Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler - Ptarihiabdullahaydemir - 1. Sayfa

İSLÂMÎ KAYNAKLARA GÖRE PEYGAMBERLER.. 1

Önsoz. 1

Giriş. 2

Peygamberlik Ve Peygamberler Hakkında Genel Bilgiler. 2

Peygamberlerin Sıfatları 10

İSLÂMÎ KAYNAKLARA GÖRE PEYGAMBERLER

 

Önsoz

 

Gelecek hakkında doğru karar verebilmek için geçmişi bilmenin faydası inkar edilemez. Yazılı tarih veya buna yardımcı durumda olan şifahî (sözlü) rivayetler ve hatıralardan ibaret olan geçmiş az çok herkesin merakını çeker. Tarihte ün sal­mış kahramanları tanımak, onlarla ilgili olayları okumak, dinlemek; başarılarının sırrını çözmeye çalışmak merakı mucip bir şeydir. Başardıkları zor işler sebebiyle tarihin kaydettiği en büyük inkılapçılar ve kahramanlar olan peygamberleri tanı­mak, gerçek hayat hikayelerini bilmek inanmışlar için daha da önem arzetmekte-dir.

Kur'ân-ı Kerîm -üçü ihtilaflı- 28 peygamberin isimlerini vermektedir. Bu 28'in içinden on kadarı çok duyulan; isimleri, kıssaları sıkça dile getirilen şahsiyetlerdir. Şüphesiz peygamberlerin sayısı bundan ibaret değildir. İsimleri ve kıssaları bize bildirilmeyen daha niceleri vardır[1]. Hz. Peygamber'den nakledilen bazı hadisler­de bu sayı yüzbini aşmaktadır[2].

Zamanımızdan binlerce yıl önce yaşamış peygamberler hakkında bize en doğru bilgiyi kutsal kitabımız Kür'ân-ı Kerîm vermektedir. Ne var ki Kur'ân'ın verdiği bilgiler genelde kısa ve öz bilgilerdir. Detaydan uzaktır. Zaman içinde insanların meraklan ve bu merakın tahrik ettiği bazı kabiliyetler mevcut bilgilere nesiller bo­yu yeni ilaveler getirmişler ve böylece bazan bir peygamber hakkında ciltler dolu­su rivayet birikmiştir. Bunlara tarihi gerçekler olmaktan ziyade edebi ifadesiyle ro­man veya destan gözüyle bakılabilir. Ne yazık ki bunlar çoğu zaman peygamberler hakkındaki gerçekleri aksettirmez.

Peygamberlerle ilgili haberlerin aşırı boyutlara varmasında "Ehl-i Kitab" adıyla anılan Yahudi ve Hıristiyanlara ait yazılı ve şifahî söylentilerin etkisi büyük olmuş­tur. Zaman içinde bu çevrelerle yapılan politik ve ekonomik temaslar, komşuluk ilişkileri bu sahadaki haberlerin İslâmî çevreye intikalinde önemli bir etken olmuş­tur.

Bir haberin kaynağını, kimden alındığını belirleyen sened, İslâm tarihinin ilk asırlarında titizlikle aranmışken zamanla terkedilmiş, böylece haberin menşei bili­nemez olmuştur. Bu, bazı konularda Müslamanlar arasında anlatılan ve söylenen herşeyin İslâmî ve doğru olduğu gibi bir inanca müncer olmuş; böylece İslâm dışı haberlere uygulanabilcek bir çeşit "sansür" den mahrum kalınmıştır. Bu sansür önemli bir emniyet unsuru ve haberleri eleyen bir vasıta iken maalesef terkedil­miştir.

Bu eserde, peygamberlerle ilgili haberler ele alınmış, bunlar ayetler ve sahîh hadişler ışığında değerlendirilmiştir; İslâmî olmayanlar belirtilmiş ve çoğu zaman bu konuda otorite olan bir veya birden fazla müellife istinad edilmiştir.

Ele alınan bir haber bazen hemen veya müteakip sayfalarda, bazen de bir pey­gambere ait yazılanlara son vermeden önce değerlendirilmiştir.

Ülkemizde özellikle son yıllarda doğu ve batı dillerinden yapılmış tercüme ve­ya Türkçe kaleme alınan eserlerle Hz. Peygamber hakkında geniş bir literatür mey­dana gelmiştir. Bunlar içinde Hz. Peygamber'i gerçek yönleriyle aksettirenlerin sa­yısı bir hayli kabarıktır. Bu sebeple Hz. Peygamber bu esere dahil edilmemiştir. O'nu müstakil bir çalışmayla ele almanın münasip.olacağı kanaatini taşıyorum.

Giriş kısmında verilen peygamberler hakkındaki özet bilgi, eserde yer alan ha­berleri değerlendirmede ölçü kazandırmak gayesini gütmektedir. Ayetler ve sahîh haberlere dayandırılmaya çalışılan bu bilginin faydalı olacağını umuyorum.

Yahudi ve Hıristiyanlarla asırlar boyu devam eden ve kıyamete kadar da de­vam edecek olan çok yönlü ilişkiler sebebiyle Hz.Musa işlenirken ilgili ayetler tah­lil edilmiş, peygamberler tarihinin bu önemli ismi daha etraflıca tanıtılmaya çalışıl­mıştır; İslâm'ın doğuşundan hemen sonra kendileriyle yine çok yönlü ilişkilere girdiğimiz Hıristiyan camianın kutsal kitabı İncil'in tarihi ve tebliğcisi Hz.İsa'nın bazı yönleri Özellikle ele alınmış ve diğerlerine nisbetle daha fazla üzerinde durul­muştur. Her iki peygamber işlenirken anılan sebeplerden ötürü az da olsa genel çizginin dışına çıkılmıştır.

Eserin nihayetinde yer alan sonuç ise kısa bir hatırlatmadan ibarettir.

Peygamberleri, hayatları ve misyonları açısından gerçek yönleriyle tanıma yo­lunda bu eser bir hizmet ifa edebilirse yazar kendini bahtiyar sayacak ve onların şefaatine erme ümidi taşıyacaktır[3].

Ocak/1990

İzmir

Doç Dr. Abdullah AYDEMİR[4]       

 

Giriş

 

Peygamberlik Ve Peygamberler Hakkında Genel Bilgiler

 

"Peygamber" kelimesi, Farsça kökenli olup "haberci", "Allah'tan haber getiren" demektir. Dilimizde bu kelimeyi "elçi" sözü karşılamaktadır. "Rasul" ve "nebi" ke­limeleri ise Arapça kökenli olup aynı anlamda kullanılmaktadırlar. Yalnız bu son iki kelimenin (rasul ve nebi) ifade ettikleri mânânın aynı olduğunu savunanlara karşılık, aralarında nüans (ince bir fark) olduğuna dikkat çekenler de vardır. Buna göre "rasul" kendisine Allah tarafından kitap verilen, yeni bir dinle gelen ve bunu insanlara tebliğ eden kimsedir[5]; "nebi" ise, müstakil şeriati olmayan ve kendinden önce gönderilmiş peygamberin dini ile amel eden ve bunu insanlara anlatan Allah elçis'idir[6]. Bu iki terime ait değişik tariflerden biri de şöyledir: Kendisine açıktan melek gelen, halkı hak yoluna davete memur olana rasul, böyle olmayıp da her­hangi bir yolla ve mesela rüyada rasul olduğu kendisine bildirilen veya rasuller-den biri, Allah elçisi olduğunu kendisine duyurmuş olan da nebidir (bkz. Fahrud-din er-Razi, Mefatihu'1-Gayb, Amire, VI, 244-245).

Allah, insanı "en güzel biçimde" yaratmıştır[7]. En güzel biçimde yarattığı bu insanda/diğer varlıkların tüm özelliklerini toplayıp bir araya getirmiş ve her şeyi onun emrine vermiştir[8].

İnsan, akıl ve irade iîe donatılmıştır. Onun için de diğer varlıklara hükmetmesi ve onlar üzerindeki egemenliğinde akıl ve iradesinin rolü büyüktür. İnsan dışında kalan hayvanlar ise genel anlamda içgüdüleriyle hareket ederler[9]. Onlar için tam anlamıyla bir iradeden söz edilemez. Bu bakımdan hareketleri belli ve sınırlıdır. Kendileri için çizilmiş olan çemberin dışına çıkmazlar. Kur'ân'ı Kerîm, insanlar da dahil canlı cansız bütün varlıkların hareketlerini "Allah'a secde" olarak vasfetmektedir[10]. Bu arada insan irade sahibi bir varlık olduğu için, Allah tarafından kendisi­ne bahşedilen nimet ve lütuflara karşı, O'nu tanımak ve O'na ibadet etmekle mü­kelleftir[11]. Allah'a karşı olan görevlerini yerine getirmede, insanın Önüne bir takım engeller çıkar: Çeşitli istek ve arzular, ihtiraslar[12] ve şeytan gibi[13]...     

Bu engellerin aşılmasında insanlara en büyük mürşid ve yardımcı, hiç şüphes peygamberlerdir. Eğer peygamberler olmasaydı, insanın ilâhi kitapların tanıttı, tarzda Allah'ı bulması, O'na gerektiği şekilde ibâdet etmesi çok zor, hatta imkâns olurdu[14]. "Andolsun ki peygamberlerimizi bir takım belgelerle gönderdik; insanların doı ru hareket etmelerini temin için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik..." ayeti[15] bu husı Su açıkça ifade etmektedir.

İnsanın bu dünyada mes'ud ve bahtiyar olması, ölüm ötesi hayatta da korkula dan kurtulup özlenen Cennet'e kavuşması peygamberlere uymak ve gösterdikle aydınlık yolda yürümekle mümkündür. Peygamberler mutlak mürşidlerdir ve ge çek yol, onların gösterdiği yoldur[16].

İnsanlara doğru ve hak yolu göstermeye memur peygamberlere uyma ve onl rın gösterdiği istikamette hareket etme kolay olmamıştır. Davaları haklı olduj halde, çok büyük çileler çekmişler ve ömür boyu bu çileli hayatları sürüp gitmiştir.[17] Nuh peygamber'in yıllar yılı süren hak yola daveti ve kavminin inat ve küfürde ısrarı[18]; Musa ve kardeşi Harun'un Mısır'ın zalim krallarıyla olan mücadeleleri... mücadelenin en canlı sahnelerindendir[19].

