluyor ama;

Yusuf suresinin 96. âyetinde Hz. Yakub aleyhisselamın;

"... ve ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (bana bildirildiği için) biliyorum." de­diği anlatılıyor[84].                            

BAYINDIR- Kendi sözünüzü kendiniz çürütü­yorsunuz. "Bir kimsenin kalbinde, zih­ninde, niye­tinde, içinde sakladığı şey biline­bilir, adetâ oku­nabilir", ise Yakub aleyhisselam Hz. Yusuf'u ku­yuya atmaya karar verdikten sonra[85] götürmek için izin isteyen oğullarına onu neden teslim etti?

Peki ya Yusuf'u kuyuya attıktan sonra ağlayarak yanına gelen oğullarının kalplerinde olanı oku­yup da bur­nunun dibindeki kuyuda olan oğlunu neden kurtaramadı?

Biraz düşünseniz Yusuf suresinin 96. âye­tinin de size delil ol­madığını anlarsınız.

Surenin başında Hz. Yusuf, gördüğü bir rüyayı babası  Hz. Yakub'a  anlatmış, o  da onun Allah'ın elçisi olacağını anlamıştı. Bu sebeple, bir gün ortaya çıkacağına inanıyordu. Ayetler şöyledir:

Yusuf babasına: "Babacığım! Rüyamda on bir yıldızı, güneşi ve ayı bana secde ederken gör­düm" demişti.

 Babası dedi ki; "Yavrucuğum! Rüyanı kar­deş­lerine anlatma, sana tuzak kurarlar; zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır".

"Rabbin seni rüyan­daki gibi (elçi) seçecek, sana olayları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini ta­mamla­dığı gibi, sana ve Yakub soyuna da ta­mamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir."  (Yusuf 12/4-6)

11 yıldız Hz. Yusuf'un 11 kardeşi, güneş ve ay da anne-babası diye yorumlan­mıştı[86]. Günün birinde bunlar onun karşısında saygıyla eğilecek­lerdi. Hz. Yakub bunu bekli­yordu.

"Müjdeci gelip, gömleği Yakub'un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub "Ben size, Allah katından sizin bilmedi­ğinizi biliyorum dememiş miydim?" dedi."  (Yusuf 12/96)

Gaybı bilmeye delil getirdiğiniz âyet işte bu durumu ortaya koyuyor.

Sizin sözleriniz müritleri iyice şaşırtıyor[87]. Mesela Medine-i Münevvere’de hacılarla soh­bet eder­ken gaybı Allah’tan başka kim­senin bileme­yeceğinden bahsettim. Müridelerinizden bir hanım dedi ki, “Siz öyle söylüyorsunuz ama ben biliyo­rum ki, benim şeyhim gece ya­takta kaç kere sağa sola döndü­ğümü bile bilir.”

ŞEYH EFENDİ - (İleri atılarak) Allah bildirirse bi­lemez mi? Allah’ın buna gücü yet­mez mi?

BAYINDIR - Allah'ın gücünün yetmediği ne var ki? Ama Allah’ın gücüyle delil getirilmez. Al­lah dilese Hz. Muhammed'i cehen­neme, şeytanı cennete koyamaz mı? Onun buna gücü yetmez mi?

ŞEYH EFENDİ - Elbette yeter.

BAYINDIR - Ama o, şeytanı cehenneme koyacağını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi de cennette Makâm-ı Mahmud de­nen en üst ma­kama getirece­ğini bildirmiştir[88].

Bütün gaybı bilen Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah size gaybı bildire­cek değildir." (Al-i İmran 3/179)  O böyle dedikten sonra  artık kim bunun aksini iddia edebi­lir?

ŞEYH EFENDİ - Ama Allah Teâlâ bir de şöyle buyurur: “O bütün gaybı bi­lir, gaybını kimseye açıkla­maz. Ancak dilediği elçi bunun dışında­dır.” (Cin 72/26-27)

Evliya Allah'ın Elçisi'nin varisi olduğu için Allah'ın Elçisi'ne açıklanan onlara da açıklanır.

BAYINDIR - O âyetler, Elçilere vahyin geliş şekliyle ilgi­lidir. Doğru anlamak için âyetlerin tamamını okumak gerekir.

“Allah bütün gaybı bilir, gaybını kimseye açıklamaz.

Dile­diği elçi  bunun dışın­dadır. Onun  da önüne ve arkasına gözcüler diker.

Böylece o (elçi) bilsin  ki, onlar Allah’ın gönderdiklerini  tastamam ulaştırmış, (kendisi de) onların  yanında olanı anlamış ve her şeyi  bir bir kavramıştır. “ (Cin 72/26-28)

Allah'ın elçisine şeytan da gelebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzula­dığı za­man, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şey­tanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîm­dir.” (Hacc 22/52)

Bazı tefsirlerde En'am suresinin inişi ile ilgili Enes b. Malik'ten gelen şöyle bir rivayetten  söz edilir: "Allah'ın Elçisi şöyle dedi: Kur'an'dan En'am suresinin dışında bir sure bana toptan in­medi. Şeytanlar bu sure için toplandıkları ka­dar hiçbir sure için toplanmamışlardı. Bu sure bana, Cebrail ile birlikte elli bin melekle gön­derildi. Bunu kuşat­mışlar, bir düğün debdebesiyle getirdiler[89]."

Elçinin, ken­dine gelenin me­lek olduğuna ve söylediği söze şeytan vesvesesi karış­madı­ğına güvenmesi gerekir. Cenab-ı Hakk'ın va­hiy esna­sında  elçinin etrafına melekler di­zmesi bundandır.

Vahyin gelişi ile ilgili bir âyeti alıp gaybın bi­li­nebileceğine delil getirmeye imkan var mıdır?

 

 

15- ŞEYHLERE VAHİY* 

Vahiy, fısıldama ve gizli konuşma anlamlarına gelir. Allah insanlardan kendi elçi­lerini seçer ve sözlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. O sözleri Cebrâil aleyhis­selâm getirir. Onun gelişini o elçiden başkası gör­mez ve ko­nuşmasını ondan başkası duymaz. Bu konuşma insan­lardan gizli olduğu için adına va­hiy denir.

Vahiy ilham anlamına da gelir. Çünkü ilham, Allah'ın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir.

Kur'an-ı Kerim'de vahiy kelimesi her iki an­lamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince hemen an­laşılan, Allah'ın emirlerinin elçilerine ulaşmasıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile elçi­lik sona erdiğinden artık vahiy kapısı kapanmıştır.

Elçilik, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırma gö­revi olduğu için va­hiy Müslümanları bağlar. Ama ilham kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman kâfir herkes il­ham alabilir. Bu konu ileride gelecektir.

ŞEYH EFENDİ - Allah bazı şeyleri şeyh­lere vahyeder. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın annesine vah­yetmedi mi? Ayette şöyle buyruluyor:

“Musa’nın annesine onu emzir diye vahyettik.” (Kasas 28/7)

MÜRİT- Allah arıya bile vahyetmiştir, şeyhlere niye et­mesin. O, şöyle buyurur:

"Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin;

sonra her çeşit üründen ye; sonra da Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü"  (Nahl 16/68-69)

BAYINDIR - O âyetlerde geçen vahiy ke­lime­leri ilham an­lamı­nadır. Yani Allah'ın onların içine böyle bir duygu verdiğini bildiriyor.

Bu tavrınızla siz çok tehli­keli bir işe girdiniz. Gaybı bilemeyeceğinizi bir türlü hazmedeme­diği­niz için, Allah’ın gaybını bil­dirdiği  elçilerin yerine geçmeye çalışıyorsunuz.

 

16-PEYGAMBERE MİRASÇI OLMA* 

MÜRİT- Allah'ın veli kulları Allah'ın Elçisi'nin hali­fesidir.

ŞEYH EFENDİ - Allah'ın velileri peygam­ber­lerin varisidir. Onlara olanlar bunlara da olur.

BAYINDIR - Peygambere varis olma işi iyi anla­şılmamış galiba. Bilindiği gibi eski­den  elçilik hal­kası kopmadan devam ederdi. Mesela Hz. İbrahim aleyhisse­lâm, Hz. Lut aley­hisse­lâ­mın amcası, Hz. İsmail ve Hz. İshak aley­hisselâmın babası, Hz. Ya­kub aleyhisselâmın dedesi idi. Hz. Yusuf da Hz. Yakub aleyhis­selâmın oğlu idi. Allah'ın birkaç elçisinin aynı yerde bir arada ol­duğu da olurdu. Hz. Yahya, Hz. Zekeriyya’nın oğludur ve Hz. İsa aleyhisse­lâmdan 10 ay büyüktür. Hz. Zekeriyya Hz. Meryem'in bakımını üstlenmiştir. Bunların üçü de Kudüs’te yaşamıştır.

Hz. Muhammed'den önce bir süre el­çi gelmedi. Sonra elçilerin sonun­cusu ola­rak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem görevlen­dirildi.

 Bir elçinin yapması gereken, kendini gönde­re­nin isteğine göre davranmaktır. Tevfik, arkadaşı Ahmet’i, Hesnâ ile evlenme arzusunu kızın ailesine bildirsin ve bir cevap alsın diye elçi olarak göndermişse o, daha güzel ve becerikli diye bir başka kız için elçilik yapamaz. Çünkü elçinin kararı değiştirme yetkisi yoktur. Ona düşen, sadece Tevfik'in kararını Hesnâ'nın ailesine güzelce bildirmekten başkası değildir. Hiç bir elçi, kendine verilen görevin dışına çıkamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

Allah Teâlâ, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme şu emirleri veriyor:

"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçili­ğini yapmamış olursun"  (Maide 5/67)

"Biz  elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak görevlendiririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur  ve onlar üzülmeye­ceklerdir."  (En'am 6/48)

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem son elçi olduğu için artık vahiy alma ve mu­cize gösterme kapısı kapanmıştır. Ona varis olma, onun getirdiği Kur'an'ı insanlara anlatma şeklinde olabilir. Çünkü vahiy tamamlandığı için eğer o hayatta olsaydı bunu yapacaktı. Bunun dışında bir mirasçılık söz konusu olamaz.

Bir taraftan size vahiy geldiğini iddia ediyor, di­ğer yandan kerâmet arayışına giriyorsu­nuz. Kerâmet demeniz, mucize demeye cesa­ret ede­mediğiniz içindir. Bir de "Allah'ın veli kulları pey­gamberlerin varisidir. Onlara olan şeyler bunlara da olur." dediniz mi sistem tamam oluyor. Lütfen boyunuzdan büyük işlere girmekten vazgeçin.

 

17- MUCİZE

Elçilerin mucizeleri vardır. Mucize bir şahsın Allah'ın elçisi ol­duğunun ispat belgesidir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesi Kur­‘an-ı Ke­rim’dir. Kur’an ile tanışan herkes onu ge­tirenin elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, in­sanın yazabile­ceği bir kitap değildir. Bu, tıpkı Hz. İsa aleyhisselâ­mın Allah’ın izniyle ölü­leri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfü­rünce canlı hale gelmesi; Hz. Salih aley­hisse­lâmın Allah’ın izniyle kaya­dan bir deve çıkarması gibi hiç bir insanın benzerini yapamayacağı bir muci­zedir. Ama o kuş uçup gider, dirilen kişi tekrar ölür ve deve kesilirse, bunlar ondan sonra ge­lenler için mucize olma özelliğini yitirmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği süreklidir. Onu dün­ya­nın neresinde, kim ne zaman okur ve manasını anlarsa onun bir mucize olduğunu ve onu geti­ren kişinin Allah'ın  elçisi ol­ması gerek­tiğini kavrar. Al­lah Teâlâ Kur’an'ı koru­mayı bizzat üst­lendiği için onun mucizeliği kıya­mete kadar devam edecektir. Kur’an var oldukça Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna inanma mecburi­yeti de var olacak ve yeni bir  elçiye ihtiyaç kal­mayacaktır.

Hz. Muhammed'e varis ola­cak alimin yapacağı şey, insanları Kur’an'a çağırmak­tır. Eğer Kur’an’ın dışında başka bir şeye çağırırsa onun, elçiye varis olma kim­liği kaybolur.

Mucize konusu kitabın sonuna doğru yeniden ele alı­nacaktır.

 

18- KERÂMET

MÜRİT- Sen kerâmeti inkâr mı ediyor­sun.

BAYINDIR- Hayır, kerâmeti inkar etmiyo­rum, onu bir mucize gibi kullanmanızı yadırgı­yorum. Allah'ın özel dostu olduğunuzun delili saymak istiyorsunuz. Bu yola girince o, kerâmet dediğiniz şey bir istidrâc olur ve sizi adım adım batılın içine sokar.

Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli ol­mak anlamına gelir[90]. Allah Teâlâ insanı değerli (kerâmetli) yarattığını ve birçok şeyi on­un em­rine verdiğini açıklamıştır. “Ademoğullarına gerçek­ten çok değer verdik (çok kerâmetli kıldık). Onları ka­rada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızık­landırdık. Ya­rattık­larımızın bir çoğundan da üstün kıldık.” (İsra 17/70)

İnsanoğlunun dışında, gideceği yere başka­ları tarafından taşınan bir mahluk yoktur. Bir in­sanın denizde ba­lık gibi yüzerek gitmesi mi kerâmettir, yoksa bir gemide oturarak ve yata­rak gitmesi mi?

Havada kuşlar uçar. İnsanın kuş gibi uçarak is­tediği yere git­mesi mi, yoksa bir uçağın içinde git­mesi mi kerâmettir? Bun­lara bakarak Allah’ın in­sana ne kadar değer verdiğini anlamak gere­kir.

Allah’ın insanoğluna en büyük ikrâmı, şüp­hesiz ki, şirkten uzak bir imandır.

“İnananlar ve imanlarını şirkle[91] bulandırma­yan­lar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” (En’am 6/82)

İnsanların en kerîminin, yani en kerâmetli ola­nının kim oldu­ğunu da Allah Teâlâ açıkla­mıştır:

 “Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanı­şasınız diye sizi milletlere ve kabile­lere ayırdık. Allah katında en ke­rîm ola­nınız takvâsı en iyi olanınızdır.” (Hucurât 49/13)

Kerâmet deyince yu­karıda anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler­ kastedilir. Bunlar bir  el­çide görü­lürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir. Veli, Allah'a karşı gelmekten sa­kınan her müslümandır.

“İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzüle­cek de de­ğil­lerdir.

Bunlar inanmış olan ve takvâ ehli bulunan kim­selerdir.

Onlara bu dünya hayatında da ahirette de müjde vardır.” (Yunus 10/62-64)

O müjde en sıkıntılı anda bile müminleri ra­hat­latır. Allah bu dostlarını yalnız bırakmaz.

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gös­terir.

Onu, hiç ummadığı yerden rızık­landırır. Her kim Allah’a  daya­nırsa o ona yeter. Çünkü Allah işini tastamam yapar. Al­lah her şeye, muhak­kak bir ölçü koymuştur. “ (Talâq 65/2-3)

Yardım eden Allah olduğuna göre yardımı ola­ğan yol­larla da yapar olağan dışı yollarla da. İşte Allah’ın olağan dışı yollarla yaptığı yardıma kerâ­met denir.

Kerâmet Allah’ın bir ni­metidir; bütün ni­metler gibi ona da şükretmek gerekir. Mal, mülk, mevki ve ma­kam gibi kerâmet de insanı saptırabilir. İn­san ke­râmeti değil, Allah’ın rıza­sını aramalıdır.

Allah Teâlâ sıkışık zaman­larda mü­‘min kul­la­rına, şu veya bu şekilde mutlaka ikramda bulu­nur. Yukarıdaki ayet bunu göstermektedir. İnsan bu ik­ramı ken­dinden değil, Allah’tan bilmelidir. Mal ve mülkle övünmek nasıl çirkinse kerâmetle övünmek de çirkindir.

Bedir Savaşı'nda sıkışan Müslü­manların yar­dımına Allah Teâlâ melekleri göndermiş ama zaferin me­leklerin yardımıyla değil Allah katından verildiğini de vurgulamıştır. Onu açıklayan âyet zihin­le­rimizde hep yankılan­malıdır.

“Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da;   “İşte  ben size birbiri ar­dınca  gelen bin  melekle  yar­dım gönderi­yorum” diyerek isteğinizi ka­bul et­mişti.

Allah  bunu, sadece size müjde olsun ve gön­lünüz  bununla rahat­la­sın diye yapmıştı. Yoksa  zafer (meleklerden değil) yalnız Allah ka­tındandır.  Allah güçlüdür ve her şeyi yerli ye­rinde ya­par.“ (Enfal 8/9-10)

Kendisinde kerâmetler görülen kimse kurtuluşa erdiğini zannetmemelidir. Dünya hayatı en­ge­beli bir ko­şu­dur. Her an bir şeye takılıp düşebiliriz.

Ölünceye kadar kulluğa devam etmek gerekir. “Ölünceye kadar Rab­bine ibadet et.” (Hicr 15/99)

 

19-  İSTİDRÂC

İstidrâc, basamak basa­mak çıkarma veya indirme demektir. Terim olarak kişiyi, arzusuna göre adım adım bir noktaya kadar götürüp beklemediği bir felakete atmak anlamında kullanılır. Ama kişi, bu gidişin kendi yararına oldu­ğunu zanneder.

Allah Teâlâ, uyarıda bulunmadan kulunu bu hale sokmaz. O, şöyle buyurur:

 "Bir cemaati doğru yola soktuktan sonra, ne­den sakınacaklarını açıktan açığa kendilerine bil­dirmedikçe Allah'ın onları yoldan çıkarma ihti­mali yoktur." (Tevbe 9/115)

Sapıtanlar, uyarıları dikkate almayanlardır.

"Ne zaman ki yapılan uyarıları göz ardı etti­ler, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Kendilerine verilenlerle tam ferahladıkları bir sırada onları kıskıvrak yakaladık. Hepsi bir anda umut­suzluğa düştüler." (En'am 6/44)

Halbuki bunlar ellerindeki nimetlere bakarak hak yolda olduklarını düşünme yerine açık ayetler üzerinde düşünselerdi bu duruma düş­mez­lerdi.

Siz de etrafınıza toplanan insanlara bakarak "Yolumuz yanlış olsa bu kadar kişi peşimize takıl­maz." diyorsunuz. Çokluğa al­danma­malıdır. Çinli komünist lider Mao daha çok in­san toplamıştı ama bu onu kur­taramayacaktır.

Maddi imkanlarınızı, sizi dinleyenlerin çok ol­masını ve halkın saygı göstermesini de doğru yolda olmanızın delili sayıyorsunuz. 

Sonunda iyice şımarıyor ve şeyhinizin kendine bağlananı, hem dünyada hem de ahirette kurtaracağını söylemeye başlıyorsunuz. İşte bu, sizin kıskıvrak yakalanacağınız nok­tadır.

Lütfen aklınızı başınıza alın da Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme olan şu emrini iyice düşünün. 

"De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından hiç kimse kurta­ramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

Hz. Muhammed'in varisi olmak için insanlara açık ve net olarak yalnız Kur'an'ı anlat­mak gerekirken evliya ve meşayih dediğiniz kişilerin sözlerini alıyor, onları anlatıyorsunuz. Üstelik Kur'an’ı da ona göre yorumluyorsunuz. Sizin du­rumunuzu en iyi şu âyet ortaya koymaktadır:

"Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur.

Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler." (Zuhruf 43/36 - 37)

Rahman'ın Zikr'i, Kur'an'dır. Siz de birçok âyeti görmezlikten geliyor ama kendinizi hak yolun öncü­leri sanıyorsunuz.

Önemli olduğu için Allah'ın Elçisi'ne varis olma konusu ile zikrin ne olduğuna tekrar deği­neceğiz.

 

20- GİZLİ İLİMLER

(İlm-İ Ledün - İlm-İ Bâtın)

İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia edi­len özel bir bilgi anlamında kullanılır, ilm-i bâtın da aynıdır. Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsal­laştırılmasına yol açar.

ŞEYH EFENDİ- Manevi yolu iyi bilen ve salik­leri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir[92].

BAYINDIR- Eğer bu sözle insana hak yolu gösterecek ve bu yolda ona örnek olacak bir öğretmene ihtiyaç olduğunu söylemek isti­yorsanız doğrudur. Her insanın bir terbiyeciye, bir ustaya ve öğretmene ihtiyacı vardır.

ŞEYH EFENDİ - Şeyhlerin sahip olduğu ilim ilm-i bâtındır. Bu her­kese verilmemiştir. Allah ondan razı olsun, Ebu Hureyre  şöyle demiştir: “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lemden iki kap dolusu ilim al­dım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş ol­saydım boynumu vu­rurdu­nuz.”[93] İşte bizim il­mimiz bu ilimdir.

BAYINDIR - Ebû Hureyre’nin nakletmediği ilmi kimden aldınız? Kaynağı, delilleri ve dayanağı olma­yan şey nasıl ilim olabilir?

ŞEYH EFENDİ - Kehf suresinde Hızır'la arka­daşlığı anlatılan Hz. Musa, olayların gerçek yü­zünü gö­remediği için iti­raz etmişti. Hızır aleyhisse­lamın ilm-i le­dünnü ol­duğu için işin iç yüzüne vakıf olu­yordu. Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) buyurulmaktadır. İşte ilm-i batın, ilm-i ledün bu ilimdir.

BAYINDIR - Hz. Hızır’la bera­ber olan Hz. Musa bu ilmi öğrenemediyse siz nasıl öğrendiniz? Bu ilmin size de öğretildiğinin delili ne­dir?

ŞEYH EFENDİ - Ebu Hureyre’nin sözü nedir?

BAYINDIR - Ebu Hureyre’nin sözünün nesi delildir? Ebu Hureyre  “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lemden iki kap dolusu ilim aldım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğe­rini de naklet­miş olsaydım boy­numu vu­rurdunuz.”[94] diyor. O nakletmediğine göre siz nasıl öğrendiniz?

Bakın; Hızır aleyhisselâm ile ilgili Buharî’de uzun bir hadis vardır. Konuya açıklık getirdiği için hadisi aynen nakletmek yararlı olacaktır.

Übeyy b. Ka’b  Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemin şöyle dediğini bildirdi: "Musâ aleyhis­selâm İsrailoğullarına konuşma yapmak üzere kalktı. Ona, “İnsanların en bilgi­lisi kimdir?” diye so­ruldu. O da “En bilgili benim.” dedi. Allah Teâlâ onu ayıpladı. Çünkü bütün ilmi ona vermemişti. Ona: “İki de­nizin kavuş­tuğu yerde kul­larımdan biri var, o senden bilgilidir.” diye vahyetti.

