Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 34. Sayfa - Cihad

31. MÜSLÜMAN ESİRLERİN KURTARILMASI, FİDYELERİ ÖDENMESİ VACİP OLANLAR VE ONLARI KURTARMAYA KOŞMA.. 2

Fasıl 6


31. MÜSLÜMAN ESİRLERİN KURTARILMASI, FİDYELERİ ÖDENMESİ VACİP OLANLAR [1] VE ONLARI KURTARMAYA KOŞMA

 

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Sizlere ne oluyor ki savaşmıyor sunuz? Mustazaf erkekler ve kadınlar..." [2]

Kurtubi tefsirinde şöyle diyor:

"Allahu Teala, kelimesinin yüceltilmesi, dininin yayıl­ması ve kullarından zayıf olanların kurtarılması için, ciha­dı vacip kılmıştır. Bu cihadda insanlar telef olsalar da. Müs­lüman esirlerin kurtarılmaları, müslüman cemaatine vacip­tir. Onları ya savaşta veya fidyelerini ödeyecek mal ile kur­tarmak zorundadırlar. Bunun yapılması vaciptir. Çünkü mal, candan daha az değerlidir. Malik şöyle diyor:

 "Müslümanların, esirleri kurtarmak için bütün mallarını vermeleri vaciptir. Burda ihtilaf yoktur. Çünkü Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Esirleri kurtarın." [3]

Aynı şekilde, onlara iyilikle bulunmak da vaciptir. İyi­lik, fidye vermekten[4] daha değersizdir ve kolaydır. Esir olan zengin ise fidyeyi veren kimse kurtardıktan sonra, on­dan parasmı alabilir mi alamaz mı? Alimler iki görüşü de be­lirtmişlerdir. En doğrusu alabileceğidir. [5]

Müellif şöyle diyor:

"Şafii mezhebine göre, esirin fidye­sini vermek müstehabdır. Ahmed ise Malik'in yaptığı gibi vacip kılmıştır.866 Esir kimse, kendisinin izni ile satın alınır­sa, satın alınıp azad edildikten sonra, kendisini satın alana parasını ödemesi gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir. Parasını ödemeyi şart koşmasa bile yine öder. Eğer onun izni alınmadan biri gidip, onu satın alırsa ve alırken parayı son­ra ondan almayı kastederse, Malik ve Ahmed'e göre para­yı yine öder. Şafii buna muhalefet etmiştir[6]

1237- İbni Asakir'in Safvan b. Amr'dan rivayet ettiğine göre, Ömer b. Abdülaziz şöyle derdi:

"Müslüman bir esir ge­lip fidyesinin Ödenmesini isterse, onun fidyesinin ödenmesi vaciptir. Onu tekrar müşriklere geri dönderemezler. AIlahu Teala şöyle buyuruyor:

"Onları çıkarmanız haram iken, onlar size esir olarak geldikleri zaman onların fidyesini ödüyorsunuz." [7][8]

1240- Yine İbni Asakir'in Kuseyr b. Abdullah'tan [9] ki zayıf biridir-. Onun da babasından[10] onun da dedesinden [11] rivayet ettiğine göre şöyle diyor:

"Peygamberin kitabında şöyle geçiyordu:

Her topluluk kendi esirlerinin fidyesini iyilikle verir. Müminler arasında adalet vardır. Müminlerin, mümin bir esiri, fidyesini, arala­rında toplayıp vermeden onu bırakma haklan yoktur.

[12]Hadis'de geçen "Ani" esir manasındadır.

[13]Hadiste geçen M"efduh" kelimesi ise, borcun daralttığı, kızıştırdığı kimsedir.[14]

1241- İbni Ebi Şeybe'nin Hafs'dan, onun da, Haccac'dan, onun da Hakem'den, onun da, Mukassim'den, onun da İb­ni Abbas'dan rivayet ettiğine göre; Peygamber (s.a.v.) Ensar ile Muhacirler arasında bir sözleşme yazdı. Onda şöyle yazıyordu:

"Aralarındaki katillerin fidyelerini ve esirlerinin fid­yelerini verecekler. [15] Kurtubi, Allahu Teala'nın:

"Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, onla­ra yardım etmeniz gerekir." [16] Ahmed: 1/271 'de, İbni Ömer'den ve İbni Abbas'dan rivayet et­miştir. El-Benna: 21/10'da şöyle diyor: Ayetinde şöyle diyor:

"Allahu Teala şunu kastediyor: Eğer hicret edemeyenler mal veya savaş ile yardım etmeni­zi isterlerse, onlara yardım edin. Bu size farzdır. Onları re­zil etmeyiniz. Ancak eğer sizinle aralarında anlaşma bulu­nan bir topluluğa karşı sizden yardım isterlerse, anlaşmanın zamanı doluncaya kadar, anlaşmanızı bozup onlara yardım etmeyin. İbni Arabi şöyle diyor:

 "Bu durumda da onlar için geçer­li olan velayet devam etmektedir. Onlara yardım etmek va­ciptir.” [17]