Peygamberlerin gayretleriyle kurulmuş "tevhid" inancı ve bu inanca bağlı ac let düzeni bazen uzun bir süre yaşama şansına kavuşmuş, bazen de çok kısa bir s rede yerini zulüm ve haksızlığa terketmiştir. Bu gibi durumlarda Allah Teala, ye bir peygamberle insanların yardımına yetişmiştir[20]. Çağlar boyu akıp giden ' peygamberler zincirinin son halkası Hz. Muhammed (s.a.v.) olmuş; Onunla pe gamberlik son bulmuştur. Hz. Muhammed'in gönderildiği dönemde dünya, eşi ender rastlanan zulüm ve haksızlıklarla çalkalanmakta idi. Gönüller, batıl inanç hurafelerle dolmuştu. Özellikle, Hz.Muhammed'in içinde büyüdüğü Arap top! mu putlara tapmakta, ahlâksızlık ve kötülüğün girdabında yüzmekte idi. Biribiri düşman kabileler halinde yaşayan insanlar, bir ateş çukurunun kenarına gelip c yanmışlardı[21]. Yahudilik safiyetini kaybetmiş[22]; Hıristiyanlık ise "tevhid d uzaklaşmıştı[23].

Allah, kıyamete kadar gelecek nesillerin ihtiyaç ve beklentilerine cevap verec olan son mesajı Kur'ân-ı Kerîm'i, son peygamberi Hz.Muhammed'le göndermiş Artık bundan sonra, ne yeni bir din ve ne de yeni bir peygamber asla gelmeyea tir[24].

Hz. Peygamber, insanların peygamberlere olan ihtiyacını bir kaç hadisir sembolik olarak dile getirmiştir. Bu hadislerin ifadesine göre, kişiler tek başlar kendilerine gelecek ve onları mahvedecek tehlikeleri bilemezler. Bir peygamber ge­lip bunu onlara bildirmelidir. İnsanlarda yaratılıştan varolan hırs, arzu, şehvet ve şeytanın tesiriyle içine düşecekleri birçok tehlikeler onları çember içine almıştır. Bu, bir ateş çemberi demektir. İnsanları bu ateş çemberinden sadece peygamberler kurtarabilir; kelebekler misali ateşe düşerek yanmasınlar diye peygamberler (ve özellikle Hz. Peygamber) ümmetlerini bu ateşten kurtarmak için gayret göstermiş-lerdir[25].

Peygamberlerde, bir hikmete bağlı olarak bazı olağanüstü haller görülebilir. "Mucize" diye adlandırılan bu olağanüstü şeyler, onu ortaya koyan peygamberin, "hak peygamber" oluşunun en mühim delilidir. Fakat, hiç bir peygamber Allah lutfetmedikçe mucize gösteremez. Peygamberleri sadece mucize gösteren kişiler olarak düşünmek ve onlardan daima mucize beklemek yanlıştır. Peygamberlerin asıl görevi mucize göstermek değildir.

Kur'ân-ı Kerîm Hz.Nuh'un "Tufan"'[26], Hz.Salih'in "Naka"(dİşİ deve)[27], Hz. Musa'nın "Asâ" ve "Yed-i Beyza" (beyaz el)[28], Hz.İsa'nm Allah'ın izni ile "hastala­rı iyileştirme"[29] ve "ölüleri diriltme"[30] gibi mucizelerini haber vermektedir. Bu mucizeler ve peygamberlere nisbet edilebilecek diğerleri hissî mucizelerdir. Yani bunlar gösterildiği anda orada bulunanlarca görülmüş, hislerle müşahede edilmiş mucizelerdir ki, elinde zuhur eden peygamberin doğruluğuna, hak peygamber oluşuna delildirler. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in de böyle mucizeleri vardır. Aym iki­ye bölünmesi'[31] ve Mi'rac gibi[32]. Efendimizin en büyük mucizesi ise kıyamete ka­dar devam edecek olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm "aklî" bir mucizedir. Üzerinde çalışıldığı, tetkikler yapıldığı, araştırıldığı zaman, mucizeliği daha iyi id­rak edilebilir.

Bir defa daha ifade etmek gerekirse şunu söyleyebiliriz: Hiçbir peygamber Al­lah'ın izni olmadan, kendiliğinden mucize gösteremez. Buna rağmen, insanlar pey­gamberlerin esas görevlerini anlamak istememiş, yanlış yollara saparak onlardan beşerin yapamayacağı harikulade şeyler istemişlerdir[33]. Özellikle Mekke müşrik­leri Hz. Peygamber'in normal davranışlarını yadırgamışlar, O'nu insanüstü bir şe­kilde düşünmüşlerdir. Onlara göre, Hz. Muhammed nafaka temini için çarşı ve pa­zarlarda dolaşmamalı; sıradan insanlar gibi yemek yememeli; kendisiyle birlikte uyarıcı görevi yapacak beraberinde bir melek bulunmah[34]; üzerine gökten bir ha­zine indirilmeli veya bir bahçesi olmalı da o bahçeden hiç zahmet ve meşakkat çek­meden yiyip içmelidir[35]. Peygamber kendilerine yerden sular fışkırtmah[36] yani bir işaretiyle yer -yarılmalı, oradan gökyüzüne yükselen sular çıkmalı; semayı par­ça parça edip üzerlerine düşürmeli[37], oturduğu ev altından olmalı[38], sade bir va­tandaş gibi ahşap veya kagir binalarda oturmamalı; oturduğu yer köşk ve saray da olsa bu bilinen malzeme ile yapılmış olmamalı, altından olmalı.

Ayrıca peygamberin hak olduğunu tasdik edici kendilerine gökten melekler in­dirilmeli veya peygamber olarak kendilerine bir beşer yerine "melek peygamber" gelmeli[39]; veya Allah'ı görmeliler[40]. Yani Allah Hz.Muhammed'in gerçek pey­gamber olduğunu, O'nu kendisinin görevlendirdiğini onlara bizzat söylemeli.

özellikle bu son iki istek, onların ne kadar kibirli ve gururlu insanlar oldukları­nın delilidir. Yani onlar öylesine büyük insanlardır ki, beşer olan bir peygamberi dinlemezler, onunla konuşmaya tenezzül etmezler. Onlar olsa olsa ancak bir mes­lekle veya Allah'la konuşurlar; bunun dışında muhatap kabul etmezler. Ayette de işaret edildiği gibi bu aşın bir azgınlığın ifadesidir[41].

Kur'ân-ı Kerîm'in ısrarla vurguladığı gibi, insan başıboş yaratılmış bir varlık de­ğildir[42]. Bir takım yükümlülükleri vardır. O, bu dünyaya imtihan için getirilmiş­tir[43]; her türlü hareketi sürekli tesbit ve kaydedilmektedir'.[44]

Adaletli bir imtihan­dan sözedebilmek için, Allah'ın insanlara tüm hayır ve şer yollarını bildirmesi; emirlerini yerine getirdiği takdirde, elde edeceği sevap ve mükâfatları açıklayıp vadetmesi; şeytana uyup kötülük peşinde koşarsa çarptırılacağı cezalardan haber­dar etmesi gerekir. Yüce Yaratıcı'nm emir ve tekliflerini bilip öğrenmenin tek ve şaşmaz yolu da peygamberliktir. İnsan hangi yolun doğru[45], hangi yolun eğri ol­duğunu; eğri yolda gidip sapıttığı, Allah'ı tanımaz bir duruma düştüğü takdirde göreceği cezayı ancak peygamberler aracılığı ile öğrenir[46].

Şayet Yüce Allah peygamberler gönderip insanlara neyin iyi, neyin kötü oldu­ğunu veya bir başka ifade ile, hangi hareketlerin rızasına uygun, hangilerinin ol­madığını bildirmeseydi, bahse konu imtihan, hiç de adalete uygun olmaz ve gayet haklı olarak, kulların itiraz hakkı kendiliğinden doğabilirdi. Neyin hak, neyin batıl olduğu kendilerine bildirilmediği için işledikleri günahlardan mazur sayılıp muaf tutulmaları gerekirdi. Halbuki Yüce Allah, peygamberler göndermekle bütün ita-raz yollarını kapatmıştır[47]. Engin rahmet ve merhametinin bir sonucu olarak Al­lah, peygamber gönderip doğru ve eğriyi insanlara bildirmedikçe kimseyi cezalan­dırmaz.[48]

Hz. Adem ilk insan ve ilk peygamberdir[49]. Allah kendisine on suhuf indirmiş­tir (Bu konudaki hadisi Ebu Zerr'den 'Abd İbn Humeyd, İbn Merdûye ve İbn Asâ-kir tahrîç etmişlerdir. Bkz. Razî, tefsir, XXXI, 150; Âlûsî, tefsir, XXX, 111; Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, V, 427; Elmalık, tefsir, VII, 5768-69). Hz. Adem'i takip eden asırlar­da Yüce Allah ihtiyaca göre çeşitli yörelerde yaşayan insanlara elçiler göndermiş[50]; emir ve yasaklarını bu yolla bizlere ulaştırmıştır. Peygamber gönderme Allah'ın değişmez kanunu (sünnetullah)'dur[51]. Kur'ân-ı Kerîm'de çok az sayıda peygam­berin adından bahsedilmiş, bunlar arasında da bazılarının kıssalarına yer verilmiş-tir[52]. Kur'ân'da adı ve kıssası geçmeyen, kimliklerini, adlarını ve yaşayıp görev yaptıkları yöreleri bilmediğimiz belki onbinler, belki de yüzbinlerce peygamber ge­lip geçmiştir[53].

İsim ve kıssalarını Kur'ân'dan Öğrendiğimiz peygamberlerden Davud (a.s.)'a Zebur; Musa (a.s.)'ya Tevrat; İsa (a.s.)'ya İncil ve son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'e de Kur'ân-ı Kerîm indirilmiştir'[54]. Bunlar, büyük kitaplardır. Bunlara nis-betle, hacim olarak daha küçük kitaplara "suhuf adı verilir ki, bunlardan on sahi-fenin Hz. Adem'e verildiğini yukarıda söylemiştik (ifade edildiği gibi bu konuda­ki hadisi Ebu Zerr'den 'Abd İbn Humeyd, İbn Merdûye ve İbn Asâkir tahrîç etmişlerdir. Bkz. Razî, tefsir, XXXI, 150; Alûsî, tefsir, XXX, 111; Şevkânî, Fethu'l-kadîr, V, 427; Elmalılı, tefsir, VII, 5768-69). Geri kalanlardan 50 sahife Şît'e, 30 sahi-fe İdrîs'e, 10 sahife de Hz.îbrahim'e verilmiştir[55].

