Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

OTUZÜÇÜNCÜ BÖLÜM - Cihad - 37. Sayfa

 

SONUÇ.. 3

1- Mücahidin Bilmesi Gereken Hükümler Ve Şer'i Adaplar 3

Fasıl 4

Fasıl 4

Fasıl 5

Fasıl 5

Fasıl 5

Fasıl 5

Fasıl 6

Fasıl 7

Fasıl 7

Fasıl 8

Fasıl 9

Fasıl 9

Fasıl 10

Fasıl 12

Fasıl 13

Fasıl 13

Fasıl 13

Fasıl 14

Fasıl 14

Fasıl 15

Fasıl 16

Fasıl 16

Fasıl 17

Fasıl 18

Fasıl 19

Fasıl 19

Fasıl 19

Fasıl 19

Fasıl 20

Fasıl 20

Fasıl 22

Fasıl 22

Fasıl 22

2. Savaşın Hile Tuzak Ve Adabı Hakkında Kısa Bir Özet 22

Fasıl 23

Fasıl 23

Fasıl 24

Fasıl 24

Fasıl 25

Fasıl 25

Fasıl 26

Fasıl 26

Fasıl 26

Fasıl 27

Fasıl 27

Fasıl 27

Fasıl 28

Fasıl 28

Kitabın Bitişi: 29

 

 

SONUÇ

 

Şüphesiz ki ilim çoktur. Olay şekilleri sınırlanamayacak kadar fazladır. Talimatlı hükümlerin belli bir kuralı yoktur. Her bilimin belli bir alanı vardır. Fakat basit olayları bilme­mekte kimse mazur değildir. Meselelerin asıllarını bilmek gerekir. Sonra teferruat ve tali meseleler, meydana geldikçe hükümlerine bakılır. Meydana gelme yerlerine göre hü­küm alırlar. Allah bazı insanları, bu konularda taklid mer­cii kılmıştır. [1]

1289- Meşhur bir hadiste şöyle diyor:

"İlim öğrenmek her müslümana farzdır. [2]

Muhakkiklere göre buradaki ilimden maksat; bir işe baş­larken amelin sahih olmasının kendisine bağlı olduğu ilim­dir. Bizim şimdi burada zikrettiklerimizin çoğu, herhangi bir savaşçının bilmesi gereken şeylerdir. Her ne kadar olayların meydana geliş şekli kişilere göre değişse de. Savaşçılar (Gaziler) dil ve yer olarak farklılık arzetseler de, İslam on­ları cihad üzerinde bir araya getirmiştir. Fiilleri arasındaki farklılık da taklidin sonuncudur. Bundan dolayı; mezhepleriyle amel edilen imamlar arasındaki farklılıkları burada anlatmak istedim. Taki her mezhebin mensupları, kendi mezheplerinin görüşleriyle amel etsinler. Burada çokça meydana gelen ayrıntılı olayları anlatacağım. Bu olayları çö­zebilmek, çoğu insan için zordur. Burada hükümleri bö­lümler halinde sundum. Dolayısıyla bu, "sonuç" bölümü iki kısımdan oluşuyor.

Birinci Kısım: Mücahid kimsenin bilmesi gereken hü­kümler ve şer'i adaplar hakkındadır.

İkinci Kısım: Savaştaki hile ve tuzaklarla ilgili kısa bir özettir.

Allah, kendisimden yardım istenendir. O herşey için ye­terlidir. [3]

 

1- Mücahidin Bilmesi Gereken Hü­kümler Ve Şer'i Adaplar

 

İmamın veya tayin edilen amirin izni olmadan savaş­mak mekruhtur. Haram değildir.Çünkü bunda en fazla ken­di nefsini tehlikeye atma vardır. Bu da cihadda caizdir.[4] Şeyh'ül İslam Ebu Hafs el-Bulkini şöyle diyor:

"Bu kerahetten bazı durumlar istisna edilebilir. Bunların:

Birincisi: Savaşmak isteyen kişi veya grup izin isteme­ye gittiklerinde hedefleri kaybolacaksa, izinsiz savaşmaları mekruh değildir.

İkincisi: Eğer imam cihadı terk etmişse, o ve askerleri dünya işleri veya başka şeylere dalmışlarsa, ki durum günümüzde birçok yerde görülüyor- bu durumda savaşmak is­teyen kişi veya grup için mekruhluk söz konusu değildir. Çünkü bu durumda ihmal edilmiş bir farzı yerine getirmek­tedirler.

Üçüncüsü: Savaşmak isteyen kişi izin alamıyorsa, izin istese de izin alamıyacağı kanaatinde ise, bu durumda onun için de kerahet söz konusu değildir. [5] Bulukini'nin tespi­ti çok güzeldir.

İmam Muvaffikuddin b. Kudame el-Hanbeli "Muğni" ki­tabında şöyle diyor:

"Eğer imam yok olursa, cihad tehir edilmez. Çünkü ci­hadın maslahatları, tehir edilmesiyle kaybolur.

[6]Komutanın ordusuyla veya askerleriyle kaçmama üzeri­ne biatlaşması sünnettir. Çünkü Rasulullah da (s.a.v.) Hudeybiye senesinde böyle yapmıştır. Öncü kuvvetler çıkarma­sı, düşmana karşı casuslar göndermesi, perşembe günü sa­bah yola çıkması, sancaklar oluşturması, her bölüğü bir sancak altında toplaması, her bölük için belli bir alamet koyması, -taki birbirlerini öldürmesinler, Savaş diyarına sa­vaş düzeniyle girmesi sünnettir. Çünkü bu bir ihtiyat tedbi­ridir ve düşmana korku verir. Zayıfların yardımına koşma­sı, iki tarafın karşılaşma anında dua etmesi, insanları savaş, sabır ve sebat'a teşvik etmesi, savaşı öğle sıcağından son­raya ertelemesi veya rüzgar kesilene kadar ertelemesi, bü­tün bunlar sünnettir. Bunlardan sonra galibiyet gelir. Bun­lar eğer savaşa sabah başlamamışsa geçerlidir. Sesini fazla yükseltmeden tekbir getirmesi de sünnettir. Bütün bunlar salih hadislerde ifade edilmişlerdir. Bunlarda herhangi bir İh­tilaf bilmiyorum.

[7]Kurtubi, Allahu Tealanın,

"Sebat edin ve Allah'ı çokça zikredin." [8]

Ayetinin tefsirinde şöyle diyor:

"Bu zikrin hükmü, gizli olmasıdır. Çünkü zikreden yal­nız başına ise [9] savaşta sesi yükseltmek kötü ve mekruhtur. Ancak saldırı sırasında grup halinde iseler, ses yükselt­mesi güzeldir. Çünkü düşman askerlerine korku salar. Ebu Davud'un Kays b. Ubad'dan [10] rivayet ettiğine göre şöyle diyor:

"Rasulullah'ın (s.a.v.) ashabı savaş sırasında bağırmayı kerih görürlerdi. [11]

[12]Müellif şöyle diyor: "Bu murseldir. Ebu Berde'nin[13] ba­basından rivayet ettiğine göre;

 "Rasulullah (s.a.v.) savaş sı­rasında yüksek sesten ikrah ederdi. "Hakim rivayet ederken, Buharı ve Müslim'in şartlarıyla sahihtir demektedir. [14]

Fasıl

 

İslamı bilmeyen, İslam davetinin kendilerine ulaşmadı­ğı kimseleri, savaştan önce İslam'a davet etmek veya cizye ehlinden iseler cizye vermeye davet etmek vaciptir. Bu Ma­lik, Şafii, Ahmed ve Ebu Hanife'nin mezhebidir. [15] Kendi­sine İslam daveti ulaşmış olanları ise yeniden davet etmek müstehabdır. Vacip değildir. Onlarla savaşma ilim ehlinin çoğuna göre mubahtır. Bu Şafii, Ahmed ve Ebu Hanifen'nin mezhebidir.[16] Malik'in ise bu konuda nakledilen birçok gö­rüşü vardır.

İmam İbni Abdüsselam [17] İbni Hacib'in Muhtasarının şerhinde şöyle diyor:

"Eğer düşmanın durumunu bilmiyorsak, yani ona davet ulaştımı, ulaşmadımı? Bu durumda daveti tekrarlamak müs­tehabdır. Çünkü çoğunlukla davet onlara ulaşmıştır. Eğer bu­nun yanısıra daveti tekrarladığımızda kabul edeceklerse davet etmek vaciptir. Ancak eğer savaşa acele edersek, davetin hükmünün düşeceğinde şüphe yoktur.[18] Aynısı seriyyeler için de geçerlidir. Sünnetin zahirine göre seriyyede da­vet şart değildir. Seriyye gibi olan savaşlarda da durum al­nıdır. Ka'b b. Eşref, İbni Ebi Hukeyk ve başkalarının Öldrülmelerinde olduğu gibi. Rasulullah (s.a.v.) [19] hayber gü­nü davet yapılmasını emretmiştir. Davet üç sefer tekrar­lanmış ve bazıları kabul etmiştir. [20]

Fasıl

 

Abderi "Kifaye" adlı eserinde şöyle diyor:

"Yahudi ve Hristiyanlar cizye vermekle dinlerininde üzerinde kalmalarına icma ile izin verilir. Kendilerinde kitap şüphesi bulunan Mecusiler de cizye karşılığında dinle­ri üzerinde kalmalarına izin verilir. Bu Malik, Ebu Hanife ve Ahmed'in ittifakla mezhebidir. Kitap ehli olmayan ve Ki­tap şüphesi de bulunmayanlar ki onlar puta tapanlar, dün­yada iyi gördükleri hayvan, cisim... v.s tapanlardır- cizye verseler de dinleri üzerinde kalmalarına izin verilmez. İster Arap, ister acem olsunlar. Malik ve Ahmed bu görüştedir­ler. Ebu Hanife acemlerden cizyenin kabul edileceğini söy­lemiştir. [21]

Mesele: Onları gece yakalamak, yani gece baskını ile ga­fil avlamak [22] caizdir. İçlerinde kadın çocuk ve müslümanlar olsa da caizdir. Ahmed bu görüştedir. Ahmed şöy­le söylüyor:"

Düşmana yapılan gece baskınım kerih gören kimse bil­miyoruz. Rum'ların savaşları hep gece olmuştur. [23] Mesele:

Düşman İslam beldelerine savaş açarsa, müslümanlar da onlara karşı çıkmazlarsa, Şafii'ye göre bu, onla­rın savaştan kaçmaları gibidir. Kadı Hüseyin şöyle diyor:

"Bizim ashabımıza göre, bu eğer her kafire bir veya da­ha fazla müslüman düşüyor ise, savaş kaçağı gibi olurlar. An­cak eğer müslümanlar sayıca daha az iseler, o zaman karşı çıkmamakla günahkar olmazlar.

"Şafii şöyle diyor:

"Müslümanlara, kendilerine yardım ge­linceye kadar veya güçleninceye kadar dayanmaları için baskı yapılmaz."Bunu Ezrai, Minhac'ın şerhi olan, "Kaniyye" kitabında zikretmektedir

[24]Mesele: Eğer imam bir kişi veya grubu farzı kifaye olan bir cihad için çağrırsa, cihad onlar için farzı ayn olur. İbni Rufa şerh'u vasitte ve başkaları bunu söylemektedirler. Çünkü imama itaat vaciptir. Allahu Teala şöyle buyuru­yor:

"Size ne oluyor! Size Allah yolunda savaşa çıkınız denildiğinde, ağır davranıyorsunuz." [25]

Bu Malik ve Ahmed'in de mezhebidir. [26] Mesele:

îmamın zulmetmesi meşhur görüş ve Malik'in mezhebine göre Cihad'ın terkedilmesini caiz kılmaz. [27]Ahmed şöyle diyor: "Eğer komutan yenilgi ve müslümanları telef etmekle biliniyor ise, onunla beraber savaşa çıkmak benim hoşuma gitmez. Eğer komutan içki içmesiyle ve intikamcıhğıyla biliniyor ise onunla beraber cihada çıkılır. Çünkü bu hareketi kendisini etkiler. Rasulullah'dan (s.a.v.) şöyle rivayet edilmektedir:  

"Şüphesiz Allah bu dini luui adamla destekler."[28]

Fasıl

 

Kadın ve çocuk eğer savaşmıyorlarsa onların öldürülme­leri haramdır. Malik, Şafii, Ahmed ve Ebu Hanife bu görüş­tedir. Eğer savaşırlarsa, öldürülürler. [29]

İhtiyar adam, zayıf, kör, yatalak, eli veya ayağı kesik ola­nın öldürülmesi konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii bir gö­rüşünde bunu caiz görmüştür. İster onların bulunduğu yer­de aş olsun, ister olmasın. Malik, Ahmed ve Ebu Hanife bu­nu caiz görmemişlerdir. [30]

Bunların savaştıkları zaman öldrülmelerinde ise ittifak vardır.[31]Köşesine çekilmiş ruhbanın öldürülmesinde de ihtilaf edilmiştir. Malik bir görüşünde şöyle diyor:

"Onlar için maslahat teşkil eden şeyler, onlara bırakılır. Ancak çoğunluk teşkil eden bir topluluk olmaları durumu ha­riç." [32] Ahmed [33] ve Ebu Hanife [34]şöyle diyorlar:

"Köşelerine çekilmiş ruhbanlar öldürülmezler." Şafii'nin belirgin olan görüşüne göre ise;

îster yaşlı, ister genç olsunlar öldürülürler. Yine Şa­fii'ye göre işçi ve sanat ehli de öldürülür. Mesleği ile meş­gul olan, çarşıda esnaflık yapan da öldürülür. [35] Eğer kadın korkutulursa, onun esir alınması hususunda Malik'ten iki gö­rüş belirtilmiştir. Caiz olması ve caiz olmaması. Şafi'lere gö­re ise rahibin öldürülmesini caiz gördüklerinden dolayı bu da caizdir. [36]

Fasıl

 

Üzerlerine mancınığın yöneltilmesi, [37] üzerlerine ateş atılması, su gönderilmesi caizdir. İçlerinde kadın ve çocuklar olsa da. Eğer aralarında esir alınmış veya tüccar olan veya kendisine eman verilmiş olan müslümanlar ise, bunların yapılması zaruri değil ise, mekruhtur. Eğer zaruri ise sahih görüşe göre mekruh değildir.[38]

Fasıl

 

Ziraat bitkileri ve ağaçlar savaş diyarında üç kısımdır:

Birincisi: Telef edilmelerine ihtiyaç duyulanlar. Kalele­rine yakın olanlar, onlarla savaşmaya engel olanlar veya yo­lu genişletmek için kesilmelerine ihtiyaç duyulanlar, sava­şabilmek için kesilmeleri gerekenler, mancınık vb. gizlemek için gerekli olanlar, "Onlar bize yaptılar, biz de onlara ya­pacağız ki bir daha yapmasınlar" durumunda olanlar, gibi. Bütün bunlar bildiğimiz kadarıyla ittifakla caizdir.

İkincisi: Müslümanların kesilmelerinden zarar gördüğü şeyler. Örneğin; kalmalarından -müslümanların faydalan­dığı şeyler, hayvanlarını yemledikleri, gölgesinde barın­dıkları, meyvesini yedikleri ağaçlar veya:"Bizimle onlar arasında böyle bir adet yoktur, biz onla­ra yaparsak onlar da bize yaparlar" durumunda olanlar... gi­bi. Bütün bunlar da müslümanlar zarar gördüğü için ha­ramdır.

Üçüncüsü: Kafirlere olan kin ve onlara zarar verme duygusundan başka müslümanlara fayda veya zararı olmayanlar. Malik ve Şafi'ye göre bunların kesilmesi caizdir. Ahmed'den iki rivayet vardır. Eğer bunlar müslümanlara kala­caktır şeklinde bir zan var ise, kesilmeleri mekruhtur.[39]

Fasıl

 

Komutan Muhazzil'in [40] orduya katılmasını engelleye­bilir. Eğer o da cihada çıkarsa, onu geri dönderir. Eğer savaşa katılırsa herhangi, bir şeye hak kazanamaz. Eğer bir ka­firi öldürürse, Şafii ve Ahmed'e göre onun eşyasını ala­maz. Muhazzil:

İnsanları korkutan kimsedir. Örneğin şöyle der:

"Düşmanımız çoktur veya atlarımız zayıftır, Bizim on­lara gücümüz yetmez... vb. sözler söyleyen kimsedir. Murcif'te aynı manayadır. O da insanları çok sarsan kimsedir. Şöyle der:

"Şöyle bir seriyye bize doğru yola çıktı veya onlara şu yönden şu kadar düşman kuvveti katıldı veya onların şu yerde şu kadar askerleri var... v.b gibi sözler. [41]

Ücret karşığı savaşa çıkma konusunda ihtilaf edilmiştir. İbni Münzir şöyle diyor:

"Malik şöyle dedi:

"Komutana çıkış için ücret verili­yordu, Medine ehli böyle yapardı. [42] Rey ashabı şöyle diyor:

"Eğer adam muhtaç ise, ona üc­ret verilmesinin bir sakıncası yoktur. Allah yolunda savaş­mak üzere çıkar. Savaşta esir edilme korkusuyla başkasına Allah yolunda savaşması için ücret veren biri için bir mah­zur yoktur. [43] Şafii şöyle diyor:

 "Ücretle savaşmak caiz değildir. Baş­kasının malı ile biri savaşa çıkarsa, o ücreti geri vermesi la­zımdır. Ancak sultanın verdiği ücret ona caiz olur. Örneğin sultanm malından birşey ile savaşması gibi.

[44]Müellif şöyle diyor: Sahih görüşe göre imam için de, baş­kası için de ücretle bir müslümanı cihada göndermeleri ca­iz değildir. Çünk o savaş, o kimse için belirlenmiş değil­dir. Savaş safına gelmiş ise o zaman belirlenmişdir. Bu du­rumda da farzı ayn olan bir şeye karşılık ücret almak caiz de­ğildir. Bu Ahmed'in de görüşüdür. İbnu Kudame bunu "Muğni" de zikretmiştir. [45]

1290- Ebu Davud'un ve Beyhaki'nin Sünen'lerinde Ebu Eyyüb'den (r.a.) rivayet etiklerine göre; Ebu Eyyüb Rasulullah'ı (s.a.v.) şöyle derken işitmiştir:

"Sizlere şehirler açılacaktır. Ordularınız olacaktır. O or­dularla seferler düzenlenecektir. Adam bu sefere katılmayı istemez, kendi kavmine kaçarak kurtulur. Sonra gidip diğer kabilelerle el sıkışır. Kendisini onlara arz eder. Şöyle der:

"Kimi korursam şu kadar gönderecek, kimide korursam şu kadar gönderecek." Dikkat edin. Bu ücret onun kanının son damlasına kadar geçerlidir. [46]

Niyet konusunda, ücret almadaki niyet hakkındaki açık­lamalar geçti.Mesele: Nevevi "Ravda" da şöyle diyor: "Arkadaşlarımız şöyle diyor:

"Fey'den verilen rızıklar veya verilen sadakalar alanla­rın normal haklarıdır. Bu onların cihadının ücreti değildir. Onların cihadı onlar tarafından yapılmıştır. [47] Mesele:

Ahmed şöyle diyor:

"Birisi başka birine savaşta kullanmak üzere birşey ve­rirse, o kendi ehline onu bırakamaz. Çünkü savaş alanına va­rıncaya kadar, o mala sahip değildir. Oraya varınca, onun malı olur. Oradan kendi ailesine gönderebilir. Savaşa çık­madan önce onda tasarrufta bulunamaz. Taki savaş şartına muhalefet etmiş olmasın. Eğer çıkmadan önce, onu ailesi­ne infak ederse, onu hak etmiş olmaz. Ancak savaşa çıkma­dan önce silah veya savaş aleti alırsa, bu müstesnadır." [48]

Fasıl

 

Savaşçıya zekattan verilir. Zengin olsa da yeme ve giyin­mesi kadar ihtiyacı verilir. Gidip, dönünceye ve memleketi­ne gelinceye kadar ihtiyacı karşılanır. Orada kalacağı müddet uzun olsa da. [49] Eğer atlı olarak savaşacak ise at ve si­lah verilir.

Rafii şöyle diyor: “At ve silah alabilecek kadar kendisi­ne mal verilir. Bu verilenler onun malı olur. Eğer imam is­terse onları mülk olarak ona vermeyebilir. İsterse onları ona kiralayabilir. Buna hakkı vardır.

"Bazıları şöyle diyor: "Birazını ailesine verebilir." Rafii şöyle diyor:

"Bu uzak bir görüş değildir. Ancak bu durumda savaşı­nın isminin, nafakası sağlananlar listesinde olmaması şarttır. Eğer bu listeden herhangi bir hak alıyor ise zekattan ona birşey verilmez." Bu Şafii'nin mezhebidir. [50] Ebu Hanife'ye göre zengin olup da savaşa çıkanlara zekattan herhangi bir şey verilmez." [51]

Kurtubi Allahu Tealanın "Allah yolunda" ayeti hakkın­da şöyle diyor:

Onlar savaşanlardır ve atların beslendiği yerlerdir. Sa­vaşlarında kullanmaları için onlara zekat verilir. İster zengin olsunlar, ister fakir olsunlar. Bu ilim ehlinin çoğunun gö­rüşüdür. Malik'in mezbinin sonu da budur." [52]

Muhammed b. Abdul Hakem [53] şöyle diyor:

Kurtubi şöyle diyor:

"Sahih sünnetten olan bir hadise gö­re Rasuluilah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Sadaka zengine helal olmaz. Ancak beş kişi hariç. Al­lah yolunda savaşana, cihad için çalışana, kefil olduğu borcu kendisi yüklenene, cihad için bir adama ücret ve­rene, miskin bir komşusuna sadaka verip komşusunun ona geri hediye etmesi durumunda helaldir. [54]

Malik, mürsel olarak Zeyd b. Eslem'den, o da Ata b. Yesar'dan, o da Ebu Said el-Hudri'den (r.a.) o da Rasulullah'dan (s.a.v.) merfu olarak rivayet etmiştir.Ebu Zeyd ve başkalarının İbni Kasım'dan rivayet ettik­lerine göre şöyle diyor:

"Zekattan savaşa gidene verilirdi. Gazvesinde kendisine yetecek malı olsa da, memleketinde zengin olsa da yine verilirdi. Bu zikredilen sahih hadisin zahirine de uygundur."

İbni Vehb'in Malik'ten rivayet ettiğine göre şöyle diyor:

"Zekattan savaşçıya ve atların yetiştirilme yerlerine verilir. İster fakir olsunlar, ister zengin olsunlar." [55]

Mesele: Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Ehli Kitabla savaş, başkalarıyla savaştan daha hayırlı­dır. Rasulullah'dan (s.a.v.) rivayet edildiğine göre Ümmü Halla'da şöyle diyor:

"Senin oğlun için iki şehid sevabı vardır." Kadın:

 "Niye böyle ya Rasulallah?" deyince şöyle cevap verir:

 "Çünkü onu Kitap ehli öldürmüştür." Ebu Davud ri­vayet etmiştir. [56]

Müellif şöyle diyor: Ebu Davud bu hadisi Ferec b. Fadale'den -Hadis te zayıftır- O da Abdulhabir b. Sabit b. Kays b. Şemmas'dan, o da babasından, o da dedesinden rivayet et­miştir. Ebu Davud bu hadisi bir bab başlığı yaparak Rum­larla savaşın, başkalarıyla savaştan daha faziletli oluşu ba­bı diye nitelemiştir. [57]

Fasıl

 

Eğer kafirler bir savaşta müslüman esirler kadın ve ço­cuklarıyla kalelerinde müslümanlardan korunuyorlarsa, onları mancınık atışına hedef alma zaruri değilse, onları terkederiz. Taki müslümanlar telef olmasın. Yok eğer atış yap­ma zaruri ise; kafirler onlarla savaşın tam kızgın zamanın­da korunuyorlarsa, onları terkedecek olursak, bize galip geleceklerse veya yardım alacaklarsa veya o durumda kaleyi almak imkansızlaşıyorsa kaleyi mancınık atışına tabi tutmak caizdir. Müslümanlar da elden geldiğ kadar korun­maya çalışılır. Bu Şafii'nin [58] ve Ahmed'in [59] mezhebidir. Ebu Hanife [60] ise onların Mancınık vs. ile atışa tabi tutul­masını mutlak olarak caiz görmektedir. Ancak mümkün ol­duğu kadar müslümanları koruma şartıyla caiz görmektedir. Buna göre bir araba vs. ile müslümanlarm atışından ko­runmaları gerekir.

Mesele: Muğni sahibi şöyle diyor:

"Kafirler müslümanların gemisine ateş atarlarsa ve gemi tutuşursa, içindekilerin zannına göre gemide kalma veya suya atlamadan hangisi kendilerini'kurtarmaya daha ya­kın ise onu yaparlar. İki durum da aynı ise Ahmed: "İstedik­lerini yaparlar" demektedir. [61] Müellif şöyle diyor:

Bu Şafii ve Malik'in de [62] meşhur görüşüdür. Abderi'nin Muhammed b. Hasan'dan rivayet ettiğine göre;

"Kendilerini denize atamazlar" demektedir. Ahmed'den de bunun gibi bir rivayet vardır.