Musa dedi ki, “Rabbim! Onunla nasıl bulu­şabilirim?” Allah Teâlâ dedi ki, “Sepete bir balık koy ve yanına al, balığı nerede kaybeder­sen o oradadır.”

Musa yola ko­yuldu. Genç hizmetçisi Yuşa b. Nûn ile birlikte yürüdüler. Sepet içinde ba­lığı da sırtladılar. Bir kayanın yanına ge­lince başlarını koyup uyudular. Balık sepetten çıktı, denize doğru yol alıp gitti. Hz. Musa ve genç hiz­metçi­sinde bir gariplik vardı. Gecenin arda kalanında ve gün boyu yürüdüler. Sabah olunca Musa genç hiz­metçisine dedi ki, kahvaltımızı getir, bu yolculuk bizi epey yordu.

Belirtilen yeri geçinceye kadar Hz. Musa bir yorgunluk duy­mamıştı. Genç hizmetçi dedi ki, “Gördün mü, kayanın orada dinlendiğimiz za­man balığı unutmuşum.” Musa dedi ki, “İşte istediğimiz buydu.” İzlerini takip ederek geri dön­düler.

Kayanın ya­nına vardılar baktılar ki, orada ku­maşa bürün­müş bir adam var. Musa selam ve­rince Hızır dedi ki, “Güven­lik[95] nere burası nere”

O, “Ben Musa’yım.” dedi. Hızır, “İsrailo­ğullarının Musa’sı mı?“ diye sordu. “Evet” dedi ve ekledi: “Sana öğretilmiş olgunluktan bana da öğ­retmen için sana tabi olabilir mi­yim?” Hızır dedi ki, “Ya Musa, sen benimle bir­likte ol­maya da­yana­mazsın. Ben Allah’ın bana öğ­ret­tiği bir ilmi bi­liyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Alla­h’ın sana öğret­tiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.” Musa dedi ki, inşallah be­nim sabırlı olduğumu göreceksin, sana hiçbir ko­nuda karşı çıkmam.”

Bunun üzerine deniz sahilinde yaya olarak gitmeye başla­dılar. Kendi gemileri yoktu. Bir gemi geldi, ona binmek için konuştular. Hızır’ı tanıyan oldu, ücret almadan gemiye al­dılar.

Bir serçe gelip ge­minin kena­rına kondu, ga­ga­sını bir iki kere denize daldırdı. Hızır dedi ki, “Musa, benim ve senin ilmin, Allah’ın ilmin­den an­cak şu serçe­nin gagasıyla deniz­den al­dığı kadar bir şeydir.

Hızır tuttu gemi­nin tahtaların­dan birini söktü. Musa dedi ki, “Bunlar bizi, ücret almadan bindirdi­ler, sen de tuttun onları batırmak için gemi­lerini deldin.”

Hızır, “Demedim mi, sen benimle beraber ol­maya dayanamaz­sın.” dedi. Musa: “Unuttuğum için kusuruma bakma” dedi.

Hz. Musa’nın ilk karşı çıkması unuttuğu içindi.

Yürüdüler, baktılar ki, bir erkek çocuk arka­daş­larıyla bir­likte oy­nu­yor. Hızır üstten çocu­ğun ka­fasını tuttu ve eliyle yerinden çıkardı (boynunu kırdı). Hz. Musa hemen atıldı: “Bir cana karşılık ol­madan temiz bir canı öldürdün ha?” Hızır dedi ki, “Sana demedim mi, sen be­nimle beraber olmaya dayanamaz­sın, diye?”

Yürümeye devam edip bir yere geldiler, yemek istediler ama halk onları konuk etmekten ka­çındı. Önlerine, yıkılmak üzere olan bir du­var çıktı. Hızır eliyle duvara işaret etti, sonra onu doğrulttu. Musa dedi ki, “İs­te­seydin buna kar­şılık bir ücret alabi­lirdin.” Hızır dedi ki, “İşte bu beni senden ayı­rır.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Musa­‘ya Allah rahmet eylesin; çok is­terdik ki, sabır göstersin de bir­likte yapacak­ları daha çok şey bize anlatıl­sın[96].”

Burada Hz. Hızır’ın şu sözü dikkati­mizi çekiyor:

“Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmez­sin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.”

 Hz. Musa aley­hisselam Allah'ın elçisidir. Elçiler Allah'ın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insan­lara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkça belirt­mektedir:

“Ey Elçi biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı ola­rak gön­derdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınla­tan bir lamba olarak.” (Ahzâb 33/45-46)

Bir elçinin yaptığı davranışları her insan ya­pabi­lir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızır’ınkine benzer ga­rip davra­nış­lar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mu­ci­zeler ise onla­rın  elçilikle­rini ispattan başka bir gaye taşı­maz.

Hızır aleyhisselâmın bilgisine elçi­le­rin ihti­yacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın iç yüzünü anlatan şu âyetleri oku­yalım:

“(Hızır, Musa'ya dedi ki:) Şimdi sana sabredemediğin şeyin iç yü­zünü bildireceğim:

O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale ge­tirmek istedim. Çünkü on­ların ileri­sinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.

Çocuğa gelince, onun anası ba­bası mümin in­sanlardı. Bu­nun on­ları azgınlığa ve kâfir ol­maya zorlaya­cağından korktuk.

İstedik ki, Rableri onun yerine kendilerine on­dan daha temiz ve daha merhametli birini ver­sin. 

Duvar ise şehirde iki yetim ço­cuğundu. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhame­ti­dir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabre­de­mediğin şeyin iç yüzü.” (Kehf 18/78-82)

Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allah’tan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için ha­yırlı sonuçlar doğura­cağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza git­me­yen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar.

İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli ye­rinde olduğunu gös­teren şeydir. Bir olayın hik­me­tini anla­ya­madık diye üzü­lüp ümitsizliğe kapıl­maya gerek yoktur.

Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez. Çünkü onla­rın davranışları ümmetleri için ör­nektir. Ama Hızır'ın da­vranış­ları örnek alı­namaz.

Yu­ka­rıdaki işleri Hz. Musa yapsaydı ve bir Yahudi bunu örnek alıp anasına ba­ba­sına zahmet ve­recek diye bir çocuğu öl­dürseydi veya başkası gasp e­de­cek diye biri­nin malına za­rar verseydi insanlar ara­sında emni­yet ve huzur kalır mıydı? O za­man herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bu­lup delil olarak da Hz. Musa’yı göstermez miydi?

Yukarıdaki hadis, şu sözleriyle bitmiştir:

“Musa’ya Allah rahmet eylesin; çok isterdik ki, sabır gös­tersin de bize,  birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın.”

Hadis, açıkça gösteriyor ki, Hızır'dan öğrenilen­ler âyette belirtilenlerle sınır­lıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmiyordu.

Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızır’a öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini id­dia edebilir.

 

21- KEŞF (Perdelerin Açılması)

MÜRİT- İlham ve keşif yoluyla elde edilen bir hakikat bilgisi vardır. İşte ilm-i ledün odur. Bu, fikrî, zihnî ve de düşünce temrinleriyle[97] elde edi­len bir bilgi türü değildir, Allah tarafın­dandır[98].

BAYINDIR- Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) bu­yrulu­yor. Burada öğ­retmeden bahsedilmek­tedir. Halbuki ilham ve keşf birer ilim öğ­renme yolu değildir.

MÜRİT- Keşf sözlükte perdenin açılması de­mektir. Tasavvuf terimi olarak perdelerin ar­kasına gizlenmiş manalara ve olayların arka­sındaki ger­çeklere ulaşmak anla­mında kullanılır.

Kur'an'da insanın gözünden gaflet perdesi kal­kıp basiretle kâinata baktığında çok ince bazı sır­lara aşina olabileceğine işaret edilmiştir:

 “And olsun sen bunun böyle olacağını bekle­mi­yor­dun. Senin perdeni aç­tık. Artık bugün gö­zün keskindir.” (Kaf, 50/22)

Yani artık ilahi incelikleri görebilecek basirete sahipsin, denmiş oluyor[99].

BAYINDIR- Bu âyetin sizin ifade ettiğiniz mana ile bir ilgisi yoktur. Eğer âyetin öncesi ve son­rası okunursa bunun yalnızca ahi­retle ilgili olduğu açıkça anlaşılır. Ayetlerin meali şöyledir:

“Artık sura üfürülmüştür. İşte bugün tehdidin gerçekleşe­ceği gündür.

Herkes yanında, biri kılavuz öteki şahit, iki melekle bir­likte gel­miştir.

An dolsun sen bunun böyle ola­cağını bek­lemi­yordun. Senin perdeni açtık. Ar­tık bugün gözün kes­kindir.

Yoldaşı, işte benim yanımdaki hazırdır diye­cek.

 Atın cehenneme şu dik kafalı tanımazların hepsini,

İyiliğe karşı duran, gemi azıya alan, işkiller içinde kıvra­nan şu tanı­mazları atın.

Allah ile beraber başka bir tanrı daha edinen var ya, onu da en ağır azaba atın.” (Kaf 50/20-26)

Bakın, işte âyetin sizin dediğiniz mana ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu âyet  tamamen ahiretle ilgilidir.

Ortada çok açık âyet ve hadis­ler varken onlara gözlerinizi kapıyor, konuyla ilgisi olmayan âyetlerden hüküm çıkarmaya çalışıyorsunuz.

 

22- SEZGİ (Feraset)

MÜRİT- Yukarıda bir hadis-i kudsî geçmişti; onu niye atladın? Allah Teâlâ buyuruyor ki; "... O abid ve zahid kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürü­yen ayağı olurum; benimle görür, be­nimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, be­nimle yürür" 

Sonra öyleleri var ki, kimsenin fark edemediği şeyleri fark edebiliyor, kişinin aklından ve için­den neler geçtiğini doğruya yakın biçimde bi­lebiliyor. Peki bu nedir?

BAYINDIR- Bu ferasettir. Ferâset, ayrıntı­lara bakarak  bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğ­ruyu yakalamak demektir[100].

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Müminin fe­rasetin­den çekinin, çünkü o Allah’ın nuruyla gö­rür[101].” buyur­muştur. Hadisi şu âyetlerle birlikte düşündüğümüzde konu iyice an­laşılabilir.

“Ey inananlar, eğer Allah’tan sakınırsanız o  size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suçlarınızı örter ve sizi bağış­lar.” (Enfal 8/29)

“Ey inananlar, Allah’tan sakının ve elçisine ina­nın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüye­ce­ğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağış­lasın.” (Hadîd 57/28)

Bahsettiğiniz hadis-i kudsî[102] şöyledir:

Allah Teâlâ buyurdu ki: "Kulumun, farz kıl­dığım şeylerle bana yaklaşmasından iyisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum[103]."

Bu hadis-i kudsî yukarıdaki âyet­lerin bir açık­lamasıdır. Her mümin bu seviyeye ulaşa­bilir. Bu seviyeye ulaşanın feraseti artar. Ama hiç kimse Allah'a, elçisinden fazla yaklaşamaz. Kur'an'da elçilerin gaybı bileme­yeceği açıkça belirtilmiştir. Onlarda ilm-i ledün veya ilm-i bâtın denen şeyin olmadığını da daha önce gör­müştük.

Allah’ın emir ve ya­sakla­rına uyan kişi, emirlerin güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kö­tü­lü­ğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar, iz­zetli ve şerefli olur. Her şeye helâller ve haramlar çerçeve­sinde bakacağı için kolay kolay kötü duruma düş­mez. İşte esas feraset bu­dur. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allah'ın emrine aykırı şeylere ku­lağını ve gözünü kapar. Allah'ın istediği şeyleri tutar ve Allah'ın istediği tarafa yürür. “Müminin ferasetinden çe­kinin, çünkü o Allah’ın nuruyla görür.” hadis-i şeri­fini böyle an­lamalıdır.

Günahkâr Müslümanlar bunları görecek du­rumda değillerdir. Gü­nahtan zevk almaları, Allah’ın emirlerini yerine getirme­mekten sıkılmamaları bun­dandır.

Feraseti de gözümüzde büyütmememiz gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşü­nün daha doğru olduğu an­lamına gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebû Bekir’­dir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lem, bir konuda Hz. Ebû Bekir’in görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış oldu­ğu ortaya çıkmıştır.

Allah ondan razı olsun, Hz. Ömer  anla­tıyor: Bedir Savaşı'nda esirler alı­nınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e “Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir dedi ki “Ey Allah’ın Nebisi, bunlar amca oğullarımız ve soydaşlarımız­dır. Onlardan fidye almanı uygun gö­rüyo­rum; böylece kafirlere karşı güç­lenmiş oluruz. Belki Allah ileri­sinde onlara Müslüman olmayı nasip e­der.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Senin görüşün nedir Hattaboğlu?” diye sordu. Dedim ki, “Hayır, vallahi ey Allah'ın Elçisi ben Ebû Bekir’in görüşüne katılmıyorum; benim gö­rü­şüm şudur: İzin ver onla­rın boyunlarını vura­lım. Akîl’i (kardeşi) Ali’ye bırak boynunu vur­sun, şu ak­ra­bamı da bana bırak boy­nunu vu­rayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri ge­lenleri­dir.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir’in gö­rüşünü benimsedi, benim görü­şümü benim­semedi. Ertesi gün geldim bir de gör­düm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekir otur­muş ağlıyorlar. Dedim ki, “Ey Allah'ın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlı­yorsunuz? Eğer ağ­lamaya değer görürsem ben de ağ­la­rım, ağlamaya değer görmezsem si­zinle ağlar gibi gözükürüm.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Arkadaşlarının esirlerden fidye alın­ması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara aza­bın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahu Teâlâ şu âyeti in­dirdi. “Yeryüzünde düşma­nını ezme­dikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı dili­yor. Allah güçlüdür, hak­îmdir. Eğer daha ön­ceden Allah ta­ra­fından ve­rilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal 8/67-68)[104]

Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammed de Hz. Ebu Bekir de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de in­sandır ve fazi­letli ol­maları yanılmalarına engel değildir.

Bilgisi ve fazi­leti ne olursa olsun her­kesin yanı­labileceği düşüncesi her gö­rü­şün eleştirilebilmesi yolunu aç­mıştır.

Durum açıkça meydanda iken siz çok aşırı gi­diyor, Hz. Hızır gibi olayların arka planını gö­rebil­diğinizi ve size yapılan itirazın Hz. Musa’nın Hz. Hızır’a itirazları gibi olayların ar­kasındaki gerçekleri görememekten kaynaklan­dığını, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan id­dia edip duruyorsu­nuz. Bu batıl düşünceleri ne za­man ter­k ede­ceksiniz?    

 

23- İLHAM

İlham, Allah’ın, kulunun kalbine bir şey do­ğur­masıdır[105]. Sezgi de bu anlamda kullanılır.

MÜRİT - İlhama inanıyor mu­sun? Her ne kadar baş­kasını bağlamasa bile ilham vardır.

BAYINDIR - Şüphesiz ilham vardır. Eğer Allah’ın ilhamı olmasa in­sanoğlu ilerleyemez. Bütün ilmi gelişmeler ve ke­şifler Allah­‘ın ilhamıyla olur. Ama ilham şeyhlere veya Müs­lümanlara has değildir. Kâfirler de ilham alır.

Bu kelime Kur­‘an'da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “(Nefse) isyankâr­lı­ğını ve takvâsını ilham ede­nin hakkı için, onu  arındıran gerçekten um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da her şeyini kaybetmiş olur.” (Şems 91/8-10)

Nefse isyankarlığı ve takvası ilham ediliyor.

a- İsyankarlığı ilham

İsyankarlık, kişinin Allah’a, in­sanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra bir huzursuzluk du­yar. Buna iç sıkıntısı veya vic­dan azabı denir.

Yusuf aley­hisselamı Züleyha'dan uzaklaştı­ran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını il­ham  et­mesi" olmalıdır. Yusuf sure­sinin 24. âyetinde şöyle buyruluyor:

“And olsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti...”

Günah karşısında insan önce irkilir, sonra ya vazgeçer ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Al­lah Teâlâ’nın “(Nefse) is­yankârlığını il­ham et­me­si"dir. Merhameti sonsuz Rabbimiz günah işleye­cek olana son bir ih­tarda bulunarak "İsyana giri­yorsun, dikkat et." demiş olur. İsyandan sonra da bir iç sıkıntısı vererek kişiyi tev­beye teşvik eder. 

Bu irkilmenin Müslüman olmayan insanlarda da olduğunu aşağıdaki âyetlerden anlayabi­liriz. Önce  âyet­lerin ini­şine sebep olan olaya ba­kalım.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme eziyet eden Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velîd b. Muğîre, Nadr b. Hars, Ümeyye b. Ha­lef ve As b. Vail bir araya geldi ­ve dedi­ler ki, “Hac zamanında Arap he­yetleri gelip bize Muhammed hakkında soru soruyor­lar, her bi­rimiz bir başka cevap veriyo­ruz. Birimiz deli, diğerimiz kâhin, bir baş­kamız da şa­irdir di­yor. Cevapların farklı olma­sından do­layı Araplar, bunların hepsinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor. Gelin, Mu­hammed’e bir tek isim ver­mek üzere anlaşalım.”

Birisi dedi ki, “O şairdir.” Velid b. Muğîre;  “Ben Ubeyd b. el-Ebras ve Ümeyye b. Ebî’s-Salt’ın şi­irlerini dinle­dim, bunun sözü on­la­rınkine benzemiyor." dedi.

Bir başkası dedi ki, “O kâhindir.” Velid, “Kâhin kime der­ler?” diye sordu. “Bazen doğru ba­zen de yalan söyleyen kimsedir.” dediler. Velid dedi ki, “Muhammed asla yalan söylememiştir.”

Biri de “O delidir.” dedi. Velid, “Deli kime der­ler?” diye sordu. “İnsanları korkutan kişiye.” dedi­ler. Velid, “Şimdiye kadar Muhammed’le kimse kor­kutulma­mıştır.” dedi.

Sonra Velid kalktı, evine gitti. Herkes, Velid b. Mu­ğîre din değiş­tirdi, dedi. Ebu Cehil hemen onun yanına gitti ve dedi ki, “Senin neyin var? İşte Kureyş, sana yardım top­ladı. Onlar senin ihtiyaç içine düşüp dinini değiştirdiğin kanaatin­deler.” Velid dedi ki, "benim ona ihtiyacım yok, ama Muhammed hakkında dü­şündüm; o sihir­bazdır, diyorum. Çünkü sihirbaz, baba ile oğulun, kardeş ile karde­şin, karı ile kocanın arasını ayırır.”

Sonra ona sihirbaz lakabı tak­mak için an­laştılar. Çıkıp Mekke­‘de yüksek sesle ba­ğırdılar. Halk toplu haldeydi, dediler ki; “Muham­med ger­çekten sihirbazdır.” Bu söz halk arasında yankılandı. Bu Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sel­leme çok ağır geldi. Evine döndü ve üze­rini elbi­sesiyle örttü. Bunun üzerine Müddessir suresi indi[106].

Velid b. Muğîre’nin bu kararı verir­ken iç sıkıntısı çektiği ve zorlandığı gö­rülüyor. Çünkü büyük bir isyan içindeydi. Aşağıdaki âyetler bunu ortaya koyu­yor.

“O bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası ne bi­çim ölçme biçmeydi  o öyle.

Vah kahrolasıca vah, ne biçim ölçme biç­meydi o öyle.

Sonra bir bakındı.

Sonra kaşlarını çattı ve su­rat astı.

Sonra ardına döndü ve bü­yük­lük tasladı.

Hemen şöyle dedi: “Bu olsa olsa üstün bir sihir olabi­lir.

Bu  olsa olsa bir insan sö­zü olabilir. “ (Müddessir 74/18-25)

Müslümanlığa karşı çıkan herkes içten ra­hatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden davranış bozuklukları gösterirler.  “Zaman olur kâ­firler, keşke müs­lüman olsalar, diye arzu ederler.” (Hicr 15/2)

Kafirler hep kuşku içinde olur­lar. “Kurdukları binalar, kalpleri parçalanıncaya ka­dar, içlerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder. ” (Tevbe 9/110) Bu kuşku, Allah'ın onlara olan merhametindendir. Kimilerinin bu sayede akılları başlarına gelir ve girdikleri yanlış yoldan vazgeçerler.

Günahtan sonra de­vam eden vic­dan ra­hatsız­lığı da ki­şiyi pişmanlığa ve tevbeye yö­nelten il­ham­dır. İşte Allah’ın merha­metinin bü­yük­lüğü.

b- Takvâyı ilham

Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allah’a karşı, in­san­lara karşı ve kendine karşı fe­nalık yapmamalıdır. Böyle bir davranış onu dün­yada töhmet altına girmek­ten, ahirette de cehen­nem aza­bın­dan korur. Günah­lardan ka­çınmanın ve sevap­ iş­lemenin neticesi budur. İnsan, tak­vaya götü­ren davranışlarının neşe­sini içinde du­yar. İşte bu neşe Allah’ın ilhamıdır. Takvâya uy­gun davrananlarda görü­len iç hu­zuru ve kararlılık Allah’ın ilha­mıyla olu­şur.

Hadis-i şerifte konunun çok gü­zel izahı vardır. Vabısa b. Mabed di­yor ki, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme git­tim buyurdu ki; “İyi­likten ve günahtan sormak için mi geldin? “

Evet, dedim.

Bunun üzerine parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! İyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bul­muş ol­sunlar.[107]”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur: “Seni işkillendiren şeyi bı­rak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğru­luk iç hu­zuru verir, yalan da şüphe ve te­reddüt doğu­rur[108].”

İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan ves­vesesi de olabilir. Çünkü şeytan "İnsanlara ves­vese veren, onların içini karıştıran"[109] bir varlıktır. Şeytan Allah’tan Kıyamet gününe kadar yaşama garantisi alınca şöyle de­mişti:

“Senin beni azgın­lığa uğ­ratmana karşılık and ol­sun ki, ben de senin doğru yolunun üstüne otura­cağım.

Sonra önle­rinden arka­ların­dan, sağ­larından solların­dan insanlara soku­lacağım. On­ların pek çoğunu sana şükreder bulama­yacaksın.

Allah Teâlâ bu­yurdu ki; haydi, ye­rilmiş ve ko­vulmuş ola­rak çık ora­dan. An­d ol­sun ki, onlar­dan her kim sana uyacak olursa cehennemi si­zin he­pinizle doldura­cağım.” (A’raf 7/ 16-18)

Şeytan, bu yetkiyle  elçiler de dahil her­kese so­kulur ve onları yanlış davranış­lara yönelt­meye çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey Muhammed!) Senden önce gön­derdi­ğimiz tek  bir nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi ar­zuladığı zaman, şeytan onun arzu­suna ves­vese karış­tır­mış olmasın. Al­lah şey­tanın ka­rıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir.” (Hacc 22/52)

İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denet­lemek gerekir.