Bizden, aşırı giden bir göz kalmayıncaya kadar. Eğer sayımız yeterli ise onları kurtarmak için çıkıncaya kadar veya onları aradan çıkarmak için hiç birimizde bir dir­hem kalmayıp bütün mallarımızı sarfedinceye kadar. Malik [18] ve bütün alimler de bu görüştedirler. İnsanların, elle­rinde hazinelerle mallar, değerli durumlar, güç, sayı ve gerekli şiddet var iken, kardeşlerini düşmanın elinde esir ola­rak terketmelerine karşılık ancak "inna lillah ve inna ileyhi raciun" denilir. [19]

1242- Taberani'nin, Sağir'de, İbni Abbas'dan rivayet ettiğine göre, Rasululah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Kim düşman elindeki bir esirin fidyesini verirse, ben o esirin kendisiyim”. [20]

Taberani şöyle diyor: "Hişam b. Sa'd'dan sadece Zeyd b. Eşlem rivayet etmiştir. Ondan da sadece Bekir b. Sada­ka el-Ceddi rivayet etmiştir. Ondan da sadece Eyyüb b. Süleyman el ili[21]rivayet etmiştir. Bu hadis sadece bu senedle rivayet edilmiştir." [22]

1243- İbni Asakir'in Talha b. Ubeydullah b. Keriz'den [23] rivayet ettiğine göre şöyle diyor:

"Ömer b. Hattab şöyle dedi:"Müslüman bir esirin müşriklerin elinden kurtarılması; bana arap yarımadasından daha sevimlidir. [24]

1244-  Yine Asakir'in Bekir b. Humeys'den [25] rivayet etitğine göre; Ömer b. Abdulaziz, Konstantiniyye'deki müs­lüman esirlere şöyle bir mektup göndermiştir:"Sizler esir mi sayıyorsunuz? Bundan Allah'a sığını­rım. Sizler Allah yolunda hapsedilenlersiniz. Şunu iyi bilin ki ben mahiyetim altında bulunanlara mal dağıtırken, sizin ailelerinize daha çok ve daha iyisini veriyorum. Fulan oğ­lu falanı beş dinar ile size gönderdim. Eğer Rum tağutlannın alıkoymalarından korkmasaydım, size daha çok gönde­rirdim. Falan oğlu falanı, sizin küçüğünüzün, büyüğünüzün, erkeğinizin, kadınınızın, ailenizin, kölelerinizin istenilen fid­yelerini ödemesi için gönderdim. Müjdeler olsun size. Müj­deler olsun size. Selam ile. [26] Mesele:

Nevevi, Ravda'da şöyle diyor:

"Eğer düşmanlar bir veya birden fazla müslümanı serdederlerse, bu düşma­nın İslam diyarına girişi gibi midir? Bu konuda iki görüş vardır.

Birincisi: Hayır değildir. Çünkü ordunun bir kişi için ra­hatsız edilmesi uzak bir ihtimaldir. Sahih olan ikinci görüşe göre ise: Evet onun gibidir. Çünkü müsülümanın hürme­ti, diyarın hürmetinden büyüktür. Buna göre, görüşü derinleştirmek gerekir. Eğer düşman, islam diyarına yakın bir yer­de ise ve onlara karşı çıkarsak, onu kurtaracağımızı zanne­diyorsak, bunu yaparız. Ancak küfür beldesinin içlerine doğru gitmişlerse, onlara kavuşmak mümkün değilse, orduy­la onların peşine düşüp, o mesafeyi katetmek uygun değil­dir. Beklemek zorunda kalırız. Bu güçlü bir müşrik sultanın, güçlü bir orduya karşı çıkmaması gibidir."[27]

Kadı Ebu Bekir b. Arabi şöyle bir hikaye naklediyor:

"Ba­zı sultanlar, kafirlerle hiçbir esiri hapsetmemeleri konu­sunda anlaşma yapmışlardı. Müslümanlardan biri, küfür beldesinin bir tarafından girdi. Kapalı bir evin yanından geçerken, bir kadın şöyle bağırdı:

"Ben esirim. Arkadaşına benim haberimi bildir." Adam gelip haberlerini aktardı. Konuşmasının sonunda kadının sözlerini aktardı. Sözünü ta­mamlamadan, komutan ayağa kalktı ve küfür beldesine sa­vaşa çıktı. Sınıra gelip dayandı, kadını esirlikten kurtardı ve o beldeyi de fethetti[28]Buna benzer bir hikayeyi Kurtubi, tarihinde, Mansur b. Ebi Amir'den [29] naklediyor. Şöyle diyor:

