Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sırat-I Müstakim - İslami Bilgiler - Ibniteymiyye - 4. Sayfa

Sırat-I Müstakim - İslami Bilgiler

SIRAT-I MÜSTAKİM... 3

Giriş. 3

Doğru Yolun Gereği 3

BİRİNCİ BÖLÜM... 3

PEYGAMBERİMİZDEN ÖNCEKİ DURUM... 3

"Gazaba Uğrayanlar" ve "Sapıklıklar" 4

Bize Bulaşan Bazı Hastalıklar. 6

Dosdoğru Yol 9

Taklitten Kaçınmanın Delilleri 10

Özenmeyi Yasaklayan Ayetler. 10

Kıble Değişiminin Hikmeti 12

Dini Davranışlar Üçe Ayrılır. 14

Servet, Mal, Evlatlar Ancak Allah İçindir. 14

Kur'an'ın Anlaşılmasında Zaman Faktörü. 16

Müşriklere Benzemeyi Yasaklayan Hadisler. 17

Bölünmede Benzeme. 20

İKİNCİ BÖLÜM... 22

İHTİLAFLARIN İÇ YÜZÜ.. 22

Kader İle İlgili Tartışmalar. 26

Benzemekten Sakındırmanın Yararı 27

Yahudi ve Hristiyanlara Ters Düşmek. 32

Yasak Vakitler. 35

Oturan Bir kimseye Ayakta Durarak Hürmet etmek Yasaktır. 37

Müminler Her Durumda kardeşini Desteklemelidir. 41

Yabancı Modalara Özenmek. 48

Sade Yaşamak Tavsiye Edilmiştir. 49

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 52

BOZULMANIN BAŞLANGICI 52

Gayretkeşlik Doğru mu?. 59

İmtiyaz Tanımamak. 61

Kitab'ı Nefse Göre Değiştirmek. 61

Veda Hutbesinin Önemi 64

Hayvan Keserken Özentiden Kaçınmak. 65

Ezanın Ortaya Çıkışı 67

Tören Yasağı 68

İcma-i Ümmet'in Tutumu. 69

Ayırımın Hikmeti 70

Hükümdara Dahi Ayağa Kalkmak Hoş Görülen Adetlerden Değildir. 78

Şeytana Muhalefet 81

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 82

ÖZENMEDE FARKLILIK.. 82

Arap ve Acem Meselesi 83

Arapçanın Gücü. 89

Arap Kimdir?. 92

Eski Şeriatier ve Biz. 93

Sakıncalı ve Sakıncasız Özentiler. 97

Yabancı Bayramlar ve Şenlikler. 98

Yasak Adaklar. 101

Bayramın Anlamı 102

Bizim Bayramlarımız. 104

İbadet Dili 108

Kafirlere Benzemek İki Türlüdür. 117

Güneşe, Yıldızlara Dua Ve Secde Edenler: 118

Peygamberler Üzerine Yemin Etmek. 119

Sapık Sözlü Dualar. 120

Duada Tevessül 121

Peygamberimizi Adım Adım İzlemek. 126

Peygamberimizin Ayak İzleri 128

Haccda Ziyaret Edilecek Yerler. 129

Özellikle Ziyaret Edilecek Mescidler. 129

Dirar Mescidi 129

Mescid-i Aksa. 131

Kudüs Ziyareti 132

İsrailiyyat Meselesi 132

Daha Önceki Peygamberlerin Hikayeleri 133

İtikaf İbadeti 134

Şefaat Meselesi 135

Şehadet Kelimesinin Özü. 140

İslam Terimi 142

İslam ve Zaman. 143

Tevhid Ehli ve Müşrik ve Bid'atçılar. 143

Tevhid Terimi 145

Tevhid'in Farklı Anlamları 145

Kader Bahane Yapılabilir mi?. 146

Kafirun ve İhlas Surelerinde Tevhid Anlayışı 147

Peygamberlerin Üslubu. 148

Son Sözümüz Dua. 149


SIRAT-I MÜSTAKİM

 

Giriş

 

Doğru Yolun Gereği

 

Dinimizi kemala erdiren, üzerimizdeki nimetlerini ta­mamlayan İslamı din olarak benimsememizden hoşnut ola­cağını belirten, kendisinden bizleri gazaba uğramışların (yahudilerin) ve sapıkların (hristiyanlann) yollarından uzak tuturak dosdoğru yola (sırat-ı müstakim'e) nimetlendirdik-lerinin yoluna iletmesini dilememizi emreden [1]Allah'a ham-dolsun.

Şahadet ederim ki, Allah'dan başka ilah yoktur, O tek­tir ve ortaksızdır. Yine şahadet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu, hak dinle ve dosdoğru şeriatle [2]gönder­diği, bu şeriata uymasını emrettiği ve;

"İşte benim yolum budur, ben ve bana uyanlar Al­lah'a basiretle davet ederiz."                 (Yusuf: 12/108) demesini buyurduğu Rasulüdür.

İmdi, ben zaman zaman gerek doğrudan doğruya ve ge­rekse sorulan sorulara cevap vererek bayram törenleri konu­sunda kafirlere özenilmemesi gerektiğini belirtmiş, bu ko­nuda klasik kaynaklarımızda bulunan yasaklayıcı bilgileri ve şer'i delilleri dile getirmiş, gerek kitaplı (ehl-i kitap) ve gerekse kitapsız kafirlerin izleyicisi olmaktan kaçınmanın şeriatteki gerçeklerini açıklamıştım. Bu nokta şeriatın önem­li bir temel kuralı ve bir çok detayı içeren ana ilkesi olma­sına rağmen, bu konuda söylediklerim hep kısa ve üstünkörü olmuş, verdiğim yazılı cevaplar da o andaki hazır bilgi­lerimle sınırlı kalmış, bununla birlikte bu söz ve yazıların Al­lah'ın takidiri oranında yararı görülmüştür.

Bir süre sonra bu söz ve yazılarımın köklü alışkanlıkla­rına ters düştüğünü gören bazı kimselerin söylediklerimi ga­rip ve asılsız bulduklarını haber aldım. Bu kimseler bana kar­şı çıkarken bazı genellemelere dayanmaya kalkışmışlardı.

İşte bunun üzerine bir dostum benden bu konunun iç yüzünü ele alan bir eser yazmamı istedi. Ona göre böyle bir eser çok yararlı, yaygın ve etkili olacaktı. Söz konusu ka­firlere özenme hastalığının çoğu kimselere bulaştığını ve bu yüzden bir çeşit Cahüiye Dönemi görüntüsüne büründükle-rini gördüğüm için bu konuda bildiklerimi kaleme almaya karar verdim. Şunu da belirteyim ki, eğer bu konudaki de­lillere ve alimlerin sözlerine yer verseydim, bu mesele ile il­gilenen eserlerin tümünü taramış olsaydım söylenecek da­ha çok şeyler bulurdum.

Kanaatim odur ki, fıkıh ilmini derinliğine inceleyerek, şe­riatın incelik ve amaçları ile fıkıh alimlerinin gerçeklerini ve problemlerini iyi kavrayan kimseler bu konudaki uyarı­larımızın haklılığından asla şüpheye düşmezler. Başka bir deyimle kalbinde köklü bir iman barındıran, İslamın gerçek mahiyetini kavrayarak onun Allah tarafından kabul edilecek, geçerli tek din olduğunu benimseyen herkesin böyle bir uyan ile karşılaşınca kalbinin derinliği ve imanının sağ­lamlığı sayesinde derhal bu uyarıyı benimseyeceği düşün­cesindeyim. Fakat kalb kirliliği ile nefsin ihtiraslarından Al­lah'a sığınırız. Çünkü bu iki hastalık insanı gerçeği tanıyıp benimsemekten alıkoyar.[3]

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBERİMİZDEN ÖNCEKİ DURUM

 

Bilinmelidir ki, Cenab-i Allah'ın Muhammed'i (s.a.v.) in­sanlığa peygamber olarak gönderdiği sıralarda artık nesli ke­silmeye yüz tutmuş bazı kitaplar dışında [4]gerek arabı ve ge­rekse arap olmayanı ile bütün yeryüzü halkı O'nun sevgisin­den yoksun kalmış, gazabını haketmiş durumda idi.

O günün insanları başlıca şu iki kısma ayrılıyorlardı:

a) Belirli bir kitaba bağlı kitaplılar. Bağlandıkları kitap ya önemli değişikliklere uğratılarak aslından uzaklaştırılmış veya çok daha önce tümü ile yürürlükten kaldırılmış (nes-hedilmiş) Bir kitap idi. Bu kategoriye girenlerin bir bölümü de kimi kısımları belirsiz ve kimi kısımları terkedilmiş bir takım dinlere inanıyorlardı.

b) İnsanlığın diğer bir ana kısmını da arap olan ve olma­yan ümmiler (herhangi bir hidayet kaynağından tümü ile yoksun olanlar) meydana getiriyorlardı. Bunlar hoşlarına gi­den ve kendilerine yarar sağlayacağını sandıkları çeşitli nesnelere tapıyorlardı. Bu nesneler kimi zaman bir yıldız, ki­mi zaman bir put, kimi zaman bir mezar, kimi zaman bir anıt ve kimi zaman da başka bir şey oluyordu. Hangi kategori­den olursa olsun, insanların tümü koyu bir cahiliyet içinde yüzüyorlardı. Bu derin bilgisizlik içinde aslında koyu bir bil­gisizlik örneği olan bir takım sözleri bilgi, kesinlikle fesad (eğrilik ve kargaşalık) olan bir takım davranışları örnek ve yararlı eylemler sayıyorlardı.

O dönemlerin bilgi ve amel yönünden göze batan seçkin simalarının amacı ya eski peygamberlerden artakalan bazı bilgi kırıntıları elde edebilmekti. Şarlatanların ve uydurma­cıların ihtirasları ile gölgelenmiş bilgi kırıntıları -üstelik doğ­ruları yanlışlarına karışarak belirsiz hale gelmiş bilgi kırın­tıları- veya az bir kısmı meşru, çoğu uydurma ve bu yüzden sahibine çok zararlı olabilen ayinlerle uğraşıyorlardı. Böy-Ielerinin diğer bir uğraş alanı da felsefecilerin peşinden gi­derek olanca güçleri ile tabiat, matematik ve iyi ahlak edin­me konularında akıl yürütme oluyordu. Bu yoldaki çabanın amacı tarif edilmez sıkıntılara katlandıktan sonra, eğer ola­bilirse, varlıkla yokluk arasında titreşen bir nebzelik yarar­lı gerçek kırıntısına ulaşabilmekti. O gerçek kırıntısı ki, ne bir susuzu kandırabilir ne bir hastaya şifa olabilir ve ne de ilahi kaynaklı bilginin boşluğunu doldurabilirdi. Çünkü el­de edilirse bile sapık kısmının oram gerçek kısmının payın­dan kat kat fazla idi. O da elde edilebilirse! Üstelik bu ala­nın uzmanları arasındaki derin görüş ayrılıkları ve çatışma­lar yüzünden elde edilebilen gerçek kırıntısını delil ve ge­rekçeye dayandırabiîmek imkansızlığa yakın derecede zor­du.

Bu ortamda Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Muhammed'i (s.a.v,) ilahi bilgilerle teçhiz ederek peygamber olarak gönderme­si insanlığa hiç bir dilin anlatamayacağı vehiç bir irfan sa­hibinin kavrayamayacağı derecede açık ve parlak bir hida­yet bağışladı. Bu ufuk açıcı hidayet, Peygamberimizin ge­nel olarak ümmetinin tümüne ve özellikle bilginler kesimi­ne öylesine yararlı bir bilgi birikimi, salih amel, yüce ahlak ve istikametli gelenek sistemi sağladı ki, diğer milletlerin her türlü kusurdan arındırılmış yararlı bilgi ve davranış kalıp­larının tümü biraraya getirilerek bu ilahi hidayet birikimi ile karşılaştırıl s a aralarındaki uçurum derecesindeki farkı kav­ramak bile imkansız olurdu. Rabbimize, O'nun sevgisine ve hoşnutluğuna mazhar olacak şekilde hamdolsun. Bu gerçe­ğin delillerini sunmanın ve örneklerini açıklamanın şimdi ye­ri değildir.

Cenabı Allah (c.c), Peyfamberimizi "Sırat-i müstakim (dosdoğru yol) ile eş anlamlı olan İslam dini ile donatarak gönderirken insanlara, her gün kılacakları namazların her re­katında kendisinden hidayet (doğru yola iletme) dilemele­rini emretmiş ve bu doğru yolun "kendilerine nimet sundu­ğu peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salih kulların yolu olup, gazaba uğramışlarla sapılmışların yolu olmadı­ğını" belirtmiştir.[5]

 

"Gazaba Uğrayanlar" ve "Sapıklıklar"

 

Sahabilerden Adiy b. Hatem[6] (r.a.) diyor kî:

"Bir gün Rasulullah'ın (s.a.v.) yanma girdim. O sırada mescidde oturuyordu. Yanındakiler kendisine:

"Bu Adiy b. Hatim'dir." dediler. Elimde ne emanname ve de bir tavsiye mektubu vardı.

Yanına götürüldüğümde elimi tuttu. -Daha Önce bir de­fasında benim için:

"Allah'dan onun elini benim elime koymasını dile­rim" demişti- Elimi tutarak ayağa kalktı, birlikte Mescid-den çıktık. Yolda önüne bir kadınla bir çocuk çıktı. Kadın:

"Sen'den bir dileğimiz var" dedi. Bunun üzerine elimi bı­rakıp onların yanına gitti ve dileklerini yerine getirdi.

Arkasından yine elimden tutarak beni evine götürdü. Cariyesi Velide'nin getirdiği bir yer minderi üzerine otur­du. Ben de karşısında oturdum Allah'a hamd-ü sena ettik­ten sonra bana:

"Lailahe İllallah (Allah'dan başka ilah yoktur) demek­ten mi kaçınıyorsun? Yoksa AHah'dan başka ilah oldu­ğuna dair bir bildiğin mi var?" diye sordu. Kendisine:

"Hayır, yok" diye cevap verdim. Bu cevabım üzerine bir süre konuştuktan sonra bir ara yine bana dönerek:

"Allahu ekber (Allah en büyüktür) demekten mi kaçı­nıyorsun? Yoksa Allah'dan daha büyük bir şey olduğu­na dair bir bildiğin mi var?" diye sordu. Ben kendisine yi­ne:

"Hayır, böyle bir bilgim yok" diye karşılık verince söz­lerine:

"Yahudiler, gazaba uğramışlar ve hristiyanlar da sa­pıklardır" diye devam etti. Ben kendisine:

"Ben dosdoğru yolu benimsemiş (Hanif) bir müslüma-nım" deyince yüzünün sevinçle parladığını gördüm."

Daha da uzun olan bu hadis Tirmizi'de yer almış ve "Hasen" ve "Garib" olarak nitelenmiştir.[7]

Bu hadisin anlamını pekiştiren Kur'an-ı Kerim'in bir yerinde şöyle buyuruluyor:

"De ki, Allah katında yeri bundan daha kötü olanı si­ze haber vereyim mi? Allah'ın kendilerine lanet ve ga-zab eylediği ve aralarından bir kısmını maymun, do­muz veya tağut tapıcısı yaptığı kimseler." (Maide: 5/60)

Ayetin daha öncesinden kolayca anlaşılabileceği üzere burada yahudiler kasdedilmektir.

Yine Cenab-ı Allah başka bir ayette şöyle buyuruyor:

"Allah'ın gazabına uğramış bir kavmi dost edinenle­ri görmüyor musun? Onlar ne sizdendirler ve ne de on­lardan."                                              (Mücadele: 58/14)

Burada sözü edilenlerin yahudileri dost edinen münafık­lar olduğu tefsir alimlerinin sözbirliği ve bu ayetin daha ön­cesinin işareti ile sabittir.

Başka bir ayette de şöyle buyuruluyor:

"Nerede olurlarsa olsunlar, üzerlerine zillet damga­sı vurulmuştur. Ancak Allah Man ve insanlardan cman alarak bu zilletten kurtulabilirler. Onlar Allah'ın gaza­bına uğramışlardır."                        (AI-i İmran: 3/112)

Aynı ifade Bakara suresinde "Onlar Allah'ın gazabına uğramışlardır" ve "Onlar gazab üstüne gazaba uğradı­lar" (Bakara: 2/61, 90) şeklinde iki yerde tekrar edilmiştir.

Bu ayetler yahudüerin "gazaba uğramışlar" olduklarını açıkça belirtmektedirler. Öte yandan Cenab-ı Allah (c.c.) hristiyanlar hakkında da şöyle buyuruyor:

"Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır. Oysa, tek ilandan başka hiçbir ilah yoktur. Onlar bu dediklerinden vazgeçmedikleri takdirde ara­larındaki kafirler kesinlikle acı bir azaba çarpılacaklar­dır. Onlar halâ tevbe edip Allah'ın mağfiretine sığınma­yacaklar mı? Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Mesih oğ­lu İsa sadece bir peygamberdir. O'ndan önce de bir çok peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de doğru yolda idi. Her ikisi de (diğer inanlar gibi) yemek yerlerdi. Bak biz onlara ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz da sonra onlar nasıl iftiralar düzüyorlar? De ki, Allah'ı bırakıp ne fay­da ve ne de zarar verme gücü olmayan nesnelere mi ta­pıyorsunuz? Hiç şüphesiz Allah işiten ve bilendir. De ki, ey kitaplılar (ehl-i kitab) dininizde hiçbir haklı gerekçe-

ye dayanmaksızın aşırılığa düşmeyiniz; daha önceleri sapmış, bir çoklarını saptırmış ve doğru yolu kaybetmiş bir kavmin keyfine uymayınız."          (Maide:5 /73-77)

Bu ayetler sözün gelişinden kolayca anlaşılacağı üzere hristiyanlara sesleniyor. Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah on­ları aşırılıktan, yanı sınırı aşmaktan sakınmaya çağırıyor. Nitekim aynı çağın ayette de tekrarlanıyor:

"Ey Kitaplılar, sakın dininizde aşırılığa düşüp, Allah hakkında aslı olmayan sözler söylemeyiniz. Meryem oğ­lu İsa Mesih sadece Allah'ın Rasulü, Meryem'e sunulmuş kelimesi ve O'ndan gelen bir ruhtur."       (Nisa: 4/171)

Buna göre yahudiler hakkın (gerçeğin) gerisinde berisin­de kalanlar, hritiyanlar da gerçek çizgisini aşanlar, ötesine taşanlardır. Bu arada yahudilerin "gazaba uğramışlık" ve hristiyaniarm "sapıtrmşhk" damgaları ile damgalanmaları­nın gerek kolayca anlaşılabilecek (zahiri) ve gerekse derin­liğine düşünmeyi gerektiren (batini) bir çok sebebi vardır ki, ele alınmalarının yeri burası değildir

Sözün kısası, yahudilerin kafirliği, bildiklerini uygula­malarından ileri gelir. Onlar gerçeği bildikleri halde kimi za­man ya söz ya da davranışları İle kimi zaman da ne söz ve ne de davranışları ile buna uymamaktadırlar. Bunun ya­nında hristiyaniarm kafirliği ilme dayalı olmayan amelleri yüzündendir. Çünkü onlar, Allah katından gelen bir şeriatın kılavuzluğuna bağlı olmaksızın bir çok ibadetler yapıyor ve Allah ile ilgili aslını bilmedikleri çeşitli iddialar ileri sürü­yorlar. Bu yüzdendir ki, aralarında Süfyan b. Uyeyne'nin[8] de bulunduğu bazı islam büyükleri şöyle demişlerdir:

"Alimlerimiz arasında kim yoldan çıkarsa bazı bakımlar­dan yahudüere benzemiş, buna karşılık ibadetle uğraşanları­mız arasmda yoldan çıkanlar da kısmen hristiyanlara benze­miş demektir." Bu görüşü açıklamanın yeri de burası değildir.

Cenab-ı Allah (c.c.) bizleri yahudilerle hristiyanlara özenmeyelim, onların peşlerine takılmayalım diye uyardı­ğı halde bu konudaki takdiri geçerli olmaktan geri kalmamış ve ezeli bilgisinin kavramış olduğu bu takdiri vaktiyle Pey­gamberimize (s.a.v.) bildirmiştir. Nitekim Ebu Said-i Hud-ri'nin rivayet ettiğine göre Rasurullah bir gün sahabilere:

"Sizden öncekilerin geleneklerine kılı kılma kesin­likle uyacaksınız. Öyle ki, onlar kertenkele deliğine gir­se siz de (mutlaka bir hikmeti vardır) diyerek oraya gire­ceksiniz"[9] buyurunca sahabiler:

"Ya Rasulallah, bizden öncekilerden kasdınız yahudiler­le hristiyanlar mıdır?" diye sordular. Peygamberimize de kendilerine:

"Başka kimler olabilir" diye karşılık vermiştir.

Diğer yandan Buhari'nin Ebu Hureyre'den[10] Allah ondan razı olsun- rivayet ederek kaydettiği bir hadise göre Peygam­berimiz (s.a.v.) bir defasında:

"Ümmetim karış karış ve kulaç kulaç eski devirlerin adet ve geleneklerini benimsemedikçe kıyamet kopma-yacaktır." buyurmuştur ve sahabilerin:

"Ya Rasulallah, Bizans ve Pers , devirlerini mi kasdedî-yorsunuz?" şeklindeki sorularına:

"Onlardan başka kim olabilir ki ?" diye cevap vermiş-tir.[11]

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hem ehl-i ki­tap olan yahudiler ile hristiyanlara ve hem de Bizanslılar ile eski İranlı'lara benzeyeceklerini, onların yaşama tarzlarına özeneceklerini vaktiyle açık açık bildirmiştir. Bu yüzden Peygamberimiz hayatı boyunca müslümanlara hem beriki­lere ve hem de ötekilere benzemeye kalkışmayı kesinlikle yasaklamıştır.

Yalnız Peygamberimizin (s.a.v.) çok önceden haber ver­diği bu tehlike ümmetin tümünü kapsamaz. Çünkü bu hadis­ler yanında O'nun şöyle buyurduğunu da biliyoruz:

"Kıyamet gününe kadar ümmetim arasında hakkı tutup destekleyenler her zaman varolacaktır."[12]

Şu hadisler de aynı anlamdadır:

"Hiç şüphesiz Allah bu ümmeti sapıklıkta birleştir­mez."[13]

"Hiç şüphesiz Allah her dönemde bu dinin toprağına yeni fidanlar diker ve onları kendisine ibadet etmeye yöneltir."[14]

Demek ki, Peygamberimizin verdiği doğruluğu kesin bu haberlerden açıkça anlaşılıyor ki bu ümmetin bir kesimi O'nun katıksız islam dini demek olan rehberliğine sımsıkı bağlı kalırken, diğer bir kesimi yahudi dininin bazı unsurla­rına başka bir kesimi de hristiyan dininin bazı gelenekleri­ne sapacaklardır. Her ne kadar kimi durumlarda insan bu sap­ma yüzünden kafir, hatta fasık (günahkar mümin) olmasa bi­le, bazan bu sapma, sahibini kafirlik veya fasiklığa sürükler. Bazan bu sapma günah ve bazan da hata niteliği taşır.   ,

Bu sapma insan tabiatının hoşuna giden ve şeytan tara­fından göze alımlı gösterilen bir hastalıktır. Bu yüzdendir ki, Cenab-ı Allah (c.c.) kullarından bizleri ne yahudiliğe ve ne de hristiyanhğa hiçbir şekilde sapmayan dosdoğru yola iletmesi için kendisine dua etmemizi istemiştir.[15]

 

Bize Bulaşan Bazı Hastalıklar

 

Ben şimdi burada bu ümmete şu veya bu oranda bulaşan bazı ehl-i kitap veya yabancı kaynaklı hastalıklara parmak basacağım. Ta ki, düz yolun yolcusu olan müslümanlar "gazaba uğramışlar" ile "sapitmışiarın" tarafına sapmaktan kaçınabilsinler. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kitaplılardan çoğu, gerçeğin ne olduğunu açıkça anladıktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlık yüzünden sizleri imanınızdan ayırıp kafirliğe döndürmek ister­ler."                                                       (Bakara: 2/109)

Cenab-ı Allah bu ayette müslümanların sahip oldukları doğru yolu ve gerçek bilgi birikimini çekemeyen, kıskanan yahudileri kınıyor. Sağımıza solumuza bakarsak bu hasta­lığın benzerini bu ümmetin bazı ilim ve ibadet adamlarında da görürüz. Böylelerinin Aliah'ın kendilerine yararlı il­im ve salih amel bağışladığı bazı dindaşların şu veya bu oran­da kıskandıkları görülür. Bu kesinlikle kınanmış bir huydur ve buna göre "gazaba uğramışlar" in hastalıklarından bir par­çadır. Cenab-ı Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphesiz Allah kendini beğenip övünen kimsele­ri sevmez. Onlar kendileri cimrilik ettikleri gibi başka­larına da cimri olmayı emrederler ve Allah'ın kendileri­ne bağışladığını gizlerler."                           (Nisa: 4/37)

Cenab-ı Allah bu ayette sözü geçenleri cimrilikle niteli­yor. Bu cimrilik hem bilgi hem de mal cimriliğidir. Gerçi da­ha önceki ayetler, bu ayetteki asıl maksadın ilim cimiriliği olduğunu gösteriyor. Nitekim Cenab-ı Allah, bu kimseleri daha başka bir kaç ayette ilimlerini saklamakla kınıyor. Mesela bu ayetlerden biri şudur:

"Allah kendilerine Kitab verilenlerden" onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. Fakat onlar vermiş oldukları sözü arkalarına ata­rak bu kitaba karşılık birkaç para aldılar. Kitabı satmak karşılığında satın aldıkları ne kadar kötü bir şeydir."

(Al-i İmran: 3/187)

Diğer bir ayette de şöyle buyuruluyor:

"İndirdiğimiz açık ayetleri ve doğru bilgiyi, biz Ki-tab'da insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder ve hem de bütün lanet edebilenler lanet ederler. Ancak tevbe edip du­rumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başka. Onları affederim. Çünkü ben tevbelerin kabul edicisi ve rahmet sahibiyim."                            (Bakara: 2/159)

Aynı konuda bir diğer ayet de şudur:

"Allah'ın indirdiği Kitab'i insanlardan gizleyip bir kaç paraya satanlar var ya, onlar midelerine ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne kontışacak ve ne de kendilerini günahlarından arındıracak­tır. Onlar için acı bir azab vardır."         (Bakara: 2/174)

Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:

"Onlar müminlere karşılaştıklarında inanıyoruz der­ler. Fakat şeytanları ile başbaşa kaldıkları zaman "Biz aslında sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyo­ruz" derler."                                            (Bakara: 2/14)

Görülüyor ki, ayetlerde Cenab-ı Allah "gazaba uğramışla­rı" bilgilerini halktan saklamakla niteliyor. Bu saklamanın se­bebi bazan cimrilik, bazan dünyalık bir bedel karşılığında bu görevden yan çizmek ve bazan da açıklanacak bilgilerin söy-leyicileri aleyhine koz olarak kullanılabilcekleri tehlikesidir.

Aynı hastalık bu ümmetin bazı ilim adamlarında da görü­lür. B öyleleri bazan cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istememeleri yüzünden bildiklerini giz­lerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi ba­samak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bil­gi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servtin elden kaçırılacağından korku­lur. Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamak­tan kaçınırlar. Her hangi bir konuda karşısındakinden farklı dü­şünüyordur veya her hangi bir görüşüne karşı çıkılan bir gu­ruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini sak­lar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğun­dan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar. İşte bu yüzden Abdurrahman b. Mehdi [16]şöyle diyor:

"İlim adamları lehlerinde olanı da aleyhlerinde olanı da yazarlar, saklamazlar. Fakat ihtiraslarının zebunu olanlar sa­dece lehlerine olan şeyleri yazarlar."   .

Burada maksadımız konunun detayına girip hangi bilgi­yi açıklamak farz ve hangi bilgiyi açıklamak müstehaptır tar­tışmasına girişmek değildir. Sadece zeki kimselere Allah'ın bağışlayacağı yararlı sonuçları kazandırabilecek ana hatla­ra değinmek istedik. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Onlara 'Allah'ın indirdiği gerçeklere inanınız' denil­diğinde 'Biz, bize indirilen bilgilere inanırız' diyerek kendilerine indirilen bilgilerden sonrasını inkar ederler. Oysa o da kendilerine gelen bilgiyi doğrulayan bir ger­çektir. De ki, eğer gerçekten inanıyor idi iseniz daha önce niye Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz?"

(Bakara: 2/91)

Bu ayetin iki ayet öncesinde şöyle buyuruluyor:

"Onlara kendi kitaplarını (Tevrat'ı) tasdik edici ola­rak Allah tarafından bir kitap (Kur'an) gönderildi. Da­ha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken, gerçek olduğunu bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!"                                        (Bakara: 2/89)

Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayetlerde yahudilerin Peygambe­rimiz tarafından tebliğ edilip benimsenmesi istenen ilahi ger­çeği daha önceden bildikleri halde bu gerçek kendi ırkların­dan olmayan bir peygamber tarafından ortaya atılınca bilip durdukları bu gerçeği kabul etmediler. Onlar sadece kendi ırklarından olan biri tarafından bildirilecek gerçeği kabul edebilirlerdi. Bu yüzden kendi inanç sisteminin gereğine uy­maya bile yanaşmıyorlardı.

Bu hastalık, zamanımızda belirli bir ilim ve din gurubuna mensup olan fıkıh ve tasavvuf[17] adamlarında veya Pey­gamberimiz dışında üstün tutulan dini bir lidere körü körü­ne bağlanmış çömezlerde[18] görülüyor. Boyleleri gurupları tarafından onaylanmamış hiçbir fıkhı görüşü, hiçbir rivaye­tin gerçekliğini kabul etmeye yanaşmazlar. Üstelik bunlar kendi guruplarının gerekli gördüğü amelleri de yapmazlar. Oysa islamiyet, Peygamberimiz dışında hiçbir kişiye ve hiçbir belirli zümreye körü körüne bağlanmaksızın gerek il­mi araştırma ve gerekse rivayet alanlarında kayıtsız şartsız olarak gerçeğe, doğruya uymayı gerekli görür.

Cenab-ı Allah (c.c.) "Gazaba uğramışlar" in başka bir ni­teliğini şöyle belirtiyor:

"Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri anlamları­nın dışına kaydırırlar."                                (Nisa: 4/46)

Bu tutum başka bir ayette de şöyle tanımlanıyor:    "

"Onlardan bir gurup var ki, uydurdukları snzleri siz Kitab'dan sanasınız diye dillerini kıvırarak konuşur­lar. Oysa bu şekilde okudukları sözler aslında kitab'dan değildir."                                            (AI-i îmran: 3/78)

Tefsircilere göre bu ayetlerde söz konusu olan tahrif (kelimeleri veya kelimelerin anlamlarını değiştirmek) hem ilahi kaynaklı kelimeleri değiştirmeyi ve hem de bu kelime­leri bile bile yanlış yorumlamayı içerir.

Yorum yolu ile yapılan tahrifin örnekleri gerçekten çok­tur ve ümmetin bir çok zümreleri bu hastalığın zebunudur. Asıl metni değiştirme anlamındaki tahrife gelince bu sapık­lığa düşenler de az değildir. Böyleleri Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerini değiştirerek asılsız sözde hadisler rivayet etmektedirler. Gerçi yetkili hadis uzmanları bu uydurma hadisleri titizlikle ayıklıyorlar. Böylelerinin bir kısmı, ger­çi başaramamışlardır, ama bizzat Kur'an-ı Kerim'i bile tah­rif etmeye yeltenerek, mesela "Vekellemellahu Musa Tek-limen" ayetinin son kelimesini "Tekellümen" şeklinde de­ğiştirmeye kalkışmışlardır. (Nisa: 4/164)

Dinleyicilerde söylenenlerin ilahi kaynağa dayandığı izlenimini uyandirabilmek için başvurulan "dil kıvırarak" okuma düzenbazlığına gelince buna da bazı vaizlerin Pey­gamberimize uydurma sözler isnad etmeleri veya sözde haklılıklarını ispat edebilmek için dinde yeri olmayan asıl­sız deliller ileri sürmeleri örnek olarak gösterilebilir. Bu tu­tum, hiç şüphesiz yahudi ahlakının bir örneğidir. Kur'an ve hadisin dikkatli okuyucuları bu tutumun sık sık verildiği­ni iyi bilirler. Bu dikkatli okuyucuların söz konusu yerici ifa­deleri okuduktan sonra bu ümmetin bazı mensupları tarafın­dan girişilen tahrif olaylarını iman nuru ile gözden geçirme­leri düşündürücü olsa gerektir.

Cenab-ı Allah hristiy anlar la ilgili olarak şöyle buyurur:

"Ey kitablılar (ehl-i kitab) dininiz konusunda aşırılı­ğa düşüp Allah hakkında gerçek dışı sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın sadece bir kulu, Mer­yem'e sunduğu bir kelimesi ve O'ndan gelen bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlere inanınız. Sakın "Allah üç ta­nedir" demeyiniz. Kendi yararınıza olmak üzere bu sö­ze son veriniz. Çünkü Allah tek bir Halıdır ve çocuk sa­hibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yeterli bir vekil (dayanak) dır."

(Nisa: 4/171)

Bu konudaki başka bir ayette de şöyle buyuruluyor:

"Allah, Meryem oğlu Mesih'dir, diyenler kafir oldu­lar. De ki, öyle ise Allah, Meryemoğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların tümünü yok etmek istese Al­lah'a karşı kimin elinde bir şey var? Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan her şey O'nundur. O dilediğini ya­ratır. Hiç, şüphesiz, Allah her şeye kadirdir."

(Maide: 5/17)

Bu anlamdaki ayetlerin sayısı çoktur.

Hemen belirtelim ki, peygamberler ve seçkin kullar (sa­rihler) hakkında aşın görüşler beslemek, sapık abidler (ken­dilerini ibadete adayanlar) ile tasavvuf[19] bağlısı bazı züm­relerde de görülen bir hastalıktır. Öyle ki, böylelerinin ço­ğu hulul ve ittihad (Allah'a sızma ve O'nunla bütünleşme) akımları gibi ya hristiyanların iddialarından daha beter, ya aynı veya çok az daha hafif saçmalıklara kapılmışlardır.

Cenab-ı Allah'ın (c.c.) bu konudaki bir başka buyruğu da şöyledir:

"Onlar Allah'ı bir yana bırakarak hahamları ile ra­hiplerini ilah edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa oniara kendisinden başka ilah olmayan tek Allah'a kul­luk etmeleri emredildi. O, onların koştukları ortaklar­dan münezzehtir."                                     (Tevbe: 9/31)

Peygamberimiz (s.a.v.) sahabilerden Adiy b. Hatem'e -Allah ondan razı olsun- bu ayeti açıklarken:

"Hahamlarla rahipler kimi haramları helal ve kimi helal şeyleri de haram saydılar ve izleyicileri olan ehl-i kitab da bu konularda onlara uymuştur."[20] buyurmuştur.

Şimdi düşünelim. Çoğu cahil sofular (abidler) gözlerin­de büyüttükleri liderlerin her emrine körü körüne uyarlar. Bu emirler Allah'ın belli bir haramını helal ve belli bir helali­ni haram saymayı içerdikleri durumlarda bile bu böyle olu­yor.

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) "sapıtmışlar" hakkında şöyle buyuruyor:

"Kendilerinin uydurdukları ruhbanlığı biz onların üzerine yazmadık. Sırf Allah'ın rızasını kazanmak için bunu onlar ortaya çıkardılar, fakat ona gereği gibi de uy­madılar."                                                 (Hadid: 57/27)

Biz bir çok müslüman zümrelerin Allah tarafından açık­ça uydurma olduğu belirtilen bu ruhbanlık akımına kapıldık­larını biliyoruz.

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyuruyor:

"Bu mücadelede üstün çıkanlar O'nların mezarları üzerine mutlaka mescid yapalım" dediler." (Kehf: 18/21)

Eski devirlerde gerek "gazaba uğramış" yahudiler ve gerekse  “sapıtmış” hristiyanlar peygamberlerin ve saygı duydukları ölülerin mezarları üzerinde mabed yaparlar. Peygamberimiz bir çok kereler bu adeti ümmetine yasakladığı halde, hatta dünyadan ayrılacağı anda bu yasağı pekiştirmiş olmasına rağmen, bu ümmetin bir çok mensupları bu hasta İrktan da yakaların, kurtaramamışlardır.

Bu arada "sapıtmışlar" ın dinlerinin ağırlrk merkezini çal­gı aletlerinin sesleri ile alımlı resimlerle oturttukları görülür. Onlar dini törenlerinde ses çekiciliği ile müzik cazibe­si kadar hiç bu şeye önem vermezler. Bazı müslüman züm­relerin bu hastalığa da tutulduklarını görüyoruz. Çalgı, alet­leri ve kasideler eşliğinde yapılan sema törenleri güzel re­simlerle güzel seslerden kalbleri heyecana getirmek için yararlanma adetleri hristiyanlann bazı geleneklerine özenmekten başka ne anlama gelebilir?

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Yahudiler 'Hristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanm,-yorlar' dedrier. Buna karşılık hristiyanlar da 'YahudiIer hiçbir gerçeğe dayanmıyorlar' dediler..."

(Bakara:2/113)

Görüldüğü gibi bu ayet yahudiler ile hristiyanların birbirlerini gerçeğe dayanmamakla suçlayarak reddettiklerini belirtiyor. Ne acıdır ki, bazı müslüman kesimlerde aynı hastalık gömülür. Mesela sen bazı fıkıh alimlerinin dervişler (mutasavvıflar) ve sofuları (abidleri) adam yerine koyma­dıklarım, onlar, kesinlikle cahil ve sapık saydıkların,Tut­turdukları yolun ilim ve gerçekten uzak olduğuna inandıklarını görüyorsun. Buna karşılık bir çok derviş[21] ile sofunun da şeriat ile ilmi boş saydığını hatta bunlarla uğraşanların Allah'dan uzak kaldığına bu kimselerin Allah katında yarar­lanacakları hiçbir şey elde edemeyeceklerine inandığına rastlıyoruz. Oysa işin doğrusu şudur. Gerek bu tarafta ve ge­rekse o tarafta bulunan Kur'an'a ve Sünnete uygun unsur­lar hak ve gerçek, buna karşılık gerek bu tarafta ve gerek­se o tarafta görülen Kur'an'a ve Sünnete aykırı unsurlar ba­tıldır, boştur,

Müslümanların Bizans'lılara ve eski İran'Iılan özenme­sine gelince İslam dinini iyi bilin ve olup bitenleri araştıran herkes bilir ki, bu ümmetin adet ve gelenekleri arasına ge­rek Bizans kültüründen ve gerekse eski İran kültüründen bir çok sözlü ve davranışa dayalı unsurlar karışmıştır.

Burada amacımız gerek "gazaba uğramışlar" ve gerekse "sapıtmışlar" ile bu ümmet arasında meydana gelen benzeş­melerin örneklerini tek tek saymak değildir. Üstelik bu benzeşme Örneklerinin bir kısmi ya ictihad yanılgılarından kaynaklandıkları veya zararlarını karşılayacak oranda yarar sağladıkları için, yahud daha değişik bir gerekçe yüzün­den sahiblerini günahkar olmaktan da uzak tutabilirler. Bi­zim asıl amacımaz istisnasız herkesin Sırat-ı Müstakim'e (doğru yola) iletilmeye kaçınılmaz şekilde muhtaç oldu­ğunun kesinlikle anlaşılmasını ve bunun yanında okuyucu­nun "sapıklık" gerçeği üzerine dikkatini yoğunlaştırarak bu tehlikeden kaçınılmasını sağlamaktır.[22]

 

Dosdoğru Yol

 

Bilmek gerekir ki "Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru Yol) 'in "bazı inançlar ve tercihler gibi kalbde beliren içe dönük (batini) özellikleri olduğu gibi bir takım sözler, davranışlar ve ibadetler gibi dışa dönük (zahiri) göstergeleri vardır. Ay­rıca bu yolun beslenme, giyim, evlenme, barınma, biraraya gelme, ayrılma, yolculuk, ikamet, ata vb gibi gündelik ha­yat olaylarını içeren gelenek ve adet biçiminde göstergele­ri vardır.

Bu içe dönük ve dışa dönük göstergeler biribirinden ko­puk değildir, tersine aralarında kesinlikle bağlantı ve uyum vardır. Şöyle ki, bu göstergelerin sonucu olarak kalbde be­liren duygu ve heyecan dışa dönük belirtiler doğurduğu gi­bi, dışa dönük davranışlar bütünü de kalbde belirli duygu ve heyecanlar meydana getirir.

Cenab-ı Allah (c.c.) kulu ve elçisi olan Muhammed'i (s.a.v.) koyduğu bir yol (sünnet) bir yaşama tarzı ile birlik­te gönderdi. Bu yol O'nun tarafından konmuş bir düzen, bir yaşam tarzıdır. Bu yolun başlıca özelliklerinden biri, gerek "gazaba uğramışlar" m ve gerekse "sapıtmışlar" in yaşama biçimlerine ters düşen, onlarla bağdaşmayan davranış ve söz­leri içermesidir. Buna bağlı olarak Cenab-ı Allah, dışa dö­nük gidişatta ve görüntüde de bu iki guruba benzemez olma­yı emretmiştir. Her ne kadar sıradan halkın çoğunluğu dış görünüşteki benzerliğin zararlarını kavrayamaz ise de, bu prensip vardır ve başlıca gerekçeleri şunlardır:

1- Dışa dönük gidişatta ve görüntüdeki ortaklık, ortaklar arasında zamanla ahlak ve davranış uyuşumuna yolaçacak bir benzerlik ve uyum meydana getirir. Gündelik hayatta bu­nun örneklerine sık sık rastlanır. Mesela ilim adamlarının özel kılığına giren onlar gibi giyinen bir kimsenin içinde za­manla bu zümreye katıldığı gibi bir duygu uyanır. Yine mesela askeri üniforma giyen kimsenin huy ve karakteri ya­vaş yavaş askerlerin huy ve karakterlerine benzemeye baş­lar. Tabii ki, eğer adamın böyle bîr eğilim göstermesini önleyen bir sebep yoksa bu böyle olur.

2- Dışa dönük gidişatta ve görüntüdeki ayrılık aykırılık yahudi ve hristiyanlarla müslümanlar arasında kesin bir farklılığa ve bağdaşmazlığa yolaçar. Bu farklılık ve bağdaş­mazlık sayesinde müslüman, Allah'ın gazabına uğratan gerekçelerle sapıklık sebeplerinden uzak kalacağı gibi, Allah'ın hidayet ve hoşnutluğunu kazananla kaynaşır ve bunların  sonucu olarak Allah'ın kendi kurtulmuş askerleri ile hüsra- na uğramaya mahkum düşmanları arasında asla olmaması- nı emrettiği ilişki ve bağlılığın tamamen kesilmesi gerçek- leşmiş olur. Kalb ne derece diri olur ve İslamiyeti ne oran- da gerçek anlamı ile tanırsa yahudi ve hristiyanlara karşı bes- lediği ayrılık ve farklılık duygusu gerek içe ve gerekse dı­şa dönük olarak daha güçlü ve bazı müsmümanlara bulaş­mış huyları ile kendi arasına koyduğu mesafe daha uzak olur. Tabii ki, ben burada sırf çevreyi taklit etmekten kaynakla­nan kuru bir inanca dayalı müslümanlığı ve onun getirece­ği iğreti içe dönük ve dışa dönük özelliklere bürünmüş ol­mayı kasdetmiyorum.

3- Bu iki kesimin dışa dönük gidişattaki ortakları görü­nüm benzerliğine yol açar. Bunun sonucu olarak da hidaye­te ermiş ve Allah'ın hoşnutluğuna mazhar olmuşlar zümre­si ile "gazaba uğramışlar" ve "sapıtmışlar" zümreleri arasın­daki zahiri farklılık ortadan kalkar. Tabii bu prensibin da­ha başka gerekçeleri vi hikmetleri de vardır.

Bütün bu söylediklerimiz söz konusu dışa dönük gidişa­tın aslında kesinlikle mubah olduğu, yahudi ve hristiyanla­ra benzemenin dışında hiç bir sakınca taşımadığı durumlar içindir. Eğer söz konusu gidişat unsuru onların kafir olma­larına yolaçan Özelliklerinden biri ise, o zaman kafirliğin bir unsuru ile karşı karşıyayız demektir. Böyle bir şeyde onlar­la ortak olmak, onların kafirlik ve isyanlarına belli bir oran­da katılmak demek olur. Bu prensibi hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Doğruyu sadece Allah bilir. [23]

 

Taklitten Kaçınmanın Delilleri

 

Aslında geniş bir çerçeve içine oturtulabilecek belirli ve özel bir meseleyi ele aldığımız için, kafirlere karşı çık­mayı emreden bazı Kur'an, sünnet ve icma-ı ümmet delille­rini zikrederek işe giriştik. Bu deliller ister karşı çıkmanın her türlüsünü içersin, isterse belirli bir şeye karşı çıkmayı be­lirtsin ve karşı çıkma emri ister gereklilik ve isterse müste-hâblık anlamı taşısın, aradaki farkları gözönüne almadık.

Bunun arkasından da Özellikle bayram törenleri konusun­da kafirlere benzemeyi yasaklayan delilleri açıkladık. Bura­da önemle belirtmemiz gereken bir incelik var ki o da şudur. Her hangi bir guruba uymak veya karşı çıkmakla ilgili olan emir, sırf o guruba uymaya niyetlenmenin veya sırf uyma­nın yararlı olmasından ileri gelebilir. Buna karşılık uymama yasağı da sırf karşı çıkmaya niyetlenmenin veya sırf karşı çıkma tutumunun yararlı oluşuna dayanabilir. Şu anlamda ki, söz konusu uyma ve karşı çıkma tutumu, uyma ve karşı çıkma konusu davranıştan beğımsız olarak insana fayda ya­da zarar vericidir. Öyle ki, eğer uyma veya karşı çıkmaya ko­nu olan davranış, uyma veya karşı çıkma tutumundan bağım­sız olarak ele alınsa, söz konusu fayda ve zararı taşımaya­bilir.

İşte bu gerekçe ile bizler gerek Peygamberimizin (s.a.v.) gerekse ilk müslümanların öylesine davranışlarını örnek edinip uygulamaktan fayda sağlarız ki, eğer bu davranışlar onlar tarafından yapılmamış olsaydı, söz konusu faydayı bi­ze sağlayamayabılirlerdi. Yani bu davranışları sırf onlar yaptılar diye yaptığımız için bize yarar sağlamaktadırlar. Çünkü bu tutumumuz Peygamberimizle ilk müslümanlara karşı duyduğumuz sevgiyi pekiştirir ve kalblerimizle onların kalbleri arasında kaynaşma meydana getirir. Bu da biz­lere onlara diğer davranışlarında da uyma arzusu uyandırır. Bu sevgi ve kaynaşmanın şüphesiz başka yararlan vardır. Tıpkı bunun gibi kafirlerin öyle bazı davranışlarına uymak bize zararlı olur ki, eğer bu hareketleri onlar yapmamış ol­salar, onları işlemek bize zarar dokundurmayabüirdi.

Buna karşılık öyle davranışlar var ki, bunlarla ilgili uy­ma veya karşı çıkma emri, söz konusu davranışın faydalı ve­ya zararlı olma gerekçesine dayanır. Yani o davranışın biz-. zat kendisi, uyulması veya karşı çıkılması emredilen gurup­lar tarfından işlenmemiş olsa bile özünde ya faydalı veya za­rarlı olma karakteri taşımaktadır.

Bazan belirli bir davranışta bu iki gerekçede biraraya ge­lebilir. Yani uyma veya karşı çıkma emri hem söz konusu davranışın özü itibari ile faydalı ya da zararlı olmasına ve hem de bu davranışı işleyen guruba uymuş veya karşı çık­mış olmamıza dayanabilir. Bizden uyulması veya karşı çı­kılması istenen davranışların çoğu bu karekterdedir. Yani hem belirli bir guruba uymayı veya karşı çıkmayı ifade et­meleri açısından hem de aslında faydalı veya zararlı olma­ları bakımından anlamlıdırlar. Bu ince noktayı mutlaka kavramak ve kavradıktan sonra hiçbir zaman akıldan çıkar­mamak gerekir. Çünkü Cenab-ı Allah'ın (c.c.) gerek mutlak ve gerekse kayıtlı olarak kafirlere benzememizi yasaklayan emirlerinin anlamı ancak bu incelik sayesinde anlaşılabilir.

Bilesin ki, Kur'an belirli bir davranışla ilgili olarak an­cak genelleme ve sonuç çıkarma yolu ile hüküm bildirir. Kur'an'ın hükümlerini açıklayıp Özelleştiren kaynak sünnet­tir.[24]

 

Özenmeyi Yasaklayan Ayetler

 

Buna göre biz, bu genel kural hakkında Önce Kur'an'da yer alan ayetleri zikredecek ve arkasından da bu ayetlerin an­lam ve amaçlarını belirten hadisleri ele alacağız. Cenab-ı Al­lah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Biz İsrailoğullarina kitab, hüküm (bilgelik ve ege­menlik) ve peygamberlik verdik; onları güzel nzıklarla besledik ve kendilerini alemlere üstün kıldık. Ve onlara din konusunda açık bilgiler gönderdik. Onlar kendileri­ne bilgi geldikten sonra sırf aralarındaki çekemezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz, Rabbin Kıyamet günü ayrılığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir. Sonra sana da bu konuda belirli bir şeriat ver­dik; sen ona uy, bilmeyenlerin keyfine uyma. Çünkü onlar Seni Allah'ın azabından kurtaramazlar. Hiç şüp­hesiz, zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar, buna karşı­lık Allah günahdan kaçınanların dostudur."

(Casiye: 45/16-19)

Cenab-ı Allah bu ayetlerde İsrailoğullarma bir çok din ve dünya nimeti verdiğini, fakat onların kendilerine bilgi gel­dikten sonra biribirlerini çekemedikleri için aralarında ça­tışmaya giriştiklerini, daha sonra Muhammed'e (s.a.v.) ku­ralları belirli bir şeriat bildirip ona uymasını emrettiğini ve bilmeyenlerin keyiflerine uymasını yasakladığını belirti­yor.

Ayetteki "Bilmeyenler" deyiminin kapsamına bu şeriate ters düşen herkes girer. Onların "keyfiyeti" demek de, bu şe­riata ters düşenlerin hoşlarına giden bütün görüş ve davra­nışlar, müşriklerin asılsız dinlerinin gereği sayarak uygula­dıkları kurallar ile bunlara bağlı gelenekler demektir. Onlar bunlardan hoşlandıkları için bu alanda onlara uymak, onla­rın keyiflerine uymak demektir.

Böyle olduğu içindir ki, kafirler, kimi görüş ve gele­neklerin mülslümanlarca uygulanmasından sevinç duyarkr. Bu durumdan hoşlanırlar ve böyle bir sonuca varabilmek için büyük maddi masraflar yapmaya seve seve katlanırlar. On­ların gelenekleri arasında olan her hangi bir davranışı benim­semenin onların keiyflerine uymak demek olamayacağı far-zedilse bile, o konuda onlara karşı çıkmak böyle bir eğili­min söz konusu olmadığını ispat etmenin en kesin delili ve AUah'n rızasını kazanmanın en geçerli yoludur. Ayrıca böyle bir davranışta onlara uymak, daha başka ve daha teh­likeli konularda da onlara özenmenin bir bahenesİ olacak­tır. Çünkü Peygamberimizin (s.a.v.):

"Kim bir yasak bölgenin (koruluğun) çevresinde dola­şırsa, her an oraya girebilir" sözü bunun delilidir.

Bu iki endişeden hangisi gözönüne alınırsa alınsın amaç gerçekleşmiş olur. Gerçi ilk endişe daha önemli ve geçerli­dir. Şu ayet de aynı anlamı dile getiriyor:

"Kendilerine kitab verdiklerimiz aslına sana indirdi­ğimiz gerçekler karşısında sevinç duyarlar. Fakat (sana karşı birleşen) grupların bazı mensupları bu gerçeklerin bir kısmını inkar ederler. De ki, "Bana yalnız Allah'a kulluk etmem ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam em­redildi. Ben (herkesi) çağırırım ve dönüşüm de O'na-dır. İşte biz bu gerçekleri arapça bir hikmet kaynağı halinde indirdik. Eğer sana gelen bu bilgiden sonra on­ların keyiflerine uyacak olursan, artık Sen'i Allah'ın azabından kurtaracak ne bir veli ne de bir koruyucu bu­lamazsın."                                                  (Ra'd: 36-37)

Burada "Onların keyiflerine, deyimindeki "onlar", Allah-u Alem, Peygamberimiz'e inmiş gerçeklerin bir kısmını inkar eden ve O'na karşı birleşik cephe oluşturan guruplar­dır. Buna göre yahudi olsun hristiyan olsun veya başka bir kesim olsun, Kur'an'ın bir kısmını inkar eden her gurup, her zümre ve her akım bu kategoriye girer. Cenab-ı Allah (c.c.) aynı konuda Kur'an'ın başka bir yerinde de şöyle buyuru­yor:

"Eğer sana bilgi geldikten sonra onların keyiflerine uyacak olursan, o takdirde kesinlikle zalimlerden olur­sun."                                                       (Bakara: 2/145)

Demek ki, "onların" dinlerinin gereği olan bir konuda ve­ya dinlerinden kaynaklanmış bir geleneklerinde onlara özen­mek, onların "arzularına ve keyiflerine" uymak demektir. Aslında onları arzularına ve keyiflerine uymak eylemi bun­lardan daha önemsiz bir özenti ile de gerçekleşir. Şu ayet de konumuza büyük oranda ışık tutucudur:

"Sen oların dinlerine (ideolojilerine, kültürlerine) sıkı sıkıya uymadıkça, ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden razı olmazlar. De ki, "Asıl doğru yol, Allah'ın yo­ludur." Sana gelen biligiden sonra eğer Sen onların ar­zularına ve keyiflerine uycak olursan, artık Sen'i Al­lah'ın azabından kurtaracak ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazsın."                          (Bakara: 2/120)

Dikkat edilsin ki, Cenab-ı Allah (c.c.) ayetin bilgi verme Özelliği'taşıyan kısmında "millet" (yani ideoloji ve kültür) deyimini kullanırken, yasaklama cümlesinde "arzu ve keyif ifadesini kullanıyor. Çünkü söz konusu kavimler ve millet­ler, ancak ideolojilerine ve uygarlıklarına bütünü ile uyulun­ca tatmin olurlar ve ancak bu takdirde karşılanndakini be­nimserler. Bu yüzden onlara uymanın, onlara özenmenin azı da çoğu da yasaklanmıştır. Bilindiği gibi, daha önce belirt­tiğimiz üzere onların bazı dini geleneklerine uymak, belir­li oranda onların bir kısım arzularına uymak demek olduğu gibi, aynı zamanda diğer arzularında da onlara uyma ihtima­li'nin smınları içine girmek demektir. Şimdi de şu ayetle­ri okuyalım:

"Kendilerine Kitab verilenlere Sen her türlü ayeti (delili ve mucizeyi) getirecek olsan bile, onlar yine Sen'in kıblene uymazlar; Sen de oların kıblasine uyacak değil­sin. Aslında onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar.

Sana gelen bilgiden sonra eğer Sen onların arzularına ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde kesinlikle zalim­lerden olursun. Kendilerine Kitab verdiklerimiz (onun peygamber olduğunu) oğullarını tanıdıkları gibi bilirler. Buna rağmen onların bir gurubu, bile bile gerçeği sak­larlar. Gerçek, Rabb'inin katından gelendir. Sakın bu konuda kuşkuya düşenlerden olma. Herkesin yöneldiği bir istikamet vardır. Buna göre hayırlı konularda ara­nızda yarışınız. Nerede olursanız olunuz, Allah sizleri bir araya getirecektir. Allah her şeye kadirdir. Nereden yo­la çıkarsan yüzünü Mesci-i Haram'a doğru çevir; bu hiç şüphesiz Rabb'inin bildirdiği bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. Nereden yola çıkar­san yüzünü Mecid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olur­sanız, yüzünü o yana çeviriniz ki, insanların aleyhiniz­de kullanabilecekleri bir delilleri olmasın, yalnız onların arasındaki zalimler (gerçeği tanımayanlar) başka..."

(Bakara: 145-151)

İlk tefsir alimlerinin epeycesi[25] bu ayetlerin son kısımla­rını yorumlarken şöyle demişlerdir; "İnsanların, aleyhiniz­de kullanacilecekleri bir delilleri olmasın" cümlesinin an­lamı "Yahudiler, kendi kıblelerine uymanızı aleyhinizde bir delil diye kullanarak -Müslümanlar madem ki. bizim kıb­lemize uydular, yakında dinimize de uyurlar- diye konuşma­sınlar" demektedir. Cenab-ı Allah müslümaniarın kıblesini değiştirerek yahudilerin bu kozunu, bu dayanağını ellerin­den almıştır. Bilindiği gibi, "delil, gerekçe" terimi, doğru ol­sun, eğri olsun, tartışmalarda kullanılan dayanak demektir. Yine bu ilk dönem tefsircilerine göre, yukarıdaki ayetlerin son cümlesinde geçen "Yalnız onların arasındaki zalimler başka" ifadesi ile Kureyş'li müşrikler kasdedilmiştir. Çünkü müslürnanların kıblesinin Mescid-i Haram yönüne çev­rilmesi üzerine bunlar "Müslümanlar bizim kıblemize dön­düler. Buna göre yakında bizim dinimize de döneceklerdir" demeye başladılar.[26]

 

Kıble Değişiminin Hikmeti

 

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, açıkça belirtiyor ki. Kıb­le değişikliğinin hikmeti bu konuda kafirlerden ayrılmak, on­lara ters düşmektir. Böylece onların sapık beklentilerine kesin şekilde set çekilmek istenmiştir, bilindiği gibi bu ge­rekçe, bu endişe bütün uyum ve karşı çıkışlarda vardır. Çünkü kafirin her hangi bir konudaki görüş ve davranışına uyulduğu takdirde bu uyum daha sonraki bağlılıkların gerek­çesi ve basamağı olmaktadır. Tıpkı kıble konusunda yahu-diler için söz konusu olduğu gibi. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra bölü­nüp ayrılığa düşenler gibi olmayınız."(Al-i İmran: 3/105)

Ayette söz konusu olan zümreler, aralarında yetmişten çok guruba ayrılmış olan, yahidilerle, hristiyanlardır. Bu yüz­dendir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmetini onlar gibi bölünüp parçalanmamaya çağırmış, bu alanda onların kötü geleneğine özenmemizi yasaklamıştır. Bununla birlik­te yine Peyfamberimiz "ümmetinin yetmiş üç guruba ayrı­lacağını" da haber vermekten geri kalmamıştır.

Burada önemli bir nokta vardır ki, o da şudur: Peygam­berimizin "Falanca gibi olma, ona benzeme" şeklindeki ya­saklayıcı sözü sözel veya anlam bakımından genellik ifade eder. Genellik ifade etmediği durumlarda da söz konusu zümrelere ters düşmenin, onlara benzemekten kaçınmanın şeriata uygun olduğu, şeriatımızda kesinlikle yasaklanma­mış olan konularda onlara benzemekten ne derece uzak durulursa, özenilmesi kesinlikle yasaklanmış konularda onla­ra benzeme tehlikesine düşmekten o oranda uzak kalınaca­ğı anlamına gelir ki, bu da çok önemli bir kazanç ve çok ya­rarlı bir başarıdır. Şimdi de bu anlayışla Cenab-ı Allah'ın, Musa ile Harun'a -selam üzerlerine olsun- seslenen şu aye­ti okuyalım:

"Dosdoğru olunuz ve sakın bilmeyenlerin yoluna uy­mayınız."                                                 (Yunus: 10/89)

Başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur:

"Musa, kardeşi Harun'a "Kavmin arsında benim ye­rimi al, düzeltici ol, sakın bozguncuların yolundan git­me."                                                           (A'raf: 7/142)

Bir de şu ayeti okuyalım:

"Kim doğru yolu açıkça belledikten sonra Peygambe­re karşı gelip müminlerin yolundan başka bir yola girer­se onu seçtiği yolla başbaşa bırakır ve cehenneme atarız."

(Nisa: 4/115)

Kur'an'da aynı anlamda daha bir çok ayet vardır. Bu ayetlerde görüleceği üzere özenilmemesi gereken zümrele­rin yolları ve davranışları, "mü'minlerin dışında kalanların yollan" hatta "bozguncuların ve "bilmeyenlerin " yollarıdır. Şimdi bu genel kavramların kapsamına girmediği farzedi-Ien bir yabancı görüş ve davranış düşünelim. Bu belirli ya­bancı görüş ve davranışın cinsinin yasaklandığı kesin oldu­ğuna göre bu cinsin bütün türlerine özenmekten uzak dur­mak, kesin, yasaklardan uzak kalmanın daha güvenli bir yolu olduğu gibi, o belirli görüş ve davranışa yakın durmak da kesin yasaklara düşme tehlikesini daha yakma getirici bir tutumdur. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sana kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve pe-kiştirici olarak gerçek uyarınca bu Kitabı indirdik. On­ların arasında Allah'ın sana indirdiği gerçeklere uygun hüküm ver, sakın sana gelen gerçeklerden ayrılıp onların arzularına uyma. Biz her biriniz için bir düzen ve yol belirledik. Allah dileseydi, hepinizi birtek ümmet ya­pardı. Fakat gönderdiği şeriatlerle sizleri denemek iste­di. O halde iyiliklerde birbirlerinizle yarışınız. Hepini­zin dönüşü Allah'adır, O size anlaşmazlığa düştüğü­nüz konuların mahiyetini bildirecektir. Onların arasın­da Allah'ın indirdiği gerçekler uyarınca hüküm ver, sa­kın onların keyiflerine uyma, ve onların Sen'i Allah'ın indirdiği gerçeklerin bir kısmından saptırmalarından kendilerini sakındir.Eğer Sen'den yüz çevirirse, bil ki Al­lah bazı günahları yüzünden kendilerini musibete uğrat­mak istiyordur. Zaten insanların çoğu sapık davranişh-dir (fasikür)." (Maide: 5/48-49)

Görülüyor ki, onların yoluna uymak, onların arzularına aymak veya arzularına uyma tehlikesi ile karşı karşıya ol­mak demeft olduğu gibi onların yoluna karşı çıkmak, onla­rın arzularına uyma tehlikesinden kesinlikle uzak kalmak de­mektir.

Bilesin ki, Kur'an'da bizleri kafir milletlere benzemek­ten sakındıran ayetler ve onların davranışlarından uzak ol­mamızı ibretli örneklerle anlatan kıssalar (hikayeler) pek çoktur. Mesela Cenab-ı Allah, kafirlere vereceği cezaları an­lattıktan sonra bize dönerek bir ayette de:

"Ey basiret sahipleri, ibret alınız" "Onların hayat hikayelerinden şüphesiz, akıl sahipleri için ibret (ders ve­rici bir söz) vardır." diyor.     (Haşr: 59/2, Yusuf: 12/12)

Kur'an'da bu tip ayetler daha pek çoktur. Bu ayetlerin bir kısmı bizim maksadımızı açıkça belirtirken, diğer bir kismı-da maksadımıza işaret etmekte veya bu konuya tamamlayı­cı bir açıklık getirmektedir.

Ayrıca şunu da belirtelim ki, kafirlere karşı çıkmamızın gerekliliği belirtilmek istenince, böyle konular söz konusu olunca bunu bu anlamdaki ayetlerin tümü değil, bazıları açıkça belirtilmektedir. Biz kafirlere her alanda ve genel­likle karşı çıkmanın, ters düşünmenin şeriatımıza uygun ol­duğunu vurguladık. Çünkü bizim bu konudaki asıl amacımız budur. Bu anlamdaki ayetlerin kesinlik ve gereklilik ifade edenleri öyle olmayanlardan ayırdetmeye gelince şu anda­ki amacımız bu değildir.

înşaallah (Allah dilerse) ilerde belirteceğiz ki, bayram tö­renleri konusunda kafirlere benzemek, haram olan özenti­lerdendir. Bizim bu eseri yazarken güttüğümüz asıl belirli amaç budur. Bunun dışındaki meseleleri gündeme getir­memizin sebebi bu konuda amacımıza vardıran geniş çer­çeveli bir genel kural meydana getirmektir. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Erkek ve kadın bütün münafıklar aralarından bir bütündürler. Hepsi kötülüğü emredip, iyiliği yasaklar­lar ve eli sıkı olurlar. Onlar Allah'ı unuttukları için Al­lah da onları unuttu. Münafıklar, aynı zamanda fasık fır­lar. Allah kadm-erkek bütün münafıklarla kafirleri ebe­di olarak cehenneme koyacağını kesinlikle bildirmiştir, orası onlara yeter, Allah onlara lanet etmiştir, onları sürekli bir azab beklemektedir. Siz de sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü, sizden daha çok ser­vet ve evlad sahibi idiler, dünyalık paylarının zevkine da-hp oyalandılar. Sizden öncekiler nasıl dünyalık payları­nın zevkine dalıp oyalandilarsa siz de payınızın zevki­ne dalıp oyalandınız, batıla dalanlar gibi siz de batıla dal­dınız. Oysa onlar amelleri dünyada ve ahirette boşuna gitmiş kimselerdir, onlar asıl hüsrana uğrayanlardır. Onlara kendilerinden öncekilerin Nuh, Ad, Semud ka­vimlerinin; İbrahim kavminin, Medyen halkının ve Lut kavminin başları üzerine ters döneri şehirlerinin haber­leri gelmedi mi? (Onların başlarına gelenleri duymadılar mı?) Peygamberleri onlara açık gerçekler getirmişlerdi (ama inanmadılar ve bundan dolayı Allah'ın gazabına uğra­dılar) Allah onlara asla zulmetme m iş ti, tersine onlar kendi kendilerine zulmettiler. Kadın-Erkek bütün mü­minler birbirlerinin dostlarıdırlar. Aralarında iyiliği emredip kötülü ğü yasaklarlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah'a ve Rasulüllah'a itaat ederler. İşte bun­lara Allah rahmet edecektir. Hiç şüphesiz Allah aziz ve hikmet sahibidir. Allah Kadın-erkek bütün müminlere altlarından ırmaklar akan içlerinde ebedi kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde alımlı meskenler va d et­miştir. Allah'ın onlardan razı olması, bunların hepsin­den büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur. Ey Peygam­ber, kafirlere ve münafıklara karşı cihad et (savaş), on­lara karşı sert ol. Onların varacakları yer cehennemdir, orası ne kötü varılacak bir yerdir!"     (Tevbe: 9/67-73)

Yukarıdaki ayetlerde Allah (c.c.) münafıkların ve mümin­lerin niteliklerini, özelliklerini açıkladı. Bu iki zümrenin her ikisi de müslüman görünüşlüdür. Bu arada sözü geçen nite­lik ve tutumlarına rağmen müslüman gibi görünen münafık­larla ne olduklarını açıkça ortaya koyan kafirleri cehenne­me atacağını bildirmiş ve Peygamberine her iki zümre ile sa­vaşmayı emretmiştir.

Şunu belirtelim ki, Cenab-ı Allah'ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed'i (s.a.v.) görevlendirip gönderdiği ve hele Me­dine'ye göç edildiği günlerden beri insanlar mümin, müna­fık ve kafir olmak üzere üç kategoriye ayrılmaya başlamış­lardır.

Kafir, inkarcılığını açıkça ifade eden bir kimsedir. Onun durumu ve kimliği bellidir. Bizim buradaki amıcımız ise, Kur'an'da ve sünnette belirtilen münafıkların sıfatları ile il­gilidir. Çünkü kıb/e ehline (yani müminlere) asıl tehlike bu zümreden gelir. Cenab-ı Allah, yukarıdaki ayetlerde müna-fıklurı "Birbirlerinden olan bir bütün" ve müminleri de "Birbirlerinin dostalari" olarak nitelendirmiştir.

Bu tespiti şöyle açıklayabiliriz. Münafıklar duygu ve davranış bakımından biribirlerinin benzeri oldukları hal­de, Cenab-ı Allah (c.c.) onlarla ilgli olarak:

"Sen onları bir bütün zannedersin, ama aslında kalb-Ieri (duyguları) başka başkadır" buyuruyor. (Haşr: 59/14)

Demek ki, onların kalbleri arasında sevgi ve bağlılık yoktur. Aralarındaki dayanışma ancak hep birlikte inan­dıkları ortak amaç varoldukça vardır. Bu ortadan kalkınca hemen birbirlerinden kopuverirler. Oysa mümin böyle de­ğildir. O, mümin kardeşini sadece yüzyüze iken değil, gıya­bında 8a sever ve destekler. Araya ülkeler ve çağlar girs> büe bu böyle olur.

Yukarıya aldığımız ayetlerde Cenab-ı Allah (c.c.) daha sonra bu iki zümreyi gerek kendilerine dönük, sadece ken­dilerini ilgilendiren ve gerekse başkalarına dönük, başkala­rını ilgilendiren davranış ve tutumları bakımından tanıt­mıştır. Cenab-ı Allah'ın bu konudaki ifadeleri alabildiğine geniş kapsamlıdır.[27]

 

Dini Davranışlar Üçe Ayrılır

 

Şöyle ki, insanın dinle ilgili davranışları (amelleri) iki tür­lüdür. Biri bir hareketi yapmak veya yapmamak. Öbürü de belirli bir hareketin yapılmasını veya yapılmamasını başka­sına emretmek. Yapılan harekete gelince de, bu hareket ya bizzat yapana veya başkasına yararlı olur. Buna göre dini davranışlar şu şekilde üçe ayrılır bunların bir dördüncüsü yoktur.

1- Yararı sadece sahibine ait olan başkasını ilgilendirme­yen dini eylemler. Mesela namaz kılmak gibi.

2-  Yararı başkalarına dokunan dini eylemler. Mesela zekat vermek gibi.

3- Başkasına yapılması emredilen dini eylemler (amel­ler). Bu durumda eylemi yapan başkasıdır, kişinin bu eylem­deki payı onun yapılmasını emretmiş olmasıdır.

Cenab-ı Allah (c,c.) münafıkların niteliklerini belirtirken onların "münkeri (kötülüğü) emredip marufu (iyiliği) yasak­ladıklarım, buna karşılık müminlerin niteliklerini belirtirken de onların "marufu emredip, münker'i yasakladıklarım" vurguluyor. "Maruf iman ve salih amel türünden Allah'ın sevdiği, hoşlandığı davranış ve tutumların tümünü içeren bir terimdir. "Münker" de Allah'ın hoşuna gitmeyen, O'nun ta­rafından yasaklanan bütün davranış ve tutumları içerir.

Münafıkların niteliklerini belirten yukardaki ayetin de­vamında "Ellerini tutarlar (alıkoyarlar)" diye buyuruluyor. Ünlü tefsir bilgini Mücahid,[28] ayetin bu cümlesini "Elleri­ni Allah yolunda harcama yapmakan alıkoy arlar."[29] diye yo­rumlarken, bir başka ünlü tefir bilgini olan Katade'nin açık­laması "Ellerini her türlü hayın işlemekten geri tutarlar" şek­lindedir. Görüldüğü gibi, Mücahid'in yorumu[30] "Mali yarar sağlamaya" işaret ederken, Katade'nin yorumu "hem mali hem de bedeni yarar sağlamaya" işaret etmektedir. "Elini tutmak, onu alıkoymak", cimrilik ve el sıkılığı" anlamına ge­len bir deyimdir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) bir ayette:

"Ellerini ne sımsıkı boynuna bağla ve ne de sonuna kadar aç."                                                   (İsra: 17/29)

buyurmuştur. Aynı anlamdaki başka bir ayet de şöyledir:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler, tersine bağ­lı olan kendi elleridir, ayrıca böyle dedikleri için lanete uğradılar. Oysa Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi ve­rir."                                                           (Maide: 5/64)

Yine yukardaki ayete dönersek münafıkların:

"Ellerini tutma, vermekten alıkoyma" niteliklerine karşılık müminler hakkında:

"Onlar zekatı verirler" buyuruluyor. Zekat, her ne ka­dar şeriatta belirlenen mali bir verginin adı işerde daha ge­niş anlamda başkalarına sağlanan her türlü mali ve bedeni yararı içeren bir terimdir.

Yine aynı ayetin devamında münafıklar için "Onlar Al­lah'ı unuttukları için Allah'da onları unuttu" buyurulu­yor. "Allah'ı unutmak" demek "O'nu zikretmemek, anma­mak" demektir.

. Münafıkların bu niteliğine karşılık olarak müminler "Onlar namazı kılarlar" diye nitelendiriliyorlar. Namaz da -tıpkı zekat için dediğimiz gibi- hem farz namazları ve hem de nafile namazları içerir. Namaz terimi, ayrıca gerek söz­lü ve sözsüz^ (manevi) bütün zikir (Allah'ı anma) türlerini de ifade eder. Nitekim sahabilerden İbn-i Mesud[31] Allah ondan razı olsun-:

"Allah 'ı zikrettiğin (andığın) sürece istersen çarşıda do­laşıyor ol" ve Muaz b. Cebel'de[32] -Allah ondan razı olsun:

"İlmi çalışma yapmak, teşbihtir" derlerken namazın bu geniş anlamını vurgulamışlardır.[33]

 

Servet, Mal, Evlatlar Ancak Allah İçindir

 

Aynı ayetlerde Cenab-ı Allah (c.c.) daha sonra kafirler ve münafıklar için belirlediği laneti ve ahirette onlar için ha­zırladığı cenenemle sürkekli azabı vurguluyor. Bunun kar­şılığı olarak da müminlere vadetmiş olduğu cenneti, hoşnut­luğu ve rahmeti haber veriyor.

Ayrıca bu ayetlerde görülen kelime düzeni ile sözcük se­çiminin bir çok sırlan vardır, şimdi bunu ele almanın sıra­sı değildir, şimdiki tek amacımız ilerde üzerinde duracağı­mız bir genel kuralı ortaya çıkarmaktır.

Bir yoruma göre Cenab-ı Allah'ın buradaki "onlar için sürekli bir azap vardır" şeklindeki ifadesinde kafirler ve münafıklar için hem dünyada ve hem de ahirette ayrılmaz şe­kilde var olan karamsarlık, keder, üzüntü, bunalım, sıkıntı ve cehalet gibi psikolojik acılara işaret edilmektedir. Çün­kü bilindiği gibi kafirliğin ve Allah'a karşı gelmenin daha dünyada çekilen sürekli bir takım acıları ve bunalımları vardır. Böyle olduğu içindir ki, bu tip kimselerin çoğunluk­la dünya saadetini ancak alkollü içki ve uyuşturucu madde içmek gibi, oyalayıcı görüntüler seyretmek gibi ve çalgı aletleri dinlemek gibi yollarda bulabildiklerini görürüz.

Buna karşılık yine aynı ayetlerde müminlerle ilgili ola­rak "Onlara Allah rahmet edecektir" buyuruluyor. Ger­çekten Cenab-ı Allah, müminlere bağışlamış olduğu iman hazzı, gönül huzuru, inanç sürura, ilim aşkı, faydalı iş ve şev­ki ve salih amel sevinci gibi imtiyazlar sayesinde onlara rah­metinin bazı tezahürlerini daha dünyadayken tattırmıştır.

Cenab-ı Allah (c.c.) söz konusu ayetlerin bir yerinde "Sizden öncekiler gibi ki onlar sizden daha güçlü, sizden daha çok servet ve evlad sahibi idiler..." buyuruyor. Aye­tin başındaki benzetme edatı olan "gibi" ile ilgili çeşitli yorumlar vardır. Bu yorumlardan birine göre ayet "sizler, siz­den öncekiler gibisiniz" demektir. Başka bir yoruma göre de, bu ifade "sizler, sizden önceklerin yaptıklarını yaptınız, onlar gibi davrandınız anlamındadır. Bu yoruma göre ben­zetme yönü "daha öncekilerin davranışları" iken başka bir görüş de benzetme yönünün azab olduğunu ve buna göre -ki bu daha yerindedir- ayetin anlamının "Allah sizden ön­cekileri lanete uğrattığı gibi onları da lanete uğratmış ve aza­ba çarptırmıştır" veya "Allah münafıklara bizden öncekile­re vadettiğini vadederek onları daha öncekileri lanete uğrat­tığı gibi lanete uğratmıştır, daha öncekiler için olduğu gibi onlar için de sürekli bir azab vardır." şeklinde olduğunu ile­ri sürmüştür.

Bu ayetin yorumu üzerinde beliren iki görüşten birinin benzetme yönünün davranış (amel) ve öbürünün azab oldu­ğunu ileri sürdüklerini hatırlayacak olursan, her iki görüşün biribirine bağlı olduğunu, aralarında yakın ilişki bulunduğu­nu anlarsın. Çünkü sebep benzerliği sonuç benzerliğim ge­rektirir, bunun tersi de doğrudur yanı sonuçlar arasındaki ben­zerlik sebepler arasında da benzerlik bulunmasını gerektirir.

Söz konusu kimselerde görülen bu benzerliğin mümin-lerdeki karşılığını Cenab-ı Allah aynı ayetlerin bir yerinde "Onlar Allah'a ve Rasulııllah'a itaat ederler" şeklinde ifa­de ediyor. Çünkü Allah'a ve Rasulullah'a itaat etmek "siz­den öncekiler" gibi olmamayı, onlara ters düşmeyi gerekti­rir, yani bu iki tutum birbiri taban tabana zıttır.

Aynı ayette geçen "Onlar dünyalık paylarının zevki­ne dalıp oyalandılar" ifadesi tefsirciler tarafından çeşitli şe­killerde yorumlanmıştır. Tefsir bilginlerinden Abdurrez-zak'ın[34] Ma'mer[35] yolu ile Hasan-ı Basrİ'ye[36] dayanarak

ileri sürdüğüne göre ayetteki "Halak (pay, nasib)" onların sapık dini inançları demektir.[37] Sahabilerden Ebu Hurey-re'nin[38] -Allah ondan razı olsun- de bu görüşte olduğu bil­dirilmiştir. İbni Abbas'a[39] -Allah ondan razı olsun- göre de "onların payları" demek ahiretten dünyadaki payları de­mektir.[40] Diğer bir gurup tefsir bilginine göre burada "on­ların dünyalık paylan"[41] kasdedilmiştir.

Aslında ayet, bu tefsir bilginlerinin hipsinin yorumları­nı içerecek bir genişliktedir. Bilindiği gibi Cenab-ı Allah (c.c.) burada:

"Onlar sizden daha güçlü, sizden daha çok servet ve evlad sahibi idiler." buyuruyor. "Onlarda" varolduğu be­lirtilen bu kuvvetle bu kimseler hem dünya ve hem de ahi-ret için çalışabilirler, kuvvetlerini böylesine dengeli bir şe­kilde kullanabilirlerdi. Servetlerini ve evladlarını da öyle. İşte bu güç bu servet ve bu evladlar, ayette geçen "Halak'ı (payı, nasibi) meydana getirir. "Onlar" güçlerini, servetle­rine ve evladlarım sırf dünya için kullandılar. Bu gücü bu serveti ve bu evladlari Icullanarak yaptıkları davranışların tü­mü onların" dinidir. Eğer onlar bu davranışları Allah ve ahi-ret yurdu uğruna işleselerdi, bu davranışları karşılığında sevap kazanacaklardı. Bu kimselerin söz konusu nimetler­den yararlanıp onlarla oyalanmaları" bu nimetlerden geçi­ci hazlar almaları demektir. Buna göre yaptığı işleri sırf dünya amacı ile yapan herkes bu ifadenin kapsamına girer. Yapılan davranışın cinsi ister ibadet olsun, ister başka bir ha­reket olsun, farketmez. Ayeti okumaya devam edelim; "Siz­den önceküer nasıl dünyalık paylarının zevkine dalıp oya-landılarsa, siz de payınızın zevkine dalıp oyalandınız, batı­la dalanlar gibi siz de batıla daldınız."

Dünyalık Payla Oyalanma ve Eğriliğe Dalma

Cenab-ı Allah, bu ayete "Dünyalık payla oyalanma" ile ügrıiığe dalma" yi birarada zikrediyor. Çünkü dinde sapık­lık, yanlış inançlara kapılıp bu yanlış inançları dile getirmek veya gerçek inanca ters düşen hareketler yapmak yolu ile olur. Birincisi bidatler ve benzerleri,[42] ikincisi ise günahlar vebenzeri yanlış hareketlerdir.[43] Birinci kategorinin kaynaği şüpheli görüşler, ikinci kategorinin kaynağı ise ihtiraslar, nefsin aşırı arzularıdır.

Nitekim atalarımız "İnsanların iki zümresinden sakınınız, Aşırı arzularına kapılmış ihtiras sahipleri ile, körlük dere­cesinde dünyaya bağlanan dünya tutkunu". Yine eskilerimi­zin şöyle bir sözleri var; "Günahkar alimle, cahil sofunun (ibadet düşkününün) fitnesinden sakınınız. Bu ikisinin fit­nesi baştan çıkmaya müsait herkesi ayartabilir. "Gazaba uğ­ramışlara" ikincisi de gerçek bilgiye dayanmaksızın amel eden "Sapıklar" a benzer.

Ahmed b. Hanbel'in[44] -Allah ondan razı olsun- önemli özelliklerini belirtirken, söylenen şu sözler de konumuz bakımından önemli olduğu için hatırlatılmaya değer. Onun hakkında şöyle denmiştir:

"Rahmetli, dünyaya karşı ne kadar dirençli ve eski müs-1 limanları ne kadar benzerdi! Üzerine üşüşen bidatları geri­ye püskürtmüş ve üzerine gelen dünyayı geri çevirmiştir."[45]

Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) bir ayette takva sahibi ön­derleri şöyle tanıtmıştır:

"Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman aralarından buyruğumuzla doğru yola ileten ön­derler çıkardık."                                      (Secde: 32/24)

Çünkü sabır sayesinde aşın ihtiraslar gemlenir ve kesin iman (yakın) sayesinde de şüpheler, bulanık görüşler sayı­lır. Bunun yanında:

"Onlar birbirlerine gerçeği ve sabretmeyi tavsiye ederler."                                                      (Asr: 103/3)

ayeti ile:

"Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya-kub'u an."                                                (Secde: 32/45)

şeklindeki ayetler bu gerçeği vurgular.

Peygamberimizin (s.a.v.) şu hadisi de bu önemli nokta­ya açıklık getiriyor:

"Hiç şüphesiz Allah, şüpheler başına üşüşünce kılı kır­ka yaran basiret sahipleri ile duyguları ihtirasları büyü­yünce dizginleri elden kaçırmayan kamil akıl sahipleri­ni sever."[46]

Sözün kısası, ayetteki "Dünyalık payınızla oyalandınız" ifadesi günahkarların hastalığı olan ihtiraslara kapılmaya işa­ret ederken "Daha öncekiler gibi eğriliğe daldınız" ifadesi bidatçıların, şahsi görüş ve çekemezliklere bağımlı kimse­lerin hastalığı olan şüphelere kapılmaya işaret etmektedir. Çoğunlukla bu iki hastalık birarada bulunur. Çünkü, inan­cında sakatlık bulunan bir kimsenin bu halinin davranışla­rına yansımaması ender görülen bir durumdur. Ayette daha önce yaşamış kavimlerin dünyalık payları ile oyalandıkla­rım ve eğriliğe daldıklarını açıkça belirtiyor. Şimdiki sapık­lar da onların yaptığım yapmışlardır.[47]

 

Kur'an'ın Anlaşılmasında Zaman Faktörü

 

Bir de şunu belirtmek gerekir. Ayetteki "Oyalandınız" ve "Daldınız" şeklindeki geçmiş zamanlı ifadeler bu eylem­lerin geçmişte meydana geldiğini haber vermekle birlikte ay­nı zamanda kıyamet gününe kadar aynı davranışları işleye­cek olanları kmayıcı özelliktedirler. Tıpkı Peygamber Efen­dimiz zamanında (s.a.v.) yaşayan kafirler ile münafıkların davranış ve niteleklerini haber veren ayetlerin kıyamet gü­nüne kadar aynı davranışları işleyecek ve aynı nitelikleri ta­şıyacak olan kimse için kmayıcı olması gibi.

Ayetteki bu ifadeler sürekli bir durumu, kesintisiz bir re­aliteyi de haber veriyor olabilirler. Çünkü bu ifadeler her ne kadar "oyalandınız" ve "daldınız" şeklinde sadece o dö­nemde yaşayanlara sesleniyor gibi görülüyor, ikinci şahıs-lı bir üslup taşıyorlarsa da, gerek Peygamberimiz döne­minde yaşayan ve gerekse o günlerden kıyamet gününe ka­dar gelip geçecek olan herkese hitap etmektedirler. Sebebi­ne gelince bu sözler, Allah kelamıdır ve Peygamberimiz sa­dece bu sözleri Allah katından alıp insanları tebliğ etmiştir, başka bir rolü yoktur.

Ayetin bu şekildeki yorumu, alimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Gerçi bazı fıkıh usulü alimleri, ayetteki ikinci şa­hıs zamirinin sadece Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında ya­şayanları kapsadığını, daha sonraki dönemlerin insanlarını ancak ya hüküm ayniliğini belirten kesin bilgimizle, ya sünnetle ya icma-ı ümmetle ve kıyas yolu ile içerdiğini ile­ri sürmüşlerdir. Bu görüşe göre "oyalanma" ve "eğriliğe dal­ma" eylemini gerçekleştiren herkes, hangi dönemde yaşamış olursa olsun, "oyalandınız" ve "eğriliğe daldınız" ifadele­rinin muhatabı olmuş olur.

Cenab-ı Allah, bu ayetlerin devamında, sözü geçen "oya-lananjar" ile "eğriliğe dalan" ların karşılaşacakları acı akibeti "Onlar, amelleri hem dünyada ve hem de ahirette boşu­na gitmiş kimselerdir, onlar asıl hüsrana uğrayan kimseler­dir" buyruğu ile haber vermektedir. İşte bu ayetlerin üzerin­de duruşumuzun asıl masadı bu hükümdür. Kısaca tekrarlar­sak, Allah tıpkı daha önceki ümmetlerde olduğu bu ümmet arasında dünyalık paylan ile oyalananlan ve eğriliğe dalan­ların varolduğunu haber vererek böylelerini kınıyor ve on­ları acı bir akıbetin beklediğini haber veriyor.

Cenab-ı Allah (c.c.) daha sonraki ayette bu kimseleri kendilerinden önce gelip geçenlerden ibret almaya çağıra­rak buyuruyor ki:

"Onlara kendilerinden öncekilerin, Nuh Semud ka­vimlerinin; İbrahim kavminin, Medyen halkının ve Lut kavminin başları üzerine ters dönen şehirlerinin haber­leri gelmedi mi? (Onların başlarına gelenleri duymadılar mı?) Peygamberleri onlara açık gerçekler getirmişlerdi (ama onlar inanmadılar ve bundan dolayı Allah'ın gazabı­na uğradılar) Allah onlara asla zulmetmemişti, tersine on­lar kendi kendilerine zulmettiler."            (Tevbe: 9/70)

Daha önce belirttiğimiz gibi, müminlerin bu ayetlerin bir yerinde Allah'a ve Rasulullah'a itaat etmekle vasiflandırıl-maları bu kimselerin eski dönemlerde yaşayanlara benze­mekle nitelendirilip bu yüzden kınanmalarına karşılıktır. Yi­ne bu ayetlerin devamında Allah'ın, müminlere kafirlerle ve münafıklarla cihad etmeye çağırması, "zevke dalanların" ve eğriliğe sapanların" cihad hedefi olduklarının delilidir.[48]

 

Müşriklere Benzemeyi Yasaklayan Hadisler

 

Kur'an nasıl bu ümmetin din ve dünya hayatı konusun­da eski çağların sapıklarına benzediğini belirterek böylele­rini kınıyorsa Peygamberimizin de bu gerçeği vurgulayan ha­disleri vardır ve sahabilerin bu ayetlerle hadisleri biribirlerine bağlı olarak yorumladıkları görülmektedir. Nitekim Ebu Hureyre'nin -Allah ondan razı olsun- rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Sizler adım adım, karış karış ve dirsek dirsek daha önceki ümmetlerin yollarını izleyeceksiniz. Öyle ki, on­lardan biri kertenkele deliğine girmiş olsa -mutlaka bir hikmeti vardır diyerek- siz de o deliğe gireceksiniz."

Ebu Hureyre hadisin burasında dinleyicilerine:

"İsterseniz, 'Sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü, daha çok servet ve evlad sahibi idiler...' ayetini okuyunuz- dedikten sonra, hadisi nakletmeye şöyle devam etti, Sahabiler:

"Ya Rasulallah, Pers'lerin, Rumların ve diğer kitab eh­linin yaptıklarını yapacağımızı mı söylemek istiyorsunuz?" diye sorunca Peygamber kendilerine:

"Başka kimler olabilir ki?" diye cevap verdi.[49]

Sahabilerden İbn-i Abbas -Allah ondan razı olsun- da bu ayetle ilgili olarak:

"Bu gece, dün geceye ne kadar da benziyor! işte İsrailo-ğullarına benzedik gitti."[50] demiştir. Sahabelerinden İbn

Mesud (r.a.) da bu konuda şöyle diyor:

"Sizler, îsrailoğullanna tutum ve gidişat bakımından en çok benzeyen ümmetsiniz. Kılı kılına onların davranışları­na özeniyorsunuz. Yalnız onlar gibi altın buzağı heykeline tapıp tapmayacağınızı bilmiyorum."

Yine sahabilerden Huzeyfe b. Yeman[51] -Allah ondan ra­zı olsun- avm konuda şunları söylüyor; Günümüzde sizin aranızda bulunan münafıklar, Peygamberimiz zamanında ya­şayan münafıklardan daha beterdir. Dinleyenlerin:

"Bu nedenle bövledir?" şeklindeki sorusuna bu sahabi:

"Çünkü o dönemin münafıkları münafıklıklarınım sak­lıyorlardı. Oysa şimdiki münafıklar açıktan açığa müna­fıklık yapıyorlar."[52] diye cevaplandırmıştır.

Din ve dünya konusunda müslümanlarla eski ümmetler ara­sında benzerlik olacağını haber vererek bu durumu kınayan ve bu duruma düşmekten sakınmaya çağıran daha pek çok hadis vardır. Mesela dünya menfaatma kapılma konusunda Amr b. Avf[53] -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen ve Buhari ile Müslim'de yer alan şöyle bir olay anlatılmıştır:

Peygamberimizin Ümmetin Dünya Malı Konusunda Rekabete Gireceğinden Endişe Etmesi

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir ara sahabilerden Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı -Allah ondan razı olsun- cizye toplamak üzere Bahreyn'e gönderdi. Bilindiği gibi Rasulullah, daha önce Bahreyn halkı ile barış yapmış ve Ala b. Hadremi'yi[54] bu yöreye vali tayin etmişti.

Bir süre sonra Ebu Ubeyde,[55] bu yörenin cizyesini top­layıp Medine'ye döndü. Bu durumu haber alan sahabiler dö­nüşünün ertesi günü, büyük bir kalabalık halinde sabah na­mazına üşüştüler. Rasulullah namazı bitirip     Mescid'den çı­kacağı sırada kalabalık bir gurup önüne çıktı. Onları bu durumda  gören Peygamberimiz    gülümseyerek: 

"Öyle sanıyorum ki, Ebıı Ubeyde'nin Bahreyn'den bir şeyler getirdiğini haber aldınız." buyurdu. Sahabiler: "Evet" deyince Rasulullah kendilerine şunları söyledi: "İstekle beklediğiniz bu ganimet bölüşünıüne hem sevininiz ve hem de üzülünüz. Sebebine gelince sizin hakkınızda korktuğum şey fakirlik değildir. Tersine si­zin hesabınıza korktuğum şey, tıpkı daha önceki ümmet­lere oluduğu gibi, dünyanın önünüzde açılması (büyük servetler elde etmeniz) ve arkasından bu alanda birbirle-rinizle o eskiler gibi rekabete girişip onlar gibi kendini­zi mahvetmenizdir."[56]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz, ümmetinin geleceği he­sabına fakirlikten değil tersine dünyanın önlerinde açılıp bu konuda birbirlerine düşmelerinden ve bunun sonucu olarak kendilerini mahvetmelerinden kaygı duymaktadırlar. İşte yu­karıdaki ayetlerde haber verilen "dünyalık payla oyalanma" olayı budur.

Yine hem Buhari'de hem de Müslim'de yer alan ve Uk-be b. Amir[57] -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen bir hadise göre:

"Bir gün Rasulullah, Uhud'lu bir cenazenin namazım kıl­dıktan sonra minbere çıkarak şu konuşmayı yaptı:

"Ben sizin önderinızim, size örnek olayım diye gönde­rildim. Şu anda, vallahi, -kıyamet günü buluşma yerimiz olan- Havuz'umu görüyorum. Yeryüzü hazinelerinin -ve­ya yeryüzünün- anahtarları bana verilmiştir.Vallahi, si­zin hakkınızda korktuğum şey, Ben'den sonra Allah'a or­tak koşmanız, tekrar müşrik olmanız değildir. Fakat sizin hesabınıza korktuğum şey, dünya uğrunda ara­nızda rekabete düşmenizdir."[58]

Başka bir rivayete göre Rasulullah'ın sözlerinin bu kıs­mı:

"... Fakat sizin hesabınıza korktuğum şey, dünya uğ­runda rekabete girişip, biribirinizi öldürmeniz ve bunun sonucu olarak sizden öncekiler gibi mahvolmanız, hela­ke sürüklenmenizdir" şeklindedir. Hadisi rivayet eden Ukbe, sözlerini "Bu, Peygamberimizi minberde son görüşüm olmuştur"[59] diye bağlamıştır. Müslim'de yer alan ve Abdul­lah b. Ömer[60] -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen bir hadise göre de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün sahabilere dönerek:

"Pers ve Bizans hazineleri elinize geçtiği zaman aca­ba nasıl bir toplum olacaksınız?" diye sordu. Dinleyici­ler arasında bulunan Abdurrahman b, Avf'ın[61] -Allah ondan razı olsun-:

"Allah bize nasıl olmamızı emretti ise öyle oluruz"[62]şeklindeki cevabı üzerine Rasulullah sözlerini şöyle bağla­dı:

"O zaman aranızda rekabete girişir, sonra birbirini­zi kıskanırsanız ve arkasından biribirinize küserseniz. Daha sonra başka yerlere göçüp oralarda yerleşerek bi-ribirinizi öldürmeye girişirsiniz."[63]

Buhari ile Müslim'in, Ebu Said-ül Hudri'den[64] -Allah on­dan razı olsun- rivayet ederek yer verdikleri bir hadise gö­re de hadisi rivayet eden Ebu Said el-Hudri şöyle bir olay an­latıyor:

Bir gün Peygamberimiz minbere çıkıp oturdu. Biz de onun çevresinde oturduk. Arkasından bize dönerek:

"Benden sonra sizin hesabınıza korktuğum şeyler­den biri önünüzde açılacak olan dünyanın çekiciliği ve alımlılığıdır." diye buyurdu. Aramızdan biri:

"Ya Rasulallah, kötü şeyden iyiük gelir mi?" diye sor­du. Bu soru üzerine Peygamberimiz bir süre sustu.

Allah'ın Dilediği Gibi Kullanılmayan Varlık Kıyamet Günü Sahibinin Aleyhine Şahit Olur.

Bu yüzden arkadaşlarımızdan biri soruyu sorana:

"Niye sen Rasulullah ile konuştuğun halde O Seninle ko­nuşmuyor?" diye sordu. Aslında biz bu sırada Peygamber'e vahiy geldiğini anlamıştık. Nitekim bir süre sonra terleyen alnını sildiler, arkasından bize dönerek:

"Soru sahibi nerede?" diye sordu. Böyle derken ondan hoşlandığı belli oluyurdu. Arkasından:

"Kötü şeyden hayır çıkmaz, hayır gelmez" buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti;

"İlkbaharın erken güveren bir kısım otlağı bu otlak­tan otlayan hayvanları ya öldürür veya ölümün eşiğine getirir. Fakat yazın olgunlaşmış çimenini otlayan hayvan böyle olmaz. Hayvan öğleye kadar böyle bir çimende otladıktan sonra işkembesine aldıklarını sindirir ve faz­lalıkları dışkı ve sidik olarak dışarı atar, arkasından yine otlamaya devam eder. Varlık, müslümanın eline geçince, yani bu varlığın bir kısmını yoksullara, yetim­lere ve yolda kalmışlara veren müslümanın eline geçin­ce ne güzel bir şeydir o!"

Nitekim Rasulullah, başka bir defasında "Haksız yere servet ele geçiren kimse yediği halde doymayan kimse gi­bidir. Üstelik ele geçirdiği mal Kıyamet günü aleyhinde şahid olur" buyurmuştur."[65]

Yine Müslim'in, Ebu Said'e -Allah ondan razı olsun- da­yandırarak yer verdiği bir hadise göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Dünya tatlı ve alımlı renklidir. Allah sizi burada egemen kılarak nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dün­yadan sakınınız, kadınlardan sakınınız. Çünkü israilo-ğullarını ilk baştan çıkaran fitne kadınlar olmuştur."[66]

Görülüdüğü gibi, müslümanlan kadınların fitnesi karşı­sında uyanık olmaya çağırmakta ve bu duyarlığın sebebi ola­rak da İsrai loğu Harını ayartan ilk fitnenin kadınlar olduğu­nu haber vermektedir. Bu hadisin bir benzeri de Muaviye[67] -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen aşağıda­ki hadistir. Buna göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"İsrailoğulları, ne zaman kadınlarının saç örgülerini avuçladılarsa o zaman mahvolmuşlardır."[68]

Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, kitab ehlinin bayram törenleri ve diğer adetleri konusunda müslümanlar arasın­da meydana gelen çoğu benzerliklerin asıl aşılayıcıları ka­dınlar olmaktadır.[69]

 

Bölünmede Benzeme

 

Daha öncekiler gibi eğriliğe saplanma konusuna gelince Abdullah İbn-i Amr -Allah ondan razı olsun- anlatü. Buna göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"İsraüoğullarının başına gelen her şey, adım adım, tıpkısı tıpkısına benim ümmetimin de başına gelecek, öy­le ki, İsraiEoğulIarından biri eğer açıkça anasının üzerin­den geçecek olursa, benim ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. İsailoğullari yetmiş iki guruba ayrılmış, be­nim ümmetim de yetmiş üç guruba ayrılacaktır. Bir ta­nesi dışında bu gurupların hepsi cehennemliktir."

Sahabilerden birinin:

"Bu tek gurup hangisidir?" şeklindeki sorusuna Rasulul-lah (s.a.v.):

"Bu gün benim ve sahabilerimin gittiği yolu benimse­yenlerdir." diye cevap vermiştir. Hadisi Ebu İsa el-Tirmi-zi rivayet etti ve bu hadis açıklanmış garip bir hadistir fakat bu hadisin bu yoldan başka bir yolla rivayetini bilmiyoruz. Peygamberimiz, ümmeti arasında bu şekilde ayrılık belire­ceğini, Ebu Hureyre, Sa'd, Muaviye, Amr b. Avf ve başka sahabiler tarafından rivayet edilen hadislerde de belirtmiş­tir. Bizim burada öncelikle îbn Amr -Allah hepsinden razı olsun- tarafından rivayet edilen hadise öncelikle yer verişi­mizin sebebi bu hadiste yahudilerle müslümanlar arasında doğacak benzerliğin vurgulanmış olmasıdır.

Nitekim Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- tarafından Muhammed b. Amr'den, o da Ebi Seleme'den rivayet edil­diğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki guruba bölün­dü. Hristiyanlar da öyle. Benim ümmetim de yetmiş üç guruba bölünecektir."

Muaviye -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edildiğine göre ise Peygamberimiz (s.a.v.) aynı konuda şöyle buyuruyor:

Kitap ehli dinleri konusunda yetmiş iki guruba bö­lündüler. Bu ümmet de yetmiş üç guruba bölünecektir. Biri dışında bu gurupların tümünün yei cehennemdir, (bu kurtuluş gurub) cemaat gurubudur. Benim ümmetimden öyleleri çıkacaktır ki, kuduz hastalığı nasıl bir vücudu sa­rarsa bu ayrılıkçı görüşler tarafından öyle sarılacak­lar. Bu hastalığın girmediği hiç bir damarları ve hiç bir eklemleri kalmayacaktır."[70]

Hadisi rivayet eden Muaviye sözlerini şöyle bağlıyor:

"Ey Araplar, eğer siz Rasulullah'ın yolundan gitmeyecek, onun söylediklerine uymayacak olursanız, sizin dışınızda-kiler haydi haydi bu yoldan uzak kalacak, onun buyrukları­na yan çizeceklerdir."

Görüldüğü gibi Peygamberimiz bu hadislerde yetmiş üç guruba bölüneceğini haber veriyor. Öte yandan şüphe yok ki, bu yetmiş üç gurubun yetmiş ikisi Kur'an'ın belirttiği:

"Daha öncekiler gibi eğriliğe saplananlar" kategorisine girmektedirler. Ayrıca bu bölünme ya sırf din konusunda hem din ve hem dünya konusunda veya sırf dünya konusunda olur.

Oysa okuduğumuz hadislerde haber verilen bu bölünme ve ayrılık aşağıdaki ayetlerde Allah (c.c.) tarafından ke­sinlikle yasaklanmıştır:

"Sakın, kendilerine açık deliller geldikten sonra bö­lünüp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. İşte onları büyük bir azab bekliyor."

"Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenlere senin hiç bir işin yoktur, onların işi Allah'a kalmıştır. İlerde Allah onlara yaptıklarını tek tek bildirecektir."

"İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yolla uyu­nuz. Başka yollara saparak dosdoğru yoldan ayrı düşme­nize meydan vermeyiniz"

(Al-i İmran: 150; En'am: 159,153)

Bu ayetlerin anlamı Müslim'in[71] Amir bin Sa'd b. Ebu Vakkas'ın[72] babasından -Allah her ikisinden razı olsun- ri­vayet ettiği şu hadisle uyuşmaktadır. Sa'd'ın babası diyor ki:

Peygamberimiz bir defasında bir gurup sahabi ile birlik­te Aliye'den yürüyüşe geçti. Beni Muaviye mescidinin önü­ne gelince içeri girdi, iki rekat namaz kıldı, biz de öyle yaptık. Namazdan sonra uzun bir dua yaptı. Arkasından bi­ze doğru dönerek şunları söyledi:

"Rabbimden üç şey istedim, ikisini kabul ve birini red­detti. Rabbimden ümmetimi kıtlık ve kuraklıkla helak et­memesini diledim, bu dileğimi kabul etti. Yine Rabb'im-den ümmetimi suda boğarak helak etmemesini diledim onu da kabul etti. Fakat Rabb'imden ümmetimin birbir­lerine düşüp aralarında savaşmamalırım istedim, bu dileğimi reddetti."[73]

Yine Sevban[74] -Allah ondan razı olsun- tarafından riva­yet edilen ve Müslim de yer aldığına göre Rasurullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Allah yeryüzünü dümdüz yapıp gözlerimin önüne serdi, böylece doğusunu da batısını da görebildim. Dün-yanın benim önüme serilen kesimini ümmetim egemen­liği altına alacaktır. Ayrıca bana kırmızı ve beyaz mücev­herlerin (altın ve gümüş) her ikisi de verildi. Bu arada Rabb'imden ümmetimi kuraklıkla kıtlıkla helak etme­mesini ve başlarına kendilerinden başka bir düşman musallat etmemesini diledim. Allah bu dileklerime kar­şılık bana buyurdu ki:

"Ey Muhammed, Ben bir şeye hükmedince artık onun önüne geçilmez. Ben ümmetimi kuraklık ve kıtlıkla he­lak etmeme ve onların üzerine kendilerinden başka hiç­bir düşman musallat etmeme konularında dileklerini kabul ettim. Fakat aralarında belirecek düşmanlık so­nunda birbirlerini öldürecekler ve yek diğerlerini esir edeceklerdir."[75]

Yukarıdaki hadisi aynen rivayet eden Bürkani[76]bu nok­tadan itibaren Peygamberimizin sözlerini şöyle bağladığı­nı söylüyor:

"...Bir kere aralarına kılıç girince artık Kıyamet gü­nüne kadar kalkmayacaktır. Ümmetin bir kısmı müşrik­lere katılmadıkça ve diğer bir kısmı da putlara tapma-dıkça Kıyamet kopmayacaktır. Bu arada ümmetim ara­sında otuz yalancı ortaya çıkıp Peygamber olduklarını ileri süreceklerdir. Oysa Ben Peygamberlerin sonuncu-suyum, Ben'den bonra peygamber yoktur."

Fakat ümmetimin bir gurubu her zaman hak yolda başa­rıyla yürüyecek, kendilerini destekiz ve yüzüstü bırakanlar, Allah'ın son emri (Kıyamet günü) gelinceye kadar, onlara zararlı olamayacaklardır."[77]

Bu anlamda değişik kanallardan rivayet edilen çok sayı­da hadis vardır. Peygamberimiz bu hadislerin tümünde bu ümmetin kesinlikle ayrılığa ve bölünmeye uğrayacağına işaret etmekte ve Allah'ın hastalığından uzak kalacaklarını takdir ettiği kesimi bu tehlike karşısında uyarmaktadır. Ni­tekim Nezzal b. Sebure'nin[78] anlattığına göre sahabilerden Abdullah b. Mesud -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor:

Bir defasında bir arkadaşımızın Kur'an'ın bir ayetini Peygamberimizden duymuş olduğumdan değişik bir şekil­de okuduğunu görünce, hemen elinden tutup kendisini Ra-sulullah'ın yanına götüdüm ve meseleyi O'na anlattım, fa­kat yüzünde memnuniyetsiz bir ifadenin belirdiğini gör­düm. Bu arada şöyle buyurdu: "Her ikinizin de okuduğu doğ­rudur. Sakın ihtilafa düşmeyiniz, çünkü sizden önceki ümmetler ihtilafa düştükleri için helak oldulur."[79]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz bu olayda çatışan taraf­lardan her ikisinin karşı taraftaki haklılık payını reddeden şekli ile ihtilafa düşmeyi,ayrılığa kapılmayı yasaklıyor. Çünkü her iki sahabi de ayeti doğru okumuştur. Peygambe­rimiz bu ihtilafı yasaklarken daha önceki ümmetlerin ihti­lafa düştükleri için helak olduklarını gerekçe olarak göster­miştir. Nitekim daha sonraları Şam ve Irak halkının Kur'an'ın bazı ayetlerini farklı harflerle okuduklarını gören Huzeyfe b. Yemani, halife Osman'a şöyle demiştir. "Bu ümmetin imdadına yetiş de, daha önceki ümmetlerin başla­rına geldiği gibi kitabları konusunda ayrılığa düşmesin­ler."[80]

Bu hadisten iki sonuç çıkıyor. Biri bu tip konularda ih­tilafa düşmenin haram olduğu ve Öbürü de bizden önceki üm­metlerin başlarına gelenlerden ders alarak onlara benze­mekten kaçınmamız gerektiğidir.[81]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

İHTİLAFLARIN İÇ YÜZÜ

 

Bilmek gerekir ki, bu ümmet arasında doğan ve ihtiras­ları körükleyen çoğu ihtilafların bu çeşitten olduğunu görür­sün. Başka bir deyimle bu ihtilaflar çoğunlukla taraflardan birini savunduğu tezde tümüyle veye kısmen haklı, buna kar­şılık karşı tarafı redderken haksız olduğu ihtilaflardır. Tıp­kı yukarda anlattığımız olayda Peygamberimiz'in hakemli­ğine başvuran iki Kur'an okuyucusu gibi. Bu oîayda okuyu­cuların her ikisi de kendi okuma tarzında haklı, fakat karşı tarafın okuma tarzının yanlış olduğunu söylerken haksızdır.

Çünkü insan çoğunlukla bir şeyiflspat edip benimserken değil de, bir şeyi inkar edip yalanlama şeklinde beliren red­detme tutumu sırasında cehaletin pençesine düşer. Sebebi­ne gelince insanın ispat ettiği şeyi kavraması, reddetiği şe­yi kavramasından daha kolaydır. Böyle olduğu İçindir ki, bu ümmetin Kur'an ayetlerini karşılaştırıp aralarında çelişki ara­ması yasaklanmıştır. Çünkü çelişki arama amacı ile karşı­laştırmanın özü karşılaştıran ayetler arasında bağımsızlık ol­duğu farzedildiği takdirde bu ayetlerden birine inanıp öbü­rünü reddetmektir. Sebebine gelince iki zıt şey biraraya gelemez.

Bunun bir örneği Müslim'in, sahabilerden Abdullah b. Rebah'a[82] dayanarak anlattığı şu olaydır. Bu olayın ilk kay­nağı olan Abdullah b. Amr -Allah her ikisinden de razı ol­sun- şunları anlatıyor:

Bir gün öğle sularında Peygamberimiz'in yanına git­miştim. O sırada Rasulullah, mescidde yoktu. Bu arada iki kişinin bir ayetin nasıl okunması gerektiği konusunda tar­tışmakta olduklarını işittim. Tam bu sırada Rasulullah çıka-geldi, öfkeli olduğu yüzünden okunuyordu. Bize dönerek:

"Sizden önceki ümmetler kitabları konusunda ihtila­fa düştükleri için helak oldular."[83] buyurdu.

Görüldüğü gibi Rasulullah kızgınlığının sebebi olarak bizden önceki ümmetlerin helak olmalarına yolaçan kitab ha-kında ihtilafa düşme tutumuna bağlıyor. Bu da eski üm­metlerin bu konudaki tutumundan belirlilikle ve diğer alan­lardaki tutumlarından da genellikle uzak durmamız gerek­tiğini gösterir.

Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Kur'an'da açıkladığına göre ih­tilaf iki kısmdır. Birincisi'nde çatışan tarafların her ikisi de kınanmıştır. Aşağıdaki ayetler bu çeşit ihtilafa örnektirler:

"Eğer Rabb'in dileseydi, bütün insanları tek bir üm­met yapardı. Fakat insanlar sürekli olarak ihtilafa dü­şüyorlar. Yalnız Rabbinin rahmet ederek ihtilaftan sa­kındırdıkları müstesna..."                 (Hud: 11/118-119)

Görüldüğü gibi, Cenab-ı Allah, bu ayette rahmet bulunan­ların ihtilaftan uzak kalan kimseler olduklarını belirtiyor. Şu ayetler de aynı anlamdadır:

"Çünkü Allah, kitabı gerçekle indirmiştir: Kitab hak­kında ihtilafa düşenler derin bir anlaşmazlığa sapmışlar­dır."                                                       (Bakara: 2/176)

"Kendilerine kitab verilenler,onlara ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskinçhktan dolayı ihtilafa düş­tüler."                                                 (Al-iİmran:3/19)

"Sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrı­lığa saplanıp ihtilafa düşenler gibi olmayınız."

"Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenlere Sen'in yapacağın hiçbir şey yoktur."      (En'am: 6/159)

Öte yandan Cenab-ı Allah (c.c.) hristiyanlar hakkında Kur'an'ın iki yerinde şöyle buyuruyor:

"Bu yüzden Kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık. Allah ilerde onlara ne yaptıklarını bir bir haber verecektir."                         (Maide: 5/14)

Yahudiler arasındaki ihtilaf Kur'an'm iki yerinde şöyle anlatıyor;

"Biz onların arasına Kıyamet gününe kadar sürecek kin ve düşmanlık saldık. Ne zaman bir savaş ateşi yak-salar Allah onu söndürür."                       (Maide: 5/64)

"Fakat onlar dinleri konusunda çeşitli guruplara bö­lünüp parçalandılar. Her gurup kendi inancı ile böbür­lenir oldu."          .                            (Mü'minun: 23/53)

Öteyandan Peygamberimiz ileride ümmetinin yetmiş üç guruba ayrılacağını bildirdikten sonra: "Bu gurupların, bi­ri dışında hepsinin cehennemlik olduğunu ve bu tek gurubun "Cemaat" gurubu, başka bir rivayete göre de "Bu gurup, bu gün Ben'im ve sahabilerimin yolundan gidenler olduğu­nu"[84]buyurmuştur. Başka bir deyimle ihtilaf çıkaran taraf­ların ezici bir çoğunlukla helak olacaklarını, bunların için-de sadece bir gurubun kurtulacağı ve bu gurubun "ehli sü-ünet vel cemaat gurubu olduğunu açıkça haber vermiştir.

İhtilafın bu çeşidinde tarafların çatışma sebebi bazan kötü niyettir. Bu durumda vicdanları kin ve azgınlık duygulan, yeryüzünde kargaşalık çıkararak mevki kapma ihtira­sı ve buna benzer çirkin arzular egemen olur. O zaman in­san karşısına aldığı kimseye üstün gelebilmek için onun sözünü veya davranışını kınamaktan ya da onu küçük dü­şürmekten zevk duyar. Tıpkı bunlar gibi kendisi ile aynı so­runu, aynı mezhebi, aynı beldeyi paylaşanların veya dostla­rının görüşlerini destekler. Çünkü bu yollardan kendisine ya­kın gördüğü görüşlerin yaygınlaşıp tutulması ona şeref ve mevki kazandırır. İnsanlar arasında bu tip tutumlar ne kadar yaygındır! İhtilafın bu çeşidi zulümdür, hak sınırını aşmak­tır.

Kimi zaman da ihtilafı körükleyen sebep, ya tarafların aralarındaki çatışma konusunun gerçek mahiyetini bileme­meleri veya tartışan taraflardan birinin karşı tarafın dayan­dığı delili kavrayamamaları, ya da taraflardan birinin ken­di delil ve hükmünün haklılık payını bilememesidir.

Demek ki, ana sebepleri cehalet ve zulümdür ki, bu iki şey bütün kötülüklerin kaynaklarıdır. Nitekim Cenab-ı Allah

(cc):

"Fakat bu emaneti insan yüklendi. Hiç şüphesiz, O çok zalim ve çok cahildir." buyuruyor.          (Ahzab: 33/72)

Fikir Ayrılıklarının Çeşitleri

Fikir ayarılıklannın (ihtilafların) çeşitlerine gelince bun­lar "benzerler arasındaki ayrılıklar" ve "zıtlar arasındaki ih­tilaflar" olmak üzere başlıca iki kısma ayrılırlar.

Benzerler arasındaki ihtilaflar da bir kaç çeşittir. Bu tip görüş farklarının kiminde söz konusu olan her iki görüş veya davranış doğru olabilir. Mesela Yukarda anlattığımız Kur'an okuyan iki sahab'nin okuyuşları arasındaki farklılık­lar gibi. Böyle olduğu için Peygamberimiz bu iki sahabiye:

"Her ikinizin de okuyuşu doğrudur" diyerek o konuda tartışmamalarını emretmiştir. Ezan, kamet, İftitah tekbi­ri, birinci ve ikinci teşehhüd (ettehiyyatü'ye oturma), kor­kulu durumlarda namaz kılma, bayram tekbirleri, cenaze tek­birleri ve bunlara benzer konularda görülen ve her ne kadar "Bazıları daha faziletlidir" deniyorsa da, aslında hepsi de şe­riata uygun şıklar içeren farklılıklar da bu kategoriye girer.

Şunu hemen belirtelim ki, bu tip ihtilaflar yüzünden bu ümmetin bazı gurupları arasında kan döküldüğü olmuştur. Kamet cümlelerini birer kere veya ikşer kere okumak ve ben­zeri tartışma konulan gibi ki, bu tutum haramın ta kendisi­dir. Bu tip konularda işi o kadar ileri dereceye vardıran kim­selerin çoğunun ya kalblerinde bu tartışma konularının şık­larından biri lehine aşırı hassasiyet taşıdıklarını veya Pey­gamberimizin bu konudaki yukarda belgelendirdiğimiz ya­saklamasına rağmen yasaklayıcı bir tavır takındıklarını gö­rüyoruz.

Yine bu kategoriye giren görüş ayrılıklarının bazıların­da ifade tarzlarının farklılığına rağmen karşı karşıya gelen görüşlerin her ikisi de aslında aynı anlamda olabilir. Nite­kim insanların çoğu ele alınan konunun ya tarifinde ya da de-lillendirme biçiminde ya is imlendirilme sinde ya tasnifinde veya başka bir zihni işleminde değişik kelimeler kullandık­ları görülür. Arkasından da ya cahillikten veya zulümden, bu önemsiz zıtlığı abartarak, taraflardan birini övmeye Öbürü­nü yermeye kalkışır.

Yine bu tip görüş ve ayrılıklarının bazılarında karşı kar­şıya gelen şıklar farklı anlamlıdır ama aralarında bağdaşmaz­lık ve çelişki yoktur. Yani her ne kadar berikinin anlamı öie-kininki ile aynı değilse de, hem beriki şık hem de Öteki şık doğrudur. Bu, taıtışma larda sık sık rastlanan bir durumdur.

Bu tip görüş ayrılıklarının diğer kesiminde ise, her iki şık şeriata uygundur. Fakat adamın biri veya guruplardan biri beriki görüşü tutarken, Öteki de öbür görüşü tercih etmiştir.

Aslında görüşlerin veya yolların her iksi de dince güzeldir. Fakat bir süre sonra yine ya cehalet veya zulüm yüzünden hiçbir yarar hiçbir bilgiye hatta hiçbir şuurlu niyete dayan­maksızın bu görüşlerden biri ya hor görülmeye veya üstün tutulmaya kalkışılır.

"Zıtlar arası ihtilaflara" gelince bu durumda ya usul ve­ya detay (teferruat) ile ilgili iki çelişkili, iki uzlaşmaz görüş­le karşı karşiyayız demektir. Bu söylediğimiz, "Doğru.tek­tir" diyen çoğunluğun yaklaşımı uyarmcadir. Yoksa "Her müçtehid, her ilmi araştırıcı doğru sonuca varır" diyenlere göre bu çeşit görüş ayrılıkları da "zıtlar arası ihtilaflar" do­ğar, "Benzerler arası ayrılıklar" kategorisine girer.

Hiç şüphesiz görüş ayrılığının bu çeşidinde iş daha cid­di ve taraflar arası gerginlik daha yüksektir. Çünkü ortada iki çelişik görüş vardır. Fakat böyle çatışmalarda sık sık şu durumla karşılaşırız. Yanlış ve eğri şıkkı savunan tarafta az da olsa bir haklılık payı veya şu ya da bu oranda haklılığı ge­rektirecek ciddi bir delil vardır. Ama haklı taraf bu gerçe­ği içine sindiremeyerek karşı tarafın görüşünü kökünden red­deder. O zaman da eğri taraf tamamen eğri ve doğru taraf-da eğrilik, payı olan bir doğru olur.

Bu durum ehl-i sünnet alimlerinin kaderle, Allah'ın sı­fatları ile sahabilerle ve bunlara benzer bazı konularla ilgi­li çoğu görüşlerinde görülebilir. Bu konularda bidat enlinin durumu ise zaten bellidir. Yine bu duruma çoğu fıkıh alim­leri arasında, daha doğrusu yakın dönemin çoğu fetvaları ar­sında, rastlayabildiğimiz gibi aynı durumu fıkıhçılarla tasav-vufçular arasında ve tasavvufun çeşitli tarikatleri arsında da görebiliyoruz.

Allah'ın kendilerine hidayet ve nur bağışladığı kimseler gerek Kur'an'da gerekse hadiste bu çeşit tutumlara getiri­len yasaklamaların taşıdığı açık yararı görmekte gecikmez. Gerçi sağlıklı zihinler böyle bir tutumu prensip olarak redderler ki, bu nur üzerine nur olur. Fakat Allah'ın nur verme­diği kimselerde nurun kırıntısı bile bulunmaz.

"Benzerler arası ihtilaflar" da tarafların her ikisi de şüp­hesiz haklıdırlar. Fakat karşısındakine edep, kurallarını aşarak saldıran taraf kınanmıştır. Kur'an-ı Kerim böyle bir durumda her hangi bir taraftan saldın gelmediği takdirde her iki tarafı da övmüştür. Nitekim Cenab-i Allah (c,c.) şöyle bu­yuruyor:

"Hurma ağaçlarından her hangi bir şeyi kesmeniz, ya-hud ağaçları kökleri üzerinde bırakmanız hem Allah'ın izni ile ve O'nun yoldan çıkanları cezalandırması için­dir."                                                             (Haşr: 59/5)

Bilindiği gibi Beni Nadir olayı sırasında sahabiler savaş alanındaki hurma ağaçlarını kesme konusunda anlaşmazlı­ğa düşmüşler, kimisi önüne düşen ağaçlan keserken, ki­misi kesmemişti. İşte ayet bu olayla ilgilidir. Aynı gerçeği dile getiren başka bir ayet de şöyledir:

"Davud ile Süleyman, içine davar giren ekin hakkın­da hüküm verdikleri zaman onların bu hükümlerine biz şah i d idik. Biz o meselenin hükmünü Süleyman'a bil­dirmiştik. Ayrıca her ikisine de hüküm ve bilgi vermiş­tik." (Enbiya: 21/78)

Görüldüğü gibi ayette "anlayış" ve "kavrama" yeteneği Süleyman'ın özelliği olarak belirtmekle birlikte hem Davud ve hem de Süleyman -selam üzerlerine olsun- bilgi ve hü­küm sahipleri olmakla övülmekfedirler.

Yine Beni Kurayza[85] Savaşı günü, Peygamberimiz'in (s.a.v.) verilmiş bir kararı dolaylı biçimde onaylanması ay­nı gerekçeye dayanır. Bu savaşta bir ara:

"Beni Kurayza'nm yanına varıncaya kadar hiç kimse ikindiyi kılmasın" diye seslenildiği duyulmuştu. Bunun üzerine Peygamberimiz de "Hayır, Öyle olmaz" demeyerek:

"İkindi namazını vaktinde kılan kılsın. Vaktinde kıl­mayanlar ise Beni Kurayza'nm yanına varınca namaz­larını kılarlar."[86] buyurmuştur. Bu tutumun en kesin deli­li Peygamberimizin şu buyruğudur:

"Hakim, bir olayı araştırıp doğru hükme vardığı takdirde iki, araştırdığı halde doğru hükme varamadığı takdirde bir sevap «İde eder."[87]

Bu anlamda daha başka hadisler de vardır. Kur'an'da zik­redilen bir ikinci ihtilaf çeşidinde ise aynı mesele ile ilgili olarak iki zümreden biri olan müminler övülmüş ve öbür zümre verilmiştir. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"İşte biz bazı peygamberleri diğerlerinden üstün kıl­dık. Allah onlardan kimisi ile konuştu ve kimilerini de de­recelerce yüceltti. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve onu Ruh-ul Kuds ile destekledik. Allah dilesey-di onlardan sonra gelen milletler, kendilerine açık delil­ler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi mümin ve kimi kafir oldu. Allah dileseydi, onlar biribirlerini öldür­mezlerdi."                                              (Bakara: 2/253)

Ayetteki "Fakat anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi mümin ve kimi kafir- oldu." ifadesi, bu zümrelerden biri olan müminleri övme ve öbür zümre olan kafirleri yerme an­lamı taşır. Aşağıdaki ayet de bu anlamdadır:

"İşte bunlar Rabb'leri hakkında çatışan iki hasım taraftır. Bu taraflardan kafir olanlara ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar irinli sular dö­külecektir onların. Bununla bağırsakları ve derileri ya-rılacaktır. Ayrıca onlar için demir topuzlar da vardır. Her ne zaman cehennemden ve onun ızdırabından çıkmak isterlerse, yine oraya döndürülürler. Ve onlara "Yanma azabım tadınız" denir."         (Hacc: 22/19-23)

Ebu Zerr'den -Allah ondan razı olsun- rivayet edildiği­ne göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ayet hakkında şöyle buyurmuştur:

"Bu ayetin Bedir savaşı sırasında biribirleri ile vuru­şan iki taraf hakkında, yani Ali,[88] Hamza[89] ve Ubeyde b. Haris[90] ile Kureyş tarafından onların karşılarına çıkan Utbe, Şeybe[91] ve Velid b. Utbe hakkında inmiştir."

Sözün kısası, bu ümmet arasında ihtirasların körüklenme­sine yolaçan ihtilafların çoğu, birinci kategoriye giren ay­rılıklardır. Bu ayrılıklar ihtirasları körüklemek bir yana işi, kan dökmeye, malları mubah saymaya, düşmanlık ve derin kin duygularının ekilmesine kadar götürmüşlerdir. Çünkü ta­raflardan biri karşı tarafın haklılığını kabul edip, ona insaf göstermemekte tersine sahip olduğu haklılığa bir çok yan­lışlıklar eklemektedir. Tabii ki, karşı taraf da öyle.

Nitekim, Cenab-ı Allah (c.c.) şu ayetle insanın "ölçüyü aşmasını" ihtilafın kaynağı saymıştır.

"Oysa kendilerine kitab verilenler, onlara apaçık de­liller geldikten sonra sırf birbirlerine karşı ölçüsüz tu­tumları yüzünden o kitab hakkında ihtilafa düştüler."

Çünkü "ölçüyü aşmak" başkaları karşısında hiç bir sınır tanımaksızın haksızlığa girişmek demektir. Bu ümmete ib­ret olsun diye bu nokta Kur'an'm bir çok yerinde tekrarla­narak vurgulanmıştır. Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun-tarafından rivayet edilen şu hadiste de Peygamberimiz (s.a.v.) mesele ile ilgili bir başka inceliği dile getiriyor:

"Size söylemediğim şeyler hakkında beni rahat bıra­kınız. Çünkü sizden öncekiler çok soru sordukları ve Peygamberlerine ters düştükleri için helak oldular. Ben size bir şeyi yasaklayınca ondan kaçınınız, buna karşı­lık size bir şey emredince onu elinizden geldiği oranda ye­rine getiriniz."[92]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz sahabilere emir verme­diği şeyleri kurcalamamalarını buyuruyor. Sebep olarak bu yüzden daha önceki ümmetlerin helak olduklarını belirtiyor. Yani daha önceki ümmetler çok soru sordukları ve pey­gamberlerin dediklerine karşı çıktıkları için helak olmuşlardi. Nitekim bilindiği gibi Cenab-ı Allah bize Kur'an'da İs-railoğulularının, cihad ve diğer bazı konularda Musa'nın emirlerini dinlemediklerini ve kendilerine kurban etmeleri­ni emrettiği sığırın nitelekleri hakkında ona bir çok sorular sorduklarım detaylı bir şekilde anlatmaktadır.

Burada şu noktayı belirtelim. Yukardaki hadiste sözü edilen "Peygamberlere karşı ihtilaf dan maksat, -gerçi doğrusunu Allah bilir, ama- peygamberlere karşı gelmek, on­ların dediklerini yapmamak demektir. Hani hükümdara kar­şı gelindiği zaman "Halk, hükümdara karşı ihtilaf etti." denmesi bu isyan olayının bu şekilde ifade edilmesi gibi. Fa­kat ayette sözü edilen "ihtilaf ise "halkın arasında beliren görüş ayrılıkları" anlamındadır. Gerçi bu ikisi birbirinden ay­rılmaz, başka bir deyimle peygamberlere karşı beliren ihti­laf, halk arasında da ihtilafın doğmasına yol açar.

Ayrıca Kur'an hakkındaki ihtilaf, ya Kur'an'in söz ve ke­limeleri ile ilgili lafzı (sözel) bir görüş ayrılığı olur. Yukarda anlattığımız farklı okuma şekilleri gibi. Ya da görüş ay­rılığı ayetlerin yorumu ile ilgili olur. Yorum farklılıkların­dan kaynaklanan ihtilaflar ile ilgli olarak Ahmed b. Han-bel'in "Müsned" adlı hadis kitabının bir yerinde şöyle de­niyor:

"Amr b. Şuayb'ın[93] babasına dayanarak anlattığına göre dedtesi şöyle-diyor:

'*Bir defasında bir kaç kişi Peygamberimizin kapısı ya­nında oturmuş konuşuyorlardı. Aralarından biri:

"Allah şöyle demedi mi?" dedi. Bunun üzerine bir baş­kası da:

"Allah şöyle demedi mi?" diye karışılık verdi. Bu tartış­mayı işiten Rasulullah hemen dışarı fırladı, yüzünde sanki nar taneleri açmıştı, hiddetli bir şekilde tartışmaları şöyle de­di:

"Size böyle yapmanız mı emredildi? (veya size böyle mi emir gönderildi?)" Yani Allah'ın kitabının bazı ayetle­ri ile diğer bazı ayetlerini çarptırasımz (ayetler arasında çelişki arayasımz) diye mi emredildiniz? Sizden önceki ümmetler, işte bu gibi tutumları yüzünden helak oldular. Bu tip tartışmaların size hiçbir faydası yoktur. Size emrettikle­rime bakıp onları yerine getiriniz ve size yasakladıklarıma bakıp onlardan vazgeçiniz."[94]

Yine aynı kaynakta Davud b. Ebu Hind'e dayanılarak be­lirtildiğine göre "Peygamberimiz bir defasında sahabilerin yanına çikageldi, onlar o sırada kader konusunda tartışıyor­lardı" Bundan sonra yukardaki hadis olduğu gibi nakledili­yor.

Yine aynı kaynakta yer aldığına göre Amr b. Şuayb, ba­basına dayanarak dedesinin şöyle dediğini naklediyor:

"Bir defasmda ben ve kardeşim karşılığında bana kızıl da-veler bağışlarsa razı olmayacağım bir topantıya katılmıştık. Bir ara bir gurup yaşlı sahabinin Peygamberimizin kapısı önünde oturduklarım gördük. Onların arasına girmek iste­mediğimiz için bir kenara çekilip oturduk. O sırada sahabi-ler Kur'an'ın bir ayetini okuyarak yüksek sesle üzerinde tar­tışmaya giriştiler. Bunun üzerine Rasulullah ansızın kapıya çıktı, yüzü kızarmıştı ve tartışan sahabelerin üzerine toprak saçarak yöyle buyurdu:

"Ağır olunuz, ey sanabilelim. Sizden önceki ümmet­ler bu yüzden helak oldular. Yani onlar Peygamberleri­ne ters düştükleri ve kendilerine gelen kitabın hüküm­leri arasında çelişki aradıkları için helak oldular. Kur'an, bazı ayetleri ile diğer bazı ayetlerini çürütmek, yalanla­mak için değil, bütün ayetleri ile birbirini desteklemek üzere inmiştir. Kur'an'ın bildiğiniz kısımlarını uygula­yınız ve bilmediğiniz kısımlarını da bilenlere havale edi­niz."[95]

Yine aynı kaynağın ve aynı rivayet zincirinin belirttiği­ne göre "Peygamberimiz bir gün kapıya çıktı, o sırada ba­zı sahabiler kader hakkında konuşuyorlardı. Bu durumu gören Rasulullah'ın çehresinde kızgınlıktan sanki nar tane­leri açmıştı. Tartışan sahabilere şöyle buyurdu:

"Niye Kur'an'm bazı kısımlarını diğer bazı kısımla­rı ile karşı karşıya getiriyorsunuz? Sizden önceki ümmet­ler bu yüzden helak oldu."

Hadisin ravisi sözlerini şöyle bağlıyor:

"Peygamberimizin katıldığım hiçbir toplantısı için bu ka­dar hayıfîanmamıştım. Bunun kadar hayıflandığım, yazık­landığım bir toplantı olmamıştır. Çünkü ben o toplantıda yoktum."[96]

Görüldüğü gibi bu hadis Amr b. Şuayb'dan işitilerek bir kaç kanal tarafından rivayet edilmiştir. Öteyandan İbn-i Mace, "Sünen" adlı kaynak eserinde aynı hadisi Muavi-ye'ye dayanarak zikretmiştir. Öte yandan Ahmed b. Hanbel (halife) Mütevekkil'e[97] yazdığı mektupta[98] bu hadise yer verdiği gibi hilafet sarayındaki tartışma sırasında karşısındaki­lere:

"Kur'an'ın bazı ayetlerini diğer bazı ayetlerine karşı de­lil olarak kullanmamız yasaklanmıştır" dedi. Çünkü bu de­ğerli imam, bu hadise uymamanın, ona karşı çıkmanın yolaçacağı büyük fesadı iyi biliyordu. Yine bu hadisle aynı an­lama gelen başka bir hadise de Tirmizi Ebu Hurejre'ye da­yanarak yer vermiştir.[99]

 

Kader İle İlgili Tartışmalar

 

Bu konuda söylenecek söz çoktur, fakat bizim şimdiki maksadımız bu değildir. Bizim şimdiki asıl amacımız daha önceki ümmetlere benzemenin bu ümmet için taşıdığı teh­likeyi vurgulamaktadır. Çünkü yukardaki hadisin özü Pey­gamberimizin belirttiği gibi "İnsanoğlunun helak oluşunun temel sebebi kader hakkında tartışmaktır." Sebebine gelin­ce "Evren, aydınlık ve karanlık olmak üzere iki zıt gerçek­ten meydana gelmiştir" diyen Mecusilerin[100] mezhebi ol­sun, Evren'in "Kadim (varlığının başlangıcı yok)" diyen Sabiilerin[101] (yıldızlara tapanların) ve diğer maddecilerin mez­hepleri olsun, bu ümmetin ve diğer ümmetlerin mecusileri-nin[102] nice mezhepleri olsun, şeriatleri inkar eden bir çok akımların mezhepleri olsun, bunların hepsi temelde kader ko­nusuna dayanır.

Sebebine gelince bu akımlar, Allah'ın eyleminin (fiilinin) sebebini, yani yaptıklarının nedenini tartışma konusu yap­tılar. Böyle olunca Cenab-ı Allah'ı sıradan varlıklara ben­zetmenin gereği olarak, O'nun eylemlerini neden bağlaya­bilecekleri bir şey ortaya koymak istediler ve sapıklığın koyusuna düştüler. Çünkü ya Allah'ın eyleminin sürekli şekilde O'nun özüne yapışık olduğunu, ya bu eylemlerin İki ayrı yapıcısı (faili) olduğunu, ya eylemin bir kısmını Allah'ın ve diğer kısmını yaratıkların işlediklerini ileri sürmüşlerdir.

Öteyandan Allah'ın eylemi (fiii) ile emri arasında ken­dilerince çelişki gördüklerinde de ya "O yaptığın zıddım em­retmez" veya "O emrettiğin zıddım takdir etmez" demişlerdir. Böylece kimi kaderi onaylayıp Allah'ın emrini inkar ederken, kimi de, O'nun emrini onaylayıp kaderi inkar et­miştir. Çünkü tarafların her ikisi de zaman zaman bu ikisi­nin (kader ile emrin) bağdaşmasını imkansız saymışlardır. Tarafların her biri, karşı tarafın onayladığını inkar eder­ken yanılgıya düşmüştür.

Bu sık sık böyle olur. Çünkü bir şeyin hükümlerinden, ek­lenti ve uzantılardan önce o şeyin Özü, kendisi tartışmaya ko­nu olur. Bu böyle olduğu için Peygamberimiz "Onun (Kur'an'ın) bildiğiniz kısımlarını uygulayınız ve bilme­diğiniz kısımlarını da bilenlere havale ediniz" buyur­muştur.

Bu hadisleri burada ele almaktaki maksadımız , Kur'an-ı Kerim'den okuduğumuz Allah'ın (c.c.) "Daha öncekiler gi­bi eğriliğe daldınız" buyruğuna paralel vurgulamaların sün­nette ve hadiste varolduğunu göstermektedir. İşte sahabiler-den Vakıd-ı Leysi'nin[103] şu anlattıkları da bu kategoridendir:

"Peygamberimizle birlikte Huneyn savaşma çıkmıştık. O sırada biz daha yeni müslüman olmuştuk. Bir ara müşrikle­rin bir ağacın çevresinde halkalandıkları ve silahlarını da bu ağaca astıklarını gördük. Buna "Zat-ı Envat" adını veri­yorlardı.

Biz de bir ağacın yanına varınca Peygamberimize:

"Ya Rasulallah, biz de, onlar gibi, zat-ı Envat yapalım mı?" deyince Rasulullah bize şu cevabı verdi:

"Allahu ekber! Bu dediğiniz onların geleneklerinden biridir. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederek söylü­yorum ki, bu söyledikleriniz, İsrailoğullarının Musa'ya:

"Ey Musa, onların nasıl ilahları varsa bize de öyle bir ilah yap" demelerine benzer."                   (Araf: 7/138)

Sizden öncekilerin gelenek ve adetlerine ilerde düşün­meden dalacaksınız."[104]

Bu arada daha önce sunduğumuz bu konudaki iki hadi­si tekrar hatırlayalım. Buhari ile Müslim'in Ebu Said-ül Hudri'ye dayandırarak yer verdikleri ilk hadiste Peygambe­rimiz şöyle buyurmuştu:

"Sizden öncekilerin geleneklerine kesinlikle kılıkilı-na uycaksınız. Öyle ki, onlar kertenkele deliğine girse siz de (mutlaka bir hikmeti vardır) diyerek oraya gireceksi­niz." Sahabelerin:

"Ya Rasulallah, bizden öncekilerden kasdmız yahudiler ile hristiyanlar mıdır?'* şeklindeki sorusuna karşılık Rasulullah:

"Başka kimler olabilir?" diye cevap verdi.

Buhari'de[105] yer alan ve Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen ikinci hadiste de Peygamberimiz şöyle buyurmuştu:

"Ümmetim dirsek dirsek, karış karış daha önceki dönemlerin yolunu benimseyecektir."[106]

Sahabilerin: 'Tersleri ve Bizanslıları mı kastediyorsunuz şeklindeki sorusuna Peygamberimiz:

"Daha başka kimler var ki?" diye karşılık vermiştir.

Bütün bu hadislerde haber kaynağı olan Peygamberi­miz, bu benzeme olaylarının maydana geleceğini önceden bildirmiş ve böyle yapacak olanları kınamıştır. Tıpkı Kıya­met gününün eşiğinde meydan gelecek olan alamet nitelik­li kötülükleri ve işlenecek olan büyük haramları Önceden ha­ber verişi gibi. Bunlardan açıkça anlaşılıyor ki, yahudilere, hristiyanlara, perslere ve bizanshlara benzemek gerek Al­lah'ın ve gerekse Peygamberimizin kınadıkları bir tutumdur. Bizim buradaki amacamaz da bunu belirtmektir.[107]

 

Benzemekten Sakındırmanın Yararı

 

"Kitab ile sünnet bu benzemenin meydene geleceğini önceden haber verdiklerine göre bunu yasaklamanın ne fay­dası olabilir?" diyemeyiz. Çünkü aynı kitab ve sünnet Kıya­met gününe kadar bu ümmet arasında Allah tarafından Pey­gamberimize gönderilen gerçeklere bağlı bir kesimin her za­man varolacağını ve yine bu ümmetin hiçbir zaman sapık­lıkta birleşmeyeceğini de haber veriyor. Böyle olunca diğer ümmetlere benzemeyi yasaklamak hakka bağlı kesimin art­masını, kökleşmesini ve imanının kuvvetlenmesini sağlayı­cı etki yapar. Duaların kabul edicisi olan Allah'dan, bizle­ri de bu hakka bağlı kesimden eylemesini diliyoruz.

Ayrıca bu yasaklama ile hiç kimsenin söz konusu benzer­likten vazgemeyeceği farzedilse bile, verilen bu bilgiler sayesinde bu çirkin tutumun kötülüğü bilinmiş ve buna inanılmış olacaktır. Oysa Allah'ın hoşlanmadığı bir şeyi bilme ve bu konuda inanç sahibi olmak da yararlı bir şeydir. Her ne kadar bu bilginin gerektirdiği gibi davranılmamış olsa bi­le. Daha doğrusu bilmek ve inanmak, bilgi ile birlikte olma­yan ajnelden ve davranıştan daha önemli ve daha faydalıdır. Çünkü insanın iyiliği tanıyıp, kötülüğün kötü olduğunu ka­bul etmesi ne iyiliği tanıyan ve ne de kötülüğün kötülüğü­nü bilen ölü kalbi bir kimse olmasmdan çok daha iyidir.