Evzai şöyle diyor:

Her ikiside ölümdür. En kolayını se­çerler [63] Bazı Şafii alimleri şöyle diyor:

"İki seçenekten hangisi hayatlarım daha çok uzatacak ise, onu tercih etmeleri gerekir." Bunu İbni Abdüsselam elMalik [64] nakletmiştir. Şöyle demiştir.

"Sahih olan görüş budur. Çünkü hayatı mümkün olduğu kadar korumak vaciptir. [65]

Fasıl

 

Eğer müslümanların zayıflığına karşı, kafirler çok ise, müslümanların kaçması caizdir. [66] Yirmi beşinci bölümde bu konu ve hakkındaki ihtilaflar geçmiştir.

Mesele: Savaşta kafirlerden yardım isteme iki şart ile ca­izdir.

Birincisi: İhanetlerinden emin olmaları.

İkincisi: Öyle bir konumda olacaklarki, eğer ihanet edip kafirlere katılsalar bile yine müslümanlara destek olacak ise­ler, caizdir. [67] Malik'in mezhebine göre müşriklerden an­cak gemi tayfası [68] veya hizmetçi [69] olarak kullanılacaklarsa yardım istemek caizdir. Ahmed şöyle diyor:

"Müşrikten yardım istenmez." Bunun caiz olduğu da ondan rivayet edilmiştir. [70]

Fasıl

 

Düşmandan eşyayı almanın hükmü ve alimlerin ihti­lafı:Öldürülenin eşyası öldürene aittir. Eğer öldürenin ganimet­te bir payı var ise ayrıca köle, cariye ve çocuk da olur. Ahmed bu görüştedir. Kişi eşyayı almaya şu şartlarla hak kazanır.

Birincisi: Öldürülenin savaşçılardan olması. Eğer bir kadın veya çocuk veya yaşlı bir ihtiyar veya yatalak bir zayıf öldürmüş ise, onların eşyasını almaya hak kazanamaz.

Muğni'nin sahbi şöyle diyor:

Bu konuda ihtilaf olduğunu bilmiyoruz. Bunlardan birini öldüren onların eşyasını almaya hak kazınır."

İkincisi: Ölüde bir engelolması. Eğer öldürme ve yara­lamada aşırı gitmişse veya uykuda iken veya yemek yerken vb. öldürülmüş ise, öldüren onun eşyasını almaya hak kaza­namaz. Bu Ahmed'in de görüşüdür.

Üçüncüsü: Adamı öldürmesi veya aşırı bir şekilde yara­laması, öyleki adam ölü hükmüne gelmiş ise, örneğin iki eli­ni ve ayağını kesmiş ise veya ellerini ayaklarını kesmiş ve gözlerini oymuş ise, yine eşyasmı alamaz. Ahmed bu görüş­tedir. Eğer onu esir ederse zahir görüşe göre eşyasını alır. Ahmed şöyle diyor:

"İster imam onu öldürsün, ister öldürmesin, eşyasnı alamaz."

Dördüncüsü: Onu öldürmek için nefsini tehlikeye atmış olması. Örneğin düelloda öldürmüş ise veya onların safla­rına sızarak öldürmüş ise eşyasmı alır. Ancak düşman safın­da İken veya kalede iken bir ok ile veya başka bir şey ile öldürmüş ise eşyasını alamaz. Yine eğer düşman yenilmiş ise, onlardan kaçan birine kavuşup öldürürse yine alamaz, eğer savaş devam ediyor ise arkasını dönüp kaçan birini öl­dürürse eşyasını alır. Ahmed de bu görüştedir.

Hadisçilerden bazılarına göre; Savaşta bir kafiri savaşır­ken veya sırtını dönmüşken, kaçarken veya müslümanlara saldırırken her durumda öldürürse eşyasını almaya hak ka­zanır. Ebu Sevr, İbni Munzir bu görüştedirler. Buna Seleme'nin hadisiyle delil getirmişlerdir. [71]

Bu hadis Buhari ve Müslim'in Seleme b. Ekva'dan (r.a.) rivayet ettikleri hadistir. Şöyle diyor:

"RasuluIlah (s.a.v.) ile beraber Havazin savaşına gittik. Bir gün kuşluk vakti Rasulullah ile beraber iken, kırmızı bir devenin üstünde bir adam geldi. Deveyi çöktürdü. Kavmiyle beraber yemek yedi. Bakmaya başladı. Bizde ise öğ­le vakti bir zayıflık ve halsizlik vardı. Bazılarımız yaya idi. Adam yola çıktı ve hızlandı. Devesi geldi. Onun ipini çözdü, çöktürdü ve üzerine oturdu. Deve hızlandı. Arkasın­dan beyaz siyah karışımı bir deveyle bir adam geliyordu. [72] Ben de hızlanarak çıktım. Devenin ayaklarının [73] hiza­sına geldim. Sonra öne geçtim ve devenin yularından [74] tu­tarak onu çöktürdüm. Adam ayağnı yere koyunca kılıcımı salladım [75] ve adamm boynunu vurdum. Adam öldü. Son­ra deveyi alarak geldim. Üzerinde adamm yükü ve silahı var­dı. Rasulullah (s.a.v.) ve ashabı beni karşıladılar. Rasulullah(s.a.v.):

"Kim adamı öldürdü?" dedi.

"İbni Ekva'" dediler. Rasulullah (s.a.v.):

"Eşyasının hepsi onundur" buyurdu. Bu Müslim'in ri­vayetidir. [76] Buhari [77] ise hadisi kısaca nakletmiş ve onunla:

"Kendleriyle savaşılan birinin İslam beldesine emansiz girmesi" babı diye bir konu açmıştır.

İbni Münzir şöyle diyor:

"Eşyayı alma hadislerin ve Seleme'nin hadisinin zahirine göre Öldürene aittir. Şafii şöyle diyordu:

"Eşya savaş devam ederken ve düşman da savaşırken, öl­dürene aittir.[78] Ben Seleme'nin hadisini onun yanında görmedim. Eğer Şafii bu hadisi bilseydi onun mezhebinden bildiğimiz kadarıyla, bu hadisle hükmederdi.

"Alimler ihtilaf etmişlerdir. Eşyayı alabilmek için imamın söylemesi şart mıdır? Şafii [79] ve Ahmed'e göre: Eşya öldü­rene aittir. İmam ister söylesin, ister söylemesin [80] Ebu Hanife'ye göre: İmam, kim birini öldürürse eşyası onundur, de­miş ise, öldüren eşyayı alır. Eğer imam bunu dememiş ise, eşya genel ganimettendir.[81]Malik'e göre ise imam bunu sa­vaştan sonra söylerse caizdir. Savaştan önce söylemiş ise al­ması caiz değildir.

[82]Eşyanın beşte birinin alınıp alınmayacağında ihtilaf et­mişlerdir. Şafii ve Ahmed'e göre, beşte bir genel ganimet­ten alınır. Eşyadan alınmaz.

[83]Malik'e göre genel ganimet­ten ve eşyadan beşte bir alınır. Ondan gelen bir rivayete gö­re ise, imam isterse beşte bir alır. İstemezse almaz. [84] Nevevi Müslim'in şerhinde bunu Malik'ten nakletmiştir. Şöy­le diyor:

"Bu görüşü kadı İsmail de tercih etmiştir. [85]

Mesele: Evzai'ye göre ölülerin eşyalarım alınıp onların çıplak bırakılmaları caizdir. Ahmed de aynı görüştedir. Rasulullah'ın (s.a.v.):

"Eşyanın hepsi onundur"

 hadisiyle bu hükmü vermiş­lerdir. Sevri ve İbni Münzir bunu kerih görmüşlerdir. Çün­kü avret yerleri açılmaktadır. [86]

Fasıl

 

Selb: Ölünün üzerinde bulunan elbise, mest, re'n denilen mestten daha uzun, ayak kısmı olmayan dizlik, savaş alet­leri zırh [87], miğfer, [88] silah, üzerinde savaşılan binek ve ya­ya olarak savaştığı halde yularından tuttuğu bineğin üzerin­deki eğer, semer, gem, yular ve başkalarından oluşan eşya­lardır. Eğer atı ölürülenden kaçmış veya başka birinin elin­de ise Selb'den sayılmaz. Selb'den sayılan şeylerden bazı­ları da, takılar [89] süsler, kemerler, [90] yüzükler, para kese­si [91] ve içinde olan paralar, binilen deve de zahir görüşe gö­re selb'dendir.

Atın yanında asılı duran çanta [92] ve içinde bulunan dir­hem ve altın eşyalar Selb'den değildir. Ahmed para ve deve hariç hepsinin selbden olduğunu söylemiştir. "Bu ikisi ise Selbden değildir" demiştir. Ahmed'de gelen bir rivayete göre yularından tutulup çekilirken savaşılan binek hakkın­da iki görüş belirtmiştir. İsterse hayvan adamın bir tarafına bağlı olsun.[93] Nevevi şöyle diyor:

"Öldürenin ikisinden birini tercih etmesi gerekir." Bütün bunlar Şafii'nin mezhebidir.

[94]Ebu Hanife'ye göre Selb: Ölümün üzeinde bulunan elbi­se, silah, binem bineğin üzerinde bulunan eğer, aletler, bi­neğin üzerindeki çantada bulunan mallar veya hayvanın üzerinde olup çantada olmayan şeylerin hepsidir. Ölünün kölesiyle beraber başka bir bineğin üzerinde bulunanlar ise selbden değildir. [95] Bütün bunlar Şafii'nin mezhebine uy­gundur. Ancak çanta hariç.

Malik'in meşhur mezhebine göre ise normal olmayan şey­ler selbden edğildir. Süsler, tac, takı, haç gibi şeyler selbden değildir. Aynı şekilde altın da selbden değildir. [96]

Mesele: Selbi (yani eşyayı) hak eden ondan yüzünü dönderirse, onun üzerindeki hakkı bitmez. Çünkü o, onun için belirlenmiştir. Şafii mezhebinin sahih görüşü budur. [97]

Alimler Selbin öldürene delilsiz verilip verilmeyeceği konsunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii ve Ahmed'e göre selb an­cak delile karşılık, öldürene verilir. Sabit bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle diyor:

"Kim birini öldürürse delil getirmesi gerekir ki Selb onun olsun."

Malik'e göre Selb delilsiz, olarak öldürene verilir. Neve­vi Müslim'in şerhinde nakletmiştir.

[98]Yine Öldürenin kendisine verilmemesi korkusundan do­layı selbden bazı şeyleri gizleyebilir mi gizleyemez mi ih­tilaf etmişlerdir. Ahmed şöyle diyor:

"İmamın izni olmadan birşey alması hoşuma gitmez." Şa­fii'ye göre ise alıp gizleyebilir. İbni Münzir de bu görüşü seç­miştir. [99]

Fasıl

 

Muğni'nin sahibi şöyle diyor: "Eğer imam:

"Kim herhangi bir şey almışsa, o onundur" derse bir ri­vayete göre alması caizdir. Bu Ebu Hanife'nin Şafii'nin iki görüşünden biridir. Ahmed seriyyeler için şöyle diyor:

"Seriyye çıktığında vali şöyle derse:

"Kim kendisiyle birlikte birşey getirdiyse, o onundur. Kim bir şey getirmediyse, onun için birşey yoktur. Ganimet­ler imamındır" ve başka bir şey yapmazsa caizdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Bedir ashabı için:

"Kim bir şey aldıysa, o onundur" buyurmuştur. Onlar­da ganimet için savaşmışlar ve ona da razı olmuşlardı. [100] İkinci [101] rivayet ise:

"Caiz değildir" şeklindedir. Bu görüş te Şafii'nin arka­daşlarına aittir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) ve halifeler ganimetleri paylaştırırlardı. Çünkü diğer durum ganimetlerle uğraşıp savaşı ihmal etmeyi beraberinde getirir. Bu düşma­nın galibiyetine yol açar. Bunun için caiz değildir. Bedir ola­yı ise mensuhtur. O olayda müslümanlar ihtilaf ettiler. Allahu tealada şu ayeti indirdi:

"Sana ganimetleri soruyorlar. [102]

[103]Abderi Kifaye'de Şafii'den bu konuda yukarıda geçtiğ gi­bi iki görüş nakletmektedir. Bu görüşlerin sahih olanı:

"Bu şartın batıl olduğudur. Abderi'nin nakline göre Ma­lik ve Ahmed sahih olduğunu söylemektedirler.

[104]Müellif şöyle diyor: Şafii'nin mezhebinde bilinen görüş; imamın beşte biri almama şartı tek sözle batıldır. [105] Nevevi "Zevaidi'r-ravda" da söylemektedir. İbni Kecc'de bif vecih nakletmektedir:

"Eğer bir zaruretten dolayı şart koşarsa, beşte bire bölün­mez. Bu da istisnadır ve batıldır.

"Hanefiye'den "Kafi'nin" sahibi şöyle diyor:

"Eğer imam ordusuyla darul harbe girerse ve bir seriyye gönderirse ve el­de ettiklerini onlara verirse caizdir. Belki de bunda masla­hat vardır. Eğer İslam diyarından bir seriyye gönderirse, seriyyedekilerin elde ettiklerini almalarına izin vermesi uygun değildir. [106]

Hidaye'nin sahibi ise seriyyenin darul harpten veya İs­lam diyarından gönderilmesinin arasını ayırmamaktadır; Şöyle diyor:

"İmamın alınan bütün şeyleri onlara vermesi uygun de­ğildir. Çünkü bu durumda herkesin hakkında iptal etme söz konusudur. Eğer kendisi seriyye ile beraber iken bunu ya­parsa caizdir. Çünkü tasarruf kendisindedir. Belki maslahat bundadır.

"Kurtubi Allahu Teala'nın:

"Biliniz ki aldığınız ganimetlerin beşte biri Allah'ın­dır.”.. [107]

Ayetinin tefsirinde şöyle diyor:

"Cumhura göre bu ayet surenin başındaki ayeti neshetmektedİr. Bir görüşe göre; bu ayet muhkemdir. Mesuh değildir. Ganimetler Rasulullah'ındir (s.a.v.). Savaşçılar arasında dağıtılmaz. Aynı şekilde ondan sonraki imamlar için­de öyleydi.

Mazeri'nin bir çok alimimizden naklettiğine[108] göre İmam'ın ganimetten bu payı ayırmaya hakkı vardır. Bir görüşe göre; bundan maksat seriyyelerin ganimetleridir. Yani seriyyenin ganimetlerini imam isterse beşte birini alır, isterse hepsini dağıtır.

İbrahim Nahai şöyle diyor:

İmam seriyye gönderirse ve onlar da ganimet elde ederlerse, imam isterse beşte birini alır. İsterse hepsini onlara verir." Bunu Ömer b. Abdülberr Mekhul ve Ata'dan da nakletmiştir. Ali b. Sabit şöyle diyor:

"Mekhul ve Ata'ya; elde ettikleri ganimetin hepsini on­lara dağıtan imamı sordum."

"Bunu yapabilir" dediler. [109] Özetle bitti. [110]

Fasıl

 

Ganimetin dağıtılması ve bu konuda alimlerin ihtilafı:

 

Ganimette ilk yapılacak şey, bunların korunma ve taşın­ma masraflarının çıkarılmasıdır. Ayrıca selbi beşte biri almadan çıkarmak gerekir diyenlere; genel ganimetten selb de çıkarılır. Sonra geriye kalanlar beş kısma ayrılır. Sonra bir kağıt alınır ve birinin üzerine, "Allah içindir" veya "masla­hat içindir" yazılır. Dört tanenin üzerine, "ganimetler için" yazılır. Bunlar birbirine benzer beş sandığa konur. Bunlar sandıklara gizlenir. Sonra her bir parça için bir sandık açı­lır. Üzerinde, "Allah içindir" diye yazılan çıkınca, o da beş kısma ayrılır:

Birinci kısım: Müslümanların maslahatları için. Yarala­rı sarma, kale yapımı, mescid yapımı, kadı, alimler ve müzezinlerin nafakaları gibi. Onların fakir veya zenginliklerine bakılmaz. Önem sırasına göre bunlar dizilir.

İkinci kısım: Rasulullah'ın (s.a.v.) akrabaları için bun­lar Haşimoğulları, Abdulmuttalib oğullarıdır. Onların fakir­leri zenginleri ve kadınlarına dağıtılır.

Üçüncü kısım: Yetimler içindir. Bunlar babası olmayan küçüklerdir. Meşhur görüşe göre fakir olmaları şarttır.

Diğer iki kısım ise miskinler ve yolda kalanlar içindir. Bu Şafii'nin mezhebidir. Bunun teferruatı fıkıh kitaplarında geçmektedir. [111]

Ebu Hanife şöyle diyor: Bu beşte bir üç kısma ayrılır. Ye­timler, miskinler ve yolda kalanlar." Ona göre Haşim ve Abdulmmutaliboğullannın Rasulullah'a (s.a.v.) akrabalıkları­nın hükmü, onun vefatından dolayı kalkmıştır. Rasulul­lah'ın (s.a.v.) kendisinin payının ortadan kalktığı gibi. Fa­kat onların fakirleri de diğer üç kısma girerler ve onlara ön­celik verilir. [112] Malik şöyle diyor:

Fey' ve Humus aynıdır. İkisi de dev­let hazinesine konulur.[113] Kurtubi tefsirinde şöyle diyor:

"Malik, şöyle diyor:

"Beşte bir imamın görüşüne bırakılmıştır. Belli bir mik­tar olmadan ondan alır. Ondan İstediği kadarını akrabalara dağıtır. Geriye kalanı müslümanların maslahatında kullanır. Bunu dört halife de söylemiştir. Böylece amel de etmişler­dir. Rasulullah'ın (s.a.v.) sözü de buna delalet etmektedir." Allah'ın size verdiklerinden benim payım sadece Humus'tandır. Humus ta geri size dönecektir." Bu beşte birlik humus ayrıca beşe veya üçe bölünmez." [114]

İbni Kesir ed Dımeşki tefsirinde şöyle diyor:

"Şeyhimiz Allame İbni Teymiyye şöyle diyor:

"Malik'in görüşü, selefin çoğunluğunun görüşüdür. En sahih görüşte budur.[115] Malik'e göre Rasulullah'ın (s.a.v.) akrabaları sadece Haşimoğullarıdır.Mesele:

Muhtasarın bazı şerhçileri şöyle diyor:"İbni Mevvaz [116] şöyle diyor:

"Eğer imam isterse ganimetleri beş eşit kısma ayırır. Eğer isterse de hepsini satar ve parasını dağıtır. Buna hak­kı vardır.

"İbni Sahrun babasından şöyle naklediyor:

"îmanı ganimetleri satar ve parasını dağıtır. Eğer alacak kimseler bulamazsa, kura ile beş kısma ayırır." Ganimetin geriye kalan dört kısmı ise savaşçılar arasında paylaştırı­lır. [117]

Kadı Ebu Bekir b. Arabi Ahkam'ında, bu konuda icma ol­duğunu nakletmektedir. Ancak eğer imam esirlere iyilikte bulunup onları serbest bırakmak isterse, bunu yapabilir. Bu durumda savaşçıların onlar üzerindeki hakları yok olur.[118]

Cihad niyetiyle olay yerine gelen hür, baliğ, müslüman, sağlam her erkeğin ganimetten pay almaya hak kazanması konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar ister savaşsınlar, ister savaşmasınlar. [119] Mesele:

Malik şöyle diyor:

"Erkekler hasta olraka savaşta hazır bulunsalar, yine pay alırlar. Aynı şekilde kör ve topal kimseler de eğer savaş­ta bir fayda sağlıyorlarsa onlara da pay verilir. [120]

Muğni'nin sahibi şöyle diyor:"Eğer savaşa çıkan kimsenin hastalığı geçici değilse kötürüm [121] ve felçli [122] gibi kimselere pay yoktur. Ancak has­talığı geçici ise, ateşlenen, başı ağrıyan kimse gibilere pay verilir. [123]

Ganimetin paylaştırılma şekli konusunda ihtilaf etmişler­dir. Malik, Şafii, Ahmed ve Fukaha'nın geneline göre; atlı­ya üç pay -kendisine bir atma iki pay- verilir. Yayaya bir pay verilir. Ebu Hanife'ye göre atlıya iki, yayaya'bir pay veri­lir. Ancak bu görüşüne kimse katılmamıştır.

[124]Beraberinde birden fazla at bulunan kimse ihtilif edilmiş­tir. Malik, Şafii ve Ebu Hanife'ye göre birden fazla ata pay verilmez. Ahmed'e göre iki ata pay verilir. Fazlasına veril­mez. [125] Hidaye sahibinin ve başkalarının naklettiğine göre Ebu Yusuf ta bu görüştedir.

[126]Ana-babası arap olmayan at, babası arap, anası acem olan at, anası arap babası acem olan at hakkında ihtilaf edilmiştir. Malik, Şafii ve Ebu Hanife'ye göre; hangi cins­ten olursa olsun ata iki pay verilir. Ahmed'e göre ise arap ol­mayan birinci görüş gibi bir görüş te nakledilmiştir. Ahmed'e beraberinde iki acem atı bulunan kimse sorulunca:

İkisine de pay verilir" diye cevap vermiştir. [127]

Katır, eşek veya deve üzerinde savaşa katılana yaya gi­bi bir pay verileceği konusunda alimler ittifak etmiştir. [128] Fakat bazılarına göre.bunlara da az bir şey verilir.[129] [130]Fa­kat Muğni'nin sahibinin Ahmed'den naklettiğine göre şöy­le diyor:

"Deve üzerinde savaşa katılıp, başkasına güç yetiremeyen kişiye ve devesine birer pay verilir.

[131]Mesele: Malik ve Şafii'ye göre; gemide savaşan deniz­cilerde at var ise karada olduğu gibi atına da pay verilir. Ka­lede yapılan savaşta da durum aynıdır.[132]Atlı olarak savaşa çıkıp, düşmanla karşılaşmadan önce ölen kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. Malik, Şafii ve Ahmed'e göre ata pay verilmez.[133] Ebu Hanife'ye göre ise atlı kimsenin payını hak kazanır. [134] Eğer savaşa yaya olarak çıkıp sonra bir at satm alırsa veya ödünç alırsa ve onunla savaşa gi­rerse Şafii ve Ahmed'e göre atlı kimsenin payına hak kazı­nır.[135] Ebu Hanife'ye göre ise yayanın payına hak kaza­nır. [136] Ebu Hanife'den birinci görüş te rivayet edilmiştir.

Bir kimse atlı olarak savaşa çıkıp sonra atını kaybeder­se ve atını başka biri bulup onunla savaşırsa, atın iki payı sa­hibine verilir. Bu Ravda da zikredilmiştir. [137] Mesele:

Ödünç verilen veya kiralanan atın iki payı, ödünç alan veya kiralayanındır. Bu Şafii [138] Malik [139] ve Ahmed'in görüşüdür. Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Kiralayan hakkında herhangi bir ihtilaf bilmiyoruz." [140]

Mesele: Şafii'ye göre gasp edilen ata pay verilir. Ona ve­rilen iki pay gaspedenindir.[141] Malik de bu görüştedir. [142] Ahmed'e göre ise atın payı, atın sahibinindir.

Bazı Hanefi alimlerine göre ise; gasp edilen ata pay verilmez.[143] Sava­şa katılan gaspederse, İbni Kasım'a göre atm payları sahi­binindir. İbni Sahnun'a göre ise; gaspedenindir. Ancak bir atın ücretini sahibine ödemesi lazımdır. Fakat savaş sona yaklaştığında gaspederse atın payları sahibinindir. [144] Mesele:

Bir köle efendisinin atıyla savaşa katılırsa, ata pay verilir. Atın payları, sahibinindir. Köleye ise az bir şey verilir. Ahmed'den bu görüş nakledilmiştir. Muğni'nin sa­hibi ise şöyle diyor:

"Ebu Hanife ve Şafii'ye göre ata pay verilmez."[145]Ata verilen payların kendisine verilmesi karşılığında, atını başkasına veren kimse hakkında ihtilaf edilmiştir. îbni Münzir şöyle diyor:

"Malik bunu mekruh görüyordu." Şafii'ye göre bu caiz değildir. Ahmed şöyle diyor:

"Bunda bir beis olmayacağını ümid ediyorum."Savaşın bitiminden ve ganimetlerin alınmasından sonra ölen kimse hakkında ihtilaf edilmiştir. Şafii'ye göre; bunun hakkı varislerine geçer. Malik ve Ahmed de bu görüştedirler. Ebu Hanife'ye göre ise; Ganimetlerin İslam diyarında dağıtılmasından önce ölen kimseye bir şey verilmez. [146] Eğer savaşın bitiminden sonra, ganimetlerin elde edilmesin­den önce ölürse, sahih olan Şafii'nin görüşüne göre yine pay almaya hak kazanır ve hakkı varislerine geçer. Malik de bu görüştedir. Ahmed'e göre ise ona pay yoktur.