"Endülüs'deki sultanlardan onun gibisi yoktu. Elli küsur savaşa çıktı. Bu savaşlardan birinde, iki dağ arasındaki dar bir yere sefer dü­zenledi. Öyle bir yerden geçiyorlardı ki, ancak tek at geçe­biliyordu. Rumlar ise büyük bir ordu ile çıkışı tutmuşlardı. Bu durumu öğrenince, çadırların kaldırılmasını ve evlerin ya­pılmasını emreti. Kendisi için de bir kasır yapılmasını em­retti. Kendi özel adamları için de aynısını emretti. Oranın yöneticelerine de şöyle haber gönderdi:

"Ben bu beldeleri görünce, geçmiş sultan ve halifelerin görüşlerini, kısa ve dar gördüm. Bu büyük ve değerli belde­leri nasıl bırakıp gitmişler. Ben orada oturmaya, oranın şe­hir ve beldelerini almaya karar verdim." İşçi ve ustaların gönderilmesini emretti. Rumlar bunu öğrenince, ondan ba­rış istediler. Mansur bunu red etti. Rumlar ısarar edince,

 "Bu­nu ancak meliğinizin kızını bana vermeniz durumunda ka­bul edirim" dedi. Rumlar:

"Bu, benzeri görülmemiş bir utançtır" dediler.

Rumların büyük bir orduyla onunla savaşmak üzere yol çıktılar. Man­sur ise yirmi bin süvariye sahipti. Savaşta müslümanlar ye­nildi. Sadece, Mansur, oğlu, katibi ve az sayıda asker kur­tuldu. Geniş bir yerde[30] bir çadır kurulmasını emretti. Müs­lümanlar onun etrafında toplandılar. Rumlarla yapılan ikin­ci savaşta, kafirler yenildi. Galibiyeti müslümanlar aldı. Rumları öldürüp, esir aldı. Rumlar ondan barış istediler. Mansur yine:

 "Meliğinizin kızını ve istediğim miktar malı bana verir­seniz bunu yaparım" dedi.

 Ona istediklerini verdiler. Meli­kin kızı çok güzeldi. Rumların ileri gelenleri kızı hazırlar­ken, ona:

"Onun, yanında kavminin durumunu iyileştir" dediler. Kız:

"Mal ve servet kadınların bacaklarıyla değil, erkeklerin mızraklarıyla istenir" dedi. Mansur geri dönüp, kendi şeh­rine ulaşınca, bir kat gelip,"Sen ve insanlar sevinçlisiniz. Ben ise ağlıyorum ve üzüntülüyüm" dedi. Mansur:

"Niye?" deyince,

 Kadın:"Oğlum Rum beldelerinden birinde esirdir" dedi. Man­sur ordusunu geri dödererek, Ram beldesine geldi. Rumlar kadının oğlunu getirip teslim edince, oraya terk etti.[31]

Allahu Teala, bu büyük himmete rahmet eylesin. Onları, dini izetlendirmelerine ve îslam'ı yüceltmelerine karşılık rıza­sıyla mükafatlandırsın. Birden fazla kişi Mansur'dan şunu naklediyor:

 "Mansur, seferden dönünce, üzerinde tozlan silkeler ve toplardı. So­nuçta çokça toz bir araya geldi. Öleceği zaman, bu tozların gömülmesini emretti. Ne güzel koku, ve ne şerefli topraktır bu. İmam Abdulgaffar b. Nuh el-Kavs [32] "El-vahid fi sulu-ki ehli't-tevhid" kitabında şöyle diyor:

"Mu'tasim'a [33], Frenk askerlerinden birinin Amuriyye'-li esir bir kadına, "Mutasım ancak alaca [34] bir atın üzerinde gelir" dediği haberi geldi. Mu'tasım her tarafa haber gönder­di. Çokça harcamada bulunarak alaca atları topladı. Onsekiz bin, rivayete göre seksen bin alaca at toplandı. O atlara binerek büyük bir ordu ve doğru bir niyetle yola çıktı. Bu se­fer de daha önce fethedilemeyen bir çok yer fethedildi. Bir çok kişi öldürdü, esir aldı ve birçok yeri yaktı. Kadın ile o asker huzuruna getirildi. O alaca bir atın üzerindeydi. As­kere,

 "İşte sana alaca bir atın üzerinde geldim" dedi.

[35]Güneş o gün doğmadı üzerine -ehlinden ayrılanın ve bekar kimsenin üzerine batmadı. Dinin yüceltilmesi böyle olmalıdır. Müslüman imamla­rının böyle olması gerekir. Allah'ım ona, bu himmetinin ec­rini ver. Bu-dertleri kaldırdığı için ona mükafaatını ver. Bu olayı Ebu Temam et-Tai, meşhur kasidesinde ne güzel dile getiriyor.