Baksanıza, Peygamberimiz (s.a.v.) Müslim'de yer alan şu hadiste ne buyuruyor:

"İçinizden kim her hangi bîr kötülük görürse onu eli ile değiştirsin (bilfiil ortadan kaldırsın). Eğer buna gücü yetmezse onu dili ile değişirsin (kötülüğün kötü olduğunu dile getirsin). Eğer buna da gücü yetmezse kötülüğü kal­bi ile değiştirsin (ona karşı nefret beslesin). Bu imanın en zayıf derecesidir."[108]

Başka bir rivayete göre hadisin son kısmı:

"Bunun (kötülüğe karşı kalble nefret duymanın) ötesin­de hardal tanesi kadar bile iman yoktur."[109] şeklindedir.

Kalbin kötülüğe karşı çıkışı, söz konusu davranışın kö­tü olduğuna inanması ve bu yüzden o davranıştan nefret et­mesi demektir. Bu durum meydana gelince, kalbde iman var demektir. Buna karşılık kalb, bu doğruyu tanıma ve kötülü­ğe çıkma yeteneğini kaybedince iman ortadan kalkmış olur.

Ayrıca insan bir günahı ısrarla işlemeye devam ettiği, onu sildirecek hiçbir iyilik yapmadığı halde bu günah için istiğ­far edebilir ve yaptığı işin günah olduğunu bildiği takdirde, onu daha az işleyebilir ve işlenmesi uğruna daha az istekli olur.

Bütün bunlar bir yana biz insanların kötülüğü bırakma­yacaklarını, hatta yaptıkları kötülüğün kötülük' olduğunu kabul etmeyeceklerini kesinlikle bilsek bile, bu durum Pey­gamberimizin getirdiği mesajı halka tebliğ etmemize, onla­ra gerçekleri açıklamamıza engel değildir. Hatta bu durum Ahmed b. Hanbel'den gelen iki rivayetten birine ve bir çok bilginin görüşüne göre tebliğ zorunluluğunu, iyiliği emre­dip kötülüğü yasaklama gereğini ortadan kaldırmaz.[110] Al­lah'a hamdolsun ki, Peygamberimizin haber verdiğine gö­re:

"Kıyamet gününe kadar bu ümmet arasında hakkı tu­tup destekleyen bîr kesim her zaman bulunacaktır."

Bu söylediklerimiz sırf .ele aldığımız bu yabancılara benzeme konusuna mahsus değildir. Tersine bu durum, Kur'an ve hadiste meydana geleceği önceden haber verilen her kötülük için geçerlidir.

Kur'an'da yer alan kafirlere benzemeyi yasaklayıcı de­lillerden biri şu ayettir:

"Ey müminler, sakın Raina (bizi gözet) demeyiniz. Onun yerine unzurna (bize bak) deyiniz. Kafirleri acı bir azap bekemektedir."                             (Bakara: 2/104)

Gerek Katade[111] ve gerekse başka bazı tefsir bihginleri[112]

bu ayeti açıklarken "Yahudiler bu sözü alay etmek maksa­dı ile kullanıyorlardı. Bu yüzden Cenab-ı Allah, müminle­rin onlar tarafından kullanılan bir sözü kullanmalarını hoş görmemiştir."[113] diyor. Katade bu konudaki sözlerini "Yahu­diler Peygamberimize alay etmek maksadı ile "Raina sama-ka" (işitmenle bizi gözet) derlerdi. Bu söz yahudi dilinde çir­kin bir küfür anlamına geliyordu" şeklinde bağlıyor.

Ahmed b. Hanbel'in[114] naklettiğine göre tefsir bilgini Atıyye Avfi[115] bu ayeti açıklarken şöyle diyor: "Bir gurup ya­hudi Peygamberimize gelerek "Raina sam'aka (işitmenle bizi gözet)" derlerdi. Zamanla bu deyimi müslümanlar da kul­lanmaya başlayınca Cenab-ı Allah, onların yahudiler tarafın­dan söylenen bu sözü kullanmalarını hoş görmemişti."[116]

Tefsir bilginlerinden Ata,[117] bu konuda "Bu söz, cahiliy-ye döneminde Ensar (Medineliler) arasında kullanılan yöre­sel bir deyimdi"[118] derken Ebu Aliye[119] aynı konuda "Arap müşrikleri biribirlerine bir şey anlattıkları zaman olayı an­latan taraf arkadaşına "Rainisamak (İşitmenle beni gözet)" derdi. Bu yüzden müslümanlarm bu deyimi kullanmaları yasaklandı"[120] diyor ve Dehhak[121] da bu açıklamaya katılıyor.

Tefsircilerin bu açıklamaları kesinlikle belirliyor ki, bu deyim müslümanlarm dilinde yahudi dilinde olduğu gibi kü­für anlamına gelmemesine rağmen, yahudiier tarafından kullanıldığı için müslümanlarm onu ağıza almaları yasak­lanmıştır. Sebebine gelince bu noktada yahudilere benzemek, kafirlere benzemenin bir unsuru ve onların amaçlarını ger­çekleştirmelerinin bir aracı sayılmıştır. Şimdi de şu ayetle­ri okuyalım:

"Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenler­le Sen'in hiçbir işin yoktur, onların işi Allah'a kalmıştır. İlerde Allah onlara yaptıklarını tek tek bindirecektir."

(En'am: 6/159)

Bilindiği gibi "Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bö­lünenler kafirlerdir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle bu­yuruyor:

"Sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrı­lığa saplanıp ihtilafa düşenler gibi olmayınız."

(Al-iİmran: 3/105)

"Kitab ehli, ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler."                        (Beyyine: 98/4)

"Biz Hristiyanız diyenlerden de söz almıştık, ama onlar uyarıldıkları konuda paylarını almayı unuttular. Bu yüzden Kıyamet gününe kadar onların arasına kin ve düşmanlık saldık. Allah ilerde onlara ne yaptıklarını bir bir haber verecektir."                         (Maide: 5/14)

Cenab-ı Allah (c.c.) yahudilerle ilgili olarak da şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphesiz, Rabbinden sana indirilen gerçekler onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Bu yüzden biz onların arasına Kıyamet gününe kadar süre­cek bir kin ve düşmanlık saldık."              (Maide: 5/64)

Okuduğumuz ayetlerin ilkinde Cenab-ı Allah, Peygam­berine:

"Onlarla Sen'in hiçbir işin, hiçbir ilgin yoktur." bu­yuruyor. Bu ifade Rasulullah'ın kafirlerden her bakımdan ve her konuda ilgisini kesmesini, onlardan uzak olmasını ge­rektirir. Çünkü her hangi bir özel konuda başkasına uyan kimse o konuda "Ondan" dır. Bilindiği gibi insan "Ben fa­lancadanım" veya "falanca bendendir" demek ister. Çünkü iki tekil şahıs ancak tür bakımından birleşebilirler. Tıpkı Ce­nab-ı Allah'ın (c.c):

"Onlar biribirlerindendir" şeklindeki ayeti ve Rasulul-Iah'm Ali'ye (r.a.):

"Sen Ben'densin. Ben de Sendenim"[122]demesi gibi. Buna karşılık eğer "biri" "Benim falanca ile hiçbir ilgim, hiç­bir işim yok" derse bu söz "Benim onunla hiçbir ortak yö­nüm yok, ben onun her şeyinden uzak ve ilgisizim" de­mektir.

Şimdi düşünelim. Cenab-ı Allah, Peygamberi ile kafir­ler arasında hiçbir ilginin, hiçbir ortak yönün bulunmadığı­nı açıkça belirttiğine göre, gerçekten Peygamber'e bağlı olanların, tıpkı Peygamberimiz gibi kafirlerden uzak ve onlarla ortak yönlerinin bulunmaması gerekir. Buna karşı­lık kim kafirlerle uyum ve bağdaşma halinde olursa, bu uyum ve bağdaşma oranında Rasulullah'a ters düşüyor de­mektir. Çünkü ortada dinleri yönünden biribirine taban ta­bana zıt iki kişi düşünürsek bunlardan birine ne oranda benzersen öbürüne o oranda ters düşmüş olursun.

Şimdi de ayetleri inceleyelim:

"Göklerde ve yerde bulunan varlıkların tümü Al­lah'a aittir. İçinizdeki duyguları gizlesiniz de açığa vur-sanız da Allah sizi bunlardan hesaba çeker, sonra da di-ledeğini af edip dilediğini azaba çarptırır, Allah her şe­ye kadirdir. Peygamber, Rabbi'nden kendisine indirilen gerçeklere inandı, müminler de öyle. Hepsi Allah'a, Al­lah'ın meleklerine, kitablanna ve peygamberlerine inan­dılar ve "O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Rabbimiz, bizi bağışlama­nı dileriz. Dönüşümüz sanadır. Allah, hiç kimseye gücü­nün dışında bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyi­lik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadrr. Rabbimiz, eğer unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tut­ma! Bize bizden öncekiler gibi ağır yük yükleme. Rabb'imiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükle­me! Bizi affet bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamız-sm (efendimiz, koruyucumuzsun), kafirler güruhuna kar­şı bize yardım eyle."                       (Bakara: 2/284-286)

Müslim'de yer aldığına göre sahabilerden Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor:

Yukardaki ayetlerin ilki inince sahabiler sıkıntılı bir şe­kilde Peygamberimizin yanma koştular. Yanından ayrıl­mak üzere hayvanlarının sırtına binecekleri sırada:

"Ya Rasulallah, bize yapabileceğimiz kadar namaz, oruç, cihad ve zekat yükle. Fakat sana inen bu ayetin gereğini ye­rine getirmeye gücümüz yetmez" dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz kendilerine şu karşılığı verdi:

"Yoksa sizden önceki ehl-i kitab gibi -Duyduk ve karşı geldik- mi demek istiyor sunuz? Tersine sizler -Duyduk ve boyun eğdik. Rabbimiz Sen'den mağfiret di­leriz, dönüşümüz sanadır- deyiniz."

Sahabiler bu sözleri tekrarlayıp dillerini bunlara alıştır­dıktan kısa bir süre sonra Cenab-ı Allah (c.c.) "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilen gerçeklere inandı, müminler de Öyle. Hepsi Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar ve "O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Rabb'imiz Sen'den mağfiret dileriz, dönüşümüz sanadır" anlamında­ki ayetleri indirdi.

Sahabiler bu ayetlerdeki buyruğa uyunca, Cenab-ı Allah (c.c.) ilk ayetin hükmünü neshederek (yürüklükten kaldırarak) şu ayeti indirdi:

"Allah hiç kimseye gücünün dışında bir şey teklif et­mez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadır."

"Rabb'imiz, eğer unutur ya da yanılırsak bizi so­rumlu tutma, bize bizden öncekiler gibi ağır yük yükle­me! Rabb'imiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme, bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim mevlamızsin! Kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle"[123]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz kendisi ile görüşmeye ge­len sahabilere Allah'ın emirlerini daha önceki ehl-i kitab gi­bi karşılamaktan sakındararak, onlara "Duyduk ve uyduk" demelerini emrediyor. Bunun üzerine de Allah sahabilerin bu tutumlarından hoşnut olarak daha önceki ümmetlerin omuzlarına yüklemiş olduğu ağır yükleri ve yükümlülükle­ri onların üzerinden kaldırıyor.

Nitekim Cenab-ı Allah, Peygamberimizin niteliklerini be­lirtirken:

"Üzerlerinde daha önceden kalan ağır yükleri ve ta­şınması zor sorumlulukları kaldırır" diye buyurarak O'nun, kitab ehlinin sırtlarında bulunan ağır yükleri ve ta­şınması zor zorunlulukları ümmetinin sırtından kaldırdığı­nı belirtiyor. (A'raf: 7/157) Az önce belirttiğimiz gibi mü­minler bu yolda Allah'a dua edince peygamberimiz onlara dualarının kabul edildiğini haber vermiştir. Bu durum her ne kadar farz kılmanı ve haram edileni ortadan kaldırmak ise de Cenab-ı Allah, kendisine karşı gelinmesini istemediği gi­bi izin verdiği kolaylıkların kullanılmasını da sever.[124]

Aynı şey peygamberimiz için de geçerlidir.

Gerçekten peygamberimiz bu tip ağır yükler ve taşıma­mızı zor zorunluluklar bakımandan kitab ehlinebenzemeyi hoş karşılamadığı için "İslamda Ruhbanlık110 yoktur."[125] diyerek sahabilerini ömür boyu bekar yaşama zorunluluğundan uzak durmaya çağırmış, sahurda yemek yemeyi emre­derek[126] geceleri ara vermeksizin oruç tutmayı yasakla­mış[127] ve keşişlerden bahsederken "onlar kitab ehlinin ma­nastırlarda kalan artıklarıdır" diyerek bizi onlara benze­mekten alakoymuştur. Bu konu gerçekten çok geniştir. Şim­di de şu ayeti okuyalım:

"Ey müminler, sakın yahudiler ile hristiyanlan dost edinmeyiniz. Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o artık onlardandır."

(Maide: 5/51)

Cenab-ı Allah (c.c.) başka bir ayette de yahudileri dost edinen münafıları kınayarak şöyle buyuruyor:

"Allah'ın gazabına uğramış bir kavmi dost edinenle­re baksana! Onlar ne sizdendirler ve ne de onlardan. On­lar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah onlar için ağır bir azab hazırladı. Onlar nekötü bir iş yapmışlar­dır! Yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah'ın yolun­dan çevirdiler. Bu yüzden onları küçük düşürcü bir az­ab bekliyor. Onların ne malları ne de evlatları başları­na gelecek olan Allah'ın gazabı savamaz. Onlar orada ebedi kalmak üzere cehennemliktirler. Allah onların hepsini yeniden dirilttiği gün dünyada söze yemin ettikleri gibi O'na da yemin edip müslüman olduklarını söy­leyecekler ve yalan yere yemin etmenin kendilerine bir faydası olacağını sanacaklardır. Haberiniz olsun ki, on­lar gerçekten yalancıdırlar. Şeytan onları pençesi altına alarak kendilerine Allah'ı anmaya unutturmuştur. On­lar şeytanın hizbidirler. Haberiniz olsun ki, şeytanın hizbi kaybedecektir. Alah'a ve O'nun Rasulüne düş­man olanlar en alçak kimseler arasındadırlar. Allah -Ben ve peygamberlerim kesinlikle galip geleceğiz- diye yaz­dı. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstündür. Allah'a ve ahiret gününe inananların, babaları, oğulları, kardeşle­ri veya akrabaları bile olsa, Allah'a ve Rasulullah'a düşman olanlarla dostluk kurduklarını göremezsin. On­lar o kimselerdir ki, Allah kalblerine iman yazmış ve ken­dinden bir ruh ile desteklemiştir. Allah onları altların­dan ırmaklar akan cennetlere ebedi olarak yerleştirecek­tir. Allah onlardan razı, onlar da O'ndan razıdırlar. İş­te bunlar Allah'ın hizbidirler. Haberiniz olsun ki, Al­lah'ın hizbine mensup olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."                             (Mücadele: 58/14-22)

Cenab-ı Allah (cc.) Kur'an'in başka bir yerinde de şöy­le buyuruyor:

"Onlar ki, iman ettiler, göç ettiler, Allah yolunda malları ve canları ile savaştılar ve onlar ki yurtlarına gö­çenleri barındırıp korudular. İşte bunlar bir birlerinin dostları (velileri) dırlar. İman edip de göç etmeyerek müşrikler arasında kalanlara gelince kendileri göç edin­ceye kadar onlara karşı hiçbir koruyuculuk (velilik) so­rumluluğunuz yoktur. Fakat eğer din konusunda siz­den yardım isterlerse onlara yardım etmeniz gerekir. Yalnız bu yardjım anlaşmalı olduğunuz bir guruba karşı olmamalıdır. Allah yaptıklarınızı görür. İnkar edenler de birbirlerinin dostlarıdır.Eğer bu prensibe uymayarak biribirlerinizi desteklemezseniz yeryüzünde büyük bir fitne ve kargaşalık meydana gelir. Onlar ki, iman et­tiler, göç ettiler, Allah yolunda savaşılar ve onlar ki, kentlerine göç eden müminleri barındırdılar, onlara yardım ettiler. İşte gerçek müminler onlardır, onlar için bağış ve keremli rızık vardır. Onlar ki, sonradan iman edip göçederek sizinle birlikte savaştılar. İşte onlar da sizdendirler."                                     (Enfal: 8/72-75)

Görüİdüğü gibi Cenab-i Allah (c.c.) bu ayetlerde MeJc-ke'li (muhacir) ye Medine'li (ensar) müslümanlar arasnda ve bunlarla daha sonra Kıyamet gününe kaçiar'iman edip gö­çederek Allah yolunda savaşacaklar arasında dostluk ilişki­si kuruyor. Muhacir (göçmen) aslında Allah'ın yasakların­dan kaçınan kimse demektir.[128]

Cihad (Allah yolunda savaşmak) da Kıyamet gününe kadar geçerlidir.[129]

Bu iki sıfat her insanda ayrı ayrı bulunabilir. Gerçekten çoğu yumuşak huylu insanlar kötülüklerden sakınmaya yat­kındırlar, fakat cihada eğilimli değildirler. Buna karşılık sert mizaçlı ihsanlar da, cihada yatkın olurken kötülüklerden uzak kalmaya eğilimli değildirler. Oysa, Cenab-ı Allah, bu iki sıfatı kişiliklerinde birleştirenler arasında dostluk ilişki­si kuruyor. Bu özelliğe sahip olanlar gerçekten inanmış Muhammed (s.a.v.) ümmetidir.

Kur'an'ın başka bir yerinde şu ayetlerle karşılaşıyoruz:

"Sizin dostunuz ancak Allah, Allah'ın R a sulu ile na­mazlarını kılan, zekatlarını veren ve rüküa varan mü­minlerdir. Kim Allah'ı, Allah'ın Rasulünü ve mü'min-leri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar yalnız Al­lah'ın hizbinin mensupları, Allah'ın taraftarlaridilar. Ey müminler, sizden önce kitab verilmiş olanlardan dinini­zi alay ve eğlence konusu yapanlarla kafirleri dost edin­meyiniz. Eğer inanıyorsanız sadece Allah'dan korku­nuz."                                                     (Maide: 5/55-57)

Bu ayetlerin Kur'an'da bir çok benzerleri vardır. Bu ayetlerde Cenab-ı Allah (c.c.) kendisinin hizbi, ordusu ve ta­raftarları olarak nitelediği müminler arasında gerçek an­lamlı bir dostluk kurulmasını emrederken, bu kimselerin ka­firleri sevemeyecekleri ve dost edinemey çeklerin i haber vermektedir.

Sevgi ve dostluk kalble ilgili duygular olmakla birlikte görünüş bakımından kafilerden farklı ve başka olmak, mü­min için onlarla ilişkileri koparıp zıtlaşmaya girişmekten da­ha kolaydır. Buna karşılık kafirlere görünüş bakımından ortak olmak, eğer şu veya bu şekilde, uzaktan ve yakından sevginin ve dostluğun sebebi veya bahanesi değilse, bu tu­tum ilişkileri koparmak ve zıtlaşmaya girişme durumunun yararına değildir, tam tersine şu veya^bn şekilde ilişki kur­maya sürükleyici bir faktördür. Tabii kurallar böyle gerek­tirdiği gibi, şimdiye kadarâeneyler bunu göstermiştir. Böyle olduğu içindir ki, ilk dönem müslümanları bu ayetleri ka­mu görevlerinde kafirlerin çalıştırılmaması gerektiğinin delilleri saymışlardır.

Nitekim Alimed b. Hanbel'in rivayet ettiğine göre Ebu Musa el-Eşari[130] şöyle bir olay anlatıyor:

Bir defasında Ömer'e:

"Benim hristiyan bir sekreterim var, buna ne dersin?" di­ye sordum. Bana:

"Allah canını almasın, niye böyle yaptın? Cenab-ı Al­lah'ın:

"Ey müminler, sakın yahudiler ile hristiyanları dost edinmeyiniz, onlar biribirlerini dostlarıdırlar" şeklinde­ki ayetini duymadın mı? Bir müslüman sekreter tutsaydın ya" diye karşılık verdi. Kendisine;

"Ey Emirül mü'minin, beni ilgilendiren onun yazı yaz-masıdır, dini onu ilgilendirir" deyince de, bana "Allah on­ları horladığı için ben onları onurlandıramam, Allah onla­rı aşağıladığı için ben onları yükseltemem, Allah onları uzaklaştırdığı için ben onları yakınıma alamam" şeklinde ce­vap verdi.[131]

 

Yahudi ve Hristiyanlara Ters Düşmek

 

Kur'an'ın buyruğu, Peygamberimizin sünneti ve raşid ha--Hfelerin uygulamaları böyle olduğu için bütün fıkıh alimle­ri, kafirlere ters düşülmesi, onlara özenilmemesi gerektiği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Mesela Ebu Hurey-re -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.v.):

"Yahudiler ile hristiyanlar saçlarını boyamazlar siz onların yaptıklarının tersini yapınız."[132] buyurmuştur. Yani Rasulullah doğrudan onlara ters düşülmesini kesinlik­le emretmiştir.

Buradaki ifade düzenlemesinden açıkça anlaşılıyor ki, saçları boyama emrinin gerekçesi yahudilere ve hristiyan­lara ters düşmektedir. Çünkü: "Yahudiler ve hristiyanlar saçlarını boyamazlar, siz onların yaptıklarının tersini ya­pınız" ifadesi bu ters düşme emrinin gerekçesinin yahudi ve hristiyanlann saç boyamamaları olduğunu gerektirir. Yani "saçlarınızı boyayınız, çünkü onlar boyamazlar". "Bo­yama" emrinin gerekçesi "Onların boyamaması olunca bu durum onlara ters düşme amacının boyanma emri üzerinde etkisi olmasaydı, boyanma emrinin hemen arkasından "on­ları" yani yahudilerle hristiyanları anmanın hiçbir .anlamı ol­mazdı.

Fakat şunu da belirtelim ki, bu hadis onlara ters düşme­nin şeriatın amacı olduğunu ispatlıyorsa da, bu durum on­lara düşülen davranışın aynı zamanda yararlı olmasına en­gel değildir. Burada iki önemli nokta vardır.

Biri şu ki, dış görünüş bakımından onlara ters düşmekte, Allah'ın mümin kullan hesabına doğrudan doğruya fay­da vardır. Çünkü onlara ters düşmek, onlardan ayrı ve on-İara zıt olmayı, bu da cehennemliklerin davranışlarından uzak kalmayı sağlar. Bu faydayı kalbinde nur bulunanlar kıs­men de olsa gorebilirlir. Çünkü böyleleri "Gazaba uğra­mışlar" ile"sapıkların" tutkunu oldukları manevi kalb has­talığının bütün organik hastalıklardan daha ağır bir illet ol­duğunun farkındadırlar.

İkinci noktaya gelince onların kimi adet ve gelenekleri ya zararlı veya yetersiz oldukları için yasaklanmış ve yarar­lılıkla kemale ulaşılsın diye zıdlan enırolunmuştur. Sebebi­ne gelince onların adet, gelenek ve görüşleri içinde bir ta­nesi bile yoktur ki, ya zararlı ve yetersiz olmasın. Çünkü on­ların yürürlükten kalkmış olan gelenek, görenek ve davra­nışları zaten zararlıdır. Bunların içinde asılları yürürlükten kaldırılmamış (neshedilmemiş) olanlar ise, ya eksiltilmiş ve­ya fazlalaştırılmış durumdadır. Sözün kısası onların görüş, davranış ve geleneklerinde kamil hiçbir şey bulunması dü­şünülemez,

Böyle olunca, her konuda onlara ters düşmek bizim için, yararlı ve uygundur. Hatta dünya işlerindeki bazı titizlikle­ri bile ya ahiretimizi veya onların üzerinde titizlikle durduk­larının dışında kalan daha önemli dünya işlerimizde bize za­rarlı olabilir. Demek ki, onlara ters olmayı prensip edinmek bizim yararımizadır.

Bu konuyu biraz irdelersek anlarız ki, kafirlik kalb has­talığına benzer, hatta daha ağır bir illettir. Kalb hasta olun­ca vücudunun hiçbir azası tam anlamı ile sağlıklı olmaz. Bu­na göre kalbi hasta olana hiçbir davranışı bakımından ben-zememelisin. Eğer organlardan her hangi birisindeki hasta­lığı farkedemiyorsan, kökteki bozukluğun mutlaka dallarda da etkisini göstereceğini bilmen yeterlidir. Bu gerçeğin far­kına varan kimse Allah'ın bu konudaki emirlerinin bazı hikmetlerini, bazı inceliklerini anlayabilir.

Buna karşılık kalbinde hastalık olanlar sırf kafirlere ters düşmek için gelen emirleri kuşku ile karşılar. Ya bunları fay­dasını kavrayamadığı için kuşkuya kapılır veya bu emirle­ri, yeryüzündeki egemenliğini pekiştirmek isteyen kralların ve hükümdarların buyruklarının benzeri sanır. Oysa, nübüv­vet (peygamberlik) egemenliği, gerçi Allah'ın "kimileri­ne verip kimilerinden geri aldığı" egemenliğin doruk noktasıdır, ama aynı zamanda Peygamberlerin gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili direktiflerine uyan kullar için yararlılığın da doruk noktasıdır.

Gerçekten kafirlerin bütün davranış ve düşüncelerinde mutlaka sahiplerine yarar sağlamalarını engelleyen bir bo­zukluk vardır. Zaten onun herhangi bir davranışı tam anla­mı ile sağlıklı bu yüzden ahirette sevap elde etmeyi hake-derdi. Oysa, onların tüm davranış ve düşünceleri ya bozuk veya yetersizdir. Bu böyle olduğu için bize bağışladığı İs­lam nimetinden dolayı Allah'a hamdediyoruz. O ki, nimet­lerin en büyüğü ve hayırların anasıdır.

Açıkça anlaşılmış olmalı ki, sırf yahudi ve hristiyanlara ters düşmek, şeriat koyucunun genel anlamda amacıdır. Bu yüzdendir ki, Ahmed b. Hanbel ve başka bazı imamlar saç boyama emri ters düşme gerekçesine bağlıyorlar. Nitekim îmam-ı Ahmed şöyle diyor: "Ebu Abdullah'dan işittiğime göre insan için en yerinde hareket ihtiyarlık görüntüsü olan beyaz saçın rengini değiştirip kitab ehline benzememekte­dir. Çünkü Peygamberimiz:

"İhtiyarlığı (ak saçlilık görüntüsünü) değiştiriniz. Ki­tab ehline benzemeyeniz"[133] buyurmuştur. Aynı konuda İshak b. İbrahim de "Ebu Abdulluh'ın babama şöyle dedi­ğini işitmiştim. Ey Ebu Haşİm,[134] ömründe bir kere bile ol­sa saçlarını boya, senin saçlarım boyayıp yahudilere benze­mekten uzak kalmanı isterim." demiştir.

Ahmed b. Hanbel'in delil gösterdiği bu hadisi, Tirmizi Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Öte yandan aynı hadis Zübeyr'den rivayet edilerek Nesai'de de yer almıştır.

Bu hadisin ifadesi, kitap ehline ters düşme gereğini, on­lara benzemenin yasak olduğunu daha kesin bir şekilde be­lirtmektedir. Çünkü bizim hiçbir rolümüz olmaksızın mey­dana gelmeş bir görüntüde (ak saçlılıkta) kitap ehline ben­zemek yasak olunca kendi irademezin ürünü olan davranış­larda onlara benzemek haydi haydi yasak olacak, hatta ben­zerliğin bu çeşidi birinci kategorinin tersine haram olacak­tır. Şimdi de hem Buhari ve hem de Müslim'de yer alan ve İbn-i Ömer'den -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen şu hadisi okuyalım:

"Müşrikler gibi olmayınız, bıyıklarınızı kısaltıp sakal­larınızı uzatınız."[135]

Görüldüğü gibi bu hadiste müşriklere ters düşmeyi kayıt-sız-şartsız bir şekilde emrettikten sonra:

"Bıyıklarınızı kısaltıp sakallarınızı uzatınız" buyu­ruyor. Yani her ne kadar ters düşme tutumu belirli bir dav­ranışa bağlanıyorsa da, müşriklere ters düşme İfadesinin başa alınması ve hiçbir kayda bağlanmaması sırf karşı olma tutumunun şeriat koyucunun amacı oluğunu gösteriyor. Çünkü ters düşmeyi öne almak, genel ifadeyi belirlinin önü­ne getirmek içindir. Tıpkı senin bîrine "misafirini ağırla; ona yemek ver, onunla konuş" demen gibi. Bu sözünden anlaşı­lacak şey, senin asıl amcının misafirin ağırlanmasının oldu­ğudur. Bu amacını dile getirdikten sonra bu ikramın o andaki gereği olarak bazı belirli davranışları (yemek verme, ko­nuşma) hatırlatıyorsun.

Yine aynı anlamı ifade eden ve Müslim'in Ebu Hurey-re'ye dayanarak yer verdiği bir hadise göre Peygamberimiz "Bıyıkları kısaltıp sakalınızı uzatınız, ateş perestler gi­bi olmayınız" büyümüştür.

Burada da şeriat koruyucunun ateş perestlere (mecusilere) benzememeyi amaç edindiğini görüyoruz. Bu amaç va­rılan hükmün ya tek gerekçesi, ya gerekçelerinden biri ve­ya gerekçenin bir bölümüdür.

Bu böyle olduğu için ilk müslümanîar (selef) gerek bu konuda ve gerekse başka konularda ateşperestlere ben­zemenin yanlışlığını anlayınca Peygamberimiz tarafın­dan'açıkça belirtilmeyen ateşperest geleneklerinden de uzak durmuşlar, onlardan hoşlanmamışlardır. Nitekim Muruz[136] diyor ki:

"Bir defasında Ahmed b. Hanbel'e enseyi traş etmek konusundaki görüşünü sordum. Bana bir mecusi (ateşperest) adetidir, kim bir kavme özenirse onlardandır."[137] diye kar­şılık verdi. Bu arada aynı İmam-ı Hanbel:

"Kan aldırmadan önce enseyi traş etmenin mahzuru yoktur" demiştir. Yine bu konuda Mu 'temir b. Süleyman[138] diyor ki:

"Babam saçlarını kestirirken, ensesini traş ettirmezdi. Kendisine bunun nedeni sorulunca -Acemlere benzemek mekruhtur da ondan- diye cevap verirdi."

Görüldüğü gibi müslümanlar söz konusu hareketin hoş ol-mayaşını bazan kitab ehline benzemeye ve bazan da acem­lere özenmeye bağlıyorlardı. Bilindiği gibi her iki gerekçe de sünnetle belirtilmiştir. Üstelik Peygamberimiz, daha ön­ce belirttiğimiz gibi müslümanların hem berikilere ve hem de ötekilere benzeyeceklerini önceden haber vermişti.

Şimdi de sahabelerden Şeddad b. Evs'den[139] -Allah on­dan razı olsun- rivayet edilen şu hadisi okuyalım. Ebu Da­vud'un yer verdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuru­yor:

"Yahudilere ters düşünüz, onlar pabuçları ve mestle­ri ile namaz kılmazlar."[140][141]

Görüldüğü gibi yahudilerin pabuçlarım çıkarmaları Ce-nab-ı Alah'ın (c.c.) Musa'ya -selam üzerine olsun-:

"Pabuçlarını çıkar" şeklindeki buyruğuna dayandığı halde yine onlara ters düşülmesi emredilmiştir. (Tana: 12) Öte yandan Müslim'in Amr İbn-i As'a dayandırarak yer verdiği bir hadise göre Peyfamberimiz şöyle buyuruyor:

"Bizim orcumuzla kitab ehlinin orucu arasındaki fark sahur yemeğidir."[142]

Bu hadiste söz konusu zümereleri ibadetlerinin biribir-lerinden ayrı olmasının şeriat koruyucu tarafından amaç edinildiğinini belirtiyor. Nitekim Ebu Davud'un, Ebu Hu-reyre'ye dayanarak yer verdiği bir hadiste Peyfamberimiz bu amacı daha güçlü bir ifade ile vurgulayarak şöyle buyuru­yor:

"Müslümanlar akşam olur olmaz vakit geçirmeksizin iftar ettikleri sürece, bu din üstünlüğünü koruyacak­tır. Çünkü yahudiler ve hnstiyanlar iftar etmeyi gecik­tirirler."[143]

Bu hadisin belirttiğine göre vakit gelince gecikmeksizin iftar etme sayesinde bu dinin kazanacağı üstünlük sırf iftar zamanı konusunda yahudi ve hristiyanlara ters düşülmesi­nin sonucudur. İşin bir de şu yanı var. Bilindiği gibi Peygam­berimizin gönderilmesinin amacı "Allah'ın dinini, diğer tüm dinlerden üstün kılmaktır. "Yahudi ve hristiyanlara ters düşmek bu dinin üstünlük kurmasını sağladığına göre demek ki, yahudi ve hristiyanlara ters düşmek Peygambe­rin gelişinin en Önemli amacıdır. Bu arada İbn-i Mace'nin Abbas'a dayanarak ve îmam-ı Ahmed'in, Saib b. Yezid'e[144] dayanarak yer verdikleri şu hadis bu konuyu daha açık bir şekilde dile getirmektedir:

"Ümmetim yahudilere özenerek akşamı yıldızların doğuşuna ve sabahı da hristiyanlara özenerek yıldızla­rın batışına kadar ertelemedikleri sürece hayırlı yolda­dırlar."[145]

Öteyandan Ahmed b. Hanbel'in anlattığına göre Bişr b. Hasasiye'nin[146] eşi Leyla[147] şöyle bir olay anlatıyor:

"Bir defasında akşam iftar etmeden iki gün arka arkaya oruç tutmak istemiştim. Eşim Bişr bunu yapmama engel olarak bana şöyle dedi:

"Vaktiyle Peygamberimiz böyle yapmama engel olarak bana:

"Böylesini hristiyanlar yapıyor. Sizler Allah'ın emret­tiği gibi oruç tutunuz ve Allah'ın emrettiği şekilde oru­cunuzu sona erdiriniz. Allah için -orucu akşama kadar tamamlayınız.- demektedir. Buna göre akşam olunca orucunuzu bozunuz."[148] buyurmuştur.    (Bakara: 2/187)

Görüldüğü gibi bu olayda akşam iftar etmeden oruç tut­manın yasaklanmasına bu şekilde oruç tutmanın hristiyan orucu oluşu gerekçe olarak gösteriliyor. Bu adet de Peygam­berimizin başka bir hadiste buyurduğu gibi onların kendi ka­falarından uydurdukları ruhbanlık anlayışının bir ürününe benzemektedir.

Bir de Müslim'de yer alan şu olayı gözden geçirelim: Hammad[149] b. Sabit'in[150] sahabilerden Eınes b. Malik'e dayanarak anlattığına göre yahudiler bir kadın aybaşı olunca onunla aynı sofrada yemek yemezler, ev içinde onunla bi-rarada kalmazlardı. Sahabiler aybaşıh kadınlara karşı nasıl davranacaklarını Raslulullah'a sorunca Cenab-ı Allah şu ayeti indirdi:

"Sana hayız hakkında soru soruyorlar. De ki, "O bir pisliktir. Hayız döneminde kadınlardan uzak durunuz, temizlenmedikçe onlara yaklaşmayınız. Temizlendikle­rinde onlarla Allah'ın emrettiği şekilde münasebette bulununuz. Allah tevbe edenleri temizlenenleri sever"

(Bakara: 2/222)

Bu ayetin inmesi Peygamberimiz bu konuda soru so­ranlara "Cinsi münasebet dışında onlarla birlikte her şeyi yapınız" buyurdu. Peygamberimiz bu sözlerini işiten yahudiler öfkeye kapılarak "Bu adam bizim karşı çıkmadık hiçbir adetimizi barakmamak istiyor, her yaptığımıza kar­şı çıkmakta kararlıdır" dediler. O sırada sahabilerden Useyd b. Hudayr[151] ve Abbad b. Bişr[152] (r.a.) Peygamberimize ge­lerek "Ya Rasulallah, yahudiler şöyle şöyle diyorlar. Acaba aybaşılı kadınlarla hiçbir araya gelmesek olmaz mı?" di­ye sorulur. Bu soru üzerine Peygamberimiz'İn yüzünün rengi değişti. Biz de O'nu soru soran o iki sahabiye kızdı­ğını sandık. Bunun üzerine o iki kişi çıkıp gitti, yolda Rasulullah'a hediye gelen bir tas sütle karilaştılar. Peygambe­rimiz hemen onları geri çağırtarak kendilerine o sütten ik­ram etti. Bunun üzerine onlara kızmadığını anladık."[153]

Bu hadis, Cenab-i Allah'ın Peygamberimize bir çok ko­nuda yahudilere karşı çıkmayı emrettiğini, hatta onun bütün yahudi geleneklerine ters düşmeyi ilke edindiğini ve bu yüzden yahudilerin O'nun hakkında:

"Bu adam, hiçbir istisna tanımaksızın bizim bütün adet­lerimize karşı çıkmak istiyor" dediklerini belgelemektedir.

Ayrıca bu ters düşme bazan hükmün aslında ve bazan sa­dece şeklinde, biçiminde olur. Cenab-ı Allah'ın aybaşılı kadınlara pisliğin kaynağı dışında yaklaşmayı meşru ve serbest bırakması gibi. Nitekim bazı sahabiler bu konuda ya­hudilere ters düşmeyi meşru sınırların dışında kalan başka alanlara taşırmak isteyince Peygamberimiz'İn yüzünün ren­ginin değiştiğini görüyoruz.

Aslında bu konu -temizlik konusu- yahudilerin kendile­rine ağır yükler yükledikleri, dar sınırlamalar getirdikleri bir konudur. Buna karşılık hristiyanlar Allah'ın hiçbir iznine da­yanmaksızın bu sınırlamaların tümünü ortadan kaldırdılar. Gerçi yahudilerin koymuş oldukları sınırlamalar ve kısıtla­malar da meşru değildi. Buna göre bu konuda Allah'ın em­retmediği kısıtlamalar tanıyıp, onlardan kaçınmak yahudi­lere ve Allah'ın kaçınılmasını emrettiği yasakları çiğne­mek de hristiyanlara yaklaşmak olur. Yolların en doğrusu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yoludur.[154]

 

Yasak Vakitler

 

Müslim'in, Ebu Umame'ye[155] dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Amr b. Abese[156] (r.a.) şöyle bir olay an­latıyor:

Ben cahiliye (İslam Öncesi) döneminde insanların sapık yolda oldukları, hiçbir gerçeğe dayanmadıkları ve yanlış ye­re putlara taptıkları kanaatinde idim. Bir ara Mekke'de bir adamın ortaya çıktığını ve bu adamın bazı haberler verdiği­ni işittim. Hemen bineğimin sırtına atlayıp, onun yanına var­dım. Baktım kî, o adam Allah'ın Rasulü idi. O sırada gizli çalışıyor ve kabilesinin ağır baskısı altında bulunuyordu. Mekke'li bazı dostlarımın aracılığı ile O'nun yanma girdim. Aramızda şu konuşma geçti:

Ben: "Kimsin sen?" Rasulullah: "Ben bir peygamberim" Ben: "Peygamber nedir?" Rasulullah: "Beni Allah görevlendirip gönderdi" Ben: "Allah Sen'i hangi ilkelerle gönderdi?" Rasulullah: "Allah beni akrabaları gözetmek, putları kırmak ve Allah'ı bilip O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak ilkeleri ile gönderdi." Ben:

"Bu ilkelerde senin yanında olanlar kimlerdir?" Rasulullah:

"Bir hür kişi ile bir köle" -O sırada yanında henüz sa­dece Ebu Bekir ile Bilal vardı-. Ben:

"Ben de sana uyuyor, senin tarafına geçiyorum."

Rasuluİlah şu günlerde bunu yapamazsın, buna gücün yet­mez. İnsanların bana karşı takındıkları tavrı görmüyor mu­sun? Böyle yapacağına şimdilik ailenin yanına dön. İlerde Ben'im açıktan açığa ortaya çıktığımı işitince o zaman ya­nıma gel.

Rasuluİlah'in bu direktifi üzerine ailemin yanma döndüm. Bir süre sonra Rasuluİlah Medine'ye göçtü, o sırada ben he­nüz ailemin yanında idim. Olup bitenler hakkında haber edinmeye çalışıyor, bu konuda gidip gelenlere soru soruyor­dum. Bu sırada kabilemize Medine'H bir adam geldi. Ken­disine:

"Medine'ye göç eden şu adamın durumu nasıl oldu?" di­ye sordum. Bana:

"Halk akın akın yanına koşuyor. Kabilesi onu öldürmek istedi, ama yapamadılar" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Medine'ye gidip, yanma vardım. Ara­mızda şu konuşma oldu: Ben:

"Ya Rasululah, beni tanıdın mı?" Rasuluİlah:

"Evet, sen Mekke'de beni görmeye gelen falancasın." Ben:

"Ya Rasulallah, Allah'ın sana bildirdiği ve benim bilme­diğim konular hakkında bana bilgi ver, bana namaz hakkın­da bilgi ver." Rasuluİlah:

"Sabahleyin namaz kıl. Arkasından güneş doğup yük­selinceye kadar namazdan uzak dur. Çünkü güneş doğar­ken şeytanın iki boynuzu arasından doğar, o sırada ka­firler güneşe secde ederler. Sonra yine namaz kıl, o an­dan sonra kılınacak namaz gölgeler bir mızrak boyu oluncaya kadar makbul ve yerindedir. Sonra yine nama­za ara ver. Çünkü o sırada Cehennemin ateşi tutuşturu­lur. Zeval vaktinin geçişinden sonra yine namaz kıl. Çünkü o sırada ikindiyi kihncaya kadar kılınacak olan namaz makbul ve yerindedir. Çünkü o sırada güneş şey­tanın iki boynuzu arasında batar ve bu esnada kafirler güneşe secde ederler. (Hadis bu şekilde devam eder)."[157]

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz bu hadiste güneş doğar ve batarken namaz kılmayı yasaklıyor ve bu yasağın gerekçesi olarak da güneşin şeytanın boynuzları arasından doğup battığını ve bu sırada bir kısım kafirlerin güneşe secde ettiklerini belirtiyor.

Şimdi düşünelim. Herkes bilir ki, mümin hiçbir zaman Allah'dan başkasına secde etmeyi düşünmez. Üstelik insan­ların çoğu ne güneşin şeytanın boynuzları arasından do­ğup battığım ve ne de kafirlerin o sıralarda güneşe secde et­tiğini bilir. O halde Peygamber Efendemizin söz konusu va­kitlerde namaz kılmayı yasaklaması kafirlere benzemenin bütün yollarını kesinlikle kapatmak içindir.

Günümüzde bu yasağın bazı faydalarını iyi anlıyoruz. Çünkü müslüman görünen, fakat aslında yıldızlara tapan ba­zı müşrikler, (sabiiler) yıldızlara saygı göstermekte, onların insanların ihtiyaçarını karşıladıklarını sanarak onlara secde etmekte, hatta onlar adına kurban kesmektedirler. Bu arada İslama bağlı olduğunu ileri süren bazı kimseler yıldızlara ta­pan ve Brahmanist müşriklerin tapınma adetleri hakkında ki­taplar yazmaktadırlar. Bunu akılları sıra mevki elde etmek gibi bazı dünyalık amaçları uğruna yapıyorlar. Bu inanç biçimi, hükümdarları Nemrutlar olan Kenanlıların[158] bü­yücülüğe dayalı mezhepleri idi. Cenab-ı Allah, Hz. İbrahim'i (a.s.) dosdoğru dinle ve Allah'dan başka ilah tanıma ilkesi İle işte bu müşrikleri uyarmaya gönermişti.

Günümüzde bile böyle yapanlar olduğuna göre şeriat koyucunun -Yani Peygamberimizin- kaçamak yollarını tı­kamak için söz konusu vakitlerde namaz kılmayı yasaklama­sının hikmeti meydana çıkıyor. Bu yasak bize hatırlatıyor ki, müşriklerin bile bile yaptıkları küfür ve isyan niteliği taşı­yan bütün tapınmalar ve onların bütün sapık adetleri biçim ve görüntü olarak bile müminlere yasaktır, her ne kadar müminler bu tapınma ve adetlere şekil olarak özenirken onların niyetlerini taşımasalar bile, kaçamak yollarını tıka­mak ve benzeme ihtimalini köklü biçimde ortadan kaldırmak için bu böyledir.

Peygamber Efendimizin bir ağacın veya bir direğin arka­sında namaz kılarken o ağacı veya direği ya sağına veya so­luna alarak asla tam karşısına almaması da bu gerekçeye da­yanır.[159] Tıpkı bunun gibi O, genel olarak Allah'dan başka tapılan her şeye karşı namaz kılmayı, namaz kılanan o şe­ye tapınma niyeti olmamasına rağmen yasaklamıştı. Yine bu yüzdendir ki, Rasulullah insana karşı secde etmeyi de yasak­lamıştı. Her ne kedar secde edenin Önündeki adama secde et­mek gibi bir maksadı yoksa da, Allah'dan başkasına secde edenlere görünüşte bile benzememek için bu yasak kon­muştur.

Baksana, şeriat, namazda dönülecek yön ve namaz kılı­nacak vakitler konusunda başkalarına benzeme ihtimalini na­sıl kestirip atmıştır. Nasıl müşriklerin kıblesine dönerek namaz kılmak yoksa, onların karşılarında kıldıkları nesne­lere yönelerek namaz kılmak da yasaktır. Hatta bu ikinci­si daha tehlikeli bir fesad sebebidir. Çünkü kıble şeriatlerin maddelerinden biridir, peygamberlerin ve şeriatlerin de­ğişmesi ile değişebilir. Fakat Allah'dan başkasına tapın­mama, secde etmeme ilkesi, bütün peygamberler tarafından ortaklaşa paylaşılan inanç sisteminin kesin bir yasağı, tar­tışılmaz bir haramıdır. Nitekim Cenab-ı Allah (c,c.) şöyle bu­yuruyor:

"Sen'den önce gönderdiğimiz peygamberlere sor, acaba Rahman olan Alah'dan başka tapılacak ilahlar or­taya sürdük mü?"                                  (Zuhruf: 43/45)

Bu arada Ebu Davud'da belirtildiğine göre İbn-i Ömer (r.a.) bir gün namaz kılarken oturma halinde sol eline daya­nan birini görünce kendisine:

"Namazda bu şekilde oturma, çünkü azaba çarptırıla­cak olanlar bu şekilde oturur"[160] dedi. Başka bir rivayete gö­re adamı "Bu, gazaba uğramışların namaz kılma şeklidir" başka bir rivayete göre de "Rasullah namazda otururken ele dayanmayı yasakladı" diyerek uyarmıştır.

Görüldüğü gibi bu hadiste "azaba uğrayacakların" otur­masına benziyor gerekçesi ile namazda belirli bîr oturma şek­li yasaklanmıştı. Bu olay onların gelenek ve davranışların­dan uzak durmak konusunda ne kadar titizlik gösterildiği­ni belirtiyor.

Bir de şu rivayeti okuyalım. Buhari'nin Mesruk'a[161] da­yanarak bildirdiğine göre Aişe (r.a.) -eller belde iken namaz kılmayı hoş görmez ve böyle yapanı görünce:

"Yahudiler böyle yapar"[162] derdi. Aynı konuda sahabiler-den 'Ebu Hureyre'nin "Peygamberimiz, kişinin elleri ile be­lini tutarak namaz kılmasını yasakladı"[163] dediği bir kaç koldan rivayet edilmiştir. Bu konuda Ziyad b. Sabih de:[164] "Bir gün İbn-i Ömer'in yanında namaz kılıyordum , el­lerimi belime koymuştum. Namaz bitince İbn-i Ömer bana -Bu yaptığın ipte sallanan idam hükmü gibi namaza durmak­tır. Peygamberimiz bu şekilde namaz kılmayı yasaklamış­tır." demiştir. Bu sözler Ahmed b. Hanbel'in[165] Müsned'inde Ebu Davud'da[166] ve Nesai'de[167] yer almıştır.[168]

 

Oturan Bir kimseye Ayakta Durarak Hürmet etmek Yasaktır.

 

Yine Müslim 'de Ebu Davud'da anlatıldığına göre saha-bilerden Cabir b. Abdullah[169] şöyle diyor:

Bir gün Peygamberimiz rahatsızlandığı için oturarak na­maz kılmıştı. Biz de O'nun arkasında ayakta namaz kıldık. Tekbirlerini Ebu Bekir[170] cemaate duyuruyordu. Birara ayakta kıldığımızı görünce, derhal bize oturarak kılmamı­zı işaret etti biz de hemen oturarak onun gibi namaza devam ettik. Selam verince bize dönerek şunları söyledi;

"Az önce Persler ve Bizanslılar gibi yapıyordunuz. Onlar oturan hükümdarları karşısında ayakta dikilirler. Sizler onlar gibi yapmayınız. Namazda imamlarınıza uyunuz. Eğer imamlarınız ayakta kılıyorlarsa ayakta ve eğer oturarak kılıyorlarsa, oturarak kılınız."[171]

Şimdi de şu hadisi gözden, geçirelim. Ebu Davud'un, Ebu Süfyan'a[172] dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Cabir şöyle diyor:

"Peygamberimiz bir gün Medine'de bir ata binmiş ve bin­diği attan çürük hurma üzerine düşerek ayağı .burkulmuştu. Ziyaretine varınca kendisini Ayşe'nin odasında oturarak teşbih çekerken bulduk. Arkasına geçip durduk, bize bir şey demedi. Bir sonraki ziyaretimizde kendisini yine otura­rak farz namazı kılarken bulduk. Hemen arkasında durup kendisine uyduk bize oturarak kılmamızı işeret etti. Na­maz sona erince bize dönerek şöyle dedi:

"İmam oturarak kılınca siz de oturarak kılınız. Buna karişilık imam ayakta durarak kılınca siz de ayakta kı­lınız. Sakın Perslerin büyüklerine yaptıkları gibi yapma­yınız."[173]

Başka bir rivayete göre hadisin son cümlesi:

"Acemlerin birbirlerine yaptıkları gibi Ben'i ululamayınız."[174] şeklinde olmalıdır.

Görüldügü gibi bu hadiste Peygamberimiz, sahabilere na­mazın farzlarından biri olan Kıyam'ı (ayakta durmayı) bı­rakmalarını emrediyor ve bu emrine gerekçe olarak da otu­rarak namaz kıldıran imamın arkasında ayakata durarak kı­lacak olan cemaatın, oturan hükümdarlarına ayakta dikile­rek saygı gösteren perslere ve bizanshlaia benzeyeceğini göstermektedir. Oysa bidiğin gibi, imama uyan kimse asla imam için değil, Allah için ayakta durmaktadır.

Bu uygulama, oturan bir kimseye ayakta durarak hürmet etmeyi şiddetle yasaklayan örnektir. Peygamberimiz her ne kadar bu maksatla yapılmasa bile, buna benzeyen davra­nışları da yasaklamıştır. Nitekim o, bir insana karşı Allah için secde etmeyi ve ateş ile benzerleri gibi Allah'ın dışında tapılan şeylere karsa namaz kılmayı da yasaklamıştır. Bu ha­diste de perslerin bizanslıların adetlerine benzer bir davra­nışı yasaklıyor. Gerçi bizim niyetimiz onlarm niyetlerinden iarkhdır, ama buna rağmen Rasulullah: "Öyle yapmayınız" buyuruyor.

Ayrıca bu hadis imamın oturarak namaz kıldırması ko­nusunda ister yürürlükte olsun, isterse geçersiz olsun, bizim konumuz açıs.ndan delil olma özelliği geçerlidir. Çünkü oturarak namaz kıldmna hükmünün kalkması, konumuza ışık tutan gerekçenin geçersiz olmasnı değil, bu gerekçeye baskın gelen dnha güçlü bir gerekçenin varlığını gerektirir. Mesela namazda ayakta durmanın farz oluşu ve bu farzın sırf bir şekil benzerliği yüzünden düşmeyeceği gerekçesi gibi. Bu ıctıhad konusudur. Fakat şekil benzerliği bir farzı düşür-mek ıçm yeterli birsebep oluşturmasa bile, Peygamberimizin bu yolda göstermiş olduğu gerekçe gücünü ve geçerli­liğini korumaya devam eder. Çünkü namazda ayakta durmak aslında başkalarına benzemek değildir, bu yüzden yasak olmayabilir. Herhangi bir gerekçeye dayandırılan bir hüküm yürürlükten kalkar da, gerekçe varlığını korursa bu durum­da yürürlükten kaldırma anında daha baskın bir gerekçenin rol oynamış veya bu gerekçenin etkisi zayıflamış demektir. Fakat bu durumda söz konusu gerekçenin kökten asılsız sayılması söz konusu değildir, hatta imkansızdır.

Bütün bunlar bu hadisin hükmünün yürülükten kalkmış olması durumunda söz konusudur. Oysa doğru rivayete gö­re bu hadis yürülüktedir, Peygamberimiz'in vefatından son­ra birden çok sayıda sahabe onu uygulamıştır, bu uygulama Rasulullah'm ölüm öncesi hastalığı sırasındaki namazı bil­melerine rağmen gerçekleşti. Bu hüküm öyle açık ve kesin şekilde Peygamberimiz'e maledilmiş ki, ölüm öncesi sıra­sındaki namazın bu hükmü yürürlükten kaldırmış olacağı ih­timali imkansız görülüyor.

Buna göre ya iki hüküm de geçerledir. Çünkü ayakta durma (kıyam) eylemi oturma, (kunud) eylemi ile çatış­maz. Ya da namazı oturarak başlamış olma durumu ile ayakta başlamış olma durumu arasında fark gözetilmiştir. Çünkü ayakta başlamış olan namaz hadisdeki "İmam otura­rak kıldığı zaman " şeklindeki ifadesinin kapsamına girmez. O zaman da gerekçede dile gelen bozukluk sözkonusu olmaz. Ayrıca namazın sonunu baş tarafına dayandırmak onu ima­mın namazına dayandırmaktan daha Önceliklidir (evladır).

Bu alandaki bir başka delil de şudur. Sahabilerden Uba-de b. Samit [175]Allah ondan razı olsun- şöyle diyor:

"Peygamberimiz cenazeyi mezarlığa kadar uğurladığın­da Ölü mezara konmadıkça oturmazdı. Bir defasında karşı­laştığı bir hristiyan keşişi kendisine:

"Biz de böyle yapıyoruz, ya Muhammed" deyince ölünün mezara konuşunu beklemeden hemen oturdu ve sahabilere de

"Bunlara ters düşünüz" buyurdu. Bu hadis Ebu Davud[176] Tirmizi ve İbn-i Mace'de yer almıştır.

Bu konuda söylenecek bîr kaç sözüm var. Şöyle ki, ge­rek cenaze geçerken ayağa kalkılıp kalkılmayacağı ve gerek­se cenazenin mezarlığa kadar uğurlanınca mezara konunca­ya kadar oturulup oturulmayacağı konusunda alimler arasın­da görüş ayrılığı vardır. Ayakta durmayı emreden hadisler sayıca çok ve meşhurdur. Fakat hükmün yürürlükten kalk­tığına veya yanından cenaze geçenlerle ilgili kısmının yü­rürlükten kaldırıldığında inanan alimlerin dayanağı Hz. Ali tarafından rivayet edilen hadisle Ubade'nin rivayet ettiği bu hadistir. Her iki görüşün geçerli olması, bağdaşması da mümkündür. Çünkü bu durum cenazeyi mezarlığa kadar uğurlayanlar ölü mezara konuncaya kadar değil, tabutu ta­şıyanların omuzlarından indirilinceye kadar ayakta kalırlar. O zaman da bu hadis de ya diğerleri birlikte gözönüne tutu­lur veya öbürlerini yürürlükten kaldırıcı olur.

Burada da gerekçe hristiyanlara ters düşmektedir. Bu hadisi delil olarak kullanmayanlar onun zayıf olduğunu ile­ri sürüyorlar. Fakat o gerçekten zayıf olsa bile bu durum onun hristiyanlara ters düşülmesi konusunda delil tutulma­sını zedelemez.

Buhari'de belirttiğine göre Abdurrahman b. Kasım[177]:

"Babam Kasım[178] cenazenin önünden yürür ve onun için ayağa kalkmazdı" diyor. Bu konuda Aişe'nin (r.a.) de şöyle dediği haber veriliyor:

"Cahiliyye döneminde halk cenaze için ayağa kalkar ve cenazeyi görünce üstüste iki kere -Hep ailenin yanında ola­caksın- derlerdi.[179] Nitekim ayağa kalkmayı mekruh sayan­lar bunun bir cahiliye dönemi adeti olduğuna dayanmışlar­dır."

Öteyandan İbn-i Abbas tarafından rivayet edilen bir ha­dise göre Peygamberimiz:

"Lahid bizim için, çukur bizim dışimizdakilerin ölü­leri içindir"[180] buyuruyor. Bu hadis dört hadis kaynağında da yer almıştır.

Yalnız Ahmed b. Hanbel tarafından kaydedilen bir riva­yete göre hadisin iki cümlesi "Çukur kitab ehlinin ölüle­ri içindir."[181] şeklindedir. Bu hadîs bizim ölülerimizi me­zarın dibine yerleştirme biçimi konusunda bile kitab ehline ters düşmemiz gerektiğini vurgular.

Yine cenaze konusunda Abdullah b. Mesud'un (r.a.) ri­vayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.)-'

"Cenazenin arkasından yanaklarını kamçılayanlar, göğsünü paralayanlar ve cahiliye dönemi ağıtlarını ba­ğıranlar bizden değildirler."[182] buyuruyor. Cahiliye ağıt­larından maksat, ölünün, arkasından söylenen soyla övün­me mahiyeti sözlerdir.

Yine bu konuda Ebu Malik-i Eş'ari[183] tarafından rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz şöşle buyuruyor:

"Şu dört şey cahiliye dönemi adetlerindendır, üm­metim bunlardan vazgeçemeyecektir:

1) Asaletle övünmek,

2) Nesebe dil uzatmak,

3) Yıldızlardan yağmur dilemek,

4) Ölünün arkasından bağıra bağıra ağıt yakmak. Ağlayıcı kadınlar ölmeden önce tevbe etmedikleri

takdirde kıyamet günü katrandan bir şalvara ve ziftten bir gömleğe bürünmüş olarak mezarlarından doğrulur­lar."[184] Bu hadis Müslim'de yer almıştır.

Görüldüğü gibi Peygamberimiz cahiliyye zihniyetine dayalı ağıtları yeriyor ve insanların bazı cahiliyye adetlerin­den vazgeçmeyeceklerini haber vererek bu. adetleri sürdü­renleri kınıyor.

Bu hüküm bütün cahiliyye adet ve davranışlarının îslam dininde kınandığını gösterir. Öyle olmasaydı, yukarda sayı­lan sevimsiz davranışları cahiliyye dönemine maletmek, bu davranışlar için aşağılayıcı bir faktör sayılmazdı. Oysa, bilindiği gibi bu davranışları cahiliyye dönemi ile irtibatlan-dırmak onları aşağılamak, kınmakla aynı anlama gelmiştir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c):

"İlk cahiliyye dönemi kadınları gibi süslenip kırıta ki-rıta gezmeyiniz." buyuruyor.[185] Bu ayet hem "kadınların süslenip püslenerek kırıta kırıta gezmelerini" ve hem de "ilk cahiliyye dönemi" nin durumunu yeriyor, aşağılıyor. Bu da genellikle cahiliyye döneminin insanlarına benzemenin yasak olduğunu gerektirir. Sahabilerden Ebu Zerr[186] bir

gün bir başka sahabiye anasına dil uzatarak hakaret edince, Peygamberimiz’inkendisi “Sen şahsında cahiIiyye kalıntıları bulunan birisin” [187]diyerek azarlaması da bu ka­bildendir. Peygamberımiz'in bu azan hem söz konusu kö-

tü huyu ve hem de İsIamiyetin onaylamadığı cahiliyye ah­lakım kınayıcı niteliktedir. Şu ayet de aynı espriyi taşır:

Kafirler kalblerini taassupla, cahiliyye taasubu ile doldurduklarında Allah, Peygamberi ile müminlere ağır başlılık bağışladı.»                                    (Fetih: 48/26)

mirada taassub" un "cahiliyye" ye dayandırılması bu hu­yun kınanmasını gerektirir. Tabi ki, cahiliyye dönemi ile il­gili butun adet ve davranışlar da aynı şekilde kınanma kap­samına girecektir. Yine Müslim'in, Ebu Hureyre'ye daya­narak verdiğine göre Peygamberimizin:

"Şu iki davranış insanlara yapmış birer küfür unsu-rucıur:

1) Nesebe dil uzatmak

2) Ölünün arkasından bağıra bağıra ağıt yakmak "[188]

Buradaki "insanlara yapışık birer küfür unsuru" deyimi “bu iki davranış insanlarda bulunan birer küfür kmırıntısıdır" demektir.Buna göre bu iki davranışın kendileri birer küfürdür, kafirliğe mahsus davranışlardandır ve insanlarla varlık­larını sürdürürler.

Yalnız şunu belirtmemiz gerekir ki, üzerinde kafirliğin herhangi bir unsurunu bulunduran kimse sırf  bu yüzden gerçek anlamı ile kafir olmaz. Tıpkı şahsında herhangi bir müminlik unsuru bulunduran kimsenin sırf bu kadarlıkla bi­linen gerçek anlamı ile mümin olamayacağı gibi. Biraz da­ha açıklarsak Peyfamberimiz'in:

"Kul ile kafirlik-veya müşriklik- arasında sadece na­maz kılmamak vardır"[189] hadisinde geçen belirtme edat­lı "Kafirlik" ile belirtme edatsız mutlak anlamlı "Kafirlik" terimi arasında anlamca fark vardır. Tıpkı bunun gibi mut­lak anlamla "Kafir" veya "Mümin" terimleri ile Peygambe­rimizin:

"Ben'den sonra tekrar birbirinin boyunlarını vuran kafirler haline dönmeyiniz."[190] sözünde geçen "kafir" te­rimi arasında da anlam farkı vardır. Peygamberimizin "Bir­birlerinin boyunlarını vuran" ifadesi buradaki "kafir" deyi­minin hangi anlamda kullanıldığını açıklıyor. Buradaki "kafirler" terimi dilbilgisi bakımından geçici ve şartlı ola­rak bu anlamı taşır, yoksa mutlak anlamlı "kafir" veya "mü­min" terimleri kategorisine girmezler. Nitekim Cenab-ı Al­lah "O fışkıran sudan yaratıldı" ayetinde meniyi "su" olarak adlandırıyor. Fakat bu geçici ve şartlı bir adlandırma­dır, yoksa "Eğer su bulamazsınız, temiz toprakla teyem­müm ediniz." ayetinde geçen gerçek ve mutlak anlamlı "su" ile aynı kategoriye girmez.[191]

Yine sahabilerden Cabir b Abdullah'ın (r.a.) anlattığı ve Buhari ile Müslim'de yer alan şu olaylar da bu kabildendir:

"Peygamberimizle (s.a.v.) birlikte savaşta (Tebiik Sava­şı) idik. Muhacirlerden (Mekke'lilerden) çok sayıda kişi bu savaşa katılmıştı. Bunlar arasında bulunan şakacı bir adam Ensar'dan (Medine'İllerden) birinin kaba etine alay at­mak maksadı ile bir tokat vurdu. Ensar'dan olan arkadaşı­mız buna çok kızdı ve çıkan tartışma üzerine her ikisi de ken­di tarafını kışkırtmaya kalkıştı. O, Yani Ensar'dan olan ar­kadaşımız:

"Buraya bakın, Ey Ensar" ve Muhacirlerden olan taraf da:

"Buraya bakın, Ey Muhacirler" diye bağırdılar.

Gürültüyü işitince ortaya çıkan Peygamberimiz:

"Ne bu cahiliyye kişkıtmaları, ne oldu bu adamla­ra?" diye seslendi. Kendisine Muhacirlerden olan arkada­şın Ensar'dan olan arkadaşa alay maksatlı bir tokat vurdu­ğu anlatılınca:

"Bırakın bu adeti, pis bir şakadır o" buyurdu. Fakat münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selul[192]:

"Bu adamlar üzerimize gelmeye kalkışmadılar mı? Val­lahi, eğer savaştan geri dönersek üstün olanlarımız aşağılık olan tarafı Medine'den çıkaracaktır." diyerek Ensar'ı kışkırt­maya devam etti.[193] Bunu işiten Ömer:

"Ya Rasulallah, bu pis herifi öldürmeyelim mi?" deyin­ce Rasulullah onun görüşüne karşı çıkarak:

"Hayır, çünkü o zaman -Muhammed arkadaşlarını öl­dürüyor- derler"[194] buyurdu.[195]

 

Müminler Her Durumda kardeşini Desteklemelidir.

 

Öteyandan Müslim'de yer aldığına göre yukardakine benzer bir olayı sahabilerden Cabir şöyle anlatıyor:

Bir defasında biri muhacirlerden ve öbürü Ensar'dan olan iki genç arasında kavga çıktı. Bunun üzerine Muhacir­ler kendi taraflarını:

"Ey Muhacirler, buraya bakın" ve Ensar da kendi taraf­larını:

"Ey Ensar, buraya bakın"diye kışkırtmaya kalkıştılar.

Durumdan haberdar olan Rasulullah ortaya çıkarak

"Nedir, bu yoksa cahiliyye usulü kışkırtma mı var?" diye seslendi. Sahabiler kendisine

"Hayır, ya Rasulallah, sadece iki genç biribirleri ile kav­ga etti ve arkasından biri öbürünün kaba etine hakaret mak­satlı bir tokat vurdu" diye karşılık verince Peygamberimiz sözlerini şöyle bağladı:

"İyi o zaman mesele yok. Kişi ister haksızlık etmiş ol­sun, isterse haksızlığa uğramış olsun, kardeşine yar­dımcı olmalıdır. Eğer haksızlık etmiş ise onu bundan vazgeçirsin, bu ona yardım etmektir. Eğer haksilığa uğ­ramış ise de onu desteklesin."[196]

Bu iki isim, yani "Muhacirler" ile "Ensar" isimleri Kur'an'da ve hadislerde kullanılan şeriat kaynaklı (meşru) terimlerdir. Cenab-ı Allah bu iki zümrenin mensuplarını ve bizleri:

"Gerek daha önceki kitaplarda ve gerekse bu ki-tab'da (Kur'an'da) Müslümanlar" olarak adlandırdı.[197] Buna göre bir kimsenin "Muhacirlere" veya "Ensara" men­sup olduğunun söylenmesi Allah ve Rasulullah katında gü­zel ve makbul bir nîsbet şeklidir, bunlar kabile ve şehir nisbetleri gibi sırf tanıtma maksadı ile kullanılan mubah nis-bet belirtme şekillerine benzemedikleri gibi bidata ve güna­ha götüren mekruh ve haram nisbet şekillerinden de başka­dırlar.

Böyle olmasına rağmen bunlar mensuplarını biribirleri-ne karşı kışkırtmaya kalkışınca Rasulullah bu davranışına karşı çıkarak onu:

"Cahiliyye kışkırtması, cahiliyye taasubu" olarak ad­landırdı. Fakat kendisine bu kışkırtmanın topluluk tarafın­dan değil, sadece iki genç tarafından yapıldığı anlatılınca haksızlık edene engel olunmasını ve haksızlığa uğrayana da arka çıkılmasını emretti. Böylece Peygamberimiz böylesi­ne durumlarda sakıncalı olanın sadece tıpkı cahiliyye döne­minde olduğu gibi kişinin haklı-haksız ayırım yapmaksızın kendi tarafını tutması olduğunu, buna karşılık insanının haklı yere ve ölçüyü kaçırmaksızm kendi tarafına arka çık­masının bazan vacip ve bazan da müstehap olan yerinde bir tutum olduğunu belirtmek istemiştir.

Nitekim Ebu Davud ve İbn-i Mace de yer aldığına göre sahabilerden Vasile b. Aşka[198], (r.a.) diyor ki:

Bir defasında Rasulullah'a: "Taassub nedir?" diye sordum. Bana: Yine Ebu Davud'da [199]yer aldığına göre Süraka b. Ma­lik[200] şöyle diyor:

Bir defasında Peygamberimiz bize verdiği bir hutbede:

"Aranızdaki hayırlılar, günah işlemedikçe, aşiretini savunan kimselerdir"[201] buyurmuştur.

Yine Ebu Davud'un sahabilerden Cübeyr b. Mutim'e[202] dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuru­yor:

"İnsanları zümre tassubuna çağıran (kışkırtan) kim­se sizden değildir. Zümre taassubu uğruna savaşan biz­den değildir. Zümre taassubu uğruna ölen bizden değil­dir."[203]

Ayıca Ebu Davud'un, İbn-i Mesud'dan rivayet ederek kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine bu konuda şöyle buyuruyor:

"Kim haksız bir konuda kendi kavmini desteklerse onun hali uçurumdan düşmüş de kuyruğundan yukarı­ya çekilmeye çalışılan bir deveninkine benzer."[204]

Bu iki zümre ismini benimsemek ve bu zümrelere men­sup olmak Allah'ın ve Rasulullah'ın sevgisini kazandırdı­ğına göre, ya mubah veya mekruh olan nisbet ve ilişkilere taassupla nasıl bağlanabilir? Sözün kısası, şeriatta yeri olan bir zümre ismine mensup olmak, başka her hangi bir gurup-landırma ismine bağlanmaktan daha iyidir. Baksana bu ko­nuda Ebu Davud'un, bildirdiğine göre İran asıllı bir köle olan sahabilerden Ebu Ukabe[205] ne diyor?:

Peygamber Efendimizle birlikte Uhud savaşma katıl­mıştım. Bir ara "Al sana, bu da İran asıllı bir köle olan benden sana bir ders olsun" diyerek karşıma çıkan bir müş­rike bir darbe vurmuştum. Bunun üzerine bana doğru dönen RasuluUah "Al sana, bu da Ensar'dan bir köle olan ben­den sana bir ders olsun-desen olmaz mıydı?"[206] buyurdu.

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz, bu sahabiyi Ensar'a mensup olduğunu söylemeye teşvik ediyor. Her ne kadar bu bağlılık kölelik ilişkisine dayansa da, bu bağlılığı benimse­meyi, aslında doğru olan ve haram da olmayan İran asıllı-ğa bağlılığından daha makbul tutuyor. Anlaşılan bu titizli­ğin hikmetlerinden biri, insan nefsinin mensup olmayı benimsediği tarafı savunma eğiliminde oluşudur. Yukardan be­ri gözden geçirdiğimiz hadislerin tümü bir şeyin cahiliyye dönemi ile ilişkili olmasının o şeyin kınanmış ve yasak ol­masını gerektirdiğini açıkça gösteriyorlar. Bu da kayıtsız şartsız olarak bütün cahiliyye adet ve davranışlarını kesin­likle yasaklamayı gerektirir ki bu kitabın maksadı da budur.

Bu hadislerin bir diğer benzeri Ebu Davud'da yer alan ve Ebu Hureyre (r.a.) tarafından rivayet edilen aşağıdaki hadis­tir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadiste şöyle buyuru­yor:

"Allah sizin cahiliyye gururu ve o dönemin atalarla öğünme zihniyeti ile ilginizi kesti. İster takva bağlısı bir mümin, isten günahkar bir kimse olunuz bu zihniyetten uzak olmalısınız. Sizler hepiniz Adem'in torunlarısınız, Adem de topaktan yaratılmıştır. Bazı kimseler kavimle­ri ile öğünmeyi mutlaka bıraksınlar. Böyleleri birer ce-hehennem kömürüdürler veya Allah katında burunları ile koku kovalayan pislik böceğinden daha geçersizdir­ler."[207]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz gururu ve övünmeyi "Cahiliyye" dönemine bağlayarak onu kınıyor. Yani bu huylar cahiliyye zihniyetinin unsurları oldukları için kı­nanmaya uğruyorlar. Bu durum cahiliye zihniyeti ile irtibatlı olan her adet ve davranışın kınanmasını, hor görülmesi­ni gerektirir. Aynı ana fikri işleyen başka bir hadis de Müs­lim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir. Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Kim başa itaati bırakıp cemaatten ayrılır da, bu halde iken ölürse cahiliye ölümü ile ölür. Kim zümre ta­assubu ile öfkelenir, zümre taassbunu kışkırtır veya zümre taassubunu destekleyerek kör döğüşünü sembo­lize eden bir sancağın altında savaşır da ölürse, cahiliye dönemindekilere benzer bir şekilde öldürülmüş olur. Kim ümmetime karşı isyan eder de iyi-kötü ayırımı yap­maksızın herkesin boynunu vurur ve müminlerin kana girmekten bile kaçınmaz, ayrıca yaptığı antlaşmalara bağlı kalmazsa Ben'den değildir, ben de ondan deği­lim."[208]

Peygamberimiz bu hadiste fıkıh alimlerinin ölüm ceza­sına müstehak gördükleri üç gurubu, yani asilleri, saldırgan­ları ve zümre taassubuna kapılarak ayrılıkçılığa kalkışanla­rı saymaktadır.

Bu gurupların birincisi hükümdara isyan edenlerdir. Peygamberimiz bu hadiste başa itattan sıyrılıp, cemaatten ay­rılmayı yasaklıyor ve başa (imama) itaattan sıyrılmış olarak ölenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini belirtiyor. Çünkü tarihten öğrendiğimize göre gerek Araplar ve gerekse diğer milletler cahiliye dönemlerinde yaygın egemenliğe sahip bir hükümdara itaat etmekten uzaktılar.

Peygamberimiz bunun arkasından sözü kavimcilik, hem­şehrilik ve benzeri taassublarla savaşa girişenlere getirerek böylelerinin gölgesi altında savaştıkları sancağı "Kördöğüşü sancağı" diye adlandırıyor. Çünkü böylesine bir hare­ket, hedefi belirsiz bir körler eylemidir. Bu uğurda Öldürü­lenleri de cahiliye dönemindeki öldürülmelerle aynı görü­yor. Bu kimseler isterse zümre taassubu uğruna Öfkelenmiş olsunlar, isterse doğrudan doğruya bu amaçla çatışmaya girmiş olsunlar farketmez. Peygamberimiz, Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre tarafından rivayet edien aşağıda­ki hadiste bu durumu şu şekilde açıklıyor:

"Öyle bir zaman gelecek ki öldüren niçin öldürdüğü­nü ve öldürülen de neden öldürdüğünü bilemeyecek­tir."

Peygamberimiz sahabilerden birinin:

"Bu nasıl olur?" şeklindeki sorusuna da:

"Herc-ü Merc (kargaşalık) yüzünden bu böyle ola­caktır, O durumda öldürülen de ölen de cehennemlik­tir."[209] diye cevap vermiştir.

Bir önceki hadiste sözü geçen gurupların üçüncüsü de is­lam ümmetine karşı çıkanlardır. Bunlar amaçlan mal yağ­macılığı olan yol kesiciler ile benzerleri olabilecekleri gibi mevki ve iktidar hırsına kapılan kimseler de olabilirler. Asker-sivil ayrımı yapmaksızın kendi egemenliğinde ol­mayan bir şehrin halkını tümü ile öldüren zorbalar ile, sün­netten ayrılıp başkaldırarak ayrımsız bir şekilde kıble ehli­nin kanlarını mubah görenler gibi. Ali'nin savaştığı Haru-riler[210]bu gurubun bir Örneğidirler.

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadisler­de anlattığı ölümleri ve vuruşmaları kınama ve yasaklama hedefi ilan ederek "cahiliye ölümleri" ve "cahiliye vurulma­ları" olarak isimlendiriyor. Aksi halde bunları yasaklamaz -dı. Bundan anlıyoruz ki, cahiliye dönemi ile irtibatlı olan ölüm, vurulma ve diğer faaliyetler kınanmış ve yasaklanmış faaliyetlerdir. Bu da cahiliye dönemi ile ilgi olan tüm dav­ranış ve adetlerin kınanmasını gerektirir ki, bizim vurgula­mak istediğimiz de budur.

Yine Buharı ile Müslim'in Marur b. Suveyd'e[211] dayan­dırarak anlattığı şu olay da bu kabildendir. Marur diyor ki:

Bir defasında sahabilerden Ebu Zerr'in üzerinde yeni bir takım elbise gördüm, kölesi üzerinde de aynı elbiseden bir takım vardı. Sebebini kendisine sorduğumda bana Pey­gamberimizin zamanında bir adamın anasına dil uzattığını anlattı. Adam Peygamberimize varıp bu olayı anlatınca Ra-sulullah:

"Ebu Zerr'in "Sen şahsında cahiliye döneminden ka­lıntılar bulunan bir adamsın" diye azarladı.

Başka bir rivayete göre Peygamberimiz sözlerine de­vam ederek Ebu Zerr'e şöyle buyurdu:

"Köleleriniz sizin kardeşlerinizdirler. Allah onları si­zin ellerinizin altına verdi. Kardeşini elinin altında bulun­duranlarınız onlara yedikleri yemekten yedvrsinler, giy­dikleri elbiseden giydirsinler ve kendilerine güçlerinin üze­rinde işler vermeyiniz. Eğer onların güçlerinin yetmeyece­ği işler verirseniz kendilerine yardım ediniz."[212]

Görüldüğü gibi, Peygamberimiz bu hadiste cahiliye ha­yatı ile ilgili adetlerin kınanmış olduğunu bildiriyor. Çün­kü Rasulullah'm "Sen de cahiliye döneminden kalıntılar var" şeklindeki ifadesi sözkonusu huyu kınamak, kötüle­mektir. Çünkü eğer cahiîiye niteliği içerdiği unsurları kınan­masını gerektirmesiydi, kullanılış maksadı gerçekleştirme­miş olurdu.

Bu arada bu hadiste neseblere dil uzatmanın bir cahiliye huyu olduğu belirtiliyor. Yine bu hadisten anladığımıza göre ilminin genişliği, fazileti ve dindarlığı ile tanınan bir kimsede "cahiliyet" "yahudilik" ve "hristiyanlık" diye ad­landırılan özellikler sisteminin bazı unsurları bulunabilir ve bu yüzden adamın kafir veya fasık olması gerekmez.

Yine Müslim'in, İbn-i Abbas'a dayandırarak kaydettiği­ne göre Peygamberimiz aynı gerçeği vurgulayan başka bir hadisinde şöyle buyuruyor:

"Allah'ın sevmediği insanlar şu üç kimseler:

1) Harem-i şerife mahsus yasakları çiğneyen kimse,

2) İslamda cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimse,

3)  Haksız yere bir insanın kanını dökmek isteyen kimse."[213]

Peygamber Efendimiz, insanlar arasında Allah'ın en sevmediği kimselerin sözkonusu üç kimse olduğunu haber

veriyor.

Bunu şöyle açıklayabiliriz. Çünkü fesad ya dinle ilgili ve­ya dünya ile ilgili olur. Dünya ile ilgili en büyük fesad hak­sız yere insan öldürmektir. Bu yüzden adam öldürmek, en büyük dini fesad ve yıkım olan kafirlikten sonraki ikinci en büyük günah sayılmıştır.

Dinle ilgili fesad ve yıkıma gelince bu iki kısma ayrılır. Bir kısmı davranışın (amelin) kendisi ile ve öbür kısmı da davranışın işlendiği yerle ilgilidir. Davanışın kendisi ile ilgili olanı cahiliye gelenekleri peşinde koşmak, onları hort­latmaya çalışmaktır. Davranışın yeri ile ilgili olan kısma ge­lince Harem-i Şerifin (Kabe'nin) saygınlığını çiğnemektir. Çünkü en önemli, en seçkin amel işleme yeri Harem-i Şe­riftir. Davranışın (amelin) işlendiği yerin saygınlığını çiğ­nemek davranışın zamanla ilgili yasaklamaları tanımamak­tan daha önemlidir. Bu yüzden Harem sınırlan içinde bazı hayvanları avlamak ve bazı bitkileri yolmak haram kılındı. Oysa aynı davranışları haram aylarda işlemek yasaklan­mıştır. Yine bu yüzdendir ki, sahih kaynakların ispatladığı gibi savaşma Harem sınırları içinde her zaman haram oldu­ğu halde, haram aylarda böyle değildir. Allahü alem bu yüzden Peygamberimiz Harem-i Şerifin saygınlığını çiğne­meyi cahiliye geleneklerini hortlatmaya çalışmakla birlik­te saymıştır.

Sözün kısası, bu üç kimse İslam'da cahiliye gelenekle­rini hortlatmak isteyen kimselerdir. İslam'da her hangi bir cahiliye adetini uygulamak isteyen herkes bu hadisin kap­samına girer.

Cahiliye geleneği (yolu, sünneti) o dönemin insanlarının uyguladıkları adetlerin bütünüdür. Yani sürekli şekilde gi­dilen yoldur. Bu yol çeşitli halk kesimlerini kapsamına alır ve ibadet sayılan ve sayılmayan davranış ve tutumları tümü ile içine alır. Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sizden önce de nice gelenekler (sünnetler) gelip geç­miştir." Yeryüzünde geziniz de yalancıların akıbetleri­nin nasıl olduğunu görünüz."            (Al-i İmran: 3/137)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

"Sizden öncekiler geleneklerine (yaşama tarzlarına) noktası noktasına uyacaksınız."[214]

"Uymak" izlemek ve örnek edinmek demektir. "Onların" geleneklerinin herhangi bir unsurunu uygulayanlar cahiliye döneminin yaşama tarzına uymuş olurlar. Bu ilke cahiliye geleneklerinden olan herhangi bir adete -ister bir bayram tö­reni olsun, isterse bunun dışında bir davranış olsun- uyulma­sının haram olmasını gerektiren genel bir kuraldır.

"Cahiliye" terimi kimi zaman belirli bir tutum -ki Kur'an ve hadislerde çoğunlukla böyledir- kimi zaman da bu belir­li tutumun sahibini ifade eder. Peygamberimiz, Ebu Zerr'e:

"Sen şahsında cahiliye zihniyetinden kalıntılar bulu­nan bir adamsın" Ömer'in "Ben cahiliye döneminde bir ge­ce itikafa girmeyi (bir yere kapanmayı) adadım" Aişe'nin:

"Cahiliye döneminde dört türlü nikah vardı" ve sahabi-ierin:

"Ya Rasulallah, cahiliye ve kötülük içinde idik" şeklin­deki sözleri cahiliye teriminin bu anlamına örnektirler. Bu cümlelerde •"cahiliye" terimi "cahiliye halinde", cahiliye yolunda" ve "cahiliye adetine göre" gibi anlamlara gelir. Bu örneklerdeki cahiliye terimi, aslında sıfat olduğu halde kul­lanılan isim halini almıştır.

Terimin ikinci anlamının örnekleri "cahiliye zümresi", "cahiliye şairi" gibi deyimlerdir. Terimin bu anlamı "bilgi­sizlik" veya "bilgiye uymamak" demek olan cahillikle ilgilidir. Biraz açıklarsak, bir kimse gerçeği bilmezse o basit an­lamı ile cahildir. Fakat eğer bu kimse gerçeğin zıddını ger­çek biliyorsa o katmerli (mürekkeb) cahildir. Bir kimse gerçeği bilerek veya bilmeyerek zıddını söylerse o da cahil adını alır. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Rahman'ın (has) kulları yeryüzünde tevazu içinde yürürler ve cahiller kendilerine laf atınca "selam" der­ler."                                                       (Furkan: 25/63)

Peygamberimiz de bir hadisinde bu terimi şöyle kullanı­yor:

"Herhangi biriniz oruçlu iken çirkin söz söylemesin» kötü iş yapmasın ve cahillik etmesin"[215]

Öteyandan ünlü muallaka şairi Arar b. Gülsüm de[216] bir beytinde bu terime şöyle yer veriyor:

Hey bize karşı hiç kimse cahillik yapmasın.

Yoksa biz cahillerinkinden daha baskın cahillik yaparız.

Terimin bu anlamdaki kullanımı çoktur. Tıpkı bunun gibi gerçeğin tersine davranan kimseye de davranışın ger­çeği ters olduğunu bilse bile cahil denir. Nitekim Cenab-ı Al­lah şöyle buyuruyor:

"Tevbe, ancak cahillik sonucu "kötülük yapanlar içindir."                                                        (Nisa: 4/17)

Yine bazı sahabiler de bu anlamda "kötülük yapan her­kes cahildir."[217] demişlerdir.

Çünkü kalbde kökleşmiş gerçek bilgi kendisine ters dü­şen söz ve dayanışın meydana çıkmasına engel olur. Buna rağmen eğer bilgi ile çelişen, ona ters düşen bir söz veya dav­ranış ortaya çıkarsa, bu durum mutlaka ya kalbin o tersliğe karşı farketmediğini (ondan gafil kaldığını) ya bu tersliğe karşı direnmede zayıf kaldığını gösterir. Bu durumların her ikisi de bilginin özüne ters düştüğü, onunla çeliştiği du­rumlar bu anlamda cahillik olurlar.

Bundan amelerin mecazi anlamda değil, hakiki anlamı ile iman teriminin kapsamına girdikleri anlaşılıyor. Gerçi her­hangi bir ameli terkeden^ kimsenin kafir olduğu veya iman teriminin kapsamı dışında kaldığı söylenemez. "Akıl" ve benzeri terimler de böyledir.

Böyle olduğu için Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'da cahi-liye örneğine uygun bir hayat tarzı sürenleri "ölüler", "kör­ler", "sağırlar", "dilsizler", "sapıklar", "cahiller", "düşün­meyenler" ve "işitmeyenler" diye nitelendiriyor. Buna kar­şılık müminleri de "düşünce sahipleri", "izan sahipleri" "doğru yolda olanlar", "nur sahipleri" ve "işitenler" gibi sı­fatlarla tanıtıyor.

Bu noktayı açıkladıktan sonra hemen belirtelim ki, insan­lığın tümü Peygamberinizin (s.a.v.) gönderilişinden önce bil­gisizliğe dayalı bir cahiliyet hayatı yaşıyordu. Söyledikle­ri sözler ve yaptıkları davranışlar cahiller tarafından ortaya konmuş ve ancak cahillerin benimseyip işleyebilecekleri şeylerdi. Bu arada peygamberlerin getirdikleri ve sonra­dan bozulan, gerçeklerle bağdaşmayan yahudilik ve hristiyanlık gibi inanç ve hayat sistemleri de cahiliye teriminin kapsamına dahildirler. Bu dönem yaygın ve genel bir cahi­liye dönemi idi.

Buna karşılık Peygamberimizin gelişinden sonra cahili­ye niteliği genel olmaktan çıkarak yerel ve sınırlı bir karak­tere bürünmüştür. Yani artık şu Veya bu şehirde, şu veya bu kimsede cahiliyenm varlığından sözedilebilir. Mesela falan­ca kafir ülke ile müslüman diyarında yaşasa bile henüz müslüman olmamış filanca şahıs cahiliye dönemindedir de­nir. Buna karşılık, mutlak anlamda artık cahiliye dönemin­den söz edilemez. Çünkü bu ümmetin içinde Kıyamet günü­ne kadar hakkı destekleyen, gerçeğin taraftarı olan bir züm­re her zaman varolacaktır. Yalnız müslümanların yaşadık­ları bazı yörelerde ve bazı müslümanlarda sınırlı bir cahili­ye zihniyeti varolabilir. Peygamberimizin yukarda yer ver­diğimiz "ümmetim arasında şu dört şey cahiliye zihniyeti­nin uzantısıdır." şeklindeki hadisi ve Ebu Zerr'e "sen şah­sında cahiliye zihniyetinin tortusu bulunan birisin" şeklin­de hitap eden sözleri gibi.

Şunu da hemen belirtelim ki, Peygamberimizin yukarda-ki hadiste geçen "Müslümanlık içinde cahiliye geleneğini arayan, güden kimse" şeklindeki ifadesi genel, yaygın, sı­nırlı, yahudilik, hristiyanlık, ateşperestlik, yıldızları tapıcı-lık, putperestlik, müşriklik gibi zihniyet ve sistemlerin tü­münü, bunların kısmi veya karma yapılmış şekillerini, hat­ta bunların sonradan uydurulmuş veya daha önce yürür­lükten kalkmış biçimlerini tümü ile kapsamına alır. Gerçi "Cahiliye" terimi çoğunlukla sadece Arapların İslam'dan ön­ce hayat tarzlarını ifade etmek için kullanılıyor ama anlam aynıdır.

Nitekim Buhari ile Müslim'de yer'aldığına göre sahabiIerden İbn-i Ömer[218] (r.a.) şöyle diyor:

Müslümanlar Peygamber Efendimizle birlikte vaktiyle Semud kavminin yaşadığı yöreye vardıklarında oranın ku­yularından su çekmiş ve hamur yoğurmuşlardı. Fakat Pey­gamberimiz sahabilere çektikleri suları dökmelerini, yo-ğurduklan hamurları develere yedirmelerini ve sadece vak­tiyle yörenin develere su sağlamak için yararlanılan kuyu­dan su almalarını emretmiştir."[219]

Aynı olayın yine İbn-i Ömer'e dayandırılan değişik ka­naldan gelmiş başka bir rivayetindeki rivayet de Buhari'de yer almıştır. Şöyle deniyor:

Peygamber Efendimiz Tebük savaşında Hicr adı verilen ve bir zamanlar Semud kavminin yaşamış olduğu bölgeye girince sahabilere oranın kuyusundan içmemelerini ve bu su­yu kullanmamalarını emretti. Sahabiler:

"Ya Rasulallah, biz bu kuyunun suyu ile hamur yoğurduk, kablarımızı doludurduk" deyince Peygamberimiz onlara yoğrulan hamurları atmalarını ve su dolu kablanm dökme­lerini emretti."[220]

Bu arada sahabilerden Cabir'in aynı olayla ilgili olarak rivayet ettiği bir hadise göre Peygamberimiz şöyle buyur­muştur:

"Şu azaba çarptırılmışların diyarına ancak ağlaya ağlaya giriniz. Eğer ağlar durumda değilseniz, buraya ayak basmayınız ki, onların başın gelenler sizin başınız da gelmesin."[221]

Görülüyor ki Peygamber Efendimiz müslümanları vak­tiyle azaba çarptırılmış bir kavmin diyarına ağlar durumda olmaksızın girmemeye çağırıyor ve buna gerekçe olarak oraya ağlamaksızın ayak basacak olanların başına o kavmin başına gelenlerin gelebileceğini, böyle bir ihtimalin varol­duğunu belirtiyor. Ayrıca Müslümanların giriştikleri en zorlu savaş olduğu için İslam tarihinde "sıkıntı savaşı" di­ye geçen bu savaşta o yörenin suyu ile yoğurulmuş hamur­ların develere yedirilmesini emrediyor. Başka bir rivayete göre Peygamberimizin "Vaktiyle toplu azaba sahne olan topraklar üzerinde namaz kılmayı yasakladığı" bildiriliyor.

Nitekim Ebu Davud'un, Ebu Salih Gifari'ye[222] dayana­rak bildirdiğine göre bir defasında Ali, Babil'e vardı. Fakat orada eğlenmeyerek yoluna devam ediyordu. Bu sırda mü­ezzin yanına gelerek ikindi namazının vakitinin girdiğini söyledi. Ama Ali ancak kasaba dışına çıkınca müezzine ezan okumasını emrederek namazı kıldı. Namazın bitimin­de de böyle yapmasının sebebini:

"Sevgili Peygamberimiz bana mezarlıkta ve Babil topra­ğı üzerinde namaz kılmamamı, çünkü buranın lanete uğramış olduğunu söyledi." diye açıkladı."[223]

Ahmed b. Hanbel de Ali'nin bu sözlerini değişik ve az Ön­cekine göre daha sağlam iki kanaldan nakletmiştir. Bu yüz­den kendisi de Ali'ye uyarak böyle yerlerde namaz kılma­yı mekruh saymıştır. Şüphe yok ki, Ali'nin:

"Peygamberimiz bana Babil toprağı üzerinde namaz kıl­mamamı, çünkü buranın lanete uğramış olduğunu söyle­di." şeklindeki sözü diğer herhangi bir "lanete uğramış" yerde de namaz kılmamayı gerektirir. Daha önce gördüğü­müz Semud kavminin diyarı ile ilgili hadis ile Ali'nin bu söz­lerinin biribirleri ile bağdaştığı görülüyor. Çünkü Peygam­berimiz toplu azaba sahne olan yerlere ayak basilmaması-nı emrettiğine göre bu yasağın kapsamında öyle bir yerde na­maz kılmak veya başka birşey yapmak gibi eylemler haydi haydi girer. Ayrıca bu sözler Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Mes-cid-i Dırar" ile ilgili şu ayeti ile uyum halindedir:

"Orada asla namaza durma... Yapısı Allah korkusu ve rızası üzerine kurulan bina mı, yoksa bir yarın kena­rına kurulup o yarla birlikte cehennem ateşine yuvarla-nanhina mı daha hayırlıdır? Allah zalimler güruhuna hi­dayet vermez."                                  (Tevbe: 9/108-109)

Çünkü söz konusu yer azaba sahne olmuş yererden biri idî ve rivayete göre üzerinde yapılan bu mescid yıkılınca yıkıntılarından havaya duman yükselmişti.[224] Bu noktaya baş­ka bir açıdan bakarsak, nasıl ki üç seçkin mescid[225] (Beytul-lah, Beytülmukaddes ve Mescid-i Nebevi ile Küba[226] mes­cidinde namaz kılmak teşvik edilmişse de, vaktiyle azaba sahne olmuş yerlerde namaz kılmak da yasaklanmıştır.

Bu arada azaba sahne olmamış olan küfür ve günah yer­leri eğer iman ve ibadet yerlerine dönüştürülürse, bu hare­ket iyi ve övülmeye değerdir. Nitekim Peygamber Efendi­miz (s.a.v.) Taiflilere[227] kralların saraylarını ve Yemame halkına çevrelerindeki bir manastın mescid yapmalarını emret­mişti.[228] Bunlardan başka Peygamberimiz Medine'deki mes­cidi de müşrik mezarlığı idi. Burası mezarlar sökülerek mescid yapılmıştır.[229]

Şimdi düşünelim. îslam şeriatı kafirlerle azaba uğradık­ları yerlerde ortak olunmasını yasakladığına göre, söz konu­su azaba çarpılmalarına yolaçan davranış ve tutumlarda onlarla ortak olmaya nasıl göz yumabilir? . Şöyle diyen belki çıkabilir: Onların söz konusu herhan­gi bir hareketi onlara benzemekten soyutlanacak olursa as­lında haram ve yasak değildir. Bizim de o hareketi yaparken onlara benzeme niyetimiz yoktur. Cevabımız şudur: Azaba sahne olan bir yere ayak basmak orada azaba çarpılanların izlerinin bulunduğu gerçeğinden soyutlanacak olursa as­lında günah değildir. Biz de oraya girerken onlara benzeme amacı gütmüyoruz.

Oysa, onlara davranışlarında ortak olmak belirli bir ye­re girmekten daha güçlü bir azab gerektirici gerekçedir. Çünkü onların kendilerinden önceki müslümanlarla ortak ol­mayan bütün davranışları ya doğrudan doğruya kafirlik se­bebidir ya günahtır ya kafirlik ve masiyet sembolüdür ya kafirlik ve masiyete sürükleyicidir veya günaha sürükleye­ceğinden endişe edilecek bir harekettir. Hiç kimsenin bu yar­gıya karşı çıkacağını sanmıyorum. Eğer bu yargıya karşı çı­kan olsa bile böyle bir kimse bu tip davranışlarda müslüman olmayanlara karşı olmanın daha güçlü bir şekilde kafirlik ve günaha karşı çıkmak olacağını inkar edemez. Ayrıca bu amacın yerlere nazaran davranışlarında daha öncelikle ger­çekleşeceğini de reddedemez,

Baksana, peygamberlerin, sıddıklarm, şehidlerin ve sa-lih kulların davranışlarım örnek edinmek onların evlerini ör­nek edinmekten ve bıraktıkları izleri görmekten daha yarar­lı ve önceliklidir (evladır). Zaten bu konuda Ebu Davud'da yer alan açık delaletli bir hadis vardır. İbn-i Ömer'den riva­yet edildiğine göre Peygamberimiz:

"Kim bir kavme özenirse, benzerse o onlardandır."[230] buyuruyor.

Bu hadisin rivayet zinciri sağlamdır. Çünkü bu zincirin halkaları olan Ebu Şeybe[231] Ebu Nadr[232]ve Hassan b. Atıyye[233] Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde yer verdiği çok ün­lü ve güvenilir hadis nakilcileridirler. Hatta bu kimseler rivayetlerine Buhari ile Müslim'de yer verildiğini söyleme­ye lüzum bırakmayacak derecede büyük hadis ravileridir. Yi­ne bu hadisin rivayet zincirinin bir halkası olan Abdurrah-man b. Sabit b. Sevban[234]ele alırsak Yahya b. Main[235], Ebu Zar'a[236]ve Ahmed b. Abdurrahman b. İbrahim:[237] "O güve­nilir bir riyayetçidir." demekte ve Ebu Hatem[238] de "O is­tikamet sahibi bir hadis adamıdır." şeklinde görüş belirtmek­tedir. Yine bu hadisin bir diğer rivayet halkası olan Ebu Mu-nib Cerşi'ye gelince Ahmed b. Hanbel Aceli onun "güveni­lir" olduğunu bildirmektedir.

Ben onun hakkında kötü söyleyen hiç kimse bilmiyorum. Ayrıca Hassan b. Atıyye ondan hadis Öğrenip nakletmiştir. Bu arada İmam Ahmed b. Hanbel ve başka alimler bu hadi­si delil olarak göstermişlerdir.

Bu hadisin en toleranslı yorumu müslüman olmayanla­ra Özenmenin yasak oluşunu gerektirdiği şeklindedir. Oysa zahiri ve kabaca anlamı bu özenmenin kafirlik olacağı yo­lundadır. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c):

"Kim onları (yahudi ve hrisiyanları) dost edinirse on­lardan olur." ayetindeki buyruğu gibi.       (Maide: 5/51)

Abdullah b. Amr'ın şu sözü de bu hadisin ana fikrini pe­kiştirir. O diyor ki; "Kim müşriklerin semtinde ev yaparsf. (oturursa), onların Nevruz ve Mihrican bayramlarını be­nimseyip kuîlarsa ve Ölünceye kadar onlara özenir, onları taklit ederse Kıyamet günü onlarla birlikte haşrolur.[239]

 

Yabancı Modalara Özenmek

 

Bu sözler mutlak benzemeye ve kesin özenmeye yorula­bilir. Çünkü böyle bir şey kafirliği gerektirir. Yahud özene­nin yabancılara benzediği kadar onlardan olduğu ileri sürü­lebilir. Bu durumda özenti konusu şey kafirlik, günah veya küfür ve günah sembolü olduğu takdirde özenmenin hükmü öyle olur. Durum ne olursa olsun bu ilke müslüman olma­yanlara özenmenin özenme olması gerekçesi ile haram ol­masını gerektirir.

Öteyandan benzeme ve Özenme terimi hem bir işi ona başkaları yapıyor diye yapmayı kapsamına alır -ki böylesi çok az görülür- ve hem de başkalarından iktibas edilmiş bir işi şahsi bir amaç gözeterek yapmayı ifade eder. Bunun ya­nında herhangi bir kimsenin bir işi yaparken tesadüf sonucu başkası ile aynı eylemde buluşması ve bu eylem ortakla­rından hiç birinin diğerine bakarak söz konusu işi yapmamış olması durumunda benzeme ve özenmenin söz konusu olma­sı tartışmalı bir noktadır. Yalnız özentiye açık kapı bırakıl­maması ve yabancılara karşı çıkmanın yararlılığı gerekçe­si ile böylesine tesadüfü benzeşmelerden de kaçınmamız is­tenmiştir. Tıpkı sakalı boyatıp uzatmanın ve bıyıkları kes­menin emredilmesi gibi. Ayrıca Peygamberimiz'in:

"İhtiyarlık görüntüsünü değiştiriniz, yahudilere ben-zemeyiniz" şeklindeki direktifi, hiçbir kasdımız ve eylemi­miz olmaksızın, sırf yaratılıştan taşıdığımız bazı görüntüle­ri değiştirmemekle bile yabancılara benzeyebileceğimizi ispatlamaktadır. Bu da tesadüfen meydana gelen davranış be­raberliğinden daha anlamlıdır.

Bu kategoriden olarak Abdullah b. Ömer, Peygamber Efendimizin "Acemlere (Perslere) benzemeyi yasaklaya­rak- kim bir kavme benzerse, özenirse onlardan olur-" buyurduğunu bildirmiştir. Epeyce sayıda alim bu hadise dayanarak müslüman olmayanların modalarına uymanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Mesela Muhammed b. Harb'in[240] anlattığına göre Ahmed b. Hanbel'e Hind işi nalınlar giymenin doğru oîup olmadı­ğı sorulunca imam, hem erkeklerin hem kadınların bunları giymelerinin mekruh olduğunu belirttikten sonra "Fakat eğer helada veya abdest alırken giyerlerse bunun mahzuru yoktur" dedi. Arkasından göğüslük takmayı mekruh saydı­ğını belirterek şunları söyledi:

"Bu bir acem modasıdır. Said b. Amir'e onun hakkında ne düşündüğünü sordular, o bu soruya -Peygamberimizin sünnetini Bakhan'ın (o günün Hind meliki) adetlerinde ter­cih ederim- diyerek karşılık verdi."

Öteyandan İmam Hanbeli Mucuzİ'nin yine Hind işi na­lınlarla ilgili sorusunu şöyle cevaplandırıyor: "Önce şunu söyleyeyim ki, ben bu nalınları kullanmam. Fakat çamurlu yerlerde ve helada kullanılabilirler. Fakat süslü olmak ama­cı ile giyilmeleri doğru değildir." Buna rağmen bir gün he­lanın kapısında bir çift hind nalını görünce "Kralların torun­larına benzemeye başladık"[241]diye yakındı.

Harb-i Kirmani[242] de bu konuda diyor ki; "Bir gün Ah-med b. Hanbel'e -şu kalın nalınlar hakkında görüşün nedir?-diye sordum. Bana -Bu hind nalınları abdest almak için ve helada kullanılırsa veya başka bir zaruri durumda giyilirse, bunun mahzuru yoktur- dedi. Ahşab nalınlarla ilgili bir so­ruya zaruri durumlarda oların da mahzuru yok- diye karşı­lık verdi. Bu arada Kirman işi nalınlar hakkında görüşü so­rulan îbn-i Mübarek[243] bunları giymeyi hoş karşılamayarak şunlar varken onları giymeye ne lüzum var?- şeklinde ko­nuştu."

Ahmed b. İbrahim[244] de bu konuda diyor ki:

"Bir defasında Said b. Amir'e Sebtiyye nalınlarının gi­yilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana şöyle de­di:

"Peygamberimizin süsünü (modasını) Hind kralı Bak-han'ın modasına tercih ederiz. Eğer bu nalınlar Medine mescidine götürülürse, onları Medine şehrinin dışına çıka­rırlar."

Bu sözlerin sahibi olan Said b. Amir. Basra'nın bilgili ve dindar imamıdır ve Ahmed b. Hanbel'in hocalarından biri­dir.

Yahya b, Said, onun hakkında "O kırk yıldan beri Bas­ra'nın şeyhi (en büyük alimi)dir" derken Ebu Mesud b. Fu-rat[245] da onunla ilgili görüşünü "Basra'da Said b. Amir gi­bisini hiç görmedim" diye belirtmektedir.

Diğer taraftan Meymuni diyor ki:

"Ebu Abdullah'ın (îmam-ı Hanbeli'nin) baş sargısını çenesinin altında dolayarak bağladığını gördüm. Baş sargısini başka türlü bağlamaktan hoşlanmaz ve "Araplar baş sar­gılarını çene altlarından dolayıp bağlarlar" derdi. Nitekim Hasan b. Muhammed'in bildirdiğine göre baş sargısının burun altından dolanarak bağlanmasından hiç hoşlanmaz ve bunun gerekçesini de "Bu şekilde yahudiler, hristiyanlar ve ateşperestler (mecusiler) sargı bağlar"[246] diye açıklardı. Yi­ne bu gerekçe ile o zamanına matem alameti olarak sayılan siyah ve benzeri renkli elbiselerini hoş karşılamadığı gibi başka bazı alimlerle birlikte namazda gözleri yummayı da doğru görmeyerek "Bu yahudilerin adetidir."[247] derdi.[248]

 

Sade Yaşamak Tavsiye Edilmiştir.

 

Şimdi Bilal b. Ebu Hadrad[249] tarafından rivayet edilen şu hadisi okuyalım. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

"Sade yaşayınız, giyimde ve yemekte sadeliği tercih ediniz. Yaya ve yalınayak yürüyünüz."[250]

Bu hadis halife Hz. Ömer'den işitilmiş, hatta onun bir ya­zısı ile o günün müslümanlarına tebliğ edilmiştir. İnşaaHah ilerde hulefa-i raşidin döneminden bahsederken bu meseleyi ele alacağız. Öte yandan Tirmizi'nin, Amr b. Şuayb'a, onun da babasına babasının da dedesine dayanarak anlattı­ğına göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Kim bizim dışımızdakilere benzerse, özenirse bizden değildir. Sakın Yahudileri ve hristiyanlara benzemeyi-niz, özenmeyiniz. Yahudiler parmakları ile işaret ederek hristiyanlarda avuç içleri ile işaret ederek selamlaşir-lar."[251]

Gerçi bu hadis zayıftır, ama daha önce gördüğümüz ve sağlam olan "Kim bir kavme benzer, özenirse onlardan olur" şeklindeki hadisle aynı anlamdadır. Bu yüzden Ahmed b. Hanbel'e ve daha bir kaç alime göre bu hadise dayanıla-bilir.

Öteyandan Ebu Davud'un rivayet ettiğine göre bir gün Peygamberimizle sahabilerdan Rukane[252] ile güreş tutmuş veRasulullah, Rukane'yi yenmişti. İşte bu Rukane'nin bil­dirdiğine göre Peygamberimiz:

"Bizimle müşrikler arasındaki fark, feslerimiz, sarık sarmamızdir."[253] buyurmuştur.

Bu hadisten açıkça anlaşılıyor ki, müslüman ile müşrikin kılık yönünen biribirinden farklı olması şeriat koruyucunun (Rasulullah'ın) istediği bir şeydir. Bu hadisin üslubu:

"Helal ile haram arasındaki ayırım çizgisi def çalmak ve şarkı söylemektir."[254] hadisinin üslubuna benziyor. Bu­rada Peygamberimizin görünüş bakımından, farklı olmayı istediği açıktır. Çünkü sarık olmasa da inanç ve amel yönün­den farklılık meydana gelir. Eğer maksad görünüş bakı­mından farklı olmayı sağlamak olmasaydı, bunun hiçbir yararı olmazdı.

Yerine gelmişken şunu da belirtelim ki, kadınlarla erkek­lerin yapısal olarak olduğu gibi görünüş bakımından da birbirlerinden farklı olmaları istendiği için Peygamerimiz hem erkeklere hem de kadınlara özenen erkekleri lanetlemiş ve kadınsı davranışlı erkekleri karşı cinse benzemeye çalış­tıklarından Ötürü kınamıştır.[255]

Bu davranışı yasaklayan hadisler diğer sahih kitaplarının hemen hepsinde var. Her biri değişik bablar altında nakle­diyorlar.

Müslüman olmayanlara benzememek için gösterilen ti­tizliği şu olaydan kolayca anlayabiliriz. Sahabilerden Abdul­lah b. Abbas'ın belirttiğine göre Aşure günü (Muharrem ayı­nın onuncu günü) oruç tutan ve sahabilere de o gün oruç tut­malarını emreden Peygamberimiz'e sahabiler:

"Ya Rasulallah, bu gün yahudüer ile hristiyanların kut­sal saydıkları birgündür" denince Rasulullah kendilerine:

"O halde inşaallah gelecek yıl Muharremin onuncu günü ile birlikte dokuzuncu günü de oruç tutarız" buyur­du. Fakat Abdullah b. Abbas'ın, Müslim'de yer alan bu ifadesine göre:

"Peygamberimiz bir sonraki yılın aynı günlerine yetişe-meden vefat etmiştir."

Nitekim Ahmed b. Hanbel'in, bizzat îbn-i Abbas'dan ri­vayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz bu konu ile ilgi­li başka bir hadisinde:

"Aşure günü oruç tutunuz. Fakat bu konuda yahudi-ler gibi olmamak için Aşure'den bir gün önce bir gün sonra da oruç tutunuz."[256] buyurmuştur.

Şimdi düşünelim. Söz konusu olan faziletli Aşure günü­dür. Bu günün orucu, geride bırakılan yılın tüm günahları­nı siliyor. Peygamberimiz bu gün oruç tutmuş, sahabilere de bu günün orucunu emretmiş, hatta bu konuda teşvik edici sözler söylemiştir. Fakat vefatından az önce kendisine bu gü­nün yahudiler ve hristiyanJar arasında kutsal sayıldığı bil­dirilince hemen müslümanlara, yahudi, ve hristiyanlardan bu konuda farklı olabilmek için bir gün daha fazla oruç tutma­larını emretmiş ve kendisi de gelecek yıl öyle yapmayı ka­rarlaştırmıştır. Nitekim aralarında Ahmed b. HanbeJ'in de bulunduğu epeyce sayıda alim Muharrem ayının dokuzun­cu ve onuncu (aşure) günleri oruç tutmayı buna dayanarak müstehap saymışlar ve sahabiler de Aşure'ye bir gün daha ekleyerek oruç tutmayı Peygamberimizin belirttiği başkala­rına benzememe gerekçesine bağlamışlardır:

Örnek verecek olursak Buhari'ninSaid b. Mansur'a da­yanarak belirttiğine göre sahabilerden İba-i Abbas "Muharremin dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutunuz, yahudile-re ters düşünüz" demiştir. Ayrıca Buharı ile Müslim'in, Ömer'e dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Biz ümmi (okuma-yazmasız) bir ümmetiz, ayları şöy­le şöyle yani birini yirmi dokuz ve öbürünü otuz gün ola-rak-yazip hesap edemeyiz."[257]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz diğer ümmetlerin yaptık­ları gibi bu ümmetin ibadet vakitleri ile bayramlarını yaza­rak ve hesap ederek belirlememelerini ve ümmetin özellik­lerinden biri sayarak bu işi ayı görme usulüne havale etmiş­tir. Nitekim başka bir hadiste Ramazan orucu ile ilgili ola­rak "Ayı görünce oruç tutunuz ve (bir sonraki) ayı görün­ce oruca son veriniz."[258] bir başka bir rivayete göre de: "Bir hilalden öbür hilale kadar oruç tutunuz"[259] buyuruyor.

Peygamberimizin bu hadisi son dönemin icma-i ümme­te ters düşen bir kaç alimi dışındaki tüm İslam alimlerinin görüş birliği halinde benimsedikleri bir prensibi isbatlıyor. Bu prensip de şudur: Oruç, bayram ve hacc vakitleri ayı gör­meye dayanarak belirlenir yoksa Bizanslılaran, acemlerin, eski Mısırlıların, hindlilerin , yahudilerin ve hnstiyanların yapmış oldukları gibi yazıp hesap ederek tesbit edilmez. Za­ten önemli sayıda alimin belirttiğine göre bizden önceki kitab ehline de oruç ve ibadet vakitlerinin belirlenmesinde ayı görmeye dayanmaları emredilmişti. Onlara göre bunun delili Kur'an-ı Kerim'deki şu ayettir. Cenab-ı Allah (c.c.) oruç hakkında şöyle buyuruyor:

"Ey müminler, sizden öncekilere olduğu gibi size de oruç yazıldı."                                         (Bakara: 2/183)

Fakat kitab ehli bu metodu değiştirdi. Bu yüzden Peygam­berimiz Ramazanı bir veya iki gün önceden oruç tutarak kar­şılamayı yasaklamıştır.[260] Fıkıh bilginleri bu yasağın gerek­çesi olarak hrisuyanların yaptığı gibi farz olan oruca fazla­dan ekleme yapılması tehlikesini belirtmişlerdir. Bilindiği gibi hristiyanlar kendilerine farz kılınan orucun gün sayısı­na ilave yaparak onu kışla yaz mevsimi araşma koymuşlar ve ayrıca bunu zamanı belirlemeyi hesaplama metoduna bağlamışlardır.

Peygamberimizin bu hadisi yabancıların bayramlarını benimsemenin yasakliğınm delili olarak gösterilebilir. Çün­kü onların bayramları yazı ve hesaplama yolu ile belirlenir. Fakat hadis genel ifadelidir. Yahud şöyle denebilir: Al­lah'ın ve Rasulullah'ın koyduğu bayramlarda hesaplama metoduna başvurmamız yasaklandığına göre doğrudan doğ­ruya yabancılara mahsus olan bayram ve törenlerde bu me­todu kullanmak öncelikle ve haydi haydi yasak olacaktır. Çünkü bu metodun benimsenmesi, bu ümmi (okuma-yazma-sız) ümmetin diğer ümmetlere benzemesine yolaçar.

. Sözün kısası, bu hadis bu ümmetin, kendisini diğer üm­metlerden ayıracak niteliklerinin olmasını gerektirir. Bu ayırıcı özellikleri koruyabilmenin en kestirme yolu da diğer ümmetlere benzemekten kaçınmaktır.

Öteyandan Buharı ile Müslim'in Humeyd b. Abdurrah-man'a[261] dayanarak bildirdiğine göre Muaviye bir hacc mev­siminde Medine mescidinin minberine çıktı ve münafıkla­rından birinin elinde bulunan bir tutam kadın saçını eline ala­rak:

"Ey Medine'liler, nerede alimleriniz? Ben Peygamberi­mizin böyle bir şeyi yasakladığını ve bu konuda -İsrailoğul-lan, kadınları böyle bir adet edinince helak oldular- dediği­ni işitmiştim"[262] diye konuştu. Buhari'nin Said b. Mtisey-yeb'e dayanarak bildirdiğine göre de bir gün bu konuda "Çirkin bir süslenme modası edindiniz Peygamberiniz zur, yani takma saç kullanmayı yasaklamıştı" dedikten sonra oradakilerden biri ucuna bir tutam saç bulunan bir değnek getirdi. Muaviye ucunda bir tutam saç bulunan bu değneği göstererek "İşte zur budur"[263] dedi.

Tefsirci Katade'nin açıkladığına göre "Zur, kadınların saçlarını gür göstermek için kullandıkları kesik saç küme­leridir." Yine Buhari'de yer aldığına göre İbn-i Müseyyeb bu konuda şöyle diyor; "Bir defasında Muaviye Medine'ye gelerek bize hitap etti. Bu konuşması sırasırîda bir tutam saç çıkarıp göstererek -Bunu yahudilerden başka hiç kimsenin yaptığını görmedim. Peygamberimiz bunu görünce ona zur adını vermişti" dedi.

Görülüğü gibi Peygamberimiz takma saç modasını görün­ce ümmetini böyle bir modayı benimsememeye çağırarak:

"Israiloğulları, kadınları böyle bir modayı benimse­yince helak oldular" buyuruyor. Yine bu yüzden Muaviye de bu konuda "Bunu yahudilerden başka hiç kimsenin uy­guladığını görmedim" diyor.

Çünkü yahudiler arasında yaygın olup da, müslümanlar tarafından benimsenmeyen modalar ya onların azaba çarpıl­malarına yolaçan, veya böyle olması muhtemel olan ve an-laşılmedığı takdirde azaba çarpılmalarının gerekçelerinden kesinlikle uzak kalmabilen adetlerdir. Özellike söz konusu âdetin azaba çarpılan davranışlardan olup olmadığı ayırde-dilmeyince bu ihtiyatlı tutum daha büyük önem kazanır. Sebebine gelince bu durumda kaçınılması gereken davranış­ları ile diğerleri birbirine karış tınlabilir. O halde onların bü­tün adetlerinden uzak durmak gerekir. Tıpkı onların verdik­leri haberlerin doğrusu ile yalanı biribirine karışık olduğu için verdikleri hiç bir habere kulak aşılmaması gerektiği gi­bi.

Diğer yandan Ebu Davud'da yer aldığına göre Abdullah b. Ömer diyor ki;

"Peygamberimiz -veya Ömer - şöyle buyuruyor:

"İçinizden birinizin (biri belden aşağısı ve öbürü belden yukarısı için olmak üzere) iki parça elbisesi varsa bu iki parçayı giyerek namaz kılsın. Eğer bir tek parça elbisesi varsa bununla belinden aşağısını örtsün, onu yahudi-ler gibi belden yukarısına sarmasın."[264]

Peygamberimiz yine bu konuda sahabilerden Cabir'in bil­dirdiğine göre:

"Eğer dar bir tek parça elbise varsa bununla belden yukarısının değil, belden aşağısının örtülmesini" emret­miştir.[265] Fıkıh alimlerinin ortak görüşü de budur. Fakat Ahmed b. Hanbel'den bu meselede iki görüş nakledilmiştir.

Burada bizim üzerinde durduğumuz asıl nokta Peygam­berimizin tek parçalık elbisenin varlığı halinde "Bununla ya-hudiler gibi belden yukarısının örtülmeme sini" belirtmesi­dir. Çünkü yasağın yahudilerle irtibatlandırılmış olması, yu­kardan beri ısrarla vurguladığımız gibi, yasaklamada bu faktörün etkili olduğunu gösteriyor. Şimdi de bu kitabın baş taraflarında yer vermemiz gerektiği halde ancak şimdi ele aldığımız şu ayeti okuyalım:

"Müminlerin kalblerinin Allah'ın zikri ve haktan in­en gerçekle korkup yumuşamasının zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitab verilip de sonra üze­rinden uzun zaman geçerek kalben katılaşan kimseler gi­bi olmasınlar. Onların çoğufasiktirlar." (Hadid: 57/16)

Cenab-ı Allah'ın (c.c.) buradaki "Onlar daha önce ken­dilerine kitab verilenler gibi olamasinlar" buyruğu özel­likle "onlara" kalblerinin katılaşması bakımından benzeme­yi yasaklamakla birlikte genel olarak mutlak anlamda benzememeyi gerektirir. Çünkü kalb katılığı günahların sonu­cudur. Cenab-ı Allah, Kur* an'm bir çok yerinde yahudile-ri bu özellikleri ile niteliyor. Bu ayetlerden biri şudur:

"Onun için, ineğin bir parçası ile öldürülene vurunuz, demiştik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir, size ayetlerini gösterir ki, ola ki düşünürsünüz."

Bütün bunları gördükten sonra kalbleriniz taş gibi ve belki daha da katılaşti. Çünkü bazı taşlar vardır ki, on­lardan nehirler çıkar, bazıları da vardır ki, yarılıp içle­rinden sular kaynar, öyle taşlar vardır ki, Allah korku­su ile dağlardan yuvarlanıp düşerler. Allah yaptıkları­nızı bilmez değildir."                          (Bakara: 2/73-74)

Yahudilerin bu niteliklerini belirten bir başka ayet de şöy­ledir:

"Allah İsrailoğullarından söz almıştı ve kendi arala­rından on iki gözcü belirledik. Allah onlara demişti ki; "Eğer namaz kılar, zekat verir, size gönderdiğim pey­gamberime inanır, kendilerini destekler ve Allah'a gü­zel borç verirseniz (Allah için yoksullara yardım eder ve­ya Allah için sıkıntıda olanlara faizsiz ödünç para verirse­niz) sizinle beraber olur, kesinlikle günahlarınızı siler ve sizleri altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bun­dan sonra aranızdan kim gerçeği inkar ederse doğru yoldan sapıtmış olur.

Fakat vermiş oldukları sözü bozdukları, tutmadıkla­rı için onları lanetledik ve kalblerini katilaştirdı. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar, uyarıldıkları konu­lardan payalmayı unuttular. Onlardan sürekli olarak hi-yanet görürsün. Böyle olmayanları çok azdır. Onları affet, kusurlarına bakma. Çünkü, Allah iyilik edenleri se­ver." [266]                                                    (Maide: 5/13-14)

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

 BOZULMANIN BAŞLANGICI

 

Bu ümmetin içinden bazıları, hatta alim ve dindar olarak bilinen bazı kimseler, yahudilerin niteliklerinden bazı pay­lar almışlardır. Basiret sahibi olanlar bu gerçeği görebilir­ler. Allah'ın Rasulullah'ın hoşlanmadığı bütün niteliklere bu­laşmaktan yine Allah'a sığnınz. Bu böyle olduğu için ilk dö­nem müslümanları sürekli çevrelerindekileri bu tehlike ko­nusunda uy arıyorlardı. Nitekim Buhari'nin, Ebu Esved'e[267] dayanarak belirttiğine göre Ebu Musa, ÎSasra'İı Kur'an oku­yucularına elçi olarak gönderilmişti. Basra'ya varınca üçyüz Kur'an okuyucusu gelip Kur'an okudu. Ebu Musa bir ara on­lara şunları söyledi:

"Sizler Basra'nın seçkinleri ve Kur'an okuyucularısı­nız. Kur'an'i sık sık okuyunuz, uzun süre ara verip, kalble-rinizin katılaşmasına meydan vermeyiniz. Tıpkı sizden ön­cekilerin kalblerinin karardığı gibi. Bizler vaktiyle uzunluk ve şiddet bakımından Beraet suresine benzettiğimiz bir su­re okuduk, fakat şimdi onu. unuttum. Yalnız onun şu kada­rı aklımda kaldı. -İnsanoğlunun iki vadi dolusu altım olsa üçüncüsünü ister, onun karnım ancak toprak doldurur. Ay­rıca aramızda Sebaha surelerinden birine benzettiğimiz baş­ka bir sure de okuyorduk. Onu da unuttum, fakat şu kadarı aklımda kaldı:

"Ey müminler, yapmadığınız şeyi niye söyler siniz? Bu sözünüz belge olarak boynunuza yazılır da sonra Kıya­met günü ondan sorguya çekilirsiniz."[268]

Görüldüğü gibi sahabilerden Ebu Musa, Basra'lı Kur'an okuyucularım uzun süre Kur'an okumaya ara verip, kalble-rinin katılışması tehlikesi karşısında uyarmaktadır.

Bilindiği gibi "Allah'a verilen sözü bozma, tutmama" kavramı, Allah'ın emir ve yasaklarım çiğneme, Allah'ın kitabındaki kelimelerin yerlerini değiştirme, bu kitabın söz­lerini başkalaştırıp yanlış şekilde yorumlama eylemlerini tü­mü ile içerir. İşte bu konuda ünlü tefsir bilgini Hafız İbn-i Kesir'in, sahabilerden İbn-i Mesud'a dayanarak Hadid su­resinin tefsiri sırasında naklettiği şu belgeyi sunuyorum. İb-ni Kesir diyor ki:

A'meş'in anlattığına göre Ebu Amile Ferazi[269] dedi ki;

"Abdullah îbn-i Mesud: bir defasında bize öyle bir ko­nuşma yaptı ki, Kur'an ve Peygamberimizin sözlerinden başka bu kadar önemli bir konuşma o güne kadar hiç dinle­memiştim, îbn-i Mesud şöyle dedi:

"İsrailoğulları, uzunca bir süre Allah'ın kitabından uzaklaşınca kalbleri katılaştı, arkasından kendi kendi­lerine gönüllerinin arzu ettiği ve nefislerinin hoşuna gi­den bir kitab uydurdular. Çünkü, Allah'ın indirdiği gerçekler bir çok arzularına engel oluyordu. Bu yüz­den Allah'ın kitabını bilmezlikten gelerek onu arkaları­na attılar.

Bu işin öncüleri aralarında Önce şöyle dediler: "Bu ye­ni kitabı israiloğultarına sununuz, eğer çağrılarınıza uyarlarsa onları serbest bırakınız, yok eğer size karşı çı­karlarsa onları öldürünüz." Fakat daha sonra arala­rında şöyle söz bağladılar: "Hayır, öyle olmaz. Böyle yapacağımıza falanca tanınmış alime haber salarak bu yeni kitabı ona sununuz. Eğer o alim bu kitabı benimser­se, artık hiç kimse size karşı çıkmaz. Fakat eğer o adam size karşı çıkarsa kendisini hemen öldürünüz ki, ondan sonra artık hiç kimse size karşı gelmez."

Bu konuşma üzerine sözünü ettikleri bilgine bir heyetle yeni kitablannı gönderdiler. Olup bitenleri önceden eline bir kağıt alarak Allah'ın gerçek kitabını üzerine yazdı ve astı ve elbiselerinin altına sakladı.

Bir süre sonra yola çıkmış olan heyet yanına gelerek uydurulan kitabı sundu ve kendisine:

"Bu kitaba inanıyor musun?" diye sordular. Adam da on­ları eli ile göğsüne işaret ederek ve içinden boynuzun içine sakladığı gerçek kitabı kasdederek:

"Bu kitaba tabii ki, inanıyorum, ona niye inanmaya­yım?" diye cevap verdi. Bunun üzerine heyet kendisine ilişmedi, onu serbest bıraktılar.

Bu bilginin kendisine çok bağlı bir kaç adamı vardı. Bilgin ölünce bunlar mezarını açarak boynunda asılı duran hayvan boynuzunu gördüler. Arkasından da boynuzu açın­ca içinde saklanan gerçek kitabı buldu'ar. Bu durumu görünce "Demek ki O, -Bu kitaba tabii ki inanıyorum, ona niye inanmayayım? derken uydurmacıların getirdikleri kitabı değil, bu kitabı kasdetmişti." dediler.

Bu kitab uydurma olayı yüzünden israiloğulları araların­da anlaşmazlığa düşerek yetmiş küsur guruba ayrıldılar. Bu gurupların en iyisi, işte bu boynuzda saklanan gerçek ila­hi kitab yüzünden "Zülkam (boynuzlular)" adını alan gurup­tur.

"İçinizden, bizden sonra yaşayacak olanlarınız bir takım eğri işler ve kötülükler göreceklerdir. Bu kötülük­leri görecek olup da onları elleri ile bilfiil değiştirmeye gücü yetmeyecek olanların kalblerinde bu kötülüklere karşı nefret duyduklarını Allah'ın bilmesi onlar için ye­terli bir tepkidir."[270]

Cenab-ı Allah (c.c) yukardaki ayetlerin ilkinde söz ko­nusu "Iralbleri katılaşanlar" a benzernemizi yasakladıktan sonra kendi kafalarından ruhbaniyet (dünyadan el-etek çe­kip ibadete kapanma) icad edip, sonra da buna gerçek anla­mı ile uymayanların durumunu açıklıyor, arkasından da buyruğunu şu ayetlerle noktalıyor:

"Ey müminler, Allah'dan korkunuz, Rasulullah'a itaat ediniz ki, o size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığı altında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi affet­sin. Allah af ve merhamet edicidir."

Ehl-i Kitab bilsinler ki, kendi kendilerine Allah'ın lüt­fü uda n bir şey elde etmeye güçleri yetmez. Hiç şüphesiz lütuf ve kerem Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir."             (Hadid: 57/28-29)

Ayette emredilen "Rasulullah'a itaat" O'na inanıp söy­lediklerini yapmak ve getirdiği şeriate uymaktır. Bu gö­rev, "ruhbanlık" tan kaçınmayı da içerir. Çünkü o böyle bir prensip getirmedi, tersine bunu yasakladı. Ayrıca bu ayetlerde Peygamberimize uyan kitab ehlinin cevabının iki kat olacağı da bildiriliyor. Bu konuda İbn-i Ömer ve başka sahabiler kanalı ile gelen ve ehl-i kitab ile bizim durumumu­zu karşılaştırmalı olarak açıklayan hadisler vardır.

Şimdi ruhbanlık konusu ile ilgili bir hadisi gözden geçi­relim. Ebu Davud'un, Said b. Abdurrahman'a[271] dayanarak bildirdiğine göre bir gün Sehl b. Ebu Ümame[272]babası ile birlikte Medine'de sahabilerden Enes b. Malik'i ziyarete git­tiler. Enes b. Malik bir ara onlara Peygamberimizin şöyle bu­yurmuş oduğunu nakletti:

"Kendi kendinize görevlerinizi ağırlaşürmayınız, yoksa Allah da size ağır görevler yükler. Çünkü sizden Önceki bazı kavimler kendilerine ağır görevler yükledik­leri için Allah da onlara ağır görevler yükledi. Şimdi ma­nastırlarda ve kilise köşelerinde gördüğünüz kimseler iş­te o kavimlerin kalıntılarıdır. Onlar daha önce Allah'ın üzerlerine yazmamış olduğu ruhbanlığı kendiliklerinden uydurmuşlardır."[273]

Yine aynı hadisin farklı bir rivayet şekline göre bir da-fasmda Sehl b. Ümame babası ile birlikte Medine'de Enes b. Malik'i ziyarete gittiler. O sırada Ömer b. Abdülaziz,[274] Medine emiri idi. Bir ara Enes b. Malik namaza katıldı. Kıldığı namaz bir yolcu namazı ve buna yakın derecede kısa ve çabuktu. Selam verince kendisine:

"Allah iyiliğini versin, şu kıldığın namaz, farz namazı mı, yoksa nafili mi?" diye sordular, O da bu soruya:

"Kıldığım namaz, farz namazı idi ve Peygamberimizin kıldığı gibi bir namazdı" diye karşılık verdikten sonra söz­lerine Peygamberimizin şu hadisi ile devam etti:

"Kendi kendinize görevlerinizi ağırşlaştırmaymiz, yoksa Allah da size ağır görevler yükler. Çünkü sizden önceki bazı kavimler kendilerine ağır yükler yükledik­leri için Allah da onlara ağır görevler yükledi. Şimdi ma­nastırlarda ve kilise köşelerinde gördüğünüz kimseler iş­te o kavimlerin kalıntılarıdır. Onlar daha önce Allah'ın üzerlerine yazmamış olduğu ruhbanlığı kendiliklerinden uydurmuşlardır."

"Ertesi günü sabahleyin Ömer b. Abdülaziz, Enes b. Malik'e:

"Birlikte ata binip bir gezintiye çıkalım ve göreceğimiz manzaralardan ibret alalım mı?" diye sordu. Enes b. Malik'in evet demesi üzerine geziye çıktılar. Birara ıssız bir harabe yığını ile karşılaştıklarında Ömer Abdulaziz Enes b. Malik'e:

"Burası neresi biliyor musunuz?" diye sordu. Enes de kendisine şu cevabı verdi:

"Evet, Peygamberimizin bana burası ve buranın halkı hakkında verdiği bilgiye göre bu yörenin eski yerlileri zu­lüm ve kıskançlıkları yüzünden Allah tarafından helak edil­diler. Kıskançlık iyi amellerin nurunu söndürür zulüm de bu kıskançlığı ya onaylar veya reddeder. Öte yandan hem göz hem el hem ayak vücudun tümü ve hem de dil zina işler. Cin­siyet organı bu zina arzularını ya onaylar veya reddeder."

Bu hadisin rivayet zincirinde adı geçen Sehl b. Ebu Ümame, hadis bilgini Yahya b. Main ve başkaları tarafından "güvenilir" olarak kabul edilmiş, Müslim'le birlikte diğer kaynaklarda rivayet etiği hadislere yer verilmiş olan bir kimsedir. Yine bu rivayet zincirinin bir başka halkası olan İbn-i Ebu Amma'ya gelince Beytülmukaddes'li olan bu zat hakkında ayrıntılı bilgim yoktur. Fakat bu hadise kitabında yer veren Ebu Davud'un bu zat hakkında hiçbir şey söyle­memesi onu iyi gördüğü anlamına gelir. Bu hadiste Peygam­berimizin namaz kılma şeklinde "kısa ve çabuk" olarak ni­telendirilmiş olması meselesine gelince, Buharı ile Müs­lim'de yer aldığına göre yine Enes b. Malik bu konuda:

"Peygamberimiz kısa ve eksiksiz şekilde namaz kılar­dı"[275] demiştir. Yine bu sahabinin Buharı ile Müslim'de bu konudaki şu sözlerine yer verilmiştir:

"Ömrümde hiçbir imamın arkasında Rasulullah'ın ar­kasındaki kadar kısa ve eksiksiz bir namaz kılmış değilim." Buhari'nin yer verdiği rivayette fazla olarak şu sözler de var­dır:

"Peygamberimiz namaz kıldırırken ağlayan bir çocuk sesi duyunca çocuğun anasının kafası karışmasın diye nama­zı çabuklaştırırdı."[276]

Enes b. Malik'in söylediği Peygamberimizin namazı kı­sa ve çabuk kılması olayı, bazı emirlerle diğer bir kısım imamların yaptıkları Kıyam'a oranladır. Bu kimseleri bazı­ları Kıyam halini Rasulullah'ın çoğu vakitlerde yaptığından daha fazla uzatırken rüküu, secdeyi ve rükünler arası fası­layı Peygamberimizin çabuklukla yaptığından daha kısa tutarlardı. Hatta denebilir ki, namaz kıldıran imamların ço­ğunluğu veya bir çoğu namazları böyle kılar oldular. Bu ara­da bu imamlar arasında dört rekatli farzların son iki rekatın­da zamm-ı sure okuyanlara da rastlanmış. Bu çeşitli uygu­lamalar fıkıh alimleri arasında zaman zaman farklı mezhep­lere dönüşmüştür.

Öteyandan Hariciler de dini konularda detaylara ve zor­luklara dalarak vaktiyle Peygamberimizin böylelerini tanım­larken söylediği şu sözlerin canlı örneği haline geldiler:

"İçinizden biri onların namazına göre kendi namazı­nı ve onların orucuna göre kendi orucunu küçümser hale gelecektir."[277]

Bu yüzden Ali, Basra'da ilk defa namaz kıldırınca saha-bilerden İmran b. Husayn[278]"Bu namaz bana Peygamberi­mizin namazlarını hatırlattı" demiştir. Peygamberimizin namazı dengeli idi. O kıyam (ayakta durma) ve Kuud (otur­ma) safhalarını kısa tutarken rüku ve secdeleri uzun tutar­dı. İmran b. Husayn'in, Ali'nin namazı ile ilgili olarak söy­lediği yukardaki söz, bu konuda Enes b. Malik'in söyledik­lerini açıklayıcı ve destekleyici niteliktedir.

Nesai'nin, Attaf b. Halid'e[279]dayanarak bildirdiğine gö­re Zeyd b. Eşlem[280] şöyle dedi:

"Bir gün Enes b. Malik'i ziyarete gittik. Bize: "Namaz kılacak mısınız?" diye sordu. Kendisine: "Evet kılacağız" diye cevap vermemiz üzerine hizmetçi­sine dönerek:

"Ya cariye, çabuk abdest suyumu getir. Çünkü sizin bu imamınızın (Ömer b. Abdülaziz'i kasdediyor) namazı kadar Peygamberimizin namazına benzer şekilde namaz kıldıran imama hiç rastlamadım" dedi. Ömer b. Abdülaziz namaz kı­larken rüku ve secdeleri uzun tutar, bunun yanında kıyam ve kuud safhalarını kısa tutardı.[281]

Bu hadis sahih bir hadistir. Çünkü bu hadisin rivayet halkalarından bîrini meydan getiren Attaf b. Halid Mahzu-mi hakkında hadis bilgini Yahya b. Main bir kaç kere "O gü­venilir bir ravidir" dedi. Ahmed b. Hanbel de onunla ilgili olarak "O Mekke'li, güvenilir bir şahsiyettir, rivayetleri sahihtir kendisinden yüz kadar hadis rivayet edildi" derken Îbn-Adiy de ondan söz ederken "O yüze yakın hadis rivayet ediyor. Kendisinden hadis nakleden kimsenin güvenilir ol­duğu durumlarda hiç bir hadisini tereddütle karşılama­dım."[282] diye konuşmuştur.

Ebü Davud ile Nesai'nin, Said b. Cübeyr'e[283] dayanarak bildirdiklerine göre Enes b. Malik aynı konuda şunları söy­lemiştir:

"Şimdiye kadar bu delikanlının (Ömer b. Abdülaziz'i kas-dediyor) arkasında kıldığım namaz kadar Peygamberimizin namazına benzeyen bir namaz hiç kılmış değilim." Said b. Cübeyr, bu konudaki sözlerini:

"O (yani Ömer b. Abdülaziz) rükua varınca on kere sub-hanrabbiyelazim" ve secdedeyken de on kere subhanerab-biyelala diyebiliyorduk" diye bağladı."[284]

Yine bu konuda Müslim'in, Sabit'e dayanarak bildirdi­ğine göre Malik b. Enes şöyle demiştir:

"Hiç kimsenin arkasında Peygamberimizin arkasında olduğu kadar veciz ve eksiksiz bir namaz kılmış değilim. Peygamberimizin namazı ölçülü ve dengeli idi. Ebu Be­kir'in namazı da ölçülü ve dengeli idi. Ömer zamanı gelin­ce o sabah namazını uzatmaya başladı. Peygamberimiz -se-miallahu limenhamideh derken bize -galiba şaşırdı- dedir­tecek kadar ayakta durur ve arkasından secdeye vardıktan sonra iki secde arasında yine -galiba şaşırdı- dememize yo-laçacak kadar otururdu,"[285]

Yine aynı konuda Ebu Davud'un, Sabit ve Humeyd'e da­yanarak bildirdiğine göre Enes b. Malik şöyle dedi:

"Hiç kimsenin arkasında Peygamberimizin arkasında olduğu kadar veciz ve eksiksiz bir namaz kılmış değilim. Peygamberimiz-semiallahu limen hamiden derken- -galiba şaşırdı- dememize yolaçacak kadar bir süre ayakta durur, ar­kasından tekbir alıp secdeye varırdı. İki secde arasında da -galiba şaşırdı- dememize yolaçacak kadar otururdu."[286]

Görüldüğü gibi Enes b. Malik bu sağlam kaynaklı sözle­rinde Peygamber Efendimizin namazının hem veciz ve hem de tamam (eksiksiz) olduğunu belirtiyor. Açıkladığına gö­re onun Peygamberimizin namazının tam (eksiksiz) olduğu­nu söylerken kasdettiği şey iki rükün arasında verilen fası­laların uzatılmasıdır. Bir önceki rivayette de "Peygamberi­mizin namazı kadar veciz ve tam (eksiksiz) hiçbir namaz gör­mediğini" söylemişti. Allah-u Alem onun bu sözlerindeki ve-cizlik (kısalık) kıyam safhası ile ve tamamlık (eksiksizlik) rüku ve sticud safhaları ile ilgilidir. Çünkü kıyam safhası an­cak tam (eksiksiz) olarak yapılabilir, başka türlüsü mümkün değildir. Bu yüzden tamamlılıkla (eksiksiz olmakla) nitelen­dirilmesi anlamsız olur. Fakat rüku, secde ve rükunlar ara­sında fasılalarda durum böyle değildir. Ayrıca kıyam safha­sı kısa, buna karşılık rüku ve secdeler uzun tutulunca namaz dengeli ve ölçülü olacağı için tam (eksiksiz) olur ve o zaman da Enes b. Malik'in "Onun gibi kısa ve eksiksizini hiç gör­medim" şeklindeki sözü anlam ve gerçeklik kazanmış olur.

Enes b. Malik'in bu konu ile ilgili olarak rivayet ettiği ha­dislerin tümü Peygamber Efendimizin rükuu, secdeyi ve iki rükün arasında verilen fasılayı daha sonraki imamların çoğunluğundan daha uzun tuttuğunu gösteriyor. Bu konuda­ki diğer sağlam rivayetler de aynı şeyi pekiştiriyor.