Şafii'ye gö­re savaşın ortasında ölen kimseye ganimetten pay yoktur. Hakkı düşer. Ahmed de bu görüştedir. Eğer savaşın ortasında atı ölürse, atın iki payı kaybolmaz. Şafii bu görüşte­dir. [147]

Ganimet elde etmiş bir orduya katılan kimse hakkında ih­tilaf edilmiştir. Malik, Şafii ve Ahmed'e göre; bu ganimet­ten ona pay yoktur. Ganimet savaşa katılana verilir. Ebu Ha­nife'ye göre ise; eğer ordu ganimetleri islam diyarına getir­meden önce darul harpte katılmış ve onların getirilmesine iş­tirak etmiş ise pay alır.

[148]İmamın izni olmadan darul harbe giren ve ganimet alan ki­şi veya grup hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şafii, Ahmed'den gelen bir görüşe göre ve ilim ehlinin çoğuna göre bu ganimet­lerden beşte biri alınır. Gerisi ise ona veya onlara verilir. [149] Malik'e göre eğer bunu yapanlar hür kimseler ise böyle yapılır. [150] Eğer köle iseler, bu konuda Malik'den iki görüş nakledilmiştir. Eğer bunlar zımmi iseler, beşte bir alınmaz. Rafü ve Nevevi şöyle diyorlar:

"Bir veya birden çok kimse gizlice darul harbe girip, çalarak bir mal elde ederlerse, bunda iki görüş vadır.

Birincisi: Gazali bunun kesin olduğunu söylemiş ve bi­linen görüş olduğunu belirtmiştir. Bu mal alan kimsenin özel malıdır. Cumhurun görüşü ise; bu mal ganimettir. Beştebiri alınır. Sahih olan görüş te budur.

[151]Ebu Hanife şöyle diyor:

"Bu mal elde edenindir. Beşte bi­ri alınmaz. Çünkü cihad edilmeden kazanılmış mubah bir maldır. Odun toplamaya benzer. Cihad imamın izniyle ve­ya karşı koyma gücü olan bir gurup tarafından yapılır. Bu ise sadece bir hırsızlıktır. Bu kazançtır." [152] Hanefi'lerden da­rul harbe akın düzenlerlerse ve bir şeyler elde ederlerse, aldıklarının beşte biri alınmaz. Çünkü ganimet galibiyet ve zorla alınır. Hırsızlıkla alınmaz. Beşte bir (Humus) ise ga­nimete uygulanır.

Eğer bir veya iki kişi imamın izni ile darul harbe girerlerse bunda iki görüş vardır. Meşhur olan görüşe göre; beşte biri alınır. Bunun alınmasının sebebi imamın izin vermesi değil, ga­libiyetlerinin desteklenmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayı­sıyla zorla alınan ganimet gibidir. Eğer gücü olan bir cemaat da­rul harbe girip birşeyler elde ederlerse, beşte biri alınır. İsterse imam onlara izin vermemiş olsun. [153] Mesele:

Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"İmamın olmadığı durumlarda cihad ihmal edilip ge­ciktirilmez. Eğer bunun sonucunda ganimet elde edilirse, ganimet sahipleri bunu şeriata göre bölüştürürler." Kadı şöy­le diyor:

"İmam çıkana kadar cariyelerin paylaşımı tehir edi­lir. [154] Mesele:

Hayvanları sürmek, eşyaları korumak ve hizmet için ücretle tutulan kimse savaşta hazır bulunursa ona da pay erilir. Bu Şafii'nin en açık görüşüdür. [155] Bu görüşü İbni Münzir Malik ve Ahmed'dende rivayet etmiştir. Malik'in ar­kadaşları bu konuda ihtilaf etmişlerdir. İbni Hacibin Muhtasar'ında zikretiğine göre; bu kimsenin niyeti savaşma ise ve aldığı ücret veya ticareti bu niyetine tabi olan bir durum ise ona pay verilir. [156] Eğer adamın asıl niyeti ücret alma ve­ya ticaret yapma ise, ona pay verilmez. Ancak savaşırsa pay verilir. [157] Mesele:

Askerlerin tüccarları ve meslek sahipleri; terzi­ler, eğer yapanlar, elbise yapanlar [158] gibi bunlar savaştık­ları zaman onlara da pay verilir. Bu Malik, Ebu Hanife, Ahmed ve Şafii'nin görüşüdür. Ahmed'den gelen bir riva­yete göre; bunlar olay mahalline gelmekle pay almaya hak kazanırlar. Savaşmasalar bile. Revyaniye göre en sahih olan, İbni Münzir'in "israfta" ve Muğni'nin sahibinin Şa­fii'den naklettikleri görüş şudur:

"Tüccar savaşta hazır bulunursa, ister savaşsın, ister sa­vaşmasın ona pay verilir. [159]

Ganimetlerin darul harpte iken dağıtılması konusunda ih­tilaf etmişlerdir. Ebu Hanife'ye göre; ganimetler islam di­yarına getirilinceye kadar darul harpte dağıtılmaz. Eğer dağıtılırsa, dağıtan günah işlemiş olur. Dağıtım caizdir. [160] Malik [161] ve Şafii'ye [162] göre ise, darul harpte ganimetin dağıtılması caizdir. Hatta Şafii'nin arkadaşları ganimetin daru'l-harpte dağıtılmasını daha evla görmüşlerdir. Mühezzebin sahibinin ve başkalarının naklettiklerine göre ganime­tin özü olmaksızın dağıtımının islam diyarına bırakılması mekruhtur. [163]

Mesele: Dağıtımı yapan kimse taşıyamamaktan dolayı bıraksa ve: [164]

"Kim bir şey alırsa, o onundur. Kim bir şey taşırsa, o onundur" derse, o onun olur. Bu Ahmed'den nakledilmiş­tir. [165]

Fasıl

 

Abderi Kifaye'de şöyle diyor: Dağıtılan malların beşte dörtü savaşanlara verilir. Onlardan olmayan birinin onların arasına katılması caiz değildir. Bu Ahmed'in de görüşü­dür. [166] Ebu Hanife'ye göre; bu miktarın artırılması caizdir. Onlardan olmayanın onlara katılması caiz değilir. Malik'e göre imam bazılarına bazılarından daha fazla verebilir. On­lardan olmayanların onlara katılması caizdir. Hata şöyle dîyor:

"İmam savaşanların hepsine vermeyip tamamen başka­larına verilebilir. [167]

Dağıtılmayan mallar ise topraklar, evler gibi; bunların sa­vaşanlar arasında dağıtılması vaciptir. Ebu Hanife şöyle diyor:

"İmam bunları savaşçılar arasında dağıtabilir. Öylecede tutabilir. Onların eski sahiplerini orada tutabilir. Onları es­ki sahiplerine verip onlara haraç ve cizye bağlayabilir. Eğer müslüman olurlarsa da haraç onlardan kaldırılmaz.[168] Malik'e göre bunlar ganimet olmakla vakıf olurlar. [169]

Fasıl

 

Tamamen hür olup esir alınan erkekler hakkında ihtilaf edilmiştir. Şafii'ye göre:

"İmam müslümanların maslahatına uygun olan, boyun­larının vurularak öldürülmelerini emredebilir. Yakma veya boğmayı emredemez. Onlara iyilikte bulunup onları bedel­siz olarak serbest bırakabilir. Onları müslüman esirlere kar­şılık ve mal ile serbest bırakabilir veya onları köle de yapa­bilir. Bu durumda fidye veya kölelik parası ganimet olur. Malik ve Ahmed de bu görüştedir.

Ebu Hanife'ye göre: İmam, Müslüman esirlerle onları de­ğiştiremez. Onları fidye karşılığında da serbest bırakamaz. Yine onalara iyilikte bulunup onları karşılıksız da serbest bı­rakamaz. [170]

Kitap ehlinden olan esirleri imamın cizyeye bağlayıp islam diyarında zımmı olarak hür bırakması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Malik Ahmed ve Ebu Hanife'ye göre; imam bunu yapabilir. Bu onun için caizdir.

Şafii'ye göre ise bu caiz değildir. Beyhaki'nin sünennide Şafii'den nakletti­ğine göre ise bu caizdir.

İbni Yunus [171] "Şerhu tenbihte" bu konuda iyi yönün olduğunu nakletmektedir.

[172]Kafirlerin esir alınan kadın ve çocukları ise ittifakla köleleştirilirler. Onlar ganimet mallarının hükmündedirler.[173]

Mesele: Malik'e göre puta tapan kafir arapların köleleştirilmeleri caizdir. Ebu Hanife ve Ahmed'e göre ise bu caiz değildir. Birinci görüş daha sahihtir. [174] Mesele:

Bir müslüman erken davranıp, imamın izni ol­madan esiri öldürürse, imam onu azarlar. [175] Alimlerin ge­neli bu görüştedir. Evzai bu görüştedir. Bu iki görüşü Abderi Kifaye'de zikretmiştir. [176]

Fasıl

 

Muğni'nin sahibi şöyle diyor: Evli birisi karısı ile bera­ber esir edilirse, nikahları iptal olmaz. Ebu Hanife bu görüş­tedir. Malik ve Şafii'ye göre ise nikahlan iptal olur. Eğer ka­dın yalnız başına esir edilirse ittifakla nikahları iptal olur. Ancak Ebu Hanife'ye göre eğer kocası da ondan bir gün son­ra esir edilirse, nikahları iptal olmaz. Eğer adamm kendisi yalnız başına esir edilirse nikahı iptal olmaz. Ebu Hani­fe'ye göre iptal olur. Ancak eğer kendisine iyilikte bulunu­lup serbest bırakılırsa ve fidye ile serbest bırakılırsa nika­hı iptal olmaz. [177]

Fasıl

 

Hür ve akıllı olan bir kafir, kendisine galip gelinmeden önce müslüman olursa, canı ve malı korunmuş olur. Bunda ihtilaf yoktur. İster emniyette iken müslüman olsun, ister kor­ku halinde müslüman olsun. Ayn şekilde küçük çocuklarınıda esir edilmekten kutarmış olur. Ondan dolayı çocukları­na da islam hükümleri uygulanr. Kadının hamileliği, doğur­muşun hükmündedir. Doğan çocuk annesine "tabi olarak köleleştirilmez. [178] Ebu Hanife bu görüşte değildir. Ona göre köleleştirilir. Dedenin müslüman oluşu, küçük torunu korur. Ancak oğlunun hanımı köleleştirilir. Sahih görüş budur. Yine aynı şekilde galip gelinmeden Önce kadın müs­lüman olursa, canını, malını ve küçük çocuklarını korumuş olur. Bir kimse islam diyarına girdikten sonra müslüman olursa ve onun darul harpte küçük çocukları var ise, onlar da müslüman hükmüne geçerler. Onların esir alınmaları caiz değildir. Bu Ahmed'in görüşüdür. Muğni'nin sahibinin nak­line göre Malik de bu görüştedir. Ebu Hanife'ye göre ise bunların esir edilmeleri caizdir. [179]

Hür ve mükellef bir esir, imam kendileri hakkında herhan­gi bir hüküm vermeden önce müslüman olursa canını korumuş olur. Şafii'nin sahih görüşüne göre ise müslüman olmasından dolayı köleleştirilmez. İmam onu köleleştirme, bedelle veya be­delsiz serbest bırakma konusunda serbesttir. Bunun da şartı vardır. O da onun müslümanlar arasında dinini ve canını koru­yacak bir aşiretinin olmasıdır. [180] Ahmed'e göre ise esir müslü­man olunca derhal azat edilmiş olur. Kadınların hükmü gibi. İmamın bunda seçme hakkı yoktur. [181]

Fasıl

 

Malik, Şafii, Ebu Hanife ve Ahmed'e göre ana baba­sıyla beraber esir edilen çocuk ana babasının dininden sayılır.

[182]Bir çocuk sadece babası ile birlikte esir edilmişse bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Ahmed'e göre çocuk müslümandır. Malik, Şafii ve Ebu Hanife'ye göre ise çocuk küfürde ba­basına tabidir. [183] Eğer çocuk yalnız başına esir edilirse Şeyh Ebu Hamid [184], Muğni|nin sahibi ve başkalarının nak­lettiği icmaya göre müslüman olur. [185] Fakat icma iddiası za­yıf bir görüştür. Çünkü Şeyh Ebu İshak Şirazi Abderi ve baş­kalarına göre Şafii mezhebinin görüşü, çocuğun küfrü üze­rinde kaldığıdır. Çocuk esir alanın dinine tabi olmaz. Havi'nin sahibi şöyle diyor:

"Çocuk islamda esir alanın dinine tabi olur. [186] Eğer çocuk annesiyle beraber esir edilirse Malik ve Ahmed'e göre müslümandır. Şafii'ye göre annesinin küfrüne tabi­dir. Zannedersem bu Ebu Hanife'nin de görüşüdür. [187]

Esirler arasına fark koyma konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii'ye göre esir almanlar arasına [188] ana-baba ile çocuk ara­sına fark koymak caizdir. [189] İbni Münzir şöyle diyor:

"Bir taifeye göre esirler arasında fark konulmaz. Kü­çük ile büyük, kadın ile erkek aynıdır, eşittir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Hanefilere göre ise ana baba ile çocuk arasına erkek kardeş ile kızkadeş arasına fark koyma caiz de­ğildir. Aynı şekilde erkek çocuk ile kız çocuk arasına da fark konulmaz. Eğer bunların beraber amcası, dayısı, dedesi, kardeşinin oğlu veya kendisiyle evlenmesi haram olan ya­kın akrabalarından biri var ise, valinin dağıtım veya satış sı­rasını ayırması caiz değildir.

"Müellif şöyle diyor: Hanefi kitaplarında, bunun mek­ruh olduğu geçmektedir. Hanefi mezhebine göre vali bunların arasını ayırırsa caizdir. Şafii'ye göre ise ayırması haramdır. Muğni'nin sahibi anne ile küçük çocuğun arasını ayırmanın caiz olmadığı konusunda ilim ehlinin icmasını nakletmektedir. Ahmed şöyle diyor:

"İkisinin arası ayrılmaz. Anne razı olsa da." [190] Bunu "Tenbihul gafilin an a'malil cahilin" [191] kitabında zikrettim.Mesele: İbni Münzir şöyle diyor:

"Ganimetlerle beraber satılıp üzerinde müşterinin biraz mal bulduğu cariye konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup alime göre; bu mal orduya dağıtılan ganimetlere katılır. Bu Şafii'nin görüşünün kıyasıdır. Biz de bu görüşteyiz. Ahmed'e göre de ganimetlere katılır. Malik ise az olan mikta­ra cevaz vermiştir. Yani müşteri alabilir. Ancak çok olursa caiz değildir. [192]

Mesele: Abderi şöyle diyor:

"Eğer müslümanlar müşriklerin binek ve hayvanları alır­larsa, onlara olan kinlerinden dolayı hayvanları Öldürmele­ri caiz değildir, müşriklerin onları kendilerinden alma kor­kusunda oldukları zamanda öldürmeleri caiz değildir. Yemek için hari isterse hayvanın ayaklarının bağını keser, [193] isterse kafasını vurur. Fakat boğazlaması mekruhtur. [194]

Razi'nin Hanefilerden baz lalimlerdan naklettiğine gö­re ise, eğer onları islam diyarına götüremiyorsa, onları boğaz­lar ve yakar. Mal ve silahlarıda yakar. Demir olanları ise gö­mer. [195]

Fasıl

 

Az mal ve alimlerin bu konudaki ihtilafı:

 

Savaşta hazır bulunan çocuk ve kadın konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii [196] ve Ebu Hanife'ye göre; erkeğin payından az olan az miktarda mal bunlara verilir [197] Ahmed'e göre ise bunlara da tam pay verilir. [198]

Malik'e göre ise bu ikisine ganimetten pay yoktur. Biraz büyümüş, savaşabilen, fakat baliğ olmamış çocuğa ise sa­vaşırsa tam pay verileceğini söylemiştir. [199] Hanefi'lerden Hidaye'nin sahibi şöyle diyor:

"Ona da eğer savaşırsa az bir mal verilir.

Kadın eğer hastaların başında durur ve yaralıları tedavi ederse ona da az bir mal verilir. [200] Savaşa katılan köleler konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife, Şafii ve Ahmed'e göre onlara da az bir mal verilir. İbni Münzir'in naklettiğine göre Malik, ganimetten onlara pay olmadığı görüşündedir. [201] Mesele:

Şafii'nin en belirgin görüşüne göre bu az mal ga­nimetlerin beşte dördünden verilir. Ebu Hanife de bu görüş­tedir, İkinci görüşe göre ise ganimetlerin aslından verilir. (Yani paylaşımdan önce). Bu iki görüş te Ahmed'den riva­yet edilmiştir.

Üçüncü bir görüşe göre ise, ganimetlerin beşte birlik kısmından verilir.[202]Şafii mezhebine göre[203] imam vereceği az miktar malı eğer yayaya veriyorsa, yayanın miktarından az olmasına çalışır. Eğer az miktar mal veriierecek kişi atlı ise yayanın miktarından daha fazla alır. Bu konuda iki görüş vardır.

Birincisi: Bu miktar atlı kişinin miktarından az olur. Bu Ahmed'in görüşüdür.

[204]İkincisi: Bu miktar atlı kişinin miktarından az olmaz. Maverdi bunun kesin olduğunu söylemiştir. Bu konuda köle is­ter efendisinden izin alsın, ister almasın, çocuk velisinden ister izin alsın ister almasın, kadın kocasından ister izin al­sın, ister almasın. [205]

Ahmed şöyle diyor: Köle efendisinin izni olmadan sava­şa katılırsa ona az miktarda mal verilmez. Zımmi kimse imamın izniyle savaşa katılırsa az miktarda mal alır. Eğer izinsiz katılırsa birşey alamaz. Sahih görüş budur. [206] Bila­kis imam gerekli görürse onu azarlar. Eğer imam onu ücret­le tutmuşsa, sadece ücretini alır. İmam az miktarda mal alacakları onların menfaatine göre değişik şekilde onlara mal verebilir. Savaşa katılanı tercih eder. Diğerlerine göre da­ha çok savaşanlara öncelik verir. Atlı olanı yayaya tercih ed­er. Yaralıları tedavi edip, susuzlara su taşıyan kadını, sadece yükleri gözeten kadına tercih eder. [207] Mesele:

Ganimetlerden pay alacaklardan, başkalarına ne zaman daha fazla savaşan kimselere normal payından baş­ka az miktarda mal verilir, Bir görüşe göre bu az miktarda mal, maslahatlar için ayrılan kısımdan duruma uygun miktarda verilir. İmamın güçlü gördüğü ve fedakarlığının daha fazla olduğu kanaatine vardığı kimseye normal payından faz­la vermesinin delili; Seleme b. Ekva'nın Abdurrahman b. Uyeyne'nin kıssasındaki sözüdür:

"Rasulullah (s.a.v.) bana bir atlının ve bir yayanın payı kadar bana verdi." Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. Hadis yukarıda "tehlikeye atılma" konusunda zikredilmiş­tir. [208] Mesele:

Verilen az miktarda mal verilen kimselerin ha­kı mıdır, yoksa isteğe bağlı bir şey midir? Şafii'den iki gö­rüş nakledilmiştir. Meşhur olana göre bir haktır. [209]

Fasıl

 

Nefl Hakkındadır:

 

Nefl: İmam veya komutanın, hücumda, öncülere karşı ilerlemede veya bir pusuyu korumada tehlikeye atılan, feda­karlıkta bulunan birine ihtiyacın gerektirdiği kadar fazladan verdiği mal'dır. [210]Mesele:

Nefl'in bir kişiye veya bir cemaate verilmesi ca­izdir. Belli olmayan birine de verilebilir. Örneğin imam veya komutan:

"Kim bu kaleye çıkarsa veya kim bu suru yıkarsa veya kim burayı delerse onun için şu vardır" demesi gibi. Bu il­im ehlinin çoğunun görüşüdür.

İbni Kasım'ın naklettiğine göre-Malik: İmamın:

"Kim falan yerde savaşırsa veya kim düşmanla savaşıp bir kelle getirirse onun için şunlar vardır" demesini kerih gör­müştür. Aynı şekilde bir adamın da bu tür şeyler için savaşmasını da kerih görmüştür. [211]

Neflin kendisinden alınacağı yer konusunda ihtilaf etmiş­lerdir. Malik'e göre nefl sadece Humus'tan kullanılır. [212] Şa­fii mezhebindeki sahih görüş, Şafii'nin "el-ümm" de belirt­tiği görüşe göre; nefl maslahatlar için Humus'tan ayrılan beş­te birlik kısımdan kullanılır. [213] Ahmed ve bir cemaatin gö­rüşüne göre ganimetlerin beşte dörtlük kısmından veri­lir. [214] Ebu Hanife'ye göre imam ganimetlerin beşte dörtlük kısmını dağıtmadan önce ondan kullanabilir. Ancak dağıt­tıktan sonra ancak Humus'tan kullanabilir. [215] Mesele:

İbni Münzir şöyle diyor:

Rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) giderken Humus'tan sonra dörtte biri nefl olarak vermiş. Dönüşted e Humus'tan sonra üçte biri nefl olarak vermiştir. Evzai, Hasan Basri ve Ahmed de bu görüştedirler. [216]

Bu görüşe göre ki Ebu Hanife de bu görüştedir.- İmam veya komutan darul harbe girdiği zaman, önden düşmana baskın yapması için bir seriyye gönderirse ve onlara humu­su çıkardıktan sona ganimetlerin dörtte birini verirse caiz­dir. Bu dörtte birlik kısım genel ganimetin beşte birlik başka bir kısmıdır. Geriye kalan beşte üçlük bölümü ise ordu ve seriyye arasında yine paylaştırır. Geriye dönerken bir seriy­ye gönderse ve onlara humustan sonra üçte birlik kısmı ne­fl olarak verirse caizdir. Buna göre ganimetleri onbeş kıs­ma ayırır. Humus olarak üç kısmı ayırır. Sonra geri kalan on iki paydan dördünü de seriyeye dağıtır. Sonra geriye kalan sekiz payı da ordu ve seriyye arasında yine dağıtır.

Alimler şöyle diyor: Geriye dönüşteki payı, giderkenki paydan daha fazla yaptı. Çünkü geriye dönüş seriyyesi da­ha zordur. Gidişte ordu seriyyenin arkasındadır. Onu takip eder. Düşman ondan korkar. Dönüşte ise seriyyeye arkadan destek olacak kimse yoktur. Çünkü ordu geri dönmektedir. Düşman ise uyanıktır. Ayrıca geriye dönüşte ailelerine da­ha çok iştiyak duyuyorlardır. [217]

Fasıl

 

Fey' ve kullanımındaki ihtilaflar:

 

Fey': Kafirlerden savaş yapılmadan alınan mallardır. Bulunan at, binek gibi. Müslümanların haberini alınca, onlardan korkup kaçan kafirlerin bıraktıkları mallar gibi. Zim­met ehlinin verdiği cizye ve belde ehlinin üzerinde ittifak et­tikleri şeyler gibi. İslam diyarına girdiklerinde vermeleri şart koşulan itcaret vergileri gibi. Zimmet ehlinden ölüp de va­risi olmayan kimsenin malı gibi. [218] Mesele:

Nevevi şöyle diyor: "Revyani "Huliyye" de şöyle diyor:

"Eğer kafirler belli bir para karşılığında savaş sırasında bizimle anlaşırlarsa, bu ganimettir." [219]

Hidaye'nin sahibi şöyle diyor:

"Alınan malla eğer kafirlerin yanına varılmadan alınmış ise cizyenin kullanıldığı yerlere kullanılır. Ancak ordu gidip onları kuşatmış ise ve sonra bunları almış ise bu ganimettir. Beşte birini (Humus) alır ve gerisini askerlere dağıtır. Çün­kü manen zorla alınmıştır. [220]

Fey'in bölüştürülmesi ve beşte birinin alınması konusun­da ihtilaf etmişlerdir. Malik'e göre:

"Beşte birinin alınması vacip değildir. Bu imamın içtiha­dına bağlıdır. Onu isterse Rasulullah'ın (s.a.v.) akrabaları­na ve ailesine dağıtır. İsterse de sonradan gelecek müslüman yönetciler için bırakır ve elde tutar. Bu konuda yukarıda açıklamalar geçmişti. Ebu Hanife'ye göre müslümanların maslahatında kullanılır. Malik'in görüşünde olduğu gibi beşte biri alınmaz. Şafii'ye göre ise beşte biri alınır. Bu beşte birlik kısım ganimetlerin humusunun kullanıldığı gi­bi kullanılır. Geriye kalan beşte dörtlük kısım konusunda ise üç görüş vardır.

Birincisi: Cihad için hazırlanmış ücretli askerlere harca­nır.

İkincisi: Maslahatlar için harcanır.