İşte nefs-i mül­heme[110] budur. Mümin-kâfir, herkesin nefsi nefs-i mülhe­medir. Allah ona, isyankarlığını ve takvâsını ilham eder.

MÜRİT- İsyankarlık ve takvâ dışında bir ilham olmaz mı?

BAYINDIR- Elbette olur. Allah insanın kalbine birçok şey doğurur. Bu konu ile ilgili ayetler vahiy bölümünde geçmişti. Bu da mümin ve kafir ayrımı olmadan her insanda olur. Şairler ve buluş sahipleri buna örnek verilebilir.

 

24- ŞEFAAT* 

Şefaat terimi, bazı müminleri bağışlaması için, ahi­rette Allah'tan istekte bulunma anlamına ge­lir.

MÜRİT - Biz burada Şeyh Efendi ile iyi ge­çini­yoruz ki, belki ahirette eteğinden tutarız, belki bize faydası dokunur.

BAYINDIR- Yani size şefaat edeceğini mi söy­lüyor­sunuz?

ŞEYH EFENDİ- Neden olmasın? Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazret­leri Risale-i Kudsiyye'­sinde şöyle bu­yurdu: Hz. Ebu Bekir'e varıncaya ka­dar bütün silsilenden yardım iste­meyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçi, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun[111].

BAYINDIR- Şeyh şefaat yetki­sini kimden alı­yor? Allah hangi şeyhe böyle bir yetki ver­miştir?

 Her namazın arkasın­dan okuduğu­muz Ayet’el-kürs­î’de ”Onun izni olmadan onun ka­tında şe­faat ede­cek olan da kim­miş?” buyrulmuyor mu?

Hz. Ebu Bekir'e varıncaya ka­dar bütün silsi­le­nizden yardım istemeyi adet edip kıyâmete kadar size cevap veremeyecek olan kişileri  razı etmek için boşuna uğraşacağınıza Allah'ı razı et­meye çalışsanız daha iyi olmaz mı?

MÜRİT-  Biz her şeyi Allah rızası için ya­parız. Çünkü “Allah’ın rı­zası her şey­den büyüktür.” (Tevbe 9/72)

 BAYINDIR-  Allah'ın reddettiği şeyleri ya­parak onun rızası kazanılır mı? Siz ne aklınızı kullanı­yorsunuz, ne de Allah'ın gön­derdiği Kur'an'a uy­gun davranı­yorsunuz. Halbuki, Allah"..pisliği aklını kullan­mayanların üs­tüne bırakır."  (Yunus 10/100)

Şu âyetler sanki sizi an­latıyor:

“De ki, Allah’ın yakınında[112] olduğunu bildik­lerinize yalva­rın ba­ka­lım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir or­taklıkları  yok­tur. Allah’ın onlar ara­sından bir yardımcısı da bu­lunmaz. Allah’ın katında, kendisinin uy­gun gördü­ğünden başkası­nın şe­fa­ati yarar sağlamaz. Yürekle­rindeki korku giderilince “Rabbiniz ne bu­yurdu?” dediler. Hakkı buyurdu, diye cevap ver­di­ler. O yücedir, büyük­tür.” (Sebe’ 34/22,23)

“Rablerinin huzurunda toplanacak­ları gün­den korkanları Kur’an ile uyar; onların Alla­h’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki (bu sayede) kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediği kimse­lere şefaat edebilirler.

“Allah onların yaptık­larını da yapa­cak­larını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı ol­duğu kişilerden başka­sına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

a-Şeyhin müridi savunması

MÜRİT - Bizim  Şeyh Efendiye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolunda­dır. Mesela bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar davayı ka­zanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımız­dır.

BAYINDIR - Siz,  gizli açık her şeyi bilen Allah'ı hakimle bir mi tutuyorsunuz?

“O gün kişi kardeşinden, ana­sından, ba­basın­dan, eşinden ve oğulla­rından kaçacaktır. O gün her­kesin işi başından aşa­caktır.” (Abese 80/34-37)

Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fır­sat bulacak da sizi sa­vu­nacaktır.

Ensar’dan Ümmü'l-alâ  diyor ki, muhacirlere kur'a çekilince bize Osman b. Maz'ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem  içeri girdi. O sırada dedim ki, "Ebu's-Sâib[113]! Allah sana rahmet eylesin. Allah'ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim." Bunun üzerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: "Allah'ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?" Dedim ki, "Babam sana kur­ban ey Allah'ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?" Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bu­yurdu ki, "Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah'ın Elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum."

Ümmü'l-alâ dedi ki, "Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem.[114]"

Ama siz şeyhinizin cennete gireceğinden emin olduğunuz gibi Allah'ın huzurunda sizi savu­nacağından da eminsiniz. Peygamberlerde bile olmayan bu güven size nereden geliyor?

Sonra bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avu­kat­lığınızı yapacak olan şeyhiniz, hâşâ, Allah'ın huzu­runda onu hatırlatacak olsun? Ya da Allah, hâşâ, yargı­lamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olsun? Ne kadar yanlış bir yolda oldu­ğunuzu an­lıyorsunuz değil mi?

Şu ayetler üzerinde çok düşünmek gerekir:

“Onlar Allah’tan önce o şeytanları  kendi­le­rine evliya edindi­ler. Zannediyorlar ki, doğru yol­dadırlar.” (Araf 7/30)

 "Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur.

Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler." (Zuhruf 43/36 37)

Rahman'ın Zikr'i, Kur'an'dır. Siz, Kur'an'a zıt davranışlar içinde olduğunuz halde bunu görmezlikten geliyor ve adına evliya dediğiniz kişilerin arkasına takılıyorsunuz. Üstelik kendinizi hak yolun ortasında zannediyorsunuz.

b- Müridi Allah'a takdim

MÜRİT - Müftülükte bir müftü ile görüşmek ist­e­sen araya bir ka­pıcının girmesi, bir kişinin seni müf­tüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yet­kiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir mi­sin? İşte Şeyh Efendi de bi­zimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta ol­maktadır.

BAYINDIR - Bize şah da­ma­rımızdan daha ya­kın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söyle­nebilir.

Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul ara­sına vasıta koymaktır. Zümer suresinde buna dikkat çekilmek­te­dir:

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri­sin­den veliler edinenler "Biz onlara başka  değil sa­dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz." derler. İşte Allah, onla­rın aralarında tar­tışıp dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)

Bu tür inanışlardan lütfen vaz­geçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır.

Lütfen bana söyler misin, yaratan, besle­yen, bü­yü­ten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?

MÜRİT-  Tabii ki, Allah tanır.

BAYINDIR - Peki Şeyh Efendi senin ne­yini Allah’a tanıtacak?

MÜRİT- ?!

 

25 - RABITA

BAYINDIR - Bir de rabıtanız var.

ŞEYH EFENDİ- Evet doğru. Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ru­hâniye­tiyle bera­ber, suretini kalp gözünün önüne getirerek ha­yal etmesi ve kalbiyle ondan yar­dım istemesinden ibarettir[115].

BAYINDIR- Daha iyi anlamak için soruyo­rum, mürit şeyhini yükseklerde görüyor, onun birçok yetkiye sahip olduğunu düşünüyor, kendisini de düşük seviyede sayıyor. Sonra şeyhinin hayalini karşısına getiriyor ve ondan yardım istiyor. Bunu şeyhinin yanında yapmıyor değil mi?

ŞEYH EFENDİ- Doğru. Bak, bu işi biz uydur­madık. Halid-i Bağdâdî Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyurur:

Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün ara­sında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyeti­nin yüzüne hatta iki gözünün arasına bak­maktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son de­rece tevazu ile yal­varmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruha­niyetinin hayal hazinesine gi­rip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşü­nüp, senin de peşinden yavaş ya­vaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şey­hini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gö­zünden kaybetmemektir[116].

BAYINDIR- Aman Allahım! Söyler misiniz bana, bunu  neye dayandırı­yorsunuz?

ŞEYH EFENDİ - Bunun delili vardır. Hz. Ebu Bekir radıyal­lahu anh kaza-i hacet[117] için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sel­lemden hali bir yer bula­madığından, bu durumu Efendimize şi­ka­yet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi[118].

BAYINDIR - Yani  Hz. Ebu Bekir, tuvalette, Allah'ın Elçisi'nin ruhâniyetiyle beraber, su­retini kalp gözünün önüne getirerek ha­yal edip kal­biyle ondan yar­dım mı istiyordu?

MÜRİT- Hayır, öyle değil. Yani Hz. Ebu Bekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal edi­yordu.

BAYINDIR- Çok sevdiği kişi­nin hayali in­sanın gözünün önün­den gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” di­yor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebu Bekir, Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tu­valette bile ak­lından çıkaramadığını ifade et­mektedir. Sizin tarif etti­ğiniz rabıtayla bunun ne ilgisi var?

Siz rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müri­din yanına geldiğini iddia ediyorsunuz. Şeyhin ru­haniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?

ŞEYH EFENDİ- Ruhaniyetin gözüktüğünün delili var­dır. Yusuf suresinde şöyle buyruluyor:

"(Yusuf aleyhisselâm kasıtsız ola­rak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi). (Yusuf 12/24)

Bu âyetin tefsirinde ekseri müfessir­ler, Allah dost­larının tasar­ruf ve im­dadını (gücünü ve yar­dımını) açık­lamış­lardır. Müfessir­lerden Keşşaf, doğruluktan ayrıldığı ve Mutezile mezhebi­nin[119] görüşüyle vasıflandığı halde Yakub aleyhisselâ­mın ruha­niyye­tinin, şaşkın­lığından parmak­larını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselâma gözü­ke­rek “O ka­dın­dan sakın.” dediğini açıklamış­tır[120].”

BAYINDIR- Siz herhalde Keşşâf Tefsiri'ni hiç okumadınız. Yoksa bunu asla söylemezdi­niz.

Yusuf suresinin 24. âyetinde Züleyha'nın Yusuf aleyhisselâm ile birleşmek için yaptıkları anlatılırken  şöyle buyruluyor:

“And olsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti...”

Keşşaf Tefsiri, âyette geçen bürhan kelime­sinin ne anlama geldiğini açıkladıktan sonra şöyle de­vam ediyor:

“.... Ayette geçen bürhan şu şe­killerde de açıklanmıştır: 

Yusuf aleyhisselâm bir ses duydu, “Aman ka­dına yak­laşma!” diye, ama aldırmadı. İkinci kez duydu, demini boz­madı. Üçüncü kez duydu, be­riye çekildi ama Hz. Yakub aleyhis­selâmı parmak­larını ısır­mış halde gö­rünceye kadar bir şeyden etkilenmedi... “

Keşşaf’ta bu görüş sahipleri için aynen şu ifa­deler yer al­ıyor:

“Bu ve bunun gibi şeyler hura­feci zorbala­rın tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve pey­gam­berlerine iftira bunların dini olmuş­tur...[121]”

Biraz düşünülse bunun Yusuf suresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyruluyor:

“(Yakub) Onlardan yüz çevirdi Vah Yu­suf’um vah!”  dedi. Üzün­tüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.“ (Yusuf 12/84)

Bu olay, Hz. Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeş­le­rinden Bünyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoy­masından sonra olmuştu. Eğer Bünyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoy­du­ğunu bil­seydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü?

 Lütfen bunu rabıtanın delili sayıp da ken­dinizi daha da kötü duruma sokmayın.

ŞEYH EFENDİ- Ubeydullah el-Ahrâr es-Semerkandî hazretleri "Sadıklarla beraber olun." (Tevbe 9/119) âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadıklarla beraber ol­mak, surette ve manada onlarla beraber ol­maktır." Sonra da ma­nevi beraberliği rabıta ve huzurla tefsir etmiştir ki, bu ehlince malum olan meşru bir iştir[122].

BAYINDIR- Surette ve manada sadıklarla yani dürüst kimselerle beraber olmaktan  ne anlıyor­su­nuz? Bir kimseyle beraber olmak hem onun ya­nında yer almak hem de onunla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak anlamına gelir. Yanında olduğunuz kişi ile aynı duygu ve düşünceleri  paylaşmıyorsanız bu tam bir beraberlik sayıl­mayacağı gibi aynı duygu ve düşünceyi pay­laştığınız kişinin ya­nında yer almazsanız gene beraber olmuş sayıl­mazsınız. Burada anlatılan odur. Bunun rabıta ile ne ilgisi var?

Bazı şeyhler müritlerine resimle­rini dağıtıyor ve rabıta yaparken ona bakmasını söylüyor­lar. Siz de bunu yapıyor musunuz?

MÜRİT- Bizde öyle bir şey yoktur. Hz. Peygamber resmi yasaklamıştır.

BAYINDIR- Eğer Hz. Peygamber yasak­lama­mış olsaydı yapar mıydınız?

MÜRİT- Belki yapardık. Çünkü resme bak­mak, şeyhi kalp gözünün önüne getirerek hayal etmek­ten kolaydır. O zaman şeyhin sureti baş gö­züyle görülmüş olur.

BAYINDIR-  Peki ya dinimizin heykeli ya­sak etmediğini farz etsek o zaman da heykelini yapar mıydınız?

MÜRİT-  Heykel yasak ama.

BAYINDIR- Yasak olmadığını farz edin.

MÜRİT- Belki o da yapılırdı. Her müridin evinde şeyhin bir heykeli bulunabi­lirdi.

BAYINDIR-  O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvara­caktı. Puta tapanların yaptığı zaten bundan baş­kası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı.

Sizin tarif ettiğiniz rabıtaya sa­dece şu âyet delil olabilir.

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri­sin­den veliler edinenler  "Biz onlara başka  değil sa­dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz." derler. İşte Allah, onla­rın aralarında tar­tışıp dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)  

Bu âyet, Kur’an'da şirki tanımlayan âyettir.

 

26- İBADET

ŞEYH EFENDİ - Biz insanlara, bize ibadet edin, demiyoruz ki.

BAYINDIR - Siz herhalde ibadetin ne ol­duğunu bilmiyorsunuz. Söyler misiniz bana, mürit şeyhin yanında nasıl olmalıdır?

ŞEYH EFENDİ- Bak, şimdi sana müridin adâ­bını söyleyeyim de içinde ne varsa ortaya dök.

Müridin inancı şöyle olmalıdır: "Ben ancak bağlı bulunduğum şeyhim ile hedefime ulaşa­bilirim[123]."

Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı ha­ramdır[124].

Hz. Musa ile Hızır aleyhisselam kıssasında ol­duğu gibi şeyhe itiraz çok çirkindir. İtirazcının özrü kabul edilemez. İtirazdan doğan ayrılığın ilacı yoktur. Bu itirazın zararı, mürit üzerine akan feyzin kapanmasıdır[125].

Müride lazım olan şartlardan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeye­rek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme bü­yük ke­sintiye sebeptir[126].

Adabtan biri de şeyhinin sevmediği hoş­lan­madığı şeylerden kaçınıp, şeyhinin güzel ahlakına ve yumuşaklığına aldanıp da sevmediği şeyleri yapmamasıdır[127].

Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getirmemelidir[128].

Sadık müridin sermayesi sevgi ve bağlılık­tır. İnatlık asasını ve muhale­fet sevdasını bı­rakıp şeyhin emri al­tında sükunettir. Tarikata sevgisi ve şeyhine bağlılığı artan mürit tarikatta kalmaktan emin olur[129].

BAYINDIR- Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi olacak. Hatta köleden de öte bir bağlılığı olacak. Çünkü köle efendisine zaman zaman baş kaldırır, baş kaldıramasa bile içinden homurdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhin tam kölesi olacak. Şeyhin emri altında sessiz sedasız beklerse tari­kattan atılma kor­kusu olmayacak.

ŞEYH EFENDİ- Mürit şeyhinin terbiye­sinde ölü yıkayanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, mü­ride istediği gibi hareket edebilsin[130]. Mürit tam bağlı olmazsa şeyh onu nasıl yetişti­rebilir?

BAYINDIR- Bağlılığın da bir sınırı var. Burada bütün sınırlar aşılıyor. İnsanları ken­dine köle eden bir tek peygamber yoktur. Böyle bir şey Kur'an'a temelden karşıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Hiçbir insanın hakkı yoktur ki, Allah ona Kitap, doğru bilgi ve peygamberlik versin, o da tutsun halka, "Allah'tan önce bana köle olun" desin. Onun diyeceği şudur: "Kitabı öğrettiği­nize ve okuduğunuza göre katıksız olarak Rabb’e köle olun". (Al-i İmrân 3/79)

Diyorsunuz ki, eğer müridin şeyhine bir iti­razı olursa bunun ilacı yoktur. Bunun için kölelik keli­mesi  de yetersiz kalır. Peki bu, şeyhe ibadet de­ğildir de ya nedir?

MÜRİT-   Bunun neresi ibadettir, Allah aş­kına!

BAYINDIR- Evet sadece ibadet yok, isti­âne (yardım isteme) de var. Her ne kadar günde kırk kere Fatiha suresini okuyup" (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden istianede bulunuruz." Deseniz bile söylenenlerde hem Allah'tan başkasına ibadet var, hem de  Allah'tan başkasından istiane.

MÜRİT- Çok ağır bir ithamda bulundunuz. Beş vakit namazını kılan, gece teheccüd na­mazına kalkan, bu kadar zikirler yapan, İslam'a hizmet için  müesseseler kuran bu insanları o şekilde itham edemezsiniz?

BAYINDIR- Sizi Allah'ın açık ayetlerine çağırı­yorum. Beni suçlayacağınıza kendinizi düzelt­meye çalışsanız daha iyi olmaz mı? Biraz dü­şün­seniz sizin en büyük dostunuz olduğumu ko­lay­lıkla anlarsınız. Bana karşı çı­kacağınızı ve sert tavırlar koyacağınızı bile bile düştüğünüz bu kötü durumu size göstermek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

MÜRİT- Bunca kâfirler var, niye onlarla mü­ca­dele etmiyorsun da, Müslümanların birlik ve bera­berlik içinde olmak zorunda olduğu şu gün­lerde bize saldırıyorsun? Bu kadar iyi işler ya­pan insanları yok etmekle ne elde edeceksin?

BAYINDIR- Yeryüzünde iyi iş­lerle meşgul in­sanlar çoktur. Japonların, Amerikalıların ve Avrupalıların içinde insanlığın hayrı için gece­sini gündüzüne katıp çalışan insanların sayısı az değildir. Hıristiyan keşişler mala, evlilik ha­yatına ve dünyalıklara karışmamak ve ömürle­rini sırf iba­detle geçirmek için  dağların ıssız tepelerinde ku­rulu manastırlara kapanırlar ama itikatlarını şirkten kurtaramadıkları, Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu bildikleri için onları hak yolda kabul edemeyiz.

İnanç çok önemlidir. İnsanın se­vap namına bir şeyi olmasa da şirk­ten uzak bir inancı olsa ve tevbe etmeden ölse Allah bu şahsın günahlarını bağışlayabilir. Çünkü o, şöyle buyurmuştur:

"Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar."  (Nisa 4/48)

İşte başkasına köle olmamızı ka­bul etme­yen Allah'ın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme emri:

"De ki: "Ey cahiller! Şimdi bana, Allah'tan baş­kasına kölelik etmemi mi emrediyorsunuz?"

Sana da, senden önceki elçilere de şu mu­hak­kak vahyedil­miştir: "Hele bir şirke düş; amelin ke­sinkes yanar ve sen kaybeden­lerden olursun."

"Hayır; yalnız Allah'a kölelik et ve şükreden­ler­den ol."

Onlar Allah'ı gereği gibi değer­lendiremediler. Oysa ki kıyâmet günü, bütün yer­yüzü onun avucunun içinde olacak, gökler onun sa­ğında dürülmüş bulunacaktır. O, ortak koştuk­larından uzak ve yücedir."  (Zümer 39/64-67)

MÜRİT- Elimizdeki meallerde kulluk kelimesi kullanılıyor, ama sen onun yerine "kölelik" keli­me­sini kullanıyorsun. Bu yaptığın doğru mu?

BAYINDIR- Türkçe’de "kul" ile "köle" aynı an­lamdadır. Yunus Emre;

Tapduk’un tapusunda kul olduk kapusunda

Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah.

derken “köle olduk kapusunda” demiş olur.

Kul ve kölenin Arapçası (fJ§) = abd keli­me­sidir. Hz. Muhammed de Allah'ın abdidir. Kelime-i şeha­dette “É»Ìmi Ë ÊfJ§ AfÀZ¿ ÆC fÈqA Ben tanıklık ederim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir.” de­riz.

Yalnız Allah'a köle olup başka­sına olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili şu âyet üzerinde düşünmek yerinde olur.

"Az kalsın baskı ile seni, sana yaptığımız o vahiyden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi.

Eğer seni sağlamlaştırmış olma­saydık, and olsun onlara bir parça yanaşacaktın.

O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı sana yardım edecek birini de bula­mazdın."  (İsra 17/73-75)

Hz. Peygamber bile tehlikeye düşecek gibi olduğuna göre çok dikkat etmemiz gerekmez mi?

MÜRİT- Tamam, bunları anladık. Şimdi sen yu­karıdaki ağır iddianı ispatla baka­lım.

BAYINDIR- Allah'ın her pey­gambere söylediği şu söze bakalım: "Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybeden­lerden olursun."  (Zümer 39/64-65)

a- Şirk

Şirk, Allah'a ait bazı özellikleri kimi varlıklarda da görerek, onları bu özelliklerde Allah ile ortak say­maktır. Buna inanan, öncelikle onları Allah'a yakın bilir ve Allah ile birlikte onlara da köle olur. Çünkü  Allah'a, bunların aracılığı ile yakla­şabile­ceğine ve isteklerini ona ulaştırabileceğine inanır. O Allah'ı bir kral, bunları da onun yakınları gibi görür. 

MÜRİT- Bizim yaptığımızın nesi şirk? Sen esas onu anlat.

BAYINDIR- Bakın, “İbadet” sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anla­mında kullanı­lır[131]. Türkçe’de buna kulluk denir.

Abd (fJ§) kul, yani köle anlamına gelir.