Buhari ile Müslim'de belirttiğine göre Sabit şöyle diyor: "Enes b. Malik'in -Peygamberimizin bize kıldırdığı nama­zın aynısını size tarif etmek için elimden geleni yapacağım-dediğini işitmiştim. Onun namaz kılarken yaptığım sizin yap­tığınızı görmüyorum. O rükudan kalkınca dimdik ayakta du­rurdu. Öyle ki, görenler -Bu adam ne yapacağım unuttu- der­lerdi. Secdeden başını kaldırdığı zaman da bize -Bu adam ne yapacağını unuttu- dedirtecek kadar otururdu."[287]

Buhari'nin yine Sabit'e dayanarak belirttiğine göre "Enes b. Malik, çevresindekilere Peygamberimizin nasıl namaz kıl­dığım tarif ederdi. Namaz kılarken de rükudan başını kaldı­rınca bize -Bu adam ne yacağını unuttu- dedirtecek kadar ayakta dururdu."[288]

Bu rivayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamberimiz kı-raat'ı (zamm-ı sure okumayı) kısa tutarak namazı kısaltır-dı.[289] Gerçi bu tutum, kıraat safhası ile uyuşacak uzunluk­ta rükuu ve secdeyi de gerektirirdi. Bu yüzden Enes b. Ma­lik "Onun namazı dengeli ve ölçülü idi" diyor, yani rükün­leri arasında uzunluk ve kısalık bakımından Ölçü ve uyum vardı.

Enes gerçekten doğru söylüyor. Çünkü Peygamberimiz sabah namazının iki rekatlık farzında zamm-ı sure olarak alt­mış ile yüz sayısı arasında değişen miktarda ayet okurdu.[290] Daha da açıklarsak bu iki rekatta genellikle "Elif lam ten­zil", "Hel Eta", "Saffat" ve "Kaf' gibi sureleri, bazan bun­lardan biraz daha uzunlarını ve kimi zaman da daha kısala­rını okurdu.[291] Ömer ise "Yunus, "Hud" ve "Yusuf surele­rini okurdu. Herhalde kendisi arkasında namaz kılanların böylesini tercih ettiklerini biliyordu.

Bildirildiğine göre sahabilerden Muaz b. Cebel, bir de­fasında yatsı namazını Peygamberimizin arkasında kıldık­tan sonra Küba mescidine giderek orada Amr b. Avf oğul­larına imam olup namaz kıldırdı. Kıldırdığı bu namazda zamm-ı sure olarak "Bakara" suresini okudu. Bunu haber alan Peygamberimiz yaptığına kızarak kendisine şu sözle­ri söyledi:

"Ya Muaz, sen kargaşalık (fitne) mi çıkarmak istiyor­sun? Halka imam olduğun zaman namazını kısa tut. Çünkü arkanda yaşlılar, güçsüzler ve sıkışık durumu olanlar bulunabilir. "Sebbih isme Rabbikelala", "Veş-şemsi ve duhaha" ve benzeri sureleri okuyumaz miy­din?"[292]

Peygamberimizin burada Muaz'a ve dolasıyla diğer na­maz kıldıran imamlara emrettiği kısalık, kendisinin uygula­dığı kısalık idi. Zira O, Enes'in dediği gibi "En kısa ve ek­siksiz şekilde namaz kılan kimse idi" ve ümmetine de:

"Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öyle kılınız"[293] buyurmuştu.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, cemaatın namazın uza­tılmasını istedikleri durumlarda bundan daha uzun şekilde namaz kıldırmak yerinde bir harekettir. Nitekim Peygambe­rimizin akşam namazında "Tur" suresini okuduğu zamanlar olmuştur.[294] Buna karşılık bundan da kısa şekilde namaz kıl­dırmayı gerektirecek durumlarda imamın öyle yapması ge­rekir. Tıpkı Peygamberimizin çocukların ağladığı ve benze­ri durumlarda yaptığı gibi.

Açıkça anlaşılıyor ki, Enes'in naklettiği hadisler namaz­da rüku ve secdeleri çok kısa tutanlarla kıyam safhasını çok uzatanların tutumuna karşı olmayı içeriyor. Enes'in anlattığı ve diğer sahabilerin belirttiği nokta budur.

Nitekim Müslim ile Ebu Davud'un, Abdurrahman b. Ebu Leyla'ya[295] dayanarak bildirdiklerine göre sahabilerden Bera b. Azib[296] bu konuda şunları söylüyor:

"Peygamberimizin (s.a.v.) nasıl namaz kıldığını uzun zaman gözetledim. Onun kıyamı'mn, rükuunun, rükudan sonra ayakta duruşunun, secdesinin, iki secde arasındaki otu­ruşunun ve selamla namazdan ayrılma arasındaki oturuşu­nun birbiri ile uyumlu ve dengeli olduğunu gördüm."[297]

Müslim'in, Şu'be'ye[298] dayanarak bildirdiğine göre Ha­kem[299] şöyle bir olay anlatıyor:

"Bir ara Zemin b. Esas[300]adında biri Küfe valisi oldu ve Ebu Ubeyde b. Abdullah'a halka namaz kıldırmasını emret­ti. Ebu Ubeyde b. Abdullah[301] da kıldırdığı namaz sırasın­da rükudan kalktığı zaman şu duayı okumama yetecek ka­dar bir süre ayakta durdu:

"Allahım, Rabbi'miz; gökler, yeryüzü ve dilediğin başka bir şey doluşunca hamd Sana mahsustur. Sen her türlü övgüye ve yücelmeye ehilsin. Sen'in verdiğine kim­se engel olamaz ve Sen'in engel olduğunu hiç kimse ve­remez. Sen'in karşında hiçbir varlıklıya varlığı fayda sağlamaz."

(Hakem sözlerine devam ediyor:) "Bu durumu Abdurrah-man b. Ebu Leyla'ya anlattım. Bana şöyle cevap verdi: Be-rae b. Azib'in bana şöyle dediğini hatırlıyorum: "Peygam­berimizin rükuu, rükudan başını kaldırınca ayakta duruşu, secdesi ve iki secde arasındaki ayakta duruşu dengeli ve bir­birleri ile uyumlu idi." Bu olayı nakledenlerden biri olan Şu­be de, "Bu durumu Amr b. Murre'ye[302] anlattığımda bana -Abdurrahman b. Ebu Leyla'yı namaz kılarken gördüm, onun namazı öyle değildi? dedi.[303]

Öteyandan Buhari'nin bu hadise yer veren rivayetinde:

"Kıyam ve teşehhüd dışında kalan rükünler dengeli ve birbirleri ile uyumlu idi."[304] ifadesi vardır. Çünkü zamm-ı su­re okumak için olan kıyam ve teşehhüd için olan oturma rü­künleri tabii ki, diğer rükünlerden daha uzun olur. Fakat Pey-gemberimiz kıyam'ı kısa tutarak diğer rükünleri eksiksiz yaptığı için bütün rükünler dengeli ve birbirleri ile uyumlu oluyordu.

Bu iki rivayetten her biri öbürünü destekler ve doğrular niteliktedir. Çünkü Berae b. Azib, bazı rükünlerin birbirine yakın uzunlukta olduğunu ve bazılarının bu kuralın dışın­da tutulduğunu belirtirken, birinci kategoriye giren rükünleri belirtmiyor, fakat ikinci kategoriye giren rükünleri be­lirtiyor. Burada kıyam rüknünü uzatıp rükû ve secde rükün­lerini gayet kısa tutan ve böylece arada büyük bir uzunluk farkının meydana gelmesine yolaçan bazı zamane emirleri­nin bu dengesizliğe oranla daha birbirine yakın uzunlukta olan rükünlerden sözedilebilirdi.   

Demek istediğimizin örneği şudur: Rasulullah bir defa­sında güneş tutulması üzerine iki rekat namaz kıldı. Bu na­mazın ilk rekatında Bakara suresi uzunluğunda bir zamm-ı sure okuyarak öyle rükua vardı. Rükuu da kıyamı kadar ve secdesi de rükuu kadar oldu.[305] Bu yüzden diyoruz ki, gü­neş tutulması namazının rükuu ile secdesinin toplam uzun­luğu kıyarn'mın yarıdan fazlasına yakın uzunlukta olur. Gerek bazı dostlarımız ve gerekse başkaları "Bir namazda zamm-ı sure olarak Bakara suresi okunduğu zaman bu na­mazın rüku ve secdesinde de yüzer ayet okuyacak kadar bir süre teşbih söylenir" diyorlarsa da bu görüş sünnete aykırı zayıf bir görüştür."[306]

Bu arada Müslim'in, Ebu Said Hudri'ye dayanarak bil­dirdiğine göre:

"Peygamberimiz namazda başını rükudân kaldırdığı za­man Berae ile Enes'in söylediklerini doğrulayacak kadar zik­rederdi. Ayrıca Rasulullah'ın nafile namazları da böyle uzun olurdu. O, geceleri yalnız başına nafile kılarken nama­zını istediği kadar uzatırdı. Bu namazların bir rekatında zamm-ı sure olarak Bakara, Al-i îmran ve Nisa surelerini okurdu. Yine bu namazlarda Kıyam haline yakın uzunlukta rükuda kalır, rükuu kadar uzunlukta, ayakta durur, ayak­ta durduğu kadar secdede kalır ve ve iki secde arasındaki otu­ruşu da secdesi kadar olurdu."[307]

Şunu da belirtelim ki, Peygamberimiz tarafından emre­dilen ve Enes ile diğer sahabiler tarafından kısa olduğu be­lirtilen bu kıyam rüknü Rasulullah'rn uygulaması ve emri ile açıklığa kavuşturulup sahabilere tebliğ edilmiştir. Peygam­berimiz mescidin minberinden namaz kıldırırken:

"Bunu beni Örnek alasınız ve benim namazımın na­sıl olduğunu öğrenesiniz diye yaptım."[308] buyurdu ve Ma­lik b. Huveris ile arkadaşına:

"Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öyle kılınız." demişti.

Peygamberimizin namaz konusundaki bu titizliğinin ve emrini uygulamalı örnekle açıklamak gereğini duymasının sebebi şudur. Çoğunlukla her iş kendisinden daha uzun bir işe göre kısa ve kendisinden daha kısa bir işe göre uzun ola­rak nitelenir. Bunun sözlüklerce belirlenmiş bir sınırı yok­tur. Öteyandan namazdaki hareketler yün eğirmek, avcı­lık, çiftçilik ve dokumacılık gibi geleneklerden değildir ki, bunun rükünlerini Örfe baş vurarak sınırlayalım. Tersine o, ibadetlerden biridir. İbadetler nasıl temelde şeriat koyu­cuya dayanıyorlarsa, nitelik ve miktarları da yine şeriat ko­yucuya başvurularak belirlenebilir.

Şu da var ki, eğer namazın herhangi bir rüknü veya bu rüknün kısalığı konusunda toplumun örfüne başvurmak ca­iz olsa, uzunluk ile kısalığın belirli kriterleri olmadığı için çoğu kere kıîmaklı emrolunduğumuz farz namazlarımızda çelişkiye bile varabilen farklılıklar meydana gelirdi. Namaz terimlerinin anlamları ve namazdaki hareketlerin şekli ko­nusunda her asrın, her şehrin, her kabilenin, her yörenin, hat­ta her mescid çevresinin diğerlerine benzemeyen farklı tu­tum ve uygulamaları artaya çıkardı. Bu durum da gerek Allah'ın ve gerekse "Benim nasıl namaz kıldığımı görü­yorsanız siz de öyle namaz kılınız." diyen Peygamberimi­zin emirlerine aykırı olurdu. Çünkü direktif olarak bu söz­leri söyleyen Peygamberimiz mesela "Bulunduğunuz çev­renin anlayışı uyarınca veya alışık olduğunuz ölçülere gö­re kısa kılınız" dememiştir. Hiçbir alimin de böyle dediği­ni işitmedim. Çünkü böyle bir şey ya fazlaya veya eksiğe dü­şerek sünnetlerin ölmesine ve şeriatın değişmesine yolaçar. Diğer sahabilerin rivayetleri de aynı gerçeği vurgulamakta­dır.

Nitekim Müslim'in, Züheyr'e[309]dayanarak bildirdiğine göre Semmak b. Harb,[310] sahabilerden Cabir b. Semure'ye[311] Peygamberimizin nasıl namaz kıldığını sordu ve ondan şu cevabı aldı; "Peygamberimiz namazı kısa tutardı, o şu adam­lar (o günü imamlarını kasdediyor) gibi kılmazdı,[312] Rasu-lullah sabah namazının farzında zamm-ı sure olarak kaf suresi ile benzeri uzunlukta sureleri okurdu."

Yine Müslim'in, Semmak yolu ile rivayet ettiğine göre Cabir b. Abdullah;

"Peygamberimiz Zamm-ı sure olarak öğle namazında "Velleyli iza yağşa, ikindi namazında buna yakın uzunluk­ta bir sure ve sabah namazında da bundan daha uzun bir su­re okurdu"[313] demiştir.

Bu sözler yine Müslim'in, Semmak'e dayanarak naklet­tiği Cabir b. Semure'nin şu sözlerine açıklık kazandırır ni­teliktedir; "Peygamberimiz sabah namazının farzında Zamm-ı sure olarak "Kaf suresini okurdu. Daha sonraki namazla­rı kısa olurdu."

Cabir -Allah-u Alem- "Daha sonraki" derken herhalde sa­bah namazından sonraki vakitleri kasdetmişti. Yani "Pey­gamberimiz, sabah namazından sonraki namazları sabah namazından daha kısa tutardı" demek istemiştir. Çünkü hem Peygamber Efendimizin namazları kısa tuttuğunu ve hem de sabah namazına Zamm-ı sure olarak "Kaf suresi­ni okuduğunu birlikte söylemiştir.

Bu arada Buhari'de yer aldığına göre Ümm-ü Seleme[314]

"Peygamberimizin veda haccı sırasındaki bir sabah na­mazında Zamm-ı sure olarak "Tur" suresini okuduğunu işittim. O sırada cemaatın çevresinde dolanarak O'nun Kur'an okuyuşunu dinledim."[315] demiştir.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) Veda Hacc'ından sonra çok az bir evre yaşamıştı. "Tur" suresi de "Kaf' su­resine yakın uzunluktadır.

Yine Buhari'de yer aldığına göre îbn-i Abbas "Bir gün anam Ümm-ü Fad[316] "Velmurselati" suresini okuduğumu işi­tince Yavrum, bu sureyi okuyunca bana Rasulullah'ı hatır­lattın, çünkü bu sure Peygamberimizin ağzından en son işittiğim ve bir akşam namazında Zamm-ı sure olarak oku­duğu sure idi."[317] demiştir.

Gerek yukardaki hadislerden ve gerekse bunların diğer benzerlerinden anlaşılıyor ki, Peygamberimiz ömrünün son döneminde sabah namazında Zamm-ı sure olarak orta uzan-luktaki surelerden birini okuyordu. Bunun belgeleri çoktur. Bu konuda sözleri bize kadar ulaşan diğer sahabiler görüş birliği halinde Rasulullah'ın sabah namazında öteden beri böyle Zamm-ı sure okuduğunu bildirdikleri ve hiç bir saha-bi O'nun ömrünün sonlarına doğru eskisinden daha kısa şekilde namaz kıldığını.söylemediği için sabah namazında Zamm-ı sure olarak orta uzunlukta bir sure okumanın sün­net olduğu konusunda bütün fıkıh alimleri görüş birliğine varmışlardır.

Sahabilerden Cabir b. Semure "O'nun namazı şu adam-larınki (günün imamlarının namazı) gibi değildi" derken na­mazı bu anlattığımızdan daha uzun ve daha kısa kıldıran imamları kastediyordu. Yani Rasulullah namazı kısa tutar­dı, ama bununla birlikte ve bugünün imamlarının rukuu, sec­deyi ve rükünler arasındaki fasılayı kırptıkları gibi namazm hiçbir rüknünü kırpmazdı" demek istiyor. Sahabelerden Enes ile Berae'nin sözlerinin vurguladığı gibi Cabir'in bu sözü, o günün emirlerinin (devlet adamlarının) imamlıkla­rı sırasında gerek kıraati (zamm-ı sure okumayı) ve gerek­se diğer rükünleri Peygamberimizin yaptığından daha kısa tuttukları anlamına da gelmeyebilir.

Nitekim Müslim'in bildirdiğine göre Ebu Kuz'a[318] diyor ki:

"Bir defasında sahabilerden Ebu Said Hudri'yi görmeye gitmiştim. Yanma vardığımda başı kalabalaktı. Ziyaretçiler dağılınca kendisine "Ben sana şu gidenlerin sordukları me­seleleri sormayacağım. Benim senden sormak istediğim şey Peygamberimizin nasıl namaz kıldığıdır" dedim.

Önce bana "Bunu bilmenin sana bir hayrı olmaz" deme­sine rağmen aynı soruyu tekrar sorunca şunları söyledi; "O zamanlar Peygamberimiz öğle farzına durunca içimizden bi­ri helaya gidip ihtiyacını giderdikten sonra evine varıp ab-dest alarak Mescide döndüğü takdirde namazı ilk rekatta ye­tişebiliyordu."[319]

Ebu Said'in bu sözlerinden, onun daha sonraki dönem­lerde Peygamberimizin zamanından daha kısa şekilde namaz kılındığı görüşünde olduğunu anlıyoruz. Buhari ile Müs­lim'in bildirdiğine göre de sahabilerden Ebu Berze[320] bu ko­nu ile ilgili olarak "peygamberimizin arkasında sabah nama­zı kılıp da Mescid'den çıkan herkes yanında kimin namaz kıldığını iyice hatırlardı (Namaz o kadar uzun sürerdi.) Peygamberimiz sabah farzının iki rekatında veya bir reka­tında altmış ile yüz arasında değişen sayıda ayet okurdu."[321] demiştir. Ahmed b. Hanbel ile Nesai'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer "Rasuluîlah'ın bize namazları kısa tutma­mızı emrettiği olduğu gibi bize "Saffat" suresini Zamm-ı su­re olarak okuyarak namaz kıldırdığı da olmuştur."[322]

Bu arada Nesai ile İbn-i Mace'nin, Süleyman b. Yesar'a [323]dayanarak bildirdiğine göre bir defasında sahabiler-den Ebu Hureyre "Arkalarında namaz kıldığım imamlar arasında falanca kadar namazı Peygamberimizin namazına benzeyenini hiç görmedim" dedi. Bu konuşmayı nakleden Süleymen b. Yesar diyor ki: "Ebu Hureyre'nin sözünü etti­ği kimse öğle farzının ilk iki rekatını uzatır, son iki rekatı­nı kısa tutardı, ikindi namazını kısa tutardı, akşamın farzın­da Zamm-ı sure olarak kısa surelerden birini, yatsı farzın­da orta uzunluktaki surelerden birinini ve sabah farzında da uzun surelerden birini okurdu."[324]

Müslim'in, Ammar b. Yesar'a[325] dayanarak naklettiğine göre Peygamberimizin buyurduğu şu sözler de yukardaki ri­vayetleri destekler niteliktedir:

"İnsanın namazı uzun tutup hutbeyi kısa kesmesi din bilgisinin derin olduğunu gösterir. Buna göre namazı uzatınız ve hutbeyi kısa kesiniz. Kuşkusuz güzel konuş­mada büyüleme gücü vardır."[326]

Burada Peygamberimiz namazı uzun tutmayı kişinin din bilgisinin belirtisi sayarak onu uzatmayı emrettiği görülü­yor. Bu emir ya genel olarak bütün namazlarla ilgilidir ve­ya Peygamberimizin bu sözleri ile sadece cuma namazım kasdetmiştir. Eğer bu emir genel karakterli ise söylenecek bir şey yok. Fakat eğer bu emirle sadece cuma namazı kas-dedİlmiş ise, bu namazdaki cemaatın diğer namazlardakin-den daha kalabalık olduğu ve bu kalabalık arasına güçsüz­lerin, yaşlıların ve sıkışmışların bulunabileceğini, üstelik bu namazın iki hutbenin arkasından ve günün en sıcak saatle­rinde kılındığı gözönüride tutulunca sabah ve benzeri serin saatlerde ve nisbeten az sayıda cemaatle kılınan namazların haydi haydi uzun tutulacağı sonucu çıkar.

Bu açıklamayı yapmamızın sebebi şudur. Az yukarda sa-habilerden Enes'in, Peygamberimizin namazını takdir etti­ğini belirtmiştik. Düşündük ki bu iki hadisi işiten kimse bun­ların arasında çelişki olduğunu sanabilir veya bazı kimseler bu hadislerdin birini görmezlikten gelip öbürüne sarılabilir ve sarıldığı hadisin manasını anlayabilir.

Sözlerimizin burasında bir kaç sayfa önce yer verdiğimiz sahabilerden Enes'in rivayet ettiği şu hadisi tekrar ele ala­lım:

"Kendi kendinize görevlerinizi ağırlattırmayınız, yoksa Allah da size ağır görevler yükler. Çünü sizden ön­ceki bazı kavimler kendilerine ağır görevler yükledikle­ri için Allah da onlara ağır görevler yükledi. Şimdi ma­nastırlarda ve kilise köşelerinde gördüğünüz kimseler iş­te o kavimlerin kalıntılarıdır. Onlar daha önce Allah'ın üzerlerine yazmamış olduğu ruhbanlığı kendileri uy­durdular."

Görüldüğü gibi bu hadiste Peygamberimiz, şeriata ekle­meler yaparak dini zorlaştırmayı yasaklıyor. Bu ağırlaştır­ma, bazan vacip veya müstehap olmayan ibadetleri vacip veya müstehap sayarak ve kimi zaman da haram veya mekruh olmayan şeyleri haram veya mekruh sayarak olur. Peygam­berimiz bu yasaklamanın gerekçesini belirtirken vaktiyle kendilerine ağır görevler yüklemenin hristiyanlara daha sonra Allah'ın da ağır görevler yüklediğini ve sonunda işin bu gün gelenekleştirdikleri ve kendi uydurmaları olan ruh­banlığa kadar vardığını anlatıyor.[327]

 

Gayretkeşlik Doğru mu?

 

Bu hadis şu noktada uyarıcıdır: Eğer kul önce kendi kendine ağır yükümlülük yüklerse onun bu tutumu, daha son­ra Allah'ın onun üzerine ağır yükümlülük yüklemesine yo-laçar. Bu da ya Cenab-ı Allah'ın şeriata yeni bir kural ekle­mesi veya o yükümlülüğü takdir etmesi yolu ile olur.

Cenab-ı Allah'ın şeriata yeni bir kural eklemesine şun­lar örnek gösterilebilir. Bilindiği gibi sahabiler cemaatle te­ravih namazı kılmak üzere Mescid'de toplanınca Rasulul-lah bu namazın farz olmasından çekinerek onlara böyle yapmamalarını söylemiştir.[328] Yine Peygamberimiz henüz haram kılınmamış konular hakkında sahabilerin kendisine soru sormasını aynı endişe ile hoş karşılamamış tır. Ayrıca her hangi bir ibadeti yapmayı adayanın onu yapmak zo­runda tutulması bu kategoriye girer. Çeşitli sebepler yü­zünden farz hale gelen keffaretler de böyledir. Peygambe­rimizin hayatı boyunca ümmetine yeni farzların ve ek haram­ların yüklenmesi ihtimalinden sürekli biçimde kaçınması bu gerekçeden kaynaklanmıştır.

Cenab-ı Allah'ın (c.c.) takdir yolu ile ek yükümlülükler bindirmesine gelince, bazı farz veya haramlar konusunda aşırı şekilde titizlik gösterenlerin o konularda zorlaştırıcı se­beplerin etkilerine maruz bırakıldıklarının sık sık görmüş ya da duymuşuzdur. Mesela aşın temizlik titizleri ve vesvese­leri gibi. Bunlar bu konudaki şeriat emirlerine eklemeler ya­pınca, ağır ve sıkıntılı sebeplerin etkilerine maruz bırakılır­lar.

Hadisin bu son anlamı, daha önce üzerinde durduğu­muz şu ayetin anlamı ile bağdaşma halindedir:

"O Peygamber ki uhdelerindeki ağır yükleri ve zin­cirleri üzerlerinden kaldırır."                  (A'raf: 7/157)

Görüldüğü gibi bu ayet, müminlerin ağır yükleri ve zin­cirleri gönüllü olarak yüklenmeye kalkışmalarını hoş karşı­lamamaktadır.

Bu ayettedeki "ağır yükler (asar)" ağır farzları ve "zin­cirler (ağlal)" da ağır haramları ifade eder. Çünkü "Asar" ke­limesinin tekili olan "Isr" kelimesi sözlük anlamı ile "ağır­lık, şiddet" ve "ağlal" kelimesinin tekili olan "ğıll" kelime­si de "hareket etmeyi engelleyen bağ" demektir. Cenab-ı Al­lah'ın (c.c.) şu buyruğu da aynı anlamı pekiştirerek dile getirmektedir:

"Ey müminler, sakın Allah'ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyiniz. Sınırı da aş­mayınız, çünkü Allah sınırı aşanları sevmez."

(Maıde: 5/87)

Bu ayetin iniş sebebi analatacağımız şu meşhur olayla­dır: Buharı ile Müslim'in bildirdiklerine göre sahabilerden Enes b. Malik (r.a.) diyor ki:

Bir gün sahabilerden üç kişi Peygemberimizin eşlerinden birinin evine gelerek O'nun ne gibi ibadetler yaptığını sor­dular. Kendilerine gereken bilgi verilince Rasulullah'm iş­lediği ibadetleri azımsarcasına "Biz hiç Rasulullah ile bir olabilir miyiz? O'nun geçmiş-gelecek tüm günahları affedildi" dediler.

Arkasından içlerinden biri "Ben bütün yıl boyunca saba­ha kadar namaz kılacağım" dedi. Öbürü de "Ben bütün yıl boyunca ara vermeden oruç tutacağım" diye konuştu. Üçün­cüsü de "Ben de kadınlara hiç yanaşmayacak, ömrüm boyun­ca evlenmeyeceğim" diye söyledi.

Bu arada çıkagelen Peygamberimiz onlara şöyle dedi:

"Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Bana gelince, valla-hi, Âllah'dan en korkanınız, en takvahnız Ben'im. Bu­nunla birlikte hem oruç tutarım, hem bozarım hem na­maz kılar hem uyurum ve evlenirim de. Kim Ben'im sünnetimden yüz çevirirse Ben'den değildir"[329] Bu ifade Buhari'nindir. Hadisin yine Enes'e dayalı ve Müslim'de yer alan ifadesi de şöyledir: "Bir gün sahabüer-den bir kaç kişi, Peygaberimizin eşlerine O'nun gizli olarak ne gibi ameller işlediğini sordular. Bu arada içlerinden bi­ri "Ben hiç evlenmeyeceğim" öbürü "Ben hiç et yemeyece­ğim" ve üçüncüsü de "Ben hiç yatakta uyumayacağım" de­di. Bu arada eve gelen Peygaberimiz Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şunları söyledi:

"Şu şu sözleri söyleyenlere ne oluyor? Oysa Ben hem namaz kılar, hem uyurum. Hem oruç tutar, hem bozarım ve evlenirim de" Kim Ben'im sünnetimden yüz çevirir­se Ben'den değildir."[330]

Bu anlama gelen, yani gerek ibadetlerde ve gerekse nef­sin arzularını gemleme konusunda orta yolu tutmanın sün­net olduğunu bu tutumun hrıstiyanlıktaki ruhbanlığın gere­ği sayılan evlenmeme ve benzeri gibi psikolojik arzuları bütünü ile oruç gibi ibadetlere aşın şekilde dalmaktan daha iyi olduğunu dile getiren hadislerin sayısı çoktur. Yalnız kimi bazı sofular (abidler) eksik bilgilere dayalı yorumlarla bu il­keye ters düşmüşlerdir.

Bu hadisin bir benzeri Ebu Davud'un, Ebu Ümame'ye da­yandırarak naklettiği şu hadistir. Buna göre bir gün adamın biri Peygamberimize gelerek;

"Ya Rasulallah, bana seyahat için izin verir misin?" di­ye sordu. Peygamberimiz bu adama:

"Ben'im ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihad et­mektir."[331] diye cevap verdi. Görülüyor ki, Rasulullah üm­meti için seyahatin, yani evi-barkı terkedip diyar diyar gez­menin cihad olduğunu belirtiyor. Başka bir hadiste de bu an­lamda "Oruç tutmak, seyahata çıkmak demektir. Oruçlular, seyahat halinde demektirler"[332] şeklinde Duyuruluyor. Bu açıklamalar Kur'an'da geçen "Seyahat eden erkekler" ve "Seyahat eden kadınlar" ifadelerini de yorumlar nitelik­tedir.[333]

Belirli bir maksat taşımaksızın evi-barkı terkederek di­yar diyar dolaşmak anlamındaki seyahata gelince, böyle bir gezi bu ümmetin amellerinden değildir. Bu yüzden imam Ahmed Hanbeli bu konuda şöyle diyor: "Seyahatin islamda hiçbir yeri yoktur, bu Peygamberin ve salih kulların özellikle yaptıkları bir şey de değildir.[334] Buna rağmen bir gurup arkadaşımız ya kendilerince bazı yorumlara girişerek, veya yaptıkları şeyin yasaklandığını bilmeksizin seyâhata çıkmışlardır. Oysa bu davranış Peygamberimizin hakkında -İslam'da ruhbanlık yoktur- buyurduğu uydurulmuş ruh­banlığın bir uygulamasıdır."

Buradaki maksadımız, hak dinin yahudiler gibi Allah'* anmayı umursamayarak kalb katılığına kapılmamak için bunun tersine her zaman diri tutmak için getirdiği prensip­leri ye bu arada sonradan uydurulmuş ruhbanlık konusun­da hrîstiyanlara ters düşmenin gerektiğini açıklamaktadır. Gerçi bazı alim ve dindarlarımız ya beriki tarafın veya öte­ki tarafın hastalığından pay almışlar, ya bu tarafa veya o ta­rafa belirli oranda benzemişlerdir.

Aynı gerçeği vurgulayan Ahmed, Nesai ve İbn-i Mace ta­rafından nakledilen diğer bir hadis de şudur. Abdullah b. Ab-bas diyor ki:

Akabe'ye varışımızın sabahında Rasulullah devesinin üzerindeyken bana "Ben'im için bir çakıl taşı topla" dedi. Yedi orta boylu çakıl taşı toplayıp kendisine verdim. Ver­diğim çakılları avucu içinde silkelerken "işte bu büyüklük­te çakıl taşı atınız" dedikten sonra sözlerini şöyle bağladı: "Sakın dinde aşırılığa düşmeyiniz, çünkü sizden önceki­leri dinde aşırılığa düşmek helak etmiştir."[335]

Peygamberimizin buradaki "Salan dinde aşırılığa düşme­yiniz" şeklindeki uyarısı geneldir, yani hem inançlarındaki ve hem de davranış ve tutumlardaki (amellerdeki) aşırılıkIarı içerir. Öteyandan "aşırılığa düşmek" demek, bir şeyi ya hakettiğinden daha fazla överek veya layık olduğundan da-' ha fazla kötüleyerek ya da başka bir yolla "ölçüyü, sınırı aş­mak" demektir.

Hristiyanlar, gerek inanç sistemi gerekse davranış ve tutumlar bakımından diğer kesimlerden daha çok aşırılığa düştükleri için Cenab-ı Allah (c.c.) onları, Kur'an'in şu ayetine göre bu konuda Özellikle uyarmaktadır:

"Ey kitab ehli, sakın dininizde aşırılığa düşmeyiniz."

(Nisa: 4/171)

Peygamberimizin yukardaki genel uyarısının sebebi şey­tan taşlanırken kullanılacak çakıl taşları konusudur. Bu ko­nuda genel uyarının kapsamı içindedir. Bu konuda aşırılığa düşmek iri çakıl taşlan atmak ve buna benzer hareketlerdir. Bu yüzden Rasulullah, mümkün olduğu kadar küçük çakıl taşlarının atılmasını tavsiye ettikten sonra buna gerekçe olarak da "Bizden önceki toplumları dinde aşırılığa düşmüş olmalarının helak ettiğini" belirtmiştir. Tıpkı hristiyanlar-da gördüğümüz gibi, bu mantık ve bu ifade tarzının gereği ve sonucu şudur: "Onların" yolundan kesinlikle uzak kal­mak, helak olmalarının sabeplerine yakalanmamanın en kestirme yoludur. Bunun yanında "onların" bazı adet ve geleneklerini benimseyen kimse onlar gibi helak olma teh­likesi ile karşı karşıyadır.[336]

 

İmtiyaz Tanımamak

 

Bu yüzdendir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizden öncekiler gibi olmayarak onların yaptıkları gibi suçluları ce­zalandırırken (hadleri uygulayarak) eşraf ile sıradan halk ara­sında ayrım yapmamızı, kim olursa olsun herkese aynı ce­zayı vermemizi emrediyor, Oysa çoğu aklievvel kimseler si­yaset uzmanları ileri gelenleri ceza dışı bırakmanın siyasi yönden daha yerinde olduğunu sanırlar.

Nitekim Buhari ve Müslim'in, Hz. Aişe'ye dayanarak bil­dirdiğine göre Peygamberimiz, Mahzumiye kabilesi eşra­fından hırsızlık yapan bir kadının cezasının bağışlanması ko­nusunda rica etmeye gelen Üsame'ye[337] şöyle buyurdu:

"Ya Üsame, Allah'ın emrettiği bir cezayı uygulama-yayım diye mi aracılık ediyorsun? İsrailoğulları şu yüz­den helak oldu. Onlar aralarındaki eşraftan biri hırsız­lık edince çalanı serbest bırakırlar, fakat halktan biri ça­lınca hemen kendisini cezalandırıyorlardı. Nefsimi elin­de tutan Allah adına yemin ederek söylüyorum ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed'in kızı (benim öz kızım) Fa-tıma bile olsa tereddüt etmeden elini keserdim."[338]

Sözü edilen Mahzum oğullan Kureyş kabilesinin en önde ge­len boylarından biri idi. Bu yüzden onlardan olan bir kadının eli­nin kesilmesi ağırlarına gitmişti. İşte bunun üzerine Peygambe­rimiz, İsrailoğullannın ileri gelenlerinden olan suçluları ceza dı­şı tutmayı gelenekleştirdikleri için helak olduklarım bildirdik­ten sonra kadınların en şereflisi olan kendi kızı Falıma bile hırsızlık yapacak olsa hiç teredüt etmeden elini keseceğini açıklamıştır. Rasulullah böylece adaleti gözetme yükümlülüğü­nün ve eşitliği ilkesinin, değil başka birini, Peygamberimizin kı­zım bile kanun üstü saymaya tahammülü olmadığını kesin dil­le belirtmiştir oluyordu.[339]

 

Kitab'ı Nefse Göre Değiştirmek

 

Şimdi di Buharı ile Müslim'de yer alan şu hadisi gözden geçirelim. Sahabilerden Berae b. Azib (r.a.) diyor ki:

"Bir gün Peygamberimiz yüzü karartılmış ve sopa ile dö-ğülmüş bir yahudiye rastladı. Bunun üzerine o civardaki ya-hudileri yanına çağırarak:

"Sizin kitabınızdaki zina haddi (cezası) böyle mi­dir?" diye sordu. Yahudiler kendisine:

"Evet, öyledir" diye cevap verince onların bir bilgini çağırarak kendisine:

"Seni Musa'ya, Tevrat'ı indiren Allah'a salarak so­ruyorum. Söyle bakalım, kitabınızdaki zina haddi böy­le midir?" diye sordu. Yahudi bilgini Peygamberimize şu cevabı verdi:

"Hayır, böyle değildir. Eğer beni Allah'a salmasaydın, bu işin iç yüzünü sana anlatmazdım. Bizim kitabımızda da zi-na'nın haddi (cezası) recm'dir (taşlamaktır). Fakat zina eş­rafımız arasında çoğaldı. Biz ise eşrafdan zina etmiş birini yakaladığımızda salıveriyor ve halktan zina işleyen birini ya­kalayınca kendisine hadd uyguluyorduk. Baktık ki, olacak gibi değil. Bunun üzerine biraraya gelerek "O halde hem eş­raftan olanlara ve hem de sıradan halka uygulayabileceği­miz ortak bir ceza kararlaştıralım" diye konuştuk ve böyle­ce yüzü karartma ile sopalamayı, recm'in yerine koyduk."

Adamdan bu sözleri işiten Peygamberimiz:

"Allah'ım, Sen'in, öldürülen (yürürlükten kaldırılan) emrini ilk diriltecek (uygulayacak) olan Ben'im" diyerek önündeki yahudinin recm cezasına çarptırılmasını emretti. Hemen bunun arkasından da Cenab-ı Allah (c.c.) şu ayeti in­dirdi:

"Ey Peygamber, ağızları ile -inandık- deyip de kalp­leri ile inanmamış olanlardan ve Yahudilerden küfürde

yarışanlar Sen'i üzmesin. Onlar yalana kulak kesilirler. Kelimelerin konduğu yeri değiştirirler. -Eğer size böy­le hükmolunursa kabul ediniz, eğer böyle hükmolun-mazsaniz çekininiz- derler."                     (Maide: 5/41)

Ayetin bu son cümlesinde şuna işaret ediliyor. Yahudi­ler birbirlerine diyorlar ki:

"Zina olayı olunca önce Muhammed'e başvurunuz. Eğer size yüz karartıp sopalama cezası konusunda fetva verirse dediklerini yapınız, yok eğer size recm cezası vermeyi tek­lif ederse, fetvasma uymaktan kaçınınız." Bunun üzerine Ce-nab7ı Allah (c.c.) arka arkaya şu ayetleri indirdi:

"Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler kafirdirler."

"Allah'ın indirdiği emirlere göre hüküm vermeyen­ler zalimdirler."

"Allah'ın indirdiği emirlere göre hüküm vermeyen­ler fasıktırlar."[340] (Maide: 5/44-45-47)

Öteyandan Müslim'de yer aldığıne göre sahabilerden Cündeb b. Abdullah Beceli[341] diyor ki:

"Peygamberimizin ölümünden beş gün kadar önce ken­disinden şu sözleri işitmiştim:

"İçinizden birinin dostum olmasından Allah'a sığını­rım. Çünkü Allah tıpkı İbrahim'i dost edindiği gibi Ben'i de dost edinmişir. Fakat eğer bir dost edinecek ol­saydım, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. Haberiniz olsaydı, sizden öncekiler Peygamberlerinin ve salih ki­şilerin mezarlarını mescid edinirlerdi. Sakın siz de ma-zarları mescid edinmeyiniz. Bunu yapmayı size kesinlik­le yasaklıyorum. "[342]

Görülüyor ki, bu hadiste Peygamberimiz daha önceki bazı ümmetlerin Peygamberlerinin ve aralarında iyi bildik­leri kimselerin mezarlarını mescid edindiklerini bildirdik­ten hemen sonra bizleri mezarları mescid edinmemeye ça­ğırıyor. Bu ifade tarzı gösteriyor ki, bizden önceki ümmet­lerin bir şeyi adet edinmeleri ya doğrudan doğruya sebebi ve­ya yasak gerekçesidir. Bu da onlar tarfından işlenen bir işin, sırf onlar tarafından adet edinildiği için bize doğrudan doğruya yasaklandığını veya yasak olmasına gerekçe oluş­turmasını gerektiriyor ki, her iki durumda da "daha önceki ümmetlere" ters düşmenin genellikle şeriat koyucunun mak­sadı olduğu anlaşılıyor.

Üstelik Peygamberlerimizin sözleri arasında yahudİIere ve hristiyanlara lanet ettikten sonra onların bu adetini bize yasaklayan ifadeleri pek çoktur. Nitekim Buhari ile Müs­lim'in Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiklerine göre Pey­gamberimiz şöyle buyuruyor: "Allah yahudilerle hristiyan-ların canlarını alsın! Onlar Peygamberlerinin mezar­larını mescid edindiler."[343]

Müslim'e göre hadisin sözleri şöyledir: "Allah yahudi-ler ile hristiyanlara lanet etsin! Onlar Peygamberlerinin mezarlarını mescid edindiler."

Yine Buhari ile Müslim'in bildirdiğine göre Aişe şöyle bir olay anlatıyor; "Bir defasında Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe[344] Peygamberimize Habeşistan'dayken görmüş ol­dukları Marya adlı bir kiliseden bahsettiler, bu kilisenin güzelliğini ve duvarlarındaki resimleri anlattılar. Bunun üzerine Peygamberimiz onlara şöyle karşılık verdi:

"Onlar öyle bir kavimdirler ki, aralarındaki iyi kim­seler öldüğü zaman mezarı üzerine mesçid yapar ve mescidin içine de o söylediğiniz tasvirleri çizerler. Onlar Allah katında en kötü yaratıklardır."[345]

Dört büyük hadis kaynağının, Buhari, Müslim, Tirmizi ve Nesai'nin, İbn-i Abbas'a dayanarak bildirdiğine göre "Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mezarlık ziyaret eden kadın­lara, buraları mescit edinenlere ve buralara kandil dikenle­re lanet etmiştir."[346]

Peygamberimizin gerek bu uyarısı ve gerekse salih kişi­lerin mezarları üzerinde mescid yaparak kitab ehline benze­meyi lanetlemesi bu konuda onlara benzemekten açıkça yasaklama ve onların diğer adetlerinden uzak durma husu­sunda da delil niteliği taşır. Çünkü onların diğer adetlerinin de aynı türden olmadığından hiç kimse emin olamaz.

Şunu da belirtelim ki, bu ümmetin çoğu gurubunun me­zarlar üzerinde mescid yapma veya üzerinde bina yapmak­sızın mezarlıkları mescid edinme hastalıklarına kapıldıkla­rını hepisini biliyoruz. Oysa, bunların her ikisi de çok sayı­da hadisin belirttiğine göre haramdır ve işleyicileri lanetle-miştir. Bu konudaki diğer hadisleri zikretmenin şimdi ye­ri ve sırası değildir. Çünkü maksadımız genel kuraldır.

Gerçi bu davranışların haram olduğunu gerek Malik'in gerek Şafii'nin ve gerekse Hanbel'in çoğu arkadaşları belirt­miştir. Zaten bu böyle olduğu için gerek sahabilerden ve ge­rekse Tabiin kuşağından olan ilk dönem müslümanları (se­lef) insanı böyle davranışlara sürükleyen adetlerden titizlik­le alıkoy arlardı. Bu alanda şimdi burada ele alıp inceleye­meyeceğimiz kadar çok sayıda belge vardır. Bu belgelerden birine göre Ali'nin torunu Ali b. Hasan[347]"Bir defasında bi­ri ile karşılaştı. Adam Peygamberimizin mezarının yanında bulunan bir boşluğa giriyor ve orada dua ediyordu. Ali b. Hasan adamı böyle yapmamaya çağırarak şunları söyledi; "Şimdi size benim babamdan ve babamın da dedemden ve dedemin de Rasulullah'dan işitmiş olduğu bir hadisi nakle­deyim ister misiniz? Söyleyeceğim şudur:

"Benim mezarımı bayram yeri ve evlerinizi mezarlık edinmeyiniz. Siz nerede olursanız olunuz, salat-ü selamı­nız bana ulaşır."[348]

Aynı konu ile ilgili olarak Süheyl b. Ebu Süheyl[349] de şöy­le diyor:

"Bir defasında Peygamberimizin mezarı başında Ali'nin torunu Ali b. Hasan gördü. O sırada Fatıma'nın evinde ak­şam yemeği yiyordu. Bana:

"Buyur, yemek yiyelim" diye seslendi. Kendisine:

"İsteğim yok" diye karşılık verdim. Bu defa da bana:

"Bu mezarın başında durmuş, ne yapıyorsun?" diye sor­du.

"Peygamberimize salat-ü selam getirdim" diye cevap verdim. Bu cevabım üzerine bana:

"Mescide girince salat-ü selam getir" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: Çünkü Rasulullah (s.a.v.) şöy­le buyurdu:

"Benim mezarımı bayram yeri ve evlerinizi mezarlık edinmeyiniz. Yahudilere Allah lanet etsin! Çünkü onlar Peygamberlerinin mezarlarını mescid edindiler. Bana sa­lat-ü selam getiriniz. Biliniz ki, nerede olursanız olun, selat-ü selamınız bana ulaşır."

Bu bakımdan seninle Endülüs'de (İspanya'da) bulunan, kimse arasında fark yoktur.[350]

Nitekim gerek Ahmed b. Hanbel ve gerekse Malik'in ve başka imamların bazı yakın arkadaşlarının belirttiğine gö­re müslüman belirli cümleleri söyleyerek Peygamberimize salat ve selam getirdikten sonra, eğer O'na dua etmek ister­se, yüzünü kıbleye çevirmeli ve Rasulullah'ın mezarını sa­ğma almalıdır.[351]

 

Veda Hutbesinin Önemi

 

Müslim'in, Hüseyin'e dayanarak rivayet ettiğine göre sa-habilerden Cabir şöyle diyor:

"Arefe günü zeval vakti girince (öğleyin) Peygamberimiz devesinin getirilmesini emretti. Devesi getirilince sırtına bi­nip, vadinin ortasına geldi ve orada halka hitaben şunları söy­ledi:

"Şu ayda ve şu beldedeki şu gününüz nasıl size haram-sa kanlarınız ve mallarınız da birbirinize öylece haram­dır."

Haberiniz olsun ki, cahiliye döneminin bütün adetleri ve uygulamaları ayaklarımın altındadır. Cahiliye dö­neminin kan davaları geçersizdir. İlk geçersiz saydığımız kan davası, Sa'd oğularının süt evladı olup, Huzeyl tara­fından öldürülen İbn-i Rebie b. Haris'in kan davasıdır. İlk kaldırdığım faiz de -amcam- Abbas b. Abdülmutta-lib'in faiz alacağıdır. Bunun tümü kaldırılmıştır.

"Kadınlar konusunda AUah'dan korkunuz. Çünkü siz onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve Allah'ın izni ile ırzları size helal oldu. Kadınların size karşı en önemli gö­revleri evlerinize istemediğiniz kişileri almamalarıdır. Eğer bunu yaparlarsa onları sakat bırakmayacak şe­kilde dövünüz. Buna karşılık siz de onları normal ölçü­de yedirip ve giydirmekle yükümlüsünüz."

"Size öyle bir şey bıraktım ki, eğer ona sımsıkı sarı-Iırsanız artık hiç sapıtmazsınız. Bu Allah'ın kitabıdır. Hep siz bana soru soruyorsunuz. Acaba sizler benim için ne diyor sunuz?"

Peygamberimizin bu sorusuna karşılık bu konuşmayı dinleyen kalabalık hep bir ağızdan:

"Hepimiz şahadet ederiz ki, sen gerçekleri tebliğ ettin, gö­revini yerine getirdin Ve insanlara nasihat ettin" diye cevap verdi. Arkasından işaret parmağını önce havaya kaldırarak ve arkasından kalabalığa doğrultarak üç kere üst üste:

"Şahid ol, Allah'ım" dedi.

Arkasından ezan okunup kamet getirilerek öğle namazı­nı kıldı, daha sonra ara verilmeksizin kamet getirilerek ikindi namazını kıldı. Arkasından da devesine binerek vak­fe yerine geldi..."[352]

Peygamber Efendimiz bu konuşmasında geçen "Cahili­ye döneminin bütün adet ve uygulamaları ayaklarımın altındadır" ifadesi bu dönemin bütün geleneklerini ve dini törenlerini kapsamına alır. Mesela o dönemin din anlayı­şının sonucu olan:

"Ey falanca, ey filanca" başlıklı yakarışlarla o günün bayram törenleri ile diğer gelenekleri gibi.

Peygamberimiz, bu genel yasaklamadan sonra sözü ca-hiliye anlayışına göre mubah sayılan bazı kanların ve mal­ların yasaklanmasına getirdi. Borçluların zimmetinde biri­ken faiz alacakları ile öldüreni ve öldürüleni henüz müslü-man olmadan önce işlenmiş cinayetlerin kan davaları gibi. Peygamberimizin bu konuşmasında belirli bir kaç hususu ya­sak ilan etmesinin iki sebebi olabilir. Rasulallah ya hacc mevsiminden sonra girişeceği uygulama hakkında bir ön uyarı yapmak istemiş veya halkın geleneklerinden kaynak­lanan bir uygulama olarak değil, sağlam gerekçeli haklar ola­rak sandığı bazı belirli hususları ortadan kaldırmayı amaç­lamıştır.

Görüldüğü gibi Peygamberimizin bu ifadeieri, cahiliye döneminde geçerli olup da, İslam tarafından da onaylanmış olan gelenekleri kapsamıyor. Hacc ziyareti, yüz develik ci­nayet diyeti ve yeminli kan davacıları (kasame) sistemi gi­bi. Çünkü "cahiliye adeti" denince bundan anlaşılan şey, o dönemin islam tarafından onaylanmayan gelenek ve uygu­lamalarıdır. Buna o dönemin İslam tarafından açıkça yasak­lanmamış olan gelenek ve uygulumalan da dahildir.

Bu arada Ebu Davud, Nesai ve İbn-i Mace'de yer aldığı­na göre Ebu Husayn Mısrı şöyle diyor:

" "Bir gün Beytülmukaddes mescidinde namaz kılmak üzere Afır kabilesinden Ebu Amir[353] künyeli bir arkada­şımla birlikte yola çıkmıştım. O gün Ezd kabilesinden bir sa

habi olan Ebu Reyhane[354] namazdan önce Mescid'de bir konuşma yapmıştı. Yolda arkadaşım beni geçmişti, ben ar­kasından yetişerek yanına oturdum. Bir ara bana:   ,

"Ebu Reyhane'nin konuşmasına yetiştin mi?" diye sor­du. Kendisine:

"Hayır" diye karşılık vermem üzerine bana şöyle dedi: "Ebu Reyhane'nin şöyle dediğini işittim: Peygamberimiz şu on şeyi yasaklamıştır:

1- Dişleri kazıyıp seyreltmek

2- Vücuda dövme yaptırmak

3- Ağaran kılları yolmak

4- İç çamaşırsız iki erkek vücudunun birbirine değmesi

5- İç çamışırsız iki kadın vücudunun birbirine değmesi

6- Erkeğin, acemlerin yaptığı gibi, alt kenarına ipek per­vaz diktirmesi

7-  Erkeğin, acemlerin yaptığı gibi, omuz başına ipek yama diktirmesi

8- Yağmacılık

9- Kaplan derisi ile kaplı eğere binmek

10- Devlet adamları dışında kalan kimselerin mühürlü yü­zük takmaları"[355]

Bu hadis bir çok fıkıh aliminin önüne problem çıkarmış­tır. Şundan dolayı ki, erkeklerin elbiselerinde az miktarda ipekli kumaş bulunmasının caiz olduğunu belirten çok sa­yıda delil varken, bu hadis erkeklerin elbiselerinde ipekli kumaşın büsbütün yasaklar bir nitelik taşıyor. Oysa burada Pey­gamberimizin yasakladığı şey erkeklerin acemlere özenerek ebiselerinin alt kenarına ipek kumaştan pervazlar ve omuz başlarına ipekli yamalar diktirmeleridir. Buna göre yasak­lanan şey, elbiselere dikilen ipekli kumaş parçalarının ken­dileri değil, acemler arasında moda olan bir kıyafet şeklidir. Eğer durum böyle olmayıp da, buradaki yasaklamanın ge­rekçesi ipekli kumaş olsaydı, yasaklama erkek elbisesinin sırf söz konusu iki yeri ile sınırlanmaz, elbisenin her tara­fım içerirdi. Böyle olduğu içindir ki, Peygamberimiz söz­leri arasında "acemler gibi" demiştir. Bilindiği gibi sıfatın asıl görevi önüne geldiği ismi belirlemek değil, onu nitele­mektir.[356]

 

Hayvan Keserken Özentiden Kaçınmak

 

Ebu Davud'un, İmran b. Huseyn'e dayanarak naklettiği şu hadisi de yukardaki hadisin ışığında yorumlamak müm­kündür. Peygamberimiz söz konusu hadisinde "Ben kızıl renkli eğere binmem, üzerine serçe figürü işlenmiş elbise ve ipek pervazlı gömlek giymem"[357] buyurmuştur. Tıpkı bunun gibi Buharı ile Müslim'de belirttiğine göre Rafi b. Hu-deyc[358]diyor ki:

"Bir defa Peygamberimize:

"Ya Rasulallah, yarın düşman karşısına çıkıyoruz. Eğer savaşta hayvan boğazlayacağımız sırada bıçak bulamazsak kamış kullanabilir miyiz?" diye sordu. Bana şöyle cevap ver­di:

"Kan akıtılan ve üzerinde Allah'ın adı anılan hayva­nın etini ye. Yalnız bu hayvanın kanı dişle ve tırnakla akı­tılmış olmamalıdır. Şimdi size bunun sebebini söyleyece­ğim. Çünkü diş aslında kemiktir ve tırnak da Habeşlile-rin hayvan boğazlama aletidir."[359]

Görüldüğü gibi bu hadiste Peygamberimiz, tırnakla hay­van boğazlamayı bunun Habeşliler tarafından boğazlama ale­ti yerine kullanıldığı gerekçesi ile yasaklıyor. Ayrıca diş ile hayvan boğazlamanın yasaklanmasını da onun bir çeşit ke­mik oluşuna bağlıyor.

Fıkıhçılar bu konuda farkh görüşler ileri sürüyorlar. Bir gurup müctehide göre, buradaki yasağın gerekçesi, dişle ve tırnakla boğazlamanın boğmaya benzemesi veya bu ih­timali akla getirmesidir. Oysa bilindiği gibi boğularak öldü­rülen hayvanın etini yemek yasaktır. Nitekim müçtehidler bu ilkeye dayanarak yerlerinden çıkarılıp bilenmiş diş ve tır­naklarla hayvan boğazlanmanın caiz olduğunu ileri sürerler. Çünkü bağımsız ve bilenmiş aletlerle hayvan boğazlamanın boğmakla hiç bir ilgisi yoktur.

Oysa fıkihçılann çoğunluğu diş ve tırnak kullanarak hayvan boğazlamayı kayıtsiz-şartsız olarak yasak saymış­lardır. Çünkü Peygamberimiz diş ile tırnağı kan akıtma araçlarından ayırmakta, akademik deyimi ile istisna etmek­tedir. Demek ki, diş ile tırnak, hayvan boğazlarken kullanılamayacak kesici araçlardır. Eğer Peygamberimizin yasak­laması bu araçlarla yapılan boğazlamanın boğma niteliğin­de oluşuna dayansa idi, o zaman buradaki istisna anlamsız olurdu. Böyle bir ihtimalin varolabileceği meselesine gelin­ce muhtemel olanın gerçekmiş gibi kabul edilebilmesi için gerekçenin gizli veya belirsiz olması gerekir. Gerekçenin açık ve belirli olduğu durumlarda muhtemel olan şey ger-keç yerine konamaz. Ayrıca bu yasağı ilk gurubun düşündü­ğü gerekçeye bağlamak, Peygamberimizin hadisinde belir­tilen gerekçelendirmeye ters düşer.

Fakat fıkıhçılar bu kesimi "Acaba hadisteki genel ifade­ye bağlı kalarak başka bir kesici kemik parçası ile de hay­van boğazlamak yasak mıdır, değil midir?" meselesi karşı­sında ikiye ayrılmışlardır.

Bu görüşlerin her üçüne göre de Peygamberimizin "şim­di size bu yasağın sebebini söyleyeceğim" dedikten son­ra "çünkü tırnak Habeşlilerin hayvan boğazlama aracı­dır" ifadesini kullanması, tırnaktaki bu niteliğin, yani onun Habeşlilerin hayvan boğazlama aracı oluşunun bu yasakla­mada etkili olduğunu belirtir. Bu etki isterse doğrudan doğ­ruya yasaklamanın sebebi olarak, isterse sebebe götürücü bir ipucu olarak, isterse sebebin niteliklerinden biri olarak ve­ya isterse sebebin niteliklerinden birine götüren bir ipucu ola­rak kendisini göstermiş olsun farketmez. Çünkü Habeşliler uzun tırnaklıdırlar ve diğer milletlerden farklı olan bu adet­leri yüzünden hayvanlarını tırnakları ile boğazladıkları gö­rülmüştür. Buna göre tırnakla hayvan boğazlamak, kendile­rine özgü bu geleneklerinden Habeşlilere benzemek ola­cağı için Rasulullah tarafından yasaklanmıştır. Kemiğe ge­lince onun boğazlanma aleti olarak kullanılmasının yasak­lanması, tıpkı taharetlenme maddesi olarak kullanılmasının yasaklığı gibi, potansiyel pisîeyici niteliğinden ileri gele­bilir. Çünkü bilindiği gibi, kan pis (necis) bir maddedir.

Buradaki maksadımız hayvan boğazlama konusunun de­taylarını anlatmak değildir, O konuda şimdi burası yeri ol­madığı için söylemediğimiz, fakat söylenmesi gereken ba­zı sözler vardır.

Şimdi de aynı gerçeği geçmişin olayları arasında irdele­yelim. Buharı ile Müslim'in, Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiklerine göre peygamberimiz bir hadisinde:

"Amr b. Amir Huzai'yi cehennnemde barsaklarını yerde sürüklerken görüm. Çünkü o Şaibe adı altında putlara deve adanması geleneğini ilk ortaya atan kim­se oldu."[360] buyurmuştur. Aynı hadisin yine Ebu Hureyre ta­rafından rivayet edilerek Müslim'de yeralan şekli de şöyle­dir: "Kaab oğullarının kardeşi Amr b. Luhay b. Kamaa b. Handefi cehennemde barsaklarını yerde sürüklerken gördüm."[361]

Bu hadisler yaygın şekilde bilinen geçmiş bir olaya işa­ret ediyor. Bu hadislere adı geçen Amr b. Luhay eski bir arap ileri gelenidir. Beytullah'ın çevresinde ilk anıt (heykel) di­ken odur. Söylendiğine göre diktiği bu anıtları Şam tarafla­rındaki Belka vadisinden getirmiş ve bu vadinin halkına özenerek Beytullah'm çevresine dikmişti. Bu arada Şaibe, Vesile ve Hami adlan ile anılan adak develer çığrım ilk açan kimse odur. İşte Peygamberimiz yukardaki hadislerde bu adamı "Cehennemde bağırsaklarım yerde sürüklerken gör­düğünü" bildirmektedir.

Bilindiği gibi araplar bu adamdan önce ataları İbra­him'in (a,s.) inanç ve geleneğine bağlı idiler. Bu inanç ve gelenek Allah'ı tek bilme ilkesine dayalı, dengeli (hanif) bir din idi. Fakat zamanının Mekke hükümdarı olan bu Amr b. Luhay tarafından bu köklü gelenekten ayrılmaya yöneltildi­ler.

Çünkü sözü geçen Amr'ın bağlı olduğu Huzaa kabilesi, Beytullah'm Kureyş kabilesinden önceki koruyucuları idi. Diğer yörelerde yaşayan araplar da her konuda Mekke'lüe-re özenir, onları Örnek edinirlerdi. Çünkü her taraftan ziya­retine gelinen Beytullah, Mekke'de idi. Bu yüzden Mekke'li-ler, İbrahim (a.s.) zamanından beri araplar arasında sayılır ve üstün tutulurlardı.

İşte araplar arasındaki yeri böylesine saygın olan Mek­ke'nin o günkü hükümdarı günlerden bir gün Şam tarafla­rına gider ve oralarda gördüğü bazı adet ve gelenekleri be­ğenerek memleketine benimsetmeye yönelir. Aklısıra bazı deve ye çeşitlerini oradaki inanç ve adetlere özenerek Bu hayra, Şaibe, Vesile ve Hami adlan altında putlara ada­mak. Allah'a saygı ifade eden dindarca bir davranıştı.

Oysa onun açtığı bu çığır, o güne kadar Hz. İbrahim'in dengeli dinine bağlı yaşayan araplar arasında müşriklik ge­leneğine doğru atılmış ilk adım ve Allah'ın helal kılmış olduğu nesneleri haram saymaya yönelik ilk sapma hareke­ti idi. O bu işi yaparken başkalarına özenmiş, başkalarını ör­nek edinmiş ve başkalarına benzemenin tutkusuna kapılmış­tı. O günden sonra işler günden güne daha da kötüye gitmiş ve zamanla yeryüzünün bu en saygıdeğer toprakları üzerin­de müşriklik geleneği kesin bir egemenlik kurmuş, köklü tev-hid inancının etkinliği silinmeye yüz tutmuştur.

Bu sapık eğilim peygamberimizin gönderilişine kadar sür­dü. Peygamberimiz ortaya çıkınca, İbrahim'in unutulan inanç ve gelenek sistemini yemden canlandırdı, Allah'ın bir­liği ilkesini yeniden yürürlüğe koydu ve söz konusu sapma döneminden beri araplarm haram sayar oldukları nesnelerin yeniden helal olduklarını ilan etti. Şimdi Kur-ı Kerim'in bu konuyu ele alan ayetlerini okuyalım:

"Müşrikler ekinlerin hasılatından ve evcil hayvanlar­dan Allah'a pay ayırırlar. Akıllansıra "Bu Allah için ve bu da O'na ortak koştuğumuz, İlahlarımız içindir" der­ler. İlahları için ayırdıkları paylar Allah'a ulaşmaz­ken, Allah'a ait olan paylar ilahlara gider. Ne kötü hü­küm veriyorlar! Ayrıca bu ilahlar çoğu müşriklere evlad-larını öldürmeyi güzel bir işmiş gibi gösterdiler ki, böy­lece hem onları mahvetsinler ve hem de dinlerini yozlaş-tırsınlar. Eğer bunu onlardan Allah isteseydi yapmazlar­dı. Onları iftiraları ile başbaşa bırak. Onlar akıllansı­ra "Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir, bunla­rı bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtlarına binilmesi yasak hayvanlardır" derler. Bir kı­sım hayvanları da Allah'ın adını anmaksızın boğazlar­lar. Bütün bunları Allah'a iftira olarak ortaya atarlar. Allah yakında onları bu iftiraları yüzünden cezalandıra­caktır. Derler ki, "Bu hayvanlardan olan yavrular, er­keklerimize helal ve kadınlarımıza haramdır. Eğer yav­rular ölü doğarsa erkek ve kadınlar bunu yemekte ortak­tırlar" Allah onlara bu yakıştırmalarının cezasını vere­cektir. O hikmet ve bilgi sahibidir. Bilgisizlik yüzün­den benimsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın ver­diği rızkı, O'na iftira ederek haram sayanlar, hiç şüphe­siz hüsrana uğradılar, onlar gerçekten sapıttılar, yola ge­lecek gibi de değildirler!"               (En'am: 6/136-140)

Bu ayetlerin hitap ettiği kimseler, şöyle sorumluluktan sıyrılmaya kalkışıyorlar:

"Müşrikler derler ki, "Eğer Allah öyle dikseydi, ne biz ve ne de atalarımız müşrik olmaz ve hiç bir helal şeyi ha­ram saymazdık" Onlardan önceki gerçekleri yalanla­yanlar da öyle dediler ve sonunda azabı tattılar. Onlara de ki: "Karşımıza çıkaracağınız bir bilginiz var mı? Sa­dece zannlara uyuyor ve sadece saçmalıyorsunuz."

(En'am: 6/148)

Bilindiği gibi burada sözü edilen "yasak sayma" tutumu­nun başlangıcı dindarlık gayretkeşliği ile mubah olan şey­lerden uzak durmaktır. Söz konusu dindarlık da, her ne ka­dar sahibi farkında değilse de, kafirlere özenmekten, onla­ra benzemeye çalışmaktan kaynaklanmıştır;

Artık açıkça görüyorsun ki, Allah'ın din ve şeriaitlerinin yozlaşıp ortadan kalkmasının ve küfür ile isyanın üstünlük kurmasının en başta gelen sebebi kafirlere benzemektir. Buna karşılık bütün iyi gelişmelerin ana şartı da peygamber­lerinin sünnet ve şeriatlerine bağlılıktır. İşte dinde yeni bir şey ortaya çıkarmak (bidat) bu yüzden önemlidir. İsterse bu yeni şeyin kafirlere benzemeye sürükleyen yönü olmasın. Bir de bu iki sakıncalı nitelik (yeni bir şey ortaya çıkarma ile ka­firlere benzeme nitelikleri) biraraya gelince acaba durum na­sıl olur? Bu yüzdendir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Her toplum, benimsediği bidat oranında sünnetten fire verir." buyurmuştur.[362]

 

Ezanın Ortaya Çıkışı

 

Şimdi de şu olayı inceleyelim. Ebu Davud'un Ebu Umeyr b. Enes'e[363] dayanarak bildirdiğine göre bu zatın sahabiler-den olan amcası şöyle diyor:

Bir gün peygamberimiz müslümanları namaz kılmak için nasıl çağırmak gerektiğini düşünüyor, bunun uygun bir yolunu araştırıyordu. Sahabilerden biri Rasulullah'a "Namaz vakti gelince mescidin damına bir sancak dik, müs-lümanlar bunu görünce birbirlerine haber versinler" teklifin­de bulundu. Bu teklif Peygamberimizin hoşuna gitmedi. Bazı sahabiler de yahudiler gibi boru çalınmasını önerdiler." -Bu yahudi adetidir- diyerek bu öneriyi de reddettim. Kimi­leri de çan çalmayı teklif ettiler. Onu da -Hristiyanların adetidir- diyerek beğenmedi. O gün hiç bir karara yarılama­dan herkes evine dağıldı.

Peygamberimizin zihnini yoran bu konuya en çok aklı ta­kılanlardan biri de Abdullah b. Zeyd b. Abdurajpbih idi.[364]

Bir kaç gün sonra aynı ezanın daha önce Ömer'e rüyada öğretlidiği, fakat onun bunu yirmi gün açıklamadığı anlaşıl­dı. Ömer'e niçin böyle yaptığı sorulduğunda da -Abdullah b. Zeyd benden önce davranınca utandım, çekindim- dedi.

Peygamberimiz bunun üzerine Bilal-i Habeşi'ye seslene­rek -Ya Bilal, ayağa kalk ve bak bakalım Abdullah b. Zeyd sana ne emrediyor. Onun dediklerim aynen yap- buyurdu. Bi­lal de ayağa kalkarak ilk ezanı okudu."[365]

Bu hadisin rivayet zincirinin halkalarından biri olan Ebu Bişr, kendisinden bir Önceki halka olan Ebu Umeyr'e daya­narak diyor ki: "Ensar'm (Medine'li müslümanların) kana­atlerine göre eğer rüyasında kendisine ezan Öğretilmiş olan Abdullah b. Zeyd o gün hasta olmasaydı, Rasulullah onu mü­ezzin yapacaktı."

Aynı konuyu Amir Sabi[366] de şöyle anlatıyor:

Bir gün Peygamberimiz namaz vaktini duyurma konusu­nu çok düşündü, bu konuyu bir çözüme kavuşturmak istiyor­du. Namaz vaktini duyurma konusunda üzerinde düşündü­ğü çözümlerden biri bazı sahabilerden gelen çan çalma tek­lifi idi. Fakat Peygamberimiz biraz düşündükten sonra "Bu hristayan adetidir" diyerek bu teklifi reddetti. Arkasından bir ara sokaklardaki halka namaz vaktinin geldiğini duyuracak haberciler gönderilmesini düşündü. Fakat arakasından "Na­maz vaktini duyurmak için salınacak habercileri namaz­dan alıkoymak istemiyorum" diyerek bundan da vazgeçti. Sözlerine devam eden Sabi b. Amir yukarda anlatılan Ab-dulah b. Zeyd'in gördüğü rüyayı açıklayarak konuyu bağ­ladı.

Sahabilerden Enes'in, Buhari ve Müslim'de yeralan aşa­ğıdaki sözleri de bu konuya açıklık getiriyor: "Müslüman­lar çoğalınca bir gün aralarında namaz vaktinin girdiğini bi­linen bir usulle duyurma konusunu görüştüler. Bunun için bazıları ateş yakmayı ve bazıları da çan çalmayı teklif etti. Fakat sonunda Peygamberimiz Bilal'e ezan okumayı ve söylenecek cümleleri ezan okurken ikişer kere, kamet geti­rirken birer kere söylemeyi emretti."[367]

Yine Buhari ile Müslim'de yer aldığına göre sahabiler­den İbn-i Ömer de bu konuyu şöyle anlatıyor:

"Müslümanlar Medine'ye gelişlerinin ilk yıllarında Mes-cidde toplanıp namaz vaktini beklerlerdi. O zamanlar bunun için hiç bir duyuru yapılmıyordu. Sonraları bir gün araların­da bu konuyu görüştüler. Bazı sahabiler:

"Hristiyanlar gibi çan çalalım" dediler. Bazıları: "Yahudiler gibi boru çalalım" dediler. Bu arada Ömer de: "Göndereceğimiz bir haberci namaz vaktini duyursa ol­maz mı?" diye konuştu. Sonunda Peygamberimiz Bilal'e dö­nerek:

"Kalk da halkı namaza çağır" diye emretti." Bu hadislerde anlatılan ezan olayı ile ilgili çeşitli detay­ları, Abdullah b. Zeyd ile Ömer'in bununla ilgili rüyaları-ni, yine Ömer'in bu konudaki önerisini, ayrıca "Peygambe­rimiz ezanı Miraç gecesi işittiği'ni belirten rivayeti ve bu ko­nudaki daha bir çok meseleyi incelemenin şimdi ne yeri ve ne de sırasıdır. Hatta şu anda bu olayla ilgili bazı çelişkile­re de parmak basmak da istemiyoruz. Buradaki maksadımız Peygamberimizin namaz vakitlerini duyurmak için yahudi-ler gibi ağızla üflenen boru ve hristiyanlar gibi elle çalman çanın kullanılmasını hoşgörmezken buna sebap olarak bo­ru üflemenin yahudi ve çan çalmanın hristiyan adeti oldu­ğunu vurguladığını belirtmektir. Çünkü bir hükmü açıkla­dıktan sonra, onun arkasından anılan sıfat o hükmün sebe­bi olur. Bu da Peygamberimizin yahudi ve hristiyanlann tüm gelenek ve özelliklerini yasaklamasını gerektirir.

Şunu da belirtelim ki, yahudilerce kullanılan boru üfle­me adetinin aslında Hz. Musa'ya dayandığı ileri sürüldüğü halde, O'nun zamanında boru çalınma adetinin varolduğu­nun ileri sürülmüş olmasına rağmen, Peygamberimiz bunu taklit etmeyi hoş karşılamamıştır. Hristiyanlar arasında kul­lanılan çan çalma adetine gelince bu tamamen onlar tarafın­dan ortaya atılmış bir bidattir. Çünkü hrıstiyanlığın gelenek sistemi, büyük bir çoğunlukla papazlar ve keşişler tarafın­dan uydurulmuş ve düzülmüştür.

Ayrıca bu tutum, bu tip araçlarla elde edilen seslerin namazın dışında kalan durumlarda da hoş görülmemesini ge­rektirir. Çünkü bunlar yahudi ve hristiyan adetleridir. Bilin­diği gibi hrıstiyanlar ibadet vakitleri dışında kalan çeşitli za­manlarda çan çalarlar.

Dengeli (hanif) dinin sembolü ise Cenab-ı Allah'ın (c.c.) adını anmayı içeren ezandır. O ezan ki, onun sayesinde göklerm kapıları açılır, şeytanlar koğulur ve Allah'ın rah­meti yeryüzüne iner.

Oysa bu ümmetin bir çok hükümdarının veya devlet adamının sözünü ettiğimiz bu yahudi ve hristiyan sembolü olan adetlere kapıldıkları görülüyor. Öyle ki, bazı hüküm­darlar için buhurdanlar yakıldığını, küçük boyda çanlar ça­lındığını kendi gözlerimle gördüm. Hatta namaz vakitleri­ni duyurmak için davul-zurna çaldıran hükümdarlara bile rastlanmıştır ki, bilindiği gibi bu Peygamberimizin kesinlik­le istemediği "hoşuma gitmiyor" dediği bir davranıştır. Yi­ne öyle hükümdarlar görüldü ki, akıllarısıra ünlü Zülkar-neyn'e özenerek her sabah ve her akşam boru çaldırmışlar ve nüfuzları altındaki emirlere de aynı adeti benimsetmiş-lerdir.

Gördüğümüz gibi bu yahudi, hristiyan, bizans ve acem taklitçiliği doğu aleminin hükümdarları üzerinde egemen olup onları müslüman geleneklerine ters düşerek Allah'ın ve Rasulullah'ın hoşlanmadığı tutumlara sürükleyince, Ce­nab-ı Allah (c.c.) onların başına moğol kafirlerini musallat etti, bunlar da insanlara ve beldelere karşı hiç bir İslam devletinde görülmemiş melanetler işlemiş ve sapıklıklar uygulamışlardır. Böylece Peygamber Efendimiz daha önce incelediğimiz "sizden öncekilerin geleneklerine kılı kılına uyacaksınız" sözü prati's gerçeklik kazanmıştır.[368]

 

Tören Yasağı

 

Bu yoldaki yozlaşma örneklerini gözden geçirmeye de­vam edersek görürüz ki, Müslümanlar, gerek Peygamberle­ri döneminde ve gerekse O'nun zamanım izleyen dönemde savaşta vakardan ve Allah'ın adını anmaktan başka hiçbir tepki göstermezlerdi. Nitekim Tabiin kuşağının ileri ge­lenlerinden biri olan Kays b. Ubdabe[369] bu konu ile ilgili ola­rak "sahabiler zikrederken, savaşırken v« cenaze töreni sı­rasında yavaş sesle konuşmayı özellikle tercih ederlerdi."[370] diyor. Diğer tarihi belgeler de ilk dönem müslümanlarının bu üç durumda, tıpkı namaz sırasında oldukları gibi, kalb-leri Allah zikri, Allah saygısı ve Allah sevgisi ile dolu bu­lunarak vakar ve sünnet içinde olmayı gelenekleştirmişti. Bu­na karşılık bu üç durumda yüksek sesler çıkarmak yahudi-lerin, hnstiyanlann ve diğer yabancıların adetleri arasında idi. Fakat bir süre sonra sonra öyle bir dönem geldi ki, üm­metten olan bir çokları sözünü ettiğimiz yabancıların adet­lerine kapıldılar. Bu konuyu daha detaylı bir şekilde ince­lemek mümkündür, ama şimdi sırası değildir.

Bu meyanda şunu da belirtelim ki, Amr b. Meymun Ez-di[371]'nin bildirdiğine göre Halife Ömer şöyle diyor: "Cahi

üye döneminde araplar mukaddes ziyaret sırasında güneş doğmadıkça Müzdelife'den ayrılmazlardı. Peygamberimiz bu noktada onların yaptıklarından başka türlüsünü yaparak güneş doğmadan önce Müsdelife'den ayrılmayı benimsedi. Böylece bizim adetimiz müşriklerin adetinden farklı ol­du"[372]

Tıpkı bunun gibi cahiliye dönemi arapları güneş batma­dan önce Arafat'dan ayrılırlardı. Peygamberimiz onlardan farklı olabilmek için güneş battıktan sonra Arafat'tan ayrıl­mayı benimsedi. Bundan dolayı güneşin batımından sonra­ya kadar Arafat'da vakfe yapmak fıkıh alimlerinin görüş bir­liği ile vacip sayıldığı gibi bazıları bunu haccın rükünlerin­den biri kabul ettiler. Ayrıca Hz. Ömer'in sözlerinden açık­ça anlaşıldığı üzere bu ziyaret adetlerinde farklı davran­manın amacı müşriklere ters düşmek, onlardan başka türlü hareket etmektir. Yine bu kategoriden olmak üzere büyük hadis kaynaklarının sahabilerden Huzeyfet-ül Yemani'ye da­yanarak naklettikleri şu hadisi hatırlatalım. Peygamberi­miz buyuruyor ki;

"Gümüş ve altın kaplarda su içmeyiniz ve yemek ye­meyiniz. Bunlar dünyada onlar (müslüman olmayanlar) ve ahirette de sizler içindir."[373]

Öteyandan Müslim'in Cübeyrb. Nufeyr'e[374] dayandıra­rak bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer diyor ki: "Bir defa­sında Peygamberimiz üzerimde serçe figürü işlemeli bir takım elbise görünce -Bu giydiğin kafirlerin kiyafetlerinden-dir, onu giyme- buyurdu."[375]

Görüldüğü gibi, Peygamberimiz söz konusu elbiseyi giymenin yasak edilişini o elbisenin "kafir kıyafeti" oluşu gerekçesine bağlıyor. Bu yüzden islam alimleri erkeklerin ipekli kumaş giyinmesini, altın ve gümüş kaplar kullan­mayı "kafirlere benzemek" onlara özenmek saymışlardır.

Bu arada Buhari ve Müslim'de yer aldığına göre Ebu Os­man Hindi[376] diyor ki:

Bizler Utbe b. Ferkad'ın komutası altında Azerbaycan'da iken, halife Ömer bize şöyle bir mektup yazdı:

"Ey Utbe, elde ettiğiniz basanlar sırf senin gayretinin so­nucu değildir. Buna göre seferler esnasında sen ne yiyorsan müslümanlann karınlarını da onunla doyur. Lüks'den, müş­riklerin modalarına özenmekten ve ipekli elbise giyinmek­ten sakın. Çünkü Peygamberimiz ipekli elbiseyi giyinmeyi yasaklamıştı.[377]

Ebu Bekir Hilal'in, Muhammed b. Sirin'e dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Huzeyfe b. Yeman "Bir de­fasında girmek üzere olduğu bir evde altın ve kurşun maş-rabalar olduğunu farkedince hemen geri döndü ve çıkarken de "Kim bir kavme özenirse onlardan olur" dedi."

Aynı olayın başka bir anlatımı: "...İçerde acem modala­rından bir şey görünce "Kim bir kavme özenirse onlardan­dır" diyerek geri çıktı," şeklindedir.

Buna benzer bir olay anlatan Ali b. Ebu Salih Sevak[378] da şöyle diyor:

"Bir defasında bir düğünde idik. Bir ara Ahmed b. Han-bel geldi. Fakat içeri girip de gözü altın işlemeli bir koltu­ğa takılınca geri çıktı. Hemen peşinden koşan ev sahibi ya­nına varınca da eli ile yüzünü kapatarak -Mecusi (ateşperest) modası, mecusi modası!- dedi."[379]

Ahmed b. Hanbel ile ilgili bir Salih'in rivayetinde şun­ları okuyoruz: "Çağrıldığı yemekte eğer içki verilir veya sof­rada bir mecusi adeti olan altın ve gümüş kab konursa, ya-hud da duvarlar halı ile kaplı olursa yemek yemeden çıkar giderdi."

Bu konuda gerek Kur'an'da ve gerekse Peygamberimi­zin söz ve yaşayışında bulunan d olaylı-d olaysız bütün de­lillerin hepsini incelemeye kalkışırsak daha çok söz söyle­memiz gerekirdi.[380]

 

İcma-i Ümmet'in Tutumu

 

Bu alandaki örneğimiz, başta halife Hz. Ömer (r.a.) ol­mak üzere O'nun arkasından gelen imamların ve fıkıh alim­lerinin ezici çoğunluğunun tutumudur. Bunların tümü gerek hnstiyanların ve gerekse diğer dinlere bağlı zimmilerin di­ni azınlıkların şu şartlara uymalarını titizlikle aramışlar­dır:

1- Müslümanlara karşı saygılı davranmak

2- Sohbet oturumlarında müslümanlara yer göstermek

3- Zimmilerin külah, sarık, nalınlar ve saç traşı bakım­larından müslümanları taklit etmeyecekleri

4- Zimmiler aralarında konuşurken, müslümanlara mah­sus sözleri kullanmayacaklardı.

5- Müslümanlara özgü künyeleri kullanmayacaklardı.

6- Atlarını müslümanlar gibi eğerlemeyeceklerdi.

7- Kılıç kuşanmayacaklardı.

8- Silah edinemeyecek ve taşımayacaklardı.

9- Yüzük kaşlarına arapça mühürler kazdıramayacak-lardı.

10- Alkollü içki alıp s atamayacaklardı.

11- Tepelerini traş edeceklerdi.

12- Kendilerine özgü modalarına her yerde bağlı kalacak­lardı.

13- Bellerine zünnarbağlayacaklardı.

14- Kiliseleri üzerine haç dikmeyecekler di.

15- Müslümanların sokak ve çarşılarında haç veya ken­di dinlerine mahsus her hangi bir kitap teşhir edemeyecek­lerdi.

16- Kiliselerinde yüksek sesle çan çalmayacaklardı.

17- Cenaze törenlerinde bağırıp çağırmayacaklardı.

18- Müslümanların oturdukları yollardan geçerken ışık, mum veya fener yakmayacaklardı.[381]

Bu şartlar güvenilir bir isnad zinciri ile Harb'e dayanmak­tadır. Hilal yolu ile gelen aynı konudaki başka bir rivayete göre ise bu şartlar şöyle sıralanıyor:

1- Zimmiler kiliselerinde yüksek sesle çan çalmayacak­lardı.

2- Kiliseleri üzerine haç takmaycaklardı.

3- Müslümanların yakınlarında yüksek sesle ibadet ede­meyecekler, yüksek sesle okumayacaklardı.

4- Müslümanların bayram günlari yaptıkları gibi kilise­lerinden toplu olarak dağilamayOcaklardı.

5- Cenaze törenlerinde bağırıp çağırmayacaklardı.

6- Müslümanların oturdukları sokaklarda ışık, mum ve fe­ner yakmayacaklardı.

7- Cenazeleri müslüman cenazelerinin önünden taşınma-yacaktı.

8- Alkollü içki alıp s atam ayacaklardı.

9- Her yerde kendilerine özgü modalarına bağlı kalacak­lardı.

10- Külah, sarık, nalınlar gibi kılıklar ile baş traşı ve bi­nek hayvanı bakımından müslümanlan taklit etmeyecekler­di.

11- Müslümanlara özgü sözleri kullananamayacaklardı.

12- Müslümanların künyelerini kullanamayacaklardı.

13- Başlarının tepelerini traş edeceklerdi.

14- Perçemlerim ikiye ayırarak taramayacaklardı.

15- Bellerine Zünnar takacaklardı.[382][383]

 

Ayırımın Hikmeti

 

Bu şartlar fıkıh ve ilim kitaplarının en bilinen konulan arasında oldukları gibi ikinci kuşak imamları sıfatını taşıyan alimler arasında en çok görüş birliği sağlanan meseleler arasındadırlar. Eğer fıkıh alimleri arasında bu derece tartış­masız bir nitelik kazanmamış olsalardı, onları madde mad­de incelerdik. Fakat buna gerek görmediğimiz için bu şart­ları bir kaç gurup halinde değerlendirmekle yetineceğiz:

Birinci gurup şart kümesinin amacı müslümanların dü­şünce tarzı giyim, isim, binek hayvanı, konuşma biçimi ve diğer yaşama tarzı alanlarında farklı ve kendilerine özgü ol­malarını amaçlar. Bu guruptaki şartlar müslümanla kafirin birbirinden ayırdedilmesi, görünüş bakımından da birinin di­ğerine benzer olmaması için konmuştur. Böyle olduğu için­dir ki, halife Ömer (r.a.) müslümanların kafirlerden özde ay­rı olması ile yetinmeyerek topyekün yaşama tarzının her ke­simine yansıyan ve detayları çeşitli belgelerle açıklığa ka­vuşan yaygın bir ayırımı amaç edinmiştir. Buna göre tüm müslümanlar kafirlerden görünüşte de ayrı olmaları ve on­lara asla benzemeye kalkışmamaları gerektiği konusunda gö­rüş birliği halinde olmalıdırlar.

Zaten dosdoğru yolun Örnek izleyeceleri olan ilk iki ha­life -Ebu Bekir ve Ömer- ile ilgili diğer İslam büyükleri bu amacın gerçekleşmesi için ellerinden gelen titizliği göster­mişlerdi. Onların bu ayırımla neyi amaçladıkları Hafız Ebu Şeybe Isfahani'nin,[384] Halid b. Arfada'ya[385] dayanarak bildirdiği şu belgede açıkça görülür. Bu belgeye göre Halife Hz. Ömer bütün eyalet valilerine gönderdiği resmi yazıda şöy­le diyor: "Hnstiyan azınlıklar -nıüslümanlar gibi- perçem­lerini kısa kesmeyecekler ve müslümanlar gibi giyinmeye­cekler" di ki", "Belli olup kolayca tanınabilsinler" di.[386]

Öteyandan ünlü kadı Ebu Ya'la da zamanında meydana gelen bir "olayla ilgili olarak verdiği fetvada şunları söylü­yor:

"Zimmiler, müsIlımanlardan farklı şekilde giyinmeye mecburdurlar. Eğer bu şarta uymazlarsa, hiçbir müslümanın onların elbiselerini boyaması caiz değildir. Çünkü onlar herkesjn elbisesini boyamak zorunda değildirler."

Yine aynı yazar güvenilir bir rivayet zincirine dayanarak Ömer'in bu konudaki şu resmi yazısına yer veriyor:

"Zimmilerle -dini azınlıklarla- Mektuplaşmayım/ ki, aranızda sempati doğmasın. Onlara künye de takmayı­nız. Onları aşağılayınız, fakat kendilerine haksızlık (zu­lüm) etmeyiniz. Onların kadınlarına bellerine kuşak bağlamalarını, perçemlerini uzatmalarını ve elbiseleri­ni ayak topuklarının yukarısında tutmalarını emrediniz ki, modaları ile müslüman kadınlardan kolayca ayır-dedebilsinler. Eğer bu emirlerinize uymayacak olurlar­sa o zaman ya gönüllü biçimde veya zorlayarak İslam'a girmelerini sağlayınız."

Yine aynı yazarın Muhammed b. Kays[387] ve Said b. Ab-durrahman b. Hibban'a dayanarak belirttiğine göre:

"Bir defasında Beni Tağlib kabilesinden bir heyet eme-vi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz'in huzuruna girmişti. Heyet üyeleri araplar gibi sarık sarmışlardı. Görüşme sıra­sında hükümdara:

"Ya Emirul-müminin, bizi araplara kat, bizi onlardan say" dediler. Hükümdar kendilerine:

"Siz zaten orta kesim araplarmdan değil misiniz?" diye sorup da onlardan:

"Biz hrıstiyanız" cevabını alınca adamlarına:

"O halde bana bir makas getirin" dedi. Makas gelince ön­ce ney et üyelerinin müslümanlar gibi uzatılmış perçemleri­ni kesti, arkasından sarıklarını başlarından çıkardı ve her bi­rinin abasının yeninden birer karışlık bir parça kesti. Daha sonra da kendilerine:

"Bundan böyle eğerli bineklere binmeyiniz, sırtları pa-lanlı hayvanlara bininiz ve her iki ayağmıza bir örnek pabuç giyiniz" dedi."[388]

Mücahid b. Esved'in bildirdiğine göre yine Ömer b. Ab-dülaziz resmi yazılarının birinde "Kiliselerin dış kısımların­da çan çalınmam asını"362 emretmiştir,

Bu konuda göstereceğimiz son belge ve tarih yazarı Mu-ammer'in bildirdiğine göre Ömer b. Abdülaziz tarafından eyaletlerden birinin valisine yazılmış olan bir yazıdır. Hü­kümdar bu yazısında şöyle diyor:

"Bölgendeki aykırı davranışlara engel ol. Hiçbir hrısti-yan, aba, ipekli giymesin ve basma sarık bağlamasın. Bu söy­lediklerimin üzerine önemle dur ve bunları yazı ile herke­se bildir ki, hiç kimse kendisini ilgilendiren yasaklardan ha­bersiz kalmasın."

Bana anlatıldığına göre sorumluluk bölgende yaşayan çok sayıda hnstiyan yeniden sarık sarmaya başlamış, bellerine kuşak bağlamaz olmuş ve perçemlerim de kısaltmayarak fa­van ve uzun saç bırakmaya koyulmuş. Yeminle söylüyorum ki, eğer gerçekten bunlar sorumluluk bölgende yapılıyorsa, bu durum senin zayıflığını ve yetersizliğini gösterir. Buna göre sana yasak olduğunu bildirip üzerinde durduğum hu­suslara bağlı kalıp onları yürütüp yürütmediğini gözden geçir, bunları ihmal etme ve hiç birinde eskiye dönüşe mey­dan verme."[389]

Ben derim ki, burada tartışmalı bir nokta var ki, o da şudur: Acaba dini azınlıklar mı adetlerini değiştirmek zorundadırlar, yoksa onlar adetlerini değiştirmeye yanaşmayınca biz mi adet­lerimizi değiştirip onlardan farklı hale gelmeliyiz? Fakat onlar aramızda ayrılık olması gerektiği ilkesi hakkında görüş farklı­lığı olduğu hiç kimseden işitmiş değilim.

Ayrıca bu konuda kitab ehlinin yerine getirmek zorunda tutulacağı başka şartlar da vardır ki, burada onlara değinme­dim. Çünkü maksad arada fark ve ayırım olması gerektiği­ni belirtmektir. Ayrıca şunu da söyleyeyim ki, Abbasi hali­felerinden Mütevekkil'in hükümdarlığı döneminde zimmi-lere karşı tutumu böyle olmuştur. Bu konuda imam Ahmed b. Hanbel ile başka alimler kendisini danışmanlık yapmış­lar, onu yönlendirmişlerdir. Ahmed b. Hanbel'in bu yolda­ki sorularına vermiş olduğu cevaplar meşhurdur.

1- Zimmilere koşulan şartların diğer bir kesimi onların dinlerinin kötü yönlerini saklı tutma, açığa çıkarmalarını ön­leme endişesine dayanır. Açıkça alkollü içki alıp satmala­rını, kilise dışında çan çalmalarını mum ve ateş yakmaları­nı, bayram törenlerini kutlamalarını ve buna benzer dini geleneklerini engellemek gibi.

2- Bu şaitalann başka bir gurubu dini törenlerinin saklı kalması amacına dayanır. Kitaplarını yüksek sesle okuyup duyurmalarının yasaklığı gibi.

Bilindiği gibi gerek halife Ömer ile çevresindeki ilk müslümanlar gerek ondan sonra gelen müslüman ilim adam­ları ve gerekse Allah'ın başarı lütfettiği diğer bazı hüküm­darlar islam diyarında zirnmilere din kaynaklı özel gelenek­lerini açığa vurmanın yasaklanması ilkesinde görüş birliği halindedirler. Bu görüş birliği İslam diyarında müşriklerin özelliklerinin açığa çıkmaması gibi gösterilen titizliğin ifa­desidir. Durum böyleyken, eğer bu müşriklere özgü adetler müslümanlar tarafından benimsenir ve açıkça taklit edilir­se, hüküm nice olur, onu varın sizler düşünün.

3-  Zimmilerce yerine getirilmesi gereken bu şartların başka bir kesimi onların onurunu kırma, onları Allah'ın kendilerini layık gördüğü horluğa çarptırma amacım güder.

Bilindiği gibi zimmilerin bayramlarını kutlamak ve buna benzer yollarla onların özel geleneklerini onaylamak bir anlam­da onlan onurlandırmak demektir. Onlar buna sevinirler, haz du­yarlar. Buna karşılık onlarm batıl din geleneklerinin ihmal edilmesini sağlamak kendileri için üzüntü kaynağı olur.

Bu konudaki görüş birliğinin diğer bir gerekçesi de şu­dur. Bu ilke çok sayıda sahabi ve tabiin tarafından çeşitli ke­reler ve değişik yollarla ilgili olarak emredildiği ve açıkça ilan edildiği halde hiçbir yetkili müslaman buna karşı çık­mamış, bunu yadırgamamıştır.

Nitekim Buhari'nin bildirdiğine göre Kays b. Ebu Hazım[390]

(364)

224

şöyle bir olay anlatıyor: "Bir defasında Ebu Bekir Ahmes ka­bilesinden Zeynep adında bir kadını ziyarete gitti. Yanına va-nnca kadının konuşmadığını gördü. Sebebini sordu, kendisine kadının hiç konuşmaksızın hacc yapmakta olduğunu söylediler.

Bunun üzerine kadına -konuş, bu yaptığın helal değildir ve cahiliye dönemi adetlerinden biridir- dedi. Bu uyarı üze­rine suskunluk yasağını bozup konuşmaya başlayan kadın­la Ebu Bekir arasında şu konuşma geçti:

Kadın: "Kimsin sen?" dedi. Ebu Bekir:

"Muhacirlerden (Mekke'li müslümanlardan) biri." Kadın:

"Muhacirlerin hangilerinden?" Ebu Bekir:

"Kureyş kabilesinden" dedi. Kadın:

"Kureyş kimlerinden?" dedi. Ebu Bekir:

"Ne çok soru soruyorsun! Ben Ebu Bekir'im." Kadın:

"Allah'ın cahiliyeden sonra ortaya koyduğu bu yeni di­ne bağlılığımızın devamı neye dayanır?" Ebu Bekir:

"Bu yeni dine bağlılığınızın "devamı imamlarınızın doğ­ru yoldan ayrılmalarına dayanır." Kadın:

"İmamlar ne demek?" dedi. Ebu Bekir:

"Sizin kabilenizde emirler veren ve halkın kendilerine ita­at ettiği bir takım liderler ve ileri gelenler yok mu?" Kadın:

"Evet var." Ebu Bekir:

"İşte halk tarafından başta tutulan bu kimselere "imam" denir."36S

Görüldüğü gibi, burada hiç konuşmadan durmanın helal olmadığını ve bir cahiye adeti olduğunu bildiriyor. Böyle derken maksadı söz konusu hareketi kırmak ve horlamaktır. Çünkü her hangi bir hüküm cümlesinin arkasından o hükmün niteliği ifade edilirse bu niteliğin söz konusu hükmün sebe­bi olduğu anlaşılır. Bu kurala göre hacc ziyareti boyunca hiç konuşmamanın cahiliye adetlerinden biri olması niteliği,

(365) Buharı, Kitab: Ensar'ın Hayat Hikayesi, bat»,'Cahili?» günle­ri, H. No: 3824, c.147-148; Feth'ul^Bari.

225

bu davranışın yasaklanmasına gerekçe olmaktadır.

Ebu Bekir hazretlerinin buradaki "O bir cahiliye adeti­dir." sözünün anlamı, "O cahiliye insanına Özgü ve islam ta­rafından onaylanmamış bir davranıştı" şeklindedir. Bu tanı­mın kapsamına cahiliye insanı tarafından uyulan ve islam tarafından onaylanmayan bütün tapınma adetleri girer. İster­se bu adetler "el çırpma" ve "ıslık çalma" gibi Allah tarafın­dan açıkça belirtilen davranışlar olmasın. Bu iki tapınma amaçlı adet hakkında Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Onların Mescid-i Haram'daki ibadetleri el çırp­maktan ve ıslık çalmaktan başka bir şey değildi."

(Enfal: 8/35)

Söz konusu hareketleri Allah'a yaklaştırıcı birer ibadet diye benimsemek, İslam'ın onaylanmamış, meşru görme­miş olduğu bir cahiliye adetine özenmektir.

Bu arada cahilîye döneminin hacc ziyareti ile ilgili diğer adetlerinin başlıcaları şunlardır: İhramh kimsenin hep gü­neşte kalması, hiçbir gölgenin altına sığınmaması; normal kıyafetle Kabe'nin çevresinde dönülmemesi (tavaf yapıla­maması), Harem-i Şerif dışında yapılan işlerden uzak durul­ması ve benzerleri gibi. Cahiliye döneminde bunlar ibadet sayılırdı. İslam geldikten sonra bu adetlerin büyük bir çoğun­luğunun yasaklanmasına rağmen Safa ile Merve tepeleri arasında yürümek (say) ve bunun gibi bir kaç harekete hac-cı tamamlayan hareketler olarak onaylanmışlardır. Yani bu hareketler cahiliye döneminde de işlenmiş olmalarına rağ­men, İslam döneminde Allah'a sunulan ibadetler kapsamı­na alınmış lardir.

Öteyandan yukarlarda gözden geçirdiğimiz ve Buha-ri'de yer alan halife Ömer'in eski İran dolaylarında oturan müslümanlara "Sakın müşriklerin modalarına kendinizi kaptirmayasınız" diye seslenen uyrarıcı mektubunu bir da­ha hatırlayalım. Bu uyarı, müslümanlara müşriklerin her türlü modasını yasaklayan bir genelge niteliğindedir.

İmam-ı Ahmed'in, Ebu Osman Nehdi'ye dayanarak "Müsned" adlı eserinde bildirdiğine göre halife Ömer bir ko­nuşmasında şöyle diyor:

"İç gömlek, aba, nalın, mest ve şalvar giyiniz. Kervan­ları karışılayiniz, yolculukta neşeli olunuz. Maadi (tanınmış eski bir arap büyüğü) geleneklerine bağlı kalınız, hedefle­re ok atınız. Lüksten, acem modalarından uzak durunuz. Sa­kın ipekli elbise giymeyiniz. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) bu­nu yasakladı ve bize -sadece şu kadarcığı (bu sırada elinin iki parmağını gösteriyordu) dışında ipekli elbise giymeyi­niz- buyurmuştu."[391]

Yine İmam-ı Ahmed'in Asım-ı Ahvel'e dayanarak bildir­diğine göre Ebu Osman diyor ki:

"Bizler Azerbaycan'da iken halife Ömer'in şöyle bir yazısı geldi"

"Ey Utbe b. Ferkad, sakın lükse ve müşrik modalarına ka­pılmayınız. Yine sakın ipekli elbise giymeyiniz. Çünkü Ra­sulullah (s.a.v.) bize ipekli giymeyi yasakladı ve iki parma­ğını bitiştirip göstererek -sadece şu kadarcığı hariç- buyur­du."[392] Burada halife Ömer'in (r.a.) Maad b. Adnan'dan gelen arap geleneklerine bağlı kalınarak acemlerin ve müşriklerin geleneklerinden uzak durulmasını emrettiği görülüyor. Yal­nız bu ifadenin genel karekterli olduğu her halde dikkatler­den kaçmamıştır. Yine halife Ömer iîe ilgili ve Kudüs'ün müslümanlarca alınışından sonra meydana gelmiş olan şu olay konumuz bakımından çok anlamlıdır. İmam-ı Ah-med'in, Ebu Sinan'a dayanarak "Müsned" adlı eserinde anlattığına göre Ubeyd b. Adem[393] şöyle diyor:

"(Kudüs'ün fethinden sonra) bir ara Hattaboğlu Ömer'in Kaab b. Ahbar'a:

"Nerede namaz kılmamı uygun görürsün?" diye sordu­ğunu işittim. Kaab, Ömer'e:

"Eğer benim dediğime uyacaksan, Büyük Taş'm arkasın­da kılarsın, o zaman Kudüs'ün tümü Önünde olur" diye ce­vap verdi. Ömer bu cevaba karşılık şöyle dedi: -Yahudile­re özeniyorsun, hayır, öyle yapmayacağım, tersine ben Pey­gamberimizin namaz kıldığı yerde kılacağım- Bu sözlerin ar­kasından öne çıkıp kıbleye döndü ve oracıkta namaz kıldı. Arkasından abasını çıkararak bununla mabedin zeminini süpürdü, kendisini gören halk da Öyle yaptı."[394]

Burada şunu eklemem gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.) Miraç gecesi Beytülmukaddes mescidinde namaz kılmıştı. Bunu bize Müslim, Enes b. Malik'e dayanarak bildiriyor. Enes'in belirttiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Bana Burak getirildi. Burak, merkeple katır arası iri­liğinde beyaz bir binek hayvanıdır. İki adamın arası gö­zünün görebildiği kadardır. Ona binip Beytülmukaddes'e (Kudüs'e) geldim. Orada bineğimi daha önce pey­gamberlerin bağladığı halkaya bağladıktan sonra Mes-cid'e girip iki rekat namaz kıldım, sonra da dışarı çık­tım. Bu sırada Cebrail, önüme biri içki ve öbürü süt do­lu iki çanak getirdi. Ben süt dolu çanağı içtim. Bu terci­him üzerine Cebrail bana -fıtratı seçmiş oldun- dedi. Daha sonra göğe yüceltüdik."[395] hadis devam ediyor.

Öteyandan yine sahabilerden Huzeyfe b. Yeman, böyle bir şey işitmediğini belirterek Peygamberimizin, Beytül-mukaddes mescidinde namaz kalmadığını ileri sürüyor. Ona göre eğer Rasulullah orada namaz kılmış olsaydı, üm­metine de orada namaz kılmak farz olurdu.

Görüldüğü gibi halife Ömer burada Kaab b. Ahbar'ı[396] ya-hudilere özenmekle, yani Büyük Taş'a dönerek onlara ben­zemekle kınıyor. Gerçi müslüman bu taşa doğru namaz kıl­mayı aklından geçirmez ama, yine de Ömer onun arkasın­da namaz kılmakta buranın değişmez kıble olduğuna inanan­lara benzeme tehlikesi görüyor.

Söz buraya gelmişken şunu belirtelim ki, halife Ömer (r.a.) diğer konulardaki örnek tutumuna uygun, sağlam ve ka­rarlı bir siyaset izlemiştir. Zaten O, Peygamberimizin (s.a.v.) deyimi ile "Hiç bir dahinin göstermediği üstün gayreti ile İs­lam kovasını eli ile ağzına kadar doldurup tüm müslüman-ları doyasıya suyla kandıran benzersiz bir kahramandır."[397]

Gerçekten Cenab-ı Allah (c.c.) onun güçlü ellerinde is-lamı yüceltmiş ve küfür ile kafirleri al çal tm ıştır. O bu dos­doğru ve dengeli (hanif) dinin ilkelerini oturtmuş ve İslamın gelişmesini sınırlayacak her türlü engeli ortadan kaldırmış­tır. Bütün bu gayretleri boyunca her zaman Allah'a ve Ra-sulallah'a itaatkar, Allah'ın kitabının çizdiği sınırlarla titiz­likle saygılı, Rasuluîlah'ın sünneti ile aziz dostu Ebu Be­kir'in uygulamalarına bağlı; Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Abdurrahman b. Avf, Ubeyy b. Kaab, Muaz b. Cebel, Abdullah b. Mesud ve Zeyd b. Sabit[398]gibi bilgi ileri görüş­lülük ve İslama kesin bağlılıkları ile tanınmış büyük saha-bilerin uyarılarına riayetkar bir tutum takınmıştır.

Nitekim yukarda gözden geçirdiğimiz ve zimmilerce uyulması gereken şartların temel ilkeleri onun tarafından be­lirlendiği gibi, kafirleri devlet görevlerinde kullanmayı ya­saklayan, hatta bizzat Allah'ın aşağılığa uğrattığı bu kimse­lerin tekrar pohpohlanarak yeniden itibar kazanmalarını engelleyen de odur. Bu arada O, bazı rivayetlere göre acem kaynaklılar başta olmak üzere zamanının kafirliği telkin eden zararlı kitaplarını yaktırmış, bidatçılara göz açtırma­yarak islam geleneğinin titiz bir kollayıcısı olmuştur. Bu an­layışla acemlerin ağdalı konuşma üslubundan bile uzak du­rulmasını sağlayarak, kafirlere ve islam dışı çevrelere ben­zeme ve özenme tehlikesi karşısında ne derece duyarlı ol­duğunu isbatlamıştır.

Şunu da belirtelim ki, Ömer tarafından yerleştirilen bü­tün sünnetler, hükümler ve yasalar Osman tarafından da oldukları gibi benimsenerek uygulamaya konmuştu. Bu da Osman'ın bu konularda Hz. Ömer'le aynı görüşü paylaştı­ğını gösterir.

Said'in "Sünen" adlı eserinde Abdurrahman b. Said'e da­yanarak bildirdiğine göre Vehb-'in babası şöyle dedi:

"Ah", bir defasında dışarı çıkıp da elbiselerini omuz başların­dan sarkıtmış (sedel) bir gurup görünce -Ne oluyor bu adamla­ra? Dersanelerinden dağılmış yahudileri andırıyorlar- dedi." Ay­nı sözleri İbn-i Mübarek ile Hafs b. Gayyas da Halid'e dayan­dırarak nakletmiştir. Yalnız bu ikinci rivayete göre "Ali, namaz kılarken elbiselerinin uzantısını omuz başlarının üzerinden sarkıtan (sedel) bir gurup görünce -Bu adamlar dersanelerinden dağılmış yahudileri andırıyorlar"[399] demiştir. Buna paralel ola­rak İbn-i Ömer ile Ebu Hureyre'den bize ulaşan rivayetlere göre, bu iki tanınmış sahabi de bu giyimle namaz kılmayı hoş karşılanmamışlardır.[400]

Nitekim Ebu Davud, Süleyman-ül Ahvel'e dayanarak belirttiğine göre Ebu Hureyre "Peygamber Efendimiz namaz kılarken elbisenin ucunu omuz başından aşağı sarkıtmayı ve ağzı Örtmeyi menetmiştir."[401] dedi. Bazı hadisçiler bu hük­mü Mürsel (hadisin ilk ravisi atlanmış olarak nakledilmesi) olarak Ata'ya dayandırırlar. Fakat bu konuda Heşim, Amir-ul Ahvel'in[402] şöyle dediğini bildiriyor:

"Ata'ya elbisenin ucunu omuz başından sarkıtarak namaz kılma meselesini sordum bunu hoş görmediğini söyledi, kendisine:

-Peygambere dayanarak mı böyle diyorsun?" diye sor­dum. Bana:

"Evet Peygamberimizin sözlerine dayanarak böyle diyo­rum"[403] diye cevap verdi. Burada şu noktayı hatırlatmak

gerekir ki, Tabiin, eğer kuşağından olan bir müslüman'ın ri­vayet ettiği bir hadise dayanarak bir fetva verirse, bu durum, onun hadisi güvenilir bulunduğunu gösterir.

Bununla birlikte başka kanallardan gelen bazı rivayetler burada adı geçen Ata'nın namazda elbisenin ucunu omuz ba­şından sarkıtmayı sakıncalı görmediğini, hatta kendisinin böyle bir kılıkla namaz kılmış olduğunu bildiriyor.[404] Bel­ki bu olay yukardaki hadis kendisine ulaşmadan önce olmuş ve söz konusu hadisten haberdar olunca bu söz ve davranı­şından dönmüştür. Bir başka ihtimal de hadisi unutmuş ol­masıdır.

Bu konu ile ilgili meşhur bir tartışma var ki, o da şudur. Acaba her hangi bir hadisi rivayet eden şahsiyetlerden biri­nin hadise ters düşecek şekilde hareket etmesi, bu kimsenin rivayetini zedeler, değerden düşürür mü? Başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere çoğu alimlerin meşhur görüşlerine gö­re hadisi rivayet edenin böyle bir hareketi, onun rivayeti­ni zedelemez. Çünkü, adamın hadise ters düşen davranışı­nın hadisi zayıf kabul etmesi dışında bir başka gerekçesi ola­bilir. Nitekim Abdurrezzak'ın belirttiğine göre, sahabiler-den îbn-i Mesud'un oğlu Ebu Ubeyde[405]babasmm elbise uç­larını omuz başından sarkıtarak namaz kılmayı hoş görmediğini bildirmiştir."[406]

Fıkıh alimlerinin çoğunluğu da bu kılıkla namaz kılma­yı mekruh sayıyorlar. Ebu Hanife,[407] Şafii[408] ve güvenilir ri­vayete göre Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. Fakat Ah-med b. Hanbel'in bu konudaki çeşitli rivayetleri bağdaştır­mak ve bu mekruhluğım normal dışı kılıklarla namaz kılmak­tan kaynaklandığını vurgulamak amacı ile dıştaki elbiseyi değil, iç elbiseyi anlatılan şekilde sarkıtmayı mekruh say­dığı da rivayet edilmiştir.

Bu arada şunu da belirtelim ki, anlattığımız şekilde elbi­se uçİarını sarkıtmanın namazı bozacak bir haram olup ol­madığı da tartışılmıştır. İbn-i Musa bu konu ile ilgili olarak "Eğer bir kimse bu kılıkla namaz kılarsa, namazını yeniden kılmak zorunda olup olmadığı hususunda iki çelişik görüş varsa da bu görüşlerin daha doğru olanı namazı iade etme­sinin gerekmediği şeklindeki görüştür" diyor, Ebu Bekir Abdulaziz[409]de bu kılıkla namaz kılan kimsenin eğer avret yerleri açılmamış ise, namazını iade etmesinin gerekmeye­ceğini savunuyor. Ayrıca bu kılıkla namaz kılmanın mekruh olmadığım ileri süren fıkıh bilginleri de vardır. İmam-ı Ma­lik'in[410]görüşü de bu yoldadır.

Söz konusu giyim şeklini ifade eden "Sedel" deyimi, "elbiese uçlarının bir tek omuz başının üzerinden sarkıtılma-sı" demektir. Ahmed b. Hanbel bu deyimi böyle açıklıyor ve bu giyim tarzının mekruh oluşunu onun yahudi adeti olma­sına bağlıyor. Nitekim o diyor ki: "Ebu Abdullah'ın be­lirttiğine göre Sedel elbisenin uçlarından birinin öbür uçla üst üste bindirmeden sarkıtılmasdır. Bu kılık, bir yahudi ade­tidir ve bu yüzden bu şekilde namaz kılmak mekruhtur."

Bu konuda Salih b. Ahmed şunları söylüyor: "Babama -namazda sedel nasıl olur?" diye sordum. Bana:

"Giyilen elbisenin iki ucu biribiri üzerine getirilmez ise, bu sedel olur" diye cevap verdi. Alimlerin çoğunluğu sede-Ii bu şekilde tanımlıyor.

Bu arada Ebul Hasan Amidi[411] ile İbn-i Akü'ın[412] "Sedel elbisenin ayakları tamamen kapatıp yerlerde sürünecek şe­kilde uzatılmasıdır" diyerek bu deyimi, yasak bir davranış olan elbise uçlarını yerde sürünecek şekilde uzatma anlamın­da anlamaları fikah alimlerinin çoğunluğunun tarifine ters düşen bir yanıigıdır. Gerçi elbiseyi ayakların altına kadar uzatıp, yerlerde sürüklemek alimlerin görüş birliği ile yasak bir harekettir. Bununla ilgili hadisler şimdiki konumuzla il­gili olanlardan çok daha fazla sayıdadır. Buna göre bu ke­sinlikle haram bir harekettir, fakat sedel deyiminin ifade et­tiği giyim tarzı bu değildir.

Bizim buradaki amacımız bu konunun detaylarını araş­tırmak değildir. Bizim maksadımız Hz. Ali'nin -Allah yü-zi|nü ağartsın- elsisesinin ucunu bu şekilde sarkıtanlan ya-hudilere benzetmesini ve bu kılığın hoş olmayışını bu sebe­be bağlamasını vurgulamaktadır. Bundan kolayca anlaşılı­yor ki, yahudilere benzemek ilk dönem müslümanlarına göre kesin ve tartışmasız bir sevimsizlik (mekruhluk) ge­rekçesi idi. îlerdeki safalarda Ali'nin -Allah yüzünü ağart­sın- yahudilerin uslübu ile konuşmayı hoş görmeyen ve bu­rudaki görüşünü destekleyen sözlerini de nakledeceğiz.

Şimdi yukardaki hadiste namazda ağzı örtmeyi yasakla­yan hükme yeniden değinelim. Bazı alimler bu yasağın ge­rekçesi olarak bu hareketin ateşperestlerin ateşe tapınırken böyle yapmış olamalarını ileri sürüyorlar. Buna göre namaz­da elbisenin ucunu sarkıtmakla, ağzı örtmenin birarada anılmasının hikmeti meydana çıkıyor ki, bu ortak hikmet her iki hareketin kafirlere benzemeye yolaçmasıdır. Ayrıca her iki hareketin hoş karşılanmayışınm başka sebepleri de var­dır. Bilindiği gibi belirli bir hükmün birden çok gerekçesi olabilir.

Bu saydığımız örnekler raşid halifelerden alınmıştır. Halifelerin dışında kalan diğer sahabilerden söz ve davra­nışlarında da bu konuda bir çok deliller vardır. Mesela sa­habilerden Huzeyfe b. Yeman'ın yukarda değindiğimiz söz­lerini bir daha hatırlayalım. Hani bu ünlü sahabi bir düğün töreni vesilesi ile çağrıldığı bir evde acem adetinin yaşadı­ğını görünce "Kim bir kavme özenir, benzemeye çalışır­sa, onlardan olur." diyerek geri çıkmıştı.

Yine Ebu Muhammed'in,[413] İkrimiye'ye[414] dayanarak bildirdiğine göre adamın biri sahabilerden İbn-i Abbas, kendisine:

"Hukna yaptırabilir miyim (yani büyük abdest yolundan ilaç alabilir miyim?)" diye soran birine:

"Evet yaptırabilirsin. Fakat müşriklerin adetine uyarak avret yerlerini açmadan yapabilirsin." diye cevap verdi, tbn-i Abbas'in "Müşriklerin adetine uyarak" sözü sırf bu olayla ilgili bir sınırlama değil, genel karekterli bir ifadedir.

Bu arada Ebu Davud'un, Yezid b. Harun'a dayanarak bil­dirdiğine göre Haccac b. Hassan[415] şöyle diyor:

"Bir defasmda ağabeyim Muğire ile birlikte sahabilerden Enes b. Malik'i ziyaret etmeye gitmiştik. Ben o sırada kü­çük yaşta idim. Ağabeyimin anlattığına göre saçlarım ikiye ayrılıp örgü halinde uzatılmıştı. Enes b. Malik başımı okşa-yıp, beni sevdikten sonra: "Bu örgüleri ya kesin veya kısal­tın. Çünkü bu yahudi adetidir" dedi."[416]

Görüldüğü gibi Enes b. Malik erkeklerin örgülü saç uzatmasını, yahudi adeti olduğu gerekmesi ile yasaklıyor. Herhangi bir yasağı belirli bir gerekçeye dayandırmak o gerekçenin boş bir şey olmadığını ve olmamasının istendi­ğini gösterir. Bundan anlaşılır ki, yahudi adeti saç biçimi gi­bi basit bir konu ile ilgili olsa bile, varlığı istenmeyen bir şey­dir. Biz de zaten bu ilkeyi vurgulamak istiyoruz.

Aynı şekilde İbni Ebu Asım'ın[417] bildirdiğine göre Mu-aviye şöyle diyor:

"Mezarları toprak seviyesinde bırakmak sünnet gereği­dir. Yahudiler ile hristiyanlar mezarlarını toprak düzeyinin üzerine çıkarırlar. Sakın onlara benzemeyiniz"[418]Muaviye bu sözleri söylerken şuna dayanıyor: Müslim'in bildirdiği­ne göre sahabilerden

Fudale b. Ubeydi[419] birgün bir mezarın toprak seviyesin­de tutulmasını istedikten sonra bu isteğinin gerekçesini be­lirtmek üzere: "Vaktiyle Peygamberimizin, mezarını toprak seviyesinde tutulmasını emrettiğini işittim" dedi.[420]

Öteyandan Müslim'in Ebu Heyyac Esedi'ye dayanarak bildirdiğine göre Ali Allah onun yüzünü ağartsın- şöyle di­yor: "Peygamber Efendimiz bana rastladığım zaman toprak seviyesinden yüksek her mezarı yıkmamı ve gördüğüm her anıtı ortadan kaldırmamı emretti."[421]

Bu konu ile ilgili olarak -inşaallah- ilerdeki sayfalarda Amr b. As'ın oğlu Abdullah'ın şu sözlerini nakledeceğiz:

"Kim müşriklerin beldelerinde ev yapıp oturur ve ölün­ceye kadar onların Nevruz ve Mihrican törenlerini kutlarsa, Kıyamet günü Mahşerde onlarla birlikte olur?"[422]

Bu arada Buhari'nin Mesruk'a dayandırarak bildirdiği­ne göre Aişe (r.a.) elleri bele koyarak namaz kılmanın mek­ruh olduğunu bildirmiş ve bunun gerekçesini belirtmek üzere "Yahudilere benzemeyiniz"[423] demiştir.

Yine Said'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Zueyb[424] diyor ki:

"Bir gün İbn-i Ömer'le birlikte Cuhfe'de bir mescide girmiş­tik, îçerde de Ömer'in gözüne geometrik şekilli bazı sütun baş­lıkları ilişti. Bunları görünce hemen dışarı çıktı ve bir yere na­maz kıldıktan sonra, Mescid'in sorumlusu ile görüşerek kendi­sine şunları söyledi: Sorumlusu olduğun mescidde şu şekilleri gördüm ve onları cahiliye döneminin dikili taşlarına benzettim. Hemen söyle de onları kınversinler:[425]

Aynı şekilde yine Said'in bildirdiğine göre sahabilerden İbn-i Mesud (r.a.):

"Pencereleri ve duvar başlıkları kemerli mescidlerde na­maz kılmaktan hoşlanmaz ve "Bu usul kiliselerden alın­mıştır. Ehl-i Kitaba özenmeyiniz."[426] derdi. Nitekim Ubeyd b. Ebu Cad'a[427]göre Peygamberimizin sahabileri: "Mescid-lerin pencere ve duvar başlıklarının kubbeli yapılması Kı­yamet alametlerindendİr." demişlerdir.

Sahabilerden bize gelen bu tip rivayetler çoktur. Burada naklettiğimiz olayların ve belgelerin bir kısmı hemen hemen: herkes tarafından bilinen şeylerdir. Sözün kısası, kafirlere ve genel olarak yabancılara özenmenin doğru olmadığı ko­nusunda sahabilere dayandırdığımız açıklamaların yanlış ol­duğunu söyleyen hiçbir ilim adamına rastlamış değilim. Yalnız bu açıklamalarda sözü geçen bazı meseleler üze­rinde değişik yorumlar ve farklı görüşler vardır ki, bunların detayına inmenin yeri burası değildir. Üstelik belirli bazı me­seleler hakkında görüş ve yorumları farklı olan bu kimseler müslümanların Kitaba ve sünnete sıkı şekilde bağlı olmala­rı gerektiği ilkesinde aynı görüşü paylaşıyorlar. Bundan anlaşılıyor ki, bu kimseler de kafirlere ve yabancılara ben­zemenin doğru olmadığını savunan çoğunlukla temelde fi­kir birliği halindedirler.

İcma-ı ümmetin bu konudaki görüş birliğini gösteren üçüncü bir delil de gerek ilk dönem alimlerinin çoğunluğu­nun ve gerekse mezheb imamları ile arkadaşlarının bazı yasaklara gerekçe olarak kafirlere veya genel olarak ya­bancılara ters düşme gereğini belirtmeleridir. Bu alandaki örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Fıkıh ilmi ile az ve­ya çok ilgilenen herkes bu örneklerin mutlaka bir kaçma rast­lamıştır. Bu da iyice düşünüp değerlendirilince bizi, mezhep imamlarının kafirlere ve yabancı lara benzemeyi yasaklayıp, onlara ters düşmeyi hep birlikte emrettikleri hususunda ke­sin bilgiye götürür. Daha önceki sayfalarda çeşitli alimlerin sözlerinden derlemiş olduğum örneklere ilave olarak şimdi burada günümüzde geçerli olan maezheblerin imamlarından bazı örnekler hatırlatmak istiyorum.

Bu örneklerden biri şudur: Bilindiği gibi Hanefi mezhe­binin temel yaklaşımına göre namazları biraz geciktirerek kılmak vakit girer girmez hemen kılmaktan daha makbuldür. Yalnız bu hükmün bazı istisnaları vardır. Bulutlu günlerin namazları ile kış mavsiminin öğle namazları gibi. Bunun ter­sini düşünen .başka bazı alimlere göre de temel prensip na­mazları vakitleri girer-girmez kılmaktır. Fakat bulutsaz kış günleri dışındaki günlerin sabah, ikindi, yatsı ve öğle namaz­ları bu hükümden müstesnadır. Ama normal olarak nama­zı geciktirecek kılmayı tercih eden Hanefi alimleri "Ak­şam namazını vakti geciktirerek kılmayı tercih eden müsta-hab'dır." derler. Çünkü bu mezhebin alimlerine göre yahu-dilere benzemeye yolaçtığından dolayı akşam namazını ge­ciktirerek kılmak mekruhtur. Bu konuda diğer mezheplerin imamları da aynı görüştedirler. Ve daha önce değindiğimiz gibi hepsi aynı gerekçeyi ileri sürmektedirler.

Yine Hanefi mezhebine göre Kitab ehline benzemeye yo-laçtığı gerekçesi ile kemer önünde secde etmek mekruhtur. İmam-ı Ahmed ile arkadaşlarının yaygın görüşü de bu yoldadir. Ayrıca başta İbn-i Mesud olmak üzere bazı sahabiler de bu noktayı vurgulamışlardır.[428]

Buna karşılık Hanefi alimleri "Duvarda asılı mushafa ve­ya kılıca karşı secde etmenin sakıncası yoktur, çünkü bun­lara tapınıldığı görülmemiştir." diyorlar.Bu sözlerden, bu iki şey dışındaki nesnelere karşı secde etmenin mekruh sa­yıldığı anlaşılıyor. Bu arada resimli bir yaygı üzerinde na­maz kılmanın da sakıncası yoktur. Çünkü bu durumda resim hor görülmekte, aşağılanmaktadır. Fakat doğrudan doğruya resim üzerine secde dilmez. Çünkü hareket resme tapmayı andırır. Tıpkı bunun gibi resimli elbise ile namaz kılmak da, üzerinde put taşıyanlara benzemeye yolaçtiğı için mekruh­tur. Fakat eğer bu resimler cansız varlıklara ait olursa, böy-ie varlıklara tapılmadığı için, böyle bir elbise ile namaz kılmak mekruh olmaz.

Yine Hanefi mezhebine göre şüpheli günde (yani Rama­zanın ilk günü olup olmadığı belli olmayan günde) Rama­zan niyeti ile oruç tutmak mekruhtur. Çünkü böyle yapan kimse Allah tarafından emredilmiş olan oruç süresine ken­di kafalarında ilave yapmış olan Kitab ehline (hristiyanla-ra) benzemiş olur.

Yine bu mezhebe göre hacc sırasından Arafat'tayken güneş batınca Önde imam ve arkada cemaat olmak üzere bü­tün hacı adayları Arafat'tan yola çıkarak Müzdelife'ye va­rırlar. Çünkü bu davranışları ile bu konuda cahüiye dönemi müşriklerine ters dümüş olurlar.

Yine bu mezhebe göre altın ve gümüş kablarda yemek ye­mek, içecek bir şey, yağlanma veya koku sürünmek kadin-erkek hiç kimse için caiz değildir. Çünkü bu konudaki ya­saklayıcı delillerin varlığı yanında bu hareket, müşriklerin adetlerine özenmek ve lüks düşkünleri ile müşriklere benzemek anlamına gelir.[429] Yine bu mezhebin baş imamı olan Ebu Hanife ipekli elbise giyinmeyi, yere ipekli yaygı yay­mayı, böyle bir yaygıyı duvara asmayı ve ipekli yorgan ör­tünmeyi yasaklamıştır. Onun öğrencileri olan Ebu Yusuf[430]ile Muhammed[431] bu yasağın gerekçesini açıklarken "Çün­kü bu acem hükümdarlarının ve zalim kralların adetleridir ve böylelerine benzemek haramdır. Nitekim halife Ömer:

"Sakın acem modalarına kapılmayınız" diyor.[432] demiş­lerdir. "Cami-us sağır" adlı eserde bildirdiğine göre adı ge­çen İmam-ı Muhammed "sadece gümüş yüzük taşınabilir"[433] demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, Hanefi mezhabine göre taş, demir veya bakır yüzük kullanmak haramdır. Çünkü bu mezhebin imamlarının delil gösterdiği bir hadise göre Pey­gamber Efendimiz (s.a.v.) bir defasında parmağında bakır yüzük taşıyan birini görünce:

"Bana ne oluyor ki, senden pûl kokusu alıyorum" ve başka bir defasında parmağında demir yüzük bulunan biri­ne rastlayınca da:

"Bana ne oluyor ki, senin üzerinde bir cehennem süsü gö­rüyorum."[434] buyurdu. Hanefi mezhebinin ileri gelenlerinin söz­lerinde verdiğimiz bu örneklerin benzerleri çoktur.

Maliki mezhebinin bu konudaki duyarlığına gelince bu­nu örnekleri Hanefi mezhebindekiriden daha çoktur. Öyle ki, İbn-i Kasım'ın[435] "Mudevvene" adlı eserde belirttiğine göre bizzat İmam-ı Malik "Farsça ile niyet ederek ihrama gi­rilmeyeceğini, bu dille dua ve yemin edilemeyeceğini"[436]söylüyor ve bu hükmün gerekçesini açıklarken halife Ömer'in (r.a.) acemler gibi konuşmayı yasaklayarak bunu "bozgunculuk" olarak nitelendirdiğini belirtiyor. Yine Ma-liki'ye göre tek bir dikili taşın bulunuğu bir yol kenarında namaz kılmak mekruhtur. Fakat yol kenarındaki işaret taş­ları birden çok olursa yanında namaz kılmak sakıncalı ol­maz.[437]

 

Hükümdara Dahi Ayağa Kalkmak Hoş Görülen Adet­lerden Değildir.

 

Yine bu imama göre yahudi ve hnstîyanlann cumartesi ve pazar günleri tatil yapmalarını özenerek Cuma günü ça­lışmak (tatil yapmak) mekruhtur.[438] "Müslüman yaşlılara hürmetkar davranmak Allah'a hürmet etmenin bir parçası­dır."[439] şeklindeki bir sözün değerlendirilişi sırasında mec­liste bulunanlardan birinin:

"Fazilet ve bilgice üstün bilinen birine kalkıp yer vermek hakkındaki görüşün nedir?" biçimindeki bir sorusuna İma­mı Malik:

"Bunu hoş görmem, fakat böyle birine sıkışarak yer aç­manın sakıncası yoktur." diye karşılık vermiştir. Yine ona göre kocası içeri girince kadının ayağa kalkması ve eşi otu-nıncaya kadar dikilmesi zalim hükümdarların çevresinde ge-lenekleşen kötü bir adettir. Nitekim zamanımızda halkın yanlarına gelmesi beklenen hükümdarı gözetledikleri ve uzaktan görülünce ayağa kalktıkları görülüyor. Bu hareket İslam geleneklerinden olmadığı gibi kendilerine benzeme­memiz gerektiği yahudilerin, hrıstiyanların ve genel olarak yabancıların adetlerindendir.

Şafii mezhebinin ileri gelenleri de elimizdeki kaynakla­rın gösterdiğine göre, diğer mezeplerin yetikilileri gibi bu ilkeye büyük bir önem vermişlerdir. Örnek verecek olursak onlardan güneşin doğuşu ve batışı gibi namaz kılmanın ya­saklandığı vakitlerde namaz kılmanın yasaklığını gerekçe-lendirirlerken bu saatlerde ateşperestlerin güneşe taptıkla­rını belirtmişler ve delil olarak bu an kafirlerin güneşe sec­de ettikleri andır" şeklindeki hadisi göstermişlerdir. Yine bu ilkeyi gözeterek Ramazan geceleri sahuru mümkün olduğu kadar geciktirmek gerektiğini savunan Maliki'ler:

""Çünkü bizim orucumuzla yahudi hrıstiyanların orucu arasındaki fark budur" demişlerdir. Yine bu düşünceden hareket edersek, kılık ve kıyafette erkeklerin kadınlara ve ka­dınların erkeklere benzememesi gerektiğini belirtmişler­dir. Öteyandan bu mezhebin Arafat'taki vakfe konusunda be­nimsediğini görüş de bu ilkeden kaynaklanır. Bilindiği gi­bi müşrikler islam öncesi dönemde güneş batmadan önce vakfeye dururlar ve ertesi sabah güneş doğduktan sonra Arafat'dan topluca ayrılırlardı. İslamiyet bu konuda onlara ters düşmek amacı ile güneş batmadan önce Arafat'a çıkıp, ertesi sabah güneşin doğuşunun az öncesine kadar vakfe yap­mayı emretti. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Müşriklere ters düşünüz, onlara uymayınız" ve "Bi­zim geleneklerimiz müşriklerin geleneklerine ters düşer." buyurdu.

Yine bu mezhebe göre zimmilere (gayri müslimlere) koşulacak şartlardan biri onları kılık-kıyafet bakımından müslümanlara benz emekten alıkoymaktır. Böylece müslıi-manların da onlaıiü kıhk-kıyafetlerini taklit etmeleri önle­nerek müslamanlarla kafirler arasında görünüş farklılığı aracında görünü-, farklılığı sağlanması amaçlanmıştır.

lîu mezhebin bazı ileri gelenleri bu konuda daha titiz dav-rana*ak bidatçılara özgü davranışlarda onlara benzemeyi bile yasak saydılar. İsterse söz konusu davranış aslı itibarı ile sünnet olsun. Bu tutumun örneği mezarların üzerini tüm­sek yapmamaya çağırmalarıdır. Şafii mezhebinin bu konu­daki görüşü mezarların üzerini dümdüz yapmanın daha iyi olduğu şeklindedir. Hanefi ve Hanbeli mezheblerine göre mezarların üstünü hafifçe tümsek yapmak daha iyidir. Fa­kat sözünü ettiğimiz Şafii yetkililerine göre yaşadığımız günlerde mezarların üzerine biraz toprak yığarak onları tümsekleşirmek gerekir. Çünkü zamanımızın Rafızi'leri mezarları düz tutmayı kendilerine özgü bir adet haline ge­tirdikleri için, mezarları dümdüz yapmak kendilerine özgü bir davranışta onlara benzemek olur.[440]

Diğer bazı Şafii'lerin gelenleri ise "Biz mezarlarımızı düzleriz. Biz düzlemeyi adet haline getirince, bu hareket on­lara özgü bir özellik olmaktan çıkar" görüşünü savunmuş­lardır. Her iki gurup da bidatçüara özgü adetlerde onlara ben­zememek gerektiği konusunda aynı görüşü taşıyorlar. Fakat mezarların üzerlerini düz yapanın bidatçılara benzemeye yo-laçıp açmayacağı hususunda farklı düşünüyorlar. Düşüne­lim ki, bu duyarlılık bidatçılara benzeme konusundadır. Acaba bu yetkililerin kafirlere benzeme konusunda ve dü­şünmeleri beklenir, onu varın siz düşünün.

Bu ilke ile ilgili İmam-ı Ahmed (Hanbeli) ile arkadaşla­rının gösterdikleri duyarlığa gelince bunun. Örnekleri sayı­lamayacak kadar çokur. Daha önceki sayfalarda İmam-ı Ahmed'in: "Kim bir kavme özenirse, benzemeye çalı­şırsa onlardardır", "Bıyıklarınızı kısaltıp sakallarınızı uzatınız, sakın müşriklere benzemeyiniz" ve "Onlar (al­tın ve gümüş kablar) dünyada onların, ahirette sizindir." hadislerini açıklarken bu konudaki hassasiyetinin bazı örnek­lerine hep birlikte şahit olmuştuk. İmam bu konudaki bir konuşmasında şunları söylemiştir: "İnsanın yaşlılık görüntü­sünü değiştirmesi ve kafirlere benzememesi ne kadar hoşu­na gider"[441] Öteyandan bir dostuna "saçlarını boyatıp yahu-dilere benzemez olmanı isterim"[442] dediği ve "Ateşperest­lerin adetlerindendir" diyerek enseyi traş etmeyi mekruh say­dığı bildirilmiştir. Yine bu imamın aylarını ve insanların fars-ça isimler ile anılmalarının mekruh olduğunu söylediği ve-böyle yapanlarla karşılaşınca elleri ile yüzünü kapatarak "Bu yaptığınız ateşperest adetlerindendir." dediği kaynaklarda yor almıştır. Bu tip örnekler sayılamayaöak kadar çoktur.

Nitekim Harb-ı Kirmani diyor ki: "Bir gün İmam-ı Ah-me'd'e Bele ip (kuşak) bağlayarak namaz kılmak hakkında görüşünü sordum. Bana eğer aba üzerine kuşak bağlanırsa bunun sakıncası olmadığını, fakat gömlek üzerine kuşak bağlamanın mekruh olacağını, çünkü bunun bir yahudi ade­ti adeti olduğunu söyledi. Daha sonra kendisine yolculuğa çıkarken kuşak bağlamanın doğru olup olmadığını sordum. Buna biraz isteksiz bir dille de olsa izin verdi."[443]

Bu sözlere şunları eklemek istiyorum. İmam-ı Ahmed'in yakın arkadaşları da yahudi ve hnstiyanlara benzer şekilde bele kuşak bağlayarak namaz kılmanın mekruh olduğunu söylediler. Fakat başka bir biçimde kuşak bağlamayı sakın­casız saymışlardır. Hatta bir hadiste geniş yenli gömlek gi­yenin kendi avret yerlerini görmesin diye beline kuşak bağ­layarak namaz kılması emredilmiştir.

Bu arada aralarında kadı Ebu Yala, İbn-i Ukeyl ve Ab-dulkadir Cili'nin[444] de bulunduğu İmam-ı Ahmed'in bir kısim arkadaşları müslümah kıyafetinin çeşit ve parçalan ile hangi kılıkların mekruh olduğunu konuşurlarken, arap ge­leneğine uymayan ve acem adetlerinin taklidi olan her giyim tarzının mekruh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim bu gu­ruptan olduğunu belirttiğimiz Abdulkadir Cili'nin bu konu-dudaki sözleri aynen şöyledir: "Arap modasına uymayıp, acem modasına benzeyen her kılık mekruhtur." Yine İmam'ın arkadaşlarından biri olan ve daha çok îbn-i Bağda­di lakabı ile tanınan Ebu Hasan Amidi başka bir konu ile il­gili olarak aynı duyarlığı şöyle ifade ediyor: "İçinde yemek bulunmayan boş bir yemek kabında elleri yıkamak mekruh değildir. Çünkü İmam-ı Ahmed'in naklettiğine göre bizzat Peygamberimizin böyle yaptığı görülmüştür. Zamanımızda alimler bunu yaptıkları için biz de yapıyoruz. Bu hareketi hoş karşılamayan, garip gören halktır. Yemekten sonra elleri yı­kamak sünnettir. İçinde eller yıkansın diye bir kab konun­ca cemaatteki herkes ellerini yıkamadıkça kaldırılmamalı-dır. Çünkü böyle bir kabı herkes ellerini yıkamadan kaldır­mak acem adetlerindendir."

Yine Abdulkadir Cili'nin de aralarında bulunduğu bu gurubun enseyi traş etmenin mekruh olduğunu açıklarken bu­nun acemlere benzemeye yolaçacağını gerekçe göstermiş ve bu hükmün hemen arkasından Peygamberimizin "Kim bir kavme benzemeye çalışır, özenirse onlardan olur" buy­ruğunu hatırlatmıştır.

Bu arada Şafii ve Hanbeli mezheblerine bağlı bir gurup fıkıh bilgini bazı şeyleri bidatçılara benzemeye yol açar gerekçesi ile mekruh sayarlar. Mesela yine Abdulkadir Ci-lî'nin de aralarında bulunduğu bu guruba göre yüzüğünü sol elin parmaklarına yüzük takmak adeti bidatçılara özgü bir sembol halini almıştır. Yine bu endişeden hareket ederek İmam-ı Şafii'nin bazı arkadaşları, aslında mezarların üstü­nün yerle aynı düzeyde tutulmasının sünnet olduğunu kabul etmelerine rağmen mezarları tümsekleştirmeyi müstahab saymaya yöneldiler ve bu tutum değişikliğinin gerekçesini açıklarken "Çünkü mezarların üzerlerini yer düzeyinde bı­rakmak bidatçilann ayırıcı ve tanıtıcı adeti haline gelmiştir." dediler.

Buradaki maksadımız belirli meseleleri tek tek ele alıp bunlarla ilgili lehte ve aleyhteki görüşleri tartışmak değil­dir. Bizim asıl amacımız belli-başli islam bilginlerinin müs-lüman olmayanlara benzemeyi hoş görmeme konusunda aynı görüşte olduklarını belirtmektedir.

Yalnız sözü geçen bilginler, belirttiğimiz bu genel ilke beraberliği yanında, bazı detaylarda farklı görüşler ileri sürümüşlerdir. Bunun sebebi bazan o ayrıntı ile ilgili delil­lerin çelişik olması ve bazan da bazı bilginlerin söz konu­su ayrıtıyı genel ilkenin kapsamında görmemeleridir. Esrem tarafından yapılan şu açıklamalar bu sözlerimize örnek ola­bilir. Bu zat diyor ki: "Bir defasında İmam-ı Ahmed'e savaş­ta ipekli elbise giyilip giyilmeyeceği sorulunca, bu soruya: "Umarım ki, bunun sakıncası yoktur" diye cevap verdi. Yi­ne savaşta bele Mıntaka (bir çeşit palaska) bağlanıp bağla-namayacağı ile ilgili bir soruya da "Bazı büyüklerimiz acem modası olduğu gerekçesi ile bunu mekruh gördüler ve öy­le şeyler yerine bellerini sarıkları ile bağlamayı tercih etmiş­lerdir" şeklinde karşılık vermiştir. Burada İmam'ın tereddüt­lü konuşması, meseleyi kesin bir hükme bağlamaması mın­tıka adını taşıyan bel kuşağının başkalarına benzeme sakın­cası yanında yarar da taşımasıdır. Nitekim ilk müslümanlardan bir zatın birinin bu kuşağı bağladığı nakledilmiştir. İş­te bu yüzden İmam-ı Ahmed bu konudaki soruya cevap ve­rirken, başkalarının görüşünü naklederek susmayı tercih etmiştir.

Böyle durumlarla ilgili olarak, yani İmam'a bir soru so­rulup da karşılık olarak sadece başkalarının görüşünü nak­letmekle yetindiği ve buna ne onaylama ve ne de karşı çık­ma anlamına gelecek hiçbir şahsı söz eklemediği meseleler­de acaba naklettiği görüşü onayladığı kabul edilebilir mi, yoksa edilemez mi, bu konuda İmam'ın yakın arkadaşları ta­rafından iki zıt görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden bi-rincisisine göre "evet" îmam'ın bu şekildeki alıntısı şahsi gö­rüşü yerine geçer. Çünkü eğer bu naklettiği görüşü onayla-masaydı, soru sorana başka şekilde cevap vererdi. Çünkü so­ru soran kimse ondan başkalarının görüşlerini nakletmesi­ni değil, kendi görüşünü belirtmesini istemiştir. Öbür görü­şe göre, İmam'ın bir görüşü sadece nakletmesi onu benim­sediği anlamına gelmez. Çünkü o, bu görüşü sadece anlat­mıştır ve bu anlatmak tek başına o görüşü onayladığını gös­termez. Mıntıka adı verilen bu bel kuşağı hakkında söylene­bilecek daha bir kaç söz ve yer verilecek daha bir kaç alın­tı var ama, şimdi bunun yeri ve sırası değildir.[445]

İmam-ı Hanbeli, eski İran yapısı oklar hakkında da böy­le tereddütlü konuşmuştur. Nitekim Esrem kendisine bu okları kullanmanın doğru olup olmadığını sorunca:

"İlk müslümanlar arap yapısı oklar kullanırlardı" diye ce­vap verdi. Buna benzer bir konuda da Ebu Bekir onun şu söz­lerini naklediyor: "İmam-ı Ahmed'e zırhda yarık olup olma­yacağını sordum. Bana:

"Halid b. Mada'nın ön tarafından bir dirsek boyu yarığı olan bir zırh giydiğini görmüştüm" diye cevap verdi. Ken­disine:

"Peki arkasında yarık olabilir mi?" diye sordum. Bana şöyle karşılık verdi:

"Bilmiyorum. Önden yarık olabileceğini duydum. Fakat arka tarafında yarık olabilceğine dair hiçbir şey duyma­dım. Fakat arkadan yarığı olan zırhla binek hayvanına da­ha kolay binileceği için bunda yarar var. Bazıları buna:

"Kafirlerle savaşmak için gücünüz yettiği kadar si-lan, at ve kuvvet hazırlayınız."                 (Enfal: 8/60)

ayetini delil gösterdiler. Sözlerinin burasında kendisine de­dim ki:

"Bazı alimler bu ayeti İran yapısı okların kullanılaoice-ğinin de delili saydılar. Horasanlılar arap yapısı okların da işe yaramadığını söylüyorlar." Bu sözlerime:

"Nasıl olur? Dünya arap okları kullanılarak fethedildi" diye karışhk verdi. Kendisine:

"Sınır boylarında bu okları gördüm. Eski İran yapısı ok­larda asla mukayese edilemezler" deyince, bana:

"Ben de Şam'da omuzunda arap yapısı ok taşıyan bir as­ker gördüm" diye cevap verdi."[446]

Yine Esrem'in, Ebu Haccac Sıkeki'ye dayanarak bil­dirdiğine göre bu konuda Hz. Ali (r.a.) şöyle diyor:

"Bir defasında Rasulullah (s.a.v.) arap yapısı okuna da­yanmış durumdayken gözleri eski İran yapısı ok taşıyan birine ilişince adama şöyle dedi:

"At onu elinden. O lanetlidir. Siz sadece arap yapısı oklar kullanmalısınız. Allah bu dini bu ok ve yaylar aracılığı ile destekler ve bunlar aracılığı ile yeryüzüne egemen olursunuz."[447]

Dostlarımızın gerek eski İran yapısı bklar ve gerekse buna benzer savaş araçları hakkında uzun sözleri vardır ki, bunları incelemenin yeri burası değildir. Benim bu örnek­leri hatırlatırken altını çizerek belirtmek istediğim gerçek şu­dur. Sizin de gördüğünüz gibi yetkili müslüman bilginler, İs­lam kaynaklı olmayan, daha doğrusu yabancılara ait olan herhangi bir şey söz konusu olunca, bu şeyin yararlı oldu­ğu her ne kadar açık ve belli olsa bile, yine de onun benim­senip benimsenmeyeceği konusunda ya tereddütlü konu­şuyorlar veya farklı görüşler savunuyorlar. Bu tereddüt ve görüş ayrılığının sebebi iki çelişik gerekçe arasında kal­malıdır. Bu gerekçelerin biri İslam adet ve geleneklerine bağ­lı kalmak gereği ve öbürü de hiç bir zararı olmayan ve fay­dalı olduğu meydanda olan, üstelik dinimizin ibadetleri ile uzaktan yakından ilgisi olmayıp, sadece dünyayı ilgilendi­ren belli bir araçtan avantaj arzusudur.