"Yani, o gün güneş evli olup da hanımı esir alman kimse­nin üzerine doğmadı. Orayı fethedince, güneş bekar kimse­nin üzerine batmadı. Her askerin esirlerden birer ailesi ol­du. Kurtubi'nin Tarihinde zikrettiği kıssa bundan daha ğaripdir. Şöyle divor; "

Muaviye zamanında, müslümanlardan biri esir edildi ve Konstantiniyye'ye götürüldü. Rum meli­kinin huzurunda bir şeyler konuştu. Komutanlardan biri kalkıp ona bir tokat vurdu. Esir Kureyş'li idi. Şöyle dedi:"

Ey Muaviye! Bizimle senin aranda Allah vardır. Keşke durumumuzu kaybetmeseydim." Onun sözleri Muaviye'ye ulaştı. Muaviye, onun fidyesini göndererek onu kurtardı. Ya­nına gelince, kendisini tokatlayan komutanın ismini sordu. Adam ismini söyleyince, Muaviye uzun müddet düşündü. Sonra bir kalede bulunan, bilgi ve beceri sahibi bir komu­tana haber gönderdi. Komutan gelince, Muaviye:"Falan isimli komutanı Konstantiniyye'den getirerek bir yol bulmanı istiyorum." dedi. Komutan:

"Kürekleri gizli olan, kendisi başkasına ulaşan, fakat kendisine ulaşılamayan bir gemi yapmak istiyorum" dedi. Muaviye:

"İstediğini yap" dedi ve ona gerekli bütün imkanları verdi. Gemi tamamlanınca, içine her türlü hediye ve eşya­yı doldurdu. Komutana çokça mal verdi ve:

"Kostantiniyye'ye git. Ticaret yapıyormuş gibi alış ve­riş yap. Melik'in vezirine, komutanlarına ve yakın adamlarına hediyeler ver. Bu komutana yaklaşma. Ona hediye fi­lan verme. Buna karşılık sana sitemde bulunursa ona:

"Seni tanımadım. Dönüşümde sana daha çok veririm. Yanımda sana layık bir şey kalmadı" diye söyle.

"Komutan gitti ve denilenleri yapıp geri döndü. Yaptık­larını Muaviye'ye söyledi. Muaviye, birinci seferkinden kat kat fazlasını verdi. Onu hazırladı ve:

"Bu melik ve adamları içindir. Bu da o komutan içindir. Buraya gelmeye niyetlendiğin zaman, komutana:

"Ben seninle samimi olmak istiyorum. İsteğini benden is­te, dönüşümde sana getireyim. Bu da benim seni ihmal et­meme bedel olsun" diye söyle" dedi.

Komutan gitti ve söy­lenenleri yapınca, komutan:

"Üzerinde hertürlü kuş, ağaç, çiçek ve vahşi hayvanların' ve renklerin bulunduğu ipekten bir sergi istiyorum. Uzun­luğu ve genişliği şu kadar olacak" dedi. Komutan dönüp Muaviye'ye haber verince, Muaviye ona gerekli şeyleri hazırladı. Bakanları hayran bırakan bi ser­gi hazırladı. Ona şöyle dedi:

"Denizin ağzına ulaşınca, sergiyi geminin üzerine yay. O sergi için gelecektir. Yanına gelince, onu konuşmayla meş­gul et. Ona sergi ve diğer hediyeleri arzet. Adamlarına, gizli kürekleri çıkarmalarını emret. Deniz açıldığında, yel­kenleri aç ve yanındakilerle birlikte sağlamca bağla ve alıp bana getir" dedi

.Rum komutanın, deniz kenarında bir yeri vardı. Geminin gelişi kendisine haber verilince, bakmak için çıktı. Sergiyi görünce neredeyse aklı gidecekti. Hızla sergiye bakmak için çıktı. Müslüman yanına gelerek, sergiyi ve diğer hedi­yeleri ona arz eti. Adamları ise kürekleri çıkarıyorlardı. Rum'un haberi, ancak yelkenler çekilince oldu."

Bu ne?" dedi. Rum alınıp bağlandı. Diğer adamlarıyla beraber sağlamca bağlandılar.'Hepsini alıp Muaviye'ye ge­tirdi. Kureyş'li de getirildi. Muaviye:

"Hasmın bu mu?" dedi. Kureyş'li:

"Evet" dedi. Muaviye:

"Kalk ve onu tokatla. Yaptığından fazlasını yapma" de­di. Kureyş'li kalkıp denilenleri yaptı. Gemi sahiplerine onu götürüp yerine bırakmalarım söyledi. Sergiyi de ona verme­lerini emretti. Rum'a'da:

"Melikine söyle. Müslümanların beldelerini terk ettiğin zaman, senin yanında bulunan adamların ve komutanlarına kısas yapılacaktır." dedi. Onu Konstantiniyye'ye ulaştırınca, Rum'ların deniz ağzına zincir gerdiklerini gör­düler. Rum'u oraya bırakıp, sergiyi de ona verdiler. Rum sul­tanı Muaviye'den korkup, ondan sakınmaya başladı. Ona he­diyeler göndererek, onu yüceltti. [36]

İbni Zehebi, İslam tarihinde şöyle diyor:

"Doksan sekiz yılında Halife Süleyman b. Abdulmelik, beytül mukaddes'te oturmaya karar verdi. Gerekli mal ve insanları orada topladı. Onlar bu durumda iken, Rum'ların Humus sahiline çıktıkları ve bir hanımının da içinde bulunduğu bir toplulu­ğu esir aldıkları haberi geldi. Halife şöyle dedi:

