Islam Tarihi - 16. Sayfa - Peygamberler Tarihi - Ptarihiismailyigit
A. Firavun'ün İsrailoğullari'nin Erkek Çocuklarını Öldürtmesi
B. Allah Teâlâ'nın Ezilmişleri Üstün Kılıma İrâdesi
C. Hz. Musa (A.S.)'ın Doğumu Ve Sandık İçinde Nîl'e Bırakılması
D. Firavun Ailesinin Hz. Musa (A.S.)'ı Nehirden Alması
E. Firavun'un Sarayında Büyütülen Hz. Musa {A.S.)'a Hikmet Ve İlim Verilmesi
F. Elinden Çıkan Kaza-Medyen'e Kaçışı Ve Medyen Yılları
G. Medyen'den Ayrılış-Peygamberlik Görevinin Verilişi
H. Hz. Musa (A.S.) Ve Hz. Harun (A.S.) Firavun'la Yüzyüze
I. Hz. Musa (A.S.)'ın Mucizeleri-Sihirbazlarla Müsabaka
K. İkinci Defa İsrailoğulları'nın Erkek Çocuklarını Öldürme Kararı-Zâlimlerin Akıbeti
L. Firavun Ve Kavminin Çeşitli Sıkıntılara Uğratılması
N. Mısır'dan Çıkış-Firavun Ve Ordusunun Denizde Boğulması
O. Allah (C.C.) Mülkü Dilediğine Miras Kılar
Ö. İsrailoğulları'nın Hz. Musa'dan Put İstemesi
P. Hz. Musa (A.S.)'a Tevrat'ın Verilmesi
R. İsrailoğulları'ndan Buzağıya Tapanlar-Tevbeleri
S. Tevrat'a Bağlı Kalacaklarına Dair Söz Alınması
Ş. Hz. Musa (A.S.) Ve Hz. Hızır (A.S.)
U. İsrailoğulları'nın Hz. Musa (A.S.)'ı Düşman Karşısında Yalnız Bırakması
Ü. İsrailoğulları'na 40 Yıl Sürgün Cezası=Tih/Çöl Hayatı
V. Hz. Musa Ve Hz. Harun'un Vefatları
Y. Hz. Musa'nın Kavminden Gördüğü Eziyetler
ONALTINCI BÖLÜM
HZ. MUSA (A.S.)
A. Firavun'ün İsrailoğullari'nin Erkek Çocuklarını Öldürtmesi
İsrailoğulları, önceden geçtiği gibi, yaklaşık M.Ö. 1600 yılları civarında Hz. Yusuf (a.s.) zamanında onun daveti üzerine ataları Hz. Yakub (a.s.) ile birlikte Mısır'a gitmişler ve orada Hz Yusuf (a.s.) tarafından kendilerine tahsis edilen bölgeye yerleşmişlerdi. Müteakip asırlarda nüfuslarının artmasıyla ülkede ö-nemli bir unsur haline geldiler. Hz. Yusuf (a.s.)'m ölümünden u-zun bir süre sonra Mısır iktidarını elegeçiren yeni hanedan firavunları,[1] düşmanlarıyla işbirliği yapmak suretiyle hakimiyetlerini tehdit edebileceklerini düşünerek gittikçe çoğalan İsrailoğulları üzerinde baskı uygulamaya başladılar. Önce mal ve mülklerini ellerinden aldılar, ayrıca onları her türlü devlet işlerinden uzaklaştırdılar. Kendilerini Güneş tanrısı Raftın oğlu kabul eden bu firavunları,[2] putperestliği ve firavunların ulühiyeti inancını reddeden İsrailoğullari'nı ağır işlerde çalıştırdılar. Güçlerini bütünüyle kırmak için, muhteşem şehir ve saraylarını yaparken inşâat işlerini bütünüyle onlara yüklediler.
Hz. Musa (a.s.)'m doğumundan önceki yıllarda tahtta olan Firavun II. Ramses, kibir ve gurur sahibi çok zâlim bir hükümdardı. Halkı sınıflara ayırmış, kimilerini ezip sömürürken, kimilerine önemli imtiyazlar tanımıştı. Yöneticiler ve işbirlikçilerinden meydana gelen zengin sınıf, lüks ve refah içinde yüzüyor; ülke gelirinin büyük kısmı, nüfusun küçük bir kısmından ibaret bu seçkin sınıfın cebine akıyordu. Toplumda ekseriyeti teşkil eden ezilen sınıflar ise, temel insan haklarından dahi mahrum bulunuyordu.
İsrailoğulları üzerindeki baskı ve zulmü daha da artıran bu zâlim Firavun, bunları yetersiz görerek sonunda korkunç bir zulme daha başvurdu. Onlardan doğacak erkek çocukların öldürülmesi için bir kanun çıkardı. Bu maksatla görevlendirdiği casuslarını, onların içine saldı. Bu şahıslar, İsrailoğulları'ndaki hamile kadınların doğum günlerini takip ederler, doğurdukları çocukların oğlan olduğunu öğrendiklerinde, durumu derhal bu çocukları öldürmekle görevlendirilmiş memurlara ihbar ederlerdi. Ayrıca ebelere de, bu çocukları öldürmeleri emri verilmişti. Firavun, bu uygulamasıyla, bir taraftan İsrailoğulları'nm erkek nüfusunu azaltmayı, diğer taraftan da kızlarını sağ bırakıp onları Kıbtî erkeklerle evlendirmek suretiyle Kıbtî nüfusu arttırmayı hedefliyordu. Allah Teâlâ, Firavun'un bu uygulamasının safhaları hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten Firavun, bulunduğu, ülkede büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını, fırkalara böldü. İçlerinden bir fırkayı zayıflatıp eziyor, onların oğullarım öldürtüyor ve kızlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi. "[3]
Mısır firavunu, Hz. Musa (a.s.)'ın peygamberliği sırasında bu zulmü yeniden uygulamaya koymuştur. Bu ikinci zulmü yeri geldiğinde ele alacağız.[4]
B. Allah Teâlâ'nın Ezilmişleri Üstün Kılıma İrâdesi
XIX. Hanedan firavunlarından olan II. Ramses, İsrailoğulla-n'nı ezmek ve erkek çocuklarını öldürerek çoğalmalarını önlemek suretiyle saltanatını yıkılmaz hale getireceğini zannediyordu.[5] Ancak gerçek güç sahibi Cenab-ı Hak onun gibi düşünmüyor, aksine bu zâlimin saltanatını zayıf düşürüp, onu bizzat ezmekte olduğu İsrailoğullan vasıtasıyla ortadan kaldırmayı arzu ediyordu. Zayıfların kuvvetlileri devirmesi, ancak Allah'ın yardımı ile mümkündü. Bu defa da öyle olacak, her türlü hakları ellerinden alınmış zayıflar Allah'ın yardımıyla, gurur ve kibir sahibi zâlim müstekbirlere üstün gelecekti. Bu gerçek, Hz. Musa (a.s.)' in hayatına genişçe yer verilen Kasas süresinin ilk âyetlerinde şöyle dile getirilmiştir:
"Biz ise istiyorduk ki, o ülkede ezilmekte olanlara lütufta bulunalım. Onları dinde önderler yapalım ve (Firavun'un güç ve kuvvetinin) mirasçıları kılalım. Ve onları yeryüzünde kuvvetli hale getirelim. Firavun'a, Hâmdn'a ve askerlerine, sakındıkları, şeyi, o zayıfların eliyle gösterelim. "[6]
Hz. Musa (a.s.) kıssası, bir bakıma bu iki âyette özetlenen hakikatin gerçekleşmesinin anlatımından ibarettir. Uz. Musa (a.s.) ve kavmi, çileli ve sıkıntılı bir sabır sürecinin ardından Allah tarafından desteklenerek bu mutlu sona ulaştırılmıştır. Onların mücâdelesi, şu âyette ifade edildiği şekilde sonuçlanmıştır:
"Hor görülen o kavmi de, mübarek kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vârisler yaptık. Böylece sabretmelerinden dolayı, Rabbinin îsrailoğullan'na olan o pek güzel va'di yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttikleri şeyleri de yerle bir ettik. "[7]
C. Hz. Musa (A.S.)'ın Doğumu Ve Sandık İçinde Nîl'e Bırakılması
Hz. Musa (a.s.)'m İsmi, Kur'ân-ı Kerim'de, 34 sûrede 136 ayette geçmektedir. Kur'ân'da ismi en fazla zikredilen peygamber odur. Hz. Musa (a.s.), dinler tarihi kitaplannda da geniş yer tutar. Bu durum, onun peygamberler içindeki önemini ve yürütmüş olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Bilindiği gibi o, dünyanın en zâlim ve en güçlü hükümdarlarından biri zamanında, ilahlık taslayan bu mağrur hükümdar ve onun zulmü altında ezilen halkı hakka davet için gönderilmiştir. Ezilmişlik sebebiyle insanî duyguları dejenere olmuş kavmi îsra-iloğulları'ni hidâyete ulaştırmak ve kaybettikleri değerleri yeniden kazandırmakla görevlendirilmiştir. Mısır toplumunun cehalet ve zulmü çok şiddetli olduğundan, ona verilen mucizeler de, diğer peygamberlere verilenlere göre daha kuvvetlidir. Hz. Musa (a.s.)'m tevhid mücâdelesi, aynı zamanda, mü'minler için örnek bir mücâdeledir. Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e hitaben şöyle buyurmuştur:
"Sana Musa ile Firavun arasında geçen olayların bir kısmını, iman eden insanlar için, bütün gerçeğiyle anlatacağız. "[8]
Semavî dört büyük kitaptan Tevrat Hz. Musa (a.s.)'a verilmiş, bu kitap Hz. İsa (a.s.) dahil İsrailoğulları'nin bütün peygamberleri tarafından tatbik edilmiştir.
Hz. Musa (a.s.)3 Hz. Yakub (a.s.)'ın oğullarından Levi sıbtı-na mensuptur. Tarihçiler, onun soyağacını Hz. İbrahim (a.s.)'a kadar şöyle vermektedirler: Musa b. Imrân b. Lâhib (veya Yashir) b. Âriz (veya Kâhis) b. Levi b. Yakub b. îshak b. İbrahim (a.s.). Musa (a.s.), M.Ö. XIII. asırda yaşamıştır.
Firavun'un aldığı tedbir, ileride kendisini tahtından edecek bebeğin hayatta kalmasını engelleyemedi. Hz. Musa (a.s.), Allah'ın kudretini ve kendisine verdiği değeri gösteren fevkalâde bir şekilde dünyaya geldi, O'nun lütfü ile öldürülmekten kurtuldu. Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'ı Firavun ve adamlarından korumak bir tarafa, bizzat onun tarafından sarayda büyütülmesini sağladı. İsrailoğulları'ndan Imran ve hanımı, erkek bir çocukları dünyaya geldiğinde, şüphesiz büyük bir korkuya kapılmışlardı. Ciğerparelerinin, Firavun'un adamları tarafından bulunup öldürülmesi an meselesiydi; çünkü çıkarılmış olan kanun bunu gerektiriyordu. Bunu engelleyebilecek bir güçleri de bulunmuyordu. Ancak yetişen ilâhî yardım, onları bu sıkıntıdan bir ölçüde kurtardı. Şöyle ki, Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'m annesine, doğurduğu bebeğini emzirmeye devam etmesini, öldürülmesinden korktuğu zaman ise onu bir sandık içinde nehre bırakmasını vahy/ilham etti. Ayrıca ona, nehre bıraktığı çocuğu dolayısıyla korkmamasını ve üzülmemesini söyledi. Bebeğini kurtarıp bir süre sonra kendisine geri göndereceğini ve onu ileride peygamber olarak görevlendireceğini haber verdi. Kendisine gelen bu ilâhî bilgi sayesinde rahatlayan ve verilen talimata uyan anne, söylendiğine göre, doğumdan yaklaşık üç ay sonra, küçük yavrusunu bir sandık içinde Nü nehrine bıraktı. Doğum ve ilâhî talimat sonunda bebeğin nehre bırakılması, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:
"Biz, Musa'nın annesine şöyle ilham ettik: Çocuğu emzir. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman ise, onu hemen sandığa koyup nehre bırak. Sakın (ölecek diye) korkma ve ayrılığına üzülme. Biz, onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız. "[9]
Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.)'m annesine, ayrıca bebeğini zât-ı bârîsine ve bebeğe düşman olan birinin yanında büyüttüreceğini ve iyi bir şekilde bakılmasını sağlayacağını müjdelemişti. Nitekim Hz. Musa (a.s.)'a hitaben kendisini besleyecek kimselerin sevgisini kazanması için onu sevimli kıldığına işaret ederek şöyle buyurmuştur:
"Hani bir zaman Biz, annene önemli hususlar ilham etmiştik. Ona şöyle demiştik: Musa'yı sandığa koy, nehre bırak da nehir onu sahile atsın, onu benim de, onun da düşmanı oları biri alsın. Seni sevimli kıldım ki, muhafazam altında yetişesin."[10]
D. Firavun Ailesinin Hz. Musa (A.S.)'ı Nehirden Alması
Nil nehri, içinde Hz. Musa'nın bulunduğu sandığı, Firavun sarayının bulunduğu yere götürmüştü. Bâzı cariyeler, sandık içinde bir bebek görünce onu nehirden çıkarıp hemen kraliçeye getirdiler. Kraliçe bebeğin yüzünü açtığında, onun çok güzel bir bebek olduğunu görmüş ve kalbinde ona karşı kuvvetli bir sevgi hissetmişti. Ancak bir süre sonra bebeği gören Firavun, hanımının aksine bebeği öldürmekten başka bir şey düşünmüyordu. Çünkü o ve saray ricali, nehre bırakılmış bu sahipsiz bebeğin, İsrailoğulları'ndan bir aileye ait olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çocuğunu bir kaç ay gizleyebilen aile, onu daha fazla gizleyemeyeceğini anlamış, belki biri sahip çıkar ve ona bakar diye, bir sandık içinde nehre bırakmış olmalıydı.
Ancak Firavun ve adamlarının bu kötü düşüncesine rağmen korkulan olmadı. Çünkü kraliçe, Allah'ın sahiplenümesini kolaylaştırmak ve bu sayede büyütülmesini sağlamak için sevimli kıldığı bu bebeği çok sevmiş ve ona candan bağlanmıştı. Sözlerinden o sırada erkek çocuğu olmadığı anlaşılan bu kadm,[11] kocası Firavun'a, "Onu Öldürmeyip evlât edinelim, bizim çocuğumuz olarak büyüdüğü takdirde, umulur ki bize faydası dokunur." dedi. Firavun, hanımı Âsiye'nin bu teklifini kabul e-dince, Musa adı verilen bebek[12] ölümden kurtulmuş oldu. Firavun ve yakınları, kaderin kendileri için gizlediği gerçeği, yani nehirden çıkarıp evlat edindikleri çocuğun, ileride kendileri için bir düşman ve üzüntü kaynağı olacağını, saltanatlarının onun elinde sona ereceğini nereden bileceklerdi! Onların hile ve tuzakları, ilâhî iradeyi asla engelleyemezdi. Çocuğun nehirden çıkarılıp saraya alınışı, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
"Firavun ailesi, ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu bulup getirdiler. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanilıyorlardı. Firavun'un hanımı, ıBu benim için de senin için de sevinç kaynağı bir çocuk. Onu Öldürmeyin; belki bize faydalı olur veya onu evlât ediniriz.' dedi. Onlar, işin farkında değillerdi."[13]
Diğer tarafta ise, 3 aylık bebeğini bir sandik içinde nehre bırakan anne, Allah tarafından kendisine teminat verilmesine rağmen, çocuğunun başına gelenlerden habersiz, endişeyle birlikte şaşkınlık ve tasa içinde bulunuyordu. Telaş ve acelecilikten, neredeyse durumun anlaşılmasına yol açacak davranışlarda bulunup oğlunu ele verecekti. Ancak Allah Teâlâ, ileride oğlunun peygamberliğine İman ederek mü'minlerden olacak bu anneye dayanma gücü ve sabır verd\ Bu sayede kendini tutmaya muvaffak olan anne, yine de çocuğunu kimin aldığını öğrenmek istiyordu. Bu maksatla kızma,[14] sandık içinde nehre saldığı küçük kardeşinin peşini takip etmesini ve onu kimin aldığına dair bir haber getirmesini söyledi. Gizli bir şekilde hiç bir kimseye görünmemeye çalışarak nehirdeki sandığın peşinden giden kız kardeşi, bebeğin Firavun ailesi tarafından "saraya alındığını görmüştü. Henüz 10-12 yaşlarında olduğu bildirilen bu kız, anlaşılan oldukça zeki bir çocuktu. Nitekim o, kardeşinin kimler tarafından alındığını görmekle yetinmeyip, Firavun'un sarayına kadar girerek, küçük kardeşinin o andaki durumunu öğrenmeye de muvaffak oldu. O, Firavun ailesinin, nehirde buldukları bebeğe sütanne ve bakıcı aramakta olduklarını, bu maksatla bebek sahibi bâzı kadınları saraya getirdiklerini görmüştü. Ancak kardeşi, bu maksatla getirilen hiç bir kadından süt emmiyordu. Orada bulunanların aralarında onu emzirebilecek tanıdık kadınlardan bahsettiklerini duyunca, söze karışarak kendisinin de bunu yapabilecek bir tanıdığının olduğunu söyledi. Bahsettiği kadın ve ailesinin bu bebeğe çok iyi bakabileceklerini anlattı. Onu dinleyenler, bahsettiği kadını denemekte bir beis görmemişlerdi. Kız kardeşinin tavsiyesine uyulmuş, böylece nehirdeki sandıkta bulunan bebeğe süt vermesi için gerçek annesi saraya getirilmişti. Diğer kadınları emmeyen Musa, hemen onu emmeğe başladı.
Firavun'un eşi Âsiye buna çok sevinmişti. Tanımadığı bu kadını sütanne olarak kiralamaya karar verdi ve ona çocuğun sütten kesilmesine kadar sarayda kalmasını teklif etti. Ancak bu kadın, evdeki çoluk ve çocuğunu yalnız bırakamayacağını, dolayısıyla bebeğe ancak kendi evinde bakabileceğini ve bunda bir kusur etmeyeceğini söylemişti. Âsiye, buna izin verdi ve bebeği aralarındaki yakınlığı aklından dahi geçirmediği, öz annesine teslim etti. Bu durum, şüphesiz ki, en çok Musa'nın ailesini sevindirmişti. Kur'ân-ı Kerim, bu konuyu şöyle anlatmaktadır:
"Musa'nın annesinin gönlünde, oğlundan başka bir şey yoktu. Eğer mü'minlerden olması için, kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse Musa'nın kendi çocuğu olduğunu açığa vuracaktı. Annesi, Musa'nın kız kardeşine, 'Onu takip et!' dedi. O da, Musa'yı uzaktan gözetledi. Firavun ve adamlarından kimse işin farkında değildi.
Biz, annesi gelmeden Musa'nın başka kadınları emmesine engel olmuştuk. Bunun üzerine, Musa'nın kız kardeşi, 'Sizin i-çin,ona bakıp onu yetiştirecek ve şefkatli davranacak bir aile göstereyim mi? ' dedi. Böylece biz, Musa'yı annesine geri verdik, sevinsin, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."[15]
"Bir zaman da kız kardeşin, Firavun'un sarayına gidip, 'Size, onu bakıp yetiştirecek birini buluvereyim mi?' diyordu. Böylece annen sevinsin, üzülmesin diye Seni, tekrar ona verdik."[16]
E. Firavun'un Sarayında Büyütülen Hz. Musa {A.S.)'a Hikmet Ve İlim Verilmesi
Çocukluğunun ilk yıllarını, Firavun tarafından sütanne olarak kiralanan öz annesinin kucağında hem de kendi evlerinde geçiren Hz. Musa (a.s.), süt emme çağını tamamladıktan sonra saraya alındı ve orada büyütüldü. Kur'ân-ı Kerim, onun çocukluk ve gençlik yıllarını nasıl geçirdiği konusunda bilgi vermemiştir. Yine, Firavun ailesinin sütanne olarak bildiği gerçek annesiyle olan ilişkilerinden bahsetmemiştir. Ancak bu konularda bilgi olmasa da Hz, Musa {a.s.)'ın zulüm merkezi sarayda bulunmakla, çocukluk yıllarından itibaren ülkede bilhassa İsrailoğulları'na yapılan zulme yakından vâkıf olduğu ve bundan duyduğu rahatsızlığı uzun bir süre gizlemek zorunda kaldığı açıktır. Diğer taraftan sütanne sıfatıyla kendisini emziren öz annesinin, aklı ermeğe başladığı günlerde Önemli sırrını açıp ona kim olduğunu açıkladığı, zulme mâruz kalan kavmi ve kavminin dini hakkında bilgi verdiği anlaşılmaktadır.
Firavun'un sarayında bir prens olarak büyüyen Hz. Musa (a.s.), her türlü olumsuzluklara rağmen, Allah'ın yardımıyla sarayın kokuşmuşluklarından uzakta kalmayı başardı. Gençlik yıllarında, güzel ahlâk ve üstün faziletler iyi e temayüz etmiş, Allah tarafından mükafatlandırılmaya lâyık muhsinlerden biri olmuştu. Bedenî ve zihnî açıdan gelişip rüşdüne erince, Allah tarafından kendisine, hikmet ve ilim verildi. Keskin anlayış ve hükmetme kabiliyetiyle donatıldı; hem dînî hem de dünyevî ilimlerle teçhiz edildi. Kur'ân-ı Kerim, bu hususu şöyle açıklar:
"Musa, rüşdüne erip olgunlaşıaca, ona hikmet ve ilim verdik. Biz, iyileri (muhsinleri) işte böyle mükaj'atlandırırız."[17]
F. Elinden Çıkan Kaza-Medyen'e Kaçışı Ve Medyen Yılları
Hz. Musa (a.s.), gençlik yıllarında bir gün şehre indiğinde, biri Kıbtî diğeri İsrâiloğulları'ndan iki adamın kavga ettiğini görmüştü. İsrâiloğulları'ndan olan şahıs kendisinden yardım isteyince, ona yardım etmek için kavgaya karıştı. Bu davranışından da anlaşıldığı gibi Hz. Musa (a.s.}, Firavun'un sarayında bir prens olarak büyüse de, kendisinin İsrâiloğulları'ndan olduğunu biliyor, kavmine akla gelmedik zulümler yapan Firavun ve adamlarına öfke duyuyordu. Büyük ihtimalle o sırada saraydan ayrılmış; hatta Firavun ve adamlarının zulmüne karşı çıkmasıyla meşhur olmuştu. Her ne ise, kavgaya karışan Hz. Musa (a.s.), Kıbtî'ye bir yumruk atarak onu yere yıktı. Ancak, hiç istemediği ve beklemediği bir şey olmuş; yumruğu yiyen Kıbtî düşüp ölmüştü. Asla onu öldürmek gibi bir niyeti olmayan Hz. Musa (a.s.), buna çok üzüldü ve bu işin şeytanın işlerinden biri olduğunu söyledi. Allah'a sığınarak, elinden çıkan bu kazadan dolayı kendisini affetmesi için yalvardı. Kavgayı ve kendisinin Kıbtî'ye vurduğunu yardım isteyen şahıstan başka gören olmamıştı. Bir daha suçlulara ve günahkârlara destek olmayacağına söz vererek hemen olay mahallinden uzaklaştı. Kur'ân-ı Kerim'de bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:
"Musa, halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi kabilesinden diğeri düşman tarafından olan iki çıdamın kavga ettiğini gördü. Kabilesinden olan adam, düşmanına karşı ondan yardım istedi Bunun üzerine Musa, ötekine bir yumruk indirip ölümüne sebep oldu. (Onun öldüğünü görünce), 'Bu şeytan işidir. Şeytan, gerçekten, saptırıcı apaçık bir düşmandır. Rabbiml Doğrusu kendimi ziyana uğrattım. Beni bağışla!' dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü Allah, gafurdur, rahimdir. Musa, 'Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla yardımcı olmayacağım.' dedi."[18]
Elinden çıkan kazanın Mısırlılar tarafından görülmemiş olmasını bir nimet sayan Hz. Musa (a.s.), geçtiği gibi, büyük bir pişmanlık içinde, bundan sonra asla suçlulara yardım etmeyeceğine dair Allah'a söz vermişti. Ancak yine de gönlü rahat değildi, geceyi korku ve endişe içinde, etrafı gözetleyerek geçirdi. Sabahleyin sokağa çıktığında, bir de ne görsün, bir gün önce kendisini yardıma çağıran ve başına bu sıkıntının gelmesine sebep olan şahıs, yine biriyle kavga ediyor! O, bu ikinci olaydan yardım ettiği şahsın geçimsiz ve kavgacı biri olduğunu kesin olarak anlamış ti. Tekrar yardım isteyince, bu defa onun yardım isteğini reddetmekle kalmayıp, onu suçladı ve ona gerçekten azgın bir kimse olduğunu söyledi. Ardından onları ayırmak maksadıyla onun kavga etmekte olduğu Mısırlı şahsı tutmaya çalıştı. Bunun üzerine o Mısırlı, Hz. Musa (a.s.)'ı kendisini öldürmek niyetinde olmakla itham ederek şöyle dedi: "Ey Musa, dün birini öldürdün, bugün, de beni mi Öldürmek istiyorsun?" Belli ki o, Hz. Musa (a.s.)'m kavmine yapılan haksızlıklara tahammülsüzlüğünü bildiğinden veya yardım isteyen düşmanının sözlerinden, önceki gün işlenen faili meçhul cinayetin onun tarafından işlenmiş olduğunu tahmin etmişti.[19] Yine, olayın Hz. Musa {a.s.) dışındaki tek şahidi olan her iki kavganın kahramanı Benî İsrailli şahıs, sırrını kendi kabilesinden olanlara açmış, ağızdan ağıza dolaşan bu haber, Kıbtîler tarafından da duyulmuş olabilirdi.[20] Bu ihtimaller bir tarafa, Kibtî şahsın sözlerini duyan Hz. Musa (a.s.), onu tutmaktan vazgeçti. Bundan istifade eden bu şahıs ise hemen oradan ayrılarak, kavmi Kıbtîler'e koştu, Musa'yı ihbar edip onun bir Mısırh'yı öldürdüğünü söyledi.