Dikkatimizi çekmesi gereken bir diğer İncelik Ahmed b. Hanbel'in bu hususlarda kullanım serbestisi bildirirken Hz. Ömer'in sözüne veya Halid b. Ma'dan'in[448]uygulamasına dayanmasıdır. Böylelikle O, söz konusu hareketin ilk dönem müslümanları (selef) tarafından benimsenip onaylandığını 've bunun sonucu olarak yahudi, hrıstiyan veya acem maîı ol­mayıp müslümanlarm adetlerinden olduğunu isbat etmeye çalışıyor. İşte bu konularla ilgili her hangi bir şey böyle ısballanabilir. Yoksa mesela sadece ilk donem müslümanla-rından bîri dlan Halid b. Madan'ın bir şeyi yapmış olması, o şeyin müslüman adeti olduğunu isbat etmeye yetmez.

Gerek sahabilerden ve gerekse tabiinden olan diğer imamların ve diğer fıkıh bilginlerinin bu ilke ile ilgili söz­leri pek çotur. Bu konuda sözlerine yer verdiklerimizin ge­ride kalanların neler düşündüklerini belirtir niteliktedir. Şimdiye kadar naklettiğimiz deliller açıkça gösterir ki, ya-hudilere, hrıstiyanlara ve genel olarak yabancılara benzeme­nin hoş karşılanamayacağı ilkesi üzerinde bu ümmetin ile­ri, gelenleri arasında fikir birliği (icma-i ümmet) vardır. Yalnız bu ileri gelenler arasında bazı ayrıntılarda görüş farklılıkları olduğu görülür. Bunun sebebi ya söz konusu be­lirli davranışın yabancı kaynaklı olmadığı kanaati veya bu davranışın benimsenmesini haklı gösterecek daha baskın bir gerekçenin varlığıdır. Aynı şekilde bütün bu yetkililer ve ile­ri gelenler arasında müslümanların Kur'an'a ve sünnete sı­kı sıkıya bağlı olmaları gerektiği ilkesi üzerinde de görüş bir­liği vardır. Yalnız bu yetkililerin bazıları ara sıra bir takım inandırıcı yorumlara dayanarak belirli meselelerde diğerle­rinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.[449]

 

Şeytana Muhalefet

 

Kafirlere karşı olmanın bir benzeri de şeytanlara karşı ol­mak, onlara uymamaktır. Nitekim Müslim'in îbn-i Ömer'e dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz bu konu ile il­gili olarak şöyle buyuruyor:

"Hiç biriniz sol elle ne yemek yesin ve ne de su içsin. Çünkü şeytan sol elle yer ve içer."[450]

Başka bir rivayete göre aynı hadisin sözleri şöyledir:

"İçinizden biri yemek yerken sağ elle yesin. Su içer­ken de sağ elle içsin. Çünkü şeytan sol eli ile yer ve içer."

Aynı hadisin Cabir b. Abdullah'a dayalı rivayeti de şöy­ledir:

"Sol elle yemek yemeyiniz. Çünkü şeytan sol elle yer."

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sol elle ye­mek yeme yasağının gerekçesini şeytanın bu şekilde yemek yemesine bağlıyor. Bundan da şeytana karşı çıkma, ona uy­mama ilkesinin amaç edinilen, emredilen bir prensip oldu­ğu anlaşılır. Bu hadisin benzerleri çoktur.

Buna benezer bir ilke de dince kemale ermemiş olan araplara karşı çıkma emridir. Bilindiği gibi dinde kemale er­mek, eksiksizlik derecesine ulaşmak Hicret olayı ile gerçek­leşti. Buna göre iman ettiği halde hicret etmemiş olan arap-lar dince eksik kalmışlardı. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) böy­leler i hakkında şöyle buyuruyor:

"Bedevi araplar kafirlikve münafıklıkta daha yaman ve Allah'ın, Rasulullah'a indirdiği prensiplerin sınır­larını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah her şeyi bi­len hikmet sahibidir."                                (Teybe: 9/97)

Bu ilkenin başka bir benzeri Müslim'in İbn-i Ömer'e da­yandırarak bildirdiği şu hadisin mesajıdır. Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Sakın bedevi araplar namaz vakitlerinin isimleri ko­nusunda sizi etkileri altına almasınlar. Bu namaz vaktinin adı-Aşa (yatsı)-dır. Bedeviler bu vakitte develerini sağarlar.

Başka bir rivayete göre bu hadisin sözleri şöyledir:

"Sakın bedevi araplar namaz vakitlerinin isimleri konusunda sizi etkileri altına almasınlar. Bu namaz vak­tinin Allah'ın kitabındaki adı -Aşa (yatsı)- dır. Bu vakit bedeviler için deve sağma zamanıdır."[451]

Öteyandan aynı hadis Abdullah b. Muğfil'in[452]Buhari 'de yaralan rivayetine göre şöyledir:

"Sakın bedevi araplar sizi etkileri altına alıp -mağrib (akşam)- namazınızın adını değiştirmesinler. Onlar bu vakte -aşa- adını verirler."[453]

Görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.v.) "Mağrib" ve "Aşa" olan akşam ve yatsı namazlarının vakit isimlerini bedevi araplara uyularak "Aşa" ve "Atame" şeklinde değiş­tirilmesini hoş görmüyor. Bazı alimlere göre bu hoş görme­me, söz konusu isimlerin kayıtsız-şartsız şekilde hoş ol­amamasını anlamını taşır. Diğer bazı alimlere göre ise o hoş olmayan tutum, asıl isimlerin unutulmasına yolaçacak ka­dar sık sık kullanmaktır ki, bize göre de geçerli olan görüş budur. Bu görüşlerin hangisi doğru olursa olsun, Peygmbe-rimiz tıpkı acemlere uymayı yasakladığı gibi bu namaz isimleri konusunda bedevi araplara da uymayı yasaklamak­tadır.[454]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

ÖZENMEDE FARKLILIK

 

Bilmelisin ki, kafirlere ve şeytanlara benzemekle eski araplara ve acemlere (genel olarak yabancılara) benzemek arasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir fark var­dır ve bunun kısaca açıklanması gerekir.

Bu da şöyledir: Kafirlik ve şeytanlık niteliğinin özü Al­lah, Rasulullah ve mümin kullar tarafından doğrudan doğ­ruya kınanmışken, araplık ve yabancılık vasfı özü itibari ile Allah, Peygamber ve mümin kullar tarafından kayitsız-şart-sız olarak kınanmış değildir. Tersine mesela bedevi araplar bu bakımdan "bahtsızlar" ve "kötüler" ile "müminler" ve iyi­ler" diye iki kısma ayrılırlar.

Cenab-ı Allah (c.c.) bu kısımların birincisini oluşturan "bahtsızlar" ve "kötüler" hakkında şöyle buyuruyor:

"Bedevi araplar, küfür ve münafıklıkta daha yaman ve Allah'ın, Rasulullah'a indirdiği prensiplerin sınır­larını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah her şeyi bi­len, hikmet sahibidir. Bedevi araplar arasında öyleleri var ki, verdiği sadakayı angarya sayarlar ve sizin ba­şınıza belalar gelmesini gözlerler. Gözledikleri o belalar kendi başlarına geleseceler! Allah işiten ve bilendir."

(Tevbe: 9/97-98)

Aynı konudaki diğer bir ayet de şöyledir:

"Bedeviler arasında savaştan geri kalanlar" Bizi mal­larımız ve ailelerimiz alıkoydu.Bizim affedilmemizi di­le" diyecekler. Onlar kaiblerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. Onlara de ki: "Eğer Alah size zarar vermek istese veya sizin için bir fayda dilese sizin için Allah'ın di­lediğine kim engel olabilir? Hiç şüphesiz Allah, yaptık­larınızdan hakkıyla haberdardır. Her halde siz sandınız ki, Rasulullah ve müminler bir daha ailelerine hiç dön­meyeceklerdir ve bu düşünce size hoş göründü. Kötü zanna kapıldınız ve (bu yüzden) helak olmaya îayık bir topluluk oldunuz."                               (Fetih: 48/11-12)

Buna karşılık Cenab-i Allah (c.c.) bedevi arapların "mü­minler" ve "iyiler" kesimi hakkında da şöyle buyuruyor:

"Bedevi arapların diğer bir kesimi de vardır ki, Al­lah'a ve ahiret gününe inanırlar, verdikleri sadakaları Allah katında yakınlık ve Rasulullah'ın duasını kazan­maya vesile sayarlar. Gerçekten o verdikleri sadakalar kendilerine Allah katında yakınlık sağlayıcı bir vesiledir. Ail.ih onları ilerde rahmetinin kapsamına alacaktır. Hiç şüphesiz, Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir."(Tevbe: 9/99)

Biz biliyoruz ki, taşradan gelip peygemberimize (s.a.v.) bağlılık sunan bedevi sah;ihiler içinde şehirli ve kasabalı sa-habilerden daha faziletli olanlar vardı. İşte Allah'ın kitabı olan Kur'an da bu bedevilerin bir kısmını yererken başka bir kesimini de övmektedir. Tıpkı şehirlilere ve kasabalılara yap­tığı gibi. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'ı Kerim'in bir yerinde şöyle buyuruyor:

"Gerek civarımzdaki bedevi araplar ve gerekse Me-dîne'liler arasında katı münafıklar vardır. Sen onları bil­mezsin, ama biz biliriz. Allah onlara iki kat azab vere­cektir. Sonra da büyük azaba havale edileceklerdir."

(Tevbe: 9/101)

Görüldüğü gibi, Cenab-ı Allah (c.c.) hem bedevi araplar ve hem de kasaba ve şehirliler arasında münafıklar olduğu­nu belirtiyor. Bu ayetin yer aldığı Tevbe suresinin tümü bir yandan, şehirli-bedevi ayırımı yapmaksızın, bütün mü­nafıkları yererken öbür yandan Muhacirlerle Ensar'dan olan öncü müminleri, bu ilk gurubu iyi bir şekilde izleyen­leri ve vermiş oldukları sadakaları Allah'a yakınlık ve Pey-eamberin duasını kazanma vesilesi edinen bedevileri över niteliklidir.

Arapların dışında kalan fars, rum, türk, berberi, habeşi ve diğer milletlerin tümünü içeren acem terimi de böyledir. Ya­ni acemler de tıpkı arapîar gibi mümin-kafir ve iyi-kötü kısımlarına ayrılırlar. Cenab-ı Allah (c.c.) bu konuda şöy­le buyuruyor:

"Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarat­tık ve birbirinizi tamyabilesiniz diye sizi milletlere ve ka­bilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz, günahlar dan en çok sakinanızdır. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bi­lir ve her şeyden haberdardır."           (Hucurat: 49/13)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aynı konuda şöyle buyu­ruyor:

"Allah cahiliye döneminin atalarla övünme ve bö­bürlenme duygusunu sizin içinizden sildi. Sizler ister takva sahibi birer mümin ve isterse asi birer günahkar olunuz, Adem'in torunlarısınız, Adem de topraktan­dır."

Yine Peygamberimiz, Ebu Nadre'nin[455] rivayet ettiğine göre ömrünün son Kurban Bayramında Mina'da deve sırtın­dan yaptığı konuşmanın (Veda Hutbesi) bir yerinde bu ko­nu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabinîz tektir. Yi­ne haberiniz olsun ki, atanız birdir. Haberiniz olsun ki, ne arab olanınızın, arap olmayanınıza karşı ve ne de kara derili olanınızın, kızıl derili olanınıza karşı takva dı­şında hiçbir üstünlüğü yoktur. Hey tebliğ ettim mi. Din­leyenler -evet- diye karşılık verdiler. Peygamberimiz -O hal­de burada olanlarınız söylediklerimi burada bulunma­yanlara ulaştırsınlar."[456] diye buyurdu.

Aynı hadis Ebu Nadre aracılığı ile Cabir'den de rivayet edildi. Öteyandan Buhari ile Müslim'in, Amr b. As'a dayan­dırarak bildirdiklerine göre Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadisinde de bu konuda şunları söylemiştir:

"Falanca oğulları, benim velilerim (yakınlarım, ko­ruyucularım, dostlarım) değildirler. Benim velim sadece Allah ve salih ameili müminlerdir."[457]

Görüldüğü gibi bu son hadiste Peygamber Efendimiz soyca yakınları olan bir kabile kolunun sırf soy ilişkisi yü­zünden velisi olamayacaklarım, O'nun velisinin önce Allah ^e sonra da -hangi kabile ve milletten olursa olsun- salih ameili müminler olduğunu bildiriyor. Gerek Kur'an'da ve gerekse sünnette verdiğimiz bu Örneklerin çok sayıda ben­zerleri vardır. Buna göre gözönünde bulundurulacak sıfat­lar, Allah tarafından övülen ve yerilen, yani mümin-kafir, iyi-kötü ve bilgili-cahil gibi sıfatlardır. Ayrıca Kur'an'da ve sünnette bazı acemleri (yabancıları) Öven ifadeler vardır. Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"O'dur ki, ümmüere kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arıtan, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oy­sa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. Ve henüz bu ümmilere katılmamış olan diğer bütün insan­lara da (O Peygamberi göndermiştir. Peygamber, yalnız um-, mi araplara değil, Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara gönderildi) O Aziz ve hakimdir."          (Cum'a: 62/2-3)

Bu ayetle ilgili olarak Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'ye dayanarak Peygemberimizin (s.a.v.) şu hadisini kaydetmiş­lerdir. Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Bir defasında Peygamberimizin yanında oturuyorduk. O sırada Cuma suresinde yer alan ...Ve henüz bu ümmile-re katılmamış olan diğer bütün insanlara da O Peygam­beri gönderdi. O Aziz ve hakimdir- ayeti nazil oldu. Bu­nun üzerine oradakilerden biri Peygamberimize -Ya Rasu-lallah, bu ayet kimleri kasdediyor?- diye sordu. Peygamber O arkadaşımıza dönüp hiçbir şey demeden o aynı soruyu üç defa tekraradı. Sonunda Rasulullah elini yanında bulunan Selman-ı Farisi'nin omuzuna koyarak "Eğer iman Sürey­ya (Ülker) yıldızına asılı olsa, bunlardan bazı kimselev ona yine ulaşırlardı" buyurdu.[458]

Yine Müslim'in, Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiği­ne göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Eğer bu din Süreyya (Ülker) gezegeninde bile olsa, İran asıllı bir kişi onu oradan alıp, benimser."[459]

Diğer bir rivayete göre bu hadis "Eğer ilim, Süreyya (Ül­ker) gezegeninde bile olsa, İran asıllı bazı kimseler onu oradan indirip kendilerine mal ederler."[460] şeklindedir.

Öteyandan Tirmizi'nin yine Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz, Kur'an-ı Kerim'in bir yerindeki "Eğer yüz çevirecek olursanız, Allah sizin yerinize sizin gibi olmayan başka bir kavim geçirir." aye­ti ile ilgili olarak "Bu kavim, fars asıllılardan olacak"[461]

buyurmuştur. Bunlar dışında fars asılların üstünlüğünü be­lirten daha bir çok belgeler vardır.[462]

 

Arap ve Acem Meselesi

 

Bu ilkenin pratik isbati gerek tabiin kuşağından ve gerek­se onların arkasından gelen kuşaktan olan Hasan-ı Basri ve İbn-i Şirin, İbn-i Abbas'm azadlısı İkrime gibi eski İran asıllı seçkin islam büyükleridir. Bu listeye daha sonra yeti­den bir çok iman, ilim ve dindarlık yıldızım da eklemek ge­rekir, öyle ki, bu seçkin yıldızlar alanlarında bir çok arap seçkinini gölgede bırakmışlardı.

; "Acem" (yabancı) teriminin kapsamına giren habeşi, rum ve türk gibi milletlerden olan sayılamayacak kadar çok sayıdaki iman ve dindarlık öncüleri konusunda da du­rum budur. Bu husus İslam alimlerinin çok iyi bildikleri ta­rihi bir gerçektir.

Bu gelişmenin bir tek faktörü vardır ki, o da şudur: İsla­ma göre gerçek üstünlük, Peygamberimize inen iman ye ilim prensiplerine hem görünüşte ve hem de yürekten gösterilen bağlılığın derecesine dayanır. Kimin bu alan­daki derecesi daha yüksekse o daha üstündür. Üstünlük Allah'ın Kitabında (Kur'an'da) ve Peygamberimizin di­li ile övülen İslam, iman, iyilik, takva (kötülüklerden sa­kınma), bilgi, salih amel ve ihsan gibrsıfatlara göre be­lirlenir. Yoksa bir insanın sırf arap veya acem yahud si­yah derili ya da beyaz derili yahud şehirli veya bedevi ol­ması bu konuda belirleyici faktör sayılmaz.

Acemlerin bu saydığımız meziyetlerine ve soy-memle-ket farkının islamdaki önemsizliğine rağmen bedevilere ve acemlere benzememizin yasaklanmış olması bir temel ince­liğe dayanır ki, o da şudur: Cenab-ı Allah (c.c.) şehirliler ile kasabalıları bilgi, dindarlık ve duygu zenginliği bakımından bedevilere göre daha geniş imkanlarla donatmıştır. Buna kar­şılık bedeviler de şehirli ile kasabalılardan beden gücü, ah­lak sağlamlığı ve tok sözlülük bakımlarından daha üstündür­ler. İşte sözünü ettiğimiz temel incelik budur. Gerçi bu ku­ralın işlemediği ve bedevilerin şehirli ve kasabalılara her yönden üstünlük sağladıkları durumlar ve örnekler de var­dır. Fakat özde var olan bu temel İncelik yüzünden Cenab-ı Allah (c.c.) bütün peygamberleri -selam üzerlerine olsun-şehİrli ve kasabalılar arasından seçip göndermiştir, Nitekim o, bir ayette şöyle buyuruyor:

"Sen'den önce gönderdiğimiz peygamberler de ken­dilerine vahiy sunduğumuz şehirlilerdi.'1 (Yusuf: 12/109)

Bunu temel gerekçesi Cenab-t Allah'ın (c.c.) peygamber­lerin, soyluluk da dahil olmak üzere her bakımdan yetkin (kamil) şahsiyetler olmalarını dilemesidir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) yukarda belirttiğimiz gibi genel anlamda be­deviler hakkında şöyle buyurmuştur:

"Bedevi araplar küfür ve münafıklıkça daha koyu ve Allah'ın, Rasulullah'a indirdiği prensiplerin sınır­larını tanımamaya daha yatkındırlar."     (Tevbe: 9/97)

Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayeti aşağıdaki ayetlerin hemen arkasından buyurmuştur:

"Ancak kınama, savaştan geri kalmak için Sen'den izin isteyen bazı zenginler içindir. Bunlar diğer savaştan geri kalanlarla birlikte olmayı arzu ettiler. Allah da on­ların kalblerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. Savaş­tan geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman bu kim­seler çeşitli mazeretler ileri sürerler. Onlara de ki: "Hiç özür ileri sürmeyiniz, size inanmıyoruz. Çünkü Allah bi­ze karşı çevirdiğiniz entrikaların bazıları hakkında bi­ze bilgi verdi. Ayrıca ilerde neler yapacağınızı Allah ve Rasulullah görecek. Daha sonra da görünür-görünmez her şeyi bilen Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız, O za­man O, yapmış olduğunuz her şeyi size ayrıntıları ile bil­direcektir. Siz yanlarına döndüğünüz zaman kendile­rinden vazgeçersiniz diye Allah'a yemin ederler. On­lardan vazgeçiniz. Çünkü onlar murdardır. Ve kazandık­larının cezası olarak varacakları yer cehennemdir. Ken­dilerinden razı olasınız diye size Allah adına yemin eder­ler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklar (günaha batmışlar) güruhundan razı olmaz. Bedevi araplar, küfür ve münafıklıkça daha koyu ve Allah'ın, Rasulullah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya, ayırdet-memeye daha yatkındırlar. Hiç şüphesiz, Allah her şeyi bilen, hikmet sahibidir."                    (Tevbe: 9/93-97)

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.) Tebük savaşında savaşa katılmamak için Peygamberimizden izin isteyen Medine'li münafıkları anlatıp, onların davranışlarını kına­dıktan sonra "Bedevi araplar, küfür ve münafıklıkça da­ha koyu ve Allah'ın, Rasulullah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya, ayırdetmemeye daha yatkın­dırlar." buyurmuştur. Hayrın tümü-özü ve detayı ile -bilgi ve imanın tekelindedir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c):

"Allah içinizdeki iman edenler ile kendilerine ilim bağışlananların derecelerini kat kat yükseltir." buyu­ruyor.                                              (Mücadele: 58/11)

Aynı anlamı ifade eden diğer bir ayet de şöyledir:

"Kendilerine iman ve ilim verilmiş olanlar dedi ki..."

(Rum: 30/56)

İmanın karşıtı ya açık kafirlik veya gizli münafıklıktır. İlmin karşıtı ise bilgisizlik halidir.

Kısacası, Cenab-ı Allah (c.c.) bedevilerin Medine'li araplardan küfür ve münafıklıkta daha koyu olduklarını ve yine onlara göre Kur'an ve sünnette belirlenen sınırlan ayırdedememeye daha yatkın olduklarını bildiriyor. Ayet­teki sınırlardan maksat namaz, oruç, zekat, hacc, mümin, ka­fir, zinakar, hırsız ve içkici gibi Kur'an'da yer alan terim ve sıfatlarla ilgili sınırlamalardır. Bu terim ve sıfatlan taşıma­ya layık olanları, layık olmayanlardan ayırdedecek olan ve layık olanların hangi hükümlerle karşılaşacağını belirleye­cek olan ölçüler işte bu "sınırlar" dır. Nitekim Ebu Da­vud'un, İbn-i Abbas'a dayanarak bildirdiğine göre Pey­gamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde:

"Kırsal yörelerde oturanlar kaba, vurdumduymaz olur. Av düşkünleri gafil olur. Hükümdarlara kapılan­lar fitneye düşerler."[463] buyurdu. Aynı hadisin Ebu Hurey-re tarafından bildirilen şeklinde son cümle "Kim hüküm­dara yakın olursa fitneye düşer." ifade edildikten sonra şu cümle ile bağlanmıştır: "Kişi hükümdara ne kadar yak­laşırsa, mutlaka Allah'dan aynı oranda uzaklaşır."[464]

Bu yüzden eskiler kaba ve vurdumduymaz buldukları kimseye, böyle bir kimsenin akıl ve huy kabalığına işaret et­mek üzere "Sen yontulmamış bir bedevisin, sen duygusuz bir baldınçıplaksm" diye hitap ederlerdi.

Şunu da belirtelim ki, "bedevilik"- aslında arap köylüle­rini ifade eden bir terimdir. Her milletin şehirlisi ve köylüsü vardır. Arapların köylüleri nasıl bedevilerse, anlatıldığı­na göre bizanslıların (rumlarm) köylüleri ermeniler, 1 arşla­rın köylüleri kürtler ve türklerin köylüleri de moğollardır.

Allahualem bu söylediğimiz temel gerçektir. Gerçi faz­lası ve eksiği olabilir; Ayrıca köylerde oturanlar -hangi milletten olurlarsa olsunlar- hüküm bakımından araplann be­devileri gibidirler. "Bedevilik" teriminin kapsamına girip gir­memeleri bu konuda farketmez. Bu temel gerçek, genel olarak şehirlilerin genellikle kırsal yörelerde yaşayanlardan daha üstün olmalarını gerektirir. Yalnız istisna olarak, ba­zı belirli köylüler çoğu şehirlilerden daha üstün olabilirler. Buna göre sahabilerİ ve tabiin kuşağını içeren ilk dönem müslümanları (selef) zamanında bedevileri (köylüleri) şehir­li, genelinde ayırdeden özellikler ya şehirlilere üstünlük sağlayan değerlerde bir eksiklik veya bir mekruhtur. Bu durumda eğer onlara göçmen şehirlilerin adetlerinden de ol­mayan bir davranışta benzeyecek olursak bu benzer davra­nışımız ya mekruhtur veya mekruhluğa yolaçacak bir hare­kettir. İşte araplar ve acemlerle ilgili sözümüz buna dayanır.

Şunu da belirtelim ki, ehl-İ sünnet ve vel-cemaat ve mezhebinin inancına göre genel olarak araplar rumu, sürya-nisi ve farshsı ile genel olarak arap olmayanlardan Kureyş kabilesi, geride kalan bütün araplardan ve Haşimi kolu bü­tün Kureyş kabilesinden daha üstün olduğu gibi Peygambe­rimizin de tüm Haşimioğullarmın en üstün kîşisidir. Buna göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerek fert olarak ve ge­rekse sayıca insanların en üstünüdür. Üstünlük sıralamasın­da ilk sırada araplann, sonra Kureyş kabilesinin ve daha son­ra da bu kabilenin bir kolu olan Haşimoğullarınin yer alma­sı Peygamberimizin bu koldan olmasından dolayı değildir. Gerçi bu da bir üstünlük faktörüdür, ama aslında bu sırala­dıklarımız kendiliklerinden üstündürler. Böylece Peygam­berimizin hem fert ojarak ve hem de soya dayalı üstünlüğü gerçeklik kazanır. Yoksa kısır döngüye (fasit daireye) dü­şeriz.

Bu yüzdendir ki, İmam-ı Ahmed Hanbeli'nin arkadaşı Ebu Muhammed Kirmaııi Ehl-i Sünnet mezhebini tanıtırken şöyle diyor:

"Bu mezheb ilim imamlarının, hadis adamlarının, ta­nınmış ve önder edinilmiş sünnet uzmanlarının mezhebidir. Tanıyabildiğim bütün Irak, Hicaz ve Şam alimleri bu mez­hebe bağlı idiler. Kim her hangi bir konuda bu mezhebe ters düşer veya onu kötüler veya bu mezhebin taraftarlarına dü uzatırsa o kimse cemaatten kopmuş, sünnet çığrından sap­mış ve hak yoldan ayrılmış bir bidatçıdır (uydurmacıdır). Bu mezheb, Ahmed b. Hanbel, İshak b. İbrahim b. Muhalled Ab­dullah b. Zubeyr Humeydi[465]ve Said b. Mansur gibi önle­rinde diz çöküp ders okuduğumuz seçkin alimlerin mezhe­bidir. Bu alimlerin önemli görüşlerinden biri imanın söz, amel ve niyet unsurlarından meydana geldiğidir."

Ebu Muhammed bu uzun açıklamalarının bir yerinde şöyle diyor: "Biz araplann hakkını, üstünlüğünü ve parlak geçmişlerini tanıyor, onları seviyoruz. Çünkü Peygamerimiz -bu konuda- Arapları sevmek iman ve onlardan nefret et­mek münafıklık alametidir- buyurmuştur.[466] Biz bu konuda arapları sevmeyen, onların üstünlüklerini tanımayan ya­bancı milletler ve baldırıçıplak köleler gibi düşünmüyo­ruz. Çünkü onların bu yoldaki görüşleri bidat ve sapmadır. Bu sözleri Ahmed b. Hanbel'in bizzat kendisinin söylediği­ni ileri sürenler de vardır. Bu kaynaklardan biri Ahmed b. Sa'd Istahari tarafından kaleme alman bir risaledir. Eğer bu rivayet doğru ise bu sözler hem İmam-ı Hanbeli ve hem de çok sayıda başka alim taraafından söylenmiş demektir.

Bazı bilginler de genel olarak araplarm acem geneline karşı hiçbir üstünlük taşımadığı görüşündedirler. Acemler İçin kullanılan "halklar" deyiminin sebebi, bu milletlerin ka­bilelerden farklı bir topluluk birimi olan halk kitlelerine egemen olmalarıdır. Bu yüzden "kabileler araplara ve halk­lar da acemlere özgüdür" denmiştir.          *

Bazı bilginler de bir kısım acemlerin araplardan daha üs­tün olduklarını ileri sürmüşlerdir. Böyle bir iddia çoğu za­man bir tür münafıklıktan kaynaklanır. Bu münafıklık ya doğrudan doğruya inançla (itaatla) veya bazı şüpheler tara­fından körüklenen ihtirasların yolaçtığı davranışlarla ilgili­dir. Bu yüzden Peygamberimiz(s.a.v.):

"Arapları sevmek imanın ve onlardan nefret etmek münafıklığın alametidir." buyurmuştur. Şunu da ekleye­lim ki, böyle konularda söylenen her çeşit sözlerin ihtiras­lardan arınmış olması zayıf bir ihtimaldir. Bu tip tartışma­ların her iki tarafında da şeytanın payı vardır ve bu bakım­dan -ne vesile ile olursa olsun- haram kılınmış bir tartışma­dır.

Oysa Cenab-ı Allah (c.c.) müminlere "Hep birlikte Al­lah'ın ipine sarılmayı" emrederek kendilerine ayrılığa ve ça­tışmaya düşmeyi yasakladı. Yine onlara barış ve dirlik ha­linde olmalarım buyurdu. Nitekim aşağıdaki sahih hadise gö­re Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Müminler karşılıklı sevgi, biribirlerini kayırma ve dayanışma bakımından bir tek vücud (canlı organizma) gibidirler. Vücudun her hangi bir organı rahatsızlanın­ca geride kalan organlar ateşlenerek ve uykusuz kalarak hasta organın rahatsızlığını paylaşırlar."[467]

Yine Peygamberimiz başka bir sahih hadise göre bu ko­nuda şöyle buyuruyor:

"Birbirlerinizle ilişkilerinizi kesmeyiniz, biribirinize yüz çevirmeyiniz, biribirinize nefret beslemeyiniz, biri-birinizi kıskanmayınız, Allah'ın emri uyarınca O'nun bi-ribirlerini kardeş bilen kullan olunuz."[468]

Kur'an'da ve sünnette bu hadisin vurguladığı ana fikre çağıran mesajlar sayılamayacak kadar çoktur.

Yukarda sözünü ittiğimiz Önce genel anlamda araplann, arkasından Kureyş kabilesinin ve onun arkasından da bu ka­bilenin bir kolu olarj Haşimoğullarının üstün olduğunu be­lirten delil Tirmizijde yer alan şu hadistir. Sahabilerden Abbas b. Abdülmuttalip[469] (r.a.) diyor ki:

"Bir defasında peygamberimize dedim ki: "Ya Rasulal-lah, Kureyşliler aralarında toplanarak soylarını müzakere et­mişler ve senin çöplükte yetişen bir hurma ağacı olduğun so­nucuna varmışlar" dedim. Bana şu cevabı verdi:

"Cenab-ı Allah varlıkları yaratırken beni onların ha­yırlı kesiminden yaptı. Arkasından kabileleri yaratırken beni en hayırlı kabileye bağladı. Daha sonra aile kolla­rını yaratırken beni kabilemin en hayırlı kolundan türet­ti. Ben hem fert olarak ve hem de aile kolu olarak insan­ların en hayırlısıyım."[470]

Abbas b. Abduİmuttalib "çöplükte yetişen hurma ağacı" benzetmesi ile Peygamberimizin kötü bir insan çevresinde yetişen seçkin bir şahsiyet olduğunu ifade etmek istemiştir. Peygamberimiz de ona verdiği cevapta hem şahıs olarak ve hem de soyca insanların o en hayırlısı olduğunu belirtmiş­tir.

„ Yine Tirmizi'nîn bildirdiğine göre sahabilerden Mutta-lib b. Ebu Vedaa[471]diyor ki:

"Bir gün amcası Abbas, Peygamberimizin (s.a.v.) huzu­runa gelerek kulağına gelen bir dedikoduyu anlattı. Bunun üzerine Rasulullah minbere çıkarak cemaate Ben kimim?-diye sordu. Cemaat:

"Sen Allah'ın Rasulusün" diye karışılık verdikten son­ra o şunları söyledi:

"Ben Abduİmuttalib oğlu Abdullah'ın oğlu Mu ham-med'im. Allah varlıkları yaratırken Beni onların hayır-İı kesiminden yaptı. Arkasından yarattığı varlıkları iki­ye ayıran Allah Ben'i hayırlı kısımda yaptı. Sonra kabi­leleri yaratırken Ben'i en hayırlı kabileye bağladı. Da­ha sonra aile kollarını yaratırken Ben'i kabilemin en hayırlı kolundan fert olarak da en hayırlı olarak yarat­tı."[472]

Bu hadis Ahmed b. Hanbei'in "Müsned" adlı esinde de aynı rivayet zincirine dayandırılarak yer almıştır.

Görüldüğü gibi Peygamberimiz varlıkların her ayırı­mında kendisinin hayırlı tarafta yer aldığını belirtiyor. Yu-kardakİ hadisin "Allah varlıkları yartırken Ben'i onların hayırlı kesiminden yaptı. Arkasından yarattığı varlıkları ikiye ayıran Allah Ben'i hayırlı kısımdan yaptı1' şeklinde­ki ifade iki türlü açıklanbilir:

1- Buradaki "varlıklar" deyimi ile ya insanlar ve cinler kasdedilmiştir veya kasdedilen yeryüzündeki yaratıkların tü­müdür. Ademoğulları, yani insanlar her iki muhtemel anla­mı ile de bu varlıkların hayırlı kesimidir. Eğer bu terim "Yeryüzünün bütün varlıkları" anlamına alınarak melekle­ri de kapsayacak şekilde yorumlanırsa o zaman insanların meleklerden üstün olduğu belirtilmiş olur ki, bunun tutarlı açıklaması vardır. Sonra Allah insanları iki kısma ayırdı. Bu iki kısım araplar ile acemler (arap olmayanlar) dır. Arkasın­dan arapları kabilelere ayırdı ve Kureyş kabilesi bu kabile­lerin en hayırlısı oldu. Sonra Allah kabileleri kollara ayır­dı ki, Kureyş kabilesinin en hayırlı kolu Haşimoğulları ol­du.

2- Hadisteki "varlıklar" terimi ile Peygamberimiz doğ­rudan doğruya Ademoğullarını, yani insanları da kasdetmiş olabilir. Peygamberimiz onların hayırlı kesiminden yani Hz. İbrahim oğullarından, başka bir ifade ile araplardan oldu. Sonra Allah İbrahim oğullarını, İsrailoğulları ve İsha-koğulları diye ikiye ayırdı veya arapları Adnanoğulları ve Kahtanoğullan diye iki kısma ayırdı ve Peygamberimizi İsmailoğullanndan ve   arapların Adnanoğulları kolundan yaptı. Arkasından İsmailoğullarını -veya Adnanoğullarmı-kabilelere ayıran Allah Peygamberimizi Kureyş kabilesine bağladı. Bu açıklamaların hangisi benimsenirse benimsen­sin, bu hadisin, arapların arap olmayanlardan üstün olduğu­nu belirttiği kesindir. Haşimoğullarını, arkasından Kureyş kabilesini ve üçüncü derecede de tüm arapları sevmek ge­rektiğini bildiriyor.

Nitekim Tirmizi'nin bildirdiğine göre Muttalib b. Ebu Re-bia diyor ki:

i "Bir defasında Rasulullah'ın amcası Abbas öfkeli bir şekilde Peygamberimizin yanma geldi. O sırada ben de ora­daydım. Peygamberimizin amcasına "Seni Öfkelendiren ne­dir?" diye sordu. Amcası Abbas bu soruya şu karşılığı ver­di:

"Ya Rasulallah, bu Kureyşlilere ne oluyor ki, biribirle-ri ile karşılaştıkları zaman güler yüzlü oluyorlar, fakat bizim­le karşılaşınca başka türlü oluyorlar." Bunun üzerine Pey­gamberimiz de yüzü kızaracak derecede öfkelenerek şöyle buyurdu:

"Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederek söylü­yorum ki, her hangi bir kimse sizi Allah ve Rasulü için sevmedikçe kalbine imana girmiş olmaz. Ey insanlar, am­camı üzen beni üzmüş demektir. Çünkü insanın amcası babanın dengidir."[473]

Aynı hadisin Abdullah b. Haris'e dayalı ve Ahmed b. Hanbel'in, "Müsned" adlı eserinden yer alan ifadesi şöyle­dir: "Bîr defasında Rasulullah'ın amcası Abbas Peygambe­rimizin yanına gelerek:

"Ya Rasulallah, biz dışarı çıktığımızda Kureyşlilerin kendi aralarında konuştuklarını görüyoruz. Fakat bizi görür görmez susuyorlar" dedi. Bunun üzerine kaşları arasındaki damar şişecek derecede Öfkelenen Rasulullah şöyle dedi: "Vallahi, her hangi bir kimse sizi Allah ve Rasulü için sevmedikçe kalbine iman girmiş olmaz."[474]

Yine bu konu ile ilgili olan ve Ahmed b. Hanbel'in, Tir-- mizi'nin ve Müslim'in Vasıl b. Aska'a dayanarak kaydettik­leri şu hadisi birlikte okuyalım:

"Allah İsmail'in oğullarından Kenane'yi, Kenane so­yundan Kureyş kabilesini, Kureyş kabilesinden Haşi-nıoğullarını ve Haşimoğullarmdan da beni seçti."

Aynı hadisi buna yakın bir ifade ile Tirmizi ile Ahmed b. Hanbel Evzai'ye dayanarak nakletmişlerdir.

Bu hadis, Hz. ismail ile onun soyundan gelenlerin Hz. İb­rahim'in en seçkin evlatları olmasını ve Hz. İshak'ın soyun­dan daha üstün olmasını gerektirir. Bilindiği gibi îshak oğulları -ki bunlar İsrailoğullarıdır- aralarında bir çok pay-gamber çıktığı ve kendilerine hak Kitab (Tevrat) geldiği için acemlerin (arap olmayanların) en üstün kesimini oluştu­rurlar. Arapların bunlara karşı üstü olduğu sabit olunca acemlerin diğer kesimlerinden haydi haydi üstün oldukları meydana çıkar. İşin bu tarafı iyi. Yalnız denebilir ki, İsma­il'in, Hz. İbrahim'in en seçkin oğlu olduğunu ve Kenane oğullarının da İsmail'in soyunun en seçkin kolu olmalarım gerektirir, ama bu ifade İsmail'in soyunun diğerlerinden daha üstün olmasını gerektirmez. Çünkü bu soyun atası seçkin olmakla birlikte soyun bazı kesimleri diğerlerinden daha seçkin olabilir.

Böyle bir itiraza karşılık şu cevap verilebilir: Eğer hadis­teki maksad İsmail'in soyunun üstünlüğünü belirtmek olma­saydı, İsmail'i seçkinliğini belirtmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü o takdirde İsmail ile İshak'ın adlarım zikretmek ara­sında bir fark olmamış olurdu. Ayrıca bu hadis, benzer anlamdaki diğer hadislerle bir arada incelendiği zaman hepsi­nin aynı anlamı ifade ettiklerini gösterir.'

Sözün kısası, bilmek gerekir ki, önce Kurcyş kabilesinin ve arkasından da bu kabilenin Haşimoğullan kolunun üstün­lüğü ile ilgili çok sayıda hadis vardır. Hepsini sıralamanın yeri burası değilidir. Yukardaki hadis bunun delillerinden bi­ridir. Çünkü Kııreyş kabilesi ile arapîar arasındaki ilişki araplar ile insanlığın tümü arasındaki ilişki gibidir. İlerde tekrar değineceğimiz gibi şeriatın bu konudaki hükmü bu­dur.

Sebebine gelince Cenab-t Aİlah (c.c.) arapları ve arap di­lini bazı meziyetlere sahip kıldığı gibi Kııreyş kabilesini de aralarından peygamber çıkararak öbür araplardan önde tut­muştur. Sonra da Haşimoğullarmı kendilerine zekat vermeyi yasaklayarak ve savaş ganimetlerinden pay tanıya­rak diğerlerinden ayirmijUır. Cenab-ı Allah (c.c.) hiç şüphe­siz her bir üstünlük derecesini hesapla bağışlar. O "Her şe­yi bilen hikmet sahibidir." Nitekim Kur'an-i Kerim'de "Al­lah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer" ve "Al­lah elçilik görevini kime vereceğini bilir/1 buyuruyor.[475]

Şunu da söyleyelim ki, bilginler "O yol sana ve kavmi­ne bir şereftir" ve "Hİç şüphesiz kendi aranızdan bir peygam­ber geldi." ayetlerini açılarken sayıca kabarık çeşitli görüş­ler ileri sürmüşler, bunları ele almanın burası yeri değildir. Bu konu ile ilgili olarak sahabüerden Abdullah b. Ömer şöy­le bir ulay anlatıyor:

"Bir defasında bazı arkadaşlarla birlikte Rasuluilah'ın av­lusunda oturuyorduk. Bir ara önümüzden bir kadın geçti. Ar­kadaşlardan biri '"Rasulullah'ın kızı geçiyor" dedi. Bunun üzerine Ebu Sufyan "Muhammed, Haşimoğuliarı arasında tıpkı pislik içinde yetişen bir reyhan çiçeği gibidir.” diye konuştu. Önümüzden geçen kızı, bu sözlerin varıp Peygambe­rimize anlatınca hemen Öfkeli bir şekilde yanımıza geldi. Kızgınlığı yüzünden belli oluyordu, bize dönerek şunları söyledi:

"Kulağıma ne biçim sözler geliyor? Bilesiniz ki, Allah yedi kat gökleri yarattı ve en üst katını seçerek dilediği kullarını oraya yerleştirdi. Sonra varlıkları yarattı ve ve içlerinden Ademoğullarını (insanları), insanlar arasında da araplan arapların içinden Mudar kolunu, Mudarlar-dan Kurayş kabilesini, Kureyş kabilesi içinden Haşi-moğullarını ve Haşimoğullanndan da beni seçti. Demek ki, ben seçkinlerin seçkinlerinin seçkiniyim. Kim arap­lan severse beni sevdiği için onları sevmiş olur. Buna kar­şılık kim araplardan nefret ederse benden nefret ettiği için onlardan nefret etmiş olur."[476]

Yine Tirmizi'nin Kabus b. E zibya'nın[477] babasına daya­narak bildirdiğine göre bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabilerden Selman-ı Farisi'ye "Ya Selman, bana nefret besleme, yoksa benim dinimden ayrılmış olursun" dedi. "Selman, Farisi'nin "Ya Rasulallah, senden nasıl nefret edebilirim ki, Allah beni senin sayende hidayete ulaştır­dı?" şeklindeki karşılığı üzerine Rasulullah kendisine "Araplardan nefret edersin ve dolayısıyla bana nefret beslemiş olursun" buyurdu.

Görüldüğü gibi Peygamberimiz araplardan nefret etme­yi dinden ayrılma sebebi ve kendisine nefret besleme teza­hürü sayıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Peygamberimizin fars asıllı ve faziletleri herkesçe bilinen Selman-ı Farisi gibi ünlü bir sahabiye bu şekilde hitap ederken aslında diğer fars asılı müslümanları önceden uyarmak, şeytanın bu yol­daki kışkırtmalarına peşinen set çekmek istemiştir. Tıpkı aşa­ğıdaki hadis gibi:

"Ey Muhammed'in kızı Fatıma, ben Allah'ın sana vereceği hiçbir cezayı önleyemem. Ey Allah Rasulü'nün amcası Abbas, Ben Allah'ın sana vereceği hiçbir cezayı önleyemem. Ey Allah Rasulü'nün halası Safiyye, ben Allah'ın sana vereceği hiçbir cezayı Önleyemem. Ama malımdan dilediğinizi isteyiniz."[478] Peygamberimiz bu sözleri ile bu üç yakınının akrabalarını kendisi ile araların­dan bulunan soy ortaklığına güvenerek doğruluğu ve iyi amel işleme görevini ihmal etmemeleri konusunda uyarmak istemiştir.

Tekrar konumuza dönersek açıkça görürüz ki bu hadis­lere göre genel olarak araplardan nefret etmek, onlara düş­man olmak ya doğrudan doğruya küfür veya küfür sebebi­dir. Bu da onların diğer miletlerden üstün olmasını ve onla­rı sevmenin imanın güçlenme sebeplerinden biri olmasını gerektirir. Çünkü araplardan nefret etme ile ilgili yasak, eğer diğer milletlerden nefret etme yasağı gibi olsaydı fau yasak dinden ayrılma ve Peygamberimize karşı dolaylı şekilde nefret besleme sebebi olmaz, sadece bir çeşit haksızlık ve sı­nın aşma sayılırdı. Fakat madem ki, Peygamberimiz bu nefreti diriden ayrı düşme ve Rasulullah'a karşı dolaylı bi­çimde nefret besleme sebebi saymıştır, bu durum araplardan nefret etmenin diğer milletlere karşı nefret beslemekten daha ağır bîr günah olduğunu gösterir ve bu da araplann di­ğer milletlerden üstün olduğuna delildir. Çünkü sevgi ve nef­retin Önem derecesi sevilenin veya nefret edilenin üstünlük derecesine bağlıdır. Yani kim ki, kendisine karşı nefret beslemek daha ağır günah sayılırsa bu durum onun diğerle­rinden üstün olduğunu gösterir. Aynı zamanda bu durum böyle bir kimseyi sevmenin, dinin gereği olduğunun delili­dir. Sebebine gelince bu sevgi nefretin karşıtıdır ve fazilet kazandırıcıdır. Başka bir deyimle özellikleri sebebi ile ken­disine karşı nefret beslenmesi azab sebebi olan kimseyi sevmek sevab gerekçesidir. Aynı zamanda bu durum onun üstünlüğünü gösteren bir delildir. Nitekim bu gerçek Cabir b. Abdullah (r.a.) tarafından rivayet edilen şu hadiste açık­ça belirtiliyor. Peygamber Efendimizi (s.a.v.) buyuruyor ki:

"Ebu Bekir ile Ömer'i sevmek imanın ve onlardan nefret etmek kafirliğin belirtilerindendir. Tıpkı bunun gibi Arapları sevmek imanın ve onlardan nefret etmek kafirliğin belirtilerindendir."[479]

Harb-ı Kirmani, bu hadisi "Arapları sevmek iman, on­lardan nefret etmek ise münafıklık ve küfürdür."[480] şek­linde naklederek bunu delil olarak kullandı. Bu isnadın doğru olup olmadığı tartışılabilir. Belkide hadis bu şekli ile başka bir kanaldan rivayet edilmiştir. Bu rivayeti buraya alı­şımın sebebi, Selman-ı Farisi'nin rivayet etmiş olduğu ve yu­karda ele aldığımız hadisle anlam bakımından uyuşmasıdır. Bilindiği gibi Selman-ı Farisi'ye dayandırılarak rivayet edilen söz konusu hadiste araplardan nefret etmenin bir çe-şİt küfür olduğu belirtilmişti. Bu da onları sevmenin bir iman beliittisi olmasını gerektirir. Görülüyor ki, bu iki hadis arasında aniam birliği vardır. Yine Tirmizi'nin, halife Hz. Osman'a (r.a.) dayanarak naklettiği şu hadis de bu katego­riye girer:

"Kim araplara kem gözle bakar, onları aldatırsa be­nim şefaatimin kapsamına giremez, benim sevgimi elde edemez."[481]

Sayfalarında bu hadise yer vermiş olan Tirmizi onunla il­gili olarak "Bu hadis, sadece Husayn b. Ömer tarafından nak­ledilmiş olan (garib) bir hadistir. Husayn b. Ömer de pek gü­venilir bir hadis nakledicisi değildir." diyor.

Benim görüşüme göre bu hadis de Selman-ı Farisi'den ge­len hadise yakın anlamdadır. Çünkü bir millete kem gözle bakmak ve onları aldatmak, onları sevmekle birarada bulu­namaz. Tersine bu tutum, o milleti hor görme ve ondan nefret etme duyguları ile birlikte bulunur. Buna göre bu hadisin anlamı Selman-ı Farisi'nin hadisinin anlamına uzak değildir.

Fakat bu hadisin ravisi olan Husayn, hadis uzmanları tarafından güvenilir sayılmıyor. Mesela ünlü hadisçi İbn-i Muin, onun hakkında "sözü edilmeye değmez" derken İbn-i Medeni "Kuvveti bir ravi değil" demekte Buharı ve Ebu Zera da "Rivayet ettiği hadisler asılsız" diye görüşlerini belirtmektedirler. Yakub b. Şeybe onun "çok zayıf bir ravi" olduğunu belirirken bu konuda daha ileri giden İbn-i Adıy "Onun rivayet ettiği hadislerin büyük çoğunluğu kopnk halkalıdır (mudal)" demektedir.

Her halde bu yüzden Ahmed b. Hanbel, "Müsned" adlı eserini oğlu "Abdullah'a yazdırırken bu hadisten sözetme-di. Oysa O bu hadisi, tıpkı Tirmizi gibi, Muhammed b. Bişr yolu İle işitmiş ve oğlunun belirttiğine göre kayda da geçir­mişti. Fakat buna rağmen onu oğluna yazdırmadı.

Çünkü İniam-ı Ahmed, "Müsned" adlı eserinde benim­sediği metoda göre mevzu (asılsız) veya mevzu olma ihti­mali güçlü olduğuna İnandığı hadislere yer vermemiştir. Nitekim bu yüzden kendisine gelen bir çok hadisi bu kita­bına almamıştır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.):

"Kim şahsi kanaatine göre asılsız olan bir hadisi ba­na isnad ederek naklederse kendisi de yalancılardan bi­ri olur." buyurmuştur.[482]

Aşağıdaki hadis de bu kategoridendir: "Ancak münafık­lar araplardan nefret edebilirler."[483] Bu hadisin ravilerin-den biri olan Zeyd b. Cubeyre de hadis uzmanları tarafından güvenilir sayılmamıştır. Yine İbn-i Abbas'a dayandırılan şu hadisi de yukardakiler gibi değerlendirmek gerekir:

"Şu üç sebepten dolayı araplan seviniz:

1) Ben arabım

2) Kur'an arapçadır

3) Cennetliklerin cennetteki dili arapça olacaktır."[484]

Ünlü hadis bilgini bu hadis için "Hasendir (güzeldir)" de­yimini kullanıyor. Acaba bu sözlü ile hadisin rivayet zinci­ri bakımından mı "güzel" olduğunu, yoksa genel anlamda metnini mi "güzel" buldu, bilmiyorum. Oysa Ebu Ferec b. Cevzi[485] bu hadisi "mevzu (asılsız) hadisler" arasında sayar­ken Salebi de onun için "Aslı yoktur" diyor. Bu konudaki tar­tışmalı belgelerden biri de Evs b. Zamaç[486] tarafından Sel-man-i Farisi'ye mal edilen şu sözdür: "Ey araplar, peygam­berimiz üstün olduğunuzu belirttiği için biz de sizleri üstün sayıyor ve bu gerekçe ile kadınlarınızla evlenmiyor ve na­mazda size imam olmuyoruz."

i Görüldüğü gibi, Selman-ı Farisi, bu sözleri ile, Peygarne-rimizin (s.a.v.) araplann üstün olduklarını belirttiğini belir­tiyor. Peygamberimiz vermiş olduğu bu haber ya inşai (emir, buyruk) veya ihbari (bilgi verme) niteliği taşır. Eğer bu yoldaki sözü inşai nitelikte kabul edilirse o zaman uyul­ması gereken kesin bir hükümle karşı karşıyayız demektir. Yok eğer bu bilgi haber verme (ihbarı) mahiyeti taşıyorsa Peygamberimizin haberi doğru bir hadistir.

Az önce Selman-ı Farisi (r.a.) tarafından söylendiğini bil­dirdiğimiz sizler bu rivayet kanalından başka Ebu Leyla Kindi[487] tarafından da şu şekilde nakledilmiştir: "Ey arap-Iar, sizler şu iki bakımdan bizden üstün tutuldunuz:

1) Namazda size imam olamayız

2) Kadınlarınızla evlenemeyiz."

Evlenecek eşler arasında denkliği belirlerken arap olma­yı başka milletlerden olmaya karşı bir üstünlük faktörü sa­yan çok sayıda fıkıh bilgini Selman-ı Farisi'nin bu sözleri­ni delil olarak gösterirler. Nitekim bize gelen iki rivayetten birine göre İmam-ı Ahmed, bu sözleri delil göstererek ev­lenecek eşler arasında denkliğin sadece belirli kimseler için bir imtiyaz değil bütün evliliklerde gözetilmesi gereken kayıtsız bir hak olduğunu, hatta bu şartı gözönünde bulun­durmayan evliliklerde çiftlerin biribirinden ayrılabileceği­ni savunmuştur. Yine bu sözlere dayanan İmam-ı Şafii'nin ve İmam-ı Hanbeli'nin arkadaşları, şerefliliğin namazda imam olmanın sebeplerinden biri olduğunu söylemişlerdir.

Bu konu ile ilgili enteresan bir belge de şudur: Rebi b. Fadla[488] diyor ki:

"Bir defasında on iki atlı sefere çıkmıştık. Yol arkadaş­larımın hepsi Peygamberimizin sahabilerindendi ve Sel­man-ı Farisi de aralarında idi. Yolda namaz vakti gelince önce aramızda kim imam olacak? diye konuşuldu, sonunda ka-filedekİlerden biri imam oldu ve bize farzı dört rekat kıldır­dı. Namaz sona erince Selman-i Farisi bîr kaç kere üst üs­te:

"Nedir bu nedir bu?" dedikten sonra namazın niçin yol­culuk (seferilik) şartlan uyarınca iki rekat olarak kıldırılma-dığını, oysa namazı kısa tutmaya çok ihtiyacımız olduğunu belirtti. Bunun üzerine kafiledikiler kendisine:

"Ya Selman, sen bize namaz kıldır, aramızda bu göreve en layık kimse sensin" deyince Seiman-ı Farisi onlara şu ce­vabı verdi:

*" "Hayır, ey İsmailoğulları (araplar) imamlık sizin hakkı­nızdır, bizler sizin vezirleriniz (yardımcılarınız)."

Bu konuda burada dİîe getirdiklerimin dışında daha baş­ka belgeler de vardır. Fakat bunların kimi tartışmalı ve ki­mi de asılsızdır.

Bu konudaki diğer bir delil de şudur. Halîfe Ömer (r.a.) zamanında bağış listesi düzenlerken listeye aldığı kimsele­ri neseplerini gözönünde tutarak sıraladı. Bu prensip uyarın­ca öne Peygamberimizi soyca en yakın olanların adlarını yaz­dı, böylece araplar bittikten sonra arap olmayanları kütüğe aldı. Bu usul gerek geride kalan halifeler, gerek Emeviler ve gerekse Abbasiler devrinde hep böyle devam etti. Fakat dah sonra değiştirildi.[489]

 

Arapçanın Gücü

 

Araplar için söz konusu olan bu üstünlük onların akıl, dil, ahlak ve amel alanlarındaki üstünlüklerinden kaynaklanır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Üstünlük ya faydalı bilgiye ve­ya salih amele dayanır, bu iki ana faktörden kaynaklanabi­lir. İlmin kaynağı "hafıza" ve "kavrama" gücüdür. Tezahü­rü de söz ve yazı yolu ile ifade edilmektedir. Bu kriterlerin ışığında araplan değerlendirecek olursak onların diğerleri­ne göre daha "kavrayışlı", "hafızaları daha kuvvetli", gerek sözlü ve gerekse yazılı ifade alanında daha "yetenekli" ol­duklarını görürüz. Onların dilleri kavramlar arasındaki in­celikleri en iyi şekilde ifade eden bir dildir. Bu husus ana­liz yapmak isteyince de böyledir, sentez yapmak isteyince de. Arapça az sözle çok anlam ifade edebilir. Eğer bu dili ko­nuşan kimse isterse bir çok anlamı aynı kelimede biraraya getirip senteze kavuşturur. Arkasından da birbirine benze­yen iki kavramın arasını başka bir kelime ile kısa ve öz bir şekilde ayirederek analize kavuşturur. Mesela hayvanlar alemini ele alırsak arapça hayvanlar arasındaki ortak özel­likleri kapsamlı kavramlarla ifade ettikten sonra bu ortak özellikli hayvanlann seslerini, yavruların], barınaklarım, tırnaklarını ve diğer farklı özelliklerini ayrı ayrı kelimeler­le belirtebilmektedir. Arapçanın her alanda görülen bu ge­niş ifade yeteneği, tartışmasız bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Salih amele gelince bu da ahlaka dayanır. Ahlakın kay-nığı da iç-güdülerdir. Arapların iç-güdüleri diğerlerine gö­re iyiliğe daha yatkındır. Gerçekten arapiar cömertliğe, uy­sallığa, kahramanlığa, vefakarlığa ve diğer güzel huylara ya­kın mizaçlıdırlar. Fakat islamdan önce bu yetenekler onlar­da iyiliğe dönük potansiyel meziyetlerdi, pratiğe dönüş­mekten alıkonmuşlardı. Yine o zamanlar ne gökten inmiş bir bilgi kaynağına ne bir peygamberden miras kalmış bir top­lum düzenine (şeriata) sahip olmadıkları gibi tıp ve matema­tik gibi akıl ilimleri ile de uğraşmıyorlardı. O dönemde uğ­raştıkları ilim dalları şiir ve hitabet; ezberledikleri şeyler, şe­cereleri ile tarihlerinin önemli günleri ve bir de gündelik ha­yatları için gerekli gördükleri yıldızlar ilmi ile savaş bilgi­leri idi.

Peygamberimiz (s.a.v.) yer yüzünde bir başka benzeri ne görülmüş ve ne de görülecek olan, ilahi kaynaklı eşsiz hida­yet meşalesi ile onlar arasından ortaya çıkınca önce ona karşı şiddetle direndiler. Peygamberimiz onların doğuştan sahip oldukları fıtri sadeliği gölgeleyen küfür karanlığını da­ğıtmak, kendilerini cahiliye geleneklerinden vazgeçirebil-mek için çok büyük sıkıntılar çekti. Ama kendilerine sunu­lan bu aydınlık hidayeti benimseyince kalblerinde biriken tortular yok oldu, bu tortular yerine gönülleri Allah'ın, Hz. Muhammed'e indirdiği nurla aydınlanmaya başladı. Bu bü­yük nuru o iyiliğe yatkın fıtri yapıları ile birleştirince doğuş­tan sahip oldukları kemal ile Allah'ın kendilerine indirdiği kemal varlıklarında biraraya geldi.

Bu gelişmeyi daha iyi kavrayabilmek için aslında verim­li bir toprak parçası düşününüz. Fakat bu toprak parçası uzun süre hiç sürülmemiş veya yaban otları ile dikenliğe dö­nüşerek domuzların ve yırtıcı hayvanların cirit attığı bir alan haline gelmiş. Fakat günün birinde dikenleri ayıklana­rak ve üzerinde cirit atan canavarlar kovularak güzelce sü­rüldükten sonra toprağına verimli tohumlar ekilince en ka­liteli ekini veren bereketli bir taralaya dönüştü. Tıpkı bunun gibi, muhacirler ile ensar arasından çıkan ilk dönemin Ön­cü müslümanları, Peygamberlerden sonra Allah'ın en üstün kulları oldular, üstünlük bakımından onlardan sonra gelen kesimi de, arap olsun, başka milletlerden olsun, Kıyamet gü­nüne kadar bu öncülerin izinden giden müslümanlar meyda­na getirdi.

O dönemde bu kemalden uzak olan diğer tüm insanlar iki kısma ayrılıyordu. Bir kısmı Allah'ın hidayetini kabul etme­miş olan kafirler idi. Yahudi ve hrıstiyanlar gibi. Öbür ke­simini de söz konusu fıtri meziyetlere sahip olmayan arap dışı kavimler meydana getiriyordu. Bu kavimlerin büyük bir çoğunluğu farşlar ve rumlar gibi kafirdirler. Bu yüzden ila­hi şeriat, az önce sözünü ettiğimiz ilk dönemin öncü kuşagına uyma, onları Örnek edinme ve onlar dışında kalan top­lumların yaşama tarzlarına karşı olma ilkesini ortaya koy­du. Karşı çıkılması emredilen yabancı toplumların gele­nekleri, ya Allah'ın ilkelerine aykırı ya hayatın ihtiyaçları karşısında yetersiz veya bu iksinden birine yakın şeylerdi.

İslamiyetin koymuş olduğu yabancılara (acemlere) ben­zeme yasağına arap olmayan eski ve yeni bütün gelenekle­ri ile birlikte arap olmayan müslümahların ilk dönem öncü müslümanlarmkileri ile bağdaşmayan gelenekleri de girer. Tıpkı bunun gibi "Arap cahüiye dönemi" teriminin kapsa­mına islamdan önceki arap halkın gelenekleri yanında ço­ğu arapların yeniden hortlattıkları eski cahiliye adetleri de girer. Bu arada araplar arasındaki kim yabancılara benzer-se onlara katıldığı gibi yabacı kavimler arasında kim arap-lara benzerse onlara katılmış olur. Bundan dolayıdır ki, bil­gi ve iman elde etmiş olan farslılar bu sonucu bu dosdoğru (hanif) dinin gerek arap kaynaklı ve gerekse ilahi nitelikli unsurlarına bağlanmakta kavuştukları gibi araplar arasında bu alanda fire verenler ya bu insanlardan uzaklaştıkları ve­ya sünnet gereği olarak karşı olmaları gereken yabancı ge­leneklere özendikleri için fire vermişlerdir. İkinci ihtimal da­ha geçerlidir.

Şunu da belirtelim ki, Cenab-ı Allah (c.c.) Kitab'mı (Kur'an'ı) arapça olarak indirdiği, Rasulullah bu Kitab'ı ve hikmeti arapça dili ile tebliğ ettiği ve bu dini öncü kuşağı da bu dili konuştuğu için arapçayi öğrenmek bu dini kavrayıp öğrenmenin tek aracı olmuş, bu dilin öğrenimi dinin gerek­leri araşma girmiş, bu dili konuşabilmek bu dinin bağlıları için daha kolayca din bilgisi elde etmenin, dini prensipleri­ne daha eksiksiz bir şekilde uymanın ve muhacirler ile en-sardan oluşan ilk örnek kuşağa her yönü ile daha sıkı şekil­de benzemenin en güvenilir ve kestirme yolu olmuştur.

İnşaallah, bu kitabın ilerdeki sayfalarında alimlerin arapca konuşmanın gereği ve sebepsiz yere başka bir dili kullan­manın mekruhluğu hakkındaki bazı görüşlerine yer verece­ğiz.

Dilin yambaşmda çeşitli ilim dalları ile ahlaki unsurlar yer alır. Allah'ın sevdiği ve hoşlanmadığı kısımları ile adet ve gelenekler insan hayatında çok büyük Önem taşır. Bun­dan dolayı şeriat, ilk müslümanların gerek sözlere ve gerek­se davranışlarla ilgili adetlerinin benimsenmesini ve zaru­ret olmadıkça bu adetlerin dışına çıkılmasının hoş olmadı­kı ilkesini getirmiştir.

 Kısacası, yabancılara benzeme yasağının ana gerekçesi, bu tutumun ya ilk öncü Müslüman kuşağın sahip olduğu fa­ziletlerden yoksun kalmaya veya onlar dışında kalan toplum­ların kusurlarına kapılmaya yolaçabileceğidir.

Bu yüzdendir ki, acem asıllı müminler bu önemli ince­liği kavrayınca, özellikle aralarındaki şuurlu müslümanlar, kendilerini zorlayarak ilk dönem müslümanlarına benzeme­ye çalışmışlar ve bu gayretleri sayesinde Kıyamet gününe kadar gelecek olan bağlıların (tabiinin) en üstün kuşağı olarak kendileri dışında kalan bir çok acem asıllı müslüman cemaate Önder olmuşlardır. Onlar acem kaynaklı müslü-manları, ilk dönem müslümanlarına bağlılıklarına göre de­recelendiriyorlardı. Nitekim Ebu Tahir Selefi'nin bildirdi­ğine göre Esmai,[490] "Fadlül Furs" adlı eserin bir yerinde "İs­fahan şehrinin acemleri, acemlerin Kureyşlileridirler."[491] demiştir.

Yine Selefi'nin bildirdiğine göre ünlü sahabi Said b. Museyyeb (r.a.) "Eğer ben Kureyşli olmasaydım, önce fars asıllı ve arkasından da İsfahan1 Iı olmak isterdim." demiştir.

Başka bir kanala dayanılarak bildirildiğine göre yine Said b. Museyeb bu konuda şöyle diyor:

"Eğer ben Kureyş kabilesinden olmasaydım, İsfahan'lı olmak isterdim. Çünkü Peygamberimiz:

"Eğer bu din Ülker (süreyya) gezegenine asılı olsa, acem asıllı bazı kimseler ona yine ulaşmayı başarırlar­dı" buyurarak genel olarak farslıları ve özellikle İsfahanli-lan şereflendirmiştir.[492]

Bildirildiğine göre sahabilerden Selman-ı Farisi, İbn-i Abbas'ın azadlısı İkrime ve daha bir çok ünlü müslüman İs­fahan asıllı idi. Ayrıca İsfahan şehrinin her alanındaki İsla­ma etkisi, diğer acem şehirlerindekinden daha belirgindi. Ni­tekim Hafız Abdülkadir Rehavi bu gerçeği şu sözlerle anla­tıyor:

"Bağdat'dan sonra hadis alanında İsfahan kadar ilerlemiş başka bir yer hiç görmedim. İsfahanlılar arasında sünnetin inceliklerini bilen ve uygulayan imamlar, hadisleri ve diğer asli islami İlimleri iyi bilen alimler diğer yerlere göre sayı­ca çoktur. Öyle ki, anlatıldığına göre, oranın kadınları Sa­lih b. Ahmed'b. Hanbel, Ebu Bekir b. Ebu Asım ve bunlar­dan sonra gelenler gibi, aynı zamanda hadis uzmanları idi­ler. Benim bildiğim kadarı ile başka hiçbir yerde bunlar gibisi yoktur."

Tıpkı bunun gibi, fars diyarındaki herhangi bir yöre ve­ya bu diyarın halkından olan her hangi bir şahıs, gerçek an­lamda övülürken sadece ilk dönem müslümanlarına benze­diği için övülürdü. Hatta her hangi bir şahsın diğer bir şah­sa, her hangi bir sözün başka bir sözü ve her hangi bir davranışın başka bir davranışa göre üstün olup olmadığı tartı­şıldığında bu tartışmanın gerekçesi tarafların destekledikle­ri şahsı, sözü veya davranışı ilk dönem müsümanlırınm uy­gulamalarına daha yakın bulmaları olurdu. Sözün kısası, bu ümmetin bütün ileri gelenleri şu ilkeyi ortak görüş olarak be­nimsemişlerdir: İlk dönem arap müslümanların hayat tarzı en üstün örnektir ve daha sonra gelen müslümanlar arasın­daki üstünlük farkı, bu ilk örnek nesne benzeme derecesine göre ölçülür. Bizim burada anlatmak istediğimiz işte budur. ; Bu konu ile ilgili sözlerimizi bağlarken şu iki noktayı be­lirtmek gerekir:

1- Üstünlükler konusunu inceleyen veya bu konuda gö­rüş bildiren her müslüman, sorumluluğunun farkında olan bir kimse gibi davranarak iyi olanı bilmeyi ve bunu vargü-civile araştırmayı amaç edinmeli, başkalarına karşı övünme­yi veya her hangi bir kimseyi düşünmemelidir. Nitekim Müslim'in, Iyaz b. Hamar Muşacii'ye[493]dayanarak bildir­diğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Bana vahyedildi ki, mütevazı olunuz. Öyle ki, hiç kimse başkası karşısında övünmesin ve hiç kimse başka­sına karşı haddini bilmezlik etmesin."[494]

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.) Peygamberinin di­li ile övünme veya haddini bilmeme yolu ile başkalırına karşı büyüklük taslamayı yasaklıyor. Büyüklenmek eğer haklı bir gerekçeye dayalı olursa "övünme" ve eğer asılsız bir gerekçeye dayalı olursa "haksızlık ve haddini bilmemek" olur.

'Her hangi bir kimse Haşimoğullan soyundan gelmek, Ku-reyş kabilesinden olmak, arap veya fars asıllı olmak gibi üs­tün sayılmış bir zümredendir diye kendini üstün saymak ve­ya böyle bir duyguya kapılmak hakkına sahip değildir. Bu hatalı bir görüştür. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, her hangi bir zümrenin üstün oluşu bu zümreden olan herkesin mutlaka üstün olmasını gerektirmez. Çünkü öyle Habeş asıllı müslümanlar olabilir ki, Allah katında tek tek bütün Kureyşlilerden üstündürler. Üstelik böyle bir duyguya ka­pılmak sahibine değer kaybettirerek faziletten uzaklaşma­sına yol açar. Eğer bu kişi başkalarına karşı üstünlük tasla­mış veya haddini bilmez davranmışsa bu yüzden uğrayaca­ğı kayıpların hesabı ayrı bir konudur.

Buna karşılık Kureyşliler ve Haşimoğullan gibi seçkin bir zümreden olmayan kimseler de bilsinler ki, onların Pey­gamberimizi (s.a.v.) onaylayıp emirlerine uymuş olmaları, O'nu sevenleri sevmeleri, Allah'ın üstün saydığı kulları örnek edinmeleri ve Rasulullah'a gelen hak dinin ilkeleri­ni uygulamaları kedilerinin üstün sayılmış zümrelerin tüm fertlerinden daha üstün olmalarını sağlar ki, gerçek üstün­lük budur.

Mesela halife Ömer'e (r.a.) bakalım. Zamanında kendi­lerine bağış payı verilecek olanların listesi tutulacağı sıra­da "Emirülmüminin ilk sıraya kendi adını yazsın" diyenle­re:

"Hayır, Ömer'i Allah'ın kendisini koyduğu yere koyu­nuz" diye cevap vererek Önce Rasulullah'ın yakınlarını ve arkasından O'na yakınlık derecesine göre sırası gelenleri yazdıktan sonra kendi adını Beni Adiy Oğullarına sıra ge­lince yazmıştır. Bilindiği gibi, Beni Adiy oğullan, Kureyş kabilesinin geri planda kalan kollarından biri idi. Fakat Hz. Ömer'in işte bu hakka beğlılık titizliği ve diğer bir çok fa­ziletleri, kendisini diğer Kureyş boyları bir yana, Haşimoğullannın bile tümünün önüne geçirmiştir.

2- Belirteceğimiz ikinci nokta şudur ki, "Arap" ye "Acem" terimleri zaman zaman yanlış anlaşılıyor. Daha önce belirttiğimiz gibi, "Acem" terimi, aslında sözlük anla­mı ile arap olmayan milletlerin tümünü kapsamına alır. Fa­kat zamanla fars asıllı müslümanlar inanç ve bilgi alanların­da diğer "Acem" kavimlerin önüne geçip üstünlük sağlayın­ca bu terim, yeni dönem alimlerinin dilinde sadece fars asıllılar için kullanılmaya başladı. Evs b. Zam'ac el-Kufi el-Hadrami el-Nahide deniliyor. Tabi­inin ileri geleni erindendir. Muhadramlığı da söylenir. el-Acii, Kufe'li ta-iinden güvenilir birisidir, diyor. İbn Hibban onu güvenilirler arasında say­dı. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. I, s. 383, Biy. No: 701.[495]

 

Arap Kimdir?

 

Ötcyandan "Arap" terimi aslında şu üç niteliği biraraya getiren kavmi ifade eder:

1)    Dili arapça olanlar !

2)    Arap soyundan gelenler

3)  Arap yarımadasında yaşayanlar.

Arap yarımadası, Kızıl denizden Basra Körfezine ve Yemen'in en güney ucundan Şam dolaylarına kadar olan coğrafi alanı kapsamına alır. Yemen bu alanın içinde sayı-hrken, Şam yöresi bu alanın dışında tutulur. Araplar Peygam­berimizden (s.a.v.) önceki dönemde ve Peygamberimizin za­manında sınırlarını belirttiğimiz sadece bu topraklarda ya­şıyorlardı. Fakat İslam gelip de müslümanlar yeni yöreler fet­hedince araplar doğunun bir ucundan batının öbür ucuna va­ran ve Şam (Suriye) sahilleri île Ermenistan'a kadar ulaşan büyük alana dağılıp yaşamaya başladılar. Saydığımız bu yeni fethedilmiş yerler farsların, rumlann, berberilerin ve di­ğer kavimlerin yurtları idi. Fetihlerin arkasından meydana gelen kaynaşma sonrasında bu yöreler şu iki kısma ayrılır ol­muşlardır:

a) Bu yörelerin bir kısmında arapça dili egemendir. Öy­le ki, buralarda yaşayan halkın ezici çoğunluğu ya sadece

arapça konuşur veya bir başka dilin yanında arapçayı da kul­lanır. Yalnız konuşulan arapça yer yer şive farklılıkları gösterir. Şam, Irak, Endülüs ve Mısır gibi yöreler bu kısmın örnekleridir. Fars ve Horasan dolaylarının da eskiden böy­le olduğunu sanıyorum.

b) Bu yörelerin diğer bir kısmında arapça dışında bir dil egemendir. Bu kısmın örnekleri Türkistan, Horasan, Er­menistan ve Azerbaycan dolaylarıdır. Bu kısma giren yöre­lerin kendi aralarında baştan beri arapça konuşanlar, sonra­dan arapçayı benimseyenler ve arapçadan başka bir dil kul­lananlar olmak üzere üçe ayrılırlar. Bu yörelerin halkı, tıp­kı dileri gibi, ırkları bakımından da üçe ayrılırlar:

1) Bu yörelerin bir bölüm halkı arap soyundan ve arap ol­ma niteliklerini ya hem dil hem yerlerin bölgesi ya sadece yerleşim bölgesi yahut sadece dil bakımından halen de ko­rumaktadırlar.

2- Bu yöre halklarının başka bir kesimi aslında arap ır­kından, hatta Haşimoğülları soyundandırlır ve araplık nite-Ieklerini ya hem dil hem yerleşim bölgesi veya bu iki unsu­run biri bakımından devam ettirmektedirler.

3) Bu yöre halklarının bir üçüncü kesimi var ki, soyları belirsizdir. Yani arap asıllı mı, yoksa acem asıllı mı olup ol­madıklarını bilmemektedirler. Saydığımız yörelerde yaşa­yan halkların çoğunluğu böyledir. Bunların bir kesimi vak­tiyle hem dil ve hem de yerleşim bölgesi bakımından arap iken diğer bir kısmı da bu unsurların her ikisi bakımından acem idi.

Bu yörelerin halkları arap dili ile ilişkileri bakımından da üçe ayırıhrlar:

1- Bit kısım arapçt'yı orjinal arap şivesi ile konuşur.

2- Bir diğer kısmı arapçayı farklı ve bozuk bir şive ile konu­şur. Bunlar ana dilleri başka olup sonradan arapça öğrenenler­dir. Sonradan arapça öğrenen çoğu iliın adanılan gibi.

3- Bir başka kısmı da çok az arapça konuşabilir.

Fetihler sonrası kaynaşmanın meydana getirdiği bu iki tip yörenin bir kısmında arap niteliği egemenken diğer bir kıs­mında arap dışı (acem) niteliği hakimdir, bir kısmında da her iki nitelik biribirine denk durumdadır.

Bu duruma göre islam dünyasında araplık niteliği hem soy hem dil ve hem de yerleşim bölgesi bakımından farklı kısımlara ayrıldığına göre bazı islami hükümler de bu kısım­lardaki farklılaşmaya, özellikle soy ve dil farklılıklarına göre değişiklik gösterir. Mesela daha önce değindiğimiz flaşimoğullarımn zekat alamayacağı ve buna karşılık Humus (savaş ganimetlerinin beşte biri) gelirlerden pay alma hak­kına sahip oldukları hükmü, bu sülalenin soy özelliğine da­yanır ve buna göre dillerini değiştirip arapçradan başka bir dili edinseler bile bu hüküm değişmez. Bunun yanında yi­ne bir kaç sayfa önce arapça ve arap ahlakı hakkında söyle­diklerimiz bu nitelikleri taşıyanlar için söz konusudur. Bu kimseler fars asıllı bile olsalar farketmez.Buna karşılık bu nitelikleri taşımayanlar için yukarda yapmış olduğumuz değerlendirmeler söz konusu olamaz. Böyle kimseler Haşi-mi asıllı bile olsalar bu böyledir.

Bu açıklamayı yaparken güttüğümüz amaç, bu kitabın ba­şından beri üzerine basa basa vurguladığımız acemlere (ya­bancılara) benzeme yasağında sadece ilk öncü müslüman ku­şağın düşünce ve hayat tarzının Ölçü olduğunu belirtmektir. Buna göre kim bu örnek neslin düşüncesine ve hayat tarzı­na daha yakınsa üstün olan odur. Buna karşılık kim düşün­ce ve hayat tarzı bal ımından bu nesle ters düşüyorsa -her nt kadar arap soyundan gelme olsa ve dili arapça da olsa- O kimse İslama ters ve yabancı düşmüş demektir. İlk dönem mür.lümanlarının görüşü budur. Nitekim Ali'nin torunu Ebu Caier:

"Kim müslüman olarak doğmuş ise o kimse araptır" diyor. Ebu Cafer'e mal edilen bu söz şöyle açıklanabilir: Kim müslüman olarak doğmuş ise o kimse arap yurdunda doğmuş ve arapçayı da öğrenmiş olur. İşte ilk dönem müslümanla-rı (selef) bu konuda böyle düşünüyorlardı.

Öte yandan Selefi'nin Ebu Hureyre'ye (r.a.) dayandıra­rak naklettiği bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Kim arapça konuşuyorsa o kimse araptır. Yine kim kim iki göbekten beri müslüman olan bir sülaleden ge­liyorsa o kimse de araptır."[496]

Eğer bu hadisin aslı var ise (sahih ise) Peygamberimiz arap olmayı arap niteliği elde etmeyi sadece arapça konuş­maya ve arap soyundan sayılmayı da kişinin iki göbek ön­cesinden beri (baba ile dedesinin) İslam devletinin ege­menliği altında olmasına bağladığı görülüyor.

Nitekim İmam Ebu Hanife, Peygamberimizin bu sözüne dayanarak evlenmek isteyen eşlerden iki göbek öncesi müs­lüman veya azadh olmayan tarafın iki göbekten beri müslü­man olan tarafla denk sayılamayacağını, her iki tarafda hem azadh ve hem de aynı milletten olsa bile bu hükmün de­ğişmeyeceğini ileri sürer. Ebu Yusuf'a göre bu konuda bir göbek öncesi de iki göbek Öncesi gibi işlem görür. İmam-ı Şafii ile İmam-ı Ahmed'e göre evlenecek çiftler arasında­ki denkliği belirlerken bu faktör gözönünde tutulmaz. İmam-ı Ahmed'in böyle düşündüğü belge ile sabittir.[497]

Bu konu ile ilgili olarak Hafız-ı Selefi, Peygamberimi­ze (s.a.v.) dayanan şöyle bir olay anlatıyor:

"Sahabilerden Ebu Seleme b. Abdurrahman'm bildirdi­ğine göre bir gün Kays b. Ratate sahabilerden Suheyb-i Rumi,[498] Selman-ı Farisi ve Bilal-i Habeşi'den meydana gelen gurubun yanına gelerek:

"Şu Evs ve Hazreç kabileleri bu adamı (peygamerimizi kasdederek) desteklemeye koyuldular. Bunlar hakkında ne diyorsunuz?" dedi. O sırada orada bulunan Muaz b. Cebel, bu sözleri üzerine hemen ayağa kalkarak adamın yakasından tuttu ve kendisini Rasulullah'm yanına götürerek söyledik­lerini ona nakletti. Bunun üzerine Peygamberimiz öfkeli bir şekilde ayağa kalktı ve cübbesi yerlerde sürüne sürüne acele bir biçimde Mescide geldi. "Haydi, namaza" çağrısı ya­pıldıktan sonra Rasulullah minbere çıkırak şu sözleri söy­ledi:

"İmdi, ey insanlar! Bilesiniz ki, Rabb'imiz tek, atamız bir ve dinimiz aynıdır. Hiç biriniz araplığı ana ve baba yolu ile değildir. Araplık sadece dile dayanır. Kim arap-ça konuşuyorsa o araptir."

Peygamberimizin bu sözleri üzerine ayağa kalkan Muaz b. Cebel olayın müessibi olan Kays b. Ratade'yi kasdederek "münafık adama ne yapmamızı emredersiniz?" diye sor­du. Peygamberimiz kendisine "bırakın onu, cehenneme kadar yolu var" diye karşılık verdi. Sözü edilen Kays b. Ra-tade, bir süre sonra İslam'dan dönen ve bu yüzden Öldürü­lenlerden biri[499] oldu.

Bu hadis gerçi zayıftır ama anlam bakımından yabana atı­lacak cinsten değildir. Hatta daha önce belirttiğimiz gibi, baş­ka bazı rivayet kanallarından gelen şekli ile sahihdir (doğ­rudur).

Bu konuda şimdiye kadar söylediklerimizi düşünerek okuyan kimse şeriatın neye uymamızı ve nelere karşı çıkma­mızı emrettiğini iyi anlar. Ayrıca okuyucuyarımız bu uyma ve karşı çıkmanın delilleri ile bir kısım gerekçe ve sebeple­rini ve bazı hikmetlerini de inceleme imkanına kavuşmuş­lardır.[500]

 

Eski Şeriatier ve Biz

 

Denebilir ki, sizin bu konuda göstermiş olduğunuz delil­ler, onlaraJers düşen şu ilke ile çelişki halindedir. Söz "ko­nusu ilke şudur: "Bizden öncekilerin şeriatı, şeriatımız ter­sine bir hüküm ortaya koymadıkça, bizim de şeriatımız-dır." Ayrıca Cenab-ı Allah'ın (c.c):

"Onların yoluna uy",

"İbrahim'in şeriatına uy"

"İslam olmuş Peygamberler onunla hüküm verirler­di." gibi çeşitli ayetleri de bu ilkeyi destekler nitelikte­dir.[501] Daha bir çok delilleri olan bu ilkeyi üstelik siz de ka­bul ediyorsunuz. Bu ilke ilk dönem müslümanları ile fı-kıhçılann çoğunluğunun ortak görüşüdür.

Bu arada söz konusu ilke tüm büyük hadis kaynaklarının. ittifakla yer verdikleri ve Said b. Cubeyr tarafından İbn-i Ab-bas'a (r.a.) dayandırılan şu hadise de ters düşer. Bu hadisin ilk ravısi olan İbn-i Abbas diyor ki:

"Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü. Kendileri-ne"Oruç tuttuğunuz bu günün anlamı nedir?" diye sorunca onlardan şu cevabı aldı: "Bu gün Önemli bir gündür. Çünkü Allah bu gün Musa ile kavmini kurtarıp Firavun ile taraftar­larını boğmuştu, biz de ona karşı duyduğumuz saygıyı ifa­de etmek için aynı günde oruç tutuyoruz."

Bu cevap üzerine yahudilere, "Musa'ya saygı göster­mek, sizden çok bize düşer" diyerek o gün hem kendisi oruç tuttu ve hem de müslümanlara oruç tutmalarını emret­ti."[502]

;Öteyandan Ebu Musa (r.a.) da bu konuyu şöyle anlatıyor:

"Yahudiler Aşure gününü bayram sayıyorlardı. Bunu gören Peygamberimiz bizlere "siz de bu gün oruç tutunuz." dedi.[503]"

Bu ifade Müslim'e aittir.. Aynı hadisin Buhari'deki bir ifa­desi "O güne yahudiler saygı gösterip onu bayram kabul edi­yorlar" şeklindedir. Yine Buhari'nin yer verdiği bir başka ri­vayete göre hadis "Hayber halkı (yahudiler) Aşure günü oruç tutup bayram olarak kutluyorlar ve bu gün kadınları bayramlıklar giyip takılar takıyorlardı." şeklindedir.

Bu arada yine büyük hadis kaynaklarının Zuhri'ye daya­narak ortaklaşa kaydettiklerine göre yine ibn-i Abbas (r.a.) şöyle diyor:

"Ehli Kitab (Yahudiler ve Hnstiyanlar) saçlarını alınla­rından aşağı sarkıtır, buna kırşılık müşrikler (putperestler) ikiye ayırıp yanlara tararlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında emir bulunmayan konularda Kitab Ehline uyma­yı tercih ettiği için bir süre saçlarını alnından sarkıttı, fakat daha sonra ikiye ayırıp yanlara taramaya başladı."[504]

Yukardaki itiraza şöyle cevap verilebilir: "Bizden önce­ki ümmetlerin şeriatı, şeriatımız tersine bir hüküm ortaya koymadıkça, bizim de şeriatımızdir" ilkesinin geçerli ola­bilmesi için mutlaka şu iki Ön şart bulunmalıdır. Hemen be­lirtelim ki, konumuz olan bu ümmetlere benzeme meselesi­ne bu iki şartın her ikisi de yerine gelmemektedir. Bu ön şart­lar şunlardır:

1- Bir defa uymamızın söz konusu olabilceği hükmün ger­çekten onların şeriatinde yer aldığı güvenilir bir delille is-batlanmış olmalıdır. Bu da ya Allah'ın bu hususu bize Kur'an'da bildirmesi, ya Peygamberimizin bu konuyu bize haber vermiş olması veya bu hususun tevatür (çok kanallı ri­vayet) yolu ile belgelenmesi ile mümkündür. Böyle bir konuda sırf yanudiler ile hnstiyanların söylediklerine ve­ya ellerindeki kitablarda yazılı olanlara dayanmak, yetkili­lerin ittifakı ile, geçerli değildir.

Gerçi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman yahu-dilerden bilgi istemiş ve onlar da Tevrat'ın muhtevası (içe­riği) ile ilgili olarak kendisine bilgi vermişlerdi. Ama onla­rın asılsız uydurmaları (batılı) kendisine yutturmaları söz ko­nusu olmadığı için bu böyle olmuştu. Tersine Cenab-ı Al­lah (c.c.) yahudilerin hangi sözlerini doğru ve hangi sözle­rinin asılsız olduğunu Peygamberimize bildiriyordu. Nitekim bir çok kez onların yalan söylediği hakkında kendisini uyarmıştır.

Bize gelince eğer onlara buş vurursak bize yalan söyle­meyeceklerinden ve böylece fasıktan, hatta kafirden gelen bir habere uyma tehlikesine düşmekten emin olamayız. Bu böyle olduğu içindir ki, Buhari'de yer alan bir hadise göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Yahudiler ile hrıstiyanlar (Ehl-i Kitab) size bir şey söylediklerinden sözlerine inanınız ve ne de kendilerini yalanlayınız."[505] buyurmuştur.

2- İkinci ön şart o konu ile ilgili olarak bizim şeriatımız­da özel bir hüküm, bir açıklama bulunmamalıdır. Eğer o ko­nuda şeriatımızda benimseyici veya karşı çıkıcı bir açıkla­ma varsa şeriatımızdaki bu açıklama bizden öncekilerin o adetine uymamızı yasakladığı ve üstelik o adetin daha ön­cekilerin şeriatından olduğu isbatlanmadiğı takdirde o adet ve uygulamadan uzak durmamız gerekir. Eğer söz konusu adetin eskilerin şeriatından olduğu isbatlanır da Peygamberimizle sahabilerin buna karşı çıktıkları meydana konursa o takdirde bize emredilen şey Peygamberimize ve sahabilere uymak, onları ömek edinmektir. Bilindiği gibi, Peygambe­rimiz bize, davranış ve düşüncelerimizin yahudi ve hrısti-yanlarm düşünce ve davranışlarına uymamasını, onlara ters düşmesini emretmiştir. Onlara ancak geçici veya detayla il­gili bazı hükümlerde uyabiliriz, yoksa kalıcı geleneklerle te­melli davranışlarda onlara uymamız söz konusu olmaz.

Ayrıca uyabileceğimiz geçici veya ayrıntılarla ilgili ko­nularda da Peygamberimizle sahabilerin söz ve uygulama­larında tersine bir belge bulunmamalı veya özü şeriatımız­da bulunmakla birlikte ya özü veya benzeri peygamberlerden birinin şeriatında yer almış olmalıdır. Evladını kurban olarak adayan kimsenin onun yerine koyun kesebilmesi ve Hz. İbrahim'in (a.s.) şeriatında yeri olan sünnet olma gele­neği gibi, Şueandaki konumuz bu meselelerin ayrıntıları değildir.

Aşure günü oruç tutmakla ilgili hadise gelince Peygam­berimizin, o gün oruç tutmanın bir yahudi adeti olduğunu öğ­renmeden önce de bu günde oruç tuttuğunu kesinlikle bili­yoruz. Çünkü Kureyşliler de o gün oruç tutuyorlardı. Nite­kim Buhari ve Müslim'e göre Peygamberimizin eşi Hz. Ai-şe (r.a.) Kureyşlilerin cahiliye döneminde Aşure günü oruç tuttuklarını, Rasululîah'm da böyle yaptığını Medine'ye göç edince de o gün oruç tutmayı müslümanlara emrettiği­ni, fakat Ramazan orucu farz kılınınca:

"Bu gün, isteyen oruç tutsun, isteyen tutmasın."[506] dediğini belirtmektedir. Yine Buhari ile Müslim'in belirtti­ğine göre bu konuda Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle diyor: "Cahiliye dönemi araplan Aşure günü oruç tutarlardı. Pey­gamberimiz ile Müslümanlar da Ramazan orucu farz kılınm-caya kadar o gün oruç tutmaya devam ettiler. Ramazan oru­cu farz kılınınca Rasulullah:

"Aşure günü Allah'ın günlerinden biridir. O gün is­teyen oruç tutsun, isteyen tutmasın."[507] buyurdu.

Peygamberimizin o gün oruç tutması, yahudilere özen-mekten ziyade kaynaklanmadığı içindir ki, yahudilere "Mu­sa'ya saygı göstermek sizden çok bize yakışır" diye cevap vererek o gün kendi tercihi ile oruç tuttuğunu belirtmiş ya­hudilere ve Musa'ya saygı sunmak üzere yaptıkları bir ha­reketi müslümanların da yapmakta olduğunu ve bunu yap­manın önce onlara düşeceğini hatırlatmıştı.

Ayrıca gerek Peygamberimizin yahudilere vermiş oldu­ğu bu cevaba ve gerekse İbn-i Abbas'ın O'nun hakkındaki "Rasulallah, hakkında emir bulunmayan konularda Kitab eh­line (yahudiler ile hrıstiyanlar) uymayı isterdi, tercih eder­di" şeklindeki sözleri bir kaç bakımdan açıklanmaya muh­taçtır. Şöyle ki:

1- Her şeyden önce islamın ilk yıllarına aittir. Daha son­ra Cenab-ı Allah, bu hükmü yürürlükten kaldırarak Kitab eh­line karşı çıkmayı yasalaştırmış ve bunu açıkça emretmiş­tir. Nitekim İbn-i Abbas bu sözlerinin devamında "Onlara ufarak bir süre saçlarını alnından sarkıttı, fakat daha sonra ikiye ayırıp yanlara taramayı başladı" demektedir. Nite­kim o andan itibaren saçları ikiye ayırıp yana taramak müs-lümanların ayırıcı geleneklerinden biri olmuş ve zimmile-re (gayri müslim azınlıklara) saçlarım bu şekilde taramaya­cakları şartı konulmuştu.

İslam tarihinde bunun benzeri olan bir olay Kıble deği­şimi meselesidir. Bilindiği gibi, Cenab-ı Allah (c.c.) önce­leri müslümanlara, tıpkı yahudiler gibi, Beytüimukaddes'e (Kudüs'e) yönelerek namaz.kılmalarım emretmiş, fakat bir süre sonra bu hükmü yürürlükten kaldırarak (neshederek) Kabe'ye yönelme direktifini indirmiş ve arkasından çeşitli ayetlerde anlamlı gerekçeler Peygamberimizi bu konudu uyarmıştır. Bu uyarıcı ayetlerin başlıcaları şunlardır:

"İnsanlardan bazı beyinsizler -Onları yönelegeldik-leri kıbleden döndüren sebeb nedir?- diyecekler."

(Bakara: 2/142)

"Sen kendilerine kitab verilenlere her türlü ayeti (de­lili, mucizeyi) getirsen yine de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin."

"Eğer sana gelen bilgiden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, o takdirde zalimlerden biri olursun."

(Bakara: 2/145)

"Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ve ne de hrıstiyanlar senden hoşnut olmazlar... Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyacak olursan, hiç şüphesiz, Allah artık senin ne dostun ve ne de destek­çin olur."                                                (Bakara: 2/120)

"Herkesin yöneldiği bir istikamet vardır."

(Bakara: 2/145)

Bu açıklamalarımızı pekiştiren diğer bir delil de şudur ki, Peygamberimiz önceleri oruç tuttuğu ve hakkında yahudi­ler "Musa'ya saygı göstermek sizden önce bize düşer" de­diği Aşure günü ile ilgili olarak vefatından az önce tutumu­nu değiştirerek sahabilere bu değişikliği emir olarak duyur­muştur. Bu yüzdendir ki, Peygamber Efendimiz hakkında ila­hi emir bulunmayan konularda Kitab ehline uymayı tercih ettiğini ve Rasulullah'rn yahudüere "Musa'ya saygı göster­mek sizden önce bize düşer" dediğini bildirmiş olan ünlü sahabi İbn-i Abbas (r.a.) söz konusu tutum değişikliğin­den sonra Aşure günü oruç tutmayıp da bu bakımdan yahu-dilere ters düşmekte en çok ısrar eden kimse olmuştur. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, Peygemberimizin sözü­nü ettiğimiz tutum değişikliği ile ilgili emrini hadis olarak kendisi nakletmiştir.

Nitekim Müslim'de yer aldığına göre Hakem b. A'rec[508]diyor ki: "Bir defasında İbn-i Abbas'in yanına vardım, o zemzem kuyusunun yanında paltosunu dürüp başının altına koyarak uzanmıştı. Kendisine:

"Bana aşure günü orucu hakkındaki bildiklerini anlat" de­dim. Bana:

"Muharrem ayı hilalini görünce saymaya başla ve doku-zunucu gün gelince oruç tut" dedi. Kendisine:

"Rasulullah böyle mi yaptı?" diye sormam üzerine de ba­na:

"Evet, öyle yaptı" diye karşılık verdi."[509]

Yine Müslim'in bu konuda İbn Abbas'a (r.a.) dayanarak bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyur­du:

"Eğer gelecek yıl hayatta olursam, (Aşure ile birlikte) Muharrem'in dokuzuncu gününde (Tasua) de oruç tuta­cağım"[510]

Ayrıca Yahya b. Mansur, Amr b. Dinar'a dayanarak Ata'nın, İbn-i Abbas'm "Muharrem'in dokuzuncu ve onun­cu günlerinde (Tasua ve Aşure) oruç tutarak Yuhudilere ters düşünüz" dediğini kulakları ile işittiğini bildirmiştir. Bunlar yanında Said b. Mansur'un "Sünen" adlı eserinde be­lirttiğine göre Davud b. Ali, dedesi İbn-i Abbas, Peygambe­rimizin şöyle buyurduğunu nakletmiş tir:

"Aşure günü oruç tutunuz, fakat bu konuda yahudi-lere ters düşünüz. Bunun için de (Aşure ile birlikte) ya bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutunuz."[511]

Nitekim Esrem'in bildirdiğine göre îmam-ı Ahmed bu ko­nuda "Ben Aşure günü orucu ile ilgili olarak Muharrem'in dokuzuncu ve onuncu günlerinin ikisinde de oruç tutulma­sı gerektiği görüşündeyim. Çünkü İbn-i Abbas'in rivayet et­tiği bir hadisi göre Peygamber Efendimiz bu konuda:

"Muharrem ayının dokunzuncu ve onuncu günlerinin her ikisinde de oruç tutunuz" diyor. Öteyandan Meymu-ni ile İbn-i Haris de bu konuda İmam-i Ahmed'in şu benzer sözlerini nakediyorlar: "Kim aşure günü oruç tutmak isterse Muharrem'in dokuzuncu ve onuncu günleri birlikte tutar. Fakat eğer bu kimse ayın kaçı olduğunu kesinlikle bilemi­yorsa o zaman üç gün oruç tutar.[512] Arkadaşlarımızdan bi­rinin görüşüne göre Muharrem'in dokuzuncu ve onuncu günlerini birlikte tutmak daha iyi olmakla birlikte sırf onu-uncu günü (Aşureyi) tutmak da mekruh değildir."

Bize gelen bu sözlerinden anladığımıza göre îmam-i Ahmed, sadece Aşure günü oruç tutmayı mekruh sayıyor. Çünkü kendisine bu konuda sorulan soruyu, iki gün oruç tu­tulması gerektiği şeklinde caveplandirdi ve bu görüşünü İbn-i Abbas'ın sırf Aşure günü oruç tutmayı mekruh sayma­sına dayandırdı.[513]

Bu durumu genel olarak şöyle açıklayabiliriz.. İslam'ın ilk döneminde yahudi ve hnstiyanlara benzeme niteliği ta­şıyan tüm uygulamalar Hicretin ilk yıllarında görüldü ve da­ha sonra bunlar yürülükten kalktı (neshedildi). Çünkü o günlerde mesela yahudiler ne düşünce tarzı ne kıyafet ne de sembolik nitelikli gelenekler bakımından müslümanlardan pek farklı değillerdi. Fakat daha sonraki yıllarda gerek Ki-tab (Kur'an) gerek sünnet ve gerekse Ömer (r.a.) zamanın­da olgun bir görünüm kazanan icma-i ümmet yolu ile Al­lah'ın kafirlere ters düşmek, zihniyet ve davranışlar bakımın­dan onlardan ayrı olmak ilkesi ortaya çıkıp ağırlık kazanma­ya başladı.

Sebebine gelince yahudi ve hnstiyanlara ters çıkmak, ci-had ve cizyeye bağlamak gibi çıkışlarla İslam'ın gelişip egemenliğini kabul ettirmesi perçinlenmedikçe mümkün olamazdı. Müslümanlar ilk yıllarda zayıf oldukları için yahudi ve hnstiyanlara karşı çıkma ilkesi ortaya konmamıştı. Fakat islamiyet güç kazanıp egemenliği perçinleyince bu il­kenin ortaya konduğunu görüyorz.

1) Bu durumun günümüzdeki benzeri şöyle olabilir. Eğer bir müslüman Dar-ul Harb'de veya Dar-ul Harb niteliğinde olamayan kafir bir ülkede yaşasa, yaşadığı yörenin kafirle­ri ile dış görünüş bakımından ters olmakla yükümlü tutul­maz. Çünkü böyle bir tutum söz konusu müslümana zarar ve­rebilir. Tersine böyle bir müslümanın zaman zaman çevre­sindekilerin dış görünüşlerine katılması müstahab, hatta bazı durumlarda vacip bile olur. Elbetteki eğer böyle dav­ranmakta islam için yasak söz konusu ise bu böyledir. Böy­le bir durumda islam için beklenebilecek yarar yöredeki kafirleri İslama çağrabilmek, onların içyüzlerini öğrenip müslümanlara bildirmek ve bu kafirlerin müslümanlara za­rar vermelerini Önlemek gibi çeşitli amaçlar olabilir.

2) Bu konudaki ikinci izah tarzı da şudur: Farzedelim ki, Peygamberimizin söz konusu tutumu yürürlükten kalkma­mıştır (neshedilmemiştir) O takdirde bilmeliyiz ki, bazı ko­nularda kafirlerle uyuşmak sadece Peygamberimizin başa­rabileceği bir iştir. Çünkü o, Allah'ın kendisine indirmiş ol­duğu özel bilgi sayesinde kafirlerin adet ve gelenekleri ara­sında bulunan hak ve batıl unsurları ayırdetmek imkanına sa­hipti. Bize düşen bu konuda ona uymaktır. Bizim kendi kendimize kafirlerin dinlerinden alıntılar (iktibaslar) ya­parak onların söz ve davranışlarını rehber edinmemiz, yet­kili tüm mü s lüm anların söz birliği caiz değildir ve pey­gamberimizin mesajının ihmal edilmez bir gereğidir. Buna göre eğer biri ortaya çıkar da "bizim zamanımızda yaşayan kitab ehli ile, günümüzün yahudı ve hnstiyanları ile uyum halinde olmamız müstehabdır." derse bu ümmetin dininin sı­nırları dışına çıkmış olur.

3- Üçüncü izah şekline gelince diyelim ki, yukardaki hadis gereğince Peygamberimiz "Hakkında emir bulunma­yan konularda kitab ehline uymaktan hoşlanırdı", fakat bir süre sonra müslümanlan aynı konuda onlara karşı çıkmala­rını emretti. Bize emredilen şey de Peygemberimıze ve onun sahabilerine uymaktır.

Fakat bizim asıl vurgulamak istediğimiz şey, bu ümme­tin öncüleri olan ilk dönem müslümanlarınin uygulamaların­da hiç görülmemiş olan konularda kafirlere benzememizin yasak olduğudur. İlk göneni müslümanlann uygulamaların­da görülen şeylere gelince bunlardan kuşku duyulamaz. İs­terse bu uygulamaları, zamanın kafirleri de yapmış olsun, is­ter yapmamış olsun, farketmez. Çünkü biz Allah'ın bize yap­mayı emrettiği bir işi kafirler de öyle yapıyor diye terkede-cek değiliz. Üstelik şunu da hemen belirtelim ki, onlarla or­tak konularda Allah'ın bize emrettiği şey, mutlaka Allah'ın yürürlükteki hak dinini, yürürlükten kaldırılmış veya değiş­tirilmiş eski şeriatlerden ayırdettirecek şekilde değişik ve farklıdır.[514]

 

Sakıncalı ve Sakıncasız Özentiler

 

Buraya kadar kafirlere ve müşriklere benzemenin ge­nellikle yasak ve onlara karşı çıkmanın meşru olduğunu belirten Kitab (Kur'an), sünnet ve icma-ı sünnet kaynaklı de­lillerle bu konudaki belge ve kriterleri anlattık. Buradaki meşruluk (şeriat gereği olmak) yerine göre bazan vacip ve bazan da müstahabdir. Benzerlik konusu hareketi yapan kimsenin onlara benzeme amacı taşıyıp taşımaması önem­li değildir. Çünkü şimdiye kadar örnek gösterdiğimiz dav­ranışların çoğunda müslümanlar kafirlere ve müşriklere benzemeyi düşünmemişlerdir. Hatta bu davranışlar arasın-dabenzeme niyeti taşınması söz konusu olmayanlar bile vardı. Saçların ak olması ve uzun bıyıklılık gibi. Bu girişten sonra bilmelisin ki, Kitab ehlinin adet ve gelenekleri üç kısma ayrılır:

1- Bu adet ve geleneklerin bir kısmı hem bizim dinimiz­de ve hem de onların dininde meşrudur veya onların dinin­de meşru olduğunu bilmiyoruz ama şu anda bu davranışı yap­maktadırlar.

2- Bu davranışların bir kısmı bir zamanlar bizim dinimiz­ce meşru oldukları halde daha sonra yürürlükten kaldırılmış­lardır, (neshedilmişlerdir).

3- Bu davranışların bir kısmı da hiç bir şekilde meşru (şe­riat kaynaklı) değildir, fakat onlar tarafından ortaya atılmış­tır. Ayrıca bu kısmı oluşturan davranışlar ya sırf ibadetler­le ya srıf adetlerle veya hem ibadet ve hem de adetlerle il­gili olabilirler ki, böylece bu üç kısım dokuz kısma çıkar. Şimdi bu kısımları teker teker ele alalım:

 1- Birinci kısımdaki hareketler hem bizim ve hem de on­ların şeriatında yeri olan veya bizim şeriatımızda yeri olup da onlar tarafından işlenen hareketlerdir. Aşure günü oruç tutmak ve öz olarak namaz ile oruç gibi. Bu kısımdaki dav­ranışlarda onlara karşı çıkmak ancak hareketin şekli bakı­mından olur. Aşure günü orucu konusunda ayın dokuzunu da ekleyerek iki gün oruç tutmamızın sünnet oluşu, Kitab eh­line benzemeydim diye iftarda ve akşam namazında acele edip sahuru geciktirmemizin emredilişi ile yahudilere kar­şı olmak için nalınlarla (ayakkabılarla) namaz kılmamızın emredilişi gibi. Bu kısmın gerek ibadetlerde ve gerekse adetlerde çok sayıda örneği vardır.

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Ölülerin gö­mülme biçimi hakkında "lahid bizim ve sanduka bizim dı-şimizdakilerindir" buyurdu. Ayrıca müslümanlarm me­zarları, kafirlerin mezarlarından ayırdedilebilsin diye müs-lümanların mezarlarını Kabe'ye dönük kazmak da sünnet­tir.

Görülüyor ki, ölüyü gömmek aslında hem onların hem de bizim şeriatımızda yeri olan ortak bir adettir. Fakat şeriat-ler çeşitli ibadet unsurları da içeren bu adetin biçiminde fark­lılık gösteriyorlar. Nalınlarla (ayakkabılarla) namaz kıl­mak da ibadet içerikli bir başka adettir. Namaz kılarken nalınları çıkarmak Musa'ya gelen şeriatte vardı. Aybaşılı ka­dını iyice ayırarak çevresinden izole etmek de böyledir. Bu saydıklarımız hem bizim ve hem de onların şeriatlerinde ye­ri olan, ayrıca özleri bakımından ortak, fakat biçim bakımın­dan farklılık gösteren hareketlerdir.

2- İkinci kısımdaki hareketler, onların şeriatinde yer olup sonradan yürürlükten kaldırılan (neshedilen) hareket­lerdir. Cumartesi günü tatil yapmak ile kişinin bazı ilave na­maz ve oruçları üzerine farz etmesi gibi.

Böyle hareketlerde onlara uymanın yasak olduğu hiçbir gözden kaçmayacak derecede aşikar ve tartışmasızdır. Bu­na göre hiçbir müslüman dindarlık gereği sayarak iç yağı ve tırnaklı hayvan eti yemeyi kendine yasaklayamaz.

Hem ibadet ve hem de adet unsurlu hareketlerde de du­rum böyledir. Bunun örneği de onların şeriatlerinde yer alan bayram törenleridir. Bilindiği gibi şeriat kaynaklı bay­ramlar hem ibadet ve hem de adet unsurları içerirler. Dua,, zikir, sadaka ve tapınma gibi hareketler bu bayramların di­ni unsurları, buna karşılık bol yemekler yemek, güzel elbi­seler giyinmek, her zaman yapılan gerekli görevleri bir sü­re bırakmak ve müseadeli oyunlar gibi şeyler de bayramla­rın adet kaynaklı unsurlarıdırlar. Nitekim Ebu Bekir hazret­leri (r.a.) Peygamberimizin (s.a.v.) evinde şarkı söyleyen iki cariye görünce bu durumu yadırgayarak cariyeleri şarkı söylemekten alıkoymaya girişmiş, fakat Peygamberimiz:

"Bırak onları, ya Ebu Bekir, her kavmin bayaramı var, bu da bizim bayramımızdır" diyerek onun bu karşı çı­kışım engellemiştir. Ayrıca yine Peygamberimizin bayramgünleri Hırab adlı aleti çalarak oynayan Habeşlileri seyret­tiğini biliyoruz.

Demek ki, şeriat kaynaklı bayramlarda bir yandan diğer zamanlarda yapılması istenmemiş olan bazı ibadet unsurla­rı ya vacip veya müstahab olarak yer alırken, öbür yatıdan diğer zamanlarda müsaade edilmeyen ve şu veya bu oranda nefsi okşayan bazı adetler unsurları da ya mubah ya müsta­hab veya vacip olarak yer alırlar. Nitekim her iki bayramı­mızda da oruçsuz olmamız farz kılındığı gibi Ramazan bay­ramından namaz ile sadaka ve Kurban bayrammda da namaz ile kurban kesmek eşleştirilmiştir. Dikkat edilirse her iki bay­ramda namazla eşleştirilen hareketler yemekle ilgilidir (sa­daka ve kurban).

Bu kısmı oluşturan yürürlükten kaldırılmış ibadet ve adetlerde veya her iki unsuru birlikte içeren geleneklerde ya­bancılara uymak, özü meşru olan davranışlarda onlara uy­maktan daha kötü bir şeydir. Bu yüzden ilerde daha detay­lı bir şekilde anlatacağımız üzere bu alandaki yabancılara benzeme girişimi haramdır. Oysa birinci kısımdaki benze­me girişiminin sadece mekruh olduğu söylenebilir.

3- Üçüncü kısmı oluşturan hareketler, kafirlerin hiçbir kaynağa dayanmaksızın kendi kafalarından ortaya attıkla­rı ibadet ve adetler veya her iki unsurun karışımı olan ge­leneklerdir. Bu alanda onlara özenmek, bir önceki katego­riye göre daha da kötü bir tutumdur. Çünkü bu davranışla­rı icad edenler müslümanlar bile olsaydı, onları işlemek yine kötü bir hareket olurdu. Durum böyleyken her hangi bir peygamberin mesajından kaynaklanmayarak sadece kafir­ler tarafından ortaya atılmış olan davranışlara özenmenin ne kadar kötü olacağını varın siz düşünün. Sözün kısası, bu alandaki özentinin kötü bir tutum olduğu apaçıktır. Bu, bu alandaki birinci temel hükümdür. Buradaki bir başka temel nokta da şudur. Bu katigoriye giren taklit konusu ibadet ve adetler veya her iki unsurun karışımı gelenekler bu üm­met arasında sonradan ortaya atılan bidatlardır. Çünkü biz bu kategoride kafirlere özgü gelenek ve dav anı şiarından söz ediyoruz. Yoksa bizim için meşru olan ve örnek edindi­ğimiz ilk müslüman kuşağın işlemiş olduğu hareketlere sö­zümüz yok.

Hemen belirtelim ki, bidatlerin çirkin olduğunu veya tenzihi veya tahrimi şekilde mekruh olduklarını belirten Kitab (Kur'an), sünnet ve İcma-i Ümmet kaynaklı deliller sözümüzün konusu olan özentileri de kapsar. Buna göre bu özentiler hem sonradan ortaya atılmış birer bidat olma ve hem de kafirlere benzeme niteliklerini birlikte taşırlar. Bu iki niteliğin her biri ayrı ayrı birer yasaklama gerekçesidir. Yani kafirlere benzeme ilk müslümanlarda görülmüş olsa bi­le genel anlamda olduğu gibi bidatçılıkta bidat konusu dav­ranış kafirlerden aktarılmış olmasa da yasaktır. O yüzden bu iki nitelik biraraya gelince kötülük ve yasakhğı pekiştiren bağımsız birer gerekçe oluştururlar.[515]

 

Yabancı Bayramlar ve Şenlikler

 

Kafirlere benzeme ile ilgili bu temel hüküm ortaya çık­tığına göre hemen belirtelim ki, bayram törenleri konusun­da kafirlere özenmek iki bakımdan sakıncalıdır.

Genel karekterli birinci sakınca daha önce belirttiğimiz gibi, böyle bir tutumun ne dinimizde ve ne de ilk müslüman-larm geleneklerinde yeri olmayan bir davranışta kafirlere özenme sakıncasıdır. O halde böyle bir özenme girişimi kafirlere benzeme zararını, buna karşılık bu özenmeden uzak durmakla kafirlere karşı çıkmış olma yararını taşır. Hat­ta böyle bir davranış te: adüf sonucu olup doğrudan doğru­ya kafirlere özenmekten kaynaklanmış olmasa bile yine şeriatımızın gereği olan onlara karşı olmaktır. Çünkü daha önce işaret ettiğimiz gibi; sırf kafirlere karşı olmak bizim için yararlıdır. Buna göre şu veya bu şekilde kafirlere özenen kimse, başkaca bir zarara uğramamış olsa bile, kendisini bu yarardan yoksun bırakmış olur. Eğer hem yarardan olmuş ve hem de ayrıca zarara yolaçmiş ise durum nice olur, işin orasmı siz düşünün.

Böyle bir özenti sonradan dine sokulmuş bir bidat oldu­ğu için ölçü edindiğimiz bakış açısına göre mekruh olaca­ğı şüphesizdir. Çünkü kafirlere özenmek en az sakıncalı durumlarda mekruh olduğu gibi bidatler için söz konusu olan etfhafif hüküm de mekruhluktur.

Öteyandan kafirlere bayramları konusunda özenmenin ha­ram olduğunu belirten deliller de çoktur. Mesela bunlardan biri; Peygamberimizin "Kim bir kavme özenirse, benzeme­ye çalışırsa onlardan olur" şeklindeki buyruğu gibi. Bu ha­dis kafirlere benzemenin mutlak anlamda haram olmasını ge­rektirir. Başka bir delil de Peygamberinizin "Müşriklere ters düşünüz, muhalefet ediniz" şeklindeki buyruğudur. Bu deliller sayıca çoktur. Daha önce belirttiğimiz gibi gerek Kur'an'da ve gerekse sünnette "gazaba uğramışların (yahu-dilerin)" ve "sapıkların (hrıstiyanların)" yollarından git­menin haram olduğunu gösteren çok sayıda delil vardır. Hiç şüphesiz kafirlerin bayramları onların "yollarının" baş­ka bir deyimle hayat tarzlarının bir parçasıdır. '

Sözünü ettiğimiz belge, içtihat ve kıyas niteliğindeki çeşitli delilleri gözden geçirenler onların konumuzu kapsam­larına aldıklarını ve bu özentilerin kafirlerin ya dini davra­nışlarından veya bat1! dinlerinin sembolik törenlerinden oı-duklannı dolayısıyla tümü ile haram kılındıklarını açıkça gö­receklerdir. Onlar.n dinlerine özgü olmayan veya inançla­rını sembolize etmeyen davranışları bu hükmün dışında­dır. Mesela namaisda pabuçları çıkarmak gibi. Bunu yapmak caizdir. Tıpkı pabuçlarla namaz kılmanın caiz olması gibi.

Bu delilleri gözden geçirenler, bunun yanında yabancılara öze­nerek yeni bir adet ortaya atmaksızın eski geleneklerimizi sür­dürmemizle aslı itibarı ile yabancı kaynaklı bir adet ortaya çı­kararak onlara benzemek istememiz veya böyle bir amaç taşı­mamız arasında fark olduğunu da göreceklerdir.

Kafirlerin bayram törenlerine özenmenin taşıdığı ikinci tip sakınca doğrudan doğruya bu bayramlarla ilgilidir. Böy­le derken Kitabın (Kur'an'ın), sünnetin ve icma-i ümmetin bizi böyle bir şeyden sakındıran açıklamalarını kasdediyo-rum.

Bu konuda, önce Kur'an'a baş vuralım. Cenab-ı Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Onlar ki, yalan konuşulan yerlerde bulunmazlar ve boş laf edenlerle karşılaştıklarında vekarla geçip gider­ler."                                                       (Furkan: 25/72)

Şimd tabiin kuşağından olan ünlü tefsircilerin bu ayetle ilgili açıklamalarına göz atalım:

Ebu Bekir Hilal'in "Cami[516]adlı eserinde belirttiğine göre Muhammed b. Şirin, ayette geçen "yalan konuşulan yer­ler" den maksat yahudilerin "Şaanın (Kippur)" bayramı­dır, diyor. Aynı kaynağa göre Mücahid, "burada müşrikle­rin bayaramları kasdedİliyor" derken Rabii b Enes[517] de ay­nı görüşü paylaşıyor.[518] Bu arada sahabilerden Herime'nin bu açıklamalara yakın bir yorumuna göre ayette "cahilİye dö­neminin geleneksel bir oyunu"[519]kasdedilmiştir.

Öteyandan Kadı Ebu Yala'ya göre ayet "müşriklerin bayramlarına katılmayı yasaklayan bir çağrı" dır.- Ebu Fe-rece İsfahani zimmilerle ilgili şartlan incelerken, Dah-hak'in ayetteki bu ifadeyi "müşriklerin bayramları" şek­linde açıkladığını belirtiyor. Yine aynı kaynağa göre Amr b. Murre ayetin bu kısmını "Yani onlar müşrikleri şirkleri ko­nusunda desteklemezler, onlarla düşüp kalkmazlar" şek­linde açıklarken Atabe b. Yesar,[520] bu ayeti açıklarken ha­life Ömer'in "Acemlerin tumturaklı konuşma tarzları ile müşriklerin bayram günlerinde onların kiliselerinde bulun­maktan sakınınız"[521] şeklindeki sözlerini hatırlatıyor.

Görüşlerine yer verdiğimiz tabiin kuşağına mensup tef­sir bilginlerinin ayetteki bu ifadeyi "kafirlerin bayramları" şeklinde yorumlamaları, "Burada kasdedilen şirktir veya cahiliye döneminde tapılan bir puttur" veya "Burada mak­sat kına toplantıları" veya "şarkılı toplantılar" dır şeklinde­ki münferit açıklamalarla çelişik değildir. Çünkü klasik tefsir bilginlerinin üslubu böyledir. Onlar bir tür hakkında konuşurken o türün belirli bir bireyini belirtmekle yetinir­ler. Tıpkı arapça bilmeyen ve "ekmek nedir?" diye soran bir kimseye "işte ekmek" diyerek çörek verildiği gibi.

Yalnız bazıları bu ayeti "Yalan yere şahitlik, yani yalan­cılık" şeklinde yorumladılar ki, bu tartışma kaldırır, zorla­malı bir yorumdur. Çünkü ayeti böyle anlamak, her şeyden önce dilbilgisi kuralları açısından, uygun değildir.

Okuduğumuz bu açıklamaların dayanağı ayette geçen "zur (yalan)" kelimesinin "süslenmiş, yıldızlanmış ve böy­lece gerçekte olduğundan başka türlü görünmüş" anlamına gelmesidir. Buna göre yalancı şahitlik yapan kimse içinden bildiği gerçeğe ters düşen bir söz söylemiş olur. Bu yüzden tefsirciler bazan bu kelimeyi "Aslında çirkin olduğu halde ya görünüşteki benzerliğe aldanarak veya nefsin duyguları­na esir olarak bir şeyin güzel görünmesi" şeklinde açık­lanmışlardır. Nitekim şirk (Allah'a ortak koşmak) görünüş benzerliklerine aldanarak; şarkı ve çalgı gibi eğlenceler de nefsin arzularına (şehvete) kapılarak güzel görünen veya gös­terilen şeylerdir.

Müşriklerin bayram törenleri ise hem görünüşteki yanıl­tıcı benzerlik hem şehvet duygusunun okşama ve hem de ba­tıl (eğri) olma niteliklerini yapılarında birlikte barındırırlar. Din açısından bunların ve taşıdıkları geçici nazların hiçbir yararı yoktur, akıbetleri elem ve acıdır. İşte bu yüzden ge­rek bu törenlerin kendileri, gerekse onlara katılmak veya se­yirci olmak bu terimle ifade edilmiştir. Cenab-ı Allah (c.c.) yukardaki ayette bu törenlerin seyircisi olmayı övüyor. Se­yircilik, sadece görerek veya işiterek olay yerinde bulunma­yı ifade eder. Peki, bundan daha ileri giderek seyircilikte ye­tinmeyip bu tip törenlere doğrudan doğruya katılmanın hükmü nice olur, bunu varın siz düşünün.

Ayrıca bu çeşit törenlerin seyircisi olmaktan uzak duran­ları öven bu ayet, bu üslubu ile tek başına bu tip törenlere bil-fil katılmaktan kaçınmayı teşvik edici niteliktedir. Bunun ya­nında bu tip şenliklere seyirci olmamanın mendup olması­nı ve belkide bunların seyircisi olmanın mekruh olduğunu da ifade eder. Çünkü bizzat Cenab-ı Allah, bu şenlikleri "yalancı ve yaldızlı kötülükler" diye adlandırıyor.

Fakat sırf bu ayete göre dayanarak bu tip törenlere seyir­ci olarak katılmanın haram olduğunu söylemek zordur, tartışma götürür. Bunun yerine bu ayeti, böylesine törenlere bil­fiil katılmanın haram oluşunun delili saymak daha uygun­dur. Çünkü dağılma gibi Allah bu törenleri "zur (yalancı ve yaldızlı kötülükler)" diye niteliyor. Cenab-ı Allah (c.c.) aşağıdaki ayetlerde yalan ve yaldızlı sözler söyleyenleri de yeriyor. Her ne kadar gösterişçiler arasında böyle sözler söyleyenler başkalarına zararlı olmuyorlar ise de Cenab-ı Al­lah (c.c.) böyleleri hakkında şöyle buyuruyor:

"Bununla birlikte onlar çirkin ve yalan bir söz söylü­yorlar." (Mücadele: 58/2) 

"O halde murdar putlardan ve yalan sözden kaçını­nız." (Hacc: 20/30)

Gerçi yalan söz söylemeyi, yalana dayalı aldatıcı hare­ketlerden daha ağır bir günah sayan bilginler var ise de ya­lana dayalı aldatıcı hareketler yapanlar da bu ayetlerde be­liren ilahi yerginin kapsamına girer. Çünkü Cenab-ı Al­lah'ın daha önceki ayette yalana dayalı çirkin hareketlere se­yirci olmaktan kaçınanları Övmesi, böyle hareketleri işleme­nin onun katında ayıplanmış ve kınanmış olduğuna delildir. Yoksa eğer böyle hareketleri yapmak aslında caiz olduğu halde onlardan uzak durmak daha iyi olmuş olsa bu hareket­lerin seyircisi olmaktan kaçınma tutumu, bu kadar bir övme gerekçesi olmazdı. Çünkü mubah şeylerin seyircisi olmak faydasız olmakla birlikte böyle hareketleri seyretmek faz­la zararlı ve önemli değildir.

Bazılarına göre de yukardaki ayet vurgulamalı bir övgü niteliği taşıyor. Çünkü ayette sözü geçen kimseler batıl ha­reketleri doğrudan doğruya işlemek şöyle dursun böyle ha­reketleri İşleyen kitlelerin seyircileri bile olmuyorlar. Nite­kim Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayetin az öncesinde:

"Rahman'ın has kulları o kimselerdir ki, onlar yeryü­zünde alçak gönüllülükle yürürler ve haddini bilmez cahiller kendilerine laf attıkları zaman -selam derler."

(Furkan: 25/63) buyuruyor.

Bu ayette Cenab-ı Allah (c.c.) övdüğü kimseleri "Rah-man'ın kulları" diye nitelendiriyor. Rahman'in kulu olmak farz olduğuna göre bu sıfatı taşımak da farzdır.

Fakat bu görüş taratışına götürür. Çünkü bu ayetin deva­mında sayılan seçkin sıfatlar arasında farz olmayanların da bulunduğu ileri sürülebileceği gibi bu ayette övülenlerin söz konusu sıfatı gerçek ve yetkin anlamda taşıdıklarının belir­tildiği de söylenebilir. Nitekim aşağıdaki ayetler de bu ni­teliktedir:

"Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı za­man kalbleri ürperir."                                 (Enfal: 8/2)

"Kullar içinde ancak bilginler Allah'dan (gereğince) korkar."                                                    (Fatır: 35/28)

Kısacası, yukardaki ayet kafirlerin düğün törenlerinde bu­lunmayı ister haram, ister mekruh ve isterse kaçınılması müstahab bir hareket saydığı kabul edilsin, bizim amacımı­zın özü gerçekleşmiş olur. Çünkü bizim ana amacımız ka­firlere özenilmemesi gerektiğini vurgulamaktır. Çünkü ba­zı kimseler kolay geçim yolları elde etmek, maddi kazanç sağlamak ve başka dünyalık yararlar edinmek gibi gerekçe­lerle kafirlerle uyum halinde olmanın müstahab olduğunu ile­ri sürüyorlar. Bu açıklamalarla, tam tersine onlara özenmek-ten kaçınmanın müstehab olduğu anlaşılınca maksadımız gerçekleşmiş oluyor.

Şimdi de kafirlerin bayram törenleri ile ilgili sünnet kaynaklı delillere geçelim. Sahabilerden Enes b. Malik (r.a.) diyor ki:

Peygamberimiz Medine'ye geldiği zaman yerli halkın eğ­lenerek kutladığı iki bayram gününün olduğunu gördü. Me-dinelilere "Bu günlerin anlamı nedir?" diye sorunca onlar­dan "Biz cahiliye döneminde bu günlerde eğleniyorduk" ce­vabını aldı. Bunun üzerine Medinelilere şöyle buyurdu:

"Allah sizin iki eğlence gününüzü, onlardan daha ha­yırlı olan şu iki günle değiştirdi: Bu iki gün Kurban ve Ramazan Bayramı günleridir."[522]

Bu hadis Ebu Davud, Ahmed ve Nesai'de yer almıştır. Kolayca anlaşılacağı gibi Peygamberimiz (s.a.v.) Medi-ne'lilerin bu iki cahiliye kaynaklı bayram günlerini onayla­madığı gibi kendilerini geleneklerine uyarak o günlerde eğlenmek üzere serbest de bırakmadı. Tersine onlara "Allah sizin bu iki eğlence gününüzü, bunlardan daha hayırlı iki günle değiştirdi" buyurdu. Bir şeyi değiştirmek değiştirilen şeyi bırakmayı gerektirir. Çünkü değiştirilen şeyle yerine ko­nan şey birarada bulunamaz. Buna göre bu ifade tarzı, an­cak birarada bulunamayacak, biribirieri ile bağdaşmaya­cak nitelikteki şeyler ve durumlar için kullanılabilir. Nite­kim aşağıdaki ayetler de aynı ifade tarzı özelliğini taşırlar: i "Şimdi siz beni bırakıp onu (şeytanı) ve soyunu mu dost ediniyor sunuz? Oysa onlar sizin düşmanın izdir. Za­limler için ne kötü bir değiş-tokuştur bu."

(Kehf: 18/50)

"Bu yüzden onların iki bahçesini buruk yemişle, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan başka iki bahçe ile değiştirdik."                                (Sebe: 34/16)

"Fakat o zalimler bu sözü başka bir sözle değiştirir­ler."                                                          (Bakara: 2/59)

"Öksüzlere mallarını veriniz ve temiz olanı murdar­la (pis olanla) değiştirmeyiniz."                      (Nisa: 4/2)

Sahabilerden Enes b. Malik (r.a.) tarafından rivayet edi­len ve yeni toprağa verilmiş ölü ile ilgili olan şu hadis de üs­lup bakımından bu kategoriye girer. Bu ölüye "cehennem­deki yerine bak, Allah sana orası yerine cennette daha ha­yırlı bir yer ayırdı" denirken bir başka ölüye de "Cennetteki yerine bak, fakat Allah sana orası yerine cehennemde bir yer ayırdı"[523] denir. Bunun gibi halife Hz. Ömer (r.a.) ünlü muallaka şairi Lebid'e[524] Şairliğin ne oldu?" diye sorunca Lebid'in verdiği cevap da aynı ifade özelliğini taşır; "Allah, şiirlerimin yerine bana Bakara ve Ali İmran surelerini ver­di."[525] Bu ifade tarzının özelliklerine sık sık rastlanır.

Peygamberimizin (s.a.v.) yukardaki hadisinde geçen: "Allah sizin bu iki eğlence gününüzü., onlardan daha ha­yırlı olan şu iki günle değiştirdi" şeklindeki ifadesi her iki döneme ait bayram günlerinin birarada kutlanmamasını ge­rektirir. Özellikle "onlardan daha hayırlı" deyimi, şeriatımı­zın belirlediği bayram günlerinin cahiliye döneminin eğlen­ce günlerinin yerine konmalarını gerektirir.

Bu böyle olduğu gibi, Peygamberimiz'in Medinelilere ge­leneksel bayram günlerinin anlamını sorup da onlardan al­dığı:

"Onlar cahiliye döneminde oyun oynayarak kutladığımız iki bayram günüdür" şeklindeki cevap üzerine:

"Allah size onlar yerine başka iki gün verdi" diye buyurması, O'nun Medinelilere bu iki günü kutlamayı ya­saklayıp yerlerine iki İslamİ bayram önerdiğini gösterir. Çünkü eğer hadisle yasaklama amacı olmasaydı, o günleri değiştirmekten bahsetmek yerinde olmazdı. Sebebine gelin­ce buradaki ana amaç, müslümanların düzenli şekilde kut­layacakları ve cahiliye döneminden kalma geleneksel bay­ram günleri yüzünden ihmal edemeyecekleri vacip nitelik­li iki islami bayram günü ortaya koymaktadır.

Hadisi rivayet eden Enes'in:

"Medinelilerin onaylayarak kutladıkları iki günleri var­dı" sözü ile Peygamberimizin:

"Allah sizin bu iki eğlence gününüzü, daha hayırlı iki günle değiştirdi" şeklindeki ifadesi birlikte gözden geçiri­lince Enes'in, Peygamberimizin bu sözlerini eski gelenek­sel iki bayram günü yerine yeni iki bayram günü koyma ey­lemi şeklinde anladığını gösterir.

Hemen belirtelim ki, sözü geçen cahiliye kaynaklı iki bayram günü islam döneminde unutulmuş, ne Peygamberi­miz zamanında ve ne de halifeler döneminde de bu günler­den iz kalmamıştı. Eğer halk bu günlerde eğlenmekten alı-konmamış olsaydı, bu geleneği devam ettirirdi. Çünkü ge­lenekler, değişmeyi sağlayıcı bir motif olmadıkça değişmez­ler. Özellikle kadınlar, çocuklar ve halk çoğunluğu tatil ve oyun bayramı olarak kutladıkları günleri büyük bir heyecan­la gözlerler. Nitekim çoğu krallar ve devlet başkanları ida­re ettikleri halkın geleneksel bayramlarını değiştirmeyi ba­şaramamışlardır. Çünkü halk vicdanında bu bayramlarla ilgili motif kuvvetli ve kalabalıkların bu bayramları kutla­ma arzuları güçlü olagelmiştir.

Eğer Peygamber Efendimiz (s.a.v.) söz konusu cahiliye bayramlarına güçlü bir şekilde karşı çıkmasaydı, bu bayram­lar, sönük bir biçimde de olsa, varlıklarını devam ettiri-ceklerdi. Demek ki, Peygamberimizin bu bayramalarla güç­lü bir şekilde engel olduğu kesindir. Öteyandan Peygambe­rimizin güçlü bir şekilde karşı çıktığı adet ve davranış ha­ramdır. Çünkü haramın bundan başka bir anlamı yoktur. Bu şüphe götürmez, apaçık bir gerçektir. Bu durumda eğer halk tekrar geriye dönüp bu iki bayramda yaptığı hareket­leri şu veya bu şekilde yapmaya koyulsa bu tutum yasağı çiğ­nemek olur. Maksad da budur.

Yahudiler ile hnstiyanların bayramlarına gelince bunlar cahiliye bayramlarından daha sakıncalıdır. Çünkü Peygam­berimiz bu ümmeti yahudiler ile hrıstiyanlara benzeme teh­likesi karşısında uyarmış ve bu tehlikeli sakıncaya düşenle­rin bulunacağını haber vermiştir. Oysa cahiliye dini konu­sunda durum böyle değildir. Yani bu dinin yeniden hortla­ması ancak mümin vicdanların yaygın bir çözülüşe uğraya­cağı son günlerde söz konusu olabilir. Ayrıca yahudİ ve hrıstiyan bayramlarının, cahiliye bayramlarından daha çok sakıncalı olmadıkları farzedilse bile onlar kadar sakıncalı ol­dukları kesindir. Çünkü uygulayıcıları olan bir kötülük, in­sanlar hesabına kuvvetli motiften yoksun, uygulayıcısız bir kötülükten daha tehlikelidir.[526]

 

Yasak Adaklar

 

Bu konuda Ebu Davud'da yer alan bir ikinci hadis daha var. Sabit b. Dahhak[527] diyor ki:

"Peygamberimiz zamanında arkadaşlarımızdan biri Mek­ke yakınlarındaki Buvane denen yerde bir deve kesmeyi adamıştı. Peygamberimize gelerek:

"Ya Rasulallah, ben Buvane'de bir deve kesmeyi adadım, ne dersiniz?" diye sordu. Peygamberimiz yanındakilere:

"Sözü geçen yer, cahiliye döneminde tapılan putlardan birinin saklandığı bir yer mi idi?" diye sordu. Arka­daşlarımız:

"Hayır" dediler. Arkasından:

"Peki orası cahiliye döneminin bayram yerlerinden bi­ri mi idi?" diye sordu. Oradakiler bu soruya da:

"Hayır" diye cevap verince Peygamberimiz o arkadaşı­mıza:

"O halde adağını yerine getir. Çünkü Allah'ın emri­ne aykırı adaklarla yerine getirilmeleri elde olmayan adaklar yerine getirilmezler."[528] buyurmuştur. '* Bu hadisin aslı Buhari ile Müslim'dedir[529] ve yer halka­sı "güvenilir" olan bir rivayet zinciri tarafından nakledil­miştir.

Öte yandan Ebu Davud'da yer aldığına göre bu hadiste sö­zü geçen sahabinin kızı Meymune bu olayı şöyle anlatıyor:

"Babamla birlikte başında Peygamberimizin bulunduğu bir hac kafilesinde yolculuk ediyorduk. Bir ara Peygambe­rimizi gözlerimle gördüm. Halk da aralarında:

"İşte Rasulullah" diye konuşuyorlardı. Ben onu bakışla­rımla izlemeye koyuldum.

Bir ara babam kendisine yaklaştı, elinde öğretmenlerin derste kullandıkları benzer bir sopa vardı. O sırada babam yanma yaklaşıp ayağından tutarak devesini durdurdu. Pey­gamberimiz de durarak babamın söyleyeceklerini dinleme­ye yöneldi. Babam kendisine:

"Ya Rasulallah,vaktiyle eğer bir gün oğlum olursa Aka­be yakınlarındaki Buvane denen yerde bir miktar koyun Galiba elli koyun demişti- kurban etmeyi adamıştım, ne yapayım?" diye sordu. Rasulullah babama:

"Orada şu putlardan biri var mıydı?," diye sordu. Ba­bam:

"Hayır, yoktu" deyince Peygamberimiz:

"O halde Allah için adadığım yerine getir" diye buyur­du.

Bunun üzerine babam koyunları biraraya toplayıp boğaz­lamaya girişti. Bu arada bir koyun elinden kaçtı, babam onun peşinden koşarken:

"Allah'ım, adağımı yerine getirmeme nasib eyle" diye dua ediyordu. Çok geçmeden kaçan koyunu yakalayarak -diğerleri gibi- boğazladı."[530]

Öteyandan yine Ebu Davud'un, Amr b. Şuayb'e ve onun da babası yolu ile dedesine dayanarak bildirdiğine göre "Bir gün kadının biri Peygamberimize gelerek:

"Ya Rasulallah, senin yambaşında davul çalmayı adadım, ne dersin?" diye sordu. Peygamberimiz kadına:

"Adağını yerine getir" dedi. Arkasından kadın, cahili-ye döneminde kurban kesilen bir yeri kasdederek:

"Ben falanca yerde kurban kesmeyi adadım, ne dersin?" diye sordu. Peygamberiniz kadına:

"Put adına mı?" diye sordu. Kadın:

"Hayır" dedi. Peygamberimiz" bu defa:

"Heykel adına mı?" diye sordu. Kadın yine:

"Hayır" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberi­miz kadına:

"O halde adağını yerine getir" diye buyurdu."[531]

Yukarıdaki hadisin belirttiğine göre sözü geçen sahabi be­lirli bir yerde bir miktar hayvan kurban etmeyi adadı. Bu adak hayvanların cinsi ya devedir ya koyundur veya iki ay­rı olay söz konusudur. Peygamberimiz, adama:

"O dediğin yer, cahiliye döneminde tapılan putlardan birinin saklandığı yer mi idi?" diye sordu. Adam:

"Hayır" dedi. Arkasından Peygamberimiz adama:

"Orası cahiliye halkının bayram yerlerinden biri mi idi?" diye sordu. Adamdan yine: *"Hayır" cevabını alınca kendisine:

"O halde adağını yerine getir" diye buyurdu. Daha sonra da:

“Allah'ın emrine aykırı adaklar yerine getirilemez" diyerek sözlerini bağladı. Bundan da anlaşılıyor ki, cahili­ye halkının bayram yerlerinde veya putların saklandığı yer­lerde kurban kesmek Allah'ın emrine aykırı bir harekettir.

Bu hadiste dikkat edilmesi gereken noktalardan biri şu­dur ki, eğer cahiliye döneminin bayram yerlerinden kurban kesmek caiz olsaydı, Peygamberimiz soru soran sahabinin adağını yerine getirmesine izin verirdi. Tıpkı davul çalma­sına izin verdiği gibi. Hatta izin vermek bir yana ona ada­ğını yerine getirmesi gerektiğini söylerdi. Çünkü adağı be­lirtilen yerde kurban etmek aslında vaciptir. O halde düşü­nelim ki, cahiliye döneminin bayram adetlerini paylaşmak suretiyle "O dönemin bayramlarına katılmak nasıl düşü­nülebilir?[532]

 

Bayramın Anlamı

 

Şu noktayı da belirtmeksizin geçmemeliyiz. Buradaki açıklamalardan anlaşıldığına göre "Bayram" terimi, "belir­li bir zaman birimi içinde dönüşümlü şekilde tekrarlanan her­kese açık bir toplantı" anlamına gelir. Bu dönüşümlü tekrar­lanma yıldan yıla olabileceği gibi haftadan haftaya veya ay­dan aya da olabilir. Bayram terimi bu temei anlamın dışın­da daha bir kaç farklı anlama gelir. Bu anlamdan biri "Dö­nüşümlü şekilde tekrarlanan gün" demektir. Ramazan bay­ramı ve Cuma günü gibi. Bayram'in bir diğer anlamı bu be­lirli günlerdeki toplantı'dır. Bu terimin başka bir anlamı bay: ram günlerinde yapılan adet ve ibadetlerin toplamıdır. Ay­rıca bazı bayramlar ancak belirli yerlerde kutlanırken diğer bazı bayramlar belirli yerlere bağımlı yerlerdedir. Bu say­dığımız kavramlar da zaman zaman "Bayram" terimi ile ifade edilirler.