Üçüncüsü: Humusun bölüştürüldüğü gibi bölüştürülür.Geçimleri sağlanan ücretli askerlere dağıtılma şekli, herbirine verilecek miktar konusunda birçok mesele vardır. Fıkıh kitaplarında genişçe geçmektedir. [221]

Fasıl

 

Zorla esir alınan bir müslüman ne zaman kafirlerden kaçmaya fırsat bulursa ihtilafsız' bunu yapması gerekir.Eğer kafirler bir müslümanı şartsız serbest bırakırlarsa, o müslüman onlarla savaşabilir, öldürebilir, esir alabilir, mallarına el koyabilir. Bu Ahmed'in görüşüdür. Eğer onların on­dan ve onun da onlardan emin olması şartıyla serbest bıra­kırlarsa, müslümanın sözüne ihanet etmesi haramdır. Aynı şekilde onun onlardan emin olduğu, fakat kendisinden eman istemedikleri durumda da onlar savaşamaz. Sahih görüş budur. Bu Ahmed'in görüşüdür. Eğer onların beldelerinden çıkmaması şartı ile serbest brakırlarsa, yine de oradan çık­ması gerekir. Bu şarta bağlı kalması haramdır. Ahmed'e gö­re vefa göstermesi gerekir. Eğer tekrar onlara geri dönme­si veya fidye olarak onlara mal göndemesi şartı ile bırakır­larsa, geri dönmesi haramdır. Ahmed'den gelen bir rivayet böyledir. Mal ise eğer zorlanarak kendisine şart koşulmuş ise, bu şart batıldır. Ahmed'in görüşü budur. Eğer kendisi isteyerek onlarla anlaşmış ise, onu göndermesi vacip değil­dir. [222]

Çünkü hak olmayan bir gerekliliktir. Fakat gönder­mesi müstehaptır. Ahmed'e göre vaciptir. [223] İbni Abdüsselam el-Maliki Muhtasar'ın şerhinde şöyle diyor:

"Bir esir  [224] birşeye itaat ederek güvence verirse, bunu yerine getirmesi vaciptir. İhanet etmesi caiz değildir. Ken­disinden zorla güvence alınan veya güvence vermeyen kim­senin, onların mallarından alabildiğine alması caizdir. Sâhnun'a göre malına ve canına güvence verirîirse kaçmaz. Malik'e göre kendisi kaçar, ama onların mallarından herhan­gi birşey almaz. [225]

Ebu Hasan Malik'i "tebsire"de şöyle diyor:

"Düşman bir müslümanı esir alırsa ve kaçmayacağına da­ir ondan güvence alıp onu serbest bırakırlarsa veya kaçma­yacağına dair ondan söz alıp onu bırakırlarsa, o kişi kaça­maz. Çünkü eğer söz veya güvence vermeye zolanmış ise, onun kaçması müslümanlara zarar verir. Düşman elindeki müslüman esirlerin sıkıştırılmasına ve müslümanlarm söz­lerini yerine getirmedikleri kanaatinin oluşmasına sebep olur. [226]

Fasıl

 

Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Yolunu kaybeden düşman veya rüzgarın müslümanla­ra doğru sürüklediği düşman, onları alan kimselerindir. Bu Ahmed'den gelen bir rivayettir. Diğer rivayete göre ise on­lar fey'dirler. [227]Ahmed'e, Rum melikinin gönderdiği için­de adamları olan ve rüzgarın Tarsus'a doğru sürüklediği bir gemi soruldu. Tarsus ehli bu gemiye karşı çıktılar. İçinde­ki adamları öldürüp, mallarını aldılar, Ahmed şöyle dedi:

"Bu Allah'ın müslümanlara vermiş olduğu fey'dir." Yol­larını kaybedip müslüman köylerden birine giren ve esir alı­nan kimseler sorulunca da,

"Onlar köylülerindir. Aralarında paylaşırlar" demiş­tir. [228] Bir kalede bulunan veya bir süvari birliğinden olan bazılarının düşmanla savaşmak için çıkıp silah veya mal elde ettikleri sorulunca, Ebu Abdullah'a göre bunlar kaledekiler veya süvari birliği arasında paylaşılır.

Mesele: Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Kendileriyle savaşılanlardan biri, emansız olarak İs­lam diyarına girerse, durumuna bakılır. Eğer adamın üzerinde silah var ise ve bunları İslam diyarında satmak istiyorsa, ticaret için gelenler emansız olarak girebildikleri için ken­disine dokunulmaz. Ahmed şöyle diyor:

"Müslümanlar bir gemiye binip denizde, düşman toprak­larından gelen ve içinde müşriklerin tüccarları bulunan ve İslam beldelerine giden bir gemi görürlerse, onlara karışmaz­lar. Onlarla savaşmazlar. [229] Rafü, Nevevi ve başkaların­ın zikrettiğine göre, ticaret amacı, emanı sağlamaz. Eğer adam:

"Ticaret amacının emanı gerektirdiğini zannetmiyor­dum" derse, onun bu zannına itibar edilmez ve öldürülür. [230]

Müellif şöyle diyor:

Şafii alimlerinden bir topluluğa:

"Kendi beldesinden çıkıp islam beldesine giden bir har­bi ticarete gidiyor ise, amirlerden birinin onu, müslümanla­rm limanına girmeden önce veya girdikten sonra öldürme­si caiz midir? Yoksa onun emanı kabul edilir mi edilmez mi?" diye sordum. Şöyle cevap verdiler:

"Müslümanların limanına girmeden önce ve girdikten sonra onun öldürülmesi caizdir.[231]îbni Abdüsselam Muhtasar'm şerhinde şöyle diyor:

Divandaki kural, Tehzib'de geçtiği gibidir.

"Beldemizde bulunan bir harbi, onu yakalayıp alan kişi­nin midir, yoksa fey'midir?" diye sorulunca şöyle dedi:

"Malik'e göre, düşmandan birileri bizim sahilimizde bulunursa ve biz tüccarız veya benzeri bir şey derlerse, bu onlardan mazaret olarak kabul edilmez. Onlar da, onları alan kimsenin değillerdir. İmam onlar hakkında karar verir. Bana göre bunlar müslümanlar için fey'dir. Bir Rum, tüccar olarak bizim sahilimize gelirse ve yakalanırsa

"Gelen tüccarlara, malını satana kadar dokunmadığını­zı zanediyorum" derse veya islam beldesine yönelmişken da­ha düşman topraklarında yakalanırsa ve,

"Sizden eman almak için geldim" derse, bu müşkil bir du­rumdur. Bana göre tekrar yerine gönderilir.

İbni Vehb'in Malik'ten naklettiğine göre, izinsiz ola­rak sahilimize yaraşan ve yakalanan düşman, tüccar olduklarını söylüyorlarsa ve doğru söyledikleri de bilinmiyor ise, gemilerinin batıp denizin onları buraya dağru sürükle­mesi veya susuz kalmışlardır ve su almak için izinsiz sahi­le inmiş olmaları ihtimalleri var ise ve beraberlerinde silah­lar var ise, bunlar imamın görüşüne kalmışlardır. Bunların beşte biri alınmaz. Beşte bir, atlar ve bineklerle üzerine akın edilip alınanlardan alınır. İbni Abdüsselam şöyle diyor:

"Eğer doğru veya yalan söylediklerine dair herhangi bir işaret yok ise, bunlar ya köleleştirilirler veya memleketle­rine geri dönderilirler. Meşhur görüşe göre öldürülmeleri ca­iz değildir. Başka bir görüşe göre ise, engelleyici unsurla­rı olmaması ve aslın gereği olarak öldürülmeleri caizdir.

İbni Rüşd üç görüş zikretmektedir:

Birincisi: İslama yanaştıkları veya fidye için veya tica­ret için geldikleri şeklinde yakalandıktan sonra söyledikleri sözler kabul edilmez. Bunlar fey' olurlar. İmam onlar hakkındaki görüşünü belirtir. Bunlar ister İslam diyarında yakalansınlar, ister daha oraya kavuşmadan yakalansınlar. Yine ister karşılıklı ticaret yapılan bir topluluktan olsunlar ister başka bir topluluktan olsunlar farketmez.

İkincisi: Söyledikleri kabul edilir ve memleketlerine gönderilirler. Ancak söylediklerinin yalan olduğu ortaya çıkması durumanda söyledikleri kabul edilmez. Örneğin:

"Biz tüccarz. Ticaret yapmak istiyoruz derler, ama yan­larında ticaret yapacakları herhangi birşey yoktur ve kendi­leriyle beraber silahlar vardır. Bir görüşe göre İslam beldesine kavuşmadan önce yakalanırlarsa böyle yapılır. İslam di­yarına geldikten sonra yakalanırlarsa, fey' olurlar. Bu Yah­ya b.Said'in, Malik'in ve Sahnun'un görüşüdür. Bir başka görüşe göre ise yola çıkmalarıyla yakalanmış iseler, İslam diyarında yakalansalar da yine sözleri kabul edilmez.

 Bu İb­ni Kasım'ın, "Bünye"deki görüşüdür. Bir başka zayıf görü­şe göre ise müslüman beldesinde uzun müddet kaldıktan son­ra ve yalan söyledikleri ortaya çıktıktan sonra kabul edilmez. Bu görüş İbni Kasım'ın Yahya'dan duyduğu görüştür.

Üçüncüsü: Eğer karşılıklı ticaret yapılan bir beldeden ise­ler, fidye veya ticaret veya eman istemek için geldiklerini söylüyorlar ise, söyledikleri kabul edilir veya memleketle­rine geri gönderilirler. Aksi takdirde fey' olurlar. İbni Hacip, "Elvadihatu"da bu görüşte olduğunu söylemiş ve bunu Malik'e de nispet etmiştir. Bu Rabia'nın ve Sahnun'un da görüşüdür.

Bu konuyu bilinen bir maksatla uzattık.

[232]Mesele: İbni Abdüsselam şöyle diyor:

"Harbilerden ba­zıları eman ile islam diyarına ticarete gelirlerse, alışveriş ya­pıp geri dönerlerse, sonra rüzgar onları tekrar islam diyarı­na sürüklerse, ilk eman yine onlar için geçerlidir. Emanın bi­timi adamların beldelerine geri dönmeleridir. Müdevvene'de geçtiğine göre beldelerine dönene kadar eman ge­çerlidir. İslam beldesini terk edene kadar canlarına ve mal­larına eman verilir.

İbni Mevvaz şöyle diyor:

"Belelerinde emin yerlerine kavuşana kadar, onlara eman vardır. Sahih olan görüş Müdevvene'de geçen görüştür. [233]

Fasıl

 

Kafirler müslümanlardan ganimet alırlarsa, o mallar on­ların mülkiyetine geçer mi? Bu konuda ihtilaf'etmişlerdir. Malik ve Ebu Hanife'ye göre onların mülkiyetine geçer. An­cak Ebu Hanife bunun için, malların darul harbe taşınması­nı şart koşmuştur. Bu mülkiyetten de müslümanların çoğu­nun annesini ve anlaşmalı köleyi istisna etmiştir. Ebu Ha­nife'ye göre bu ikisi onların mülkiyetine geçmezler. Şa­fii'ye göre ise kafirler müslümanların mallarından herhan­gi bir şeye sahip olamazlar. Bu İbni Abdüsselam'ın da ter­cih ettiği görüştür. [234] Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Bu Ahmed'den gelen görüşlerin de en belirginidir. Ahmed şöyle diyor:

"Eğer o mala dağıtımdan önce sahibi kavuşursa, o mal onun hakkıdır. Ancak dağıtımdan sonra onları alamaz. Çün­kü imamın yaptığı dağıtım hüküm yerine geçer. Hakkında içtihad edilen herhangi bir konuda imam hüküm verirse, o konuda hükmü geçerlidir. Ahmed'den ise bu konuda iki ri­vayet vardır. [235]

Mesele: Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Harbi olan bir kafir müslüman olur veya eman ile îslam beldesine girerse ve daha önce müslümanların mallarını al­mış ve telef etmiş ise, bunu karşılamaya mecbur olmadığı ko­nusunda ihtilaf yoktur." Eğer müslümanlardan ganimet al­dığı mal elinde iken müslüman olursa, o mal onundur. Bun­da da ittifak vardır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyu­ruyor:

"Kim birşey kendisinde iken müslüman olursa, o şey onundur. [236] Malik de Ahmed'in görüşündedir.[237] Şafii şöyle diyor:

"Müslüman olduklarında mal ellerinde ise onları sahip­lerine geri vermeleri gerekir. [238]

Mesele: Eğer ganimetler arasında bir müslümanın malı bulunur ise ve o malın o müslümanın olduğu dağıtımdan ön­ce sabit olursa, o mal bedelsiz olarak sahibine verilir. Bu Şa­fii'nin görüşüdür. [239] Malik, Ebu Hanife ve Ahmed de bu gö­rüştedirler. Şafii'ye göre o malı payına düşen kimse [240] sa­hibine geri verir. Sonra imam onun payını beytül maldan ta­mamlar. Eğer beytül malda bir şey ise dağıtımı iptal eder ve yeniden dağıtır. Malik'e göre ise sahibi eğer biliyorsa onu parayla satın alır. Eğer bilmiyorsa bedelle alır. Bu Ebu Ha­nife ve Ahmed'den gelen bir rivayetin de görüşüdür. Diğer bir rivayete göre ise Ahmed'in görüşü, sahibinin onda her­hangi bir şekilde hakkının olmadığıdır.[241] [242]

"Müslümanlar müşriklerden aldıkları ganimetler arasın­da müslümanların alametinin üzerinde bulunduğu mallar olursa ve sahipleri de bilinmezse, bunlar ganimettir. Ahmed şöyle diyor:

“Mısır'dan gelen bir müslüman gemisinin yolunu, rum'lar kesmişti. Ona el koydular. Daha sonra müslümanlar onlardan geri aldılar,- Elindeki malların sahipleri bilini­yorsa, o mallar yenilemez." Bundan anlaşıldığına göre, sahipleri bilinmiyorsa, o zaman yenilebilir. Buna benzer bir gö­rüşü, Sevri ve Evzai de belirtmişlerdir. Şöyle diyorlar:

"Bunlar ganimet olurlar." Şafii'ye göre ise sahibi gelin­ceye kadar bekletilir.

Eğer üzerinde resim bulunan bir şey bulursa, onu oldu­ğu halde geri dönderir. Ahmed ve Şafii bu görüştedir. Ahmed'e şöyle soruldu:

"Rum beldesinde bir gemiyle karşılaştık. İçinde gemici­ler vardı.[243]"Bu falanın, bu falanın" dediler?" Ahmed şöyle cevap verdi:

"Bunların sahipleri biliniyor. Bunlar bölüştürülmez.[244]Malik'e'göre malın bir müslümana ait olduğu bilinip, kimin olduğu bilinmezse mal bölüştürülür, bekletilmez. Bu Müdevvene'de söylenmiştir. Aynı şekilde malın ait olduğu belde bilinse bile, sahibi bilinmese yine dağıtlır. Malik ve İbni Kasım'ın görüşlerine göre böyledir. [245]

Mesele: Eman verilen birisi müslümanlann mallarıyla İs­lam beldesine gelirse, sahiplerinden başkalarının onları al­ması Malik'e göre mekruhtur. Çünkü bir müslümanın ma­lını gönül hoşluğu olmadan almaktadır. Müdevvene'de böy­le söylüyor. Mevaziye'de ise Malik başka müslümanın esas sahibi gelir ve o da ona verir ümidiyle o mallan almasının müstehap olduğu görüşündedir.

Müellif şöyle diyor: Eğer sahibi gelir ve ona bu malı al­ması mekruhtur denilmesi ve iki görüşün birleştirilmesi daha iyi olurdu. Malik'in mezhebine göre bir müslüman o malı alırsa veya ona hibe edilirse, o kişi o mala sahip olmuş olur. Müdevvene'de böyle söylüyor. Buna göre önceki sa­hibinin o malı karşılıksız veya parayla alması söz konusu de­ğildir. Mevaziye'de ise eski sahibinin onu almaya daha çok hakkı olduğunu söylemektedir. [246]

Fasıl

 

İbni Abdüsselam ibni Hacib'in Muhtasar'mda geçen "Zımmi biri sözünü bozarak çıkarsa harbi olur" sözü hakkında şöyle diyor:

"Yani bir zımmi darul harpte ev almak için çıkar ve ver­diği sözü ve zimmeti terkederse, o kimse isteğiyle başbaşa brakılmaz. Harbi ile savaşıldığı gibi onunla da savaşılır. Eğer öldürülürse telef olmuş olur. Bu sahih görüştür. Bun­da ihtilaf olduğunu bilmiyorum.[247]

Fasıl

Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Müşriklerin başlarının bir beldeden başka bir beldeye ta­şınması mekruhtur. Onların ölülerinin azalarının kesilmeside (müsle) mekruhtur. Onlara işkence de mekruhtur. Ölüle­rin mancınıktan atılması da mekruhtur. Ahmed bu görüşte­dir. Eğer bir maslahat için yaparlarsa caizdir. Rivayete gö­re Amr b. As İskenderiyye'yi kuşatınca İskenderiye ahali­si müslümanlardan bir kişiyi yakaladılar. Onun kafasını kestiler. Adamın yakınları kızgnhkla Amr'ın yanına geldi­ler. Amr:

"Onlardan bir kişiyi tutun. Kafasını kesip mancınıkla onlara atın" dedi. Müslümanlar bunu yapınca, onlar da müs­lümanın kafasını aynı şekilde müslümanlara attılar. [248] Müellif şöyle diyor:

Kafirlerin başlarının İslam beldesi­ne taşınmasının mekruh oluşu konusunda Şafii'lerin iki gö­rüşü vardır. [249] Ebu Bekir'e (r.a.) Berrak'ın başı Şam yoluy­la getirilince, bunu iyi görmemiş ve:

"Bu acemlerin adetidir" diyerek bunu yasaklamıştır. Bu­nu Beyhaki bir çok senedle rivayet etmiştir. Bir sened raviIeri iyidir. Yukarıda Ebu Harad'ın seriyyesinde geçtiği gi­bi:

"O, Rufaa b. Kays'ın başım Rasulullah'a (s.a.v.) getir­miş ve o da bunu yasaklamamıştır. [250] Fakat İbni ishak'ın rivayetinde bu nehyediliyor.

1291- Taberani'nin ravileri sika olan bir sened ile Firuz ed-Deylemi'den [251] rivayet ettiğine göre; Esved el-Ansi'nin başını Rasulullah'a (s.a.v.) getirmiştir. [252]

 

Fasıl

 

Muğni'de şöyle diyor:

"Kendileriyle savaşılan kafirlerde [253] hediye kabul edil­mesi caizdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Mısır sultanı Mukavkıs'ın hediyesini kabul etmiştir. Bu savaş sırasında olmuş­tur. Ebu'l-Hattab şöyle diyor:

"Müşriklerin ordu komutanına veya kuvvet komutanla­ra verdikleri hediyeler ganimettir. Çünkü müşrikler bunu müslümanlarm korkusundan dolayı yapmaktadırlar. Buna göre fert olan amirlere verilen hediyeler onlarındır. Kadıya göre ise o da ganimettir. Eğer darul harpten İslam diyarına gönderilmiş ise, onlar hediye edilenindir. îster, imam olsun,ister başkası olsun. Bu Şafii ve Muhammed b. Hasan'm görü­şüdür. Ebu Hanife'ye göre ise, her halde hediyeler hediye edi­lenindir. Bu görüş Ahmed'den de rivayet edilmiştir. Şafii mezhebine göre, hediye verildiği zaman savaş devam ediyor ise bunlar ganimettir. Müslümanların hepsinindir. Eğer savaştan sonra verilmiş ise, o zaman hediye edilenindir. Benzer bir gö­rüş ise İbni Kasım'danda nakledilmiştir. [254]

 

Fasıl

 

Eman ve bu konudaki ihtilaflar:

 

Şafii mezhebine göre mükellef bir müslümanın kendi isteğiyle harbi birine veya belli sayıdaki adama verdiği emandır. Bir bölgeye veya bir beldeye verilen eman ise ba­rış emanıdır. Bu da imama hastır. [255] Ahmed bu görüşte­dir. [256] Ebu Hanife'ye göre bir müslüman bir kafire veya bir şehir ahalisine eman verirse emam geçerlidir, sahihtir.

[257]Kölenin verdiği eman hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şafii,Ahmed veMalik'in meşhur görüşüne göre emam caizdir. [258] Ebu Hanife'ye göre eğer kölenin savaşmasına izin verilmişise emam caizdir. İzinli değilse emam da caiz değildir. [259]

 Kadının emanının cevazı konusunda ittifak etmişlerdir.Eşyayı birbirinden ayırt edebilme yaşına gelmiş çocu­ğun emam konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii mezhebine gö­re emam caiz değildir. Ahmed de bu görüştedir. Malik'in meşhur görüşüne göre caizdir. Şafii'den de böyle bir görüş nakledilmiştir.

Hanefi'lerden Hidaye'nin sahibi şöyle diyor:

"Sahih görüşe göre eğer savaşması için izin verilmiş ise emanı sahihtir. Eğer bundan men edilmiş ise köledeki ihti­laf bunda da vardır. [260] Yani Ebu Hanife ile Muhammed arasında- İbni Münzir "israfta çocuğun emanın caiz olmadı­ğına dair icma nakletmektedir. Akledemeyen çocuk eman vermek isterse, bu sahihtir. Aksi takdirde yukarıdaki ihtilaf söz konusudur. [261] Aynı şekilde zımminin verdiği emanm ca­iz olmadığı konusundaki icma naklinde de şüphe vardır.

[262]Mesele: Bir kafir esir alındığında, fertler ona eman ve­remezler. Ona iyilikte bulunup serbest de bırakamazlar. Müslümanlardan birisi:

"Ben buna daha önce eman vermiştim" derse, bu da ka­bul edilmez. Ancak iki kişi ona şahitlik ederse, onların şahit­liği kabul edilir. Bu Şafii'nin görüşüdür. [263]

Fasıl

 

Bir müşrike eman manasına yapılan işaret Şafii ve Malik'e göre emandır.[264] Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Eğer eman manasında kullandıkları bir işaretle onlara işaret ederse ve "ben bununla emanı kastetmedim" derse, sö­zü kabul edilir. [265]

Meseleler: Nevevi "Ravda" da Rafii'ye tabi olarak şöy­le diyor:

"Eman maksad ifade eden her türlü lafızla meydana ge­lir. İster bu lafız açık olsun, ister kinaye olsun. Açık lafızlar örneğin; seni mükafatlandırdım, sen mükafatlandırıl­dın, seni emniyetlendirdim, sen emniyettesin, sen benim emammdasın, sana şiddet yoktur, sana korku yoktur, kork­ma, ürkme, gibi lafızlardır.

Kinaye lafızlar ise örneğin; istediğin gibi olman bana ait­tir, istediğin gibi ol gibi lafzlardir. Eman mektup ve yazıy­la da verilir. Elçi ister müslüma olsun, ister kafir olsun. Eman ibareyi anlamaya gücü yetenin anlayacağı işaret ile de verilir. Eman verilen kişinin eman verildiğini bilmesi, eman haberinin ona ulaştırılması gerekir. Eğer eman haberi ona ulaşmamış ise ona eman yoktur. Bir müslüman acele edip onu öldürürse, bu caizdir. Emanın kabul edilmesinin sözlü olarak ifade edilmesi şart değildir. Eğer kafir,

"Senin emanını kabul ettim veya senin emaninda değilim tedbirini al" gibi lafızlar kullanırsa eman ona göre şekil kazanır. İmama göre bu söz ile eman red edilmiş olur. Çün­kü eman tek tarafda meydana gelmez. Eğer imam tüccarla­rın islam diyarına girişlerini maslahata uygun görür ve:

"Kim ticaret için İslam diyarına girerse, o emandadır" derse caizdir. [266]

 

Fasıl

 

Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Bir müslüman bir düşman askeriyle karşılaşırsa ve ona:

"Dur veya "Silahını at" derse, ona eman vermiş olur. Ay­nı şekilde:

"Korkma, ürkme, telaşlanma. Sana korku yoktur, sana şiddet yoktur" gibi lafızlar kullanırsa, bütün bunların eman olduğunda ihtilaf olduğunu bilmiyoruz. Eğer ona:

"Kalk veya dur veya silahını at" derse, bizim alimlerimi­ze göre bu emandır. Çünkü kafir bunun eman olduğuna inanmaktadır. [267] Eğer bir casusa veya öncüye eman verirse, eman gerçek­leşmez. İmam şöyle diyor:

"Kafirin emniyetli yere kavuşmaması gerekir. Çünkü öylelerinin islam diyarına girmesi ihanettir. Bunun için bunun öldürülmesi gerekir." İbni Abdüsselam el-Maliki şöy­le diyor:

"Onlardan biri ticaret için geldiğinde, öldürülmesi caiz­dir. Sonra onun casusluk için geldiği ortaya çıkar. Dolayısıyla ona verilen eman batıl olur. İmam da onu öldürme ve­ya köleleştirme konusunda serbesttir. Aynı durum onun düşmanın casusu olduğu bilindiğinde de geçerlidir.