Mısır eşrafından bir grup, bu olayı duyunca Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmeye karar vermişler ve aralarında onu ne şekilde öldüreceklerini konuşmaya başlamışlardı. İsrailoğullan'ndan biri, onların bu konuşmalarını duymuştu. Hemen Hz. Musa (a.s.)'a gelerek, durumu ona anlattı ve canını kurtarması için mümkün olan en kısa zamanda şehirden kaçmasını söyledi. Bu haber üzerine Hz. Musa (a.s.), kendisini zâlimlerden kurtarması için Allah'a dua ederek, vakit kaybetmeksizin korku ve endişe içinde gizlice şehirden ayrıldı. Hayatî tehlikeyle yüz yüze geldiği bir anda Allah'ın lütfuyla bu tuzaktan haberdar olmuş ve kurtulmayı başarmıştı. Kur'ân-ı Kerim, onun başından geçen bu hadiseyi şöyle anlatır:
"Şehirde korku içindeydi ve etrafı gözetleyerek sabahladı. Sabahleyin bir de ne görsün! Daha dün kendisinden yardım isteyen kimse, feryat ederek yine kendisinden yardım istiyor. Musa ona dedi ki: 'Doğrusu sen besbelli bir azgınsın!' Derken Musa, kendisinin ve yardım isteyen şahsın ortak düşmanları olan öbür adamı yakalamak istedi. Bunun üzerine o adam, 'Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi, şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Demek arabuluculardan olmak istemiyor da, bu yerde yaman bir zorba olmayı arzüluyorsun sen!' dedi.
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: 'Ey Musa! Şehrin ileri gelenleri seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal buradan çık! İnan ki, ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.' Musa, korka korka, etrafı gözetleyerek şehirden ayrıldı, 'Rabbim, beni zâlimler güruhundan kurtar!' dedi."[21]
Yüce Allah, zâlim Firavun'dan koruduğu ve ona büyüttürdüğü Hz. Musa (a.s.)'ı başına gelen bu sıkıntıdan da kurtarmış ve kendisine bir kötülük ulaştırılmasına izin vermemişti. Yakınlarından biri vasıtasıyla, Firavun ve adamlarının kendisini öldürmek için plân hazırladıklarını öğrenen Hz. Musa (a.s.), vakit kaybetmeden şehirden çıktı ve Mısır'dan ayrılarak bir haftayı aşan yorucu bir yolculuktan sonra, Kızıldeniz'in Akabe körfezi sahilinde yer alan Medyen şehrine ulaştı. Bu şehir, Mısır İmparatorluğu sınırlarının dışında kalan en yakın merkezdi. Bulunduğu bölgenin sınırları, Akabe körfezinin kuzeyinden Sînâ yarımadasının içlerine ve Ölü Deniz'in doğusunda Moab dağına kadar uzanıyordu. Şehrin sakinleri, Arap Amur/Anıorite kabilesi idi. Hz, Musa (a.s.), Medyen suyuna vardığında, orada sürülerini sulamakta olan bir grup insanla karşılaştı. Uzak bir yerde bekleyen ve su kaynağına gitmek isteyen sürülerini o tarafa bırakmayan iki kadm onun dikkatini çekmişti. Koyunların suya gitmesini engellemelerinin sebebini sorduğunda, erkeklerin izdihamı sebebiyle suya yaklaşamadıklarını, erkek çobanların sürülerini sulama işini bitirmelerine kadar beklediklerini ve hayvanlarını ancak onların ayrılmasından sonra suladıklarım söylediler. Ayrıca, evlerinde erkek olarak sadece ihtiyar babalarının bulunduğunu ve onun çobanlık yapacak bir durumda olmadığını, bu yüzden kadın olmalarına rağmen çobanlık yapmak zorunda kaldıklarını ilâve ettiler. Onlara acıyan Hz. Musa (a.s.), yardım için harekete geçti ve sürülerini su tarafına götürerek sulayıverdi. Daha sonra orada bulunan bir ağacın gölgesine çekildi ve bu sırada hiç kimseyi tanımadığı bu yabancı diyarda Allah'ın yardımına ne kadar muhtaç olduğunu düşünerek, kendisine yardım etmesi için Allah'a dua ve niyazda bulundu. Kur'ân-ı Kerim, Medyen'e vardığı sırada onun başından geçenler ve bu duası hakkında şöyle demektedir:
"Musa, Medyen tarafına yönelince, 'Umanm, rabhim, bana doğru yolu gösterir!' dedi. Medyen suyuna, vardığında, orada hayvanlarını sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, hayvanlarının suya gitmesini engellemeye çalışan iki kadın gördü. Onlara, 'Derdiniz nedir?' dedi. Şöyle cevap verdiler: 'Çobanlar sülayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız. Babamız da oldukça yaşlıdır.' Bunun üzerine Musa, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi, 'Rabbim! Göndereceğin yardıma ve nzka çok muhtacım! ' dedi"[22]
Beklediği yardım gecikmedi. Hz. Musa (a.s.), ağacın gölgesinde oturmuş durumunu düşünüp Allah'ın yardımını dilerken, biraz önce hayvanlarını sulayıverdigi kızlardan biri ona gelerek, utangaç bir vaziyette, babalarının kendilerine yapmış olduğu yardımın mükâfatını vermek için kendisini evlerine çağırdığını söyledi. Uzun yolculuğu sebebiyle oldukça yorgun bir durumda ve yabancı bir ülkede bulunmanın garipliği içinde olan Hz. Musa (a.s.), bu nazik daveti kabul ederek, genç kadın ile birlikte onların evine gitti. Kızların babası,[23] onun başından geçenleri dinledikten sonra, zâlimlerden kurtulmuş olması dolayısıyla onu tebrik etti. Boylu-boslu bir genç olan Hz. Musa (a.s.)'daki ahlâkî olgunluk, ihtiyar baba ve iki kızını çok etkilemişti. Bu iki kızdan keskin ferâsetiyle meşhur olanı, onun dürüst ve emin bir kişi olduğunu söyleyerek, babasına, onu çoban tutması teklifinde bulundu. Kızının teklifini yerinde bulan ihtiyar, bu işi daha uygun gördüğü bir şekilde çözmek istedi. Hz. Musa (a.s.)'a, kabul ederse, sekiz yıl çobanlık yapması karşılığında, iki kızından hangisiyle isterse evlenebileceğini söyledi. Eğer süreyi on yıla tamamlamak isterse, bunun kendileri İçin bir ikram olacağını hatırlattı. Yabancı bir ülkede kendisine bir barınak arayan Hz. Muşa (a.s.), ihtiyarın bu teklifini kabul ederek onun sürülerini gütmeye başladı. Yıllar birbirini kovaladı, rivayete göre, çobanlık süresini, kayınpederine daha uygun gelecek şekilde on yıla tamamladı. Bu sürenin sonunda, kızlardan istediğiyle evlendi ve onu alıp Medyen'den ayrıldı. Kur'ân-ı Kerim, bu safhayı şöyle anlatmaktadır:
"O sırada, o iki kızdan biri, utana utana yürüyerek ona geldi 'Babam, hayvanlarımızı sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor.' dedi. Bunun üzerine Musa, kızların babasına gelip, başından geçenleri ona anlatınca, ihtiyar şöyle dedi: 'Korkma ! Artık, o zâlim kavimden kurtuldun.'
İhtiyarın iki kızından biri, 'Babacığım, onu ücretle çoban tut! Çünkü, ücretle çoban tutacağın en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır.' dedi
Kızların babası dedi ki: 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık, şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer süreyi on yıla tamamlarsan, o da senden bir lütuf olur; yoksa sana ağırlık vermek istemem. înşaallah, beni iyi kimselerden bulacaksın.'
Musa şöyle cevap verdi: 'Bu seninle benim aramda yapılmış kesin bir sözleşmedir. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, demek ki, bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir.' Musa, hizmet süresini doldurunca, (oradan ayrılmak üzere) ailesiyle birlikte yola çıktı. "[24]
G. Medyen'den Ayrılış-Peygamberlik Görevinin Verilişi
Çobanlık süresini tamamlayıp uşak durduğu ihtiyarın kızıyla evlendikten sonra ailesiyle birlikte Medyen'den ayrılan Hz. Musa (a.s.), epeyce bir yol katettikten sonra bir gece Sînâ dağı tarafında bir ateş gördü. Bu esnada, o ve hanımı şiddetli soğuk sebebiyle üşümüş ve karanlıktan dolayı yollarını da kaybetmiş bir durumda bulunuyorlardı. Hz. Musa (a.s.}, hanımına, ateşin yanına gidip oradan bir haber veya ısınmak için bir ateş getireceğini söyleyerek, ondan geri dönene kadar kendisini bulundukları yerde beklemesini istedi. Ateşi görmüş olduğu yere geldiğinde,[25] orada bulunan vadinin sağ yanındaki bir ağaçtan kendisine, "Ey Musa! Bil ki, ben, bütün âlemlerin rabbi olan Allah'ım." diye seslenildiğini duydu. Ardından, aynı ses tarafından ayağındaki nalınları çıkarması ve elindeki asayı bırakması emrolundu. Bu emir üzerine elindeki asayı bıraktığında, bir de ne görsün, asa canlanmış, bir yılan gibi hareket ediyor! Bu manzara karşısında korkuya kapılan Hz. Musa (a.s.), arkasını dönüp kaçmaya başlayınca, aynı ses korkmamasını söyledi ve ona güvende olduğunu bildirdi. Devam ederek, elini koynuna sokmasını ve elini koynundan dışarı çıkardığında elinin bembeyaz olduğunu göreceğini haber verip, artık korkmaktan vazgeçmesini istedi. Daha sonra da ona, asa ile beyaz el mucizelerinin, Firavun ve adamlarina karşı kullanılmak üzere Rabbinden kendisine verilen iki delil, iki önemli mucize olduğu hatırlatıldı.
Bu mübarek gece ve bu kutsal mekânda böylece peygamber olarak görevlendirilen Hz. Musa (a.s.)'a, tebliğ için Firavun'a gitmesi emredilmişti. Bunun üzerine o, Firavun'un kavminden birini öldürdüğünü ve bu yüzden Firavun ve adamlarının kendisini öldürmelerinden korktuğunu söyledi. Ayrıca Firavun ve halkının kendisini yalanlamalarından çekindiğini belirterek daha düzgün ve daha etkili konuşan kardeşi Hz. Harun (a.s.)'ı kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini istedi. Onun bu isteğini kabul eden Allah Teâlâ, ikisine büyük bir güç ve kuvvet vereceğini, dolayısıyla Firavun ve diğer kâfirlerin onlara bir şey yapamayacaklarını, neticede kendilerine iman edenlerle birlikte Firavun' a karşı üstünlük sağlayacaklarını müjdeledi. Hz. Musa (a.s.)'m Medyen'den ayrılışı ve Sînâ dağında peygamber olarak görevlendirilip tebliğ için Firavun'a gitmekle emrolunması, Kur'ân-ı Ke-rim'de bir kaç defa anlatılmıştır. Bu konu Kasas sûresinde şöyle geçmektedir:
"Artık Musa, hizmet süresini doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda Sînâ dağı tarafında bir ateş gördü. Ailesine, 'Siz burada bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm.' dedi. Ateşi gördüğü yere gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, -oradaki ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Musa! Bil ki, ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.'
Ve, 'Asanı at!' denildi. Musa, yere attığı asayı yılan gibi dep-renir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı/Ey Musa! Beri gel, korkma, çünkü sen, emniyette olanlardansın.' buyuruldu. 'Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan açılan kollarını kendine çek. îşte bu ikisi, Firavun ve adamlarına karşı rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.' diye seslenildi. Musa dedi ki: 'Rab-bim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun'un konuşması benimkinden daha düzgündür. Onu da, beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum.'
Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size Öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz."[26]
Hz. Musa (a.s.)'ın peygamber olarak görevlendirilmesiyle ilgili bu önemli mülakat, Tâhâ sûresinde biraz daha geniş bir çerçevede anlatılmış bulunmaktadır:
"(Ey Muhammedi) Musa'nın kıssası sana ulaştı mı? Hani o, bir vakit bir ateş gördü de, ailesine, 'Siz burada durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size ondan bir yalın kor getiririm veya ateşin yanında bir kılavuz bulurum.' dedi.
Ateşin yanına vardığı zaman, kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Musa! Haberin olsun, şüphesiz ben, senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar, çünkü sen mukaddes vadi Tuvd'dasın! Ben, seni peygamber olarak seçtim, şimdi vahyedilecekleri dinle! Şüphesiz ki, ben, Allah'ım! Ben'den başka hiçbir İlâh yoktur. Onun için Bana ibâdet et ve Beni anmak için namaz kıl! Çünkü Kıyamet mutlaka kopacaktır. Onun vaktini gizliyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün. O halde Kıyamete inanmayıp da nefsinin peşine tablan kimse, sakın seni ona iman etmekten alıkoymasın; yoksa helak olursun. Sağ elindeki nedir, Ey Musa!? Musa şöyle dedi: 'O benim asamdır. Ona dayanırım ve onunla davarlarıma yaprak çırparım. Benim daha başka ihtiyaçlarımı da görür.' Allah şöyle buyurdu: 'Onu yere bırak!' Musa elindeki asayı yere bıraktı. Bir de ne görsün, bir yılan gibi koşuyor!
Allah şöyle buyurdu: 'Tut onu, korkma. Biz, onu yine evvelki şekline çevireceğiz. Bir de elini koynuna sok da, diğer bir mucize olmak üzere, kusursuz bembeyaz olarak çıkıversin. Böylece sana en büyük mucizelerden bir kısmını göstermiş olalım. Firavun'a git, hakikaten o çok azdı.'
Musa dedi ki: 'Ey Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi ko-laylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.[27]
Bana kendi ailemden bir de vezir/yardıma ver. Yani kardeşim Harun'u. Onunla beni güçlendir. Onu, vazifemde bana ortak kıl Tâ ki, Seni çok teşbih edip, çok analım. Şüphe yok ki, Sen bizi hakkıyla görensin.' Allah, 'Ey Musa! Dilediğin sana verildi' dedi"[28]
Bu muazzam olay, Neml sûresinde ise kısa bir şekilde ifâde edilmektedir:
"Hani bir zaman Musa, ailesine, 'Ben bir ateş gördüm, size ondan bir haber getireceğim, yahut yalın bir kor getireceğim, belki onunla ısınırsınız.' demişti. Ateşin yanına gelince, kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşin bulunduğu yerdeki de, çevresindeki de, mübarek kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Ey Musa! Gerçek şu ki, ben, Aziz ve Hakim olan Allah'ım. Asanı bırak!' Musa, bıraktığı asasının bir yılan gibi kıvrılıp hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. (Allah şöyle buyurdu): 'Ey Musa! Korkma, Benim huzurumda, peygamberler asla korkmaz. Ancak kim haksızlık yapar, sonra da yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirirse, Ben, onu da bağışlayıcıyım, merhamet edenim. Bir elini koynuna sok; Firavun ve kavmine dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bir beyazlıkta bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir toplum oldular. Bu şekilde ayetlerimiz, hakikati gözlerine sokarak, onlara vardığı vakit, 'Bu apaçık bir büyüdür!' dediler. [29]
H. Hz. Musa (A.S.) Ve Hz. Harun (A.S.) Firavun'la Yüzyüze
Allah Teâlâ, Sînâ dağında Hz. Musa (a.s.)'ı peygamber olarak görevlendirmiş, ona doğrudan hitap ederek sadece kendisine kulluk etmesini, Âhiret gününe inanmasını ve namaz kılmasını emretmişti. Kıyametin muhakkak kopacağını, insanların daima hazırlıklı olmalarını sağlamak için onun zamanım gizli tuttuğunu bildirmiş, Kıyamet gününde herkesin dünyada yaptığının karşılığını bulacağını haber vermişti. Ona ayrıca Firavun ve a-damlarına karşı kullanması için iki büyük mucize lütfetmiş, yardım isteğini de kabul ederek, kardeşi Hz. Harun(a.s.)'ı ona yardımcı yapmıştı.
Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.) ve kardeşi Hz. Harun (a.s.)'i peygamber olarak görevlendirdikten ve onları mucizelerle donattıktan sonra, Firavun'a gitmelerini emretmiş, o ikisini, emirlerini insanlara tebliğ hususunda, gevşek davranmaktan sakındırmış-ti. Ayrıca, Firavun'a gittiklerinde, ona karşı yumuşak bir üslub ile konuşmalarını emrederek Firavun'un yumuşak ve güzel sözlerden etkilenip nasihat dinleyebileceğini hatırlatmıştı. İki kardeş, Firavun'un kendilerine kötülük yapmasından korktuklarını söylediklerinde, Yüce Allah, onlarla beraber olduğunu ve onları Firavun ve adamlarının kötülüklerinden koruyacağını bildirdi. Firavun'a giderek, Allah'ın iki elçisi olduklarını açıklayıp, onu İsraüoğulları'na baskı ve işkence yapmaktan vazgeçmeye çağırmalarını ve İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin istemelerini emretti. Ve Allah tarafından kendilerine verilen mucizelerle geldiklerini bildirerek; peygamberlere inananların hidâyete ulaşacaklarını, onları yalanlayanların ise mutlaka azaba uğrayacaklarını hatırlatmalarını söyledi. Allah Teâlâ, bu konuda şu bilgiyi vermektedir:
"Ey Musa! Sen ve kardeşin, mucizelerimle gidin. İkiniz de, beni anmada ve emirlerimi tebliğde gevşeklik göstermeyin. İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o, hakikaten azdı. Ona varınca, yumuşak sözler söyleyin; umulur ki, Öğüt alır veya korkar.
Musa ve Harun, dediler ki: 'Ey Rabbimiz! Firavun'un bize saldırmasından, yahut aşın gitmesinden korkuyoruz.' Allah da şöyle buyurdu: 'Korkmayın! Zîrâ ben sizinle beraberim. Her şeyi işitir ve görürüm. Hemen gidin de ona şöyle deyin: Biz, Rabbinin iki elçisiyim. Artık îsrailoğulları'nı, bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz, sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selâm hidâyete iâbi olanlaradır. Bize vahyolunmuştur ki, peygamberleri yalanlayıp onlardan yüz çevirenlere mutlaka azap vardır."[30]
Kur'ân-i Kerim, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m Fira-vun'a gönderilişini bir başka yerde şu sözlerle dile getirmektedir: "Bir vakit de Rabbin Musa'ya nida edip, 'O zalimler güruhuna; Firavun'un kavmine git Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar?' diye seslenmişti.
Musa şöyle dedi: 'Rabbim, doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum. Bu durumda göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver. Hem onların bana isnat ettikleri bir suç var. Ondan dolayı, korkarım ki, hemen beni öldürürle?-.'
Allah, şöyle buyurdu: Hayır, (seni asla öldüremezler), haydi ikiniz, mucizelerimizle ona gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. Her şeyi işitiriz. Doğruca Firavun'a varın. Ona, 'Biz alemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberiyiz. îsraüoğullan'm serbest bırak bizimle beraber gönder.' deyin."[31]
Doğduğu günden itibaren Allah Teâlâ tarafından korunan, can düşmanı olacak Firavun'un sarayında büyüttürülen ve daha sonra Medyen'de güven içinde yaşatılan Hz. Musa (a.s.), artık peygamber olarak da görevlendirilmiş, mucizelerle ve kendisi gibi peygamber seçilen kardeşi Hz. Harun (a.s.)la takviye edilmişti. Allah (c.c), Firavun'a gönderdiği iki peygamberine, kendileriyle birlikte olduğunu ve onları düşmanlarına karşı koruyacağını da bildirmişti.
Hz. Musa (a.s.}, Sînâ dağında ilâhî mesajı aldıktan sonra Mısır'a doğru yola çıktı. Oraya varınca yıllardır hasretlerini çektiği annesi ve kardeşi Hz. Harun (a.s.Jla buluştu. Ardından O ve Hz. Harun (a.s.), Allah'ın emrine uyup sarayına giderek Firavun'un huzuruna çıktılar ve peygamber olarak görevlendirildiklerini söyleyip ilâhî mesajı ona tebliğ ettiler. Ayrıca ondan İsrailoğuliarı'nı kendileriyle birlikte serbest bırakmasını ve ülkeden ayrılmalarına izin vermesini istediler. Hz. Musa (a.s.), bu esnada kendisinin ancak doğruyu söylediğini belirterek şöyle demişti:
"Musa dedi ki: 'Ey Firavun! Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen bir peygamberim. Bana gereken, Allah'a karşı ancak doğruyu söylememdir. Gerçekten ben, size Rabbinizden bir mucize getirdim. Artık İsrailoğuliarı'nı benimle birlikte gönder."[32]
İlâhlık taslayan bir kral için, sarayında besleyip büyüttüğü bir gencin peygamberliğine iman etmek veya onun talebini kabul ederek kavmini onunla birlikte göndermek kolay değildi. Nitekim o, Hz. Musa {a.s.)'in davetini, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden şiddetle reddetti ve önceden yapmış olduğu iyilikleri onun başına kaktı. Ardından onu halkından birini öldürmekle suçladı ve nankörlükle itham etti. Hz. Musa (a.s.) ise, o adamı öldürmek gibi bir niyetinin bulunmadığını, onun ölmesi üzerine de böyle bir olaya sebep olmaktan duyduğu üzüntü içinde korkup kaçtığını belirtti. Aradan yıllar geçtikten sonra ise Rabbinin kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini açıkladı. Başına kaktığı nimet hususunda da gerekli cevabı verdi. Yapmış olduğu iyiliğin sebebinin, İsrailoğuliarı'nı kul-köle edinmesi ve onların erkek çocuklarını öldürmesi olduğunu söyledi. Zîrâ böyle bir uygulama olmasaydı kendisi bir sandık içinde Nil nehrine atılmayacak ve Firavun tarafından büyütülmeyecekti. Yaptıklarının bu zulmün bir neticesi olduğunu belirterek, iyilik sandığı şeyin gerçekte zulümden ibaret olduğunu hatırlattı:
"Firavun şöyle dedi: 'Seni çocukken himayemize alıp yanımızda büyütmedik mi? Hayatının birçok yılını aramızda geçirme-din mi? Sonunda, o yaptığın (kötü) işi de yaptın; sen nankörlerden birisin!'
Musa, 'Ben, o suçu o vakit bilmeyerek, istemeyerek işledim. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Nihayet Rabbim bana bir hikmet verdi ve beni peygamberlerden yaptı. Başıma kaktığın o nimete gelince, gerçekte îsrailoğuUarı'm kul-k'öle edinmiş olmandır.' dedi.[33]
Firavun, daha sonra Hz. Musa (a.s.)'a ''Âlemlerin Rabbi de nedir? "sorusunu sordu. Hz. Musa (a.s.), O'nun bütün kâinatın Rabbi olduğunu, hakikati görenlerin bunu bildiğini söyleyince, duyduklarına şaşırdığını gösteren alaylı bir tavır içinde etrafındaki adamlarına yönelip,. "Onun cevabını duymuyor musunuz?" diye sordu. Sözlerini devam ettiren Hz. Musa (a.s.), "Alemlerin Rabbi olan Allah, sizin de atalarınızın da Rabbidir." diyerek, Allah'ın bir sıfatını daha zikretti. Bu açıklama, Firavun'u öfkelendirmişti, yine etrafındakilere dönerek, "Size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir." dedi. Hz. Musa (a.s.), onun şiddetli öfkesine ve ağır iftirasına aldırmadan, âlemlerin Rabbi olan Allah'ı tanıtmaya devam etti. O'nun doğunun, batının ve aralarında bulunan şeylerin Rabbi olduğunu, aklını doğru bir şekilde kullananların bunu bildiğini söyledi. Ancak Firavun ve adamlarının bu hakikatler üzerinde düşünmek bile istemedikleri belliydi. Kur'ân-ı Kerim, bu tartışmayı şöyle anlatmaktadır:
"Firavun, 'Âlemlerin Rabbi de nedir?' diye sordu. Musa, 'B-ğer gerçekten doğruyu öğrenmek ve onu yürekten benimsemek istiyorsanız, O, göklerin, yerin ve aralarında bulunan şeylerin Rabbidir. ' dedi.
Firavun, etrafındakilere, 'işitmiyor musunuz?' dedi. Musa şöyle dedi: 'O, sizin de Rabbiniz, daha Önceki atalarınızın da Rabbidir.'