Peygamberler, Allah'tan aldıkları "kutsal emanet" olan peygamberliği, muha­taplarına en güzel tarzda duyurup tebliğ etmeye gayret sarfederler, vadeleri ta­mam olup bu fani aleme veda ederken, bazen bir sonraki peygamberi ümmetlerine müjdelerlerdi. Bu müjdeleme, gelecek peygamberi tekid İçin yapılırdı. Bu müjdele­mede gelecek peygamberin ismi veya bazı sıfatlan da belirlenirdi. Sıra peygambe­rimiz Hz. Muhammed'e gelince O'nun hem ismi, hem de sıfatları bir bir sayılmış­tır. Kur'ân'daki uzunca bir ayet bunu haber vermektedir[56] (ayrıca bkz. Saff, 61/6). Diğer peygamberler, Hz. Peygamber'in zamanına yetiştikleri takdirde, O'na iman etme ve O'na yardımcı olma sözü de vermişlerdir[57].

Bugün elde mevcut Tevrat ve Incillerdeki bir kısım pasajlar ve bu pasajlardaki bazı cümle ve kelimeler[58], ciddi araştırmalardan sonra oldukça İyi tahlil edilmiş­ler ve Hz. Peygamber'in bunlardaki isim ve sıfatları ortaya konmuştur[59].

"Asr-ı Saadet" denilen ve Hz. Peygamberle dört halife dönemini içine alan dev­re ait bazı haberler, Tevrat'a dayanarak Yahudilerin ve İncil'e dayanarak Hıristi­yanların bir peygamber beklediklerini isbat etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm ise buna atıflarda bulunur[60]. Bu iki kitaptaki haberlere bakarak, Hz. Peygamber'i teşhis edip O'na inanan bazı Yahudi ve Hıristiyan mühtediler ismen bilinmektedir[61]. Bu­na rağmen, kıskançlık başta olmak üzere, çeşitli sebeplerle Hz. Peygamber'i kabul etmeyenler çoğunluğu teşkil etmektedirler.

Peygamber gönderme bir yöreye, bir kavme has değildir. Kur'ân'm beyanına göre Yüce Allah "Her ümmete bir peygamber" gönder mistir[62]. Allah azabı ile korkutulmayan hiç bir millet yoktur[63]. Peygamber olacak şahsın belli bir ırka mensup olması da şart değildir. Yine Yüce Allah "vahiy" yoluyla emir ve yasakları­nı insanlara ulaştırmada belli bir dil de seçmemiştir. Peygamber ile, peygamberin gönderildiği millet arasında anlaşmayı kolaylaştırmak için her peygamber kendi milletinin dili ile gönderilmiştir. Yani Allah'ın vahyi o milletin dili ile inmiştir[64].

Peygamberlik Allah vergisidir. Çalışıp çabalamakla olmak mümkün değildir. Allah, dilediği kimseyi bu iş için seçer[65] ve kimi seçeceğim de "çok iyi bilir"[66]

Peygamber seçilecek kişinin ailesinin servet sahibi olması da şart değildir[67]. Bir peygamber ailesinden birden fazla peygamber çıktığı gibi, bir kardeş veya oğlun Allah tarafından aynı makama seçildiği de olmuştur. Yalnız bu da şart değildir'[68]. Peygamber çocukları içinde babalarının davasına baş koyup, bu yolda ömür tüke­tenler olduğu gibi, ona inanmayan ve karşı koyanlar da çıkmıştır. Nuh peygambe­rin oğlu buna örnektir[69]. Peygamber eşleri içinden de kocalarına inanmayanlar ol­muştur; Nuh ve Lut peygamberlerin hanımları gibi[70]. Allah tarafından peygamberliğe seçilecek kişinin atalarının "kâfir" olmaları da peygamber seçilme­ye engel değildir. Nitekim Hz. İbrahim'in babası böyle idi[71].

Peygamberlerin tebliğ ettikleri inanç esaslarında fark yoktur. İlk peygamber Hz. Adem ile son peygamber Hz.Muhammed'in getirdiği iman esasları aynıdır. "Amentti"yü oluşturan Allah, melek, kitap, rasul, ahiret ve kaza-kader inancı hep­sinde aynıdır[72]. Değişen, dini hükümler ve hukuka bağlı konulardır. İbadetsiz bir din düşünmek imkânsızdır. Milletine ibadet emretmeyen hiç bir peygamber de yoktur[73]. Yalnız, ibadetlerin ve mesela namazın, orucun ve diğer kulluk görevleri­nin teferruat ve detayları bizce tam olarak bilinmemektedir.

Bütün peygamberler bizim gibi insandır. Bir ana ve bir babadan doğmuşlardır[74]. Onlar da yerler, içerler, uyurlar, uyanırlar, evlenip çoluk çocuk sahibi olurlar. Çarşı ve pazarlarda gezerler. Çalışıp çabalarlar, iş güç sahibidirler. Belli bir zanaatla meşgul olabilirler.

Peygamber olmaları onlara insanüstü sıfatlar kazandırmaz. "İlâh" veya "yarı ilâh" bir duruma yükselmezler. Tarih içerisinde Yahudilerin Uzeyir (a.s.)'e, Hıristi­yanların İsa (a.s.)'ya insanüstü sıfatlar vermiş olmalarının hiç bir haklı ve mantıkî sebebi yoktur. Onlar Allah'ın oğulları değildirler[75]; Hz.İsa Allah değüdir[76]. Bu id­dianın sahipleri sapıktır ve kâfirdir[77].

İnsanoğlu kötülüğe meyilli yaratılmıştır. Çok çabuk azıp sapabilir. Peygamber­lerin getirdikleri gerçekler benimsenmez, ortaya koydukları yüce ahlâk umdeleri sosyal hayata maledilmezse kötülüklerin ardı arkası kesilmez. Yalan, hırsızlık, rüş­vet, sahtekarlık, zayıf ve güçsüzleri ezme, putperestlik sistemleşir. Yüce idealler bir anda yerini azgınlıklara ve ahlâksızlıklara terkeder. Böyle bir toplumda peygam­berlerin liderliğinde bile belli hedeflere ulaşmak güçleşir ve zaman alır. Küfür ve azgınlık sınır tanımaz.

Peygamberlik çok yüce ve şerefli bir görev olmakla birlikte, tabiatı gereği ol­dukça zor ve sıkıntılıdır. Peygamberlerin bir kısmının çileleri yıllar yılı sürmüştür. Mesela 23 yıl devam eden tebliğ görevi sırasında Hz. Muhammed (s.a.v.)'in özel­likle Mekke döneminde çektiği sıkıntılar beşerin tahammül gücünü aşan sıkıntılar­dı. Hz.İbrahim'in inatçı ve zalim kavmi ile Nemrud'dan, Hz.Musa'nm Firavun'dan, Hz.Nuh'un milletinden gördükleri sıkıntılar katlanılması çok zor şeylerdi. Yüce Al­lah, çok sıkıntılı olan bu görevi erkeklere yüklemiş[78], kadınların narin fizikî ve ru­hî varlıklarını bu ağır yükten muaf tutmuştur[79].

Genel anlamda olmamakla birlikte maneviyatı kuvvetli, bize göre ibadet ve taati daha ileri derecede olan birinin görünmeyeni gördüğü; bilinmeyeni bildiği tar­zındaki bir kanaat insanların zaaflarındandır. Bu kanaat peygamberler hakkında çok daha ileri boyutlardadır. Peygamber olan kişinin önüne "gayb âlemi" boylu boyunca açılmış olup, her an ona bakmakta ve olup bitenleri daima görüp gözle­mekte, gördüklerinden dilediğini de insanlara haber vermektedir, zehabına kapı­lanlar çoktur. .  .

Oysa gaybı bilmek ve bildirmek sadece Allah'a mahsustur[80]. Eğer gaybi bir alem veya bir dünya olarak düşünürsek, bu alem veya dünyanın kapılarına vuruj-müş kilitleri sadece O açar[81]. Bize göre uçsuz bucaksız olan evrenden, başta insan olmak üzere en küçük yaratıklara varıncaya kadar kim ne yapıyor, ne yapmış veya ne yapacaksa hepsini en mükemmel anlamda sadece Allah bilir[82]. Evrenin, yer ve göklerin gaybmı O'ndan başka bilen yoktur[83].

Bir peygamberin gayble ilgili olarak verdiği haberler sadece Allah'ın ona bildir-mesiyledir. Allah'ın bildirmesi dışında peygamberin herhangi bir gaybı bilip onu insanlara duyurması peygamberliğin gerektirdiği bir sıfat değildir. Peygamberle­rin gaybla ilgili olarak verdikleri veya gayb aleminden getirdikleri haberler, onlara Allah'ın vahiy yoluyla ulaştırıp bildirdiği haberlerdir. Allah'ın bildirmediğini onlar bilemezler[84]. Şu ayet meali bunu açıkça ifade etmektedir: "...Ben peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza neler geleceğini bilemem; ben ancak bana vahyolunana uy­maktayım..."[85].

Asr-ı Saadet'te meydana gelen bir takım olaylar da, şayet Allah bildirmezse peygamberlerin gaybı bilmediklerini göstermektedir. Buna en güzel örnek "ifk" hadisesidir[86]'. Ayrıca: Sahabeden Abdullah İbn Sehl Hayber'de öldürülmüş ve ka­tili bulunamamıştı. Allah tarafından vahiy ile katilin kim olduğu bildirilmediği için, Abdullah'ın yakınlarına diyetini Hz. Peygamber kendi malından ödemişti[87]; Medine'de bir eve toplanan genç kızlar def çalarak Bedir'de şehid olan yakınlarının iyiliklerini dile getiriyorlardı. İçlerinden biri: "...İçimizde Peygamber var; yarın ne olacağını bilir"dedi. Bunu duyan Hz. Peygamber müdahale etti: "Doğru değil bu! Böyle söyleme!..[88]. Yani peygamber yarın ne olacağını bilmez, diye ikaz etti. Bir se­fer sırasında Hz. Peygamber'in devesi kaybolmuştu. Bir münafık: "Muhammed peygamber olduğunu iddia ediyor; size gökten haberler veriyor, ama kendi devesi­nin, nerede olduğunu bilmiyor" dedi. Durumu haber alan Hz. Peygamber konuya açıklık getirme ihtiyacı duydu ve: "Andolsun ki ben, Allah'ın bana bildirdiğinden baş­kasını bilemem!" buyurdu[89]

Bu ve benzeri haberler peygamberlerin gaybı bilmediklerini ortaya koymakta­dır. Bir de, peygamberler istedikleri anda vahiy alamazlar. İfk hadisesinde olduğu gibi Hz. Aişe'ye iftira atanların dedikodularıyla bir aya yakın ortalık çalkalanmış, vahiy gelmediği için işin iç yüzü anlaşılamamıştı. Münafıklarca estirilen menfi ha­va Hz. Peygamber'i, aile çevresini ve Müslüman camiayı fevkalade üzmüştü[90]. Eğer vahiy alma kendi iradesinde olsaydı bu kadar (bir aya yakın) beklemez, daha başlangıçta bu işe son verebilirdi.[91]

 

Peygamberlerin Sıfatları

 

Birer insan olduklarını söylediğimiz'[92] peygamberlerin kendilerine has bazı sı­fatları vardır. Bu sıfatlarla onlar, normal insanlardan seçilip ayrılırlar. Allah'ın ken­dilerini bu kutsal göreve seçmeden önceki yaşayışları diğer insan lannkinden fark­lıdır. Hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, ahlâk dışı ilişkiler vt benzeri şeylerden uzak kalmışlardır. Eğer ahlâkî yönden düşüklük sayılan bir şey peygamberlikten önceki hayatlarında yapmış olsalardı, peygamber olduktan sonn insanları ondan sakındırmaları güç olurdu. Sözleri, muhataplarına tesir etmezdi[93].