İnsanlar, güçlerinin yettiğini kendilerine köle et­meğe, güç yeti­remediklerine de köle olmağa yatkındırlar. Krallar halkı, kendi köleleri gibi görmek istemişler, kayıtsız şart­sız boyun eğdir­meğe çalışmış­lardır. Kur’an’da bunun ör­nekleri vardır:

Firavun halkı toplamış ve şöyle haykırmıştı: "Sizin en yüce rabbiniz benim" (Naziât 79/23-24)

Rab sahip demektir. Araplar kö­lenin sahi­bine rab derler[132].  Biz de efendi deriz. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, Allah’tan başka­sının kendi rableri ve efendileri olmasını da kabul etmezler. Dikkat ederseniz efendi kelimesi tarikat­larda sıkça kullanılır.

Krallar siyasi ve askeri güçlerini kullanarak, zenginler paralarını, kimileri de dini kullanarak insanları kendilerine kul ederler. Dini kullananlar bunların en kötüsüdür. Çünkü insanlar bunlara kulluk etmeyi Allah'a kulluğun bir parçası sayarlar.

Siz Allah ile birlikte şeyhinize de köle olu­yorsu­nuz. Rabıta sırasında şeyhinizin ruhani­yeti kar­şısında boyun eğiyorsunuz. Halbuki, Fatiha suresinde "Yalnız sana köle oluruz"  diye Allah'a söz veriyoruz.

MÜRİT- Kendine kulluk edilmesini isteyen şeyh var mı?

BAYINDIR- Önceki açıklamalar yeterli ol­madı herhalde. Şeyhe tam bağlan­mak, ona rabıta et­mek, kalple ondan yardım istemek ve ona asla iti­raz etmemek gerektiğini söylemiştiniz. Hatta şeyhin önünde mürit, gassalın (ölü yı­kayıcısının) önün­deki meyyit (ölü) gibi olmalı­dır, demiştiniz. Bu köle­li­ğin son noktası değil midir? Bundan ileri bir kölelik düşünülebilir mi? Allah’ın istediği, insanın yalnız kendine köle olması ve bu şekilde hürriyetin doruğuna ulaşmasıdır.

Ey insanlar! Sizi ve sizden ön­cekileri yara­tan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz. (Bakara 2/21)

Hz. Muhammed de Allah'ın köle­sidir. Kelime-i şehadet getirirken “É»Ìmi Ë ÊfJ§ AfÀZ¿ ÆC fÈqA- Ben tanıklık ederim ki, Muhammed onun kö­lesi ve elçi­sidir.” deriz. Ona bundan başka bir makam ver­mek Hrıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış, ona ibadet etmeye ve on­dan yardım dilemeye başlamış­lardır. Sanki hâşâ! baba emekli ol­muş da oğul onun yerine otur­tulmuş gibidir.

Bu sebeple ibadet etmiş olmak için puta secde eder gibi şeyhe secde etmek gerekmez.

b- İstiâne

MÜRİT- Bir de istiâne vardı.

BAYINDIR- Gelelim istianeye: İstiane, yardım istemek demektir. Fatiha suresini her okuyuşu­muzda  “iy­yâke nestaîn, Å_ΨNnà ºBÍG deriz. Yani "Allah'ım yalnız senden yardım iste­riz” demektir. Bu konu daha önce anlatılmıştı.  Burada Şeyh Efendinin bir sözünü tekrarlamak yerinde olur. Şöyle demişti:

"Siz ne der­se­niz deyin, biz Allah ile kullar ara­sında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm ha­zerâtının ruhları­nın vasıta ol­duğuna ina­nırız. Onların ruha­niye­tinden istimdâd eder, isti­ânede bulu­nuruz."

Evliyanın ruhundan istianede bulunduğunuza göre sizin “iy­yâke nestaîn, Å_ΨNnà ºBÍG= yalnız senden yardım isteriz” demeye hakkınız kalır mı?

Bir de rabıta yaparak şeyhin ruhaniyetiyle be­ra­ber, suretini kalp gözünün önüne getirip hayal etmeniz ve kalple ondan yardım istemeniz var ya, işte o zaman tevhitle ilginiz kesilir. Çünkü bu, olsa olsa şeyhe ibadetin bir parçası olur.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Dua ibadetin özüdür[133].” demiyor mu?

O, bir de, şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin ta kendisi­dir.”[134] 

Puta tapan­lar ibadeti, putun rızasını ka­zanmak ve dualarının kabulünü sağlamak için yaparlardı.

Bir çok âye­tte müşriklerin, Allah’tan başka­sına dua ettikleri[135]” anlatılır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme verdiği bir emirde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Ben yal­nızca Rabbime dua ederim. Ona hiçbir şeyi or­tak koşmam.” (Cin 72/20)

İbn Abbas şöyle demiştir: “Duanız imanı­nız­dır[136].”

İnsanlar öteden beri en çok dua ve ibadet ko­nusunda yanıldıkları için bütün  elçilerin davetinin te­melini bu iki husus oluşturmuştur.

Namaz, oruç, hac, zekat, helâller ve haram­larla ilgili çok az âyet olduğu halde Allah'tan baş­kasına ibadeti, darda kalınca başkasından manevi yardım beklemeyi şirk sayıp yasak­layan çok sayıda ayet vardır. Kur'an'ın hemen her sayfasında bu konu ile ilgili ayetler vardır.

"Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri yapıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne ka­dar az düşünüyor­sunuz." (Neml 27/62)

27- ALLAH’IN GÖZÜKMESİ (Tecelli)* 

Tecelli, gözükmek, ortaya çıkmak an­lamınadır. Allah'ın tecelli etmesi de Allah'ın gözük­mesi veya gücünün ortaya çıkması anla­mında kullanılır.

ŞEYH EFENDİ - (Kendi alnını göstererek) Şeyhlerin alnı bir aynadır. Orada Cenab-ı Hak tecelli eder.

BAYINDIR - Allah Teâlâ bir insanda nasıl tecelli eder, nasıl gözükür? Bunun de­lili nedir?

ŞEYH EFENDİ - Delili şudur: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr-i Sînâ’ya) gelip de Rabbi onunla konu­şunca «Rabbim, bana kendini göster, seni göre­yim.» dedi. (Rabbi) «Sen beni asla göre­mezsin. Fakat şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni göre­ceksin.» buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince dağı param­parça etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki; Seni noksan sıfat­lardan tenzih ede­rim, sana tevbe et­tim ve ben inananların ilki­yim.” (Araf 7/143)

Allah bir dağda tecelli ettiğine göre bir in­sanda tecelli ede­mez mi?

BAYINDIR - Allah dağa tecelli ettiği zaman dağ parçalandı, Hz. Musa da baygın düştü.

ŞEYH EFENDİ - İşte şeyh dağ yerinde, mürit de Musa aley­his­se­lâm makamındadır[137].

BAYINDIR - Bu ne biçim delil getirme, ne biçim bir kıyastır? Allah Teâlâ dağda tecelli etmedi ki, dağa tecelli etti. Yani dağda gözükmedi, dağa gözüktü. Allah’ın insana tecelli etmeyeceği, yani bu dün­yada bir insana gözükmeye­ceği yukarı­daki âyette açıkça belir­tilmiştir.

Ayete aykırı olmasına rağmen farz edelim ki, sizin dediği­niz doğrudur ve Allah dağa tecelli etmemiştir de dağda tecelli et­miştir. Siz kendinizi dağa nasıl kıyas­larsınız? İnsan dağa benzer mi? Böyle kıyaslara kı­yas maâl fâ­rık, yani ilgisiz şeyleri birbi­rine benzetmek de­nir. İn­sanla dağ ara­sında nasıl bir benzerlik buluyorsu­nuz ki, bir âye­tin dağ ile ilgili hük­münü insana taşıyorsu­nuz.

Bir an için benzetmenin doğru olduğunu ka­bul etsek bile varılacak hüküm, böyle bir tecel­liden sonra şeyhin parçalanıp yok olması ol­maz mı? Çünkü Allah’ın tecellisinden sonra dağ param­parça olmuştur. Ama böyle olmuyor, şeyhin alnı bu tecelli ile Allah’ın aynası durumuna geli­yor ve herkes şeyhin alnında Allah’ı görmeye başlıyor.

ŞEYH EFENDİ - Allah şeyhleri korur. Allah’ın gücü buna yetmez mi?

BAYINDIR - Allah’ın gücünün yetmediği ne var ki; ama biz Al­lah’ın gücünden ve kudretinden değil, ayetin hükmün­den bahsedi­yo­ruz. Sonra Allah'ın şeyhi koruyacağını nereden çıkarıyorsu­nuz?

Ayrıca Allah'ın dağa tecelli etmesi özel bir olaydır, bunun kıyaslanacağı bir şey yoktur. Çünkü olağan dışı bir olaya benzetme yapıla­rak bir hükme varı­lamaz[138].

Şeyhin dağa, Hz. Musa’nın da müride ben­ze­tilmesine ge­lince; doğ­rusu bunu hangi man­tıkla yaptığınızı anlamak mümkün de­ğil­dir. Şeyhi Hz. Musa’ya benzetmek isteseniz bu­nun bir yolu olur. Çünkü insan olma bakımın­dan ortak yönleri vardır. Dağ ile şeyhin neyi birbirine benzi­yor?

MÜRİT- Tecelli meselesini niye yanlış de­ğer­lendiri­yor­su­n? Bu, Şeyh Efendinin bütün davra­nışla­rıyla müritlerine örnek hale gelmesinden başka bir şey değildir.

BAYINDIR - Yani Allah’ın şeyhin bede­nine girdiğini mi söy­le­mek istiyorsunuz?

MÜRİT- Hayır, asla öyle demiyo­rum. Şeyhin müritlerine örnek olmasından bah­sediyorum.

BAYINDIR - Örnek olması için Allah’ın şeyhin alnında gözükmesi mi gerekiyor?

ŞEYH EFENDİ- Şeyhin iki gözünün arası feyiz kaynağıdır. Rabıta yaparken iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yü­züne hatta iki gözünün arasına bakılır[139].

BAYINDIR- Tamam, işin sırrı şimdi çözüldü. Şeyhin alnında Allah Teâlâ'nın tecelli etmesine neden ihtiyaç duyduğunuzu şimdi anladım. Bir yanlış sizi bir başka yanlışa zor­luyor.

Rabıta diye bir şey uydurdunuz ya, onun ka­bul edilebilmesi için bu defa da Allah'ın şeyhin alnında tecelli ettiğini uydurma­nız gerekli oldu.

Çünkü mürit rabıta yaparken şeyhinin ruhani­yetini hayal ediyor, onun iki gözünün arasına, yani alnının ortasına baktığını düşünüyor. Size göre orası feyiz kaynağıdır. Sonra şeyhine karşı kendini son derece al­çaltarak ona yalvarıyor, onu Allah ile kendi arasında vesile kılıyor.[140].

İşte burada şeyhin alnının bir ayna sayılma­sına ve orada Allah'ın gözükmesine ihtiyaç du­yuyorsunuz. Yoksa müritleri nasıl inandırır­sınız. 

Bazı tasavvuf kitaplarında daha ileri gidile­rek Allah­‘ın isimlerinin ve sıfatlarının  şeyhte gö­zük­tüğü ifade edilmektedir[141]. Bu nasıl kabul edilebilir? Bu durum sizde de var, siz de aynı iddiaları tekrarlayıp duruyorsunuz. Ama, bu çir­kinliği daha fazla uzatmak istemiyorum.

28- GİYİM KUŞAM

MÜRİT- Bütün bunları söylüyorsunuz ama gayrimüslimler gibi elbise gi­yi­niyorsunuz.

BAYINDIR - Fıkıh kitaplarımızın hiçbirinde ka­dın ve erkek için bir elbise modeli yoktur. Hiçbir mez­hep böyle bir görüş be­lirtmemiştir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin za­ma­nında Müslümanlarla gayri­müslimlerin ayrı elbiseler giy­di­ğine dair bir bilgi yoktur. Müslüman olan hiçbir gayrimüslime elbisesinin modelini değiştirmesi söy­lenmemiş­tir. Ebu Cehil hangi modelde el­bise giyiniyorsa Müslümanlar da o mo­delde giyiniyorlar ve bunu asla bir me­sele yapmıyorlardı. Onun için bu iddianın tu­tarlı bir tarafı yoktur.

Bazı elbiseler vardır ki, bir üniforma olmuş­tur. Askerin ve polisin üniforması gibi gayri­müs­limlerin üniforması haline gelmiş elbiseler olabilir. Yani  bir elbise kafir­lik simgesi haline gelmiş olabilir. İşte o zaman onu giymek caiz olmaz. Asker ve polis kı­yafetleri zaman zaman değiş­tiği gibi gayri­müslim­lerin simgesi haline gelen elbiseler de zaman za­man değişe­bilir. Fıkıh ki­taplarımızda bu simge­lerle ilgili hü­kümler vardır.

Simge bir ihtiyaçtan doğmuştur. İslam top­lu­munda yaşa­yan gayrimüslimler içki içebilir, do­muz eti yiyebilir ve domuz besleyebilirler. Şarap içtiğini gördüğünüz kişi eğer Müslü­mansa suçüstü yaka­lar hakim önüne çı­karırsınız. Fakat Hıristiyan’sa bundan dolayı hakim önüne çıka­ramazsınız. İslam devletleri, bir karışıklık olmasın diye gayrimüslim­lere, özel bir baş­lık veya belli renk ve biçimde ku­şak giyinme zorunluluğu getirmiş­lerdir. O devirde bir Müslüman tutar, aynı başlığı veya aynı kuşağı gi­yi­nirse Müs­lümanları aldatmış olurdu. Bugün po­lis veya as­ker elbisesi giymenin suç olması gibi bu da suçtu. Fıkıh ki­taplarımızda gayrimüslim elbi­seleri konusunda yer alan hükümler sadece bu gibi simgelerle ilgi­lidir.

29- ŞEYH ÖĞRETMEN OLMALI* 

BAYINDIR - Sıradan bir Müslüman olmak, diğer Müslü­manlar gibi ibadetlerinizi yapıp işinize bak­mak neyinize yetmiyor ki, kendinize Allah ile kul arasında bir yer arıyorsunuz? 

ŞEYH EFENDİ - Allah Teâlâ âyette “De ki, hiç bilenlerle bilme­yenler bir olur mu? “ diye bu­yurmu­yor mu?

BAYINDIR - Tamam, bir öğret­men olarak, bir hoca olarak saygı gö­rün. Çünkü iyi bir şeyh, iyi bir öğ­retmen olmalıdır. Devamlı bilgi­lerini taze­le­meli, bildiklerini öğretmeli ve yaşayı­şıyla örnek olmaya çalışmalı­dır. Ama Allah ile kul ara­sında bir kısım manevi makamlar uydurup kendinizi o ma­kamlara yerleştirmek de nere­den çıktı?

MÜRİT- Herkes farklı değerlendiriyor ama biz şeyhimizi insan kabul ediyoruz, fakat farklı bir in­san. O, diğer insanlara benzemez.

30- İSLAM'IN YAYILIŞI

MÜRİT- Sen tarikatları yerin dibine soku­yorsun ama İslam tarikatlar sayesinde yayıl­mıştır. Büyük alim Muhammed HAMİDULLAH da tarikatlara karşı iken İslam'ın sufiler sayesinde yayıldığını görünce fikrinden vazgeç­ti. Tarikatları ortadan kaldırmakla ne elde edecek­sin?

BAYINDIR- Muhammed HAMİDULLAH'ın öğ­rencisi ve benim hocam olan Salih TUĞ, ondan şu sözü nakletti: "İslam Avrupa'da hızla yayılıyor, ama tarikatların etkisiyle yayıldığı için hiç bir varlık gösteremiyor. Bu insanlara keşke Kur'an'ı öğrete­bilsek."

Hatırlarsanız konuşmanın başında şöyle demiştik:

"Bizim karşı çıktığımız, sadece Kur'an'a açıkça aykırı olan şeylerdir. Eğer bunlar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görü­şüne aykırı ol­saydı bunu gözümüzde büyü­tüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir[142] olmayan hadis-i şe­riflere aykırı bulsaydık üzerinde  bu kadar durmaz­dık. Siz Kur­‘an-ı Ke­rim’in çok açık ifadelerine aykırı şeyler söy­lüyorsu­nuz. Bunlar karşısında susarsak hesap gününün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını veremeyiz."

MÜRİT- Kur'an'ın açık ifadelerine kim karşı çıkabilir?

BAYINDIR- Lütfen başa dönmeyelim. Baştan da öyle dediniz ama konulara tek tek gi­rince Kur'an'dan ne kadar uzaklaşıldığı ortaya çıktı.

Kur'an'a aykırılıklarla dolu bir akımın İslam diye yayılmasının ne faydası olur? Bunun İslam ülkelerinde bir faydası yok ki, Avrupa'da veya dünyanın bir başka yerinde faydası olsun.

 

31- HADİS-İ ŞERİFLER

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selle­min, Allah'ın elçisi sıfatıyla söylediği sözlere, yaptığı işlere ve kabul ettiği davranışlara hadis denir.

MÜRİT- Dedin ki, tarikatlardaki yanlışları müte­vâtir olma­yan hadislere aykırı bul­sak üze­rinde bu kadar durmayız. Sen hadisi önemsemiyor musun?

BAYINDIR- Elbette önemsiyorum. Ama sahih de olsa her hadisin derecesi farklıdır. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme ait oldu­ğunda kuşku olmayan hadislere mütevâtir hadis denir. Ahmed Naim, bunların pek az olduğunu be­lirtir ve dört hadisin lafız ve anlam yönünden mü­tevâtir olduğunu ifade eder[143]. Bu konuda farklı tespitler ol­makla birlikte sayısının pek az olduğunda kuşku yoktur. Mütevâtir olmayan hadisler üzerinde az çok şüphe vardır. Bu şüphe ya senet yönünden ya anlam yönünden olur.

Bir hadisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden bize kadar ulaştıran kişiler o hadisin senedini oluşturur. Senette yer alan kişilere ve onların ezberleme yeteneklerine güvenilebilmek gerekir.

Mezhepler hadisleri kendi usullerine göre de­ğer­lendirirler. Bakarsınız ki, aynı konuda mezhep­ler­den biri bir hadise, diğeri başka bir hadise da­yanmıştır. Üçüncüsü de bunlardan hiçbirini kabul etmemiştir. Zayıf bir hadis kabul edildiği halde sa­hih hadisin kabul edilmediği durumlar da olur.

Mesela Şafiî mezhebi, köpek tarafından ya­lanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile ol­mak üzere yedi kere temizlenmesini şart koşar[144]. Bu konuda dayandığı hadis şudur: "Birinizin ka­bını köpek yalarsa onu yedi kere yıkasın, bunlar­dan biri temiz toprakla olsun[145]."  

Hanbelî mezhebinin görüşü de aynıdır. O da aynı hadis-i şerife dayanır[146].

MÜRİT- Peki bu hadis sahih mi? Çünkü Hanefî mezhebine göre köpeğin yaladığı kabın üç kere yıkanması yeterlidir.

BAYINDIR-  Hadis sahihtir. Altı sahih hadis ki­tabının (kütüb-i sitte'nin) tamamında vardır. Ayrıca Darîmî'de ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inin bir çok yerinde geçer. Hanefîler ile Mâlikîler de bu hadisin varlığını kabul ederler.

MÜRİT- Sahih hadis kitaplarının hemen hep­sinde varsa Hanefîler neden o hadise uymamış­lardır? Sahih hadise uymamak olur mu?

BAYINDIR- Evet, bu hadis sahihtir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir söz söylemiştir ama bu konuda bir icma oluşma­mıştır. Yani Peygamberimizle birlikte yaşamış Müslümanla­r, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile olmak üzere yedi kere temizlenmesi ile ilgili bir görüş ve uygulama birliği içinde olmamışlardır.

İşte bu, fıkıh bilginini düşündürmektedir. Acaba bu sözü Peygamberimiz hangi şartlarda söyle­miştir. O şartlar hala devam ediyor mu? Daha sonra onun bu söze aykırı başka bir sözü veya davranışı olmuş mudur? Bu gibi şeyler doğru so­nuca varmak isteyen fıkıh bilginine ter döktürür.

Köpeğin yaladığı kabın temizliği konusunda Hanefîlerin sözleri özetle şöyledir:

" Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Birinizin kabını köpek ya­larsa onu yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun." Bu, icma ile vacip olan bir durum değildir[147]. İslam'ın ilk devirlerinde, insanların kö­pek­lerle içli dışlı olmalarını ortadan kaldırmak içindir. Nitekim içki yasaklandığı zaman fıçıların kırılması emredilmiş ve içki içilen kaplardan bir şey içilmesi bile yasaklanmıştı. Onlar adetlerini terk edince Peygamberimiz de içkide olduğu gibi burada da yasağı kal­dırmış olmalıdır. Bazı rivayetlerde ge­çen şu ifadeler bunu desteklemektedir: "...yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun."  bir diğerinde "...bunların sonuncusu temiz toprakla olsun." şeklindedir. Bir kısmında da "...sekizincisinde topraklayın"  ifadesi vardır.

Biz bu durumda Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözüne dayanırız: "Bir kap, köpek yalamasından dolayı üç kere yıkanır."

Gözükmeyen necasetlerin su ile üç kere yı­kanması temizlik için yeterlidir. Zaten necasetin bir kere yıkamakla temizlenmeyeceği açıktır. Burada belli bir necaset de yoktur. Köpek salyasının yı­kanması hadisin em­ridir, yoksa onun necaset sayılması akılla anlaşılmaz. Bu, abdestsizli­ğin necaset sayılması gibidir. Abdestsizlik, organ­ları bir kere yı­kamakla gider. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her organını birer kere yıkayarak abdest almış ve demiştir ki, "Bu, Allah'ın, onsuz namazı kabul etmeyeceği ab­dest­tir" Bize göre köpek salyasını üç kere yıka­mak da şart değildir, kaç kere yıkayacağı kişinin görüş ve kanaate bırakı­lır[148]. 

Hanefilerin dayandıkları hadis zayıftır[149]. Ama prensiplerine uyduğu için onu tercih etmişlerdir.

MÜRİT- Çok ilginç.

BAYINDIR- Daha ilginci Malikîlerin görüşüdür. İmam Malik köpeğin yaladığı kabın yıkanmasını gerekli görmemiştir. Ona yukarıdaki hadis sorul­duğu zaman demiştir ki; "Bu hadis gerçekten vardır, ama işin aslı nedir, bilemiyorum[150]."

MÜRİT- Mâlikî mezhebi hem de hak mezheptir değil mi?

BAYINDIR- Elbette hak mezheptir. İşte bu noktanın anlaşılmasını istiyorum.