[268]Eman verildiğinde emandaki kişinin öldürülme ve esir alınmadan kurtulduğunda ittifak etmişlerdir.

Mesele: Rafii, Nevevi ve başkaları şöyle diyor:

"Eğer müslüman küfür diyarında zayıf ise ve dinini açı­ğa vuramıyor ise, orada kalması haramdır. İslam diyarına hicret etmesi vaciptir. Eğer hicrete güç yetiremiyorsa, gü­cü yetene kadar özürlüdür. Eğer kavminde itaat edilen biri­si olmasından dolayı veya onu koruyacak bir aşiretin olma­sından dolayı dinini açığa vurabiliyor ise ve dininin fitne­ye düşmesinden korkmuyor ise hicret etmesi vacip değildir. Fakat müstehaptır. Taki onların sayısını çoğaltmasın veya onlara meyletmesin. Zayıf bir görüşe göre ise yine vaciptir. Sahih olan görüş birincisidir. [269]

Müellif şöyle diyor: Ahmed'in mezhebi yukarıda ge­çenlerin hepsine muvafıktır. Nevevi şöyle diyor:"

Havi'nin sahibi şöyle diyor:

"Eğer islamın kavmi arasında yayılmasını ümid ediyor­sa, orada kalması daha efdaldir. Eğer darul harpte köşesine çekilme veya onların istediklerini yapmamaya gücü yetiyor ise orada kalması vaciptir. Çünkü onun esas yeri islam di­yarıdır.Eğer oraya hicret ederse bulunduğu yer darul har­be dönüşecektir. Bu da haramdır. [270]

Müellif şöyle diyor: [271]

1292- Ebu Davud ve başkalarının Semrete b. Cündüb'den (r.a.) rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyu­ruyor:"

Kim müşrikle bir araya gelip onunla beraber oturur­sa, o da onun gibidir.[272]

Taberani'de rivayet etmiştir. Onun rivayeti şöyledir:

"Rasulullah (s.a.v.) müşriklerle beraber oturmaktan, onlarla bir araya gelmekten alıkoydu. Şöyle buyurdu:

"Kim onlarla oturur veya bir araya gelirse, o da on­lardandır." [273]

1293- Bu hadisi Hakim de rivayet etmiş ve Buhari'nin şartı ile sahih olduğunu, söylemiştir. Ancak Buhari'nin lafzı şöyledir:"

Kim onlarla oturur veya bir araya gelirse bizden de­ğildir.[274]

1294- Ahmed'in Cerade b. Ebu Ümeyye'den rivayet et­tiğine göre:"

Rasulüllah'ın (s.a.v.) ashabından iki kişi birbirlerine şöy­le diyorlardı:

"Hicret kesilmiştir." Bu konuda ihtilaf ettiler. Ben Rasulullah'ın (s.a.v.) yanına gittim ve:"

Ya Rasulallah! Bazı insanlar hicretin kesildiğini söylü­yorlar" dedim. Rasulullah (s.a.v.):"

Cihad olduğu müddetçe hicret kesilmez" buyur­du. [275]

1295- Yine Ahmed'in Malikoğullarndan bir adamdan ri­vayet ettiğine göre şöyle diyor:

"Düşmanla savaşıldiğı müddetçe hicret kesilmez.

[276]Her iki hadisin ravileri de sahih hadis ravileridir. [277]

1296-  Bu hadisi Bezzar Sevban'dan rivayet etmiştir Onun rivayeti şöyledir:

"Kafirlerle savaşıldığı müddetçe, hicret kesilmez."[278]

1297- Taberani'nin ravileri sika olan bir sened ile Kays b. Ebu Hazim'den, onun da Halit b. Velid'den rivayet ettiğine göre; Rasulullah (s.a.v.) Halit b. Velid'i Has'am kabi­lesinden bazı insanlara gönderdi. Onlarda  secde etmekle kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Halit de onları öldürdü. Ra­sulullah (s.a.v.) bir diyetin yarısı ile onların diyetini verdi.

Sonra şöyle buyurdu:

"Ben müşriklerle oturup onların ateşini gösterme­yen her müslümandan beriyim.” [279]

Mesele: Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

"Ahmed'in görüşüdür zahirine göre bir müşlümanın esir olduğu müddetçe evlenmesi caizdir. Çünkü eğer hanımı da onunla beraber esir edilmiş ise nikahları sahih olmakla be­raber kafir onun hanımıyla cinsi ilişkiye girmesini engeller.

Zühri şöyle diyor:

"Esirin düşman elinde olduğu müddetçe evlenmesi caiz değildir." Hasan evlenmesini mekruh görmüştür. Çünkü esirin çocuğu olursa, o da köle olur. Başkalarının da onun hanımıyla cinsi ilişkiye girmediklerinden emin olamayız. Ahmed'e, hanımıyla beraber esir edilen bir müşlümanın onunla cinsi ilişkiye girmesi sorulunca, şöyle cevap vermiş­tir:

"Nasıl ilişkiye girecek. Belki onlar da o kadınla ilişkide bulunmuşlardır." Esrem şöyle diyor:

"Belki kadın onlardan bir çocuk doğurur ve çocuk onlar­dan olur." Ancak ticaret ve benzeri bir amaçla onlardan eman alarak oraya giderse yine evlenmesi uygun değildir. Çünkü hanımının çocuk doğurduğunda, kafirlerin çocuğa sa­hip çıkıp onu kendi aralarından büyütüp, onların dinine girmesinden emin olamaz. Eğer şehveti galip gelirse müs-lüman bir kadınla evlenmesi mubahtır. Çünkü zaruret hali­dir. Ancak yine ondan uzak durur. Taki çocuk doğurmasın. Kişi onlardan biriyle de evlenmez. Çünkü eğer kadın onlar­dan ise, orada kadın çocuğa sahip çkar ve çocuğu kendi di­nine tabi kılar. Eğer onlardan bir cariye satın alırsa, onun­la cinsi ilişkiye giremez. Çünkü çocuğuna sahip çıkmaları korkusu vardır. Onu alıp köleleştirebilir ve kafir yapabilir-ler. [280]

 

Fasıl  [281]

 

1298- İmam Ebu Bekir b. Münzir şöyle diyor:

"Rasulullah'dan (.a.v.) gelen bir hadise göre şöyle buyu­ruyor:

"Kim müşriklerle beraber oturursa, ondan zimmet kaIkar.[282]

Müellif şöyle diyor: Bunu Hâmmad b. Selme Haccac'dan, o da İsmail b. Ebi Halit'ten, o da Kays'tan [283], o da Cerir'den, o da Rasulullah'dan (s.a.v.) rivayet etmiştir. Beyhaki Sünen'inde nakletmiştir.

İlim ehli ticaret amacıyla şirk diyarına giriş konusunda ihtilaf etmişlerdir. Malik ve Evzai bunu mekruh görmüşler­dir. Hasan'dan rivayet edeldiğine göre, düşman toprakları­na yiyecek taşıyanların fasıklar olduğunu söylemiştir. Ata ve Amr b. Dirar onların beldesine silah taşımayı kerih gör­müşlerdir. Leys b. Sa'd şöyle diyor:

"Bunu yapan cezalandırılır." Ebu Bekir şöyle diyor:

"Kafirlerin hükümlerinin müslümanlara uygulandığı yer­lerde Darul harbe giriş mekruhtur. Eğer onlarla alışverişte, bulunursa bu haram değildir. [284]

Mesele: İmam bir savaş diyarıyla [285] barış yaparsa, son­ra onları başka bir topluluk esir ederse, bizim onları satın almamazı veya onları kendimize köle olarak alamayız. Abderi bunu Şafii mezhebinden nakletmiştir. [286] Malik ve Ahmed de bu görüştedir. Ebu Hanife'ye göre ise bu hakkımız var­dır. [287]

Fasıl

 

Darul harpte sınır oluşturma konusunda ihtilaf etmiş­lerdir. Ahmed'e göre onların beldesinden çıkıncaya kadar orada sınır oluşturanlayız. Malik ve Şafii'ye göre ise İslam diyarından sınır oluşturulduğu gibi harp diyarında da sınır oluşturulur.

İbni Münzir şöyle diyor: Rey ashabına göre darul harp­te bulunan müslüman bir kişi, orada zina ederse ve sonra ora­dan çıktıktan sonra bunu itiraf ederse, ona had uygulan­maz. Çünkü müslümanlarm hükümlerinin uygulanmadığı bir yerde zina etmiştir. [288]

Fasıl

 

Kadınlarla beraber düşman topraklarına sefere çıkılma­yacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak onları koruyacak ve onlardan emin olunacak kadar büyük bir ordu ile çı­karlarsa bu caizdir. İbni Abdüsselam'ın Muhtasar'daki açık­lamasına göre emniyetin olmadığı durumlarda sefere çıkmak caiz değildir. İbni Hacibin, "kadınlarla büyük bir ordu ol­maksızın düşman topraklarına çıkılmaz" sözü hakkında şöyle diyor:

"Bu caiz olmamanın kafirlerin topraklarıyla sınırlanma­sından, İslam topraklarında her halükarda seferin caiz olduğu sonucu çıkmaktadır. Issız dağlar ve vadiler de dahil. Ancak durum böyle değildir. Alimler İslam diyarında da olsa em­niyetli olan vadi ve dağlarda kadınlarla sefere çıkmaya ce­vaz vermişlerdir.

[289]Yine mushaf ile düşman topraklarına çıkmanın da caiz ol­madığı konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak mushafı koru­yacak kadar büyük bir ordu ile olursa caizdir. Malik'e gö­re düşman toprağına herhangi bir şekilde sefere çıkmak ca­iz değildir. İster emniyetli bir orduyla olsun, ister olmasın. Çünkü orada düşürme veya onların topraklarında unutma korkusu vardır.

[290]Müellif şöyle diyor: Bunlar bu kitaba uygun gördüğüm hükümlerdir. Burada zikredilen her meselenin ayrıntıları fıkıh kitaplarında zikredilmektedir. Allah muvaffakiyet ve­rendir. [291]

 

                          2. SAVAŞIN HİLE TUZAK VE ADABI HAKKINDA

KISA BİR ÖZET

 

 

İnsanlar savaşın, hile, tuzak ve aletleri hakkında kitap yazmışlardır. Bu kitap bu konuda geniş bilgi ihtiva etmemek­tedir. Fakat burada kısa bir özet sunacağız. Bilinmesi geeken yöntem ve girişler gibi. Yardım ancak aziz ve hakim olan Al­lah'tandır (c.c).

Bazı hikmet sahipleri şöyle diyor: "Allahu Teala savaşm adaplarını şu ayetinde bizler için toplamıştır:

"Ey iman edenler! Bir topluluk ile karşılaştığınızda se­bat edin. Allah'ı çokça anın. Umulur ki felaha erersiniz. Allah'a ve Rasulune itaat edin. Ayrılığa düşmeyin. Yok­sa dağılırsınız ve havanız gider. Sabrediniz. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir."  [292] Müellif şöyle diyor:

Bunu söyleyen doğru söylemiştir. Al­lahu Teala bu ayette savaşanlara beş şeyi emrediyor. Bu beş şey bir toplulukta bulunduğu zaman, mutlaka galip gelirler. Sayıları ister az, ister çok olsun, Bunlar: Sebat, Allah'ın çokça zikredilmesi, Allah'a ve Rasulune itaat, zayıflık ve dağıl­mayı gerektiren tartışmalardan kaçınmadır. Bunlar bir ara­ya geldikleri zaman oklardan oluşan bir bağ gibi olurlar. Bir­likte kırılmasına güç yetirilmez. Ayrıldıkları zaman tek tek kırılan oklar gibi kolayca kırılırlar. Beşincisi ise sabırdır. Sa­bır galibiyetin sahibi ve nedenidir. Bu beş Özellikten biri ne zaman kaybedilirse, onun miktarı kadar galibiyetten kaybe­dilir. [293]

1299- Sahihi Buhari ve Müslim'de Cabir.ve Ebu Hureyre den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle diyorlar:

"Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Savaş hiledir.” [294]

Bu, cahiliyye ve İslam'da akıllı kimselerin üzerinde it­tifak ettikleri bir şeydir. "Savaş hiledir" sözünün manası: Yani savaş bir hile ile yön değiştirir. Kesai [295] ve Ebu Zeyd [296] böyle söylemişlerdir.

Rivayet edildiğine göre Amr b. Abdivud Ali ile düello edince» ona doğru geldi. Ali ona şöyle dedi:

"Ben iki kişi ile savaşmaya gelmedim." Amr arkasına dö­nünce Ali ona vurdu. Amr:

"Beni aldattın" deyince, Ali:

"Savaş hiledir" dedi. Buna benzer bir hareketi Halife el-Hadi harici kendisine saldırınca yaptı. Yanında kimse yok­tu.Üzerinde silah da yoktu. Harici kendisine yaklaşana ka­dar yerinde hareket etmemişdi. Yaklaşıp elini kaldırınca El-Hadi:

"Boynuna vur" diye bağırdı. Sanki haricinin arkasında duran birine emrediyordu. Harici arkasına dönünce Hadi üzerine sıçrayarak göğsüne bir tekme yapıştırmıştı. Elinden kılıcı alarak hariciyi Öldürmüştü. Tercümesinde bu olay yukarıda anlatıldı.

Bunun gibi şöyle denilmektedir:

"Nice hileler vadır ki kabiliyetten daha faydalıdır." Ba­zı hikmet sahipleri de şöyle demişlerdir:

"Düşmanını gücün ile istediğin zaman, onun sana göre za­yıf yönünü bilene kadar ona yaklaşma. Onu hile ile istediğin za­man, her ne kadar büyük olsa da onu yanında büyütme." [297]

Fasıl

 

Bir topluluğa savaşa gideceği zaman yakındaki ve uzaktakilerin şüphe etmeyecekleri şekilde başka tarafa gidiyormuşcasma yönünü gizlemesi sünnettir. Maksadını kendi adamlarına ve başkalarma belirtmemesi gerekir. Ancak za­ruretten açıklaması gerekiyor ise, bunu açıklar. Rasulullah'in (s.a.v.) Tebuk seferinde yaptığı gibi Rasulullah (s.a.v.) bu seferde niyetini insanlara açıklamıştı. Taki sefere uy­gun [298] şekilde .hazırlansınlar ve uzaklığından dolayı tedbir­li davransınlar. Eğer yönünü normal şekilde başkasına gidilecekmiş gibi yakınlık, uzaklık veya korkutma [299] ile gizliyebiliyorsa, bunu da yapsın. Gizleme imkanı bulduğu kadar da maksadını açıklamasın. [300]

1300- Sahihi Buhari ve Müslim'de rivayet edildiğine göre; Rasulullah ne kadar savaşa çıktıysa maksadını başkasına gidiyormuşçasına gizlemiştir. [301]

Fasıl

 

Elçi, gönderenin durumunu ortaya koyar. Çünkü gönde­renin cesaretinin ve ilerleyişinin bir örneğini taşımaktadır. Onun aklının ve anlayışının tercümanıdır. Onun kemal sıfat­larının aynasıdır. Nice elçiler vardır ki, düşmanının kal­binden kendisini gönderenin kokusunu silip atmıştır. Aciz­liği, korkaklığı, pejmürdeliği [302] zayıflığı, dilinin kekeme­liği ile bunu yapmıştır. Nice elçiler de vardır ki gönderenin korkusunu düşmanın kalbine, iyi görünüşü, şiddetle ilerle­yişi, coşkunluğu, sebatı, kalbinin güçlülüğü, dilinin açıklı­ğıyla sokmuştur. Bu da düşmanın kırılışının ve ona galip gel­menin sebebidir. İnsanın elçisini şeddetle eleştirmesi ve dönmesi [303] gerekir. Açık gözlülüğünü, söz ve davranışlarındaki ferasetini, aklını, coşkunluğunu, sebatını bir çok defa tecrübe etmesi gerekir. Bu elçiyi birçok defa aynı yere gön­dermemesi gerekir. Çünkü aynı yerden o elçiye yakınlık gös­terilip iyilikte bulunulabilir.

Kalpler iyilik yapana doğru kaymaya meyillidirler. Bu­nun sonucunda elçi gerekli sözlerle düşmanını tanıdığı için üzerine gidemez. Ona vefa duygusundan dolayı onunla kar­şılaşmaktan çekinir. Pasif[304] olmaması gereken yerde pasif cevaplar verir. Bütün bunlardan aksilikler ortaya çıkar. İyilik, dilin kilididir. Belkide bunun sonucunda elçide öyle bir sadakat meydana gelir ki, elçi düşmanın tarafına geçer-ve kendisini gönderenin yanında ona zarar verir ve o da bu­nun farkında bile olmaz. Nice devletler vardır ki yok oluş­larının sebebi, elçilerinin ihaneti ve kalplerinin başka tara­fa meyletmesidir. Meğazi konusunda geçtiği gibi; Doksan sekiz senesinde Müslime b. Abdülmelik'in Rum tağutuna Konstantiniyye'ye gönderdiği ilyon'un yaptığı gibi.

Ancak elçiler farklı olursa, istenilene daha güvenli ola­rak kavuşulur ve korkulan durumlardan da emin olunur. Ancak eğer elçiye tam bir güven ile güveniliyorsa ve hiçbir şüphe duyulmuyor ise aynı elçinin gönderilmesi daha iyidir. Çünkü gönderilene karşı cesareti vardır. Yanma birkaç de­fa girip çıkmıştır. Geçmiş oturumlardan onunla oturmayı biz­zat görüp yaşamıştır. Duruma göre içinde söyleyeceklerini belirler ve cesurca ona söyler. Allah doğru olanı ilham edendir. [305]

Fasıl

 

1301- Hadiste şöyle diyor:

"Arkadaşların hayırlısı dört tanedir. Seriyyenin ha­yırlısı dörtyüzdür. Ordunun hayırlısı dört bindir. On ikibin kişilik ordu azlıktan dolayı yenilmez." [306]

Ebu Davud ve başkaları rivayet etmişlerdir.

Bölüğün öncüsünün, savaşı ve tuzakları bilen biri ol­ması vaciptir. Eğer bölük kırılırsa, bu ordu için büyük bir zayıflık olur. Yaralayıcı bir darbedir. Düşmanına karşı attan daha duyarlı, kartaldan [307] daha açık gözlü, saksağandan [308] daha çok sakınan, kaplandan daha çevik, [309] aslandan daha cesur olması gerekir. Bölüğün tek vücud halinde ilerleme­si gerekir. Konakladığında kurşunla kaynatılmış bina gibi ko­naklaması gerekir.

Sahabeler Rasulullah (s.a.v.) ile beraber bir eyer konak­ladıkları zaman, bazısı bazısına sokulurdu. Öyleki üzerleri­ne bir örtü atılsaydı, hepsini kapatırdı. [310]

Fasıl

 

Ordu komutanının, cihadın faziletini, çeşitlerini anla­tan hadis toplantılarını, savaş kitaplarının okunma toplantılarını sıkça yapması gerekir. Müslümanların fetihlerini, sa­vaşçıların hilelerini, süvarilerin saf oluşturmalarını, kahra­manların maceralarını, cesurların savaşlarını, onlardan nak­ledilen şiddetli sabrı, kalabalık düşmana galip gelmeyi, an­latan toplantıları yaygınlaştırması gerekir. Bütün bunlar iman sahiplerinin kalplerini güçlendirir. Korkakların kalp­lerinden korkuyu giderir. Cesurların cüret ve cesaretlerini ar­tırır. İnsan tabiatı, iyi işler yapanlarla yarışmaya, onlara benzemeye, kendi cinsinin fertleriyle karşılaştırmaya meyil­lidir. Buna bir de İslam'ın cihadı teşviki, onu övmesi, onu yapmaya karşılık mükafaat vadetmesi, güzel olduğuna da­ir kesin deliller ortaya koyması, imam veya komutanın cihadda başarı gösterenleri sevmeleri, onu kendisine yaklaş­tırması ve diğerlerinden ayırması eklenince, bununla mükel­lef tutulan kişinin bunu yapması zaruri hal alır. Ondan ay­rılması zorlaşır. Bu söylediklerimiz yaşanmış, defile ihtiyaç duymayan durumlardır. [311]

Fasıl

 

Savaş tedbirlerinde asıl olan, komutanların ve sancak sa­hiplerinin seçilmesidir. Ordu komutanı, sancak taşıyıcısı ve benzerlerinin cesaret, güç, cüret ve din ehlinden seçilme­leri vaciptir. Kalbinin sabit, güçlü olması, kuvvetinin yerin­de olması savaş tecrübesini yaşamış olması, adamları tanıyor olması, kahramanları cezbeder olması, olayları yaşamış olması. Savaş sırasındaki gür sesine[312] dikkat etmesi gere­kir. Eğer orda üzerindeki etkisi böyle ise, kalbinin gücü savaştığı kuvvet ve şiddetli, coşkunluğu, sebatı, belirttiği­miz şekilde ise, o galibiyetin güvencesidir. Konumu önem­lidir. Kalbin vücuttaki yeri gibidir. O ne zaman bozulursa or­du da bozulur. Ne zaman düzelir ve sebat ederse, onlar da düzelir ve sebat ederler. Acemlerin hikmet sahipleri şöyle diyor:

"Bin tilkiye hükmeden bir arslan, bin arslana hükmeden bir tilkiden daha evladır." Meşhur kahraman Surmanı şöy­le diyor:

"Savaş komutanında on özelliğin bulunması gerekir:

1- Arslanın kalbinin kuvvetinde olması, korkmaması gerekir.

2- Kaplanın kibirliliğinde olması, tevazu etmemesi gere­kir.

3- Ayının cesaretinde olması, bütün azalarıyla öldür­mesi gerekir.

4- Hücumda domuz gibi olması, geriye dönmemesi ge­rekir.

5- Saldırıda kurt gibi olması, bir taraftan ümidini kesin­ce, diğer tarafa yönelmesi gerekir.

6- Silahı yüklenmede karınca gibi olması, kendi ağırlı­ğından daha fazla silah taşıması gerekir.

7- Direnmede kaya gibi olması gerekir.

8- Sabretmede eşek gibi olması gerekir.

9- Utanmamakta köpek gibi olması, avı ateşe girse, onun arkasından girmesi gerekir.

10- Fırsatları değerlendirmede horoz gibi olması gerekir. [313]

Fasıl

 

Ordu komutanının savaştan önce, güvenilir casuslarını düşman askerlerine göndermesi, her an onlardan haber alması, sayılarını ve silahlarını öğrenmesi, sayılarını kontrol altında tutması, oluşturdukları tuzakları öğrenmesi gere­kir. Komutan ve ileri gelen cesur ve kahramanlarının isim­lerini öğrenmesi, meliklerinin yanındaki durum ve konum­larını öğrenip onlara hile yapması gerekir. Mümkün olduğu-kadar onların tabiatlarının meyilli olduğu yönlerde, onları tuzağa düşürmesi gerekir. Taki savaş sırasında ya komutan­larına karşı gelsinler, veya savaştan uzaklaşsınlar. Onları re­zil etmesi, onların büyüklerinin, komutan ve din adamları­nın diliyle sahte kitaplar üretip, sözü uzatması bunları ken­di askerleri arasında yayması gerekir. Taki bununla kalple­ri güçlensin. Bunu düşmana da bildirmesi gerekir. Ordusu­na ve askerine karşı kalbinin şiddetli olması gerekir. Yalan olduğunu bile bile bunun kin olmasından korkması gerekir. Bunun onun kalbinde etki bırakması gerekir.

Rivayet edildiğine göre Mihleb'in askerleri ona şöyle de­diler:

"Haricilerin bize attığı ve Ebzi denilen birinin yapmış ol­duğu zehrili oklara karşı dayanamıyoruz." Mihleb:

"Onu hallederim inşaallah" dedi. Sonra:

"Mihleb'den Ebziye! Hediyen kabul edildi. Çok değer­li bir hediye idi. Bu mektubumla beraber sana bin dirhem gönderiyorum. Onu al ve benimle irtibatını koparma. Kıs­metin büyük, beni istediğin gibi bulacaksın" diye bir mek­tup yazdı. Elçiye haricilerin herhangi bir cemaatın içine gir ve dolaş. Senden mektubu alana kadar kal. Onlar mek­tubumu alır ve başkanlarına verirler. Elçi söylenenleri yap­tı. Mektub haricilerin lideri "Katra"ya ulaştırıldı. Katra Ebzi'nin acele öldürülmesini emretti. Haberin doğruluk derecesini araştırmadı şöyle dedi:

"Mihleb ile hediyeleşen birine ne yapayım?" Bundan dolayı dağıldılar. Dağılmalarının sebebi, bu olay idi. Mihleb ashabına şöyle dedi:

"Onları savaş ile meşgul edip, tartışmadan alıkoyma­yın. Onlar şimdi ayrılırlarsa bir daha kesinlikle birleşemezler." Söylediği gibi de oldu." İbni Cevzi "Ezkiya" kitabın­da zikretmiştir.