Tarihin kaydettiğine göre, daha çocukluk döneminden itibaren Peygamberimi zin hayatında görülen dürüstlük ve temiz yaşayış dikkatleri çekmiş, gençlik döne minin ilk yıllarından itibaren kendisine "Muhammedü'1-Emîn" (güvenilen, karak terli ve dürüst Muhammed) denmiştir. "Hılfu'l-Füdul" adıyla anılan ve amaç mazlumlara yardım olan derneğe katılmış ve bu dernekte aktif rol oynamıştır[94].

"Şakk-ı Sadr" denilen olay[95] bir peygamberi Allah'ın kötülüklerden uzaklaştırmasının temsili bir ifadesidir. Yüce Allah Hz. Muhammed'i, peygamberlik Önces dönemde müşrik Arapların işledikleri bütün kötülüklerden koruyordu. O, içind yaşadığı cemiyetin en faziletlisi, en güzel ahlâka sahip olanı, soyu temiz biri idi. İr sanlara son derece iyi davranır, herkese iyilik yapmaktan zevk duyar, zayıflara v mazlumlara yardım ederdi'[96]. Sakin ve üstün bir tabiata sahipti. Bozgunculuk \ fesat nedir bilmezdi. Kimseye nahoş söz söylemez, kimseyle kavga etmezdi'[97].

Hz. Muhammed'in en büyük düşmanlarından olan Ebu Cehil bile O'nu doğru ve emin bir kişi olarak biliyor, şahsına değil fakat getirdiği dine karşı çıkıyordu. En'am suresinin 33 üncü ayetinin iniş sebebi budur[98].

Kur'ân'daki bazı ayetler, peygamberlerin nübüvvetten önceki temiz yaşayışları­na (ismet) delâlet etmektedir. Ünlü müfessir Razi (ö. 606/1209) En'am suresinin "...Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz..." mealinde olan 84 üncü ayeti müna­sebetiyle bu konuda doyurucu bilgiler verir[99].

Salih Peygamber (a.s.), peygamber olmadan önce kavmi içinde olgun davranan, doğru dürüst hareket eden biri idi. Önemli İşlerde daima kendisine fikir danışılır-dı. Peygamber olup kavmine, akıl ve mantığa aykırı davranışlarını terketmelerini, bir olan Allah'a inanıp putlara tapmaktan vazgeçmelerini söyleyince derhal tepki gösterdiler ve daha önceki o güzel davranışlarını unutuverdiler; "...Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda kendisinden iyilik beklenir bir kimse idin..." dediler[100]. Onla­rın bu sözleri, peygamber olmadan önce Salih (a.s.)'in iyi bir kişi olduğunun Kur'ân ayetiyle perçinlenmiş bir kanıtıdır[101].

Hz. Musa, gençlik döneminde Mısır'dan yola çıkıp Medyen yöresine geldiğinde Şuayb (a.s.)'m kızları onun dürüstlüğüne ve iffetine şahid olmuşlardı. İçlerinden biri babasına: "...Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır, dedi"[102].

İslâm tarihçileri ve bazı müfessirler Hz.Musa'nın bu ayette geçen gücü ve güve­nilir oluşu hakkında oldukça detaylı bilgiler vermişlerdir[103]. Burada önemli olan, peygamberlik öncesi döneme ait yaşayışında bir nebinin güvenilir oluşudur.

İstisnasız bütün peygamberler, peygamberlik öncesi hayatlarında, diğer insan­lardan hemen farkedilen bir ahlâkî olgunluk içinde olmuşlar, nefret edilen huy ve davranışlardan uzak kalmışlardır.

Peygamberlerde "peygamberlik"ten önce var olan günahlardan uzak kalma, kötülüklere bulaşmama, ahlaken düşüklük sayılan şeyleri terk gibi sıfatlar pey­gamber olduktan sonra daha kuvvetli şekilde devam etmiş, artmış eksilmemiştir. Bu güzel huy ve sıfatlar Allah'a iman ve ibadetlerle bütünleşmiş ve kemalin zirve­sine ulaşmıştır.

Allah'tan gelen vahye peygamber ilk olarak kendisi inanır. îman esaslarından bir veya bir kaçım inkâr gibi bir durum peygamberlerde asla görülmez[104]'. Kur'ân, Allah'ın birliği fikrini yerleştirme, ahlâk esaslarını cemiyete benimsetmede verdik­leri büyük mücadele sonunda hayatlarını kaybeden peygamberlerden bahseder[105].

Peygamberin, ilâhi emir ve yasaklara aykırı hareketi düşünülemez. Sözlerine, işlerine ve özlerine asla günah karışmaz: "Rabbinden sana vahyolunana uy, ondan baş­ka tanrı yoktur "[106] ; "De ki: ... Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum", me-alindekia[107]ayetler bunu ifade ederler.

Tebliğ, peygamberlerin en başta gelen görevlerinden biridir. Bunda en küçük bir kusurları düşünülemez. Tebliğde artırma veya eksiltme yapamazlar; kendileri­ne ulaşan bilgileri değiştiremezler'[108] Böyle bir şeye kalkışmanın cezası çok ağır­dır: "Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz kendisini kuvvetle yakalardık, sonra da O'nun şah damarım koparırdık. Hiç biriniz de O'nu koruyanıazdı-mz"[109]

Bütün peygamberler, çok önemli olan bu tebliğ, görevini kusursuz yerine getir­dikleri için Kur'ân onları bize "emin" kimseler olarak takdim eder[110]

Peygamberler hayatın her sahasında olduğu gibi, ibadetlerinde ve diğer davra­nışlarda da gönderildikleri insanlara en güzel rehberdirler. Hareket ve davranışları ilâhi emirlere uygundur. Haram veya sevilmeyen hatta yadırganan bir davranış onlardan sadır olmaz. Bu bir ayette şöyle ifade edilmiştir: "Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık; onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât verme­yi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimseler di[111] Şuayb (a.s.)'a karşı menfi bir tavır takınmış olan kavmine O şöyle karşılık verdi: "Ey milletim! Rabbimden benim bir bel­gem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde, O'na karşı gelebilir miyim? Söyleseni-ze! Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem; gücümün yettiği kadar ıslâh etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır; O'na güvendim, O'na yöneliyorum."[112]

Kutsal kitaplarda, ağırlığını İbadetlerin teşkil ettiği bazı konularda detaylı bilgi bulunmayabilir. Bu gibi hallerde peygamber kavli (sözlü) veya fiili (bizzat yapa­rak) ve yahut da hem kavli, hem de fiili olarak gerekli açıklamayı yapar. Namaz, oruç, hacc, zekât v.b. konularda olduğu gibi. Mesela Hz. Peygamber Kur'ân'da mü­teaddit yerlerde geçen "Namaz kılınız!" emrini'[113], aldığı andan itibaren vefatına kadar, yıllar boyu hiç aksatmadan devam etmiş[114] ve ibadetlerde örneğin kendisi olduğunu da şu hadisi ile ortaya koymuştur: "Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle­ce ve benden gördüğünüz gibi kılınız[115].

Allah bizlere, peygamberlere uymayı ve onların yolundan gitmeyi emretmiştir'[116]. Allah'ı sevdiğini söyleyen kişi, bu sevgisini peygambere uymak ve onun yolundan gitmekle gösterecektir"[117] Peygamberler her halleriyle temiz insanlar olmasalardı, Allah onlara uymamızı emreder miydi?

Günah işlemek peygamberlik makamı ile bağdaşmaz. İkisi biribirine taban ta­bana zıt şeylerdir. Günah işlemek şöyle dursun, Hz. Peygamber, peygamber olan kişinin "kem gözlü" ve "hain bakışlı" bile olamayacağını haber vermiştir[118]. ıBu-hârî'de yer alan bir hadisde Efendimiz: "Şayet Ben de Allah'a isyan edersem O'na kim itaat edecek?" demek suretiyle[119], peygamberlerin Allah'ın emir ve yasaklarına ne derece uyan kişiler olduğunu ortaya koymuştur.

Kur'ân ayrıca, peygamberlerin iyi işlerde ve hayırlarda yanşan şahsiyetlerden olduğunu haber verir'[120]. Bu, onların tüm iyilikleri yaptıklarını, kötülüklerden uzak kaldıklarını gösterir[121].

Yine Kur'ân, bütün peygamberlerin "ahyar" (en hayırlı ve seçkin) kimseler ol­duklarını bildirir[122]. Yani onlar seçilmiş, temiz, hem de tertemiz ve hayırlı insan­lardır. Ayet, peygamberlerin hepsinin böyle olduğunu bildirmiş, hiçbir ayırım gözetmemiştir[123].

Peygamberler asla başkasının hakkını yememişler, bu konuda son derece dik­katli davranmışlardır. Görevlerinin gereği budur. Allah'ı gereği gibi idrak etmek insanı zulüm ve haksızlıklardan uzaklaştırır. Herhangi bir ortak malın bölüşülme­sinde kılı kırk yarmışlar, zerre kadar bir haksızlığa meydan vermemişlerdir. Özel­likle Hz. Peygamberin ganimetlerin taksiminde gösterdiği titizlik dillere destandır[124]. Bir hadisinde ashabına hitaben şöyle buyurmuştur: "İçinizde Allah'tan en çok korka­nınız, Allah 'a ait haklara en fazla dikkat edeniniz, en doğrunuz, en hayırlınız ve Allah 'a en fazla itaat edeniniz benim... " [125].

