Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 6. Sayfa - Teokrasi

4- TARİKATLAR

29. Her insan, rahatlıkla gidip katılacağı sohbet ve dostluk ortamları arar. Peygamberler bu ortamı sağlamışlardır. Kendilerine her kesimden insan rahatlıkla ve hiçbir engele takılmadan ulaşabilmiş, sohbetlerine katılabilmiştir. Meselâ Hz. Peygamberin Medine'deki mescidine kadını erkeği, yaşlısı genci, alimi cahili, müslümanı kafiri, yerlisi ya­bancısı herkes rahatlıkla gi­rebilir ve sohbete katılabi­lirdi. Sohbet, Kur'an etrafında olduğu için herkes kendi bilgi ve kabiliyetine göre oradan bir şeyler alırdı. Burası bir dernek veya lokal gibi ol­madığı için ödenecek bir aidatı veya verilecek bir çay parası da yoktu.

30. Namazda okuduğu Kur'an'ın ma­nasını anlamayan kişinin namazı olur. Çünkü o, kendi­sine bu konuda verilen emri yerine ge­tirmektedir. Emrin içinde okuduğu Kur'an'ı anlama yoktur. Ama Kur'an'ı anlamak en önemli hedeflerden olduğu için namazda okunuşu da onu daha kolay anlayacak şekilde olur. Mebsut'ta bunu anlatan ifadeleri dikkatle inceleye­lim:

"Ona dua ve selam olsun, Hz. Peygamber şöyle de­miştir: "Kim imama uyarsa, o imamın okuması onun oku­ması sayılır."   O, meşhur bir hadisinde de şöyle demiştir: "İmam tekbir alınca siz de alın, imam okuyunca siz su­sun."  İmama uyan kişinin, imamın arkasında kıraatta  bulunma yasağı büyük sa­habilerden 80 kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bunların isimlerini hadisçiler toplamış­lardır. Sa'd b. Ebî Vakkas demiştir ki, "Kim imamının arkasından kıraatta bulu­nursa namazı bozulur." Bunun anlamı şudur: Kur'an okumada asıl maksat onu okumuş olmak değil, onu anlamak, düşünmek ve ona göre davranmaktır. İbn Mes'ûd şöyle demiştir: "Kur'an, ona uyulsun diye indirildi ama insanlar tuttu, onu okumayı  ibadet saydılar." İmam okur, ce­maat da okunan Kur'anı din­lerse istenen elde edilir. Ama namazda herkes kıra­atla meşgul olursa istenen şey yerine gelmiş olmaz[1]."

Demek ki onların asıl he­defi, namazda bile olsa oku­nan Kur'an'ı anlamaktı.

31. Tarikatlar, Hz. peygambe­rin yolunda gitseler, Kur'an'ı anlamaya yönelik sohbetler yapsalar, bu maksatla eğitim ve öğretim ortamları mey­dana getirselerdi çok iyi olurdu. Ama onlar, Kur'an'ı anlamak için çaba göster­mediler. Okudukları Kur'anlar akıllarına değil, kulaklarına ve gönüllerine hitabetti. Mana unutuldu, onun sözleri ve musikisiyle yetinildi. Böylece Kur'an, sohbetin süsü haline geldi.  Bu durum, ka­çınılmaz olarak hurafelere ortam hazırladı. Tarikat şeyhi, tıpkı hırıstiyan azizi gibi ruhani li­der sayıldı ve ruhânî alemle bağlantısının olduğuna inanıldı. O, Allah ile mü­ritleri arasında bir vesile ve vasıta yerine kondu. Kur'an-ı Kerime göre her müslü­man Allah'ın dostu, yani veli kulu iken bu vasıf tarikat büyüklerine has kı­lındı. Dostun dosta nazı ge­çer, denilerek Allah'ın bunla­rın nazını çekeceği kabul edildi. Onların olağan dışı yollarla insanlara yardım edeceğine inanıldı. Tarikata girme, el alma şeklinde bir törene bağlandı. Bundan önce adayın o tarikattan na­sibinin olup olmadığını belir­lemek için rüya görmesi ve bu rüyayı şeyhe anlatması şartı getirildi. Böylece isten­meyen ve şeyh tarafından onaylanmayan kişilerin tari­kata alınması engellendi. Kapılar dışarıya sıkı sıkıya kapatılmış oldu. İnsanlar, ta­rikattan olan ve olmayan diye gruplara ayrıldı. Bu da tarikatın ve dolayısıyle şey­hin kutsallaştırılmasını sağ­ladı. Bir çok mürit, Allah'ın verdiği nimetleri şeyhinin himmetiyle elde ettiğini söy­lemeye başladı. Onlara bir çeşit vahiy geldiğine, gaybı bilebildiklerine inanıldı. Bunu kabul ettirebilmek için şeyhin keramet göstermesi bir ihti­yaç haline geldi. Sonra her mürit, şeyhine ait bir keramet yakalamak için seferber oldu. Küçük bir tesadüf, bü­yük abartılarla keramet ola­rak anlatılmaya başlandı. İlm-i ledün ve ilm-i bâtın diye bir ilim uydu­rularak onların böyle bir ilime sahip oldukları kabul edildi[2]. Böylece yaptık­ları saç­malıklar birer hikmet olarak algılanmaya baş­landı. 180 sene kadar önce, Nakşibendi tarikatının Halidiye kolunda şeyhe ra­bıta adı altında yeni bir iba­det türü ortaya kondu[3]. iş, şeyhte Allah'ın tecelli ettiğine kadar götürüldü. Dünyada müritlerine yardım edece­ğine inanılan şeyhin, ahirette de şefaat ederek müritlerini cehennemden kurtaraca­ğına inanıldı. Şeyh, sanki Allah Teâlânın özel kalem müdürü ve sır katibi gibi bir mevkiye getirildi. Kur'an'dan adeta cımbızla çekilmiş bir kaç ayetin manası ciddi biçimde tahrif edilerek bu yanlışlıklar Kur'an'a tasdik ettirilmek is­tendi. Allah Teâlâ bütün bu iftiralardan uzaktır.