Mesela Peygamerimiz (s.a.v.) cuma günü hakkındaki "Bu gün, Allah'ın müslümanlar için bayram kıldığı bir gündür" hadisinde "Bayram" terimi, "zaman"la ilgili bir an­lam taşır. Bunun yanında sahabilerden İbn-i Abbas'ın (r.a.) "Peygamberle birlikte bayramı kutladık" cümlesinde "bay­ram", "toplantı ve bir takım özel hareketler" anlamındadır. Bu arada yine Peygamberimizin "Benim mezarımı bayram edinmeyiniz" hadisinde bu terim "bayram yeri" anlamına gelir. Çoğu zaman da "bayram terimi" hem belirli bir günün ve hem de o gün işlenen belirli hareketlerin adı olur. Pey­gamberimizin, yanında çalgı çalan iki cariyeyi yadırgayan Ebu Bekir'e cevap teşkiîeden "Bırak onları, ya Ebu Bekir! Her kavmin nasıl bir bayramı varsa bu da bizim bayra­mımızdır" hadisinde ttrim bu çifte anlamı içerir.

Yine yukardaki hadise dönecek olursak Peygamberimi­zin kendisine soran sahabiye dönüp "Orası cahiliye araplarımn bayram yerlerinden biri mi idi?" diye sorarken cahili-ye araplarınm bayram olarak kutladıkları geleneksel bir toplantıyı kasdetmiştir. Bundan da belirli bir yerin cahiliye döneminde bayram yeri olarak kullanılmasının -öyle adan­mış bile olsa- orada kurban kesmeye engel olduğu ortaya çı­kar. Aynı yerin cahiliye putlarının korunduğu yer olması ha­linde de durum böyledir. Yoksa Peygamberimizin bü soru­lu cevaplı sözleri tutarsız ve bağlantısız olur.

Kolayca analaşılacağı gibi bu yasaklamanın ana sebebi ya cahiliye dönemi araplarmın tapınma yeri edinerek saygı gösterdikleri bir yere saygı gösterilmiş olması ya özellikle orada kurban kesmekle onların tapınmalarına ortak bulun­muş olması veya onların oradaki bayram töreninin hortlatıl-maşı tehlikesidir. Çünkü bu davranışta ya eylemin yeri ya doğrudan doğruya eylemin kendisi veya eylemin zamanı söz konusu olabilir.

Eğer yasağın gerekçesi söz konusu yerin Özellikle seçil­miş olması ise -ki anlaşıldığı kadarı ile sebep budur- bunun sebebi, burasının cahiliye araplarının bayram yeri olması­dır. Nitekim belirli bir yer s°eçme niyeti var olmakta devam ettiği halde seçilen yerin böyle bir sakınca taşımadığı orta­ya çıkınca orada kurban kesilmesine izin verildiğini görü­yoruz. Demek ki, sakıncalı olan ve kaçılmasıgereken şey, ca­hiliye araplarının kurban kesme olarak geçilmesidir. O hal­de cahiliye araplarının bayram yerinin kurban kesme yeri olarak belirlenmesi sakıncalı olunca doğrudun doğruya on­ların bu bayramlarını benimsemenin hükmü nice olur, bu­nu varın siz düşünün.

Öteyandan Peygamberimiz belirli yerde kurban kesme­yi cahiliye araplarmın putlara taparak Allah'a şirk koştuk­ları yer olduğu için hoş görmediğine göre bu durum Allah'a şirk koşmanın ve putlara tapmanın daha kesin bir yasak ol­masını gerektirir. Eğer bu yasağın gerekçesi orada kurban kesmenin cahiliye araplarmın bayramlarına katılmak oldu­ğu kabul edilirse bu bizim meselemizin ta kendisidir. Çün­kü bu takdire göre orada kurban kesmek, cahiliye arapları-nın bayramlardaki hareketlerine katılmak demek olduğu İçin yasaklanmış olur. Yoksa bunun başka bir sakıncası yoktur.

Birinci ihtimal daha akla yakındır. Çünkü Peygamberi­miz sözünü ettiğimiz sahabiye cahiliye araplarmın bayram­ları sırasında orada kurban kesip kesmediklerini değil, ora­sının eski bayram yeri olup olmadığını sormuştur. Ayrıca Peygamberimizin "Orası cahiliye araplarmın bayram yerle­rinden biri mi idi?" cümlesinin zamanına dikkat edilirse bu sorunun sorulduğu günlerde böyle bir bayramın olmadı­ğı anlaşılır. Bu nokta gayet açıktır. Bunun yanında aynı konudaki bir başka hadiste bu olayın veda haccı sırasında meydana geldiği bildiriliyor ki, o zaman müşriklerin bütün bayramları unutulmuş, geçmişe gömülmüştü.

Şimdi düşünelim. Peygamberimiz, kafirlerin bayramla­rını kutladıkları bir yerde kurban kesmeyi yasaklıyor. Oy­sa o kafirler müslüman olmuşlar ve söz konusu bayramı ter-ketmişlerdir. Soruyu soran sahabi de orayı bayram yeri edinmiyor, sadece orada kurban kesmek istiyor.

Bundan açıkça anlaşılan şudur ki, bu yasak, müşriklerin bayramlardan bazı kalıntıların yaşamaya devam etmesine açık kapı bırakmamak içindir. Başka türlü söylersek orada kurban kesmenin söz konusu yerin niteliğini hortlatmak ve eskiden olduğu gibi bayram yeri edinilmesine kapı açmak tehlikesine yolaçacağından endişe edilmiştir. Oysa anla­şıldığı kadarı ile söz konusu bayram yeri, cahiliye arapiari için sadece bir bayramlaşma ve oyun alanı idi. Bu durum, Medineli müslümanlarin (Ensar'ın) "Bu günler cahiliye dö­neminde oyun oynayıp eğlendiğimiz iki gündü" demele­rinden anlaşılıyor. Anlaşılan cahiliye araplarmın bayramlan tapınma niteliği taşımıyordu. Bu böyle olduğu için Pey­gamberimiz (s.a.v.) söz konusu adak yerinin putların korun­duğu yer mi, yoksa bayram yeri mi olduğunu sorarak bu iki çeşit yerin biribirinden farklı olduğunu işaret etmiştir. Sö­zün kısası, bu olay, cahiliye bayramlarında yapılan hareket­lerin herhangi birini işlemenin, ne şekilde olursa olsun, ke­sinlikle yasak olduğunu belirtmektedir.

Öteyandan islam açısından kitaplı kafirlerin (yahudiler ve hrıstiyanlann) bayramları ile diğer kafirlerin bayramla­rı aynı niteliktedir. Tıpkı bu iki zümrenin kafirliğinin aynı şekilde bayram oluşu gibi. Gerçi bu zümrelerin bazısının küf­rü diğerlerinkinden daha ağır olabilir, ama islam açısından hükümleri değişmez. Yalnız şu var ki, kitaplı kafirler din­lerinde ve dolayısıyla bayram törenleri konusunda, bunla­rı gösteri şekline büründürmemeleri şartı ile, serbest bırakıl­dıkları halde diğer kafirlere böyle bir serbestlik tanınmamış­tır.

Bu fark bir yana bırakılacak olursa, aslında kitaplı kafir­lerin tapınma ve din karakterli bayramları, başka kafirlerin oyun ve eğlence nitelikli bayramlardan daha haramdır. Çün­kü Cenab-ı Allah'ın (c.c.) öfke ve hoşnutsuzluğuna hedef olan bir tapınma, O'nun yasak kıldığı yollardan nefsin ar­zularını tatmin etmekten daha ağır bir haramdır. Bu yüzden Allah'a şirk koşmak, zina işlemekten daha ağır bir suç sa­yılmıştır. Yine bu yüzdendir İcr, kitaplı kafirlere fyahudi ve hristiyanlara) karşı verilen mücadele (cihad) puta ta­panlara karşı verilen mücadeleden daha üstün tutulmuş ve kitaplı kafirlere savaşırken şehid düşenlerin sevabı iki şehid sevabı kadar olmuştur.

Şeriat koyucu (Allah ve Peygamber) putperestlerin bay­ramlarına karşı kesin tavır aldığına ve bunu Arap yarımada­sında bir daha ortaya çıkmalarından şeytanın ümit kestiği ca­hiliye dönemi kafirlerinin gelenek kırıntıları müslümanlara bulaşabilir endişesi ile yaptığına göre diğer kafirlerin gelenek kırıntılarının müslümanlara bulaşma tehlikesi daha çok ve buna bağlı olarak bunlarla ilgili yasak daha kesindir.

Gerek yukardaki ve gerekse benzeri hadislerin bize öğ­rettiği bir başka gerçek de şudur. Demek ki, cahiliye döne­mi araplarmm vaktiyle toplantılar düzenleyerek kutladıkla­rı bir takım bayramları vardı. Fakat Peygamber Efendimi­zin (s.a.v.) ortaya çıkışından sonra Cenab-ı Allah (c.c.) bu bayramları sildi, bütün izleri ile ortadan kaldırıverdi.

Herkesin bildiği bir şeydir ki, eğer Peygamberimiz bu bayramları yasaklamasaydı, onların kutlanmasına karşı çık­masaydı, insanlar kendiliklerinden bu bayramları bırak­mazlardı. Çünkü bu bayramlardaki şenliklerden pek hoşla­nan insan tabiatı bu toplu eğlencelere karşı kuvvetli arzu duy­maya devam ediyordu. Özellikle oyun ve haz unsurları bas­kın batıl gelenekli bayramlara karşı duyulan arzu daha kat­merli idi. Öteyandan bu bayramlar uzun yıllar boyunca pe­riyodik olarak tekrarlana tekrarlana toplumun köklü alışkan­lıkları haline gelmişlerdi ve alışkanlık da insan için "ikin­ci bir tabiat" demekti. Motifleri canlı ve güçlü olduğuna gö­re eğer güçlü ve ısrarla bir karşı koyma ile engellenmemiş olsalardı, bu bayramlar ortadan kalkmaz, insanların hafıza­larından silinmezlerdi.

Bu da kesinlikle gösterir ki, takva sahiplerinin önderi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmetin ısrarlı bir şekilde ka­firlerin bayramlarından uzak tutmuş ve her yola başvurarak bu bayramların unutulup silinmesine çalışmıştır.

Öteyandan Peygamberimizin kitablı kafirleri dinlerinde serbest bırakması, ümmetinin onların bayramlarına bulaşma­larına açık kapı bırakıcı bir anlam taşımaz. Tıpkı bunun gibi onlara tanınan bu din hürriyeti, müslümanların onların diğer kötülük ve günahlarına yanaşmaları için de bir baha­ne olarak kullanılamaz.

Tam tersine Peygamberimiz bir çok mubah işlerde ve iba­det biçimlerinde kitablı kafirlere karşı ters düşmeyi üm­metine ısrarla emretmiştir. Peygamberimiz bu kesin tutumu takınırken az sakıncalı konularda belirebilecek bir uyuşma­nın onların diğer çok sakıncalı geleneklerine, uymaya kapı açacığını düşünerek basit konulardaki karşı çıkmanın müs-lümanlarla onların diğer düşünce ve gelenekleri arasında en­gel oluşturmasını istemiştir. Çünkü sen bir müslüman ola­rak cehennemliklerle arandaki uyuşmazlık mesafesini ne ka­dar geniş tutarsan, bu cehennemliklerin zihniyet ve davra­nışlarından o kadar daha uzak kalırsın. .'4 Peygamberimizin bu konudaki duyarlılık ve titizliği sı­nırsız olmuştur. Bütün bu duyarlık ve titizlik Allah'ın gerek O'na ve gerekse müslümanlara dönük bir bağışı (fazile­tedir. Fakat çoğu kimseler ne bu nimetin farkındadırlar ve ne de ona karşı şükür borçlarını yerine getiriyorlar.

Bu konudaki sünnet kaynaklı diğer bir delil Buhari ile Müslim'in, Ayşe'ye (r.a.) dayanarak naklettikleri şu olay­dır. Ayşe diyor ki:

"Bir defasında (babam) Ebu Bekir bize geldi. O sırada ya­nımda bulunan iki Ensar kökenli cariye, Buas savaşı sırasın­da Ensar tarafından söylenmiş olan şarkıları okuyorlardı. As­lında bu cariyeler şarkıcı kadınlar değillerdi. Babam bu du­rumu görünce:

"Hiç Rasulullah'in evinde şeytan şarkısı söylenir mi?" de­di. Buna karşılık Rasulullah:

"Ya Ebu Bekir, her kavmin nasıl bir bayramı varsa bu da bizim bayramımızdır" buyurdu. Diğer bir rivayete göre ise Peygamberimizin sözleri:

"Ya Ebu Bekir, her kavmin bir bayramı olduğu gibi bu gün de bizim bayramımızdır" şeklindedir.

Yine Buhari ile Müslim'in ortaklaşa yer verdikleri bir başka rivayete göre Peygamber Efendimiz, Ebu Bekir'e:

"Bırak onları, Ya Ebu Bekir, bu günler bayram gün­leridir. Bu günler Mina günleridir"[533] şeklinde cevap ver­miştir.[534]

 

Bizim Bayramlarımız

 

Bu hadisten çıkan başlıca sonuçlar şunlardır:

1- Peygamberimizin "Her kavmin nasıl bir bayramı varsa bu da bizim bayaramımızdır" şeklindeki ifadesi her kavmin kendine mahsus bayramı olmasını ve bu bayramın sadece o kavme özgü olmasını gerektirir. Nasıl ki, Cenab-ı Allah'ın (c.c):

"Herkesin yöneldiği bir yönü vardır." (Bakara: 2/148) "Her biriniz için ayrı bir şeriat ve yol belirledik"

(Maide: 5/48)

şeklindeki ayette her ümmetin kendisine mahsus ayrı birer yönünü ve şeriatının olacağını belirtiyorsa bu da böyledir. Buna göre yahudilerin ve hnstiyanların kendilerine mah­sus aynbayramlanöldüğüne göre, nasıl ki onlarla kıbleleri ve şeriatleri konusunda aramızda ortaklık yoksa, kendileri­ne özgü bayramları konusunda da onlarla ortaklaşamayız. Bu böyle olduğu gibi, buna göre, onları da bizim bayramlarımı­zı benimseyeme çağiramayiz.

2-  Yukardaki hadisten çıkabilecek diğer bir sonuç da şudur: Peygamberimizin "Bizim de bayramımız bu gün­dür' şeklindeki sözü olmasını ve başkalarının bayram şen­liklerine katılmamızın söz konusu olmamasını gerektirir. Ni­tekim Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai'nin, sahabilerden Uk-be b. Amir'e (r.a.) dayanarak bildirdiklerine göre Peygam­ber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Arafat günü, Kurban günü ve Mina günleri biz müs-lümanların bayram günleridir. Bu günler yiyip-içme günleridir."[535]

Bu hadis de bizim bayram konusunda başkalarından ay­rı ve kendimize özgü olmamızı, ayrıca da bu beş günün bi­ze mahsus bayram günleri olmasını vurguluyor. Çünkü bu bayram, bu terimin yukarda değindiğimiz "zaman" ve "yer" anlamlarını içeren uzunca süreli bir bayramdır. Bu yüzden "Büyük Bayram" adını almıştır. Bayramlık niteliklerini tam olarak bünyesinde bulundurduğu için burada bayram­lık hükmü sırf ona yüklendi. Belki de bunun sebebi bir kaç günün sürmesidir. Çünkü biz müslümanlarm birkaç gün sü­ren başka bir bayramımız yoktur.

3- Hadisten çıkan bir başka sonuç, Peygamberimizin "Her kavmin bir bayramı olduğu gibi bizim de bayramımız bu gündür" gerekçe ile cariyelerin yanında def çalıp şarkı söylemesini serbest bırakmıştır. Bu tutum, söz konusu ser­bestliğin o günün müslümanlarm bayramı olmasından kay­naklanmasını ve kafirlerin bayramları için geçerli olma­masını gerektirir. Yani müslümanlarm bayramlarında tanı­nan oyun oynama serbestisi, kafirlerin bayramları için söz konusu değildir. Çünkü eğer bizim bayramlarımızdaki oyun­ların benzerlerini kafirlerin bayramlarında da oynamak ser­best olsa Peygamberimiz "Her kavmin bir bayramı olduğu gibi bu gün de bizim bayramımızdır" demezdi. Bu ifade oyun oynama serbestisini her ümmetin kendine özgü bayramı oluşuna ve bizim de bayramımızın "bu gün" olmasına bağ­lıyor. O halde müslüman bayramlarında yapmamıza izin verilen oyun ve eğlenceleri başka bayramlarda da yapmamız caiz değildir. Bu da oyun v e eğlence konusunda başkaları­na benzememizin yasaklandığının delilidir. Zaten bizim de asıl belirtmek istediğimiz budur.

4- Bu hadisin düşündürdüğü bir başka gerçek de şudur. İslamiyetin ilk yıllarında Hz. Ömer zamanına kadar Arap ya­rımadasında önemli sayıda yahudi ve hnstiyan yaşıyordu. Peygamberimiz zamanında Medine'de yahudiler vardı. Ra-sulullah onlarla barış antlaşması imzaladı, fakat bu antlaş­ma zaman zaman onlar tarafından tek taraflı olarak bozul­du. Medine'deki bu yahudi azınlık, sayıca çok olmamakla birlikte, varjlığını daha sonraki yıllarda da devam ettirdi. Hat­ta Peygamberimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde zırhı bir yahudide rehin olarak bulunuyordu. Yemen'de de çok sayıda yahudi vardı. Hrıstiyanlar yoğun olarak Necran ve Farslar da Bah­reyn yöresinde yaşıyorlardı.

Kolayca tahmin edileceği üzere bu gayri müslim gurup­ların kutladıkları bazı bayramları vardı. Yine bilinen bir gerçektir kİ, bayramların yiyip-içmek, güzel elbiseler giy­mek, süslenmek eğlenmek ve tatil yapmak gibi geleneksel motifleri, her hangi bir önleyici engel varolmadıkça nefis­ler için çekici şeylerdir. Özellikle çocuklar, kadınlar ve ay­laklar böyle şeylerden çok hoşlanırlar.

Oysa islam tarihini iyi inceleyenler bilirler ki, müslüman-ların Peygamberimiz zamanında bu gayri müslim gurupla­rın bayramlarına ne katıldıkları görülmüş ve ne de bu bay­ram günlerinde yaşam tarzlarında her hangi bir değişiklik yapmışlardı. Tersine o günler, Peygamberimiz ile öbür müs-lümanlar için, senenin diğer günleri gibi normal günlerdi. Bu günlere hiçbir özellik tanımazlardı. Yalnız bazı müslüman-lann gayri müslimlere ters olmayı fiilen isbatlamak için, o günlerde oruç tuttukları görülüyordu.

Eğer bu ilk müslümanların doğrudan doğruya Peygam­berimizden öncekileri dinleri kedilerine bu bayramlara ka­tılmaktan alıkoyucu bir nitelik taşımayasydı, hiç değilse bazılarının bu yabancı bayramalara şu veya bu oranda özenmesi gerekirdi. Çünkü insan tabiatı ile sosyal gelişmeler bi­ze bu konuda insanlardaki arzuların güçlü olduklarını ve di­ni bir engel olmasaydı, bu arzuların kendilerini ifade etmek­ten geri kalmayacaklarını göstermektedir.

Müslümanların halifeler dönemindeki tutumu da böyle ol­muştur. Zaman zaman tek-tük bazı müslümanlann bu bay­ramlara seyirci olarak katıldıklarının görülmesi üzerine Hz. Ömer ve diğer sahabiler bunu yasaklayıp önlemişlerdi.

Dikkat edilirse bu tek-tük sayıdaki müslümanlann yaban­cıların bayramlarında yaptıkları hareketleri yapmaları söz ko­nusu bile değildir. Hatta bir kısım müsülümanlann bu gün­lerde oruç tutarak gayri müslimlerden farklı olduklarını or­taya koymalarını yayginlaşınca çoğu fıkıh bilginleri bu tu­tuma karşı çıkmışlardır. Çünkü bu tutum da belli-belirsiz bi­çimde bu bayram günlerine saygı göstermek anlamına ge­lebilirdi. Bu durum müslümanlann Peygamberlerinden gay­ri müslimlerin bayramlarına katılmama direktifi aldıkları­nı açıkçı göstermez mi? İyice düşünürsek bunun apaçık ol­duğunu görürüz.

5- Bu hadisin hatırlattığı diğer bir nokta da büyük hadis kaynaklarının ittifakla Ebu Hureyre'ye dayandırarak naklet­tikleri şu hadistir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Biz kıyamet günü öncü olacak olan sonuncularız. Çünkü onlara bizden önce kitab verildiği halde bize on­lardan sonra kitab verildi. Bu gün (cuma günü) Allah'ın onlara da farz kıldığı fakat üzerinde anlaşmazlığa düş­tükleri ve Allah'ın bize doğru olarak benimsemeyi nasip ettiği bir gündür. İnsanlar bu konuda bize bağımlıdır. Yahudiler onun ertesi gününü, hristiyanlar ise bir son­raki günü benimmemişlerdir."[536]

Öteyandan aynı konuda Müslim'in, Ebu Hureyre ile Huzeyfe'ye dayanarak bildirdikleri başa bir hadis te şöyle­dir:

"Allah bizden öncekileri cuma gününden saptırdı. Cumartesi günü yahudilerin, pazar günü ise hnstiyan-iarin olduğu halde Allah cuma gününün bizim olmasını nasip etti. Böylece cuma, cumartesi ve pazar günleri ar-darda sıralandı. Onlar Kıyamet günü de bizden arka siradadadırlar. Biz dünyalıların sonuncuları olduğu­muz halde Kıyamet günü haklarında ilk hüküm verile­cek olanlarız."[537]

Şunu da belirtelim ki, Peygamberimiz bir çok konuş­malarında cuma gününü "bayram" diye adlandırmış ve ta­şıdığı bayram niteliğinden dolayı sırf bu günde oruç tutul­masını yasaklamıştır.

Şimdi bu hadiste görüyoruz ki, peygamberimiz (s.a.v.) cu­ma gününün bize (müslümanlara), Cumartesinin yahudile-re ve pazar gününüde hnstiyanlara ait olduğunu belirtiyor. Bu ifade tarzı kategorik bir bölüştürmeyi dile getirir. Çün­kü diyelim ki, ortada üç takım elbise varken bize "Bu takım senin, bu Zeyd'in ve bu da Amr'ındır" dense bu ifadeden herkesin elbisesinin kendisine ait olduğu ve diğer iki arka­daşın bu payda hiçbir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılır.

Şimdi eğer biz kalkarda bayram (ve tatil) günü olarak ya­hudilerin cumartesi gününü veya hrıstiyanların pazar günü­nü benimsersek bu hadise aykırı davranmış oluruz. Hafta­lık bayram gününde hüküm böyle olduğu gibi yıldönümü ni­teliği taşıyan bayramlarda da durum böyledir, arada fark yok­tur. Hatta takvime göre belirlenen bir bayram konusunda gayri müslimlere uymak bu kadar sakıncalı olduğuna göre Rumi, Kıpti, Farisi ve İbrani takvimlerine göre belirlenen büsbütün yabancı kafirlerin bayramlarına özenmek daha da sakncahdir.

Peygamberimizin yukardaki hadiste yer alan "Biz Kıya­met günü öncü olacak olan sonuncularız. Çünkü onlara bizden Önce Kitab verildiği halde bize olardan sonra Kitab verüdi. Bu gün (cuma günü) onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri ve Allah'ın bize doğru olarak be­nimsemeyi nasip ettiği bir gündür" şeklindeki sözleri­nin anlamı -Allahualem- şöyledir:

"Biz yaratılış sırasına göre sonuncuyuz, ama Allah tara­fından hesaba çekilip cenete girme sırasında birinciyiz her-icesten önceyiz." Nitekim Tirmizi'de yer alan şu hadis de bu­na yakın anlamdadır:

"Bu ümmet, diğer bütün ümmetlerden daha önce cennete girecektir ve cennet kapısı da ilk önce Muham-med'e açılacaktır."[538]

: Çünkü bizlere diğer ümetlerden sonra Kitab verilerek on­ların arasında anlaşmazlığa yolaçan haftalık bayram günü ko­nusunda doğru olana iletildik. Bu sayede salih amel konu­sunda onların önüne geçtik. Doğru olana iletilme (hidayet) ve salih amel bakımından diğer ümmetleri geride bıraktığı­mız için bu salih amelin sevabım elde etme bakımından da onların önüne geçtik.

6- Bu hadisten çıkarılabilecek diğer bir sonuç da sahabi-lerden İbn-i Abbas'ın (r.a.) azadlisi Küreyb'in[539]şu sözlerinde ifadesini bulur: "Bir defasında İbn-i Abbas ile bir kaç sahabi arkadaşı beni Rasulullah'ın eşlerinden Ümmü Se-leme'ye göndererek kendisinden Peygamberimizin en çok haftanın hangi günlerinde oruç tuttuğunu sormamı istediler. Ümmü Seleme'ye bu soruma şu karşılığı verdi:

"Rasulullah, haftanın günleri içinde en fazla cumartesi ve pazar günleri oruç tutar ve tercihini de:

"Bu iki gün müşriklerin haftalık bayram günleridir. Bunun için onların tersine hareket etmek istiyorum"di-ye açıklardı. Bu belge, Ahmed b. Hanberin[540] "Müsned" ad­lı eserinde, Nesai'de ve İbn-i Ebu Asım'ın hadis kitabında yer almıştır.

Bu hadis, kafirlerin bayramlarına fiilen karşı çıkmanın, müstahab da olsa, meşru olduğunu gösterir, iîerde Peygam­berimizin cumartesi günü oruç tutmanın yasak olduğunu be­lirten hadisini ve yasağın yine yahudilere karşı çıkma pre-sibine dayandığını ele alacak ve ayrıca tek başına cumarte­si günü oruç tutma konusunda alimlerin görüşleri ile kafir­lerin bayramları konusunda karşı çikmanın-şeriatımızm te­mel prensibi olduğunu hep birlikte onaylayan alimler, bu günlerde oruç tutarak kafirlere ters çıkmanın mı, yoksa hiç bir özel tavır takınmayarak bu bayramları yok farzetmenin mi veya arap kaynaklı bayramlarla acem kaynaklı bayram­lar arasında fark gözetmenin mi daha yerinde olacağı husu­sunda farklı görüşler ileri sürdüler. İnşaallah, bu konuyu iler­de ele alacağız.

Bu bayramlara karşı çıkmanın "İcma-i Ümmet" kaynak­lı bir çok gerekçesi vardır ve başlıcaları şunlardır:

1- Bu gerekçelerin ilki, daha önce sünnet bölümünde vurguladığımız gibi, halen bir çok müslüman şehirde cizye ödeyerek inanç serbestliğini elinde tutan yahudi, hristiyan ve ateşperestler kendi bayramlarını özgürce kutlamakta­dırlar. Öteyandan onların bayramlarında yaptıkları hare­ketlerin bir çokları için çekiciliğini koruduğu da meydanda­dır. Buna rağmen ilk müslümanlar arasında hiç kimsenin bu bayramlara şu veya bu ölçüde katıldığı görülmemiştir. Eğer ümmetin vicdanında bu bayramlara karşı köklü bir nefret ve yasaklık duygusu kökleştirilmeseydi, çoklarının bu törenle­re katıldığı görülürdü. Çünkü sürükleyici sebebi (motifi) olan bir şeyin önünde eğer bir engel yoksa o şey kesinlikle mey­dana gelir. Demek ki, bu bayramlara katılmayı önleyen bir engel vardır. Bu engel de dindir.Bundan anlıyoruz ki, din, yani islam dini bu bayramlara katılmayı önleyen güçlü bir engeldir ki, bizim de söylemek istediğimiz budur.

2- Bu delillerin ikincisi, Ömer (r.a.) zamanında ortaya konan Kıtabli dini azınlıkların İslam diyarında bayram tö­renlerini gösterişli biçimde kutlayamayacaklan hükmü idi. Bilindiği gibi bu hükmün İslama uygun olduğu hem o günün sahabileri ve hem de daha sonra gelen fıkıh alimleri tarafın­dan onaylanmıştı. Müslümanlar kafir ve müşriklerin bayram­larını gösterişli biçimde kutlayamayacaklan konusunda gö­rüş birliğine vardıklarına göre bizzat müslümanların bu bayramlara katılması nasıl söz konusu olabilir? Bu bay-ramlardaki hareketleri müslümanların açıktan işlemeleri, kafirlerin yapmalarından daha ağır bir günah olmaz mı?

Çünkü bizim kafirleri bu bayramları açıkça kutlamaktan alıkoyuşumuzun sebebi, bunların taşıdıkları fesat niteliği­dir. Bu nitelik ya bu törenlerin doğrudan doğruya günah olan bir eylem veya günahın sembolü oluşlarından ileri gelir. Bu iki ihtimalin hangisi gerçek olursa olsun, müslümana hem doğrudan doğruya günah işlemek ve hem de günahı sembo­lize eden davranışları yapmak yasaktır. Eğer bir müslüman bu bayramlara katılmasının kafirleri yüreklendirmekten başka hiç bir sakıncası olmasaydı, sırf bu sakınca bu törenlere katılmanın yasakhğını belirten yeterli bir gerekçe olur­du. Oysa bu işin daha bir çok kötülükleri vardır ki, inşaal-lah başlacalarma ileride değineceğiz.

3- Bu delillerin üçüncüsü Hz. Ömer'in (r.a.) Ebu Şeyh İs-fahani tarafından Ata b. Dinar'a[541] dayandırılarak nakledi­len "Acem dilini konuşmaktan ve müşriklerin bayram gün­lerinde onların mabedlerine gitmekten sakınınız"[542]şeklin­deki uyarışıdır. Hz. Ömer'in bu sözleri, Beyhaki'de yer al­dıklarına ve Süfyan-ı Sevri tarafından Ata b. Dinar'a dayan­dırılarak nakledildiklerine göre daha ağır anlamlı olarak şöyledir: "Sakın acem dilini öğrenmeyiniz ve müşriklerin bayram günlerinde onların mabedlerine gitmeyiniz. Çünkü o gün onların üzerine Allah'ın azabı iner."[543]

Öteyandan yine Süfyan-i Sevri'nin, Ebu Velid'e dayan­dırarak belirttiğine göre bu konuda Abdullah b. Ömer (r.a.) şunları söylüyor:

"Kim acem diyarında ev-bark edinerek yerleşir, onların Nevruz ve Mihrican gibi bayramlarını benimser, onlara özenir ve Ölünceye kadar böyle kalırsa Kıyamet günü onlar­la birlikte haşrolur.[544] Buhari'nin bildirdiğine göre Hz. Ömer'in (r.a.) bu konudaki bir başka görüşü şöyledir:

"Allah'ın düşmanlarının bayram törenlerinden uzak du­runuz." Bu arada bir gün Ali'ye (r.a.) acemlerin Nevruz bayramını hatırlatan bir sembol getirdiler. Ali:

"Bu nedir?" diye sordu. Kendisine:   ,

"Bu nevruz gününün sembolüdür" diye cevap verilince bu sözlere:

"Her gününüzü Nevruz sayınız, (O güne özel bir önem vermeyiniz)" diye karşılık vermiştir. Ali'nin bu sözlerini nakleden Üsame:

"Onun Nevruz kelimesini belirli bir isim olarak değil, be­lirsiz bir isim şeklinde ifade etmesindeki inceliğe dikkat çek­mektir. Beyhaki'ye göre Hz. Ali'nin bu üslubu, her hangi bu­günü şeriatın belirlemediği bir olaya bağlamaktan hoşlan­madığını belirtir.[545]

Görüldüğü gibi, Ömer (r.a.) müslümanlara acem dilim öğ­renip konuşmayı ve onların bayram günlerinde sırf mabed-lerine gitmeyi yasaklıyor. Böyle olunca onların bayramla-rındaki bazı adetlerine özenmek veya onların dinlerinin ge­reği sayarak yaptıkları bir hareketi işlemek nice olur? Aca­ba onların adetlerini taklit etmek, dillerini öğrenip konuş­maktan daha büyük bir günah değil mi? Acaba onların ba­zı bayramlık davranışlarına özenmek, o günlerde sırf onla­rın mabedlerine girmekten daha sakıncalı bir hareket olmaz mı? Onlara bayram günlerinde yaptıkları günahlardan dola­yı Allah'ın gazabı indiğine göre bu hareketlerin tümünde ve­ya bir kısmında onlara katılanlar, acaba aynı akıbete uğra­ma tehlikesi ile karşı karşıya kalmazlar mı?

Yukarda okuduğumuz gibi, Abdullah b. Ömer (r.a.) de açık bir dille "Acem diyarında ev-bark edinerek yerleşen­lerin, onların Nevruz ve Mihrican gibi bayramlarını be­nimseyenlerin ve ölünceye kadar onlara özenmeye çalışan­ların Kıyamet günü onlarla birlikte haşrolacaklarmı" belir­tiyor. Bu sözlerinden anlaşıldığına göre Abdullah b. Ömer belirttiği şekilde acemlere özenenleri, ya bu taklitçiliklerinden dolayı kafir sayıyor veya bu tutumu cenennemlik olma­yı hak eden büyük günahlardan kabul ediyor. Eğer bu söz­ler ilk ihtimale yorulacak olursa o zaman bu alan kısmen acemlere Özenmek "günah" olur. Çünkü bu kısmi davranış belirlenen akıbeti hakketmede etkili olmasaydı, onu bu akı­beti gerektiren davranış bütününün bir parçası saymak yer­siz olurdu. Zira insan mubah davranışlar yüzünden cezaya çarptırılmaz. Bu arada kınanan bütünde yer alan münferit ha­reketler sadece o bütün içinde bulundukları takdirde kötü­dürler diye bir şey yoktur. Tersine kötü olduğu belirtilen bü­tün parçaları da ayrı ayrı kötüdürler.

Doğrusunu Allah bilir ya, Abdullah b. Ömer'in (r.a.) "Acem diyarında ev-bark edinip oralara yerleşmek" ten söz etmesinin sebebi şu olsa gerek. Çünkü onun yaşadığı gün­lerde müslüman olmayan azınlıkların islam diyarında açık­tan açığa bayram şenlikleri düzenlemeleri yasaklandığı için hiçbir müslümanın islam diyarında acem bayramlarına özen­mesi söz konusu değildi, böyle bir şey ancak acemlerin ül­kelerinde oturanlar için mümkündü.

Öteyandan Ali, acemlerin bayramlarındaki davranışları­na katılmak .şöyle dursun, onların bayramlarına takmış ol­dukları ismi bile onaylamaktan kaçınmıştır. İşte Ahmed b. Hanbel de bu konudaki tutumun Ali ile Ömer'in yukardaki sözlerinin anlamına dayandırarak belirlemiş ve bu görüşü­nü arkadaşlarına açıklamıştır.

Hatırlanacağı üzere İmam-ı Ahmed'in arkadaşlarından bi­ri olan Kadı Ebu Ya'la'nın hocasına dayanarak müslüman olmayanların bayram törenlerine katılmamak gerektiğini belirttiğini nakletmiştik. Onun diğer bir arkadaşı olan ve "îbn-i Bağdadi" lakabı ile anılan İmam Ebu Hasan Amidi de "Umdet-ül Hazin ve Kifayet-ül Musafiri" adlı eserinde bu konuda şunları söylüyor:

"Yahudi ve hnstiyanlann bayram törenlerine katılmak caiz değildir. Ahmed-i Henbeli bunun böyle olduğunu belir­tiyor ve bu görüşünü ve onlar ki, eğriliklere şahid ol­mazlar- ayetine dayandırıyor. Ayette geçen -eğrilikler- de­yiminin kafirlerin bayramları ve geleneksel törenleri demek olduğunu soyuyor. Bayram günleri kurdukları pazarlara gelince bu pazarlara katılıp ahş-veriş yapabilir. Ahmed-i Hanbeli bunu da belirtiyor ve şöyle diyor -Müslümanlara ya­sak olan şey, onların bayramlarında kilise ve mabetlerine gir­mektir. Pazarda satılan yiyecek maddelerinden satın alma­nın hiçbir sakıncası yoktur. Her ne kadar bu yiyecek mad-dölerini satın almakla onların bayramını sayıp takdir etme kasdı taşımış olsa bile bu alış-veriş sakıncasızdır."

Yine Ahmed-i Hanbeli'nin öğrencilerinden biri olan Hi­lal "cami" adlı eserinde bu konuda şunları yazıyor; Konu­ğumuz, müslümanlarm müşrik bayramlarına katılmaları­nın, mekruh olaşu hakkındadır. Bu konuda Muhenna diyor ki:

"Bir defasında Ahmed-i Hanbeli'ye Şam'da Tur Yabur Deyr Eyüb gibi yerlerde kutlanan bu bayramlara katılmak hakkında ne düşündüğünü sordum. Müslümanlar bu tören­lere katılarak bu münasebetle kurulan çarşılardan koyun, sı­ğır, un buğday, arpa gibi besin maddeleri alıyorlar, yalnız alış-veriş maksadı ile bu çarşılara çıkıyorlar, yoksa onların mabedlerine girimiyorlar bu konuda ne dersin" dedim. Ba­na:

"Müşriklerin mabedlerine girmez de sadece pazarlara katılırlarsa bunun sakıncası yoktur" dedi."

Görüldüğü gibi, Ahmed-i Hanbeli, müşriklerin mabed­lerine girmemek şartı ile bu bayramlarda kurulacak pazar­lara katılmayı serbest bırakıyor» Demek ki, bu törenlerde müşriklerin mabedlerine girmeyi yasak sayıyor. Nitekim yu-kardaki satırların yazarı olan girmeyi yasak sayıyor. Nite­kim yukardaki satırların yazarı olan Hilal da îmam-ı Ahmed'in bu sözlerinden, onun müslümanlann müşrik bayram­larına katılmalarını menettiği sonucunu çıkarıyor. Ahmed-i Hanbeli, bu görüşünü Ömer'in yukarda söz konusu ettiği­miz" müşriklerin kilise ve mabedlerine girmeyi yasaklayan" sözlerinin aynı anlama geien bir benzerine dayandırıyor. Bi­lindiği gibi Ömer'in o sözleri müslümanları "müşriklerin yaptıkları gibi yapmamaları" hususunda uyarıcı niteliktey­di.

Acemce konuşmak ve yılın aylarına farsça isimler ver-ma meselesine gelince Ebu Muhammed Kirmanı bu konu­da şunları yazıyor: "Konumuz yılın aylarını farsça isimle­riyle söylemek hakkındadır. Bir defasında îmam-ı Ahmed'e:

"Farslılar haftanın günleri ile yılın aylarını bizim mana­larını anlamadığımız isimlerle anıyorlar, bu konuda ne der­sin?" diye sordum. Bana bunu ağır şekilde mekruh saydığı­nı belirtti ve Mücahid'in de Farsça ay isimleri kullanarak "Azermah" ve "Deymah" demeyi mekruh gödüğünü naklet­ti. Kendisine isim farsça olan birini bu isimle çağırmanın ye­rinde olup olmadığını sordum, bunu da mekruh saydığını söyledikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

"Bir defasında İshak'a, kitap tarihlerinin "Azermah, Deymah" gibi farsça ay isimleri kullanılarak atılıp atılama­yacağını sordum. Bana eğer bu isimler arasında çirkin an­lamlı olanı yoksa bunun sakıncalı olmadığını söyledi. îbni Mübarek, Cenab-ı Allah (c.c.) kasdedilerek "İzed" adına ye­min edilmesini mekruh saydı ve bunun gerekçesini açıklar­ken "Bu ismin bir puta izafe edilip edilmediğinden emin de­ğilim" dedi. Diğer farsça Allah isimleri ve hatta bu tip es­ki arapça isimler de böyledir. Yani putlarla ilgili olan isim­ler."

Ahmed îbn Hanbeli nin bu tip yabancı kaynaklı isimle­rin kullanılmasını mekruh sayması iki gerekçeye dayanır.

Birincisi, manası bilinmeyen bir isim, islamca haram olan bir anlama gelebilir. O halde miislüman anlamım bil­mediği yabancı kaynaklı bir ismi kullanmamalıdır. Bu yüz­den farsça, ibranice ve süryanice gibi'yabanci dillerle dua et­mek mekruhtur, çünkü söylenecek sözler arasında anlamı ca­iz olmayan sözler bulunabilir. Yukardaki belgede görül­düğü gibi, bu konuda İshak bu gerekçeyi gözönünde tutu­yor. Hemen belirtelim ki, eğer kullanılan yabancı kaynak­lı kelimenin anlamının mekruh olduğu biliniyorsa, bu keli­meyi kullanmanın mekruh olduğu kuşkusuzdur. Fakat keli­meyi kullanan kimse kullandığı kelimenin anlamını bilme­diği takdirde Ahmed-i Hanbeli, bu kelimeyi kullanmayı mekruh sayarken İshak'ın sözleri bunu mekruh görmediği izlenimini bırakıyor.

Gerekçelerin ikincisi ise yabancı kelimeler kullanan kimsenin git gide arapça dışında bir dille konuşma alışkan­lığı edinmesi sakıncasıdır. Çünkü arapça islam dininin ve müslümanların sembolüdür. Ümmetleri diğer ümmetlerden ayıran en önemli Özellik onların dilleridir. Bu yüzdendir ki, çoğu fıkıh alimleri, belki de çoğunluğu namaz kılarken ve zikrederken yapılan duaların arapçadan başka bir dille okun­masını doğru saymamışlardır.[546]

 

İbadet Dili

 

Ayrıca namazdaki zikirler arapçadan başka bir dille söy­lenebilir mi, yoksa söylenemez mi meselesi de alimler ara­sında tartışmalıdır. Namazdaki zikirler bu bakımdan üç sı­nıfa ayrılırlar:

1) Birinci kategoriyi namazda okunan Kur'an ayetleri meydana getirir.

2) İkinci sırada Kur'an ayeterf dışında kalan vacip zikir­ler gelir. Alimlerin görüş birliği ile giriş tekbiri ile çıkış se­lamlan ve vacip sayanlara göre Teşehhüd sırasındaki zikir cümleleri gibi.

3) Üçüncü sırada vacip olamayan dua, teşbih ve zikirler yer alır. Şimdi bu zikir kategorilerini, arapçadan başka bir dille okunup okunamayacakları açısından ele alalım.

1)  Heş şeyden önce Kur'an ayetleri namazda arapçada başka bir dille okunamaz. Fıkıh alimlerinin ezici çoğunlu­ğuna göre namaz kılanın arapça anlayıp anlamaması bu ba­kımdan birdir, farketmez. Bu hüküm şüphe götürmez bir ger­çektir. Hatta bazı alimlere göre Kur'an'ın bir suresi veya bir sure kadar kısmı başka bir dile tercüme edilmez. Fakat Ebu Hanife ve arkadaşlarının iyi arapça bilenlerin Kur'an-ı Ke­rim'i başka bir dile çevirip çeviremeyecekleri konusunda farklı görüşleri vardır.

2) Vacip zikirlere gelince Kur'an-ı Kerim'in arapça bil­meyen ve öğrenmeye de gücü yetmeyenler için tercüme edilmesinin yasak olup almadığı hususunda farklı görüşler vardır. Bu konuda Ahmed-i Hanbeli ile arkadaşları iki de­ğişik görüş malediliyor. Bu görüşlerin onun diğer sözleri ile daha uyumlu olanı, bu tercümenin yapılamayacağı şeklin­de olanıdır ki, bu aynı zamanda Malik'in ve îshak'ın görü­şüdür. İmam-ı Ahmed'e dayandırılan ikinci görüş bu tercü­menin yapılabileceği şeklindedir ki, bu da aynı zamanda Ebu Yusuf, Muhammed ve Şafii tarafından paylaşılan görüş­tür.

3) Namazdaki diğer zikirlere gelince yukardaki tarafla­rın her ikisine göre de bunlar namazda başka bir dile çevri­lerek söylenemezler. Malik, İshak ve Şafii"nin bir kısım ar­kadaşlarına göre böyle bir şey yapan kimsenin namazı bo­zulur. Fakat Şafii'nin kendisine göre bu zikirleri arapçadan başka bir dille söylemek mekruhtur, fakat bu yüzden namaz bozulmaz. Bizim bazı arakadaşlarımız da arapça konuşama­yan bir kimsenin namaz kılarken bu zikirleri başka bir dil­le söyleyebileceğini ileri sürmüşlerdir. Namaz, Kur'an okumak, zikir, Telbiye, hayvan keserken besmele çekme gibi ibadetleri ile evlenme, boşanma ve lian (lanetleşme) gibi söz­leşmelerde arapçadan başka bir dil kullanmanın hükmü fı­kıh kitaplarında ayrıntılı biçimde belirtilmiştir.

Zorunluluk olmadığı halde insan ve ay isimlerini acem­ce söylemek, söylenen isimlerin anlamı bilinmediği takdir­de kuşkusuz sakıncalıdır. Söylenen isimlerin anlamları bi­lindiği takdirde de Ahmed-i Hanbeli'ye göre bu mekruhluk hükmü yine geçerlidir. Çünkü bilindiği gibi, o, "Azermah" ve "Deymah"gibi ay isimlerini kullanmayı, bu isimler haram biiMnana taşımadıkları halde, mekruh saymıştır. Kesin olma­yan bilgilerime göre ona namazda farsça dua etmekle ilgi­li olarak ne düşündüğü sorulduğunda böyle bir şeyi de:

"O kötü bir dildir" diyerek mekruh saymıştır. Onun bu konudaki başlıca dayanağı Ömer'in (r.a.) yukarda açıkladı­ğımız "Acemlerin dillerini konuşmaya ve onların bayram tö­renlerine katılmayı yasaklayan" sözleridir. Maliki'nin gö­rüşü de aynıdır. Çünkü o:

"Acemce dili ile niyet edilerek ihrama girilmez, dua edilmez ve yemin edilmez" dedikten sonra:

"Çünkü Ömer, bozgunculuk olacağı gerekçesi ile acem­lerin dillerini kullanmayı yasaklamıştır" diyerek sözlerini bağlıyor.

Öteyandan Hafrz-ı Selefi'ye göre îmam-ı Şafii bu konu ile ilgili olarak şöyle diyor: "Cenab-ı Allah (c.c.) alış-veriş-yolu ile kendi fazlını arayanlara tüccar adını verdi. Araplar da öteden beri böylelerine tüccar derlerdi. Arkasından Pey­gamberimiz de bu zümreyi Allah'ın kendilerine taktığı ada uyarak arapça dili ile tüccar adı Üe anmıştır (Aynı anlama gelen). Simsar ismi ise acem kaynaklı bir kelimedir. Buna göre arapça bilen ve konuşan bir kimsenin ticraret ile uğra­şan kimselere tüccar demesini ve arapça konuşurken acem­ce isimler kullanmamasını ister, doğru görürüz.

Çünkü Allah arapçayı diğer diller arasından seçerek Kur'an'ı bu dille indirmiş ve bu dili Peygemberinin dili yapmışır. Bu yüzden elinden gelen herkes arapça öğrenme­lidir. Zira bu dil en imrenilecek ve en özenilecek dildir. Fakat böyle derken hiç kimseye acemce konuşmayı yasak­lamak gibi bir görüşü de onaylamıyoruz."

Görüldüğü gibi, İmam-i Şafii, arapça bilen bir kimsenin konuşurken başka bir dilin isimlerini kullanmasını veya kendi diline yabancı kelimeler karıştırmasını mekruh görü­yor. Bu görüşünü belirten sözlerini az önce hep birlikte okuduk. İşte mezhep imamlarının bu konuda sahabİlerin ve bir sonraki kuşaktan (tabiin) kaynaklanan görüşleri bun­lardır. Daha Önce de Ömer ile Ali (r.a.) gibi iki büyük saha-binin konu ile ilgili düşüncelerini de öğrenmiştik. Bu arada Ebu Bekir b. Şeybe'nin şu sözünü okuyoruz:

"Farsça öğrenen kimse aldatıcı ve iki yüzlü olur. Alda­tıcı ve iki yüzlü kimsenin ise mertliği eksilir" Öteyandan îs-mail b. Ulye'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Vekkas'ın oğlu Muhammed bir gün farsça konuşan bir gurupla karşılaşın­ca "Hak dinden sonra bu mecusilik (ateşperestlik) de neyin nesi oluyor?" diye memnuniyetsizliğini belirtti.

Ayrıca iki ayrı rivayet kanalından Ömer'e ve oğluna da­yandırılarak bildirildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) bu yabancı dil konusuncja şöyle diyor:

"Kim arapça konuşabiliyorsa farsça konuşmasın. Çünkü farsça konuşmak münafıklığa yolaçar."[547]

Bu söz Peygambere maledümekle birlikte Ömer'in sözü­ne benziyor. Peygambere isnad edilmesi, açıklığa kavuştu­rulması gereken bir konudur.

Yalnız ilk mü slüm anlardan bazılarının zaman zaman bir kaç kelime tutarında acemce konuştukları olmuştur. Bunun böyle olduğunu Ebu Halde[548] ile Münzir-i Sevri'nin[549] rivayetlerinden Öğreniyoruz. Bunun sebebini anlamak zor de­ğildir. Bunu böyle yapanlar ya acem asıllı olan veya sonra­dan acemce konuşmaya alışan bir kimseye söylediklerini an­latabilmek için bu yola baş vuruyorlardı. Nitekim Peygam­ber Efendimiz (s.a.v.) de babasının göçmenlik döneminde Habeşistan'da doğan küçük yaştaki Ümm-üHalid'e[550] ye­ni bir elbise giydirdiğinde "güzel" kelimesini habeşçe söy­leyerek

"Ya Ümm-ü Halid, bu elbise güzel"[551] diye iltifat etmiş­ti*.

Fakat İslamiyetin sembolü ve Kur'an'rn dili olan arapça-nın dışındaki bir dili konuşmayı yaygın bir alışkanlık hali­ne getirmek, bu alışkanlığı şehirde, evlerde, arkadaşlar ara­sı konuşmalarda, pazar esnafı arasında, devlet adamları se­viyesinde, resmi dairelerde ve ilim çevrelerinde yaygınlaş­tırmak, hiç şüphesiz "Acemlere özenme" kapsamına giren, mekruh bir tutumdur.

Bu böyle olduğu içindir ki, ilk dönem mtislümanları ge­rek halkının ana dili rumca olan Şam ve Mısır'a, gerek yerli dili farca olan Irak ve Horasan'a ve gerekse halkı berbe­rice konuşan Kuzey Afrika'ya (Mağrib'e) yerleştikleri za­man bu yörelerin halkına arapça öğreterek bu dilin oraların müslüman olan ve olmayan kesimlerinde egemen olmasını sağlayabilmişlerdi. Söylediğimiz gibi önceleri Horasan'da da bu başarı elde edilmişken sonraları müslümanlarm arap­ça öğretme işini ihmal etmeleri sonucu tekrar farsça konuş­ma adeti hortlamış ve zamanla yanyınlaşarak çoğu müslü-manın arapçadan uzaklaşmasına yolaçmıştır. Hiç şüphesiz böyle bir sonuca yolaçmak mekruhtur.

Dil konusunda en doğru yol, arapça konuşmayı alışkan­lık haline getirmektir. Böylece çocuklar, daha küçük yaşla­rında evlerde ve okullarda bu dili öğrenme imkanına kavu­şurlar ve sonuç olarak islamın ve müslümanlarm bu kültü­rel sembolü yaygınlaşıp egemenliğini perçinlemiş olur. Bu durumda müslümanlarm Kur'an'ın, sünnetin ve ilk dönem müslümanlannin (selef) sözlerini daha kolay anlamalarını sağlar. Buna karşılık eğer insan önce bir dil Öğrenir de son­ra başkasına geçmek isterse bu iş kendisine çok zor gelir.

Aynca bilinmelidir ki, arapça öğrenmek aklı geliştirir, ah­lakı güzelleştirir ve din duygusunu güçlendirir. Bunlar ya­nında bu ümmetin Öncüleri olan sahabilere ve onlardan sonraki nesle (tabiin) benzemeyi sağlar. Onlara benzemek-de aklı geliştirir, ahlakı güzelleştirir ve din duygusunu güç­lendirir.

Bunlar bir yana, arapça islamiyetin ayrılmaz bir parça­sıdır ve onu öğrenmek farzdır. Çünkü Kur'an'ı ve sünneti Öğ­renip anlamak farzdır ve bunlar da ancak arapça aracılığı ile anlaşabilirler. O halde farzın gerekli aracı olan şey de farz­dır. Fakat bu dili öğrenmek kimi durumlarda teker teker her­kese farz iken (farz-ı ayn) kimi zaman da bazılarının öğren­mesi ile diğerlerinden yükümlülüğü düşüren bir farzdır (Farz-ı kifaye).

İşte Ebu Bekir b. Şeybe'nin, İsa b. Yunus'a dayanarak naklettiği Amr b. Yezid'in şu sözleri bu gerçeği vurguluyor: "Ömer (r.a.) eyalet valilerinden Ebu Musa el-Eşarİ'ye şöy­le bir yazı yazmıştı: İmdi, sünnet Öğreniniz, arapçayi Öğre­niniz, Kur'an'ı arapça olarak okuyunuz, çünkü o arapçadır."

Ömer'in aynı konudaki bir başka yazısı da şöyledir:

"Arapçayı öğreniniz. Çünkü arapça öğrenmek dininizin ayrılmaz bir parçasıdır. Farzları da Öğreniniz. Çünkü farz­ları öğrenmek de dininizin ayrılmaz bir parçasıdır."

Ömer'in bu genelgesinde belirtilen arapça öğrenme ve şe­riatı öğrenme görevleri, müslümanlar için gerekli olan amaçlan biraraya getiriyor. Çünkü din bir takım sözlerle bir takım davranışları öğrenmeyi gerektirir. Öyle olunca arap­ça. öğrenmek, dince gerekli sözlerin öğrenilmesini ve sün­neti Öğrenmek de yapılması gereken davranışların öğrenil­mesini sağlar.

Kafirlerin ve müşriklerin bayramlarından uzak kalmamı­zı gerektiren bazı akli deliller de vardır ki, başhcaları şun­lardır:

1- Birincisi, bayramlar şeriatlerin ayrılmaz birer parça­sı, onlara sembol olan davranış ve tapınmalardır. Cenab-ı Al­lah (c.c.) bunlar hakkında:

"Her biriniz için ayn birer şeriat belirledik" ve "Biz her ümmet için ayrı birer şeriat belirledik, herkes ken­di şeriatine uyar." buyuruyor. Başka bir deyimle bayram­lar, şeriatlerin kıble, oruç ve namaz gibi ana ilkeleri arasın­da yer alırlar. Buna göre kafir ve müşriklerin bayramlarına uymakla onların diğer dini ilkelerine özenmek arasında hiçbir fark yoktur. Buna bağlı olarak bu bayramları tümü ile benimsemek, bütünüyle kafirliği onaylamak, buna karşılık bu bayramların bazı detaylarına özenmek de kafirliğin ba­zı unsurlarını onaylamak demektir. Hatta bayramlar her şe­riatın sırf kendine özgü, en ayırdedici sembolleri oldukla;

için bunlara özenmek, kafir sistemlerin en kendine özgü ge­leneklerine ve en bariz özelliklerine uymak olur. Buna gö­re bu alandaki özentinin insanı kafirliğe ve kafirliği hazır­layacak şartları sürükleyeceği kesindir.

Bu özentinin ilk başlangıcının hükmü en azından isyan yani emirlere karşı gelmektir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.):

"Her kavmin nasıl bir bayramı varsa bu gün de bizim bayramımızdır" derken bayramların bu özel ayırdedici niteliğini vurgulamıştır. Bu özenti, kafirlerin bile zunnar bağ­lama gibi özel adetlerine özenmekten çok daha çirkin bir davranıştır. Çünkü zunnar kuşanmak, dini bir nitelik taşı­mayan ve sadece müslümanlarla kafirleri birbirlerinden ayırdetme amacı güden basit bir özelliktir. Oysa kafirlerin bayramları ile bu bayramlara bağlı gelenekleri hem kendi­si ve hem de bağlıları lanetlenmiş olan batıl bir dinin unsur­larıdır ve böyle olduğu için bu konuda onlara Özenmek, onların Allah'ın gazabına ve cezasına çarpılmalarına yol açan özelliklerini benimsemek demektir

Düşünelim ki, kafirlerin bu bayramlarına özgü tapınma ve adetlerin her biri, bu günün özel bir gün olarak seçilmiş olması sebebi ile gelenekleşmiştir. Yoksa eğer o gün, yılın diğer günleri gibi normal bir gün olsaydı, hiçbir özel tapın­ma ve adetle kullanmazdı. Oysa bu günün özel sayılarak se­çilmesi, en ufak bir şekilde islam dininden kaynaklandığı bir yana, tersine ona karşı çıkmak, oriu inkar etmek esasına dayanmaktadır.

2- Bu konudaki ikinci akli delil şudur: Kafir ve müşrik­lerin bayramlarında yaptıkları hareketlerin tümü Allah'ın emirlerine aykırı davranışlardır (masiyettir). Çünkü bunlar ya sonradan ortaya atılmış uydurma (bidat) şeyler veya yü­rürlükten kaldırılmış davranışlardır. Böyle bir davranış en iyimser anlamı ile bir müslümanın Beytülmukaddes'e (Kudüs'e) doğru namaz kılması gibi olur..Bu hüküm yapılan ta­pınmaların din kaynaklı oldukları durumlar için söz konu­sudur. O zaman bu tapınmanın uzantısı olan yemek, içmek, giyim, oyun ve tatil gibi adetler dini bayrama bağlı detay­lar olurlar. Tıpkı islam dininin bayramlarında görülen ben­zer adetlerde olduğu gibi.

O takdirde böyle bir özenti, özü bakımından, bazı müs-lümanlann uydurma bir bayram günü çıkararak bu günde kır­lara çıkmaları ve Ramazan bayramı ile Kurban bayramların­da meşru olan adet ve ibadetleri yapmaları gibi veya rast-ggle bir bina kurup çevresini tavaf etmeleri ve bu binayı ya­panın anısına yemekli şenlikler düzenlemeleri mesabesin­dedir. Eğer müslüman böyle bir şey yapmayı çirkin görüyor­sa aynı mantıkla kendinin olmayan bir bayram gününü kut­lamayı adet edinmesini de çirkin görmelidir. Tıpkı bazı bi-daîçilerin kimi gündelik adetlerini değiştirerek yemekli zi­yafetler düzenlemeleri veya süslü kılıklara bürünmeleri, fakat bu değişik adetlerinde tapınma amacına yer vermeme­leri gibi. Böyle bir şey en çirkin kötülükler arasında yer alır-1 sa söz konusu "gazaba uğramışlar" ile "sapıkların" bay­ramlarına özenmek bundan da daha çirkin bir kötülüktür.

Gerçi bu "gazaba uğramışlar" ile "sapıklar" uydurma ve yürürlükten kaldırılmış dinlerinde serbest bırakılmış­lardır, bu doğrudur, ama bu serbestlik, bu kimselerin açık gösteriye dönüştürmemeleri şartına bağlıdır. Yoksa müslü­man uyudurulmış veya yürürlükten kaldırılmış bir dini ne açıktan ve ne de gizli biçimde asla onaylayamaz. Kafirlere Özenmek ise tıpkı bidatçilere özenmek gibi, hatta ondan da daha kötü bir şeydir.

3- Bu özentiden kaçınılması gerektiğini belirten üçüncü akli delil de şudur: Bu alanda basit gibi görülen özentilere göz yumulduğu takdirde bu durum kesinlikle git gide daha büyük çaplı taklitlere yolaçar. Zamanla bu özenilen yabancı gelenek, halk arasında yaygınlaşınca aslı unutularak hal­kın kendi bayramı gibi benimsenmeye başlar. Hatta Al­lah'ın emrettiği bayramlara benzetilir, bazan daha da üstün tutularak nerdeyse islamın gölgelenmesine ve kafirliğin yeniden hortlamasına yolaçacak bir nitelik kazanır.

Nitekim müslüman olduklarını söyleyen çok sayıda kim­senin hrıstiyanların oruç bozumu günündeki geleneklerine özenerek aralarında hediye alıp-vermeleri, tatil yapmaları, sadaka dağıtmaları ve çocuklarına yeni elbiseler satın alma­ları bu niteliktedir. Şetanın kışkırtmaları ile benimsenen bu özentiler, bu taklitçilerin, gözünde müslüman bayramı gi­bi olmuş, hatta güvendiğim bazı dostlardan Öğrendiğime gö­re hnstiyanlara yakın yerlerde yaşayan dini bilgisi kıt ve ima­nı zayıf müslümanlar, bu özenti adetleri müslüman bay­ramlarından daha üstün tutulmakta, bu günleri Allah'ın ve Rasulullah'ın bize tanıttığı şenlik günlerinden daha coşku­lu şekilde kutlamaktadır. Benim kendi gözlerimle gerek Şam'da ve gerekse çevresinde gördüğüm yabancı özentile­ri bu iddialar doğrulamaktadır. Oysa bu yöre ilim merkez­lerine oldukça yakın ve halkının imanı oldukça güçlü bir is­lam diyarıdır.

Sözünü ettiğimiz hrıstiyanların oruç bozumu günü, Per­şembe gününe rastlar. Bu perşembenin yıl içinde belirli bir tarihi yoktur, tersine yedi hafta süren bu hrıstiyan orucuna bağlı olarak ileri geri kayar. Bu yedi haftalık oruç, arapla-rm yaz dedikleri, fakat genel olarak ilkbahar diye adlandı­rılan mevsimde tutulur. Orucun başlangıç tarihi güneş yılı takvimine göre belirli değildir, Şubat ayının ikisi ile Azar (Nisan) ayının ikisi arasında oynar. Hrıstiyanlar bu günler için güneş takvimi ile ay hesabına dayalı takvimin birbiri­ne en yakın oldukları bir pazartesi günü oruca başlarlar ve böylece hem güneş ve hem de ay hesabına dayalı takvimle­ri birlikte gözlemeye çalışırlar.

Hemen belirtelim ki, bunların hepsi onların kendileri tarafından uydurulup ortaya atılmış ve peygamberleri tara­fından getirilmiş kendi şeriatlerine de aykırı olan şeylerdir. Çünkü her şeyden önce bütün peygamberler -selam üzerle­rine olsun- bidat vakitlerini ay hesabına göre belirlemişler­dir. Peygamberlerin getirdikleri şeriatleri bozup değişti­renler yahudiler ile hrıstiy ani ardır. Neyse şimdiliksözümü-zün konusu bu değil.

Bu hrıstiyan orucunun son günü perşembeye rastlar. Er­tesi günü olan cuma gününü asılsız inançlarına göre Hz. ;İsa'nın (s.a.) çarmıha gerildiği gün kabul ederek buna "Çar­mıh Günü" adını verirler. Bu cuma ile cumartesini birbiri­ne bağlayan geceyi de Hz. İsa'nın mezarda geçirdiği kabul ederek "Işık Gecesi" diye anarlar. Bu gece büyük bir ateş ya­karak etrafında biraraya gelirler ve gökten üzerlerine nur in­diğini ve bu nurun Kudüs'teki Kamame kilisesine düştüğü­nü hayal ederier.,En son dağılırlarken bu ateşten tutuştur­dukları birer meşaleyi yanlarına alarak memleketlerine gö­türürler ve bunu uğur sayarlar. Aklı başında olan herkes bu inanç ve davranışların asılsız ve uydurma olduklarım kolay­ca anlayıverir.

Ertesi günü olan cumartesi günü yahudi kovalarlar. Pa­zar gününü ise İsa'nın (a.s.) yeniden dirilip kalktığı en bü­yük bayram günleri sayarlar. Bir sonraki pazar gününü de "Yeni Pazar" diye adlandırırlar, o gün herkes yeni elbiseler giyerler ve hep birlikte çeşitli hareketler yaparlar.

Bütün bu saydıklarımız onların bayram günleridir. Tıp­kı biz müslümanlarm Arefe, Kurban Bayramı ve Mina gün­leri gibi. Onlar oruç tutarken yağlı ve hayvan kaynaklı yi­yecek yemezler. Oruçları bitince de bayram ederlerken hay­van kaynaklı yiyeceklere, yani süt, yumurta veya etle oruç açarlar. Çoğunlukla da yumurtayı tercih ederler. Gerek bu bayramlarında ve gerekse diğer bayramlarında tapınma amaçlı çeşitli söz ve davranışlar görülür. Bunlar belli ve ke­sinleşmiş bir nitelik taşımadıkları için alimler tarafından farklı biçimlerde nakledilirler ki, bu nakillerin çoğunluğu doğrudur.

Çünkü bu adamlar dini liderleri olan papaz ve keşişler ta­rafından ortaya konan her şeyin kendileri için bağlayıcı ol­duğuna, tıpkı gökteki Hz. İsa tarafından ortaya konmuş bir ilke gibi uyulması gerektiğine inanırlar. Söz konusu dini li­derler de sık sık bazı esasları yürürlükten kaldırarak yerle­rine başka yasaklar ve yükümlülükler getirirler, daha önce­ki inanç ilkelerine aykırı şekilde farklı inaçlan uzlaşünp or­taya başka bir şey çıkarırlar ve bütün bunları yaparken yap­tıkları bu işin Allah tarafından bir şeriatin başka bir şeriat-le değiştirilmesi gibi bir misyon olduğunu kabul ederler.

Hnstiyanlar ile yahudiler bu bakımdan -ve başka bazı ba­kımlardan- birbirlerinin zıddıdırlar. Çünkü yahudiler Al­lah'ın kendi koyduğu bir şeriatı yürürlükten kaldırabilece­ğini veya yeni bir peygamber göndererek daha önceki şeri-atten farklı bir şeriat yürürlüğe koyabileceğini kabul et­mezler. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) onların bu nitelikleri­ni vurgulamak üzere şöyle buyuruyor:

"İnsanlar arasındaki bazı aptallar -Onları yönele-geldikleri kıbleden başka tarafa çeviren sebep nedir?- di­yeceklerdir."                                      (Bakara: 2/142)

Oysa hrıstiyanlar, dediğimiz gibi, şeriat koyma ve yürür­lükten kaldırma konusunda papazları ile keşişlerini yetkili saymışlardır. Bu yüzden hrıstiyanlarda istikrarlı, düzenli ve uzun ömürlü şeriat görülmez.

Maksadımız onların batıl sistemlerini bütün detayları ile bilmek değildir. Bizim için bu konuda mubah olan ma­ruf olanı, müstahap olanla vacip olanı birbirinden ayırdede-bilecek derecede münker (eğri) olanı bilmek ve böylece ondan kaçınma imkanına kavuşmak yeterlidir. Tıpkı diğer haramları bilmemizin gerekliliği gibi. Çünkü görevimiz münkerden (eğrililklerden) uzak durmaktır. Oysa münkeri ne genel olarak ve ne de ayrıntılı biçimde tanımayan kim­se ondan uzak kalmayı başaramaz. Fakat bu konuda genel bilgi yeterlidir. Ama farzla ilgili durum böyle değildir. Farzları yapmamız gerektiği için ve bir şeyi yapmak ancak detayınca inmekle mümkün olduğu için onları ayrıntılı bi­çimde bilmemiz gerekir.

Onların din amaçlı kimi yanlış ve eğri adetlerini sayma­mın sebebi bazı müslüman gurupların bunların bir kısmına kapıldıklarını ve bir çok müslümanın da bunların Allah ta­rafından lanetlenmiş yahudiliğin ve yahudilerin gelenekle­rinden olduklarının farkında olmadıklarını görmüş olmam­dır.

İşittiğime göre sözünü ettiğim hrıstiyanlar bu oruç bozu­mu bayramlarından önceki perşembe veya cumartesi günü toplu biçimde mezarlıklara giderek kabirlerin başında buhur­dan yakarlar, aynı günlerde evlerinde de buhurdan yakarlar. İnançlarına göre buhurdan yakmak bereket sağlar ve bela­ları önler. Yoksa bu buhurdanları etrafa hoş kokular yayıl­sın diye yakmıyorlar. Hatta bu buhurdan yakmayı kurban kesmek gibi bir tapınma davranışı sayarlar ve küçük boyda el çanları çalarak bunu takdis ederler, bu çan seslerine yük­sek sesle okunan bazı sözler de eşlik eder. Bu arada evlerin kapılarına ve başka yerlerine haçlar asarlar. Daha bir çok saç­ma şeyler de yaparlar ki, hepsini bilmiyorum.

Onların bazı saçmalıklarını anlatmamın sebebi, çok sa­yıda müslümanın aynı şeyleri yaptığını görmüş olmamdır. Oysa bu saçma hurafeler hristiyanlardan gelme adetlerdir. Nitekim söz konusu perşembe günü boyunca sokaklar kü­çük çan sesleri ve büyücülerin takdis avazları ile dolup ta­şar. Oysa bu sırada okunan sözlerin çoğunluğu saçma ve bir kısmı da haram ve küfür karakterlidir.

Bu konuda sıradan halk yığınlarına yapılan telkinlere göre güya takdis edilmiş buhurdan yakmak insanları naza­ra, büyüye, hastalıklara ve yırtıcı hayvanlara karşı korur. Bu saçma düşüncenin ifadesi olarak o günlerde kağıtlara çizi­len yılan ve akrep resimleri evlerin kapılarına asılır. Yapan­ları lanetlenmiş ve bulundukları yere meleklerin girmediği bu resimlerden beklenen şey, ev halkının yırtıcı hayvanla­rın zararlarından korumaktır. Bu adet sabiilerin (yıldızlara tapan bir akımın) büyücülüklerini andırır. Yine işittiğime gö­re çoğu kimseler o günlerde evlerinin kapılarına haç asarlar.

Yine çok sayıda kimse bundan sonra gelen perşembe günü topluca mezarlıklara gidip ölülerin başında buhur­danlar tüttürerek bu günleri kutlarlar. Oysa gerek bu gün ve gerekse bu günü ululaştırıp kutlayanlar Allah katında hor ve değersizdir. Böyle dememizin sebebi şudur. Asılsız yere yü­celtilip ululaştırılân bütün zamanlan, yerleri, taşları, ağaç­ları ve yapıları aşağılamak, küçümsemek vaciptir. Tıpkı insanların taptıkları putları aşağılamak gerektiği gibi. Oy­sa eğer bu putlar insanların tapınmalarına hedef olmasalar­dı, diğer taşlar gibi sayılırlardı.

Yine bu günlerde işlenen hurafeler arasında halktan top­lanan çeşitli bağışları da hatırlatmalıyız. Bu bağışlar koyun, tavuk, süt ve yumurta gibi şeylerdir ve aslında çoğu zorla toplanır. Bu davranışta iki haram biraraya geliyor. Biri bir müslümanın veya adak sahibinin malını haksız yere ye­mek, öbürü de bir hrıstiyan geleneğini hortlatıp yaşatmak. Bu günlerde köylere görevliler salınarak besin maddeleri top­lanır, bunlar değirmenlerde öğütülür, toplanan yunurtalar bo­yanır, büyük harcamalar yapılır, çocuklara bayramlıklar giydirilir ve daha bir çok şeyler yapılır ki,bunların tümü he­nüz ölmemiş, başka bir deyimle doğrudan doğruya ve eğri­ye eğri diyebilen müminlerin tüylerini ürpertir.

Bazı kimseler de bu günlerde Hz. Meryem'den üzerlerine bereket insin diye elbiselerini açık havada bir yere bıra­kıyorlar. Kalbinde en ufak bir iman pırıltısı barındıran han­gi insan, yahudi ve hnstiyanlara karşı çıkılması hususunda bunca uyarılar yapmış olan bir dinin bu kadar çirkin hura­felerden tiksinmeyeceğini bekleyebilir? Bazıları aynı amaç­la bundan da daha kötüsünü yaparak evlerinin duvarlarını ve hayvanlarını çamur ve reçine ile boyarlar. Rabbimiz bizle­ri bidatçilerin şerrinden ve bu tip bozguncuların yıkımından korusun. Hiç şüphesiz tevfik O'ndandır.

Bu açıklamaların tümü ortaya koyuyor ki, kafirlerin bay­ramlarının özel anlamlan vardır ve bu bayramlara özen­mek belirli konularda onlara benzemek demektir.

Bu şenliklerin onların dini bayramlarına mahsus göste­riler olduğu şundan bellidir ki, onlar oruçlarının son hafta­sında bulunan perşembe gününü "Büyük Perşembe" ve ar­kasından gelen cuma gününü de "Büyük Cuma" diye adlan­dırarak bu günleri olağanüstü derecede yüceltirler ve müs-lümanlann ramazanın son on gününde yaptıkları gibi bu gün­lerde diğer günlerden daha çok ibadet yapmaya başlarlar. Ayrıca hafta başı Pazar gününü de "Şaanın" adı altında bayram yaparlar.

Onlardan birinin bana anlattığına göre "Şaamn" bayra­mı oruçlarının ilk pazar gününe rastlar. O gün zeytin yaprak­lan takınarak dışarıya çıkarlar. Böylece Hz. İsa'ya benze­diklerini sanırlar. Çünkü onlara göre İsa arkasında sıpası bu­lunan bir eşeğin sırtında Kudüs'e girerek mesajını tebliğ et­meye başlamış, arkasından kalabalık bir gurubun saldırısı­na uğramıştı. Bu sı :ada yahudiler tarafından tutulmuş elle­ri sopalı bir gurup Hz. İsa'ya sopalan ile vurmaya girişin­ce sopalan yaprak açmış ve bunu gören halk kalabalığı Hz. İsa'ya secde etmişti. İşte "Şaanın" bayramı onlara göre o gü­nün anısını tazeliyor.

Bu "Şaanın" bayramı gerek Hz. Ömer'in şartları arasında ve gerekse fıkıh kitaplarında "hnstiy anların islam diya­rında açıkça yapamayacakları" gösterilerden biri olarak anılır. Onlar gerek bu bayrama ve gerekse meydan gösteri­leri ile kutladıkları diğer dini şenliklerine genel olarak "Ba-us" adını verirler. Onların dilinde "Baus" dini gösterilerin genel adıdır. Tıpkı müslümanların Ramazan ve Kurban bayramları gibi.

Şunu hemen belirtelim ki, onların Hz. İsa ile ilgili olarak naklettikleri ve olabilir cinsten olan mucizeleri ne reddeder ve ne de onaylarız. Reddetmeyiz çünkü olmaları mümkün­dür; onaylamayız, çünkü bu konuda haber kaynağı olan on­lar cahil ve fasık kimselerdir. Fakat bayramlarını kutlama ve onlar tarafından uydurulmuş veya Allah'ın yürürlükten kaldırdığı dinlerini hortlatıp yaşatma konusunda onlarla asla işbirliği yapmayız.

Yine öğrendiğime göre Kur'an-ı Kerim'in şu ayetinde Hz. İsa'ya indiği belirtilen ziyaret sofrası (Maide) onlara göre bu "Büyük Perşembe" diye adlandırdıkları gün gelmiştir. Ce-nab-ı Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:

"Meryemoğlu İsa "Ya Allah, Ey Rabbimiz, bize önce­kilerin ve sonrakilerimizle birlikte tümümüz için bayram ve senden gelen bir mucize olacak olan bir sofra indire­rek bizi riziklandı, hiç şüphesiz en iyi rızık veren Sen'sin" dedi. Allah da "Ben size bu sofrayı indiririm ama ondan sonra aranızda nankörlük edip kafir olanları hiç bir dünyalıya vermediğim derecede ağır bir azaba çarptırı­rım." buyurdu.                                          (Maide: 5/114)

İşte bu "Büyük Perşembe" onlara göre "ziyafet sofrası (Maide)" bayramıdır. Bunun yanında arkadan gelen ilk pa­zar günü de "Kurtuluş (Fush)" "Aydınlık" ve "Büyük" gi­bi sıfatlarla andıkları önemli bir bayram sayarlar. O gün için boyalı yumurtalar ve başka yemekler hazırlarlar. Hazırladık­ları bu yemekler et, süt ve yumurta gibi hayvani besinlerden olur. Çünkü oruçları süresince bu maddeleri yemezler, sa­dece ekmek ve üzüm gibi taneli bitkilerden yapılmış yemek­lerle oruç tutarlar.

Anlattığımız bu hrıstiyan adetlerini çoğu, hatta burada an­latılmayan daha başka adetlerle birlikte şeytan tarafından kendilerini müslüman sayan çok sayıda kimseye hoş göste­rilmiş, bunlar onların kalblerine girmiş ve sempatilerini kazanmıştır. Bakıyoruz ki, adetleri ya bir kısım şeyler ek­leyerek ya bazı eksiltmeler yaparak yahud sıralarım değiş­tirerek uyguluyorlar. Bu değişiklikleri yapmalarının sebe­bi bazan özendikleri hnstiyan guruplardan öyle görmeleri ba-zdn da Allah'ın hak dininde yapmış oldukları keyfi değişik­likler gibi bu alanda da keyfi değişikliklere girişmeleridir. Fakat o gün hrıstiyanlara mahsus olduğu ve Allah'ın dinin­de hiçbir özellik taşımadığı işin hiçbir cahil müslüman aşu­re günü orucunun özü bize göre meşrudur, fakat onlar da o güri oruç tuttukları için biz oruç tutma biçiminde değişiklik yaparak (Onuncu günle birlikte dokuzuncu günü de oruç tu-turak) onlara benzememeyi sağlıyoruz. Fakat dinimizde as­la yeri olmayan, tersine onların uydurma ve yürürlükten kalkmış dinlerinden olan uydurma ve yürürlükten kalkmış dinlerinden olan adetlerin ne özlerinde ve ne de biçimlerin­de onlara özenemeyiz. Bu kuralı daha Önce belirtmiştik.

Buna göre bizimle hiçbir ilgisi olmayan, buna karışhk Özü. ile onlara mahsus olan bu günlerde değişik bir gelenek or­taya çıkarıp benimsemek meselenin özü olan belirli bir gü­nü ayırıp yüceltme bakımından onlara benzemektir.. Acem­lerin Nevruz ve Mihrican bayramlarında oruç tutmayı mek­ruh sayan alimlere göre bu gerçek açıktır. Özellikle değişik adetlere sahne olan o günler eğer onlar tarafından yüce sa­yılmış günler ise bu işin açık bir özenti oluşu daha da kesin­lik kazanır.

Bu söylediklerimizi daha açık hale getiren gelişme şudur.

Bu gün o hale gelinmiş ki, çok sayıda müslüman hrıstiyan-ca oruç bozumu bayramı olarak kutlanan ve onlar tarafından "Büyük Perşembe" diye.anılmakla birlikte aslında "Basit Perşembe" olan bu perşembe günü gelince büyük şenlikler düzenleyerek boyalı yumurtalar hazırlamak, sütler kaynat­makta, hayvanlarını kırmızı aşılarla boyamakta, Allah'ın ve Rasulullah'ın bize bildirdiği bayramlardan daha mükellef ye­mek sofraları düzenlemekte ve hac mevsimlerindekine ben­zer şekilde hediyeler alıp vermektedirler. Üstelik bunları ya­panların büyük bir çoğunluğu ve şenliğin asîmi ve dayana­ğını artık hatırlanıyor. Ortada sadece her yıl tekrarlanan düzenli bir adet kaldı, tıpkı müslümanların Ramazan ve Kurban bayramları gibi. Bu konudaki şeytanın kışkırtmala­rına mevsimin bahar olması, güneş hesabına dayalı yılın ba­şı olması ve bu günlerde et, süt, yumurta gibi hayvani besin maddelerinin bol olması gibi bahaneler de yardımcı oluyor. Oysa daha Önce belirttiğimiz gibi, bugün bir hrıstiyan bay­ramı olarak güneş yılının belirli bir gününe bağlı değildir, otuz üç günlük bir aralık içinde ileri-geri kayabilmektir. Bütün bunlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "İlerde sizden öncekilerin geleneklerine uyacaksınız" şeklindeki hadisinin pratikte doğrulanmasıdırlar. Peygam­berimizin sözünü ettiği "gelenekler" kafirlerin bazı bay­ram adetlerine özenmek ve bundan alıkoymaktır.

Sınırlı bir özenme ve benzeme saydığımız bu kötülükle­re vesile ve bahane oluşturduğu gereçesi ile haram olduğu­na göre kafirliğe sürükleyen özenmelerin hükmü nice olur? Mesel haç'a (salib'e) saygı göstermek, vaftiz olmak ve "Yollar farklı olsa bile mabud (tapılan) tektir" gibi saçma sözler söylemek ve böylece ya bozulmuş ve yürürlükten kaldırılmış yahudi ve hrıstiyan şeriatlerini Allah'a ulaştırı-cı saymak veya bunlardan bazı Allah'ın dinine aykırı hüküm­leri hoş görüp onları onaylamak gibi ki, böyle bir tutum, müslüman ümmetinin görüş birliği ile Allah'ı, Rasulul-lah'ı, Kur'an'ı, ve İslam'ı inkar etmek demektir. Bunun te­meli de benzemek, özenmek ve katılmaktır.

Umuyorum ki, bu açıklamalar sayesinde İslam şeriatının tutumunun ne kadar yerinde olduğunu iyice anlamalı ve Allah'm Peygamberimize indirdiği kafirlere benzememek, onlara ters düşmekle ilgili hükümlerin bazı hikmetlerini kavramış oldu.

Bilmek gerekir ki, eğer onlara özenmenin bu çirkin ge­lişmelere yolaçtığını gözlerimizle görmemiş olsak bile in­sanın tabii yapısı hakkındaki bilgimiz ile şeriatten kaynak­lanan temel deliller yirie bu tehlikeli yolu yasaklamamızı ge­rektirirdi. Oysa şimdi bu özenmeden doğan ve bazan is-Iamdan tamamen çıkmaya yolaçan kötülükleri gözlerimiz­le görüyoruz.

Bu konuda mantıklı bir akıl yürütme (rasyonalizasyon) yaparken şöyle bir kıyas dünzenleyebiliriz.

Birinci Mukaddime: Kafirlere özenmek insanı çoğun­lukla ya küfre veya günaha bazan da her ikisine birden sü­rükler, ayrıca insana sağladığı hiç bir yarar da yoktur.

İkinci Mukaddime: İnsanı böyle bir akıbete sürükleyen şey haramdır.

Sonuç: Kafirlere özenmek, benzemeye çalışmak haram­dır.

Bu kıyası oluşturan ikinci mukaddimenin (öncülün) doğ­ruluğu kesindir, şüphe götürmez. Çünkü şeriatın kaynakla­rını derinlemesine bir incelemeden geçirdiğimiz takdirde gö­rürüz ki insanı çoğunlukla küfre sürükleyen şey haramdır. Bunlara bağlı olarak insanı genellikle küfre sürükleyen ve buna karşılık yapılmasında gerektirici bir sebep bulunma-layan şey de haramdır.

Kıyasımızın birinci mukaddimesine gelince pratikteki ge­lişmeler bunu hem gözü görenlere ve hem de körlere açıkça göstermiştir. Zaten "sürükleme" fenomeni tabii tabi bir gelişme olarak şeriat koyucu tarafından gözönünde bulun­durulmuş ve buna yol verecek bahane açık kapıların önüne kesinlikle tıkanmıştır.

4- Bu özentiden kaçınılması gerektiğini belirten dör­düncü akli delil de şudur: Bayram törenleri ve şenlikler in­sanlara din ve dünya ile ilgili yararlar sağlayan fırsatlardır. Mesela bu bayram ve şenlikleri kutlayanların bu fırsatlardan yararlanarak namaz kılmaları, zekat vermeleri, oruç tutma­ları ve hacca gitmeleri gibi. Bu nitelikleri yüzünden her şeriat bunlara yer vermiştir. Nitekim Cenab-ı Allah bu ko­nuda "Her ümmet için usulüne göre ibadet edecekleri bir ibadet yolu (şeriat) belirledik" ve "Biz her ümmet için, Al­lah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar bo­ğazlanırken, üzerlerine O'nun adını ansınlar diye bir ma-bed belirledik..." buyuruyor. (Hacc: 22/34-67)

Aynca Cenab-ı Allah (c.c.) Son Peygamberinin dili ile en eksiksiz biçimde insanların yararını garantileyen amelleri be­lirleyip açıklamaştır. Nitekim "Bu gün sizin dininizi kema­le erdirdim" ayeti bu anlamdaki "eksiksizliğe" işaret edi­yor. Bu yüzdendir ki, bu ayet hak dinin en büyük bayramı olan Kurban bayramı hakkında inmiştir.

Şeriatler kalblenn azığı ve besleyici azığıdırlar. Nitekim sahabilerden İbn-i Mesud (r.a.):

"Her davetçi konuklarına ziyafet sunmak ister, Allah'ın ziyafeti de Kur'an'dır.[552] diyor. Canlı organizmanın bir özelliği de eğer açken belirli bir yemeği yiyip ihtiyacım gi­dermiş ise artık başka bir yemeğe karşı istekli olmaması, hat­ta o başka yemeği yememesi ve eğer yiyecek olursa zorla ve isteksizce yemesidir. Bu durumda sonradan yediği yemek vücud için zararlı veya yararsızdır ve her iki durumda da kendini ayakta tutan besin kaynağı olmaz.

Tıpkı bunun gibi kulda şeriat dışı davranışlarla psikolo­jik ihtiyaçlarının bir kısmını giderince bu yabancı tatminler oranında meşru amellere karşı arzusu ve bu amellerden ya­rarlanma payı azalır. Ama bütün iştah ve gayretini meşru ainellere yönelten kimse böyle değildir. Böyle kimsenin meşru amellere karşı sevgisi artar, onlardan sağlayacağı yararın oranı yüksek olur, bu amellerle dini hayatım eksik-sizliğe ve islamiyetin kemale erdirir.

Bu yüzdendir ki, gönlünüzü huzura erdirmek için sık sık şarkı dinleyen kimsenin Kur'an'ı Kerim dinleme isteği­nin azaldığını, hatta bundan hoşlanmaz olduğunu görüyoruz. Yine bol bol seyahat edip dünyanın çekici manzaralarını ve tarihi kalıntılarını ziyaret eden bir kimsenin kalbinde böy­le olmayan bir kimseninki kadar Kabe'ye ziyaret etme şev­kinin bulunmadığını görürüz. Tapkı bunun gibi gönlünün dü­şünce ve edebiyat besinini eski Yunan ve Acem kaynakla­rından sağlamayı huy edinen kimse islam düşünce ve ede­biyatına karşı kalbinde güçlü bir arzu bulamaz olur. Bunla­ra paralel olarak kralların hayatlarını ve maceralarını oku­maya düşkün olan bir kimsenin peygamberlerin -selam üzerlerine olsun- hayatlarını ve mücadelelerini anlatan ki­taplara karşı fazla ilgi duymadıklarını görürüz. Verdiğmiz bu örneklerin hayattaki benzerleri çoktur.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Ahmed-i Han-beli'nin bildirdiğine göre insan psikolojisinin bu özelliğini dile getirdiği bir hadisinde şöyle buyuruyor:

"Her hangi bir toplum bir bidat (İslama yabancı bir kültür unsuru) ortaya çıkarırsa Allah o bidat kadar sünnet payını hayatlarından çekip çıkarır."

Kendi tutum ve eğilimlerini objektif bir şekilde incele-yebilen herkes, ister sofu olsun, ister devlet adamı ve ister­se sıradan halktan biri olsun- bu gerçeğin doğruluğunu ken­di üzerinde görebilir.

İşte bu yüzündendir ki, şeriat dinde bidat çıkaranlara şid­detle karşı çıkmış ve herkesi önemle bundan kaçınmaya çağırmıştır. Çünkü bidatlere bulaşan kimselerin bu ortam­dan elele başbaşa, yani ne karlı ve ne de zararlı olmaksızın sıynlabildikilerini farzetsek bile yine sahibi üzerinde gizli etkileri vardır, hatta şeriatın yararlılığı ile ilgili duyguları kö­reltecekleri için, bu köreltme oranında sahiplerinin kalbin­de ve dini duygularında tahribata (yıkıma) yolaçarlar. Çün­kü hiçbir kalb biri atılan ve öbürü de atılan yerine konan iki şeyin sevgisini birlikte taşıyacak kadar geniş değildir.

Bu böyle olduğu içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) cahiliye döneminin iki bayram hakkında "Allah bu iki bayram günü yerine size onlardan daha hayırlı olan başka iki bayram günü verdi." buyurmuştur.

Buna göre insanın kalbini bidat nitelikli davranışlarla bes­lemesi, şeriat kaynaklı amellerden besin sağlamasını,- en azından yeterince besin sağlamasını engeller. Bu durum da topkı bozuk besinler yiye yiye farkına varmadan hastalanan canlı bir organizmada olduğu gibi, farkında olmaksızın in­sanın ruh sağlığını bozar, yıkıma uğratır. Umuyoruz ki, bu kısa açıklama bidatlerin bazı zararlarını açıkça ortaya koy­muştur.

Eğer bu gerçek iyice anlaşıldı ise Cenab-ı Allah (c.c.) bayramlara karşı kalblere koyduğu özlemi, arzuyu ve bu bay­ramda alınıp verilen sadakalara, yapılan şenliklere, tatille­re, birlikte duyulan sevinç ve hazlara karşı uyandırılan ili-giyi anlamakta da güçlük çekmeyiz. Bütün bu saydıklarımız çeşitli psikolojik isteklerimizi tatmin eden şeyler oldukla­rı için bayramlara karşı saygı duymamızı sağlarlar. Yine bu gerekçeye dayanan şeriat bayramlarda Allah'ı yüksek ses­lerle zikretmeyi gelenekleştirmiş, bayram süresince namaz­larda ve hutbelerde diğer namazlarda yer almamış olan yüksek sesli tekbirler getirmemiz istenmiş ve Özellikle "Bü­yük Bayram" diye adlandırılan Kurban bayramında Allah'a saygı sonucu O'nun rahmetini, dileyici ifadelere bol bol yer verilmiştir. Nitekim şu ayet buna işaret ediyor.

"İnsanlara hacci ilan et de gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gel­sinler. Gelsinler ki kendileri için bir takım faydalara şahid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak ver­diği hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban eder­ken) Allah'ın adını ansınlar. Bu hayvanların etlerinden hem kendiniz yiyiniz ve hem de sıkıntı içinde bulunan fa­kirlere yediriniz."                                 (Hacc: 22/27-28)

Görülüyor ki, bayramlarda yer alan insan psikolojisi için çekici nitelikteki doğal adetler bu bayramlara özgü şe­riat kaynaklı ibadetleri sevmemize yardımcı oluyor. Fakat eğer insan ruhu başka günlerde bu yönden ya kısmen veya tamamen tatmin edilecek olursa o zaman Allah'ın bayram­larına karşı duyacağı ilgi azalacağı için sevgi ve saygısı körelir, dolayısıyla o günlerde işlenecek salih amellerin üzerindeki etkisi zayıflayacağı için büyük bir manevi hüs­rana (zarar ve yıkıma) uğrar.

Yabancı bayramlarla ilgi duymanın yolaçacağı asgari zararı anlayabilmek için şöyle bir iki kişi düşünelim. Düşün­düğümüz bu kişilerden biri bütün arzusunu şeriatımızın bayramlarına yöneltirken öbürü hem şeriatımızın bayram­larına ve hem de yabancı bayramlara karşı ilgi duymuş ol­sun. Besbelli ki, bütün ilgisini sırf şeriatımızın bayramları üzerine yoğunlaştıran kimse ilgisini bizim bayramlarımız ile yabancı bayramlar arasında bölüştüren kimseye göre şeriat bayramlarını daha güçlü şekilde arzu edecektir. Bu ger­çeğin farkında olmamak ya gafletten veya umursamazlıktan ileri gelebilir. Şeiriatlerin bazı inceliklerini bilen herkes bu gerçeği iyi bilir.

İlgi bölüşüldüğü takdirde arzunun zayıflayacağını herkes tecrübeleri ile görebilir. Mesela yabancıların bayramların­da çocuklarına yeni elbiseler giydiren veya onlara diğer is­tedikleri şeyleri olan bir baba düşünelim. Bu çocukların is­lam bayramlarına karşı besledikleri saygı kesinlikle zayıf­layacaktır. Eğer biri çıkar da:

"Gönüller bu bayramların her iki türlüsüne de yer açar" derse kendisine:

"Eğer sadece birini banndırsa duyacağı sevgi daha eksik­siz olur" deriz.

5- Bu tip özentilerden kaçınmamızı gerektiren başka bir akli gerekçe de şudur: Kafirlerin bazı bayramlarına Özenip şenliklerine katılmak insanları batıl inanç ve gelenekleri ko­nusunda yüreklendirir. Özellikle cizye ve haraç baskısı al­tında ezik yaşıyorlarsa bu yüzden cesaret bulma ihtimalle­ri daha da çok artar. Çünkü bu durumda müslümanlann dinlerine Özgü bir gelenekte kendilerine uydu olduklarını gö­rürler. Bu da tabii olarak kalblerini kuvvetlendirir ve moral­lerini yükseltir. Hatta bu psikolojik avantajı fırsat bilerek za­vallı müslümanaları aşağılamaları, hor görmeleri bile müm­kündür. Hiçbir aklı başında kimse bu ihtimali uzak gör­mez. Çünkü onları boşuboşuna onurlu konuma yükselten özenticilik ile yine onları cizye baskısı altına alma tutumu nasıl birbiri ile bağdaşabilir?

6- Bu özentilerden uzak durmamızı geciktiren diğer bir akli delil de şudur: Kafirlerin bayramlarında yapılan hare­ketlerin bir kısmı küfür, bir kısma haram ve bir kısmı da eğer bir an için özenme sakıncasından soyutlanacak olursa mubahtir. Fakat bu kategoriler arasındaki fark belirgin olmak­la birlikte bu fark çoğunlukla ayırdedilmez. Buna göre alimler tarafından haram sayılmayan konulardaki özennte-ler sıradan halkı haram olduğu kesin konularda da Özenme-ye sürükler ki, pratikte rastlanan da budur.

Bu gerekçe ile daha önce sözünü ettiğimiz daha sakınca­lı özenmelere açık kapı bırakmama gerekçesi arasındaki fark şudur. Açık kapı bırakmama gerekçesini konuşurken sa­kınca olarak küçük şeylerle ilgili sınırlı özentilerin büyük çapta özenmelere yol açacağını belirtmiştik. Şimdi burada ise özenme alışkanlığının sıradan halkın dini anlayışını bu-Iandıracağını ve böylece onları iye ile kötüyü birbirinden ayırdedemez duruma düşüreceğini vurguluyoruz. Yani öte­kinde insan tabitının iradeli bir eğilimi berikinde ise insa­nın inançlarının gereğini bilememesi sözkonusudur.

7- Bu özentilerden kaçınmamızı gerektiren bir başka akli gerekçe de daha önce açıkladığımız gibi Özentinin özü ile ilgili bir inceliktir. Bu incelik şudur. Cenab-ı Allah (c.c.) insanları, hatta diğer bütün canlı varlıkları benzerler arasın­da karşılıklı etkileşme ilişkisi olacak nitelikte yarattı. Ara­daki benzerlik ne kadar çok olursa ahlak ve nitelikler arasın­daki karşılık etikileşme ilişkisi de o kadar güçlü olur. Böy­lece iş o raddeye varır ki, benzerlerinin birini diğerinden an­cak yakından bakınca ayırdedebiliriz.

İnsanlar arasındaki ortak özelliklerin sayısı çok olduğu gibi birbirlerini etkileme oranları da çok yüksektir. Bunun yanında insanla diğer hayvanlar arasındaki ortak özellikler orta derecede yani ne çok fazla ve ne de çok az olduğu için birbirlerini etkileme oranları da orta düzeydedir. Buna kar­şılık insanla bitkiler arasındaki ortak özellikler canlılar ara­sındaki en düşük düzeyde olduğu için birbirlerini etkileme oranlan da çok düşüktür.

Bu temel ilkenin pratik bir sonucu olarak işbirliği ve ortak yaşama halindeki insanların birbirlerini etkiledikleri ve birbirlerine huylar aktardıkları görülür. Bu durum bir de­receye kadar belirli bir kişi ile o kişinin ortak yaşadığı bir hayvan türü arasında da görülür yani bu kişi uzun süre yan-yana yaşadığı hayvanın bazı huylarının etkisi altına girer. Bu yüzden devecilerin kendini beğenmiş ve palavracı, uzun sü­re koyunlarla birlikte yaşayanların yumuşak başlı oluverdik-leri gibi deve ve katır güdenlere de bazı katır huylarının bu­laştığı gözlenmiştir. Köpeklerle fazla haşır-neşir olanlarla da durum böyledir.

Bu kuralın kaçınılmaz bir sonucu olarak insanlar ortak ya­şama, uzlaşma ve karşılıklı nefret azlığı ortamlarında yaşı­yorlarsa birbirlerinin ahlaklarını yüksek oranda etkileyebil­mektedirler. Bunun yanında görünür yönler arasındaki or­taklık veya benzerlik görünmeyen iç (batini) nitelikler ara­sında da yavaş yavaş oluşan, kolay farkedilmez bir ortaklık ve benzerliğe yolaçmaktadir. Nitekim müslümanlaria yan-yana yaşayan yahudi ve hrıstiyanlarm diğer dindaşlarına gö­re daha az kafir olduklarını gördüğümüz gibi yahudi ve hrıstiyanlarla çok sıkı-ftkı yaşayan müslümanların da hep kendi dindaşları ile yanyana hayat süren müslümanlardan imanca daha zayıf olduklarını tespit ediyoruz. Öteyandan dış görünüş ve gelenekler arasındaki ortaklık-arada var olabi­lecek olan yer ve zaman uzaklığına rağmen-insanlar arasın­da benzerlik ve uyuşma meydana getirir.

Buna göre birazcık da olsa kafirlerin bayramlarına özen­mek, onların lanetlenmiş ahlaklarının etkisi altına girmeye, yavaş yavaş ilerleyen gizli bir bozulma ile haram sınırları­nı zorlamaya yolaçar.

Sözün kısası olarak diyoruz ki, kafirlerin dış görünüş ve adetlerine benzemek ahlakları ve kınanmış hareketleri ko­nusunda da hatta inanç sistemleri hususunda onlara benze­menin sebebi ve açık kapısıdır. Gerek inanç sisteminde meydana gelecek olan bozulma ve gerekse benzemeden doğacak olan ahlak ve davranış yozlaşması açıkça görülüp net bir şekilde belirlenemez. Üstelik bir defa meydana gel­dikten sonra farkına varılsa bile giderilmesi ya çok zordur veya imkansızdır. Açıklamaya çalıştığımız temel ilkelerin gösterdiği gibi bu kadar önemle bir bozulmaya yolaçan her sebep de şeriat koyucu tarafından mutlaka yasaklanmakta, haram sayılmaktadır.

8- Bu özentilerden uzak durmayı kaçınılmaz kılan bir baş­ka akli sebeb de şudur: Görünüşteki benzerlik insanlar ara-sinda sevgi, sempati ve dostluk doğurur. Ayrıca kalbler arasındaki sevgi de dış görünüşlerde benzeşmeyi sağlar. Görgü ve tecrübelerimiz bunu kesinlikle kanıtlar. Öyle ki, yabancı bir yarda buluşan iki hemşehrinin birbirlerine kar­şı güçlü bir dostluk, sempati ve yakınlık duydukları görülür. Oysa bu hemşehriler kendi şehirlerinde birbirlerini tanı­mayan veya birbirleri ile kavgalı kimseler olabilirler.

Bunun sebebi de bu iki kimsenin aynı şehirden oluşunun şimdi bulundukları gurbet diyarında onları birbirlerine yak­laştıran ortak bir nitelik oluşturmasıdır. Hatta iki yolcu ve­ya gurbetçinin başlarına doladıkları sarıklar, üzerlerindeki elbiseler, saç renkleri veya binek hayvanları arasında ben­zerlik olduğu görülse, bu kadarlık bir ortak özellik bile, onlar arasından, hiçbir ortak yönleri bulunmayan başka kimselerde bulunmayan bir yakınlık meydana getirir. Nite­kim aynı dünyalık mesleğe mensup kimseler arasında, böy­le bir ortak yönleri bulunmayanlara göre daha yakın bir dayanışma olduğunu görürüz. Üstelik bu dayanışma bazan çatışmaya bile yolaçan menfaat ve düşünce bağdaşmazlık­larına rağmen varolabilmektedir. Yine aynı sebepten dola­yı birbirlerinden uzak ülkelerin bile kralları ve devlet baş­kanları arasında yakınlık, yaşama tarzı ortaklığı ve sonuç ola­rak bir çeşit dayanışma olduğunu müşahede ediyoruz. Bunların hepsi insan tabiatının doğal sonuçlarıdır. Bu sonuçla­rın doğmasını ancak kuvvetli bir din duygusu veya özel bir engel önleyebilir.

Dünyalık nitelikler arasındaki benzerlik insanlar arasın­dan sevgi ve sempati doğurduğuna göre bu benzerlik din ala­nında meydana gelirse sonuç nice olur acaba? Hiç şüphesiz bu alandaki benzerlik benzeşen kimseler arasında sampati meydana getirme bakımından daha güçlü ve daha etkili bir faktördür. Oysa yahudi ve hrıstiyanları sevmek, onlara kar­şı sempati duymak imanla bağdaşmaz. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:

«Ey müminler, sakın yahudüeri ve hnstiyanlan dost edinmeyiniz. Çünkü onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Aranızdan kim onları dost edinirse o onlardandır. Hiç şüphesiz Allah zalimlere hidayet vermez." Kalblerinde hastalık (münafıklık) bulunanların. Başımıza bir fela­ket gelmesinden korkuyoruz.- diyerek onların (yahudi ve hrıstiyanların) arasına koştuklarını görürsün. Ama bel­ki Allah size fetih veya başka bir çıkış yolu bağışlar da o zaman bu kimseler içlerinde gizledikleri duygulardan dolayı pişman olurlar. O zaman müminler -sizinle bera­beriz, diye kuvvetli yemin edenler bunlar mıdır?- derler. Onların bütün çabaları boşa çıkmış ve kaybedenlerden olmuşlardır »                                (Maide: 6/51-52-53)

Öteyandan yine Cenab-ı Allah (c.c.) kitap ehlini umur­samazlıkları yüzünden kınayan bir dizi Kur'an ayetinde

şöyle buyuruyor:

"İsrailoğullarının kafirlerine gerek Davud ve gerek­se Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanet edilmiştir. Bunun se­bebi onların Allah'ın emirlerine karşı gelmeleri ve Al­lah'ın sınırlarını çiğnemeleri idi. Çünkü Onlar işledik­leri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmı­yorlardı. Bu yaptıkları ne fena bir şeydi! Onların çoğunun inkar edenleri dost edindiklerini görürsün. Ger­çekten nefislerinin onlar için hazırladığı akıbet ne kötü­dür ki, bu yüzden Allah onlara gazab etmiştir ve azab-da ebedi kalacaklardır. Eğer onlar Aİlah'a, Peygambe­re ve Peygambere indirilen gerçeklere inanmış olsalar­dı, aralarındaki kafirleri dost edinmezlerdi. Fakat on­lardan çoğu fasık (aşırı günahkar) kimselerdir."

(Maide: 5/78-81)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah'a, peygambere ve paygambere gelen gerçeklere iman etmenin kafirleri dost edinmeyi gerektirdiği ve kafirleri dost edinmenin imanın yokluğu anlamına geldiği belirtiliyor. Öteyandan Cenab-ı Al­lah (c.c.) aym gerçeği vurgulamak üzere Kur'an'in başka bir yerinde de şöyle buyuruyor:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan hiç bir insan toplu­luğu göremezsin ki; babaları, evlatları, kardeşleri veya akrabaları bile olsa Allah'a ve Rasulullah'a düşman olanlarla dost olabilsinler. Bunlar öyle kimselerdir ki, Al­lah kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'an'Ia) desteklemiştir."

(Mücadele: 58/22)

Görülüyor ki, bu ayette Cenab-ı Allah (c.c.) kafiri seveh hiç bir müminin bulunamayacağını ve buna bağlı olarak kafiri seven kimsenin mümin olamayacağını çok açık bir ifa­de ile belirtmektedir. Buna göre kafirleri sevme anlamına ge­lebilecek olan onlara dış görünüş ve geleneklerinde benze­me tutumu haramdır. Bilinmelidir ki, kafirlere benzemek, on­ların davranış ve zihniyetlerine özenmek daha bir çok bakım­dan sakıncalı ve zararlıdır. Biz bu sakınca ve zararların saydığımız kadarı ile yetinelim. Doğruyu bilen Allah'dır.[553]

 

Kafirlere Benzemek İki Türlüdür

 

Bilinmelidir ki, kafirlere benzemek iki türlü olur. Birin­cisi taklit konusu davranışın onların dinlerine özgü bir ha­reket olduğunu bile bile yapmaktır. Eğer durum böyle ise on­ların dinlerine özgü olan bu hareket ya sırf kafirlere benze­mek için yapılabilir -ki buna seyrek rastlanır- ya söz konu­su harekete karşı beslenen arzu yüzünden yapılır veya bu ha­reketin dünya ya da ahiret bakımından fayda sağlayacağı sa­nılarak, yapılabilir. Bu üç ihtimalin hangisi sebep olursa olsun, onlara özenilerek yapılacak hareketin haram olacağı kesindir. Fakat bu kategoriye giren özenmelerin bazıların­da haramlığm sınırı büyük günah olmak hükmüne kadar varırken diğer bazılarında ilgili şeriat delilleri gereğince, küfre ulaşır.

İkinci türlüsü ise taklit hareketi, onlara özgü bir davra­nış olduğunu bilmeden yapmaktır ki, bu da ayrıca ikiye ay­rılır: Birincisi hareket özü itibarı ile kafirlerden alınmadır. Bu takdirde de söz konusu hareket ya kafirin yaptıkları gi­bi yapılır veya yer, zaman ve uygulama biçimi gibi detay­larda değişliklere uğratılarak yapılır ki, yukarda anlattığımız "Perşembe" bayramı veya Hz. İsa'nın doğum şenlikleri ör­neklerinden görüldüğü gibi müslüman halk yığınları arasın­da en çok rastlanan taklit şekli budur. Halk bu alışkanlıkla­rı gelenek haline getirmekte ve bu gelenekler zamanla ba­balardan evlatlara geçmektedir. Bu durumda çoğunluk yap­tığı şeyin kaynağını bilmez. Bu tip özentilerle karşılaşınca taklitçilere ilk önce yaptıkları hareketin mahiyeti ve hükmü anlatılır. Eğer yaptıklarından vazgeçerler ise mesele yok de­ğilse artık birinci kısımda anlatılan bile bile Özenme kapsa­mına girerler.

Bilmeyerek yapılan özenmelerin ikinci türlüsünde söz ko­nusu ortak davranış aslında kafirlerden alınmış değildir, ama bu hareketi onlar da işlemektedirler. Bu ortak hareket­te kafirlere özenme sakıncası yoktur, sadece onlara ters düşme ilkesinden uzaklaşma durumu vardır. Böyle bir dav­ranışın mekruh veya haram sayılabilmesİ için kafirlere ben­zeme faktörünün dışında kalan başka bir seri delil gerekli­dir. Çünü bu durumda bizim mi onlara özendiğimiz, yoksa onların mı bize özendikleri açıkça belli değildir, hiçbir ta­rafın öncülüğü kesin değildir. Fakat eğer böyle bir hareke­ti yapmamanın hiç zararı yoksa tafirlere ters düşmek için bu davranışı yapmamanın iyi olacağı açıktır. Çünkü daha ön-"4 ce belirttiğimiz gibi böylece kafirlere ters düşmenin yaran elde edilmiş olur.

Hemen belirtelim ki, bu tip ortak davranışlarda şeriat ba­zan bizi onlara ters düşmeye ve bazan kılık-kiyafet konusun­da olduğu gibi onları bizden ayrılmaya zorlayabilir. Bazan da ağaran saçları siyaha boyamak ve ayakkabılarla namaz kılmak örneklerinden gördüğümüz gibi onlara ters düşme­mizi müstahap saymakla yerinebilir; kimi zaman da bu ha­reket ortaklığı iftarı ve akşam namazını geciktirme konula­rında olduğu gibi mekruh olur.

Görüldüğü gibi bu tip ortak davranışların hükmü kafir­lerden alınmış hareketlere özenme durumundaki hüküm­den çok farklıdır. Daha önce vurguladığımız gibi kafirler­den aktarılmış hareketlerde aslolan haram olmaktır.[554]

 

Güneşe, Yıldızlara Dua Ve Secde Edenler:

 

Mesela yeryüzünün çeşitli yerlerinde güneşe ve diğer yıl­dızlara secde eden, onlara çeşitli dua ve saygı ifadeleri ile yalvaran, onlara akıllansıra yakışır sandıkları türlü kılıklar giydirip çeşitli yüzükler takan(!) yine akıllan sıra onlara çe­şitli tapınma yer ve zamanları ayırıp bu tapınma törenleri sı­rasında ateşler, tütsüler yakan bir çok insanlara rastlıyoruz.

Bu gerek eski dönemlerin ve gerekse günümüzün bir çok in­sanını saptırmış en önemli müşriklik biçimlerinden biridir. Hatta bu şirk biçimi İslam'a bağlı bazı kimseler arasında bi­le yayılmıştır.

Nitekim ünlü bir yazar (Fahri Razi) bu alanda "Essirrul Mektüm Fissihri vemahatabatinnücum" adı altında bir kitap yazmıştır. Bukitabda Hind, Sabii (yıldıza tapan) ve eski arap kaynaklı müşriklerin görüşleri doğrultusunda açıklamalar ya­pılmış bu arada Hind'li Tamtam, Babil'li Melkuşa, İbn-i Vahşiyye[555], Ebu Maşer, Belhi[556]ve Sabit b. Kara[557]gibi Kur'an'ın deyimi ile "Cibt" ve "Tağuf'a inanarak müşrik-liğe kapılmış,- aynı zamanda sözde müslüman olduğu ileri sü­ren sapıkların nazariyelerine yer verilmiştir. Cenab-ı Allah (c.c.) böyleleri ile ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Kendilerine Kitab'dan belirli bir pay verilmekle birlikte Cibt'e ve Tağut'a inanan ve kafirler için "Bun­lar mü'minlerden daha doğru bir yoldadır" diyenleri görmüyor musun? İşte onlar Allah'ın lanetine uğrayan kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık onun için hiç­bir yardımcı bulamazsın"                       (Nisa: 4/51-52)

Bazı ilk nesil (selefi, klasik) tefsircilerin yorumuna gö­re buradaki "Cibt" büyü ve "Tağut" da çeşitli putlar anlamın­dadır. "Tağut"un şeytan demek olduğunu söyleyenler de vardır ki, her iki yorum da doğrudur.

Söz konusu kimseler büyücülük anlamına gelen "Cibt" ile "Tağut"a tapmak anlamındaki müşrikliği biraraya geti­riyorlar. Tıpkı büyücülükle yıldızlara tapmayı birleştirdik­leri gibi." Oysa bu tutum, İslam dininin, hatta diğer pey­gamberlerin öğretmiş oldukları dinlerin açık ilkelerine gö­re kesinlikle müşrikliktir ve yasaktır. Hatta hatta bu tutum peygamberlerin yasaklayıp önlemek görevi ile gönderil­dikleri en büyük şirk biçimlerinden biridir. Mesela İbrahim (a.s.) ile kavmi arasında çatışma konusu olan şirk, bu tür bir şirktir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: * "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin muhteşem varlıklarını gösterdik ki, kesinlikle inananlardan olsun. Üzerine gece basınca İbrahim bir yıldız gördü; "Benim Rabb'im budur" dedi. Fakat yıldız batınca "Batanları sevmem" dedi. Ayı doğarken görünce "Rabbim budur" dedi. O da batınca "Eğer Rabb'im bana doğru yolu gös-termeseydi, mutlaka sapıklardan olurdum" dedi. Güne­şi doğarken görünce "İşte Rabbim bu, bu hepsinden bü-yük"dedi. Fakat o da batınca "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerin tümünden uzağım. Ben yüzümü kesinlikle gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim, artık ben O'na ortak koşanlardan değilim" de­di. Bunun üzerine kavmi onunla tartışmaya girişti. O on­lara dedi ki; "Allah beni gerçeğe iletmişken O'nun hak­kında mı benimle tartışıyorsunuz? Ben sizin O'na koş­tuğunuz ortaklardan korkmam. Rabb'im ne dilerse o olur. Rabbim'in bilgisi her şeyi kapsar. Hala kendinize gelip öğüt almaz insiniz? Hem siz Allah'ın, ilah olduk­ları hakkında fci£ bir delil indirmemiş olduğu şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden nasıl olur da korka­rını? Şimdi biliyorsanız söyleyin bakalım, Allah'a ina-naniar mı, yoksa O'na ortak koşanlar mı, güven içinde olmaya daha layıktırlar? Hiç şüphesiz inananlar ve imanlarını her hangi bir zulümle gölgelememiş olanlar yok mu? İşte asıl güven içinde olanlar onlardır ve hida­yete ermişler de onlardır. İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e vermiş olduğumuz hüccetlerimizdir. Biz dile­diğimizi derecelerce yükseltiriz.- Hiç şüphesiz Rabbin hikmet sahibi ve her şeyi bilendir"      (En'am: 6/75-83)

İbrahim (a.s.) böyle bir yol izlemesinin sebebi onun kav­minin yıldızlan ilah edinmiş olması, yani dua ve dilekleri­ni bu yidızlara yöneltmeleri idi. Fakat ne onlar ve nede başka her hangi bir aklı başında kimse bu yıldızlardan biri­nin gökleri ve yeri yarattığına inanmıyordu. Onlar sadece tıp­kı bu sözünü ettiğimiz müşrikler gibi, Allah'ı bir yana bıra­kıp bu yıldızlara dua ediyorlardı. Bu yüzden Kur'an-ı Ke­rim, Halil İbrahim'in dili ile şöyle buyuruyor:

"Siz ve eski atalarınız yok mu? Hep benim düşman-larımsınız. Yalnız alemlerin Rabb'i benim dostumdur"

(Şuara: 26/76-77)

Yine Kur'an'da okuduğumuza göre Halil İbrahim şöyle diyor:

"Hani İbrahim babasına ve kavmine "Ben sizin tap­tıklarınızdan uzağım, onlarla hiç bir ilgim yok" demiş­tik "Ben sadece beni yaratan Allah'a kulluk ederim. Be­ni doğru yola iletecek olan O'dur"     (Zuhruf: 43/26-27)

Görüldüğü gibi, İbrahim peygamber zamanında yaşa­yan inşaların gerek yükseklerdeki yıldızlara taparak içine düştükleri şirki ve gerekse bu yıldızları sembolize eden anıtlar ile tılsımlara veya ölmüş peygamberler ile salih amelli şahsiyetler temsil eden anıtlara taparak saplandıkla­rı müşrikliklere kesinlikle karşı çıkmakta, hatta aşağıdaki ayet'ten öğrendiğimize göre bu saplantının maddi görüntü­sü olarak ortaya çıkan putları ve heykelleri kırıp devirmek­tedir.

"Sonunda İbrahim o putları parça parça etti, yalnız en büyüklerini bıraktı, belki ona baş vururlar diye"

(Enbiya: 6/85)

Söylemek istediğimiz şu ki, yıldızlara taparak şirke sap­lanmak nasıl ki çok görülmüş bir sapıklık şekli ise ölülerden medet umarak; yani onlara dua ederek, onlara yalvararak ve­ya onlardan himmet bekleyerek şirke düşmek de sık sık görülen bir müşriklik biçimidir.

Rasulullah (s.a.v.) belirli oranda şirke yolaçabilir endi­şesi ile sırf Allah'a yöneltilmiş duaları da içeren namaz ibadetinin mezar başlarında kılınmasını yasakladığına gö­re ölülerden medet beklemek gibi şirkin ta kendisi olan bir tutuma nasıl göz yumulabilir? İster ölüden doğrudan doğru­ya bir dileği gerçekleştirmesi veya başa gelen bir belayı savması istenmiş olsun veya isterse ölülerden bu dilekleri Al-lah'dan istemeleri istenmiş olsun, farketmez.

Hatta peygamberler ve melekler gibi bazı yaratılmışla­rı araya koyarak Allah'a yemin edilmiş olsa bile bu davra­nış yasaktır. Bu iş araya konmuş yaratılmışların mezarları başında yapılmamış olsa bile. Aslında her hangi bir yaratıl­mış üzerine yemin edilemez. Böyle bir yemin hem yasak ve hem de bütün mezheb imamlarının görüş birliği ile geçersiz­dir. Yalnız acaba bu yasak harama yakın bir yasak mı, yok­sa kaçınmayı özendirici (tenzihi) bir yasak mıdır, meselesi tartışmalıdır ve daha doğru olan görüşe göre harama yakın (Tahrimi) bir yasaktır,[558][559]

 

Peygamberler Üzerine Yemin Etmek

 

Bu meselede alimler arasında sadece Rasulullah (s.a.v.)

üzerine yapılacak yeminler tartışma konusu olmuştur. Bu meselede İmam-ı Ahmed ile arkadaşlarına mal edilen (ve hem "olur" ve hem de "olmaz" diyen) iki zıt görüş vardır. Bu arada İbn-i Ukeyl, diğer peygamberler üzerine yapılabi­lecek olan yeminleri de bu tartışmanın kapsamına almıştır. Fakat Şafii, Ebu Hanife ve Maliki gibi imamlar çoğunluğu­nun ortak görüşüne göre her hangi bir yaratılmış üzerine ya­pılacak yemin kesinlikle geçersiz olduğu gibi böyle bir ye­mini yapmak yine kesin olarak yasaktır. Doğru olan görüş de budur.[560]

Rasulullah'ı (s.a.v.) araya koyarak Allah (c.c.) üzerine ye­min etmek de aynı temel ilkeye dayanır ve aynı tartışma o konuda da geçerlidir. Mervezi Hanbeli'nin Rasulullah'ı (s.a.v.) araya koyarak Allah'a "Tevessül" edilebilir dediği­ni belirtiyor ki, bu rivayet Rasulullah'ı (s.a.v.) araya koya­rak yapılacak yeminlerin geçerli olduğu şeklindeki ona ma-ledilen görüşe uygundur. Fakat doğrusu, böyle bir yeminin geçerli olmadığı gibi bu "Tevessül"ün de yerinde olmadığı­dır. Rasulullah (s.a.v.) dışında kalan her hangi bir kimseyi araya koyarak yemin ve "Tevessül" edilemeyeceği hususun­da alimler arasında görüş birliği vardır. Başka bir deyimle dilekler sadece Allah'dan istenir ve O'nun isim ve sıfatla­rı anılarak yine O'nun üzerine yemin edilebilir. Rasulul-lah'tan (s.a.v.) bize ulaşan aşağıdaki Örnek dualar gibi:

"Allahumme inni eselüke biennelekelhamdü Eentel-lahulhannanül mennanü Bediussemavatı velardı. Ya-zelcelali velikram: Ya Rabbi, sana hamdederek dilediği­mi senden istiyorum. Sen bağışlayıcı ve bol ihsan sahibi­sin. Gökleri ve yeri yoktan varedensin. Ey celal ve ikram sahibi"[561]

Hadis niteliğindeki bir diğer dua da şöyledir:

"Allahümme inni eselüke bienneke entellahulehid es-samed ellezilemyelid ve lemyuled velamyekünlehu küfü-ven ehed: Ya Rabbi, dileğimi senden istiyorum. Sen ki, tek, başka hiç bir şeye muhtaç olmayan, doğurmamış, do-ğurulmamiş ve hiç bir dengi, benzeri olmayan Al­lah'sın"[562]

Bu tür duaların bir diğeri de şudur:

"Eselüke bikülli ismin huveleke sem m ey t e bihi nefse-ke ev enzeltehu fikitabike ev allemtehu eheden minhal-kıke evisteserte bihi fiilmilgaybi indeke: Ya Rabbi, dile­ğimi senden diliyorum. Kendine taktığın, Kitab'ında indirdiğin, her hangi bir yaratığına öğrettiğin veya hiç kimseye bildirmeyerek yanında saklı tuttuğun bütün isimlerin hürmetine"[563]

Gerek bunlar ve gerekse bunlara benzer nitelikteki dualar, alimlerin söz birliği ile, meşru (şeriata uygun) dualardır.

Bu arada Allah'dan "Eselüke bimeakıdil izzi minarşike: Ya Rabbi, senin Arş'mın yüce katından dilerim ki", diyerek bir şey istenip istenmeyeceği tartışmalıdır. Bazı alimler hakkında belge bulunduğu gerekçesi ile bu ifadenin kulla­nılabileceğini söylerken Ebu Hanife'nin böyle söylemeyi mekruh gördüğü nakledilmiştir. Nitekim Ebulhasan Kudu-ri'nin[564] Şerhi Kerhi adlı eserde bildirdiğine göre Bişr b. Velid[565] şöyle diyor:

"Ebu Yusuf'un şöyle dediğini duydum: Ebu Hanife de­di ki: Allah'a dua eden herkes yalnız O'na sığınarak dua et­melidir. Dua ederken "Bimekıdıl izzı minarşike: Arş'inin yüce katına" veya "Bihakkı halkıke: yaratıklarının hakkı için" gibi ifadeler kullanmak bana göre mekruhtur" Ebu Yusuf diyor ki:

"Bana kalırsa "Bimaekıdıl izzi minarşike" ifadesi as­lında Allah'ın kendisini ifade ettiği için dualarda kullanıl­ması mekruh değildir. Fakat "Falancanın hakkı için", "Pey­gamberlerinin hakkı için", "Kabe ve Beytullah hakkı için" gibi ifadeler kullanarak dua etmek mekruhtur".[566]

 

Sapık Sözlü Dualar

 

Kısacası alimlerin ortak görüşüne göre Allah'ın herhan­gi bir yaratığı adına ondan bir şey dilemek caiz değildir. Çün­kü yaratılanın yaratan üzerinde hiç bir hakkı olmadığı İçin hak sahibi olmayan birini araya koyarak O'ndan birşey di­lemek yerinde değildir. Fakat eğer dua ederken "Bimeakıd-dizzi minarşike" ifadesi kullanılacak olursa bu acaba bu ifade yaratılmıştan birşey istemek midir, yoksa Allah'dan di­lekte bulunmak anlamına mı gelir, meselesi tartışmalıdır. Ni­tekim Ebu Yusuf, bu ifadenin kaynaklarımızda bulunan bir duada yer aldığını ileri sürerek kullanılabileceğini söylemiş­tir. Yine kaynaklarda yer alan ve bu konuda mutlaka hatır­latılması gereken şöyle bir olay vardır: Gözleri görmeyen bir sahabi Rasululiah'a (s.a.v.) baş vurarak ondan gözlerinin açılması için Allah'a dua etmesini rica etti. Rasulullah (s.a.v.) da ona abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle dua etmesini emretti:

"Allahümme inni eselüke ve eteveccehü ileyke bine-biyyike Muhammed'in Nebiyyirrahmeti. Ya Muham-med, ya Nebiyyellah, inni eteveccehü bike ila Rabbi fi ha­ceti litakdıha ANahummc feşeffihu fiyye: Ya Rabbi, di­leğimi senden diliyor ve rahmet peygamberi olan pey­gamberin Muhammed'i araya koyarak sana yöneliyo-rum. Ey Muhammed, ey Allah'ın peygamberi, seni ara-ya koyarak Rabbime yöneliyor ve ondan bu isteğimi ye­rine getirmesini diliyorum. Bana O'nun katında şefaat­çi ol"[567]

. Gözleri görmeyen adamın bu duasının arkasından Rasu­lullah (s.a.v.) onun için dua etti ve bir süre sonra Allah'ın bu sahabiye gözlerini geri verdiği görüldü.

Bu meseleye birkaç yönden cevap verilebilir:

1- Birincisi, hiç şüphe yok ki Cenab-ı Allah (c.c.) mü'min kullarına kendi üzerinde hak belirlemiştir. Nitekim o on­ay et'te

"Mü'minlere yardım etmek üzerimize borçtur"

(En'am: 6/54) . ve başka bir ayet'te de

"Rabbiniz rahmeti kendi zimmetine yazdı" buyuruyor.

(Rum: 30/47)

Öteyandan Buhari ile Müslim'de bellirtildiğine göre sa-habilerden Muaz b. Cebel bir yolculukta Rasulullah (s.a.v.) ile ortaklaşa bindikleri bir hayvanın arka kısmında yolalır-ken Rasulullah (s.a.v,) kendisine:

"Ya Muaz, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir bi­liyor musun?" diye sordu. Muaz'ın:

"Allah ve Rasulü bilir" diye karşılık vermesi üzerine

"Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, O'na hiç bir şeyi ortak koşmaksızm kulluk etmektir" buyurdu. Arkasından:

"Peki, ya Mu az, kuların Allah üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Muaz'dan yine:

"Allah ve Rasulü bilir" cevabını alınca da:

"Kulların Allah üzerindeki hakkı (kendi görevlerini yaptıkları takdirde) Allah'ın kendilerine azab çektirme-mesidir" diye buyurdu.[568]

Bu husus Allah'ın açık sözü ve sadık vaadi gereğince ke­sinlik kazanmış bir haktır. İslam alimleri Allah'ın sadık vaadi gereğince belirlenen hakların kesin olduğu hususun­da söz birliğine varmış, fakat "Allah, kendi kendine bir so­rumluluk yükler mi, buna bağlı olarak kendi kendine bir ya­sak koyar mı?" meselesinde tartışmaya düşmüşlerdir. "Böy­le bir şey olabilir" diyen de "olamaz" diyen de vardır.

Böyle bir şeyin olabileceğini savunanlar

"Rabbiniz rahmeti kendi zimmetine yazdı" ayet-i ile

"Ben zulmü kendime yasak kıldım"[569]diye başlayan sa­hih kudsi Hadis-i delil olarak göstermişlerdir. Bu konuda başka bir yazımızda geniş açıklamalar yaptık.

Fakat kullar için geçerli olan "gereklik" ve "yasaklar" gi­bi gereklilik ve yasakların Allah için söz konusu edilmesi, Kaderiye akımı tarafından savunulan bir görüştür.[570] Bu görüş hem sahih delillere ve hem de aklın ilkelerine ters bid'at nitelikli bir görüştür. Buna karşılık Ehl-i Sünnet akı­mına bağlı alimler, Allah'ın her şeyin yaratıcısı, Rabbi ve meliki olduğu, dilediklerinin olduğu ve dilemediklerinin olmadığı ve kulların O'na hiç zorunluk yüklemeyecekleri ilkeleriyle görüş birliği halindedirler. Bundan dolayı Ehl-i Sünnet akımına bağlı olanlar arasında Allah İçin "gerekli­lik" ilkesinin geçerli olduğunu ileri sürenler görüşlerini şöyle savunmuşlardır; "Allah rahmeti kendi zimmetine yaz­dı ve zulmü de kendine yasak kıldı. Fakat bu ilke kulların kendi aralarındaki ilişkilerde olduğu gibi kulun Allah üze­rinde hak sahibi olduğu anlamına gelmez. Bu ilke Allah'ın kullara bütün iyi şeyleri bağışladığı, onların yaratıcısı oldu­ğu kendilerine peygamberler gönderdiği, onlara imanı ve sa-Hh ameli nasib ettiği anlamındadır. Kim kaderiye ve Mute­dile akımlarının bağlıları gibi düşünerek tıpkı bir işçinin iş­veren üzerinde hak iddia ettiği gibi kulların da aynı anlam­da Allah üzerinde hak sahibi olabileceklerini ileri sürerse ca­hilce bir söz söylemiş olur".

Böyle olunca her hangi bir vasıta ile Allah'a yaklaşmak O'nun bağış ve kereminden başka bir şey değildir. Kulları­nın O'nun üzerindeki hakkı O'nun bsrğış ve ihsanı sonucu­dur, yoksa ne karşılıklılık ve nede her hangi bir kimsenin O'na yüklediği bir zorunluluk anlamında değildir. Bu kav­ramlar O'nunla bağdaşamaz. O böyle şeylerden uzak ve münezzehtir.[571]

 

Duada Tevessül

 

Eğer kullar takva gibi, salih amel gibi Allah'ın sonuç alı­cı sebep olarak belirlediği faktörlere dayanarak Allah'tan bir-şey dileyecek olurlarsa Allah dualarını kabul eder. Çünkü bi­lindiği gibi Allah bu sebeplerin sahiplerine çeşitli bağışlar­da bulunacağını, onlara tüm sıkıntılar karşısında bir çıkar yol göstereceğini ve kendilerine hiç ummadıkları yerlerden rı-zık sağlayacağını vaadetmiştir. Salih kullarının başkaları için yapacakları dualarla O'nun katında itibarlı kullarının şefa­atleri bu kategoriye girer. Bu yol, Allah'ın sebep olarak belirlediği faktörlere dayanarak O'ndan dilekte bulunma yoludur.

Buna karşılık, Allah'ın sebep olarak belirlememiş oldu­ğu bir yolla O'ndan dilekte bulunmalarına gelince, bu ya bir yaratılmışı oraya koyarak O'nun üzerine yemin etmekle olur ki, her hangi bir yaratılmışı araya koyarak Allah üze­rine yemin yapılmaz. Veya sonucu gerektirmeyecek biçim­de dilekte bulunmak suretiyle olur ki, bu da anlamsız ve ya­rarsız bir girişim olur...

Kısacası, Peygamberler ile mü'minlerin Allah'ın sadık vaadi, açık sözü ve rahmetinin sonucu olarak Allah üzerin­de bazı hakları vardır. Bu haklar, onlara yardım edip kendi­lerini yüzüstü bırakmaması, onları mutlu edip azaba çarp­tırmaması olduğu gibi bunlar Allah katında itibarlı olduk­ları için Allah onların şefaatlerini ve başkaları tarafından gel­se geri çevirebileceği dualarını kabul etmektedir.

Buna göre eğer bir kimse "senden falanca veya filanca hakkı için şunu şunu istiyorum" diye dua ederse Rabbine dua etmemiş, dileğini O'na yöneltmemiş olur. Bunun yerine Allah'ın zatına ve kendisine vaadettiği bağışa dayanacağı yerde'söz konusu şahsa dayanmış, sevgi ve saygısını ona yö­neltmiş olur.

Bu durum karşısında şunları söyleyebiliriz: Gerek doğ­rudan doğruya Allah'a sığınarak emretmiş olduğu salih amelleri işlemek suretiyle Allah'dan bir şey dilemek ve gerekse peygamberlerin ve salih kişilerin dua ve şefaatleri aracılığı ile dilekte bulunmak tartışmasız biçimde şeriata uy­gun olan yoldur. Hatta bu yol aşağıdaki ayet'lerde baş vu­rulmasını emrettiği "vesile"lerin en önemlisidir:

"Ey mü'minler, Allah'dan korkunuz. O'na yaklaştı­racak yollar arayınız ve O'nun yolunda cihad ediniz ki, kurtuluşa erebilesiniz"                              (Maide: 5/35)

"O yalvarttıkları da, onların Allah'a en yakın olanları da Rabblerine yaklaşmak için vesile ararlar; O'nun rahmetini dilerler ve azabından korkarlar" (İsra: 17/57)

Allah'a "vesile" aramak, O'na ulaştıracak uygun yol aramak, O'na yaklaşabilmek demektir. Bu yaklaştıncı yol, Allah'a ibadet etmek, O'nun emirlerine uymak .şeklinde olabileceği gibi çeşitli yararlar elde etmek veya çeşitli za­rarları baştan savmak amacı ile O'na dilek sunmak ve sığın­mak biçiminde de olabilir. Kur'an'daki "dua" sözcüğü bu an­lamı kapsamına alır. Yani hem "ibadet" ve hem de "istek sunma" anlamını birarada ifade eder. Bu iki anlamdan her biri diğerini de gerektirir.

Fakat gündelik hayatın akışı sırasında her hangi bir sıkın-, ti ile karşılaşan kulun amacı bu durumda isteğinin karşılan­ması ve başına gelen belanın savılması olur. Bu yüzden di-•lekte bulunarak ve yalvararak bu ilk amacına ulaşmaya ça­lışır. Oysa yaptığı şey aynı zamanda ve özü bakımından bir ibadettir. Böyle bir kul başındaki beladan kurtulunca yine dua aracılığı ile»bol nzka, başarıya ve genel anlamı ile mut­luluğa ulaşmak ister. Fakat bu arada yapmış olduğu dualar ve seslendirmiş olduğu yalvarmalar kendisine bu yakın amaçlarından daha Önemli ve daha değerli kazançlar sağlar. Bu kazançlar Allah'a karşı beslediği imanın pekişmesi, Al­lah desteği, Allah sevgisi, Allah'ın adını anmanın ve O'na dua etmenin hazzı gibi nimetlerdir. Demek oluyor ki dua, Al­lah'ın kullarını dünyalık dilekleri aracılığı ile yüce dini amaçlara yönettiği bir ilahı rahmet sebebidir. Dua etmeye ha­zırlanan kul öncelikle Allah'a karşı olan görevlerini yerine getirmeye yönelir; içinde canlanan Allah sevgisini, Allah bağlılığını ve Allah korkusunu O'nun emirlerini uygulaya­rak ifade etmeye çalışır. Gerçi bu tutum rızk bolluğu, başa­rı ve mutluluk gibi dünyalık amaçlan da içerir.

Bu konuda Cenab-i Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Bana dua ediniz ki, ben de duanızı kabul edeyim"

(Mü'min: 40/60)

Nitekim Ebu Davud'un bildirdiğine göre Rasulullah  (s.a.v.):

"Dua, ibadet demektir"[572] buyurduktan sonra söyle­diklerini desteklemek için bu ayet-i okumuştur. Bu ayet, Ra-sulullah'ın (s.a.v.) bu sözünün ışığında şu iki şekilde açık­lanmıştır. Açıklamalardan birine göre "Bana dua ediniz" demek, yani "Bana ibadet ediniz, emirlerimi yerine getiri­niz ki, duanızı kabul edeyim". Başka bir açıklamaya göre "Bana dua ediniz" demek, doğrudan doğruya "Benden is­teyiniz, size istediklerinizi vereyim" demektir.[573] Bu arada Buhari ile Müslim'in bildirdiklerine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Rabbimiz her gecenin son üçte birlik diliminde gök­yüzü semasına inerek şöyle buyurur: Bana dua eden var mı ki, duasını kabul edeyim, "Benden bir şey isteyen var mi ki, dileğini yerine getireyim? Benden günahları­nın affedilmesini isteyen var mı ki, günahlarını af ede­yim?" Bu sesleniş tanyeri ağarıncaya kadar devam e-der"[574]

Görüldüğü gibi Rasulullah (s.a.v.) önce duanını kabul edilmesinden ve arkasından günahlarının affedilmesini di­leyenlerin af edileceklerinden bahsediyor. Biri yarar sağla­mak ve öbürü de zararı savmaktır ki, ikisi duası kabul edi­lecek duacının amaçlarıdır. Dua konusuna açıklık getiren önemli ayet'lerden biri de şudur:

"Kullarım eğer sana benden sorarlarsa de ki; ben onlara yakınım bana dua eden duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim çağrılarıma uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yola ulaşabilsinler" (Bakara: 2/186)

Bir rivayete göre bu ayet, bazı sahabilerin Rasulullah'a (s.a.v.) baş vurarak:

"Ya Rasulallah! Acaba Rabbimiz bize yakın mı ki, O'na alçak sesle yalvaralım; yoksa uzak im ki, O'na seslenelim" diye sormaları üzerine inmiştir. Görülüyor ki, Cenab-ı Al­lah (c.c.) bu ayet'te kullarına yakın, olup kendisine yapıla­cak duaları kabul edeceğini belirttikten sonra kullarını O'nun çağrılarına uymaya ve kendisine inanmaya davet et­mektedir. Alimlerin açıklamalarına göre duanın kabul edi­lebilmesi bu iki faktöre, yani Allah'ın ilahlığını eksiksiz şe­kilde benimsemeye ve O'nun Rabbimiz olduğuna kesin bir biçimde inanmaya bağlıdır. Buna göre kim Rabbinin emir ve yasaklarına uyarak O'nun çağrısına uyarlık gösterirse dua etmekle ulaşmak istediği amaca ulaşarak duasının kabul edildiğini görür. Nitekim Cenab-ı AJlah (c.c.) şöyle buyu­ruyor:

"Allah iman edip salih amel/er işleyenlerin dualarını kabul eder, hatta kendi kereminden onlara istedikle­rinden fazlasını verir"                                  (Şura: 42/26)

Dahası, Allah, kendis.ine yapılacak duaların kabul edici­si olduğuna kesinlikle inanılarak yapılan duaları, dua eden­ler müşrik ve fasik bile olsalar, kabul etmektedir. Nitekim aşağıdaki ayet'Ier bize bu gerçeği haber vermektedir:

"İnsanın başına bir sıkıntı gelince yatarken, oturur­ken ve ayaktayken bize dua eder. Ama biz onun sıkıntı­sını kaldırınca sanki yakalandığı sıkıntıdan dolayı bize hiç dua etmemiş gibi olur"                      (Yunus: 10/12)

"Denizde size bir sıkıntı (tehlike) gelince Allah dışın­daki bütün yalvardiklannız kayboluverir. Fakat o sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine kendisini tek bilmekten vazgeçerseniz. İnsan gerçekten nankördür!" (İsra: 17/67)

"De ki; acaba Allah'ın her hangi bir azabına uğraşa­nız veya size Kıyamet günü gelse, doğru sözlü iseniz söyleyin bakalım, Allah'dan başkasına mı dua edersiniz? Hayır, sadece O'na yalvarırsınız. O da dilerse giderilme­sini istediğiniz belayı kaldırır ve o zaman O'na ortak koş­tuklarını (putlarınızı) unutuverirsiniz"

(En'am: 6/40-41)

Fakat Allah'ın Hanlığını kabul ettikleri için istekleri ka­bul edilen söz konusu kimseler yaptıkları ibadetleri sırf Al­lah için yapmadıkları veya Allah'a ve Rasulullah'a (s.a.v.) itaatkar olmadıkları takdirde dileklerinin karşılanması saye­sinde sağladıkları kazanç kendileri için sadece bir dünya me-taı olur, buna karşılık ahirette hiç bir nasipleri olmaz. Nite­kim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kim bu geçici dünyayı tercih ederse orada istedik­lerimize hemen, çabucak dilediğimiz kadar veririz, ama sonra ona cehennemi mekan yaparız. Kınanmış ve rah­metimizden kovulmuş olarak oraya girer. Kim de ahire-ti tercih eder ve inanarak oraya yaraşır biçimnde çalışır­sa öylelerine çılaşmalarının karşılığı verilir. Her ikisine de, ona da buna da, Rabbinin bağışından imdad ederiz. Rabbinin ihsanı isteyen hiç kimseden kesilmiş değildir."

(İsrai 17/18-20)

Bilindiği gibi İbrahim (a.s.) zamanının mü'minlerine rı-zık vermesi için Allah'a dua etmiştir:

"Bu şehrin halkından Allah'a ve ahiret gününe ina­nanları çeşitli ürünlerle besle"              (Bakara: 2/126)

Fakat Cenab-ı Allah (c.c.) bu duasına şöyle karşılık ver­di:

"Kafirlere gelince onları da bir süre geçindirir, fakat sonra cehennem azabına çarptırırım. Orası ne fena bir yerdir!"                                                 (Bakara: 2/126)

Demek ki, gerek yap;lan dualara karşılık olarak ve gerek­se duasız olarak rızka başarıya kavuşturulan herkes Al­lah'ın sevdiği ve hoşlandığı kullardar değildir. Tersine AIlah mü'mini de kafiri de iyiyi de kötüyü de rızıklandırır ve bu meyanda kafirlerin dualarını kabul ederek dünya ile il­gili dileklerini karşılar, ama onların ahirette hiç bir nasibi ol­maz.

Nitekim bu anlamda şöyle bir hikaye anlatılır. Vaktiyle bir hıristiyan ordusu müslümanların bir şehrini kuşatır. Fa­kat günün birinde içme suları biter. Bunun üzerine müslü-manlara kendilerine içme suyu verdikleri takdirde kuşatma­yı kaldırmayı teklif ederler.

Teklifi aralarında görüşüp değerlendiren müslüman yet-ekililer düşmanları susuz bırakıp zayıf düşürdükten sonra üzerlerine aniden baskın düzenlemeyi kararlaştırırlar.

Fakat bunun üzerine çaresiz kalan hıristiyanlar, Allah'a yönelerek dua ederler, ondan yağmur yağdırmasını isterler. Çok geçmeden yağmur yağar ve hıristiyanlar da suya kavuş­muş olur.