Haklar ve insanlarla geçim konusunda son derece titiz olan peygamberlerin şa­kaları da diğer insanlarınkinden farklı idi. Şakalaşırken de daima doğru olanı söy­lerler, doğrudan ayrılmazlardı. Bu konuda bir soru üzerine Hz. Peygamber: "Şaka­larımda gerçek ve doğru olandan başkası ağzımdan çıkmaz" buyurmuştur[126]. Bir peygamberin en çok nefret ettiği şeylerden biri yalan olunca[127], elbette şakaların­da da doğrudan ayrılmaması tabiidir.

İyi olan şeyleri yapma, kötü olan ve nefret edilenlerden uzak kalma konusunda tüm peygamberlerin Hz. Muhammed (s.a.v.)'den farklı olmadığını düşünmek bir mü'minin mümeyyiz vasıflarındandır[128].

Şeytan veya yaratılıştan insanda var olan süfli emeller, peygamberleri günah iş­lemeye ve doğrudan ayrılmaya itemez. Yüce Allah buna izin vermez[129]. Şeytan peygamberler dışında, Allah'ın temiz ve has kullarını da yoldan çıkaramaz; onlara tesir edemez; arzularını onlara benimsetemez[130]. Bu temiz ve has kulların başında elbette peygamberler gelmektedir[131].

Son halkasını cinnetin teşkil ettiği psikolojik ve nörolojik rahatsızlıklar peygam­berlerde bulunmaz. Delilik veya delilik türünden bir hastalığın peygamberler hak­kında düşünülmesi yanlıştır. Peygamberliğini ilân ettiği zaman müşriklerin Hz. Peygamber'e mecnun, cin çarpmış ve benzeri sıfatlar isnad etmeleri'[132] sadece bir tepkiden ibaretti ki, bu tür sıfatları daha önceki ümmetler de kendilerine gönderi­len peygamberlere isnad etmişlerdi[133].

Ölüm, her fani için kaçınılmaz sondur. Peygamberlerde sonu ölümle noktala­nan veya tedavi edilebilen, gelip geçici bedeni rahatsızlıklar görülebilir: Baş ve diş ağrısı, nezle, grip ve benzerleri gibi. Bu tür bedensel rahatsızlıkları, psikolojik ve nörolojik olanlarla karıştırmamak gerekir. Birinci grup, peygamberler hakkında ca­iz ve vaki olduğu halde, ikinciler muhaldir. Deli, saralı olmak gibi şeyler bir pey­gamber için asla düşünülemez; böyleleri peygamber olamaz.

Allah'ın peygamberlerine vahiy yoluyla bildirdiği emir ve nehiylerle diğer hu­susların tebliğinde yani bunların insanlara ulaştırılmasında "unutma" olamaz[134]. Vahiyle ilgili konulardaki unutma ile günlük işlerdeki unutma biribirine karıştırıl­mamalıdır. Peygamber olan kişinin vahye dayalı konularda özellikle "tebliğ" den önce unutma durumuna düştüğü kabul edilirse her şey altüst olur. Kendilerine ve tebliğ ettikleri dinlerine itimat belli ölçüde sarsılira[135]. Kur'ân'da Hz. Adem'e nisbet edilen "nisyan" (unutma)'ın tebliğ ile ilgisi yokturt[136].

Bir kaç defa belirttiğimiz gibi, peygamberler "vahiy" ve "tebliğ"le ilgili olma­yan; yani bir vahyin yorum, şerh ve izahı durumunda olmayan konularda diğer in­sanlar gibidirler. Bu gibi konularda yanılma ve unutma olabilir veya bir işin uzma­nı olan kişi ölçüsünde o işi bilmeyebilir; bu son derece doğaldır. Mesela Hz. Peygamber bir demirci gibi, demircilik zanaatının inceliklerini, bir marangoz gibi bu zanaatın püf noktalarını, sırlarını; hatta alet ve avadanlığın kullanılmasını, bakı­mını bilmeyebilir. Sanırım şu misaller konuyu daha da açıklığa kavuşturur:

Birgün Medine'de Hz. Peygamber bahçe sahiplerinin hurma ağaçlarıyla ilgilen­diklerini gördü ve ne yaptıklarını merak edip sordu. "Tozlaştırma" yapıyorlar (tel­kih), cevabını alınca : "Bunun bir fayda sağlayacağım zannetmem" dedi. Bu haberin kendilerine ulaşması üzerine bahçe sahipleri yapmakta oldukları işi bıraktılar.

Mevsimi gelince hurmalar hasat edildi ve verimin eskiye göre oldukça düşük oldu­ğu görüldü. Durum Hz. Peygamber'e bildirildi. Efendimiz: "Bunlar dünya işleridir; siz bu işleri benden daha iyi bilirsiniz; bildiğiniz gibi yapmaya devam ediniz" buyurdu[137].

Hendek savaşının devam ettiği sırada Hz. Peygamber, Gatafanlılarla sulh yap­mak niyetiyle onların harp sahnesinden çekilmelerini temin için kendilerine Medi­ne mahsulünün 1/3'ünü vermeyi düşünmüştü. Bu plânını sahabenin ileri gelenle­rine açtı. Onlar Hz. Peygamber'den, yapmayı düşündüğü bu işin Allah'tan aldığı bir talimat (vahiy) gereği mi, yoksa şahsi fikri mi olduğunu sordular. "Şahsi görü­şümdür " deyince de plâna karşı çıktılar. Hz. Peygamber, bu görüşünden vazgeçip onların görüşlerine uymuştu[138].

Benzeri bir durum da Bedir muharebesindeki yer seçiminde görülmüştü. Hz, Peygamber tarafından seçilen yerin "vahye" dayanmadığını öğrenen Hubab İbn Münzir başka bir teklifle Hz. Peygamber'e gitti. Onu dinleyen Hz. Peygamber ken­di plânından vazgeçti1[139]. Hendek savaşında Medine'den çıkmayıp şehirde kalma ve çevreye hendek kazma fikri de aslen İranlı olan Selman-ı Farisi'nin önerisi idi ki, Hz. Peygamber bu öneriyi de benimsemişti[140].

Hudeybiye barışı esnasında ve özellikle barış şartlan konusunda ise Hz. Pey­gamber vahye dayandığı için, Hz. Ömer başta olmak üzere sahabenin itirazlarım dikkate almamıştı. Sonuç parlak bir şekilde Müslümanların lehinde tecelli etti[141].

Peygamberlerin asıl görevleri insanları iki cihan saadet ve mutluluğuna ulaştır­mak, gerekli olan kılavuzluğu üstlenmektir. Dini konularda onları aydınlatmak ve yol göstermektir. İnsanların yakın ve uzak dünyası ve bu dünyanın işlerini ilgilen­diren konularda -nadiren de olsa- yanılmaları, peygamberler için bir noksanlık ve kusur değildir. Görevlerinin esası, yol göstericilik olmakla birlikte, dini olmayan konularda her şeyi bilmeleri beklenemez.

Peygamberler, kendilerini halkın gözünde küçük düşürecek, asli görevleri olan tebliği zedeleyecek ayıp ve kusurlardan uzaktırlar. Soy ve sop bakımından temiz ve mükemmel kişilerdir. Ana ve babalan, hatta yakın çevrelerinden ötürü insanları kendilerinden soğutup nefret ettirecek ve soysuzluk sayılabilecek davranışlardan korunmuşlardır.

Peygamberler akıllı, zeki ve uyanık kimselerdir. Bön, ahmak ve ebleh değildir­ler; akli bir dengesizlikleri de yoktur.

Yaratılışları kusursuzdur. Organ sakatlığı veya halkı kendilerinden soğutup tik­sindirecek beden rahatsızlıkları ve maddi ayıpları yoktur. Hepsi fizik olarak mü­kemmel, yiğit yaratılışlı ve cesur kimselerdir. Kendilerini küçük düşürecek iş ve mesleklerle uğraşmazlar.

Cesaretleri tam ve mükemmeldir. Bu mükemmel cesaretleri sebebiyle insanla­rın karşısına tek başlarına çıkmışlar, ilâhi gerçekleri en gür sadalanyla haykırmış­lardır. Hak yola çağırmada maruz kaldıkları tehlikelere yıllar boyu yılmadan -gö­ğüs germişlerdir.

Peygamberler güzel ahlâkı benimsetme göreviyle de yükümlü olduklarından içinde yaşadıkları dönemde, insanların ahlâk bakımından en mükemmelleri idiler. Her türlü güzel huyun sahibi idiler. Kaba kişiler değillerdi, ilişkilerinde insanlara karşı son derece yumuşak ve nazik idiler. Eğitim görmeseler de medeni insanlasdı. Bu medenilik onların hem ruhlarında, hem de fıtratlarında mevcut idi. Bedevi in­sanlarda daha fazla görülen sertlik, huysuzluk, geçimsizlik ve kaba hareketler pey­gamberlerde bulunmaz.

Buraya kadar peygamberlere ait sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik), tebliğ (Allah'tan aldığı vahiyleri eksiksiz olarak kullara ulaştırma), ismet (günahlardan uzak kalma), fetanet (zeki ve akıllı olma) şeklinde sıralanan sıfatları incelemiş ve gerekli bilgileri vermiş bulunuyoruz.

Müslümanların ve özellikle Ehl-i Sünnet'in peygamberler hakkındaki inanç ve itikadı budur. Buna karşılık Ehl-i Kitap adıyla anılan Yahudi ve Hıristiyanlar pey­gamberleri sıradan insanlarmış gibi kabul etmişler[142] ve onlara her türlü-çirkin ha­reketi ve günahı layık görmüşlerdir. Onların kutsal kitaplarında peygamberlere re­va gördükleri öyle günahlar vardır ki, bir Müslüman bunları okumaktan hicap duyar. Özellikle Lut (a.s.)'un öz kızlarıyla olan ilişkilerini[143] ve Davud (a.s.)'un cephede çarpışan bir kumandanının hanırruyla arasında geçtiği söylenen macerayı[144] bir mü'min yüzü kızarmadan okuyamaz.

Eserin bundan sonraki bölümlerinde yer alan, Allah'ın peygamberlik makamı­na layık gördüğü yüce şahsiyetlerle ilgili uydurma rivayetlere bu açıdan bakmakta fayda vardır. Hz.Yusuf, Eyyub, Musa, Davud ve Süleyman (aleyhimü's-salatü ve's-selam)'m incelendiği yerlerde buna yeteri kadar örnek verilmiştir.

