Muhtelif - 6. Sayfa - Teokrasi
4- TARİKATLAR
29. Her insan, rahatlıkla gidip katılacağı sohbet ve dostluk ortamları arar. Peygamberler bu ortamı sağlamışlardır. Kendilerine her kesimden insan rahatlıkla ve hiçbir engele takılmadan ulaşabilmiş, sohbetlerine katılabilmiştir. Meselâ Hz. Peygamberin Medine'deki mescidine kadını erkeği, yaşlısı genci, alimi cahili, müslümanı kafiri, yerlisi yabancısı herkes rahatlıkla girebilir ve sohbete katılabilirdi. Sohbet, Kur'an etrafında olduğu için herkes kendi bilgi ve kabiliyetine göre oradan bir şeyler alırdı. Burası bir dernek veya lokal gibi olmadığı için ödenecek bir aidatı veya verilecek bir çay parası da yoktu.
30. Namazda okuduğu Kur'an'ın manasını anlamayan kişinin namazı olur. Çünkü o, kendisine bu konuda verilen emri yerine getirmektedir. Emrin içinde okuduğu Kur'an'ı anlama yoktur. Ama Kur'an'ı anlamak en önemli hedeflerden olduğu için namazda okunuşu da onu daha kolay anlayacak şekilde olur. Mebsut'ta bunu anlatan ifadeleri dikkatle inceleyelim:
"Ona dua ve selam olsun, Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Kim imama uyarsa, o imamın okuması onun okuması sayılır." O, meşhur bir hadisinde de şöyle demiştir: "İmam tekbir alınca siz de alın, imam okuyunca siz susun." İmama uyan kişinin, imamın arkasında kıraatta bulunma yasağı büyük sahabilerden 80 kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bunların isimlerini hadisçiler toplamışlardır. Sa'd b. Ebî Vakkas demiştir ki, "Kim imamının arkasından kıraatta bulunursa namazı bozulur." Bunun anlamı şudur: Kur'an okumada asıl maksat onu okumuş olmak değil, onu anlamak, düşünmek ve ona göre davranmaktır. İbn Mes'ûd şöyle demiştir: "Kur'an, ona uyulsun diye indirildi ama insanlar tuttu, onu okumayı ibadet saydılar." İmam okur, cemaat da okunan Kur'anı dinlerse istenen elde edilir. Ama namazda herkes kıraatla meşgul olursa istenen şey yerine gelmiş olmaz[1]."
Demek ki onların asıl hedefi, namazda bile olsa okunan Kur'an'ı anlamaktı.
31. Tarikatlar, Hz. peygamberin yolunda
gitseler, Kur'an'ı anlamaya yönelik sohbetler yapsalar, bu maksatla eğitim ve
öğretim ortamları meydana getirselerdi çok iyi olurdu. Ama onlar, Kur'an'ı
anlamak için çaba göstermediler. Okudukları Kur'anlar akıllarına değil,
kulaklarına ve gönüllerine hitabetti. Mana unutuldu, onun sözleri ve
musikisiyle yetinildi. Böylece Kur'an, sohbetin süsü haline geldi. Bu durum, kaçınılmaz olarak hurafelere ortam
hazırladı. Tarikat şeyhi, tıpkı hırıstiyan azizi gibi ruhani lider sayıldı ve
ruhânî alemle bağlantısının olduğuna inanıldı. O, Allah ile müritleri arasında
bir vesile ve vasıta yerine kondu. Kur'an-ı Kerime göre her müslüman Allah'ın
dostu, yani veli kulu iken bu vasıf tarikat büyüklerine has kılındı. Dostun
dosta nazı geçer, denilerek Allah'ın bunların nazını çekeceği kabul edildi.
Onların olağan dışı yollarla insanlara yardım edeceğine inanıldı. Tarikata
girme, el alma şeklinde bir törene bağlandı. Bundan önce adayın o tarikattan nasibinin
olup olmadığını belirlemek için rüya görmesi ve bu rüyayı şeyhe anlatması
şartı getirildi. Böylece istenmeyen ve şeyh tarafından onaylanmayan kişilerin
tarikata alınması engellendi. Kapılar dışarıya sıkı sıkıya kapatılmış oldu.