"Mutlaka onlarla savaşacağız. Onlar da bizimle savaşa­caklar. Vallahi onlarla Öyle savaşacağım ki, ya Konstantiniyye'yi fethederim veya orada ölürüm." Şam ve arap yarı­madası ehli, yaklaşık yüz yirmi bin kişi ile karadan savaşa başladılar. Mısır ve Afrika ehli ise bin gemi ile yola çıktı­lar. Halife insanlara birçok mal dağıtarak, onlara Konstantiniyye'yi almaya gittiklerini söyledi. Başlarından geçen olaylar tarih kitaplarında [37] uzunca anlatılıyor. Bu olayın bir özeti de geçen bölümlerden birinde geçti. .

 “Sondan ikinci sayfadır.

“Ona mükafat verin. Eğer ona mükafat vermiyorsanız. Ona dua edin. Taki teşekkür ettiğinizi bilesiniz. Şüphesiz Al­lah Şakirdir. Şükredenleri sever.

"Her müslümanm üzerindeki haklardan biri de içinde bu­lunduğu nimetleri görmesi ve o nimetlere sebeb olan kim­seye teşekkür etmesidir. Her müslümanın Allah yolunda canını ortaya koyanlara dua etmesi gerekir. Taki acizliğine rağmen kendisi de o yola kavuşsun. Onlara tabi olmaktan aciz oluşunu ve güçsüzlüğünü görüp malını bu yolda sarfet-mesi gerekir. Eğer Allah'ın muvaffak kıldığı sahabe, tabi­in, onların yolundan giden mücahid ve savaşçılar, dinin koruyucuları ve yardımcıları, İslamın cesur ve kahramanla­rı, saldırı ve hücum adamları, doğu ve batıyı fethedenler, on­lara askerlik yapan askerler, topladıkları ordular [38] ve bölük­ler, bu yolla da harcamış oldukları çaba ve mallar, püskürt­tükleri saldırılar, İslamdan dönen mürtedleri tekrar dine dönderinceye kadar, orduları geriye püskürtmeleri olmasay­dı, Rum ve Fars sultanlarını tahtlarından indirip onları kü­çük düşürmeleri, onlardaki asalet ve izzet giysilerini çı­karmaları, onların cisimlerini parçalamaları, onlarda var olanları yok etmeleri, onların binlerden oluşan çoklukları­nı aza indirmeleri, onların havadaki burunlarını indirmele­ri,[39] onların muhkem kale ve şehirlerine mancınıkları bağ­lamaları, onların kale ve muhkem yerlerini yok etmeleri olmasaydı, bizler onların sağladıkları nimetlerin devamın­da yaşayamazdık. Onların sarfettikleri üzüntü ve çabaların semerisini yiye­mezdik.Onların canlarıyla, cömertlikleri ve keremleriyle sağladıkları emniyette yaşayamazdık.

 Taki sonuçta onların üzerinde çalıştıkları değerleri unutur ve bilemez hale gelir­dik. Dine karşı inat edenleri ve onlara karşı çıkmayı akıl ede­mezdik. Bizlere sağladıkları imkanlarla mızrak ve kılıçlar­la gelen ölüm tasından içmekten kurtulduk içinde bulundu­ğumuz nimet ve refahla bü durumlarla kurtulduk. Eski alış verişin üzerimize vacip kıldığı teslimattan kurtulduk. Elimiz­deki imkanlar ve sebeplerle kanaat ettik. Kaybolup elden gi­den dereceler ve sevdiklerimizle nefislerimize gıpta ettik. Dünyaya eğildik. Susamış kimsenin çöldeki seraba eğilişi gi­bi. Gurur diyarı olan dünyada dönüşü ve gidişi olmayanın duruşu ile durduk. Cihaddan yüz çevirdik. Halbuki cihadı ge­rektiren sebepler hiç de faklı değil. Gayret dalgasından tembellik çukuruna düştük. Şu anda cihadı arayan yok. Ona teşvik eden yok. Yeni gelen din güzel ve zarif olmasıyla bir­likte emanda cihadın elbisesi vardır şeklinde bir anlayış oluşturdu. Bu anlayış heva ve umursamazlıkla kurudu. Onun yıldızı daha önce parlıyor iken izzet semasından kay­boldu. Onun ismi ve şekli sanki hiç yokmuş gibi silindi. Bun­dan dolayı daha önce güçlü ve kuvvetli olan din zayıfladı. Müslümanlar daha önce güçlü ve korunuyor iken zayıflayıp korumaksızm kaldı. Karada ve denizde saldıran düşmandan yardım diler hale geldik. Bir kuşun bir taneyi gizli ve açık­ta yuttuğu gibi yutulduk. Denizde ve karada fert ve topluluk­lar halinde alınıp götürüldük. Hiçbir kalp bunun için hare­ket etmedi. Sanki onlar hak, bizler batıl üzerindeyiz.