Bir rivayete göre; Kisra büyük bir ordu ile İsbehand'ı Rum'lara karş gönderdi. İsbehand zafer kazandı ve daha ön­ce kimsenin alamadığı söyleri aldı. Rum'ların hazinesini ala­rak olduğu gibi Kisra'ya götürdü. Kisra, İsbehand'ın kazan­mış olduğu zaferin onu kendisine karşı gelmeye ve büyüklenmeye sevkedeceğini sandı. Onu öldürmek üzere bir adam' gönderdi. Gönderilen adam akıllı biri idi. İsbehand'ı, akıl­lılığını ve aldığı tedbirleri görünce, "bu adamın öldürülme­si bir cürümden başka bir şey değildir" dedi. Sonra ona ge­liş maksadını anlattı. İsbehand Kayser'e:

"Seninle görüşmek istiyorum" diye haber gönderdi. Gö­rüştüler. İsbehand:

"Bu habis beni öldürmeye niyetlenmiş. Bunun için bana bir adam göndermiş. Ben de onu öldürmek istiyorum. Onun istediği gibi. Bana istediğim kadar adam ver, sana onun hazinesinden, senden aldığımdan daha çok vereyim ve se­nin yolculuk masraflarını karşılayayım." dedi ve ona güven­celer verdi. Kayser buna razı oldu ve kırkbin kişi ile Kisra'nın üzerine yürüdü. Kisa, Kayser'in bazı askerlerini sa­tın aldı. Dinine sadık bir papazı çağırdı ve şöyle dedi:

"Sana bir mektup yazıp vereceğim. Onu İsbehand'a gö­türüp vereceksin. Kimsenin bundan haberi olmasın." Ona bin dinar verdi. Kisra papazın mektubu Kayser'e götüreceğini biliyordu. Çünkü papaz Rum'ların ölmelerini istemiyordu. Mektupta şöyle diyordu:

"İsbehand'a! Sana yazıyorum. Kayser bana doğru yak­laştı. Allah bize iyilikte bulundu. Alacağın tedbirleri al Onları dağıttın. Kayser Medain'e gelinceye kadar ona karış­mayacağım. Sonra şu gün onu gafil yakalayacağım. Bana yüz kişi gönder, onları komutan yapayım.

"Papaz mektubu aldı ve onu Kayser'e götürdü. Kayser şöy­le dedi:

"Bu doğrudur. Bizi öldürmek istiyorlar." Geriye dönüp gitti. Kisra arkasından İyas b. Kabise et-Tai'yi gönderdi. Rumların çoğu öldü. Kayser zor kurtuldu. [314] Kisra zeka yö­nünden zirvede olan birisi idi.

Ondan rivayet edildiğine göre müneccimler şöyle dedi­ler:

"Sen öldürüleceksin." Kisra:

"Vallahi beni öldüreni ben de öldüreceğim" dedi. Sonra bir zehir getirtti. Onu bir ilaca karıştırdı. Sonra ilacın üze­rine:

"Bu ilaç, cinsi ilişki içindir. Tecrübe edilmiştir. Kim bundan şu kadar alırsa, şu kadar cinsi ilişkide bulunur." diye yazdı. Oğlu Şireveyh onu öldürdükten sonra, onun ha­zinesini geziyordu. Kendi kendine şöyle dedi:

"Bu ilaç ile şu şekilde yapılıyordu" Sonra ondan kullan­dı ve öldü. [315]

Fasıl

 

Casusların kendisine ulaştırdığı haberlere uygun olarak, sahte haberleri okların üzerine bağlayarak düşman ordusu­na atmalıdır. Gerektiği şekilde yapmalıdır. Bu konuda hiç bir masraftan kaçınmamalıdır. Eğer galip gelirse, yaptığı har­camalar ona zarar vermez. Eğer yenilirse de geriye kalacak olan şeylerin kendisine faydası yoktur. Hile ve tuzaklar için harcamada bulunmak, savaş ve çatışmada insanların te­lef olmasından iyidir. Allah'ın yardımlarından biri de yapa­bilecek kimselere Allah'ın hileleri ilham etmesidir. Becere­meyen kimseler yapılan hile ve tuzak ilhamları, onlar için hasret olurlar. [316]

Fasıl

 

İbin Cevzi şöyle diyor:

"Rivayet edildiğine göre "Şemir zulcerah" denilen bir sul­tan Semerkand'da gelip kuşatır. Fakat bir türlü galip gele­mez. Kalenin etrafını bekçilerle kontrol etti. Şehir ahalisin­den birini yakalıyıp getirirler. Sultanın kalbine bu adamla ko­nuşmak gelir. Adamdan şehri sorar. Adam şöyle der:

"Oranın Meliki insanların en ahmağıdır. Tek isteği; ye­me, içme ve cinsi ilişkidir. Fakat onun bir kızı var. İşi yöneten, çekip çeviren odur. Eğer o olmasa şehirdeki herkes helak olur. Şemis adamla kıza hediyeler gönderdi ve ona şöy­le demesini söyledi:

"Ben arap topraklarından senin için geldim. Senin akıl­lığın bana ulaştı. Geldimki seninle evleneyim. Bir çocuğumuz olsun ve arap ve acem herkese hükmetsin. Mal elde et­mek için buraya gelmedim. Bugün yanımda dört bin sandık altın ve gümüş var. Onları sana vereceğim ve Çin'e geri dö­neceğim. Eğer şehri bana verirsen benim karım olursun. Eğer ben ölürsem, mallar senin olur." Mektup kıza ulaşın­ca şöyle dedi:

"Onu sevdim. Malı göndersin." Şemis ile adamları ara­sındaki işaret çan sesi idi. Adamlar şehre girince çanlar çalındı. Adamlar sandıklardan çıkarak kapıları tuttular. Şemis ordusuyla saldırıya geçti. Şehre girdi. Şehir ahalisini öldürdü. İçindekileri alarak Çin'e döndü.[317]

Rivayet edildiğine göre İskender bir gün ordusuyla be­raber savaşa çıktı. Saflar bağlanınca şöyle bağırmalarını emretti:

"Ey Fars topluluğu! Sizlere vermiş olduğumuz emanı bi­liyorsunuz. Kim sözünde duruyorsa, askerlerden ayrılsın. Ona vermiş olduğumuz sözü yerine getiririz." Farslar birbir­lerini itham ettiler. İlk sıkıntı aralarında böyle başladı. [318] Bir rivayete göre Fars komutanı "Dara" saf oluşturunca şöyle ba­ğırdılar:

"Ey Dara'nm askerleri! Ey insanlar! Biz anlaştığımız gibi yaptık. Siz de verdiğiniz sözün arkasında bulunun." Da­ra askerlerinin kendisini teslim etmeye karar verdiklerini gör­dü. Bu da onun yenilmesinin sebebi oldu. [319]

Fasıl

 

Savaşta en önemli tuzaklardan biri de arkadan gelecek as­kerlerdir. Bunlar çok az sayıda da olsalar, ortaya çıktıkların­da, kalbe korku, azalara zayıflık, akılda donukluk, ilerleme­de duraklama meydana getirir. Savaşçı arkasını emniyette hissetmeyince rakibine saldıramaz. Arkasından birilerinin geleceğini varsaydığı anda, dikkati dağılır. Saldırı ile savun­ma arasında bocalar. Karşı koymadaki azmi ve cesareti za­yıflar. Meydana geleceklerle kalbi korkuyla dolar.

Arkasında kendisini yönlendiren bir ses veya konuşan bi­rilerini duyunca, isterse bir kişi olsun hemen ona döner. Arkadan gelenlerle öldürülen askerlerin sayısı sayılama­yacak kadar çoktur. Cahiliyye ve İslam'da ölümlerinin sebebi arkadan gelenlerdir. [320]

Fasıl

 

Savaş için saf oluşturunca güneşin düşmanın gözüne ve rüzgarın onun yüzüne gelmesine çalışması lazım. Eğer düş­man erken davranıp bunu sağlamış ise ve onu oradan çıkar­mada mümkün olmadıysa, askerini başka bir yere çeksin. Taki durum kendi lehine dönüşsün. Düşmanm kalbine korku salmak için çalışması, sancakları dağıtması, davulları çal­dırması, borazanları öttürmesi, kahramaları kendisinin dü­zene koyması gerekir. Başkalarına dayanmaması gerekir. Ce­sur ve kahramanları ordunun merkezine alması gerekir. Ka­natlar bozguna uğrarlarsa, gözler merkeze bakar. Sancağı dalgalanıyor, davulu çalıyor ise, merkez kanatların kalesi­ne dönüşür. Kaçanın sığındığı yer olur. Ancak merkez boz­guna uğrarsa, kanatlar da parçalanır. Bu durum şuna benzer: Bir kuşun bir kanadı kırıldığı zaman, kuş ölmez. Ancak kafası parçalandığı zaman, kanatların sağlamlığı bir işe ya­ramaz.Yan kanatlar bozguna uğradığı halde merkezin sebat et­mesiyle zafer kazanan ne kadar komutan vardır. Merkez kanatların dönüş yeri olmuştur. Merkezi bozguna uğradığı halde kanatların sebatıyla zafer kazananlar oldukça azdır. Ancak bu ordu komutanı tarafından bir tuzak olursa, o za­man olur. Cesur ve kahramanları yan kanatlara verir, diğer­lerini de merkeze toplar. Düşman merkeze saldırıp orayı yok etmeye çalışırken kanatlar düşman üzerinde birleşirler. Ce­saret ve kahramanlıklarına güvendiği kişilerden bir bölüğü hazır bulundurması gerekir. Düşmanın bir tarafa yüklendiğini görünce, bu bölük ilk çatışmada o tarafı sabit tutmak için oraya yardıma gider. Tam teşkilat kalkanlı, [321] kargılı ve mızraklı [322] adamlarını öne geçirir. Bunlar bir saf oluşturur­lar. Bunlar mızraklarını omuzlarının arkasına atarlar. Yüz­lerini düşmana çevirirler. Hepsi diz üstü çökerler. Hepsi sol dizini yere koyarlar. Kalkanları ellerindedir. Arkalarında se­çilmiş okçular olur. Süvariler ise onların arkasında olur.

Düşman müslümanlara saldırınca öndeki saf yerinden kı­mıldamaz. Kimse ayağa kalkmaz. Düşman yaklaşınca, ok­çular onları ok yağmuruna tutar. Sonra öndekiler mizraklarıyla düşmanın göğsüne doğru vuruşlar yaparlar. Daha son­ra müslüman süvariler onların arasından düşmana saldırır ve onları yakalarlar.

Düşman askerleri arasındaki kahramanlara bakması la­zım. Komutanlarını gözden geçirmesi gerekir. Onlara yetecek kadar cesur ve yürekli kişiyi onlara yöneltir. Onları kı­rıp geçirince diğerleri de onların arkasından gelirler. Onlar­dan sonra diğerleri birşey yapamazlar. Düşmanın zayıflayan tarafını gözetip oraya saldın yapması gerekir. Ordu komu­tanının yerini gizleyip, düşmana göstermemesi gerekir. Taki kendisine saldırı yapılmasın. Kendisine her yerde deği­şik alametli yerler yapması gerekir. Kendisine ve yakın adamlarına değişik yerler seçmesi gerekir. Savaş sırasında yakın adamlarıyla bir yerden bir yere sürekli yer değiştirme­si gerekir. Öyleki konumu düşmana gizli kain ama kendi as­kerleri onun yerini bilirler. [323]

Fasıl

 

Bir şehri almak istediği zaman, önce etraf köy ve belde­leri almakla işe başlaması gerekir. Rivayete göre bir Rum meliki "sakaliye" yi almak isteyince, yere bir örtü seril­mesini emreder. Sonra ortasına bir dinar atar ve ileri gelen­lere ve komutanlara şöyle der:

"Kim bu örtüye basmadan bu dinarı alırsa, onun mülk edinmeye layık olduğunu anlamış olacağız." Hepsi örtünün etrafında dururlar ve hiç kimse onu anlamaz. Bunu görün­ce örtünün bir tarafını katlar ve hepsi de dinarı alır. O zaman onlara şöyle der:

"Eğer sakaliye şehrini almak istiyorsanız, etrafındaki kaleleri, küçük şehirleri önce fethedin. Zayıflayınca şehrin kendisini de alırsınız." [324]

Fasıl

Zeyyal el-Abesiyye'nin annesi, oğluna tavsiyede bulunur. Zeyyal araplann en cesurlarındandı. Şöyle der:

"Ey oğlum! Gücüne güvensen de, kaçacak kişinin yüzü­nü görmeden savaşta hemen saldırma. Nefis en güçlü şeydir. Hile yapmaya imkan bulursan yap. Hile yapamazsan, ra­kibinin en zayıf yönünü bul. En güzel şiddet ve güç, hilenin arkasında olduğu güçtür. Savaştığın kimse ile kurdun otu­ruşu gibi otur. Karganın kaçışı gibi ondan kaç. Sakınma, ce­saretin yularıdır. Umursamadan saldırma, gücün düşmanı­dır.

"Ebu Süreyya oğluna şöyle diyordu:

"Ey oğlum! Hilene gücünden daha çok güvenir ol. Sakın­mana, cesaretinden daha çok güven. Şüphesiz savaş umur­samayan için savaştın. Ganimet sakınanındır. Devletler yok olunca, yaptıkları hileler, onlar için suç olur. Allah bir bel­deye belanın gelmesine izin verirse, afet hilededir."Bazıları şöyle diyor:

"Kim düşmanını zayıf görürse gururlanır. Kim gururla­nırsa, düşmanı ona galip gelir. Savaşta kalplerinizi cesaretle uyarın. Cesaret galibiyetin seoebidir. Kininizi hatırla­yın. Çünkü savaşta saldırıp ilerlemeyi sağlar. İtaati elden bı­rakmayın. Çünkü savaşçının kalesidir. Nice hileler vardır ki,güçten daha değerlidir. Nice kelimeler vardır ki bir orduyu yenmiştir. Sabır galibiyetin nedenidir. Düşmanınla savaşma­yı, en son hilen yap. Galibiyet, tedbirle beraberdir. İsyanla beraber, galibiyet olmaz. Çatışma anında korkmayınız. Güç yetirdiğiniz zaman sarsılmayınız. Çıktığınız zaman aşın gitmeyiniz. Ganimetlerde bir şeyler saklamayınız. Cihadı, küçük dünyalık şeylerden arındırınız." [325]

Fasıl

 

1302- Rasulullah (s.a.v.) düşmanla karşılaşmayı temen­ni etmeyi yasaklamıştır. Şöyle buyuruyor:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah'tan afiyet dileyiniz. Onlarla karşılaştığınız zaman, sabrediniz."

Başka bir rivayette şöyle diyor:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah'tan afiyet dileyiniz. Çünkü siz ne ile deneneceğinizi bilmiyorsunuz." [326]

1303- Abdurezzağın Ma'mar'dan, onun da Yahya b. Ebi Kesir'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Çünkü bilmiyorsunuz, belki de onlarla belaya uğratılacaksı­nız. Allah'tan afiyet dileyiniz. Ellerinde yalın kılıçlarla gelip, döndüklerinde nara attıklarını da yere oturtun sonra şöyle deyin:

"Allah'ım! Ey bizim ve onların Rabbi! Bizleri de, onları da elinle hareket ettiriyorsun. Onları şüphesiz sen öldürüyorsun." Size yaklaştıklarında onlara saldırı­nız. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır. [327]

1304- Yine Abdurahman b. Ziyad yoluyla Abdullah b. Yezzid'den, onun da Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah'tan afiyet dileyiniz. Onlarla karşılaştığın/, zaman, sebat edi­niz ve Allah'ı zikrediniz. Nara atıp saldırırlarsa, sizler susunuz. [328]

1305- Yine şöyle buyuruyor:

"Sizlere yaklaşınca onlara ok atınız. Size yaklaşana kadar onlara kılıç sallamayınız.[329]

Abdurrezzak, Ebu Davud ve başkaları rivayet etmişler­dir.

Hadiste geçen "Kesebekum" "sizlere yaklaşınca" mana­sına gelmektedir. "el-Kesbu" kelimesi yakınlık manasına gel­mektedir. [330]

Fasıl

Rasulullah (s.a.v.) azaları kesmekten (musle), ateşle yakmaktan, ihanet etmekten ve sözünde bulunmamaktan men etmiştir. Bu dört yasağı ısrarla belitmiştir. Bunlar Al­lah katında en büyük günahlardandır.

1306- Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Dört özellik kimde bulunursa, o halis bir münafık­tır. Bunlardan birisi kimde bulunursa, onda bırakıncaya kadar nifağın bir şubesi bulunmaktadır: Emanet ve­rilince ihanet eder. Konuştuğu zaman yalan söyler. An­laştığı zaman ihanet eder. Davalaştığı zaman aşırı gi­der. [331] Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. [332]

1307- Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Kıyamet gününde üç kişiyle hesaplaşacağım. Benimle söz verip sonra ihanet eden adam. Hür birini sa­tıp parasını yiyen adam. Bir işçi tutup emeğinden istifa­de eden ve onun ücretini vermeyen adam.[333]

Buharı rivayet etmiştir. [334]

1308- Rasulullah (s.a.v,) şöyle buyuruyor:

"Allah kıyamet günü önceki ve sonrakileri topladığı zaman, her hain için bir bayrak kalkar şöyle denilir:

"Bu falanoğlu falanın ihanetidir. [335]

Müslim ve başkaları tarafından rivayet edilmiştir. Sayı­lamayacak kadar çok yolla rivayet edilmiştir. Sahabeden bir cemaat tarafından rivayet edilmiştir. [336]

1309- Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Müslüman zimmeti bir tanedir. O zimmet ile en ya­kın müslüman bile yoluna gider. Kim bir müslümana iha­net ederse, Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti onun üzerine olsun. Allah kıyamet gününde ondan kefaret ve fidye kabul etmez. " [337]

Müslim ve başkaları rivayet etmişlerdir.

Hadiste geçen "Hafere" kelimesi ihanet etmek, sözünü bozmak, manasına gelir. Ordu komutanının ve başkalarının ihanet ve sözü bozmaktan sakınmaları gerekir. İnsanların üzerinde bulunan en kötü özelliklerden biridir. İhanet etmek büyük günah olmakla beraber vebali çabuk gelir. İnsanı çok rezil eder. Müminlerin özelliklerinden değildir. [338]

1310- Enes (r.a) şöyle diyor:

"Rasulullah (s.a.v.) bize hitap etti ve şöyle dedi:

"Emaneti olmayanın imanı yoktur. Sözünde bulunma­yanın dini yoktur. [339]

Ahmed, Bezzar, Taberani ve İbni Hibban rivayet etmiş­lerdir. [340]

1311- Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

Sözünü bozan her topluluğa mutlaka ölüm girecek-Hakim Ebu Bureydete'den rivayet etmiştir. Müslim'in şartıyla sahih olduğunu söylemektedir. [341]

1312- Safvan b. Selim'den o da sahabeden olan Ub-de'den o da babasından rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kim sözleşmeli birine zulmederse veya onun malını eksiltirse veya gücünün yetmeyeceği bir şeyle sorumlu tutarsa veya onun hoşnutluğu olmadan ondan birşey alır­sa, kıyamet gününde ben ondan davacıyım. [342]

Ebu Davud rivayet etmiştir. [343]

1313- Amr b. Hamik'den rivayet edildiğine göre Rasu­lullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Kim bir adama kanı için eman verir de, sonra onu öl­dürürse öldürenden beriyim. İsterse öldürülen kafir olsun." [344]

İbni Hibban Sahih'inde ve İbni Mace rivayet etmişlerdir. İbni Mace'nin rivayetinde,

"O kıyamet gününde ihanet bayrağını taşıyacaktır." geçmektedir. [345]

1314- Ebu Bekre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Kim sözleşmeli birini haksız yere öldürürse, cen­net kokusunu alamaz. Cennet kokusu ona yüz senelik mesafededir. [346]

1315- Bir rivayette şöyle diyor:

"Kim sözleşmeli birini sözleşmesi devam ederken öl­dürürse, cennet kokusunu alamaz. Cennet kokusu ona beşyüz senelik mesafededir. [347]

İbni Hibban Sahih'inde rivayet etmiştir. [348]

 

Kitabın Bitişi:

 

1316- Raslullah (s.a.v.) şöyle buyruyor:

"Kim size bir iylikle gelirse onu mükafatlandırın. Bir şey bulamazsanız ona dua edin. Taki onu mükafatlandırdığınızı bilesiniz.” [349]

Ebu Davud, Nesai, İbni Hibban, Taberani rivayet etmiş­lerdir. Taberani'nin rivayeti şöyledir:

"Kim size bir iyilikte bulunursa ona mükafat verin. Eğer ona mükafat veremiyorsanız Ona dua edin. Taki teşekkür ettiğinizi bilesiniz. Şüphesiz Allah şakirdir. Şükredenleri sever. [350]

Her müslümanın üzerindeki haklardan biri de içinde bulunduğu nimetleri görmesi ve o nimetlere sebep olan kimseye teşekkür etmesidir. Her müslümanın Allah yolun­da canını ortaya koyanlara dua etmesi gerekir. Taki aciz­liğine rağmen kendisi de o yola kavuşsun. Onlara tabi olmak­tan aciz oluşunu ve güçsüzlüğünü görüp malını bu yolda sarfetmesi gerekir. Eğer Allah'ın muvaffak kıldığı sahabe, tabiin, onların yolundan giden mücahid ve savaşçılar, dinin koruyucuları ve yardımcıları, İslamın cesur ve kahramanları, saldırı ve hücum adamları, doğu ve batıyı fethedenler, on­lara askerlik yapan askerler, topladıkları ordular ve bölük­ler, bu yollarda harcamış oldukları çaba ve mallar, püs­kürttükleri saldırılar, islamdan dönen mürtedleri tekrar dine dönderinceye ordular, geriye püskütmeleri, olmasaydı, Rum ve Fars sultanlarını tahtlarından indirip onları küçük düşür­meleri, onlardaki asalet ve izzet giysilerini çıkarmaları, on­ların cisimlerini parçalamaları, onlarda var olanları yok etmeleri, onların binlerden oluşan çokluklarını aza indir­meleri, onların havadaki burunlarını indirmeleri, [351] onların muhkem kale ve şehirlerine mancınıkları bağlamaları, on­ların kale ve muhkem yerlerini yok etmeleri olmasaydı, bizler onların sağladıkları nimetlerin devammda yaşayamaz­dık. Onların sarfettikleri üzüntü ve çabaların semeresini yiyemezdik. Onların canlarıyla, cömertlikleri ve keremleriyle çoğaldıkları emniyetle yaşayamazdı Taki sonuçta onların üzerinde çalıştıkları değerleri unutur ve bilemez hale gelirdik. Dine karşı inat edenleri ve onlara karşı çıkmayı akıl edemezdik. Bizlere sağladıkları imkanlarla mızrak ve kılıçlarla gelen ölüm tasından içmekten kurtulduk. İçinde bulunduğumuz nimet ve refahla bu durumlarla kurtulduk. Es­ki alışverişin üzerimize vacip kıldığı teslimattan kurtul­duk. Elimizdeki imkanlar ve sebeplerle kanaat ettik. Kay­bolup elden giden dereceler ve sevdiklerimizle nefislerimize gıpta ettik. Dünyaya eğildik. Susamış kimsenin çöldeki ser­aba eğilişi gibi. Gurur diyarı olan dünyada dönüşü ve gidişi olmayanın duruşu ile durduk. Cihaddan yüz çevirdik. Hal­buki cihadı gerektiren sebepler hiç de farklı değil. Gayret dalgasından tembellik çukuruna düştük. Şu anda cihadı anan yok. Yeni gelen din güzel ve zarif olmasıyla birlikte emanda cihadın elbisesi vardır şeklinde bir anlayış oluşturdu. Bu anlaşı heva ve umursamazlıkla kurudu. Onun yıldızı daha önce parlıyor iken izzet semasından kayboldu. Onun ismi ve şekli sanki hiç yokmuş gibi silindi. Bundan dolayı daha önce güçlü ve kuvvetli olan din zayıfladı. Müslüman­lar daha önce güçlü ve korunuyor iken zayıflayıp koru­masız kaldı. Karada ve denizde saldıran düşmandan yardım diler hale geldik. Bir kuşun bir taneyi gizli ve açıkta yuttuğu gibi yutulduk. Denizde ve karada fert ve topluluklar halin­de alınıp götürüldük. Hiçbir kalp bunun için hareket et­medi. Sanki onlar hak, bizler batıl üzerindeyiz.