İnsanlar, tarikattan olan ve olmayan diye gruplara ayrıldı. Bu da tarikatın ve
dolayısıyle şeyhin kutsallaştırılmasını sağladı. Bir çok mürit, Allah'ın verdiği
nimetleri şeyhinin himmetiyle elde ettiğini söylemeye başladı. Onlara bir
çeşit vahiy geldiğine, gaybı bilebildiklerine inanıldı. Bunu kabul ettirebilmek
için şeyhin keramet göstermesi bir ihtiyaç haline geldi. Sonra her mürit,
şeyhine ait bir keramet yakalamak için seferber oldu. Küçük bir te
Bunlar Kur'an'a temelden aykırı şeylerdir. Kur'an dikkatle okunursa görülür ki, bütün peygamberler hayatlarını, bu gibi şeylere karşı mücadele ile geçirmişlerdir. En üzücü olanı da o insanların bu şeyleri, daha iyi müslüman olma arzusuyla yapmış olmalarıdır. Gerçeği öğrendikleri zaman, ne yazık ki, her şey bitmiş olacaktır. Duamız, bunların bu dünyadan ayrılmadan doğruları öğrenip gerekli dönüşü yapmaları içindir. Şahsi araştırmalarımıza göre az veya çok yukarıdaki hurafelere ve burada sayamadığımız nice hurafeye karışmamış bir tarikat yoktur.
32. Müslümanların Kur'an ile ilişkileri onu, manasını anlamadan okuma ve güzel sesli hafızların ağzından dinleme boyutuna indirildiği için tarikat şeyhlerini böyle bir konuma getirmek zor olmamıştır.
Şimdi örnek olarak onların şu sözlerine ibretle bakalım:
Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı haramdır[4].
Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getirmemelidir[5].
Müride lazım olan şartlardan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeyerek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme büyük kesintiye sebeptir[6].
Mürit şeyhinin terbiyesinde ölü yıkayanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, müride istediği gibi hareket edebilsin[7].
Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi olmalıdır. Hatta köleden de öte bir bağlılığı bulunmalıdır. Çünkü köle efendisine zaman zaman baş kaldırır veya içten içe homurdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhine tam boyun eğer.
33. Tarikatlar, insanı sönükleştirmekte, kendine olan güveni ortadan kaldırmakta ve onu kişiliksiz hale getirmektedir. Türkiye'de tekke ve zaviyeler resmen kapalıdır ama fiilen çok tarikat vardır. İnsanları bu konuda uyarmak için ciddi çalışmalar yapmak gerekir. Ancak devlet, bu konuda da taraf olmamalı ki, yapılan çalışmalara duygular karışmasın, konu rahat bir ortamda tartışılsın ve istenen sağlıklı ve kalıcı sonuçlara ulaşmak mümkün olsun.
[1]- Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1409/1989, c. I, s. 199-200.
[2]- Kehf Suresinin 65. ayetinde, Hz. Musa ile karşılaşan kişi ile ilgili olarak "Ona kendi katımızdan bir ilim öğretmiştik" buyurulur. "kat" diye tercüme ettiğimiz kelimenin Arapça karşılığı "ledünn" kelimesidir. Hadis-i şeriflerden bu kişinin Hızır aleyhisselam olduğunu öğreniyoruz. İlm-i ledün ve ilm-i bâtından bahsedenler Hızır aleyhisselamın bu ilmini kasdederler. Fakat Hz. Hızırla beraber olan Hz. Musa'nın bu ilmi öğrenemediğini de kabul ederler. Çünkü bu husus hem ayetlerde hem Hz. Peygamberin sözlerinde geçer.(Bkz. Buhârî, İlim 44) Bununla beraber tarikat şeyhleri, ellerinde hiçbir belge olmadığı halde Hz. Hızır'a verilen bu özel ilmin kendilerinde de verildiğini iddia eder, kendilerini Hızır aleyhisselam yerine müritlerini de onu anlamayan Hz. Musa yerine koyarlar. Hiç bir kaynağı ve dayanağı olmayan bu iddia, şeyhleri şeytanın elinde bir oyuncak haline getirmiştir. İslam aleminin Allah'ın gazabına uğrayıp dünya sahnesinden çekilmiş olmasının asıl sebepleri bunlardır.
[3]- Rabıtayı, "Şeyhin suretinin mürşidin iki gözünün arasında tasavvur edilerek müridin mürşide karşı kendisini son derece alçaltıp ona yalvarması ve onu Allah ile kendi arasında vesile kılması şeklinde" tarif eden ve tarikata böyle bir rabıtayı sokan Halid Bağdâdî'dir. Ölümü 1242 h. 1827 miladi tarihidir. (Bu gibi konular için bkz. Abdülaziz BAYINDIR, Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış, İstanbul 1997.)
[4]- KOTKU, Tasavvufî Ahlak, c. II, s.5, 2. paragraf.
[5]- KOTKU, Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 248.
[6]- KOTKU, Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 246, paragraf 5.
[7]- KOTKU, Tasavvufî Ahlak, c. II, s.245, 3. paragraf.
İslami Okul Okulların En Önemlisi