Firavun, 'Size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir.' dedi. Musa, 'Şayet aklınızı kullansanız anlarsınız ki, O, doğunun,-batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.' karşılığını verdi. [34]
Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.), Firavun ve adamlarını ikna etmeye çalıştılar, onları kâinat ve ondaki intizamı düşünmeye sevketmek için çok uğraştılar, ancak onların buna asla yanaşmadıklarını gördüler. Bu defa, peygamberlerini yalanlayan kavimlerin azaba çarptırıldığını hatırlatarak onu ve adamlarını ikaz ettiler. Firavun ise, tartışmayı davet dışında bâzı konulara çekmek istiyordu. Konuyu değiştirmek niyetiyle, Hz. Musa (a.s.)' a geçmiş milletlerin durumunu sordu. Hz. Musa (a.s.), bunun bilgisinin sadece Allah katında olduğunu söyledikten sonra, Firavun'u düşünmeye sevkedeceğini sandığı bâzı hakikatleri sıraladı. Allah'ın hata etmediğini ve hiçbir şeyi unutmadığını, yeryüzünü yaratıp, orayı insanların yaşayabileceği şekle getirdiğini, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yağmur indirerek yeryüzünde çeşitli bitkiler bitirdiğini, bütün bunlarda akıl sahipleri için yeterli ibretin bulunduğunu söyledi. İnsanların aslının toprak olduğunu, öldükten sonra yine toprağa döneceklerini ve Kıyamet gününde tekrar oradan çıkarılacaklarını hatırlattı:
"Gerçekten bize vahyolundu ki, şüphesiz azap, peygamberleri yalanlayanların ve haktan yüz çevirenlerin üzerinedir. Firavun şöyle dedi: 'O halde, sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?' Musa, 'Bizim Rabbimiz, herşeye hilkatini veren, sonra da yolunu gösterendir. ' dedi. Firavun, 'Öyle ise, geçmiş asırlar halkının hâli nedir?' diye sordu. Musa şöyle dedi: 'Onların hakkındaki bilgi, Rabbimin katındaki bir kitapta/Levh-i Mahfuz'dadır. Benim Rab-bim, hata da etmez, unutmaz da. O ki, yeryüzünü, size bir döşek yaptı. Orada, sizin için yollar açtı. Gökten bir yağmur indirdi'
îşte bu yağmur ile türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Biz, sizin aslınızı topraktan yarattık, öldükten sonra sizi oraya döndürürüz. Kıyamet günü de, oradan tekrar çıkaracağız.[35]
I. Fıravun'un İlahlık İddiası
Hz. Musa (a.s.) tebliğini ısrarla devam ettirerek, akl-ı selim sahiplerini düşünmeye sevkedecek bâzı hakikatleri dile getiriyor ve Allah'ın kendisine lütfettiği mucizeleri gösteriyordu. Onun bu tutumu karşısında Firavun, meclisinde bulunan devlet ricalinin Hz. Musa (a.s.)'dan etkilenmesinden ve bu yüzden onların üzerindeki nüfuz ve otoritesinin sarsılmasından korktu. Ülkesinde kendisinden başka bir otorite tanımak niyetinde olmayan bu zâlim, yanındaki adamlarına dönerek, onların rabbi olduğunu ve onlar için kendisinden başka bir ilâh tanımadığını söyledi:
"Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Firavun, onu yalanladı ve âsi oldu. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya girişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yüce rabbinizim!' Bunun üzerine Allah, onu, ahiret ve dünya azabına uğrattı. Bunda Allah'tan korkan için büyük bir ibret vardır.)[36]
İlahlik iddiasında bulunan Firavun, ayrıca veziri Hâmân'a, kendisi için yüksek bir kule inşâ etmesini, bu kuleye çıkıp, yalancılardan biri saydığı Hz. Musa (a.s.)'m Rabbine ulaşabileceğini sandığını söyledi:
"Firavun, 'Ey ileri gelenler! Ben, sizin için, benden başka i-lûh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için, çamuru pişir (tuğla imal et de) bana bir kule yap ki, Musa'nın ilâhına çıkayım; ama sanıyorum, o, mutlaka yalan söyleyenlerdendir.' dedi."[37]
Firavun'un bu sözleri ve onun gafleti, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle aktarılmıştır:
"Firavun, veziri Hâmân'a, 'Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap. Belki, onunla yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musa'nın ilâhını görürüm. Çünkü ben, Musa'nın yalancı olduğunu sanıyorum.' dedi İşte Firavun'un kötü ameli, kendisine böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkonuldu. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.[38]
Kur'ân-ı Kerim, Firavun'un inşaatını emrettiği bu kulenin yapılıp-yapılmadığından bahsetmemiştir. Muhtemelen o, halkı kandırmak maksadıyla böyle söylemiştir. Ancak bâzı rivayetlerde, böyle bir kulenin yapıldığı ve hatta Firavun'un maksadını gerçekleştirmek arzusuyla yani Hz. Musa (a.s.)'ın Rabbini görmek niyetiyle kulenin üzerine çıktığı, oradan inişinde kana bulanmış bir ok getirip, Hz. Musa (a.s.)'ın ilahını öldürdüğünü ve ok üzerindeki kanın onun kanı olduğunu söylediği zikredilmiştir.[39]
I. Hz. Musa (A.S.)'ın Mucizeleri-Sihirbazlarla Müsabaka
İman etmek niyeti taşımayan ve Hz. Musa (a. s.)'in söylediklerini reddedecek deliller bulmaktan da aciz kalan Firavun onu davetten vazgeçirmek için kuvvete başvurdu. Hz. Musa (a.s.)'i kendisinden başka birini ilah kabul etmeye devam ettiği takdirde tutuklamakla tehdit etti. Bu sırada Hz. Musa (a.s.), peygamber olduğunu ve doğru söylediğini gösteren apaçık deliller getirse de mi aynı şeyi yapacağını sordu. Fîravun'un meydan okurcasına, "Doğrulardan isen delilini getir!" demesi üzerine, asa ve beyaz el mucizelerini gösterdi. Ancak Firavun, bu açık deliller karşısında da, ona inanmak yerine, aksine onu sihirbazlıkla itham etti. Sihir yoluyla kendilerini ülkelerinden çıkarmak için çalışmakla suçladı. Hz. Musa (a.s.)'a ne yapılması gerektiğini, huzurunda bulunan devlet adamlarına sordu. Yüksek devlet ricali, kendisine ülkedeki meşhur sihirbazları toplamasını, onlarla Hz. Musa (a.s.)'ı karşı-karşıya getirmesini tavsiye ettiler. Hz. Musa (a.s.) ile Firavun ve yakınları arasında geçen bu konuşmalar, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle nakledilmektedir:
"Firavun, 'Yemin olsun ki, eğer benden başkasını ilâh edinirsen, seni zindana atılanlardan ederim.' dedi.
Musa, 'Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?' dedi.
Firavun, 'Eğer doğru söyleyenlerden isen, getir onul' dedi. Bunun üzerine Musa, asasını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha! Elini de (koynundan) çekip çıkardı, bir de ne görsünler! Bakanlara bembeyaz görünen, nur saçan bir el!
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, 'Gerçekten bu, çok bilgili bir sihirbaz. Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne emredersiniz?' dedi.
Onlar ise, 'Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönder. Ne kadar çok bilgili sihirbaz varsa sana getirsinler.' dediler."[40]
Yönetimde önemli bir yeri olan devlet ricali de, anlaşıldığı gibi Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'ın dâvetine, Firavun'un bakışıyla bakıyorlar, onun zıddına hiçbir şey düşün emiyorlardı. Apaçık mucizeleri sihir olarak niteleyen Firavun ve yakınları, İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin verilmesini isteyen iki peygamberi, sihirleriyle ülkelerini ve iktidarlarını ellerinden alacak iki sihirbaz olarak görüyorlardı. Onların bu düşüncesi ve Hz. Musa ile aralarında geçen konuşma, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle zikredilir:
"Sonra o peygamberlerin arkasından Firavun ve topluluğuna mucizelerimizle Musa'yı gönderdik Fakat onlar, mucizelerimize karşı haksız davrandılar. Bozguncuların akıbeti nasıl olurmuş bir bak!
Musa dedi ki: 'Ey Firavun! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bana, Allah'a dâir ancak gerçeği söylemem yaraşır. Rabbinizden size apaçık bir delil getirdim. Artık İsrailoğullan'm benimle beraber salıver.'
Firavun, 'Şayet doğru söyleyenlerden isen ve bir delil getir-diysen, onu ortaya koy!' dedi.
Bunun üzerine Musa, asasını yere attı. Asa, hemen apaçık bir yılan oluverdi. Elini koynundan çıkardı. Bir de ne görsünler, bakanlara nur saçan bembeyaz bir el!
Firavun kavminin ileri gelenleri şöyle dediler: 'Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.' Firavun, onlara, 'O halde ne emredersiniz?' dedi.
Onlar, 'Onu ve kardeşinin işini şimdilik ertele ve şehirlere sihirbazları toplayacak adamlar gönder. Ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana getirsinler.' dediler."[41]
Firavun ve adamları, büyük ihtimalle, Hz. Musa (a.s.)'m a-sa ve beyaz el ile ilgili olarak gösterdiklerinin mucize olduğunu anlamışlardı. Fakat gerçeği kabul etmek çıkarlarına aykırı olunca, halkı Hz.Musa (a.s.)'a inanmaktan alıkoymak ve ona karşı kışkırtmak için, onun bir sihirbaz, maksadının ise sihir yoluyla ülkelerini ve saltanatlarını ellerinden almak ve kendilerini ülkelerinden sürüp-çıkarmak olduğunu söylemeyi gerekli gördüler. Böyle olunca, iki kardeşi, ancak daha üstün sihirbazlarla mağlup edebilirlerdi. Bu düşünce ile Hz. Musa (a.s.)'dan sihirbazlarla yapacağı toplantı ve müsabaka için kendilerine bir gün ve yer belirlemesini istediler:
"Şüphesiz ki, Firavun"a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Buna rağmen Firavun onları yalanladı ve iman etmemekte direndi. Musa'ya şöyle dedi: 'Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa!? Biz de mutlaka sana, senin sihrin gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, bizimle senin aranda bir buluşma zamanı ve yeri tayin et. Ondan ne biz cayalım ne de sen. Buluşacağımız yer münasip bir yer olsun.'
Musa, 'Buluşma zamanımız insanların süslenip kuşluk vaktinde toplandıkları bayram günü olsun.' dedi."[42]
Firavun, Hz. Musa (a.s.)'m bu zaman tayinini kabul etmişti. Hz. Musa (a.s.) ile Mısır'ın en meşhur sihirbazları arasındaki buluşma ve müsabaka, bayram günü, bayram yerinde kalabalığın en yoğun olduğu kuşluk vaktinde yapılacaktı. Böylece büyük bir kalabalık, gözlerinin önünde cereyan edecek olayları bizzat müşahede etmiş olacaktı.
O dönemde Mısır'da sihir çok yaygındı. Bilhassa firavunlar ve devlet adamları, sihire büyük önem verirler, sihirbazları taltif ederlerdi. Bu sebeple ülkede çok sayıda sihirbaz bulunuyordu. Firavun'un gönderdiği adamlar, ülkenin muhtelif şehirlerinde yaşayan meşhur sihirbazları bir bir arayıp buldular ve onları bu önemli yarışma için başkente getirdiler.
Bu sihirbazlar, Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşacakları bayram günü, bayram alanına getirildiler. Diğer taraftan halkın yoğun bir şekilde katılımını sağlamak için gereken her şey yapılmıştı. Görevlilerin teşvikiyle bayram yerine koşan insanlar, aralarında, sihirbazlar galip gelirse onlara uyacaklarını konuşuyorlardı. Galip geleceklerinden emin görünen sihirbazlar ise, devlet ricalinin ortasında tahtına kurulmuş oturan Firavun'a, galip geldikleri takdirde alacakları mükâfatı soruyorlardı. Firavun da, onların üstün geleceğinden emindi, bu takdirde sadece maddî mükafat vermekle yetinmeyeceğini, onları aynı zamanda yakın adamları arasına alacağını vâdediyordu. Yüce Allah, onların bu durumunu şöyle açıklamıştır:
"Böylece sihirbazlar, belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. Halka, ' Siz de toplanıyor musunuz? (haydi çabuk olun!)' denildi.
İnsanlar, 'Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız.' dediler. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a, 'Şayet biz galip gelirsek, muhakkak bize bir ücret var, değil mi?' dediler. Firavun cevaben, 'Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin^ gözde kimselerden olacaksınız.' dedi."[43]
Müsabakanın başlaması için artık her şey hazırdı. Ancak Hz. Musa (a.s.), müsabakaya başlamadan önce karşısında toplanan sihirbazları uyarmak ve onları bu işten vazgeçirmek istedi. Allah adına yalan ve hileye başvurmaları durumunda büyük bir azaba çarptırılacaklarını hatırlattı. Onun bu sözlerinden etkilendikleri anlaşılan sihirbazlar, aralarında fısıldaşarak yaptıkları konuşmada, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m Mısır halkının dinini değiştirmek, Firavun ve kavmini yurtlarından çıkarıp iktidarı ellerine geçirmek için çalışan iki sihirbaz olduğunda görüş birliğine vardılar. Daha sonra mücadeleye başlamak için saflar halinde ilerlediler ve Hz. Musa (a.s.)'a İster sen başla, ister biz başlayalım!' dediler. Hz. Musa (a.s.), 'Siz başlayın!.' deyince, sihirlerini ortaya koydular. Sihir malzemesi olarak kullandıkları iplerini ve bastonlarını yere bıraktıklarında, bunlar canlanıp yılanlara dönüşmüştü. Hz. Musa (a.s.) da diğer insanlar gibi, bu yılanları hareket eder bir halde gördü. Kur'ân-ı Kerim, yarışın başlaması anını şöyle anlatmıştır:
"Bunun üzerine Firavun, dönüp tedbir almaya girişti. Ne kadar sihirbaz varsa onlan topladı ve sonra buluşma yerine getirdi.
Musa, sihirbazlara, 'Vay halinize! Sakın Allah'a karşı yalan uydurmayın. Yoksa sizi azabıyla helak eder. İftira atanlar mutlaka hüsrana uğrar!' dedi. Onlar aralarında durumlarını tartıştılar ve gizlice fısildaştılar. Dediler ki: 'Şüphesiz bunlar, iki sihirbazdır; sizi yerinizden çıkarmak ve sizin üstün yolunuzu (dosdoğru dininizi) ortadan kaldırmak istiyorlar. Onun için, siz hilenizi toplayın, sonra saflar halinde gelin. Bugün galip gelen mutlaka zafere ermiş olacak!'
Sihirbazlar, 'Ey Musa! Ya sen at, veya önce biz atalım.! dediler.
Musa, 'Hayır, siz atın.' dedi. Bir de ne görsün, attıkları ipleri ve bastonları, onların sihirleri dolayısıyla, Musa'ya gerçekten hareket ediyorlarmış gibi görünüyor!"[44]
Sihirbazların yapmış olduğu bu sihirle ortaya çıkan görüntüler, Firavun ve adamlarını sevindirmişti. Onların galip geleceğinden son derece emindiler. Bu ürkütücü manzara, gözleri büyülenmiş olan halkı ise çok korkutmuştu. Kur'ân-ı Kerim, onların gözlerinin büyülenmesine ve korkularına şöyle işaret etmektedir:
"Sihirbazlar şöyle dediler: 'Ey Musa! Hünerini önce sen mi ortaya koyacaksın, yoksa ilk başlayanlar biz mi olalım?' Bunun üzerine Musa, 'Önce siz atın.' dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyup sihirlerini yapınca, insanların gözlerini büyülediler ve onlan korkuttular. Böylece büyük bir sihir getirmiş oldular."[45]
Bu dehşet verici manzara, Hz. Musa (a.s.)'ın gönlünde de bir korku husule getirmişti. Belki de onun asıl korkusu, halkın, sihirbazların sihir ve büyüsüne aldanacağı endişesinden kaynaklanıyordu. İşte tam bu esnada, Allah Teâlâ yardımına yetişti, ona korkmamasını söyledi ve sihirbazlara karşı mutlaka üstün geleceğini müjdeleyerek elindeki asasını yere atmasını emretti. Sihirbazların yaptığının ancak bir sihirbaz tuzağı olduğunu ve asanın onları yutacağını, nereye giderlerse gitsinler sihirbazların asla iflah olmayacaklarını bildirdi. Hz. Musa (a.s.), Allah (c.c.)' dan aldığı emir üzerine asasını yere bırakınca, büyük bir ejderhaya dönüşen asa bütün yılanları yu tu vermiş ti. Bu müthiş manzara karşısında sihirbazlar onun yaptığının bir sihir olmadığını anlayıp derhal secdeye kapandılar ve bir ağızdan, "Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik." dediler. Kur'ân-i Kerim, bu anı şöyle açıklamaktadır:
"Musa, içinde bir korku hissetti. Biz, ona şöyle dedik: 'Korkma! Üstün gelecek mutlaka sensin, sen! Sağ elindeki asanı at da, onların yaptıklarını yutsun. Çünkü onların yaptıktan, ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Zâten sihirbaz, her ne isterse istesin asla felah bulmaz.' Musa'nın asası, bütün sihirleri yutunca, sihirbazlar, secdeye kapandılar ve, 'Biz, Harun ve Musa'nın Rabbi'ne i-man ettik.' dediler."[46]
Hz. Musa (a.s.)'m asası, Yüce Allah'ın lütfuyla büyük bir yılana dönüşmüş, sihirbazların yılan şeklinde görünen ip ve sopalarını bir bir yutmuştu. Toplanmış olan kalabalık, gözleri önünde cereyan eden bu müthiş manzarayı büyük bir hayretle seyretti. Böylece, Hz, Musa (a.s.)'a verilen mucize, sihirbazların büyülerini ortadan kaldırmış, açık bir şekilde hak bâtıla üstün gelmişti. Kendilerine son derece güvenen meşhur sihirbazlar, bütün maharetlerini kullanarak gerçekleştirdikleri sihrin bir anda yok olduğunu görünce şaşırmışlar, Hz. Musa (a.s.)'ın yaptığının, kendilerinin yaptığı gibi bir sihir değil; aksine İlâhî bir güç olduğunu anlamışlardı. Bu müthiş mucize karşısında hemen secdeye kapanarak, âlemlerin Rabbi olan, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m rabbine iman ettiklerini söylediler. Bir kaç saniye öncesine kadar Firavun'un kendilerine vereceği bahşişi düşünen bu insanlar, öfkeden köpürmüş bir vaziyette kendilerini Hz. Musa (a.s.)'ın talebeleri olmakla itham edip ölümle tehdit eden Firavun'un sözlerine hiç aldırmadılar, öldürülmekten korkmadıklarını; aksine iman etmiş olmakla Allah tarafından affedilme ümidi taşıdıklarını ve bu yüzden rahat olduklarını açıkladılar. Kur'ân-ı Kerim, müsabaka ve onların tavrını şöyle açıklamaktadır:
"Musa, sihirbazlara, 'Ortaya koyacağınız ne varsa koyun.' dedi Onlar, sihir iplerini ve asalarını atıp, 'Firavun hakkı için mutlaka galip gelecek olanlar biziz.' dediler.
Musa da, asasını bırakıverdi. Bir de ne görsünler, asa onların uydurdukları şeyleri hep yutuyor! Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. 'Alemlerin Rabbine, Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik.' dediler.
Firavun, 'Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Meğer o, size sihir öğreten büyüğünüzmüş! Yakında göreceksiniz, mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!' dedi.
İman eden sihirbazlar, 'Zaran yok, bizim için fark etmez nasıl olsa biz, Rabbimize döneceğiz! îman edenlerin ilki olduğumuzdan, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını kuvvetle ümit ederiz!' dediler"[47]
Sihirbazların Hz. Musa (a.s.) karşısında mağlup düşmekle kalmayıp, onun gerçek peygamber olduğunu kabul ederek ona iman ettiklerini söylemeleri, Firavun'u öfkeden çıldıracak hale getirmişti. Rivayete göre, bilgileri sayesinde gerçeği gören bu sihirbazların peşinden İsrailoğulları'nm pek çoğu da Hz. Musa (a.s.)'a iman etmişti. Firavun, sihirbazlarının kendisinden izinsiz Hz. Musa (a.s.)'a iman etmelerine akıl erdiremiyordu. Şüphesiz ki, bunun, kamu oyunda Hz. Musa (a.s.) lehine çok güçlü bir delil kabul edilmesinden de çok korkmuştu. Allah'a ve peygamberine iman edilince, tahakküm ve zulüm yollarının kapanacağını bildiği için, kamuoyunu yanıltarak, Hz. Musa (a.s.) lehine gelişen olumlu havayı ortadan kaldırmak istedi. Sihirbazları, kendisini ve kavmini ülkeden çıkarmak maksadıyla Hz. Musa (a.s.) ile işbirliği yapmak ve bu tuzağı birlikte hazırlamakla itham etti. Onların, İsrailoğulları'nm desteğiyle iktidarı ellerine alıp, Mısır'ın yerli halkı Kıbtiler'i ülkeden çıkarmak niyetinde olduklarını söyledi. Halbuki o, ülkesinin muhtelif şehirlerinden toplatmış olduğu bu sihirbazların uzun bir süre Medyen'de kalan Hz. Musa (a.s.) ile tanışmadıklarını çok iyi biliyordu. Maksadı, vatan elden gidiyor telâşına düşürerek halkı galeyana getirmekti. Geçtiği gibi, sihirbazları öldürüp cesetlerini astıracağına yemin etmişti. Ancak gerçeği görüp samimi bir şekilde iman etmiş olan sihirbazlar, bu tehditlere hiç aldırmadılar. Cenab-ı Hakk'a duâ ederek, kendilerine sabır vermesini ve müslümanlar olarak ölmeyi nasip etmesini istediler. Kur'ân-ı Kerim, hadiseyi bir başka yerde şöyle dile getirir; "Biz, Musa'ya, 'Asanı bırak!' diye vahyettik. Bir de ne görsünler, asa, onların büyü ile uydurdukları şeyleri yutuyor. Artık hak meydana çıktı ve onların bütün yaptıklarının gerçek olmadığı anlaşıldı. Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi. (Gördükleri gerçek karşısında) sihirbazlar, secdeye kapandılar ve şöyle dediler: 'Alemlerin Rabbine Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik.'
Firavun şöyle dedi: 'Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkı ülkeden çıkarmak için şehirde kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Yakında başınıza gelecekleri göreceksiniz: Yemin olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim! Sonra da, topunuzu astıracağım!'
Sihirbazlar ise ona, 'Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz. Senin bize kızman ve bizden intikam alman da, sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.' dediler (ve sözlerini şu duâ ile tamamladılar) Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür."[48]
Firavun'un öfke ve tehdidi, gerçeği anlayınca hemen iman eden sihirbazları hiç etkilememişti. Çünkü onlar, artık gerçeği görmüşler ve samimi bir şekilde iman etmişlerdi. İnançları uğrunda çarptırılacakları her türlü cezayı göze alabilirlerdi. Nitekim, kendilerini yoktan var eden Allah'a karşı asla Firavun'u tercih edemeyeceklerini söylediler. Firavun'un vereceği cezanın sadece bu dünyada geçerli olacağını belirterek, o anda kendilerine düşenin Allah'a sığınarak, yapmış oldukları kötülükleri ve bilhassa Firavun'un zorlaması sonucu yaptıkları sihrin günahını affetmesini dilemek olduğunu ifade ettiler. Bu tür tehditler, Allah'a ve Ahiret gününe gerçekten inanan mü'minleri dinlerinden döndürmek şöyle dursun; aksine her defasında olduğu gibi i-manlarmı güçlendirmeye yaramıştı. Çünkü imanın kuvveti ve samimiyeti ancak bu tür zorluklar karşısında ortaya çıkıyordu. Sihirbazlar, iman ettikten sonra bambaşka bir dünyanın insanı olmuşlardı, artık sadece yaşamakta oldukları geçici dünya hayatını değil, ebedî hayat olan âhireti de düşünüyorlardı. Kendilerini en korkunç bir şekilde öldüreceğini söyleyen Firavun ve adamlarina, âhirette kötülerin ve iyilerin karşılaşacakları durumları hatırlatarak, bundan sonra bütün davranışlarında, orada karşılaşacakları durumu dikkate alacaklarını bildiriyorlardı. İmanla-rındaki samimiyetlerinde en küçük bir şüphe dahi bırakmayan ibret dolu cevaplan şöyle olmuştu:
"Firavun, sihirbazlara, 'Ben izin vermeden Musa'ya inandınız ha! O, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse, ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! O zaman hangimizin azabı daha şiddetli ve daha sürekli imiş, bileceksiniz!' dedi.
îman etmiş olan sihirbazlar dediler ki: 'Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında (istediğini) yapabilirsin. Biz, Rabbimize inandık ki O, bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın sihiri bağışlasın. Allah, daha hayırlı ve O'nun mükafat ve cezası daha süreklidir.'
Şüphesiz, kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için Cehennem vardır; orada ne ölür, ne de yaşar. Kim de Rabbinin huzuruna sâlih ameller işlemiş bir mü'min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır. İçinde ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada sürekli kalırlar. İşte kendisini günahlardan arındıranın mükafatı budur."[49]
Hz. Musa (a.s.)'a iman eden bu sihirbazlar, bâzı rivayetlere göre, Firavun tarafından hemen o gün öldürülmüşlerdir. İbn Kesir, olayların akışından, onların aynı gün şehid edildiğinin anlar sildiğini belirtir.[50] Ancak Kur'ân-ı Kerim, bu konuda bilgi vermemiştir. Buna bakarak, onların idam edilmemiş olabileceğini düşünenler de olmuştur. [51]
K. İkinci Defa İsrailoğulları'nın Erkek Çocuklarını Öldürme Kararı-Zâlimlerin Akıbeti
Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ın göstermiş olduğu mucizeleri görünce, onların gerçek olduğunu anlamıştı. Ancak o ve adamları, sırf zalimlikleri ve kendilerini büyük görmeleri yüzünden, vicdanlarının doğruluğuna kesin kanaat getirdiği bu mucizeleri inkâr ederek onların sihir olduğunu söylemeye devam ettiler. Gerçeği kabul edip ona boyun eğmeyi hiç mi hiç düşünmediler. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:
"Bu şekilde âyetlerimiz/mucizelerimiz, hakikati gözlerine sokacak tarzda açık-seçik gelince, (Firavun ve avânesi), 'Bu apaçık bir sihirdir!' dediler. Ve vicdanları bunların doğruluğuna kesin kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kendilerini büyük görmeleri yüzünden, bu mucizeleri inkâr ettiler. Fakat bak, o bozguncuların âkibeti nasıl oldu!"[52]
Gerçeği görüp anladıkları halde kibir ve zalimlikleri sebebiyle iman etmeyen Firavun ve adamları, halkın Allah'ın dinine girmesini engellemekte de kesin kararlıydılar. Atalarının dinine sahip çıkmak ve başka bir dinin yayılmasını önlemek gerekçesiyle, insanları Hz. Musa (a.s.)'a inanmaktan alıkoymaya çalıştılar. Bu konuda baskı ve şiddete başvurdular. Firavun'un zulmü, halkı gerçekten korkutmuştu. Bu korku yüzünden, kendi kavmi İsrailoğulları'ndan az bir grup hariç, insanlar Hz. Musa (a.s.)'a iman etmekten çekindiler:
"Bu ilk peygamberlerin ardından da Musa ve Harun'u âyetlerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Ama onlar büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular. Katımızdan onlara hak gelince, 'Doğrusu bu apaçık bir büyüdür.' dediler.
Musa 'Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz? Bu sihir midir? Sihirbazlar zaten başarı kazanamazlar.3 dedi. Onlar, Musa'ya, 'Sen, bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden çevirmek için ve yeryüzünde üstünlük ikinizin olsun diye mi geldin? Her ne olursa olsun biz size inanmıyoruz.' dediler.
Firavun 'Bütün bilgin sihirbazları bana getirin.' dedi Sihirbazlar gelince Musa onlara, 'Atacağınızı atın!' dedi. Attıklarında, Musa, 'Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir.' dedi.
Firavun ve devlet ricalinin kendilerine fenalık yapmasından korktukları için, Musa'ya kavminden az bir topluluk dışında iman eden olmamıştı. Çünkü Firavun o yerde çok üstün ve gerçekten aşırı gidenlerdendi.
Musa kendine iman edenlere, 'Ey milletim! Siz, Allah'a gerçekten iman etmiş ve teslim olmuşsanız O'na güvenin!' dedi.