Bu olay bir kısım müslümanların inançlarının sarsılma­sına yolaçar. Bunun üzerine şehrin hükümdarı ermiş bir ki­şiyi halkın imanını yeniden güçlendirmekle görevlendirir. Ermiş kişi hemen kurdurduğu bir minbere çıkarak Allah'a şöyle dua eder:

"Ya Rabbi, karşımızdaki düşmanlarımızın riziklarını üstlendiğini biliyoruz. Çünkü sen kitabında (Kur'an'da):

"Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı Allah'ın ga­rantisi altındadır"                                        (Hud: 11/6) buyuruyorsun. Düşmanlarımız sıkıntı içindeyken sana dua ettiler. Ayrıca sen sıkıntı içindeyken sana dua edenlerin dualarını kabul edeceğini bildirdin. Bu adamların rızkını sağ­lamayı üstlendiğin vede sıkıntılı durumda sana dua ettikle­ri için yağmur yağdırıp onlara su verdin. Yoksa onları sev­diğin veya dinlerini onayladığın için dileklerini karşılamış değilsin. Şimdi de biz senden mü'min kulların kalplerinde-ki imanı pekiştirecek bir olağanüstü destek diliyoruz".

Bu duanın bitiminden bir süre sonra ortaya çıkan şiddet­li bir kasırga hıristiyan ordusunu kısa sürede helak ediver­di.

Buna benzer bir olay da Allah'ın koyduğu sınırları aşan bir şey dileyen kimsenin duasıdir. Allah'ın sınırlarını aşmak ya yararlı olmayan veya özü bakımından günah olan bir şey dilemekle olur. Böyle bir kimsenin duası şu veya bu oranda gerçekleşince bu sonucu isteğinin yerinde ve amel­lerinin salih olduğuna delil sayar. Tıpkı Allah'ın dünyada mühlet vererek mal ve evlad sağladığı bazı kötülerin bu gelişmeleri iyilikleri için meydana gelmiş gelişmeler sayma­ları gibi. Cenab-ı Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve evladlari ile onların iyiliklerine koşuyoruz. Hayır! Fakat onlar farkında değildirler"

(Mü'minun: 23/55-56)

Yine bu gerçeği vurgulayan bir kaç ayet daha okuyalım:

"Kendilerine yapılan uyarıları unutunca üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik; kendilerine verilen nimet­lerle sevince daldıkları sırada da ansızın onları yakala­dık, birden bire hayal kırıklığına uğradılar"

(En'am: 6/44)

"Kafirler sanmasınlar ki, onlara mühlet vermemiz kendileri için hayırlıdır. Biz onlara günahları çoğalsın di­ye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı azab vardır"

(Al-iİmran: 3/178)

Buradaki "Mühlet vermek"den maksat ömrü uzatmak ve bunun gereği olarak "geçim kaynağı" ve "başarı" sağla­maktır.

"Bu sözü yalanyanları bana bırak. Biz onları farkın­da olmayacakları şekilde adım adım azaba yaklaştıraca­ğız. Onlara mühlet veriyorum, ama tuzağım bozulmaz­dır"                                                     (Kalem: 68/44-45)

Bu önemli meseleyi başka bir yazımızda ayrıntılı bir şekilde açaklamaya çalıştık.

"Rabb'inize alçak sesle yalvararak dua ediniz. O aşı­rıları (Ölçüyü aşanları) sevmez"                  (Â'raf: 7/55)

Burada vurgulamak istediğimiz şudur: Allah'a yapılan dua bazen ibadet niteliğinde olur, o takdirde kul bu dua sa­yesinde dünyadaki kazancı yanında ahirette ve sevap elde e-der. Yapılan dualar kimi zaman da dileklerin karşılanması­na dönük birer "istek duası" niteliğinde olurlar. Bu dualar Allah'ın hoşuna gidecek istekler içerdikleri takdirde sevap kazandırıcı da olabilirler. Fakat kimi durumlarda sadece içerdikleri dileklerin karşılanmasını sağlayabilirken kimi du­rumlarda da sahiplerinin dinine zarar verecekleri için ilahi hakların çiğnenmesine ve sınırlamaların aşılmasına yolaç-tıkları oranda ahiret azabı getirirler.

Kısacası Allah'ın bize aramamızı amrettiği "vesile (O'na yaklaştınci uygun yol)" hem O'na ibadet etmekte ve hem de O'ndan bir şey dilemekte söz konusudur. Ayrıca gerek bi­ze emredilen salih ameller ile gerekhayatta olan peygam­ber ve salih şahsiyetleri dua ve şefaatleri ile Allah'ın yakın­lığını (tevessül) aramak, yaratılmışları araya koyarak O'nun üzerine yemin etmek kategorisine girmez.

Bu kategoriye giren olaylardan biri de Kıyamet günü insanların Rasulullah'tan (s.a.v.) kendileri için şefaat etme­sini dilemekleridir. İnsanlar O'nun ahirette kendileri için Al­lah katında şefaatçi olmasını isteyecekler. Tıpkı dünyaday­ken kendisinde yağmur yağması ve başka dilekleri için dua etmesini istemiş oldukları gibi.

Bildiğiniz gibi, bir de Ömer'in (r.â.) şu şekilde dua etti­ği olayı var;

"Ya Rabbi, biz Rasulullah'ın (s.a.v.) sağlığında kuraklık­la karşılaşınca Rasulullah (s.a.v.) aracılığı ile sana baş vu­rur ve yağmura kavuşturulurduk. Şimdi ise sana Rasulullah'ın (s.a.v.) amcası Abbas aracılığı ile baş vuruyoruz (te­vessül ediyoruz)" Bu sözlerin anlamı şudur: "Biz vaktiyle sana Rasulullah'ın (s.a.v.) duası, şefaati ve dilemesi aracı­lığı ile baş vuruyorduk. Şimdi de sana O'nun amcasının duası, şefaati ve dilemesi aracılığı ile baş vuruyoruz".

Bu duanın anlamı "Rasulullah'ın (s.a.v.) veya amcasının aracılığı ile senin üzerine yemin ederek istekte bulunuyoruz" demek değildir. Tıpkı zamanımızın bazı bid'atçılarının öl­müş bir şahsiyetin arkasından veya gıyabında yaptıkları gi­bi. Nitekim böylelerinin bazıları:

"Ya Rabbi, senden falancanın nezdindeki itibarı hakkı için şunu şunu istiyorum" gibi ifadeler taşıyan dualar yap­makta ve bu tutumlarını da "Biz Allah'ın peygamberleri ve velileri aracılığı ile O'na tevessül ediyoruz" diye savunma­ya kalkışıyorlar. Daha da ileri giderek bu tutumlarını destek­ler nitelikte şöyle bir uydurma hadis naklediyorlar;

"Allah'dan birşey dilerken benim O'nun nezdindeki itibarım hakkı için dileyiniz. Çünkü benim Allah ka­tındaki itibarım büyüktür".

Eğer sahabiler tarafından yapılan ve Ömer'in (r.a.) ifa­desi ile dile getirilmiş bir örneğini sunduğunuz "Tevessül" bu olsaydı, onlar Rasulullah'ın (s.a.v.) ölümünden sonra da bunu yapar ve Rasulullah (s.a.v.) aracılığı ile dua etme­nin çok daha ağırlıklı bir önemi olduğunu iyi bildikleri hal­de O'nu bırakıp amcasına baş vurmazlardı.

Bundan anlaşılıyor ki, sahabilerin anlattıkları "Tevessül" ölülere değil, sadece yaşayanlara dönüktür. Bu da yaşa­yanların duaları ve şefaatleri aracılığı ile Allah'a baş vurmak demektir. Yaşayanlardan böyle bir şey istenebilir. Fakat ölüden hiç bir şey istenemez. Ne dua ve nede başka bir şey.

Yukarda anlattığımız gözleri görmeyen sahabi olayı da bu niteliktedir. Bilindiği gibi söz konusu sahabi Allah'ın görme gücünü geri vermesi için Raşulullah'tan (s.a.v.) kendi için dua etmesini rica etmiş, Rasulullah (s.a.v.) da ona Al­lah'ın kendi şefaatçiliğini kabul etme dileğini içeren bir dua öğreterek bunu yapmasını istemişti. Bu da gösteriyor ki, Rasulullah (s.a.v.) adama şefaatçi olmuş ve Allah'dan şefa­atinin kabul edilmesini dilemesini istemiştir. Adamın bu amaçla yapmış olduğu duada geçen:

"Ya Rabbi, rahmet peygamberi olan Peygamberin aracı­lığı ile sana yöneliyor, senden diliyorum" ifadelerinin an­lamı "Peygamberinin duası ve şefaati aracılığı ile" demek­tir. Ömer'in (r.a.):

* "Sana Peygamberimiz aracılığı ile Tevessül ediyorduk" şeklindeki sözleri de bu anlama gelir. Bu iki Hadis'te geçen "Tevessül" ve "Teveccüh" terimleri aynı anlamdadır. Bîr şahıs aracılığı ile Allah'a "Tevessül", "Teveccüh" et­mek veya "Dilekte bulunmak" anlamca oldukça belirsizdir. Bu yüzden sahabilerin ne demek istediğini iyice anlamayan­lar bu konuda yanılgıya düşmektedirler. Burada amaç söz ko­nusu şahsiyetin dua edici ve şefaatçi olması hasebiyle sebep olması amaçlanmaktadır. Buna göre söz konusu şahsiyetin sebep olmasının istenmesi ya dilek sahibinin o şahsa karşı duyduğu saygı ve bağlılığa veya O'nun dua ve şefaatine da­yanır.

Bunun bir örneği, geceyi geçirmek için bir mağaraya sığman ve sabahleyin uyandıklarında mağaranın kapısını tı­kayan bir kaya yüzünden içerde mahsur kaldıklarını gören üç yolcu ile ilgili olaydır. Buharı ile Müslim'in bir Hadis ola­rak naklettikleri olay şöyledir:

Üç yolcu geceyi geçirmek üzere bir mağraya sığınırlar. Sabahleyin uyanınca mağaranın kapısını kocaman bir kaya­nın tıkadığını görürler. Aralarında çare ararken herkesin o güne kadar yapmış olduğu en faziletli ameli Öne sürerek Al­lah'a dua etmesini kararlaştırırlar. Bu karar üzerine içlerin-

den biri şöyle dua eder:

"Ya Rabbi, bildiğin gibi benim bir amca kızım vardı. Onu çok sevmiştim. Öyle ki, hiçbir erkek bir kadını bundan da­ha çok sevemezdi. Bir gün benden yüz dinar para istedi. Pa­rayı yanıma alıp evine gittim. Maksadımı anlayınca bana "Ey Allah'ın kulu, Allah'dan kork ve hakketmediğin biçimde be­karet mührümü bozma" diye yalvardı. Bunun üzerine para­yı verdim ve kendisine hiç ilişmeden evden çıkıp gittim. Ya Rabbi, eğer ben o hareketi sırf senin rızanı kazanmak için yaptı isem bu mağarının kapısının açılmasını sağla".

Adamın bu duası üzerine mağara kapısını tıkayan taş birazcık aralanıverdi ve adamlar gün ışığını iyice görebildi­ler. Arkasından bir başkası da dua etti:

"Ya Rabbi, bildiğin gibi, benim hayli yaşlanmış bir anam ile bir babam vardı. Her akşam önce onlara süt içirir, son­ra çoluk-çocuğumla hayvanlarıma yemek ve yem verirdim. Bir gün ormandan geç dönmüştüm. Eve döndüğümde her günkü gibi sütlerini içirmek istediğimde uyuduklarını gör­düm. Onların sütünü vermeden çocuklarıma yemek ve hay­vanlara yem vermek istemediğim için bardak elimde yanı-başlarında sabahladım. Sabah olup uyanınca da hemen süt­lerini İçirdim.

Ya Rabbi, eğer ben o hareketi sırf senin rızanı kazanayım diye yaptı isem bu mağaranın kapısının açılmasını sağla".

İkinci adamın bu duası üzerine mağara kapısı biraz da­ha aralandı. Fakat açılan delik dışarıya çıkmalarına imkan verecek kadar geniş değildi. Arkasından arkadaşların üçün­cüsü dua etmeye başladı ve şunları söyledi:

"Ya Rabbi, senin de bildiğin gibi, ben vaktiyle bir kaç iş­çi çalıştırmış ve iş bitince ücretlerini vermiştim. Yalnız iş­çilerden biri biraz önce çekip gittiği için ücretini verememiş­tim. Bunun üzerine adamın ücretini ayırarak çalıştırmaya başladım. Para çoğaldıkça çoğaldı ve gün geldi, büyük bir servet haline geldi. Derken günün birinde adam çıkagelerek-Ey Allah'ın kulu, bana olan ücret borcunu ver-dedi. Kendi­sine "Şu gördüğün bütün develer, koyunlar, sığırlar ve kö­leler senin o ücretinden arttı. Bu yüzden hepsi senin" diye cevap verdim. Adam şaşkınlık içinde "Ey Allah'ın kulu, be­nimle alay etme" deyince kendisine "Ne münasebet, alay fa­lan etmiyorum" diye karşılık verdim. Bunun üzerine adam yanımda birikmiş olan bütün servetini alıp gitti.

Ya Rabbi, eğer bu hareketi sırf senin rızanı kazanmak için yaptı İsem şu mağara kapısının açılmasını sağla". â  Bu sonuncu dua üzerine iri kaya kapıdan çekildi ve adamlar dışarı çıktılar.[575]

GörülüğÜ gibi bu üç arkadaş en salih amellerini Öne sü­rerek Allah'a dua ettiler. Çünkü kulun Allah'a "Tevessül", "Teveccüh" ederken, O'ndan bir şey dilerken öne sürebile­ceği en geçerli gerekçe işlemiş olduğu salih amellerdir. Çünkü bizzat Cenab-ı Allah (c.c.) şu ayet'te iman edip sa-iih amel işleyen kullarının istediklerini yerine getireceğim, hatta kendi keremi ile onlara istediklerinden daha fazlasını bağışlayacağını vadetmektedir:

"Allah iman edip salih amel işleyenlerin dualarını kabul eder ve kendi kereminden onlara istediklerinden de fazlasını verir"                                      (Şura: 42/26)

Bu üç arkadaş da Allah'a ibadet ederek, O'nun emrine uy­gun salih ameller yaparak, O'ndan dilekte bulunarak ve O'na yalvararak kendisine dua etmişlerdir.

Buna benzer bir olay da Fudayl bin Iyaz'la[576] ilgili ola­rak anlatılır. Bildirildiğine göre bu zat bir ara idrar sikişıklığı hastalığına yakalanmış ve:

"Ya Rabbi, sana karşı olan sevgim hakkı için bu hasta­lığımı gider"[577] diye dua edince idrar sıkışıklığından kurtu-luvermiştir.

Yine bu kategoriden olan bir başka olay da şudur: Anla­tıldığına göre muhacir (Mekke'li) müslümanlardan olan bir kadın oğlu ölünce "Allah'ım, ben sana ve Peygamberine inandım ve senin yolunda evimden barkımdan ayrılarak göçettim"[578]diyerek Allah'dan oğluna yeniden canlandırma­sını dilemiş ve Allah da bir süre sonra oğlunu diriltivermiş-tir. Örnek verdiğimiz bu duaların üslûpları özellik bakı­mından Kur'an'da bize nakledilen mü'minlerin şu sesleniş­lerine benzemektedir:

"Ey Rabbimiz, biz "Rabbinize iman ediniz" diye ses­lenen bîr davetçinin çağrısını işitir-işitmez hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, hatalarımızı ört ve canımızı iyi kullarınla birlikte al. Ey Rabbimiz, peygamberleri aracılığı ile vadetmiş olduğun mükafat­ları bize ver, Kıyamet günü bizi perişan bırakma, hiç şüp­hesiz sen verdiğin sözden caymazsin"

(Al-iİmran: 3/193-194)

Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak, O'nun hoşnutluğunu kazandıracak ibadet ve kulluk görevlerini yaparak O'ndan dilekte bulunmak, eş bir deyimle O'na "Tevessül" etmek, bu hareketleri O'nun rahmetinin umudu ve azabının korkusu ile yapmakla aynı şeydir. Örnek olarak:

"Senden şunu şunu diliyorum. Çünkü hamd sana özgü­dür. Sen bağışı bol Allah'sın. Göklerin ve yerin yoktan va-redicisisin. Ve çünkü Sen tek, herkesin ihtiyaçlarının karşı­layıcısı, doğurmamış ve doğum İmamı ş, hiç kimsenin ken-' dişine denk olamayacağı Allah'sın" gibi ifadelerle Allah'ın isim ve sıfatlarını anarak O'na dua etmek, bu isim ve sıfat­lan sebep olarak öne sürmek anlamına gelir.   v

Çünkü Cenab-i Allah'ın (c.c.) hamdedilmeye layık ve ih­san sahibi olması, O'nun kullarına hamdetmeyi gerektirecek bağışlarda bulunmasını gerektirir. Allah'ın tek ve Samed olu­şu, herkesin ihtiyaç anında O'na baş vurmasını, O'nun dı­şında kalan her şey varlığını O'na borçlu iken O'nün hiç bir şeye muhtaç olmamasını ve dolayısıyla kendisine el açan­ların dileklerini karşılamasını gerektirir. Bu tür dualar ba-zan O'nun isim ve sıfatları üzerine yemin etme üslubunda da olabilir. *   Ebu Said'e dayalı bir Hadis olarak nakledilen

"Ya Rabbi, senden dilekte bulunanlar ve attığım şu adımlar hakkı için senden şunu şunu istiyorum" şeklin­deki duaya gelince Atıyye Avfi tarafından rivayet edilen bu Hadis hayli zayıftır. Fakat eğer aslı olduğunu farzedersek o da bu kategoriye girer. Çünkü dilekte bulunanların Allah üzerindeki hakkı, onların dileklerini karşılaması ve O'na iba­det edenlerin O'nun üzerindeki hakkı kendilerine sevap vermesidir. Başka bir deyimle dilekte bulunmak ile ibadet etmek, O'nun ihtiyaçları karşılaması ile sevap vermesinin se­bebidir. Demek ki, bu sözlerle dua eden kimse bu sebebe da­yanarak O'na baş vurmuş, O'na "Tevessül" etmiş olur. Eğer bu duayı yapan kimsenin yeminli ifadeler kullandığı farzedilirse bu kimse Allah'ın sıfatları üzerine yemin etmiş sayılır. Çünkü duaları kabul etmek ve ibadetlere sevap ver­mek, O'nun fiilleri ve vaatleri arasındadır. Böylece bu dua Rasulullah'ın (s.a.v.) şu sahih Hadis'inde ifadesini bulan dua gibi olmuş olur:

"Euzu birizake min sahtıke ve biuafatike min ukube-tîke veeuzubike minke la uhsi senaen aleyke ente kema esneyte ala nefsike: Gazabından hoşnutluğuna, azabın­dan affına ve senden sana sığınırım. Ben sana övgü düzemem. Sen kendini övmüş olduğun gibisin"[579]

Gerek Hanbeli'nin ve gerekse başka bazı imamların açıkça belirttikleri gibi yaratıklara sığınılamaz (onlara isti-aze edilmez). Böyle düşünen imamlar bu ilkeyi Allah'ın ke­lamının (sözlerinin) yaratık olmadığının delili saymışlardır. Bunun yanida Buhari'de yer alan bir Hadis'te Rasulullah (s.a.v.):

"Euzu bikelimatillahi tammatı minşerri mahaleke: Al­lah'ın eksiksiz kelimeleri ile mahlukatmm şerrinden sı­ğınırım"[580] buyurduğuna göre sözü geçen imamlar "Mah­luk aracılığı ile Allah'a sığınılamaz" demişlerdir.

Allah'dan başka hiç bir nesnenin sözü edilerek dilekte bu-lunulamayacağını söyleyen alimler, Allah'ın sıfatlan anıla­rak bir şey dilemeye karşı çıkmamışlardır. Bunun bir başka benzeri şudur. Bilindiği gibi yemin sadece Allah üzerine ya­pıldığı takdirde geçerli olur. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) sahih bir Hadis'e göre:

"Kim yemin edecekse Allah üzerine yemin etsin veya sussun"[581] ve Tirmizi'de yer aldığına göre;

"Kim Allah'dan başka bir şey üzerine yemin ederse Allah'a şirk koşmuş olur"[582] buyurmaktadır.

Bununla birlikte "Allah'ın izzeti" ve benzeri ifadelerle yapılan yeminler-ki Rasulullah'ın (s.a.v.) bu tür ifadeli ye­minler yaptığı belgelidir- Allah'dan başkası üzerine yapılan yeminler kapsamına girmez. Çünkü her hangi bir şeyin "başkası" demek, O şeyden ayrı ve onunla bağdaşık olma­yan bir nesne demektir.

Sözün kısası, peygamberler ve saygıdeğer salih kişiler aracılığı ile Allah'a "Tevessül" etmek iki yoldan olur. Ya on­lara bağlılık göstermek ve yollarından getmekle veya onla­rın dua ve şefaatlerini kazanmakla. Buna karşılık böylele-rinin ne yollarım izleyen ve nede şefaatlerini haketmeyen bir kimsenin kuru kuruya onlar aracılığı ile Allah'a "Tevessül" etmesi, kendisine hiç bir yarar sağlamaz. Sözü geçen şahsi­yetlerin Allah katındaki itibarları ne kadar yüksek olursa ol­sun.

Düşünelim ki, gerek ilk müslümanlar ve gerekse mezheb imamları, yaratıklar aracılığı ile Allah Man bir şey dileme­ye yukarda anlattığımız gözle baktıklarına göre yaratıkların ölüleri aracılığı ile dilekte bulunmanın hükmünü varın siz düşünün. İsterse bu ölülerden Allah'dan bir şey dilemeleri ve ister bazı kimselerin yaptıkları gibi doğrudan doğruya di­lekleri yerine getirmeleri istenmiş olsun. Yine ister bu dilek­te bulunma olayı ölünün mezarı başında veya gıyabında meydana gelmiş olsun. Şeriatımızın teblîğcisi olan Rasulul-lah (s.a.v.) bu işi kökünden önlediği ve Peygamberlerin mezarlarım mescid edinenleri lanetleyerek, mezar başla­rında namaz kılmayı yasaklayarak ve dilekleri sadece Allah'a yöneltmeyi vurgulayarak bu sapıklığa vardıracak bütün ka­pıları kapattığı halde bu sapıklığın doğrudan doğruya içine, yani ya şirk haline veya şirke götürücü şartlara düşmeye ne demeli?[583]

 

Peygamberimizi Adım Adım İzlemek

 

Oysa yukarda açıkça gördük ki, ilk müslümanlardan hiç kimse böyle bir şey yapmış değildir. Bu kuralın tek istisna­sı, Abdullah b. Ömer'in Rasululah'm (s.a.v.) yolculukları sı­rasında mola verdiği yerlerde mola vermesi ve O'nun namaz kıldığı yerlerde namaz kılmasıdır. Hatta bir yerde Ras::-

398

iullah (s.a.v.) abdest aldıktan sonra abdest suyunun artığı­nı yakındaki bir ağacın köküne döktü diye Abdullah İbn Ömer de orada abdest aldıktan sonra artakalan suyu aynı ağa­cın köküne dökmüştür.

Dikkat etmeliyiz ki, Abdullah b. Ömer'in bu uygulama­sı, Rasulullah'ın (s.a.v.) davranışlarını bütünüyle yeniden tekrarlama amacını gütmektedir. Yani Abdullah b. Ömer, Rasulullah'ın (s.a.v.) mola verişini, namaz kılışını, hatta ar­tan abdest suyunu döküşünü aynen tekrarlamak istemiştir. Yoksa sadece O'nun dua edip namaz kıldığı yerlerde dua edip namaz kılmayı amaçlamış değildir. Bu uygulama ile il­gili olarak karşımıza şu Üç farklı mesele çıkar:

1- Meselelerin biricisi, Rasulullah'ın (s.a.v.) davranışla­rını amaçlarını bilmeksizin veya bu davranışları ortaya çı­karan sebepler yok olduğu halde aynını tekrarlama mesele­sidir. Bu yaygın bir tartışma konusudur. Abdullah b. Ömer ile onun gibi düşünenler bu tartışmanın bir kutbunu ve onun gibi düşünmeyenler de karşı kutbunu oluştururlar. Fakat sahabilerden bize ulaşan güvenilir belgeler ne muhacirlerin ve ne de ensarın genel anlamda Abdullah b. Ömer gibi dav­ranmadıkları merkezindedir. Ayrıca bizi şu anda asıl ilgilen­diren mesele bu değildir. Şunu da belirtelim ki, eğer bir kim­se normal bir yolculuğu sırasında namaz vakti girince vak­tiyle Rasulullah'ın (s.a.v.) aynı yoldan geçerken konaklamış olduğu bir yerde mola verip namazını kılarsa, adamın bu ha­reketi bu kategoriye girer.

2-  İkinci mesele her hangi bir yolcunun Rasulullah'ın (s.a.v.) namaz kıldığı yerleri özellikli namaz yeri sayarak oralarda farz namazları dışında namaz kılmasıdır. Başka bir deyimle sırf bu yerlerde namaz kılıp dua etmiş olmak için oralarda namaz kılıp dua etmesidir.

Hemen belirtelim ki, ne Abdullah b. Ömer'in ve ne de başka bir sahabinin bu yolda bir uygulaması bize nakledilmiş değildir. Gerçi bazıları "Abdullah b. Ömer'in uygula­ması bu niteliktedir" diyorlar ama, tam tersine elimizde O'nun böyle yapmayı yasakladığım belirten belgeler vardır. Üstelik bütün sahabilerin böyle yapmaktan kaçındıkları ke­sinlikle sabit olduğuna göre tek başına Abdullah b. Ömer öy­le yapmış olsa, O'nun bu muhtemel uygulaması, babasına ve diğer sahabi kitlesine karşı delil olamaz.

3- Bu yerlerin yolcunun yolu üzerinde olmaması, bura­lara gitmek için özel bir yolculuğa çıkması durumudur. Özel bir yolculuğa çıkarak Hıra dağına, Sevr mağarasına ve­ya Musa'nın (a.s.) Allah (c.c.) ile konuşma yeri olan Tur-i Sina dağına giderek namaz kılıp dua etmek gibi Rasulullah (s.a.v.) ile sahabilerin hayat tarzını bilen herkes, onların bu tür yerleri özellikle hiç görmeye gitmediklerini iyi bilir.

Mesela bu tür yerlerin baş Ucalarından olan Hıra dağını ele alalım. Bu dağ Mekke yöresinin en yüksek dağıdır. İs­lam'dan önceki dönemde Kureyşliler buraya sık sık gidip inançlarına göre tapınma hareketleri yaparlardı. Bu dağın Ra-sulullah'm (s.a.v.) hayatında ve İslam'iyetin başlangıcında önemli bir yeri vardır. Buhari ile Müslim'de yer aldığına gö­re bu konuda Aişe (r.a.) şöyle diyor:

"Rüya, Rasulullah'ta vahyin başlangıcı, öncüsü olmuş­tu. O günlerde gördüğü her rüyadan sonra yüzü şafak yeri gi­bi kıpkırmızı kesilerek çıkagelirdi. Bir süre sonra inzivadan hoşlanmaya başladı. Bu dönemde günlerini Hıra dağında iba­detle geçiriyor, gecelerce orada kaldıktan sonra gelip yanı­na azık alarak yine oraya dönüyordu.

îşte bu dönemde bir gün yine Hıra mağarasındayken kendisine ansızın vahiy geldi. Bir melek karşısında belire-rek O'na "Oku" dedi. Rasulullah (s.a.v.) meleğe:

"Ben okumayı bilmem" diye karşılık verdi. Bunun üze­rine melek kendisini kucağına çekip iyice sıktıktan sonra sa­lıverdi ve yine "Oku" dedi. Rasulullah (s.a.v.) iki veya üç kez yine:

"Ben okumayı bilmem" diye karşılık verdikten sonra karşısındaki melek kendisine:

"Yaratan Rabbinin adı ile oku. O insanı bir parça kan pıhtısından yarattı. Oku, senin Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bil­mediklerini öğretti"

dedi. Bir süre sonra mağaradan çıkıp eve geldiğinde Ra-suiullah (s.a.v.) hala heyecandan titriyordu"[584]

Aişe (r.a.) tarafından bize anlatılan Rasulullah'ın (s.a.v.) bu Hıra mağarasmdaki ibadet dönemi Peygamber oluşundan önceydi. Peygamberlikle görevlendirildikten ve insanlara O'na inanıp bağlanmaları emredildikten sonra insanların en değerli zümresi olan ilk muhacir müslümanlarla birlik­te Mekke'de oturdu. Bu dönemde ne kendisi ve ne de yakın arkadaşlarından biri Hıra dağına bir kere bile gitmedi.

Hayatının bundan sonraki Medine dönemi boyunca dört Umre yolculuğu oldu. Bu yolculuklardan birincisi "Hudey-biye Umresi" diye anılır. Bilindiği gibi bu yolculukta Rasu­lullah'ın (s.a.v.) yolunu kesen müşrikler O'nun Kabe'ye ulaşmasını engellemişlerdi. Bu yolculukların ikincisi "Ka-dıyye Umresi" diye bilinir ve ilkinin ertesi yılında yapılmış­tır. Çok sayıda arkadaşı ile birlikte bu seyahati gerçekleşti­ren Rasulullah (s.a.v.) Mekke'de üç gün kadar kalmıştı. Daha sonra Mekke'yi fethedince Huneyn'e ve Mekke'nin doğusunda bulunan Taif denen yere giderek Huneyn vadi­sinde Hevazın adlı müşrik gruplarla savaştı, sonra Taif müşriklerini kuşatma altına aldı. Bu arada Cirane'de Hu-neyn'de ele geçen savaş ganimetlerini bölüştürdükten son­ra tekrar Mekke'ye gelip Beytullahı ziyaret etti. Dördüncü hacc ziyareti de "Veda Haccı" diye bilinen yolculuğudur. Bu yolculuğa çok azı dışında bütün müslümanlar katılmıştı.

Hemen belirtelim ki, bu yolculukların hiç birinde ne kendisi ve ne de sahabilerden biri, ne Hıra dağını ve ne de Mekke çevresindeki herhangi bir hatıralı yeri ziyarete git­memişti. Bu ziyaretlerde görülen yerler sadece Mescid-İ Haram'ı (Kabe'yi), Safa ile Merve arasını, Mina'yi, Muz-delife'yi ve Arafat'ı içeriyordu. Yine bu yolculuklarda Üre­ne vadisinde Öğle ve ikindi namazını birarada kıldıktan sonra bir süre Arafat dolaylarındaki Nemre'de kurulan ça­dırda kalmıştı. Ayrıca gerek O'nun arkasından gelen raşid halifelerin ve gerekse ilk nesle mensup örnek müslümanla-rıiı hiç birisi özel olarak namaz kılıp dua etmek amacı ile bir kere bile Hıra dağına gitmemişlerdir.

Bu arada Kur'an'da

"Hani iki kişiden biri olarak mağaradayken"

(Tevbe: 9/40)

diye sözü edilen Sevr dağındaki mağara da böyledir. Rasu-lullah'ın (s.a.v).bu mağarayı ne özel şekilde ziyaret etme­yi ve ne de orada namaz kılıp dua etmeyi ümmetine meşru etmemiştir. Ayrıca Rasulullah (s.a.v.) Mekke'de Mescid -i Haram (Kabe) dışında hiç bir mescid yaptırmış değildir. Şim­di orada gördüğümüz diğer mescidlerin tümü Mescid-i Mevlid ve benzerleri gibi-hep sonradan yapılmıştır, Yine Ra­sulullah (s.a.v.) ne doğduğu yeri ve nede Mina'nın arkasın­da bulunan ve Akabe biatinin yapıldığı yeri ziyaret etmeyi ümmetine meşru etmemiştir, Fakat daha sonraları Akabe bi­atinin gerçekleştiği yerde bir mescid yapılmıştır.

Oysa bilmek zor değil ki, eğer bu ziyaretler meşru, müs-tahab ve Allah katında sevap kazandırıcı olsaydı, bunu en iyi bilecek ve oralara en önce koşacak olan insan, hiç kuşkusuz, Peygamberimiz olurdu. Ayrıca bu konuda bildiklerini saha-bilerine de öğretmiş olacağı için onların bunu kendilerinden sonra gelenlerden daha iyi bilmeleri ve bu ziyaretlere herkesten çok önem vermeleri gerekirdi. Onların bu ziyaretle­rin hiçbirine iltifat etmedikleri kesinlikle bilindiğine göre bu ziyaretleri ibadet veya sevab kazandırıcı hareket sayma­dıkları ve dolayısıyla bu ziyaretlerin sonradan İslam'a so­kulmuş bid'atler olduğu anlaşılıyor. Buna göre kim bu ziya­retleri ibadet veya sevap kazandırıcı birer hareket sayarsa on­ların ki dışında başka bir yol tutturmuş ve şeriata Allah'dan izinsiz bir unsur katmış olur.

İşte Rasulullah'm (s.a.v.) makamlarından biri olan Hıra mağarası ile ilgili hüküm budur. Oysa bu Hıra mağarası vahyin ilk inişi ve Rasululiah'a (s.a.v.) ilk Kur'an ayet'le-rinin bildirilişi gibi çok Önemli olaylara sahne olmuştur. Üs­telik burası İslam'dan önce de ibadet yeri olarak kullanılı­yordu. Rasulullah'm (s.a.v.) diğer önemli bir makamı olan ve O'nun tarafından Medine göçü sırasında sığınma yeri oîa-rak kullanılan Sevr mağarası da aynı hükmün kapsamına gi­riyor.

Bu önemli yerlerin hükmü böyle olunca diğer peygam­berlerle ilgili makamları ziyaret yeri edinmek, oralara özel yolculuklar düzenleyerek oralarda namaz kılıp dua etmek bi­ze daha yabancı ve şeriatımıza daha uzaktır. Üstelik sözü edi­len yerler eğer söylendiği gibi birer Peygamber makamı iseler. Eğer böyle olmadıkları belli veya olup olmadıkları şüpheli ise durum nice olur, bunu varın siz düşünün.

Bir de şu mesele var. İlim adamlarının söz birliği ile bildirdiklerine göre Rasulullah (s.a.v.) Beytullahı ziyaret ederken sadece Yemen tarafına düşen iki Kabe rüknünü selamlar, Şam tarafında kalan diğer iki rüknü selamlamaz-dı. Ayrıca Makam-ı İbrahim de dahil, buradaki başka hiç bir yeri de selamlamazdı. Sadece Hacer-i Esved'i öptüğünü biliyoruz.

Yemen tarafına düşen sütunlarla ilgili olarak da farklı ri­vayetler var. Kimi bunları öptüğünü, kimi selamlayıp eli ile sıvazladığını ve kimisi de ne Öptüğünü ve ne de eli ile sıvaz­ladığını bildiriyor. Bu rivayetlerin her üçünün de gerek Hanbeli mezhebine ve gerekse başka mezheplere bağlı ta­rafları vardır. Fakat işin doğrusu O'nun bu sütunları ne öp­tüğü ve nede eli ile sıvazladığıdır. Rasuluîlah (s.a.v.) ne öy­le ve ne de böyle yapmıştır. Bunu sahih Hadis'ler açıkça be­lirtmektedir.

Haydi diyelim ki, Yemen tarafına düşen bu iki sütun konusu tartışmalıdır. Fakat Kabe ziyareti ile ilgili ittifaklı meseleler de vardır. Mesela gerek dört mezhebin imamları sve gerekse diğer başlıca alimler Kabe'nin Şam tarafındaki sütunlarının ve başka hiç bir Kabe parçasının öpülmeyece-ği hususunda ortak görüş sahibidirler. Çünkü Rasululiah'm (s.a.v.) sadece Yemen tarafındaki iki sütunu selamladığı söylendiği gibi sahabilerin uygulaması da bu yoldadır. ; Nitekim İbn-i Abbas, bir defasında kendisi ile birlikte Ka­be'yi tavaf eden Muaviye'nin dört sütunu da selamladığını görünce kendisine Rasululiah'm (s.a.v.) sadece güneydeki iki sütunu selamladığını hatırlatmış ve onun

"Kabe'nin hiç bir sütunu selamlanmamış bırakılma­malı" şeklindeki itirazını da

"Allah'ın Rasulü sizin için en güzel örnektir" ayet-i ile karşılayınca Muaviye, yaptığından vazgeçmiştir.[585] Alimle­rin söz birliği ile belli olan diğer bir husus, Kur'an'da:

"Sîz İbrahim'in makamının bir bölümünü namaz ye­ri edininiz"                                            (Bakara; 2/125) diye sözü geçen İbrahim makamının ne selamlanmasının ve nede öpülmesinin meşru olmadığıdır.

Bu makamın öpülemeyeceği ve elle sivazlanamayacağı hem Sünnet'Ie ve alimlerin görüş birliği ile sabit olduğuna göre diğer peygamber makamlarının öpülüp sıvazlanamayacağı haydi haydi bellidir.

Buna benzer bir başka yer de Rasulullah'm (s.a.v.) Me­dine mescidinde devamlı namaz kıldığı yerdir. İlk dönem müslümanlarından hiç birinin burayı selamladığı veya Öp­tüğü görülmemiştir. Mekke'de ve başka yerlerdeki namaz kıldığı yerlerin durumu da aynıdır.

O'nun mübarek ayakları ile bastığı ve namaz kıldığı ke­sinlikle olan yerlerin okşanması veya öpülmesi meşru olma­dığına göre diğer Peygamberlerin veya sahabilerin namaz kıldıkları veya uyudukları ileri sürülen yerleri sıvazlamanın veya Öpmenin meşru olacağı nasıl iddia edilebilir? Namaz kılmak üzere ayak bastığı yer İçin meşru olmayan bir hare­ket, adım atmak üzere bastığı bir yer için nasıl meşru olabi­lir?[586]

 

Peygamberimizin Ayak İzleri

 

Söylediklerimiz söz konusu yerler hakkındaki bilgilerin kesin olduğu durumlar için geçerlidir. Ya bir de bu yerlerin söylendiği gibi oldukları şüpheli veya öyle olmadıkları bel­li ise? Mesela; bazı yalancılar tarafından üzerlerinde ayak izi yontulduktan sonra cahil halka "Bunlar Rasulullah'm (s.a.v.) ayak izleridir" diye yutturulmaya çalışılan çok sayı­da taşlar gibi. Rasuîullah'ın (s.a.v.) ayak izlerini taşıdığı ke­sinlikle belli yerlerin ve Allah tarafından namaz yeri edin­memiz emredilen ve İbrahim'in (a.s.) ayak bastığı kesinlik­le belli olan İbrahim (a.s.) makamının sıvazlanıp Öpülmesi meşru değilken asılsız olarak, yalan yere Rasululah'ın (s.a.v.) taşıdığı iddia edilen yerlerin sıvazlanması veya öpülmesi nasıl meşru olabilir? Mesela Beytülmukaddesin (Kudüs'ün) avlusundaki koca taşın üzerindeki sözde Rasu-lullah'a (s.a.v.) ait ayak izleri ile bunun benzerleri gibi.

Denebilir ki: "Cenab-ı Allah, İbrahim makamının bir bölümünü namaz yeri edinmemizi emrettiğine göre bu tür di­ğer yerleri de orası ile kıyaslarız". Bu görüşe karşı şunları söylemeliyiz: Kur'an'daki bu hüküm sırf Mekke'de bulunan ibrahim makamına özgüdür İster bu deyimle İbrahim'in Kabe yanındaki ayakta durmuş olduğu yer ve isterse Arefe Muzdelife ve Mina adlı ziyaret yerleri kasdedilsin islam alimlerinin görüş birliği ile belirli ziyaret yerlerine özgün olan ibadetler başka yerlere de yaygın sayılamazlar.Tıpkı Tavaf ibadetinin Beytüllah'a (Kabe'ye) özgü oluşu gibi. Bu tür yerlerin herhangi birine özgü olan ibadetler kıyas yo­lu ile başka yerlere de yaygınlaştınlamazlar. Tabii ki bu tür Eyerlerin her hangi birinde yapılması meşru olmayan bir ibadet başka yerlerde de haydi haydi meşru değildir.

 

Haccda Ziyaret Edilecek Yerler[587]

 

Bu söylediklerimizden çıkan mantıki sonuca göre Ka­be'nin bazı ziyaret noktalarında meşru olmayan Öpme ve se­lamlama gibi saygı gösterileri başka yerlerde de haydi hay­di meşru olmaz. Bunun yanında bu ziyaret noktalarında meşru olan ibadetlerin başka yerlerde de meşru olması ge­rekmez.

Bu tür yerlerin bir diğeri de Arafat dağında yer alan ve "Kubbetü Adem (Adem Kubbesi)" adı ile bilinen binadır. Alimlerin görüş birliği ile burayı Özellikle ziyaret ederek ora­da namaz kılıp dua etmek meşru değildir. Hatta "Cebel-i Rahmet" adı ile bilinen Arafat dağının tepesine çıkmak da meşru değildir. Bu konuda Sünnet'e uygun olan davranış, ya Rasulullah'ın (s.a.A.) vakfe (duruş) yeri olan "sahrat" denen yerde veya Arafann rastgele bir yerinde vakfe yapmaktır. Çünkü Rssulullah (s.a.v.)

''Arafatın her yeri vakfe yeridir" buyuruyor.[588]

Bu yöredeki diğer mescidlerin durumu da aynıdır. Şey­tan taşlama yerlerinin (cemrelerin) yakınındaki mescid, Hayf mescidi yanında bulunan ve Kur'an'daki "Mürselat" suresinin iniş yeri olduğu için "Mürselat Mağarası" diye bi­linen yerdeki mescid ile Arafat dağının tepesinde bulunan "Mescid-i Kebş" gibi. Rasulullah'ın (s.a.v.) buraların hiç­birini özellikle ziyaret edip oralarda namaz kılmayı ve dua etmeyi meşru kılmamıştır.

Bu tür yerlerin bazı taraflarını öpmenin veya elle sıvaz­lamanın hükmü ise besbellidir. Çünkü alimlerin ortak ve ke­sin görüşlerine göre bu tür davranışların Rasulullah'ın (s.a.v.) şeriatında asla yeri yoktur.

Hacda ziyaret edilecek yerler hakkında eser yazmış olan bazı alimlerin kitablarında Mekke ve çevresindeki kimi mescidleri ziyaret etmenin müstahab olacağı belirtilmiştir. Gençliğimde henüz hacca gitmeden önce hacca giderek yaşlı bir tanıdığıma rehber oîsun dîye bu ziyaret yerlerini ki­taplardan derleyip bir dergide toplamıştım. Fakat daha son­ra kesinlikle öğrendim ki, bu ziyaret adetlerinin tümü son­radan ortaya çıkarılmış birer bid'attır, hiç birinin şeriatımız­da yeri yoktur. Muhacir ve Ensar kesimi ile ilk müslüman ne­sil bu yerlerin hiç birini ziyaret etmiş değildi. Bilgi ve ger­çek önderi olan imamlarımız bu ziyaretleri yasaklamışlar­dı. Hacc sırasında özellikle ziyaret ederek namaz kılacağı­mız ve dua edeceğimiz tek mescid, Mescid-i Haram'dir, başka hiç bir mescidi özellikle ziyaret etmemiz meşru kılın­mamıştır. Mekke çevresindeki hiç bir başka mescidi herhan­gi bir bakımdan orası gibi tutmamız uygun değildir. Herhan­gi bir kimse bu mescidlerden birinde kılacağı namazı veya edeceği duayı Mescid-i Haram'da kılıp yapsa kendisi için da­ha hayırlı olur, hatta şeriata uygun bir Sünnet işlemiş olur. Buna karşılık Mescid-i Haram dışındaki herhangi bir Mek­ke mescidini faziletli bir yer olduğu düşüncesi ile özellikle ziyaret etmek şeriatımızda yeri olmayan bir bid'attir. [589]

 

Özellikle Ziyaret Edilecek Mescidler

 

Bu meselenin aslı şu. Özel yolculuk düzenlenerek ziya­ret edilecek mescidler üç tanedir. Bunun böyle olduğu Ebu Hüreyre ile Ebu Said Hudri'nin rivayet ettiği ve Buhari ile Müslim'de yer alan şu Hadis ile belgelenmiştir. Söz konu­su Hadis'te Rasulullah (s.a.v.):

"Şu üçü dışında hiç bir mescidi ziyaret etmek amacı ile q>zel yolculuğa çıkılmaz" buyuruyor. Başka kanallardan da rivayet edilmiş olan bu Hadis, Hadis uzmanlarının görüş birliği ile sağlam bir Hadis olarak kabul edilmiştir.

Bu üç mescidi ziyaret etmek amacı ile yapılacak özel yol­culuklar oralarda namaz kılmak, dua ve zikr etmek, Kur'an okumak ve itikafta bulunmak gibi salih ameller içindir. İlim adamlarının görüş birliği ile bu üçü dışında kalan diğer mescidleri ziyaret etmek için özel yolculuğa çıkmak meşru değildir. Hatta meşhur Küba mescidinde bile ancak oraya ya­kın yerlerden gelmek müstahabtır, uzak yerlerden özel bir yolculukla bu mescide bile gelmek yerinde değildir. Çünkü Buhari ile Müslim'de yer aldığına göre Abdullah b. Ömer bu konuda:

"Rasulullah cumartesi günleri bazan yaya ve bazan da bi­nek hayvanı sırtında Küba mescidine giderdi".[590]diyor. Ra-sulullah'ın (s.a.v.) bu Sünnet'ini aynen uyguladığını öğ­rendiğimiz Abdullah b. Ömer Müslim'in ifadesine göre "Her gidişinde orada iki rekat namaz kılarak"[591] Buhari de bu bilgiyi her hangi bir rivayet zincirine yer vermeksizin kay­dediyor.[592]

 

Dirar Mescidi

 

Bilindiği Cenab-ı Allah (c.c.) Küba mescidi ile ilgili olarak Kur'an'da şöyle buyuruyor:

"Mü'minlere zarar vermek, küfre hizmet etmek ve müslümanlar arasında ayrılık çıkarmak için vaktiyle Allah ve Rasulü'ne karşı savaşmış bir adamı gözetlemek üzere mescid yapanlar. İyilikten başka hiç bir amacımız yok, diye yemin edecekler. Ama Allah onların yalancı ol­duklarına sahicidir. O mescidde asla namaz kılma. Da­ha ilk gününden takva temeli üzerinde kurulan mescid, hiç şüphesiz namaz kılmana daha layık bir yerdir. Ora­da temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah temizlenen­leri sever. Acaba binasını Allah korkusu, Allah rızası te­melleri üzerine kuran kimse mi, yoksa yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla birlikte cehenneme yuvarlanan kimse mi daha hayırlıdır? Allah zalimleri hidayete erdirmez. Yaptıkları bina kalplerin­de bir kuşku olup kalacaktır. Ta ki, kalpleri parçalanın-caya dek. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir"                                      (Tevbe: 9/107-110)

Kur'an'da sözü edilen bu "Dırar Mescidi" "Rahib" laka­bı ile anılan fasık Ebu Amir için yapılmıştı. Cahiliye döne­minde hıristiyan olan bu adama müşrikler saygı gösterirler­di. İslam gelince içini saran kıskançlık dürtüsü ile Rasulul-lah'a (s.a.v.) karşı çıkmış ve bir süre sonra kafirler arasına kaçmıştır. İşte o sırada bir grup münafık bu "Dırar Mesci­dini yapmaya girişti. Bu mescidi dönüşünü gözledikleri bu İbn-i Amir için yapmak istiyorlardı. Bu hikaye meşhurdur. Kısacası, bu mescidi yapan kimseler orada Allah'ın ve Ra-sulü'nün emirlerini uygulamak amacı değil, başka bir amaç taşıyorlardı.

Belirtmek istediğimiz şu ki, Türbedarlık, ziyaretgah gibi meşru ibadetler dışında bir amaç uğruna müslümanların mescidlerine benzer binalar yapmak, şu veya bu oranda "Dirar Mescidi" yapmakla aynı anlama gelir. Özellikle bu binalar müslümanlara zarar verdikleri, küfre çanak tuttuk­ları, mü'minler arasında ayrılık çıkardıkları, Allah'a ve Rasulullah'a (s.a.v.) ters düşmüş münafıklar ile bid'atçılara ze­min hazırladıkları oranda "Dırar Mescidi"ne daha çok ben­zer hale gelirler. Tekrar hatılayalım ki, Cenab-ı Allah (c.c.) Rasulullah'a (s.a.v.):

"Daha ilk günden takva temeli üzerine kurulan mes-cid, hiç şüphesiz, namaz kılmana daha layık bir yerdir" buyuruyor.

Bu bakımdan "Mescid-i Nebevi" diye anılan Rasulul-Iah'ın (s.a.v.) Medine'deki asıl mescidi daha Öndedir. Ya­ni "Takva temeli üzerine kurulmuş olma" niteliği daha ba­rizdir. Nitekim Buhari'de yer alan bir Hadis'e göre Rasulul-lah (s.a.v.) kendisine sorulan "Bu iki mescidin hangisi Tak­va temeli üzerine kurulmuş olma bakımından önde gelir?" şeklindeki bir soruya Mescid-i Nebevi'yi kasdederek

"Benim bu Mescidim"[593]diye cevap vermiştir. Gerçi bu iki mescidin her ikisi de takva temeli üzerine kurulmuştur, ama Rasulullah (s.a.v.) bu bakımdan kendi mescidini Küba mescidinden daha önde tutmuştur. Bunun sonucu olarak Cuma gününü kendi mescidinde geçirir ve cumartesi de Küba mescidine giderdi.

Ebu Davud'un, Useyd b. Hudayr[594]Ensari'ye dayanarak bildirdiğine göre Rasulullah (s.a.v.):

"Küba mescidinde namaz kılmak Umre gibidir" bu­yuruyor. Aynı Hadis'e İbn-i Mace de yer verirken Tirmizi bununla ilgili olarak "Bu garib bir Hadis'tir"[595] demektedir. Hanbeli'nin, Nesai'nin ve İbn-i Mace'nin Sehl b. Hanif e da­yanarak bildirdiklerine göre de Rasulullah (s.a.v.):

"Kim evinde temizlenir ve sonra Küba mescidine ge­lerek orada namaz kılarsa bir Umre (nafile hac) sevabı elde eder"[596] buyurmuştur. Hadis alimlerinden biri bu Ha-dis-i açıklarken şöyle diyor: "Rasulullah 'in (s.a.v.) "Kim evinde temizlenir ve sonra Küba mescidine gelirse" şek­lindeki ifadesi bize gösteriyor ki bu mescidi ziyaret .etmek için uzaktan gelmek meşru değildir. Meşru olan, evinde te­mizlik yaptıktan sonra oraya gelecek kadar yakınında otu­ran kişinin, tıpkı semtinin mescidine gider gibi oraya gitme­sidir. Uzaklardan gelinerek ziyaret edilen mescidlerin duru­mu başkadır".

Özel yolculuğa çıkılarak ziyaret edilmeleri meşru olan üç mescide gelince bütün alimler buralara namaz, dua ve zikir gibi maksatlar için gidilmesinin müstehap olduğu konu­sunda görüş birliği içindedirler- Fakat eğer biri böyle bir zi­yaret adaşa, acaba adadığını yerine getirmesi gerekli midir, yoksa değil midir?

Bu mesele ile ilgili alimler tarafından iki farklı görüş İle­ri sürülmüştür:

Görüşlerden birine göre bu tür adakların sadece Mescid-i Haram (Kabe) ile ilgili olanını yerine getirmek zorunludur. Şafii'ye mal edilen iki görüşten biri bu yolda olduğu gibi Ebu Hanife de bu görüştedir. Ebu Hanife bu görüşü savunurken adaklarla ilgili "Herhangi bir adağın yerine getirilmesinin vacib olabilmesi için adak konusu hareketin türünden, seri bir vacib bulunmalıdır" şeklindeki temel ilkesinden hareket ediyor.

İmam-ı Malik ve Ahmed tarafından savunulan öbür gö­rüşe göre ise eğer bu Üç mescide gitmek adanmış işe bura­lara gitmek gereklidir. Yalnız adak sahibi bu mescidlerin da­ha faziletli olanını ziyaret edince daha az faziletli olanı zi­yaret etme zorunluluğu üzerinden düşer. Yani eğer biri Mescid-i Nebevi'yi veya Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmeyi adar da bunlar yerine Mescid-i Haram'i (Kabe'yi) ziyaret ederse adaği yerine gelir. Aynı şekilde Mescid-i Haram'ı ve­ya Mescid-i Nebevi'yi ziyarete gidecek olursa adağı yerine gelmiş olur.

Çünkü bilindiği gibi Buhari'de yer alan bir Hadis'e gö­re Rasulullah (s.a.v.):

"Kim Allah'a itaat etmeyi adarsa O'na itaat etsin. Bu­na karşılık kim Allah'a isyan etmeyi adarsa O'na isyan etmesin"[597] buyuruyor. RasuluIIah'm (s.a.v.) bu emri tü­ründen vacib bulunsun, bulumasın her türlü itaati (ibadeti) kapsamına alır. Daha faziletli olan bir ibadeti yapmak ise o konudaki Hadis-i yerine getirmek olur. Bu meseleyi daha de­taylı biçimde açıklamanın şimdi sırası değildir. Sadece şu­nu vurgulamak istiyoruz ki, bu üçü dışında hiç bir mescidi ziyaret etmek için Özel bir yolculuğa çıkmak meşru olmadı­ğı gibi mezheb imamlarının ortak görüşü ile bu yolda yapı­lacak olan bir adağı yerine getirmek zorunlu değildir. Böy­le bir kimseye yemin kefareti düşüp düşmeyeceği hakkında İse alimler arasında her ikisi de meşhur olan iki farklı görüş vardır.

Kısacası Medine'de Küba mescidi dışında bu tür ziyaret edilmesi meşru başka bir mescid yoktur. Medine'deki diğer mescidier bu bakımdan diğer normal mescidler gibidirler.

Rasulullah (s.a.v.) onların hiç birinin ziyaret özelliği oldu­ğunu bildirmemiştir. Bu yüzden Medine alimleri bu mescid-lerin Küba mescidi dışında kalanlarını özel olarak ziyaret et­mezlerdi.

Öteyandan Hanbeli'nin "Müsned" adlı eserinde bildiril­diğine göre sahabilerden Cabir b. Abdullah şöyle diyor:

"Rasulullah (s.a.v.) bir defasında bir konu ile ilgili ola­rak Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri olmak üzere üç gün üstüste Fetih mescidinde dua etmiş ve duası Perşembe günü iki vakit namaz arasında kabul edilince duyduğu se­vinç, yüzünden anlaşılır hale gelmiştir.

O gündfen beri ne zaman çözümü zor, ağır bir problem­le karşılaşsam o saati gözetleyerek dua eder ve duamın ka­bul edildiğini görürüm".[598] Yalnız bu Hadis'in rivayet zin­cirinin halkalarından biri olan Kuseyr b. Zeyd, tartışmalı bir şahsiyettir. Ünlü Hadîs uzmanı İbn-i Main, onu bazan güve­nilir sayarken kimi durumlarda da zayıf kabul etmektedir.

Bu Hadis'e dayanan bazı dostlarımız ve başka bazı kim­seler, Cabir b. Abdullah gibi yaptıklarını söyleyerek sözü ge­çen Fetih mescidini özellikli bir dua yeri sayarlar. Oysa Cabir b. Abdullah, az önceki sözleri ile belirli bir dua yeri­ni değil, belirli bir dua zamanını vurgulamaktadır.

Düşünelim ki, eğer bizzat Rasulullah'ın (s.a.v.) namaz kıldığı ve onun izni üzerine yapılmış olan bu Medine mes-cidleri arasında Küba mescidi dışında kalanlarım özellikle ziyaret etmek meşru değilse başka mescidleri özellikle zi­yaret etmek nasıl meşru olabilir?[599]

 

Mescid-i Aksa

 

Mescid-i Aksa'ya gelince o özel yolculuğa çıkılarak ziyaret edilmeleri meşru olan üç mescidden biridir. Müslüman­ların Kudüs 'ü fethetmeleri üzerine oraya giden Ömer (r.a.) şehri hıri s Uyanlardan teslim aldı. Mescid-i Aksa'ya girince kutsal taş üzerinde büyük bir çöp birikintisi gördü. Bu çöp­leri oraya yahudilere inat olsun diye hiristiyanlar atmıştı. Çünkü yahudiler bu taşı kutsal sayar, ona doğru ibadet ederlerdi. Ömer (r.a.), kutsal taş üzerindeki pisliğin bir kıs­mını elbisesinin ucuna koyarak oradan kaldırdı. Onun arka­sından yanındaki müslümanlar da aynı şeyi yaparak kutsal taşı temizlediler.

Bir rivayete göre Ömer (r.a.) bir grup görevlendirerek bu kutsal taşı temizletti. Arkasından yanında bulunan Kaab-ul Ahbar'a dönerek "Senin görüşüne göre bu mabedin neresin­de müslümanlar İçin namaz yeri yapayım?" diye sordu. Ka-ab-ui Ahbar, "Kutsal taşın arkasında" diye cevap verince Ömer (r.a.)

"Ey yahudi oğlu, yahudilik damarın kabardı galiba" di­ye azarladıktan sonra "Namaz yerini mabedin girişinde ya­pacağım. Mescidlerin giriş kısımları bizimdir"[600] dedi ve ma­bedin ön kısımlarını mescid haline getirdi. Halk çoğnuluk-Ia bu mescid kısmını "Aksa" diye anar. Oysa "Aksa" tüm mabedin adıdır.

Şunu hemen belirtelim ki, ne bu mescide ve nede yeryü­zünün herhangi bir yerindeki mescide "Harem" adı verile­mez. Çünkü sadece Mekke ve Medine'deki mescidler "Ha­rem" sıfatı ile anılabilirler. Yalnız Taifde bulunan Vecc vadisinin bu sıfatla anılıp anılamayacağı alimler arasında tar­tışmalıdır.

Dediğimiz gibi Ömer (r.a,) mabedin kıble tarafında müs­lümanlar için bir namaz yeri yaptırdı. Söylendiğine göre bu namaz yerinin zemininde mabedin ön kısmına çıkan bir merdiven vardı. Böylece müsliimanların mescidi İle mabe­din hiristiyanlara ait kısmı biribirine irtibatlı olmuş oldu.

Hemen söyleyelim ki, o sırada ne Ömer (r.a.) ve nede ya­nında bulunan diğer müslümanlar bu kutsal taşın başında ne namaz kıldılar ne onu elleri ile sıvazladılar ve ne de Öptü­ler. Yalnız söylendiğine göre Ömer (r.a.), mabedin dış kıs­mında bulunan Davud (a.s.) mihrabın yanında namaz kılmış­tır.

Belgelerden öğrendiğimize göre Abdullah b. Ömer de "Beytülmukaddes'e gittiği zaman müslümanlara ayrılmış ye­re giderek namaz kılardı. Bu arada asla kutsal taşa yaklaş­maz, onu ziyaret etmez ve o civardaki diğer kutsal sayılan yerlere de yanaşmazdı". Ömer b. Abdülaziz, Evzai ve Suf-yan-üs Sevri gibi seçkin selefilerin de aynı şekilde davran­dıkları nakledilmiştir. Çünkü bu mabedin Ömer (r.a.) tara-fınfian müslümanlar için mescid haline getirilen bölümü dışında kalan kısımları müslümanlar açısından birbirinden farksız sıradan yerlerdi.

EJaha önce değindiğimiz gibi Mescid-i Haram (Kabe) ile Medine Mescidi, alimlerin görüş birliği ile Mescid-i Aksa'dan daha faziletli mescidlerdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) bu iki mescidin ikincisi hakkında

"Benim bu mescidimde kılınan bir vakitlik namaz Mescid-i Haram dışında başka bir mescidde kılınacak bin vakitlik namazdan daha hayırlıdır" diye buyurarak üstün­lüğünü vurgularken, bu mescidlerin birincisini bizzat Allah (c.c.) müslümanların kıblesi yapmış, ayrıca ziyaret edilip ta­vaf edilmesini farz kılmıştır. Buna rağmen bu iki mescidde Hacerül Esved dışında Öpülmesi veya elle selamlanması meşru olan başka hiçbir bölüm yoktur. Durum böyleyken Mescid-i Aksa'nın bazı yerlerinin öpülmelerinin ya da se-lamlanmalarının meşru olacağı nasıl ileri sürülebilir?[601]

 

Kudüs Ziyareti

 

îlk zamanlar bu kutsal taşın üstü açıktı. Buna rağmen ne sahabilerden biri, ne başlarındaki komutanlar ve ne de ara­larında bulunan alimler buraya özel bir saygı göstermemiş­lerdir. Bu taşın üstü gerek Ömer'in (r.a.), Osman'ın (r,a.), Ali'nin (r.a.) halifelikleri sırasında ve gerekse Muaviye'nin, oğlunun ve torununun hükümdarlıkları döneminde hep açık kaldı. Fakat Abdülmelik döneminde taşın üzerine kubbe yapıldı. Söylendiğine göre o da şöyle oldu. Bilindiği gibi Ab­dülmelik ile Medine'de oturan Abdullah b. Zübeyr arasın­da çatışma vardı. Bu arada hacca giden müsîümanlar bu fırsattan yararlanarak Abdullah b. Zubeyr ile görüşüyorlar veya haccı bahane ederek onunla buluşmaya gidiyorlardı.

İşte bunu önlemek isteyen Abdülmelik, Beytül Mukad­des'teki kutsal taşın önemini arttırabilmek için üzerine kub­be yaptırmış ve onu yaz-kiş değiştirilen örtülere büründür­müştür. Böyle yapmaktaki amacı halkı Beytül Mukaddes'i ziyaret etmeye özendirerek hacc vesilesi ile Abdullah b. Zübeyr'in yanına gideceklerin sayısını azaltmaktı. Bilindi­ği gibi "İnsanlar hükümdarlarının dinindendirler" diye meş­hur bir söz vardır. İşte bu deyimin pratik bir tezahürü ola­rak müsîümanlar o günden sonra daha önce hiç eşi görülme­miş biçimde bu kutsal taşa ve Beytül Mukaddes'e saygı göstermeye başladılar. Bu arada halkın bu ilgisini daha da arttırmak için bu konudaki yahudi masallarını anlatıp yayan kimseler türedi. Öyle kî, böylelerinden biri bir gün Urve b. Zübeyr'in de bulunduğu bir sohbette Emevi hükümdarların­dan Abdülmelik b. Mervan'ın huzurunda "Cenab-ı Allah, bu kutsal taşa-sen benim en alt Arş'ımsın-diye hitab etti" de­yince Urve b. Zubeyr, adama "Allah Kur'an'da-O'nun Kür-si'si gökleri ve yeri kaplar buyurduğu halde sen kalkmış Falanca taş O'nun Arş'ıdır-diyorsun, bu nasıl olur?" şeklinde susturucu bir cevap vermiştir.

Kısacası bu taşın üzerindeki kubbeyi Rasulullah'ın (s.a.v.) raşid halifelerinin yapmadıkları kesindir. Bunun kadar kesin olan diğer bir şey sahabilerin bu taşa hiçbir şe­kilde saygı göstermedikleri ve onun yanında özellikle namaz kılmadıklarıdır. Hatta Abdullah b. Ömer ta Hicazdan kalkıp Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmeye gittiği halde bu gidişleri­nin hiçbirinde söz konusu taşı ziyaret etmemiştir.

Çünkü bu mabed vaktiyle müslümanların kıblesi iken sonradan değiştirilmiş ve sadece yahudilerin kıblesi olma ni­teliğine bürünmüştür. Bu yüzden şeriatımızda orayı özel saydıracak hiç bir gerekçe kalmamıştır. Tıpkı cumartesi gününe özel bir önem vermenin şeriatımızda hiç bir gerek­çesinin olmayışı gibi. Böyle olunca bu taşa özel bir şekilde saygı göstermek yahudilere özenmekten başka bir anlama gelmez. Daha önce alimlerimizin cumartesi ve Aşure gün­leri hakkındaki görüşlerini ayrıntılı bir şekilde anlatmıştık.

Aralarında bizim gibi arkadaşlarımız in da bulunduğu bazı son dönem fıkıhçılara (Muteahhirin) göre Beytül Mu-kaddes'İn kutsal taş bölümünde yapılacak yemin, tıpkı Mes-cid-iHaram'ın Makam-ı İbrahim ile yakınındaki sütun ara­sında ve Rasulullah'ın (s.a.v.) mescidinin minberi yakının­da yapılacak yeminler gibi diğer yerlerdeki yeminlere göre daha ağırlıklı bir önem taşır. Fakat bu görüşün gerek Han-beli ve gerekse diğer mezhep imamları tarafından benimsen­diğini belirten hiç bir belge elimizde yoktur. Bu konuda Sün-net'e uygun hüküm, orada yaptırılan yemini diğer mescid-lerin minberleri yanında yaptırılan yemin kadar ağırlıklı say­maktır. Buna karşılık müslümanlar tarafından saygı göste­rilmesi meşru olmayan yerlerde verdirilen yeminler farklı bir ağırlık taşımazlar.Tıpkı ziyaretgahlarda ve peygamber ma­kamı oldukları ileri sürülen yerlerde verdirilen yeminlerin farklı bir ağırlıkları olmadığı gibi. Kim böyle bir şey yaparsa şeriata ters düşmüş, sapık bir bid'atçıdır. [602]

 

İsrailiyyat Meselesi

 

Bazı kimseler gerek Beytül Mukaddes ve gerekse Şam dolaylarında bulunan diğer bazı ziyaret yerlerinin faziletle­rini anlatan çeşitli eserler yazdılar. Bu eserlerde bazan doğ-rudandoğruya yahudi ve hiristiy ani ardan sağlanan ve kimi zaman da yahudi ve hırisUyanlardan yararlanmış kimseler­den alman bilgilere dayanilmıştır. Oysa müslümanlara din-lerin^ bu tür bilgi kaynaklarına dayandırmak helal kılın­mamıştır.

Bu tür İsrail masallarında (îsrailiyat) rivayetlerine en çok yer verilen şahsiyet Kaabul Ahbar'dır. Özellikle Şam yö­resinin alimleri ondan çok sayıda İsrail masalı nakletmişler-dir. Oysa Muaviye onun hakkında "Yahudi ve hıristiyanlar-la ilgili, Kaab kadar bilgi veren söylediğini de tespit et­tik"[603] diyor. Bunu yanında Buharı'nin yer verdiği bir Ha-dis'e göre Rasulullah (s.a.v.) bu konuda şu ilkeyi getirmiş­tir.

"Yahudi ve Hıristiyanlar size her hangi bir konuda bir şey anlattıkları zaman onları ne onaylayınız ve ne de ya­lanlayınız. Çünkü ya size asılsız bir şey söylerler de onu onaylamış veya doğru bir şey söylerlerde onu yalanlamış olursunuz"[604]

Şimdi şaşılacak bir noktaya değineceğim. Bir bu doğru­dan doğruya Allah tarafından korunup kayırılan şeriatı ve bir de "Eğrilik üzerinde asla bir araya gelemeyeceği" müjdelen­miş olan şu saf ümmeti düşününüz. İşte bu ümmetin ilmi ge­leneğine göre Ata b. Ebu Rebah, Hasan-ı Basri ve Ebu Aliye gibi tabiinden (ikinci kuşaktan) olan seçkin İslam alim­leri ve büyük din alimleri Rasulullah'tan (s.a.v.) bir Hadis naklettiklerinde Hadis alimleri bu Hadis'in rivayet zinciri­nin halkalarını didik didik incelerler. Bu inceleme sonunda kimi Hadis uzmanı elindeki Hadis'in rivayet zincirinin hal­kalarını doğrudan doğruya reddeder, kimi şartlı olarak ka­bul eder ve kimisi de Said b. Museyyeb, İbrahim Nehai ve Muhammed b. Şirin gibi sadece güvenilir rivayet halkaların­dan Hadis nakleden şahsiyetlerle Ebu Aliye ve Hasan-ı Basri gibi arasıra güvenilir olmayan halkalardan da Hadis naklettiği görülen şahsiyetleri biribirinden kesinlikle ayırır. Oysa bu şahsiyetler ile Rasulullah (s.a.v.) arasında bir, iki, bilemediniz üç kişi vardır. Zamanımızda yazılan kitaplarda görülen ve yazarı tarafından Mürsel (rivayet zincirli) olduk­ları bildirilen Hadis'lere gelince Hadis uzmanlarının görüş birliği ile belirttiklerine göre bu Hadis'lerin sahih oldukla­rına hükmedüebümesi için mutlaka sırf sahih Hadis'leri naklettikleri bilinen alimlerden alınmış olmaları gerekir, Buhari gibi. Bilindiği gibi gök kubbe altmda Kur'an'dan son­ra Buharı gibi sağlam ve güvenilir bir başka kitap yoktur.[605]

 

Daha Önceki Peygamberlerin Hikayeleri

 

Rasulullah'ın (s.a.v.) Hadis'leri ile ilgili bunca titizliğe rağmen acaba Kaabul Ahbar ile benzerlerinin eski peygam­berler hakkında vermiş olduğu bilgilere nasıl güvenilebilir ki, Kaabul Ahbar ile hakkında bilgi verilen peygamber ara­sında bin yıl veya ona yakın bir zaman aralığı vardır? Üs­telik bu bilgiler bize pakledilmemiştir. Kaab ve benzerleri­nin bize bilgi verirken -m çok yapabildikleri şey, yahudi ha­hamları tarafından yazılan bazı kitaplara dayanmaktır. Oy­sa bizzat Cenab-i Allah {c.c.) Kur'an'da bu hahamların ger­çekleri değiştirdiklerini, başka kılıklara soktuklarını açıkça belirtiyor. Öyleyken bir müsliimamn sırf bu yoldan nak­ledilen bir bilgiyi onaylaması nasıl helal olabilir? Halbuki bu konuda müslümana düşen görev, böyle bîr bilgiyi ne onaylamak ve -eğer elimizde asılsızlığını belirten kesin bir delil yoksa- ne de yalanlamaktır. Rasulullah (s.a.v.) bize böy­le davranmayı emretmiştir. Bu israil masalları arasında peygamberlere yakıştırılmış yalanlar olduğu gibi ne olduk­larım sadece Allah'ın bildiği yürürlükten kaldırılmış (nes-hedilmiş) unsurlar da vardır.

Bilindiği gibi gerek Rasulullah'ın (s.a.v.) sahabileri olan ilk kuşak ve gerekse bu kuşağa titizlikle bağlı ikinci kuşak (tabiin) müslümanlan, Rasulullah'ın (s.a.v.) ölümünden sonra bir çok yeni ülkeler fethetmiş ve bu arada Şam, Irak ve Mısır gibi değişik eyaletleri yerleşim yeri edinmişlerdir. Onlar bu dini en iyi bilen ve kendilerinden sonra gelen her kuşaktan daha doğruyu uygulayan kimseler olduklarına gö­re hiç kimse onların davranış ve uygulamalarına ters düşme­ye yetkili değildir.

Buna göre onları saygı göstermemiş oldukları ve özellik­le namaz ve dua yerleri olarak kabul etmedikleri bu tür zi­yaret yerleri konusunda onlara ters düşmeye hakkımız yok­tur. Onlardan sonra gelen bazı faziletli ve dindar kimsele­rin bu yoldaki ayları tutumları da bizim için gerekçe olamaz. Çünkü bu örnek kuşakların izlerinden gitmek onlara ters dü­şenlere uymaktan daha öncelikli ve daha yerinde olduğu ger­çeği bir yana, onlara ters düşen tek-tük bazı şahsiyetler ol­duğu kadar mutlaka bu ters düşenlerin tutumlarına karşı çıkan daha çok sryıda, üstelik bilgi ve fazilet yönünden daha ilerde şahsiyetlerin varolduğunu hiç bir zaman unutma­malıyız. Genelleme niteliği taşıyan bu son cümlemizi açık hale getirmenin yeri burası değildir.

Bu arada Müslim'de bildirdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) "Miraç gecesi Beytül Mukaddes'e vardığında orada iki rekat namaz kıldı ve bu mukaddes yolculuk sırasında başka bir yerde ne namaz kıldı ve nede başka bir yeri ziyaret etti"[606] Öyleyken Miraç olayı ile ilgili olarak çok farklı rivayetler­le karşılaşıyoruz. Hemen belirtelim ki, bu rivayetlerin kimi­si güvenilir Hadis kaynaklarında yer alan sağlam belgeler, kimisi zayıf nakiller ve kimisi de uydurma söylentilerdir. Bu uydurma söylentilere Örnek olarak güya Cebrail'in Rasulul-lah'a (s.a.v.) "Burası, atan İbrahim'in mezarıdır. Bineğinin sırtından in de burada namaz kıl" veya "Burası İsa'nın do­ğum yeri Beytüllehm'dir, bineğinin sırtından in de burada namaz kıl" dediği şeklindeki yaygın rivayetleri gösterebili­riz. Bu tür söylentilerin bunlardan da daha acayip olan bir başkası da şudur. Güya Miraç yolculuğu sırasında Medine'ye de uğramış ve burada kendisine daha sonra üzerine mescid yaptıracağı yerde namaz kılması söylenmiş. Oysa orası o za­man müşrik mezarlığı idi. Rasulullah (s.a.v.) Medine'ye göçettiği sırada devesinin orada çökmesi üzerine söz konu­su yerde konaklamış ve bilahare üzerine ünlü mescidini yaptırmıştı.

İşte bu ve buna benzer söylentiler, ilim adamlarının söz birliği ile uydurma rivayetlerdir. Az önce adı geçen Beytül-lahm hiristiyan kiliselerinden biridir ve ister İsa'nın (r.a.) doğum yeri olduğu doğru olsun, ister bu rivayet asılsız ol­sun, müslümanlar için burayı ziyaret etmenin hiç bir fazilet­li tarafı yoktur. Hatta İbrahim'in (a.s.) mezarı olduğu söy­lenen yere de ne sahabilerden ve nede tabiinden hiç biri va­rıp namaz kılmış veya dua etmiş, daha doğrusu orayı asla özellikle ziyaret etmiş değildir.

Bilindiği gibi müslümanlar Ömer (r.a.) ile birlikte Şam dolaylarına bir kaç kez gelmiş \ c fetihten sonra da çok sa­yıda sahabi buralara yerleşmişti. Bu sıralarda hiç bir sahabinin bu yerleri ziyaretgah edindiği asla işitilmemiştir. İb-rahim'in (a.s.) mezarı olduğu söylerten yerin üzerine mes-cid yapanlar da müslümanlar değildir. Olay şöyledir:

Haçlılar (hıristiyanlar) hicri dördüncü yüzyılın sonla­rında Mısıra hakim olan rafizilerin Şam dolaylarındaki za­yıf egemenliklerinden yararlanarak Kudüs'ü ve Beytül Mu­kaddes'i ele geçirdiler. Hemen belirtelim ki, bu rafizilerin ne sağlam akıllan, na sarih nakilleri, ne makbul dinleri ve nede başarılı bir dünya düzenleri vardı. İşte bunlar yüzün­den kuvvet bulan hıristiyanlar sahilleri ve başka bazı yöre­leri elde ettiler ve bu hakimiyetleri sırasında İbrahim'in (a.s.) hücresinde delik açarak buraya bir kapı yaptılar. Söz konusu kapı hala hücrede açılan deliğin izlerini taşır. Görü­lüyor ki, burada mabed yapanlar, müslüman atalarımız de­ğil, hıristiyan istilacılardır.[607]

 

Mcscidlerin Faziletleri

 

İslam'ın çok Önemli bir ilkesine göre ibadete özgü yer­ler sadece mescidlerdir. Gerek müşriklerin ve gerekse ya-hudi ve hiristiyanlar ile yahudilerin saygı gösterdikleri ta­pınaklar ve bu arada cahiliye döneminde araplann saygı besledikleri Hıra dağı gibi yerler, İslam'iyetin saygınlıkla­rını zihinlerden silmek, unutturmak ve fonksiyonlarını or­tadan kaldırmak için geldikleri yerlerdir.

Mescidlere gelince bunların tümü eşit düzeyde ibadet yer­leridir. Başka bir deyimle herhangi bir mescidde yapılan iba­det başka bîr mescidde de yapılabilir. Yalnız Mescid-i Ha­ram (Kabe) müstesna. Bu mescid, başka hiç bir mescidin sa­hip olmadığı bir takım özelliklere, hatta imtiyazlara sahip­tir. Mesela tavaf gibi bazı ibadetler sırf bu mescide özgü ol­duğu gibi başka hiç bir mecide yönelerek kılınabilecek na­maz Allah katında kabul edilmez. Rasulullah'm (s.a.v.) Medine'deki mescidi ile Kudüs'de-ki Mescid-i Aksa'ya gelince, buralarda meşru olan ibadet­ler diğer sıradan mescidlerde de meşru olan namaz, dua, zi­kir, Kur'an okumak ve itikaf gibi ibadetlerdir. Diğer sıradan mescidlerde meşru olmayan türden ibadetler bu iki mescid-de de meşru değildir. Mesela; buraların bir yerlerini Öpmfek veya elle selamlamak (istilam) veya bu mescidleri tavaf etmek gibi. Fakat bu iki mescid, geride kalan öbür sıradan mescidlerden daha faziletli oldukları için buralarda kılına­cak namaz diğer mescidlerde kılınan namazlardan kat kat da­ha çok sevap getirir.

Bu iki mescidden biri olan Rasulullah'm (s.a.v.) mesci­dinde kılınacak namazın, Kabe dışındaki bütün mescidler­de kılınan namazlardan "bin kat" daha faziletli olduğu sa­hih Hadis'lerle sabittir. Mesela Buhari ile Müslim'de, Ebu Hüreyre'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Benim bu mescidimde kılınacak olan bir vakit namaz Mescid-i Haram (Kabe) dışında diğer mescidlerde kılınan bin vakit namazdan daha hayırlıdır. Çünkü ben nasıl peygamberlerin sonuncusu isem benim mescidim de mescidlerin sonuncusudur"[608]

Öteyandan Müslim'in, îbn-i Abbas'a dayanarak bildir­diğine göre bir defasında kadının biri bir hastalığa yakalan­dı ve "Eğer Allah beni bu hastalıktan kurtarırsa gidip Bey-tül Mukaddes'de namaz kılacağım" dedi. Bir süre sonra iyileşince gerekli hazırlıkları yaparak yola çıkmaya karar verdi. Gitmeden Rasulullah'm (s.a.v.) eşlerinden Meymu-ne'ye uğrayıp durumunu anlattı. Bunun üzerine Meymune (r.a.) kadına şunları söyledi:

"Otur ve hazırladığın yol azığını ye, arkasından da git Ra­sulullah'm (s.a.v.) mescidinde bir namaz kıl. Çünkü ben Rasulullah'tan (s.a.v.) orada kılınacak bir namazın Kabe dışın­daki diğer bütün mescidlerde kılınacak bin namazdan daha üstün olduğunu işitmiştim"[609]

Bu arada Hanbeli'nin "Müsned" adlı eserinde Abdullah b. Zubeyr'e dayandırarak bildirdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Benim bu mescidimde kılınacak olan bir namaz Mescid-i Haram dışındaki öbür tüm mescidlerde kılına­cak olan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Ha-ram'da kılınacak bir namaz da benim mescidimde kılı­nan yüz namazdan daha faziletlidir"[610]

 

İtikaf İbadeti

 

Dikkat edersek bizim şeriatımız İslam öncesi araplannın Hıra mağarasına kapanmak gibi tapınma davranışlarının yerine bütün mescidlerde itikafa girme ibadetini getirmiş­tir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) ölümüne kadar Ramazan ayının son on gününü hep itikafta geçirmiştir.

Mescidlerde itikafa girmek bütün mezheb imamlarının görüş birliği ile meşru sayılmış bir ibadettir. Çünkü Ce-nab-i Allah (c.c.) Kur'an'da şöyle buyuruyor:

"Mescidilerde itikafa çekilmiş iken sakın eşlerinize ya­naşmayınız"                                           (Bakara: 2/187)

Yani "Mescidlerde itikafa girmişken bu sırada eşleri­nizle birleşmeyiniz. Her ne kadar bu birleşme mescid dışın­da gerçekleşse bile. Bundan dolayı fıkıhçılar diyorlar ki; "İti-kafm temel ilkesi mescide kapanıp Allah'a ibadet etmek ve onu ortadan kaldıracak sakıncada kadınlarla birleşmektir".

Buna karşılık herhangi bir ağacın veya -anıt sayılsın, sayılmasın- bir taşın yada peygamberden birine ait olan ve

olmayan bir mezarın yahud yine peygamberlerden biri ile il­gili olan ve olmayan herhangi bir makamın karşısında ayak­ta durmak veya yanıbaşmda bîr yere kapanmak, müslü-manların dininde yeri olmayan hareketlerdir. Tersine bu tür hareketler, bizzat Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Kur'an'ın aşa­ğıdaki ayet'lerinde bize haber verdiğine göre müşriklerin (Allah'a eş koşanların) dini geleneklerindendir:

"Andolsun ki, biz İbrahim'e önceden doğruyu ayirdet-mek yeteneğini vermiştik. Zaten biz onun bu yetenekte olduğunu biliyorduk. Hani O, babasına ve kavmine "Şu karşılarına dikildiğiniz heykeller nedir?" diye sordu. Kendisine "Biz babalarımızı bunlara tapar buduk" de­diler. O da onlara "siz de atalarınız da apaçık bir sapık­lık içine düştünüz" dedi. Ona "sen bize gerçeği mi getir­din, yoksa bizimle alay mı ediyorsun?" diye sordular. O da onlara "Ne münasebet! Sizin asıl Rabbiniz bu taptık­larınızı da yaratan göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Ben si­ze karşı bu gerçeğin şahidlerinden biriyim. Allah'a ye­min ederim ki, siz dönüp gittikten sonra bu putlarınıza bir tuzak kuracağım". Bir süre sonra o putları param­parça etti ve belki ona başvururlar diye en büyüklerini bıraktı"                                             (Enbiya: 21/51-58)

Diğer bir ayet grubunda da şöyle buyuruluyor: "Onlara İbrahim'in başından geçenleri de anlat: Ha­ni o babası ile kavmine "Neye tapıyorsunuz?" diye sor­du da onlar da ona "Putlara tapıyoruz, onlar karşısında dikiliyoruz" dediler, ibrahim onlara "Peki, çağırınca onlar sesinizi duyuyorlar mı? Ya da size her hangi bir fayda veya zararları dokunuyor mu?" diye sordu. Onlar da "Hayır, ama babalarımızın böyle yaptıklarını gördük (Onun için biz de öyle yapıyoruz)" diye cevap verdiler. Bu­nun üzerine İbrahim onlara dedi ki: "Gördünüz mü taptıklarınızı? Gerek sizin gerekse atalarınızın. Hiç şüphesiz onlar benim düşmanlarımdır. Sadece alemlerin Rabb'i müstesna. O ki, beni yaratan ve doğruya ileten­dir. O ki, beni yediren ve içirendir. Ve hastalandığımda bana şifa verendir. O ki, beni öldürüp sonra diriltecek olandır. O ki, hesaplaşma gününde kusurlarımı bağışla­masını umduğumdur. Ey Rabb'im, bana egemenlik ba­ğışla ve beni salihlerden eyle. Beni bol nimetli Cen­netinin varislerden kıi. Babamı da bağışlayıp doğru yola ilet, çünkü o sapıklardandır. İnsanların yeniden diriltilecekleri gün beni utandırma. O gün ki, malın ve evlatların hiç bir faydası olmaz. Sadece Allah'a an bir kalple gelenler fayda görür"               (Şuara: 26/78-79)

Kur'an'ın başka bir yerinde de aynı gerçek şöyle dile ge­tirilmiştir:

"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Bir süre sonra kendilerine özgü bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine "Ey Musa, bu adamların na­sıl ilahları varsa bize de bir ilah göster'.' dediler. O Mu­sa onlara "siz gerçekten cahil bir kavimsiniz. O adamlar gördüğünüz tutumları yüzünden helak olmaya mah­kumdurlar. Bütün yaptıkları da batıldır"

(A'raf: 7/135-139)

İşte müşriklerin saygı duruşu ve işte müslümanlarm bir yere kapanma (itikaf) ibadetleri. Müslümanların mecidlere kapanmaları, ortağı olmayan tek Allah'a ibadet etme ama­cına dönükken müşrikler, Allah dışında umut ve korku kay­nağı saydıkları ve Allah'a ortak koşup O'nun katında ara­cı (şefaatçi) olacaklarını düşündükleri' şeyler karşısında saygı duruşu yaparlar.

İyi bilelim ki, müşriklerin hiç biri "Evrenin birden çok ya­ratıcısı vardır" veya "Allah'ın bütün sıfatlarında kendisine denk bir başka ilah vardır" demezler. Hiç bir müşrik böyle bir söz söylememiştir. Tersine onlar da göklerin ve yerin bir tek yaratıcısı olduğunu kabul ederler. Kur'an'ın şu ayet'le-ri bize bu gerçeği açıkça bildirir:

"Eğer onlara-gökleri ve yeri kim yarattı?- diye sora­cak olursan, mutlaka "Allah" diyeceklerdir"

(Zümer: 39/38)

"De ki; "Biliyorsanız, söyleyiniz bakalım, dünya ve üzerindeki varlıklar kime aittir?" Mutlaka "Allah'a a-ittir" diyeceklerdir. De ki; "O halde niye bunu düşünüp değerlendirmiyorsunuz?" Yine onlara "Yedi kat göğün ve Arş'ın Rabb'i kimdir?" diye sor. Sana "Bunlar Al­lah'a aittir" diyeceklerdir. De ki; "Ondan niçin korkmu­yorsunuz?" Yine onlara "biliyorsanız, söyleyiniz baka­lım, her şeyin egemenliği kimin elindedir? Her şeyi ko­ruyup gözettiği hafde koruyucu ve gözeticisi olmayan kimdir?" diyeceklerdir. De ki: "O halde niçin aldanıyor­sunuz?"                                       (Mü'minun: 23/84-89)

"O size kendi hayatınızdan bir örnek gösterdi. Bakı­nız bakalım, eliniz altındakiler arasında verdiğimiz n-zıklarda size ortak olanlar, sizinle eşit düzeyde söz sahi­bi, özünüzden sakınır gibi çekindiğiniz kimseler var mı?"                                                           (Rum: 30/28)[611]

 

Şefaat Meselesi

 

Müşrikler, Allah'a ortak saydıkları ilahlarını sadece Al­lah'a yaklaştırıcı birer aracı olarak kabul ederler. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) bu gerçeği aşağıdaki ayet'lerde şöyle açıklıyor:

"Onun dışında veliler edinerek "Biz bunlara, sırf bi­zi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" diyenlere ge­lince, hiç şüphesiz Allah, onların aralarında ayrılığa düştükleri konuda hüküm verecektir"        (Zümer: 39/3)

"Yoksa Allah dışında bir takım aracılar (şefaatçiler) mi edindiler? De ki; Bu şefaatçılar hiç bir şeye güçleri yetmeyen ve düşünemeyen şeyler olsalar da mı onları aracı edineceksiniz?" De ki; "Şefaat yetkisi tümü ile Al­lah'a aittir. Göklerin ve yerin egemenliği O'nun elinde­dir"                                                    (Zümer: 39/44)

"Allah'ı bırakıp kendilerine ne faydası ve nede zara­rı olmayan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar. De ki "Allah'a, gök­lerde ve yerde O'nun bilmediği birşeyi mi haber veriyor­sunuz?"                                               (Yunus: 10/18)

"Ben niçin beni yaratana tapmayayım? Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. Ondan başka ilahlar edinir miyim hiç? Eğer esirgeyici Allah bana bir zarar vermeyi dile-se, bu ilahların ne şefaatleri bana fayda sağlayabilir ve nede beni kurtarabilirler".

O taktirde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum. Ben hepinizin Rabb'i olan Allah'a inandım, gelin beni dinleyiniz"                                       (Yasin: 36/22-25)

"Andolsun ki, sizi ilk yarattığımız gibi, yine tek başı­na olarak bize geldiniz ve dünyada size verip de hayali­ne daldırdığımız şeyleri de arkanızda bıraktınız. Hani bi­zim ortaklarımız olduklarını sandığınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz. Bakınız işte, onlarla ilişkiniz kesilmiş, ilah sandığınız şeyler sizden uzaklaşıp kaybol­muştur"                                                (En'am: 6/94)

"Allah'dan başka ne bir veliniz ve nede bir şefaatçi­niz yoktur"                                             (Secde: 32/4)

"Rabb'lerinin huzurunda toplanacaklarına inanıp da bu durumdan korkanları uyar ki, O'ııdan başka ne bir velileri ve nede şefaatçileri,yoktur. Bu hususta onla­rı uyar ki, belki çekinirler"                      (En'am: 6/51)

Bu konuda insanlar, görüş bakımından ikisi aşırı kutup­lar ve birisi de orta yol yolcuları olmak üzere üçe ayrılırlar:

1- Müşrikler, sapık hıristiyan ve yahudileri ile bu ümme­tin, bazı bicTatçıları Kur'an'ın karşı çıktığı bir şefaatin var­lığına inanırlar.

2- Haricilerle ile Mutezile akımı yanlıları Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmetinin büyük günahkarlarına şefaatçi olacağı­nı reddederler. Hatta bid' atçıların bir kesimi insanın başka­sının şefaatinden ve duasından yarar sağlayabileceğini ka­bul etmezler. Tıpkı ölü adına sadaka vermenin ve oruç tut­manın ona fayda sağlamayacağına inandıkları gibi. Bu gö­rüşün taraftarları aşağıdaki ayet'leri delil gösterirler:

"Ey mü'minler, ne alış+verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin işe yaramayacağı gün gelmeden önce size verdi­ğimiz rıziktan harcayanız"                    (Bakara: 2/254)

"O gün zalimler ne bir dost ve ne de sözü geçer bir şe­faatçi bulamayacaklardır"                   (Mü'min: 40/18)

3- Bu ümmetin öncü ve önderleri ile onların yolundan gi­den "Ehl-i Sünnet" bağlılarına gelince bunlar gerek Rasu­lullah'ın (s.a.v.) ümmetinin bazı büyük günahkarlarına şe­faat edeceğine, gerek bunun dışındaki şefaat yetkisine ve ge­rekse diğer bazı peygamber ve meleklerin şefaat edecekle­rine inanırlar.

Ayrıca onlara göre hiç bir "Ehl-i Tevhid (gerçek anlam­da Allah'a inanan kimse)" ebedi olarak cehennemde kalmaz. Bunun yanında ölünün başkasının duasından, şefaatmdan ve kendi adına verilecek sadakadan yarar sağlayacağına, çün­kü bunların hep Hadis'lerle sabit olduklarına inanırlar. Hat­ta alimler arasında geçerli olan iki zıt görüşten birine göre oruç da böyledir.

Yalnız bu kesimin görüşüne göre şefaatçi kimse başka­sı adına dua edip dilekte bulunabilir, ama yaptığı şefaatin ya­rarlı olabilmesi, Allah'ın iznine bağlıdır. Bu görüşlerini şu deiiller ile savunurlar. Her şeyden önce Cenab-ı Allah (c.c.) aşağıdaki ayet'lerde şöyle buyuruyor:

"O'nun izni olmadan kim O'nıın katında şefaat ede­bilir?"                                                    (Bakara: 2/255)

"Göklerde nice melek var ki, onların şefaatleri hiç bir fayda sağlamaz. Meğer ki, bu şefaat Allah'ın diledikle­rine izin vermesinden ve razı olmasından sonra olsun"

(Neem: 53/26)

Öteyandan Buhari'nin bildirdiğine göre Kıyamet günü, insanlar Adem'den (a.s.) başlayarak sırası ile Nuh (a.s.), îb-rahim (a.s.), Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) gibi en seçkin peygam­berlerden şefaat dileğinde bulunup da talebleri reddedil­dikken sonra Önceki ve sonraki tüm günahlarının peşinen af­fedildiği bildirilen Rasulullah'a (s,a.v.) baş vuracaklardır. Hadis'in devamım bizzat Rasulullah'tan (s.a.v.) dinleyelim:

"Bunun üzerine Rabbimin huzuruna giderim. O'nu görür görmez secdeye kapanır ve O'na şu anda dile ge­tiremeyeceğim övgülerle hamdederim. O anda bana şöy­le buyurur; "Ey Muhammed, başını secdeden kaldır ve söyle, ne söylersen dinlenecektir. Dile, ne dilersen veri­lecektir. Şefaatçi ol, şefaatçiliğin kabul edilecektir". Rabb'imin bu sözleri sona erince kendisine "Ya Rabbi, senden ümmetimin bağışlanmasını istiyorum" diyeceğim. Bunun üzerine Allah, ümmetimin oluşturduğu kalaba­lık arasından hudutlarla çizerek belirlediği bir kesim ayı­rır, ben de onları cennete koyarım"[612]

Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki; Allah'dan başka ilah olduklarını sandığınız şeyleri çağırın bakalım. Onlar başınıza gelen belayı ne gi­derebilirler ve ne de başka bir tarafa yöneltebilirler. O yalvardıklan da, onların Allah'a en yakın olanları da Rabb'lerine yanaşabilmek için vesile ararlar, O'nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabb'inin azabı gerçekten korkunçtur"

(İsra: 17/56-57)

Bazı ilk dönem (selef) tefsircileri yukardaki ayet'leri açıklarken şöyle diyorlar: "Vaktiyle bazı kavimlerin dua ederken azizlerden, Mesih'den ve meleklerden medet um­maları üzerine Allah (c.c.) bu ayet'leri indirerek kendilerin­den medet umulan bu şahsiyetlerin de Allah'a yaklaşmak için uğraştıklarını, O'nun rahmetini umarak azabından kork­tuklarını haber vermiştir".

Buhari'de belirtildiğine göre bir gün sahabilerden Ebu Hüreyre (r.a.) Rasulullah'a (s.a.v.):

"Ya Rasulallah! Kıyamet günü senin şefatine mazhar olma bahtiyarlığına ermesi en muhtemel kimse kimdir?" di­ye sordu. Rasulullah (s.a.v.) da Ebu Hüreyre'ye (r.a.) şu kar­şılığı vermiştir:

"Ey Ebu Hüreyre, Hadis'e karşı olan düşkünlüğünü bildiğim için bu konuyu senden önce bana hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim* zaten. Kıyamet günü benim şefaatime mazhar olmaya en yakın kişi, sırf Allah rızası için "la ilahe illallah" diyen kimsedir"[613]

Demek ki, kul ne derece ihlash ise o derece şefaate layık olur. Buna karşılık kim bir mahluka gönül bağlar, onu umut ve korku kaynağı diye bellerse şefaatten en uzak kişi olur.

Sebebine gelince bir yaratılmışın başka bir yaratılmışa şe­faat etmesi, şefaatçinin şefaati kabul edecek kimsenin izni­ni almaksızın şefaat isteyene yardım etmesi şeklinde olur. Hatta şefaati kabul edecek kimse şefaatçiye ya muhtaç ol­duğu veya ondan çekindiği için şefaatçinin ricasını kabul e-der. Oysa Allah'ın hiç bir varlığa ihtiyacı yoktur. Varlıkla­rın tümünü istediği gibi ve tek başına olarak çekip çeviren O'dur. Bu yüzden o izin vermedikçe hiç bir şefaatçi ortaya çıkamaz. Şefaatçiye izin veren de yapılacak şefaat dileğini kabul edecek olan da O'dur, Tıpkı önce kulunun kalbine dua etmeyi ilham edip de sonra bu duayı kabul ettiği gibi. Kısa­cası, her şey O'nun elindedir.

Kul, eğer insanlar arasından bir şefaatçi ararsa belki gö­züne kestirdiği şefaatçi kendisine şefaatçi olmak istemez. Şe­faatçi olmayı kabul etse de ya Allah onun şefaatçi olması­na izin vermeyebilir veya şefaatini kabul etmeyebilir.

Bilindiği gibi Allah'ın en üstün kullan sırasıyle Rasulul-lah'la (s.a.v.) İbrahim'dir (a.s.). Oysa Rasulullah (s.a.v.), am­cası Ebu Talib'e:[614]

"Eğer önüme yasak konmaz ise mutlaka senin af edil­meni dileyeceğim" dediği halde bu dileğinden vazgeçiril-di. Yine bazı münafıkların cenaze namazını kılan ve onlar İçin dua eden Rasululîah'a (s.a.v.) bizzat Cenab-i Allah:

"Onlardan ölen bir kimse üzerine katiyyen namaz kılma ve mezarı başında da durma"          (Tevbe: 9/94)

diye uyarmıştır. Yine Allah, kendisine:

"Eğer onlar için yetmiş kere af d il esen bile Allah on­ları affetmez" ayet'ini indirince:

"Eğer yetmiş kereden çok af dilediğim takdirde affe­dileceklerini bilsem öyle yapardım"[615] demesi üzerine bu defa:

"Onlar (münafıklar) için af dilesen de dilemesen de ay­nıdır. Allah onları asla affetmez"                (Tevbe: 9/80) ayet-i inmiştir.

Öteyandan Cenab-ı Allah (c.c.) İbrahim (a.s.) hakkında da şöyle buyurmuştur:

"İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince Lut kavmi hakkında bizimle mücadele etmeye başladı.

Çünkü İbrahim gerçekten yumuşak huylu, yufka yü­rekli ve yüz tutup yalvaran bir kişidir"   (Hud: 11/74-75)

Yine aynı İbrahim (a.s.):

"Ey Rabbimiz, hesaplaşma günü ana-babamı ve mü'minler affeyle" şeklinde bir vaadde bulunup, da baba­sının affedilmesini dileyince Allah, onun için şöyle buyur­muştur:

"İbrahim ile onunla birlikte onlarda sizin için çok gü­zel bir örnek var. Onlar kavimlerine "Biz gerek sizden ve gerekse Allah dışında taptığınız putlardan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inamncaya kadar aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret vardır" dedi­ler. Yalnız İbrahim babasına "senin için Allah'dan af di­leyeceğim" dedi"                                  (İbrahim: 14/60)

Cenab-ı Allah (c.c.) bu konudaki ilkeyi Kur'an'ın başka bir yerinde şöyle ifade ediyor:

"Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları kesinlik­le belli olduktan sonra Allah'a ortak koşanlar için af di­lemek, ne peygamberin ve ne de mü'minlerin yapacağı bir iş değildir. İbrahim'in babası için af dilemesi, sırf ona verdiği sözden dolayı idi. Fakat babasının bir Allah düş­manı olduğunu kesinlikle görünce ondan uzaklaşıverdi"

(Tevbe: 9/113-114)

Kısacası Allah'ın (c.c.) ortaksız bazı hakları ve pey­gamberlerin rakipsiz bazı hakları gibi mü'minlerin de mü'minler üzerinde bazı haklan vardır. Nitekim Buhari ile Müslim'de belirtildiğine göre sahabilerden Muaz b. Cebel şöyle diyor:

"Bir defasında Rasulullah'la (s.a.v.) birlikte yolculuktay­dık. O devenin Önüne ben de arkasına binmiş gidiyorduk. Bir ara bana:

"Ya Muaz, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir, bi­liyor musun?" diye sordu. Kendisine:

"Allah ve Rasulü bilir" diye karşılık vermem üzerine:

"Ya Muaz, Allah'ın, kulları üzerindeki hakkı O'na ibadet etmeleri ve kendisine hiç birşeyi ortak etmemele­ridir. Peki, kullar bu görevlerini yaptıkları takdirde Al­lah üzerinde haklan nedir, biliyor musun?" dedi. Kendi­sine:

"Allah ve Rasulü bilir" diye karşılık verince;

"O takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı onları azaba çarptırmamasıdir" dedi.[616]

Demek ki, Allah kendisine hiç bir ortak koşulmaksızm ibadet edilmeye müstahaktır. Tüm peygamberlerin insanla­ra iletilmekle görevlendirildikleri ve ilahi kitapların biricik iniş gerekçesi olan "Tevhid inancı" nın özü ve temel ilkesi budur. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) bu gerçeği aşağıdaki ayet'lerde şöyle açıklıyor:

"Senden Önce göndermiş olduğumuz peygamberimi­ze sor bakalım. Acaba Rahman olan tek Allah'dan baş-ka>tapdacak bir ilah belirledik mi?"         (Zuhruf: 43/43)

"Senden Önce gönderdiğimiz hiç bir peygamber yok ki, kendisine "Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edi­niz" diye vahyetmiş olmayalım"            (Enbiya: 21/25)

"Biz her ümmete "Allah'a ibadet ediniz ve Tağut'tan uzak durunuz" diyen birer peygamber gönderdik"

(Nahl: 16/36)

Sırf Allah'dan korkmak, başka hiç kimseden çekinmemek de bu ilkenin kapsamı içindedir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kim Allah'a ve Rasulullah'a itaat eder, Allah'dan korkar, O'ndan çekinirse işte kurtuluşa erenler bun­lardır"                                                        (Nur; 24/52)

Görüldüğü gibi, ayet'te "itaat" hem Allah ve hem de Rasulullah (s.a.v.) için söz konusu edilmiştir. Tıpkı şu ayet'te olduğu gibi:

"Peygamber size ne verdi ise onu alınız ve size neyi ya­sakladı ise ondan kaçınınız"                        (Haşr: 59/7)

Demek ki, "Haram" Rasulullah'ın (s.a.v.) haram kıldığı, "Helal" Rasulullah'ın (s.a.v.) helal olduğunu söylediği ve "Din" de Rasulullah'ın (s.a.v.) meşru kıldıklarıdır.

Fakat Cenab-ı Allah "Bize Allah kafidir, dediler" diye bu-, yurarak "yeterli saymayı" sadece kendisine özgü kılmıştır. Yani "Bize Allah ve Rasulü kafidir, dediler" buyurmamış-tır. Aynı ilkeyi seslendiren bir başka ayet de şöyledir:

"Onlar ki, halk kendilerine "düşmanlarınız size kav-şı ordu toplamışlar, onlardan korkunuz" deyince bu söz onların imanlarını arttırdı ve "Allah bize yeter, O ne gü­zel vekildir" dediler"                        (Al-i İmran: 3/173)

Aynı anlamı değişik bir ifade ile vurgulayan bir başka ayet de şudur:

"Ey Peygamber, Allah, sana ve sana bağlı olan mü'minlere yeter"                                   (Enfal: 8/64)

Az yukardaki ayet-i okumaya devam edersek "Yakında bize Allah kereminden verecek, Rasulü de" buyurulduğunu görüyoruz. Dikkat edersek Allah "Kerem"i sırf kendine öz­gü kılarken "verme" eylemini yine Rasulullah (s.a.v.) için de kullanmıştır. Bu demektir ki, Rasulullah'ın (s.a.v.) mu­bah saymadığı hiç bir şey mubah kabul edilemez. Yani her­kes elinden gelen her şeyi almak (yapmak) yetkisinde değil­dir. Ancak şeriatın mubah ilan ettiği şeyleri almak ve yap­mak serbest olabilir. Ayet'in son kısmı "Biz sadece Al­lah'a rağbet ederiz" şeklindedir. Yani "Rağbet etmek" sırf Allah için söz konusudur, başka hiç kimseye yöneltilemez. Tıpkı şu ayet'te buyurulduğu gibi:

"O halde boş zaman bulunca kalk ibadet et ve yalnız Rfibb'ine rağbet et"                              (İnşirah: 94/7-8)

Bilmek gerekir ki, Cenab-ı Allah (c.c.) hiç kimseye her hangi bir varlıktan bir şey İstemeyi kesinlikle emretme-miştir. Bazı durumlarda bunu mubah kıldığı olmuştur, ama hiç bir zaman böyle bir şeyi emretmemiştir. Tersine kul için en yerinde tutum, Allah'dan başka hiç kimseden hiç bir şey istememektir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) İbn-i Ab-bas'a:

"Bir şey isteyeceğin zaman Allah'dan iste ve sığınaca­ğın zaman da Allah'a sığın"[617] buyurmuştur.

Allah, "kendisine güvenilecek" "kendisinden yardım is­tenecek", "Yalvanlacak", "korkulacak", "umut bağlana­cak",^"kulluk edilecek", "kalplerin yöneleceği", "Her kımıl­dama ve güç belirtisinin kaynaklandığı", "Kendisinden yi­ne kendisine baş vurulabilecek" olan yegane mercidir. Kur'an baştan sona kadar bu temel ilkeyi vurgular. Öteyan-dan Rasulullah (s.a.v.) da "itaat edilecek", "sevilecek", "Hoşnut olunacak", "Hükümlerine boyun eğilecek", "Des­teklenecek", "Onurlandırılacak", "İzinden gidilecek", "Ken­disine ve getirdiklerine inanılacak" bir mercidir. Bu hu­susta da bir kaç Örnek ayet okuyalım:

"Kim Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur"                                                             (Nisa: 4/80)

"Biz hiç bir Peygamberi, Allah'ın izni ile itaat edil­mekten başka bir amaçla göndermiş değiliz"

(Nisa: 4/64)

"Oysa Allah'ı ve Peygamberi hoşnud etmeleri daha yerinde olurdu"                                         (Nahl: 16/36)

"De ki, eğer babalarımızı, oğullarınızı, kardeşlerini­zi, eşlerinizi, hısım-akrabanızı, kazandığınız malları, düşmesinden çekindiğiniz ticaretinizi, hoşunuza giden ev­lerinizi Allah'dan, Rasulullah'tan ve Allah yolunda Cihad etmekten daha çok "seviyorsanız Allah'ın hakkınız­daki hükmü üzerinizde gerçekleşmesini bekleyiniz"

"     (Tevbe: 9/24)

Öteyandan Buharı ile Müslim'in belirttiğine göre Rasu-Iullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tadını hisseder:

1- Allah'ı ve Rasulullah'ı, bu ikisi dışındaki her şey­den daha çok sevmek,

2- Sırf Allah için bir kimseyi sevmek,

3- Allah kendisini kafirlikten kurtardıktan sonra tek­rar oraya dönmekten, ateşe atılmaktan çekinir gibi çe­kinmek"[618]

Yine bir gün Rasulullah (s.a.v,):

"Varlığımı elinde tutan Allah'a yemin ederek söylü­yorum ki, herhangi biriniz beni evladından, ana-baba-sından ve diğer tüm insanlardan daha çok sevmedikçe mü'min olamaz"[619] buyurunca Ömer (r.a.):

"Ya Rasulallah! Seni kendim dışında kalan her şeyden da­ha çok seviyorum" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Ömer'e (r.a.):

"Hayır, ya Ömer, beni kendinden de çok sevmedikçe olmaz" buyurdu. Arkasından Ömer (r.a.):

"Seni kendimden de çok seviyorum" deyince Rasulullah (s.a.v.) kendisine

"İşte şimdi oldu, ya Ömer"[620] diye cevap verdi. Sözle­rimizin burasında aşağıdaki ayet'leri okumanın tam sırası­dır:

"De ki; "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin" (Al-i İmran: 3/31)

"Biz seni ümmetine canlı örnek, müjdeleyicî ve uya­rıcı olarak gönderdik"

Ta ki, Allah'a ve Peygambere inanasımz, O'nun dini­ni destekleyesiniz, O'na saygı gösteresiniz ve sabah-ak-şam Allah'ı teşbih edip şanını yüceltesiniz"

(Fetih: 48/8-9)

Bu ayet'Ierden açıkça anlaşılıyor ki, "iman etmek" hem Allah ve hem de Peygambere, "Desteklemek" ve "saygı göstermek" Peygambere, "Teşbih etmek" ve "şanı yücelt­mek* ise sırf Allah'a özgüdür.

Allah, Rasulullah'ı (s.a.v.) bu "Tevhid" inancını gerçek kimliğine kavuşturmak, yabancı unsurlardan arındırmak ve gündelik konuşmalarda rastlanan bazı denetimsiz deyimle­re varıncaya kadar müşrikliğin hertürlü tezahürüne karşı çıkmak için görevlendirip gönderdi. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) bir defasında sahabileri

"Sakın "Allah ve Muhammed diledikçe" demeyiniz. Bunun yerine "Önce Allah ve sonra Muhammed diledik­çe" deyiniz"[621] diye uyardı. Yine bir gün adamın birini kendisine:

"Allah ve sen diledikçe" diye hitap eden bir adamı

"Benî Allah'a eş mi koşuyorsun? Öyle diyeceğine "Tek başına Allah diledikçe" de"[622] diye azarlamakta ge-rİ kalmamıştır.

Allah'ın kullar tarafından yapılmalarını meşru kıldığı bütün ibadetler, ön şart olarak "dini tümü ile sadece Allah'a yöneltmiş olma" ilkesini içerirler. Ancak o zaman aşağıda­ki ayet gerçekleşebilir:

"Oysa onlara s;.dece dini yalnız Allah'a yönelterek ve Allah'ı tek bilertk O'na ibadet etmeleri, namaz kılmalan ve zekat vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru din budur"                                                    (Beyyine: 98/5)

Yine namaz sırf Allah için, sadaka sırf Allah için, oruç sırf Allah için ve hac hem sırf Allah için ve hem de sırf Al­lah'ın evi olan Kabe'yi ziyaret ederek yapılacaktır. Başka türlü söylersek hacca gitmekten maksad, Allah tarafından ibadet yeri olarak belirlenen belirli yerlerde sırf Allah'a ibadet etmektir. Bundan dolayı hac tek Allah'a inananların sembolü olarak bilinegelmiştir. Nitekim bazı klasik tefsir bil­ginleri Kur'an'da geçen "Tek Allah inancının bağlıları" deyimini "Beytullah'ı ziyaret edenler" diye açıklamışlardır. Çünkü yahudiler ile hıristiyanlar ne vaktiyle ve nede şim­di Beytullah'ı ziyaret etmezler.

Yine bu klasik dönem tefsircilerinin belirttiklerine göre

"Kim İslam'dan başka bir dinin peşine düşerse bilsin ki, bu dini Allah kabul etmez" (Al-i İmran: 3/85) ayet-i inince yahudiler ile hıristiyanlar:

"Bizim dinimizin adı İslam'dır, bu anlamda biz müslü-maniz" diye konuşmaya başladılar. Arkasından

"Yolculuğuna gücü yeten herkesin Beytullah'ı ziya­ret etmesi (hacca gitmesi) Allah'ın insanlara yüklediği bir görevdir" ayet-i inip de yahudiler ile hıristiyanların:

"Beytullah'ı ziyaret etmesek olmaz mı?" demeleri üze­rine bu ayet'in devamı olarak Allah (c.c):

"Kafir olanlara gelince hiç şüphesiz, Allah tüm var­lıklardan müstağnidir" buyurmuştur. (Al-i İmran: 3/97)

Bilmek gerekir ki, Allah'ın: "Kim İslam'dan başka bir dinin peşine düşerse bilsin ki, bu dini Allah kabul et­mez" ayet'inde dile gelen uyarı, eski-yeni bütün dönemle­rin insanlarına yönelik ortak bir ilkeyi içerir. Bu ilkeye gö­re "İslam Dini", Allah'ın tüm peygamberleri tarafından ge­tirilmiş ve eski-yeni bütün mü'min kullarının benimsemiş oldukları ortak bir dinin adıdır. Nitekim Allah Kur'an'da yeryüzü halkına göndermiş olduğu ilk elçileri arasında yer alan Nuh, İbrahim, Yakub, Musa ve Süleyman gibi peygam­berleri ve onlara inananları "müslümanlar" olarak nitelemek­tedir. Aşağıda bu konudaki ayet'lerin başlıcalarını okuya­caksınız:

"Onlara Nuh'un başından geçenleri anlat: Hani o kavmine dedi ki: "Ey kavmim, eğer binim ortaya çıkı­şım ve size Allah'ın ayet'lerini hatırlatmam size ağır geldi ise, biliniz ki, ben Allah'a güveniyorum; siz de or­taklarınızla birlikte biraraya gelip ne yapacağınızı ka-rarlaştırınız ki, yapacağınız şey başınıza dert açmasın. Sonra da bana hiç bir mühlet tanımaksızın aleyhimde vermiş olduğunuz kararı uygulayınız. Eğer benim çağ­rıma yüz çevirecek olursanız, biliniz ki, ben sizden hiç bir ücret istemiş değilim. Benim mükafatımı sadece Allah verecektir. Bana müslümanlardan olmak emredildi"

(Yunus: 10/71-72)

"Kendini bilmezlerin dışında kim İbrahim'in dinin­den yüz çevirir ? Biz İbrahim'i seçkin kıldık, o hiç şüp­hesiz ahirette de salihler arasındadır. Hani Rabb'i O'na "İslam ol" deyince o da "Alemlerin Rabbine teslim ol­dum" dedi. İbrahim ve Yakub bu inancı oğullarına da tavsiye ederek "Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini seç­ti. Buna göre mutlaka müslüman olarak ölünüz" dediler. Yoksa Yakub ölmek üzereyken yanında mıydınız? Ha­ni O oğullarına "Benden sonra kime tapacaksınız?" di­ye sorunca oğullan kendisine "Gerek senin ve gerekse ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahları olan tek Allah'a kulluk edeceğiz. Biz O'na teslim olanlarız" de­diler"                                           (Bakara: 2/130-133)

Kur'an bize Yusuf'un (a.s.) şu duasını nakleder:

"Ey Rabb'im, sen bana-egemenlik verdin ve rüya yo­rumlamayı öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da ahirette de benim dostum, dayanağım sen­sin. Beni müslüman olarak öldür ve salihler araşma kat"                                                        (Yusuf: 12/101)

"Hani Musa kavmine dedi ki: "Eğer gerçekten Allah'a inanıp müslüman olduysanız, sadece O'na güveniniz"

(Yunus: 10/84)

Cenab-ı Allah (c.c.) Beni İsrail peygamberleri hakkında da şöyle buyuruyor:

"Biz Tevrat'ı indirdik. O yol gösterici ve nur dolu bir kitaptır. İslam olmuş peygamberler, ona göre yahudiler arasında hüküm verirlerdi. Kendilerini Allah'a adamış­lar ile zahidler de bu Allah'ın kitabından edindikleri bilgelere göre hüküm verirlerdi. Onlar o kitabın canlı ör­nekleri idiler. Buna göre insanlardan değil, benden kor­kunuz ve sakın benim ayet'lerimi basit paralar karşılı­ğında satmayınız. Allah'ın indirdiğine göre hükmetme-yenler, kafirlerin ta kendileridirler"          (Maide: S/44)

Kur'an'da Saba melikesi Belkıs'ın Allah'a şöyle yal-vardığı naklediliyor:

"Ey Rabb'im, ben kendi kendime zulmetmişim, Şim­di Süleyman ile birlikte alemlerin Rabbine teslim oluyo­rum"                                                          (Nemi: 27/44)

Cenab-ı Allah (c.c.) İsa'nın (a.s.) ümmeti adına şöyle bu­yuruyor:

"Hani İsa'nın havarilerine "Bana ve Peygamberleri­me iman ediniz" diye vahyetmiştim de onlar da "İnan­dık müslüman olduğumuza şahid ol" dediler"

(Maide: 5/111)

Yine havarilerle ilgili olan başka bir ayet'te de şöyle buyuru luyor:

"Ey Rabb'imiz, indirdiğin kitaplara inanıyor ve Pey­gamberin izinden gidiyoruz. Bizi de şahidler arasında yaz"                                                           (Maide: 5/83)

Cenab-ı Allah (c.c.) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

"Yüzünü Allah'a döndürüp iyi ameller işleyen ve İb­rahim'in doğru yoluna bağlanan kimseden daha güzel dinlisi kim olabilir? Allah, İbrahim'i dost edinmişti"

(Nisa: 4/125)

Aşağıdaki ayet'lerde de şöyle buyuruluyor:

"Dediler ki, "Yahudi ve hıristiyanlardan başka hiç kimse cennete giremeyecektir" Bu onların kuruntusudur. Dedi ki; "Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi gösteriniz" Hayır, öyle değil. Kim iyi ameller işler ve yüzünü Allah'a döndürürse Rabbi katında mükafatını alır. Böyleleri için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmeyecek­ler de"             (Bakara: 2/111-112)

Buradaki "Yüzü Allah'a döndürmek" kulun kalbini sırf Allah'a yönelterek ibadet etmesi ve "İyi amel işlemek" de Allah'ın emirlerine uygun ve şeriatte yeri olan salih amel­ler yapması anlamında yorumlanmıştır. Gerçekten bu iki il­ke, yani sırf Allah'a ibadet etmek ve ibadetleri bİd'atlere sa­parak değil de şeriata uygun biçimde yapmak, İslam dininin bütün diğer ilkelerini de kapsamlarına alan ana ilkelerdir. Bunun böyle olduğundan emin olmak için sırf şu ayet-i okumak yeterlidir.

"Kim Rabbine kavuşmayı isterse salih ameller işlesin ve Rabbi için yaptığı ibadetlere başka hiç kimseyi ortak etmesin"                                                   (Kehf: 18/110)

Nitekim bize ulaşan bilgilere göre Ömer'in (r.a.) sık sık yaptığı dualardan biri şöyle idi; "Ya Rabbi, işlediğim tüm amelleri salih kıl, onların sırf senin rızan için işlenmiş, ha­lis ameller olmalarını nasip eyle. Onlara hiç kimsenin ortak olmasına meydan verme".

Fudayl b. lyaz: "Allah hanginiz daha güzel amel yapa­caksınız diye sizi deneyden geçirmek için hayatı ve ölü­mü yarattı" ayet'ini açıklarken "Yani en ihlaslı ve doğru ameli" dedi. Bu sözlerini işiten arkadaşları "Ya Ebu Iyaz, en ihlash ve doğru amel derken neyi kasdediyorsunuz?" deyin­ce sözlerini şöyle açıkladı; "Yapılan amel eğer ihlash olur, fakat doğru olmaz ise kabul edilmez. Buna karşılık eğer amel doğru olur, fakat ihlash olmaz ise yine kabul edilmez. Ya­pılacak amelin kabul edilmesi için hem ihlash ve hem de doğru yapılmış olması gerekir. îhlaslı amel, sırf Allah rıza­sı gözetilerek yapılan amel ve doğru amel de Sünnet'e uy­gun olarak yapılan ameldir"[623][624]

 

Şehadet Kelimesinin Özü

 

Bu iki temel ilke İslam'ın özünü oluşturan "şehadet cümleleri"ne gerçeklik kazandırır. Yani Allah'dan başka ilah olmadığını ve Rasulullah'ın (s.a.v.) Allah'ın Rasulü oldu­ğunu ifade eden şehadet cümlelerine.

Çünkü Allah'dan başka ilah olmadığına şehadet etmek, ilahlığı sadece Allah'a isnad etmek anlamına gelir. Buna gö­re bu cümleyi dile getiren bir insan kalbinin ne sevgi, ne kor­ku, ne umut ne yüceltme, ne büyük sayma, ne rağbet ve ne de çekinme yolu ile başka bir şeyi Hah edinmemesi gerekir. Bunun tersine kesinlikle dinin tümü ile Allah'a yöneltme­si icabeder. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c.) şu ayet'te buyur­duğu gibi:

"Fitne (kargaşalık ve bozgunculuk) tamamen ortadan kalkıp da din tümü ile Allah'a ait hale gelinceye kadar kafirlerle savaşınız"                                   (Enfal: 8/39)

Öteyandan Tirmizi'de yer alan bir Hadis'e göre Rasulul-lah (s.a.v.) dinin kemale ermesini şöyle tanımlıyor:

"Kim Allah için sever, Allah adına nefret eder, Allah için verir ve Allah için vermekten kaçınırsa İmanını kemale erdirmiş olur"[625]

Buna karşılık eğer bir kısmı Allah'a ve bir kısmı da baş­kasına ait sayılırsa ortada, "başkasına" ayrılan pay oranın­da şirk (müşriklik) var demektir. Başka türlü söylersek mü 'minlerin sevgileri ya Allah 'a dönüktür veya Allah için­dir. Buna karşılık müşriklerin sevgisi Allah için başkaları arasında bölüştürülmüştür. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

"Kimi insanlar Allah'a Allah'ın dışında eşler koşar­lar ve bu eş koştukları şeyleri Allah'ı sevdikleri gibi se­verler. Mü'minler ise en çok Allah'ı severler"

(Bakara: 2/165)

Rasulullah'ın (s.a.v.) Allah'ın Rasulü olduğunu dile ge­tiren ikinci şehadet cümlesi Rasulullah'ı (s.a.v.) haber ver­diği her konuda onaylamayı ve verdiği tüm emirleri yerine getirmeyi içerir. Onun var saydığı her şeyi var kabul etmek ve O'nun karşı çıktığı her şeye karşı olmak gerekir. Bunun sonucu olarak Rasulullah (s.a.v.) Allah için hangi isim ve sı­fatlan sabit gördü ise insanlar da sabit saymalı, buna karşı­lık o Allah'a hangi isini ve sıfatları yakışıksız gördü ise "ya­ratıklara benzemek gibi" insanlar da o tür isim ve sıfatları Allah'a yakıştırmaktan kaçınmalıdırlar. Ancak o zaman "tadil (yok sayma)" ve "temsil (benzetme)" tehlikelerinden uzak kalarak "benzetmesiz var sayma" ve "yok saymasız arandırma" özelliklerini senteze kavuşturmuş hayırlı bir inanç sistemine sahip olabilirler.

Buna bağlı olarak insanlar Rasulullah'ın (s.a.v.) emret­tiklerini yapmalı, yasakladıklarını yapmaya son vermeli, O'nun helal dediklerini helal bilip haram saydıklarını haram kabul etmelidirler. Başka bir biçimde söylersek Allah'ın ve Rasulullah'ın (s.a.v.) haram saydıklarından başka haram ve Allah ile Rasulullah'ın (s.a.v.) meşru kıldıklarından baş­ka din olamaz. Unutmayalım ki, Cenab-i Allah (c.c.) Kur'an'ın bir çok yerinde bunun tersini yaptıkları gerekçe­si ile müşrikleri kınamaktadır. Yani müşrikler Allah'ın ha­ram kılmamış olduğu bazı şeyleri haram saymakta ve Al­lah'ın izin vermemiş olduğu biçimde bir din ortaya sür­mektedirler. Örnek olarak şu ayet'leri okumalıyız:

"Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Al­lah'a pay ayırdılar ve zanlarınca "Bu Allah'a ve bu da ortak koştuklarımıza" dediler. Ortak koştuklarına ayır­dıkları paylar Allah'a ulaşmazken Aüah'a ayırdıkları paylar ortak koştuklarına düşüyor. Verdikleri hüküm­ler ne kadar fenadır! Zanlarınca dediler ki; "Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim di­lediklerimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtların bi­nilmesi yasak hayvanlardır. Bazı hayvanları da Allah'ın adını anmaksızm boğazlarlar. Bütün bunları Allah'a iftira olarak ortaya attılar. Fakat Allah yakında onlara bu iftiralarının cezasını verecektir"

(En'am: 6/136-138)

Bir de şu ayet-i incelemeliyiz:

"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği biçimde din ortaya koyan ortak ilahları mı var?"      (Şuara: 26/21)

Öteyandan Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'da Rasulullah'a (s.a.v.) şöyle seslenmektedir:

"Ey Peygamber, biz seni şahid (örnek), müjdeleyici, uyarıcı, izni uyarınca Allah'a çağırıcı ve aydınlık saçıcı bir kandil olarak gönderdik"                 (Ahzab: 33/45)

Görüldüğü gibi Cenab'ı Allah (c.c.) Rasulullah'ı, kendi izni ile insanları kendisine çağırmakla görevlendirdiğini belirtmektedir.

Buna göre kim Allah'dan başkasına dua eder, ondan bir şey dilerse Allah'a şirk koşmuş olur. Bunun yanında kim Al­lah'a, "O'nun izin vermediği şekilde" dua ederse o kimse bir bid'atçidır. Şirk bir tür bid'at olduğu gibi bid'atçılık da git gide şirke götürür. Hiç bir bid'atçi bulunamaz ki, şu veya bir oranda şirke bulaşmamış olsun. Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) yahudiler ile hıristiyanlar hakkında buyuruyor ki:

"Allah'ı bir yana bırakarak hahamlarını, rahipleri­ni ve Meryem oğlu Mesih'i ilah edindiler. Oysa kendile­rine sadece tek Allah'a kulluk etmeleri emredildi. Ken­disinden başka ilah olmayan ve onların koştukları ortak­lardan münezzeh olan Allah'a"                  (Tevbe: 9/31)

Yahudiler ile hıristiyanların müşrikliklerinin sebeple­rinden biri, ayet'te sözü geçen dini önderlerin haramları helal saydıklarında onlara itaat etmeleri, buna karşılık he­lalleri de haram sayarken yine o kimselere boyun eğmele­ridir. Şimdi de şu ayet-i okuyalım:

"Kendilerine Kitap verilmiş olanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasulullah'm ha­ram kıldıklarını haram saymayan ve hak dini din edin­meyen kimselerle boyun eğerek kendi elleri ile cizye ve­recekleri zamana kadar savaşınız"             (Tevbe: 9/29)

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.) bu kimselerin Allah'a ve ahiret gününe inanmamalarını, Allah'ın ve Rasulullah'm (s.a.v.) haram kıldıklarını haram saymamak ve hak dini din edinmemekle aynı düzeyde değerlendirerek yanyana al­maktadır.

Buna karşılık mü'minler Rasulullah'm (s.a.v.) Allah ve ahiret günü hakkında anlattıklarını onaylayan, Allah'a ve ahiret gününe inanan; emirleri, yasakları, helal kıldıkları ve haram saydıkları konusunda Rasulullah'a (s.a.v.) itaat ed­er, Allah'ın ve Rasulullah'm (s.a.v.) haram kıldıklarını ha­ram sayarak hak dini din edinen kimselerdir. Zaten Allah iyi­liği emredip kötülüklerden alıkoysun, temiz şeyleri helal kılıp pis şeyleri haram ilan etsin diye peygamber göndermiş­tir. Başka türlü söylersek onlara iyi olan her şeyi emredip kö­tü olan her şeyden kaçınmalarını istemiş, temiz olan bütün şeyleri helal kılarak pis olan bütün şeyleri haram ilan etmiş­tir.[626]

 

İslam Terimi

 

"İslam" terimi teslim olmak, boyun eğmek ve sırf Allah'a yönelmek anlamlarını birlikte içerir. Terimin bu anlamı, Kur'an'ın şu ayet'inde ifadesini bulur:

"Allah puta tapanlarla tek Allah'a inananların duru­munu size şu örnekle anlatır: Birbirleri ile çekişen çok sayıda ortakların sahip oldukları biri ile yalnız bir tek ki­şiye bağlı olan bir adam düşününüz"     (Zümer: 39/29)

Demek ki, İslam'ın söz konusu olabilmesi için mutlaka tek Allah'a teslim olmak ve O'nun dışındaki her şeye teslim olmaktan sıyrılmak gerekir. îşte "Lailahe illallah: Allah'dan başka ilah yoktur" cümlesinin asıl anlamı budur.

Buna göre kim Allah ile birlikte bir başka şeye teslim olursa bu kimse müşriktir. Allah ise kendisine ortak koşma­yı asla affetmez. Buna karşılık kim Allah'a teslim olmaz ise büyüklenerek O'na kul olmaktan yüz çevirmiş demektir. Ce-nab-ı Allah (c.c.) böyleleri hakkında şöyle buyuruyor:

"Bana dua ediniz de duanızı kabul edeyim. Büyükle­nerek Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler horlana­rak cehenneme gireceklerdir"               (Mü'min: 40/60)

Elimizde bu ayet'le aynı anlama gelen şöyle bir Hadis vardır. Rasulullah (s.a.v.) bir defasında:

"Kalbinde zerre kadar kibirlilik bulunan bir kimse cennete giremez. Buna karşılık kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse de cehenneme girmez" buyurdu. Bu sözleri dinleyen sahabilerden biri Rasulullah'a (s.a.v.):

Ya Rasulallah! Giydiği elbisenin ve ayağındaki ayakkabı­nın güzel olmasını seven birini ele alalım. Bu adamın yap­tığı kibir sayılır mı?" diye sordu. Rasulullah (s.a.v.) bu so­ruya şu cevabı verdi;

"Hayır, sayılmaz. Çünkü Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibirlilik, gerçeği hazmede m e m ek ve insanları küçümsemektir"[627]

Yahudilerin ana özelliği kibirlilik ve hiristiyanlarınki ise müşrikliktir. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) bize yahudi-leri şöyle tanıtıyor:

"Ne zaman ki, bir peygamber size canınızın istemedi­ğidir şey getirdi ise onu kibirlenerek reddetmediniz mi?"                                                         (Bakara: 2/87)

Buna karşılık hıristiyanları da şöyle tanıtıyor:

"Allah'ı bir yana bırakarak hahamlarını, rahibleri-ni ve Meryem oğlu Mesih'i ilah edindiler. Oysa kendile­rine sadece tek Allah'a kulluk etmeleri emredildi. Ken­disinden başka ilah olmayan ve onların koştukları ortak­lardan münezzeh olan Allah'a"                 (Tevbe: 9/31)

Bundan dolayı Cenab-ı Allah (c.c.) hıristiyanları anlatır­ken şöyle buyuruyor:

"De ki: "Ey Kitap ehli, gelin aramızda ortak olan bir ilkede anlaşalım: Sadece Allah'a kulluk edelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakarak bir­birimizi ilah edinmeyelim" Eğer yüz çevirirlerse "şa-hid olunuz, biz müslümanız" deyiniz"   (Al-i İmran: 3/64)

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) İslam'ın ne olduğunu anlatıyor ve bu vesile ile yahudi ve hıristiyanlara hitab ederken şöy­le buyuruyor:

"Deyiniz ki; "Biz Allah'a, bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene;

Musa'ya, İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rabb'leri tarafından verilene inanırız. Peygamberler arasında ayırım yapmayız. Biz Allah'a teslim olan kim­seleriz. Yoksa siz İbrahim, İshak, İsmail, Yakub ve torun­larının yahudi veya hıristiyan olduklarım mı söylüyosu-nuz? De ki; "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Bildiği bir şehadeti Allah'dan gizleyenden daha zalim kim olabilir? Bilesiniz ki Allah yaptıklarınızdan gafil de­ğildir"                                             (Bakara: 2/136-140)

"İslam" terimi ile ifade edilen hak dinin Özü bir ve şeri­atları (hayatın akışını düzenleyen kurallar sistemi) farklı ol­duğu için Rasulullah (s.a.v.) sahih bir Hadis'inde şöyle bu­yuruyor:

"Biz peygamberlerin dini bir olduğu gibi bizler baba bir kardeşleriz. Meryem oğlu İsa'ya en yakın olan benim. Çünkü onunla aramızda başka bir peygamber yoktur"[628][629]

 

İslam ve Zaman

 

Demek ki, bütün peygamberlerin dini birdir. O da özü ba­kımından tek ve ortaksız Allah'a kulluk etmektir. Bu Allah'a her dönemde o dönemdeki emirleri uyarınca kulluk edilir ve bu kulluk biçimi de o dönemin İslam dinidir.

Yürürlükten kaldırılan ve kalkan (nasih ve mensuh) ku­rallar bakımından şeriatlerin farklılık göstermesi, aynı şe­riatın zaman içinde farklılaşmasına benzer. Mesela Cenab-ı Allah'ın, Rasulullah'a (s.a.v.) göndermiş olduğu İslam dini, özü bakımından tek bir dindir. Böyle olmakla birlikte bu din bir dönem "Hicretten sonra on küsur ay kadar" Bey-tulmukaddese dönerek namaz kılmayı emretmiş, fakat bir sü­re sonra Beytülmukaddes'e doğru namaz kılmayı yasakla-

(575)

yarak Kabe'yi kıble edinme ilkesini getirmiştir. İki zaman dilimi arasındaki bu kıble değişikliğine rağmen din birdir.

Bu ilke uyarınca Cenab-i Allah (c.c.) İsrailoğulları için cumartesi gününü ve bizim için cuma gününü haftalık bay­ram olarak belirlemiştir. İsrailoğulları zamanında cumarte­si günü toplanmak vacipken bizim dönemimizde cuma gü­nü toplanmak vacip olmuş, buna karşılık cumartesi günü top­lanmak haram kılınmıştır.

Musa'nın (a.s.) şeriatı yürürlükteyken kim onun dışına çıkmış ise "müslüman" olma niteliğini yitirmişti. Buna kar­şılık p'aha önceki şeriatler yürürlükten kaldırıldıktan sonra Rasuîullah'ın (s.a.v.) şeriatına girmeyenler de "müslüman" olamamışlardır.

Cenab-ı Allah (c.c.) hiç şüphesiz, hiç bir peygamberine kendisinden başkasına kulluk edilmesini meşru kılmamış, hiçbir şeriatta böyle bir kural yer almamıştır. Nitekim o, Kur'an'da şöyle buyuruyor:

"Allah size Nuh'a ve sana vahyettikleri ile İbrahim'e Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiklerini meşru kıldı. Yani "Bu dine uyun ve onunla ilgili olarak ayrılığa düşmeyin" fakat müşrikleri uymaya çağırdığın bu ilke onlara ağır geldi»                                                  (Şuara: 26/13)

Görüldüğü gibi, Allah peygamberinin tümüne gönderdi­ği dinde ayrılığa düşmeksizin uymalarını emrettiğini belir­tiyor. Aşağıdaki ayet'Ier de bu ilkeyi vurguluyor:

"Ey peygamberler, temiz yiyecekler yiyiniz ve salih ameller işleyiniz. Çünkü ben yaptığınız her şeyi biliyo­rum. Hiç şüphesiz, sizin oluşturduğunuz bu ümmet, tek bir ümmettir ve ben de Rabbinizim. Benden korkunuz"

(Mü 'minun: 23/51-52)

"Sen yüzünü Allah'ı bir bilenlerin dinine çevir. Bu din Allah'ın yaratış sistemidir, bütün insanları bu sisteme yatkın yaratmıştır. Allah'ın yaratış sistemi değiştirilemez. Doğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler"                                                  (Rum: 30/30)

"Yalnız Allah'a yönetiniz ve sırf O'ndan korkunuz. Namazı kılınız ve sakın müşriklerden olmayınız. Ki on­lar dinlerinde ayrılığa düşerek grup grup bölündüler. Her grup kendi görüşü ile mutludur"   (Rum: 30/31-32)

Gerçekten müşrikler grup grup ayrılıp parçalandıkları hal­de Allah'ın birliğinde buluşan ihlaslılar kitlesi birlik için­dedir. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Rabbin dileseydi, bütün insanları bir ümmet yapar­dı. Fakat sürekli ayrılıklara düşüyorlar. Yalnız Rabbi-nin rahmetine mazhar olanlar hariç. Allah onları bunun için yarattı."                                      (Hud: 11/118-119)[630]

 

Tevhid Ehli ve Müşrik ve Bid'atçılar

 

Demek ki, Allah'ın rahmetine mazhar olanlar (Tevhid inancının bağlıları) birlik ve anlaşma halindeyken müşrik­ler dinlerinde ayrılığa düşerek çeşitli gruplara bölünmüşler­dir.

Bu yüzden nerede müşriklik ve bid'atçıhk ortaya çıkar­sa orada insanlar arasında ayrılıkların alıp yürüdüğü görü­lür. Nitekim İslam öncesi dönemde hemen hemen her arap kabilesinin Allah'a ortak sayarak O'na yaklaşabilmek ve yar­dımını görebilmek için aracılığına baş vurduğu ayrı bir pu­tu (bir Tağut'u) vardı. Beriki Ötekinin ve öteki de berikinin Tağut'una nefret beslerdi. Hatta her Tağut'un bağlılarının uyguladıktan ayrı bir dini kurallar sistemi vardı. Mesela Me-nat putuna tapan Medine halkı Safa ile Merve arasında ta­vaf yapmaktan kaçınırlardı. Bunun üzerine şu ayet geldi:

"Safa ile Merve AHah'ın sembolik yerlerindendir. Kim Kabe'yi hacceder veya Umre yaparsa bu iki yer ara­sında tavaf yapmasında sakınca yoktur. Kim gönüllü olarak hayır işlerse bilsin ki, Allah karşılığını verir ve onu bilir"                                               (Bakara: 2/158)

Şu veya bu oranda müşrikliğe bulaşanların da aynı duru­ma düştüklerini görüyoruz. Mesela bazı mezarları ve pey­gamberlerin ya da seçkin şahsiyetlerin hatıralarını taşıyan yerleri mescid edinen kimseleri düşünelim. Bu tutumu be­nimseyen bir grubun özellikle dua yeri yalvarma ve tevec­cüh yeri olarak seçtiği bir yere, aynı tutumu paylaşan baş­ka bir grubun hiç bir şekilde saygı göstermediğini sık sık gö­rürüz.

Oysa Tevhid inancının tavizsiz bağlıları böyle değildir. Onlar bizzat "Allah'ın yapılmalarına ve içlerinde adının anılmasına izin vermiş olduğu evlerde" yani mescidlerde top-Ianıp.tek Allah'a ibadet ederler ve kesinlikle O'na hiç bir şe­yi ortak koşmazlar. Ayrıca Allah onlara yeryüzünün her tarafuıı teiniz saymış ve mescid edinme yetkisi vermiştir.

Bu arada eğer Tevhid inancının bağlıları arasında herhan­gi bir mesele üzerinde görüş ayrılığı çıkarsa bu mesele mut­laka içtihada (farklı görüş ileri sürmeye) açık bir meseledir ve bu yüzden aralarında ayrılık ve çatışma meydana getir­mez. Tersine onlar iyi bilirler ki, böyle bir meselede görü­şü isabetli olanlar iki sevab kazanırken yanılgıya düşen ta­rafın da gerçeği ortaya koyma çabasına (içtihadına) karşı­lık bir sevabı vardır ve hatası da peşinen-affedilmiştir.

Ayrıntılar sınırını aşmayan bu tür görüş ayrılıkları yanın­da özde hepsinin ilahı, tek ve ortaksız Allah'dır. Hep birlik­te O'na kulluk ederler, O 'na güvenirler, O 'ndan korkarlar, ortak umut kaynakları O'dur, O'ndan yardım isterler. O'na yalvarırlar, O'n?. mıh ederler, darda kaldıkça O'na baş vu­rurlar ve Cenab-; Allah'ın (c.c.) şu ayet'te onların nitelik­lerini belirtirken buyurduğu gibi mescidlerde biraraya gele-ret: namaz kılarken de O'nun kerem ve hoşnutluğunu amaç­larlar:

"Onların rukua vararak ve secdeye kapanarak Al­lah'ın lütfunu ve rızasını aradıklarını görürsün"

(Fetih: 48/29)

Bu kimseler uzaktan gelinerek ziyaret edilebilecekleri peygamberimiz tarafından belirtilen üç mescidi, özellikle haccetmek üzere ziyaret etmeleri emredilen Kabe'yi aynı amaçla ve aynı tutumla ziyaret ederler. Nitekim Cenab-ı Al­lah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Ey mü'minler, sakın Allah'ın sembolik değer verdi­ği şeylere, haram aylara, Kabe kurbanına, boynunda kurbanlık nişanı takılan hayvanlara ve Allah'ın lütfunu ve keremini aramak için Kabe'nin güvenlik alanına gi­renlere saygısızlık etmeyiniz, ilişmeyiniz"   (Maide: 5/2)

Onlar Allah'ın evi olan Kabe'ye yönelirken sadece O'nun lütfunu ve hoşnutluğunu ararlar, başka bir amaçları olmaz, O'nun dışında başka bir umut ve korku kaynakları olmaz.

Buna karşılık şeytan çoğu kimselere yaptıkları yanlış işleri hoş göstermiş ve böylece onlara sırf Allah'a yöneltil­miş bir din anlayışından saptırarak çeşitli şirklere sürükle­miştir. Bunun sonucu olarak böyle kimseler Allah'dan baş­kasının hoşnutluk ve teveccühünü kazanmak için çeşitli yolculuklar ve ziyaretler düzenlemektedirler. Bu ziyaret yerleri ya bir peygamberin, ya bir sahabinin bir sarih şahsi­yetin mezarı olmakta bazan da öyle oldukları sanılmakta ve yapılan dualar ile teveccühler ziyaret edilen mezarların sa­hiplerine yöneltilmektedir.