Verilen bilgilerden sonra yirminci yüzyılda bir Müslüman, hâlâ yer yer anlatıl­makta ve hatta bazıları titr sahibi olan dini öğretim kademelerinden geçmiş akade­misyenlerce Peygamberler Tarihi adı altında yayımlanan kitaplara yazılmakta olan Eyyub peygamberin yaralarına kurtlar düştüğüne, Yusuf (a.s.)'un Züleyha ile bir aşk macerası yaşadığına dair olan asılsız haberlere itibar~ etmemeli ve bunların o şanlı ve yüce peygamberlere birer iftira olduğunu artık bilmelidir.[145]

 



[1] en-Nisa, 4/164; el-Mü'min, 40/78.

[2] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, V,226.

[3] Ayet mealleri genelde Diyanet İşleri Başkanlığı' nca yayımlanan "Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlam (Meâl)"den alınmıştır. Parantez için açıklamalara İhtiyaç duyulduğu yerlerde Hasan Basri Çantay'u Meâl'ine müracaat edilmiştir.

[4] Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: XI,XII.

[5] İbn Manzur,Lisanu'l-Arap,R-S.L.maddesi.

[6] Aynı kay nak,N.B. E. maddesi.

[7] et-Tîn,95/4.

[8] el-Câsiye,45/13; el-Mülk,67/15.

[9] Fussılet,41/12; el-A'râf,7/54.

[10] el~Hacc,22/18.

[11] ez-Zariyat,51/56.

[12] Kâf,5O/16.

[13] el-lsra,17/62-64; el-Hıcr,l5/39-40.

[14] el-Maide,5/16.

[15] el-Hadid,57/25.

[16] eI~En'am,6/48; eI-Bakara,2/38; el-Araf/7/35.

[17] Hud,îl/32; ei-Hacc 22/42; Sâd,38/12; eş-Şuara,26/105,116.

[18] en-Necm,53/52; e]-Kamer,54/9; Nûh,71/21,26; el-Ankebut,29/14.

[19] el-Bakara,2/92; en-Nisa,4/153; Yunus,10/75; el-tsra,17/101...

[20] eş-Şuara,26/142v.d.

[21] Al-iImran,3/103.

[22] el-Bakara,2/75-80.

[23] Meryem,19/88-94; el-Maide,5/73.

[24] el-Ahzâb,33/40; Al-i İmran,3/85; el-Maide,5/3.

[25] el-Buhari, es-Sahih, Rikak,27; İ'tisam,2,Enbiya,40;Müslim,el-CamiVs-Sahih, Fedail,17-19.

[26] Hud, 11/36-48; el-Mü'mimın,23/ 23-30.

[27] Eş-Şuara, 26/154-158; Hud, 11/64-68; el-Araf, 7/73; el-Kamer, 54/27-31; eş-Şems, 91/13-14.

[28] el-Araf, 7/103-126; Taha, 20/43-70; eş-Şuara, 26/29-49.

[29] Al-İİmran,3/49.

[30] el-Maide, 5/110.

[31] el-Kamer, 54/1-2; Muhammed, 47/18.

İnşikak-ı karnen Ayette, "(kıyamet) saat(ı) yaklaştı, ay yarıldı" buyurulmuştur (Kamer,54/1). Sahih hadislerde bu hususa açıkça işaret edilmiştir (Buhari, Menakıb 27; Tefsiru sure 54,1. Diğer rivayet­ler için bkz. Concordance/Mu'cem, III, 161-162; ayrıca konuyla ilgili hadisleri Beyhakî/ve Ebu Nu'aym de tahrîç etmişlerdir, bkz. Süyûtî, el-Hasâisu'I-Kübrâ, Mısır 1967/1386,1, 313-14; çeşitli ri­vayetler için bkz. Ibn Kesir, Şemailu'r-Rasul, Kahire 1967/1386,I,S.138-144). Anlaşılan odur ki 'ay, Hz. Peygamber zamanında bölünmüştü^. Ayetin devamında da, "onlar bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve 'süregelen bir büyüdür' derler"; Bu ifade o gün için garip bir olayın meydana gel­diğini göstermektedir. "Yalanladılar, nefislerinin arzu ve heveslerine uydular" denmesi de ortada yalanlanacak bir şeyin bulunduğunu göstermektedir (Kamer, 54/2-3; ayrıca bkz. Kadî Abdulceb-bar, Tesbîtu Delâihı'n-Nübüvve, Beyrut 1966/1386,1,56-59).

"Ay yarılmadı, kıyamete yakın bir zamanda vuku bulacak, etraftan diğer insanlarca müşahede edil­medi" gibi bir iddiada bulunmak pek tutarlı değildir (Ibn Kuteybe, Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadis, s. 25; Matürîdî, Te'vîlat, vr. 519; Kadî Âbdulcebbar, a.g.e.,I,55-56; Ahmed Emin, Zuhtıru'l-İslam, Kahire 1966, IV,20; Nedvî, Asr-ı Saadet,IV,1605). Aynca bazı rivayetlerde, etraftan gelenlerin de bu olaya şalıid oldukları açıklanmaktadır (Tayalisî, Müsned, Haydarabâd 1321, Nu. 295; Tirmizî, tefsiru su re 54; tbn Hanbel, Müsned, IV, 82;bu son durumla ilgili hadisleri Beyhakî ve Ebu Nu'aym de tahrîç etmişlerdir,bkz. Süyutî, el-Hasaisu'l-Kübra,I-313).

Bazı rivayetlerde, etraftan gelenlerin de bu olaya şahid oldukları açıklandıktan sonra, ayın gerçekte iki parçaya ayrılmadığını sadece öyle gösterildiğini ileri sürmek (iddialar için bkz. İMedvî, a.g,e.,III, 1609; LFennî Ertuğrul, Hakikat Nurları, tst. 1975,s.4İ7-418; konu ile ilgili hadis için bkz. Buhari, menâkıb 28; Menakıbu'l -Ensar 36 Müslim, Münâfikîn 46; tefsir-u sure (kamer) 54; Ibn Han-beI,Müsned, III, 165) doğru değildir (fazla bilgi için bkz. Taberî Ca-mi'u'1-Beyan, XXVII.84-87; Ma-türîdî, Te'vîlât, vr, 519^; Kadî îyâd, eş-Şifa, Halil Efendi Matbaası 1290,1, 237-39; İbn Kesir, tefsir, Beyrut 1966/1385, VI, 467-72; Elmahlı, tefsir, VI, 4621-4637; genelde mu'cize ve Kur'an mucizeleri konusunda geniş bilgi için bkz. Dr. Osman Karadeniz, Mu'cize Problemi, İzmir 1984, basılmamış doktora tezi).

[32] el-tsra,17/l.

[33] ez-Zuhruf, 43/53; el-Furkan,25/7-8.

[34] el-Furkan, 25/7.

[35] Aynı sure, 25/8.

[36] el-lsra, 17/90-91.

[37] el-îsra, 17/92.

[38] el-îsra, 17/93.

[39] el-Furkan, 25/21; Ebussuûd, İrşâdu'l-Akli's-Selîm, IV, 85.

[40] el-Furkan, 25/21; Sıddik Hasen Han, Fethu'l-Beyan fi Makasadıdi'l-Kur'an, VI, 429.

[41] el-Furkan, 25/21; Ebussuûd, Tefsir, IV, 85.

[42] el-Kiyâme, 75/36.

[43] el-Mülk,67/2.

[44] Kâf, 50/18; en-Nisa, 4/1; Hûd, 11/93.

[45] el-Beled, 90/10; el-Kehf, 18/56; el-En'âm, 6/48.

[46] d insan 76/3-4.

[47] el-lsra, 17/15.

[48] el-En'am, 6/131.

[49] el-Bakara, 2/31,33; Al-i İmran, 3/33; el-Araf, 7/11; el-îsra, 17/61; el-Kehf, 18/50; Taha, 20/116, 177,120; Ahmed îbn Hanbel, el-Müsned, V, 265.

[50] eıı-Nahl, 16/36.

[51] el-Bakara, 2/87; el-Maide, 5/15,19,32,70,75...

[52] en-Nisa, 4/164-165.

[53] Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde yer alan bir rivayete göre peygamberlerin sayısı 124 bin olup bunların içinden 315'i rasuldür (el-Müsned, V, '226).

[54] en-Nisa, 4/163; el-îsra, 17/55; el-Bakara, 2/53,87; el-En'am, 6/91; e!-Hadid,-57/27; el-EıVam, 6/19; el-Hicr, 15/87.

[55] Taha, 20/133; el-A'la, 87/18,19; Ahmed İbn Hanbel, el -Müsned, IV, 107; Ibnu'1-esir, el-Kâmil, 1,47 49,59.

[56] AH îmran, 3/81.

[57] Aynı ayet.

[58] Yuhanna İncili, 14/16,26; 15/26; 16/7,13; Rasullerin İşleri, 3/22-24; Tesniye, 18/18-22; Habakkuk 3/3; Tesniye, 33/2.

[59] Örnek olmak üzere Hindli Rahmetullah'm, Ömer Kelimi Efendi-Nüzhel Efendi-*taraf]rıdan yapılaı Izharu'1-Hakk tercümesine (İst. 1972) bakılabilir.

[60] el-Bakara, 2/89,144,146; el-En'am,6/20.

[61] Abdullah tbn Selâm ve arkadaşları gibi. Bkz. Buharı, Rikak, 51; Enbiya,l; Menakıbu'l-Ensar,l; Tel sir, Bakara suresi kısmı, 6; İbn Hacer, el-İsabe, 11,312; İbnu'I-Esîr, Üsdu'l-Gabe.III, 176.

[62] Yunus, 10/47.

[63] Fahr, 35/24.

[64] İbrahim, 14/4.

[65] el-Cum'a, 62/4.

[66] el-En'am, 6/124.

[67] ez-Zuhruf, 43/31-32.

[68] el-Bakara, 2/124.

[69] Hûd, 11/42-43.

[70] et-Tahrîm, 66/10.

[71] el-En'am,6/74;Meryem, 19/42-48.

[72] el-Bakara, 2/285-286.

Ehl-i Sünnet'e göre Amentü'yü oluşturan iman eseslanndan beşi Nisa Suresi'nin 136'ıncı ayetinde (önce Allah'a, Peygamber'e, Kitab'a inanmakta sebat gösterilmesi emredilmekte, ayetin devam eden son fıkrasında ise Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve Ahiret gününü inkar edenin derin bir sapıklığa düşeceği bildirilmektedir) geçmekte; yine bu beş esas ufak bir sıra deği­şikliği ile Bakara Suresi 177'inci ayette, tekrar edilmektedir (Allah'a, ahiret gününe, meleklere, ki­taplara ve peygamberlere).