Onlar, 'Biz Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi, o zâlim kavmin fitnesine düşürme! Ve rahmetinle bizi o kafir kavimden kurtar!' dediler."[53]
Firavun ve adamları, üzerinde bulundukları bâtıl inançlarını savunmak için, bütün müşrikler gibi, ata dinine sahip çıkma edebiyatına başvuruyorlar, bu yolla vicdanları baskı altında tutmaya çalışıyorlardı. Atalarından, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m söylediklerine benzer bir şey duymadıklarını iddia ederek iki peygamberi bozgunculuk ve bölücülükle suçluyorlardı. Onlar İnatlarında dİrenseler de, Hz. Musa (a.s.), kimin hidâyet üzere olduğunu Allah'ın daha iyi bildiğini, zâlimlerin ise asla felaha eremeyeceğini söylüyor; uydurma sihirdir diyerek Allah'ın, ayet ve delillerini yalanlayanların, ancak zâlimler olduğunu belirtiyordu:
"Musa onlara, apaçık mucizelerimizi getirince, 'Bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir. Biz, atalarımızdan hiç böyle bir şey işitmedik.' dediler. Musa, 'Rabbim, kendi katından, kimin hidâyet rehberi getirdiğini ve hayırlı akıbetin kime nasip olacağım en iyi bilendir. Muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa eremezler. ' dedi."[54]
Firavun'un engellemesine rağmen, Hz. Musa (a.s.)'a iman edenlerin sayısı, az da olsa, günden güne artıyordu. Bu durum karşısında ileri gelenler, bu gelişmeyi, büyük bir tehlike sayarak, Firavun'u, Hz. Musa (a.s.) ve ona iman edenleri serbest bırakmakla suçlamaya başladılar. Bunun üzerine Firavun, Hz. Musa (a.s.) ve ashabına yapılan baskının arttırılacağını ve İsrail-oğulları'nın doğacak erkek çocuklarının da doğumdan hemen sonra öldürüleceğini açıkladı. Kur'ân-ı Kerim, bu korkunç karar hakkında şu bilgiyi vermektedir:
"Kavminin ileri gelenleri, Firavun'a şöyle dediler; 'Musa ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi serbest bırakıyorsun?' Firavun, şöyle cevap verdi: Onların oğullarını Öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette, onların üzerinde kahredici bir güce sahibiz."[55]
Mısır'ın idarî ve askerî erkânı, mevcut statünün devamını sağlamak hususunda Firavun'dan da kralcı kesilmişlerdi. Âyette işaret edildiği gibi, Hz. Musa (a.s.) ve mü'minleri takipte onu ılımlı buluyorlar, ona bu tavrı bırakıp şiddet politikasına başvurmayı teklif ediyorlardı. Onu atalarının dinine ve ilahlarına daha ciddî bir şekilde sahip çıkmaya çağırıyorlardı. Ne Firavun'un ne de onların, hiç bir işlerine karışmayan sahte ilâhlarından herhangi bir şikayetleri vardı. Buna karşılık, o ilâhları terkederek hayatlarına yön verecek bir Allah ve peygamberlerine inanmayı ve işlerini onlara teslim etmeyi istemiyorlardı.
Firavun, verdiği karar doğrultusunda, Musa kavminin erkek çocuklarını öldürtmeye başladı. Hz. Musa (a.s.)'m doğumundan önce İsrailoğulları'nın Firavun'un tahtını tehdit edebilecekleri korkusuyla uygulanan bu zulüm, bu defa, insanları onun dinine girmekten alıkoymak veya girenleri dininden döndürmek için tatbik ediliyordu. Firavun'un bu zulmü, ilk günlerde, sâdece mü'minlerin imanlarını kuvvetlendirmeye ve Firavun'a olan düşmanlıklarını arttırmaya yaramıştı. Hz. Musa (a.s.) da bu zulüm karşısında, ashabını sabretmeye çağırıyor, gösterecekleri sabrın sonunda mutlak bir zafer kazanacaklarını vâdediyordu. Allah dilemeyince hiç kimsenin bir şey yapamayacağını, kuvvet ve kudretin sadece O'nun elinde olduğunu ve yeryüzünde üstünlüğü dilediğine vereceğini açıklıyordu. Ancak İsrailoğulları, bir süre sonra bu baskıdan usandılar ve şikâyetlere başladılar. Önceden de çeşitli sıkıntılara uğratıldıklarını söyleyerek, içinde bulundukları durumdan dert yanıyorlardı. Hz. Musa (a.s.), Allah Teâlâ'nın düşmanlarını helak edip kendilerini hakim kılacağını müjdeleyerek, onların ümitsizliklerini gidermeye çalışıyordu:
"Musa. kavmine, 'Allah'dan yardım isteyin, sıkıntılara katlanın, şüphesiz ki, yeryüzü Allah'ındır. Kullarından kimi dilerse, yeryüzüne onu mirasçı yapar.' dedi.
İsrailoğulları şöyle dediler: 'Sen bize peygamber olarak gelmezden önce de, geldikten sonra da biz işkenceye uğratıldık.'
Musa, şöyle cevap verdi: Umulur ki, Rabbiniz, düşmanlarınızı helak edecek, yeryüzüne sizi vâris kılacak ve nasıl hareket ettiğinize bakacaktır."[56]
Firavun'un Hz. Musa (a.s.) ve ashabına yaptığı bu zulüme, Mü'min sûresinde de işaret edilmiştir:
"Andolsun ki, Musa'yı ayetlerimizle ve açık bir delil ile, Fira-vun'a, Hâmân'a ve Karun'a gönderdik. Onlar dediler ki: 'Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır.'
Bunun üzerine, kendilerine tarafımızdan gerçeği getirince de, 'Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!' dediler. Kâfirlerin düzeni, hep boşa çıkmaya mahkumdur."[57]
Firavun'un bu zulmü karşısında Yüce Allah, Hz. Musa (a.s.) ve kardeşi Hz. Harun (a.s.)'a Mısır'da İsrailoğulları için kendilerine mahsus bir mahalle kurmalarını, orada ibadet edecekleri evler edinmelerini ve mü'minlere namazlarını bu evlerde kılmalarını söylemelerini emretti. Ayrıca inananların er geç kurtulacaklarını müjdeledi:
"Biz de, Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: 'Kavminiz için Mısır'da bir takım evler hazırlayın, bu evleri de kıbleye yönelenznamazgahlar yapın, namazı dosdoğru kılın.' Aynca Musa'ya, 'Mü'minleri müjdele1.' dedik."[58]
Firavun ve devlet ricali, gerçeği gördükleri halde, gurur ve kibirlerini terk edip bir peygambere iman etmeyi hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Çünkü bu sonuç, onları sıradan insanların mertebesine, hatta önceden köle ve hizmetçi olarak kullandıkları İsrailoğulları'nin seviyesine indirecek ve onlarla eşit yapacaktı. Halbuki onlar, insanlar üzerinde kurmuş oldukları hâkimiyet ve saltanatı asla terketmek istemiyorlardı. Bu üstünlüklerini devam ettirebilmek için bütün güçlerini kullanmaya ve her yola başvurmaya hazırdılar. Mevcut şartlar da bütünüyle kendilerinin lehine görünüyordu. Ancak, hiç akıllarına getirmeseler de kibir ve gurur sahibi bütün münkir zâlimlerin sonu gibi, onların sonu da hüsran olacaktı. Zâlimlerin akıbeti hakkındaki bu değişmez gerçek, Kur'ân-ı Kerim'de, Firavun ve yakınlarıyla İlgili olarak da dile getirilmiş ve şöyle buyurulmuştur:
"Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u, Firavun ve halkının ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar, kibirlerine yediremediler ve zaten onlar büyüklük taslayan bir topluluk idiler.
Onlar, 'Musa ve Harun'un kavimleri bize kölelik edip dururken, şimdi biz, kalkıp bizim gibi iki insana iman eder miyiz?!' dediler. Musa ve Harun'u yalanladılar da bu yüzden helak edilenlerden oldular."[59]
"Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Firavun, onu yalanladı ve âsi oldu. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya girişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yüce Rabbinizim!' Bunun üzerine Allah, onu, Ahiret ve dünya a-zabına uğrattı. Bunda Allah'tan korkan için büyük bir ibret vardır.[60]
Cenab-ı Hak, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'e hitaben, yeryüzünde büyüklük taslayan ve Allah'a döndürülmeyeceklerini zanneden Firavun gibi zâlimlerin sonu hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de, Firavun'u ve askerlerini yakalayıp denize attık. Ey Muhammedi Zâlimlerin akıbeti nasıl oldu bir bak! Biz, onlan dünyada insanları Cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü de yardımsız bira-kılacaklardır. Bu dünya hayatında onları lanete uğrattık. Kıyamet günü de onlar, hor ve hakir görülen kimselerden olacaklardır."[61]
Firavun ve Mısır eşrafı, büyük servetlere sahip İdiler. Onlar arasında Firavun'a yakınlığıyla bilinen Karun'un hazinelerinin sâdece anahtarlarını, ancak güçlü kuvvetli bir topluluk taşıyabiliyordu. Kur'ân-ı Kerim'de onun azgınlığı, kibri ve serveti hakkında şöyle denilmektedir:
"Şüphesiz ki, Karun, Musa'nın kavmindendi. Fakat, onlara karşı kibirlenip azdı. Bİz ona, öyle hazineler vermiştik ki, onların anahtarlarını, güçlü-kuvvetli bir topluluk zorlukla taşıyabiliyordu. Bir vakit, kavmi ona şöyle demişti: Şımarma, şüphesiz ki Allah, şımaranlan sevmez. Allah'ın sana verdiği nimetlerle Ahiret yurdunu da gözet! Dünyadan nasibini de unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de başkalarına iyilik et! Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez."[62]
Malı ve mülküyle şıınarıp böbürlenenlerin başında, hiç şüphesiz, tanrılık taslayan Firavun geliyordu. Üstünlüğün dünya malında ve dünyevî iktidarda olduğunu sanan bu zâlim, servetiyle övünür, maddî sıkıntılarla karşı-karşıya kalan Hz. Musa (a.s.) ve kavminin durumuyla alay ederdi:
"Firavun, kavminin içinde bağırıp şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır krallığı ve sarayımın altından akan şu nehirler benim değil mi? Artık gözünüzü açsanıza! Yoksa, ben hem zavallı hem de neredeyse meramını anlatmaktan aciz olan şu adamdan daha hayırlı değil miyim? Eğer o, dediği gibi ise, üzerine altın bilezikler atılsa veya beraberinde melekler gelip onu destekleseler ya!'
Firavun, kavmini tahkir etti. buna rağmen onlar, ona itaat ettiler. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış fâsık bir kavim idi.[63]
Firavun ve devlet erkanının bu zenginliğine karşılık, halkın büyük bir ekseriyeti geçim sıkıntısı içindeydi. Ancak onlar, dünyalıklarına bakıp, Firavun'u Hz. Musa (a.s.)'dan daha üstün ve buna bağlı olarak haklı zannediyorlar veya korkularından öyle görünüyorlardı. Ayette işaret edildiği gibi, kendilerini aşağılamasına rağmen bu fâsıka itaate devam ediyorlardı.[64]
L. Firavun Ve Kavminin Çeşitli Sıkıntılara Uğratılması
Hz. Musa (a.s.)'m getirmiş olduğu açık mucizeler ve verdiği güzel öğütler, Firavun ve yakınlarının akıllarını başlarına getirmeye yetmemişti. Aksine onlar, küfür ve inatlarını devam ettiriyorlar, kendileri inanmaya yanaşmadıkları gibi, halkın inanmasını engelliyorlar ve inananları dinlerinden döndürmek için her yola başvuruyorlar, şiddetlerini gittikçe artırıyorlardı. Bu durum karşısında, onların sahip oldukları zenginlik ve kuvvete güvenerek böyle davrandıklarını bilen Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.), Allah'a yalvararak, onları mallarını ellerinden almakla imtihan etmesini istediler. Umulur ki, sahip oldukları mallar yüzünden şımaran bu azgınlar, servetlerini kaybedince akıllarını başlarına toplarlar, içine düşecekleri maddî sıkıntılar, onların kalbî duygularını harekete geçirir de, onları mü'minlere işkence yapmaktan alıkoyar; hatta müslüman olmalarına zemin hazırlardı. Yüce Allah, kabul ettiğini bildirdiği bu duayı, Hz. Musa (a.s.)'m dilinden şöyle hikaye etmektedir:
"Musa, şöyle duâ etti: 'Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Firavun ve kavminin ileri gelenlerine dünya hayatında ziynetler ve nice nice mallar verdin. Rabbimiz! Neticede bu dünyalıklar, onları yolundan saptırsın diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını yoket! Kalplerini sıktıkça sık, çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.'
Allah, 'İkinizin duası da kabul edildi. Doğru yolda yürümeye devam edin. Kendilerini bilmeyenlerin yoluna uymayın.' dedi. "[65]
Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Harun (a.s.)'m, Firavun ve kavminin kıtlıkla imtihan edilmesi hususundaki dualarını kabul etmişti. Dolayısıyla akıllarını başlarına almaları, küfür ve zulümden vazgeçip iman etmeleri için, ilâhî bir uyarı olan fiilî âyetler gönderdi. Mısır'da şiddetli bir kuraklık ve bunun sonunda kıtlık başladı. Ancak onlar, bu sıkıntıların, mü'minlere yapmakta oldukları kötülükler ve işledikleri günahlar sebebiyle geldiğini bir süre farkedemediler. Daha sonra ise, ansızın başlayan şiddetli yağmurlar sebebiyle yükselen sular, ovalan ve yerleşim yerlerini kapladı. Malları ve hayvanları telef etti. Bu ikinci felâket sebebiyle, sanki akıllarını başlarına toplamışlardı. Hz Musa (a.s.)'a gelerek, ondan yağmurları durdurması için rabbine duâ etmesini istediler. Duâsıyla yağmurlar kesildiği takdirde kendisine iman edeceklerine ve İsrailoğullarıyla birlikte Mısır'dan ayrılmasına izin vereceklerine söz verdiler. Hz. Musa (a.s.) Yüce Allah'a yalvarmca, duası kabul edildi ve yağmurlar bir anda durdu, sular çekildi, toprak zirâat edilebilir hâle döndü. Hatta o yıl, toprak çok bol ürün verdi. Ancak onlar verdikleri sözü tutmadılar ve Hz. Musa (a.s.) ile mü'minlere kötülük yapmaya devam ettiler. Cenab-ı Hak, bu defa onları çekirge ile imtihan etti. Ortaya çıkan çekirge sürüleri, bütün mahsulü yiyip bitirmiş, yenilmedik ekin bırakmamıştı. Sözlerini tutmayan Mısırlılar, tekrar Hz. Musa (a.s.)'a geldiler ve yine söz vererek rabbine duâ etmesini istediler. Hz. Musa (a.s.), onları bu defa da geri çevirmemiş ve duası sonucu çekirgeler kaybolmuştu. Bu sayede tekrar bol ürün elde eden Mısırlılar, ahidlerini yine bozmuşlar, yeni bir cezayı haketmişlerdi. Onlar üçüncü olarak haşerât ile cezaya çarptırıldılar. Ekinleri yiyen böcekler veya insanlara musallat olup onları rahatsız eden ve uykudan alıkoyan bitler olarak anlatılan bu haşerât, onların dünyasını karartmıştı. Tâkatları tükenince, tekrar Hz. Musa (a.s.)'a gittiler, kendilerine acımasını isteyerek yine duasına başvurdular. Onun duasının bereketiyle bu kere de belâdan kurtulmuşlardı. Ne var ki onlar, yine ahdi bozmakta gecikmemişlerdi. Allah Teâlâ, bu hâin topluma, bu defa kurbağaları musallat kıldı. Her yer kurbağalarla dolup-taşmiştı. Evlerini, elbiselerini ve yemek kaplarını kurbağalardan temizle -yeriliyorlardı. Bir kimse, elbisesini veya yemek kabını açacak olsa, içinde muhakkak bir çok kurbağa buluyordu. Ağızlarını açanlar, bir anda kurbağaların ağızlarına sıçradığını görüyorlardı. Çaresizlik, onları tekrar Hz. Musa (a.s.)'a götürmüştü. Onun duasının bereketi, Firavun ve kavmini, ancak az bir süre rahat ettirdi. Çünkü onlar, yine ihanet etmişlerdi. Bu defa, onlar kan ile sıkıntıya uğratıldılar; suları bütünüyle kana bulandı. Nehir veya kuyulardan aldıkları sular, anında kana dönüşüyordu. Firavun ve kavmi, bütün bu ilâhî cezalara rağmen, bir türlü uslanmıyor ve bu olaylardan alınması gereken ibreti almıyordu. Hatta onlar, bu sıkıntıların Hz. Musa (a.s.) ve ashabı yüzünden yaşandığını iddia ediyorlardı. Kur'ân-ı Kerim, bu cezalar ve onların tutumlarını şöyle anlatmaktadır:
"Şüphesiz biz, düşünüp ibret alsınlar diye, Firavun kavmini senelerce kıtlık ve ürün-meyve azhğıyla cezalandırdık. Fakat kendilerine iyilik ve bolluk geldiği zaman, 'İşte bu bizim hakkımızdır, bize aittir.' dediler. Başlarına bir kötülük geldiği takdirde ise, bunu, Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk saydıkları şey, Allah katındandır. Fakat çoğu bunu bilmez.
Firavun kavmi, Musa'ya, 'Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, sana inanacak değiliz.' dediler. Bunun üzerine onlara açık mucizeler olarak tufan, çekirge, haşerât, kurbağa ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular. Üzerlerine azap inince, şöyle dediler: 'Ey Musa! Sana verdiği ahde binâen bizim için Rabbine duâ et. Eğer bu azabı bizden kaldırırsan, yemin olsun ki, sana iman eder ve İsrailo-ğulları'nı seninle beraber göndeririz.'
Ne zaman ki, varacakları bir süreye kadar üzerlerinden a-zabı kaldırdık, hemen yeminlerini bozmaya giriştiler. Bunun üzerine onlan cezalandırdık. Ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için denizde boğduk.![66]
Anlaşıldığı gibi Firavun ve kavmi, sıkıntıların kalkması durumunda iman edeceklerine söz vererek Hz. Musa (a.s.)'dan bunun için duâ istiyorlar, ancak sıkıntılar kalkınca sözlerinden dönüyorlardı. Peş peşe yaşadıkları büyük sıkıntılar ve bu sıkıntıları ortadan kaldıran mucize ve delillere rağmen, gafletten u-yanmamışlardı. Aksine onlar, mucizelerle alay ediyorlar ve onları Hz. Musa {a.s.)'in sihri olarak niteleyip bozgunculuklarını arttırarak devam ettiriyorlardı:
"Andolsun ki, Musa'yı, mucizelerimizle, Firavun ve kavmine gönderdik. Musa, 'Haberiniz olsun, ben bütün âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.' dedi.
Onlara böyle mucizelerimizle vardığında, onlar hemen bu mucizelere gülüverdüer. Onlara gösterdiğimiz her mucize, diğerinden daha büyüktü. Belki vazgeçerler diye tuttuk onlan azaba çektik. Bu halde iken bile, diyorlardı ki, 'Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için duâ et, çünkü artık biz yola geleceğiz' Bunun üzerine, kendilerinden azabı kaldırdığımız zaman hemen cayıverdiler.[67]
Firavun, peşpeşe gönderilen bu dokuz büyük fiilî mucizeye rağmen, hâlâ Hz. Musa (a.s.)'ı sihirbaz olarak nitelemeye devam ediyordu. Nitekim Yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.v.)'e hitaben şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki biz, Musa'ya apaçık dokuz mucize vermiştik. Ey Peygamber! İsrailoğulları'na sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun, 'Ey Musa! Öyle sanıyorum ki, sen büyülenmiş birisin.' demişti.
Musa da, 'Ey Firavun! Biliyorsun ki, bu mucizeleri göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tan başkası indirmemiştir. Onlar, benim doğruluğumu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de sanıyorum ki, ey Firavun, sen helak olacaksın.' dedi.[68]
Hz. Musa (a.s.)'a bu âyette işaret edilen dokuz mucizeden başka mucizeler de verilmiştir. Yeri geldikçe bunlara da işaret edeceğiz. Bu âyetteki dokuz mucize, Firavun ve kavminin müşahede ettiği mucizelerdir. Ne var ki, onlar, bunların sihir olduğunda diretmişler, asla imana yanaşmamışlardır.[69]
M. Fîravun'un, Hz. Musa'yı Öldürme Kararı-Ona Karşı İman Ettiğini Açıklayan Ve Hz. Musa'yı Savunan Mü'min
Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ı davetten vazgeçirmek ve insanları ondan uzaklaştırmak maksadıyla aldığı ve giderek sertleştirdiği tedbirlerin işe yaramadığını gördükçe çileden çıkıyordu. Hz. Musa (a.s.)'ı sihirbaz olarak nitelemesi, ona İman edenleri ölümle tehdit etmesi ve İsrailoğulları'nm yeni doğan erkek çocuklarım öldürme kararı alması, ne onu davetten vazgeçirmiş, ne de ona katılımı durdurmuştu. Bu durum karşısında Firavun, meseleyi temelden halletmek için Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmeye karar verdi. Bunun için de bir gerekçe uydurmuştu: Halkının dinini değiştirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından korkması!
"Firavun dedi ki: 'Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. Varsın o Rabbine yalvarsın! Çünkü ben, onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."[70]
Firavun, Hz. Musa (a.s.)'m kavminin dinini değiştirmesinden korktuğunu söylerken uykularını kaçıran gerçeği dile getiriyordu. Çünkü Hz. Musa (a.s.), onun ve kavminin bâtıl dini putperestliği ortadan kaldırmakla görevlendirilmişti. Ancak, yeryüzünde fesat çıkarmak, Hz. Musa (a.s.)'ın değil, ona bu ithamda bulunan Firavun'un işiydi. Çünkü Hz. Musa (a.s.}, yeryüzüne ıslah için gönderilmişti ve görevi bunu gerçekleştirmekti. Firavun gibi bozguncular ise, nefislerinin emrinde sadece kendi durumlarını düzeltmeye çalışıyor, halkı sömürmelerini engelleyecek hidayet rehberlerine iftira atarak onları fesat çıkarmakla suçlama yoluna gidiyorlardı.
Firavun tuzağını kura dursun, Allah Teâlâ'nm onun hilesini başına yıkarak Hz. Musa (a.s.)'ı onun tuzağından kurtaracağı muhakkaktı. Çünkü Hz. Musa (a.s.), onun gibi raüstekbirlerin zulmünden Allah'a sığmıyor ve onları Allah'a havale ediyordu:
"Musa da Firavun'a ve kavmine şöyle dedi: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım."67
Hz. Musa (a.s.)'ı Öldürmeye karar veren Firavun, yakın a-damlarıyla onu nasıl öldüreceğini konuşacaktı. Ancak, konuyu açtığında hiç beklemediği bir itirazla karşılaştı. Kendi ailesinden ve onun önemli devlet adamlarından olan bir şahıs Hz. Musa (a.s.)'a iman etmiş, bu durumu o ana kadar gizlemişti. Firavun'un bu teklifi, önceleri iman ettiğini gizleyerek bâzı tedbirlerle bir süre Firavun'u oyalamaya çalışan bu adamı harekete geçirdi. Büyük bir cesaretle Firavun'un yüzüne, Hz. Musa (a.s.)'a iman ettiğini açıkça söyledi. Ona karşı Hz. Musa (a.s.)'ı savundu, o-nun öldürülmesine karşı çıkarak bildiği gerçekleri korkmaksızm dile getirdi. Hz. Musa (a.s.)'m ölüm cezasını gerektirecek bir suç işlemediğine dikkat çekerek, "Rabbim Allah'dır" diyen ve doğruluğunu İspat için açık mucizeler getiren bir kimsenin öldürül-memesi gerektiğini söyledi. Hz. Musa (a.s.)'m söylediği şeylerde yalancı olduğu farzedüse bile, bu yalanın sadece kendisine zarar vereceğini, şayet doğru söylüyorsa, haber verdiği azabın başlarına gelebileceğini hatırlattı. Sahip oldukları güç ve kuvvetin Allah'ın azabını kendilerinden uzaklaştıramayacağını ifade etti. Geçmiş kavimlerin işledikleri kötülükler yüzünden Allah'ın gazabına uğradıklarını hatırlatarak, kendilerinin başına da böyle bir azabın gelebileceğini söyledi ve bilhassa Ahiret gününün a-zâbmdan sakınmalarını istedi.
Ayrıca Hz. Musa (a.s.)'m getirdiği mesajın yeni olmadığını, Önceden Hz. Yusuf (a.s.)'m da atalarına aynı mesajı getirmiş olduğunu vurguladı. Ancak Firavun, inadında direniyordu. Onun kesin tavrı üzerine bu cesur mü'min, ölümü de göze alarak, onu ve avenesini sapıklıktan uzaklaşmaya ve yalancı dünyaya al-danmamaya çağırdı. Ebedî olan ahiret yurdu için çalışıp hazırlık yapmalarını Öğütledi. Orada iyilik ve kötülük yapanların, yaptıklarının karşılığını aynen bulacaklarını, mü'minler kurtulurken kafirlerin azaba duçar olacaklarını söyledi. Daha sonra, kendisinin onları kurtuluşa çağırdığını, onların ise kendisini ateşe davet ettiklerini hatırlattı. Tapmakta oldukları sahte ilâhların ne dün-, yada ne de ahirette bir fayda verebileceklerini söyleyip, dönüşün Allah'a olduğunu açıkladı.
Bu cesur ve bahtiyar kişi, zâlim Firavun'un karşısında gösterdiği üstün cesaret ve fedakarlığının dünyadaki mükafatını, kavminin uğradığı kötü azaptan kurtularak almıştı. Şüphesiz asıl mükafatını, ebedî âlemde alacaktı. Cenab-ı Hak, onun durumu hakkında şu bilgiyi vermiştir:
"Firavun ailesinden, imanını gizleyen mü'min bir adam, kavmine hitaben şöyle dedi: 'Bir adamı, Rabbim Allah'dır, dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size, Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancı ise, yalanının vebali sadece kendisinedir.
Eğer doğru söylüyorsa, size vadettiği azabın bir kısmı mutlaka başınıza gelir. Şüphesiz ki Allah, haddi aşan yalancıyı, hiç bir zaman hidâyete eriştirmez.