Allah Teâlâ'nın koruma altına aldığı ve Müslümanların tartışmadıkları tek metin Kur’an-ı Kerim’dir. Farz namazların vakitleri, rekatları ve nasıl kılına­cağı gibi Allah'ın Elçisi'nin Kur'an kadar kuşku gö­türmez yollarla bize ulaşan uygulamaları da vardır. Bunlar üzerinde tartışma olmaz. Onlar da mütevâtirdir. Bu şekilde gelen helaller helâl, haramlar da ha­ramdır. Bunlar bü­tün mezheplerde aynıdır. Mezhep farkı bunların dışındaki konularda olur.

MÜRİT-  Yani onların dışındaki her şey tartışı­labilir diyorsunuz.

BAYINDIR- Elbette. İşte bu, Müslümanlara geniş bir bilimsel hürriyet sağlar. Bu sınırları aşma­yan her mezhep hak mezheptir. Köpeğin yaladığı kap konusunda da o sınırlar aşılmamıştır. Bu gö­rüşler, ne Kur'an'a ne mütevâtir hadislere ne de icmaa aykırıdır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz av köpeklerinin tuttukları size helâl kılınmıştır. Onların sizin için tuttuklarını yiyin. Üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan sakının, çünkü Allah hesabı çabuk görür." (Maide 5/4)

Köpek, tuttuğu avı ısırır ve ona salyasını bulaştırır. Köpeğin ısırdığı yerin temizlenmesi emredilmediği için ayet, en uçta gözüken Maliki mezhebinin görüşüne haklılık ver­mektedir.

Zannederim bu örnek ne anlatmak istediğim ko­nusunda bir fikir vermiştir.

 

32- MEZHEPLER

MÜRİT- Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi bir mezhebin gö­rü­şüne aykırı uygulamaları önemsemediğini de ifade etmiştin. Demek ki, sen mezhepleri önemsemiyorsun.

BAYINDIR- Mezhep, bir alimin bir konudaki görüş ve yorumudur. Bugün mezhep de­yince aynı metodu benimsemiş alimlerin görüş ve yo­rum­larının bir araya getirildiği bir bütünlük anlaşıl­mak­tadır. İlmî çalışmanın olduğu her yerde mez­hep olur. Mezhebi önemsememek, ilmi çalışmayı önemsememektir. Benim böyle bir şeyden yana olmam düşünülemez. Ben sa­dece, alimleri kutsal­laştırmamak gerektiğini ve bi­limsel hürriyetin önemli olduğunu vurgula­mak istiyo­rum.  

Mezhep ve meşrep ihtilafları bir ayrılık değil, bir gelişme ve ilerleme sebebidir. Yeter ki Kur'an ikinci sıraya itilmiş olmasın. Yoksa Kur’an’ın açık hü­küm­lerine aykırı düşmeyen konularda hoşgörülü olmak bir borçtur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 “Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun bera­be­rinde bulunanlar, inkarcılara karşı çok sert, kendi aralarında merhametlidirler.”  (Fetih 48/29)

“Ey İnananlar! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine bir milleti getirir de O, onları sever, onla­r da onu sever­ler. Bunlar ina­nanlara karşı alçakgönüllü, in­karcılara karşı çok sert olurlar.  Allah yolunda ci­hat eder, kınayanların kınamasından korkmaz­lar. İşte bu Allah’ın bir ver­gisidir, kime dilerse ona verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.

Sizin dostunuz ancak Allah ve onun  elçisi ile namazı kılan, zekatı veren ve rüku eden mü­minler­dir.

Kim Allah'ı, Elçisi'ni ve inananları dost edi­nirse Allah'tan yana olanlar şüphesiz üstün gelirler.” (Maide 5/54-56)

 

33-İÇTİHAT

İçtihat burada, bir İslam aliminin bir konudaki görüş ve kanaati anlamındadır.

MÜRİT- Mezhepler her şeyi halletmişlerdir.  Bize düşen, onları anlamak ve uygulamaktır.

BAYINDIR- Bu düşünce birkaç yıl öncesine kadar çok yaygındı. Canla başla savunu­luyordu. Şimdi de hatırı sayılır taraftarı vardır. Sağlam bir dayanağı olmadığı için giderek za­yıflamaktadır.

Mezhepler her şeyi halletmemişlerdir. Mezhep alimleri, tereddüde sebep olan ve bir karar veril­me­sine ihtiyaç duyulan hususları kendi prensiple­rine göre yorumlamışlardır.

İşte burada, içinde bulunulan şartların, eldeki bilgilere olan güvenin ve yorumu yapan ilim ada­mının özel şartlarının büyük önemi vardır. Bu se­beple bakarsınız ki bir alim, aynı olayı değişik dö­nemlerde değişik şekilde yorumla­mıştır. Bu gayet normaldir ve olması gerekendir. Şartlar değiştikçe yorumların da değişeceği ga­yet açıktır.

Mesela Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife'dir. Ebu Yusuf ve Muhammed[151] onun ta­lebeleri ve mezhebin önde gelen alimleridir. Yargılama (kaza) ile ilgili konularda Ebu Yusuf­’un görüşüne uyulur. Çünkü Ebu Yusuf kadılık yap­mış ve bu konu­larda tec­rübe sahibi olmuştur. Uygulamadan uzak bir ilmî çalışmanın problem çözmede yetersiz olduğunu herkes kabul eder.

Ebu Hanife öldükten sonra Ebu Yusuf 33 yıl, İmam Muhammed de 39 yıl yaşa­mıştır. Görüş ayrılığı, bunların farklı çağlarda yaşamış olmala­rından kaynaklanırsa gene ter­cih sebebi olur. Mesela: Ebu Hanife’ye göre, bir suç­lama olma­dıkça, görünüşlerine bakılarak şahitler dürüst sa­yılır ve ifadeleri mahkemece doğru kabul edilir. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre bir suçlama ol­masa dahi, şahitler hak­kında güvenilirlik soruştur­ması açılması (ta’dil ve tezkiye işlemlerinin yapıl­ması) gerekir. İkinci görüş tercih edilmiştir. Çünkü genel ah­lak Ebu Hanife’den sonra bozulmuştur. Buna göre artık şahitler hak­kında güvenilirlik so­ruşturması açılmadan, mahke­mece ifadeleri doğru kabul edilemez[152]. Bu da olması gereken bir dav­ranıştır. Yanlış olan, onlardan sonra hayatı don­muş ka­bul edip artık bütün gelişmeleri Kur'an ve sünnet yerine bu alimlerin görüşleri doğrultusunda değerlendirme eğilimidir. 

Kimse bundan yüz sene evvelki şartlarla ku­maş dokumayı, inşaat veya ulaşımı aklından bile geçirmez ama hayatın 1300 sene evvelki Kûfe ve Bağdat şartlarına göre yapılmış içtihat­lara uydu­rulmasını savunanlar çıkabilir. Mezhepler her şeyi halletmişlerdir demek, mezheplerin oluştuğu tarih­ten itibaren hayatı don­muş saymaktan başka bir şey değildir.

MÜRİT- Bugün Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafiî gibi alimler yetişebilir mi? Ebu Hanife'nin kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sa­bah namazını kıldığı rivayet edilir.

BAYINDIR- Zaten asıl felaket burada, bu in­sanları kutsallaştırmaktadır. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem kaç gün yatsının abdesti ile sabah namazını kılmıştır? Allah'ın dinlenmek için yarattığı geceyi uykusuz geçirmenin faziletine dair Ebu Hanife'nin tek bir sözü var mıdır?  Neden bu alimleri olağan dışı, ula­şılmaz varlıklar gibi görmeye çalışıyorsunuz. Halbuki, onlar sade ve iddiasız bir hayat ya­şamışlardır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı da herkesin örnek alabileceği ve rahatça yaşayabileceği sadeliktedir. Gerçi havalarda uç­maya şartlanmış olanlar onun ve ashabının haya­tını da olağanüstü göstermek ve bize ör­nek olma­larını engellemek için yapmadıklarını bırakmazlar. Şükür ki, elimizde Kur'an-ı Kerim ve sahih hadisler var da bunlara karşı koyabi­liyoruz.

MÜRİT- İyi vallahi! Tarikatları da mezhepleri de hallettin. Senin maksadın ne? Yoksa İslam'ı, ha­yatın dışına itmek mi istiyorsun?

BAYINDIR- Ben, hayatın dışına itilmiş Müslü­manlığı hayatın içine çekmek istiyorum. Ama siz, aklınızı kullanmamak için olanca gücünüzü harcı­yorsunuz. Halbuki, Allah"..pisliği aklını kullanma­yanların üstüne bırakır." (Yunus 10/100)

MÜRİT- Mezhepsiz İslam nasıl olur?

BAYINDIR- Aklını kullanan ve ilmi çalış­mayı kabul eden insanların olduğu her yerde mezhep olur. İçtihat kapısını kapatmak ise ilmî çalışmaları dondurmak anlamına gelir. Bu da hayatı donmuş saymakla mümkün olur. Siz donmuş saydınız diye hayat donmaz. Olan size olur, gelişmelere ayak uyduramaz ve ken­dinizi çağın dışına itersiniz.

Müslümanlar Kur’an üzerinde akıl yormayı ve ona sıkı sıkıya sarıl­mayı asır­larca unutmuş­lardır. Sonunda Kur’an, erişile­mez bir kutsal sayılmış ve onu anlayamayacağımız ka­naati doğmuştur.  Artık Kur’an, sevap kazanmak için oku­nan, vaaz ve nasihat için belli birkaç âyeti açıklanan bir kitap haline gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır? (Muhammed 47/24)

And olsun ki, Kuran'ı anlaşılması için kolay­laş­tırdık; ama hani anlamaya çalışan?  (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40)

Ey inananlar! Allah'a ve Elçisi'ne boyun eğin, Kuran'ı dinleyip durur­ken yüz çevirmeyin, dinle­medikleri halde “dinledik” diyenler gibi ol­mayın. (Enfal 8/20-21)

 MÜRİT-  Peki şimdiye kadar yapılmış içtihatları yok mu sayacağız, mevcut  mezhepleri nereye koyacağız?

BAYINDIR- Bakın, inanç ve ibadetle ilgili hü­kümlerin büyük bölümü Kur'an'da ve sünnette açıkça yer alır. Burada içtihada bırakı­lan kısım azdır. Dünya ile ilgili konularda da sa­dece sınırlar çizilmiş gerisi ilim adamlarına bıra­kılmıştır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Alimler,  elçilerin varisleridir.” buyurmuştur[153]. Bu sebeple alimler, Kur'an ve sünnet üzerinde çalışa­cak, kendilerine bırakılmış bölümle ilgili içti­hatlar yapacak ve geçmiş alimlerin içtihatların­dan da  yararlanacaklardır. Böylece Kur'an ile hükmetme görevinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemi temsil edeceklerdir. Çünkü Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'e yüklediği gö­revi temsilcileri devam ettirmek zorundadır. O görev şöyle açıklanıyor:

 Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan ka­çın ki Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmasınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah birtakım günahlarına karşılık başla­rına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten in­sanlardan çoğu gerçekten yoldan çıkmıştır.

 Yoksa cahiliye devri hükmünü  mü arıyor­lar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmün­den güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

İşte alimler insanları Kur’an ve Sünnete yön­lendirirler. Bu, süreklilik isteyen bir iştir.  Ama mez­hepleri dondurur, mezhep imamlarını erişilmez kut­sal kişiler sayarsanız bilimsel hürriyeti engellersi­niz ve işin içinden çıkamazsınız.

 

34- KUR'AN'A DÖNMEK

MÜRİT- Mezhep imamları gerçekten değerli kişi­lerdir. Onları olağanüstü kişiler saymanın  ne za­rarı var?

BAYINDIR- Çok zararı var. O zaman iş değişir. Onlar Hz. Muhammed'in yerine, görüş­leri de Kur'an'ın yerine geçer. Biz bu fe­laketi ya­şıyoruz.

Hiç kimsenin mezhep imamlarına inanma görevi yoktur. Allah'ın huzurunda bundan sor­guya çekil­meyeceğiz. Ama hepimizin Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme inanma görevi vardır. Ona boyun eğmek, Allah'a bo­yun eğmekle bir sayıl­mıştır. Ayette "Kim Elçi'ye boyun eğerse gerçekten Allah'a boyun eğmiş olur."  (Nisa 4/80) buyurulmuş­tur.

Bu âyet dışında Kur'an'ın tam on bir ye­rinde Allah'a boyun eğme emri, Resulüne bo­yun eğme emri ile birlikte veril­miştir[154]. Haşr suresinin yedinci âyetinde şöyle buyurulur:"Elçi size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun."

Ahzâb suresinin 36. âyeti şöyledir: "Allah ve Elçi'si bir işte hüküm verince inanmış hiçbir erkek ve kadın o  işle ilgili davranışlarında ser­best ola­maz."

Nur suresinin 63. âyetinde şöyle bir uyarı vardır:"Elçi'nin emrine aykırı hareket edenler baş­larına bir belanın gelmesinden veya çok elemli bir azaba uğramaktan sakın­sınlar."

a- Mucize

Önemli olduğu için mucize konusunu bir başka açıdan tekrar ele alıyoruz.

BAYINDIR- Hz. Muhammed kadar önemli bir in­san yoktur. Bunun nedenini düşün­dünüz mü?

MÜRİT- Tabiî, çünkü o Allah'ın  Elçisi'dir.

BAYINDIR- Allah'ın Elçisi olduğu nereden bili­nebilir? Onu nasıl ispat edersiniz?

MÜRİT- Hz. Muhammed Allah'ın son elçisidir. Herkesin buna inanması gerekir.

BAYINDIR- Tamam, doğru ama insanlar Hz. Muhammed'in ger­çekten Allah'ın  elçisi olduğunu nasıl bilebilirler?

Baksanıza, itibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerika'nın Ankara Büyükelçisi oldum, dese Türk Devleti bunu kabul edebilir mi? Çünkü bundan sonra yetkili makamların karşısına Amerika Birleşik Devletleri adına çıktığını söyleye­cektir.

MÜRİT- Amerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge getirirse olur.

BAYINDIR- İşte Hz. Muhammed de Allah'ın bana gönderdiği bir elçidir. Onun da görevlendirme belgesini bana getirmesi gerekir.

MÜRİT-  Sen o kadar değerli misin?

BAYINDIR- Bana, size ve bütün insan­lara bu değeri Allah veriyor. O şöyle buyurur:

"And olsun ki Allah, inananlara büyük lütufta bulundu. Çünkü içlerinden birini elçi olarak gönderdi. O onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arıtıyor, onlara Kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklık içinde idiler." (Al-i İmran 3/164)

MÜRİT- Tamam, şimdi anladım. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik belgesi onun gösterdiği mucizelerdir.

BAYINDIR- Doğru.

MÜRİT- Mesela Hendek Savaşı için hendek kazıl­ması sırasında Cabir b. Abdullah Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şiddetli açlık çektiğini görmüştü. Hemen küçük bir hay­van kesti. Karısı bir sa' (yaklaşık üç kilo) arpa öğüttü. Sonra gelip gizlice, Resulüllah sallallahu aleyhi ve selleme, birkaç sahabesiyle gelmesini söyledi.   Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Hendek'teki herkesi kaldırdı. Bin kişi idiler. Hepsi de bu yiye­cekten yedi ve doydular. Sonunda tencere olduğu gibi et dolu olarak ve hamur da olduğu gibi pişirilmeye hazır halde arttı[155]."

BAYINDIR- Bütün elçilerin böyle mucize­leri yani elçiliklerini ispat belgeleri olmuştur. Hz. Salih'in devesi, Hz. Musa'nın değneğinin yı­lana dönüşmesi, elini çıkarınca bembeyaz ol­ması, Hz. İsa'nın çamurdan kuş heykeli yapıp üflemesiyle gerçek bir kuş haline gelmesi, ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör ve alaca hastalığına tutulmuş kişileri Allah'ın izniyle iyileştirmesi birer mucize, el­çiliğin birer belgesidir. Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanlık ne ölçüde ilerleme gös­terirse göstersin, kayadan deve çıkarmak, değneği gerçek bir yılana çe­virmek, ölüleri diriltmek veya birkaç kişilik yiye­cekle bin kişiyi doyurmak müm­kün olmaz. Ama bunlar zamanımız insanı için bir belge olma özelliği taşımazlar.

Mesela Hz. Salih aleyhisselâmın kavmi, ora­daki büyükçe bir kayadan[156] dişi bir deve çıkar­masını isteyince Allah Teâlâ, Salih aleyhisselâma şöyle buyurmuştu:

"Onların gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için dişi deveyi gönderiyoruz. Onları izle ve sabırlı ol. Onlara bildir ki, su aralarında pay edilmiştir. Sırası gelen onun başında bulunsun." (Kamer 54/27-28)

Suyu bir gün deve, bir gün de şehir halkı içi­yor, ertesi günün suyunu da o günden alıyor­lardı. Devenin nöbetinde halk onun sütünü alı­yordu[157].

Konuyla ilgili âyetlerden bir kısmı şöyledir:

"Semud'a  da elçi olarak  soydaşları Salih'i gön­derdik.  Dedi ki: "Ey ulusum!  Allah'a kulluk  edin, si­zin ondan başka  tanrınız yoktur.  Bakın, size Rabbinizden  açık bir belge  geldi: İşte Allah'ın bu dişi devesi size bir  mucizedir. Bırakın onu da Allah'ın toprağında  otlasın; ona bir  kötülük dokun­durmayın, yoksa  sizi can ya­kıcı azap çarpar.

Düşünsenize, hani  sizi Allah,  Ad'dan sonra onun  yerine getirmişti. Sizi  bu yere yerleştirdi.  Buranın düzlüklerine köşkler kuruyor,  dağlarını oyup  evler yapıyorsunuz. Evet, Allah'ın nimet­le­rini düşünün de taşkınlık yaparak ortalığı ka­rıştır­mayın.

Ulusunun büyüklük taslayan ileri gelenleri, zayıf görülenlere, onlardan iman edenlere dedi­ler ki, "Siz Salih'in, gerçekten  Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu mu biliyorsunuz?" Onlar şöyle cevap verdiler: "Doğrusu onunla gönderilen ne ise  biz  ona inanıyoruz"

"Büyüklük taslayanlar, "İşte biz de sizin inan­dığınız şeyi tanımıyoruz" dediler.

Sonra o dişi devenin ayağını kesip devirdi­ler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar ve dediler ki; "Ey Salih, eğer sen  elçilerden isen  haydi, tehdit ettiğin şeyi başımıza getir de gö­relim." 

Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve olduk­ları yerde diz üstü çöküverip öldüler.

Bunun üzerine Salih onlardan ayrıldı ve "Ey ulusum! And olsun ki ben size Rabb’imin sö­zünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi."  (Araf 7/73-79)

Hz. Salih'in devesi sağ kaldığı sürece ona karşı çıkanların başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kayadan çıkmış mucize deve, onun  elçiliğini belgeliyordu. Ama deve kesilince Hz. Salih, tayin belgesi yakılmış büyükelçi gibi oldu. Ya yeni bir belge getirecekti ya da oradan ayrıla­caktı. Cenabı Hak yeni bir mucize vermedi, Hz. Salih'i oradan ayırdı ve inanmayanları yok etti.

MÜRİT- Deve ölünce mucize olmaktan çıktı mı?

BAYINDIR- Ölmüş bir deveyi artık kim Hz. Salih'in mucizesi sayar?

b- Hz. Muhammed'in mucizesi

MÜRİT-  Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği mucizeler de bugün yoktur. Şimdi o da tayin belgesi yakılmış bü­yükelçi gibi mi oldu yani?

BAYINDIR-  Hayır, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin mucizesine hiçbir şey olmadı. Onun asıl mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an, kı­yâmete kadar bozulmadan kalacaktır. Onu koru­mayı Allah Teâlâ bizzat üstlendiği için Hz. Muhammed ölmüş olsa da elçiliği devam etmek­tedir. Çünkü Allah onu son elçisi yapmış ve in­san­lardan istediği her şeyi onun aracılığı ile bil­dirmiştir. Artık Allah'ın insanlardan yeni bir isteği olmaya­caktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım. Size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a rıza gösterdim." (Maide 5/3)

MÜRİT- Hz. Muhammed öldüğüne göre onun görevini kim yürütüyor?

BAYINDIR- Elçiler Allah'tan vahiy alır, Allah'ın izniyle mucize gösterir ve aldıkları vahyi tebliğ ederler. Kur'an, hem Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin Allah'tan aldığı vahiyleri en gü­venilir biçimde koruyan bir kitap, hem de onun mucizesidir. Artık vahiy alma işi bitmiştir. Kur'an, mucize olarak elimizde durmaktadır. Onun yapa­madığı tek görev tebliğdir. Neyin tebliğ edileceği de açık ve net olarak bellidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey Elçi! Rabbinden sana ne indirilmişse onu tebliğ et, eğer bunu yapmazsan ona elçilik yapmamış olursun" (Maide 5/67)

Ona indirilen Kitap elimizde olduğuna göre her mümin tebliğ görevini sür­dürebilir. 

c- Her mümin Allah'ın Elçisi'ne varistir

MÜRİT- Her mümin bunu nasıl yapar?

BAYINDIR- Her mümin, Kur'an'a göre ya­şama ve onu insanlara anlatma görevini ya­pabilir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Alimler,  elçilerin varisleridir.” buyur­muştur[158].

MÜRİT- Herkes alim olamaz ki.

BAYINDIR- Herkes bildiği konunun alimi, bil­mediği konunun öğrencisidir. Kur'an'dan bir tek mese­leyi iyi bilen bir mümin o meselenin alimi olur. Onu tebliğ ederse o ölçüde Hz. Muhammed'e varis olur. Bilmediği meselelerin de öğrencisi olur. Bu durum ölene kadar sürer.

Bu hadis-i şerife dayanarak tebliğ görevini ilim adamlarına bırakıp kenara çekilmek olmaz.

MÜRİT- Şeyhler peygamber varisi olamazlar mı?

BAYINDIR- Neden olamasınlar? Kur'an'a aykırı itikadı olmayan şeyhler de bu kapsama girebilirler.

Varis, kendine miras bırakan kişiyi temsil eder ve temsil gücüne göre mirasından pay alır. Babanın, annenin, erkek ve kız evlatların, eşin ve kardeşlerin paylarının farklı olması bun­dandır.

Elçilik ne bir miras malıdır, ne de babadan oğula geçen bir saltanattır. Hz. Muhammed'in  elçi­liği kı­yamete kadar süreceği için onun, Kur'an'ı tebliğ konusunda temsil edilmesine ihtiyaç vardır. İşte her mümin, Kur'an'ı tebliğdeki payına göre Hz. Muhammed'e varis olur. Ama asırlardır bu görev ihmal edilmiş­tir.