Bu beş esastan dördü, Bakara Suresi 285'incİ ayette, mü'minlerin, peygamberlerden bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak suretiyle ayırım yapan ve Ehl-i Kitab diye anılan Yahudi ve Hiristi-yanlardan farkını ve Allah'ın yüce emanetine gösterdikleri saygı ve bağlılığı ortaya koymak hedefi­ne dayalı olarak sayılmaktadır (Allah'a, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman). Ehl-i Sünnet inancına göre Âmentü esaslarından altıncısı olan Kaza ve Kader 'e iman Hz. Peygam-ber'in hadislerine dayanmaktadır. Bu konudaki hadislerin, mütevatir idi, değildi; akaidde delil olurdu, olmazdı tartışmalarına girmeden hadise ait bazı eserlerdeki yerlerini gösterelim. Dileyen okuyucular anılan eserlere bakabilirler:

1. Buharî (îst. 1979 baskısı), tibb 30 (VII, 21); kader 1 (VII, 210).

2. Müslim (İst. 1967, M. Sofuoğlu tercümesine esas olan metin), iman 1(1,57), 3(1,59), 7 (1,63); Kader 1,2,3,4,... 34 (VIII, 112-143); nezir 5,6 (V, 194-195); Selâm 42 (VII, 36).

3. Tirmizi (Mübârekfûrî, Tuhfetu'l-Ahvezî, Kahire 1963/1383 bakısı), Ebvabul-Kader 1 (VI,334-35), 2 (VI, 338), 3 (VI, 339-40), 4 (VI, 342-43), 7 (VI, 349), 8 (VI, 350-53) 9 (VI, 335) 10 (VI, 356-57), 11 (VI, 359-60) 12 (VI, 360-61) 15 (VI, 366-67), 16 (VI, 367-71); iman 4 (VII, 342-49); NüzÛr 11 (V, 139); tıbb 18 (VI, 223), 20 (VI, 233).

4. Ebu Dâvûd CAvnu'l-Ma'bûd) şerhi, Medine 1969/1389 baskısı), Sünne 16 (XII, 452-481).

5. Muvatta' (Mısır 1951/1370 baskısı), Kader 1,2,4,5,7,9,10 (II, 898-901); talâk 12 (II, 554); 'ayn 3 (II, 939-40).

6- İbn Mace (Mısır 1952/1374 baskısı), zühd 14 (II, 1395); fiten 29 (D, 1350); mukaddeme 9,10 (I, 24, 29-30), 33 (II, 1160), 43 (II, 1171).

7- Nesâî (Beyrut 1988/1409 baskısı), iman 5 (VIII, 97-101), 6 (VIII, 101-103); eyman 26 (VII, 16-17); nikâh 55 (VI, 107-108).

8- Darimî (sadece Condordance/Mu'cem'e bakılarak tesbit edilmiştir), nikâh 36.

9. İbn-Hanbel'in Müsned'i (sadece Condordance/mu'cem'e bakarak tespit edilmiştir.)

I, 27 28 52 53 97 133 319 330.

11,11,12,61,86,90,107,125,178,181,196,212,301,373,412,441,444,463,476.

III, 49,53,68,78,96,421.

IV, 129,164,186.

V, 185,189,277,280,282,317,329,369,407.

VI, 90,438.

Ayrıca; A.J. Wensinck tarafından hazırlanan Miftahu Künûzî's-Sünne (Lahor 1921/1391) isimli

eserin (Arapçası:M. Fuad Abdu'1-Bâkî) 393-395'inci sayfalarında yer alan,

-Mine'1-îman en tu'mine bi'1-kader...                                 .                           ,

-Evyelu men tekelleme fi'1-kader...

-ei-İstî'ânetu billah ve tefvîzu'l-mekâdîr lillâh...

-la yeruddu'l-kader ille'd-du'â...v.b. başlıklara bakılabilir. Mustafa Sabri'nin Mevlafu'i-Beşer Tahte

Sultani'l-Kader (Kahire 1933/1352) isimli eserinde konu detaylarıyla incelenmiştîr(s»63 v.d.).

[73] el-Bakara, 2/183; Meryem 19/31,55,59; Taha, 20/34; el-Enbiya, 21/73.

[74] Hz. Âdem'in topraktan yaratılmış olmasıyla, Hz. İsa'nın babasız dünyaya geimesi istisnaî bir du­rumdur.

[75] et-Tevbe, 9/30-31; el-Maide,5/17,72.

[76] el-Maide, aynı ayetler.

[77] Aynı sure, 5/17.

[78] Yusuf, 12/109; el-Enbiya, 21/7.

[79] İmam Ebu'l-Hasen el-Eş'arî (v. 324/936) ve bazı Zahirilerle bir kısım hadisçiler, peygamberlerin er­kek olma şartına muhalefet ederek Kur'an'da zikri geçen Hz. Meryem ve Hz. Musa'nın anası gibi

bazı saliha kadınların peygamberliklerini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre bir kısım ayetlerde geçen vahiy sözü ilham ve irşad anlamına değil, gerçek vahiy demektir. En kuvvetli delilleri Hz, Mu­sa'nın anasına vahiyden bahseden Kasas suresinin 7. ayetiyle, yine Musa'nın anasına yapılan vahyi dile getiren Taha suresinin 38. ayeti ve diğerleri meyamnda delâletleri zayıfda olsa, Havariler (el-Maide, 5/111) ve meleklere (el-Enfal, 8/12) vahyi dile getiren ayetlerdir.

Hz. Musa'nın anasma gelen ilham ve vahyin benzeri durumlar Kur'an-ı Kerim'de vardır. Bal arısı-pa yapılan vahiy gibi (en-Nahl, 16/68).

İmam Ebu'l-Hasen el-Eş'ari, yukarıda işaret edilen ayetler ve bazı hadislere (Buhari, Enbiya, 32,46) dayanarak Hz. Adem'in eşi Havva, Hz. İbrahim'in eşleri Sare ve Hacer, yukarıda işaret edildiği gi­bi Musa'nın anası Asiye ve Meryemi de peygamberlerden sayarak, kadın peygamberlerin sayısını altıya çıkarmıştır (geniş bilgi için bkz. es-Sabunî, el-Bidayefi Usuli'd,Din, Ankara 1979, s.53, neşr ve tere. Bekir Topaloğlu; İbn Kutluboğa, Şerhu'l-Musâyere, Bulak 1317,s.l97; Harputî, Tenkîhu'l-Kelâm, Derseadet, 1330, s.281 v.d.; Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tçcrid-i Sarih Terce-mesi, Ankara 1972, IX, 150 ; Krş, İbn Hazm, el-Fasl, Beyrut 1395, V, 17-19; Dr. Osman Karadeniz, Mucize Problemi, İzmir 1984, s.3, basılmamış doktora tezi).

[80] el-Bakara, 2/33; el-En'am, 6/73; Yunus, 10/20.

[81] ez-Zümer, 39/73; eş-Şura, 42/12.

[82] el-Bakara, 2/235, 255; Âl-i îmran, 3/29; el-Maide, 5/97, 99; el-En'am, 6/3.

[83] eî-En'am, 6/59; en-Neml, 27/65.

[84] el-Cinn, 72/26-27.

[85] el-Ahkâf,46/9

[86] Bkz. en-Nur, 24/11-24.

[87] Buhârî, Ahkam, 38; el-Ayni, Umdetu'1-Kari, XXIV, 265.

[88] Buhârî, Megazi, 12; Nikâh, 48.

[89] Aynı yer, İ'tisam, 8; Bkz. Muhittin Bahçeci, Peygamberlik ve Peygamberler, s.91.

[90] tbn Kesir, Tefsir, V.61 v.d.

[91] Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1-10.

[92] İbrahim, 14/11; el-Kehf, 18/110; Fussılet, 41/6.

[93] İbn Sa'd, et-Tabakatu'1-Kubra, 1,128-129; es-Süheyli, er-Ravdu'1-Ünf, 1,91.

[94] Buhârî, Menakıbu'l-Ensar, 24; İbn Sa'd, et-Tabakatu'1-Kubra, 1,158.

[95] İbn Sa'd, et-Tabakat, 1,50 v.d.

[96] Buhârî, Bed'u'1-Vahy, 1.

[97] ibn Hişam, es-Sira, 1,194.

[98] en-Neysaburi, Esbabu'n-Nüzul, s.144-145; et-Taberi, Tefsir, VII.180-182; Îbnu'l-Cevzi, Zâdu'l-Mesir, III, 27-28.

[99] er-Razi, Tefsir, XIII, 62 v.d.

[100] Hud, 11/62.

[101] Bkz.ez-Zemahşeri, el-Keşşaf, II, 407; el-Kasimi, Tefsir, IX, 3461.

[102] el-Kasas, 28/26.

[103] İbn Kesir, el-Bidaye, II, 224; et-Taberi, Tefsir, XX, 62-65; tbn Kesir, Tefsir, IV, 510.

[104] el-En'am, 6/14; el-İsra, 17/39; ez-Zümer, 39/64-66; 11-14; Buhârî, Cenaiz, 80.

[105] el-Bakara, 2/61,87, 91; ÂH imran, 3/21,112.

[106] el-En'am, 6/106; el-Ahzab, 33/2. Ayrıca bkz.Yunus, 10/109.

[107] el-En'am, 6/50; El-Araf, 7/203; Yunus, 10/15; El-Ahkâf, 46/9.

[108] Yunus, 10/15.

[109] el-Hakka, 69/44-47.

[110] ed-Duhan, 44/18; eş-Şuara, 26/107,125,143,162,178,193.

[111] el-Enbiya, 21/73.

[112] Hud, 11/88.

[113] el-Bakara, 2/43, 83,110; en-Nisa, A/77,103; el-En'am, 6/72; Yunus, 10/87; el-Hacc, 22/78; en-Nur, 24/56...

[114] İbadet konusunda tembel ve gevşek olanlarla, inanmışları dinden ve ibadetten soğutmak veya başkalarının da kendileri gibi ibadetsiz olmasını arzu eden bazı sapıkların, "salât-ı dâime" diye bir safsatayı sık sık tekrar ettikleri duyulmaktadır. Bunların iddiasına göre, kişi dînde belli bir de­receye yükselince, hep namazda sayılır; daima namaz kılıyormuş gibi sevap alırmış. Artık soğuk ve sıcak zamanlarda abdest almaya, kıbleye yönelmeye, camilere koşmaya gerek yokmuş.