Bunlar arasında Öyleleri var ki, haccın amacının bu oldu­ğunu sanmakta ve bazı fanilerin mezarlarım ziyaret etmek­ten başka bir şey düşünmemektedir. Kimisi de bu tür ziya­retleri Kabe'yi tavaf etmekten daha yararlı sanmaktadır.

Böylelerinin bazı şeyhleri evlerinden Kabe'yi tavaf etmek niyeti il», yola çıkmakta, fakat Medine'ye varıp Rasulullah'ın (s.a.v.) mezarını ziyaret edince bununla yetinerek, hatta daha faydalı olduğunu sanarak geri dönmektedirler. Bu an­layışa bağlı bazı cahiller ise mezarları ziyaret etmeyi vacip kabul etmektedirler.

Boyleleri çoğunlukla "ölümsüz diri" olan Allah'dan bir şey ister gibi mezarlardaki ölülere el açmakta ve "Ey efen­dim falanca, beni affet, bana merhamet eyle, tevbemi kabul eyle" veya "Benim falancaya olan borcumu ödememi sağ­la, falancaya üstün çıkmama yardım et, ben senin gözetimin ve koruman altındayım" gibi sözlerle onlara dilekler yönelt­mektedirler.

î,Kimi zaman mezardaki ölülere sığırlar, develer, koyun­lar, hatta evlatlarını kurban etmeyi adamaktadırlar. Tıpkı müşriklerin putlarına, tağutlanm kurban adadıkları gibi. Oysa Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'da şöyle buyuruyor:

"Allah bahire, Şaibe, vesile ve ham diye bir şey belir­lenmiş değildir. Fakat kafirler Allah'a yalan yere iftira ediyorlar ve çoğu da ne yaptıklarını anlamıyor"

(Maide: 5/103)

"Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Al­lah'a pay ayırdılar. Arkasından da akılları sıra "Bu Al­lah'a ve bu da koştuğurrfuz ortaklara aittir" dediler. Ortak koştuklarına ayırdıkları paylar Allah'a ulaşmıyor, ama Allah'a ayırdıkları paylar koştukları ortaklara va­rıyor. Verdikleri, hükümler ne kadar çirkindir!"

(En'am: 6/136)

Bu tür ziyaret yerlerinin kimi bekçileri ve türbedarları "Ben senin dileğini burada yatan şahsiyete söylerim, o da peygamberimize ve peygamberimiz de Allah'a ulaştırır" gi­bi saçmalıklarla cahil halkı kandırmaktadırlar. Bu türbedar-ların kimileri, söyledikleri şahsiyetlere ait olup olmadıkla­rı bile belli olmayan bu mezarlara bezler, örtüler asmakta ve­ya ötesini-berisini altın yada gümüşle süslemektedirler. Oysa bütün müslüman alimlerinin ortak görüşüne göre bu adetler İslam dini ile bağdaşmayan birer müşrik geleneğidir. Bu arada bir çok yerlerin cuma mescidleri hem maddeten ve hem de manen yıkık ve öksüzdür!

Böyleleri arasında o kadar çok sayıda kimse var ki, bun­lar bu tür mezarlara bitişik yerlerde kıldıkları namazların sırf Allah adına yapılmış ve çevresinde mezar bulunmayan mes-cidlerde kılınan namazlardan daha faziletli olduklarını san­dıkları için Rasulullah'ın (s.a.v.) mescid edinmelerini yasak­ladığı bu tür şirk ve bid'at ürünü yerlere akın ederler ve "Al­lah'ın yapılmalarına ve içlerinde adının anılmasına izin ve­rerek" haklarında şöyle buyurduğu mescidlerden kaçarlar:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gü­nüne inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlar onarıp şenlendirir. İş­te onlar hidayete erenlerden olabilirler"    (Tevbe: 9/18)

Bu zihniyette olanların ileri gelen bir şeyhi diyor ki: "Namaz kılarken Kabe sıradan halkın (avamın) kıblesidir. Falanca şeyhin mezarına dönerek namaz kılmak "Bu arada Kabe'ye de arka dönmek" seçkinlerin (Havas'ın) kıblesidir. "Hiç şüphesiz bu tür söz ve davranışlar, bütün İslam alim­lerinin söz birliği ile açık birer küfürdür.

Bu meseleler bizi burada yaptığımızdan daha ayrıntılı bi­çimde incelenmeli bu konularda büyük alimlerin sözlerine yer vermeli ve ilgili deliller otaya konmalıdır. Biz bu mese­lelerle ilgili olarak başka bir kitabımızda şimdi buraya sığ-dırılamayacak kadar geniş bilgi verdik. Burada yapabildik­lerimiz sadece şunlardır: Meselelerin başlıklarını vurgula­dık, delillerin türlerine değindik, dini sırf Allah'a yöneltmek ve ortağı olmayan o tek Allah'a kulluk etmek gibi şeriatın ana amaçlarına parmak bastık. Bu arada açık veya gizli müşrikliğe kapı açan ve yol veren ön tehlikelere karşı şeri­atımızın aldığı önlemlere değindik. Çünkü dinin temel ilke­si, peygamberlerin çağrılarının özü ve tek Allah'a bağlı inancın özü budur. [631]

 

Tevhid Terimi

 

Bu arada şu noktaya da değinelim. Bazı münazara ve ke­lam alimleri, bazı sofular "Tevhid" terimini yanlış anla­mışlar, hatta onun Özünü değiştirerek şahsi görüşlerine gö­re yorumlamışlardır.

Öyleleri var ki, Allah'ı bir bilmenin (tevhidin) O'nun sı­fatlarını, hatta güzel isimlerini (esma-ı hüsna) reddetmek de­nemek olduğunu sanıyorlar. B öyleleri kendilerini "tevhid" ehli diye adlandırırken sıfatlardan arınmış bir zata ve keli­menin tam anlamı ile mutlak bir varlığa inanırlar. Oysa sa­hih delillerle desteklenen sağlıklı düşünce açıkça ortaya koyar ki, böyle bir şey sadece zihinlerde vardır, objektif mev­cudiyeti yoktur. Onlara göre Allah'ın sıfatları olduğunu kabul etmek bizi "terkib (sentez)" dedikleri şeyle karşı kar­şıya getirir ve bu da akılla bağdaşmaz. Başka bir eserimiz­de bu kimselerin iç yüzlerini, cahilliklerinin ulaştığı bo­yutları ve yanılgaya düşmelerine yolaçan bazı belirsiz ve bir­den çok anlamlı terimleri ele alıp inceledik.[632]

 

Tevhid'in Farklı Anlamları

 

Bazı kimseler "Tevhid"in sadece tek ilahın varlığını onaylamak ve Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğuna inan­maktan ibaret olduğnu sanıyorlar. Buna "Tevhid-i Efal (fi­iller bakımından tevhid)" deniyor.

Bazı kelam alimleri de Tevhid'in bu yorumunu anlatmak için uzun açıklamalar yapmışlardır. Bu yorumu yaparken ya birden çok ilahın varlığının farzedilmesi halinde bunun "kudret" ve "kemal" niteliklerinden eksikliğe yolaçacağın-dan, birden çok "failin (yaratıcının)" bir tek "meful (yaratık)" etki çatışmasına düşeceği gerçeğinden hareket etmişler ve­ya başka gerekçelere dayanmışlardır. Söz konusu kelamcı-lar böyle Allah'ın birliği ilkesini oturttuklarını, Allah muk­tedir olmak demek olduğunu sanmışlardır. Bu durumda Allah'dan başka hiç kimsenin yaratma gücünde olmadığı ispat edildiği takdirde onlara göre "lailahe illallah: Allah'dan başka ilah yoktur" ilkesi gerçekleşmiş oluyor.

Oysa bilemediler ki, Tevhid'in bu anlamını îslamdan ön­ceki müşrik araplar bile kabul ediyorlardı. Nitekim bu ger­çeği bize şu ayet'ler haber vermektedir:

"Eğer onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı" diye sora­cak olsan mutlak "Allah yarattı" diyeceklerdir"

(Lokman: 31/25)

"De ki; "Biliyorsanız, söyleyin bakalım: Dünya ve dünyadaki her şey kime aittir?" Onlar "Allah'a aittir" diyeceklerdir"                                  (Mü'minun: 23/84)

"Onların çoğu Allah'a ortak koşmaksızm O'na inan­mazlar"                                                  (Yusuf: 12/106)

Ünlü sahabi îbn-i Abbas (Allah ondan razı olsun) müş­riklerin bu inanç çelişkisini "Eğer onlara 'Gökleri ve yeri ya­ratan kimdir?' diye soracak olursan 'Allah'tır' derler, ama buna rağmen Allah'dan başkasına taparlar" diyerek gayet sa­de bir dille açıklıyor.

"Tevhid"in bu yorumu, hiç kuşkusuz "Tevhid"in gerek­li şartıdır, ama yeterli şartı değildir. Yani sırf bu kadarlık bir "Tevhid" inancı ile günahların en büyüğü olan ve Allah'ın af kapsamı dışında tuttuğu "müşriklik" günahından kurtul­mak mümkün değildir. Müşriklikten tamamen uzak sayıla-bilmek için bu temel inanç yanında kulluğu ve dini sırf Al­lah'a yöneltmek, ondan başka hiç bir şeye kulluk sunmamak ve ayrıca O'nun direktifleri uyarınca kendisine kulluk etmek gerekir. Ancak o zaman din tümü ile Allah'a yöneltilmiş olur.

"İlah" deyince kalbler tarafından "yüceliği" benimsenen, kulluğa müstehak tek merci olarak bilinen, bütün sıfatların­da eksiksiz bir yetkinliğe sahip olduğu kabul edilen "Tek bir Allah'ı düşünmek gerekir. Onun dışında hiç bir nesnenin kul­luğa ve sevilmeye müstehak olamayacağını kesinleştirmek lazımdır. Onun rızasını amaçlamayan her ibadet "batıF'dır, O'ndan başkasına kulluk sunmak, O'ndan başkasını sevmek "fesada (yıkma)" götürür diye inanmalıdır. Nitekim Ce-nab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

''Eğer yerde ve göklerde Allah'tan başka ilahlar olsay­dı, yer de gökler de fesada uğrar, kargaşalığa düşerdi"

(Enbiya: 21/22)

Bazı kelam bilginlerinin sandıklan gibi bu ayet, sadece Allah'ın ortaksız birliğine delil olan "yetki çatışmasi"nı ifade etmez. Çünkü yetki çalışması, herhangi bir yaratığın var olmasını engeller, yoksa varlık alanına intikal etmiş yaratıkların fesada (kargaşalığa ve yıkıma) uğramasını ge­rektirmez. Birinci anlam yapıcı oluşturucu faktörlerden olan ilk sebebler ile ilgili iken ikinci anlam amaçlan oluş­turan hikmetler ile ilgilidir. Cenab-i Allah'ın

"Yanlnz sana kulluk eder, yalnız senden yardım iste­riz"                                                              (Fatiha: 1/4)

şeklindeki buyruğu gibi. Bu ayette asıl amaç olan "gaye" ve bu inançta "yok olmanın (fena fillah telakkisinin)" "son" olduğunu, bu safhaya ulaşan kimseden şeriatın "iyi" diye ilan ettikleri şeyleri iyi sayıp "kötü" olduğunu belirttiği şeyleri kötü sayma yükümlülüğünün düşeceğini sanmışlardır. Bu an­layış, onları emirleri, yasakları, vaadleri ve uyarıları geçer­siz ve fonksiyonsuz saymaya sürüklemiştir. Bu kimseler böyle düşünmekle Allah'ın tüm varlıkları içeren "meşiye-ti (dileği) ile sadece ibadetlere özgü olan "rızası" ve "mu­habbeti" arasında, herşeyi kapsamı altına alan kudreti dola­yısıyla iyi-kötü herkesi içiren geniş kapsamlı sözleri ile sadece peygamberleri ile dostlarının onayladığı dini sözleri ara­sında fark gözetmemiş olmaktadırlar. Daha doğrusu bu iki kategori arasında varolan büyük farkı kavramamış olmak­tadırlar. Başka bir deyimle kul, Allah'ın, iyi-kötü, mümin-kafir bütün kulları içeren yaygın ilahlığı yanında, sırf mü­min kullarına özgü olan ilahlığını da onaylamalı, şehadet ke­limesini dile getirirken bu özel anlamı da kasdetmelidir. O mü'min kullar ki, sırf Allah'a kulluk ederler, O'nun emir­lerine uyarlar ve peygamberlerine uyarlar. Aşağıdaki ayet'le-ri bu anlayışla okuyup yorumlamamız gerekir:

"Yoksa biz inanıp iyi ameller işleyenleri, yer yüzün­de bozgunculuk çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Al­lah'ın azabından sakınanları yoldan çıkmışlar gibi mi tu­tacağız?"                                                      (Sad: 38/28)

"Yoksa kötülük işleyen kimseler, kendilerini inan-mp iyi ameler işleyenler gibi tutacağımızı mı sanıyorlar? Hayatları ve ölümleri aynı onlar gibi olacak diye mi dü­şünüyorlar. Verdikleri hüküm ne kadar yanlıştır!"

(Casiye: 45/21)

"Biz hiç müslümanları, mücrimlerle bir tutar mı­yız?"                                                        (Kalem: 68/35)

Allah'ın dostları ile düşmanları arasında, emrettiği ve farz kıldığı iman ve salih amel ile hoşlanmadığı, yasakladığı ve nefret ettiği küfür, fasıklık ve isyan arasında fark gözet­meyenler, Allah'ın kudretinin, dileğinin ve yaratıcılığının herşeyi kapsamına aldığını onaylamakla birlikte bu ayırımı yapmayanlar, Allah tarafından inanç tarzları bize şu ayet'te anlatılan müşrikler ile aynı paralele girerler:

"Müşrikler "Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de baba­larımız Allah'dan başkasına tapmaz ve O'nun haram kıl­dıklarından başka hiç bir şeyi haram saymazdık" derler"

(Nahl: 16/35)[633]

 

Kader Bahane Yapılabilir mi?

 

Sözlerimizin burasında şu noktayı vurgulayalım. "Kader" inanılacak bir şeydir, yoksa bahane edilecek, günahlara gerkçe olarak kullanılacak bir kavram değildir: Başka türlü söylersek mümin musibetler karşısında kadere ba şvurur, günah veya kusurlar karşısında Allah’dan af diler.Tıpkı Cenab-ı Allah’ın şu ayet’te buyurduğu gibi:

“(Ey peygamber) sabret, Allah'ın vadi mutlaka gerçekIeşecektir. Günahlarına da istiğfar et ve akşam-sabah Rabbİnİ överek tesbih eyle"

Nitekim, Musa, Adem’i (seIam üzerlerine olsun) cen­netteki yasak ağacın meyvasından yemiş olması dolayısıyle meydana gelen musibetten dolayı kınayınca Adem, Mu­sa ya karşı şu savunmayı yaptı;

"Bu benim yaratılmamdan önce yazılmıştı"[634]

Adem’in, Musa’ya (a.s.) karşı yaptığı bu savunma aşa­ğıdaki ayetlerin anlamlan doğrultusundadır:

Gerek yeryüzünde ve gerekse kendinizde meydana gelen bütün musibetler, tarafımızdan yaratılmadan önce mutlaka bir kitabda belirlenmiştir. Bunu yapmak Allah için kolay bir şeydir» .                   (Hadid: 57/22)

Başa gelen her musibet, ancak Allah'ın izni ile mey­dana gelir. Kim Allah'a inanırsa Allah kalbine hidayet verir.

 (Teğabün: 64/11)

İlk donem (selef) tefsircilerinin açıklamalarına göre Kim Allah'a inanırsa Allah kalbine hidayet verir"

ayet-i, başına bir musibet geldiği zaman bunu Allah'dan bilerek teselli bulan, gönlü huzura kavuşan kimseyi kasdetmektedir.

İşte Adem'in (a.s.) kadere dayanarak yaptığı savunma bu anlamdadır. Yoksa Allah korusun-ne Adem (a.s.) ve ne de O'nun seviyesi altında olan herhangi sıradan bir mü'min ka­deri bahane olarak kullanıp işlediği günahları savunmaya kalkışamaz. Eğer böyle bir şey olabilse başta şeytan olmak üzere onun tarafından ayartılan bütün cinler ve insanlar kendilerini bu bahaneye sığınarak savunurlar. Nuh kavmi, Ad kavmi ve Semud kavmi gibi bütün tanınmış küfür, fasiklık ve isyan temsilcileri bu gerekçeye başvururlardı. O za­man da Rabbimiz hiç bir günahkarı cezalandırmazdı. Bu ba­kış açısı, hem şeriat ve hem de prensipleri açısından saçma­dır.

Bu yüzden hiç bir aklı başında kimse böyle-bir görüş ile­ri süremez. Eğer sürerse hiç kimsenin işlediği suçlardan dolayı kmanamaması ve cezaiandırılamaması gerekir. Oy­sa kaderi böyle yanlış anlamda yorumlayan kimse eğer bir saldırganın saldırısına uğrarsa mutlaka ona karşı hakkını ara­yacaktır. Eğer kader mutlaka bahane sayılacaksa saldırıya uğrayan, başına musibet gelen taraf için bahane ve sığınak sayılmalıdır. Değilse ne saldırgan için ve ne de saldırıya uğ­rayan için bahane kabul edilmemelidir.

Eğer kaderi savunma gerekçesi olarak kullanmak doğru ve yerinde sayılacak olsa ihsanlar birarada yaşayamazlardı. Çünkü o zaman her saldırgan saldırısını bu gerekçeye sığı­narak savunacak ve insanlar da onun bu mazeretini kabul e-derek kendisini cezalandırımayacaklardı. Bu görüşü be­nimseyen hiç bir kişi bir arada yaşayamaz. Çünkü herhan­gi biri kaderin bu yanlış yorumunu bahane ederek karşı ta­rafa karşı, her türlü kötülüğü yapabilir, hatta canına bile kı­yabilir.

Ayrıca Tevhid inancına Allah'ın sıfatlarını yok sayma­yı sokuşturan bid'atçılar ile bu ilkeyi emirlere uyma yüküm­lülüğünden sıyrılma şeklinde yorumlayanlar bu saçma sap­lantılarının kaçınılmaz bir sonucu olarak yaratıcı ile yaratıklar arasında fark olmadığını söylemek, başka bir ifade ile "varlık birliği (Vahdet-i Vücud)" nazariyesini benimsemek zorunda kalırlar, Nitekim Vahdet-i Vücud (varlık birliği), hu­lul (Allah'ın varlıklara sızması)" ve "ittihad (Allah ile var­lıkların birliği)" nazariyelerini savunan sapıklar bu görüşe inanırlar. Bu inkarcılar putlardan, putlara tapanlardan, Fi­ravun'dan, Haman'dan ve bunların peşinden gidenlerden saygıyle sözederler, gökleri ve yeri yaratanın varlığı ile ev­rendeki tüm varlıkların varlığını bir tutarlar ve böylece müşrikliğin, gerçeği saptırmanın ve Allah'a iftira etmenin en koyusuna saplandıkları halde Tevhid inancına bağlı ol­duklarını, gerçeğe erdiklerini ve irfan mertebesine erdiklerini ileri sürerler.

Bunlardan olan bir sözde arif diyor ki: "Tarikata yeni giren mürid, önceleri şeriatın emirlerine bakarak ibadet ile günah;arasında fark gözetir, bunlar arasında ayırım yapar. Bir süre sonra kaderi gözönüne alarak her hareketi günah­sız ibadetler bütünü olarak görür, daha sonra da varlık bütünlüğü (vahdet-i vücud) ilkesi açısından ne ibadet ve nede günah görür".

Bu sözlerin sahibi bir defa benzersiz olan tek "bir" ile ay­nı türden olan şeyler arasından sayıca ayrılan "biri" aynı say­makta» bu iki kavram arasındaki ince farkı anlayamamak­tadır.

Bilindiği gibi bütün varlıklar "varlık" kavramında, bu kavramla anılabilme bakımından ortaktırlar. Varlıklar, "ken­disine dayanan" ve "başkasına dayanan" varlıklar olmak üzere iki kategoriye ayrılırlar. Başka bir deyimle "varlığı zorunlu" varlık olduğu gibi "varlığı mümkün" varlık da vardır. Tıpkı bütün hayvanların "hayvanlık" kavramında ve bütün insanların "insanlık" kavramında ortak koştuk­ları, hep birlikte kesinlikle bilinen bir gerçektir ki, falana hayvanla filanca insan birer birey olarak ele alındıkları takdirde aynı varlıklar değildirler. Aralarında genel karekter-li bir ortak özellik vardır, o kadar. Bu ortak özellik, birleş­tirici bir genel kavram olarak sadece zihinlerde vardır, dış dünyada somut olarak bulunamaz.

Buna göre her varlık kendisini diğer bütün varlıklardan ayıran özel bir gerçekliğe sahiptir. Başka türlü söylersek dış dünyada hiçbir iki varlık arasında tıpatıp aynı olan hiç bir ortak özellik yoktur. Varolan ortak yönler, tıpatıp aynı özel­likler değil, "benzer" özelliklerdir. Yani falanca varlıkta filanca varlığın niteliklerinden birinin benzeri olmaktadır. Oysa bu iki varlığın niteliklerinden birinin "benzeri" vardır. Bu yüzden falanca varlık filanca varlığın benzeri olmaktadır. Oysa bu iki varlığın herbiri gerek özleri ve gerekse nitelik­leri bakımından öbüründen farklı ve ayrı bir varlıktır, sıradan varlıklar arasındaki durum böyleyken nasıl olur da bütün var­lıkların yaratıcısı olan Allah ile diğer sıradan varlıklar arasında "birlik", "kaynaşma" ve "bütünleşme" gibi iliş­kilerin varolduğu ileri sürülebilir?

Bu konuyu başka bir eserimizde daha geniş bir şekilde, konunun ciddiyetine yaraşır bir tafsilatla ele alıp inceledik. Bu nokta çok sayıda insanın ayağının kaydığı ve çok sayı­da hayal gücünün şaşkınlığa sürüklendiği bir noktadır. Al­lah dilediklerini doğru yola (sırat-ı müstakime) iletir.

Bu tür sapıklıklara karşılık Allah'ın yaratıcılığı, sıfatları ve emirleri konusundaki iki ana ilkeyi iyi kavrayanlar Al­lah'ın emrettiği, sevdiği ve hoşlandığı varlıklar ile O'nun kudretinin ürünü olmakta ortak olan diğer varlıklar arasın­da fark gözetirler. Bu kimseler aynı zamanda Allah'ın, var­lıklardan hiçbirininkine benzemeyen kendine özgü sıfat­lara sahip olduğuna, ne yapılarında Allah'dan bir parçanın ve ne de varlıkların olmadığına inanırlar. İşte bu iki temel ilkeyi kesin birer inanç prensibi halinde zihinlerine yerleş­tirenler Cenab-ı Allah'ın (c.c.) peygamberleri aracılığı ile insanlara tebliğ ettirdiği ve kitablanndan açıkladığı "Tev-hid" ilkesini kavramış olurlar. Mesela; Kur'an'ın "Kafi-run" ve "İhlas" surelerinde bu ilke özlü bir biçimde ifade edi­liyor.[635]

 

Kafirun ve İhlas Surelerinde Tevhid Anlayışı

 

Bilindiği gibi "ihlas" suresi Kur'an'm üçte birine denk­tir. Çünkü Kur'an ayet'leri, anlamlan bakımından, biri "Tevhid" ilkesi, ikincisi "kıssalar" ve üçüncüsü "emirler ve yasaklar" olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Bu tasnifi kısaca şöyle açıklayabiliriz: Kur'an tümü ile Allah kelamıdır. Öteyandan Kelam, yani söz ya inşai (buyurucu-yaptırımcı)" veya "ihbari (bildirici-haber verici)" nitelikte olur. İnşai nitelikte olan Kur'an cümleleri ya emir, ya yasak veya mübahlık ifade eder. thbari nitelik taşıyan cümleler de ya Al­lah hakkında bilgi vermekte (Tevhid) veya varlıklardan bahsetmektedir (Kasas).

Buna göre bize Allah hakkında bilgi veren "îhlas" sure­si "Tevhid" konusundaki ayet'lerden oluştuğu için Kur'an'm üçte birine denktir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) da bir Hadis'inde

"Kul huvellahu ehad süresi, Kur'an'ın üçte birine denktir" buyurmuştur[636]

Bilindiği gibi bir şeyin "denk"i, onun aynı türden ol­mayan "eşif'i anlamına gelir. Tıpkı Cenab-i Allah'ın (c.c.) ihramlı hacı adaylarının av hayvanı öldürmeleri halinde ne gibi cezalara çarptırılacaklarını belirten ayet'in bir yerinde

"Yahud buna denk gelecek kadar oruç tutar" buyur­ması gibi.                                               (Maide: 5/55)

.Buna göre yukardaki Hadis-i "İhlas" suresini okumanın insana tüm Kur'an-i okumanın üçte biri oranında sevab kazandıracağı, yoksa bu surenin, Kur'an'ın üçte biri ile tı­patıp aynı türden olduğu anlamına gelmediği biçiminde yorumlamak gerekir. Mesela bir yanda bir sarı lira altını olanla öbür yanda bu para ile eşit değerde gümüş, bakır ve başka tür paraları olan iki kimsenin durumu gibi.

Yani "İhlas" suresi, Kur'an'ın geride kalan kısmına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. İnsanlar bu sureye nasıl muhtaç iseler Kur'an'ın geride kalan kısmına da aynı şekil­de ihtiyaçları vardır. Tıpkı herhangi bir mala sahip olan kimsenin diğer bir çok mallara muhtaç olması gibi. Bunun gibi insanlar da Kur'an'ın içerdiği emir, yasak ve kıssa ayet'lerine muhtaçtırlar.

Öteyandan "İhlas" suresi, "Tevhid" ilkesini, Allah'ın isim ve sıfatları ile delillendirerek hem sözlü hem de pratik (ameli) bir zemine oturtmuştur. Sureyi bu gözle bir daha okuyup anlamını kavramaya çalışalım:

"De ki; "O Allah birdir. Allah Samed'dir (Her şey varoluşunu O'na borçlu iken o hiç birşeye muhtaç değildir). Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hfç birşey O'nun dengi değildir"                                    (İhlas: 112/1-4)

Bu surenin açıklaması hakkında başka bir eseremizde ay­rıntılı bilgi verdiğimiz için burada daha ''azla bir şey söy­lemek istemiyoruz.

Buna karşılık "Kafirun" suresinde "Tevhid" inancı amaca dönük ve yine pratik (ameli) olarak ifade ediliyor. Mesela bu surenin ilk iki ayet'ini okuyalım.

"De ki; "Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tap­mam"                                             (Kafirun: 109/1-2)

Bu ayet'ler Allah'ın her şeyin yaratıcısı ve sahibi olduğununu onaylamakta ortak inanca sahip olanlardan sırf Al­lah'a kulluk edenler ile G'ndan başkasına tapanları kesinlikle birbirinden ayırmaktadır. Başka bir deyimle, sırf Al­lah'a tapan "ihlas" ilkesine bağlı kullar ile Allah'dan baş­kasına tapan, O'na ortak kaşan kullan biribirinden ayır­maktadır. Varlıklar arasında ortak olan niteliklerden hareket ederek, yani sadece varlıkların ortak yönlerini gözöniinde bulundurarak tıpkı müşrik arapların yapmış oldukları gibi müslümanlarla kafirleri eşit gören sapıklar da bu ayırımın karşı tarafında yer alırlar. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.)

"Bu sure şirkten kesinlikle sıyrılma, onunla ilişkileri tamamen kesme süresidir" buyuruyor.[637]

Bu arada "İhlas" suresinde Allah'ın zatı ile O'nun isim­leri ve sıfatları ispatlanıyor. Bu ispat sayesinde yaratıcı, Tek* ve Samed olan Allah'a inananlar, Allah'ın isim ve sıfatlarını yok saymak yolu ile O'nun Özünü anlamsizhştı-randan kesinlikle ayrılmaktadırlar. Bu sapıklar aslında Al­lah'ın varlığını içlerinden onayladıkları halde açık ifadeleri ile O'nun özünü anlamsızlaştıran, hatta O'nu inkar eden Fi­ravun ve benzerleri gibidirler. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Vicdanları onun doğruluğunun bilincinde olduğu halde sırf kibir ve zalimlikleri yüzünden onu inkar etti­ler"                                                       (Nemi: 27/14)

Yine Cenab-ı Allah (c.c) Musa'nın (a.s.) dilinden şöy­le buyuruyor:

"Musa dedi ki: "Ey Firavun, bunları benim Rab-bimin doğru söylediğimi gösteren deliller olarak insan­lara indirildiğini pekala biliyorsun. Ey Firavun, ben seni mahvolmuş görüyorum"                  (îsra: 17/102)[638]

 

Peygamberlerin Üslubu

 

Allah'ın Peygamberlerinin üslubu "detaylı isbat" ve "genellemeli red" esasına dayanır. Yani peygamberler, Al­lah'ın isim ve sıfatlarını detaylı bir açıklıkla isbat ederek O'nun yaratıklara benzemezliğini genel ifadelerle reddetmiş­lerdir. Fakat gerek felsefecilerden ve gerekse diğer kesim­lerden peygambere ters düşen inkarcılar bu uslübu tarn kul­lanırlar. Daha açık bir şekilde olursak Allah'dan bahseder­ken "şöyle değildir, şöyle değildir, şöyle de değildir" diye ayrıntılı açıklamalar yaptıkları halde sıra sözde Allah'ın varlığını onaylamaya gelince "olumsuzluk şartına bağlı bir mutlak valik" veya "mutlaklık şartına bağlı bir mutlak var­lık" gibi sözler söylerler.

Oysa onlar pek bağlı oldukları eski Yunan mantığının prensiplerine göre pekala bilirler ki, "mutlaklık şartına bağ­lı mutlak" varlık dış dünyada mevcut değildir. Yani mutlak­lık şartına bağlı mutlak" varlık dış dünyada mevcut değil­dir. Yani mutlaklık şartına bağlı hiç bir mutlak insan ya da mutlaklık şartına bağlı her hangi başka bir varlık, dış dün­yada varolabilir. Yani şuna ve şuna ad olan veya şu ve kıs­ma ayrılan genel varlıktan söz etmek istiyoruz. Böyle bir var­lık dış dünyada ancak belirli ve bireysel bir varlık halinde bulunabilir.

Bu tür sözlerinin bir başka örneği de şudur: Onlar derler ki:

"Allah, bütün varlık belirtilerini kendi kendine olumsuz-lama şartına bağlı bir varlıktır". Buna göre o, var olma bakımından diğer varlıklarla ortak, fakat yok olma bakımın­dan hepsinden ayrı olur. Bu saçma görüşe göre her varlık; varoluş belirtileri ile özellik kazanır. Varolmak yokolmak-tan üstündür. O zaman da en basit varlık yokluktan üstün­dür demektir. Bu da bizi olmazlık, imkansızlık çıkmazına götürür. Çünkü iki varlık arasında daha üstün olan, kesinlik­le yok olan değil, tam tersine ancak varolma niteliği taşıyan­dır.

Eski yunandaki Meşşailik akımının en yetkili sözcüleri olduklarını söyleyen şu son dönemin bazı felsefecileri de "vacib-ul Vücud (zaruri varlık, Allah)" hakkında "o dolay­sız akılla kavranan bir şeydir" derler. Oysa bu söz onların bağlı oldukları mantığın kurallarına göre "vacİb-ul vücud'un varlığının imkansızlığı anlamına gelir. Yine bu söz iki çelişik şeyi bağdaştırmak, biraraya getirmek gibi koyu bir cahillik va şaşkınlığı içerir.

Bu saçmalıklara karşılık Allah'ın peygamberlerinin us-lübu, ifade tarzı, Kur'an metodunun aynısıdır. Cenab-ı Al­lah (c.c.) buyuruyor ki:

"Senin kudretli ve ulu Rabbin onların yakıştırdıkları düşük sıfatların tümünden münezzehtir. Selam gön­derilmiş bütün peygamberlere ve hamd da alemlerin Rabbi olan Allah'a olsun"               (Saffat: 37/180-182)

Cenab-ı Allah Kur'an'dabize "hay (diri)" "Kayyum (varolma gücünü kendinden alan)", "alim (bilgili)", "Hakim, (her şeyi yerinde yapan)", "gafur (bağışlayıcı)", "rahim (merhametli)", "semi (işiten)", "basir (gören)", "Alİyy (yüce)" "azim, (ulu)" olduğunu, yarattığım, sonra Arş üz­erine istiva ettiğini", "Musa ile açık açık konuştuğunu", "Dağa yansıyıp onu darmadağın ettiğini", "mü'minlerden hoşnut olup kafirlere gazab ettiğini" haber vermekte, daha bunlara benzer bazı isim ve sıfatları olduğunu bildirmektedir.

Buna karşılık kendisine yakıştırılmaması gereken sıfat­ları belirtirken de şöyle buyuruyor: ,   "O'nun gibi olan hiç bir şey yoktur"     (Şura: 42/11)

"Hiç bir şey O'nun dengi değildir"         (İhlas: 112/4)

"Sakın Allah'a başka şeyleri eş koşmayınız"

(Meryem: 19/65)

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, bu ayet'lerde varlıkların niteliklerine benzer sıfatlar taşımadığını, ne isim ve sıfatları ile ifade edilen mukaddes zatı bakımından ve nede isimleri ve fiilleri (eylemleri) açısından hiç bir benzeri olmadığını belirtmektedir. Tıpkı şu buyruğunda ifade edildiği gibi:

"O, ö zalimlerin dediklerinden münezzeh ve yücedir. O ulu ve büyüktür. Yedi kat gök ve yeryüzü ve bunlar üzerinde bulunan tüm varlıklar O'nu teşbih ederler. Varolan herşey mutlaka O'na hamdederek teşbih eder. Fakat siz bu varlıkların teşbihlerini anlayamazsınız. O halim ve bağışlayıcıdır"                       (İsra: 17/43-44)

"En güzel isimler Allah'a aittir. O halde O'na o isim­lerle dua ediniz ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakınız"                               (A'raf: 7/180)

"Ayet'lerimiz hakkında sapıklığa düşenler, bizden gizli kalmazlar"                                 (Fussilet: 41/40)

Dediğimiz gibi, Allah'ı bilerek O'na dua ederler, yine O'nu bir bilerek O'na kulluk ederler. Rabblerine ibadet ederken O'na hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Böylece Al­lah'm haklarında şöyle buyurmuş olduğu müşriklerden kesinlikle ayrılırlar:

"De ki; "Allah dışında ilah olduklarım sandıklarınızı çağırın bakalım. Onlar başınızdaki sıkıntıyı ne giderebilirler ve ne de başka bir yana çevirebilirler. O yalvardıklan da onların Allah'a en yakın olanları da Rabb'lerine yaklaşmak için vesile ararlar, O'nun mer­hametini umarlar, azabından çekinirler. Çünkü Rabb'inin azabı pek korkunçtur"         (İsra: 17/56-57)

"De ki; "Allah'dan başka ilah olduklarını sandığınız şeyleri çağırın bakalım. Onların ne gökler ve ne de yer üzerinde zerre kadar bir egemenlikleri yoktur. Yer ve gökler üzerinde herhangi bir ortaklıkları da söz konusu değildir. Allah'ın onlar arasında hiç bir yardımcısı da yoktur. O'nun huzurunda O'nun verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Nihayet yüreklerin­den korku giderilince biribirlerine "Rabbimiz ne de­di?" dediler. Arasından "doğruyu söyledi o yüce ve büyüktür" dediler"                               (Sebe: 34/22-23)

Bu söylediklerimiz açıklanması gereken bölüm başlıktan ve çok Önemli konulara işaret eder noktalardır.

Kısacası, mü'min kul gerçek bilgiyi ve gerçek imanı el­de etmeye çalışmalı; Allah'ı hidayete erdirici, destekleyici, hüküm verici ve veli edinmelidir. Gerçekten O, ne güzel bir veli ve ne güzel bir destekleyicidir. Hiç şüphen olmasın ki, Rabbin senin için yeterli bir hidayete erdirici ve yeterli bir destekçidir.[639]

 

Son Sözümüz Dua

 

Eserimizin sonuna yaklaşırken Müslim ve Ebu Davud'un, Aişe'ye (r.a.) dayanarak bildirdiklerine göre Rasulullah (s.a.v.) geceleri kalkıp kıldığı namazlardan sonra yapmış ol­duğu şu duayı tekrarlamak istiyorum:

"Allah'ım, ey Cebrail'in, Mikail'in ve İsrafil'in Rabb'i! Ey göklerin ve yeryüzünün yoktan varedicisi, görünen görünmeyen her şeyin bilicisi! Kullarının anlaş­mazlığa düştükleri konuları çözüme kavuşturan, hükme bağlayan sensin. Üzerinde anlaşmazlığa düşülen meselelerde izniyle doğruyu bulmamı nasib eyle. Hiç şüphesiz sen dilediklerini doğru yola iletirsin"[640]

Kitabımızın son satırları, bu konu ile ilgili olan şu ayet'ler olsun:

"İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah insanlara müj-deleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi. Ayrıca insanların anlaşmazlığa düştükleri konuları hükme bağlamak için bu peygamberlerle birlikte hakkı bildiren kitap in­dirdi. Bu kitap üzerinde anlaşmazlığa düşenler, ken­dilerine apaçık deliller geldikten sonra sırf araların­daki azgınlıklardan dolayı anlaşmazlığa düştüler. Buna karşılık Allah mü'minleri onların üzerinde anlaşmazlığa düşmüş oldukları gerçeğe izni ile iletti. Hiç şüphesiz Al­lah dilediklerini doğru yola iletir"        (Bakara: 2/213)

"İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonradan anlaşmazlığa ve ayrılığa düştüler. Eğer bu durumla ilgili Rabbinin ön­ceden planlanmış bir takdiri olmasaydı, insanlar arasın­da anlaşmazlığa yolaçan meseleler hükme bağlanırdı"

(Yunus: 10/19)

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a, salat ve selam da peygamberlerin önderi olan Rasulullah (s.a.v.) üzerine ol­sun. Her, zaman hatta her an. Amin![641]

 



[1] Ustad burada her namazda okuduğumuz Fatiha suresinin içerdi­ği dualara işaret ediyor. B'i bir ihtiyaçtır. Nitekim Müslim, her zaman, yalnız Allah'tan hidayet (doğru yolla iletme) istemiyle Fatiha'nm dua ola­rak okunmasının müstehab Uyi bir eylem) olduğunu belirtiyor.).

[2] "el-Millet-Ül-Hânifeye:": Eğriliği olmayan, dosdoğru şeriat ve din­dir. İbrahim Aleyhisselam'm milletidir. Kısaca İslamdir.

[3] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 5-7.

[4] Bu konuda Müslim Sahih'inde uzun bir hadis naklediyor. Hadis şöyle: "Allah (c.c.) yeryüzüne baktı. Ehl-i Kitab'ın dışında Arap'a da Ace­me -azap olmayan- de gazap etti... İlh. Bkz. Müslim, Kitab-EI Cenne, Dünyada Cennetlikler Ve Cenennemliklerin Bilinmesini Belirleyen ni­telikler, Babı (bölümü). Hadis No: 2865, c. 4, s.2197.)

[5] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 7-14.

[6] Sahabi'nin büyüklerinden olan Adiy bin Hatem'in asıl adı, Adi bin Hatem bin Abdullah bin Sa'd el-Taid'ir. Cahiliye döneminde iyilik ve co-mertliğiyle ünlüydü. H. 10. yılında müslüman oldu. Cahiliye dönemin­de de müslüman olduktan sonra da kabilesinin lideriydi. Riddet günü, -İslam'dan dönmelerin olduğu dönem- müslüman kaldı. Irak ve diğer ül­kelerin fethinde bulundu. Daha sonra Kııfe'de yaşarmiH sürdürdü, Sıffiyn olayında Ali'nin (r.a.) yanında yer aldı. H. 68'dc 121) yaşında öldü. Bkz. el-İsabe, Fi Temyiz el-Sahabe, c. 2, sh. 468-469.)

[7] Sünen e3-Tirmizi, Kitab'u Tefsir el-Kur'an, Fatiha Suresinin Açıklaması Babı, H. No: 2953, c. 5, s. 202, 203, 204. Tirmizi, hadisin "Ha­sen" ve "Garib" olduğunu, Simak bin Harb'den başkasının rivayet etti­ğini bilmediğini söylüyor. Hadisin başka tanıkları ve çoğu kısaltılmış di­ğer bîr takım rivayet yollan da vardır. Bkz. Ahmed'in Müsned'i, c. 4, s. 378.)

[8] Selef imamlarından olan Süfyan bin Uyeyne'nin asıl adı, Süfyan bin Uyeyne bin Ebi İmran'dır. Beni HilaPin dostudur. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. 107 h'de Kııfe'de doğdu. Rivayet ettiği hadislerin bir ço­ğu delil olabileceği kanıtlanmış Sika (sağlam) bir ravidir. Mekke'de ya­şadığı dönemde Hicaz'ın Muhaddisi (hadisçisi)ydi. İmam Şafii hakkın­da, "Eğer İmam Malik ve süfyan olmasaydı. Hicaz'da ilim yok olurdu." der. Mekke'de yaşadı ve orada vefat etti. (198. H) Bkz. el-Tabakat el-Küb-ra, İbn Sa'd, c. 5, s. 497; ayrıca. Zerkeli el-Alam, c. 3, s. 105)

[9] Bu hadis, yaygın sahih hadis kitaplarında (Buhari Müslim) Sü-nen'lerde (Süneni Ebu Dayud, Süneni Tİrmizi, Süneni Nesa-i, Süneni îbn Mace) ve Müsned'lerde (Ahmed îbn Hanbel'in müsnedi) nakledilmiştir. Buhari, Müslim, hadisi bir takım yollardan rivayet ediyorlar. Neki, orada "Hazvel kuzzeti bil-kuzze" ibaresine rastlanılmadı. Sahihayn'in (Buhari-Müslim) söz birliğiyle rivayet ettikleri sözcükler Ebu Said el-Hudri'nin ri­vayetidir. O da "Le tetbe anne sünene men kane kabieküm şibran bi şib-rin ve zira'an bi zira in..."-Yani, "Sizden öncekilerin geleneklerine ka­rış karış adım adım uyacaksınız" kelimelerim içeren rivayettir.

Bkz. sahih el-Buharİ, Kitab el-İ'tisam, Peygamberin: "Sizden önce­kilerin geleneklerine mutlaka uyacaksınız" hadisi babı, H. No: 7320; Feth'ul-Bari, c. 3, s. 200; Müslim, kitab el-İlim, Yahudi ve Hristiyanla-rm Yollarına Uyma Babı. H. No: 2669, c. 4, s. 2054.

Hadisi yukarıda geçen metniyle Ahmed bin Hanbel Müsned'in de 4, s. 125'detahriçetti. Ayni sözcüklerle İbn el-Esir, Cami el-usul isimli ese­ri, c. 10, s. 34'de anlatmış.)

[10] Büyük Sahabilerden olan Ebu Hureyre'nin asıl adı, Abdurrahman bin Sahra el-Dusi'dir. Hicretin yedinci yılında müslüman oldu. Çoğun­lukla Rasulullah'la birlikte olduğu ve onun hizmetinde bulunduğu için çok hadis rivayet etti. Ayrıca Ashab-ı Suffa'dandı. Rasulullah'a (s.a.v.) unut­kanlığından yakındı. Rasulullah gömleğini yaymasını emretti. O da yay­dı sonra topladı. Ebu Hureyre bu olaydan sonra hiçbir hadisi unutmadı­ğını söyledi. Hz. Ömer (r.a.) onu Bahreyn'e gönderdi. Oradan döndük­ten sonra Medine'de yaşadı ve orada öldü. (H. 59). Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, İbn Kesir, c. 9, s. 103-114; Esed el-Gabe, c. 5, s. 315-316.

[11] Sahih el-Buhari, Kitab el-1'tisam, "Sizden öncekilerin yolları­na mutlaka uyacaksınız" Bölümü, H. No: 7319,Feth'ul-Bari, c.3, s. 300.

[12] Bu hadis, ünlü hadis kitaplarının hemen hepsinde naklediliyor.

Biz burada sadece Sahihayn'm yani, Buhari ve Müslim'in rivayetle­rine değinmekle yetineceğiz. Buhari hadisi, Kitab el-Menakib, bab, 27, H. No: 3640'da tahriç ediyor. Bkz. Feth'ul-Bari, c. 6, s. 632 H. No: 7311. Aynı hadis 7459 numara ile Muğire bin Şu,'be'den rivayet ediyor. Muaviye'den de başka sözcüklerle tahriç etmektir. Fethu'1-Bari, H. No: 3641. Müslim bu hadisi Kitab el-îmare, Peygamber'in "Ümmetimden bir topluluk..." sözü babında naklediyor. Hadis numaraları, 1920, Sev-ban'dan, 1921. Muğire'den, 1037, Muaviye'den.

[13] Hadisi Tirmizi İbn Ömer'den naklediyor. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu:

"Kuşkusuz Allah ümmetimi -ya da Muhammed ümmetini- sapık­lık üzerine birleştirmez. Allah'ın eli toplulukla birliktedir. Kim top­luluktan (cemaat) ayrılırsa ateşe yaklaşır." Bkz. Tirmizi, Kitap el-Fi-ten, Cemaatin Gerekliliği babı, H. No: 2167, c. 4, s. 466. Tirmizi, hadis bu yönüyle "gariptir" diyor. Hakim'in Müstedrek'inde hadisin başka ravileri de vardır. Bkz. c. 1, s. 115-116. İbn Ebi Asım'ın Sünne'sinde ha­dis şu numaralarla naklediliyor: 80, 82, 83, 84, 85, s. 39,41,42; Aynı ha­disi Suyuti, Cami el-Sağir isimli eserinde -Allah'ın eli cemaat üzerinde­dir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe yaklaşır- fazlalığıyla anlatıyor. Ve ha­disin "Hasen" olduğunu söylüyor. el-Cami el-Sağir, c. 1, s. 278, H. No: 1818; Hadis Müsned'de başka ravi'den naklediliyor. Ebu Zer şöyle anlatıyor; Peygamber'den:

"Kuşkusuz Allah azze ve celle kesinlikle ümmetimi hidayetten baş­ka bir şeyde toplamaz." Müsned c. 5, s. 145. Sünen el-Daremi, c. 1, s. 29. Giriş kısmında, Peygamber'e Verilen Üstünlükler Babı. Burada: "Onlar sapıklık üzerine birleşmezler" ibaresi kaydedilmiş.

[14] İbn Mace hadisi, eserine giriş kısmında tahriç ediyor. Bkz. Sü­neni İbn Mace, Rasulullah'ın Sünnetine Uyma Babı, H. No: 8, c. 1, s. 5.

Ebİ Unbe el-Havlani -Allah ondan razı olsun- anlatıyor: Rasulul-lah'dan şöyle duydum:

"Allah her zaman bu dinîn toprağında, kendisine itaatte kullana­cağı fidanlar diker (yetiştirir)."

Ahmed'in Müsned'inde aynı raviden, buna benzer bir şekilde riva­yet ediliyor. el-Müsned, c. 4, s. 200. Hadisten söz eden imamlara rastlan­madı. Ancak hadisin ravileri, hadisi reddedecek ölçüde zayıf değillerdir

[15] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 14-23.

[16] Büyük imamlardandır. Asıl adı, Abdurrahman b. Mehdi b. Ha­san el-Anberi el-Lu'lüi el-Basri'dir. H. 135'de doğdu. Selefin büyük imamlarından olduğu gibi, güvenilir hadîs alimlerindendir de. Gayet takva bir kişiliğe sahipti. Şafii: "Dünyada bir benzerine rastlamadım" di­yor onun için. Doğum yeri olan Basra'da öldü. (H. 198) Bkz. el-Lübab fi Tehzib el-Ensab, İbn Cerir, c. 3, s. 135-136; Ayrıca Bkz. Tehzib el-Teh-zib, ibn Cerir, c. 6, s. 279-281.

[17] Mutasavvife: Bunlar birtakım sufi tarikatlerine giren derviş ve mürşidlerdir. Günümüzdeki hiyerarşik şekliyle tasavvuf, İslama yaban­cı bir meloddur. Müslümanlar arasına sonradan sokuşturulmuş, Allah'ın Kitabında Rasulullah'm Sünnetinde, Sahabi'nin, Tabii'nin, isiarmn özün­deki Selefi Salihin'in yanında hiçbir aslı olmayan bir anlayıştır. Hura­felerle, amelde sözde ve inançta birçok sapmalarla dolu bir bidattir. Gü­nümüzde birçok islam ülkelerinde(!) bu tür inançlara sahip bir çok sufi-lerin bulunduğunu görüyor, duyuyor ve okuyoruz. Çarşı pazarda onların yazdıkları bidatlarla, sapıklıklarla ve şirklerle dolu birçok ünlü kitapla­rına tanık oluyoruz. Örnek olması bakımından burada bir takımını zikre­delim.

Şarani el-Tabakat el-Kübra, 'Nebbani' Cami-i Keramet el-Evliya. Nebhani, Şevahid el-Hakk. Tacani, Cevahir el-Ma'ani, Kaşani, Şerh Fu-sus el-Hikem. Dr. Abdulhalim el-Mahmud, El Seyyid Ahmed el-bedevi, Dr. Abdulhalim Mahmud, Ebu Medyen el-Gavs, Hayatuhu ve miracuhu ilallahİ, Salah Azzam, Aktab el-Tasavvuf el-Selase, Ebi Nasr el-Tusi, el-Lema'a, daha bir çokları.

[18] İttibe Al-Firak (Ekollere) uyanlar: Bunlara eski çağdan örnek Mu­tezile, Cehmiye Harici ve Şiiler'dir. Çağımızda ise milliyetçilik (Irkçı­lık) Dirilişçilik, Sosyalizm gibi ideolojiler ve çağdaş uydurma dinlerden olan Bahailik, Kadiyanilik gibi dinler mezhepler ve hareketler.

[19] Tasavvuufçular, şeyhlerini ve tarikat büyüklerini Allah'tan başka­sına yaklaştınlamayacak niteliklerle niteler ve yüceltirler. Melekut'e (melek­ler evreni) tasarruf eden oluşları idare eden ve gaybı bilen "Gavslar" diye ad vermekle şirke düşüyorlar. Abdal, Aktab, Evtad diye adlandırmak da bu ka­bildendir. Onlarla ilgili kitaplar, bu tür unvanlarla doludur. Şanı yüce olan Allah onların bütün bu söylediklerinden büyüktür. Bu bağlamdaki örnekler İçin bakınız: Cami-i Keramet el-Evliya. c. 1, s. 69-79; aynca bu kitabın.ya-zannm(İbnTeymiye)Mecmuel-Fetava,c. II,s. 333-345'e bakabilirsiniz.

[20] Tirmizi, Kitab, Tefsii el-Kur'an, Tevbe suresinin açıklanması bö­lümü. H. No: 3095, c. 5, s. 278, Tİrmizi, "B:i hadis gariptir" diyor. Ay­rıca bkz. Tefsir İbn Cerir El Taberi, Cüz. 10, s. 80-81.

[21] el-Müftakira Bunlar kendilerini bilgisizce ibadete veren, kendilerine reva gördükleri muhtaçlıklan açıktan görünen Sufi ve derviş geçinen kimselerdir.Çokluk uzlete (insanlardan ve dünya işlerinden el etek çekerek ıssız bir köşeye çekilen) çekilirler ya da amaçsız rindane (esrik) gezilere çıkarlar. Şer’i ilmi noksan kabul ederler ve sahibine bir yarar sağlamayan görünürde bir bilgi (zahiri ilim) olarak görürler. Çoğu aklı kıt kimselerdir. Avamdan bilgisiz bazılarının itikatlarına benzer insanları vardır. Bunlara halk arasında meczup ya da derviş diye ad verilir. Allah'ın sırrını kendilerine verdiğine inanırlar ve kendilerini ehliillah (Allah ehli) sa­yarlar. Buna benzer daha bir çok batıl inançları vardır. Allah'tan kurtuluş ve afiyet isteriz. Geniş bilgi için bakınız: Müellifin Mecmu el-Fetava, c. 11.

[22] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 23-26.

[23] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 26-27.

[24] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 27-32.

[25] Burada Selefin ünlü tefsircileri Mücahit, Ata, el-Dehhak, Re-bii Bin Enes, ve Katade el-Seyyidi kasdedilmektedir.

[26] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 32-37.

[27] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 37-40.

[28] Tefsir ilminin Öncü alimlerinden olan Mücahid'in asıl adı, Mü­cahit bin Cabirel-Mahzumi, el-Mekki'dir. Künyesi, Ebu el-Haccac'dır. Tabin'in üçüncü kuşağmdandır. Tefsir ilminde büyük olduğu gibi fıkıh-da da büyüktü. H. 103 'de 83 yaşındayken vefat etli. Kütüb-i Sitte-alti ha­dis kitabı-müellifleri, diğer hadisçiler kendisinden hadis tahriç etmişler­dir. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 2, s. 229; Tabakat el-Kübra, İbn Sa'd, c.5, s. 466 467.

[29] Tefsirciler, Mücahid'in "Ellerini tutarlar" ayetini "hak yoluna ver-mekien ahkoyarlar" diye yorumladığını anlatıyorlar. Bkz. Tefsir el-Ta-beri, c. 10, s. 120. Müellifin yukarıda zikrettiği sözcükler İbn Kesir tef­sirinden alınmıştır. Bkz. Tefsir-i İbn Kesir, c. 2, s. 368.

[30] Bkz. Tefsir el-Taberi, c. 10, s. 121.

[31] Büyük Sahabi'dir. Asıl adı, Abdullah İbn Mesud, bin Gafil, bin. Habîp el-Hezeli'dir. Künyesi, Ebu Ab'difrahman'dır. Beni Zühre ka­bilesiyle antlaşma yapan Sahabiydi. Mekke'de Said bin Zeyd ve eşi Fa-tıma binti el-Hattab müslüman olduğu sırada ilk müslüman olanlardan­dır. İlk müslüman olan altıncı kişi olduğu da söyleniyor. Kur'an-ı Mek­ke'de ilk defa açık okuyan ve bundan dolayı işkence edilenlerin ilkidir. Cenab-ı Rasule hizmet etti. İki hicrette de -Habeşistan ve Medine hicre­ti- bulundu. İki kıbleye -Mescid-i Aksa ve Mescid-i haram- yönelip na­maz kılanlar arasındadır. Bedir, Uhud, diğer savaş ve seferlerde hazır bu­lundu. Kur'an'ı ve tefsirini en iyi bilen sahabilerdendir. Onun bu özelligine bizzat Rasuiullah da tanıktır. Ömer bin Hattab -Allah ondan razı olsun- islamı insanlara Öğretmesi için kendisim Kufe'ye gönderdi. Os­man'ın Halifeliği döneminde tekrar Medine'ye döndü ve orada vefat et­ti. (H. 38) Bkz. Esed el-Gabe, c. 3, s.256-260; el-İsabe, c. 2, s.368-"370.

[32] Asıl adı, Mu'az bin. Cebel bin Amr bin Evs, el-Ensari el-Haz-reci olan Muaz bin Cebel de Sahabi'nin ululanndandır. Künyesi Ebu Ab-durrahman'dır. Akabe bi'atı sırasında biat eden 70 Ensar'dan biridir. He­men bütün savaş ve seferlerde Peygamber'le birlikte bulundu. Kur'an'ı en iyi bilen Sahabiler arşındadır. Onun bu özelliğine ve ümmetin "Helal ve Haramı" en iyi bildiğine Rasuiullah tanıklık ediyor. Sahabi arasında Fetva verebilme liyakatına sahip olduğu için Peygamber (s.a.v.) onu Yemen'e yargıç ve mürşid tayin etti. Ebu Bekir'in hilafeti sırasında Me­dine'ye döndü. Şam'da Ebu Ubeyde ile birlikte düşmana karşı çarpıştı. Veba hastalığına yakalandığı sırada Ebu Ubeyde, Onu Habeşistan'a ha­life atadı. H. 18'de, 33 yaşında iken Ürdün'ün ücra bir bucağında yaşa­ma veda etti. (Allah ondan razı olsun) Geniş bilgi için bkz. Esed el-Ga­be, c.4, s.301 biyografyi No: 3620.

[33] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 40-44.

[34] Büyük imamlardandır. Asıl adı, Abdurrezzak bin Hiimam bin Nafi el-Humeyri, el-San'ani'dİr. Künyesi, Ebu Bekir'dir. H. 126'da doğ­du. Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde güvenilir (sika) hafız imamlardandır. Ünlü eserleri vardır. Birkaçı, el-Musannef Fi el-Hadis, Tefsir el-Kur'an, Ki­tap el-Sünne Fi el-Fıkıh ve Kitab el-Megazi. H. 210'da Öldü. Bkz. Taba-kat el-Hanabile, c. 1, s. 209, biyografi No: 280; Zirikli el-A'lam, c. 3 s. 3531.

[35] Asıl adı, Ma'mer bin Raşid bin Ebu Ömer el-Ezdi'dir. Fıkıh'da ve hadis ezberleyiciliğinde güvenilir, kaynak imamlardandır. Basra'da doğdu. (H.95) Yemen'de yaşadı ve orada tanındı (ünlü oldu). Ölümüne kadar burada ikamet etti. H. 153'de vefat etti. Bkz. el-Bidaye ve'n-Niha-ye, c. 9, s. 266-267; Takrib el-Tehzib, c. 2, s. 266, Biyografi No: 1284.

[36] Asıl ismi Hasan bin Yesar el-Basri'dir. Künyesi, Ebi Said'dir. Tabf in'in büyüklerinden olan bu ünlü imam, H. 21 'de Medine'de doğ­du. Basra'da yaşadı, tefsirde fıkıhda ve hadiste zamanının ve ümmetin önemli alimiydi. Hz. Ali'nin korumasında büyüdü. Egemenliğinde bulu­nanlara Allah'ın emrettiğiyie emretti, yasakladığıyla yasakladı. Böyle­likle büyük saygınlık kazandı. H. 100'de vefat etti, Bkz. İbn Hallikan Ve-fayet el-Ayan, c. 2, s.69-73, biyografi No: 156; Tehzib el-Tehzib, c. 2, s. 263-270. biyografi No: 488.

[37] Bkz. Tefsir İbn Kesir.-c. 2, s. 368; Tefsir İbn Cerir, c. 10, s. 123.

[38] Bkz. Tefsir İbn Kesir, c.2, s. 368.

[39] Sahabilerin ulularından ve ümmetin yüksek alimlerinden olan bu sahabinin asıl adı, Abdullah îbn Abbas, bin Abdulmuttalib, el-Haşİmi, el-Kuraşi'dir. Rasulullah'ın amca oğludur. Tefsirde Kur'an'ın tercüma­nı ve raüslümanların önderidir. Rasul (s.a.v.) Dinde anlayışlı (Fakih), Kur'an'ın te'vilini ona öğretmesi için Allah'a dua etti. Tefsirde, lügat il­minde, Megazi -tarih ilminde, Arap şiirineki geniş bilgisinden dolayı ken­disine Derya, okyanus anlamına gelen "el-Bahr" diye isim veriliyordu. Raşit Halifelerin zamanında halifelerin, işlerini enine boyuna istişare et­tikleri öncü bir zattı. Hz. Osman'ın hilafeti zamanında onun emriyle Hicaz'a vali atanmıştı. Haricilerle savaş sırasında. Ali ile birlikte oldu. Onlarla tartışmış ve sağlam deliller getirmişti. Bir süre de Basra'ya emir tayin edildi. Daha sonra Taife yerleşti ve (H.68 'de) ölümüne kadar bu­rada yaşamını sürürdü. Doğumu Hicret'ten üç yıl öncedir. Geniş bilgi için bakınız İbn Kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 8, s. 295-306; İbn Sa'd Ta-bakat el-Kübra, c. 2, s. 635-372.

[40] Bkz. Firuz Abadi, el-Mikbas Fi Tefsir İbn Abbas, s. 124.

[41] Bu görüş İmam el-Sada'ya aittir. Bkz. Şevkani, Feth el-Kadir, c. 2, s. 380.

[42] Örneğin, İbadetlerde gereksiz.artırımlar, Kabirlerin yanında dua eimek ve üzerlerine "iiirbe"ler yapmak, üç mescidin dışında kalan (M. Haram, M. Aksa ve M. Nebi) mescitleri görmek için yolculuğa çıkmak, Yılbaşı, bazı önemeli günlerin yıldönümlerini ulusal bayramlar ve bun­lara bezer uydurma gün ve gecelerde karşılıklı yoklamalarda (ziyaret) bu­lunmak. Bunların hepsi, batıla bulaşmış eylemlerdir.

[43] Büyük günahlar diye adlandırılan bu eylemleri de şöyle sırala­yabiliriz. Faiz yemek, Alkollü içki ve uyuşturucu kullanmak, zina etmek, batıl yollardan (kumar, şans oyunları vs.) insanların malını yemek, hır­sızlık etmek, Anne-baba haklarını çiğnemek, yalan yere tanıklıkta bulun­mak. Bunlar ve benzerleri, yukarda müellifin de işaret ettiği gibi dünya-hk payla oyalanmaktır.

[44] Dört büyük islam mezhebinden biri olan Hanbelt mezhebinin ku­rucusu olan Ahmed İbn Hanbel bk. Hilal bin Hilal el-Şeybani, Bağdat'da doğ­du. (H.164) Küçük yaşta ilim Öğrenmeye başladı. Bağdat dışındaki ülkele­re gitti ve oraların ünlü ilim adamlarından okudu. Bu yıllarda bile hafızası­nın güçlülüğü ile ünlüydü. Sünnet'e bağlılığı, "Hakk'ı kanıtlamadaki gücü, takvası ve düzgün kişiliği sayesinde FıknYda, hadis'de büyük imamlardan oldu. Kur'an'ın mahluk (sonradan yaratılmış) olduğu savında bulunan bid'atçılara karışa verdiği savaşımıyla ünü bütün islam dünyasına yayıldı.

[45] İbn Kayyum el-Cevzi, bu görüşü, Ebi Umeyr İsa bin Muhammed bin el-Nehhas, el-Rami, el-Filistini'nin Menakib el-İmam Ahmed isim­li eserinin 173. sayfasından naklediyor. Bunun gibi aynı ifadeyi İbn Ke­sir, el-Bidaye ve el-Nihaye isimli eserinde kaydetmiş. Bkz. a.g.e., c. 10 s. 336. Ravinin künyesi Ebu Ömer'dir.

Onun bu karşı duruşu, çokluk müslümanlar üzerinde etkili olmaya baş­layan Mu'tezile ve diğer sünnet dışı ekollerin (mezhepler, fırkalar) etkin­liklerini geriletti. Allahu Tea'la bu çalışma bereketiyle sünnet taraftarla­rını (Ehl-i Sünnet) günümüze kadar bozuntuya uğramadan getirdi. Kur'an, sünnet, kelam ve diğer islam ilimleri alanında bir çok yazılmış eserleri var­dır. En ünlü eseri "el-Müsned" dir. H. 241 'de öldü. Allah ona rahmet et­sin. Bkz. İbn kesir, el-Bidaye ve el-Cevzi ve el-Nihaye, c. 10, s. 325-343.

[46] Üstad bu hadisle, Fetva, c. 20, s. 58, s. 44'de işaret ediyor. Ne ki, hadisin senetleri (ravi zincirini) zikretmiyor.

[47] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 44-46.

[48] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 47-48.

[49] Sahiheyn'de (Buhari-Müslim) Sünenler'de ve Müsnedler'de bu hadisi nakleden Şahitler (raviler) vardır. Üstad bir kısmına, kitabının başında değindi. Orada bazı rivayet tariklerini anlattı.

Hafız îbn Kesir, -Sözcüklerdeki bazı değişiklerle- hadise bu özel di-zimiyle, tefsirinde işaret ediyor. Sonra, "Buhari'de de hadisin şahitleri vardır" diyor. Bkz. Tefsir-i İbn Kesir, c. 2 s. 368.. İbn Cerir şu senetle (an-latanlar zinciriyle) naklediyor hadisi: el-Müsenna, ona da Ebu Salih de­di: Bana Ebu Aşar, ona, Said bin Ebi Said el-Makberi, ona da Ebu Hu­reyre anlattı. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu... Sonra hadisi naklediyor. Bkz. Tefsir-i İbn Cerir, c. 10, s. 121.

[50] İbn Cerir tefsirinde bu hadisi şu senetle naklediyor: Bana el-Kasım anlattı ona, el-Hüseyin, ona Haccac, ona İbn Cerih, ona Ömer bin Hattab, ona îkrime, ona da İbn Abbas anlattı, "Sizden öncekiler gibi..." kelimele­riyle başlayan ayet konusunda yukarıda anlatılan sözü söyledi. Ve bu sö­zün ardından mezkûr hadisi nakletti. Bkz. Tefsir İbn Cerir, c,10, s. 121-122.

[51] Büyük sahabilerdendir. Asıl adı, Huzeyfe b. Hasl bin Cabir el-A'besi'dir. "el-Yemani" lakabhdır. Künyesi Ebu Hasl'dir. Münafıklar ko­nusunda Rasuluüah'ın sırdaşıydı. Rasulullah onların isimlerini ona söy­ler ve kimseye söylemeyip kendisine saklamasını isterdi. O da ömür bo­yu Rasulullah'm bu sırrım korudu. Uhud'da Rasu'ullah'la birlikte oldu. Ömer bin Hattab onu, Pers Ülkelerinden olan el-Medain'e vali olarak atadı. Üslendiği bu görevini başanyla yerine getirdi. Bu sırada Hemadan, Rey, Mah, Sindan'ı fethetti. Nihavend'lilerle de barış antlaşması yaptı. Di­ğerleri Rasulullah'dan "hayır" -iyilikleri- sorarken o, içine düşme olası­lığı olan "şer" İ sorardı. Medain'de vefat etti. (h.36). -Allah ondan razı ol­sun- Bkz. Esed el-Gabe, c.l.s. 390-392; Zerkeli, el-A'lam, c.2, s. 171.

[52] Bkz. Kenz el-Ummal, c.l, s. 367, H. No: 1615, Hadis Ebi Şey-be'den rivayet edildiği için "Şin" harfi simge olarak kullanılmış.

[53] Amr bin Avf el-Ensari, ulu sahabüerdendir. Beni Amir Bin Lui'le antlaşma yapan Uhud'da Rasulullah'la birlikte bulunan sahabiler arasındadır. Tüm yaşamını Medine'de sürdürdü. Rasululîah'dan tek bir hadis rivayet etli. Bu hadisi de ondan el-Mesrur bin Mahrime almış. Meiin yukarında geçil. Bkz. Hsed el-Oab^ c. 4, s. 124.

[54] Asıl adı, Abdullah bin el-Hadrami, Abdullah bin Ubade bin Ekber bin Rebi'a olan bu zat, sahabidendir. Harb Bin Ümeyye ile antlaş­ma yapan delegelerdendir. el-Hadrami: el-Hadra-Mevt diye bilinen şe-hire nisbeten verilen addır. Rasulullah (s.a.v.) Onu Bahreyn'e emir ata­dı. Daha sonra Ebu Bekir, -Allah ondan razı olsun- onu, Kufe'ye emir ata-yıncaya kadar Bahreyn emiri olarak görevini sürdürdü. Kufe'ye giderken yolda öldü. Duası kabul olan, bir çok "Keramet"i görülen kimseydi. H. 14. ya da 21'de öldüğü söyleniyor. Yani, kesin bir tarih yok. Bkz. İbn Ke­sir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 4 . s. 7. s, 120; Esed el-Gabe, c. 4, s.7.

[55] Ebu Ubeyde Cennetle müjdelenen on kişiden biri ve Sahabi 'nin ululanndandır. Cenab-ı Rasul (s.a.v.) "Bu ümmetin en emini" ismini ver­di ona. İlk müslüman olanlardandır. Seferlerin çoğunda Peygamber'le (s.a.v.) bulundu. Uhud'da Rasulullah'm yüzüne saplanın iki ok parçası­nı da o çıkardı. Asıl adı, Amir bin Abdullah bin el-Cerrah bin Hilal bin Ehyeb, bin el-Fehri, el-Kuraşi'dir. Habeşistan'a ve Medine'ye hicret et­ti, ömer -Allah ondan razı olsun- Şam ordularında Halit bin Velid'in ye­rine komutan tayin etti. Kahramanlıkta tekti. H. 18'de vebadan vefat et­ti. Bütün çocukları kendisinden önce öldüğü için neslinden kendisinden sonraya kimse kalmadı. Bkz. İbn Sa'd Tabakat el-Kübra, c.3 s. 409-415; Esed el-Ğabe, c. 3, s. 84-86; İbn Kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye c.7, s. 94.

[56] Hadisi Bahari, Müslim, Tİrmizi, îbn Mace, Ahraed Müsned'in-de lahric ettiler-naklettiler.- Bkz. Feth'ul-Bari Kitab el-Cizye ve el-Mü-vede'a, Ehl-i Harb'le anlaşma ve cizye babı, c.6, s. 258. H. No: 31-58, Ki­tab el-Megazi Bab: 12- isimsiz- c.7, s. 319-320, H. No: 4015; Müslim, -Kitab el-Zühd ve Rekaik- H. No: 2961 c.4, s. 2273; Sünen el-Tirmizi Ki­tab Sıfat el-Kıyame. bab: 28, c.4, H. No: 2461. Tirmizi "Bu hadis "hasen" ve" sahih" dir." diyor; Sünen İbn Mace, Kitab, el-Fiten-Malın Sınav "Fitne" olması babı, h. No: 39-97, s. 2, s. 1325; Miisned-i Ahmed c. 4, s. 137-327.

[57] Büyük sahabidir. Asıl adı, Ukbe bin Amir bin Abbas bin Malik el-Ciiheni 'dir. İnsanların Kur'an'ı en güzel okuyanıydı. Güçlü bir atıcıy­dı (silah kullanan). 55 Hadis rivayet elti. H. 44'de Mısır valiliğinde bu­lundu ve orada vefat etti. (58 H.)Bkz. Esed el-Gabe, c. 3, s. 412; Zerke-li, el-Alam, c. 4, s. 240.

[58] Hadisi Buhari, Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Tirmizi rivayet et­tiler. Bkz. Feth'ul-Bari, Kitab el-Cenaiz-Şehid üzerine namaz kılma ba­bı, H. No:1343, c. 3, s.209. Hadisin diğer kısımları Buhari'de şu numa­ralarla yer almaktadır: 3596/4042/6426/6590; Müslim -Kitab el-Fedail-Peygamberimizin (s.a.v.) Havzını ve niteliklerini kanıtlama (isbat) babı, c. 4, s. 149; Sünen el-Tirmizi, -Kitab Sıfati el-Kıyame-bab, 28, H. No:2462, c. 4, s. 640; Tirmizi, Bu hadis "Hasen" ve "sahih" dir diyor.

[59] Ukbe'nin rivayetindeki bu fazlalığı Müslim, yukarıda geçen hadisin numarası altında, diğer bir rivayet tarikiyle (zincir-yol) naklet­mektedir. H. No: 2296, c. 4, s. 1796. aynı hadisi Buharı, şu sözcüklerle kaydediyor. "Fe kanet ahim ma nazartin nazartüha ila Rasulullah (s.a.v.)" yani, "Bu bakışım Rasululkh'a son bakışımdı." Bkz. Feth'ul-Bari, Kitab el-Megazi, Uhud Savaşı böl imü, c. 7, s. 348-349, h. No: 4042.

[60] Sahabinin ululanndandır. Asıl adı, Abdullah b. Amr b. El As, b. Vail el-Sehmi el-Kuraşi'dir. Babasından önce müslüman oldu. Peygam-ber'in izniyle "el-Sadıka" adın vediği sayfayi, hadis yazardı. Sahabi'nin alim ve abidlerindendi. Babasıyla birlikte Şam'ın fethinde bulundular. Kendisi islememesine karşın babasının emriyle, Sıffin olayına karıştı. Da­ha sonraları bu olayı anımsadığında kahırlanarak şöyle derdi: "Bana ne oldu ki ben, Sıffin'de bulundum" Muaviye onu Kufe'ye vali atadı. Mı­sır'da öldü. (H. 65), Şam'da öldüğü de söylenir. Bkz. îbn Kesir el-Bida-ye ve'n-Nihaye, c. 8, s. 263-264; İbn Sa'd, Tabakat el-Kübra, c. 4, s. 261-268.

[61] Büyük Sahabi ve Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Asıl adı Abdurrahman b. Avf b. Abdi Avf b. Abdi el-Hars b. Zühre el-Kura-şı'dir. Hz. Ömer'in belirlediği altı şura üyesinen birisidir. Kendisi Hila­fet hakkından vazgeçerek Hz. Osman'ın hilafetinde ona bi'at edinceye kadar şura başkanhğım yüriinü. Sahabi'nin iîfc müslüman oJanîanndan-dır. Her iki hicretle de buludu. Bütün savaşlarda Peygamber'in yanında yer aldı. Sahabi'nin sayılı zenginleri arasındadır. Allah yolunda çok verirdi. Onun hakkında Ömer, "Müslümanların efendilerinin efendisi­dir" dedi. Medine'de vefat etti. (H. 32). Bkz. el-İsabe fi temyiz el-Saha-he, c. 2, s. 416-417, biyografi No: 5179.

[62] Elimizdeki M islim nüshasında, "Az-ze ve Cel-le" ibaresi bulun­muyor.

[63] Bkz. Müslim Kitab el-Zühd ve el-Rekaik, H. No: 2962, c.4, s. 2274, "Biriniz öbürünüzün boynunu vurursunuz"un anlamı: "Bir ki; mınız diğer kısma amtr olma girişiminde bulıınur"dur. Bkz. Şerh el-Nevevi Ab Müslim, c.î8, s. 97.

[64] Büyük Sahabi'dir. Asıl adı, Sa'd İbn Malik b. Sa'lebe el-Ensa-ri el-Hazreci'dir. Peygamber'den (s.a.v.) çok hadis rivayet eden, Saha-bi'nin fıkıhçılanndandir. Yaşı küçük olmasına rağmen Hendek Savaşın­da bulunmuş. Daha sonraki çatışmalara da katılmıştır. Sahabi'nin bilgi­li ve seçkinlerindendi. -Aîlah ondan razı olsun- H. 74'de vefat etti. Bkz. Esed el-Ğabe, c.5, s. 211; İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 9, s.3-4.

[65] Buhari bu hadisi bir çok konuda nakletti. Bkz. el-Cihad Allah yo­lunda vermenin fazileti babı, H. No: 921, 1465, 6427. Müslim'de Sahi-hi'nde bir çok yollardan (tariklerden) tahriç ediyor bu hadisi. Bkz. Kitab el-Zekat Dünya süsünün doğurduğu zararlardan korkma babı, H. No: 1052, c. 2, s. 727-728-729.

[66] Sahihi Müslim Kitab Er-Rikak Cennetliklerin çoğunun fakirler, Cehennemliklerin çoğunun kadınlar va kadınların fitneliklerini açıklama babı, H. No:2742, c. 4, s. 2098.

[67] Bilinen Sahabi'lerdendir. Asıl adı, Muaviye b. Ebu Süfyan, Sahr b. Harb b. Ümeyye el-Kuraşi, el-Emevi'dir. Fetih yılında (Mekke'nin fetih) müslüman oldu. Rasulullah (s.a.v.) onu, vahiy katibi yaptı. Huneyn, Yemame savaşlarına katıldı. RasuluIIah'dan bir çok hadis rivayet etti. Ze­ki, cömert ve yumuşak huyluluğuyla efendi bir kişiliğe sahipti. Ömer onu Şam'a vali olarak atadı. Osman'ın döneminde de aynı görevini başarıy­la sürdürdü. Cihad ehliydi. Bu görevi, Osman'ın öldürülmesinden son­ra, Ali b. Ebi Talib'in hilafeti sırasında maydana gelen ünlü Sıffin ve Ce-mel Fitnesi olayına kadar devam etti. Ali'nin -Allah ondan razı olsun- İbn Mülcem tarafından öldürülmesinden (şehîd edilmesinden) sonra, halife olarak müslümanlar ona bi'at ettiler. Hz. Hasan'la antlaşma yaptıktan son­ra, (H. 40) hilafeti üzerinde bütün görüşler birleşti. (Bütün müslümanlar-ca hilafeti onaylandı.) Ölümüne kadar bu görevde bulundu. (H.60). Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 8, s. 117-144.)

[68] Sahihi Müslim, Kitab el-Libas ve el-Zine takma saç (peruka) kul­lanmanın haram olması babı, H. No: 2127, c. 3, s. 1679.

[69] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 57-63.

[70] Hadisi Ahmed b. Hanbel Miisned'inde, c. 4, s. 102'de; Ebu Da-vud Kısaca Kitab el-Sünne-Sünnelin Açıklaması babı, H. No: 4597, c.5, s. 5-6'da kaydediyor. Îbn Ebi Asım, -Kitab el-Sünne-Kmanmış Tutkular babı, H. No: 1-2, c. 1, s. 7-8. Diğerlerinden farklı olarak hadisi, iki tarik­ten tahriç ediyor. "Vallahi Ya Ma'şeral Arab..." ibaresini zikretmiyor. Ay­nı hadisi Hakim, el-Müstedrek, c. 1, s. 128 'de naklediyor.

[71] Ası) adı, Müslim b. el-Haccac b. Müslim el-Kuşeyr'i el-Nisabu-ri'dir. H. 204'de doğdu. Bir görüşe göre 206. sayılı hadis hafizlarından-dır. Ünlü Sahih'i Müslüm isimli eserin sahibidir. Bu eser, Buhari'den son­ra sahihlik bakımından Sünnet kitaplarının ikincisidir. Bu büyük eserin dışında müellifin hadis ve diğer ilimlerle ilgili daha bir çok eserleri var­dır. -Allah ona rahmet etsin- Alim, Takva, Vera ehli olmak gibi bir çok üstün nitelikleri kendisinde toplamıştı. 261 H'de vefat etti. Bkz. el-Bi-daye ve'n-Nihaye, c.l 1, s. 33-34; Ayrıca Muhammed {Mehmet olabilir) Fuat Abdulbaki'nin yazdığı, el-Tercüme-İ Müslim, c.5, s.591.

[72] Asıl adı, Amir b. Sa'd b. Ebi Vakkas el-Leysi olan bu zat hem Tabii'nin büyüklerinden hem de güvenilir en çok hadis rivayet edenler­dendir. Bazı sahabilerden hadis dinledi. Ondan da Said b. Mîiseyyeb, Mii-cahid, el-Zühri Eş'as b. İshak ve başka hadis ravileri dinledi. Medine'de öldü. (H. 104) Bkz. Ibn Sa'd Tabakat el-Kübra, c.5, s. 167; el-Cerh Ve eI-Ta'dil,c.6,s.l67.

[73] Sahihi Müslim, Kitab el-Fİten ve el-Eşratı el-Sa'ah Ümmet'in bir kısmının diğerini yok edeceği Babı, h. No: 2890, c.4, s. 2216.

[74] Peygamberimizin (s.a.v.) dostu olan bu zatın asıl adı, Sevban b. Cühder'dir. Denildiğine göre Cühder Yemen'Iidir. Cahiliye döneminde esir satıcılarının eline düştü. Rasulullah onu satın aldı ve azad etti (öz­gürlüğüne kavuşturdu). Böylelikle onu, milletin en hayırlısı durumuna ge­tirdi. Peygamber'in yanında kaldı. Rasulullah'm yakını oldu. Yolculuk­ta veya ikamet ettiği yerde O'ndan bir daha ayrılmadı. Rasulullah'dan son­ra Mısır'ın fethine katıldı. Daha sona Humus'a gitti ve burada bir ev yap­tı. Ölünceye kadar orada oturdu. Mısır'da öldüğü de söyleniyor. Ölüm yı­lı, H. 53 -Allah ondan razı olusun- Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 5, 314.

[75] Müslim, Kitab el-Fİten Ve Eşrati el-Sa'ah Ümmetin Bir kısmı Diğerini Öldüreceği Babı, H. No: 2889 c. 4, s. 2215.

[76] el-Bürkani el-Hafız Ebu Bekir, Ahmed, b. Muhammed b. Ahmed Galib el-Biirkani'dir. H. 333'de doğdu. İlim elde etmek için seyahatla-ra çıktı. Kütüphane biriktirdi. Hadisi, fıkıhı, Kur'an'ı ve grameri iyi bi­len biriydi. Hadis konusunda güzel eserleri vardır. H. 425'de vefat etti. -Allah ona rahmet etin- Bkz. el-Bidaye, el-Nihaye, c.12, s. 36; el-Lübab Fi Tehzib el-Ensab, el, s. 140.

[77] Müellifin burada anlattığı fazlaljğıyla birlikte Sevban'm rivayet ettiği bu hadisin tamamını Ebu Davud Süneni'nde, Kitab el-Fiten Ve el-Melahim, Fitneleri Ve Kanıtlarını (delillerini) Anlatma Babı, H. No: 4252, c.4, s. 450-451-452'de kaydediyor. Tirmizi, Kitab el-Fiten H. No:2202'de rivayet ediyor. Aynı hadisi isim vermediği bir bab altında 2219'da; Yine aynı hadisi, c. 4, s. 490-499'da, Yalancılar ortaya çıkın­caya kadar (sanırım yalancı peygamberler kasdediliyor) "Kıyamet kop-mayacak" adını verdiği babda kaydediyor. Her iki hadisin de "Hasen" ve "Sahih" olduğunu söylüyor. İbn Mace ise -sözel dizgede bazı değişlik­lerle -Kitab el-Fiten, H. No: 3952, c. 2, s. 1304'de rivayet ediyor.

[78] Tabiin'in büyük ve erdemlilerinden olan bu zatın asıl adı, Nez­zal b. Sebure, el-Hilali, el-Amiri'dir. Peygamber'i gördüğü de söylenir. Hz. Ali, Abdullah İbn Mesud ve diğer sahabilerden hadis rivayet etmiş­tir. Şa'bi, el-Dahhak gibi bir takım hadisçiler de ondan hadis rivayet et­miştir. Yahya b. Muin ve diğer hadis tenkitçileri, güvenilir olduğunu söy­lüyorlar. Bkz. Kitab el-Cerh ve el-Ta'dil, c. 7, s. 498, biyografi No: 2279; Esed el-Ğabe, c. 5, s. 45.

[79] Hadise Müslim'de rastlıyamadım. Ancak Buhari ve Ahmed'in Müsned'inde gördüm. Bkz. Sahihi Buhari, Kitab el-Husumat, Kişiler (Ya­hudi ve Müslümanlar) Arasındaki Düşmanlığı Anlatan Bab: Feth'ul-Bari, H.No: 2410, c. 5, s. 70, Buhari hadisi, birden çok konuda tahriç edi­yor. H. No: 3476-5062, Feth'ul-Bari; Müsned'i Ahmed, c.l, s. 412-456.

[80] Hadisi, Buhari rivayet ediyor. Şu sözcüklerle "Edrik Hazihi el ümme, kable en yahtelifu el yahud ve el nesara" (Yahudi ve Hıristiyan­ların çelişkilerine düşmeden bu ümmetin imdadına yetiş). Bkz. Buhari, kitab el-Fedail el-Kur'an, Kur'an'ın Toplanması (Bir araya getirilmesi) babı: H. No: 4987, Feth'ul-Bari, c. 9, s. II.

[81] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 48-57.

[82] Bu kişi Ebu Halİd Abdullah b. Rebaha el-Ensari el-Medeni'dir. Basra'da yaşadı. el-Acla, İbn Sa'd Nesai ve diğer hadisçilere göre güve­nilirdir. H. 90 senesi içinde vefat etti. Bkz. İbn Sa'd, Tabakat el-Kübra, c.7, s. 212; Tehzib el-Tehzib, c.5, s. 207, biyografi No: 357.

[83] Müslim, Kitab el-İlim, Kur'an'ın Müteşabihlerine Uymanın Sakıncası... Babı, H. No: 2666, c.4, s. 2053.

(Al-iİmran: 3/105)

[84] Bu hadiste geçen sayfalarda söz edildi. Geniş bilgi için, iislad Mu-hammed Nasır el-Din el-AIbani'nin Fi Silsile el-Ehadis el-Sahih, eseri­nin, c.I. H. No: 204'e başvurunuz. Özellikle, "Hepsi cehennemliktirler..." bölümüne. Müellifin işaret ettiği diğer bir rivayet yoluyla hadisi Hakim, el-Miistedrek, c.I, s. 128-129'da birbirini doğrulayan yollarla, tahriç ediyor. Hakim, "Hadisin sağlamlığı konusunda bu senetler, (ravi zincir­leri) "Hüccet" olabilmesi için yeterlidir der. Bkz. c. 1 s.128.

[85] Benu Kurayza: İslamdan önce Medine çevresine yerleşen küçük bir Yahudi kabilesidir. Evs oymağıyla barış antlaşması yapmışlardı. Me­dine'nin yakınlarında kaleleri, köşkleri ve ekin tarlaları vardı. Peygam­ber (s.a.v.) le savaşmayacaklarına ve düşmana yardımcı olmayacakları­na dair antlaşma yapmışlardı. Ne var ki, "Ahzab günü" (Henek Savaşı sı­rasında, Kureyş ve Gatafan kabilelerinin bütün kollarıyla miislümanla-rın üzerine yürüdükleri gün) Cenab-ı Rasul'le yaptıkları sözleşmeyi bozdular. Kureyş müşriklerine ve Gatafan Kabilesine arka çıktılar. Ne za­man Allah, gönderdiği bir rüzgar aracılığıyla düşman ordularını dağıttı, Cebrail Allah'ın emriyle geldi Peygamber ve Ashabı'nın silahlarını aşa­ğıya koymadan, Benu Kurayza oymağına yönelmeleri gerektiğini bildir­di. Bunun üzerine Rasultıllah:

"Hiç kimse, Beni Kurayza'ya (oymağına) ulaşmadan, ikindi na­mazını kılmasın" buyurdu. Rasulullah (s.a.v.) onları kuşattı. Bu kuşat­ma Sa'd b. Muaz'ın (Allah ondan razı olsun) onlar hakkındaki yargısı­nı bildirmesine kadar devam etti. O şu hükmü verdi:

"Savaşabilenleri öldürülsün, savaşamıyanlan ise esir edilsin" Rasu­lullah (s.a.v.) bu hükmü:

"Allah'ın hükmüyle hükmettin" sözüyle onayladı. Kıssa hakkında daha geniş bilgi için bkz. İbn Kesir, el-Sire el-Nebevİye, c.3, s. 223-243; Ayrıca s. el-Buhari, Kitab el-Megazi, Peygamber'İn Ahzab'da geri dön­mesi, Beni Kurayza'ya çıkması Ve Onları Kuşatması Babı, Feth'ul-Ba-ri,c.7, s. 407-416.

[86] Burada, Buhari ve Müslim'in ittifakla peygamberden rivayet et­tikleri "Beni Kurayza'ya ulaşıncaya kadar kimse ikindi namazım kıl­masın" hadisine işaret vardır. Bir kesim Sahabi "namaz vaktinde kılınır" prensibinden hareketle, ikindi namazını yolda kıldılar. Öteki kesimi ise, ikindi namazının vakti geçmesine rağmen Beni Kurayza'ya ulaşıncaya kadar namazı ertelediler. Rasulullah hepsinin yaptığını da onayladı. Müslim'de, ikindi yerine, öğle geçmektedir. Bkz. Buhari, Kitab el-Havf, İsteyenin binitlİ olduğu halde ima ile namaz kılabileceği babı, Feth'ul-Bari, H. No: 946, c.2, s. 436, Hadisin diğer bölümleri, H. No:4119'de kay­dedilmektedir; Müslim, Kitab el-Cihad Ve el-Siyer, Savaşta Sür'atli Olma Babı, H. No: 1770. c.3, s. 1391.

[87] Buhari, Müslim'in üzerine birleştirdikleri bu hadisin sözcükle­ri göyle başlıyor: "İza Hakem'e el-Hakim, Fectehe de, Sümme Esabe felehü Ecrani, Ve tza Hakeme, Fechdehede , Sümme Ahdae Felehü ecrün." Bkz. Sahih el-Buhari, Kitab el-Tisam, Bölüm; Hakim Bir Büyük Hükmü Araştırıp Büyük doğruyu bulduğunda ya da Hata Ettiğinde Seva­bı Büyükse, H. No:7352. Feth'ul-Bari, c.13, s. 318; Sahih-i Müslim, Kitab el-Akdiye, Hakim'in içtihadında Doğruyu Bulması Ya da Hata Et­mesi Haline Alacağı Karşılığın Anlatılması Bölümü, H. No: 1716, c.3, s. 13-42.

[88] Raşİd Halife'lerin dördüncüsü, Peygamberimizin, amca oğlu ve damadı, Cennet'le müjdelenen on kutlu kişiden biri ve Sahabi'nin ulu­larından olan Hz. Ali'nin asıl adı. AH b. Ebi Talip b. Abdulmuttalip b. Ha-şim el-Kuraşi'dir. Hatice'den sonra müslüman olanların ilkidir. Hicret gü­nü Rasulullah Onu yerine kendi yatağında bıraktı. Bütün savaşlarda Rasulullah'la birlikte bulundu. Savaşlardaki cengaverüğiyle Ünlüdür. Allah O'nun eliyle Hayber'in kapısını açtı. Sahabe'nin en doğru yargı ve­ren ve en çok bilgili olanıydı. (Allah ondan razı olsun) Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 3, s. 324-362; İbn Sa'd Tabakat el-Kübra, c.3, s. 19-40.

[89] Hamza Abdulmuttalip b. Haşim; Rasulullah'ın amcası ve süt kar­deşidir. Sahabi'nin ululanndandır. Bi'şetin ikinci yılı müslüman oldu. O'nun müslüman olması, müslümanları müşrikler karşısında güçlendir­di. Çünkü Hamza, Kureyş'in en cesuru ve en erdemlisiydi. Hicret etti. Be­dir ve Uhud Savalarına katıldı. Uhud'da şehid oldu. (H: 3) Allah'ın Ra-sulu'nün arslanı diye anılıyordu. Bkz. Esed el-Ğabe, c.2, s.8.

[90] Rasulullah'ın amca oğlu, ulu Sahabi'dir. Aşıladı, Ubeyde b. Ha­ris, b. Abdulmuttalib, b. Haşim el-Kuraşi'dir. Mekke'de ilk müslüman olanlardandır. Medine'ye hicret etti. Rasulullah'ın ilk sancaktan olan Ha­ris, Bedir savaşına katıldı ve orada ünlü müşrik Utbe ile vuruştu. İki kı­lıç yarası aldı ve bu yaranın etkisiyle şehid oldu. (Allah ondan razı olsun) Bkz. Esed el-Ğabe, c.2, s. 356-357.

[91] Utbe ve Şeybe, Rabi'a b. Abdi Şems b. Abdi Menaf el-Kuraşİ'dir-ler. Bunlar Rasululah'a ve inananların düşman olan mekke Müşrikleri­nin en serkeşleriydi (azılıları). Bkz. Esed el-Ğabe, el-Bidaye ve'n-Niha­ye, c.3, s. 273.

[92] Buharı, Kitab el-î'tisam, Rasulullah'm Sünneti'ne ve Uyma Babı, Feth'ul-Bari, H. No:7288, c. 13. s. 251; Müslim, Kitab el-Hacc, Hac-cm Ömürde Bir kez Farz Olduğu Babı, H. No: 1337, c.2, s. 975. Müslim, hadisi diğer senetlerle de kaydediyor. Bu senetlerin hepsi, Ebu Hurey-re'ye dayanıyor. Kitab el-Fedail, Peygamber'in (s.a.v.) Saygınlığı, Zo-runluk Olmadıkça Ona Çok Soru Sormayı Bırakma Babı, H. No: 1337, c.4,s. 1830-1831.

[93] Asıl adı, Amr b. Şuayb b. Muhammed b. Abdullah b. Amr b. el-As'din. Hadis kritercileri, (eleştirmen) hakkında çelişkili konuşuyorlar. Ama çoğunluk güvenilirliği görüşündedir. Ancak, babasından ve dede­sinden aldığı bazı hadisleri kabul etmiyorlar. Kendisi kişilik olarak gü­venilirdir. İbn Hacer, el-Takrib 'inde "Sadukin" (doğru sözlü) diyor ve ondan dört hadis tahriç ediyor. Bkz. Takrib, c.2, s.74, Biyografi, 607; Teh-zib, c.8, b. 48-55, Biyografi, No: 80.

[94] Müsned-i Ahmed, c.2, s. 196. RaviJer güvenilirdir. Hadisin ben­zerini İbn Mace, eserinin girişinde (mukaddime) kaydediyor. Bab, el-Ka-der, H. No: 85, c. 1, s.33; Zevaid sahibi, İbn Mace'nin bu hadisi için, "İs­nadı sahih, ravileri güvenilirdir" diyor.

[95] Hadisi Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, c.2, s. 181'de tahriç edi­yor. Aynı hadisi, c.2, s.185'de kısa olarak kaydediyor.

[96] Müsned-i Ahmed, c.2, s. 178.

[97] Abbasi Halifelerinden olan bu kişinin asıl adı, Cafer b. el-Mu'ta-sım, b. Harun el-Reşid b. Muhammed b. el-Mehdi b. Ebi Cafer, el-Man-sur, el-Abbas'dır. H. 207'de doğdu. Kardeşi el-Vasik'den sonra halife oldu. (H. 232) Hilafeti sırasında sünnetin korunmasına yardımcı oldu. Bidat ve bidatçılann tozduman olmasını sağladı. İmam Ahmed b. Han-belİ, Kur'an'ın mahluk olduğu görüşünü yayanlara karşı verdiği müca­deleden ötürü yüceltli, hadis alimlerinin en üstünü olarak ününü yaydı. Bid'atçıların yayılmalarını engelledi. 247 H'de vefat etti. (Allah ona rahmet eylesin) Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.10, s. 349-352.

[98] İbn el-Cevzi, Menakıb, El îmam, Ahmed isimli eserinin 461-462. sayfalarında bu mektupdan söz ediliyor. Bu eseri Dr. Abdullah el-Türki tahkik etmiş. Ebu Nuaym Hilye, c.9, s. 216-217'de îmam Ahmed'in bi­yografisini anlattığı kısımda, aynı mektub hakkında bilgi veriyor.

[99] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 64-78.

[100] Mecusiler: Aydınlığa, ateşe, karanlığa, güneşe, aya tapan bir top­luluktur. Evrenin iki tanrısı olduğuna inanırlar. İran ve çevresinde yaşar­lar. İslam bu saçma İnancı ortadan kaldırdı. Fakat Şii'ler, İhvan el-Safa, Behai'ler, Nusayri 'ler, Batıniler, Kaderciler ve diğer ekoller üzerinde*^'. izi tamamen silinmedi.

[101] Sözlükte Sabii: Dinini bırakıp başka bir dine giren kimse demek­tir. Sabüler, yıldızlara ve meleklere tapan bir cemaattır. Hiçbir dine inanmayıp doğdukları gibi yaşadıkları da söylenir. Geniş bilgi için bkz. Tefsir-iİbnKesir,c.l,s. 104.

[102] Bu ümmetin mecusilerinden amaç, Kaderiye ekolüdür. Bu ismin onlara Peygamber tarafından verildiğini bildiren hadisler vardır. İbn Mace, H. No: 97, c. 1, s.; Ebû Davud, Kitab el-Sünne, Kader babı Hadis No: 4691; Müsned-i Ahmed, c.2, s,125; s.5, s. 407; İbn Ebi Asım, Kitab el-Sünne, c.l. s. 144-145. h. No:329. Konuyla ilgili diğer rivayetler ha­dis imamlarınca zayıf görülmüş. Ancak rivayetlerin bazısı bazısını tak­viye eder niteliktedir. Bu adın onlara verilmesine gelince onlar, Allah şer­ri yaratmadı ve takdir etmedi, dediler. Mu'tezileler gibi, insanın kendi ey­lemlerinin yaratıcısı olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle Mecusilere benzediler. "Allah iyiliklerin ve aydınlığın yaratıcısıdır." sözleriyle de belki tıpatıp onlar gibiydiler. İnançlarına göre şerrin, karanlığın yaratı­cısı başkadır. Yüce Allah, zalimlerin bütün bu söylediklerinden uzaktır. Bkz. el-Fark Beynel-Firak, s. 94-95; İbn Teymiye, Mecmu, el-Fetava, c.8, s. 258-261.

[103] Asıl adı, Muhammed b. Müslim b. Abdullah, İbn Şihab el-Züh-ri'dir. Beni Zühre b. Kilab kabilesindendir. Künyesi, Ebu Bekir'dir. İlk hadis tedvincisi (toplayıp sistematik bir hale getirmek) dir. Bir kısım sa-habiden hadis dinlemiştir. Medine Tabii'lerindendir. Güvenilir hadis hafızıdır. Hadisin sağlamlığı üzerinde çok titizdir. Dördüncü kuşak Ta-bii'lerden olan bu zat H. 125'de vefat etti. (Allah rahmet etsin) Bkz. Tak-rib el-Tehzib, c.2, s. 207, Biyografi No: 702. el-Cerh Ve el-Ta'dil, c. 8, 5.71-74, biyografi No: 318.

[104] îmam Ahmed Müsned, c.5, s. 218. Ebi Vakid el-Leysi'ye daya­narak; Tirmizi, Kİtab el-Fiten, Sizden Öncekilerin Törelerine Oldumo-lası Atılacaksınız Babı, H. No: 2180, c.4, s. 475, Hadise İmam Malik'in Mutavaüa'sında ve Nesai'nin Sünen'inde (el-Sünen-Suğra-Küçük-Sünen) rastlıyamadım.)

[105] İmam Buhari: Asıl adı, Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. el-Muğira, el-Caferi el-Buhari'dir. Künyesi Ebu-Abdullah'dir. Allah'ın kitabından sonra, en sahih kitabın sahibidir. Ümmet, hadis konusunda imam olduğunda birleşmiştir. İbn Hacer el-Takrib isimli eserinde, "Ha­dis ezberlemede dağ, güvenilir hadisçilikte dünyanın imamıdır." diyor. H. 256'da 62 yaşındayken vefat etti. (Allah rahmet etsin) Takrib el-Tehzib, c.2, s. 144, Biyografi No: 43.

[106] Sahihi Buharı, Kitab el-İ'tisam, Bi el-Kitab ve el-Sünne, Peygam­berin "Sizden öncekilerin törelerine mutlaka uycaksınız" sözü babı, H. No: 7319, Feth'ul-Bari, c. 13, s. 200.

[107] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 78-82.

[108] Sahihi Müslim, Kitab el-İman, Münkerden sakındırmanın iman gereği olduğu, imanın artıp eksildiği, Marufla, emr, Münker'den sakın­dırmanın gereklilİHği babı, H. No: 49, c. 1, s. 69.

[109] Bu sözcükleriyle hadis, yine Müslim'de yer almaktadır. Yukar­da geçen kitab ve bab, H. No: 50, c.l, s. 70, Hadis yapmadığını söyleyen­ler emrolunmadığıni yapanlarla mücadele etme konusundadır.

[110] Emri Bil Maruf Nehyi anil Münker. İyiliği emretmek, kötülük­ten sakındırmak konusunda daha geniş bilgiyi üstadın (İbn Teymiye) yaz­dığı, Mecmu el-Fetava c.28, s. 121-171 'de bulabilirsiniz.

[111] Bu alim: Katade b. Deame b. Katade el-Südüsi, Ebul-Hitab el-Basri el-Ama'dir. Tabii'nin sayılı alimlerindendir. îbn Sa'd onu, üçün­cü kuşak, Basralı Tabii'lerinden sayar. Ender rastlanır hadis hafizların-dandır. Muhammed b. Şirin:

"O, insanların en güçlü hafızıdır" der. Ahmed bin Hanbel: "Basralılar'm en güçlü belleğine sahip kişisîdir. Tefsir ve Fıkhı ez­berinde koruyan bir alimdir" der. Takrib el-Tehzib, "güvenilirliği kanıt­lanmış" olduğunu kaydeder, 117. H'de 57 yaşında vefat etti. (Allah rahmet etsin) Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.9, s.313; Takrib el-Tehzib, c.2, s.123. Biyografi No: 81, "Kaf' harfi; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.7, s. 229.

[112] Bu bilginlerden amaç: Sahabe ve Selefçe ünlü olan, Ibn Abbas, Ebi el-AHye, Ebi Malik el-Rebi b. Enes ve Atiye el-Avfi'dir. Bkz. Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s.148, 149; Tefsir b. Cerir, el, s.374

[113] Tefsir b.'Ce-rir, el, s.374; Tefsir b. Kesir, el, s. 149; Şevkani, Feth el-Kadir, el, s.374.

[114] Bu kişinin hangi Ahmed olduğunu tesbit edemedim. İbn Cerir'in tefsirinde, c. 1, s. 374; işaret ettiğine göre, Ahmed b. İshak olması müm­kündür. Ahmed b. İshak b. İsa, el-Ahvazi, el-Bezzar'dır bu şahsın ismi. Nesai "salih bir kimse" olduğunu söylüyor. H. 150'de vefat etti. Tehzib el-Tehzib, c.5, s. 1514. Biyografi no: 9.

[115] Asıl adı Atiye b. Sa'd b. Cünabe el-Avfi'dir. Kubs kabilesin-dendir. Künyesi, Ebu el-Hasan'dır. Takrib el-Tehzib'de "Çok hata yap­masına rağmen güvenilir bir muhaddistir ve müdelles -Rivayet ettiği hadisi şeyhinin şeyhine isnad ederek (dayandirarark) kendi şeyhini bile­rek atlayan ravi- bir şii olduğu kaydediliyor. Ahmed b. Hanbel zayıf ol­duğunu Yahya b. Main, salih bir kimse olduğunu, İbn Sa'd ise Tabakat'ın-da, "inşaallah güvenilir bir kimsedir, çünkü rivayet ettiği sahih hadisler de vardır, ama bir kısım insanları onun naklettiği hadisleri hüccet kabul etmezler diyor. 111 H'de vef it etti. Bkz. el-Cerh ve el-Ta'dil, c.6, s. 382, Biyografi No: 2125; İbn Sa'd, Tabakat, c.6, s. 304; Takrib el-Tehzib, c. 2, s. 24, Biyografi No: 216.

[116] Tefsir-i İbni Cerir, c.l, s. 374; Tefsır-i îbn Kesir, el, s. 149.

[117] Bu hadisçi. Ata b. Ebİ Rebaha'dır. Ebu Rebaha, babasıdır. Mekke'li Tabii'terin büyüklerindendir. Bilgili ve erdemli bir kimseydi. Çok güvenilir bir hadisçi ve fıkıhçıdir. Sahabi'den bir çoğuna yetişti ve onlardan hadis rivayet etti. H. 114'de 88 yaşında iken vefat etti. Bkz. İbn Sa'd Tabakat uI-Kübra c.5, s.467-470 Takrib el-Tehzib c.2, s.22 Biyog­rafi No: 190, "Ayın" harfi.

[118] Tefsir-i İbni Cerir, el, s. 374; Tefsir-i İbn Kesir, el, s. 149.

[119] Basralı, Beni Temim oymağından olan bu alim, Refi b. Mihran el-Riyahi'dir. Yahya b. Main, Ebu Zer'a'ya göre "güvenilir" dir. Takrib el-Telızib: "Mürsel rivayetlerinin çok olmasına rağmen güvenilir oldu­ğunu kaydediyor. H. 90'da öldü. (Allah rahmet etsin) Bkz. Takrib eJ-Teh-zib, c.l, s. 252. Biyografi No: 105.

[120] Tefsir-i îbni Cerir, c.l, s. 149.

[121] Asıl adı, el-Dahhak b. Müzahim, el-Hilali, el-Horasansdir. Tefsir'de imam olan' u zat, Tabii'nin büyükferindendir. el-Sevri:

"Tefsiri dört kişiden öğrenin: Mücahid, İkrime, Sa'd b. Cübeyr ve Dahhak'dan" diyor. Takrib el-Tehzib'de "Miirsel rivayetlerinin çokluğu­na rağmen güveni'nc'ir yazıyor. İbn Hibban ve Ahmed'e (Hanbel'e gö­re :;i'ka, Yahya b. 3aid el-Kattani'ye göre, zayıftır. H. 105'de Öldü. (Al­lah rahmat elsin) el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.9, s. 223; Takrib el-Tehzib, c.l, s.373, Biyografi No: 17.

[122] Bu ifade Tirmizi'nin Bera b. Azİb'den rivayet ettiği hadisten bir parçadır. Tamamt, Tirmİzi, Kitab el-Menakib, Ali'nin Menkıbeleri, Bab, 21 *de kaydedilmiş. Tirmizi: "Hadis, "Hasen" ve "Sahih" dir" diyor. Bkz. S. el-Tinnizi, c.5, s. 635, H. No: 3716. Aynı hadisi Buhari, Kitab el-Suluh, altıncı bab, H. No: 2699, c.5, s. 303-304. Feth-ei-Bari'de rivayet ediyor. Yne aynı hadisi, Kitab el-Megazi, Umre'nin Kazası Babı H. No:4251 'de naklediyor: Ahmed b. H. ise, el-Müsned, c.5, s. 204, Üsame b. Zeyd isnadıyla rivayet ediyor.

[123] Sahihi Müslim, Kitab el-İman, Eksikliklerden Uzak Yüce Al­lah, Gücünün Çekmediği kimseye Teklif Etmez Babı, H. No: 125, c. I, s. 115-116; M. Ahmed (b. Hanbel), c.2, s. 412.

[124] Hadis, el-Müsned'de (Ahmed İbn Hanbel) Abdullah b. Ömer'den rivayet ediliyor. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: "Kuşkusuz Allah, yasakladıklarım yapmamayı istediği gibi tanıdığı toleransın da kul­lanılmasını ister (sever) Müsned-i İ. Ahmed, c.2, s.108, Aynı hadisi Sü-yuti, Cami el-Sağir isimli eserinde naklediliyor ve hadis sahihdir diyor. İbn Hibban sahihinde Beyhaki, İmamm bölümleri babında aynı isnad-la rivayet ediyorlar. Bkz. El,Cami, el-Sağir, c. 1, s. 288, H. No: 1894. İbn Huzeyme sahihinde, Kitab, el-Sıyam, H. No: 2027, c.3, s. 259'da tahriç ediyor. Sözcükler şöyle "İnnellahe yuhibbuen tü'ta ruhsatahü kema yu-hibbu en tütreke ma'sıyetühü."(H0) Ruhbanlık: Hristiyan rahiblerin yap­tığı gibi İbadet amacıyla insanlardan el etek kesmek ve kendini buna zor­lamaktır. Çokluk Hristiyan (rahipler) insanlardan ayrılıp, dünya nimet­lerini bırakarak Manastırlarda kendilerini ibadete verirler. Bunları yapar­ken hakka çağırmayı ve cihadı bir tarafa bırakırlar. Bkz. el-Kamus el-Mu-hit, el-Ra bölümü, c. 1, s. 79.-

[125] Hadis bu sözcüklerle Beğavi'nin Şerh el-Sünne, c. 2, s. 371'de geçiyor. Beğavi hadisi anlattıktan sonra şöyle ekliyor: "Ümmetimin yolculuğu cihaddır..." îslamda ruhbanlık yoktur" bölümünü, senedini (ravi zinciri) zikretmeden rivayet ediyor. Fakat aynı sözcüklerle rivayet edilen bu hadisin İ. Ahmed'in el-Müsned'inde anlatıcıları var. a.g.e; c. 6, s. 226. Rasulullah'ın bu sözü Osman b. Mad'un'adır. Rasulullah şöy­le buyuruyor:

"Ya Osman! Kuşkusuz, ruhbanlık bize yazılmadı -mecbur edil­medi- ya da -farz kılınmadı-." Hadisin ravileri güvenilirdir. Dare-mi'nin Süneninde "İnni lem umir bir -Rahbanİyye- Ben ruhbanlıkla em-rolunmadım" ibaresi var. Bkz. Sünen el-Daremi, c. 2, s. 133, Hadise, Sü-yuti de işaret ediyor. Orada şöyledir hadisin sözcükleri: "Ve la Terheb Fi el-İslam" -İslamda ruhbanlık yoktur- el-Cami isimli eserinde Abdur-rezzak, Tavus'dan mürsel olarak rivayet ediyor aynı hadisi. Hadis "za­yıftır" diyor. Bkz. age., c. 2, s. 746. Aym hadis için ayrıca bkz. el-Ta'lik, Ala Hamiş şerh Al-Sünne li el-Begavi, c.2, s. 371. el-Aclüni de bu hadisi Keşf el-Hafa, isimli eserinde anlatıyor. Ne var ki, hadis hakkın­da, İbn Hacer'in "Bu sözcüklere hiçbir yerde rastlayamadım." görüşün­den başka bir şey söylemiyor. Bkz. Keşf el-Hafa, c.2, s. 528. H.No: 3154.

[126] Rasulullah: "Sahur yapın zira sahurda bereket vardır" bu­yuruyor. Buhari-Müslün rivayette hemfikirdirler- Bkz. Buhari, Kitab el-Savm, Zorunluluk Olmaksızın Sahur Yapmak ve Sahurun Bereketli Ol­ması babı, Feth'ul-Bari, H. No: 1923, c.4, s. 129; Müslim-Kitab el-Sıyam-Sahurun Üstünlüğü, Mübahhğın uygulanması (Te'kid edilmesi) babı, H. No: 1095, c. 2, s. 770.

[127] İbn Ömer Rasulullah 'dan rivayet etti. Rasulullah,- "Ara vermek­sizin onıç tutmayı yasakladı" Sahih-i Müslim, Kitab El Sayam, Ara Vermeksizin Onıç Tutmanın Yasaklanması, Babı, H. No: 1102, c.2, s. 774; Sahih-i Buhari, Kitab-el-Savm, el-Visal, H.No:1962,Feth-ul Bari, c. 4, s. 203: Müsnedlerde , Sünenlerde ve diğer sahih sünnet kitaplannda hadisin bir çok rivayet tariki ravisi var.

[128] Hadisi Buharı şu sözcüklerle rivayet ediyor:

"Ve el-Muhaciru Men Hecere Ma nehellahu anhü" (Muhacir Al­lah'ın sakındırdıklarından sakınan kimsedir)... Buhari, Kitab el-îman, Müslüman, Elinden Ve Dilinden Müslümanların Güvenlikte Olduğu Kimsedir. Babı, H. No: 10, Feth'uİ-Bari, c.l, s. 53; Kitab El Rekaik,'Ya­saklardan sakındırma Babı, c. 11, s. 316.

[129] Ebu Davud hadisi peygamberlerden şöyle rivayet ediyor: "Ci­had, Allah'ın beni göndermesinden ümmetimin en sonunun Deccal'le sa­vaşmasına kadar sürecektir... "Ebu Davud, Kitab el-Cihad, Zalim Kral­larla Savaşma Babı, H. No: 2532, c. 3, s. 4O.Hadisİn ravi zincirine Ye-zid b. Ebi Neşbe'yi de ekliyor. İbn Hacer, Tehzib el-Tehzib'de, bu ravi-nin bilinmediğini söylüyor.

Allah yolunda cihad ve savaşın kıyamete kadar süreceğini bildiren bir Çok hadis var. Örneğin, Müslim'in rivayetettiği bir hadiste: "Müslüman­lardan bir gurup -Hadisfe "el-Asabe" geçiyor.- Allah 'in dinini ayakta (yü-rürrükte) tuta bilmek içiiriKjairKa sabahına kadar Allah yoîsrsia cihad edip savaşacaknr. "Bkz. Sahih-i Müslim, Kitab el-İmare, Babı, 53, H. No: 1922, c.3, s. L5^Tviüsned-î Ahmed, c. 5, s. 92-94-O8-103 ve 104.

[130] Sahabinin büyüklerindendir. Asıl adı, Abdullah b. Kays b. Se­lim İbn Hadar b. Harb b. Amir el-Eş'ari'dir. Künyesi, Ebu Musa'dır. Ra-sulullah'la (s.a.v.) Hicret'ten önce Mekke'de karşılaştı. Müslüman ol­du ve iki hicrete de katıldı. Mekke'de Rasulullah'a müslüman olduğunu bildiren Üçüncü Yemen'Iidir. Kur'an'ı güzel sesle okurdu.

Vergi toplaması için Rasulullah onu, Zebid, Aden ve Yemen sahille­rine gönderdi. Hz. Ömer, Küfe Basra'ya vali tayin etti. Ahvaz ve İsfahan'ı fethetti. Kufe'de Öldü. (H.50) Bkz. Nevevi, Tehzib el-Esma ve el-Lügat, Birinci Bölüm, 2.2, s. 268. Biy. No: 425.

[131] Ahmed'in el-Müsned'inde böyle bir olaya rastlayamadım. Yal-juz-Beyhaki' sünenindi -anüalEfm yukarda işaret ettiği kıssayı benzer bir kıssa kaydediyor. Bkz. Süneirel-Beyhaki, c. 3, s. 204, Kiteb el-Cizye izin­siz Mescide^jirmeyin Bala.

İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 82-96.

[132] Sahih el-Buhari, Kitab el-Enbiya, Beni İsrail'lerin Anlatıldı­ğı Bab, Feth'ul-Ban, H. No:3462, c.6 s.496; H. No: 5899. Sahihi Müs­lim, kitab el-Libas ve el-Zine,.Boyanmakla Yahudiler'e Ters düşün, ba­bı, H. No: 2103, c. 3. s. 1663.

[133] Tirmizi hadisi, şu sözcüklerle rivayet ediyor. "Gayyiru el-Şeybe ve LaTeşbehu Bi el-Yehudi" (saçları boyayarak değiştirin Yahu-düer'e benzemeyin.) ardından Ebu Hureyre'nİn bu hadisi "hasen" ve "sa-hihdif' yargısını ekliyor. Bkî. Sünen el-Tirınîzi, Kitab el-Libas, Bo­yanma konusunda Gelen Hadisler Babı, H. No: 1752, c. 4, s. 232. Ahmed'inMiisned'inde, c.l, s. 165 Hadisi Ziibeyrb. el-Avvam'danrivayet ediyor, c. 2, s. 261-499'da Ebu Hureyre'den "Ve La Binn-Nesara" faz-lahğıyla naklediyor. Aynı hadisi, sözcük dizgesideki bazî değişiklerle s. 356'da rivayet ediyor; Nesai, Kitab el-Zine, c.8, s. 138'de yine bu hadi­si tahriç ediyor. Aynı hadis için ayrıca bkz. (İmam) el-Beğavi, Şeyh el-Sünne, Kitab el-Libas, Boyanma Bölümü H. No: 3175, c. 12, s. 89. Ebu Hureyre'den rivayet ettiği bu hadisi şu sözcüklerle alıyor: "Gayiru El Şey-be Ve La Teşbehü Bi el-Ye-Yahudi Ve el-Nasara" "Saçlarınızı boyaya­rak değiştiriniz. Böylelikle Yahudi ve Hristiyanlar'a benzemeyin."

[134] Bu alim, Ziyad b. Eyyüb b. Ziyad el-Bağdadi'dir. Künyesi Ebu Ha-şim'dir. Ayrıca Delvİy diye takma adı da vardır. Onuncu kuşağın güve-niür hadîs hafizlanndandır. H. 252'de 86 yaşındayken öldü. Buhari ve onun gibi ünlü hadisçiîer ondan hadis tahriç ettiler. Takrib el-Tehzib, c. l,s.265,Biy.No:6S.

[135] Hadis Buhari'de şu sözcüklerle yer alıyor: "Enhiku el-Şevarib Ve A'fü el-Lihye'' (Bıyıklarınızı kısaltın, sakallarınızı uzatın). Bkz. Feth-el-Bari, Kitab el-Libas, Bıyıklan Kısaltma Babı, H. No:5893, 2. 10, s; 351; Müslim Rivayetinde, Müellifin yukarıda kullandığı sözcükleri kul­lanıyor. "Afvü, el-Şevarib Ve A'fu el-Liha" sözcükleri yerine "Ceza el-Şevarib Ve Erhu el-Liha Ve Halifu el-Mecuse" sözcüklerini kullanıyor. Görünürde farklı olan bu sözcüklerin anlamı aynıdır. Bkz. Sahih-i Müs­lim, Kitab el-Tahare Yaratılış Özellikleri Babı, H. No: 259-260. c.), s. 222.

[136] El Murazi: Ahmed b. Muhammed b. el-Haccac b. Abdülaziz eî-Mu-ruzi'dir. Künyesi, Ebubekir olan bu kişi İ. Ahmed'in (İ. Hanbel} yakın arka-daşlanndandır. Ver'a ve erdemde onun yoldaşıydı (benzeriydi). İmamı Ah-med'den bir çok mesele nakletti. H. 275'de vefat etti. Bkz. İbn Ebi Ya'Ia, Ta-bakat el-Hanabile, c. 1, s. 56-63. Biy. No: 50; Şiiruzat el-Zeheb, c.2, s. 166.

[137] Bkz. el-Muğni Ve el-Şerh eî-Kebir, el, s. 75; Ayrıca üstad Ab-durRezzak'ın buna benzer bir rivayeti Ömer b. Hattab'dan naklettiği, c. 11, s. 453-454'e bakınız.

[138] Ebu Muhammed el-Basri künyesiyle tanınan bu zatın asıl adı, Mu'temir b. Süleyman b. Tarhan el-Temimi'dîr. Takma adı lakabı, el-Tu-feyl'dir. İbn Hibban, İbn Main ve İbn Sa'd, güvenilir olduğunu söylüyorlar. İbn Harraş ise, "Ezberden rivayet ettiği zaman hata etmekle birlikte, doğru söz­lüdür. Yazdıklarım rivayet ettiğinde sikadır." yargısını veriyor. H. 100'de doğ­du, 187'de vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib c.IO, s. 227. Biy. No: 415.

[139] Büyük bir sahabıdır. Asıl adı, Şeddad b. Evs b. Sabit el-Hazreci el-Ensari'dir. Hasan b. Sabit'in -Allah ondan razı olsun- yeğenidir. Ubade b. Samit, hakkında: "Şeddad b. Evs, İlim ve hilim (huy yumuşaklığı) ken­disine verilenlerdendir." Cenab-ı Peygamber de ona: "İnşaaİlah sen ve ço­cukların, ümmetin imamları olursunuz" buyurdu. Humus 'un fethinden son­ra oraya yerleşti. H. 58'de Beyti Mukaddes'de (Kudüs) vefat etti. Allah ra­zı olsun. Bkz. el-İsabe Fi Temyiz el-Sahabe c.2, s. 139-140, Biy. No: 3847.

[140] Burada ifade edilmek istenen maksat, Yahudiler'in pabuç ve mestleriyle namaz kılmadıklarıdır. Bunlara muhalefet için Rasulullah (s.a.v.) bazan pabuçlanyla namaz kılardı. Ancak buna devam etmezdi. Bu­nun gibi müslümanlann namaz şartlarına engel olmayacak temizlikte olan pabuçlarıyla zaman zaman namaz kılması gerekir. Ama, bazılarının bu şekilde namaz kılmayı sürüdürmclerini (adet haline getirmelerine) dair her hangi bir delil bulamadım. En doğruyu Allah bilir.

[141] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Ayakkabıyla Namaz Kıl­ma Babı, H. No: 652, c. I, s. 427. Hakim de el-Müstedrek'inde rivayet ediyor ve "hadisin isnadı sahihtir" diyor. el-Zehebİ de el-Telhİs'de: "Sa-hihdir" dedi. Bkz. el-Müstedrek, Ala el-Sahiheyn Li el-Hakim ve Biha-miş-i el-Telhis Li el-Zehebi c.!. s. 260, Kitab el-Salat.

[142] Bkz. Sahin-i Müslim, Kilab el-Sıyam, Sahurun Fazileti Babı, H. No: 1096, c.2,-s. 771

[143] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Savm, İftarı olur olmaz yapma­nın Hoş bir şey (Miislehab) olduğu Babı, H. No: 2353 c.2, s. 763. Siinen-i İbn Mace, Kitab el-Siyam İftarda ivediliğin Gerekliliği Babı, H. No: 1698, c.l, s. 541-542; Hakim'de Miistedrek'inde bu hadisi tahriç ediyor ve şunu ekliyor: "Bu hadisin sahihlik koşullan Müslim'inkine uymakta­dır, fakat o nedense bu hadisi tahriç etmiyor. "el-Miistedrek c.l, s. 431.

[144] Büyük sahabidir. Asıl adı, el-Saib b. Yezid Said b. Osman el-Esved el-Kindi -Ya da el-Ezdi-dir. Babası da sahabidendİ. Rasulullah (s.a.v.) başını okşadı ve ona dua etti. Rasulullah'm abdest suyundan (arta kalandan) içli. Ömer, onu Medine çarşılarında vergi toplamakla gö­revlendirdi. Medine'de öldü. (H. 95) En son ölen sahabi olduğu söylenir. Bkz. el-İsabe, c.2, s.12-13, Biy. No: 3077.)

[145] Süneh-i Ebi Davud, Kitab El Salat, Akşam Namazının Vakti Ba­bı, H. No: 418, c.l, s.. 291; Sünen-i İbn Mace, Kitab el-Salat, Akşam Na­mazının Vakti Babı, H. No: 689, c.l, s. 225.

[146] Saygın sahabelerdendir. Adı, Beşirb. Mabid, Dabab b. Sebi'b. Siidüs'dür. İslam öncesi ismi, Zahma'ydı. Beşir ismini ona Rasulullah ver­di. el-Hassasiye, dedelerinden birisidir. Basra'da yaşadı. Bkz. Tehzib el-Tehzib, el, s. 467-468, biy. No: 866.

[147] Leyla el-Südüsiye el-Şesbaniye adındaki bu hanım, Sahabiye-dir. Cehdeme olan ismini Rasulullah Leyla'ya çevirdi. Bir önceki notta adı geçen Sahabi'nin eşidir. İbn Hibban, Tabii'nin güvenilir hanım ravi-lerinden olduğundan söz ediyor. Bkz. Tehzib el-Tehzİb, c. 12, s. 406-407. Biy. No: 2753.

[148] Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 225; İbnflacer, Feth'ul-Bari, c. 4; s. 202.

[149] Müslim'in kaydettiğine göre Bu ravi, Hammad b. Seleme'dir.

[150] Sabit b. Eşlem, el-Benani, el-Basri adındaki bu ravi, Enes b. Ma-lik'in birlikte olduğu yakın dostudur. Ondan çok hadis rivayet etmiştir. Güvenilir, salih ve abit bir zattır. H. 123 yılında vefat etti. 127 öldüğü de söyleniyor. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.2, s.2, 3, biy. 2.

[151] Sayılır sahabidir, Adı, Üseyd b. el-Hudayr, b. Ubeyr el-Ensa-ri el-Eşheli'dir. Ensar'dan islamı ilk kabul edenlerdendir. Akabe Gece­si Cenab-i Rasul'e bi'at edenler arasındadır. Peygamber, onunla Zeyd b. Haris'i kardeş ilan etti. Rasulullah:

"Useyd b. Hudayr, ne iyi adamdır" sözüyle onu Övdü. Ebu Bekir'in hilafeti sırasında onu komutan olarak tayin etti. H. 20 yılında vefat etti. el-Isabe, c. I, s. 49, Biy. No:285.

[152] Bilinir sahabidir. Asıl adı, Ubad b. Bişr b. Veks, b. Zügbe b. Ze'vera b. Abd el-Eşhel el-Ensari'dir. Hicretten Önce Medine'de miislü-man oldu. Bedir ve diğer savaşlarda Rasulullah'la bilrlikte oldu. Rasu­lullah onu vergi toplaması için,Süleym, Müzeyne ve Beni el-Mustalik oy­maklarına gönderdi. Müseyleme el-Kczzab (yalancı peygamberlik savın­da bulunan Müseyleme) ile yapılan Yemame savaşına katıldı. En büyük sınavı (Ölüm sınavı) orada .şehid olarak başarıyla verdi. Bu sırada H. 12. yılı ve o, 45 yaşındaydı. Allah ondan razı olsun. İbn Sa'd Tabakat, c.3, S. 440-441.

[153] Sahihi Müslim, Kitab el-Hayd, Hayızh Bir Kadının Eşinin Başını Yıkayabileceği Babı, H. No: 302, c.l, s. 246.

[154] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 97-107.

[155] Ebu Umame: Asıl adı Sadiy b. Adan b. el-Haris b. Vehb el-Ba-hiii'dir. Künyesi, Ebu Ümame olan bu kişi, tanınmış Sahabidir. Uhud'da ve Hz. Ali'yle birlikte Huneyn savaşında bulunduğu söyleniyor. Daha son­ra Şam'da yaşamaya başladı ve orada öldü. (H. 86) Allah ondan razı ol­sun. el-İsabe Fi Temyiz el-Sahabe, c.2, s. 182, Biy. No: 4059.

[156] Büyük sahabidir. Adı, Amr b. Abese. Halit b. Amir b. Gadıra el-Sülemi, künyesi, Ebu Nüceyh'dir. Mekke'de ilk müslüman olanlardan­dır. Müslüman olduktan sonra bir süre ülkesine döndü. Daha sonra Me­dine'ye hicret etti. Mekke'nin fethine katılan sahabi daha sonra Hu-mus'a gitti ve ölümüne kadar burada yaşadı. Müslüman olmadan önce put­lardan nefret ederdi. (Allah ondan razı olsun) el-İsabe, c.3, s. 5-6, Biy. No: 5903.

[157] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitab, Salat el-Müsafirin ve Kasnha, Amr b. Abese'nin Müslüman Olması Babı, H.-No: 832, el, s. 569-570-571. Ahmed b. Hanbel el-Müsned, s.4, s. 112.

[158] Ken'anhlar: Ken'an b. Kevş b. Şam, b. Nuh'a nisbet edilen ve Sami ırkından gelen bir kabiledir. Basra körfezi kıyılarında pamuk eki-miyle uğraşırlardı. Daha sonra Suriye ve Filistin'e göçüp orada yerleş­tiler. Halil Peygamber bu topluluğa gönderilmiş. el-Hidaye Ve el-Niha-ye, c.4, s. 140; el^Calaid, el-Ciman el-Kalkaşandi, s. 32; Lisan el-Arab, c. 8, s. 316.

[159] Hadisi Ebu Davud, Sünen'inde, Kitab el-Salat, Direk ve ben­zeri şeylere karşı namaz kılma Babı, H. No: 693, c.l, s. 445'de rivayet ediyor: Müsned-i Ahmed, c. 6, s. 4, Salla yerine "yusalli" kelimesi dışın­da aynen Ebu Davud'un rivayetindcki sözcüklerle anlatıyor hadisi. An­cak hadisin senedi pek kuvvetli değildir. Çünkü raviler arasında bulunan Velid b. Kamil, Leyyin el-Hadis'tîr. (rivayetlerinde gevşek davranan ra-vi) Diba'a binti el-Mikted ise kimliği bilinmiyor. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. 2, s. 335, Velid b. Kamü'in biyografisi, No: 82; s. 604 Diba'a nın bi­yografisi No: 2, Ayrıca bkz. Avn el-Ma'bud, c. 2, s. 386-387.

[160] Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Namazda Eli Üzeri­ne Yaslanmanın Mekruh Olması Babı, H. No: 994, c.l, s. 605.

[161] Mesruk b. el-Ecda b. Malik el-Hemedani el-Vedai el-Kufi adındaki bu kişi, Tabiin'in güvenilir Fıkıh ve Hadîs alimlerindendir. Kiitüb-i Sİtte (altı sahih hadis kitabı) yazan da ondan hadis rivayet etmiş­lerdir. H. 63'de vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s.242, Biy. No: 1055.

[162] Buhari, Kitab el-Enbiya, Beni İsrail'i Anlatan Bab, H.No: 3458, c. 6, s. 497, Feth'ul-Bari.

[163] S. el-Buhari, Kitab el-Amel, Fi el-Salati, Namazda Elleri Be­le Koyma Babı, H. No: 1219, c.2, s. 88, Feth'ul-Bari.

[164] Ziyad b. Sabih el-Hanefi el-Mekki, Bir görüşe göre el-Basri adındaki hadisçi hakkında İshak b. Ruhaye: "Salih ve güvenilir bir adamdır" diyor. Bunun gibi Nesai, İbn Hibban, el-Acluni de güvenilir­liğini onaylıyor. Dördüncü kuşak Medine'li Tabii'Serdendir. Bkz. Teh-zib el-Tehzib, c.3, s. 374, Biy. No: 681; Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 268, Biy. 115.

[165] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, c.2, s. 106. ibn Ömer'den ri­vayet edilen bu hadiste "Felemma Salla"'dan önce, "fe daraba ye-deyye" fazlalığı var.

[166] Sünen Ebİ Davud, Kitab e]-Salat, Namazda Elleri Bele Koyma ve El Üzerine Yaslanma Babı, H. No: 903, c.I, s. 556.

[167] Sünen el-Nesai, Kitab el-Salat, Namazda Elleri Bele Koyma­nın Sakıncası Babı, c.2, s. 127. Bu imamın rivayet ettiği hadisin sözcük dizgisinde diğerlerinden ayrı bazı değişiklikler vardır. Ama, isnadı sağ­lamdır

[168] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 108-114.

[169] Büyük Sahabi'dir. Asıl adı, Cabir b. Abdullah, b. Amr b. Ha­ram b. Ka'b b. Ganem el-Ensari el-Sülemi'dir. Rasulullah'dan en çok ha­dis rivayet eden Sahabilerdendir. Akabe biatmda ve çoğu savaşlarda Rasulullah'la birlikte bulundu. Rasulullah'ın   vefatından sonra onun mescidine, ders verdiği bir kürsüsü vardı. H. 74 ya da 75'de vefat etti. Bkz. el-İsabe Fi Temyiz el-Sahabe, c.I, s. 213, Biy. 1026

[170] ilk müslüman, Rasulullah'dan sonra ilk halife olan Ebubekir el-Sıddık'tn asıl adı, Abdullah b. Ebi Kuhafe Osman b. Amir el-Kura-şi'dir. Fil olayından iki buçuk yıl sonra doğdu. Pegamberlik gelmesin­den önce de sonra da Rasulullah'la birlikte oldu. Hicret sırasında ona eş­lik etti. Bütün savaşlara katıldı. Cennetle müjdelenen on kişiden biri ve Sahabi'nin en üstünüydü. H. I3'de 63 yaşında olduğu sırada öldü. (Al­lah ondan razı olsun) Bkz. el-İsabe, c.2, s. 341-344, biy. 4817.

[171] Sahih-i Müslim, Kitab el-Salat, İmama Uyanların Bütün Hara-ketlerinde Ona Uymaları Babı, H. No: 413, c.l, s. 309, Sünen Ebi Da-vud, Kitab-el-Salat, İmamın Oturarak Namaz Kıldırması Babı, H. No: 606, c. l.s.405.

[172] Asıl adı Talha b. Nafi el-Kuraşi et-Mekki'dir. Kureyş'in ileri gelenlerindendir. Abdullah b. Ömer, İbn Abbas ve Cabir gibi bir kesim Sahabi ondan hadis nakletmiştir. İbn Hİbban, Güvenilir olduğuna, Ebu-bekir el-Bezzar Kendi kişiliğinde güvenilir olduğuna; Ahmed b. Hanbel ondan hadis rivayet etmede bir sakınca olmadığına; hüküm veriyor. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.5, s. 26-27, biy. 144.

[173] Sünen-İ Ebu-Davud, Kitab el-Salat, İmamın Oturarak Namaz Kıldırması Babı, H. No: 602, c.l, s. 403-404.

[174] Ebu Davud, Ebu Ümame'den bu sözcüklere yakın kelimeler­le başka bir hadis naklediyor. Ebu Ümame anlatıyor:

"Rasulullah elinde değneğine yaslanmış şekilde yanımıza geldi. O ge­lince biz ayağa kalktık." O:

'Perslerin birbirlerini yüceltmek için ayağa kalktıklar, gibi siz de kalkmayın» buyurdu. Süneni Ebi Davud, Kitab el-Ebed, Bir adamın başka bir adama (tazim-Saygı) Amacıyla Ayağa Kalkmas, Babı,, H. No:

5230, c. 5, s. 398; Benzen Müsned-i Ahmed, c.5, s. 253-256'da kayde­dilmektedir. Hadisin anlamı sahihdir.

[175] Büyük s ah ahilerdendir. Asıl adı, Ubade b. el-Samit b. Kays b. Asram b. Fehr el-Hazrece d-Ensari'dir. Ensar'ın önde gelenlerinden biriydi. Künyesi Ebu el-Velid'dir. Bedir, Uhud ve diğer savaşlarda hep Peygamberin yanında yer aklı. Rasulullah onu bazı sadakaları topla­makla görevlendirdi. Peygamber'in zamanırda Kur'an'ı toplardı, bir araya getirirdi. Ehli Suffa arasında Kur'an'ı en İyi bilendi.

Ömer b. Hattab, bir gurup sahabi'yle birlikte onu dîn ve Kur'an'ı Şam­lıları Öğretmesi için oraya gönderdi. Humus'da ve Filistin'de yaşadı. Muaviye ile arasında çıkan anlaşmazlıktan dolayı Medine'ye döndü. Hz. Ömer onu tekrar Şam'a gönderdi ve Muaviye'ye:

"Sen, onun amiri değilsin, ona karışma" dedi. Remle'de ya da Ku­düs'te vefat etti. (H. 34) ÖIdüğünde72 yaşındaydı. Bkz. Esed el-Gabe, c. 3, s. 106-107.

[176] Sünen-i Ebi Favud, Kitab el-Cenaiz, Cenaze İçin Ayağa Kalk­ma Babı, H. No: 3176, c.3, s. 520. Sözcükler, yukarda anlatılana yakın­dır. Ancak "İciisu, Haiefehiim, oturun, onlara muhalefet edin {ters düşün)"; Sünen-i İbn Mace, Kitab el-Cenaiz, Cenazeye karşı Ayağa Kalkma Ba­bı, R No: 1545, c. i, s. 493. Kitabı tahkik eden, hadisi kaydettikten son­ra ŞLnîarı ekledi: "el-Sundi: "İsnadı zayıf olduğu söyleniyor" dedi." S. el-Tirmizi, Kitab el-Cenaiz, H. No: 1020, c.3, s. 340.

[177] Asıl adı, Abdurrahman b. el-Kasım b. Muhammed b. Ebube-kir'dir. Altıncı kuşak Medine'ti Tabn'nin büyüklerindendir. Yaşadığı dö­nemde Medine'nin en büyük alim ve salihlerindendi. Bütün müslüman-iarca değeri büyüktür. Çok hadis rivayet eden bu alim hakkında da diğer alimler güvenilirliğinde görüş birliği içindedirler. H. 126'da Şam'da vefat etti. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.6, s. 254, biy. 501.

[178] Üçüncü kuşak Tabiin'İn büyüklerinden olan bu hadisçinin asıl adı, el-Kasım, b. Muhammed b. Ebubekir'dir. Bir önceki adı geçen za­tın babasıdır. İbn Sa'd, Vakidi'den naklen "Güvenilir, yüksek fıkıh bil­gini, Hadis İlminde imam bir zattır," övgüsünü kaydediyor. H. 106'da ve­fat etti. Bkz. İbn Sa'd Tabakat el-Küba, c.5, s. 187- 194.

[179] Buhari bu hadisi, Kitab Menakib el-Ensar, Cahiliye Günleri (tö­ren günleri kasdediliyor) Babında rivayet ediyor. Bkz. Feth'ul-Bari. c.7, s. 148, H. No: 3837.

[180] Sünen Ebu Davud, Kitab el-Cenaiz, Lahtd Babı, H. No: 3208, c. 3, s. 544; Sünen-i Tirmİzi, Kitab el-Cenaiz, Peygamberimizin:

"Lahid Bizim için, çukur dışımizdakilerin ölüleri içindir" Hadi­si Babı, H. No: 1045, c.3, s. 363. Tirmizi:

"Bu hadis İbn Abbas'dan rivayet edildiği için "Hasen ve Garip'dir" diyor. Hadis bütün rivayet tarifeleriyle sahihdir. Cami El Sağir, c.2, s. 474, H. No: 7747, Suyuti:

"Hadis, Sahih'dir" diyor. Sünen İbn Mace, Kitab el-Cenaiz, Lahdin Serbestisi Babı, H. No: 1554, c.l, s. 496. Sünen el-Nesai, Kitab el-Cena­iz, Lahd ve Çukur Babı, c.4, s, 80.

[181] Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 362-363; el-Süyuti, el-Cami el-Sağir, c.2, s. 474, H. No: 7748, Süyuti: "Hadis sahih'dir" diyor.

[182] Sahih-i Buharı, Kitab el-Cenaiz, Cenazenin Ardından Yüzünü Tırmalayan Bizden Değildir. Babı, H. No: 1204, c.3, s. 163, Feth'ul-Ba-ri, Hadisin diğer kısımları, age., H. No: 1297-1298-3519. Sahih-i Müs­lim, Kİtab el-İman, Cenaze Ardından Göğüsü Dövmenin Haram Olma­sı Babı, H. No: 103, c.l, s. 99,

[183] Menakıb, Biyografi, yazarları bu zatın kimliği hakkında çok çe­lişkili konuşuyorlar. En tercih edilen görüş onun: el-Haris b. el-Haris el-Eş'ari adında bir sahabi, olduğudur. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. 12, s. 218-219. Biy. 1002 el-îsabe, c.l, s. 275, bil. 1384.

 

[185] Sahih-i Müslim, Kitab el-Cenaİz, Ölü Ardından Aşırı Bağırıp Çağırma Babı, H. No: 935, c.2, s. 644. (Ahzab: 33/33)

[186] Ebu Zer, Asıl adı, Cündeb b. Cünade b. Sekn el-Ğıfari'dir. İlk müslüman olan ulu Sahabi'dir. Mekke'de diğer müslümanlar kendileri­ni gizlerken o müslüman olur olmaz kimliğini ilan etti. Kureyş'in önün­de Kelime-i Şehadeti yüksek sesle haykınnca, Kureyşlilerce dövüldü. Da­ha sonra kendi yurduna döndü. Bedir ve Uhud savaşlarının ardından Me­dine'ye hicret etti.

Düzgün konuşurdu. Cenab-ı Rasul, onun bu özelliğinden söz eder­di ve şöyle dua ederdi: "Ebu Zer'e Allah rahmet etsin. Bir başına yaşar, bir başına ölecek ve bir başına dirilecek" Osman'la arasından bazı tar­tışmalar olunca, İnsanlar arasında ayrılık çıkarır korkusuyla Halife (Os­man) onu, Rebze'ye sürdü. H. 23'de orada vefat etti. Cenazesini İbn Me-sud kaldırdı. (Allah ondan razıolsun) Bkz. el-İsabe, c. 4, s. 62-64. Biy. 384.

[187] Hadis, Buhari-Müslim ve diğerlerinde kaydedilmiş. Bkz. S. el-Buhari,Kitab el-İman, Cahiliyye Adetlerinden Olan Günahlar, Babı, Feth’ul-Bari, H. No:30:, c. 1, s. 84, Ayrıca H. No: 6050.

Sahihi Müslim, Kitab el-İman Efendinin Yediğinden Kölelerine de Yedirmesi Babı, H. No: 1661 c. 3, s. 1282-1283.Müsned-i Ahmed, c.5, s. 161

[188] Sahih-i Müslim, Kitab el-İman,Soya Dil Uzatma, Ölünün Ardından Bağıra Çağıra Ağlamanın Küfür Adıyla Anılması Babı, h. No: 67, c. 1, s. 82.