MÜRİT- Kim ihmal etmiştir? Kur'an'ın yazıl­ması, okunması, ezberlenmesi ve nesilden nesile intikali konusunda nasıl bir ihmal var­dır? Bugün Kur'an'a en büyük hizmeti o be­ğenmediğin tarikat­lar yapı­yor. Onlara bağlı kurslarda her yıl binlerce hafız yetişiyor ve onun birkaç katı insan Kur'an oku­masını öğre­niyor.

BAYINDIR- Doğru, binlerce Kur'an Kursu'ndan her yıl on binlerce kişi Kur'an öğreniyor. Bunları kü­çümsemiyorum. Bir Müslüman  Kur'an'dan ne kadar çok şey bilirse değeri o ka­dar artar. Nitekim Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Uhud şehit­lerini ikişer üçer kabirlere koyarken "Bunlardan hangisi Kur'an'dan daha çok pay al­mıştır?" diye so­rardı. Onlardan kime işaret ederlerse onu la­hitte ön tarafa alırdı[159].

Peki ya bizler? Biz Kur'an'dan ne ka­dar pay alıyoruz? Asıl bunun cevabını vermek gere­kir.

MÜRİT- Kursa gidenlerden bir kısmı Kur'an'dan birkaç sure biliyor. Kimileri tamamını ezberliyor, çoğunluk da Kur'an'ı yüzünden okuyabiliyor.

BAYINDIR-  "Kur'an’dan payımız ne kadardır?" der­ken Kur'an'dan neleri kavradığımızı ve bu­nun ne kadarını insanlara anlattığımızı soruyorum.

MÜRİT- O konudaki ihmalimizi kabul edebi­liriz.

BAYINDIR-  Hele şükür, bir şey kabul etti­rebil­dim. Ama en önemli şeyi kabul etmiş oldunuz.

Çocuğunu Kur'an öğrenmeye gönderenler on­dan, arada sırada geçmişlerinin ruhuna Yasin ve Tebâreke surelerini okumasını, yılda bir kere de ölmüşleri için hatim indirmesini bekliyorlar.

Hocaların üzerinde en çok durdukları husus ise harflerin düzgün çıkarılması, Kur'an'ın yanlışsız ezberlenmesi ve tecvit kaidelerine uygun olarak okunmasıdır. Bunlar çok önem­lidir ama iş burada bırakılmaktadır. Halbuki bu, işin başıdır. Ama daha işin başında nefesler kesilmektedir. Yani Kur'an, manasını kavramak  için öğrenilmemekte­dir.

d- Zikir

MÜRİT- Öğrencilere Arapça, Fıkıh, Tefsir, Hadis ve Kelâm gibi ilimler de okutu­luyor. Bu ilimler eski­den medreselerde daha geniş okutu­lurdu. Bunların ana kay­nağı Kur'an değil midir?

BAYINDIR- Bakın, Kur'an'ın bir adı da Zikir'dir. Ayette şöyle buyurulmuştur:

"İşte o Zikr'i biz indirdik, ne olursa olsun onu koruyacak olan da biziz." (Hicr 15/9)

Zikir, bir bilginin hafızaya yerleştirilip kullanıl­maya hazır hale getirilmesidir. Bir şeyin insanın içine veya diline gelmesine  de zikir denir[160].

Tevrat, Zebur, İncil ve  elçilere verilmiş öğütle­rin, emir ve yasakların ortak adı da Zikirdir[161].  Kur'an bütün  elçilerin Zikir'lerini içerir. Onun korun­ması bütün ilahi kitapların korun­ması demektir. Dolayısıyla Kur'an'ı kavrayan, bütün ilahi kitapları doğru olarak kavramış olur.

MÜRİT- Bir şeyi hafızaya yerleştirmek, kalbe ve dile getirmek zikir ise bunu her Müslüman ya­pıyor. Her Müslüman, ezberlediği Kur'an'ı, zaten  hafızasında tutuyor ve gerektiğinde okuyor.

BAYINDIR- Bir şey hafızaya ya manası kav­ranarak yerleştirilir ya da kavran­madan yerleştirilir. Manası kavranmadan hafı­zaya yerleşen şeye ve onu  ifade etmeğe zikir değil, ezberleme ve ezber­den okuma denir.

Zikir, bir marifeti[162], yani bir bilgiyi kullanıma hazır tutacak şekilde hafızaya yerleştirmek ol­du­ğundan burada bilgi öne çıkmaktadır. Bilgi, bilinen şeydir. Ezberlenen şey bilgi değildir. Kaldı ki, burada marifet kelimesi kullanılmıştır. Marifet, bir şeyi olduğu gibi kavramak anlamına gelir[163].

 Zikir kökünden gelen tezekkür, müzâkere ve elh-i zikir kelimeleri de konu­nun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Tezekkür, bir şeyi hatırlamak veya başka­sına hatırlatmak demektir.

"O sakınanlar var ya, işte onlara şeytandan bir esinti gelince tezekkürde bulunurlar. Bakarsınız ki, gerçeği görmüşlerdir." (Araf 7/201)

Buradaki tezekkürü Allah'ın âyetlerini hatır­lama ve üzerinde düşünme diye anlamak  ge­rekir.

Müzakere, bir konuyu karşılıklı görüşmek an­lamına gelir. Türkçe’mizde de kullanılır.

Ehl-i zikir, bir bilgiyi kafasına yerleştirmiş ve kullanıma hazır vaziyette tutan kimselere, ilim adamlarına denir. Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Senden önce elçi olarak görevlendirdikleri­miz, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden baş­kası de­ğildir. Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun." (Enbiya 21/7)

Bu ayetteki ehl-i zikir, ehl-i kitap bilginleridir.

Kur'an'ın Zikir olması, yaşamak için kafaya yerleştirilen ve kendisiyle insanlara öğüt verilen bir kitap olmasından dolayıdır. Şu âyetler bu hususu ortaya koymaktadır:

"Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerini  kötü duruma düşürdükleri zaman hemen Allah'ı zikrederler (yani  Allah'ın o konudaki emrini hatır­lar­lar) ve günahlarının bağışlanmasını isterler." (Al-i İmran 3/135)

"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçü­sün.

Sen onların tepesine dikilecek değilsin."  (Ğaşiye 88/21-22)

e- Medrese eğitimi

MÜRİT- Medreselerin kapanması, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlerin ye­teri ka­dar öğrenile­memesi ve Arapça öğre­niminin zayıfla­ması bizi bu hallere dü­şürdü.

BAYINDIR- Medrese, asırlardan beri Arap dili ve edebiyatı okuluna dönüşmüş, fıkıh, tefsir ve kelâm gibi dersler birer Arapça metin anlayışı ile okutulmuştur. Kur'an Arapça olduğu için Arapça’nın önemi tartışılmaz ama medresenin varlık sebebi sırf bu olmadığından o, bir dil oku­luna dönüştüğü gün kapanmıştır.

Dini ilimleri bu şekilde okuyan, onları Kur'an ve ha­yat gerçekleri etrafında değer­lendirme yete­neği kazanamaz ve hayattan kop­ar. Bu insanlar bir de, fıkıh, tefsir, kelâm ve diğer ilimlerin alimi sayıldıkları için ne büyük sı­kıntılara sebep olduklarını tahmin etmek zor olmaz.

İslam, kişinin doğuştan taşıdığı özellik­lere yani fıtrata tam uyum gösterir. Bu uyum kişi ile tabiat arasında da vardır. Sosyal hayat, buna göre şekillenmeli­dir. Ama insanlar fıt­rata uymayan alışkanlıklar edinebilir ve tabiatı bozucu çalışmalar yapabilirler. Bunları, arzuları peşinde koşanlarla, şartlanmış kişiler yapar. Onlar uzun vadede kendilerini sıkın­tıya soktukları gibi yakın ve uzak çevrele­rini de sıkıntıya sokarlar. İşte İslam, fıtrata aykırı tavırları ortadan kaldırarak insanları mutlu etmek için gelmiştir.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi bizim için yaratılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Denizi size boyun eğdiren Allah'tır. Bu, içinde gemilerin buyru­ğuyla akıp gitmesi ve onun bol ver­gisin­den payınızı aramanız içindir. Belki şük­re­dersiniz.

"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini size boyun eğdiren odur. İşte bunda, dü­şünenler takımı için esaslı dersler vardır."  (Câsiye 45/12-13)

Yerde ne varsa hepsini sizin için ya­ratmış olan odur. Sonra göğe yönelmiş ve onları yedi gök olarak düzenlemiştir. O her şeyi bilir. (Bakara 2/29)

İlmî çalışmalar, bizim için yaratılan şeylerden daha çok yararlanmak amacıyla yapılmalıdır. Çalışma Kur'an eksenli olursa, hem araştırmacının ufku açılır, hem de dengeler korunur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O zalimlik edenler aslında, bilgisizce kendi arzularına uymuşlardır. Allah’ın yol­dan çıkmış saydığını kim yola getirebilir? Bu gibilerin yar­dımcıları da yoktur.

Sen yüzünü dosdoğru bu dine çevir, Allah’ın fıtratına ki, Allah insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerine ge­çecek bir şey yoktur. İşte doğru din bu dindir. Ancak, insanların pek çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/29-30)

İslam, fıtrat dini, Kur'an da fıtrat kitabı ol­duğu için onda her konu ile ilgili temel bilgiler vardır. İşte medrese, bütün ilim dalları ile yakın ilgi kurarak Kur'an üzerinde yoğun­laşmalı, maddi ve manevi her konuda kal­kınmanın ana direğini oluşturmalıydı.

Fıkıh, kelam ve diğer dini bilgiler, bu çalışmanın bir bölümü olabilirdi. Çünkü bunlarla doğru­dan ilgili ayetler en fazla 500 ka­dardır. Bu ayetlerde dahi diğer ilim dallarını yakından ilgilendiren hükümler vardır. Medreseler bu ayetlerle de ilgilenmediği için Kur'an'ın hayatla ilgisi tamamen kesilmiştir.

Kur'an, fıtrat kitabı olduğundan her insanı ilgilendirir. Herkes orada kendini bulur. Her insan, kendi bilgi, beceri ve tecrübeleri ışığında Kur'an'ı anlamaya çalışmalıdır. Medrese bu konuda çok önemli bir rol üstlenebilirdi. Ama öyle olmadı. Bu gün de bu noktadan çok uzağız.

Tabii ilimler, fıtratı anlamaya ve tabiattan daha çok yararlanmaya yönelik çalışma­lardan oluşur. Kur'an da fıtrat da değişmez. Ne Kur'an'ın yerine geçecek bir kitap, ne de Allah'ın yarattığının yerini tutacak bir şey vardır. Bu ikisi arasında bir ça­tışma da olamaz. Eğer bir çatışma gözüküyorsa, mutlaka yanlış anlama vardır. Kur'an ilimlerinde uzman olan kişiler, ilgili bilim dalının uzmanlarıyla bir araya gelerek bu yanlış anlamayı gidermeye çalışmalıdırlar. Tabii ilimlerle Kur'an ilişkisine bu şekilde yaklaşmak ge­rekir.

Sosyal hayat ile Kur'an arasında da çatışma olmamalıdır. Eğer bir çatışma gö­züküyorsa, aynı yöntemle, duygusallıktan uzak olarak konuyu ele alıp çözmelidir. Sosyal bilimlerle Kur'an ilişkisine de bu açıdan yaklaşmak gerekir.

Konulara bu şekilde yaklaşan din bilgini evrensel ölçülerde dü­şünen ve evrensel çözümler getiren bir kişilik ka­zanır. Çalışmalarında tabii ilimlerden de sosyal ilimlerden de yararlanır. O zaman hem Kur'an hem de bu ilimler doğru anlaşılır. Bilimsel çalışmalar büyük ivme kazanır. Çevre kirliliğine, istismara ve sömürüye yol açmadan yeni gelişmeler sağlanabilir.

İnsanlar Hz. Adem'in ve Havva'nın to­runlarıdır. Onlar, dünyaya cennetten gel­mişlerdir. İnsanın ana vatanı cennettir. O, bu dünyada misafirdir. Dünyaya ait bir vücudu ve tatmin olmaz bir ruhu vardır. Onunkisi, çok zengin olan ve iyi hizmet alan bir kişinin, sıradan bir otelde misafir kalmasına benzer. Oraya hiç bir şey getirmemiş, giydiği elbiseler dahi otelden verilmiştir. Hiçbir şey onu tatmin etmeyeceği için o, otele, otel de ona sıkıntı ve­rir. Aslında o, burada büyük bir imtihandan geçmektedir. Başarırsa özlediği saltanata kavuşacaktır.

İnsanda cennete ait, sonsuz zenginlik, sonsuz güzellik, sonsuz yaşama, prob­lemsiz hayat gibi arzular vardır. Onun ruhu hep bunları ister. Dünya toprağından ya­ratılmış vücudu da tıpkı di­ğer canlılar gibi yeme, içime, üreme ihtiyacı duyar.

Bu karmaşık yapı içinde o, çevresini bozabileceği gibi daha da güzelleştirebilir. İnsanın olmadığı yerde çevre bozulması da ol­maz. Canlı türlerinden hangisi yok edilse tabiatın dengesi bozulur. Ama insan türü yok olsa, bozulmuş dengeler düzelir. Bu da insanın dünyada misafir olduğunu gösterir. Çünkü onun varlığı bu dünya açısından, ne vazgeçilmezdir, ne de bu dünya onun arzularını tatmin için yeterlidir.

O, bunu bilmeli, fıtrata uygun yaşa­yarak rahat etmeli, kimseye sıkıntı verme­melidir. Ayrıca büyük imtihanı kazanarak sonsuz arzularını tatmin edeceği cen­nete kavuşmanın yollarını aramalıdır.

İlmi çalışmalar Kur'an eksenli olunca insanları bu yönde eğitmek kolaylaşır. Fakat medreseler, ne dini ilimlerde ne de diğer ilimlerde üstüne düşeni yapmadığı için kendi kendini kapatmıştır.

MÜRİT- Peygamberimizin söz ve davranışla­rını, yani sünneti nereye koyuyorsun?

BAYINDIR- Buna daha önce değinmiştik. Burada konuya bir başka açıdan yaklaşalım.

Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme Kur'an’ı açıklama görevi verilmiştir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sana bu Zikri (Kur'an’ı) indirdik ki, kendi­lerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın".

Dolayısıyla onun, Allah'ın Elçisi kimliği ile yap­tığı her açıklama ve uygulamanın ilgilendirileceği bir ayet mutlaka vardır. Öyleyse Kur’an ve Sünneti iki ayrı kaynak değil, tek bir kay­nak saymak gerekir. O zaman sünneti doğru anlama yolu açılmış olur.

MÜRİT- Ulemanın görüşü nereye konacak?

BAYINDIR- Bu çerçeve içinde her şey olması gereken yere konacağı için, ulemanın görüşü de kendine ait yere yerleşecektir.

Medrese, fıkıh ve kelâm gibi dersleri birer Arapça metin anlayışı ile okutarak, bunları Kur'an ve ha­yat gerçekleri etrafında değer­lendirmeye imkan vermeyince kaçınılmaz olarak o kitaplardaki sözler kutsallaşmış, Kur'an ve Sünnetin yerine konmuştur. Nitekim, Hanefi alimlerden Ubeydullah b. el- Huseyn el-Kerhî (öl. 340 h./ 951 m.) şöyle demiştir:

"Müctehid üstatlarımızın sözlerine aykırı bulu­nan nasları (yani ayet ve hadisleri) onların ya nesh ya da tercih yollarından biriyle terk ettiklerine hükmedilir. Yani böyle hükmedilerek nas değil, müctehidlerin sözü alınır[164]."

Bu görüşün bugün de destekçileri vardır. Biz öğrenci iken yani 1960'tan 1976'ya kadar, el-Kerhî'ninkine aykırı görüşü olanlara dinden çıkmış gözüyle bakılırdı. Biz o hava içinde yetiştiğimiz için bu noktaya gelmemiz zaman almıştır.

el-Kerhî, görüşüne değer verilen bir alimdir, 11 asır önce ölmüştür. Demek ki, sıkıntı derinler­dedir.

Bu, kabul edilemeyecek bir durumdur. el-Kerhî'nin sözünü ettiği müçtehidler de böyle bir şeyi asla kabul etmezlerdi.

Bir gün Hz. Ömer min­berden şöyle seslen­mişti: “Ey in­san­lar, Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sellemin gö­rüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteriyordu. Bizim gö­rüşü­müz ise sadece zan ve so­rumluluk al­tına gir­mekten ibaret­tir.”

Allah ondan razı olsun, Hz. Ebû Bekir bir ko­nuda Allah’ın kita­bında ve Hz. Muhammed’in sün­ne­tinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre içti­hat yapar ve şöyle derdi: “Bu, benim görüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir. Allah’ın beni bağışlamasını dilerim.”

Hz. Ömer’in bir kâtibi “Bu, Allah’ın ve Ömer’in görüşüdür.” diye yazınca Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin; de ki, bu Ömer’in görü­şü­dür. Eğer doğ­ruysa Allah’tan, yan­lışsa Ömer’­den­dir.”

Hz. Ömer  bir ki­şiyle karşılaşmış ve ne var ne yok, diye sor­muş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler de­mişti. Bunun üzerine Hz. Ömer;

“Ben olsaydım şu şekilde hükme­derdim.” dedi. Adam dedi ki,

“Senin hükmet­mene ne engel var, yetki senin elindedir.” Hz. Ömer dedi ki,

“Senin me­seleni, Allah’ın kita­bına ya da Allah'ın Elçisi'nin hükmüne dayandır­saydım bunu ya­pardım. Ama mese­leni gö­rüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim gö­rü­şüm Ali’nin ve Zeyd’in görüşünü değersiz hale getir­mez[165].” 

Hanefilerin önde gelen alimlerinden Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanife'nin şöyle dedi­ğini nak­letmişlerdir. “Bizim şu ilmimiz bir görüş­tür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha gü­zelini geti­rirse kabul ede­riz.”

Ma’n bin İsa el-Kazzaz demiştir ki, İmam Malik’in şöyle dediğini işit­tim, “Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur, doğruyu buldu­ğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Ki­tap ve sün­nete uygun olanını alın, Kitap ve sünnete uygun olmaya­nını da bırakın[166].”

İmam Malik sık sık şöyle söy­lerdi: “Bizimkisi bir zandan ibaret­tir. Kesin bir kanaate varama­yız[167].”

Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şafiî’­nin gö­rüşü, Malik’in görüşü, Ebu Hanife’nin gö­rüşü, bunların hepsi bana göre birer görüştür ve benim yanımda aynı de­ğerdedir. Delil sadece nakiller (Kitap ve sünnet) dir[168] .”

İlim adamlarının görüşlerini Kur'an ve sünnetten ayrı tutup tartışma yerine bu görüşleri nakleden kitaplar âyet ve hadislerden arındırılmış, ve adeta bir şartlandırma yöntemiyle okutulmuştu. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler Kur'an yerine bu kitapları an­lamanın en yüce gaye haline getirildiği yerler olmuştur.

Sahabeler içinde Kur'an ile ilişkiyi koparır diye hadislerin yazıl­masını dahi hoş karşılamayanlar olmuştur. Subhi Salih’in şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını arzulamış ve bu ko­nuda sahabelere danışmıştı. On­lar da sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe içinde ve istihare yaparak bir ay bek­ledi. Bir sabah kalktığında Yüce Allah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki:

“Sizinle, sünnetten bildiğinizi yazmanız hu­su­sunu görüşmüştüm. Sonra düşündüm, bak­tım ki, sizden önceki ehl-i kitap­tan bir kısım in­sanlar Allah'ın kitabı yanında kitaplar yazmış, onlarla meş­gul olmuş ve Allah'ın kitabını bir kenara bı­rakmışlardır. Vallahi ben Allah'ın kitabını başka bir şeyle hiçbir za­man engellemem.”

Böylece Hz. Ömer hadis yazmayı terk et­mişti[169].

Korkulan olmuş, Allah'ın kitabı ya­nında kitaplar yazılmış, Kur'an ile ilişki kesilmiştir. Bu ilişkinin kesilmesi, zorunlu olarak tabii ve sosyal ilimlerle de ilişkiyi kesmiştir. Çünkü fıtratı ve sosyal hayatı anlamaya zorlayan Kur'an, artık sevap kazanmak için okunan bir metin haline gelmişti. Onu sevap kazanmak için okuyan, kaç  cüz Kur'an okuduğuna ve kaç hatim indirdiğine bakar. Çünkü ne kadar çok okursa o kadar çok sevap kazanacağına inanmıştır. Ondan kaç ayeti anladığına bakmaz. Zira Kur'an, onun anlaması gereken metin değil, okuyarak sevap kazanacağı metin olmuştur.

Bu şartlar altında Kur'an'ın yasakları kolayca çiğnenebilmiştir. Mesela faiz, Kur'an'ın en ağır ya­sak­larındandır. Kur'an bir kenara bırakı­lıp fıkıh kitapları öne alınınca faize kapı açılabil­miş, vakıf müessesesi de buna alet edilmiştir. Bey'ul-ıyne veya muamele-i şer'iyye denen göstermelik bir alış verişin gölgesinde bugünkü banka­lar gibi kredi veren binlerce para vakfı ku­rulmuş­tur. İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi'ndeki sayısız örnekten biri şöyledir:

“Ahmed Naili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl va­deli 2500 kuruş (yani 25 altın) borç almak için vakfa ait Fetâvâyı Ali Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonra ödenmek üzere 1500 ku­ruşa (yani on beş altına) satın ve teslim alır[170].

Böylece 25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın borçlanır. Kitabı da daha sonra vakfa hibe eder.

Kitap ve sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin görüşüne dayananlar, yapılan göster­me­lik alış verişe bakarak bunun câiz, hatta ha­ramdan kaçınmayı sağladığı için sevap olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir[171].

Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulan banka­lardan Emniyet Sandığı'ndaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşru­laştırmak için her gün defalarca satılıp sandığa hibe edilirdi.

Örnek olarak, bir yıl vadeli 100 altın borç alan kişinin ödeyeceği faiz %15 ise, gerekli teminatları verdikten sonra o saati, bedeli bir yıl sonra öden­mek üzere 15 altına satın ve teslim alıyor, sonra bankaya hibe ediyordu. 100 altın ödünçten 15 al­tında saat bedelinden olmak üzere toplam 115 al­tın borcun senetlerini imzalıyor ve 100 altını teslim alıyordu. 15 altın, saat bedeli olduğundan faiz sayılmıyordu.

Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin ya­nında yüce İslam dininin hafife alınmasına da se­bep olmuştur.