Ey kavmim! Yeryüzünde galip olarak bugün hâkimiyet sizindir. Eğer bize Allah'ın azabı gelip çatarsa, bizi O'nun azabından kim kurtarabilir?' Firavun şöyle dedi: 'Ben, size sadece kendi görüşümü söylüyorum. Ben, sizi ancak doğru yola sevkediyorum.'
Firavun ailesinden imanını gizleyen o mü'min adam şöyle dedi: 'Ey kavmim! Doğrusu, peygamberlerine karşı gelen toplulukların uğradıkları azap günleri gibi bir günün başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh, Âd, Semüd ve onlardan sonra gelen kavimlerin azabı gibi. Yoksa Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ey kavmim! Sizin için, insanların birbirlerine bağnşıp-çağnşacaklan o Kıyamet gününden korkuyorum. O gün, arkanızı dönüp Allah'ın azabından kaçmak isteyeceksiniz. Fakat hiç kimse, sizi Allah'ın azabından koruyamayacaktır, Allah, kimi doğru yoldan saptırır-sa, artık onu hidâyete erdirecek hiç bir kimse yoktur. Andolsun ki, daha önce Yusuf da, size apaçık delillerle gelmişti. Onun getirdiklerinden de devamlı şüphe etmiştiniz. Yusuf ölünce de, 'Allah, bundan sonra hiç bir peygamber göndermeyecek.' demiştiniz. İşte Allah, haddi aşan şüphecileri böyle saptırır.
O şüpheciler, kendilerine verilmiş bir delil bulunmadan Allah'ın ayetleri üzerinde münakaşa ederler. Onların bu hareketleri, Allah'ın nezdinde de, mü'minlerin yanında da, büyük bir gazap vesilesidir. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.[71]
Hz. Musa (a.s.)'a iman ettiğini açığa vurup onun uğrunda Firavun'a başkaldırmaktan çekinmeyen bu cesur mü'min, konuşmasını devam ettirdi. Firavun ve maiyetine, kendisine uydukları takdirde, onlara doğru yolu göstereceğini söyleyerek, dünya hayatının geçici olduğunu ve buna aldananların kaybedeceğini, asıl ebedî yurdun ahiret olduğunu hatırlattı. Dünyada peygamberlere inanarak iyilik yapanların âhirette cennetle mü-kafatlandırılacaklarmı, kötülük yapanların ise bu kötülüklerin karşılığını göreceklerini söyledi. Onlarla kendisi arasındaki duruma hayret ettiğini belirtip, 'Ben sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni ateşe, cehenneme çağırıyorsunuz.' diyerek, üzerinde bulundukları şirk inancının yanlış olduğunu, Allah'a ortaklar koşmanın bu dünyada veya âhirette hiç bir faydasının olmayacağını ifade etti. Sonunda Allah'a dönüleceğini, haddi aşanların cehen-nem'e gideceğini ve orada bu söylediklerini hatırlayacaklarını söyledi. Allah'ın bütün bunları bildiğini vurguladı. Kur'ân-ı Kerim, onun bu nasihatini aktardıktan sonra, Allah'ın onu Firavun'un elinden kurtardığını, Firavun ve kavmini ise helak ettiğini ve âhirette de onları şiddetli azaba çarptıracağını bildirmektedir:
"Firauun'Un ailesinden imanını gizleyen o mü'min, sözlerini şöyle devam ettirdi: 'Ey kavmim! Bana uyun, size doğru yolu göstereyim. Ey kavmim! Muhakkak bu dünya hayatı gelip geçici bir geçimlikten ibarettir. Âhiret ise, şüphesiz karar kılınacak ebedî bir mekandır. Kim bir kötülük yaparsa, ancak yaptığı kötülük kadar ceza görür. Kim de, erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak bir sâlih amel işlerse, işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız nimetlerle rızıklandınlırlar.
Ey kavmim! Nedir, bu başıma gelen? Ben, sizi kurtuluşa davet ediyorum, siz ise, beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz, beni Allah'ı inkâr etmeye ve mahiyetini bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi, her şeye galip ve çok affedici olan Allah'a davet ediyorum. Şüphesiz ki, sizin beni davet ettiğiniz şey, ne bu dünyada ne de âhirette çağrılmaya lâyık bir şeydir. Bizim dönüp-varacağımız yer, Allah'ın huzurudur. Haddi aşanlar, işte onlar, cehennemliklerin ta kendileridir. İleride size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben, işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarım çok iyi görendir.'
Allah, o mü'min adamı Firavun ve adamlarının kötülüklerinden korudu. Firavun'un taraftarlarını ise kötü bir azap kuşatı-verdi. O azap, onların sabah akşam mâruz kalacakları ateştir. Kıyamet kopunca, 'Firavun'un taraftarlarını azapların en şiddetlisine sokun!' denilecektir. "[72]
N. Mısır'dan Çıkış-Firavun Ve Ordusunun Denizde Boğulması
Hz. Musa (a.s.) davetini yürütmek için, Firavun ve kavminin kötülüklerine karşı sabır zırhına bürünerek bütün güç ve gayretini kullanmış ve bir süre sonra kendisine samimiyetle inanan bir mü'minler cemaati oluşturmuştu. Ona inananlar, inançlarını korumak hususunda, kendilerine yapılan kötülüklere sabırla göğüs germişler, imanlarmdaki samimiyetlerini ispat ederek, Allah tarafından kurtarılmayı haketmişlerdi.
Diğer tarafta ise gördüğü bütün açık delillere ve iman eden malum şahsın ikazlarına rağmen Firavun ve yakınları düşmanlıklarından vazgeçmiyorlardı. Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek ve taraftarlarını şiddetle cezalandırmakta kesin kararlıydı. Bu yüzden başına nelerin gelebileceğini hiç mi hiç düşünmüyor, Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek için çeşitli plânlar hazırlıyordu. İnananlara yapılan zulmün had safhaya ulaştığı bu günlerde Allah Teâlâ, Firavun ve adamlarının zulmünden ve onların ölüm tuzaklarından kendisine sığman Hz. Musa(a.s.)'a mü'minlerle birlikte bir gece gizlice Mısır'dan ayrılmasını emretti. Peşlerine düşecek olan Firavun ve askerlerinin denizde boğulacaklarını haber verdi. Asâsıyla vurarak denizde açacağı yolu kendi halinde bırakmasını emretti ve arkalarından gelen Firavun ve ordusunun orada boğulacağını bildirdi:
"Andolsun ki, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik. Onlara, çok şerefli olafı Musa peygamber gelmiş ve şöyle demişti: 'Allah'ın kullarını bana teslim, edin; çünkü ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Allah'a karşı büyüklük taslamayın. Ben size apaçık bir mucizeyle geldim. Ve haberiniz olsun ki, beni taşlayarak öldürmenizden, benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınmışımdır. Eğer bana iman etmiyorsanız, bari benden uzaklasın.' Sonra Musa, Rabbine, 'Bunlar gerçekten günaha batmış suçlu bir kavimdir!' diyerek duâ etti.
Rabbi de ona şöyle dedi: Hemen geceleyin kullarımı yola çıkar.
Siz mutlaka Firavun ve askerleri tarafından takip edileceksiniz.
Asanı vurarak (yol) açtığın denizi o sakin halinde bırak. Çünkü onlar, orada boğulmaya mahkum bir ordudur."[73] Hz. Musa (a.s.)'a verilen emir, Kuran-ı Kerİm'de bir başka yerde şöyle geçmektedir:
"Gerçekten biz, Musa'ya, 'Sana iman eden kullarımızı geceleyin al götür. Asam denize vurarak onlar için kuru bir yol aç. Düşmanlarının yetişmesinden korkma, boğulacaklarından da endişelenme!' diye vahyettik."[74]
Hz. Musa (a.s.), aldığı ilâhî emre uyarak, bir gece kavmiyle birlikte gizlice Mısır'dan ayrılarak Filistin'e doğru yola çıktı. Ne var ki, alman tedbirlere rağmen, durum düşman tarafından hemen farkedildi. Bundan haberdar olan Firavun, hemen askerî hazırlıklara başladı. Seferberlik ilan ederek, bütün şehirlerden asker toplanmasını emretti. Niyeti, hazırladığı bu büyük orduyla İsrailoğulları'nm peşine düşmek, yakalayınca onları toptan katliama tabi tutmaktı. Onları küçümsüyor; ancak önemsiz bir topluluk olmalarına rağmen, kendilerinin rahatını kaçırdıklarını söylüyordu. Kur'ân-ı Kerim, onun bu andaki düşünce ve hissiyatını şöyle açıklar:
"Musa'ya, 'Kullarımı yola çıkar, mutlaka takip edileceksiniz. ' diye vahyettik. Bu arada Firavun, şehirlere asker toplamak üzere adamlar gönderdi. Onlara şöyle dedi: 'Bunlar (îsrailoğullan), basit ve sayısı çok az bir topluluktur. Ne var ki, bizi öfkelendiriyorlar. Biz ise, gerçekten ihtiyatlı ve uyanık bir kitleyiz.[75]
Hazırlıklarını tamamlayan Firavun ve ordusu, müreffeh bir hayat sürmekte oldukları şehri, oradaki evlerini, bağlarını, bostanlarını, hazinelerini ve diğer kıymetli varlıklarını geride bırakarak, büyük bir Öfke içinde, Hz. Musa (a.s.) ve îsrailogulları'nm peşine düşmüştü. Şüphesiz onlar, başlarına gelecek büyük a-zaptan habersizdiler; bu nimetlerin tümünü ebediyen terk ettiklerinin de farkında değillerdi. Firavun, bir sabah vakti, Kızıldeniz sahilinde Süveyş körfezi yakınında, İsrailoğulları'na ulaştı. Onun kalabalık ordusuyla kendilerine yetiştiğini gören İsrailoğullan, çok korktular. Çünkü önlerinde deniz, arkalarında ise Firavun ordusu vardı. Beşerî güçler dikkate alındığında, imha edilmekten kurtulmaları, hiç mümkün görünmüyordu. Bu zor durumda katliâma mâruz kalacaklarını sanmışlar, korkudan gözleri yerinden oynamış, yürekleri ağzına gelmişti. İşte tam bu esnada, Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'a elindeki asa ile denize vurmasını emretti. Hz. Musa (a.s.) asâsıyla denize vurunca, deniz -yarılıp sular kenara çekilmiş ve denizin ortası geçmeleri için düzgün ve kuru bir yol haline gelivermişti. O ve kavmi, açılan bu yoldan Kızıldeniz'in karşı sahiline doğru yürüdüler. Arkalarından yetişen Firavun da, onları kaçırmaktan korkarak peşlerinden ordusuyla birlikte denizdeki yola girdi. Ancak Hz. Musa (a.s.) ve kavmi bu yolu takiben karşı sahile ulaştıktan hemen sonra, kenara çekilmiş olan sular dev dalgalar halinde Firavun ve ordusunun üzerini kaplayıverdi. Firavun ve askerlerinin tamamı denizde boğuldu ve onlardan kurtulan olmadı. Böylece, Cenab-ı Hak, peygamberlerini yalanlayan Firavun ve kavmini şiddetli bir azaba çarptırmış; buna karşılık inananları kurtararak, yeryüzünde hükümranlık hakkını onlara vermişti.
Firavun ve ordusunun helaki, buna karşılık mü'minlerin kurtuluşuyla sonuçlanan bu muazzam mucize, Kur'ân-ı Ke-rim'de birkaç yerde, çeşitli üslup ve ifade tarzıyla anlatılmıştır. Şuarâ sûresinde şöyle geçmektedir:
"Nihayet biz, Firavun ve kavmini, bahçelerden, bağlardan, akarsulardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. İşte böyle yaptık. Onların sahip olduğu bu nevi imkanlara îsrailoğulla-n'nın kavuşmasını sağladık.
Firavun ve adamları, güneş doğarken onların ardına düştüler. İki topluluk yaklaşıp birbirini görünce, Musa'nın taraftarları, İşte yakalandık!' dediler. Musa, 'Hayır! Şüphesiz Rabbim, benimledir. Bana mutlaka kurtuluş yolunu gösterecektir.' dedi. Bunun üzerine biz, Musa'ya, 'Asanı denize vur!' diye vahyettik. (Asasını denize vurunca) bir anda deniz yanlıverdi; yükselen suların her bir kısmı, kocaman bir dağ gibiydi. Geriden gelen Firavun ve a-damlannı da oraya yanaştırdık. Musa ve beraberindekilerin hepsini sağ-sâlim kurtardık. Sonra diğerlerim suda boğuverdik. Şüphesiz ki, bunda büyük ibret vardır. Fakat çokları, gene de iman etmediler. Şüphesiz, senin Rabbin, azizdir, rahimdir, her şeye galiptir, çok merhametlidir. "[76]
Firavun ve kavminin, içinde yüzdükleri nimetlerden bu büyük helake gidişleri, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle anlatılır:
"Onlar, bağlardan, pınarlardan, ekinlerden, süslü mahfelerden, güzel konaklardan, içinde sefa sürdükleri o nimetlerden nice şeyleri geride bıraktılar. îşte öyle oldu ve o nimetlerin tamamını, başka bir topluluğa miras kıldık! Sonuçta, ne gök ne yer üzerlerine ağladı. Ne de kendilerine bir mühlet verildi. Andolsun ki biz, İsrailoğullan'nı o horlayıcı azaptan kurtarmıştık. Firavun'dan da; çünkü o Firavun, haddi aşanlardan bir mütekebbirdi.[77]
Kur'ân-ı Kerim, zâlim Firavun ve kavminin helakine karşılık,Yüce Allah'ın kendisine iman eden ve bu yolda çeşitli sıkıntılara sabırla göğüs geren Hz. Musa (a.s.) ve kavmini nasıl kurtardığını bir başka yerde şöyle hatırlatır:
"Hakaretlere mâruz bırakılmış olan kavmi de, feyizli ve bereketli kıldığımız ülkenin doğusuna ve batısına mirasçı kıldık. Ve Rabbinin, İsrailoğulları'na olan güzel va'di, sıkıntılara sabretmeleri sebebiyle tamamen gerçekleşti. Firavun ile kavminin yapmış olduğu eserleri ve yükselttikleri binaları ise yere serdik."[78]
Kur'ân-ı Kerim, boğulacağını anladığı sırada Firavun'un, Allah'a iman ettiğini söylediğini haber vermiş; ancak yeis anındaki tevbe ve imanın geçerli olmadığını ve sahibine hiçbir fayda vermeyeceğini hatırlatarak, onun durumunun, bu muazzam olayı yaşayanlara ve daha sonrakilere ibret olması için cesedinin deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldığını bildirmiştir:
"îsraİloğuttannı denizden geçirdik. Firavun ve ordusu, onların ardından, şiddetli bir saldırıya geçmişlerdi. Firavun, boğulacağı anda şöyle dedi: 'İsrailoğullan'nın iman ettiği ilâhtan başka ilâh olmadığına iman ettim. Ve ben, müslümanlardamm.'
Önceden ömrün boyunca isyan etmiş ve daima fesatçılardan olmuşken şimdi mi iman ediyorsun? Biz de, ardından gelenlere bir ibret olman için, bugün seni, cansız bir beden olarak denizin dışına atıp cesedini koruyacağız. Şüphesiz ki, insanların çoğu, buna rağmen delillerimizden gafildirler. "[79]
Firavun'un Cesedi
Müfessirlerin anlattığına göre, Firavun ordusuyla birlikte denizde boğulduğu halde, yıllarca onun zulmü altında ezilmiş olan İsrâloğulları, bu zâlimin öldüğüne inanamamışlardı. Bunun üzerine, olayın şahidi oldukları halde, onun öldüğüne inanmakta güçlük çeken îsrailoğulları için kesin bir delil, sonrakiler için de bir ibret tablosu olmak üzere, sadece onun cesedi, Allah'ın emriyle deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldı.[80] Allah Teâlâ, belki de, aynı zamanda onun tanrı olduğunu kabul eden ve ölüsünü görmedikçe onun öldüğüne inanmayacak olanlara, onun da bir insan olduğunu ve ilâhlık taslayan bu zâlimin acizliğini anlatmak istemişti. Yüce Allah, denizde boğulan binlerce insan cesedi içinden, sadece halkına karşı "ben sizin en büyük rabbinizim" diyen firavunun cesedini çıkarmakla her şeye kadir olduğunu da göstermiş oluyordu.[81]
Firavun Mineptah'm deniz tarafından dışarı atılan cesedi, zamanımız müfessirleri arasındaki yaygın görüşe göre günümüze kadar gelmiştir. Ancak ona ait olduğu söylenen iki cesetten bahsedilmektedir. Bu iki cesetten biri, 1900 yılında Uksur'da yapılan kazılar esnasında, diğer firavun mumyalarıyla birlikte II. Amenhotep Mâbedi'nde bulunmuştur. Büyük bir itinâ ile hazırlandıkları açıkça görülen ve her biri bir sanat şaheseri olan diğer kabirlerin aksine, sadece onun mezarının, kısa sürede aceleyle hazırlanan bir kabir özelliği taşıması dikkat çekmektedir. Mineptah'm mezarının bu durumu, âyette belirtildiği şekilde, deniz tarafından sahile atılmış cesedinin, Mısırlılarca oradan alınıp mumyalandıktan sonra alel-acele hazırlanan mezarına konulduğuna bir delil sayılmıştır. Mezarın bu durumu beklenmeyen bir ölümün izlerini taşımaktadır. Ona ait bu ceset, yakın bir zamanda, bu mezardan alınarak Kahire Müzesi'ne nakledilmiş ve orada koruma altına alınmıştır.[82]
Boğulan firavuna ait olduğu söylenen ikinci ceset ise, boğulma hadisesinden 13 asır sonra, 19001ü yıllarda İngiliz arkeologlar tarafından Sînâ yarımadasının batısındaki Cebelü Fir'avn dağının yanında Ebu Zuneyme denilen mevkide bulunmuştur. Üzerinde mumyalama işlemi yapılmamış bir vaziyette olduğu belirtilen bu ceset, bugün Londra'da British Museum'dadır. Bâzı araştırmacılar, âyette ibret için korunacağı bildirilen ve boğulan firavuna ait olan cesedin, bu ikinci ceset olduğunu ileri sürmüşlerdir.[83] Ancak Hz. Musa (a.s.)'m muasırı olarak bilinen iki firavuna ait cesetlerin Uksur'da II. Amenhotep Mâbedi'nde mumyalanmış bir halde günümüze ulaşmış olması; Kızıldeniz sahilinde mumyasız bir halde bulunan bu cesedin o ikisinden birine ait olması ihtimalini zayıflatmaktadır. Ayette geçen ibret için korunma sözünü bir işaret olarak düşünsek de, bu cesedin firavuna ait olduğunu ispata yetmez. Çünkü, onun cesedinin mumyalanmış bir halde kalması durumunda da, ibret için saklanması gerçekleşmiş demektir. Zîrâ bu durumda, onunla birlikte boğulan komutan ve askerlerinin cesetleri arasından, üzerinde zırh olduğu halde sadece onun cesedi, deniz tarafından dışarı atılarak ibret için kalması sağlanmış olmaktadır. Orduda bulunmadıkları için sağ kalan Mısır erkanının, bunun hikmetinden gâfıl bir halde, onun cesedini mumyalayıp kısa sürede hazırladıkları mezara koymaları mümkündür. Doğrusunu şüphesiz Yüce Allah bilir.
Denizden geçiş yerine gelince, bu mevki kesin olarak bilinmemektedir. Tevrat'ta İsrailoğulları'nın uğradığı mevkilerin isimleri sayılsa da, bu bilgilerin doğru olup olmadığı bir yana, bugün bu mevkiler başka isimlerle bilinmektedir. Kızıldeniz'de Süveyş körfezinde Birketü Fir'avn olarak isimlendirilen bir mevki bulunmaktadır. Gemiciler, burayı geçiş yere olarak kabul ederler. Abdülhâlim en-Neccâr, akşam vakti Süveyş'ten hareket eden buharlı gemilerin, ancak gece yarısından sonra buraya ulaşabildiğini belirterek, geçiş noktasının Süveyş'ten bu kadar uzak olmaması gerektiğini söylemektedir. Ona göre, Süveyş körfezi o dönemde Acı göllere (el-Buhayratül-mürre) veya ona yakın bir mevkie kadar uzanıyordu. Hz. Musa (a.s.) ve îsrailoğullan işte körfezin bu noktasından geçmiş olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, Uyünu Musa diye bilinen mevkiinin kuzey kısmından, Süveyş şehrine uzak olmayan bir mıntıkadan, şehir ile Acı göllerin arasından geçmişlerdir.[84] Bâzı kaynaklarda, denizden geçiş noktası olarak, Mısır'ın Akdeniz sahillerinde bir koy gösterilmiştir.[85]
Firavun ve kavmi, rivayete göre Muharrem ayının onuncu günü yani Âşura günü boğulmuşlardı. Nitekim İbn Abbas'tan, şöyle nakledilmiştir:
Rasülullah (s.a.v.), Medine'ye geldiğinde, orada yaşayan ya-hudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını görmüştü. Onlara, "Bunun sebebi nedir?" diye sordu. Yahudiler, "Bugün Allah'ın İsrail-oğullan'nı düşmanlarından kurtardığı mübarek bir gündür. Bu münasebetle, Hz. Musa (a.s.) o gün oruç tutmuştur." dediler.
Bunun üzerine Rasülullah {s.a.v.J, "Ben Musa (a.s.)'a sizden daha yakınım." dedi ve Âşûra günü oruç tuttu, ashabına da o günde oruç tutmalarını tavsiye etti.[86]
Firavun, yeryüzünde büyüklük taslayıp azgınlık gösterenler için bir ibret oldu. Kur'ân-ı Kerim, ibret alınması için, onun korkunç sonunu ve onun gibi inkarcı liderlere ve bu liderlere uyarak doğru yoldan uzaklaşan kâfirlere dünya ve âhirette verilecek müthiş azabı, tekrar tekrar haber vermiştir:
"Ey Muhammedi Sana, Musa'nın haberi geldi mi? Hani Rab-bi, Tuvâ denilen mukaddes vadide ona şöyle hitap etmişti: 'Fira-vun'a git! Çünkü o azdı. Ona şöyle de: Temizlenmeye arzun var mı? Sana Rabbini tanıma yolunu göstereyim ki, O'ndan korkasın!'
Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Firavun onu yalanladı ve isyan etti. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya girişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yüce rabbinizim.' Bunun üzerine Allah, onu ahiret ve dünya azabına uğrattı. Bunda, Allah'tan korkanlar için büyük bir ibret vardır.[87]
"Haberiniz olsun! Biz size üzerinize şahit olacak bir peygamber gönderdik; tıpkı Firavun ve kavmine gönderdiğimiz gibi. Firavun, o peygambere isyan etti. Bunun üzerine, biz de onu şiddetli bir azapla yakaladık. Eğer siz de inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatan o günün azabından nasıl kurtulacaksınız? O günün şiddetinden gök parçalanır ve Allah'ın vaadi mutlaka yerine gelir. Doğrusu, bu âyetler, birer öğüttür. Dileyen Rabbine giden bir yol tutar. [88]
"Bunun üzerine, onları (Firavun ve kavmini) cezalandırdık. Ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için denizde boğduk.[89]
Firavun'un kıyamet gününde kendisine tabî olan kavminin önüne düşeceği ve onları cehenneme götüreceği hakkında da şöyle denilmektedir:
"Şüphesiz ki biz, Musa'yı mucizelerimizle ve apaçık bir kuvvetle Firavun ve kavmine peygamber olarak gönderdik. Fakat halkı, Firavun'a uydu. Oysa Firavun'un emri, doğruya ülaştıncı değildi. Firavun, Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onlan ateşe götürecektir. Varılacak o yer ne kötü bir yerdir! Onlar, hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete uğramışlardır. Bu, paylarına düşen ne kötü bir paydır."[90]
"Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere böbürlendiler ve büyüklük tasladılar. Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de Firavun'u ve askerlerini yakalayıp denize attık. Ey Muhammedi Zâlimlerin akıbeti nasıl oldu bir bak!
Biz, onlan, dünyada cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü de yardımsız kalacaklardır. Bu dünya hayatında biz, onları lanete uğrattık. Kıyamet günü de onlar, hor ve hakir görülen kimselerden olacaklardandır.[91]
"Allah onu kavminin şeytanî tuzaklarından korudu. Firavun ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü. O ateş ki, onlar sabah akşam ona sokulurlar. Kıyamet günü gelince de, 'Firavun ailesini en şiddetli azaba sokun!' denilir.[92]
Büyüklenme ve peygamberleri yalanlamanın akıbeti hep helak olmuştur:
"Bir de Musa'nın kıssasında da ibret verici deliller vardır ki, onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik. Firavun, saltanatına güvenerek, Musa'ya iman etmekten yüz çevirmiş, 'O bir sihirbazdır veya bir delidir.' demişti. Bunun üzerine biz de, Firavun ve ordusunu kıskıvrak yakalayıverdik. Ve Firavun kınanmış bir haldeyken onlan denize atıverdik.[93]
"Biz, Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı helak ettik. Doğrusu Musa kendilerine mucizelerle gelmişti de, yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Onlar azabımızdan kaçıp kurtulamazlardı. Biz, on-lann her birini günahları yüzünden cezalandırdık. Kiminin üstüne taş yağdıran kasırga gönderdik, kimini korkunç bir çığlık yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Aslında Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.[94]
O. Allah (C.C.) Mülkü Dilediğine Miras Kılar
Nemrut ve Firavun gibi nice saltanat sahipleri, ellerindeki mülkün ebedî sahipleri olduklarını sanmışlar; hatta kavimleri arasında ilâhlık iddiasına kalkışmışlardır. Ancak gurur ve kibir sahibi bu zâlimlerin mülk ve saltanatı, hiç tahmin etmedikleri bir anda, hem de çoğu kere küçümseyip hakir gördükleri ve zulüm altında ezdikleri toplulukların eline geçmiştir. Mülkün asıl sahibi Yüce Allah, mülkünü onların elinden alarak, istediği toplumlara vermiştir. Nitekim, Firavun'un saltanatı tarihe karışırken, onun baskı ve zulmü altında yaşayan İsrailoğullan bir süre sonra güç ve kuvvetlerini artırarak Filistin ve civarına hâkim olmuşlardır:
"Firavun, Musa'yı ve İsrailoğulları'nı yeryüzünden silip sü-pürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda bo-ğuverdik. Bundan sonra İsraüoğullan'na şöyle dedik: 'Haydin artık yeryüzünde güvenlik içinde siz yerleşin. Vâdedilen Kıyamet günü gelince, sizleri bir araya toplarız'[95]
"Hor görülen o kavmi de mübarek kıldığımız ülkenin doğusuna ve batısına vârisler yaptık. Böylece sabretmelerinden dolayı, Rabbinin İsraüoğullan'na olan o pek güzel va'di yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttikleri binaları da yerle bir ettik. [96]
"Nihayet biz, Firavun ve kavmini bahçelerden, akarsulardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. İşte böyle yaptık ve onların kaybetmiş olduğu dünyalıkların benzerlerine İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık."[97]
Ö. İsrailoğulları'nın Hz. Musa'dan Put İstemesi
Hz. Musa (a.s.}, Firavun ve ordusunun boğulmasının ardından Filistin istikâmetinde yürüyüşünü devam ettirdi. Ancak çok geçmeden, kavminin garip bir teklifiyle karşılaştı. İsrailoğullan, bir peygamber jle birlikte olmalarına, Firavun'un zulmünden büyük bir mucize neticesinde kurtularak Allah'ın sınırsız kudretini açıkça görmelerine rağmen, bu olaydan kısa süre sonra peygamberleri Hz. Musa (a.s.)'a kendileri için bir put yapmasını teklif ettiler. İnsanı hayrete düşüren bu garip olay şöyle yaşanmıştı: Onlar, Kızıldenizi geçtikten sonra yola devam ederken putperest bir kavmin yurduna uğramışlardı. Putperest olan bu kavmin putlarını gördüklerinde[98] onlardan hoşlanıp, büyük bir cahillik göstererek Hz, Musa (a.s.)'dan kendileri için onların putlarına benzer putlar yapmasını istediler. İsrailoğullan' nın kurtuluştan sonra küfre ilk meyilleri olan ibret dolu bu gerçek, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
aİsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Onlar bir kavme uğradıklarında, halkı kendilerine ait bir takım putlara tapmakta iken gördüler. Bunun üzerine Musa'ya şöyle dediler: 'Ey Musa! Bunların nasıl ilâhtan varsa, bizim için de öyle ilâhlar yap!'