Yine bu tipler tarafından Kur'ân'da yer alan, "sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et" anla­mındaki ayet-i kerimede (el-Hıcr, 15/99) yer alan "yakîn" sözü belli bir makam olarak ele alın

makta, o makama erdiklerinde kendilerinden ibadetlerin düşeceği yolunda yorumlar yapılmakta­dır. "Ehl-i Sünnef'ten olan hiç bir din bilgini bu görüşü paylaşmaz. Hatta Şiî müfessİrJer bile bu kelimenin yorumunda Elıl-i Sünnetle birleşirler (bkz.ct-Tabresî, Tefsir, VI, 347; X, 392). Ayetteki "yakîn" sözü "ölüm" anlamındadır. Ayetin anlamı da "sana ölüm gelinceye kadar Rabbi-ne ibadet et" demektir. Bu âyetten Allah'a olan kulluk borcumuzun ölünceye kadar devam edece­ğini anlamaktayız. Eğer bir müslüman Allah'a karşı olan kulluk görevini yerine getirmek istemi­yorsa, cezasını göze alır ve ibadet etmez. Aklı olan kişi buna kendisi karar verir. Burada önemli olan, hangi gayeye hizmet ettiği meçhul olan birinin çıkıp ayeti Ehl-i Sünnet inancı ve yorumuna ters bir şekilde manalandırmasidir. Hiç bir kimse bu ayette geçen yakîn kelimesine ölüm anla­mından başka bir anlam veremez (bkz et-Taberi, Tefsir XIV, 73-75; Zemahşeri, el-Keşşaf, II, 591-592; îbnu'I-Cevzi, Zadu'l-Mesir, Wr 423; er-Razi, Tefsir, IX, 216; el-Kurtubi, Tefsir, X, 64; îbn Ke­sir, Tefsir, IV, 178; Sıddık Hasen Han, Fethu'I-Beyan fi Makasıdi'l-Kur'ân, V, 210-21Î; eş-Şevkani, Tefsir, III, 146; el-Kasimi, Tefsir, X, 3774-75; Elmalık, Tefsir, V, 3079-3081). Muhtemelen Batini bir inanca sahip kişiler tarafından ortaya atılan ve asırlardır bir nakarat halin­de devam eden bu yanlış yorumla ilgili olarak İbn Kesir (v.774/1372) yaklaşık 700 yıl öteden yan­kılanan sesiyle şöyle der: "Bu ayetten, namaz ve benzeri ibadetlerin insana yaşadığı ve akıllı (deli olmadığı, yükümlülük hali devam ettiği sürece) olduğu takdirde farz olduğu anlaşılır. Nitekim Buhârî'de yer alan ve îmran İbn Husayn'dan nakledilen bir hadiste Hz.Peygamber: "Namazını ayakta kıl, eğer ayakta durmaya gücün yetmezse pturarak kıl, eğer oturarak kılmaya da sıhhatin elvermiyorsa yatarak kıl!" dedi (Taksiru's-Salat, 17). Ayette geçen yakîn sözünü ölüm değil de "marifet" tarzında anlayan mülhidlerin hatası da bu hadise göre, gün gibi ortadadır. Zındıklar, "marifet" adını verdikleri dereceye kişi ne zaman ulaşırsa, kendisinden teklifin yani bütün ibadet­lerin düşeceğini ileri sürerler. Bu düşünce ve'iddİa küfürdür, sapıklıktır ve cehalettir. Çünkü bütün peygamberler ve peygamberlere yakın olan insanlar, insanlar içinde Allah'ı en iyi bilen ve tanıyan, Allah'a karşı olan kulluk görevlerini (hukukuilah) ve Allah'ın sıfatlarını en iyi bilen kişi­lerdi. Aiiah'a karşı gösterilmesi gereken saygı ve tazimi de yine en iyi onlar biliyor ve yapıyorlar­dı. Buna rağmen onlar, vefat ettikleri ana kadar insanlar içinde Aiiah'a en fazla kulluk eden, iba­det ve hayırlara en fazla devam eden kimselerdi" (ibn Kesir, Tefsir, IV, 178; Îbnu'I-Cevzi, Zadu'l-Mesir, IV, 423, not.l; el-Kasimi, Tefsir, X, 3774-75).

Bir gün ayakta duramayacak kadar rahatsız olan Hz.Peygamber namazını oturarak kılmış ve ken­disine uyan cemaate bu haliyle imam olmuş (Buhârî, Taksiru's-Salât, 17), "hastayım, ayakta dura­mıyorum" diyerek namazını terk etmemiştir. Yine bir defasında da âttan düşmüş ve sağ tarafı cid­di şekilde incinmişti; "attan düştüm, hastayım" diye namazını bırakmamış ve yine oturarak namaz kiimış ve bu halde cemaate imam olmuştu (Buhârî, Taksiru's-Salât, 17). Bahis konusu ayetin tefsirinde Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (v.1942) şunları söylemektedir: "...Buradaki yakîn'i, bazı mülhidlerin yaptığı gibi ilm-i yakîn anlamına hamletmek küfür olur... Cumhur-i müfessirin (bütün müfessirler) ise bu yakîn'den murad, mevt (ölüm) olduğunu naklet­mektedirler... Binaenaleyh, berhayat olduğun müddetçe (yaşadığın sürece) Rabbine ibadet ve ubudiyette devam... eyle!" (Hak Dini Kur'ân Dili, V,3080-81).

Hz.îsa'nın bazı söz ve davranışlarını Kur'ân-ı Kerîm bize şu şekilde aktarır: .JHJŞen şüphesiz Al­lah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı; nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emret­ti..." (Meryem, 19/31).                                                      

Hz.Peygamber'in, hayatında bir kere olsun ibadetini terk ettiğine dair hiç bir kayıt yoktu*. Bütün peygamberler, ulu ve evliya dediğimiz insanlar da, hayatları boyunca ibadeti terketmemişler, ölümlerine kadar ibadetlerini yapmışlardır. O halde, dinde belli bir dereceye yükseldiğini iddia eden veya böyle oldukları söylenen kişiler, gerçekten samimi müslüman ve ulu kişi iseler, önce­likle ibadetlerini yapmaları gerekir. Aksi halde bu iddiaların hiç bir değeri yoktur. Konuyu şöyle, bağlayalım: Peygamberler yaşadıkları sürece ibadet eden ve bunu insanlara ısrarla emreden kişilerdi. Bunun istisnası yo'ctur.

[115]  el-Buhârî, Ezan, 18.

[116] en-Nisa, 4/13-14, 65,80...

[117] Âl-ilmran, 3/31.

[118] Ebu Davud, Hudud, 1; Ghad, 117; Nesâi, Tahrim, 14.

[119] el-Buhârî, Megazi, 61.

[120] el-Enbiya, 21/90.

[121] er-Razi, Tefsir, XXII, 218.

[122] Sad, 38/47-48.

[123] Aynı sure, 38/47-48. Bu ayetlerin tefsirlerine bakılabilir.

[124] Buhârî, Enbiya, 6; Tevhid, 23.

[125] Buhari, Hacc, 32, 81; İ'tisam, 27; Müslim, Hacc, 141-142, 214; Ebu Davud, Menasik, 23; Tirmizi, Hacc, 109; Nesai, Menasik, 77,143,188; İbn Mace, Menasik, 41.

[126] İbn Kesir, Şemailu'r-Rasul, s.85 (Tahk.Mustafa Abdulvahid).

[127] ibn Sa'd, et-Tabakat, 1,378.

[128] el-Bakara, 2/285-86.

[129] el-Hacc, 22/52; en-Nisa, 4/113; el-Hıcr, 15/39-42; Sad, 38/82-83.

[130] el-Hıcr, 15/40; Sâd, 38/83'.

[131] lbnu'l-Cevzi, Tefsir, IV, 402. Aynca bkz. el-Enbiya, 21/73, 88; es-Saffat, 37/81,111,122,132; Araf, 7/143-144; Meryem, 19/51; Sâd, 38/46.

[132] el-Hıcr, 15/6; eş-Şuara, 26/27; es-Saffat, 37/46; ed-Duhan, 44/14; ez-Zariyat,51/39; et-Tur, 52/29; el-Kalem, 68/2,51; et-Tekvir, 81/22.

[133] ez-Zariyat, 51/52; el-Kamer, 54/9.

[134] el-A'la, 87/6.

[135] Geniş bilgi için bkz.er-Razi, Tefsir, XXIX, 141/143.

[136] Taha, 20/115. Geniş bilgi için bkz.er-Razi, Tefsir, XXII, 123-124. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de (Taha, 20/ 121) Hz.Adem'e nisbet edilen "karşı geldi" ve "yolunu şaşırdı" ifadelerinin "tebliğ" ile ilgisi yok­tur. Bkz.er-Razi, Tefsir, XXII, 125-129.

[137] Müslim, Fedail, 141; İbn Mace, Ruhun, 15; Ahmed Ibn Hanbel, ei-Müsned, V, 16,298; VI, 128.

[138] îbn Hişam, es-Sira, III, 234.

[139] Aynı eser, II, 272. Bedir ve Hendek savaşlarının planlanması ve yapılan plânların uygulanması hakkında geniş bilgi için bkz.Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberleri, 1,159-165,171-174.

[140] İbn Hişam, es-Sira, III, 235.

[141] Buhârî, Cizye, 18; Megazi, 35; Tefsir, 5; İbn Hişam, es-Sira, III, 331.

[142] Hristiyanlar sadece Hz.îsa'mn günahsız (ismet sahibi) olduğunu kabul ederler.

[143] Tekvin, 19/29-38. Ve ayrıca bkz.Tekvin, 38/1-30; Il.Samuel, 11/2-27.

[144] II. Samuei, 11/2-27; 12/1-16. Giriş kısmıyla ilgili daha geniş bilgi için zikredilenler dışında şu eser-

lere bakılabilir: Maturidi, Kitabu't-Tevnid; Cüveyni, el-İrşâd, Gazzalî, el-İktisad fi'1-t'tikad; Şeh-ristani, Nihayetu'l-îkdam; er-Razi, el-Muhassal; el-Beydavi, Tavali'u'l-Envar; Teftazani, Şerhu'l-Makasıd ve Şerhu'l-Akaid; Cürcanİ, Şerhu'l-Mevakıf; Beyadî, İşaretu'l-Meram; AIiyyu'1-Kari, Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber.

Ve ayrıca bkz.Kemal Işık, Maturidi'nin Kelam Sisteminde İman, Allah ve Peygamberlik Anla­yışı, Ankara 1980; Muhittin Bahçeci, Peygamberlik ve Peygamberler, İstanbul 1977. Son anılan eserden, diğerlerine nisbetle daha çok.faydalanılmıştir.

[145] Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 10-17.