Bunlar Kur'an'a temelden aykırı şeylerdir. Kur'an dik­katle okunursa görülür ki, bütün peygamberler hayat­larını, bu gibi şeylere karşı mücadele ile geçirmişlerdir. En üzücü olanı da o insanla­rın bu şeyleri, daha iyi müs­lüman olma arzusuyla yapmış olmalarıdır. Gerçeği öğrendikleri zaman, ne yazık ki, her şey bitmiş olacaktır. Duamız, bunların bu dünya­dan ayrılmadan doğruları öğrenip gerekli dönüşü yapmaları içindir. Şahsi araştırmalarımıza göre az veya çok yukarıdaki hurafe­lere ve burada sayamadı­ğımız nice hurafeye karış­mamış bir tarikat yoktur.

32. Müslümanların Kur'an ile ilişkileri onu, ma­nasını anla­madan okuma ve güzel sesli hafızların ağzından dinleme boyutuna indirildiği için tarikat şeyhlerini böyle bir konuma getirmek zor olmamıştır.

  Şimdi örnek olarak onla­rın şu sözlerine ibretle baka­lım:

Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı ha­ramdır[4].

Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getir­memelidir[5].

Müride lazım olan şartlar­dan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeyerek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme bü­yük ke­sintiye sebeptir[6].

Mürit şeyhinin terbiye­sinde ölü yıka­yanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, mü­ride istediği gibi hareket edebilsin[7].

Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi ol­malıdır. Hatta köle­den de öte bir bağlılığı bu­lunmalıdır. Çünkü köle efen­disine za­man zaman baş kaldırır veya içten içe ho­murdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhine tam boyun eğer.

33. Tarikatlar, insanı sönükleş­tirmekte, kendine olan gü­veni ortadan kaldırmakta ve onu kişiliksiz hale getirmek­tedir. Türkiye'de tekke ve zaviyeler resmen kapalıdır ama fiilen çok tarikat vardır. İnsanları bu konuda uyarmak için ciddi çalışmalar yapmak gerekir. Ancak devlet, bu konuda da taraf olmamalı ki, yapılan ça­lışmalara duygu­lar karışmasın, konu rahat bir ortamda tartışılsın ve iste­nen sağlıklı ve kalıcı sonuç­lara ulaşmak mümkün olsun.

 



[1]- Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1409/1989, c. I, s. 199-200.

[2]- Kehf Suresinin 65. ayetinde, Hz. Musa ile karşılaşan kişi ile ilgili olarak "Ona kendi katımızdan bir ilim öğretmiştik"  buyurulur. "kat" diye tercüme ettiğimiz kelimenin Arapça karşılığı "ledünn" kelimesidir. Hadis-i şeriflerden bu kişinin Hızır aleyhisselam olduğunu öğreniyoruz. İlm-i ledün ve ilm-i bâtından bahsedenler Hızır aleyhisselamın bu ilmini kasdederler. Fakat Hz. Hızırla beraber olan Hz. Musa'nın bu ilmi öğrenemediğini de kabul ederler. Çünkü bu husus hem ayetlerde hem Hz. Peygamberin sözlerinde geçer.(Bkz. Buhârî, İlim 44) Bununla beraber tarikat şeyhleri, ellerinde hiçbir belge olmadığı halde Hz. Hızır'a verilen bu özel ilmin kendilerinde de verildiğini iddia eder, kendilerini Hızır aleyhisselam yerine müritlerini de onu anlamayan Hz. Musa yerine koyarlar. Hiç bir kaynağı ve dayanağı olmayan bu iddia, şeyhleri şeytanın elinde bir oyuncak haline getirmiştir. İslam aleminin Allah'ın gazabına uğrayıp dünya sahnesinden çekilmiş olmasının asıl sebepleri bunlardır.

[3]- Rabıtayı, "Şeyhin suretinin mürşidin iki gözünün arasında tasavvur edilerek müridin mürşide karşı kendisini son derece alçaltıp ona yalvarması ve onu Allah ile kendi arasında vesile kılması şeklinde" tarif eden ve tarikata böyle bir rabıtayı sokan Halid Bağdâdî'dir.  Ölümü 1242 h. 1827 miladi tarihidir.  (Bu gibi konular için bkz. Abdülaziz BAYINDIR, Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış, İstanbul 1997.)

[4]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s.5, 2. paragraf.

[5]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 248.

[6]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s. 246, paragraf 5.

[7]- KOTKU,  Tasavvufî Ahlak, c. II, s.245, 3. paragraf.