Ey kardeşim! îçinde bulunduğumuz kötü durumu inkar etme. Kemale erdikten sonra devale dönen durumumuzu görmezlikten gelme. Çünkü biz dinin en büyük şiarlarını terk ettik. Sorumlu olduğumuz müşriklerin bazı durumlarını ih­mal ettik. Yüksek bina ve meskenler kurmaya yöneldik. Bu şer diyarında her sakıncalı işe rağbet ettik. Kesinlikle cihad hiçbir kalpten geçmiyor. Uzun emeller içinde, çalışma­ya sevkeden hiçbir sebebi görmedik, içinde bulunduğumuz durumda hazineler kazanıp biriktirmemiz söz söylemek­ten, daha evla oldu. Allah kimi hidayete erdirirse, o hidaye­ti bulmuştur. Kimide delalete götürürse, onu ondan başka dönderecekde yoktur. Müslüman esirlerden bir topluluk, Antakya'da[40] top­landılar. Zerafe'nin oğlu Tarsus'tan haraket etti. Orayı ku­şatarak fethetti ve oradaki dört bin müslüman esiri kurtar­dı, îmaduddin Zengi[41] Raha'ya sefer düzenledi. Mancı­nıkları kurdu. Surları deldi. Oraya odun ve ateş attı. Sonun­da surları yıktı. Şehre girip onlarla savaştı.[42] Allahu Teala müslümanlara galibiyeti verdi. Müslümanlar ganimet aldı­lar. Esir aldılar. Beşyüz tane esir müslüman kurtardılar. İmadul katip. Sultan Salahaddin'in [43] Hattin savaşından sonra, Beşyüz seksen üç yılında yirmi binden fazla müslümam esaretten kurtardığını ve yüzbin kafiri esir aldığını naklediyor.

Kurtubi, tarihinde şöyle diyor: [44]

"Hişam b. Abdulmelik [45] gayretli ve uyanıktı. Onun komutanlarının başından geçen­ler, hiçbir zamanda geçmemiştir. Bir yılda onlardan biri havir beldelerine sefer düzenledi. Onda onbin tane süvari ve her birinin yanında bir müslüman esir gördü. Onları en son ferdine kadar öldürdü. Sultanları İbni Hakan'ı da öldürdü. Birçok şehir fethetti. Saltanat topraklarının en sonuna kadar sefer düzenledi.

Sultan, siyah saçlı bin beşyüz köle karşılı­ğında onunla anlaşma yaptı. Mağrib valisi Rum beldelerine sefer düzenledi. Sayılamayacak kadar ganimet aldı. Hişam'a gönderdiği köle sayısı yirmi milyon idi. Bunun yanın­da bir çok mal ve eşya gönderdi. [46]

Müellif şöyle diyor: "Bu tarih kitabında sayı yirmi mil­yon diye geçiyor. Galiba sayı yirmibirdir. Kitabı yazan hata yapmıştır."Sind valis [47], sefere çıktı. Mende [48], Dehbeh [49], Berves [50] ve birçok şehri fehetti. Hişarn'a ganimetlerin beşte birini gön­derdi. Gönderdikleri üçyüz elli bin köle, ikiyüz bin dirhem idi. Geriye kalanları askerlere dağıttı. Hişam onu Sind valiliğinden azlettiğinde, Beytül mal'da onsekizmilyon tatarı vardı. Bir tatari bir buçuk halis gümüşten dirhemdir. [51] İbni Zehebi, Siyeri A'Iamu'n-Nübela'da şöyle nakledi­yor:

"Musa b. Nusayr; oğlu Ali'yi ordunun başına verip savaşa gönderdi. Oğlu yüz bin esirle döndü. Kardeşinin oğlunu gönderdi, O da yüzbin berberi esir ile geri döndü[52]

 

Fasıl

 

1245- Ebu Davud, Sünen'inde, esir sağlama alınır diye bir böiüm oluşturmuş ve Ebu Hureyre'den şu hadisi rivayet ediyor. Ebu Hureyre şöyle diyor:

"Rasulullah'i (s.a.v.) şöy­le derken işittim:

"Rabbimiz zincirlerle cennete sürülen bir kavimden hoşlanır." [53]

 



[1] İbni Kesir: 3/41 'de şöyle diyor: "Fida: Esirin bırakılmasıdır."

[2] Nisa: 4/75. Nihaye: 3/314'de şöyle diyor: "Elbani: Esirdir." 

[3] Buhari, Cihad bölümünde: "Esirin kurtarılması" konusunda, 4/30'da Ebu Musa yoluyla Peygamberden rivayet etmiştir.

[4] Bütün nüshalarda, "Mufadat" kelimesi yerine "Muadele" keli­mesi zikrediliyor. Bu hatadır. Doğru olanı Kurtubi'nin de zikrettiği gi­bi "Mufadat" kelimesidir.

[5] Kurtubi Tefsiri: 5/279.