Musa, 'Şüphesiz ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz. Çünkü şu gördüğünüz putlara ibadet edenlerin, üzerinde bulundukları din yıkılmaya mahkumdur. Ve yaptıkları ameller batıldır. Ben, size Allah'tan başka bir ilâh mı isterim! Halbuki O, sizi âlemlere üstün kılmıştır.' Dedi.[99]
İsrailoğulları'nın put isteği, Hz. Musa (a.s.)'m da söylediği gibi, bu kadar yaşananlara rağmen, hâlâ ne kadar cahil olduklarını açıkça göstermektedir. Demek ki onlar, Hz. Musa {a.s.) ile birlikte olmalarına ve ona verilen mucizelerle Firavun'un zulmünden kurtulmalarına rağmen, ruhlarında kök salmış Mısır putperestliğinin etkisini zihinlerinden çıkaramamışlar ve kabul etmiş oldukları hak dinin tevhid anlayışını gerektiği şekilde kavrayamamışlardı. Çünkü, böyle bir isteğin, sadece Allah'a iman ve sadece O'na ibadet ederek hiç bir şeyi O'na ortak koşmayan mü'minlerden gelmesi mümkün değildi. Şuurlu iman ve ibâdet, sahibini her türlü şirk bataklığına düşmekten korurdu.
Hz. Musa {a.s.)'ı çok uğraştıran İsrailoğullan, arkası gelmeyecek ihanetler silsilesini böylece başlatmışlar, tek Allah inancını hâkim kılmak için görevlendirilen peygamberlerinden, Allah Teâlâ dışında ilâhlar edinmesini istemişlerdi. Halbuki Allah Teala, Hz. Musa (a.s.)'a inanmaları sebebiyle onları, o dönemde yaşayan diğer insanlara, yani bütün müşriklere tercih etmiş ve üstün duruma getirmişti. Ne gariptir ki, İsrailoğulları, bütün bu nimetlere ve Hz. Musa (a.s.)'ın aralarında 20 yıldan fazla süredir davette bulunmasına rağmen, böylesine şaşırtıcı bir teklifte bulunmuşlardı. Aydınlığa kavuşmuşken, karanlık ve cehaleti ne kadar kısa sürede özlemişlerdi! Onlar, cahillikleri, hıyanetleri ve hamâkatlerinin eseri olan bu tür isteklerini, sonraları da sık sık tekrar edeceklerdi. Bu durumlarda Hz. Musa {a.s.) ise, Allah'ın nimetlerini tekrar tekrar hatırlatır, onları nankörlükten vazgeçirmeye çalışırdı:
"Hani bir zaman, Musa kavmine şöyle demişti: 'Allah'ın sizlere verdiği nimeti hatırlayın! Allah, bir zamanlar sizi, size dayanılmaz işkenceler yapan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştı. Bütün bunlarda, sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.'
Yine bir zaman Rabbiniz, size şunu bildirmişti: 'Yemin olsun ki, şükrederseniz, size olan nimetlerimi mutlaka artırırım. Şayet nankörlük ederseniz, şüphesiz ki, azabım çok şiddetlidir,'
Musa şöyle demişti: 'Sizler ve yeryüzündeki bütün insanlar, Allah'ın nimetlerine nankörlük etseniz, Allah'a hiç bir zarar veremezsiniz. Çünkü Allah, ğaniyy'dir, hamîd'dir, hiç bir şeye muhtaç değildir, övülmeye lâyıktır."[100]
P. Hz. Musa (A.S.)'a Tevrat'ın Verilmesi
Firavun'un zulmünden kurtulup bağımsızlıklarına kavuştukları sırada, henüz Hz. Musa (a.s.)'a kavminin tâbi olacağı şeriat gönderilmemişti. Bundan kısa bir süre sonra, bu şeriatın talimi için, Hz. Musa (a.s.) Allah Teâlâ tarafından Sînâ dağına mîkata çağrıldı.
Bu davet üzerine kavminin başında kardeşi Hz. Harun (a.s.)'ı yerine vekil bırakan Hz. Musa (a.s.), buluşma yerine gitmek için onlardan ayrıldı.[101] Yola çıkarken Hz. Harun (a.s.)'a bâzı nasihatlerde bulundu, daha sonra Sînâ dağının sağ eteğine tırmandı ve dağın tepesinde bulunan mağaraya ulaşarak Allah tarafından verilen emir doğrultusunda, vahye hazırlık olmak üzere 30 gününü orada oruç tutarak ve ibadet yaparak geçirdi. 30 gün dolduğunda kendisine 10 gün daha oruç tutması emredildi.
Hz. Musa (a.s.) va'dedilen 40 günü ibâdetle tamamlayınca, Cenab-ı Hak, meleklere olan kelâmı gibi, doğrudan doğruya, ancak perde arkasından olmak üzere hitap ederek, ezelî kelâ-mıyla ona ihsanda bulundu. Bu ilâhî hitap, perde arkasından olmakla birlikte, onu son derece heyecanlandırmıştı. Bu esnada onda Yüce Allah'ın mukaddes cemâlini görme arzusu arttı ve O'nu görmek istediğini söyledi. Allah Teâlâ, Musa'ya kendisini görmesinin imkansız olduğunu bildirdi. Bu İmkansızlığı bir Örnekle açıklamak için, ona tecellî edeceği dağa bakmasını, şayet bu esnada dağ yerinde durabilirse o zaman onun da kendisini görebileceğini haber verdi. Ardından Allah dağa tecellî edince, dağ parçalanıp yerle bir oluverdi. Hz. Musa (a.s.), gördüğü manzaranın dehşetinden bayılarak yere düştü, kendisine gelince Allah'ı şanına lâyık bir şekilde tenzih ettiğini, O'nun, gözlerin idrakinden yüce olduğunu anladığını, görmeyi istemekle haddi tecavüz etmiş olmaktan dolayı tevbe edip kendisine sığındığını ve bu yüce tecellîye iman eden mü'minlerin ilki olduğunu söyledi.
Allah Teâlâ, bundan sonra, kendisini vahyi ve kelâmıyla seçtiğini bildirerek İsrailoğulları'nın muhtaç bulunduğu bütün hükümleri ve öğütleri ihtiva eden mukaddes kitap Tevrat'ı Hz. Musa (a.s.)'a verdi. Kavmine Tevrat'ın hükümlerine uymalarını ve isyandan kaçınmalarını emretmesini, aksi halde azapla karşılaşacaklarını bildirmesini emretti. Allah'ın âyetlerini yalanlayanların amellerinin boşa gideceğini bildirdi. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Musa (a.s.)'m mîkata çağrılışı, Cenab-ı Haklan ona doğrudan hitabı ve Tevrat'ı vermesi hususunda şöyle denilmektedir:
"Musa'ya, otuz gece va'dettik. Sonra, buna on gece daha i-. lâve ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlanmış oldu. Musa, kardeşi Harun'a, 'Bana vekil olarak kavmimin başına geç, onlan ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!' dedi.
Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi kendisiyle konuşunca, şöyle dedi: 'Rabbim! Bana kendini göster, seni göreyim!' Allah, 'Beni göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o dağ yerinde durabilirse, o zaman sen de beni görebilirsin.' dedi. Rabbi o dağa tecellî edince dağı yerle bir etti. Bunu gören Musa, baygın düştü. Aydınca şöyle dedi: 'Rabbim! Seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim. Ben, (Sen beni göremezsin' tecellisine) iman edenlerin ilkiyim. '
Allah şöyle dedi: 'Ey Musa! Vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla sana insanlar arasında üstün bir yer ayırdım. O halde sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol!'
Onun için levhalara her konuda bir öğüt ve her şey hakkında yeterli açıklamalar yazdık. Ve ona, 'Onlara sıkıca sanl. Kavmine de emret, en güzel hükümlerini alsınlar, size ileride ofâsıklann yurdunu göstereceğim.' Dedik.[102]
Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar, her ayeti görseler, yine ona iman etmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu kendilerine yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu gördüklerinde onu kendilerine yol edinirler. Bunun sebebi, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmalarıdır. Ayetlerimizi ve ahiret gününe kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Çünkü onlar, yaptıklarından başka şeyle mi ödüllendirileceklerdi ?"[103]
Bu ayetlerde verildiği bildirilen levhalar, Tevrat'ı içine alıyordu. Hz. Musa (a.s.)'a gönderilen bu kutsal kitap, Kur'ân-ı Kerim'de pek çok yerde zikredilmektedir. Birkaç örnek şöyledir:
"Sonra iyilik işleyenlere nimetimizi tamamlamak ve her şeyi geniş bir şekilde açıklamak için bir hidâyet ve rahmet olmak üzere Musa'ya Kitab'ı verdik ki, Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler.[104]
"Musa'ya (vahyetmek üzere) kırk gece söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı tann edindiniz. O davranışlarınızdan sonra akıllanıp şükredersiniz diye sizi affettik. Doğru yolu bulaşınız diye, Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.[105]
"Biz, Musa'ya Kitab'ı vermiştik. Onu İsrailoğüllan'na bir hidâyet rehberi yapmıştık. Onlara, 'Benden başkasını kendinize vekil edinmeyin.' demiştik."[106]
"Yemin olsun ki, biz, Musa'ya ve Harun'a, hakkı batıldan ayıran, muttakiler için bir nur ve öğüt olan Furkan'ı verdik. Muttakiler, kendisini görmedikleri halde Rablerinden korkarlar. Onlar, kıyâmet'in dehşetinden ürperirler."[107]
"Yemin olsun ki, biz, Musa'ya Kitab'ı verdik. Kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık. Onlara, 'Ayetlerimizi yalanlayan Firavun kavmine gidin!' dedik. Sonunda o kavmi tamamen helak ettik."[108]
"Şüphesiz ki, biz, ilk nesillleri helak ettikten sonra Musa'ya insanların basiretlerini açacak deliller, hidayet rehberi ve rahmet kaynağı olarak, düşünsünler diye, Kitab'ı verdik."[109]
"Şüphesiz ki biz, Musa'ya bir hidâyet rehberi verdik. İsrail-loğulları'na da, Kitab'ı miras bıraktık. Tevrat, akil sahipleri için bir hidâyet rehberi ve bir öğüttür."[110]
"Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Biz, mutlaka suçlulara lâyık olduktan cezayı vereceğiz. Şüphesiz biz, Musa'ya Kitab'ı vermiş-, tik. Ey Muhammedi Sakın Musa'nın o kitaba kavuşması hususunda şüpheye düşme. Biz, onu İsrailoğüllan'na bir hidâyet rehberi kılmıştık."[111]
R. İsrailoğulları'ndan Buzağıya Tapanlar-Tevbeleri
Hz. Musa (a.s.), Cenab-ı Hak ile mîkat için Sînâ dağına giderken, önce geçtiği gibi, kavminin başında yerine kardeşi Hz. Harun (a.s.)'ı vekil bırakmış, önceden vâdedilen otuz güne, on gün daha ilâve edilince 40 gün müddetle kavminden uzak kalmıştı. Onun mîkat için Sînâ'da bulunduğu bu süre içinde, İsrai-loğulları'nın ekseriyeti, büyük bir fitneye düştü. Kızıldeniz'i geçtikten hemen sonra yola devam ederken putperest bir topluma uğradıklarında Hz. Musa (a.s.)'dan kendileri için o kavmin putuna benzer put yapmasını isteyen İsrailoğulları, bu defa onun gıyabında, içlerinden Sâmirî adındaki bir sapığın yapmış olduğu altın buzağıyı tanrı edindiler. Bu esnada kendilerini uyaran ve bu sapıklığa düşmemeleri için büyük çaba sarfeden Hz. Harun (a.s.)'m ikazlarına kulak kabarttılar. Çünkü onlar, henüz cahillikten kurtulup, inançlarını muhafaza etmelerini sağlayacak bir bilgi ve kültür seviyesine ulaşamamışlardı.
Allah Teâlâ ile mîkatta bulunmak üzere kendilerinden ayrılan Hz. Musa (a.s.)'m dönüşünün uzaması, İsrailoğulları arasında bir takım sıkıntıların çıkmasına sebep olmuştu. Bu sırada Sâmirî isimli bir şahıs, kadınlarının Mısır Kıbtîleri'nden almış oldukları mücevheratı bir arada toplayıp ateşte eriterek altından bir buzağı heykeli yaptı.[112] Onun yaptığı buzağı heykeli, rüzgâr ağzından karnına girerken, inek sesine benzer bir ses çıkarıyordu. Sâmîrî, inek sesi çıkaran bu altın buzağının tanrılığını iddia ederek İsrailoğulları'na ona tapmalarını emretti. Bu durum karşısında, Hz. Musa {a.s.)'m vekili sıfatıyla başlarında bulunan Hz. Harun (a.s.), onları uyardı. Sâmirî'yİ dinlememeleri için elinden gelen her şeyi yaptı; ancak onları bir türlü buzağıya tapmaktan vazgeçiremedi. Sâmirî'ye uyanlar, kendileriyle konuşmaktan ve en küçük bir hareket yapmaktan dahi âciz, hiç bir fayda ve zarar getiremeyecek bu buzağının Hz. Musa (a.s.)'ın ilâhı olduğunu iddia ederek, ibâdet niyetiyle onun etrafında neşe ve sevinç içinde raks e diyorlardı. Hz. Harun (a.s.), içlerinden ancak küçük bir grubu onlara uymaktan vazgeçirebilmişti. Buzağıya taparak Sâmirîye tâbi olan ekseriyet, onu ağır bir şekilde tehdit etmişlerdi; hatta neredeyse öldüreceklerdi. Allah Teâlâ, doğrudan hitap ettiği ve Tevrat'ı verdiği Hz. Musa (a.s.)'a, Sînâ dağında bulunduğu sırada Sâmiri'nin İsrailoğulları'm dinlerinden döndür-mesiyle ilgili bu olayı da haber vermişti. Dolayısıyla Hz. Musa (a.s.), kavmine bu sapıklıkları yüzünden duyduğu büyük bir öfke ve üzüntü ile döndü.
Kavmine ulaştığında, Allah'ın kendilerine hidâyet ve nur kaynağı olan Tevrat'ı vermeyi vâdettiğini ve yanlarından bu maksatla ayrıldığını hatırlatarak, buna rağmen küfre dönmelerine hayret ettiğini söyledi. Bunun sebebinin kendilerinden ayrı kalışının uzaması mı, yoksa Allah'ın gazabını gerektirecek bir iş yapmak mı olduğunu ve verdikleri sözü bu yüzden mi bozdukla- . rım sordu. Buzağıya tapanlar ise, bu sapıklığa kendi iradeleriyle değil, ancak inançlarını bozan Samirî tarafından kandırılmaları sebebiyle düştüklerini söylediler. Sâmirî adını taşıyan bu şaıs, erittiği mücevherattan inek sesi çıkaran bir buzağı heykeli yapmıştı. Bu heykelin, kendilerinin ve Sînâ dağına Rabbini aramaya giden Hz. Musa (a.s.)'m Rabbi olduğunu iddia ettiğini açıkladılar. Onları dinleyen Hz. Musa (a.s.), büyük bir üzüntü ve kızgınlık içinde, kardeşi Hz. Harun (a.s.)'a yöneldi. Saç ve sakalından yakalayarak, niye buna engel olmadığını, niye arkasından gelerek durumu kendisine bildirmediğini sordu. Bu gelişmeler dolayısıyla aynı şekilde son derece üzgün olan Hz. Harun (a.s.), kardeşinden kızgınlığı yüzünden kendisini de zâlimlerle ortak kabul etmemesini istedi. Onları uyardığını, ancak kendisini dinlemediklerini belirterek, kavmini ikiye ayırdığı takdirde, onları böldüğü ve bir kısmının uzaklaşmasına sebep olduğu için kendisini azarlamasından çekindiğini, aralarında bir çatışma çıkmasına yol açtığı zaman, vasiyetini tutmayıp onları düşmanlar haline getirdiğini söylemesinden korktuğunu ve bu yüzden istediği tedbirlerin tamamını alamadığını, onları bölmemek ve onları birbirine kırdırmamak için böyle davranmak zorunda kaldığını beyan etti.
Hz. Musa (a.s.), bu defa Sâmirî'ye döndü ve ona bütün bunları niçin yaptığını sordu. Sâmirî, önceden Hz. Musa (a.s.)'ın dinine tabi olduğunu ancak sonra dinini terkederek, nefsinin hoş gösterdiği altın buzağıya tapmaya başladığını söyledi. Onu dinlerken öfke ve üzüntüsü daha da artan Hz. Musa (a.s.), bu sapığı huzurundan kovdu. Bu esnada ona âhirette çekeceği büyük azap dışında, bu dünyadaki hayatı boyunca da "bana dokunmayın" demekle cezalandırıldığını haber verdi. Artık bundan sonra o, herhangi bir kimsenin kendisine dokunmasından son derece rahatsızlık duyuyor, bir kimseyle karşılaşınca, dokunmasından korkarak "Bana dokunma!" diyerek feryat ediyordu.
Kardeşi Hz. Harun (a.s.)'m açıklamalarından işin iç yüzünü öğrenen Hz. Musa (a.s.), kardeşinin özrünü kabul etti. Sert davranışı yüzünden gönlünü almak niyetiyle, ellerini açarak onun ve kendisinin affı için Allah'a yalvardı. Diğer taraftan, altın buzağıyı ateşte eriterek parçalarını denize savurdu. Kur'ân-ı Kerim, bu önemli gelişmeleri şöyle açıklamaktadır:
"Allah, Musa'ya şöyle haber verdi: 'Şüphesiz biz, senin ayrılışından sonra, kavmini imtihan ettik. Sâmirî, onları saptırdı.'
Musa, büyük bir öfke ve üzüntüyle kavmine döndü: 'Ey kavmimi Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa ayrılışımın üzerinden çok mu zaman geçti? Yahut Rabbinizin gazabına uğramayı mı istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?' dedi.
Şöyle cevap verdiler: 'Biz, sana verdiğimiz sözden kendi irâdemizle caymadık. Fakat Mısır'dan çıkarken o kavmin mücevherlerinden yükler dolusu alıp getirmiştik. Bu mücevherleri ateşe attık; Sâmiri de, mücevherleri oraya atmıştı.'
Nihayet Sâmiri, onlara, içinden rüzgâr geçtikçe höğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapmıştı. Sâmiri ve taraftarları, İşte sizin de Musa'nın da rabbi budur. Fakat Musa bunu unuttu.' dediler.
Onlar, bu heykelin kendilerine sözle hiç bir mukabelede bulunmadığını, bir zarar veya bir fayda vermek kudretinde olmadığını görmüyorlar mıydı? Doğrusu, daha önce Harun, onlara şöyle demişti: 'Ey kavmim! Siz bununla İmtihan edildiniz. Muhakkak ki, sizin Rabbiniz, rahman olan Allah'tır. Haydi sözlerimi dinleyin, benim emrime itaat edin.'
Kavmi ise, 'Musa bize dönünceye kadar, bu heykele tapmaktan vazgeçmeyeceğiz.' dediler.
Musa kavmine dönünce, 'Ey Harun! Bunların sapıttıklarını gördüğün zaman, bana uymana ne mani oldu? Yoksa benim emrime isyan mı ettin?'dedi
Harun şöyle cevap verdi: 'Ey anamın oğlu ! Sakalımı ve başımı tutma! Doğrusu ben, îsraüoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü dinlemedin, demenden korktum'
Musa, Sâmiri'ye, 'Ey Sâmiri! Ya senin yaptığın şey nedir?' dedi.
Sâmiri, 'Ben, İsrailoğullan'nın görmediklerini gördüm. Binaenaleyh, elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç toprak alıp onu erimiş mücevheratın içine attım. îşte böyle, nefsim, bana bunu hoş gösterdi. ' dedi.
Musa, Sâmiri'ye şöyle dedi: Haydi git! Hayatın boyunca, (insanlardan kaçacak) bana dokunmayın, diyeceksin. Dünyadaki bu ceza yanında, âhirette de sana kaçıp kurtulamayacağın vâdedilmiş bir azap vardır. Tapıp durduğun ilahına şimdi ne yapacağız bir bak! Onu muhakkak yakacağız, sonra onu parçalar halinde denize savuracağız. Sizin ilâhınız, ancak, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'tır. Onun ilmi her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.[113]
îsrailoğullari'nın önemli bir kısmının buzağıya tapmaları ve Sînâ dağından dönen Hz. Musa (a.s.) ile aralarında geçenler, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle anlatılmaktadır:
"Musa'nın (Allah'ın va'dine uyarak Sînâ dağına gitmesinin) ardından, onun kavmi, ziynet eşyasından böğüren bir buzağı heykeli yapmışlardı. O buzağının kendileri ile konuşamadığını ve kendilerine bir yol göstermediğim görmemişler miydi? Onlar buzağıyı tann edinmekle zâlimler oldular. Ne zaman ki, saptıklarını anlayıp şiddetli bir pişmanlığa düştüler, 'Yemin olsun ki, eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamaz ise, muhakkak hüsrana uğrayanlardan oluruz!' dediler.
Musa kızgın ve üzgün olarak kavmine döndüğü vakit, onlara şöyle dedi: 'Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?' Levhaları yere attı ve kardeşinin başından tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Bunun üzerine kardeşi Harun şöyle cevap verdi: 'Ey anamın oğlu! Bu kavim, beni küçümseyip hırpaladı; onlar neredeyse beni öldürüyorlardı. Bana karşı düşmanları sevindirecek , onları bana güldürecek bir şekilde davranma, beni bu zâlim kavimle bir tutma!'
Musa, Allah'a şöyle yalvardı: 'Ey Rabbimİ Beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetinin içine koy. Merhametlilerin en merhametlisi şüphesiz sensin.'
Buzağıyı ilâh edinenlere, şüphesiz rablerinden bir gazap ve dünya hayatında da zillet erişecektir. İşte biz, iftira edenleri böyle cezalandırırız. Kötü ameller işleyip de ardından tevbe ve iman edenler bilsinler ki, Rabbin kötü amelden sonra tevbe edenler için çok affedici ve çok merhamet edicidir.
Musa, kızgınlığı geçip sakinleşince, yere attığı levhaları aldı. Levhalardaki yazıda, Rablerinden korkanlar için bir rahmet ve hidâyet vardı. "[114]
İsrailoğulları, Hz. Musa (a.s.)'ın uyarıları sonucu hatalarından dolayı pişman olduklarını belirterek Allah'tan af ve mağfiret dilediler. Bunun üzerine Yüce Allah, Uz. Musa (a.s.)'a onların tevbelerinin, ancak nefislerini öldürmeleri, yani nefislerini şehvetlerden uzak tutmaları, günah ve kötülüklerden temizlemeleri, her türlü süfli arzu ve istekten arındırmaları durumunda kabul edileceğini bildirdi: :
"Ve bir vakit Musa, kavmine şöyle dedi: Ey kavmim! Cidden siz, o buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz. Gelin tevbe ederek yaratanınıza dönün ve nefislerinizi Öldürün. Böyle yapmanız, yaratanınız yanında sizin için daha hayırlıdır.' Böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten o, tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir."[115]
İsrailoğulları, kendilerini şirke düşüren bu büyük günahtan tevbe etmeye karar vermişlerdi. Hz. Musa (a.s.), bu tevbenin içlerinden seçeceği 70 kişi ile birlikte, Sînâ dağında yapılacağını açıkladıktan sonra, bu maksatla seçtiği şahıslara, oruç tutmalarını, nefislerim ve elbiselerini temizlemelerini emretti. Ardından onları Sînâ dağına götürdü. Orada Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.)'a tekrar hitap etmişti. Fakat yanındaki adamlardan bazıları, Allah'ı açıkça görmedikçe ona seslenenin Allah olduğuna i-nanmayacaklarım söylediler. Bu haksız ısrarları yüzünden onları korkunç bir sarsıntı sarıverdi. Hepsi bir anda düşüp bayıldılar, hatta bir rivayete göre öldüler.[116] Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.), Allah'a tazarru ve niyazda bulunarak, onları yeniden hayata döndürmesini, içlerindeki sefihler yüzünden kavmin tamamını cezalandırmamasını istedi. Yanında bulunanlar arasında buzağıya tapan kimse olmadığını söyledi. Onun duasını kabul eden Yüce Allah, onları bağışladığını haber verdi. Hz. Musa (a.s.)'m kavmi için rahmet ve mağfiret dilemesi üzerine ise, bunun irâde ve dilemesine bağlı olduğunu, rahmetini âyetlerine iman eden, zekatım veren ve günahlardan sakınanlara vâdetmiş olduğunu bildirdi:
"Musa, tayin ettiğimiz o vakit için kavminden yetmiş kişi seçmişti. Onlan kuvvetli bir sarsıntı yakalayınca, Musa şöyle dedi: 'Ey Rabbiml Eğer dileseydin, bunları ve beni daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin? Bu olanlar ancak senin bir imtihanındır. Sen, bu imtihanla dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirirsin. Sen bizim velimizsin. Arak bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırhsısın.