Halbuki ıyne denen bu göstermelik alış ve­rişle ilgili olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

“Iyne alış verişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarı­lır, tarımla ye­tinir, cihadı terk ederseniz tekrar dininize dönün­ceye kadar Al­lah (cc) sizi zillet altında bulundu­rur.[172]”

Eğer Kur'an'a bakılsaydı, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile bu göstermelik satış arasında kolayca bağ kurulabilirdi[173].

Kaynak kitaplar, yüzlerce kişi tara­fın­dan çoğaltılarak bize ulaştırıldığından bazı görüşlerin, onlara, sonradan sokulmuş olma ihtimali vardır. Mesela faize kılıf uydurma ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvây-ı Kadîhan vermektedir. Ama bu bilgiler o kitaba sonradan eklenmiş olabilir. Çünkü kitap, bu görüşün Ebu Yusuf’a ait olduğunu yazıyor. Halbuki, Ebu Yusuf (öl. 183 h.) ile Kadîhân (öl. 592 h)  arasında  400 seneden fazla bir süre vardır. Elimizde bulunan bu devre ait kaynaklarda bu hu­susun Ha­nefî mezhebinde caiz görülmediği ifade edildi­ğine göre büyük bir ihti­malle Kadîhan da aynı şeyi yazmış ama kötü niyetli biri, ki­taba bu ilaveleri yapmış olabilir.

Ayrıca bir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun hata edebilir. Öy­leyse yapıla­cak tek şey, Kur'an'a göre sorumlu olacağımız dü­şün­ce­sini zihinlere kazımak ve hayatımızı Kur'an'a göre, baştan aşağı  gözden geçirmektir. Yoksa ahirette şöyle bir durumla karşıla­şabiliriz: 

“O gün yanlış davranışlara batmış kişi iki elini ısırır da der ki; “ Ah keşke ben de o  elçi ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım.

Ah!!.. yazık oldu bana, keşke falancayı dost edinmeseydim.

Gerçekten de beni Kur'an'dan saptırmış. Hem de o bana kadar gel­mişken. İşte şeytan insanı böyle yüzüstü bırakır.

Elçi diyecektir ki, “Ya Rabbi, doğrusu be­nim kavmim bu Kur'an'ı kendi­lerinden uzak tuttu­lar.” (Furkân 25/27,28,29,30)

MÜRİT- Bunca şeyden sonra ne yapılma­sını önerirsiniz?

BAYINDIR- Bir metot de­ğişikliği gerekir. Bir konuyu araştı­rırken, önce Kur'an'a bakmalı ve sünnetten onu açıklayan şeyler bulmalı; sonra insanların örflerini ve ihtiyaçları dikkate alarak konuyu anlamaya ve bir sonuca varmaya çalışmalıdır. Müçtehitlerin görüşleri, bu aşamadan sonra okunup onlardan da yararlanılabilir. Öğrenciye dini ilimleri öğretirken de böyle bir metot izlenirse onlar da ufku açık kişiler olarak yetişirler.

Halka dinlerini anlatırken de bu sıra gözetil­melidir. Mesela orucu bozan şeyler anlatılacaksa önce ilgili âyet, sonra onu açıklayan hadisler okunmalıdır. Mezheplerin görüşlerini bundan sonra okumalı ki, müslüman yaptığı ibadeti daha şuurlu olarak yapsın. Eğer böyle bir alışkanlık kazanırsak bu bizi Kur'an'a bağ­lar ve hurafelerden uzak, canlı bir dini hayat yaşama imkanı yakalarız. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve ondan inen gerçeğe içten bağ­lanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine ki­tap verilen­ler gibi olmasınlar; üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; on­lardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)

SONUÇ

Son olarak şunun bilinmesini isterim ki, be­nim karşı çıktı­ğım sadece Kur’an'a açıkça aykırı olan sözler ve davra­nış­lardır. Bu davranışlar hangi ad al­tında yapılırsa yapılsın, bunlara karşı çıkmak her Müslü­mana farzdır. Hz. Muhammed'in yolunda gitmenin gereği budur.

Bir hocanın etrafında toplanıp bir grup oluştur­mak, Kur­‘an ve sün­nete uygun olarak İslam'ı ya­şamak sa­dece takdir edi­lecek bir davranış­tır.

Tutar da o hocaya ma­nevi ma­kamlar tanır, onu Allah ile kendi aranızda vesile ve vasıta kılar, insanları ona bağlanmaya ça­ğırırsanız işte bunu kabul etmek mümkün ol­maz.

Her türlü aşırılıktan uzak olarak Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin gösterdiği gibi yaşa­malı, dün­yamızı ve ahiretimizi tehlikeye sok­mama­lıyız.

Bu tartışmalarda Allah rızasından başka bir gaye düşünülmemiştir. İnsan olduğumuz için hata yapmış olabiliriz. Allah rızası için sizden talebimiz şudur: Gördüğünüz hataları lütfen Kur'an ve sünnet ışı­ğında tenkit edin ve doğrunun ortaya çıka­rılma­sına, İslam aleminin, düşülen bu bataklık­tan sağ salim çıkmasına yardımcı olun.

Hidayet elinde olan Rabb’imizden, bizi Kur'an'a döndürmesini niyaz ederiz.

 

Başarı Allah'tandır.


AYETLER İNDEXİ


A

Abese 80/34-37; 131

Ahqâf 46/4-5; 42, 44

Ahqâf 46/5; 17, 20, 48, 60

Ahzâb 33/45-46; 114

Al-i İmrân 3/55; 49

Al-i İmrân 3/79; 142

Al-i İmran 3/135; 182

Al-i İmrân 3/144; 37

Al-i İmran 3/164; 172

Al-i İmran 3/179; 98

Al-i İmran 3/28; 30

Al-i İmrân3/123-126; 75

A’raf 7/16-18; 127

Araf 7/27; 30

Araf 7/30; 30, 133

Araf 7/55; 35

Araf 7/73-79; 174

Araf 7/143; 151

Araf 7/165-166; 70

Araf 7/187; 89

Araf 7/188; 24, 83, 87

Araf 7/194-197; 41

Araf 7/201; 181

B

Bakara 2/2-4; 29

Bakara 2/21; 148

Bakara 2/29; 183

Bakara 2/31-33; 71

Bakara 2/154; 75

Bakara 2/255; 83

Bakara 2/257; 30

Bakara 2/259; 51

 

C

Câsiye 45/12-13; 80, 183

Cin 72/20; 150

Cin 72/21-23; 81, 109

Cin 72/26-27; 98

E

En'am 6/35; 81

En'am 6/44; 108

En'am 6/48; 85, 102

En'am 6/50; 87

En’am 6/51; 131

En'am 6/60; 49

En'am 6/63-64; 44


En'am 6/71; 65

En’am 6/82; 64, 105

En'am 6/107; 86

Enbiya 21/7; 181

Enbiya 21/28; 131

Enbiya 21/34; 38

Enfal 8/12; 76

Enfal 8/20-21; 169

Enfal 8/29; 119

Enfal 8/67-68; 122

Enfal 8/9-10; 107

 

F

Fatır 35/13-14; 64

Fatır 35/22; 16, 21, 40

Fatır 35/31-32; 31

Fetih 48/29; 164

Furkân 25/27,28,29,30; 193

Ğ

Ğaşiye 88/21-22; 86, 182

 

H

Hacc 22/52; 99, 128

Hacc 22/62; 63

Hacc 22/71; 46

Hadîd 57/16; 194

Hadîd 57/28; 119

Hicr 15/2; 126

Hicr 15/9; 180

Hicr 15/99; 107

Hucurât 49/13; 105

Hud 11/12; 86

Hud 11/101-102; 73

Hud 11/116-117; 74

 

İ

İbrahim 14/4; 85

İsrâ 17/56-57; 33

İsra 17/70; 104

İsra 17/73-75; 145

İsra 17/111; 83

 

K

Kaf 50/16; 26

Kaf 50/20-26; 117

Kaf, 50/22; 117

Kamer 54/17, 22, 32 ve 40; 169

Kamer 54/27-28; 174

Kasas 28/7; 100

Kasas 28/56; 86

Kasas 28/87-88; 74

Kehf 18/19; 50


Kehf 18/65; 111, 117

Kehf 18/78-82; 115

 

L

Lokman 31/34; 88

 

M

Maide 5/3; 176

Maide 5/4; 163

Mâide 5/49,50; 170

Maide 5/54-56; 164

Maide 5/67; 84, 102, 176

Mâide 5/117; 16, 49

Meryem 19/81-82; 41

Muhammed 47/24; 168

Müddessir 74/18-25; 125

Mümin 40/78; 82

Münafikûn 63/4; 87

 

N

Nahl 16/19-21; 38

Nahl 16/35; 84, 102

Nahl 16/63; 30

Nahl 16/64; 85

Nahl 16/68-69; 100

Naziât 79/23-24; 147

Naziat 79/42-45;  89

Neml 27/62; 32, 151

Nisa 4/48; 144

Nisa 4/64; 26

Nisa 4/79; 83, 84

Nisa 4/80; 170

Nisa 4/119; 29

Nûn 68/48-52; 56

Nur 24/47-50; 3

R

Ra'd 13/11; 57

Rum 30/29-30; 183

S

Sebe 34/28; 85

Sebe 34/22,23; 130

Ş

Şems 91/8-10; 123

Şura 42/48; 85

Şura 42/52; 86

 

T

Taha 20/121; 72

Talâq 65/2-3; 106

Tevbe 9/72; 11, 130

Tevbe 9/110; 126

Tevbe 9/101; 87, 94


Tevbe 9/115; 108

Tevbe 9/119; 138

Tur 52/29-34; 55

 

Y

Yasin36/1-4; 55

Yasin 36/51-52; 50

Yasin 36/74-75; 41

Yunus 10/100; 130, 168

Yunus 10/31-32; 39, 45

Yunus 10/62-63; 29

Yunus 10/62-64; 106

Yunus 10/66; 43

Yusuf 12/4-6; 96

Yusuf 12/24; 136

Yusuf 12/84; 138

Yusuf 12/96; 97

 

Z

Zuhruf 43/36 37; 109, 133

Zümer 39/3; 134, 140

Zümer 39/30; 38

Zümer 39/42; 15, 38

Zümer 39/64-65; 146

Zümer 39/64-67; 144


KARMA İNDEKS


A

Abdulaziz ed-Debbağ 88

Abdulhamid (II) 58

Abdullah b. Abbas 37

Abdullah b. Mes'ud  76

Abdülkadir Geylânî 32,78

Aclûnî 14

Adem aleyhisselam 71

Ahmed Naim 158

Akîl 121

Ali Haydar Efendi 61

Ali radiyellahu anh 121

Âli ruhlar 82

Allah dostu 29

Allah'ın dunu 18

Allah'ın gücü 44

Ankara Büyükelçisi 172

aracılık 27

Arafat 33

Arap dili ve edebiyatı okulu 182

Ashab-ı Kehf 50

ateist 19

avukat 131

 

B

basar 40

baskı 87

bedel 80

Bedir Savaşı  46, 75, 107

berzah ale­mi  47

beş çeşit hayat 47

beyân 84

bey'ul-ıyne 191

Birinci Dünya Savaşı 54, 59

Bünyamin 138

bürha­n 137

C - Ç

Cabir b. Abdullah 172

Cebrail 99, 100

Celal YILDIRIM 90

cennet 71

Cihada Davet Beyannamesi 61

Cin 43

Cumartesi yasağı 69, 193

çamurdan kuş heykeli 173

D

dağda tecelli 151

Davûd aleyhisselam 68

dua  18, 150

E

Ebû Bekir 37, 120, 135

Ebu Cehil 76, 125, 155


Ebû Davud el-Mâzinî  76

Ebu Hanife 165

Ebu Hureyre 110

Ebu Yusuf 165, 193

Ehl-i Sünnet Akaidi 93

Ehl-i zikir 181

elbise 155

elçilik 85, 89

el-Erbaîn 14

el-İbrîz 90, 91

Emniyet Sandığı 192

En'am suresi 99

Enes b. Malik 99

Enver Paşa 61

Eş‘ârî 163

evliya 27

evtâd 78

Eyle 68

F

faiz 191

fenafil­lah 28

feraset 118

Fetâvâyı Ali Efendi 191

Fetvây-ı Kadîhan 193

fıtrat 182

G

gayb-ı mutlak 88

genç hiz­metçi 112

giyim kuşam 155

gavs 78

Gavs-ı a’zam 78

gayb 88

gayb erenleri 79

gaybı bilme 87, 97

H

habis ve şerir ruhlar 82

hadis 158, 189

hadis-i kudsî 120

Halid-i Bağdâdî 135

Hamza 47, 48

Hanbelî mezhebi 159

Hanefî mezhebi 160, 163

Hasan Basri ÇANTAY 17, 90

Hayat 36

Hendek Savaşı 172

heykel 139

Hıristiyan 64

Hızır 48,  112

himmet 33

hipnoz 22

hoca 156

hurafe 59, 67

I - İ

ıyne 192

ibadet 18, 140, 143, 146

İbn Abbas 45

İbn Eb’il-İzz 34


İbn-i Hacer 13

İbn-i Kemâl 14, 53

İbrahim aleyhisselam 101

İçini okumak 91

İçtihat 165

İdris 48

İhramlı 52

iki kap dolusu ilim 111

İlham 116, 122

ilim 20, 39

ilm-i bâtın 110

İlm-i ledün 110

İlyas 48

İmam Malik 162

imâmân 77

imam-ı yemîn 77

imam-ı yesâr 77

İncil 180

İrade 40

İsa aleyhisselam 16, 17, 48, 49, 64, 101, 103

İshak aleyhisselam 101

İsmail aleyhisselam 101

İsrailoğulları 111

İstanbul 35

istiâne 26, 149

İstidrâc 107

is­tiğfar 25

 

istim­dâd 26

İsyankarlığı ilham 123

J

Japonya 58

K

Kabe 45

kabir azabı 50

Kabir hayatı 49- 50

Kabirden şifa 19

kâinatta tasarruf 78

kalpten geçen­i bilme 88

kerâmet 104

keşf ma fil-kulûb 91

keşf-i zamâir 91

Keşf'ül-Hafâ 14

keşif  48, 116

Keşşaf 136

kırklar 78

Kıyâmet 49

koruma görevi 85

kölelik 144

köpek 159

kudret 40

Kudüs 101

kulluk 145

kurb-ı ne­vâfil hadisi 92

Kureyş 125

Kurtubî 76


kutup 78

L

lebbeyk 45

Lut aleyhisselam 101

M

maâl fâ­rık 152

Makâm-ı Mahmud 97

Mâlikî 163

Mâlikî mezhebi 162

malum olmak 91

Mao 108

Matta İncil 65

Maturîdî 163

maymun 69

Meclis-i Ali-i İlmî 62

Medine-i Münevvere 97

Medrese 182

Mehmed Zahid KOTKU 93

melek 76

Melekût alemi 91

Meryem 101

Mevlâ 28

Mezhep 163

Mısır 138

Misal alemi 91

muamele-i şer'iyye 191

mucize 103, 171

Muhammed 165

Muhammed HAMİDULLAH 157

Musâ aleyhisselam 100,111, 114, 151

musahhar kılma 80

Mutezile Mezhebi 137­

mutlak gayb 94

müjdeleme ve uyarma 85

müride 97

müşrik 46

mütevâtir hadis 158

müzakere 180

N

nefsi emmare 28

nefs-i mül­heme 128

nukabâ 78

nücebâ 78

O-Ö

Osman b. Maz'ûn 132

Osmanlı Devleti 59

öğret­men 156

ölü­den yardım 13

ölüm 50

Ömer 38, 121, 188

P-R

para vakfı 191

Peygambere varis olma 101

put 45, 149

Rab 147

rabıta 134

resme bak­mak 139

resul 84

revâsî 78

rical'ül-gayb 78

Risale-i Halidiye 135

Rufaî ve Kadirî tarikatları 21

ruhaniyet 21, 136

ruhlardan istimdâd 44

ruhlarının vasıta sayılması 26

S

saat bedeli 192

sadaka-i câriye 20

Salih aleyhisselam 103

salih evlat 20

Salih TUĞ 157

Salih'in devesi 175

Sem' 39

seyr fillah 28

Subhi Salih 190

Sultan Reşat 60

sura üflenmesi 49

Ş

Şafiî Mezhebi 159, 163

şefaat 23, 34, 129

şehit 48, 75

şeyh 141, 151

şeyhülislam 61

Şeytan 71, 127

Şirk 18, 146

T

tabii ilimler 184

takvâ 126

takva ehli 29

tarikat 59

tasarruf 14-15, 89

tasavvuf 11

tebliğ 84

tecelli 151

telepati 91

tevatür 48

tevbe 25

tevessül 22, 24

Tevrat 180

tezekkür 181

Tuzla 35

U-Ü

Ubeydullah el-Ahrâr 138

Uhud Sava­şı 65

uyku 50

Übeyy b. Ka’b 111

üçler 77

Ümmü'l-Alâ 132

üniforma 155

 

V

Vahşî 36

Veda Haccı 52

vekil 86

veli 28, 30

Velid b. Muğîre 124

vesile 23

vücuda şiş batırma 21

Y

Yahudi 68

Yahya aleyhisselam 101

Yakub aleyhis­selâm 95, 101, 137

yedi­ler 77

Yı­lan mucizesi 173

yola getirme 86

yolu gösterme 86

Yusuf aleyhisselam 95, 136, 137

yüzü suyu hürmetine 34

Z

Zebur 180

Zekeriyya aleyhisselam 101

zikir 179

Züleyha 136


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

"Allah'a ve o Elçi'ye inandık ve bo­yun eğdik" derler. Sonra bu­nun ardından onların bir takımı sırt çevirir. Onlar inanmış değillerdir.

Aralarında karar versin diye Allah'a ve Elçisine çağrıldıkları za­man, ba­karsın ki, onlardan kimileri yan çizi­yor.

Haklı kendileri olsa, içten boyun eğerek gelir­ler.

Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düştüler? Ya da Allah'ın ve El­çisi'nin kendile­rine hak­sızlık edeceğinden mi kor­kuyor­lar? Hayır, aslında onlar zalim kim­se­ler­dir." (Nur 24/47-50)

 



[1]- Bu şahıs, Bayram Ali KARAMUSTAFAOĞLU, Şeyh Efendi ise Mahmut Efendi diye tanınan Mahmut USTAOSMANOĞLU'dur. 

* - Bu bölümdeki görüşler Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede dile getirilmiştir.

[2]- İmam Rabbânî, Mektûbât, (Arapça) 36. Mektup, c. I, s.50.

[3]- Mütevâtir hadis, yalan söylemek için bir araya gel­meleri düşünüle­meyecek topluluklar zinciri ile bize ulaşan hadistir. O hadisin Peygamberimize ait olduğunda kuşku olmaz. 

*- Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[4]- Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, s.82.

[5]- İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c. I, s. 8.

[6]- İbn-i Kemal Paşa, el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 1694.

İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş, 1534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle ara­sında 900 seneden fazla bir zaman varken hiçbir kaynak göster­meden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu ispat için hiçbir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir. 

[7]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 67.

[8]- Bu konu, "Olağan Dışı Yollarla Yardım" bölümünde incelenmiştir.

[9]- Ayette ÆËe geçmektedir. ÆËe ,  ¶Ì¯'in zıddıdır, en üst merte­beden beri demektir, ondan aşağıca tabir olunur. Bazıları bunun ÌÃe ke­limesinin maklubu oldu­ğunu, yani son iki harfinin yer değiştirmesi ile oluştu­ğunu söylemiştir. Kelime jΫ = başka manasına da gelir. Akreb (en yakın) manasına olur ki, zarf olur. Ona çok yakın manasına ÉÃËe AhÇ denir. ½J³ = önce manasına da olur.

  Bir şey öbüründen biraz aşağıda olunca ºAg ÆËe AhÇ de­nir. (Firuzabâdî, Kamus Tercümesi, Mütercim Asım. Bahriye Matbaası 1305.)

Türkçe’de buna, beri kelimesi karşılık olabilir. Beri veya berû, bu tarafta, yakında ve daha yakın anlamlarına gelir. (Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, İst.1319)

Buna göre ayette geçen ɼ»A ÆËe Å¿ Allah'ın dunundan ifadesi Allah'ın en yakınından demek olur. Zaten veli­lere tutunanlar hep onların Allah'a çok yakın olduğuna inanmışlardır. 

[10]- Hasan Basri ÇANTAY, Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul 1974.

[11]- Tirmizî, Dua,1, 3372 nolu hadis.

[12]- Tirmizî, Dua,1, 3371 nolu hadis.

[13]- Daha fazla bilgi için Olağan Dışı Yollarla Yardım bölümünde Hz. Hamza'ya yüklenen özelliklere bakınız.

[14]- Ramazanoğlu Mahmut Sami, Bir Bayram Sohbeti, Altınoluk Mecmuası, Şubat 1997, s. 13.

[15]- Müslim, vasiyet,14; Ebû Davud,vesâyâ,14; Nesaî, vesâyâ, 8.

* - Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[16]- Tirmizî, Deavât, 119. Hadis no 3578. Tirmizi hadisin sonuna şu notu düşmüştür: "Bu hasen, sahih, ga­rib bir hadistir. Hadisi sadece bu vecih­ten biliyoruz, Hatmî'li Ebu Cafer  hadisinden.

İbn Mace, İkâmet'us-salat (hacet namazı), 189, no 1385; Ah­med b. Hanbel, c. IV s.138.

[17] - Éħ ÝÖBm Ë É» AjuBà jaE Ó»G ÂBÀzÃÜA :Ò§B°r»A,  Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Safvân Adnan Davudî’nin tahkikiyle) Dımaşk ve Beyrut 1412/1992, ŞFA maddesi.

[18]- Evliyaullah, Allah'ın veli kulları, meşâyih-i izâm da büyük şeyhler anlamına gelir.

[19]- İstimdâd ve istiâne yardım isteme anlamına gelir. Demek ki bunlar veli bildikleri ölülerin ruhlarından yardım istiyor, onları Allah ile kendi aralarında vasıta sayıyorlar. Bunların kim olduğu, Ruhu'l-Furkan, c.II, s.86'da  daha açık bir şekilde geçmektedir.

[20]- Sâlik, tarikata girmiş kimsedir.

[21]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63.

[22]- Asr-ı saadet, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik görevini yürüttüğü döneme denir.

[23] - Bu konular için bkz. Abdulaziz BAYINDIR, Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, İstanbul 2001.

* - Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[24]- Bu şiir, Said-i Nursî'nin Sikke-i Tasdîk-i Gaybî adlı kitabında geç­er. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1995, c.II, s. 2083.