[6] El-Muğni: 8/443-444. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/293-294

[7] İbni Asakir rivayet etmiştir. Bulamadım.

[8] Bakara: 2/85.

[9] Takrib'de şöyle diyor: "Kuseyr b. Abdullah b. Amr b. Avf el-Muzni. Medine'lidir. Zayıftır. Yedinci tabakadandır. Yalancılıkla suçlan­mıştır, İbni Main tarihinde şöyle diyor: "Dedesi sahabidir. Kuseyr'in ha­disi zayıftır." Miirre, "Bir şey değildir" diyor."Cerh'de şöyle diyor: "Ahmed, "Hadisi münkerdir. Bir şey değildir" diyor. Ebu Zur'a: "Hadisi zayıftır. Sağlam değildir" diyor. "Tehzib'de şöyle diyor: "Nesai ve Darekutni "Hadisi terkedilmiştir" diyorlar. İbni Hibban, "O babasından, o da dedesinden uydurma bir nüs­ha rivayet etmişlerdir. O hadislerin kitaplarda zikredilmesi, ondan riva­yette bulunulması caiz değildir" diyor. İbni Adiy, "Genel rivayetlerinin dayanağı yoktur" diyor. Takrib: 2/132, No: 17. İbni Main tarihi: 2/494; Cerh: 7/154, No: 858; Tehzib: 8/421, No: 751,

[10] Takrib'de şöyle diyor: "Abdullah b. Amr b. Avf b. Yezid el-Muzni. Medine'Iidir. Hadisi kabul edilir. Üçüncü tabakadandır."Tehzib'de şöyle diyor: "İbni Hibban Sikat'da zikretmiştir. Tarihi Buhari'de, onun hakkında sukut edilmiştir. Kaşifte ise "sikadır" di­yor."

[11] Takrib: 2/75, No: 645'de şöyle diyor: "Amr b. Avf b. Zeyd b. Milhe. Künyesi Ebu Abdullah el-Muzni'dir. Sahabidir. Muaviye döne­minde öldü."

[12] İbni Asakir rivayet etmiştir. Onu bulamadım. Nihaye: 3/419'da rivayet edilmiştir.

[13] Hattabi, Ğaribul hadis: 2/265.

[14] Ebu Ubeyd, Ğaribul hadis. Nihaye: 3/419. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/294-295

[15] "Ahmed'den başka rivayet eden görmedim. Senedi sahihtir. İbni Kesir nakletmiş ve "sadece Ahmed riva­yet etmiştir" demektedir.

[16] Enfal: 72.    

[17] Kurtubi'de "Nusret" diye geçiyor.

[18] İbni Arabi Ahkam'ul-Kur'an: 2/887.

[19] Kurtubi Tefsiri: 8/57, Enfal: 72.. ayetin tefsiri. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/295-296

[20] Taberani Sağir'de, "İsmi Husayn olan" başlığı altında, 1/151 'de rivayet etmiştir. Mecma'uz-Zevaid, Cihad bölümü, "Düşman elindeki müslüman esirlerin fidyesini verme'' konusunda, 5/332'de rivayet edil­miştir. Heysemi şöyle diyor: "Taberani Sağir'de rivayet etmiştir. Sene­dindeki Eyyüb b. Ebi Hicr hakkında, Ebu Hatim "Hadisleri sahihtir" di­yor. Ezdi ise "zayıftır" diyor. Diğer ravileri sikadır."

[21] Cerh: 2/249, No: 889'da şöyle diyor: "Eyyüb b. Süleyman b. Ebi Hicr elili. Babama ve Ebu Zur'a'ya onu sordum. "Onu bilmiyoruz" dediler. Babam, "Bu rivayet ettiği hadisler sahihtir" dedi."

[22]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/296-297

[23] Takrib: 1/379, No: 35'de şöyle diyor: "Talha b. Ubeydullah b. Keriz el-Huzani. Künyesi Ebu Mutarrif tir. Sikadır. Üçüncü tabaka­dandır.

[24] İbni Asakir rivayet etmiştir. Bulamadım. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/297

[25] Biyografisi, s: 433'de geçti.

[26] İbni Asakir rivayet etmiştir. Bulamadım.

[27] Nevevi Er-Ravda: 10/216!

[28] Bulamadım.

[29] Nefhut tib, I/378'de şöyle diyor: "Ebu Amir Muhammed b. Ab­dullah b. Amir b.Ebi Amir b. Velid b. Yezid b. Abdülmelik el-Meafiri. Abdllmelik onun dedesidir. Tarık ile birlikte Endülüs'e ilk g iren arap

[30] Nihaye: 5/55'de şöyle diyor: "Neşrul Ardi: Yerde biten bitki­lerdir."

[31] TüberiTarihi. Bulamadım.