Bize, hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Biz, sadece sana yöneldik.' Allah şöyle buyurdu: Azabıma, kimi dilersem onu uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi, Allah'tan korkanlara, zekâtını veren ve âyetlerimize iman eden kimselere yazacağım."[117]
S. Tevrat'a Bağlı Kalacaklarına Dair Söz Alınması
Hz. Musa (a.s.) levhaları kendilerine arzedince, onlarda yazılı yükümlülükleri ağır bulan İsrailoğulları, bunları kabul etmekten kaçındılar. Ancak bu sırada ilâhî bir ikazla karşılaştılar. Cenab-ı Hak tarafından Sına dağı başlarının üzerine kaldırıldı ve onlara levhalardaki hükümleri kabul etmedikleri takdirde dağın üzerlerine bırakılacağı bildirildi. Onlar dağın başlarına düşeceği korkusuyla levhalarda yazılı bütün yükümlülükleri kabul ettiklerini ve onlara bağlı kalacaklarını bildirerek secdeye kapandılar:[118]
"Hani bir vakit dağı gölgelik gibi İsrailoğulları'nın üzerine kaldırmıştık da onu üzerlerine düşecek zannetmişlerdi. Ve onlara, 'Size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve ondaki hükümleri düşünün. Belki Allah'tan gerektiği şekilde korkarsınız.' demiştik. "[119]
İsrailoğulları, Tevrat'taki bütün kuralları kabul edeceklerine ve onlara tâbi olacaklarına dair Allah'a söz verdikleri halde, bu sözlerini yine tutmadılar. Tehlikelerden kurtuldukları ve durumları iyileştiği zamanlarda ahitlerini tekrar tekrar bozmayı alışkanlık haline getirdiler:
"Bir zaman sizden Tevrat ile amel edeceğinize dâir kesin söz almıştık. Üzerinize Sînâ dağını kaldırmış ve demiştik ki: 'Size verdiğimiz kitabın hükümlerim kuvvetle tutun. Onda olanlarla amel etmek şartını hatırlayın. Ta ki günahlardan sakınasınız.' Ama siz, bunun ardından yine sözünüzden döndünüz. Eğer size Allah'ın lütfü ve merhameti olmasaydı, şüphesiz hüsrana uğrayanlardan olurdunuz."[120]
"Şüphesiz Musa, size apaçık delillerle geldi. Sonra siz, onun ardından zâlimler olarak buzağıyı ilâh edindiniz. Bir vakit sizden kesin bir söz almıştık. Sînâ dağını üzerinize kaldırmış, 'Size verdiğimiz Tevrat'a kuvvetle sanlın ve dinleyin.' demiştik. Onlar ise, 'Dinledik, ama itaat etmiyoruz' dediler. İnkârlarından dolayı buzağının sevgisi kalplerine işlemişti. Ey Muhammedi Onlara de ki: 'Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor!"[121]
İsrailoğulları, Tevrat'ı insanlara açıklayacaklarına ve onda olan hiçbir şeyi gizlemeyeceklerine söz vermişlerdi. Ancak onlar, zamanla Allah'a verdikleri bu sözü de bozdular, Tevrat'ta bulunan hükümleri gizlemeye ve az bir para karşılığında ondaki gerçekleri tahrif etmeye başladılar.
"Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaklarına, onda olanları gizlemeyeceklerine dair ahid almıştı. Onlar ise, bu taahhütlerini kulak arkasına attılar ve onu küçük bir kazançla değiştirdiler. Bu alış verişleri ne kötüdür!"[122]
Yahudi âlimleri, az bir dünyalık karşılığında Tevrat'ta başlattıkları bu tahrifleri, giderek alışkanlık haline getirdiler. Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)'e hitaben, onlann bu tavırları yüzünden lanetlendiğini, onların çoğundan hainlik göreceğini ve içlerinden pek azının müslüman olacağını haber vermiştir:
"Verdikleri sözü bozdukları için onlan lanetledik ve kalplerini katüaştirdık. öyle ki, onlar, kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler), kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unutmuşlar. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onlan affet ve yaptıklarına aldırış etme. Şüphesiz ki Allah, iyilik yapanları sever."[123]
"Yahudilerin bir kısmı, kelimelerin yerlerini değiştirerek: 7-şittik, isyan ettik, dinleyin ama kulak asmayın' derler. Yine dillerini eğip bükerek, 'râinâ' diyorlar. Böyle diyeceklerine: 'İşittik itaat ettik, dinle ve bizi gözet.' deselerdi, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, inkârları yüzünden onlara lanet etmiştir. Onun için onlar, pek azı dışında, imana gelmezler."[124]
"Nihayet onların ardından yerlerine kötüler gelip kitaba vâris oldular. Onlar, şu dünyanın geçici menfaatini alırlar ve 'İleride affolunuruz.' derler. Aynı menfaatle karşılaştıkları zaman onu yine alırlar. 'Allah hakkınd.a gerçekten başka bir şey söylemeyin diye Tevrat'ta kendilerinden söz alınmamış mıydı? Ve orada olanları okumamış mıydılar? Allah'tan korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?"[125]
"Onların size uyacaklarım mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir cemâat, Allah'ın kelâmını dinleyip iyice anladıktan sonra onu bile bile tahrif ediyorlar!"[126]
Yahudiler, toplu azabı gerektirecek bu ağır suçu tekrar tekrar İşlediler. Ancak Allah'ın va'diyle, azapları kıyamete ertelenmişti:
"Şüphesiz ki biz, Musa 'ya Kitab 'ı vermiştik. Onun hakkında ihtilafa düşmüşlerdi. Eğer azaplarının Kıyamet gününe kadar ertelenmesi hususunda rabbinin önceden verilmiş bir va'di olmasaydı, onlar hakkındaki hükmünü çoktan verirdi. Doğrusu onlar, Tevrat hakkında şüphe ve tereddüt içindedirler."[127]
Yahudiler, işi daha da ileri götürmüşler, hattâ Hz. Musa (a.s.)'dan sonra gönderilen Benî İsrail peygamberlerinden bâzılarını yalanlamışlar, bâzılarını da öldürmüşlerdi. Halbuki bu peygamberler, onları Tevrat'ın hükümlerine uymaya çağırmaktan başka bir şey yapmıyorlardı:
"Şüphesiz ki biz, Musa'ya Tevrat'ı verdik. Ve ondan sonra birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu isa'ya da açık mucizeler verdik. Ve onu Ruhülkudüs İle te'yid ettik. Ey Yahudiler! Her peygamber, size nefislerinizin istemediği şeyleri getirdiği zaman büyüklük taslayıp bir kısmını yalanlıyor, bir kısmını da öldürüyor musunuz? (Onlar cevap olarak), 'Kalplerimiz perde-lenmiştir.' dediler. Hayır, Allah onlan inkârlarından dolayı lânet-lemistir. Ne de az iman ederler."[128]
Yahudiler, 'Allah insana bir şey indirmedi.' diyerek, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar. Ey Muhammed, de ki: 'Musa'nın insanlar için bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği kitabı kim indirdi? Siz, onu parça parça kâğıtlar haline getirip işinize gelenini açıklıyor, çoklarını da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler, size o kitapta öğretilmişti.' De ki: 'O kitabı Allah indirdi.' Sonra bırak onlan daldıkları sapıklıkta oyalanadursun-lar."[129]
Yahudiler, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e karşı da düşmanca bir tavır takındılar. Halbuki, Tevrat ve ellerinde bulunan diğer dînî kitaplarda verilen bilgilerden, onun sıfatlarını öğrenmişlerdi. Hatta kendilerinden olacağını zannettikleri bu peygamber sayesinde güç ve kuvvet kazanacaklarını söyleyerek İslâm öncesinde onunla Yesrib/Medine Araplarını tehdit ediyorlardı. Ancak özelliklerini çok iyi bildikleri o peygamber, sandıklarının aksine Araplar arasından seçilince, bunu kıskanarak ona düşman kesildiler. Kur'ân-ı Kerim, onların bu durumunu şöyle açıklamaktadır:
"Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Tevrat'ı tasdik etmek üzere bir kitap (Kur'ân) gelince; önceden inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururlarken, o tanıdıkları (peygamber) kendilerine gelince, tuttular onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti kâfirlerin üzerine olsun. Allah'ın, kullarından dilediğine lütfundan bir şey indirmesini kıskanarak, O'nun indirdiklerini inkâr etmekle, karşılığında kendilerini harcamaları ne çirkindir! Bu yüzden onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için hor ve hakir kılıcı bir azap vardır."[130]
Yahudi âlimleri, Rasülullah (s.a.v.)'i dinlerken, ona gönderilen vahyi yalanlamak maksadıyla, aynı konularda Tevrat'ta bulunan bilgileri tahrif ederek aktarırlar, münafıkları bu yanlışları kabule çağırırlardı:
"Ey Peygamber! Kalbleri inanmadığı halde ağızlarıyla, 'iman ettik' diyen münafıklardan ve yahudilerden inkârda yarışanlardan dolayı üzülme. O münafiklar, her türlü yalanı can kulağıyla dinlerler, sana gelmeyen başka bir kavme çokça kulak verirler.
Yahudiler ise, kitabın kelimelerini asıl yerlerinden değiştirip, manalarım tahrif ederler, kendilerine uyanlara, 'Bu değişik şekliyle size verilirse alın, verilmezse kaçının.' derler. Allah, bir kimsenin fitneye düşmesini dilerse, senin Allah'a karşı yapacak hiçbir şeyin yoktur. İşte onlar, Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlar için zillet, âhirette de büyük bir azap vardır."[131]
Medine yahudileri, bâzı suçların cezası ellerindeki Tevrat ta yazılı olduğu halde, onu bilmezden gelerek Rasülullah (s.a.v.)'e giderler ve ondan bu suçların cezasını takdir etmesini isterlerdi. Ancak niyetleri kötü olduğu için, Rasülullah (s.a.v.)'in verdiği hükme uymazlardı. Onların bu sahtekârlığı da Cenab-ı Hak tarafından yüzlerine çarpılmıştır:
"Allah'ın hükmü, yanlarında bulunan Tevrat'ta yazılı olduğu halde, nasıl oluyor da seni hakem tayin ediyor, sonra da verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar gerçek mü'min değildirler. Doğrusu biz içinde hidâyet ve nur bulunan Tevrat'ı indirdik. Kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberler, yahudüere onunla hükmederlerdi. Rablerine samimi olarak kulluk edenler ve bilginler de Allah'ın Kitabı'ndan elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'ın hak olduğuna şahit idiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir. Biz, Tevrat'ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle kısas yapıldığını yazdık. Yaralarda da karşılıklı kısas vardır. Kim kısas hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarına keffâret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmey enler, işte onlar zâlimlerdir."[132]
Medine yahudilerinin küstahlığı, Rasülullah (s.a.v.)'den kendilerine gökten bir kitap getirmesini teklif etme noktasına kadar varmıştı:
"Kitap ehli, senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Onlar, Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve ona, 'Bize Allah'ı apaçık göster.' demişlerdi. Zulümlerinden ötürü onlan yıldırım çarpmıştı. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra da,, buzağıyı tanrı olarak benimsediler, fakat bunları affettik ve Musa'ya apaçık bir hüccet verdik. Söz vermeleri için Sina dağını üzerlerine kaldırdık ve onlara, 'Kapıdan secde ederek girin.' dedik ve onlara, 'Cumartesi günü yasağını çiğnemeyin!' dedik, onlardan sağlam bir söz aldık."[133]
Ş. Hz. Musa (A.S.) Ve Hz. Hızır (A.S.)
Kur'ân-ı Kerim, Hz. Musa (a.s.) ile ondan daha bilgili sâlih bir kul olarak tanıttığı bir şahsın yolculuklarını anlatmış; ancak bu kul hakkında bu yolculukta geçenler dışında bilgi vermemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise buna ilâve olarak, bu sâlih kulun oturduğu kurak ve otsuz yerlerin derhal yeşillendiğini ve adının Hızır olduğunu söylemiştir.[134]
Kur'ân-i Kerim'de Hz. Musa (a.s.) ile bu arkadaşının yolculuklarının başlangıç sebebi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Ancak bu konuda bâzı hadisler nakledilmiştir. Bu rivayetlerden birine göre, Hz. Musa (a.s.) bir gün kavmine hitap etmiş, etkili konuşmasıyla herkesi ağlatmiştı. Bu sırada kendisine insanların en bilgilisinin kim olduğu soruldu. Hz. Musa (a.s.), fazla düşünmeden, en bilgili insanın kendisi olduğunu söyleyivermişti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, bu cevabının doğru olmadığını haber vererek onu uyardı. Çünkü cevabını kesin olarak bilmediği bu soruyu Allah'a havale etmesi gerekiyordu. Onu uyaran Cenab-ı Hak, şöyle vahyetti; "Aksine, senden daha bilgili bir kulum vardır, O kul iki denizin birleştiği yerdedir."[135] Bu konuda aktarılan diğer bir habere göre ise, Hz. Musa (a.s.), Yüce Allah'a kendisinden daha bilgili bir kul olup olmadığını sormuş; eğer var ise kendisini o kula götürmesini istemişti.[136]
Neticede Hz. Musa (a.s.)'a Allah tarafından bir balık alıp sepete koyarak yola çıkması, balığı nerede kaybederse, o bilgili kulu orada bulacağı bildirildi. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.), bir balık alıp sepete koydu, hizmetkârı olan genç (Yûşâ b. Nün)[137] ile birlikte yola koyuldu. İki denizin birleştiği yere geldiklerinde, istirahat için bir kayanın üzerine oturmuşlardı. Bu esnada Hz. Musa (a.s.) uykuya daldı.Tam o sırada hareketlenmeye başlayan balık, hizmetkârın gözlerinin önünde denize düştü ve sür'atle denizin derinliklerine daldı.
Hz. Musa (a.s.) uykudan uyanınca, kendisine sepetteki balığın canlanarak denize daldığını söylemeyi unutan hizmetkârı ile birlikte yoluna devam etti. O ikisi, günün kalan kısmını ve geceyi yürüyerek geçirdiler. Ertesi gün Hz. Musa (a.s.), hizmetkârına yorulduklarını söyleyerek ondan yiyecek torbasını getirmesini istedi. Efendisinin yiyecek torbasını İstemesi üzerine delikanlı, sepetteki balığın canlanarak denize daldığını hatırladı ve bunu unutmuş olduğu için çok üzüldü. Pişmanlık içinde önceki oturdukları yerde balığın denize kaçmış olduğunu söyledi. Durumu olay yerinde uykusundan uyandığı anda haber vermeyi düşündüğünü, ancak şeytanın bunu kendisine unutturduğunu söyleyerek ondan özür diledi. Fakat korktuğu başına gelmemişti. Aksine duyduklarından memnun kalan Hz. Musa (a.s.), "Bizim istediğimiz de buydu!" diyerek hizmetkârıyla birlikte balığın kaybolduğu yere geri döndü. Balığın denize atlamış olduğu kayaya[138] geldiklerinde, bir adamın o kayanın üzerinde elbisesine bürünmüş bir halde oturduğunu gördüler. Kur'ân-i Kerim, Hz. Musa {a.s.) ile hizmetkârı olan gencin yola çıkmaları ve kaya üzerinde kendilerini bekleyen bu sâlih kul ile buluşmalanyla ilgili olarak şu bilgiyi vermektedir:
"Musa, genç arkadaşına, 'Ben iki denizin birleştiği yere u-laşmaya, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım.' demişti. İkisi iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını orada unutmuşlardı. Balık bir delikten kayıp denizi boylamıştı. Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence, 'Azığımızı çıkar, andolsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük.' dedi.
O genç, 'Bak sen! Kayalığa vardığımızda baliği unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitti.' dedi.
Musa, 'İstediğimiz zaten buydu.' dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler. "[139]
Selamlaşma ve tanışmanın ardından, Hz. Musa (a.s.), kayanın üzerinde buldukları adama, yanma kendisine verilen ilimden öğrenmek için geldiğini söyledi. Sâlih kul (Hızır a.s.), şöyle cevap verdi:
"Ey Musa! Ben bir ilim üzereyim ki, o ilmi bana Allah Öğretmiştir, sen onu bilmezsin. Sen de Allah'tan verilen, O'nun öğrettiği bir ilim üzeresin ki, onu da ben bilemem."
Hz. Musa (a.s.), ona ilim öğrenmek maksadıyla bir süre yanında kalacağını ve bu süre boyunca kendisine tabi olacağını söylemişti. Ancak o, kendisiyle birlikte olduğu takdirde müşahede edeceği bâzı şeylerin hikmetini anlayamayacağını ve bunlara sabredemeyeceğini hatırlattı. Hz. Musa (a.s.), Allah'ın izniyle gördüklerine sabredeceğine ve onun hiçbir işine itiraz etmeyeceğine söz verince, ikisi birlikte yola çıktılar. O sırada sahile yaklaşan bir gemiye binmişlerdi. Hz. Hızır (a.s.), bir süre sonra, gemicilere fark ettirmeden geminin bâzı yerlerini tahrip edip delmeye başladı. Gördükleri karşısında dehşete kapılan Hz. Musa (a.s.), ona verdiği sözü unutarak, gemilerine almak suretiyle kendilerine iyilik yapan gemicilere nasıl olup da kötülük yapabildiğini sordu. Ancak onun yola çıkarken yapmış oldukları sözleşmeyi hatırlatması üzerine pişman olup ondan özür diledi. Gemiden indikten sonra, oyun oynamakta olan bir kaç çocuğa rastlamışlardı. Hz. Musa (a.s.)'in arkadaşı bu çocuklardan birini aldı ve uzakça bir yere götürüp onu öldürdü. Gördüğünden dehşete kapılan Hz. Musa (a.s.), bu defa da kendisini tutamamıştı; arkadaşına suçsuz bir çocuğu öldürmekle çok kötü bir iş yaptığını söyledi. Sâlih kul, tekrar başta söylediklerini hatırlatınca, Hz. Musa (a.s.), yine pişman olduğunu açıkladı. Bunun son olacağını, artık bundan sonra bir şey sorarsa, kendisini terkedebileceğini söyledi. Sonra yürümeye devam ettiler. Yorgun ve aç bir vaziyette bir köye girdiler. Köylülerden yiyecek şeyler istediler. Ancak köylüler onlara hiç bir şey vermedi. Bu köyden çıkarlarken, yıkılmak üzere olan bir duvar görmüşlerdi. Sâlih kul, hemen işe girişip duvarı düzeltti, onu sağlam hale getirdi. O sırada yiyecek bir şeyler satın alabilmek için paraya çok ihtiyaçları olduğu halde yaptığı bu iş karşılığında bir ücret de istememişti. Onun bu haline hayret eden Hz. Musa (a.s.), yine kendisini tutamadı ve, "Keşke bu iş karşılığında bir ücret olsaydın, onunla yiyecek bir şeyler satın alırdık!" deyiverdi. Arkadaşı, bu üçüncü itirazından sonra yollarının ayrıldığını söyleyip, yapmış olduğu üç anlaşılmaz işin hikmetlerini açıkladı:
Bindikleri geminin yoksul bir aileye âit olduğunu, sağlam gemilere el koyan hükümdarın bu gemiyi almasını engellemek niyetiyle gemide tamiri mümkün bir delik açtığını belirtti. Böylece zâlim hükümdarın beğenip almadığı gemi, sahiplerinin elinde kalacaktı. Öldürdüğü çocuğa gelince, kötü mizaçlı ve kötü ahlaklı azgın biri olan bu çocuğu, mü'min ve hayırlı birer insan olan anne ve babasını da küfre sevketmesinden korktuğu için öldürdüğünü söyledi. Tamir ettiği duvarın ise iki yetime ait olduğunu ve altında bir hazine bulunduğunu belirtti. Allah'ın o hazinenin bu iki yetimin menfaati için korunmasını istediğini, bu maksatla, duvarın yıkılması durumunda ortaya çıkacak hazineyi, iki yetim büyüyüp ergenlik çağına geldiklerinde çıkarsınlar diye, duvarı tamir ederek gizlediğini söyledi. Ayrıca bütün bu yaptıklarını, doğrudan kendi düşüncesi ve görüşüyle değil, kendisine gönderilen bir ilimle yaptığını açıkladı. Kur'ân-i Kerim, Hz. Musa (a.s.) ve bilgisine başvurduğu arkadaşi/sâlih kul arasında geçen konuşma hakkında şunları aktarmaktadır:
"Musa ve hizmetkârı kayaya vardıklarında, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz sâlih kullarımızdan birini buldular. Musa ona, 'Allah'ın sana öğrettiği hayra götüren ilim ve hikmetten bana öğretmen için peşinden gelebilir miyim?' dedi.
O kul, 'Sen doğrusu, benimle arkadaşlığa ve benim yaptıklarıma dayanamazsın, hikmetini kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?' dedi
Musa, 'Allah dilerse sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim,' dedi.
O ise, 'O halde, eğer benim peşimden geleceksen, ben sana anlatmadıkça yaptığım herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın.' dedi. Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, sâlih kul, gemiyi deliverdi.
Musa, 'Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın!' dedi.
Sâlih kul, Musa'ya, 'Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?' dedi.
Musa, 'Unuttuğum için bana çıkışma, şu işimde bana zorluk çıkarma!' dedi.
Yollarına devam ettiler, sonunda bir erkek çocuğa rastladılar. Sâlih kul hemen çocuğu öldürdü.
Musa, 'Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın!' dedi
Sâlih kul, 'Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?' dedi.
Musa, 'Bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme. Artık ondan sonra benden ayrılmakta mazur sayılırsın. ' dedi.
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Musa'nın arkadaşı hemen o duvan doğrultuverdi Musa, 'Dilesey-din buna karşı bir ücret alabilirdin!' dedi
O şöyle cevap verdi: İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor. Şimdi sana dayanamadığın işlerin hikmetlerini anlatacağım: O deldiğim gemi, geçimini denizden sağlayan birkaç yoksula aitti; ona hasar vermek istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Öldürdüğüm erkek çocuğuna gelince; onun anası ve babası inanmış kimselerdi Çocuğun onları azdırmasından ve o ikisini de inkâra sürüklemesinden korktuk. Rablerinin o ana-babaya bu çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik. Ücretsiz düzelttiğim duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babalan da iyi bir kimseydi Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini bizzat çıkarmalarını istedi. Dolayısıyla ben, bütün bunları kendiliğimden yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."[140]
Musa-Hızir kıssası, burada sona ermektedir. Bu şekilde sona eren kıssada, ilme verilen önem, ilim ve ilim öğrenmek için gösterilen fedâkârlık dikkat çekmektedir. Hz. Musa (a.s.), bir peygamber olduğu halde, bu sâlih kuldan ilim öğrenmek için büyük zahmete katlanmış, kendisini hayrete düşüren durumlara rağmen sonuna kadar sabretmesini bilmiştir. O, talebede bulunması gereken edep ve ilim tahsilinde gururun terki hususunda da örnek olmuştur. Diğer taraftan bu kıssanın muhtevasında, iki zarardan büyüğünü küçüğüyle gidermenin, daha büyük kötülüklere yol açılmaması için onları önleyecek bâzı yasaklan yapmanın, malın tamamını kurtarmak için bir kısmını tahrip etmenin cevazı vardır. Yine sâlih ana-babamn çocuklarına; hayırlı evlâdın da onlara faydası açıkça görülmektedir.[141]
T. İnek Kurbanı Meselesi
Bu konuda aktarılan bâzı rivayetlere göre, İsrailoğulları i-çinde zengin bir adam vardı. Çocuğu olmayan bu adamın fakir bir yeğeninden başka mirasçısı bulunmuyordu. Bu yeğen, mirasına bir an önce konmak için yaşlı amcasını öldürüp cesedini yola attı. Ardından Hz. Musa (a.s.)'a gelerek, amcasının meçhul bir şahıs tarafından öldürülüp cesedinin yola atılmış olduğunu haber verdi; bir peygamber olarak katili ancak kendisinin bilebileceğini söyledi ve ondan katili bulmasını istedi.
Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.), bu olayın içyüzünü ortaya çıkarabileceklerin kendisine gelmelerini istemişti. İnsanlar etrafında toplandığı sırada, Cenab-i Hak ona, katili ortaya çıkarmak için, kavmine bir inek boğazlamalarını emretmesini vahyetti. Allah'ın emrini onlara aktaran Hz. Musa (a.s.), beklemediği bir tavırla karşılaştı. İsrailoğulları, inek kesmemek için bahaneler aramaya başladılar. Anlaşılan onlar, Mısırlılar'dan etkilenerek benimsemiş oldukları ineğin kudsiyeti ve ineğe tapma İnancını henüz kafa ve gönüllerinden çıkaramamışlardı. Tevhid inancını gerektiği şekilde benimseyip-benimsemediklerini de ortaya koyacak bu imtihanda onlar, önce Hz. Musa (a.s.)'m kendilerini alaya aldığından şikayet ettiler. İşin ciddî olduğunu öğrenince İse ince ayrıntılara girdiler ve ineğin rengini, yaşını ve diğer özelliklerini sayıp dökmeye başladılar. Her yeni soru, hoşlarına gitmeyecek bir özellik getirdi ve sonunda Allah tarafından o dönemde özellikle tapınmak için seçilen altın sarısı renginde bir inek kurban etmeleri emredildi. Kur'ân-ı Kerim, bu konuda yaşananları şöyle dile getirir:
Musa kavmine, 'Allah, muhakkak bir sığır boğazlamanvzı emrediyor.' demişti 'Bizi alaya mı alıyorsun?' dediklerinde de, 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım.' dedi.
Onlar, 'Rabbine bizim adımıza yalvar da ineğin özelliklerini bize bildirsin.' dediler. Musa, 'O, onun ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisinin ortası bir sığır olduğunu söylüyor, size emrolunanı yapın.' dedi.