Ey kardeşim! İçinde bulunduğumuz kötü durumu inkar etme. Kemale erdikten sonra zevale dönen durumumuzu görmezlikten gelme. Çünkü biz dinin en büyük şiarlarını terk ettik. Sorumlu olduğumuz müşriklerin bazı durumlarını ih­mal ettik. Yüksek bina ve meskenler kurmaya yöneldik. Bu şer diyarında her sakıncalı işe rağbet ettik. Kesinlikle cihad hiçbir kalpden geçmiyor. Uzun emeller içinde, çalışmaya sevkeden hiçbir sebeb görmedik.İçinde bulunduğumuz durumda hazineler kazanıp biriktirmemiz söz söylemekten daha evla oldu. Allah kimi hidayete erdirirse, o hidayet bulmuştur. Kimi de delalete götürüşe, onu ondan başka ödendecek de yoktur. [352]



[1]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/527-528

[2] İbni Mace, Mukaddime bölümünde, "Alimlerin fazileti ve il­im elde etmeğe teşvik" konusunda: 1/81, No: 224'de Enes'den rivayet et­miştir. Zevaid'de şöyle diyor: "İsnadı, Hafs b. Süleyman'dan dolayı zayıf­tır." Suyuti şöyle diyor:"Şeyh Muhyiddin Nevevi'ye bu hadis soruldu.""Senedi zayıftır" dedi. ancak mana yönünden sahihtir. Onun öğren­cisi Cemaleddİn Mizzi ise:"Bu hadis bir çok yolla rivayet edilerek hasen derecesine ulaşmıştır" diyor. Ben bu hadisin elli tane senedini topladım."Misbahuz Zuccace fi zevaidi İbni Mace: 1/30.Suyuti Cami'is-Sağir'de rivayet etmiş ve, "Sahihtir" demiştir. Münavi, Feyd'ul-Kadir'de şöyle diyor: "İbni Adiy, el-Kamil'de, Beyhaki, Şuab'da, Enes b. Malik'ten rivayet etmişlerdir. Taberani, Es-Sağir'de Halif Hüseyn b. Ali'den rivayet etmiştir. Heysemi şöyle diyor: "Seneddeki Abdülaziz b. Ebi Sabit çok zayıf­tır. Taberani, Evsat'da İbni Abbas'tan rivayet etmiştir. Seneddeki Abdul­lah b. Abdülaziz b. Ebi Ruvad zayıftır. Taberani Kebir'de İbni Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Hadisi Osman b. Abdurrahman b. Osman el-Kureşi'den, o da Hammad b. Ebi Süleyman'dan rivayet etmiştir. Buhari, Osman için, "Meçhuldür. Hammad'ın hadisi ancak Sevri, Şu'be ve başkaları gibi karıştırdıktan sonra ondan rivayet eden eski alimler rivayet ederlerse kabul edilir" Hatip el-Bağdadi Ali'den (r.a.) rivayet etmiştir. Taberani Ev­sat'da, Beyhaki Şuab'da Ebu Said'den rivayet etmişlerdir." Peydu'l-Kadir: 4/267, No: 5264.Elbani bu hadis için şöyle diyor: "Sahihtir." Sahihul Cami'is Sağir: 4/10, No: 3808.

[3]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/528-529

[4] Muğnil Muhtaç: 4/220.

[5] Muğnil Muhtaç: 4/220. 

[6] El-Muğni: 10/374.

[7] Muğnil muhaç: 4/220.

[8] Enfal: 8/45.   

[9] Bütün nüshalarda, "Baliğen" diye geçiyor. Bu yanlıştır. Doğ­rusu Kurtubi'nin naklettiği şekildedir.

[10] Takrib: 2/129, No: 152'de şöyle diyor: "Kays b. Ubad ed-Dubei: Künyesi Ebu Abdullah el-Basri'dir. Sikadır. İkinci tabakadandır. Muhadramdır. Seksen yılından sonra öldü. Onu sahabeden sayanlar hata yap­maktadırlar."

[11] Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Savaş sırasında susmanın emredilmesi" konusunda: 3/113, No: 2656'da rivayet etmiştir.

[12] Kurtubi Tefsiri: 8/24. Enfal: 45. ayetin tefsiri.

[13] Ebu Berde b. Ebi Musa el-Eşari. Biyografisi s: 665'de geçti.

[14] Müstedrek Cihad bölümü: 2/116'da rivayet edilmiştir. Hakim şöyle diyor:"Bu isnad Buhari ve Müslim'in şartlarıyla sahihtir. Fakat onlar riva­yet etmemişlerdir." Zehebi'de bu görüştedir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/530-532

[15] El-Hurşi Ala Muhtasiri Hahı: 3/112; Muğnil Muhtaç: 4/223; El-Muğni: 10/385; Haşiyetu İbni Abidin: 4/129.

[16] Hasiyeti İbni Abiin: 4/129; Keyful Kana': 3/40; Bidayet'ül-Müctehid: 8/64.

[17] Biyografisi yukarıda geçti.

[18] El-Hurşi: 3/112.

[19]  (m) nüshasnda "Ali" fazlalığı vardır.

[20] Bidayet'ül Müctehid: 1/403. Bu meseleyi bazı eleştirilere rağmen çözümlüyor. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/532-533

[21] Haşiyetu İbni Abidin: 4/198; El-Muğni: 10/387; Bidayet'ül-Müctehid: 1/405; Muğnil Muhtaç: 4/224.

[22] Sihah: 3/969'da şöyle diyor: "Kebese: Aniden saldırmaktır."

[23] Keşful-Kma': 3/47.

[24] Muğnil Muhtaç: 4/219.

[25] Tevbe: 9/38 .     

[26] E1-Muğni: 10/366; EI-Hurşi: 2/111.

[27] Mukaddimem İbni Rüşd: 1/265

[28] El-Muğni: 10/371. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/533-535

[29] Bidayetül Müctehid: 1/400.

[30] Bidayetül Müctehid: 1/400.

[31] İfsah: 2/430: Şöyle diyor: "Eğer kör ve ihtiyarın tedbir alan, yönlendiren kimseler olduklarını görürlerse onları öldürmelerinin vacip olduğunda ittifak etmişlerdir."

[32] El-Hurşi:2/112.

[33] Keşful-Kına': 3/50.

[34] Hasiyeti İbni Abidin: 4/132.

[35] Muğnil Muhtaç: 4/223.

[36] El-Hurşi: 3/112; Muğnil Muhtaç: 4/23. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/535-536

[37] Sihah: 4/1455'de şöyle diyor: "Mancınık: Taş atılan alettir."

[38] Muğnil Muhtaç: 4/223. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/536

[39] El-Hurşi: 3/117; Muğnil Muhtaç: 4/226-227; Keşf ul Kına': 3/49. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/536-537

[40] Sihah: 4/1684'de şöyle diyor: "Azele: Yardımını terkeönektir."

[41] El-Muğni: 10/372.

[42] El-Hurşi: 3/119.

[43] Şerhu Feth'ul-Kadir: 5/443.

[44] Muğnil Muhtaç: 4/222.              .

[45] El-Muğni: 6/143.

[46] Ebu Davud Cihad Blümünde, "savaşta ücret alma" konu­sunda: 3/35, No: 2525'de Ebu Eyyüb'den rivayet etmiştir.Munziri şöyle

[46] Ebu Davud Cihad Blümiinde, "savaşta ücret aima" konu­sunda: 3/35, No: 2525'de Ebu Eyyüb'den rivayet etmiştir. Munziri şöyle diyor: "Ebu Eyyüb'den bu hadisi nakleden, kardeşi­nin oğlu Ebu Sevret'edir." Muhtasar: 3/376, No: 2414. Fethurrabbani Cihad Bölümü, "Dünyalık mal için savaşan kimsenin payı, elde ettiği şeydir" konusunda: 14/22'de Yezid b. Abdu Rabbih yo­luyla Muhammed b. Harb'dan rivayet etmiştir. El-Benna şöyle diyor:"Ebu Daavud rivayet etmiştir. O ve Munziri hadis hakkında sukut etmişlerdir. Hadis sahihtir."

[47] Muğnil Muhtaç: 4/222; Nevevi'nin Er-Ravdatu: 10/240-241.

[48] El-Muğni: 10/398. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/537-539

[49]  (m) nüshasında, "Ona ödenir" kelimesi fazladır.

[50] El-Mecmu': 6/228, 237.

[51] Cessas: 4/329-330.

[52] Kurtubi Tefsiri: 8/185. Tevbe Suresi: 60. ayet.

[53] Dibacul Mezheb: 2/163, No: 9'da şöyle diyor: "Muhammed b. Abdullah b. Abdulhakem Ebu Abdullah babasından işitmiştir. ibni Vehb, Eşheb, İbni Kasım ve başkaları da Malik'in arkadaşlarından işitmişlerdir. Muhammed Şafii'nin arkadaşıdır. Ondan ilim almış ve onun kitaplarını yazmıştır. İbni Haris şöyle diyor:"Alimler ve fakihler arasında yeri belirgin olan biriydi. Delil getir­me ve münazarada oldukça ileri seviyedeydi. Mağrib ve Endülüs'ten insanlar yanına gelip ilim ve fıkıh öğrenirlerdi." İbni Abdulberr şöyle di­yor:

"Zamanındaki fakih ve ilim adamıydı." İbni Kasım şöyle diyor: "Mısır'da riyaset Muhammed'de biterdi." Birçok eseri vardır. Bazı­ları şunlardır: Ahkam'ul Kur'an, Kitaba ye sünnete muhalefetinde Şafii'ye reddiye. İkiyüz altmış sekiz yılında öldü."

[54] Muvatta Zekat bölümünde, "Sadaka alması caiz olanlar ve sa­dakanın alınması" konusunda: 1/268, No: 29'darivayet etmiştir. Muham­med Fuad Abdulbaki şöyle diyor:"Bu hadis Mürseldir. Ebu Davud ve İbni Mace birleştirmişlerdir." Ebu Davud Zekat bölmünde, "Zengin olduğu halde sadaka alması ca­iz olanlar" konusunda: 2/286, No: 1635'de, Abdullah b. Mesleme yoluy­la Malik'den rivayet etmiştir.

[55] Kurtubi Tefsiri: 8/185-187,

[56] Ebu Davud Cihad bölümünde, "Rumlarla savaşmanın diğer milletlerle savaşmaktan daha efdal olması"

konusunda: 3/13, No: 2488'de rivayet etmiştir. Munziri şöyle diyor: "Abdulhabir'in dedesi, Sabit b. Kays b. Şemmas'tır. Kays b. Şemmas değildir. Buharı şöyle diyor: "Abdülhabir ba­basından o da dedesi Sabit b. Kays'tan o da Rasulullah'dan (s.a.v.) riva­yet etmiştir. Ondan da Ferec b. Fadale rivayet etmiştir. Onun hadisi sağ­lam değildir. Münker hadisler nakletmiştir. Ebu Hatim Razi şöyle diyor:"Abdülhabir'in hadisi sağlam değildir. Münkerdir." İbni Adiy, "Ab­dülhabir bilinmiyor" diyor."Muhtasar: 3/359; El-Muğni: 10/370.

[57]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/539-542

[58] Muğnil Muhtaç: 4/224.

[59] Keşful Kanat: 3/51.

[60] Şerhu Feth'ul-Kadir: 5/447-448.

[61] El-Muğni: 10/554.

[62] EI-Hurşi: 3/121.

[63] 'El-Muğni: 10/554.

[64] ) (m) nüshasında "Şerhul muhtasar" fazladır.

[65] Şerhus Sağir ala akrabil mesalik: 2/283. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/542

[66] Bidayetül Müctehid: 1/404..

[67] E1-Mecmu': 18/62

[68] Sihah: 1/129'da şöyle diyor: "Nevati: Denizde tuzculuk yapanlardır. Şam lehçesinde kullanılır."

[69] El-Hurşi: 3/114.

[70] El-Muğni: 10/456. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/544

[71] El-Muğni: 10/419-424.

[72] Sihah: 4/1565'de şöyle diyor:."Esmai şöyle diyor: Evrakul İbni: Rengi beyaz ile siyah arası olan devedir. Eti en güzel olanıdır. Ancak araplarda yaptığı iş ve gidişat yönüyle sevilmez."

[73] Sihah: 6/1614'de şöyle diyor: "Verk: Dizin üstüdür."

[74] Sihah: 5/1915'de şöyle diyor: "Hitam: Yulardır."

[75] Sihah: 2/1 123'de şöyle diyor: "İhterete: Sallamaktır."

[76] Müslim, Cihad ve Siyer bölümünde, "öldürenin, ölürdüğü kimsenin selbini almayı hak etmesi" konusunda: 3/1374, No: 1754'de ri­vayet etmiştir. Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Eman isteyen casus" konusunda: 3/112, No: 2654'de Haşim b. Kasım yoluyla, Hişam ve İkrime'den riva­yet etmiştir.                                     

[77] Buhari, Cihad ve Siyer bölümünde, "Harbi, emansiz İslam di­yarına girerse" konusunda: 4/31 'de, İbni Umeys yoluyla İyas b. Selme b. Ekva'dan özetle rivayet etmiştir.

[78] Nevevi, Radatut Talibin: 6/372-373.

[79] E1-Mecmu': 18/113

[80] El-Muğni: 10/426-427; Ravdatut Talibin: 6/376.

[81] Haşiyetu İbni Abidin: 4/376.

[82] El-Hurşi: 3/130.

[83] El-Mecrmt: 18/115; El-Muğni: 10/425-426.

[84] Haşiyetul Adevi maal hurşi: 3/129-130.

[85] Nevevi Şerhul-Müslim: 12/59.

[86] EI-Muğni: 10/431. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/544-548

[87] Lisan'ul-Arap: 1/969'da şöyle diyor: "Dir'u: Demir elbisedir. Zırhtır."

[88] Sihah: 2/771 'de şöyle diyor: "Miğfer: Başa giyilen demirden başlıktır."

[89] Lisan'ul-Arap: 2/627'de şöyle diyor: "Tuk: Boyuna asılan süs­tür. Yuvarlak olan herşey Tük'tür."

[90] Lisan'ul-Arap: 2/663'de şöyle diyor: "Minkatu: Beli sıkan her-şeydir."

[91] Lisan'ul-Arap: 3/189'da şöyle'diyor: "El hem yanu: Para kesesidir."

[92] Lisan'ul-Arap: 1/678'de şöyle diyor: "El hakibetu: Ok çantasıdır."

[93] El-Muğni: 10/428-431.

[94] Er-Ravdatu: 6/375.

[95] Haşiyetu İbni Abidin: 4/157.

[96] El-Hurşi: 2/130-131.

[97] Nihayetul Muhtaç: 8/76.

[98] Nevevi Şerh'ul-Müslim: 10/59;

[99] Nevevi Şerh'ul-Müslim: 12/59. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/548-550

[100] EI-Muğni: 10/431.

[101] Muğni'de, "ikincisi" diye geçiyor.

[102] Enfal: 8/1.       

[103] El-Muğni: 10/462.

[104] Kifaye'yi bulamadım. Şerhu Fethi'-Kadir: 5/512.

[105] Şerhu Siyeril Kebir: 2/648.

[106] Haşiyem İbni Abidin: 4/155-156.

[107] Enfal: 8/41.    

[108] Kurtubi'de "böyle nakletti" diye geçiyor.

[109] Kurtubi'de "onlar için" diye geçiyor.

[110] Kurtubi Tefsiri: 8/2-3. Enfal: 41. ayet tefsiri. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/550-552

[111] E1-Mecmul: 18/157.

[112] Hişayetu İbni abidin: 4/149.

[113] El-Hurşi: 2/129.

[114] Kurtubi Tefsiri: 8/11: Enfal: 41. ayet tefsiri.

[115] İbni Kesir Tefsiri: 2/312.

[116] Elvafi bil vefeyat: 1/335, No: 209'da şöyle diyor: "Muhammed b. İbrahim b. Ziyad. Künyesi Ebu Abdullah'tır. İskenderiye'lidir. Meşhur eserleri vardır. Fıkıhta önemli eserleri vardır. İbni Ebi Matar ve İbni Mübeşşer ondan nakletmişlerdir. Şam'a, İbni Tolon'un sohbetini din­lemek için geldi. Mezhebinin liderliği, ince meseleleri ve anlayışı onda sona eriyordu. İkiyüz seksen birde öldü.

[117] E1-Mecmu': 18/157.

[118] İbni Arabi Ahkam'ul-Kur'an: 2/862.

[119] El-Hurşi: 3/132.

[120] El-Hurşi: 3/133.

[121] Sihah: 5/2131 'de şöyle diyor: "Zeminun: Kötürüm kimsedir."

[122] El-Muğni: 10/449.2133

[123] Sihah: 5/335'de şöyle diyor: "Falic: Bir rüzgardır."

[124] El-Muğni: 10/443.

[125] El-Muğni: 10/447.

[126] Haşiyetu İbni Abidin: 4/146.

[127] El-Muğni: 10/445; El-Mecmu': 18/162; Haşiyetu İbni Abidin: 4/148; EI-Hurşi: 3/134.

[128] El-Muğni: 10/449.

[129] Sihah: 1/422'de şöyle diyor: "Radaha: Az bir şey vermektir."

[130] İbni Munzir, El-İşraf.

[131] El-Muğni: 10/448.

[132] El-Mecmu': 18/163; El-Hurşi: 3/134.

[133] El-Mecmu: 18/164.              ,

[134] Haşiyetu İbni Abidin: 4/146.

[135] El-Mecmu': 18/164.

[136] Haşiyetu İbni Abidin: 4/1616.

[137] Haşiyetu İbni Abidin: 4/146-147; Er-Ravdatu: 6/385.

[138] El-Mecmu': 18/164.

[139] El-Hurşi: 3/134,145.

[140] El-Muğni: 4/460-461.

[141] El-Mecmu': 18/163'de şöyle diyor: "İki vecih vardır. Biri gasp eden için. Diğeri kendisinden gaspedilen içindir."

[142] El-Hurşi: 3/135.

[143] El-Muğni: 10/460.

[144] EI-Hurşi: 3/135; Haşiyetu's-savi Ala Şerh'il Kebir: 2/300.

[145] El-Muğni: 10/459.

[146] Haşiyem İbni Abidin: 4/142.

[147] El-Muğni: 10/462-463; El-Mecmu: 18/171; Haşiyetu İbni Abidin: 4/141-142.                            

[148] El-Muğni: 10/449-450!

[149] El-Muğni: 10/530-531.

[150] El-Hurşi: 3/135.

[151] Nevevi, Erravdatu: 10/260.

[152] Haşiyetu İbni Abidin: 4/151; El-Muğni: 10/531.

[153] Hidaye: 2/149; Haşiyetu İbni Abidin: 4/151.

[154] El-Muğni: 10/374.

[155] El-Mecmil: 18/168.

[156]  (a) nüshasında yoktur,

[157] EI-Muğni: 10/529.

[158] El-Muğni: 10/530; El-Mecmu': 18/170.

[159] Tertibil Kamus: 1/265'de şöyle diyor: "Elbezzu: Elbisedir. Sa­tıcısına Bezzaz denilir."

[160] ŞerhuSiyeril Kebir: 3/101.   

[161] EI-Hurşi: 3/136.

[162]  (m) nüshasında "Ahmed" kelimesi fazladır.

[163] El-Mecmu': 18/175; El-Muğni: 10/466.

[164] El-Muğni: 10/485.

[165] El-Muğni: 10/462. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/552-561

[166] Şerhu Siyeril Kebir: 3/847.

[167] El-Hürşi: 3/130; El-Mecmul: 18/162.

[168] Şerhu Feth'ul Kadir: 5/469-470.

[169] Savi haşiyeli Şerhu Sağir: 2/313. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/561-562

[170] EI-Mecmul: 18/102; El-Muğni: 10/400.

[171] Esnevi Tabakatuş Şafıi'yye: 2/572, No: 1273'de şöyle diyor: "Şerefeddin b. Yunus Ahmed b. Musa b. Yunus. İbni Hallikan Şöy­le diyor:"Beşyüz yetmiş beş yılında Musul'da doğdu. Orada büyük bir imam oluncaya kadar, babasıyla çalıştı. Hıfzı çoktu. Tenbihi şerhetti. Gazzali'nin ihyasını özetledi. Altıyüz yirmi iki yılında öldü."

[172] Muğnil Muhtaç: 4/228.

[173] El-Muğni: 10/403.

[174] El-Muğni: 10/400,402.

[175] (m) ve (a) nüshalarında şu fazlalık vardır: "İmam onun fetva­sını verebilir. Karşılığını ödemek zorunda değildir."

[176] El-Muğni: 10/467; El-Mecmu': 18/105. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/562-563

[177] El-Muğni: 10/473-474. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/563

[178]  (a) nüshasında, "Aslına tabi ıharak" diye geçiyor.

[179] El-Muğni: 10/475.

[180] Muğnil Muhtaç: 4/228.

[181] EI-Muğni: 10/402. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/564

[182] El-Muğni: 10/473.

[183] EI-Muğni: 10/472.

[184] Tabakatul Hanabile: 2/171, No: 638'de şöyle diyor: "Hasan b. Hamid b. Ali b. Mervan Ebu Abdullah el-Bağdadi. Zamanında hanbelilerin imamıydı. Değişik ilimlerde eserleri vardır. Eserlerinden bazıla­rı şunlardır: El-Camiu fil mezheb, Şerh'ul-Hazmi, Şerhu Usulu'ddin ve Usulü Fıkıh. Mekke'den dönerken, vakise yakınlarında, dörtyüz üç yılın­da öldü."

[185] El-Muğni: 10/472.) 10/472

[186] E1-Mecmul: 18/120; El-Muğni:

[187] E1-Mecmul: 18/122.

[188] . (a) nüshasında "sebyun" diye geçiyor.

[189] E1-Mecmul: 18/125-126.

[190] El-Muğni: 10/467-468.

[191] İbni Nuhas; Tenbihul gafilin an A'malil cahilin: s, 207.

[192] El-Muğni: 10/500-501.

[193] Sihah: 1/180'de şöyle eliyor: "Arkabe: Hayvanın ayak bağıdır."

[194] El-Hurşi: 3/118.

[195] El-Muğni: 10/507-508  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/565-567

[196] EI-Mecmul: 18/167.

[197] Haşiyetu İbni Abidin: 4/147.

[198] El-Muğni: 10/451-454.

[199] El-Hurşi: 3/132.

[200] Haşiyetu İbni Abidin: 4/147-148.

[201] el-Mecmu': 18/167; El-Muğni: 10/451; Haşiyetu İbni Abidin: 4/147; El-Hurşi: 3/132.

[202] el-Mecmu': 18/167; El-Muğni: 10/458; Haşiyetu İbni Abidin: 4/174.

[203] el-Mecmul: 18/169.

[204] El-Muğni: 10/457-458.

[205] Mavedi el-Havi

[206] El-Muğni: 10/456; El-Mecmul: 18/166-167.

[207] Er-Ravdatu: 6/370-371.

[208] El-Muğni: 10/417.

[209] Er-Ravdatu: 6/370, İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/567-569

[210] El-Mecmul: 18/149.

[211] El-Muğni: 10/412; El-Mecmul: 18/134.

[212] El-Hurşi: 3/130.

[213] El-Üm: 4/147; El-Mecmu': 18/153.

[214] El-Muğni: 10/416-417.

[215] Haşiyetu İbni Abidin: 4/155-157.

[216] El-Muğni: 10/409, 416, 417.

[217] El-Muğni: 10/409, 416, 417. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/569-571

[218] El-Mecmul: 18/184.

[219] Nevevi Er-Ravdatu: 6/355.

[220] Hidaye: 2/139.

[221] El-Muğni Şerh'ul-Kebir: 10/547,550; EI-Mecmu1: 18/160-162. Vehbe Züheyli, İslam fıkhında harbin eserleri haşiyesi: s. 564. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/571-572

[222]  (a) nüshasında yoktur.

[223] El-Muğni: 10/548-550.

[224]  (m) nüshasında "imam" diye geiyor. Bu açık bir hatadır.

[225] Muhammed b. Ahmed b. Ceziy el-Gınnati el-Maliki. Kavanini Ahkamiş Şer'iyye: s. 173. İbni Abdi'l-Berli El-Kafi fi kıssatil ehlil Me­dine: 1/405.

[226] Hattab Mevahibul Celil II Muhtasarı halil: 3/354. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/572-574

[227] El-Muğni: 10/441.

[228] El-Muğni maa Şerhi'1-Kebir: 10/564-656.

[229] El-Muğni: 10/441.

[230] Er-Ravdata: 10/280.

[231] Er-Ravdata: 10/280.

[232] Aliş, Şerhu Menhti celil ala Muhtasi allame Halil: 1/732-733; Mevvak, Tacul iklil li muhtasari Halil: 3/362.

[233] Tacul iklil li muhtasari Halil: 3/362. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/574-577

[234] Haşiyem İbni Abidin: 4/160; El-Kafi fil fkıh: 1/408.

[235] El-Muğni: 10/482; Mukaddimem İbni Rüşd: 1/273-275.

[236] El-Muğni: 10/483.

[237] Şerhus sağır ala akrabil mesalik: 2/291.

[238] Er-Ravdatu: 10/293-294.

[239]  (a) nüshasında yoktur.

[240] Bu (m) ve (a) nüshalarında vardır, (e) nüshasında ise "maa" harfi geçiyor. Bu doğru değildir.

[241] Derdir; Şerhus Sağir: 2/302-303; Er-Ravdatu: 10/293-294.