[25]- Ali b. Muhammed b. Ebî'l-izz ed-Dimaşkî, (öl. 792 h./1390 m.) Şerh'ül-akîdet'it-Tahâviyye, Beyrut, 1408/1988, c.I, s.295-297.

[26]-  Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996.

[27]- Safiyy'ur-Rahmân el-Mebar Kefûrî, er-Rahik'ul-mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.

[28]- Buhârî, Meğâzî, 23.

[29]- Buhârî, Meğâzî, 83.

[30]- Buharî, Ahkâm, 51.

[31]- Müslim, Hac, bab 19, Hadis no 147-(1218).

[32]- Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996.

[33]- Ayette ÆËe kelimesi geçmektedir. 9 numaralı dip­notta bu kelimenin akreb (en yakın) manasına zarf ol­duğu açıklanmıştı.

[34]- Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996.

[35]- Müslim, Hacc, 22, Hadis no 1185.

[36]- ÆËe kelimesi ½J³ = önce manasına da gelir. Bu ke­lime ile ilgili ola­rak 9 numaralı dipnota bakılabilir.

[37]- Trans Fransızca’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Anlamı şudur: Kendinden geçme, uyaranlara karşı duyarlığın yok olduğu ve çevrede olup bitenlerin algılanmadığı bir tür uyku durumu.

[38]-Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996.

[39]- Said Nursî, Mektubat, 1. Mektup, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1994, c.I, s. 347.

[40]- Kehf suresi 18/25

[41]- Bu ayet, bir önceki ayetin başındaki "Görmedin mi?" ifadesine bağlı (atfedilmiş) olduğu için meale "Şuna da bakmaz mısın?" ilavesini yaptık.

[42]- Müslim, Cennet, 19, Hadis no 83 -(2878).

[43]- Telbiye, hac veya umre için ihrama giren kişilerin okuduğu şu zi­kirdir: Lebbeyk Allahumme lebbeyk, leb­beyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde v'en-nimete leke v'el-mülk, lâ şerîke leke.

[44]- Buhârî, Cenâiz, 20.

[45]- İhram, hac veya umreye niyet edip telbiye getir­dikten sonra bu iba­detlerle ilgili yasakların başlaması anlamına gelir. Erkeklerin ihram sü­resince başlarını örtmeleri yasaktır.

[46]- Ruhu'l-Furkan Tefsiri, c. II, s. 82.

[47]- Fethi OKYAR, Üç Devirde Bir Adam, İstanbul 1980, s.101-103.

[48]- Bu konu ile ilgili geniş bilgi, "Olağan Dışı Yollarla Yardım" başlığı altında verilmiştir.

[49]- 22 Zilhicce, 1332 tarihli Beyannâme-i Hümâyûn, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayı 7, s. 436.

[50]- Başkumandan padişah olduğu için Enver Paşa padişahtan sonra en yetkili askerdir.

[51]- Başkumandanlık Vekaletinin Beyannamesi, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayı 7, s. 436 ve 437.

[52]- 4 Muharrem 1333 (23 Kasım 1914) tarihli Beyannâme, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayı 7, s. 456 ve 457.

[53]- Ahmed, Hz. Muhammed'in isimlerinden biridir.

[54]- Ümmet-i nâciye, Kur'an'ın istediği inanç ve davranış içinde bulunan ümmet anlamınadır.

[55]- Ayette şirk diye tercüme edilen kelime "zulüm" dür. Bu anlam hem bir önceki ayetten, hem de Lokman suresinin 13. ayetindeki "Şirk gerçekten büyük bir zu­lümdür." ifadesinden anlaşılmaktadır.

[56]- Metin sadeleştirilmiştir. Elimizdeki nüshadaki ifadeler şöyledir. " Ve on bir şakirtler Celil'e İsa'nın onlara emr etdigi dağa vardılar. ve Onu görünce ona secde kıldılar. Lakin bazısı şüphe etdiler. Ve İsa yanlarına gelüb anlara hitaben dedi ki, semada ve zeminde bütün hükumet bana verildi. İmdi gidiniz, cümle milletleri şakird ediniz. Onları Peder ve Ben ve Ruh'ul-Kudüs ismine vaftiz ediniz. Ve size emrettiğim şeylerin cümlesini hıfz etmeyi anlara talim ediniz ve işte dünyanın nihayetine degin ben her vakt sizin ile beraberim." ( Matta 16-20, Kitab-ı Mukaddes, Ahd-i cedîd, İbrani, Keldânî ve Yunan dillerinden tercüme. Dersaadet 1910. s. 43.)

[57]- Fahrüddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, Matbaa-i Amire, 1307, c.1 s.553.

[58]- Taha 20/117-120.

[59]- Bu konuda, "Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk" (İstanbul 2001) adlı kitabımızın"Biz bilmeyiz, büyükler bilir" ve devamı bölümlerine bakılabilir.

[60]- Al-i İmran 3/139.

[61]-  Şirk diye tercüme ettiğimiz kelime "zulüm" dür. Çünkü Lokman suresinin 13. ayetinde "Şirk en büyük zulümdür." buyruluyor.

[62]-  Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Tefsîr'ut-Taberî Beyrut 1412/1992, c.3, s. 423-424.

[63]- Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Cami' li Ahkâm'il-Kur'an, Beyrut 1408/1988, c. III, s.125.

[64]- Kurtubî, a.g.e., c.III, s. 125.

[65]- Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995 sayısı.

[66]- Müslim, Hacc, 22, Hadis no 1185.

[67]- Bedel, bir şeyin yerini tutabilen şeye denir. Büyük peygamber­lerden bedel olmak da onların yerini tutabilmek demektir.  

[68]- Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995 sayısı.

[69]- Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 402, SHR maddesi.

[70]- Yüce ve Süflî Ruhlar, Zaman Gazetesi, 29 Eylül 1993.

[71]- Rağıb el-İsfahânî, el- Müfredât, s.353, RSL maddesi.

[72]- Mecelle m. 1450. (Risalet, bir kimse tasarrufta dahli olmaksızın bir kimesnenin sözünü diğere tebliğ etmektir.

Ol kimseye resul ve ol kimesneye mürsil ve diğerine mürselun ileyh denir.)

[73]- Eş-Şerîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî, et-Tarifât, tarih ve yer yok, s.110.

[74]- Rağıb el-Isfahânî, el- Müfredât, s.616, GYB maddesi.

[75]- Tasarruf yetkisi iddiası Kur'an'a temelden karşıdır ve Allah'a ortak koşmadan başka bir şey değildir. Bu konu Görünmez Erenler başlığı altında incelenmiştir.

[76]- Abdülaziz ed-Debbâğ, el-İbrîz, (Tercüme Celal YILDIRIM) İstanbul 1979, c. I, s. 521-522.

[77]- Ledünnî ilim, yani ilm-i ledün konusu 20 numaralı başlıkta incelenecektir.

[78]- Celâl YILDIRIM'ın el-İbrîz tercümesine yazdığı önsözün kısa bir özeti.

[79]- Bu tartışmanın olduğu tarihlerde İstanbul Müftülüğü Fetva Komisyonu Başkanı'ydım. Cenab-ı Hak Ağustos 1976'dan 17 Şubat 1997'ye kadar müftülüğün fetva işlerini yürütme nimetini bana lutfetmiştir. Ona sonsuz hamd ve senalar ederim (Bayındır).

[80]-  Esat COŞAN (Halil NECATİOĞLU), Evliyanın Kerameti Haktır, Başyazı, İslam Dergisi, Ağustos 1992, Sayı 108.

Bu yazı, Süleymaniye Camii'nde yaptığım bir vaaza ce­vap olarak kaleme alınmıştır. Esad COŞAN 2001 yılında vefat etmiştir. Kendisi hem İslam ede­biyatı profesörü hem de Nakşi tarikatının Halidî kolu şeyhlerindendi. Bu tarikat, İstanbul'da İskenderpaşa Camii imamı merhum M. Zahid KOTKU'nun devamı ol­duğu için İskenderpaşa Cemaati diye de anılır.

O gün Prof. COŞAN ve cemaatinden ileri gelenler, ben­den önce camiye gelerek mihrabın önüne yerleşmiş ve yaptığım vaazdan fazlasıyla rahatsız olmuşlardı. O güne kadar tasavvuf ve tarikatlar hakkında yeterli bil­giye sahip değildim. Sayın COŞAN’ IN bu yazısı benim tasavvuf ve tarikatlarla yakından ilgilenmeme sebep oldu. Elinizdeki kitapçık o zaman başlayan, sonra ge­nişleyen tartışmaların ürünüdür.

[81]- Mehmed Zahid KOTKU, Ehl-i Sünnet Akaidi, Küfrü Mucip Sözler ve Haller, Seha Neşriyat, İst. 1992, s. 134.

Bu kitabı yayınlayan Sayın COŞAN'dır. Demek ki, böyle önemli bir konuda kendi hocasının yazdığını bile okumamış. 

[82]- Esat COŞAN, Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabın ba­şına, rahmetli  KOTKU ile ilgili olarak şunları yazmış: "...İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sorma­dan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muh­taç olduğu şeyi bağışlardı..." Bunlar  aynı kitabın 134. sayfasından yaptığımız alıntıya göre inanarak söyle­yeni kâfir eder.

[83]- Esat COŞAN (Halil NECATİOĞLU takma adı ile),  İslam Dergisi, Ağustos 1992, Sayı 108.

[84]-  Esat COŞAN, yukarıdaki yazının devamı.

[85]- Kardeşlerinin babalarından izin koparıp Yusuf'u götürmeleri ve kuyuya atmaları Yusuf suresinde şöyle anlatılır: Kardeşleri: "Biz birbirimize bağlı bir topluluk olduğumuz halde, babamız, Yusuf'u ve kardeşini daha çok seviyor. Babamız gerçekten apaçık bir yanlışlık içindedir.

Yusuf'u öldürün veya onu bir yere bırakıverin ki ba­banız size kalsın; ondan sonra da iyi kimseler olursu­nuz" dediler.

İçlerinden biri: Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur" dedi.

 Bunun üzerine "Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini istedi­ğimiz halde, onun hakkında niçin bize güvenmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin oynasın, biz onu iyi koruruz" dediler.

Babaları, "Onu götürmeniz beni üzüyor; siz farkına varmadan onu kurdun yemesinden korkarım" dedi.

Dediler ki, "Biz bu kadar kişi olduğumuz halde yine de kurt onu yerse artık yazıklar olsun bize." (Yusuf 12/8-13)

 

[86]- Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Tefsîr'üt-Taberî, Beyrut 1412/1992, c. VII, s.149.

[87]- Bundan sonraki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[88]- Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak faz­ladan namaz kıl. Bakarsın Rabbin seni makam-ı mah­mûda yükseltir. (İsra 17/79)

[89]- Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili, İst. 1936, c. II, s. 1861-1862.

* -Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

* - Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[90]- Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.IV, s.464,465.

[91]- Ayette şirk diye tercüme edilen kelime "zulüm" dür. Bu anlam hem bir önceki ayetten, hem de Lokman suresinin 13. ayetindeki "Şirk gerçekten büyük bir zu­lümdür." ifadesinden anlaşılmaktadır.

[92]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63.

[93]-  Buharî, İlim, 42.

[94]-  Buharî, İlim, 42.

[95]- Selam vermek güvenlik ve esenlik dilemektir. Hızır aleyhisselamın toplumunda bu kelime ile selam­laşma olmadığı için Hz. Musa'ya cevabı böyle olmuştur. (Bedreddin el-Aynî, Umdet'ül-Kârî  fî şerhi Sahîh'il-Buhârî, İstanbul 1308, c.I, s.601.)

[96]- Buharî, İlim, 44.

[97]- Temrin, alıştırma anlamındadır.

[98]- Bkz. Hasan Kamil YILMAZ, Ledün İlmi ve Keşf, Altınoluk Dergisi, Sayı 105, Ka­sım 1994, İstanbul, s.31. 

[99]- Bkz. Hasan Kamil YILMAZ, Ledün İlmi ve Keşf, Altınoluk Dergisi, Sayı 105, Ka­sım 1994, İstanbul, s.31. 

[100]- Mütercim Asım, Kamus Tercümesi. Kelime Arapça’da  firâset diye seslendirilir.

[101]- Tirmizî, Hicr suresinin tefsiri, 6.

[102]-  Hadis-i kudsî, Kur'an'da olmayan ama Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bize, "Allah şöyle buyurdu." diye bildirdiği sözdür.

[103]-  Buhârî, Rikâk, 38.

[104]- Müslim, Cihad, 58.

[105]- Fahrüddin er-Razî, et-Tefsîr'ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.

[106]-Fahrüddin er-Razî, c. VIII, s.347.

[107]-Sünen-i Dârimî, Büyû', 2.

[108]-Tirmizî, Kı­yame, 60.

[109]- Nas suresi 114/5

[110]- Günümüz tasavvufçuları buna nefs-i mülhime di­yorlar. Mülhime, ilham eden anlamına gelir. Nefis il­ham etmez, ilham alır. Bu sebeple kendine ilham edi­len anlamına mülheme kelimesi kullanılmalıdır. 

* - Bu bölümdeki iddialar daha çok Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[111]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s.86. 

[112]- Ayette ÆËe kelimesi geçmektedir. 9 numaralı dip­notta bu kelimenin akreb (en yakın) manasına zarf ol­duğu açıklanmıştı. Buna göre ayette geçen ɼ»A ÆËe Å¿ Allah'ın dunundan ifadesi Allah'ın en yakınından  demek olur.

[113]- Osman b. Maz'un radıyallahu anhın lakabıdır.

[114]- Buhârî, Cenâiz, 3.

[115]- Ruhu'l-Furkan, c.II, s.64.

[116]- Ruhu'l-Furkân, c. II, s. 79.

[117]- Tuvalet ihtiyacını gidermek.

[118]- Ruhu'l-Furkan, c.II, s.76.

[119]- Mutezile, bir kelâm mezhebidir. Vasıl b. Ata ve ta­raftarları kurmuştur. İnsanın kendi fiillerinin yaratı­cısı olduğunu, Allah'ın bu konuda kimseye karışmadı­ğını savunurlar. Birçok konuda farklı görüşleri vardır.

[120]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 65,66.

[121]- Mahmut b. Ömer ez-Zemâhşerî, el-Keşşâf, c. I, s. 467, el-Matbaat'üş-Şarkiyye.

[122]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s.66.

[123]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 247, son paragraf.

[124]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 5, 2. paragraf.

[125]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 246, paragraf 3.

[126]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 246, paragraf 5.

[127]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 248.

[128]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 248.

[129]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 250.

[130]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 245, 3. paragraf.

[131]- İbnü Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut 1410/1990. İtaat, Tav’ (ªÌ) kökündendir. Tav’ boyun eğmek demek­tir. Zıddı kerih görmek, hoşlanmamaktır. Ayette şöyle buyurulur: “Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.” (Fussilet 41/11)

 Taat (Ò§B) da aynı köktendir, boyun eğmek anlamına gelir ve daha çok “Emre uymak ve izinden gitmek.” anlamında kullanılır. (Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 529, TVA maddesi)

[132]- Hz. Yusuf köle olarak Mısır’ın bir devlet yetkilisine satılmış, o yetkilinin karısı Züleyhâ Hz. Yusuf’a aşık olmuş ve beraber olmak istemişti. O sırada olanları anlatan ayet şöyledir: 

"Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapı­ları sıkı sıkı kapadı ve "gelsene" dedi. Yusuf: "Günah işlemek­ten Allah'a sığınırım, doğrusu senin kocan benim rabbimdir; bana iyi bakmıştır. Zalimler iflah olmazlar ki." dedi.  (Yusuf 12/23)

[133]- Tirmizî, Dua,1, 3371 nolu hadis.

[134]- Tirmizî, Dua,1, 3372 nolu hadis.

[135]- Nisa 4/117; En'am 6/40,41,56,71,108; Araf 7/37,194,195,197; Yunus 10/38,66, 106;  Hûd 11/101; Ra'd 13/14; Nahl 16/20,86; İsra 17/56, 57,67; Kehf 18/14; Meryem 19/48; Hacc 22/12,13,62,73; Müminun 23/117; Furkân 25/68; Şuarâ 26/213; Kasas 28/64,88; Ankebût 29/42; Lukman 31/30; Sebe' 34/22; Fatır 35/13,14,40; Saffât 37/125; Zümer 39/38; Mü­min 40/20,66; Fussilet 41/48; Zuh­ruf 43/86; Ahkâf 46/4,5; Cin 72/18.  26 surede toplam 47 ayet.

[136]- Buhari, İman, 2.

* - Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[137]- Müridin şeyhi önünde cezbeye gelip baygın düş­mesi böyle bir  şartlanmadan do­layı olsa gerektir.

[138]- “Alâ hilâf’il-kıyâs vâki olan şey sâire mek­îsun aleyh olamaz” Mecelle m.15.

[139]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 79.

[140]- Bkz. Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 79.

[141]-  Bkz. KOTKU, Tasavvufî Ahlâk, c. II, s.184-185.

* - Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[142]- Mütevâtir hadis, yalan söylemek için bir araya gelmiş oldukları düşünülemeyecek topluluklar zinciri tarafından bize ulaştırılan hadistir. Bunun Peygamberimizin sözü olduğunda şüphe olmaz. 

[143]- Ahmed Naim, Mukaddime, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1979, c. I, s. 103-105.

[144]- Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtâc bi şerh'il-Minhâc, (Şirvânî ve Kasım el-İbâdî haşiyeleriyle birlikte.) c.I, s. 311 vd.

[145]- Buhârî, vudû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92,93; Ebu Davûd, Tahâret, 37, Tirmizî, Tahâret, 68, Nesaî, Tahâret, 50-52, Miyâh, 7,8; İbn Mâce, Tahâret, 31; Dârimî, Vudû', 59; Ahmed b. Hanbel 2/245, 253, 265, 271, 314, 360, 398, 424, 427, 480, 482, 508, 4/86, 5/56.

[146]- Muvaffak'ud-din b. Kudâme, el-Muğnî (öl.630 h.)Beyrut 1404/1984, c. I, s.74 -75.

[147]- İcma , Peygamberimizle birlikte yaşamış Müslü­manların, yani sahabinin bir konuda ortak görüş ve uygulama içinde olmaları, bunlardan birinin bir başka görüşü benimsememesi demektir.

[148]- Alâuddin el-Kâsânî, el-Bedâi'u's-Sanâi', Beyrut, c.I, s.87-88.

[149]- Bkz. Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, (öl. 762 h.) Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire, c. I, s.132-133.

[150]- Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, Mısır, c. I, s. 5.

[151]Ebu Hanife, Nu’man b. Sabit, Hanefi mezhebinin ku­rucusu olan büyük İslam hukukçusudur. 80h./699m. tarihinde Kûfe’de doğmuş ve 150 h./767 m. tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

Ebu Yusuf, Ya’kub b. İbrahim, Ebu Hanife’nin birinci derecedeki öğrencilerinden ve Hanefi mezhebinin bü­yük fakihlerindendir. Abbasi halifelerinden Harun Reşid zamanında kadi’l-kudat (başkadı) olarak görev yapmıştır. Bu unvan ilk defa Ebu Yusuf tarafından kul­lanılmıştır. 113 h./731 m. tarihinde Kûfe’de doğmuş ve 183 h./799 m. tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybani, Ebu Hanife’nin bi­rinci derecedeki öğrencilerinden ve Hanefi mezhebi­nin büyük fakihlerindendir. Mezhebin görüşlerini ya­zarak günümüze kadar ulaşmasını temin etmiştir. 132 h./749 m.de Vasit’te doğmuş ve 189 h./805 m. Rey’de vefat etmiştir. (BİLMEN Ömer Nasuhi, Hukukı İslamiyye Kamusu, I/370, 392, İstanbul, 1967).

[152]- Mecelle’nin 1716. maddesi bu görüşe göre düzen­lenmiştir.

[153]- Buhari, İlim, 10; Ebû Davûd,İlim, 1; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17; Ahmed b. Hanbel 5/196.

[154]- Al-i İmran 3/32, 132; en-Nisa 4/59; el-Maide 5/92; el-Enfal 8/1,20,46; en-Nur 24/54;  Muhammed, 47/33; el-Mücadele 58/13; et-Teğabûn 64/12

[155]- Buhari, Meğâzî, 29.

[156]- Buranın Arapça’sında  ÒJzÈ»A  kelimesi geçiyor. Lisan'ul-Arab'da bunun tek parça büyükçe bir kaya anlamında olduğu ifade ediliyor.

[157]- Tefsîr'ut-Taberi, c. XI, s. 561.

[158]- Buhari, İlim,10; Ebû Davûd, İlim,1; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17; Ahmed b. Hanbel 5/196.

[159]- Buhârî, Cenâiz, 73.

[160]- el-Müfredât ve Lisân'ul-Arab, ZKR maddesi.

[161]- Örnek olarak bkz. Araf 7/63- 69, Hicr 15/6, Nahl 16/43, Enbiya 21/48-105, Kamer 56/24.

[162]- El-Müfredât, ZKR maddesi.

[163]-  Eş-Şerîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî, et-Tarifât, s.221.                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

[164]- Hayrettin KARAMAN, İslam Hukukunda İctihad, Diyanet Yayınları,  Ankara, tarih yok. s. 184. Bu kitapta bunu destekleyen diğer görüşlere de yer verilmiş ve bir değerlendirme yapılmıştır.

[165]- İbnu'l-Kayyım el- Cevziyye, I'lâmu'l-Muvakkıîn, Beyrut 1407/1987 c. I, s. 54.

[166]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e., c. I, s. 75.

[167]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e., c. I, s. 76.

[168]- İbnu'l-Kayyım, a.g.e., c. I, s. 79.

[169]- Subhi Salih, Ulûmu'l- hadis ve mustalahuh Beyrut, 1969, s.39-41.

[170]- Şer'iyye Siciller Arşivi, Evkaf-ı Hümâyûn Mahke­mesi, İdâne Sicili No. 743, v.7.

[171]- Kadîhan, Hasan b. Mansur el-Özcendi, (öl. 592/1196) Fetâvây-ı Kadîhân, tarih ve yer yok, s. 244,245.

[172]- Ebû Davûd, Büyû', 54; Ahmed b. Hanbel 2/84; Zeylâî, Nasbu’r-Râye Kahire, 1357, cilt 4, sh.16-17, Bu ki­tapta hadisin tahrici yapılmış, sahih olduğu ve ricali­nin sikadan bulunduğu tespit edilmiştir.

[173]- Cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerle ilgili olarak "Müslümanları Batıran Şirk" başlığı altında bilgi verilmiştir.