[189] Müsim, Kitab el-îman, Namaz Kılmayana Kafir Adının Veril­mesi Babı, c. I, s. 88; Ebu Davud, Kitab el-Sünne, H. No: 4678, c.5, s. 58-59. Tirmizi Kitab el-îman, Namazı Bırakma Konusunda Gelen Hadisler Babı, H. No: 2618, 2639 ve 2620. Müslim ve Ebi Davud'un rivayet et­tikleri aynı sözcüklere uygun olarak. Tirmizi: "Hadis "hasen" ve "sahih" dir" diyor, c.5, s. 13.

[190] Buhari, Müslim ve diğerleri rivayet ediyor. Buhari, Kitab el-İIim, Alimleri Dinleme Babı, H. No: 121, Feth'ul-Bari, c.l, s. 217. Aynı hadisi baş­ka konularda şu numaralarda kaydediyor Buhari, H. No: 4405, 6869 ve 7080; Müslim, Kitab el-İman, Peygamber'in:"B en'den sonra birbirinizin boy­nunu vurarak küfre dönmeyin." sözü Babı, H. No: 65-66,'c.l, s. 81-82.

[191] Alak: 96/6; Maide: 5/6.

[192] Rasulullah zamanında Münafıkların başıydı. Asıl adı Abdullah b. Übey b. Malik b. el-Haris b. Ubeyd el-Hazreci'dir. Künyesi, Ebul Hab-bab'dir. Ancak, İbn Selül takma adıyla ünlüdür. Selül, Baba tarafından dedesidir. İslam öncesi Hazrec Kabilesi'nin lideriydi. Bedir'den sonra müslüman olduğunu açıkladı. Müslümanları birbirine düşürmeye, cihaddan alıkoymaya, yalah haberler yaymaya, alay etmeye, kötü bir hal başlarına gel­diğinde, sevinip oynamaya başladı. Rasulullah zamanında ölünce, Rasulul­lah namazım kıldırdı. Allah: "Onlardan ölen birine kesinlikle namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasulü-nü tanımadılar, yoldan çıkmış olarak öldüler." (Tevbe: 84) ayetini gön-dererek onu bunâan sakındırdı. Zerkeli, el-Alam, c.4, s. 65.

[193] Münafikun: 63/8.

[194] Sahihi Buhari, kitab el-Menakib, Cahiliyye Davasında Bulun­manın Yasaklandığı Bab, Feth'ui-Bari, H. No: 3518, c.6, b. 546.

[195] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 114-125.

[196] Sahihi Müslim, Kilab el-Birr Ve el-Sıla Ve el-Adab, Zalim de Olsa Mazlum da Olsa Müslümamn Kardeşine Yardımcı Olması Babı, H. No: 2584, c.4, s. 1998.

[197] Hacc: 22/78.

"İnsanın kendi kabilesini, haksızlıkta desteklemesi-

dir."182 diye cevap verdi.

[198] Ünlü Sahabi'dir. Adı, Vasile b. el-Esk'a b. Ka'b b. Amir'dir. Beni Leys b. Abdi menat kabilesindendir.

Tebuk savaşından Önce müslüman oldu ve bu savaşa katıldı. Müslü­man olmadan Önce Medine'nin bir bucağında oturuyordu. Müslüman olunca Ehl-i Suffa oldu. Rasulullah'ın ölümünden sonra Şam'a gitti, orada savaşlara katıldı. Şam, Humus ve diğer şehirlerin fethinde bulun­du. H. 95'de Şam'da 105 yaşında öldü.

Bkz. îbn Sa'd, Tabakat El Kübra, c.7, s. 407-408; el-İsabe, c.3, s. 620. Biy. 9087.

[199] Süneni Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Tutuculuk (Taassub) Babı, H.No:5119,c.5,s. 341.

İbn Mace Fesile'nin babasından naklettiği hadisi rivayet ediyor. İbn Hacer ve diğerleri bu ravinin Fesile binti Vasile b. el-Esk'a olduğunu kay­dediyor. İbn Mace'nin Fesile'den naklettiği hadis şöyle:

"Babamdan duydum. Diyordu: Peygamber'e, ırkçılık, adamın kendi toplumunu sevmesi midir? diye sordum. Rasulullah:

"Hayır, Irkçılık-tutuculuk- kişinin kendi kabilesini zulümde des-teklemesidir." buyurdu.

Süneni îbn Mace, Kitab el-Fiten, Irkçılık Babı, H. No: 3949, c.2, s. 1302. Fesile binti Vasile'nin soyu için bkz. el-İsabe, c.3, s. 626, Biy. 9087. Orada Nesile adıyla geçiyor.

[200] Asıl adı, Surake b. Malik b. Caşem b. Malik b. Amr b.Teym b. Müdlic el-Kinani; el-Müdlici'dir. Büyük sahabidir. Beni Müdlic oyma-ğındandır. Müslüman olmadan önce, Hicret yolculuğu sırasında Rasulul-lah'i Ebubekir'i yakalayıp Kureyş'e teslim etme girişiminde bulundu. Bu sırada atının ayaklan toprağa gömüldü. Bunun Peygambere özgü bir mucize olduğunu anladı. Amacım, Rasulullah ve arkadaşından gizledi. (Bilmezlikten geldi) Peygamber'e bir mektup verdi ve hemen orada müslüman oldu. Peygamber ona:

"Benim pazubentimi takınca Kisra'nın tacım tahtını parçalayıp yerle bir edeceksin." Ömer, İran'ı fethedince, Peygamber'in (s.a.v.) vaadini yerine getirmek ve mucizesini gerçekleştirmek için Rasutul-lah'ın Pazubentini ona taktı. Bunun üzerine Ömer:

"Kisra b. Hürmüzü yenilgiye uğratıp, tacını tahtını Müdlic oymağın­dan Surake b. Malik gibi bir arabiye (köylüye) giydiren Allah'a hamd ol­sun." diye dua etti. Surake, şairdi. H. 24'de vefat etti. Bkz. Esed el-öa-be, c.2, s.264-265-266.

[201] Ebi Davud, Kitab el-Edeb Asabiye (ırkçılık) Babı, H. No: 5120, c.5, s. 341. Ebu Davud bu rivayetini, Eyyub b. Süvey'den alıyor ra-vi zayıftır" diyor. Süneni Ebu Davud, c.5, s. 341. Eyyiib b. Süveyd el-Ramli el-Şeybani, Künyesi Ebu Mesud, adındaki bu ravi, Ahmed b. Hanbel imamlannca zayıftır. H. 201 'de vefat etti. Bkz. Tehzib el-Tehzib, el, s. 405-406. biy. 745, s.

[202] Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel el-Kuraşi, Büyük Sahabi ve Kureyş'İllerin en halimi (Yumuşak huylu) ve en efendilerindendi. Ku-reyş'lilerin ve çoğu Arapların soy kütüklerini, kendisinden öğrendiği soy bilginiydi (Nesabe). Babası el-Mu'ü, Taifliler tarafından reddedilip ge­ri dönen Rasulullah'ı himaye etti. Müslümanlar, Beni Haşimliler ve Ab-dulmuttaîip oğullarıyla ilişkiye geçip onlan açlık ve yokluğa mecbur eden Kureyş kabilesinin yaptığı antlaşmayı bozanlardan birisi de yine bu şa­hıstı.

Cübeyr, Mekke fethedilmezden Önce müslüman oldu. Fetih savaşı sı­rasında Mekke'ye yakın bir yerde Peygamberimiz :

"Kuşkusuz Mekke'de Kureyş'den dört gurup "nefer" vardır. Onlar aracılığıyla (insanlar) şirkten uzak olur, İslama ısınır..." Bun­lar arasında. Cübeyr b. Mutin'dan da söz etti. H. 52'de vefat etti. Bkz. Esed el-Ğabe, el, s. 271-272.

[203] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Irçilık Babı, H. No: 5121. c.5, s. 5121, c.5, s. 354. Müslim-Kitab el-Imare, H. No: 1848 Ebu Hurey-re'den.

[204] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5118, c. 5, s. 341. Hadisin İsnadı, sahihdir. E. Davud, îbn Mes'ud'dan buna uyan diğer bir hadis rivayet ediyor. Sünen-i Ebu Davud'. H. No: 5 U7. c.5, s.34O.

[205] Abdurrahman b. Ebi Ukbe, el-Farisi, el-Medenİ, Ensar'ın ya­kın dostu, bir sahabidir. Îbn Hibban: Mürsel rivayet etmekle birlikte güvenilir olduğunu söyler İbn Hacer, "Üçüncü kuşaktan Makbul bir ra-vidir." der. Tehzib el-Tehzib, c.6f s. 232, Biy. 472. Takiib el-Tehzib, c.l, s.492,Biy. 1051.

[206] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, IrkçılıkBabı, H. No: 5123, c.5, s. 343, İbn Mace, Kitab el-Cihad, Savaşta Niyet Babı, H. No: 2784, c.2, s. 931, Ebi Ukbe'den rivayet edilen bu hadis "Mürsel” dır.

[207] Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Soy-sopla övünme Babı, H. No: 5116. c.5, s. 339-340, Müellifin (îbn Teymiye) hadisin sahih olduğuna işa­ret ediyor.

Tirmizi, Kitab el-Menakib, Şam Ve Yemen'in Üstünlükleri, H. No: 3955-3956, s. 734-735.

Tirmizi de bazı güzel değişiklikleri, kelimelerde öncelik sonralık (takdim-tehir) var.

Tirmizi, İbn Ömer ve îbn Abbas, babında 3955 numara ile bir hadis rivayet ediyor. Bu hadisden sonra "Hadis "hasen" ve "garip" tir" diyor. İkinci hadisten sonra da: "Bu hadis bize göre birinciden daha sağlamdır. Yazgısını ekliyor. Sünen el-Tirmizi, c.5, s. 734-735.

[208] Sahih-i Müslim, Xitab el-tmare, Fitne (Kargılıklar) Ortaya Çıktığında Müslümanların Topluluk Halinde Olmayan Özen Göster­meleri Babı, c.3, s. 1476-1477. H. No: 1848. Hadisin iki rivayet tarikin arasındaki sözcük dizgisinde bazı farklılıklar var.

[209] Müslim, Kit ıb el-Fiten Ve Eşrat-Saa-Birisi Öbürünün Devesi­ni Çekinceye Kadar Kıyamet Kopmayacağı Babı: H. No: 2908, c.4, s. 2231-2232.

[210] Hz. Ali'nin dönemindeki Harici'lcre verilen ad. Bu ad, Küfe ya­kılarında, Harun'a denen bir yer adına nisbetle verilmiş. Harici'ler Ali'nin (r.a.) ordusundan ayrılınca buraya yerleşmiştiler. Bkz. eî-Bida-ye Ve-el'Nihaye, c.7, s. 278-280. Mu'cem el-Büldan, c.2, s. 245

[211] Asıl adı, Ebu Ümeyye, el-Ma'rur b. Süveyde el-Esedi'dir. Üçüncü Kuşak Küfe Tabün'den olan bu ravi çok güvenilir hadis ezber-leyicisidir. 120 yıl yaşadı. Bkz. tbn Sa'd Tabakat el-Kübra c.6, s.l 18; Tak-rib el-Tehzib, c.2, s. 263; Biy. No: 1275.

[212] Buharı, Kitab el-İman, Cahiliye İşlerinden Olan Günahlar Ba­bı, Feth'ul Bari, el, s. 84, H. No: 30; H. No: 6050, c. 10, s. 475, sözcük akışında bazı değişiklikler var.

Sahih-i Müslim, Kitab el-îman, Efendilerin Yediklerinden Köleleri­ne de Yedirmeleri Babı, H. No: 1661, c.3, s. 1282-1283. Hadisi, çeşitli -birkaç- rivayet yoluyla nakleden Müslim'in rivayetleriyle, müellifin (İbn Teymiye) aldığı hadisin güzel dizgesinde bazı değişiklikler vardır,

[213] Müellif, (Allah ona rahmet etsin) burada Müslim'de bulunan bir hadise İşaret ettiğini söylüyor. Neki, yukarda geçen şekliyle Müslim'de böyle bir hadise rasthyamadım. Fakat bu senet ve bu sözcüklerle bura­da geçen hadisi Buhari'de gördüm.

Bkz. Sahih el-Buhari, Kitab el-Diyat, Haksız Yere Öldürülen Kim­senin Kanının Bedelini İsteme Babı, Feth'ul-Bari, c.12, s. 210, H. No: 6882. Burada "Li yurhika" var "Li yurika yerine" Her ikisi de aynı anlamdadır.

[214] Aynı hadise geçen sayfalarda değinildi.

[215] Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen hadisin bir bö­lümüdür. Buhari hadisi, Ebu Hureyre'den rivayet ediyor. Rasulullah şöyle buyurdu:

"Oruç (arkakasına s ığınılan) kalkandır. (Biriniz otururken) çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin..." Sahih-i Buhari, Kitab, el-Savm Orucun Üstünlükleri Babı, H. No: 1894, Feth el-Bari, c.4, s. 103.

Müslim, Kitab el-Sıyam, Oruçlu tken Dili Koruma Babı, H. No: 1151,c.2, s. 806. Sözcükler "İzaEsbaha, Ehadükümyevmensaimen, fela yerfüs ve le yechel." (Sizden biriniz bir gün oruç tuttuğunda, kö­tü konuşmasın, cahiIİk etmesin). Ebu Davud, Müellifin anlattığı hadi­sin sözcükleriyle uyum içindedir. Bkz. Sünen- i Ebu Davud, Kitab el-Savm, Oruçlu İken Gıybet Etme Babı, H. No: 2362. c. 2, s. 768.

[216] Bu ikilik -beyt- cahiliye döneminin ve ünlü Muallakat-ı Seb'a (yedi askı) nın ozanlarından Amr. b. Gülsüm adındaki şairin uzun övgü-kaside-sinden alınmıştır. Bkz. Ebubekir el-Anbari, Kitab Şerh el-Kasa-idel-Seb'as. 426.

[217] Bkz. Tefsir İbn Cerir, c.4, s. 202-203.

[218] Büyük Sahabidir. Asıl adı, Abdullah b.Öraer b. el-Hattab b. Nü-feyl el-Kuraşi el-Advi'dir. Bi'setten üç yıl önce doğdu. On yaşında bir ço­cukken Medine'ye hicret etti. Bedir ve Uhud savaşında, babası onun savaşa katılmasını Rasulullah'dan istedi. Küçük olduğu için Rasulullah uygun görmedi. Hendek Savaşma katılmasını onayladı. Şüphelilerden ka­çınması ve ibadete düşkünlüğüyle ünlüydü. Osman'ın öldürülme fitne­sinde, olaylardan uzak durmayı tercih etti. H. 73 yılında vefat etti. (Al­lah ondan razı olsun) Bkz. el-İsabe, c. 2, s. 347-350, Biy. 4834.

[219] Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendilerine Zulm Edenlerin Oturduktan Yere Girmeyin, Babı, H. No: 2981, c.4, s. 2286.

[220] Sahih-i Buhari, Kitab el-Enbiya, Allah'ın "Semud'a Kardeşle­ri Salih'i gönderdik" Ayeti Babı, H. No: 3378, Feth'ul-Bari c. 6, s. 378; 3379 No'lu hadis de bu hadisin aynısıdır.

[221] Buharı ve Müslim, hadisi İbn Ömer'den naklediyorlar. Bkz. Sa-hih-i Buharı Kitab el-Enbiya, Bir önceki bab, H. No: 3380, Feth'ul-Ba-ri.c.6, s. 378-379.

Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendine Zulmedenlerin Yerlerine Gir­meyin Girerseniz Ağlayarak Girin Babı, H. No: 2980, c. 4, s. 2285.

[222] Bu ravi, Said b. Abdurralıman el-öıfari-Mısri'dir. Künyesi, Ebu Salih olan bu zat hakkında İbn Hacer Tehzib el-Tehzib'inde, İbn Hİbban onun güvenilirliğini onayladı, "diyor". el-Acla: "Mısri, güvenilir, tabi­dir." der. Hz. Ali'den olan rivayeti mürseldîr. Bkz. Tehzib el-Tehzib c.4, s. 58-59 Biy. 100.

[223] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Namaz Kılmanın Caiz Olma­dığı Yerler Babı, H. No: 490, c. I, s. 329. Hutabi, Mealim el-Sünen isim­li eserinde bu hadisin açıklamasında şöyle diyor: "Bu hadisin isnadı "Mekal" dir."

Hiç bir alimin, Babİl topraklarında namazın haram olduğunu söyle­diğini bilmiyorum. Bunu söyledikten sonra Ebu Davud daha sahih olan şu hadisi sunuyor: "Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı..." Bkz. Hamiş Sünen-i Ebi Davud, c. 1, s. 329. Gerçi müellif az sonra hadisin burada ge­çen senetten daha sağlam senetle rivayet edildiğini anlatacak. Bu senet hadisin sıhhatini destekler niteliktedir. Aynı hadisi Beyhaki Süneninde, c.2, s. 451, Korku ve Azab Yerlerinde Namaz Kılmanın Kerameti Bab.n da tahriç ediyor.

[224] Siyer kitapları Rasulullah'ın bu mescidin yakılmasını emret­tiğini yazıyorlar: Bkz. İbn İshak, Sire el-Nebi; İbn Hİşam, Tehzib, c.4, s. 956; İbn Kesir, el-Sife el-Nebi, c.4, s. 40.

[225] Buharı, Kitab Fadl el-Salat Fi Mescid-i Mekke ve el-Medine ve Medine Mescitlerinde Namaz Kılmanın Üstünlükleri Babı, H. No: 1189,Feth'ul-Barİ, c.3, s.63,Buhari'ninEbu Hureyre'den rivayet etti­ği hadis şöyledir, Rasulullah buyurdu:

"Develer ancak üç mescit için sürülürler. Mescid-i Haram, Mes­cid-i Rasul ve Mescid-i Aksa." "Bu hadisi İzleyen 1190 No'lu hadisde (yine Ebu Hureyre'den) şöyle denmektedir:

"Benim mescidimde bir namaz, Mescid-Haram dışında kilanan bin namazdan daha hayırlıdır."

[226] Tirmizi, Namazla ilgili Bablar, Mescid-i Küba'da Namaz Kıl­ma Babı, H. No: 324, c.2, s. 145-146. Üseyd b. Zahir el-Ensari, Rasulul-lah'dan şöyle naklediyor:

"Mescid-İ Küba'da namaz kılmak umre gibidir." Üseyd bu hadi­sine Tirmizi: "Hasen ve gariptir" diyor. Hakim, el-Müstedrek, c.l, s. 487'de, aynı hadisi rivayet ettikten sonra şöyle ekliyor: "Bu isnadı sağ­lam bir hadistir. Ne ki, Ebu el-Ebred'den başka kimse tahriç etmedi. Ha­disin ravilerinden biri meçhuldür (kimliği bilinmiyor)."

Buhari ve Müslim'de Rasulullah'ın Mescİd-İ Küba'yı her Cumarte­si günü ziyaret ettiği ve orada iki rekat namaz kıldığını kanıtlayan bil­giler var. Bkz. Feth'ul-Bari, H. No: 1193-1194, c.3, s. 69; Sahih-i Müs­lim, H. No: 1399, c.2, s. 1016-1017.

[227] Ebu Davud, Osman b. Ebi el-As'dan, Rasulullah'ın şöyle bu­yurduğunu tahriç ediyor:

"Rasulullah, Taiflilere diktatörlerinin saraylarını mescit haline getir­melerini emretti." "Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Mescitlerin Ya­pılması Babı, H. No: 450, c.l, s. 311. İbn Mace aynı hadisi Kitab el-Me-sacid Ve el-Cemaat, Nerelere Mescit Yapmak Caizdir babı, aynı sözcük­lerle, Sadece burada Ebü Davud'dan farklı olarak "Tavağitihim" yerine "Tağitihim" kelimesi var. H. No: 743, c.l, s.245.

[228] Nesai, Hadisi Talak b. Ali (r.a.) rivayet ediyor. Talak diyor: "El­çi olarak Rasulullah'a çıktık. Bİ'dat edip arkasında namaza durduk. Ül­kemizde bizim çok manastırlarımız olduğunu kendisine söyledik. Orala­rı nasıl temizleyip kullanır hale getirilmesini bize öğretmesini istedik. Su istedi. Ağzını burnunu yıkayıp abdest aldı. Sonra o suyu bir kaba döktü. Bize:

"Çıkınız. Ülkenize gittiğinizde manastırlarınızı değiştirin. Bu sudan oralara serpin ve oraları mescit edinin" buyurdu. Hadis:

"Biz orayı mescitleştirdik ve müslümanlan ezanla oraya çağır­dık." ifadelerine kadar devam ediyor. Bkz. Siinen-i Nesai, Kitab el-Me-sacit, Manastırların Mescit Edinilmesi Babı, s. 38-39, c.2.

[229] Bu hususla ilgili Buhari-Müslim ve diğer hadis kitaplarında bil­gi gelmiştir. Rasulullah, Medine'ye hicret edince müşriklerin mezarlığı olan yere bir mescit yapılmasını ve oradaki mezarların sökülmesini em­retti.

Bkz. Sahih-i Buhari, Kitab el-Salat, Müşriklerin ve Cahiliye Döne­minden Kalan Mezarlıkların Sökülüp Yerine Mescit Yapılabilir mi? Ba­bı, H. No: 428, Feth'ul-Bari, c.l, s. 524.

Müslim, Kİtab el-Mesacid Ve Mevadıu el-Salah, Mescidlerin Yapı­mı Babı, H. No: 524, c.l, s. 373.

[230] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Libas, Şöhret (gösteriş de dene­bilir) İçin Elbise Giyme Babı, H. No: 4031, c.4, s. 314.

[231] Asıl adı, Osman b. Muhammed b. İbrahim b. Osman el-Abe-si, Ebul Hasem b. Ebi Şeybe'dir. Tefsirde ve hadiste güvenilir ünlü kaynaktır. Onuncu kuşak Küfe Tabiİ'İerindendir. Ayrıca güvenilir ünlü hadis ezberleyiçişidir. İbn Hacer, Takrib el-Tehzib'de: "Evhamlı olma­sına karşın ezberi çok güçlüdür. Kur'an'ı Ezberlemediği söylenir" der. H. 239 yılında 83 yaşında öldü. Bkz. İbn kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.10, s. 319; İbn Hacer, Takrib el-Tehzib, c.2, s. 13-14, biy. 107.

[232] Bu ravi, Haşim b. Müslim el-Leysi el-Bağdadi'dir. Künyesi, Ebu'n-Nadr'dır. Daha çok künyesiyle tanınır. Takma adı, Kaysar'dır. Do­kuzuncu kuşak Bağdat'h Tabii Herdendir. Güvenilir bir ravidir. İbn Ha­cer Takrib el-Tehzib'de "Güvenilirliği kanıtlanmıştır"' der. 73 yaşında ve­fat etti. (H. 207) Bkz. İbn Sa'd, Tabakat el-Kübra, c.7, s. 314, biy. 39.

[233] Asıl adı, Hasan b. Atiye el-Muharibi, kabilesinin efendisidir. Künyesi Ebubekirel-Dimaşki'dir. Güvenilir, fikıhçı, abid bir kimsedir. H. 120'deöldii, Takrib el-Tehzib, c.l, s. 162, bıy.237.

[234] Ravinin adı Abdurrahman b. Sabiî b. Sevban el-Anbesi el-Dı-meşki'dir. Hatası olmakla birlikte, doğru sözlüdür. 165'de vefat etti. Bkz. el-Takrib, c.l, s.474, biy. 886.

[235] Ünlü hadis imamı ve ezbercisi olan bu alimin asıl adı, Yahya b. Main b. Avn el-Gadfani'dir. Künyesi, Ebuzekeriya el-Bağdadi'dir. Cerh ve Ta'dil'de (Hadis ravilerini kategorilere ayırarak güvenilirliklerini kritize etmek) imamdır. Ahmed b. Hanbel'in arkadaşıdır. İmamlığı ve bü­tün erdemleri kendisinde toplanmıştı. 233'de 70 yaşlarındayken vefat et­ti. Bkz. el-Cerh Ve el-Ta'dil, c.l, s. 314-318; Takrib el-Tehzib, c.2, s. 358, biy. 181.

[236] Asıl adı, Abdullah b. Abdulkerim b. Yezid b. Ferruh el-Razi'dir. Künyesi, Ebu Zer'a'dır. Güvenilir hadis imamlarının büyüklerindendir. Cerh ve Ta'dil'de Yahya b. Main gibi güçlüdür. 264'de vefat etti. Öldü­ğünde 63 yaşındaydı. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 536, biy. 1479; el-Cerh Ve el-Ta'dil,, c.l, s.328-349.

[237] Adı, Abdurrahman b. İbrahim b. Amr el-Osmani; Künyesi, Ebu Said el-Dımaşki; Lakabı Dahim'dir. Güvenilir, sağlam hadis ezber-leyicisidir. 245'de, 75 yaşındayken öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 471, biy. 856.

[238] Muhammed b. İdris b. el-Münzir el-Hanzali Ebu Hatem el-Ra-zi'dir. Ünlü imam, hafız ve düzgün kişiliği ve ezberleme ve koruma gü­cü, sağlarncılığı kanıtlanmış hadis imamlarından biridir. Cerh ve Ta'dil konusunda iyi olan alimlerde bu savı doğruluyor. 277'de vefat etti. Do­ğumu, 195. Bkz. Tehzib El.Tehzib, c.9, s. 31-34, biy. 40.

[239] Sünen el-Beyhaki: c.9, s. 234.

İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 125-147.

[240] Diğer baskılardan bu ravihin adı, İbn Harb olarak geçmektedir. Kimliği, yazmalardan daha sağlıklı bir şekilde anlaşılmaktadır. Saptıya-bildiğimiz kadarıyla ravi, Muhammed b. Hatkib b. Ebl Harb el-Cerce-rai'dir. Ahmed b. Hanbel ile yazışır ve hadisleri ona sorardı. İmamdan bir­çok mesele ve hadisi nakletmiş, Bkz. Tabakat el-Hanabile, c.l, s. 331, biy. 105.

[241] Nisaburi, Mesail el-İmam-ı Ahmed, c. 2, s. 145-146.

[242] Ahmed b. Hanbel'e uyanların büyüklerinden olan bu alimin asıl adı, Harb b. İslami, b; Half el-Hanzali el-Kirmani'dir. İmam Ahmad'den bir takım meseleler dinledi ve onları Hilal ve diğer imama uyan alimle­re anlattı. Ülkesinin Hukukçusu (fıkıhçısı) idi. Hükümdar, yargı İşlerin­de ona başvururdu. Bkz. Tabakat Al-Hanabile, c.l, s. 145.

[243] Ümmetin büyük imamlarından olan alimin asıl adı, Abdullah b. Mübarek b. Vadıh el-Hanzali, el-Temimi el-Mervezi; Künyesi, Ebu Ab-durrahman'dır. İlimde, takvada, düzgün ahlaklılıkta erdem ve riyaset (başkanlık) çağının imamıydı. Sağlam ve güvenilir hadis ezbercisi İmam­ların en ünlülerindendir. İbn Uyeyne onun bu özelliğini şu sözüyle nite­lemektedir:

"Fıkıhçı, alim, ibadete düşkün (abid) zahid (dini özellik taşamayan şeylere değer vermeyen), üst;.d, cesur, şair, cömert, ümmete hakkı tav­siye eden (nasihat eden), Müslümanların efendilerinin efendisi bir zat­tı. "Heyte savaşından dönerken öldü. (H. 181) Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.5, s. 382-387. biy. 657.

[244] Adı Ahmed b. İbrahim b. Kesir b. Zeyd el-Devraki el-Bağda-di olan bu hadis alimi, Ahmed b. Hanbeli'nin sohbetinde bulunanların İle­ri gelenlerinden güvenilir hadis lafızidır. Ahmed b. Hanbel'den dinledi­ği hadis ve diğer meseleleri, kendinden sonra gelenlere aktarmıştır. H. 246'de vefat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 9-10. biy. 3; İbni Cevzi, Menakib İmam Ahmed, s. 610.

[245] Adı, Ahmed b. Hanbel b. Furat b. Halit el-Dabi; Künyesi, Ebu Mes'ud olan alim, hadisçi fetvacıdır. Peygamber'in sözlerini en iyi ez­berleyen büyük hadis e .becisidir. Yazılı bir çok eserleri vardır, ilimde de­rin görüşlü (Rasih), İbn Hacer ve diğer hadisçilere, güvenelirliği kanıt­lanmıştır. İbn Hacer Takrib el-Tehzib'inde:

"Hiçbir mesnedi aramaksızın ondan hadis alabilirsiniz" der. H. 258'de Öldü. Bkz. Tehsib el-Tehzib c.l, s. 66-67 biy. 117 Takrib el-Teh­zib, c.l, s. 23, biy. 102.

[246] el-Muğni Ve el-Şerh el-Kebir, c.l, s. 309-310.

[247] Age.,c. l.s.482.

[248] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 147-151.

[249] Bu sahabinin kimliği hakkında her hangi bir bilgiye rastlama­dım. Ancak, el-Acluni Keşfi el-Hafa'da, Ebu Nuaym'in bu hadisi Ka'ka'a b. Ebi Hedret'ten tahriç ettiğini anlatıyor. Bkz. Keşf el-Hafa c.l s. 378 el-İsabec. 3, s. 239.

[250] el-Acluni, Keşf el-Hafa'da: "Hadisi, Taberanİ büyük mecmu­asında (Mecmu el-Kübra), İbn Şahin el-Sahabe'de Ebuşeyh ve Ebu Nu-ayım da el-Marife'de rivayet ettiler dedi. "Hadisi anlatıyor ve ekliyor: "El Beğavi Mu'cem el-Sahabe'de tahriç ediyor hadise." Bkz. Keşf el-Hafa ve Müzil el-İlbas, c.l, s. 378, H. No: 1018. İbn Hacer.hadisin ravisi Ka'ka'a bin Hedred'in biyografisine el-İsabe adlı eserinde değiniyor. Bu ravîden Beğavi, İbn Şahin ve Taberani hadis almışlardır. Bkz. el-İsabe, ç.3,s.239.

[251] Hadisi rivayet eden Tirmizi, naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu hadisin isnadı, zayıftır. Bkz. Sünen el-Tirmizi, Kitab el-îst'izan, Elle îşa-ret Ederek Selam Vermenin Keraheti Babı, H. No: 2695, c.5, s. 56-67. Mü­ellif burada hadisin zayıf olmasına karşın, Savı destekler nitelikte her han­gi bir görüşün olmadığını açıklıyor.

[252] Büyük Sahabi'dir. Adı, Rükane b. Abdi Yezid b. Haşim b. Abdulmuttalib el-Kuraşi'dir. Kureyş oymağının en azılılarından İdi. Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olanlarla birlikte müslüman oldu. Daha sonra Medine'ye yerleşti. Rasulullah'dan bir takım hadisler riva­yet etti. Osman'ın Hilafeti sırasında öldü. (H.42), Esed el—Gabe, c.2, s. 187-188.

[253] Ebu Davud, Kitab el-Libas, Sarık Babı, H. No: 4078, c.4, s. 340-341.

[254] Sünen El Tirmizi, Kitab el-Nikah, Muhammed b. Hattab el-Ceh-mi'nin, Nikahın duyurulması konusunda Peygamber'den rivayet ettiği ha­dis babı, H. No: 1088, c.3, s. 398. Tirmizi: "Muhammed b. Hatab'ın bu hadisi "hasen" dir " diyor; Müsned-i Ahmed, c.3, s. 418, c.4, s. 77; İbn Mace, Kitab el-Nikah , Nikahın Duyurulması Babı, H. No: 1896, c.4, s. 611; Nesai, Kitab el-Nİkah, Ses Ve Tefle Nikahı Duyurma Babı, c.6, s. 127.

[255] Buhari, İbn Abbas'dan şu hadisi naklediyor: "Peygamber, kadınsı davranan erkeklere, erkeksi davranan kadınla­ra lanet etti." ve ardından "bu tür davrananları evlerinizden (sanırım bu ifadeyle evden çok şehir, ülke kasdedilmektedir.) çıkarın." buyurdu. Ravi, Rasulullah falancayı, Ömer falancayı çıkardı diyor. Kitab el-Libas, Kadınlara Özenen Erkekleri Evlerden Kovma Babı, H. No: 5886, Feth'ul-Bari, c. 10, s. 333.

[256] Müsned-i İmam Ahmed, c.l, s. 241, İbn Abbas'a dayanarak.

[257] Sahih el-Buhan Kitab el-Savm, Peygamber'in "yazamayız, he-saplıyamayız" sözü babı, H. No: 3913, Feih'ul-Bari, c.4, s. 136; Sahi­hi Müslim, Kitab el-Sıyam, Ayı Görül Görmez Hemen Oruca Başlama­nın Gerekliliği Babı, H. No: 1080, c.2,s. 761.

[258] Buhari-Müslim ve diğer bilinen, ünlü sünnet kitapları bu ha­disi kaydediyorlar.

Bkz. Buhari, Kitab el-Savm, Peygamberin: "ayı görünce oruç tutun bir diğerini görünce iftar edin (orucunuzu açm-bayram edin)" Hadisi Ba­bı, Hadis No: 1909, Feth'ul-Bari, c.4, s. 119; Sahih-i Müslim Kitab el-Savm, Hilaİ Görüldüğünde Ramazan Orucuna Başlamanm Gerekliliği Ba­bı, H. No: 1080, c.2, s. 759.

[259] Suyuti, el-Camiel-Sağir, c.2, s. 103. Taberani, el-Kebİri'inde kaydettiğine göre, hadis hasendir.

[260] Konuyla ilgili Buhari-Müslim, Ebu Hureyre'den hadisi tahrif ediyor.

"Sizden birisi, Ramazandan bir iki gün önce oruç tuturak Rama-zan'ı karşılasın. Ancak, daha önceden oruçluysa orucuna devam et­sin." Bu sözcükler Buhari'ye aittir. Ramazan'dan Önce Bİr veya İki Gün Oruç tutarak Ramazanı Karşılamayın. Hadisi Babı, H. No: 1914, Feth'ul-Bari, c,4, s. 127-128. Müslim'in hadisinde bazı sözcükler fark­lı, Bkz. Sahİh-i Müslim, Kitab el-Sıyam, Bir İki Gün Önce Oruç Tutarak Ramazan'ı Karşılamayın Babı, H. No: 1082, c.2, s. 762. Hadisi, diğer Sa­hih, Sünen ve Müsned sahipleri de rivayet ettiler.

[261] Humeyd b. Abdurrahman b. Avf b, Abdi et-Haris b. Zühre el-Kurai adındaki bu ravi (hadis anlatıcısı) Üçüncü kuşak Medine'li Tabii'ler-dendir. Güvenilirdir. 105'de öldü. İbn Sa'd H. 95'de 73 yaşında iken Öl­düğünü söylüyor. Bkz. Tabakat el-Kübra, c.5, s. 153-154; Takrib el-Tehzib,c.l,s.203,biy. 603.

[262] Hadis Buhari, Müslim ve diğer muteber hadis kitaplarında ri­vayet edilmektedir, Müslim'in s. 114'de naklettiği bu hadisi Buhari, yukarda geçen sözel dizimîyle Kitab el-Libas, Takma Saç Kullanma Babı, H. No: 5932, c.10, s. 373, Feth'ul-Bari'de kaydediyor.

[263] Müslim Sahih'inde her İki rivayeti de Buhari'nin Humayd b. Ab­durrahman'dan naklettiği hadisle birlikte, İbn Müseyyeb'den naklediyor. Bkz. Müslim, Kitab el-Libas Ve el-Zine, Takma Saç Kullanmanın Haram Olması Babı, H. No: 2127, c. 3, s. 1679. Müslim'in kaydettiği bütün ri­vayetler müellifinkinin aynıdır.

[264] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Elbise Dar Olduğunda Bel­den Aşağısını Örtme Babı, H. No:635, c. 1, s. 418, Hutabi: İstimal el-Ya-hudi'yi, "elbisesiz kimsenin yalnız belden üstüne attığı şal, olarak açık­lıyor. Bkz. Mealim el-Sünen Fi Hamiş-i Sünen Ebi Davud, c.l, s. 417.

[265] Sahih-i Müslim, Kitab el-Libas, H. No: 2099, c.3, s. 1661; Sa-hih-i Buharı, Kitab el-Libas, Bab: 20-21, H. No: 5819... 5822, Feth'ul-Bari, c. 10, s. 278-279; Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Elbise Dar Ol­duğunda, Babı, H. No: 634, c.l, s. 417.

[266] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 151-160.

[267] Ebu Esved el-Dü'li Ya da Deyli adındaki bu kişinin adı, Zalim b. Amr b. Süfyan b. Abdi b, el-Deyl el-Basri el-Kadi'dir, Ali b. Ebi Ta-Hb (r.a.)'m emriyle Arap dilinin gramer kurallarını (Nahiv İlmi) o koy­du. Rasululah'm zamanında müslüman olduğu söylenir. Cemel olayın­da Ali'nin yanında savaştı. Onu din, akıl, dil, anlama ve anlatma yetene­ğine sahip, zeki ve ileri görüşlü biri olarak nitelerler. Tabii'nin güveni­lir ravilerindendir. H. 69 yılında 85 yaşında iken öldü. Tehzİb el-Tehzib, c.2, s, 10-11 biy. 52.

[268] Hadisi bu uzunlukta Buhari'de bulamadım. Fakat Müslim, Ki-tab el-Zekat, Kişi oğlunun iki vadi dolusu altını olsa bir üçüncüsünü is­ter "Hadisi Babı, H. No: 1050, c.2, s.726'da yukarda geçen sözcüklerle kaydediyor. Ancak Buharı, bu hadisin bir bölümünü Abdullah b. Zübeyr, İbn Abbas ve Enes'den naklediyor. Enes'den rivayet ettiği hadisin söz­leri şöyle" "Kişi oğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüyü arar (is­ter). Kişi oğlunun karnını topraktan başka bir şey doyuramaz (doldura-maz) Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Bkz. S. el-Buhari, Ki-tab el-Rekaik, Mal Fitnesinden Sakınma Babı, H. No: 6436-6437-6438-6439-6440, Feth'ul-Bari, c.l 1, s. 263.

[269] Asıl adı, Rebia b. Amile el-Ferazi, el-Kufi'dir. Tehzib el-Teh-zib'de, İbn Hibban, İbn Main, İbn Sa'd ve el-Acli hakkında güvenilirdir diyorlar. Tehzib el-Tehzib, c.3, s. 449-250 biy. 476.

[270] Bu olayı Taberi, ünlü Taberi tefsirinin Hadid suresinde geçen 16. ayetin açıklamasında anlatıyor. Hadid, Cüz. 27,132; İbn Kesir de sö­zel di::gede bazı değişiklikle İbn Mesud senediyle Ebi Hatem'den nak­lediyor. Bkz. Tefsir-i Kesir, c.6, s. 559-560.

[271] Said b. Abdurrahman, b. Ebi el-Ayma el-Kenani, e'-Mısri adındaki bu ravi, İbn Hacer'in takribinde söylediğine göre "Yedinci Ku­şaktan, kabul edilir bir ravidir". Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 300, biy. 213.

[272] Asıl adı, Sehl b. Ebi Ümame, Esat b. Sehl b.Hanif el-Ensari el-Evsi'dir. İbn Hacer, İbn Main, Acli ve İbn Hibban güvenilir olduğunu nak­lediyor. İskenderiye'de öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.4, s. 246-247, biy. 422.

[273] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Edep-Hased, Babı, H. No: 4964, c.5, s. 209-210.

[274] Müminlerin emiri ve adaletli bir halife olan Ömer b. Abdüla­ziz b. Mervan b. el-Hakim, el-Emevi el-Kuraşi Beşinci Raşid Halife di­ye anılır. Düzgün kişiliği ve adaletiyle ünlü bu hükümdar H. 61 Medine-ne'de doğdu. Velid b. Abdulmelik zamanında Medine imreti valiliği yaptı. Daha sonra Şam'da Süleyman b. Abdulmelik'in veziri oldu. Bu hü­kümdarın ölümü üzerine H. 99 yılında hilafete geçti. Zulmü kaldırdı, in­sanların başına en hayırlılarını amir etti. Halifelik süresi kısa olmasına rağmen döneminde adaleti, refahı ve güvenliği'yaygınlaştırdı. H. 191'de vefat etti. Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.9, s. 192-396; Zerkeli, el-Alam, c.5, s. 50.

[275] Sahih-i Buharı, Kitab el-Ezan, Namazı Kısaltma, Babı, H. No: 706, Feth'ul-Bari, c.2, s. 201; Müslim, Kitab ei-Salat, Namazı Tamam­lama İçin İmamın Namazı Çabuklaştırması, Babı, H, No: 469, c.l,s. 342.

[276] Bkz. Sahih-i Buhari, Kitab el-Ezan, Çocuk Ağladığında Nama­zı Çabuklaştırma, Babı, H. No: 708, FethEl-Bari, c.l, s. 201-202; Sahih-i Müslim, Kitab el-Saİat, Namazı tamamlarken imamın namazı hızlandır­ması, Babı, H. No: 469, c., s.342. MUslimin hadisinde şu sözcükler ge-Çiyor:: "Rasulullah (s.a.v.) Namaz kıldırırken, kendisiyle birlikte na­maz kılan bir annenin çocuğunun ağlamasını duydu. (Annenin kafası ka­rışmasın diye) namazı erken bitirmek için hafif bir sure (ya da kısa bir su­re okudu.)"

[277] Buhari-Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen hadisten bir bölümüdür. Bkz. Sahih-İ Buhari, Kitab el'Menakib, Peygamberlik İzle­ri (alametleri) Babı, H. No: 3610, Feth'ul-Bari, c. 6, s. 617;Sahih-i Müs­lim, Kitab el-Zekat, Hariciler ve Niteliklerinin Anlatıldığı Bab, H. No: 148, c.2, s. 744.

[278] Sahabi'nin ulularmdandır. Adı, İmran b. Husayn b. Ubeyd b. Half el-Huzai el-Ka'bi'dir. Künyesi, Ebu Nüceyd'dir. Hayber'in fethe-dildiği yıl müslüman oldu ve bir kaç savaşta Rasulullah'la birlikte oldu. Ömer b. Hattab, halkına dini bilgiler öğretmesi için onu Basra'ya gönder­di. Abdullah b. Amir döneminde Basra kadılığına getirildi. Daha sonra bu görevinden istifa ederek aynldı. Duası kabul olan biriydi. Müslüman­lar arasından kopan fitnelere katılmadı. H. 52'de öldü. Bkz. Esed el-Ga-be,c.5, s. 137-138.

[279] Adı, Attaf b. Halit, b. Abdullah b. el-As el-Mahzumi el-Mede-ni, Künyesi, Ebu Safvan'dır. Takrib el-Tehzib'de, Yedince kuşaktan, doğ­ru sözlü bir ravi olduğu söyleniyor. îmamı Malik'den Önce öldü. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 24, biy. 212.

[280] Zeyd b. Eşlem el-Advi adındaki bu ravinin babası Ömer b. Hat-tab'ın yakın dostuydu. İbn Hacer, "Üçüncü kuşaktan ve Mürsel rivayet­lerde bulunan, güvenilir bir alimdir." diyor onun için. 136'da vefat etti. Takrib el-Tehzib, el, s. 272, biy. 157.

[281] Sünen el-Nesai, Kitab el-îftitah, Namazda Ayakta Durmayı ve Kur'an Okumayı Kısaltma Babı, c,2, s. 166.

[282] Takrib el-Tehzib, c.7, s. 221-223, biy. 409, İmam-ı Ahmed, Me-dine'li'dir diyor.

[283] Adı Said b. Cübeyr b. Hişam el-Esedi el-Kufi; Künyesi, Ebu Ab­dullah'tır. Ebu Muhammed olduğu da söylenir. Selefin üçüncü kuşak­tan, fıkıhçı, alim salih (düzgün kişilik sahibi) güvenilir, ibadete düş­kün, erdemli ver'a ehli (dince şüpheli olanlardan kaçınan) imamlarından biridir. İbn Eş'as'la birlikte Haccac'a (Zalim Haccac) ve Beni Ümeyye kabilesine karşı koydular. Haccac krallığı elde edince onu öldürdü. (H. 95)

[284] S. Ebi Davud, Kitab el-Salat, Namazda rüku ve secdede kalma süresi, babı, H. No: 888, c.l, s. 551; Sünen ei-Nesai, Kitab el-İftitah, Sec­dede denilecek teşbih (Sübhane Rabbiyel Ala) sayısı babı, c.2, s. 224-225; Müsned-i Ahmed, c.3, s. 162-163. Hadisin isnadı konusunda müellifin yu­karda verdiği bilgiler yeterlidir.

[285] Sahih-i Müslim, Kitab el-Salat, Namaz Tadil-i Erkan Ve Hep­sinde Hafif-ne uzun ne kısa-Hareket Etme Babı, H. No: 473, c.l, s. 344.

[286] B. Ebu Davud, Kitab el-Salat, Riiku'den önce (semiallah-ü li­men hamiden derken) ayakta durmayı uzatma babı, H, No: 853, c.l, s. 532, Ravileri güvenilirdir.

[287] Sahih el-Buhari, Kitab el-Ezan, İki Secde Arasında Eğlenme, Babı, H. No: 821, Feth'ul-Bari, c.2, s. 301; Müslim, Kitab el-Salat. na­mazda tadil-i erkan ve hepsinde Ölçülü davranma, babı, H. No: 472, c.l, s. 344.Yukarda geçen sözcükler Müslim'de yer almaktadır. Buhari'nin ha­disinde bazı sözcük değişiklikleri vardır.

[288] S. el-Buhari, Kilab el-Ezan, Rüku'den başı kaldırınca (vücudu) dik tutma babı, H. No: 800, Feth'ul-Bari, c.2, s. 287.

[289] S. Müslim Kitab el-Salat, Namazda imamm kısa sure okuma­sı, babı, H. No: 470, c. 1, s. 342.

[290] S. el-Buhari, Kitab el-Ezan, Sabah Namazında Kur'an okuma Babı, H. No: 771, Feth'ul-Bari, c.2, s. 251; Sahih-i Müslim, H. No: 247/c.l,s.447.

[291] Sahih-i Müslim, Kitab el-Salat Hadisler No: 457-458, c.l, s. 336-337, c.2, s. 599, H. No: 879.

[292] Bu anlamıyla hadis Buhari-Müslim ve diğer kaynak hadis ki­taplarında gelmektedir. Bkz. Buhari, Kitab Ezan, İmamın namazda uzun sure okumasından yakınma babı, Feth'ul-Bari, c.2, s. 200. H. No: 705, Sa-hih-i Müslim, Kitab, Yatsı namazında kıraat (okuma) Babı, H. No: 465, el, s. 339.

[293] Buhari, Hadisi birden çok konuda tahriç etmektedir. Bkz. Ki­tab Ezan, Yolcular cemaatle Namaz Kıldıklarında Ezan Okumaları Ba­bı, H. No: 631, Feth'ul-Bari, Burada "sallü"yerine "Ve sallü" geçiyor. Müsned-i Ahmed, c.5, s. 53.

[294] Bkz. Feth'ul-Bari, c.2, s. 247; Cami el-Usul, c.5, s. 344.

[295] Abdurrahman b. Ebi Leyla, el-Ensari el-Medeni, adındaki ra-vi İkinci kuşak tabiilerden ve güvenilir hadis hafizlarmdandır. H. 86'da öldü. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 496, biy. 1094.

[296] Bera b. Azib b. el-Haris ., Adiy el-Evsi el-Ensari, genç ve saygın sahabilerdendir. On dört savaşta Rasulullah'la birlikte oldu. Ce-mel, Sıffin ve Haricilerle olan savaşta Ali'nin yanında savaştı. Bu olay­lardan Önce Rey'in fethine de katılan sahabi, Tüster savaşında, Ebi Mu­sa (el-Eşari) ile birlikte oldu. Bkz. el-İsabe, c.l, s. 147.

[297] S. el-Buhari, Kitab el-Salat, Namazda tadili erken, babı, H. No: 471, c.l, s. 343.

[298] Adı Şu'be b. el-Haccac b. el-Verd el-Atıki, el-Vasti, Sonra el-Basri Künyesi Ebu Bistam'dır. Güvenilir hadis imamlanndandır. Takrib de İbn Hacer: "Süfyan Sevri onun için Hadis konusunda Müminlere emiri, Iraklı Hadis anlatıcılarını ilk sorgulayan, Sünnete aykırık bul­duklarını kovan, ibadete düşkün (abid) bir zattı dediğini "kaydediyor. 160'da vefat etti. Takrib el-Tehzib, c.î, s. 351.

[299] Hakem b. Uteybe b. Kindi Künyesi Ebu Muhammed îbn Hacer'e göre; "Güvenilir bir hadis ve fıkıh alimidir." Yalnız Beşinci tabaka rivayet­lerinde müdelles'dir. 1134'de vefat etti. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 192, biy. 394.

[300] Asıl adı, Muhammed b. Abdurrahman b. el-Eş'as, b. Kays el-Kindi. Haccac'a karşı başkaldırdı. Bundan dolayı başına bir çok olaylar geldi. Sicistan, Kirman, İran ve Basra'yı işgal etti.

[301] Ebu Ubeyde b. Abdullah b. Mes'ud adındaki ravi, üçüncü ku­şak Tabii'lerin büyüklerindendir. Kufe'lidir. Güvenilir bir ravidir. H. 80'de öldü. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 448. biy. 86.

[302] Adı, Abdurrahman b. Mürre b. Abdullah b. Tank el-Cemeli el-Muradi el-Kufi el-Ama, Künyesi, Ebu Abdullah'dır. İbn Hacer el-Tak-rib'de onun hakkında "Güvenilir, ibadete düşkün, müdelles rivayeti ol­mayan biriydi." diyor. 118'de vefat etti. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 78, biy. 677.

[303] Müslim, Kitab el-Salat, Namazda Tadili Erken Babı, H. No: 471, c.l, s. 343-344.

[304] Buhari, Kitab el-Ezan, İki Secde Arasında Eğlenme Babı, H. No: 820, Feth'ul-Bari, c.2, s. 300-301.

[305] Daha uzun şekliyle hadis Müslim'de kaydedilmektedir. Kİtab el-Küsuf, Cennet ve Cehennemden Korkmadan Dolayı Namaz Kılma Ko­nusunda Peygamberimizin Hadisi, Babı, H. No; 904, c.l, s. 623.

[306] Muğni, Şerh-i Kebir'le birlikte, c.2, s. 275.

[307] Sahih-i Müslim , Kitab Salat el-Müsafirin ve kasriha Gece Namazlarında Kıraati (Kur'an okumayı uzatma babı, H. No: 772, c. 1, s. 536-537.

[308] Buhari ve miislim'in tahriç ettikleri hadisten bir bölümdür. Bkz. Sahih-i Buhari, Kitab Cum'a, Minberde hutbe okuma babı, H. No: 917, Feth Eİ Bari, c.2, s. 397; Müslim, Kitab el-Mescid, Namazda bir ya da iki adım atılabilirliği babı, H. No: 544, c.l, s. 386-487. Müsned-i Ah-med, c.5, s. 339. Sehl b. Sa'id'e dayanarak.

[309] Züheyr b. Muaviye b. Hadic b. el-Rahil b. Züheyr el-Ca'fa, Ebu Hayseme eî-Kufi, çok hadis rivayet eden, güvenilir hadis nafizi arından -dır. Kütüb-i Sitte (Altı kaynak hadis kitabı) yazan ve diğerleri ondan ha­dis rivayet ettiler. H. 100'de doğdu, 172'de öldü. Bkz. Takzib el-Tehzib, c.3,s. 351-353. biy. 648.

[310] Semmak b. Harb b. Evs b. Halit el-Zehli, el-Bekri el-Kufi, Ebu Muğire, Dördüncü tabakadan, güvenilir bir ravidir. H. 123 'de öldü. Tak-rib el-Tehzib, c.l, s. 352, biy. 519.

[311] Adı, Cabir b. Semure b. Cünade b. Huceyr el-Amiri el-Si-vai'dir. Büyük sahabi olan Cabir b. Zühre ile antlaşma yapan delegeler arasındadır. Babası da sahabidir. 74'de öldü. (Allah ondan razı olsun) Bkz. el-İsabe.c.l.s. 212, biy. 1018.

[312] Müslim, Kitab Salat, Sabah Namazında Kıraat, Babı, H. No: 458, c. l.s.337.

[313] Sahih-i Müslim Kitab el-Salat, Sabah Namazında Kıraat Babı, H. No: 459, c.l,s.337.

[314] Büyük kadın sahabi ve müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme, Hind Binti, Ümeyye b. Muğire b. Abdullah b. Amr, el-Mahzu-miye el-Kuraşİ'ye kocasının hicretin dördüncü yılında ölümü üzerine Ra-suhıllah'la evlendi. Mekke'de ilk müslüman olanlardan ve Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Din konusunda başına gelen belalara sabretti. Çi­lekeş, ileri görüşlü ve güzeldi. H. 62'de öldü. Bkz. el-İsabe, c.4, s. 458, biy. 308.

[315] Sahih-i Buhari, Kitab Hacc, Kadınların Erkeklerle Birlikte Tavaf Edebilecekleri Babı, H. No: 1619, c.3, s. 480, Feth'ul-Bari, H. No: 1626, c.3, s. 486. Bu hadiste ifade edilen namaz, sabah namazıdır. Ne-sai Kitab Menasik el-Hacc, Kadınların erkeklerle birlikte tavaf etmele­ri babı, c.6, s. 223-224.

[316] İbn Abbas'ın Annesi Abbas b. Abdulmuttalib'in eşi ve Hanım sahabiye'lerin büyüklerinden olan bu hanımın asıl adı, Lubabe b. el-Ha-ris bin Hazen bin Büceyr b. el-Harem, el-Hilalîye'dir. Ümmü Fadl, kün-yesidir. Hicretten Önce nuislüman oldu. Osman'ın hilafeti sırasında öl­dü. (Allah razı olsun) Bkz. el-İsabe, c.4, s. 398, biy. 942.

[317] Sahih-i Müslim, Kitab el-Salat, Sabah Namazında Koşulan Zamm-ı Sure babı, H. No: 462, c.l, s. 338; Buhari, Kitab Ezan, Akşam Namazında Koşulacak Zamm-ı Sure, Babı, K. No: 763, Feth'ul-Bari, c.2, s. 246.

[318] Bütün nüshalarda Ebu Kuz'a olarak geçen bu zatın asıl adı, Kuz'adir. Soy ismi ise Kuz'a b. Yahya Ebu el-Gadiye'dir. Basralı ve üçün­cü kuşaktan diğer gü\ enilir hadis imamları arasındadır. Altı hadis kita­bı v; diğerleri ondan hadis tahriç etmişlerdir. Bkz. Takrib el-Tezhib, c.8, s. 377, biy. 667. Ravinin adı Müslim'de de Kuz'a olarak geçmektedir, c. 1, s. 33'J, Takrib el-Tehzib, c.2, s. 126. biy, 111.

[319] S. Müslim Kitab el-Salat, Öğle ve İkindi Namazlarında Oku­nacak Kur'an (Zamm-ı sure), H. No: 454, c.l, s. 335.

[320] Künyesi, Ebu Berze; Adı, Nadla b. Ubeyd-Nadla b. Abdullah olduğu da söyleniyor- el-Eşlemi'dir, Sahabi'nin ulularından olan E. Ber­ze, önce Basra'da sonra Moro'da daha sonra tekrar Basra'da yaşadı. Ve orada öldü. (H. 60) Esed el-Ğabe, c.5, s. 146-147.

[321] Sahih-i Buhari, Kitab Ezan, Sabah Namazında Kıraat, babı, H. No: 771. Feth'ul-Bari, c.2, s.251.

[322] Müsned-i Ahmed, c.l, s. 26; Sünen el-Nesai, Kitab el-İmame, İmamın Uzun Zamm-ı Sure Okuyabilme Serbestisi, Babı, c.2, s. 95. Ha­disin isnadı, sahihdir.

[323] Süleyman b. Yesar el-Hilalİ, el-Medeni, Meymune ya da Üm-mü Seleme'nin azadhsı, Üçüncü kuşak Tabii'Ierin yedi büyük hukukçu­larından biridir. "Güvenilir ve erdemlidir." H. 100. yılın başlarında öl­dü. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 231, biy. 505.

[324] Bkz. Sünen el-Nesai, Kitab el-tftitah, Namazda Kıyam (ayak­ta durma) ve Kıraati (Kur'an okumayı) Kısaltma Babı, c.2, s. 167; İbn Ma-ce, Kitab tkame el-Saiat, öğle İkindi namazlarında okunacak Zamm-ı su­re Babı, H. No: 827, c.l, s. 270.

[325] Büyük Sahabi olan Ammar b. Yesar b. Amir b. Malik el-Ansa, İslam öncesi Beni Mahzum Kabilesiyle antlaşma yapanlardandır. Al­lah'a İnandıklarından dolayı kendisi, babası ve annesi işkence görmüş­lerdi. Onlar için Rasulullah: "Ey Yesar şereflileri! Direnin (Ya sabır)! Çün­kü varacağınız yer cennettir." buyuruyor. Medine'ye hicret etti ve Rasu-lullah'la birlikte bütün savaşlara katıldı. Sınnin'de şehid oldu. (H. 37), el-îsabe, c.2, s. 513, biy. 5704.

[326] Sahih-i Müslim, Kitab Cum'a, Namazı ve Hutbeyi, Kısa Tut­ma Babı, H. No: 869, c.2, s.584.

[327] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 161-186.

[328] Sahabi teravih namazım kılmak için Rasulullah'ın arkasında top­landı ve kıldılar. Sabah namazını kıldıklarında Rasuhıllah onlara: İmdi, Teravihi evlerinizde acele kılmayın. Fakat korkarım size farz kılınır da ondan aciz olursunuz." dedi.

Sahih-i Buhari, Kitab Salat el-Teravih, Ramazana Saygı Duyma ba­bı, H. No: 2012. Feth'ul-Bari, c.4, s. 250-251.

[329] Sahih-i Buhari, kitab Nikah, Nikaha Teşvik, Babı, H. No: 5063, Feth'ul-Bari, c.9, s. 104.

[330] Sahih-i Müslim, Kitab Nikah -Kendisini Evlenmeye Hazır ge­ren kimsenin Evlenmesi Babı, H. No: 1401, c.2, s. 1020.

[331] Sünen Ebi Davud, Kitab Cihad, Yolculuğun sakıncı 2488, c.3, s. 12; Hakim el-Müstedrek, c.2, s. 73. Hakim Buhari, Müslim tahriç et­memelerine rağmen hadisin isnadı sağlamdır" diyor.

[332] İbn Cerir Umeyr b. Ubeyd'e dayanarak tahriç ettiği hadiste Ra-sulullah'dan'Kur'an'da geçen seyyahlar hakkında soruluyor. O da "Oruç­lulardır" cevabım veriyor. Bunun gibi yine İbn Cerir, Ebu Hureyre'den naklettiği bir hadiste, Ebu Hureyre: Rasulullah bana: "Seyahat edenler­den amaç oruç tutanlardır" buyurdu. Haberi bu bağlamda Sahabe'nin, Se­lefin İbn Abbaş İbn Mes'ud, Said b. Cübeyr, Mücahid, Dehhak, Hasan ve diğerlerinin bu konuyla ilgili görüşlerini de kaydediyor. Bkz. Tefsir-i tbn Cerir el-Taberi, c.l 1, s. 28-29. el-Tevbe, 112. ayetin açıklaması.

[333] Tevbe: 112; Tahrim: 5.

[334] Nisaburİ Meseell el-İmam Ahmed, c. 2, s. 176.

[335] Müsned-i Ahmed, c.l, s. 215 ve 347; Sünen İbn Mace, Kitab el-Menasik, (Şeytanı taşlamada) atılacak Taşların Büyüklükleri, Babı, H. No: 3029, c.2, s. 1008; Sünen el-Nesai, Kitab el-Menasik, (Şeytanı Taş­lamada Kullanılacak) Taşlan Toplama Babı, c.5, s. 268.

[336] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 186-191.

[337] Üsame b. Zeyd b. Haris el-Kelbi Peygamberimizin çok sevdi­ği birisiydi. İslam geldikten sonra doğdu. Rasulullah onu büyük bîr or­dunun komutanı yaptı. Rasulullah'ın Ölümünden sonra Ebubekir onu koruması altına aldı. Üsame, Hz. Osman'ın Öldürülmesinden sonra müs-

' liimanlar arasında kopan fitne hareketlerine karışmadı. Muaviye'nin hi­lafeti sırasında Öldü. (54). el-İsabe, c.l, s. 31, Biy. No: 89.

[338] Buhari hadisi Kitab el-Enbiya ve Kitab el-Hudud'da tahriç ediyor. Bkz. Kitabı el-Hudud, H. No: 54; H. No: 3475, Feth'ul-Bari, c.6, s. 513; Müslim, Kitab el-Hudud, Hırsızlık Eden Kansoyhı Olan ve Olma­yan Kimsenin (Elinin) Kesilmesi Babı, H. No: 1688, c.3, s. 1315.

[339] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 191-192.

[340] Sahih-i Müslim, Kitab el-Hudud, Zina eden Zimmi Yahudinin Recm Edilmesi, Babı, H. No: 1700, c.3, s. 1327 Hadisin Buhari'de de an­latıcıları vardır. Bkz. H. No: 6819-6841. Feth'ul-Bari

[341] Cundeb bin Abdullah b. Süfyan el-Beceli, sahabidir, ancak eski değil, Küfe ve Basra'da yaşadı. Esed el-öabe, c.l, s. 304-305.

[342] Sahİh-i Müslim, Kitab el-Mesacid Ve Mevadı issalat, Kabirle­ri Mescit edinmenin yasak olması, babı, H. No: 532, c. 1, s. 377-379.

[343] S. el-Buhari ei-Salat, bab, 55, H. No: 437, Feth'ul-Bari, c.I, s. 532. Sahih-i Müslim, Kİtab el-Mesacid ve Mevadiussalat, Kabirleri mescit edinmenin yasak olması Babı, H. No: 530, c.I, s. 376.

[344] Müminlerin anneltrinden olan Ümmü Habibe'nin adı, Remle bintî Ebİ Süfyan b. Harb'dır. İlk müslümanlardan ve Habeşistan'a göç edenlerdendir. Kocası Ubeydullah b. Cah Hristiyan olunca ondan ayrı­lıp Rasulullah'Ia birlikte evler.di. Medine'de öldü. el-İsabe, c.4, s. 305-307. biy. 432.

[345] S. el-Buhari, Kitab el-Salat. Cahiliye Döneminden Kalan Müş­riklerin Mezarlarının Kaldırılıp Yerini   mescit Yapma, Babı, H. No:

426, Feth'ul-Bari, el, s. 523, ayrıca 434-1341 ve 3878 Numaralı hadis­lere bkz; Sahih-i Müslim, Kİtab el-Mesacit, Kabirleri Mescit Edinmenin Sakıncası, Babı, H. No; 529, c.l, s. 375.

[346] Ebu Davuo, rCitab el-Cenaiz Kadınların mezarlıkları ziyaretle­ri babı, H. No: 3236, c.3, s. 558; Tirmizi, Ebvabussalat, Kabirleri mes­cit edinmenin mekruhluğu, babı, H. No: 320, c.2, s. 136; İbn Mace, Ki­tab :1-Cenaiz, Kadmiann Mezarları Ziyaretlerinin Sakıncası Babı, H. No: 1574-1575-1576; Nesai, el-Cenaiz (cenazeler), Kabirlere Kandil Asma­nın Sakıncası Babı, c.4, s. 94-95.

[347] Diğer basılı nüshalarda b. Hasan geçmektedir. En doğrusu, Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebi Talip Zeynelabidİn'dir. îbn Hacer onun için: "Güvenilirliği kanıtlanmış, ibadete düşkün, fıkıhçı ve erdemliliğiy-Ie ünlüdür" dedi. İbn Uyeyne, Zühre'den naklen: Üçüncü kuşak Ku-reyş Mil erden, ondan daha erdemlisini görmedim diyor. H. 93 'de öldü. Kü-tüb-i Sitte Sahipleri ondan hadis rivayet ettiler. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 35.biy.321.

[348] İbn Hacer Lisan el-Mizan adlı eserinde Cefer b. İbrahim'in ha­yat hikayesini yazdığı bölümde hadisin sahih olduğunu söylüyor ve onu bir çok yoldan tahriç ediyor. Birinci yol: Yukarda müellifin de işaret et­tiği gibi Ebi Ya'la'dan İkinci yol: İsmail b. Ekadi'nin Fadlü Es-Salat Ala el-Nebeviyyi adlı kitabından. Üçüncü yol: İbn Ebi Asım'ın Fadlü el-Sa-lat Ala el-Nebeviyyi adlı eserinden. Diğerlerini de hadisin sonunda zik­retti. Bkz. Lisan el-Mizan, c.2, s. 106-107, Ca'fer b. İbrahim'in biyog­rafisi No: 432.

îlerde müellifin de işaret edeceği gibi hadisin daha başka ciddi ravi-leri var. Suyuti hadisi şu şekilde anlatıyor; "Evlerinizi mezarlığa çevir­meyin. Bir kısım namazlarınızı da orada kılın. Benim evimi de bayram yeri yapmayın. Bana salat ve selam edin. Zira, nerede olursanız olun du­anız bana ulaştırılır" Süyuti: "Hadis sahihdir diyor. el-Cami el-Sağir, c.2, s. 97.

İsmail b. İshak el-Kadi de hadisi, Fadlü el-Salat Ala el-Nebiyyî ad Iı eserinde yine Ali b. Hüseyin'den başka bir isnad'la müellifin anlattı­ğı hadisin sözcüklerine yakın sözcüklerle rivayet ediyor. H. No: 20, s. 10-11. Hadis bütün bu rivayet yollan ve ravilerle inşallah sahihlik derece­sine ulaşır.

[349] Bu ravi hakkında doyurucu bilgi bulamadım. Ancak Buhari Ta­rih el-Kebir'inde: "Süheyl Hasan b.Hasan'dan o da Muhammed b. Ac-lan'dan rivayet etti. Ravi zinciri kesik olduğuna dair bilgi veriyor. îbn Ha­tim el-Razi, Cerh ve el-Ta'dil adlı eserinde bu raviye işaret ediyor fakat sükut ediyor (hakkında her hangi bir bilgi vermiyor). Bkz. Buhari, el-Ta-hir El Kebir, c.4, s. 105, Biy. 2122. el-Cerh el-Ta'dil, cA, s. 249. Biy. 1071.

[350] Hadis bu isnadla el-İmam İsmail b. İshak el-Kadi, "Fadlii el-Salat Ala el-Nebiyyi" adlı eserinde 30 numaralı hadisle kaydediyor. Ancak onun rivayetine "Ve Ma Entüm ve men Bi el-Endülis İlla Sevun" ibaresi yok. Diğer bir İsnadla H. No: 20'de bazı sözcük değişiklikleriy­le tahriç ediyor. Hadisin sön bölümü Rasuîullah'a ait değil Ali b. Hüse­yin'in sözüdür. En doğrusunu Allah bilir.

el-Bezzar Ali b. Ebi Talib'e dayanarak Rasulullah'ın şöyle buyurdu­ğunu naklediyor: "Benim mezarımı bayram yeri ve evlerinizi me­zarlık haline getirmeyiniz. Bana salat ve selam edin. Çünkü sizin sa­lat ve selamınız Bana ulaştırılır." Bezzar, bu hadis inkar edilmiş değil­dir. Yani sahİhlik payı vardır diyor. Bkz. Keşf el-Eşar, an Zavid el-Bezzar, c.İ, s. 339, H. No: 707. Ayrıca Müellifin (Ibn Teymiyye), el-Te-vassül Ve el-Vesile, s. 73.

[351] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 193-199.

[352] Sahih-i Müslim, Kitab Hacc, Peygamber'in Veda Haccı, Babı, H. No: 1218, el, s. 886 ve daha sonrası.

[353] Abdullah b. Cabir el-Muharifi el-Haceri el-Misri adındaki bu kişi Ebu Davud ve Nesai'nin kendisinden hadis aldığı, üçüncü kuşak ra-vilerin kabul görenlerindendir. Bkz. Takirib b. el-Tehzib, c.2, s. 444, biy. 15.

[354] Adı, Şem'un b. Yezid b. Hunafe el-Ezdi'dir. Rasulullah'la bir­likte sohbet etmiş ve ondan hadis nakletmiş büyük sahabilerdendir. Bey­ti Mukaddes'de yaşadı. Şam'ın fethine katılmış daha sonra Mısır'a dön­müştür. Ebu Reyhane kiinyesiyle tanınmıştır. Bkz. Esed el-Ğabe, c.3, s. 3.

[355] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Libas, İpekli giymenin Mekruh Ol­ması Babı, H. No: 4049, c.4, s. 320-326; S. Nesai, Kitab el-Zine,, Tüy­leri yolma Babı, c.8, s. 134-144; Müsned-i Ahmed, c.4, s. 134.

[356] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 199-203.

[357] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Libas, Erkeklerin İpekli Elbise Giymelerinin Mekruh Olması Babı, H No: 4048, c.4, s. 324; Tirmizi, Ki­tab el-Edeb, H. No: 2788, Kadın ve Erkeklerin Süslenmesi Babı, c.5, ş. 107. Tirmizi: "Bu yönüyle hadis, "hasen" ve "Garip"tir dedi. Beyhaki, Sü­nen el-Kübra, c.3, s. 246.

[358] Büyük Sahabi'dir. Asıl adı, Rafi b. Hudeyc b. Rafi b. Adiy b. Yezid el-Ensari el-Evsi'dir. Yaşının küçük olmasına rağmen, Rasulul-lah'dan Uhud savaşına katılmasının kabulünü istedi. Rasulullah isteği­ni kabul etti ve çıkmasına izin verdi. Böylelikle Uhud ve diğer savaşla­ra katıldı. Medine'de kendi toplumunu (kabilesinin) lideriydi. Uhud sa­vaşından kalma bir. yara nedeniyle Medine'de Öldü. Bu yarayı aldıktan sonra bir hayli yaşamıştır. Öldüğünde 86 yaşındaydı. el-İsabe, c.l, s. 495-496, biy. 2526.

[359] Bkz. Sahih-i Buharı, Kitab el-Şirke, Koyunu pay etme Babı, H. No: 2488, Feth El, Bari, c.5, s. 131. Ayrıca (2507-3075 numaralara ba­kın. Sahih-i Müslim, Kitab el-Edha, Hayvanı kanını akıtacak bir kesici­ye kesmenin caiz olması Babı, H. No: 1968, c.3, s. 1558.

204

[360] Sahih-i Buhari, Kitab el-Menakib, Huza'a'nın kıssası Babı, H. No: 3521, Feth'ul-Bari, c.6, s. 547, Sahih-i Müslim, Kıtab Cennç, Zalim­lerin (Diktatörler) Cehenneme, Zayıfların Cennete Girecekleri Babı, H. No: 2856, c.4, s. 2192; Ayrıca bkz. Hamiş-i S. el-Müslim, c.4, s. 2191.

[361] Sahih-i Müslim, Geçen Kitap ve Bab, H. No: 2856, c.4, s. 2191-2192.

[362] Hadisi Ahmed Müsned'inde Gudayp b. el-Hars'den naklediyor. Sonunda şöyle diyor... Peygamber şöyle buyurdu: "Bir toplum bid'at icad ettiği oranda sünnetten uzaklaşır..." H. el-Müsned, c. 4, s. 105; Siiyutİ el-Cami, el-Sağir de hadisi naklediyor ve ekliyor." Hadis hasendir. " el-Ca-mi el-Sağir. c.2, s. 480, H. No: 7790.

İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 203-209.

[363] Ebu Umeyr b. Enes b. Malik el-Ensari, Enes'in en büyük oğ­ludur. İsmi Abdullah olduğu da söyleniyor. İbn Hacer, Takrib'de "güve­nilirdir" diyor. Bkz. age., c.2, s. 456, biy. 192.

[364] Büyük sahabidir. Adı, Abdullah b. Zeyd b. Sa'lebe b. Abdi Rab-bihi el-Ensari el-Hazreci el-Haris'dir. Akabe biatinde, Bedir ve diğer sa­vaşlarında Rasulullah'la birlikte oldu. H. 32'de vefat etti. el-İsabe, c.2, s. 312. Biy. 4686; Esed el-Ğabe, c.3, s. 165-167.

[365] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Ezanın başlaması (icadı) Babı, H. No: 498. c.l, s. 335-337.

[366] Amir b. Şa'bi ünlü imamlardandır. îbn Hacer: "Üçüncü kuşak­tan, güvenilirliğiyle ünlü, fıkıhçı ve erdemli bir zattır" der. Mekhul: "Ondan daha iyi bir fıkıhçı görmedim" diyor. H. 103'de 80 yaşında öl­dü. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 387. biy. 46.

[367] Sahihi-i Buhari, Kitab Ezan, Ezanın Başlaması Babı, H. No: 603, Feth'ul-Bari, c.2, s. 77; Sahih-i Müslim Kitab el-Salat Ezanı Çift ikame­tin tek yapılması emri, Babı, H. No: 378, c.l, s. 286.

[368] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları:209-213.

[369] Kays b. Ubbad el-Dab'i, el-Basri-Ebu Abdullah, için İbn Ha-cer: "İkinci kuşak muhadaram olan bu zat güvenilirdir, Onu Sahabi'den saymaksa bir yanılgı (vehim)'dir." der. Buhari, Müslim ve diğerleri on­dan hadis rivayet ettiler. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 129, biy. 152.

[370] Beyhaki, Sünen el-Kübra, Kitab el-Cenaiz, Cenaze Töreni Sı­rasında Sesi Yükseltme Babı, c.4, s. 74; İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Ki­tab el-Cenaiz, Sesi Yükseltme Babı, c.4, s. 274; Musannef-i Abdürrez-zak, c. 4, s. 453.

[371] Adı, Amr b. Meymun el-Ezdi, Künyesi Ebu Abdullah'dır. Ebu Yahya: "Güvenilirliği ve ibadete düşkünlüğü ile ünlü olan bu raviden Al­tı Kitap sahibi ve diğerleri hadis rivayet etti." dedi. H. 74'de vefat etti. Takıib el-Tehzib, c. 2, s. 80, biy. 689.

[372] Buhari, Kilab Hacc, H. No: 1684 Feth'ul-Bari, c.3, s. 541. Sözcük dizimizde bazı değişikliklere Tirmizi, Kitab Hacc, Güneş batma­dan önce (Müzdelife'den) ayrılma babı, H. No: 396, c.3, s. 242; Müsne-di Ahmed, c.l,s. 39-42-50-54, Ömer b. Hattab'a dayanarak. Hadisin söz­leri, müeellifin yukarda anlattığına yakındır.

[373] Buhari, Kitab el-Eşribe, Altın kabdarı Su İçme Babı, Gümüş Kabdan Su İçme Babı H. No: 5632-5633 c.10, s. 94-96; Müslim Kitab el-Libas ve el-Zine, Altın ve Gümüş Kab Kullanmanın Haram Olması Ba­bı, H. No: 2067, bir çok yoldan ve değişik sözcüklerle, ayrıca c.3, s. 1637-1638.

[374] Cübeyr b. Nüfeyr b. Malik b. Amir el-Hadrami El-Husumi İkinci kuşak Muhadram'Iardandır. Babası Sahabi'dir. Müslim ve diğer dört Sünen Sahibi ondan hadis rivayet etti. Buhari, Edeb, el-Müfred'de ondan hadis naklediyor. Önemli gövenilir biridir. Hicri 80'de vefat etti. Takrib ei-Tehzib, c.l, s. 126, biy. 44.

[375] Sahih-i Müslim, Kitab el-Libas Ve el-Zine Erkeğin Serçe Fir gürü İşlemeli Elbise Giymenin Yasaklanması, Babı, H. No: 2077, c.4, s. 1647.

[376] Yazma nüshada el-Mühendi, basma nüshada ise el-Hindi ola­rak geçiyor. Asıl adı: Abdurrahtnan b. Melle b. Amr b. Adiy el-Nehdi Ebu Osman'dır. Sağlam ve doğru sözlü bir ravidir. Peygamber'i görüp ondan bizzat hadis naklinde bulunmadı. Ebu Hatim, Nesai ve İbn el-Medeni gü­venirliğini onaylıyor. Salih kullardandı. Yüz otuz yaşından büyük bir yaş­ta vefat etti. (H. 100) Bkz. Hülasa Tehzib el-Kemal, s. 235.

[377] Yukarıda geçen metin, Müslim'in kaydettiği hadisten alın­mıştır. Müslim, Kitab: Giyim ve süslenme; babı, Altın kab kullanmanın haram olması, H. No: 2069, c.3, s. İ642; Buhari (kısa olarak tahriç edi­yor) Kitab Giyim; Bab: Erkeklerin ipekli giymesi H. No: 5830 Feth'ul-Bari,c.lO,s. 284.

[378] Ebi Ya'la'nın Tabakat el-Hanabile'sinde zikrettiğine göre Ali b. Ebi Sulih el-Sevak, birinci kuşak tabilerdendir. c.l, s. 232, Biy. No: 328.

[379] Age,c.l,s. 234.

[380] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları:214-217.

[381] Sözel dizgedeki bazı değişiklerle çoğunu Beyhaki zikrediyor: Sünen el-Kübra; Kitab el-Cizye; bab: İslam devleti başkanının cizye üzerine antlaşma yapması, c.9, s. 202. Ayrıca bkz. İbn Kayyım Ahkam el-Cizye, c.2, s. 661-662.

[382] Beyhaki, Sünen el-Kübra, c.9, s. 202; Ayrıca bkz. İbn Kayyim Ahkam Ehli Zimme, c.2, s. 659-660.

[383] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 218-219.

[384] Asıl adı, Ebu Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Cafer b. Ahmed b. Faris el-Hafiz el-Kelarel-lsfahani H. 298'de doğdu. Güve­nilir hadis hafızlarından bu bilgin 346 H'de vefat etti. Bkz. el-Lübab Fi Tehzib el-Ensab, c.l, s. 69. Ayrıca Lisan el-Mizan, c.7, s. 64. Biy. No: 607.

[385] Asıl adı Halit b. Arfata b. Sinan el-Azrİ, büyük sahabi'dendir. Sa'd b. Ebi Vakkas Onu Kufe'ye halife tayin etti. Abdullah b. el-Havsa Muaviye'ye başkaldırdığı zaman Muaviye bu sahabiyi ona karşı gönder­di. Halit tarafından öldürüdü. (H. 60) Bkz. Esed el-Ğabe, c.2, s. 87-88.

[386] Bkz. İbn Kayyım (el-Cevzi) Ahkam Ehli el-Zimme, s. 743.

[387] Burada adı geçen Muhammed b. Kays'ın kim olduğunu bilemi­yorum. Ancak Ömer b. Abdülaziz'in veya Medine kadılarından olması olasıdır. Bkz. Buhari, Tarih el-Kebir, c.l, s. 212-213. Biy. No: 666.

[388] Bkz. İbn Kayyim, Ahkam Ehl-i Zimme, c.2, s. 742. (362)Age.,c.2,s.716.

[389] Age.,c.2, s. 731-742.

[390] Kayşa b. Ebu el-Beceli, Ebu Abdullah el-Kufi, Tabii'nin ünlü güvenilir bilginlerindendir. Allah Rasulünü gördüğü de söylenir. Doğru­su şudur. Bu zat, Peygamber"e bi'at etmek için gitmiş. Fakat onu vefat etmiş bulunca halifesi Ebu Bekir'e biat etmiştir. Altı ünlü hadisci de on­dan hadis tahricinde bulunmuş. Hudud'da vefat etti, H. 90. Yaşı bu sıra­da yüzü geçkindi. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 127 Biy. No: 132 Ayrı­ca Tehzib el-Tehzib c.8, s. 386-3,89; Biy. No: 689.

[391] Ahmed, el-Miisned, c.l, s. 43; IbnHacer bu hadise yakın baş­ka bir hadisi AH b. el-Ca'ad, Şube yoluyla, İsmail'den aktarıyor. Bkz. Feth'ul-Bari, c.10, s. 286, Abdürrezzak'da"el-Musannef inde Muammer, Katade ve Ömer aracılığı ile daha uzun olarak aktarıyor. Ancak İpek söz­cüğünü zikretmiyor. Bkz. el-Musannef, c.l l,s. 85-86. H. No: 19994.

[392] Ahmed el-Müsned, c. 1, s. 16. Yukarıda geçtiği gibi Buharı ve Müslim'de bu hadisin tanıkları vardır.

[393] Asıl adı, Ubeyd b. Adem'dir. el-Razi, el-Cerh ve el-Ta'dil adlı eserinde zikrettiğine göre bu ravi Ömer b. Hattab'dan hadis dinle­miştir. Rivayetlerinde söz etmemesine rağmen Ebu Hureyre'den de ha­dis naklinde bulunmuyor. İbn Hacer, îbn Hibban bu ravîyi güvenilir saydığım söylüyor. Bk?. el-Cerh ve el-Ta'dil, c.5, s. 401, Biy. No: 1857; Ta'cil el-Menfaa, s. T 6, Biy. No: 700.

[394] Ahrned e!-Müsned, c.l, s. 38. Ömer b. Hattab isnadiyla. Aynı hadis İbn Kesir'de zikrediyor: Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.7, s. 58. İbn Kesir şöyle der: Bu hadisin isnadı Ziyaeddin el-Makdisi'nin el-Müstah-reç .tdh eserinde tercih ettiği sağlam İsnaddır. Ayrıca bkz. İbn Kayyim, el-Mcnar el-Münif, s. 88-89 haşiyesi ile birlikte.

[395] Sahih-i Müslim, H. No: 162, c.l, s. 145; Kitab el-İman Babı, Al­lah Rasulünün (Miraç gecesindeki) gece yürüyüşü.

[396] Ka'b b. Mat'i el-Humeyri, Ebu İshak, Ka'b el-Ahbar olarak ta­nınan bu zat, Muhadramlardandır. Aslen Yemen'li olup daha sonra Şam'a yerleşmiştir. Ebubekir'in hilafeti sırasında müslüman olmuş. Ömer'in zamanında olduğu da söylenmektedir. Müslüman olmazdan Yahudiydi. Güvenilirdir. Müslim, Ebu Davud, Nesai- Tirmizi, İbn Ma-ce kendisinden hadis tahriç eylemiş. Osman'ın hilafeti sırasında yaşı yüzü geçkin öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 135, Biy. No:135; Tak-rib el-Tehzib c.8, s. 438-440, Biy. No: 793.

[397] Peygamberimizin, Hz. Ömer ile ilgili bu övücü İfadelerini içe­ren ve Buhari'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer tarafından rivayet edilmiş olan hadisin tamamı şöyledir:

"Bir gece şöyle bir rüya gördüm: Bir sabah vakti çok erken sa­atlerde Kul ey b kuyusundan su çekiyordum. Az sonra Ebubekir gel­di ve bir iki kova kadar su çıkardı. Çektiği kovalar ağza kadar dolu değildi, üstelik küçük boylu idî. Fakat daha sonra gelen Ömer iri bir kovayı kuyuya daldırıp dudaklarına kadar dolu vaziyette çıkardı ve herkesi kana kana suya doyurdu. Hiçbir babayiğit bu işte onun ka­dar başarılı olamamıştı." Bkz..Sahih eî-Buhari, Feth'ul-Bari, c.7, s. 41 H. No: 3682, Kitab Sahabilerin Faziletleri; bab: Ömer b. Hattab'ın yaşam öyküsü, Sahih-i Müslim, c.3, s. 1862; H. No: 2393; Kitap: Sahabinin Fa­ziletleri, Bab: Ömer'in fazileti.

[398] Sahabi'nİn ulularındandır. Asıl adı, Talha b. Ubeydullah b. Amr b. Ka'b el-Kuraşi el-Temimi'dir. Künyesi, Ebu Muhammed olan bu bü­yük zat cennetle muştulanan on bahtiyardan birisidir. İlk İslam'a giren­lerin sekizinci ve Ebubekir'in sayesinde İslama girenlerden,Ömer'in be-İtFİediği altı kişiden kurulu Şura üyelerinden biridir. Ayrıca Uhud günü Rasulullah ile birlikte yerinden ayrılmayan ve O'na gelen oklardan ko­ruyan, bu sırada eli çolak olan bir sahabidir. Cemel olayında atılan bir okun kendisine isabeti sonucu öldü. (H. 36) Bu sırada 64 yaşında idi. Bkz. el-İsabe, c.4, s. 229-230; Biy. 4266.

[399] Abdiirrezzek, el-Musannef, c.l, s. 364, H. no: 1423. Beyhaki, Sünen, c.l, s. 243, Ebi Şeybe, Musannef, c.2, s. 259.

[400] İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Kitab: Namazda Sedl'in mekruh olması,-c.2, s. 259.

[401] Ebu Davud, Kitap, Namaz, Bab: Namazda ucu omuzlardan aşağı sarkan elbiseyi giymenin keraheti. H. No: 643, c.l, s. 423; Tirmi-zi, Kitab Namaz, Bab: Namazda sedlin çirkinliği H. No: 378, c.2, s. 217; Ahmed el-Müsned, c.2, s. 295-341. Tirmizi ve Ahmed, ağzı kapa­mayı zikretmediler. Hakim el-Müstedrek'in Süleyman el-Ehvel, Ata aracılığı ile Ebu Hureyre'den kaydettiği bu hadis konusunda şöyle diyor: "Bu hadis Buhari ve Müslim'in rivayet koşullarını içerdiği için sahihtir. Yalnız onlar, kişinin namazda ağzını kapamasını kaydetmiyor. "el-Müs-tedrek, c.î,s. 253.

[402] Amir b. Abdulvahid el-Ahvel, el-Basri için İbn Hacer: "Doğ­ru sözlüdür. Ancak, hata eder, altıncı kuşak ravilerdendir." der. Ahmed, Hadiste kuvvetli değildir, İbn Main rivayetleri sakıncasızdır, Ebu Hatim, güvenilirdir, naklettiği haberi almada her hangi bir sakınca yoktur," der. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 389, Biy. No: 59 el-Cerh veel-Ta'dil c. 6, s. 326-327; biy. 1817.

[403] Beyhaki, Sünen el-Kübra, c.2, s. 242 Beyhaki bu haberi Süley­man el-Ahvel ve Ata aracılığı ile Ebu Hureyre'den kaydediyor. Söz­cükleri Ebu Davud ve el-Hakim'in rivayetlerinde geçtiği gibidir. Haşim'in rivayetinde olduğu gibi ravi zinciri munkatıdır. Beyhaki diyor ki: "Bu ha­disin isnadı burada munkat'ı ise de kendisinden bir önceki rivayete bitiş­mesiyle kuvvet kazanır. Ayrıca bkz. Abdurrezzak, el-Musanef, c.l, s. 365, H. No: 365.

[404] Haberi Ebu Davud îbn Cureyh'den kaydadiyor ve şöyle diyor: "Ata'yi çokluk omuzlarından sarkan elbiseyle görürdüm." S. Ebi Davud, c.l, s. 424, H. No: 644. Beyhaki şöyle anlatıyor: Bize anlatıldığına gö­re Ata b. Rebah konuyla İlgili hadisi unutmuş ya da bu eylemi büyüklen-mek için yapmıyormuş gibi, elbiseyi omuzlarından sarkıtarak namaz kılardı. Sünen el-Kübra, c.2, s. 242. Abdurrezzak da şöyle zikrediyor: "Ata'yı namaz smsında, elbiseyi omuzundan sarkıtırak namaz kılarken gördüm. Bkz. el-Musannef, c.l, s. 362. H. No: 1408.

[405] Îbn Mesud: Bu zat Ubeyde îbn Abdullah b. Mesud'dur. Bası­lı nüshalarda İbn Mesud eklemesi yapılmış. Künyesiyle ünlüdür. Kufe-li üçüncü kuşak ravilerdendir. H. 80'de vefat etti. Bkz. Takrib, c.2, s. 448, biy. 86.

[406] Abdurrezzak, el-Musennef, c.l, s. 364, H. No: 1417; Beyhaki, Sünen el-Kiibra, c.2, s. 243; Beyhaki şu açıklamada bulunur: "Bu habe­rin naklinde Beşr b. Rafi, tek kaldığı için, kuvvetli değildir."

[407] Numan b. Sabit el-Temimi el-Kufi adındaki bu bilgin, hukuk­ta üstün, dört önemli mezhep sahiplerinin birincisidir. Güvenilir, bilgin, zühd ve vera ehlidir. Abbasi krallarından Mansur kadılık makamına ge­tirmek istemiş kendisini fakat vera'ından dolayı evet dememiş. Bu büyük zat 150 yılında vefat etti. Bkz. ei-Bidaye, c.10, s. 107-108. Zerkeli el-Alam, c.8, s. 36.

[408] Muhammed b. İdris b. Abbas b. Osman b. Safi (Şafii) adına ku­rulan, Şafii mezhebinin lideridir, Dört büyük imamdan biridir. 204 yılın­da 54 yaşında Öldü.

[409] Abdulaziz b. Cafer b. Ahmed b. Yezdan b. Maruf, Hanbeli mez­hebinin büyük bilginlerindendir. İslam hukukuyla ilgili bir çok özgün görüşleri ve tercihleri vardır. el-Şafi, el-Mukni, Tefsir el-Kur'an, Zad el-Müsafir, el-Tenbih ve başka eserleri var. Hukukçuluğuyla yanında ver'a ve zühd sahibiydi de. 363'de 78 yaşında öldü. Bkz. Tabakat el-Hanabi-le,c.2,s. 119-327; Biy. 611.

[410] Bkz. îtm Kasım, el-Müdevvene el-Kübra, c.l, s. 108.

[411] Ali b. Muhammed b. Abdurrahman el-Bağdadi, el-Amidi, ün­lü huhukçu, Kadı Ebİ Ya'la'nm dostlanndandır. Aynca çağının ünlü Han-beli hukuk alimlerindendir. Özgün yapıtları: Umde el-Hadır ve Kifaye el-Müsafir. 467'de vefat etti. Bkz. Zeyd Tabakat ei-Hanabile, c, 1, s.8-9.

[412] Ebu el-Vefa Akil b. Muhammed b. Akil b. Ahmed, Hanbeli Hu­kuk bilginlerindendir. 431 yılında doğdu. Hukuk ve hukuk metodoloji­si konusunda dengi yoktu. Bu konularla ilgli bir çok Özgü yapıtı vardır. En ünlüleri: Kitab el-Fünun Fi Şetta el-Uium. Bu eseri İkiyüz cildi aşkın­dır, el-Fusul, el-Müfredat, Umde el-Edille, el-İrşad ve Nefy el-Teşbih vb. İmam Ahmed; ve görüşlerini savunanlardandır. Bazıları onu, bidatçı görüşler ileri sürmekle suçlar. Döndüğü ve levbekar olduğu da söylenir. 513 yılında vefat etti. Bkz. el-Zeyl Ala Tabakat el-Hanabile, c. 1, s. 142-163, Biy. 66.

[413] el-Hasan b. Muhammed b. el-Hasen b. Ali, Ebu Muhammed el-Hallal, Bağdat'h bilgili ve erdemli birisidir. H. 352'de doğdu. Bir hay­li eserleri vardır. Bir kaçı, Ahbar el-Sakale, el-Mecalis el-Aşr. Bkz. Zer-keli el-Alam, c.2, s. 212.

[414] İkrime el-Berberi, Ebu Abdullah el-Medeni İbn Abbas'm azat-lısıdır. Aslı berber'dendir. Tabii'nin büyük bilginlerindendir. Özellikle Tefsir bilimi konusunda hayli derindir. Aynı zamanda İbn Abbas'ın ün­lü öğrencilerindendir. Harici ve Saferiye bid'atlerine uymakla suçlanır. Diğer hadis bilginleri güvenilirliğini onaylıyorlar. Örneğin İbn Hacer der ki: "Tefsir biliminde bilginliği kanıtlanmış, güvenilir birisidir. İbn Ömer'den yalan haber naklettiği saptanmış, değildir. Ayrıca bid'atçıh-ğı da kanıtlanmıştır. "Üçüncü kuşak, ravilerden olan bu zat, H. 107'de ve­fat etti. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 36, Biy. No: 277; Tenzih el-Teh-zib,c.7, s. 263-273; Biy. 475.

[415] Haccac b. Hasan el-Kaysı el-Basri'yi Ahmed, İbn Main ve İbn Hibban güvenilir ravilerden sayıyor. Nesai ise, besince kuşak, ravi­lerden olan bu zatın rivayetlerinde her hangi bir sakınca yoktur diyor. Bkz. Takrib el-Tehzib^c.l, s. 152; Biy. 150.

[416] Sünen Ebi Davud, Kitab.el-Tereccül, Bab: Ruhsata değin ha­disler H. No: 4197, c.4, s. 412

[417] Ahmed b.Amr b. Ebi Asım el-Dahhak b. Muhalled el-Şeyha-ni, el-Basri, güvenilir hadis ezbercilerinden olup, Salih b. Ahmed'den son­ra İsfahan kadılarının reisidir. Bir çok ünlü eseri vardır. Bir kaçı: (el-Siin-ne (basılıdır) el-Ahad, el-Evail vb. 287 yılında vefat   etti. Künyesi: Ebubekir'dir. Bkz. İbn Kesir, el-Bidaye ve el-Nihaye, c.ll, s. 84, Zer-keli, eI-Alam,c.l,s. 189.

[418] Raviler, güvenilirdir.

[419] Büyük sahabilerden olan Fudali b. Ubeyd b. Nafiz b. Kays b. Suheyb el-Ensari el-Evsi, ilk müslümanlardan olmasına rağmen Be-dir'de bulunmadı. Daha sonra Uhud, Şam'ın ve Mısır'ın kurtarılması gi­bi diğer hareketlerde bulundu. Savaşlarda komutanlık yaptı. Muaviye onu Ebi el-Derda'dan sonra Dimaşk Valiliği'ne atadı. 53'de vefat etti. Bfcz. el-İsabe, c.3, s. 206, Biy. No: 6992.

[420] Müslim, H. No: 968, c.2, s. 666; Kitap Cenazler, Bab: Kabir­leri toprak düzeyinde tutmayı emreden hadisler

[421] Sahih-i Müslim, c.2, s. 666,   H. No: 969, Kitab Cenazeler; Bab: Kabirleri yer düzeyinde tutmayı emreden hadisler.

[422] Beyhaki, Sünen el-Kübra, c.9, s. 234.

[423] Abdurrezzak, el-Musannef, c.2, s. 273-274; H. No: 3338; Ki­tap Namaz, Bab: Adamın namaz sırasında ellerini beline koyması.

[424] İsmail b. Abdurrahman b. Züeyb el-Esedİ adındaki bu raviyi Ebu Zer'a, İbn Sa'd Dare Kutni ve İbn Hibban güvenilirler arasında sayıyor­lar. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.l, s. 312-313, Biy. No: 570.

[425] İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, c. 1, s. 59. Burada geçen anlam, bir nass niteliğinde olduğunu ifade etmez.

[426] Bkz. İbnEbiŞeybe, el-Musannef, c.l, s. 59. Aynı haberi el-Bez-zad, Hasen bir isnadla el-Bezzar'dan aktarıyor: Bezzar, Keşf el-Eş'ar, c.l, s. 210, H. No: 416.

[427] Ubeyd b. Ca'd el-Gatafani, İbn Hacer'in'Zikrettiğine göre üçüncü kuşak ravilerden, doğru sözlü birisidir. İbn Hibban da güvenilir­liğini onaylıyor. Takrib el-Tehzib, c.l, s.542, Biy. No: 1539; Hülasa el-Tehzib s. 264.

[428] Bkz. Muğire, el-Şerh el-Kebir, c.2, s. 47.

[429] Age,c,10, s. 344.

[430] el-Kadı Ebu Yusuf'un asıl adı, Yakup b. İbrahim b. Habib el-Ensari'dir. Ebi Hanife'nin öğrencüerindendir. 113 yılında doğan bu ali­mi, Reşid kadı tayin etti. 182'de Öldü. Bkz. Vefeyat el-Ayan, c.6, s. 378-388. Biy. No: 824.

[431] Muhammed b. el-Hasan Vakid el-Şeybani, Ebu Abdullah, Ebu Hanife'nin öğrencilerindendir. Erdemli bir hukuk, bilginidir. Çeşitli öz­gün eserleri vardır. 132 yılında doğdu 189'da Öldü. Bkz. Age, c.4, s. 184-185, Biy. No: 567. Fevaid el-Behiye Fi Teracim el-Hanefiye, s. 163.

[432] Bkz. el-Rüşdani el-Hidaye Şerh Bidaye el-Mübtedi, c.4, s. 81.

[433] Age, s. 82.

[434] Bu hadis Abdullah b. Büreyre'den gelmektedir. Ravini baba­sı naklediyor: "Adamın biri parmağında pirinçten bir yüzükle Allah Ra-suîu'ne geldi. Bunun üzerine Allah Rasulu ona:

"Bana ne oluyor, senden put kokusu alıyorum." adam o yüzüğü atı­yor. Sonra bir zaman gene aynı adam elinde (parmağında) demir yüzük­le geliyor. Bu kez Allah Rasulü:

"Bana ne oluyor, sende cehennem süsü görüyorum." diyor. Adam onu da atıyor. Ve Allah Rasulü'ne şöyle diyor:

"Ey Allah'ın elçisi kullandığım yüzük neden yapılmış olsun (veya ne­den yapılmış yüzük kulandığım yüzük kullanayım)" dedi. Allah Rusulü:

"Bir miskalı (468. gr. Mısır ölçülerine göre) geçmiyen demirden ya­pılma bir yüzük kullan" cevabım verdi. Ebu Davud, c. 4, s. 428-429; H. No: 4223, Kitap Yüzük; Babı, Demirden yüzük kullanmaya değin (ait) hadisler. Tirmizi, c.4, s. 248, H. No: 1785; Kitap Giyim, Bab: Demir yü­zük kulanma, Tirmizi: Abdullah b. Amr'dan alınan bu hadis, gariptir di­yor. Nesai, c.8, s. 1467, Kitap Süs, Bab, Gümüşten yapılan yüzüğün ağırlık ölçüsü. İbn Hibban hadisi tashih ediyor. H. No: 1467. îmam el-Be-gavi'den Şerh el-Sünne, adlı eserinde bu hadisi kaydediyor, c.9, s. 121-122. Ve hadisin isnadı gariptir, diyor.

[435] Abdurrahman b. el-Kasim b. Halid b. Cünade el-Itki, el-Mısri, Ebu Abdulah, hukuk bölümünde öncü olgun kişilik sahibi birisidir. İmam Ma-lik'in ünlü öğrencileri arasındadır. el-Müdevvene adlı yapıtında İmam Ma­lik'in görüşlerine yer vermiştir. İbn Hacer, el-Takrib'inde 10'uncu kuşak ravilerin güvenilirlerindendir. 'der. 291 yılında vefat etti. Bkz. Takrib el-Teh-zib, el, s. 495, Biy. No: 1079; Zerkeli, el-Alam, c.3, s. 23.

[436] Bkz. el-Müdevvene, îbn Kasım, c.l, s. 62-62.

[437] Age, c.l, s. 63 ve c.l, s. 109.

İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 220-244.

[438] A.g.e, c.l, s. 154. îmam Malik şöyle diyor:

"Allah Rasulü'nün yoldaşlarından bana ulaşan bilgiye göre onları Ya­hudi ve Hnstiyanîann pazar ve cumartesi günleri tatil yaptıkları gibi cu­ma günü işleri bırakıp tatil yapmayı çirkin görüyorlardı."

[439] Hadisi Ebu Davud Sünen'inde Ebu Musa el-Eş'ari'den kayde­diyor. Allah Rasulu buyurdu: "Müslüman yaşlılara saygılı davran­mak Allah'a saygılı davranmak." gibidir. "Kitab Edeb, Bab: İnsanla­ra konumlarına göre davrannak gibidir. H. No: 4843; c.5, s. 174. Ravi-lerden Ebu Kenane meçhuldür. Muaviye b. Kurre olduğu söyleniyorsa da bu sav, kanıtlanmış değildir. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 466, Biy. No: 21. Geri kalan raviler güvenilirdir.

[440] Bkz. el-Muğni el-Şerh ve el-Kebir, c.2, s. 385.

[441] Nisaburi, c.2, s. 148.

[442] Nisaburi, Mesail-i İmam Ahmed, c.2, s. 148.

[443] Age, c,l. s. 59; Muğni el-Şerh ve el-Kebir, c.l, s. 624.

[444] Abdulkadir b. Ebi Salih b. Abdullah el-Ceyli sonra Bağdadi, bil­gin, huhukçu, düzgün kişilikli birisiydi. 490 yılında doğdu, 561 yılında öldü.

Keramet sahibi bir fakihti. Fakat tasavvufçular, onun kişiliği ve ke­rametlerinin anlatımında sınırı aştılar. Bazı batıl öyküleri ona mal etti­ler. Öyle ki, bunlardan bir kısmı Şeriata ve İslam inancına ters düşen ni­teliktedir. Bütün bunlar tasavvufçuların yücelttikleri birisine iftira etme­yi ve onun adına yalan uydurmayı töre haline getirdikleri şeyler kabilin-dendir. Bkz. el-Zayl Ala Tabakat el-Hanabile c. 1, s. 290-301.

[445] Konuya ilişkin bilgiyi İbn Kayyim el-Ceyzi, üstad İbn Teymi-ye'den şöyle naklediyor: Allah Rasulu'nün beline Mıntıka bağladığına da­ir bize her hangi bir bilgi ulaşmadı." Bkz. Zad el-Mead, c.l, s. 131.

[446] İbn Kuddame el-Muğni'de diyor ki: Ahmed'İn bu sözünden av-laşılan İran yayı ile ok atmak caizdir. Bu okla müsabakaya girmenin ce­vazına da kanıttır. Bkz. el-Muğni ve el-Şerh el-Kebir, c.I I, s. 157.

[447] Sünen İbn Mace, c.2, s. 939, Kitap Cihad Bab: Selam H. No: 2810. İbn Mace'ye göre ravilerden Abdullah b. Beşr zayıf; Eş'as b. Sa-id, metruk'tur. Bkz. Tehzib eUTehzib, c.5, s. 129-160.

[448] Halid b. Ma'dan el-Kelai el-Humusi, Ebu Abdullah fazileti, iba­dete düşkünlüğü ve güvenilirliği ile tanınır. Üçüncü kuşak ravilerdendir. Altı kaynak hadis kitabını yazarlan ve başkaları ondan hadis naklinde bu­lunmuşlar. İbn Hacer "güvenilir ve ibadete düşkün, çokluk mürsel riva­yetlerde bulunan birisidir" der. 103 yılında vefat etti. Bkz. Takrib el-Teh-zib,c.l,s.218.biy. 80.

[449] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 245-254.

[450] Sahih-i Müslim, c.3, s. 1598-1599; Kitap Yeme ve İçme bab: Ye­mek yeme ve içmenin kuralları ve hükümleri.

[451] Sahih-i Müslim, c.l, s. 445; H. No: 644, Kitab: Mescitler Bab: Yatsı namazının vakti ve ertelenmesi.

[452] Abdullah b. Muğfil b. Abdi Ğanem b. Afif el-Müzenni Ebu Sa-id, saygın sahabilerdendir. Ünlü ağaç altı antlaşmasında hazır bulunmuş­tu. Tebük savaşı, sırasında ağlayanlardan Ömer'in Basra halkına İslami öğretmek için gönderdiği on kişiden biridir. Daha sonra Basra'da yaşa­dı ve orada öldü. (H. 61) Allah razı olsun. Bkz. el-İsabe, c.2, s. 372; Biy. No: 4972.

[453] Sahih-i Buhari, Feth'ul-Bari, c. 1, s. 43, H. No: 563, Kitap Na­mazın Vakitleri; Bab, Akşama (Aşa) demenin keraheti.

[454] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları:254-256.

[455] cl-Münzir b. Malik b. Kıt'a el-Abdi el-Avfi, el-Basri, Ebu Nadray Nesai İbn Main Abu Zera ve İbn Sa'ad tevsik ediyor (doğruluğu­nu onaylıyorlar). Bkz. Hülasa el-Tchzib, s.287, açıklamasıyla birlikte.

[456] Ahmed hadüi buna yakın bir senetle kaydediyor. el-Mtisned, c.5, s. 413. el-Heysemi bu hadisi Feth El, Rabbani adlı eserinde zikret-tikun sonra şöyle ekliyor: "Ahmed'in naklettiği bu hadisin ravileri gü­venilirdir.'" Bkz. e!-Fe± el-Rabbani. c.12, s. 227.

[457] Buhari, Feth'ul-Bari, c.10, s. 419; Kitap Edep, H.No: 5990. Müs­lim c. 1, s. 197, H. No: 215; Kitap İmanın. Bab: Müminlerin dostian.

[458] Buhari, Feth'ul-Bari, c.8, s. 641, H. No: 4897-4898, Kitap Cuma Suresinin açıklaması, bab: Ve Aherine Minhum ayeti. Müslim, c.4, s. 1972-1973, Kitap Sahabinin fazileti; Bab: İranlıların faziletleri H. No: 2546.

[459] Sahih-i Müslim, c.4, s. 1972, H. No: 2546, Kitap Sahabenin fa­zileti, bab: İranlıların fazileti.

[460] Ahmed, el-Müsned, c.2, s. 296-297-420,422-469 burada "Ri­cal" sözcüğü yerine "nas" sözcüğü var. Hadislerin hepsinin senedleri sağ­lamdır.

[461] Yazarın işaret ettiği hadis Sünen el-Tirmizi, kitap Kur'an'ın açıklaması; Bab: Muhaınmed Suresi H. No: 3260-326İ 'de daha uzun şek­liyle yer almaktadır. Dileyen oraya baş vursun.

[462] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 257-292.

[463] Sünen Ebi Davud, c.3, s. 278, H. No: 2859; Kitap Av; Bab: Ava uyma. (Av yapmaya düşkün olma). Tirmizi Kitap Fitneler, Bab: 69, Ha­dis No: 2256. Tirmizi îbn Abbas'ın aktardığı bu hadis hasen sahihtir ve gariptir diyor. Sevri'nin bu hadisinden başkasını bu konuyla İlgili bilmi­yoruz, diyor, c.4, s. 524; Nesai, c.7, s. 195-196; Kitap: Av ve hayvan kes­me; Ava düşkün olma. Ahmed el-Müsned, c. 1, s. 3570; Süyuti, Cami el-Sağir, c.2, s. 610. H. No: 8753. Süyuti, hadis hasendir diyor.

[464] Sünen-i Ebi Davud, c.3, s. 278, H. No: 2860, Kitap Av.

[465] Abdullah b. cl-Zübeyr b. İsa el-Kuraşi, el-Humeydi e!-Mekki, Ebubckir, güvenilir hadis ezbercilerinden ve hukuk büginlerindendir. İbn Uyeyne'nin en ünlü dostlarmclandır. Hakim Ravi için şöyle der: "Buha­rı, Humeyd kalında onaylanmış hadis için başka ravi aramazdı." onun ku­şak ravilerindenolanel-Humeydi, 219 yılında Öldü. Bkz. Takrib el-Teh-zib,c.l,s.4l5.Biy. No: 305.

[466] Hakim, bu hadisi el-Müsıedrek'inde Enes'ten naklediyor ve şöy-İe diyor: "Her ne kadar Buhari ve Müslim bu hadisi tahrim etmemişler­se de isnadı sahihtir." el-Zehebı'deel-Telhİs adlı yapıtında bu hadisi zik­rettikten hemen sonra şöyle diyor: Hadisin nakilcilerinden el-Heysem, metruk, Makii ise zayıftır. el-Müstcdrck Maa el-Telhis, c.4, s. 87. el-SU-yuîi ise el-Cami el-Sağir adlı eserinde bu hadisi kaydediyor ve şu yazgı­yı veriyor: "Hadis, zayıftır." Bkz. Cami el-Sağir, c.l. s. 567, H. No: 3664; Ayrıca Bkz. el-Mekasıd el-Hasene, s. 23, H. No: 31.

[467] S. el-Buhari, H. No: 6011, Feth'ul-Bari, c.10, s. 438, Kitap Edep; bab: İnsanlara ve hayvanlara acıma; Sahih-i Müslim, H. No: 2563; c.2, s. 1999-2000. Kitap, iyilik, sıla ve edepler.

[468] Sahih el-Buhari, Feth'ul-Bari, c. 10, s. 481, H. No: 6065, Ki­tap Edep, Bab: Kıskançlık ve birbirinden yüz çevirmeyi yasaklayan ha­disler. Sahih-i Müslim, c.4, s. 1985-80, H. No: 2563, Kitap İyilik, sıla ve edepler, Sanı ve kötülükleri araştırmanın haramlığı.

[469] Abdullah b. el-Haris b. Nevfel b. el-Hari b. Abdulmuttalip b. Haşim el-Kuraşi, tabiinin büyük hukukçulanndandır. Allah Rasulü zama­nında doğdu. İbn Sa'd Tabakatında verdiği bilgiye göre Allah Rasulü ağ­zına tükürüğünden koymuş. İbn el-Zübeyr zamanında Basra'ya atandı. Da­ha sonra Amman'a döndü ve orada öldü. 84 Bkz. Tehzib el-Tehzib, c.5, s. W0-ı81, Biy. No:310; İbn Sa'd Tabakat. c.5, s. 24-27.

[470] Tirmizi, Sünen, c.5, s. 584, H. No: 3607, Kitap Yaşam öykü­leri (Menakib) Babı: Peygamberin üstünlükleri.

[471] el-Muttalib b. Ebi Ved'a el-Haris b. Sabira b. Said el-Sehmi Ebu Abdullah, büyük sahabidir. Mekke'nin kurtuluş günü müslüman oldu. Da­ha sonra Medine'ye yerleşti ve orada öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib c.2, s. 254, Biy No: 1178. el-İsabe c.3, s. 425, Biy. No: 8028.

[472] Sünen-i Tirmizi, c.5, s. 584, H. No: 3608; Kitap Yaşam öykü­leri, Bab: Peygamberin üstünlüğü.

[473] Sünen el-Tirmizi, c.5, s. 652, H. No: 3758; Kitap: Yaşam öy­küleri, Bab: Aböulmuttalip oğlu Abbas'ın serüveni.

[474] Ahmed, el-Müsned, c.l, s. 207-208 isnadı basendir.Çünkü Yezid b. Ebu Ziyad konusunda tartışılmıştır. Allah-ü Alem.

[475] Hac:.<i7.Enıanı: 124.

[476] Hakim, el-Müstedrek, c.4, s. 7374, Kitap, Sahabeyi tanıma Bab: Oymakların üstünlükleri. Bu hadisin Ravilerden Muhammed b. Zek-van, zayıftır. Fakat hadis, yazarın yukardan aşağı anlattığı hadislerle tak­viye ediliyor.

[477] Kabus b. Ebi Zıbyan el-Cenbi el-Kufi'nin Nesai, Dare-kutni, İbn Hibban, İbn Sa'd ve diğerleri zayıf olduğunu söylüyor. Ahmed tbn Hanbel'den oğlunun naklettiğine göre:

"Rivayetleri bir şey ifade etmemesine karşın insanlar (hadisçiler) on­dan hadis naklinde bulunurlar. Ebu Hatim: "Naklettiği hadisler yazılır, ancak kanıt kabul edilemez" der. İbn Main bir yerde zayıf olduğunu söy­lerken başka bir yerde sika olduğunu söylüyor. İbn Hacer Takribinde:

"Burada leyyin rivayette bulunmuştur. Altıncı kuşak, ravilerden-dir" diyor. Onun için Bkz. Lisan el-Mizan, c.7, s. 337, Biy. No: 4385, Teh-zib el-Tehzib, .7, s. 305-306 Biy. No: 553 Takrib el-Tetmb c.2, s. 115, Biy. No: I Yahya b. Main Kitab-u Tarih, c.2, s. 479.

[478] Sahih-i Müslim, Kitap el-İman, Bab: Allah'ın "yakınlarım (Allah'ın azabıyla) korkut, ayeti. H. No: 205-206. Sözel dizgede, müel­lifinden-biraz farklılık var. el, s. 192-193; Sünen-i Tirmizi, c.4, s. 554-555; H. No: 2310, Kitap: Zühd: Bab: Peygamberin yakınlarını korkutma ile ilintili hadisler. Sözel dizgede bazı farklılıklar vardır.

[479] Süyuti Cami el-Sağır, el, s. 67, H, No: 3668.

[480] Hakim, el-Miistedrek, c.4, s. 82.

[481] Tirmizi, Sünen, c.5, s. 724; H. No: 3928, Kitap Yaşam Öykü­leri Bab: Arapların Üstünlüğünü bildiren hadisler. Hadis, zayıftır.

[482] Sahih-i Müslim, c.l, s. 9. Giriş, Bab: Hadis naklinin güvenilir ravilerden yapılması ve yalancılarınkinin bırakılması, Tirmizi, H. No: 2662. Muğire b. Şu'be'den Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir, bu bağlam­da diğer bir hadis Ebi Talib'in oğlu Ali ve Scmre'den gelmekledir." der. c.5, s. 36, İbn Mace Giriş bölümü yalan olduğu bilindiği halde Al­lah Rasulü'nden hadis naklinde bulunma H. No: 38-39-40-41.

[483] İmam Ahmed el-Müsned, c.l, s. 81. Ruvilerden Zeyd b. îbn Cü-beyr yazarın da ifade elliği gibi münkir cl-Hadistir.

[484] Hakim bu hadisi iki kanaldan naklediyor. 1- Yahya b. Yezid İbn Cüıeyc'den, 2- Muhammed b. el-Fedi İbn Cüreyc'den. Hakim şöyle idi yor: "Yahya b. Yezid'in hadisi sahihtir. Ancak Muhammed b. el-Fadl'ın hadisinde ona uygun olarak zikrettim." Fakat el-Zehebi şöyle diyor. "Ben şu kanıdayım: Ravilerden Yahya'nın zayıf olduğunu Ahmed ve baş­kaları söylüyor. Bu rivayet Ala b. Amr el-Hanefi 'nîn hiçbir dayanağa da­yandırmadan yaptığı rivayettir. Ebu el-Fadl yalancılıkla suçlanır. Bütün bunlardan Ötürü hadisin mevzu olduğunu samyorm. Bkz. el-Müstedrek ve bi Hamişihi el-Tefhis c.4, s. 87, Süyuti, c. 1, s. 40, H. No: 225. Ne"var insanların bir çoğunluğu da bu hadisi kötülediler, asılsız ve münkir oldu­ğunu söylediler. Bkz. Lisan el~Mizan, c.4, s. 185-186.

[485] el-İmam Abdurrahman b. Ali b. Muhammed el-Cevzi'nin el-Ku-raşi'nin, soyu Ebubekir el-Sıddık'a dayanır. Hadis, tefsir, tarih ve diğer bilimlerde bilgiliydi, ayrıca ünlü konuşmacıdır da. Bir çok özgün yapıt sahibidir. Ünlülerinden bir kaçı: Zad el-Mesir Fi İlm-i el-Tefsir, el-Mun-tazam Fi tarih ve el-Mevzuat Fi el-Hadis ve Telbis -i İblis Fi el-Va'z 597 yılında öldü. Doğumu 508'dir. Bkz. İbn Hallikan, c.3, s. 140-143, Biy. No: 370, Zerkeli, el-Alam, c.3, s. 316-317.

[486] Evs b. Zam'ac el-Kufi el-Hadrami el-Nahide deniliyor. Tabi­inin ileri geleni erindendir. Muhadramlığı da söylenir. el-Acii, Kufe'li ta-iinden güvenilir birisidir, diyor. İbn Hibban onu güvenilirler arasında say­dı. Bkz. Tehzib el-Tehzib, c. I, s. 383, Biy. No: 701.

[487] Asıl adı Seleme b. Muaviye ya da Muaviye b. Seleme veya baş­ka bir şeydir. Nevaz, Ebi Leyla el-Kindİ olarak ünlüdür. Kufe'lİ olan bu zat için İbn Hacer: "İkinci kuşak, güvenilir ravilerdendir." der. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2, s. 467, Biy. No: 7.

[488] Kaynaklarda inceleyebildiğimiz kadarıyla bu zatın adına rast­layamadım.

[489] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları:262-282.

[490] İmam Abdulmelik b. Karib b. Abdülmelik b. Alib. Asm'a el-Asmai, el-Basri, hadis ve arap dili bilginidir. Diğer İmamlarca güvenilir­dir. 216 yıhnda 88 yaşında öldü. Bkz. Tehzib el-Tehzib c.6, s. 415-417 bil. No: 868. el-Lübab Fi Tehzib el-Ensab, c. 1, s. 80.

[491] Burada adı geçen eseri bulamadım. Öteyandan yukarında ge­çen İbareye, inceleyebildiğim kadarıyla başka kaynaklarda rastlayama­dım.(tahkik eden).

[492] Hadisin tahriri geride geçti. Ebi Nuaym, Ahban-İsfahan, c.l, s. 38-39.

[493] Büyük sahabilerden olan bu zat, Basra'ya yerleşti ve ölümüne kadar orada yaşadı. Bkz. el-Takrib, c.2, s. 90.

[494] Müsîim, c.4, s. 2199, Kitap Cennet nimetleri ve orada olanla­rın nitelikleri, Bab: Cennet ve Cehennemliklerin dünyada iken bilinen ni­metleri, H. No: 2865. özel No: 64 aynı bab. Orada zikredilen hadis da­ha uzundur. Buraya alınan onun küçük bir bölümüdür.

[495] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 282-290.

[496] Kaynağını bulamadım.

[497] Bkz. İbn Hübeyre, el-Efsah, ç.2, s. 121; Ebi Davud, Mesail-i İmam Ahmed, s. 159.

[498] Sababinin büyüklerinden ofan bu zâtın asıl adı, Suhayb b. Si­nan b. Malik, el-Rebi, el-Nemri'dir. Rumi diye isimlendirmesi Rum di­yarından esir edilmesindendir. Künyesi, Ebu Yahya'dır. Mekke'de ilk mü'sliiman olanlardandır. Bu künyeyi ona Allah Rasulü (s.a.v.) vermiş­tir. Müslüman olmasından dolayı Mekke'de işkence gören Mustafazaf-lardandır. Medine'ye hicret edeceği zaman Kureyş Müşrikleri onu engel­lediler. Bunun üzerine bütün malını onlara bıraktı, onlarda yolunu açtı­lar. Allah Rasulü bu nedenle ticaretinde kazançlı çıktın ey Ebu Yahya de­di. Allah'ın şu ayeti onun hakkında indirilmiştir: "İnsanlardan Öylesi de vardır ki Allah rızasını isteyerek nefsini satın alır." (Bakara: 207) Bütün savaşlara Allah Elçisi ile birlikte katıldı. Ömer, kendisine karşı girişilen suikast sonucu yaralandığında Suheyb'i namazları kıldırmak için kendine halef tayin etti. Medine'de H. 39 yılında 73 yaşındayken Öldü. (Allah razı olsun) Bkz. Esed el-Ğabe, c.3, s. 30-33.

[499] Bu hadisi Eşlem b. Sehl el-Rezzaz el-Vasıü Tarih-i Vasıt, ad­lı kitabında kaydediyor: s. 251-252. Hadisin nakilcilerinden Kurra'mn ki­şiliği bilinmiyor. Ebubekir el-Hezeli, Metruktür. Zaten müellif yukarda hadisin zayıflığına işaret ediyor.

[500] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 290-295.

[501] Maide: 44, En'am: 90.

[502] Buharı, Feth'ul-Bari, c.4, s. 244. H. No: 2004; Kit. Oruç, Bab: Aşure günü orucu. Müslim, Sözel dizgede az değişlikle, c.2, s. 796, H. No: 1130, Özel No: 128, Kitap Oruç, Bab: Aşure orucu.

[503] Buharı, age, c.4, s. 244, H. No: 2005, Aynı kitap ve bab.

[504] Buhari, age, c.10, s. 361, H. No: 5917. Kitap, Giyim, Bab: Fır­kalar, Müslim, c.4, s. 1816, H. No: 2336, Kitap Faziletler, Bab: Peygam­berimizin (s.a.v.) saçlarını alnından sarkıtması ve ortadan ayırmasına de­ğin hadisler.

[505] Buhari, age, c.8, s. 170, H. No: 4485, Kitap Tefsir, Bab: Deyin inandık Allah'a ve onun yanından bize indirilene" ayeti hadisin söz­cükleri şöyledir: "Kitaplıları ne doğrulaym ne de yalanlayın..."

[506] Buhari, age, c.4, s. 244, H. No: 2002. Kitap yukarıda geçti.

[507] Müslim, c.2, s. 792-793, Aynı kitap, aym bab.

[508] Hakem Yahya b. Abdullah b. İshak b. el-A'rec, el-Basri, için tbn Hacer: "Güvenilirdir, çoğu kez yanılır" üçüncü kuşak ravilerden olup Müslim ve başkaları ondan hadis alır." diyor. Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 191,Biy.No:486.

[509] Müslim, c.2, s. 707, H. No: 1133, Kitap Oruç Bab: Aşure gü­nü için hangi günde oruca başlanmalıdır.

[510] Age, adı geçen kitap ve bab: H. No: 1334.

[511] Sahih îbn Huzeyme, c.3, s. 290-291, Beyhaki, Sünen el-K^-ra, c.4, s. 287, Ahmed el-Müsned, c.l, s. 231.

[512] el-Muğni, el-Şerh el-Kebir, c.3, s. 104.

[513] S. el-Buhari, Feth'ul-Bari c.2, s. 445, H. No: 952, Kitap Bay­ramlar, Bab: Müslümanların bayram sünnetleri. Müslim, c.2, s. 607, H. No: 892, Kitap Bayram namazları, Bab: Bayramlarda oyun oynamanın mubah olması.

[514] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 295-305.

[515] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 305-309.

[516] Hilal'in İmam Ahmed'in görüşlerini, bilgilerini ve çözümledi­ği meselelerini topladığı kitaptır.

[517] Rebi b. Enes, el-Bekri, el-Hanefi, el-Basri, sonra el-Horasani için el-Acli: Doğru sözlüdür, diyor. Nesai, rivayetleri sakmcasıdir, der. İbn Hiban güvenilirlerden olduğu, kanısındadır. Bazısı onu Şiilikle suç­lar. İbn Hacer ise: "Doğru sözlü birisidir." yargısını vermiş. Buhari, Müslim dışında dört hadis imamı da ondan hadis tahric etmiştir. H. 140'da öldü. Tehzib el-Tehzib, c.3, s. 238-239 Biy. No: 461. Tekrib el-Tehzib c.l, s. 243. Biy No: 31.

[518] Bkz. İbn Kesir, c.3, s. 328-329.

[519] Bkz. Tefsir-i Kurtubi, c.13, s. 79-80.

[520] Ata b. Yesar el-Hilal el-Medeni, el-Kadi Peygamberin eşi Meymune'nin azadlısından bu raviyi Ebu Muhammed, îbn Main, Nesai, îbn Sa'd, Ebu Zer'a vebaşkalan teşvik ediyor (güvenilirliğini onaylıyor). Altı kaynak hadis kitabı yazarları ve diğerleri ondan hadis naklinde bu­lundular. Kasas sahibi (kıssa anlatıcısı) ibadete düşkün erdemli bir kişiy­di. İskenderiye'de öldü. 103. İbn Sa'd Tabakat, c.5, s. 173-174, Tehzib el-Tehzib, c.7, s. 217-218.

[521] Abdurrezzak, el-Musannef, c. 1, s. 411, H. No: 1608. Bab: Na­maz, Beyhaki, Sünen el-Kübra, c.9, s. 234, Kenz el-Ummal, c.3, s. 886, H. No: 9034; Kenz el-Ummal, c.l, s. 405, H. No: 1732.

[522] Ebu Davud, Sünen, el, s. 675, H. No: 1134, Kitap Namaz Bab: Bayram namazları.

[523] Bu konuda Buhari-Müslim ve diğer sünen kitaplarında deği­şik sözcükler içeren hadisler rivayet edilmektedir. Bazısı biraz uzun bazısı biraz kıadır. Bkz. Sahih-i Buhari, Feth'ul-Bari, c.3, s. 232. H. No: 374, Kitab: Cenaze, Bab: Kabir işkencesine değin hadisler, Müslim, c.4, s. 2199, H. No: 2866-2870, c.4, s. 2200 Kitab Cennet, Bab: Ölüye Cennet yada cehennemdeki yerinin gösterilmesi.

[524] Ulu sahabilerden olan Lebid b. Rebia b. Malik b. Cafer b. Ki-lab el-Amiri, aynı zamanda çok ünlü bir ozandır. Kavminin elçisi olarak-Peygamber'e geldiği zaman Müslüman oldu. İslama girince şiir yazma­yı bıraktı. H. 41 yılında 140 yaşındayken öldü. Bkz. Esed el-Gabe, c.4, s. 260-261

[525] İbn Hacer, el-İsabe, c.3, s. 326. Lebid'in yaşam öyküsü bölü­münde isnadsız.

[526] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 309-319.

[527] Ulu sahabilerden olan bu zatın adı, Sabit b. el-Dahhak b. Ha­life cl-Ensari el-Eşheli, Rıdvan biatında bulundu. Bis'etin iiçücü yılında doğdu. H. 62 yılında öldü. Hendek savaşında Rasulullah'ın hemen yanın­da takviye güç görevini üstlenmişti. Bkz. el-İsabe, c.l, s. 193-194, Biy. no: 894.

[528] Sünen-i Ebi Davud, Kitap Yemin ve Adaklar, Bab: Adakları ye-rirfe getirme ile emrolunma, H. No: 3313, c.3, s. 607.

[529] Sahih-i Buhari, Feth'ul-Bari, c.l 1, S. 581, H. No: 6198. Kitap Yeminler ve Adaklar Bab: Taata (ibadette) adak adama. Sahih-i Müslim, c. 3, s. 1261-1263, Kitap: Adaklar, b. Allah'a isyanın söz konusu oldu­ğu adaklar yerine getirilemez. H. No: 1641. Buradaki hadis şöyle: "Al-lah'a isyan söz konusu olan adaklar ve kulun sahip olmadığı şeyleri adadığı zaman adağını yerine getirme yoktur. Allahualem müellif yukar­da, bu iki hadise, -Buhari ve Müslim'de geçen iki hadis- işaret ediyor.

[530] Ebu Davud, c.3, s. 607-609, H. No: 3314; Kitab Yemin ve adaklar, Bab: Adakları yerine getirme. İbn Mace bu anlamdaki bir hadi­si kısa olarak tahriç ediyor, c.l, s. 688, H. No: 2131, Kitap Kefaretler, Bab: Adağı yerine getirme, Ahmed, el-Müsned, c.3, s. 419.

[531] S. Ebi Davud, c.3, s. 606, H. No: 3312, Kitap: Yemin ve adak­lar, Bab: Adakları yerine getirme ile emrolunma.

[532] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 319-322.

[533] Buharı, Feth'ul-Bari, c.3, s. 474, H. No: 987, Kitap: Bayram­lar, Bab: Bayram namazını geçire yerinen İki rekat namaz kılar.

[534] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 323-329.

[535] Ebu Davud, Sünen, c.2, s. 804, H. No: 2418, Kitab: Oruç, Bab: Kurban bayramı (teşrik günleri) günlerinde oruç.

[536] Baharı bu hadisi birden çok konuda kaydediyor. Bkz. Feth'ul-Bari, c.l, s. 245, H. No: 238, Kitab Abdest, bab: Durgun suya işeme, H. No: 876-896-3486 ve diğerleri, Müslim, c.2, s. 585-586, H. No: 855, Ki­tap Cuma, Bab: Cuma gününün bu Ümmete verilmesi.

[537] Müslim, c.2, s. 586, H. No: 856, Kitap Cuma, Bab: Cuma gü­nünün bu ümmete verilmesi.

[538] Müslim, el, s. 188, H. No: 197, Kitap İman, Bab: Allah Rasu-lu 'nün: "Cennetle şefaat edecek insanların ilkiyim ben" hadisi. Diğer söz­cükler şöyledir: (Cennet kapısına vardığımda oranın gözcüsü soracak) Sen kimsin? Ben 'Muhammed'im". diyeceğim. O zaman o da şöyle karşılık verecek: Senden başka hiç kimseye bu kapıyı açmamakla emrolundum."

[539] Kureyb b. Ebi Müslim el-Haşimi, el-Medeni, üçüncü kuşak ta-bündendir. Altı ünlü nadis kaynağı yazarlarının hepsinin hadis tahricm-de bulunduğu güvenilir bir ravidir. H. 97'de Öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.2,s. 134, Biy. No: 43.

[540] Ahmed, Müsned, c.6, s. 323-324. İbn Asım'ın Sünnet'inde bu hadisi bulamadım. Sanırım başka bir eserindedir. (Tah. eden)

[541] Ata b. Dinar el-Hezeli Ebu el-Zeyat el-Mısri, altıncı kuşak ra-vilerdendir, İbn Hacer onun hakkında: "Doğru sözlüdür, ancak Said b. Cü-beyr'den olan rivayetleri dinleyerek değil, ezberedir." der. Buhari, Ebu Davud ve Tirmizi ondan hadis tahriç ettiler. H. 126'da vefat etti.T;ıkrib el-Tehzib, c.2, s. 21, Biy. No: 188.

[542] Bkz. Kenz el-Ummal, c.3, s. 886, H. No: 9034, Beyhaki, Sünen, el-Kübra, c.9, s. 234, Bab: Zimmilerin arasına katılmanın keraheti.

[543] Beyhaki, Sünen el-Kübra, c.9, s, 234; Abdurrczzak el-Musan-nef.c. I, s. 411. H. No: İ609.

[544] Beyhaki, Sünen cl-Kübra. c.9, s. 234.

[545] Age., c.9, s. 235.

[546] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 329-342.

[547] Hakim, el-Müstedrek, c.4, s. 87, hadisin ravilerinden îmran b. Harun, Metruktür

[548] Halil b. Dinar el-Temimi, el-Sa'di, Ebu Halde, el- Basri, el-Hay-yad, beşinci kuşaktan doğru sözlü, Buhari, el-Nesai, Ebu Davud ve Tir-mizİ 'nin kendisinden hadis tahririnde bulundukları bir ravidir. Takrib c. I, s. 213,Biy. No: 26.

[549] el-Mtinzir b. Ya'Ia, el-Sevri, Ebu Ya'la el-Kufi, altı ünlü hadis kitap yazarının hadis kaydettiği, altıncı kuşaktan güvenilir bir ravidir. Tak­rib, c.2, s. 275, biy. No: 1376.

[550] Büyük hanım sahabilerdendir. Asıl adı Ürhüh'tür. Ne var, Ümm Halit künyesiyle ünlüdür. Buhari yukarda zikredilen bu hadisi ondan tahriç ediyor. Bkz. el-İsabe, c.4, s. 238, Biy. No: 82, Hanımlar bö­lümü.

[551] Bu hadis, Buhari'nin Kitap: Giyim, Bab: Yeni elbise giyen kim­seye dua etme, H. No: 845'de kaydettği uzunca hadisin bir parçasıdır. Bkz. Feth'ul-Bari, c.lOs. 303.

[552] Beyhaki İmanın bölümleri babında, Semre'den tahriç ediyor. Bkz. Kenz el-Ummal, c.l, s. 514, H. No: 2286. Yine Beyhaki, İmanın bö­lümleri babında İbn Mesud'dan kaydediyor. Bkz. geçen kaynak, c.l, s.526, H. No: 2365; Hakim İbn Mesud'dan şu sözcüklerle kaydediyor: "Kuşkusuz Kur'an Allah'ın sunduğu bir ziyafettir. Gücünüz yettiğince ondan yararlanın. "Hakim isnad sahihtir, ancak Buhari Müslim bu hadi­si Salih b. Ömer'den tahriç etmemiş" diyor. Zehebi İse hadisin taşıyıcı­larından olan İbrahim b. Müslim'in zayıf olduğunu söylüyor. Bkz. ei-Müs-tedrek, c.l, s. 5551, Kitap Kur'an'm faziletleri.

[553] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 342-370.

[554] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 371-372.

[555] Asıl adı Ahmed b. Ali b. El-Muhtar b. Abdülkerim b. Cersiya El-Keldani, Sufi büyü ve tüsımcıhk iddiasında bulunan deccalin birisiy­di. İbn Nedim El-Fihrist: 1433; Zİrikli El-Alam: 1/170-171.

[556] Cafer b. Muhammed EI-Belhi ünlü gök bilimcilerindendir. Bu konuda bir hayli eserleri mevcuttur. Hİc. 206 yılında doğan bu ünlü bil­gin 247 yılında öldü. İbn Nedim, a.g.e: 286; Zirikli, a.g.e: 2/127

[557] Sabit b. Kurre b. Mervan Sabit b. Kiraya Hic. 221 yılında doğ­du. Hendese, tıb, gök bilimleri, yıldız ve felsefeyle ilgilendi. Kendisi "Sa­bii (yıdızlara tapan) müşriklerdendi. 288 yılında öldü. İbn Nedim a.g.e: 2/98.

[558] El-Muğni ve El-Şerh ve El-Kebir: 11/162-164-209; Müellif, Mecmu EI-Fetava: 33/62-68-125; 35/243; 1/204; Bidayet El-Müctehid: 2/499-500.

[559] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 372-376.

[560] El-Muğni ve El-Şerh ve El-Kebir: 11/209; Müellif, Mecmu El-Fetava: 35/243.

[561] İbn Mace Dua: 2858; Hakim El-Müstedrek: 1/504;

[562] îbn Mace Dua: 3857.

[563] Ahmed EI-Müsned: 1/391-452; Hakim El-Müstedrek: 1/509-510.

[564] Asıl adı Ahmed b. Muhammed b. Ahmed El-Kuduri olan bu zaı Hanefi mezhebinin büyük fıkıhçilanndandir. 362 yılında dn^K, Güve­nilir ve doğru kişilik sahibiydi. Yaşadığı çağda Hanefi mezhebinin baş­kanıydı ve bir riyaset meselesi onunla son buldu. 428 yılında öldü; El-Fe-vaid El-Behiye: 30-31; El-Lübab: 3/19-20.

[565] Beşr b. Halid El-Kİndi Ebu Yusuf'un dostlarından ve Hanefi mezhebinin kadıiarındandı. Salih, ibadete düşkün, fıkhi bilgisi geniş ve güvenilir bir bilgindi. 238 yılında öldü. El-Fevaid El-Behiye: 54-55; Li­san El-Mİzan: 35.

[566] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 376-379.

[567] Tirmizi Dua: 579; îbn Mace İkame: 1385; Ahmed Müsned: 4/138.

[568] Buhari: 5967; Müslim İman: 30.

[569] Müslim Birr: 2577.

[570] Kadı Abdulcebbar Şerh Usul El-Hamse:

123-314-317-345-645-647; El-Fark Beynel-Firak: 116.

[571] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 379-382.

[572] Ebu Davud Dua: 1479; Tirmizi Dua: 3372; İbnMace Dua: 3828.

[573] Şevkani Feth El-Kadir: 4/498; İbn Cerir Tefsir: 2/93-94; 24/51-52.

[574] Buhari Teheccüd: 1145; Müslim Namaz: 758.

[575] Buhari İcare: 2272; Ahmed Müsned: 1/116; 3/142.

[576] Fudayl b. Iyad b. Mesud b. Bişr El-Temimi Zahid, ibadete düşkün, Buhari Müslim ve diğer Hadis alimlerinin kendisinden Hadis tah-ricinde bulunduğu güvenilir birravi idi. 187 yılında öldü. VefeyatEİ A-yan: 4/47-50; Takrib ElTehzib: 2/113.

[577] Ebu Nuaym Hilye El-Evliya: 8/109

[578] Kadı Iyad El-Şifa: 1/268.

[579] Müslim Namaz: 486.

[580] Müslim Zikir: 2708.

[581] Buhari Yemin ve Adaklar: 6646; Müslim Yeminler: 1646.

[582] Tirmizİ Yemin ve Adaklar: 1535.

[583] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 382-398.

[584] Buharı Vahyin Başlangıcı: 3/3392-4953-4955-4956-4957-6982.

[585] Tirmizi H;uv: 858; Ahmed Miisned: 1/217; AbdürrezzakEl-\lu.s;ınnef: 8924.

[586] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 398-405.

[587] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 405-406.

[588] Muvatta Hac: 166; İbn Mace Menasik: 3012. 406

[589] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 406-408.

[590] Buhari: 1193; Müslim Hacc: 1399.

[591] Müslim Hacc: 1399.

[592] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 408.

[593] Müslim Hacc: 1398.

[594] Üseyd b. Hudayr adı yanlıştır. Yapıtın yazılı nüshaları, Tirmi-zi, İbn Mace Ahmed ve diğerlerinin kaytılan bunu kanıtlamaktadır. Sa-habinin asıl adı, Useyd b. Zahir b. Rafii El-Ensari'dir. Aynı zamanda sa-habi de olan bu zat Ubade b. Bişr Lame'nin kardeşidir. Mervan'ın kral­lığı döneminde öldü. Tehzib El-Tehzib: 1/349-635.

[595] Tirmiz Namaz: 324; Hakim El-Müstedrek: 1/487; İbn Mace: 1431.

[596] Ahmed: 3/487; îbn Mace: 1412; Stinen-i Nesai: 2/37.

[597] Buhari Yemin Adaklar: 6700.

[598] Ahmed: 2/332.

[599] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 409-413.

[600] tbn Kesir El-Bidaye ve Eİ-Nihaye: 7/58.

[601] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 413-415.

[602] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 416-418.

[603] Buharı İ'tisam: 7361.

[604] Ahmed: 4/136; Ebu Davud İlim: 3644.

[605] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 418-419.

[606] Müslim İman: 162.

[607] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 419-422.

[608] Müslim Hacc: 1394; Buhari Mekke ve Medine: : 190.

[609] Müslim Hacc: 1396.

[610] Ahmed:4/5.

İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 422-424.

[611] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 424-427.

[612] Buhari Tevhid: 7410; Müslim İman: 193; Ahmed: 3/144.

[613] Buhari İlim: 99; Ahmed: 2/373.

[614] Buharı Menakıb: 3883; Müslim îman:24.

[615] Buhari Cenazeler: 1366.

[616] Buhari Cihad: 2856; Müslim îman: 30.

[617] Tirmizi Sünen: 2516.

[618] Buhari İman: 16; Müslim İman: 43

[619] Buhari İman: 58; Müslim İman: 69.

[620] Buhari Yemin ve Adıklar: 6632.

[621] İbn Mace Kefaret: 2118; Zevaid; Darimi: 2/295; Ahmed Müsred: 5/7, 239.

[622] Ahmed Müsned: 1/214-224-283-347.

[623] Ebu Nuaym Hilye İbrahim: 8/95.

[624] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 427-443.

[625] Ebu Davud: 4679; Tirmizi Kıyamet: 2523; Ahmed Müsned: 3/438-440.

 

[626] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 443-447.

[627] Müslim İman: 91; Ebu Davud Giyim: 4090; Tirmizi Birr Sıla: 1999.

[628] Buhari Peygamberler: 3441-3443; Müslim Faziletler: 2365.

[629] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 447-449.

[630] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 449-451.

[631] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 451-456.

[632] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 456.

[633] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 456-459.

[634] Buhari Kader: 3409; Müslim Kader: 2652.

[635] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 460-464.

[636] Tirmizi Kur'an'ın Faziletleri: 2899; Ebu Davud Namaz: 1461; İbn Mace Edeb: 378; Buhari Kur'an'm Faziletleri: 5013.

[637] Tirmizi Edeb: 3403; Ebu Davud Edeb: 5055;

Ahmed Müsned: 5/456; Darimi Kur'an'm Faziletleri; 2/458-459.

[638] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 464-466.

[639] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 467-470.

[640] Müslim Yolcuların Namazı: 770.

[641] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 470-471.