[242]  (m) ve (a) nüshalarında "Mes'eletun" diye geçiyor. Muğni'nin sahibi şöyle diyor:

[243] sihah: 1/269'da şöyle diyor: "Nevatiyyu: Denizde tuzculuk ya­panlardır. Şam lehçesinde kullanılır.

[244] El-Muğni: 10/481-482.

[245] El-Mudevvene: 2/13-14.

[246] El-Mudevvene: 2/12-14; Et-Tacu veliklü limuhtasari halil maalhattab: 3/363. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/578-580

[247] El-Kafi fi'l-fıkh: 1/417. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/581

[248] El-Muğni: 10/565-566.

[249] Şerh'ul-Behcet: 5/123.

[250] Beyhaki'de, Cihad kitabı, "Kellelerin nakli hakkındaki riva­yetler" konusu, 5/132'de bulamadım. Belki başka kitaptadır.

[251] Takrib: 2/114, No: Sİ'de şöyle diyor: "Firuz ed-Deylemi el-Yemani. Sahabidir. Hadisleri vardır. Rasulullah (s.a.v.) döneminde pey­gamberlik iddia eden Esvedi ölüren sahabidir. Osman döneminde öl­dü."

[252] Heysemi, Cihad bölümünde, ''ölülerin başlar taşınır" konusun­da: 5/330'da, Firuz ed-Deylemi'den rivayet etmiş ve, 3Taberani Evsat'da rivayet etmiştir. Ravileri sikadır." demiştir." İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/581-582

[253]  (a) nüshasında, "Kafirden" diye geçiyor.

[254]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/582-583

[255] E1-Mecmu': 18/93,585.

[256] Keşf'ul-Kana': 3/104.

[257] Şerhu Feth'ul-Kadir: 5/462.

[258] Er-Ravdatu: 10/279; El-Kafi fi Fkıh: 1/404; Keşf ul Kana': 3/104.

[259] Şerhu Feth'ul-Kadir: 5/465.

[260] El-Muğni: 10/432.

[261] Er-Ravdatu: 10/279; Seyyid Sabık, Fıkhus SUnne: 3/94-96.

[262] Şerhu Fethu'l-Kadir: 4/237; EI-Kafi il fıkıh: 1/404.

[263] Muğnil Muhtaç: 4/237.  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/583-584

[264] Muğnil Muhtaç: 4/238.

[265] Muğnil Muhtaç: 10/559.

[266]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/584-585

[267] El-Muğni: 10/558,

[268] NeylulEvtar: 8/8-10.

[269] Er Ravdatu: 10/282.

[270] Er-Ravdatu: 10/282.

[271]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/585-587

[272] Ebu Davud, Kitap ehli bölümünde: "Şirk topraklarında ikamet etme" konusunda: 3/224'de Semre b. Cundub'dan rivayet etmiştir. Munziri şöyle diyor: "Bu hadis konusundaki açıklamalar, Cerir b. Ab­dullah'ın hadisinde geçiyor: "Muhtasar: 4/91. s: 1066. Bu hadiste ise; "Muhammed b. Davud b. Süleyman; hadisi kabul edilir. On birinci ta­bakadandır." Takrib: 2/160, No: 199. "Süleyman b. Musa Ebu Davud el-Kafi. Hadisi yumuşaktır. Sekizin­ci tabakadandır." Takrib: 1/331, No: 502."Cafer b. Sa'd b. Semre b. Cündüb; güçlü değildir. Altıncı tabakadan­dır." Takrib: 1/130, No: 82."Habib b. Süleyman b. Semre b. Cündüb; Meçhuldür. Yedinci taba­kadandır." Takrib: 1/222, No: 108. Buna göre hadisin senedi zayıftır. Fakat hadis başka rivayetlerle desteklenip güçleniyor.

[273]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/587

[274] Hakim Müstedrek'te Fey' bölümünde: 2/141'de rivayet etmiş ve, "Buhari'nin şartı ile bu hadis sahihtir. Fakat onlar rivayet etmemiş­lerdir." demektedir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/588

[275] Ahmed: 4/62'de rivayet etmiştir.Heysemi, Mecma'uz-Zevaid'de: 5/251 "de nakletmiş ve "Ahmed ri­vayet etmiştir. Ravileri sikadır" demiştir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/588

[276] Ahmed: 5/271'de rivayet etmiştir. El-Benna Fethurrabbani'de: 20/96'da şöyle diyor: "Hafız, İsabe'de nakletmiş

ve Buhari, Ebu Hatim, İbni Hibban'a, Abdullah b. Muheyriz, Abdullah b. Sa'di'den ri­vayetle onlara nispet etmiştir. Şöyle diyor:

"Nesai, İdris el-Hulari'den, o da Abdullah b. Vaknan es-Sadi'den ri­vayet etmiştir. Abdullah b. Sa'di yoluyla gelen rivayet hakkında, Ebu Zur'a ed-Dımeşki, "Bu hadis sahihtir" diyor."

Mecma'uz-Zevaid, Cihad bölümünde, "Hicret hakkındaki rivayetler"konusunda: 5/25l'de rivayet edilmiştir. Heysemi şöyle diyor: "Ne­sai, özetle rivayet etmiştir. Ahmed sahih bir senedle rivayet etmiştir."

[277]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/588-589

[278] Keşf ul-Estar an zevaidü Bezzar, Hicret ve savaşlar bölümün­de, "Hicretin devamı konusunda: 2/304'de, No: 1748'de rivayet edilmiş­tir. Bezzar şöyle diyor:"Muhammed'in bundan başka rivayetinin olduğunu bilmiyoruz." Ancak Muhamed'in, Nesai'de başka bir rivayeti daha vardır. Bezzar'ın başka bir rivayetinde: 2/304, No: 1749'da "Kesilmeyecek­tir" diyor. Mecma'uz-Zevaid, Cihad bölümü: "Hicret hakkındaki rivayetler" konusunda: 5/251 'de rivayet edilmiştir. Heysemî şöyle diyor: "Bezzar rivayet etmiştir. Senedinde, Yezid b. Rabia er-Rahbi vardır. Zayıftır."Heysemi'nin, Mecma'daki sözleri ikinci rivayeti de kapsarlar.

[279] Ebu Davud Cihad bölümünde, "Secde ederek korunmaya çalışan kimseyi öldürmenin yasaklanması" konusunda: 3/104, No: 2645'de rivayet etmiş ve, "Bunu Haşim, Ma'mar, Halit el-Vasiti ve bir topluluk rivayet etmiş­lerdir. Fakat sened'te Cerir'i zikretmemişlerdir" demektedir. Tirmizi, Siyer bölümünde, "Müşriklerin arkasında durmanın mekruhluğu" konusunda: 4/155,,No: 1604'de, Musannif yoluyla Hunad b. Seriy'den rivayet etmiştir. Munziri şöyle diyor: "Ebu Davud'un naklettiğine göre, bunu bir top­luluk mürsel olarak rivayet etmiştir. Tirmizi de mürsel olarak nakletmiştir. İsmail'in -Yani İbni Ebi Halit- çoğu arkadaşı senedde Cerir'i ziketmemişlerdir. Buhari'den nakledildiğine göre: "Doğru olanı hadisin mürsel olduğudur" demiştir. Nesai de mürsel ola­rak rivayet etmiştir." Muhtasar: 3/348.Elbani İrvaul öalil'de: 5/29-33'de şöyle diyor: "Bu hadis sahihtir."

[280] El-Muğni: 10/511-512  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/589-590

[281]  (m) nüshasında "mesele" diye geçiyor.

[282] Beyhaki, Sünen'ul-Kübra: 9/12-13.Suyuti, Camii'de nakletmiş ve sahihtir diye işaret koymuştur. Şöyle diyor: "Taberani ve Beyhaki rivayet etmişlerdir. "Münavi, Feth'ul-Kadir: 6/79, No: 8499'da şöyle diyor: "Musannif, sahihtir diye işaret koymuştur. Fakat dediği gibi değildir. Seneddeki Haccac b. Ertee'yi Zehebi zayıflar arasında zikretmiştir. "Yu­muşaklığı üzerinde ittifak edilmiştir." demektedir. Elbani, İrva'da: 5/353'de No: 5941 'de "sahihtir" diyor. Bu rivayet za­yıftır. Ancak kendisini destekleyen başka rivayetler vardır. Ebu Davud ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri, "Müşriklerin arkasında durup, onların ate­şini görmeyen müslümandan ben beriyim" hadisi buna örnektir. Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Secde ile korunan birini öldürmenin yasaklanması" konusunda: 3/104, No: 105'de No: 2645'de rivayet etmiş ve, "Haşim, Ma'mar, Halit el-Vasiti ve bir topluluk, Cerir'i senedde zikretmemişlerdir" demiştir. Munziri şöyle diyor: "Tirmizi ve Nesai rivayet etmişlerdir. Ebu Davud, bir topluluğun ha­disi mürsel olarak rivayet ettiğini zikretmiştir. Tirmizi de mürsel olarak nakletmiş ve "sahihtir" demiştir." Nesai de mürsel olarak rivayet etmiş­tir.

Muhtasaru Ebu Davud: 3/436-438, No: 2530. Tirmizi, Siyer bölümünde, "Müşriklerin arkasında durmanın mekruhluğu" konusunda: 4/155, No: 1604'de rivayet etmiştir. Mecma'uz-Zevaid Cihad bölümünde, "Kafirler arasında durmanın ya­saklanması" konusunda: 5/253'de rivayet edilmiştir. Heysemi, "Tabera­ni rivayet etmiştir. Ravileri sikadır" diyor. Bu rivayet, Kays b. Ebi Hazim'den, o da Halit b. Velid'den nakletmiştir.

[283] O, İbni Ebi Hazim'dir. Biyografisi, s: 320'de,geçti.

[284] Asarul Harp fil fıkhil İslami: s. 512-514.

[285]  (m) ve (a) nüshalarında, "Devr" fazladır.

[286]  (m) ve (a) nüshalarında, "Dedi" kelimesi fazladır.

[287]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/591-592

[288] El-Muğni; 10/537  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/592-593

[289] EI-Muğni: 10/379-380, 10/391; DerdirŞerh'üs-Sağir 2/279

[290] Derdir, Şerh'üs-Sağir: 2/279.

[291]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/593-594

[292] Enfal: 8/45-46.    

[293]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/595

[294] Buhari Cihad ve Siyer Hendek savaşı bölümü: 4/24. Aynı la­fızla; Müslim Cihad ve Siyer Savaşta hile ve kandırma bölümü: 3/1361, No: 1739. Abdullah b. Mübarek ve Muammer yoluyla rivayet etmiştir. Tirmizi Cihadın fazileti, Savaşta hile ve kandırmaya ruhsat olduğu­na dair bölüm: 4/193, No: 1675. Ahmed b. Müni ve Nasr b. Ali ve Süfyan yoluyla rivayet etmiştir. Ebu Davud Cihad Bölümü, Savaşta tuzak konusu: 3/99, No: 2636. Said b. Mansur ve Süfyan yoluyla ve 2637 no ile Ka'b b. Malik'ten rivayet etmiştir. Aynı lafızla...

[295]  (...) ve (.,.)'da "Nesai" şeklindedir ki bu hatadır. Doğrusu bi­zim dediğimizdir.

[296] İnbahu'-Ruvat: 2/30, No: 269'da şöyle der: Said b. Evs b. Sa­bit Ebu Zeyd el-Ensari dilci ve gramercidir. Ebu Zeyd el-Ensari 214 senesinde ölmüştür. Ebu Zeyd adalet sahibiydi ve sika idi. "Tahfiful hemz ve Îmanu'l-Osman ve Ğaribu'1-Esma" adlı bir kitab vardır.

[297]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/595-597

[298]  (a) nüshasında "Tetiku" diye geçiyor. Bu yanlıştır.

[299]  (a) nüshasında yoktur.

[300]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/597

[301] Buhari Cihad ve Siyer bölümünde, "Savaş amacıyla çıkıp, baş­ka bir yöne sapan kimse" konusunda: 4/6'da rivayet etmiştir. Müslim Tevbe bölümünde, "Ka'b b. Malik ve arkadaşının tevbe ha­disi" konusunda: 4/2128'de, No: 2769'da, Zühri yoluyla, Abdurahman b. Abdullah b. Ka'b b. Malik'ten rivayet etmiştir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/597

[302] (m) nüshasında, "Kubhu" diye geçiyor.

[303]  (m) ve (a) nüshalarında "El- İhtiyar" diye geçiyor.

[304] Sihah: 5/2116'da şöyle diyor: "el-Müdahenetu: Saklanmak, pa­sif kalmaktır."

[305]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/598-599

[306] Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Müstehap olan ordu, arkadaş ve seriyyeler" konusunda: 3/82, No: 2611 'de rivayet etmiş ve "sahihtir ve mürseldir" demiştir. Tirmizi, "Seriyyeler hakkındaki rivayetler" konusunda: 4/125, No: 1555'de rivayet etmiş ve "Bu hadis, hasen ve ğaribdir" demiştir. Bu ha­dis, Zühri yoluyla Rasulullah'dan (s.a.v.) mürsel olarak rivayet edil­miştir. Hibban b. Ali el-Anzi Ukayl'dan, o da Zühri'den, o da Ubeydullah b. Abdullah'tan, o da İbni Abbas'tan, o da Rasulullah'dan (s.a.v.) mür­sel olarak rivayet etmiştir. Muhammed b. Yahya el-Ezdi. El-Basri'nin se­nedinde, Ebu Ammar, Vehb b. Cerir'den rivayet etmiştir. İbni Mace Cihad bölümünde, "Seriyyeler" konusunda: 2/944, No: 2827'de Enes b. Malik'den rivayet etmiştir. Zevaid'de şöyle diyor: "İsnaddaki Abdülmelik b. Muhamed es-San'ani ve Ebu Selme el-Amili zayıftırlar." Ebu Hatim şöyle diyor: "Babamı şöyle derken işittim: "El-Amili terkedilmiştir. Hadisi batıldır. "Süneni Darimi Cihad bölümünde, "Ordu, bölük ve arkadaşların en ha­yırlıları" konusunda: 2/215'de Hibban b. Ali yoluyla Yunus ve Ukayl'dan rivayet etmiştir

[307] Sihah: 1/187'de şöyle diyor: ''Akab: Kartal kuşudur."

[308] Sihah: 4/1528'de şöyle diyor: "Akak: Saksağan kuşudur."

[309] Tertibil Kamus: 3/529'da şöyle diyor: Fahd: Kaplandır."

[310]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/599-601

[311]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/601

[312] Sihah: 3/1486'da şöyle diyor: "Ma'maa: Kahramanların savaş­taki sesleridir."

[313]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/601-602

[314] Kitabul Ezkiya: s. 159.

[315]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/603-605

[316]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/605-606

[317] El-Ezkiya: s. 166-S67.

[318] El-Ezkiya: s. 158.

[319] El-Ezkiya: s. 158. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/606-607

[320]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/607

[321] Lisanu'1-Arap: 1/971'de şöyle diyor: "Derk: Bir çeşit kalkandır."

[322] Sihajı: 4/1490'da şöyle diyor: "Mızrak: Kısa mızraktır."

[323]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/608-609

[324]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/609-610

[325]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/610-611

[326] Buhari Cihad bölümünde, "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin" konusunda: 4/23'de rivayet etmiştir.

Müslim, Cihad bölümünde, "Düşmanla karşılaşmayı temenni etme­nin mekruh oluşu" konusunda: 3/1362, No: İ742'de İbni Cureyc yoluy­la Musa b. Akabe'den rivayet etmiştir. Ebu Davud Cihad bölümünde, "düşmanla karşılaşmayı temenni et­menin mekruh oluşu" konusunda: 3/95, No: 2631 'de, Ebu Salih Mahbub b. Musa yoluyla, Ebu İshak el-Fezari'den rivayet etmiştir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/611

[327] Abdurezzak Cihad bölümünde, "Gulul yapana ne yapılır?" ko­nusunda: 5/247-248, No: 9513'de rivayet etmiştir. Muhakkak "Said b. Mansur mürsel olarak nvayet etmiştir" diyor.Said b. Mansur Cihad bölümünde "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz" konusunda: 2/3/243, No: 2518'de rivayet etmiştir. Muhakkik şöyle diyor: "Hafız Feth'ul-Bari'de şöyle diyor: "Said b. Mansur, sahih bir senedle Ebu Abdurrahman el-Cebeli'nin mürsellerinden birini, merfu olarak rivayet etmiştir."Heysemi, Mecma'da, savaşlar ve siyer bölümünde, "Hayber savaşı" konusunda: 6/151 'de Cabir b. Abdullah'dan, uzunca rivayet etmiş ve "Ta-berani Sağir'de rivayet etmiştir senedinde Halil b. Mürre vardır" Ebu Zur'a, "şehittir, salihtir" diyor. Bir cemaat "zayıftır" demiştir. Takrib: 1/228, No: 166'da şöyle diyor: "Halil b. Mürre ed-Dab'i. Za­yıftır. Yedinci tabakadandır." İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/611-612

[328] Abdurrezzak Cihad bölümünde, "öulul yapana ne yapalım?" konusunda: 5/250, No: 9518'de rivayet etmiştir. Sunenul Kebir Siyer bölümü, "Savaşta susma" konusunda rivayet edil­miştir. "Seneddeki Abdurahman b. Ziyad b. En'am. Ezberi zayıftır" Takrib: 1/480, No: 938. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/612

[329] Ebu Davud, Cihad bölümünde, "Savaşta kılıç sallama" konu­sunda: 3/118, No: 2664'de rivayet etm;ştir.

Buhari Meğazi bölümünde, "Bedir'e katılanların fazileti" konusun­da: 5/10-11 'de rivayet etmiştir.

[330]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/612-613

[331] Buhari İman bölümünde, "Münafığın alametleri" konusunda: 1/12'de İbni Ömer'den rivayet etmiştir. Müslim İman bölümünde, "Münafığın özellikerinin açıklaması ko­nusunda: 1/78, No: 58'de, Veki' yoluyla A'maş'tan rivayet etmiştir. Ebu Davud Sünnet bölümünde, "imanın eksilip artmasının delili" ko­nusunda: 5/64'de, No: 4688'de Abd b. Nemir yoluyla A'maş'tan riva­yet etmiştir. Timizi, İman bölümünde, "Münafığın alametleri hakkındaki rivayet­ler" konusunda: 8/19, No: 2632'de Ubeydullah b. Musa yoluyla, Süfyan'dan rivayet etmiştir. Nesai, İman bölümünde, "Münafığın alametleri" konusunda: 8/116'da, Süleyman yoluyla Abdullah b. Mürre'den rivayet etmiştir.

[332]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/613

[333] Buhari, Alişverşiler bölümünde, "Hürbirini satanın günahı" ko­nusunda: 3/41'de rivayet etmiştir.

[334]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/613-614

[335] Müslim, Cihad ve siyer bölümünde, "ihanetin haramlığı ko­nusunda: 3/1359, No: 1735'de İbni Ömer'den rivayet etmiştir. Buhari Edeb bölümünde, "insanların babalarının adıyla çağrılması" konusunda: 7/115'de Müsedded yoluyla rivayet etmiştir. İkinci rivayeti, Abdullah b. Dinar yoluyla, İbni Ömer'den nakletmiştir. Ebu Davud, Cihad bölümünde, "sözünde bulunma" konusunda: 3/188, No: 2756'da, Abdullah b. Dinar yoluyla, İbni Ömer'den rivayet et­miştir. Tirmizi Siyer bölümünde, "Her hainin kıyamet gününde bir bayrağı olacaktır" konusunda: 4/144, No: 1581'de Sahr b. Cüveyriye yoluyla Nafi'den rivayet etmiştir. İbni Mace, Cihad bölümünde, "Biaata vefa gösterme" konusunda: 2958, No: 2872'de Ebu Vail yoluyla İbni Ömer'den rivayet etmiştir.

[336]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/614

[337] Müslim'de, "Alnu veya Safrun" diye naklediliyor. Müslim Hac bölümünde, "Medine'nin fazileti, Rasulullah'ın (s.a.v.) bereketli olması için oraya dua etmesi, Haram oluşu, avının ve ağaçlarının haram oluşu ve haram sınırlarının beyanı" konusunda: 2/999, No: 1371 'de rivayet etmiştir. Buhari, Medine'nin faziletleri bölümünde, "Medine'nin harem oluşu" ko­nusunda: 2/221 'de, Ubeydullah el-Eşcai yoluyla Süfyan'dan rivayet etmiş­tir. Ebu Davud, Menasikler bölümünde, "Medine'nin haram oluşu" ko­nusunda: 2/531, No: 2034'de, Muhammed b. Kesir yoluyla, Süfyan'dan rivayet etmiştir.

[338]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/614-615

[339] Ahmed: 3/135'de Enes b. Malik'ten rivayet etmiştir. Keşf'ul-Estar, İman bölümü, "Emaneti olmayanın imanı yoktur" ko­nusunda: 1/68, No: 100'de Amr b. Musa eş-Şami yoluyla Ebu Hilal'den rivayet etmiştir. Bezzar şöyle diyor: "Bu lafzla sadece Enes'in rivayet ettiğini biliyoruz. Sadece bu senedle geldiğini biliyoruz. Ebu Hilal'den bir cemaat rivayet etmiştir. Hafız de­ğildir."Mecmau'z-Zevaid İman bölümü, "Emaneti olmayanın, İmanı yoktur" konusunda: 1/96'da rivayet etmiştir. Heysemi şöyle diyor:

"Bezzar, Taberani, Evsat'da rivayet etmişlerdir. Seneddeki Ebu Hilal'e, İbni Main ve başkaları "sikadır" demişlerdir. Nesai ise "zayftır" demiştir.Mevarid'uz-Zam'an İman bölümünde, "Kamil İmana muhalif davrananlar" konusunda: s. 41, No: 48'de rivayet edilmiştir.

[340]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/615

[341] Müstedrek Cihad bölümü: 2/146'da rivayet edilmiştir. Hakim Şöyle diyor: "Bu hadis, Müslim'in şartı ile sahihtir. Buhari ve Müslim rivayet et­memişlerdir." Zehebi de bu görüştedir. Beyhaki Sünenü'l-Kübra'da İstiska namazı bölümünde, "Zulümden çıkmak, sadaka, nafile hayırlar ve icabet edilme ümidiyle Allah'a yaklaş­mak" konusunda: 3/346'da rivayet etmiştir. İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/616

[342] Ebu Davud Harii- imaret ve fey' bölümünde, "Zimmet ehlinin mallarının onda birini alma. İşarette ihtilaf

etmeleri" konusunda: 3/437, No: 3052'de rivayet etmiştir. Strıedinde meçhul kişiler vardır.

[343]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/616

[344] Mevaridu'z-Zam'an Cihad bölümünde, "ihanetin yasaklan­ması" konusu da: s. 405, No: 1683'de. Amr b. Hamik'den rivayet etmiş­tir. İbni Mace Diyetler bölümünde, "Birine eman verip, sonra onu öldüren kimse" konusunda: 2/896, No: 2688'de Abdulmelik b. Ömer yoluyla, Rufaa b. Şeddad el-Utbani'den rivayet etmiştir. Zevaid'de şöyle diyor: "İsnadı sahihtir. Ravileri sikadırlar. Rufaa b. Şeddad'ı süneninde rivayet etmiştir ve "sikadır" demiştir. İbni Hibban sikat'da zikretmiştir. Senedin diğer ravileri Müslim'in şartlarına uygun­durlar."

[345]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/616-617

[346] Takrib: 2/68, No: 568'de şöyle diyor: "Amr b. Hamik b. Kahil b. Habib el-Huzai. Sahabidir. Kufe'de oturmuştur. Sonra Mısır'da kalmıştır. Muaviye'nin hilafeti döneminde öldürülmüştür."

[347] Mevarid'uz-Zam'an Diyetler bölümü, "sözleşmeliyi öldüren kimse" konusunda: s. 368, No: 1531 'de, Ebu Bekre'den rivayet edilmiş­tir.

[348]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/617

[349] Mevaridu'z-Zam'an: 368, No: 1531'de Ebu Bekre'den ri­vayet edilmiştir.

[350] Ebu Davud, Edeb bölümünde, "iyilğe teşekkür etme" konusun­da: 5/158, No: 4813"de manayla rivayet etmiştir. Mevaridu'z-Zam'an, iyilik bölümünde, "iyiliğe teşekkür etme" konusunda: s. 506, No: 2071'de rivayet edilmiştir. Munziri şöyle diyor: "Ebu Davud şöyle diyor: "Yahya b. Eyyüb, Ammara b. Guzye'den, o da Şurahbil'den, o da Cabir'den (r.a.) rivayet etmiştir."O, Şurahbil b. Sa'd el-Ensari el-Hatmi'dir. Hatmoğullarının azadlı kölesidir. Medine'lidir. Künyesi Ebu Sa'd'dır. İmamlardan bir çoğu "zayıftır" demişlerdir." Muhtasar: 7/179.

[351]  (m) nüshasında yoktur.

[352]  İbn Nehhas, Cihad, Tevhid Yayınları: 2/618-620