[32] Dürerül Karnime: 2/285-286'da, No: 2454'de şöyle diyor: "Abdulgaffar b. Ahmed b. Abdulmecid b. Nuh b. Hatim b. Abdulhamid el-Kavsi. Aksar'hdır. "Elvahid fi suluki ehlit tevhid" adıyla iki ciltlik bîr kitap yazdı. Hicri 708 yılında Kahire'de öldü."

[33] Bağdad tarihi: 3/342, No: 1451'de şöyle diyor: "Müminlerin emiri Mu'tasım b. Harun Reşid b. Muhammed Mehdi b. Abdullah Man­sur b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdulmuttalib. Künye­si Ebu ishak’tır. Yüz seksen yılında doğdu. İkiyüz onsekiz yılında hali­fe oldu. İkiyüz yirmi yedi yılında öldü."

[34] Sihah, s: 63'de şöyle diyor"Belk: siyah beyaz renkli attı."

[35] El-vahid fi suluki ehlit tevhid. Bulamadım.

[36] Kurtubi Tarihi. Bulamadım.

[37] İbni Esir, El-Kamil: 5/27-28. EI-Bidaye ven Nihaye: 9/174-175.

[38] Sihah: 4/1652'de şöyle diyor: "El cuhfelu: ordudur.

[39]  (a) nüshasında yoktur.                                                     

[40] Mu'cemul Buldan: 3/266'da şöyle diyor: "Antakya'yı ilk inşa eden Atakiyye binti Rum b. Yakin (Yefuz) b. Sam b. Nuh'dur (a.s.)- Ensaliyye'nin kızkardeşidir. Antakya hala Şam, sınır kentlerinin başkenti­dir. En büyük ve belirgin şehirlerdendir. Güzellik, havasının hoş oluşu, suyunun tatlılığı, meyvelerinin çokluğu ve hayırlarının fazlalığı ile bili­nir. Haleb arası bir gün ve gecelik mesafedir."Muncid, s: 40'da şöyle diyor: "Antakya: Türkiye'dedir. Rum impa­ratorluğunun Roma ve İskenderiyye'den sonraki en büyük şehridir."

[41]  (m) ve (a) nüshalarında, "İmaduddin b. Zengi" diye geçiyor.

[42]  (m) nüshasında, "Onları kuşattı" diye geçiyor.

[43] Şezeratuz-Zeheb: 4/297'de şöyle diyor: "Sultan Salahaddin Ebu Muzaffer Yusuf b. Eyyüb b. Sadi b. Mervan b. Yakub ed-Duveyni. İlk kurt devleti ve onun sultanıdır. Beşyüz otuz iki yılında doğdu. İnsan­lar onun etrafındatoplandılar. Çokça savaşa çıktı. Bazen isabet aldı. Frenkleri defalarca kırıp geçirdi. Saltanatta yirmi yıl kaldı. Beşyüz sek­sen dokuz yılında öldü."                         

[44] Zehebi'nin İslam tarihi.

[45] Zehebı Siyeri A'lamun Nübela'da: 5/351, No: I52'de şöyle di­yor: "Hişam b. Abdulmelik b. Mervan. Halifedir. Künyesi Ebu Velid el-Kureşi'dir. Emevilerdendir. Yetmiş yılından sonra doğdu. Kardeşi Yezid'dir, onun için bir meclis düzelemesiyle, yüz beş yılında halife oldu. Yüz ellidört yılında ölünceye kadar halifeliğini sürdürdü."

[46] Kurtubi tarihi. Bulamadım.

[47] Mu'cemul Buldan: 3/267'de şöyle diyor: "Sind: Hint beldele­rinden bir beldedir. Onun gibi Sicistan ve Kırsal

beldeleri vardır. Sind bel­desinin şehir merkezi Mansura'dır. Ayrıca Dibel adlı Hint denizi kena­rında bir şehri daha vardır."Muncid, s: 265'de şöyle diyorsun: Batı Pakistan'da bir bölgedir. Yüzde yetmişi müslümandır. Doğuda Hindistan ve Hinduş nehri ile sınır­lıdır. Muhammed b. Kasım es-Sekafi miladı 71 l'de fethetmiştir. Başken­ti Karaçi'dir."

[48] Mu'cemul Buldan: 6/209'da şöyle diyor: "Mendel: Hindis­tan'da bir beldedir. Mendel denilen sağlam ağaç oradan getirilir."

[49] Bulamadım.

[50] Mu'cemu Buldan: I/404'de şöyle diyor: "Berves: Oraya Ber­ves'de deniliyor. Hindistan'ın deniz kenarındaki meşhur şehirlerinden­dir. Büyük ve güzel bir yerdir."

[51] Kurtubi tarihi. Bulamadım.            .                                

[52] Siyeri A'lamun Nübela: 4/497; İbni Asakir: 17/206'ya bakıla­bilir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/297-308

[53] Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Esir sağlama alınır" konusun­da 3/217'de rivayet etmiştir. Buhari, cihad bölümünde, "Esirler zincirlenir" konusunda, 4/20'de Şu­be yoluyla Muhammed b. Ziyad'dan rivayet etmiştir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/308