'Rabbine bizim adımıza yalvar da ineğin rengim bize bildirsin!' dediler. Musa, 'Rabbim, onun, bakanların içini açan parlak san renkli bir sığır olduğunu söylüyor.' dedi.
'Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz.' dediler.
Musa şöyle dedi: 'Yeri sürüp, ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor.' 'Şimdi gerçeği bildirdin.' deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Hani siz bir kimseyi öldürmüş ve suçu birbirinize atmıştınız; oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı. 'Sığırın bir parçasıyla ölünün cesedine vurun.' dedik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir. Bu mucizeden sonra, kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Zîrâ taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. "[142]
Anlaşıldığı gibi, en yakın bir akrabasını malı için öldürmek suçunu işleyen cânî, kendisini töhmetten kurtarmak maksadıyla, Allah'ın elçisinden katili ortaya çıkarmasını istemekle, aslında kendisini ele verecek bir yola girmişti. Diğer insanlar ise, bir inek kesmelerini isteyen Hz. Musa (a.s.)'ı kendilerini alaya almakla itham etmişler, bundan kurtulmak için bahane üstüne bahane aramışlardı. Halbuki peygamberlerinin emrine uyarak herhangi bir ineği kesiverseler maksat hasıl olacaktı. Ancak onlar, her defasında ineğin çeşitli özelliklerini Allah'tan sormasını isteyerek işi uzattılar.
Sonunda âyetlerde tarif edilen bir inek bulunup boğazlandı. İnekten alınan bir parça ile öldürülmüş olan sahsm cesedine vurulunca, ceset canlanıp ayağa kalktı ve kendisini malına konmak için şikâyet sahibi yeğeninin öldürdüğünü söyledikten sonra tekrar öldü. Bunun üzerine katil yeğen, göz koyduğu ve uğruna amcasını öldürdüğü maldan hiçbir fayda görmeden kısas gereği öldürüldü. Böylece ineğin kurban edilmesi neticesinde gizli cinayet meydana çıkmış, âyette belirtildiği gibi, insanların bu cinayet sebebiyle birbirini suçlamaları yüzünden başlayan fitne ve tartışmalar sona ermişti. Kesilmiş olan ineğin bir parçasıyla vurulan cesedin mucize olarak yeniden canlanması, aynı zamanda ölülerin Cenab-ı Hak tarafından diriltilmesine bir örnek olmuş, ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmenin yanlışlığı bu olayda da ortaya konmuştu. Ne var ki, İsrailoğulları'nın taştan daha katı kalpleri bu büyük mucizelerden hiç mi hiç etkilenmiyordu.[143]
U. İsrailoğulları'nın Hz. Musa (A.S.)'ı Düşman Karşısında Yalnız Bırakması
Hz. Musa (a.s.), Mısır'dan ayrıldıktan sonra kavmini Allah tarafından kendilerine va'dolunan topraklara (=Filistin ve civarı) doğru götürüyordu. Onlara, zaman zaman Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri ve faziletleri anlatıyor, aralarından peygamberler göndererek doğru yola ulaştırdığını, başkalarına boyun eğmekten kurtararak hürriyetlerine kavuşturduğunu ve güzel rızıklar verdiğini hatırlatıyordu. O kavmiyle birlikte bir yılı aşkın bir süre Sînâ dağı civarında kaldı. Sonra Allah tarafından kendisine İsrailoğullan'nı Filistin'e götürüp orayı fethetmesi emredildi. Bu emir üzerine onların başında yola çıkan Hz. Musa (a.s.), bölgeye yaklaştıklarında, Allah'ın aralarından peygamberler göndermek ve kendilerini Mısır'da yaşadıkları esaret hayatından kurtararak hürriyetlerine kavuşturmak suretiyle o ana kadar hiçbir topluma nasip olmayan ihsanlarda bulunduğunu hatırlatıp, Allah'ın Kudüs ve civarını Levh-i mahfuz'da kendileri için yazdığını söyleyip, onları korkaklıktan ve cihadı bırakıp geriye kaçmaktan sakındırdı ve ısrarla o bölgeye girmelerini emretti. Geriye dönüp kaçtıkları takdirde yeniden zillete düşeceklerini belirtti:
"Musa, kavmine, Ey milletim! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani içinizden peygamberler çıkarmış ve sizi melikler yapmış, dünyada kimseye vermediği nimetleri (kölelikten kurtarıp kendi işinize hükümran olmayı) size vermişti. Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin, ardınıza dönüp cihaddan kaçmayın, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz.' demişti."[144]
Kudüs'e yaklaştıklarında, Hz. Musa (a.s.), kavmini tanzim etti, her bir s ıb ti/kabileyi müstakil bir grup halinde düzenledi ve oniki kabileden her birinin başına bir sorumlu/nakîp tayin etti. Sonra onlardan iman ve tevhid üzerine bağlılık yemini aldı:
"Andolsun ki Allah, İsraüoğullan'ndan söz almıştı. Biz, onlara içlerinden oniki başkan göndermiştik. Allah, onlara şöyle demişti: 'Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onlara yardım ederseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz, muhakkak ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra, içinizden kim inkâr ederse, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur."[145]
Kabilelerinden sorumlu bu başkanlar emredilenleri yerine getirmek hususunda onlara kefil olmuşlardı. Kabileleri adına bağlılık yemini, onlar tarafından yapılmıştı. Hz. Musa (a.s.}, daha sonra bu nakipleri, Kudüs halkı Ken'ânîler hakkında bilgi toplamaları için keşif kolu olarak gönderdi. Nakipler bu topluma ulaştıklarında onların güçlü kuvvetli insanlar olduklarını görünce onlardan korktular ve korku içinde geriye döndüler. Kadeş'te kendilerini beklemekte olan Hz. Musa (a.s.)'a raporlarını sundular. Onlardan duydukları korku yüzünden savaştan vazgeçme teklifinde bulundular. Ancak içlerinden ikisi yani Yûşa ile Kâleb, Allah'a verdikleri sözü bozmaktan korkarak, kesinlikle savaşılmasını istediler ve şehre nasıl girileceği hususunda tekliflerini açıklayıp, sonrası için Allah'a güvenmelerini söylediler.[146] Diğer on nakib ise, Ken'ânîler şehirde bulunduğu sürece oraya asla girmeyeceklerini açıklayarak, Hz. Musa (a.s.)'a şöyle demişlerdi: "Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!"
İsrail oğulları'nın düşman karşısında peygamberlerini yalnız bırakması, Kur'ân-i Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:
"Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz. Eğer şehirden çıkarlarsa, biz de hemen gireriz." dediler. Allah'tan korkanlardan, Allah'ın kendilerini nimete erdirdiği iki adam, 'Onların üzerine kapıdan yürüyün, oraya girdiniz mi, şüphesiz galip gelirsiniz. Eğer inanıyorsanız, sadece Allah'a güvenin,' demişlerdi.
Diğer nakibler, 'Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız.' demişlerdi."[147]
Ü. İsrailoğulları'na 40 Yıl Sürgün Cezası=Tih/Çöl Hayatı
Nakipleri dinleyen İsrailoğulları'nın savaşmayı reddetmeleri üzerine, Hz. Musa (a.s.) onları ikna etmeye çalıştı. Bu toprakların Allah tarafından kendilerine yazıldığını, savaşı göze aldıkları takdirde orayı muhakkak fethedeceklerini söyledi. Ne var ki, onu destekleyen Yûşâ ile Kâleb, çoğunluğun tepkisine mâruz kaldılar. Savaşmamakta kararlı olan çoğunluk, bu iki nakibİ taşa tutmaya kalkıştılar. Bu durum karşısında onları ikna edemeyeceğini anlayan Hz. Musa (a.s.), Cenab-ı Hak'tan, kendisiyle fâsık kavminin arasını ayırmasını istedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsrailoğulları'nın kırk yıl süre ile Arz-ı mukaddes'e girmelerinin yasaklandığını ve bu müddet içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklarını bildirdi; ayrıca Hz. Musa (a.s.)'ı teselli ederek yoldan çıkmış bu toplum için üzülmemesini tavsiye etti:
"Musa, 'Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçi-rebiliyorum; artık bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır.' dedi. Allah, 'öyleyse orası onlara kırk yıl haram kılındı; bu müddet içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış millet için tasalanmaf' dedi."[148]
İsrailoğulları, bundan sonra geriye İzlerine döndüler. Allah tarafından cezalandırılmanın bir sonucu olarak 40 yıl boyunca çölde evsiz-yurtsuz bir vaziyette şaşkın şaşkın dolaştılar. Her sabah bir yurt seçmek niyetiyle yola çıkıyorlar; ancak bir yerde karar kılamıyorlardı. Bu yıllarda Amâlikalılar, Amorîler, Moablar, Edomitler ve Medyenliler'in saldırılarına mâruz kaldılar. Bu müddet içinde, çok garip haller yaşadılar.[149]
Bu ceza, korkaklıkları ve Hz. Musa (a.s.)'ı düşman karşısında yalnız bırakmaları yüzünden İsrailoğulları'na, akıllarını başlarına almalarını sağlamak ve onları terbiye etmek için verilen sürgün hayatı veya sahrada geçirilen müebbet hapis mahiyetindedir. Onlar, zulüm altında ezilmiş olmanın ruhlarında tabiat haline getirdiği zilleti, korkaklığı, ihaneti ve dönekliği üzerlerinden atmaları İçin, böyle bir imtihana tabi tutulmuşlardır. Bu sayede, irade gücü, verilen vazifeyi kararlılıkla yerine getirme kabiliyeti ve davete icabet gibi üstün hasletler kazanmaları istenmiştir.
Çok kalabalık bir halde Sînâ yarımadasına girdiklerinde, başlarını sokabilecekleri evleri ya da çadırları olmadığı gibi, orada gölgesinde serinleyebilecekleri ağaçlar dahi bulunmuyordu. Bu durumda, Allah'ın yardımı olmaksızın çölün yakıcı sıcağından kurtulmaları, yiyecek ve içecek maddelerini temin etmeleri mümkün değildi. Benî İsrail, çölde başlarında bulunan iki peygamber sayesinde, kendilerine verilen terbiye maksatlı bu sürgün cezası esnasında da, çeşitli mucizevî nimetlerden istifâde ettiler. Allah Teâlâ, yapmış oldukları itaatsizliklere rağmen, onlara burada da çeşitli ikramlarda bulundu. Gerek kendilerinin gerekse hayvanlarının su içmesi için pınarlar, onları gölgeleyecek bulutlar, yiyecek maddesi olarak kudret helvasıyla bıldırcınlar ihsan etti. Ancak onlar, bu nimetlere nankörlük etmekten de çekinmediler, yine zulme başvurdular:
"Biz, onlan (İsrailoğullan'nı) oniki sıbta/kabileye, oniki topluluğa ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde, Musa'ya, 'Asanı taşa vur.' diye vahyettik. Taştan oniki pınar kaynayıp aktı. Böylece bu topluluklardan her biri, su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Onların üzerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvasıyla (el-menn) bıldırcın (es-selvâ) indirdik. Sonra da şöyle dedik: 'Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz.' Onlar (günahkâr davranışlarıyla} bize zulmetmiyorlar; fakat kendi kendilerine zulmediyorlar."[150]
İsrailoğulları'nm çoğu, yine şükretmesini bilmiyordu. Bu nimetlerle yetinmeyerek Hz. Musa (a.s.)'a geliyorlar ve kendilerine ikram edilen bu nefis yiyeceklerden bıktıklarını açıklayıp, önceden yedikleri bakliyat cinsinden yiyecekler vermesi için Allah'a dua etmesini istiyorlardı:
"Musa, milleti için su aramıştı. 'Asanla taşa vur!' dedik; taştan oniki pınar fişkırdı her kabile su içeceği yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
'Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin.' demiştiniz de, Musa, 'Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (öyleyse utanç ve zillet içinde) Mısır'a dönün, şüphesiz orada istediğiniz vardır.' demişti. Onlara yoksulluk ve zillet damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu, isyan etmelerinden ve taşkınlık yapmalarından ileri gelmekte idi.[151]
V. Hz. Musa Ve Hz. Harun'un Vefatları
İsraüoğulları'ndan Tîh sahrasında girdikleri sırada yirmi yaşını aşmış olanların çoğu, bu sahrada şaşkın şaşkın dolaşmakla geçirilen kırk yıllık sürede vefat etmişlerdi. Rivayetlere göre, onlarla birlikte olmalarına rağmen Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla sürgün hayatı kendilerine kolaylaştırman Hz. Musa (a.s.) ve kardeşi Hz. Harun (a,s.) da ölenler arasında idi. O ikisi dağdaki bir mağaraya gitmişler, Hz. Harun (a.s.) orada vefat etmişti. Onu defnedip İsrailoğullan'nın yanma yalnız başına dönen Hz. Musa (a.s.), rivayete göre, kardeşini öldürmekle itham edildi. İftiracılar, onun bu cinayeti, halkın Hz. Harun (a.s.)'ı daha fazla sevmesi yüzünden kıskançlık sebebiyle işlediğini söylüyorlardı. Onların bu iftirasını Allah'a arzeden Hz. Musa (a.s.), onları kardeşinin kabrinin bulunduğu yere götürmekle emrolundu. Kabrin başına vardıklarında Allah'ın izniyle canlanan Hz. Harun (a.s.), onlara normal bir ölümle öldüğünü söyledi.[152]
Hz. Musa (a.s.), kardeşi Hz. Harun (a.s.)'dan 3 veya 6 yıl sonra vefat etti. Geçtiği gibi O, Allah tarafından kendilerine va'dolunan Filistin'e girmek için harekete geçmiş, orada kuvvetli bir kavim gören İsrailoğulları, savaşmaktan kaçınmışlardı. Son günlerde Arz-ı mukaddes'e yaklaşmak için Doğu Ürdün'deki Moab dağına doğru giden Hz. Musa (a.s.), Allah'a yalvararak, Kudüs'e yakın bir yerde ölmek istediğini bildirmişti. O sırada Moab ve civarını fethederek Heşban ve Ş itim'e ulaştı. Neticede, Erîha civarındaki Abanm dağında öldü ve kırmızı kumlarla kaplı bir tepenin alt tarafında yol kenarına defnedildi. Rasülullah (s.a.v.), onun kabrinden bahsederken, "Orada olsaydım, onun kırmızı kum tepesinin alt tarafında yolun kıyısında kalan kabrini sizlere gösterirdim.' demiştir.[153]
Musa (a.s.), rivayete göre, 120 yıl yaşamıştı.[154]
Y. Hz. Musa'nın Kavminden Gördüğü Eziyetler
İsrailoğulları, peygamberleri Hz. Musa (a.s.)'a yaptıkları e-ziyetlere son vermiyorlar, peygamber olduğunu bildikleri halde, onu rahatsız etmek için bahane üstüne bahane buluyorlardı. Kur'ân-ı Kerim, onların bu küstahlığına şöyle işaret eder:
"Hani bir zaman Musa, kavmine, 'Ey kavmim,! Allah'ın sizlere gönderdiği bir peygamber olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?' demişti. Onlar, doğrudan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırmıştı. Allah, doğru yoldan çıkan bir kavmi hidâyete erdirmez."[155]
Cenab-ı Hak, onların bu durumunu örnek vererek, biz müslümanları, yahudiler gibi olmaktan men etmiştir:
"Ey iman edenler! Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Allah, Musa'yı onların iftiralarından temize çıkarmıştır. Musa, Allah nezdinde değerli bir kul idi."[156]
Rasülullah (s.a.v.) de, Hz. Musa (a.s.)'ın kavminden gördüğü bu eziyetlere ve onlara karşı gösterdiği sabıra işaret etmiştir. İbn Mesud'dan nakledildiğine göre, Huneyn ganimetlerinin taksimi sırasında, bir şahıs, bu taksimde haksızlık yapıldığını ve dağıtımda Allah rızâsının gözetilmediğini söylemişti. İbn Mesud, onun bu yu yakışıksız sözlerini Rasülullah (s.a.v.)'e aktarınca, öfkesinden yüzünün rengi değişti ve şöyle buyurdu:
"Allah'ın rahmeti Musa'nın üzerine olsun! Şüphesiz o, bun-dan daha fazla eziyet görmüş, buna rağmen sabretmiştir."[157]
[1] Talmud'a göre bu süre bir asırdır ( Bkz. Mevdûdî, Teflıim, IV, 159 ).
[2] Firavun" unvanı taşıyan Eski Mısır hükümdarlarına birer tanrı gözüyle bakılırdı. Mısır'da, M. Ö. 3500 yılından Hz. İsa (a.s.)'m doğumuna kadar geçen süre içinde, .' 32 Firavun hanedanı hüküm sürmüştür. IV. Hanedan sırasında Kefren'den itiba-y ren ülkeyi idare eden firavunlara, her şeyin sahibi ve bütün İnsanların efendisi olan bir tanrı gözüyle bakılmış ve isimleri firavunların atası kabul edilen güneş tanrısı Ra'nın oğlu şeklinde zikredilmiştir. Ülkede tek yetki sahibi olan firavunların, evrensel dengeyi sağlamak, Nü nehrinin taşkınlarını önlemek, güneşin doğuş ve batışını düzenlemek gibi görevleri yürüttüklerine de inanılırdı [Büyük Larous-se, Milliyet Yay.1986, VIII, 4132; XIX, 9725).
[3] Kasas sûresi, 28/4. Fİravun'un bu zulmünü, onun İsraîloğuliarı'nı zayıflatma iradesine bağlayan Kur'ân-ı Kerim, onların yeni doğan erkek çocuklarını öldürme uygulamasını başlatma sebebi hakkında bilgi vermez. Kitab-ı Mukaddes'te de böyle bir bilgi mevcut değildir. Böyle olmakla birlikte, bâzı müfessirler ve tarihçiler, bu hususta, bir takım rivayetler aktarmışlardır:
Bir rivayete göre, İsrailoğulları, İbrahim oğulları içinden gelecek bir kurtarıcıyı bekliyorlar, kendilerini Fİravun'un zulmünden onun kurtaracağına inanıyorlar, yapılan İşkence ve zulüme bu ümit ile karşı koymaya çalışıyorlardı. Onlar, bu bilgilerini önemli bir sır olarak saklryorlar, yabancılara ve bilhassa Kıbtîler'e asla aktarmıyorlardı. Ancak onların tedbiri bu sırrı muhafazaya yetmedi. Fİravun'un adamları bu sırrı öğrenince, sarayda akdedilen bir toplantıda, İsrailoğullari'ndan dünyaya gelecek her erkek çocuğun öldürülmesine karar verildi (İbn Kesir, Kasasul-enbiyd, II, 348 ).
Bir başka rivayete göre, bir müneccim Firavun'a gelerek, İsrailoğulları içinde doğacak bir çocuğun iktidarını elinden alacağını söylemiş, Firavun bunun üzerine böyle bir yola başvurmuştur. Diğer bir rivayete göre ise, Firavun bu uygulamayı, gördüğü bir rüyanın, İsrailoğulları içinde doğacak bir çocuğun iktidarını e-iinden alacağı şeklinde yorumlanması üzerine başlatmıştır.
Bu hususta aktarılan diğer bir rivayet, bu uygulamanın sonuçlan ve bazı şikâyetler üzerine yapılan değişiklikle ilgilidir. Bu rivayette, Kıbtî ileri gelenlerinin, bu uygulamadan zarar gördükleri gerekçesiyle Firavun'urı huzuruna çıkarak, îsrailoğulları'nin erkek çocuklarının boğazlandığını, yaşlılarının da öldüğünü, böyle gittiği takdirde onlara yaptırdıkları ağır hizmet işlerinin kendi kavimlerine kalacağını belirtip, bu uygulamayı yumuşatmasını istedikleri söylenmektedir. Bunun üzerine Firavun, İsrailoğullan'nın doğacak erkek çocuklarının bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılmasını emretmiştir. Bununla ilgili olarak, Hz. Harun (a.s.)'m da çocukların sağ bırakıldığı yılda doğduğu söylenmiştir (bkz. Salebi, 168). Hz. Musa (a.s.)'m büyüğü olan Hz. Harun (a.s.)'m, bu uygulamanın başlamasından önce doğduğu rivayetleri de vardır. Müfessir ve tarihçiler, bu rivayetleri, Mevdûdî'nin ifadesiyle "bu hikâ3releri"
Talmud'dan almışlardır {Tefhim, IV, 159].
[4] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 390-392.
[5] El. Ramses (M.Ö. 1292-1235), Mısır tarihinin büyük firavunlarından biridir. Tebli Amon rahiplerinin siyasî ve idari İşlere karışmasını Önlemeye çalışmış, Ûnasya'ya yakınlaşmak İçin başkentini Pi-Ramses7e taşımıştır. Ordularını güçlendirip Önemli rakibi Hitit kralım Kadeş'te mağlup etmiştir. Yeni Hitit kralı ile, Asurlular'a karşı bir ittifak kurmuş, dostluğu kuvvetlendirmek için onun kızıyla evlenmişti. Bu ittifakın ardından ülkesini Doğu Akdeniz'in en kuvvetli devleti haline getirdi. Onun zamanında ülkede muhteşem binalar yapıldı. Yerine oğlu Mineptah (Merneptah) firavun oidu.
Tarihçiler, Hz. Musa (a.s.)'ı sarayında büyüten firavunun II. Ramses olduğunda müttefiktirler. Ancak Hz. Musa fa.s.) ve onunla birlikte Mısır'dan ayrılan İsrailoğullan'm takip ederken ordusuyla beraber Kızıldeniz'de boğulan firavun hakkında İhtilaf vardır.
1896 yılında yapılan arkeolojik kazılarda, muhtemelen bu döneme ait bir levha bulunmuştur. Ii. Ramses'in oğlu ve halefi Mineptah'ın kahramanlık ve zaferlerinden bahseden bu levhada, "İsrailliler imha edilmiştir ve onların yenide üremeleri için geride hiç bir tohum bırakılmamıştır." cümlesi geçmektedir. Bu levhadan hareket eden bâzı araştırmacılar, İsrailoğullan'na iki defa büyük zulüm yapıldığını, bunlardan birincisinin Hz. Musa {a.s.)'in doğumu yıllarında II. Ramses'in yönetimi, ikincisinin ise Hz. Musa (a.s.)'m peygamber olarak görevlendirilmesinin ardından oğlu Mineptah'ın yönetimi esnasında yapılmış olduğu görüşünü tercih ederler (Mevdûdî, Tefhim, II, 76, 85; Neccâr, 241).
Ancak, bâzı tarihçi ve arkeologlar, üzerinde İsrâiloğulları'nın imha edildiği yazılan bu büyük taş levhanın, Hz. Musa (a.s.) ve İsrailoğullan'nı takip ettiği sırada denizde boğulan Mineptah'ın ölümünden sonra, gerçekleri ve onun korkunç sonunu gizleyerek Mısır halkına onun İsrailoğullan'nı imha ettiği izlenimi vermek isteyen Mısır devlet ve din adanılan tarafından yazıldığını kabul etmektedirler. Mısırlı arkeolog Ahmed Yusuf Ahmed, Mısır firavunlarının yaptığı Önemli işleri anlatan önceki levhaların özel bir tarzda yazıldığını ve onlara ait bu levhaların taştan olmadığını söyleyerek, bahse konu olan bu levhanın, gerçekleri firavunlarını ilah kabul eden Mısır halkından gizlemek isteyenlerce yazılmış olduğunu söyler (bkz. Neccar, 241).
[6] Kasas sûresi, 28/5-6.
[7] A'râf sûresi, 7/137
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 392-394.
[8] Kasas sûresi, 28/3.
[9] Kasas sûresi, 28/7.
[10] Tâhâ süresi, 20/38-39. H2. Musa (a.s.)'ın sandık içinde Nü nehrine bırakılması Tevrat'ta da anlatılır. Ancak orada, annenin bu işi Allah'ın emriyle yaptığından, bahsedilmez (Çıkış, 2/1-4). Allah'ın emriyle yapıldığı hususu sadece Kur'ân'da zikredilmiştir.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 394-396.
[11] Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.sj'm kurtuluşuna vesile olan ve ona büyük hizmetlerde bulunup sonunda onun peygamberliğine iman eden bu yüksek iradeli kadını Hz. Meryem ile birlikte Yüce Kitabı'nda övgüyle anmış ve şöyle buyurmuştur:
"Allah, iman edenlere de, Firavun'un karısını misal gösterir. O, şöyle demişti: 'Rabbim! Cennette, rahmetine yakın bir yerde bana bir ev yap. Beni, Firavun'dan ve onun kötü amelinden kurtar. Beni, şu z Um kavimden kurtar!'
Allah, iman edenlere, namusunu koruyan îmran kızı Meryem'i de misal gösterir. Biz, ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti ve itaatkar olanlardandı." (Tahrim sûresi, 66/11-12)
Rasülullah (s.a.v.) de, Firavun'un hanımı Asiye bintû Müzâhim isimli bu kadın ile Hz. Meryem'in gerçek anlamda kemâle eren iki kadın olduklarını belirtmistir (Bkz. Buharı, Enbiyâ, 34, 36). Bu hadisi yorumlayan İbn Kesir, hadiste o zamanın kadınlarının kastedilmiş olabileceğini, dolayısıyla daha sonra, İsiâm döneminde Hz. Hatice, Hz. Patıma ve Hz. Aişe gibi büyük kadınların da kemâle erdirildiği hususuna aykırı olmadığını ifade etmiştir [Kasasu'l-enbiyd, II, 654-655).
Hz. Musa (a.s.)'m hayatını kurtaran Hz. Âsiye, ileride ona iman ederek, onunla birlikte kocasına karşı direnmiş, sonunda inancı uğrunda hayatını feda etmekten çekinmemiş ve işkenceler altınca can vermiştir. Rivayete göre, âyette geçen ve içinde kendisine Cennette köşk istediği duasını, kocası Firavun'dan gördüğü bu işkenceler esnasında yapmıştır. Bu anda Cennetteki makamı kendisine gösterilmiş ve makamını seyrederek can vermiştir (Salebi, 188).
[12] Rivayete göre, Firavun'un hanımı Âsiye, nehirde su ile sandığın takıldığı ağaç arasında bulunmuş olan bebeğe, Kıbtîce su mânâsına gelen "mü" ile ağaç demek olan "şâ" kelimelerinden meydana gelen Mûşâ ismini koymuştur (Salebi, 168).
[13] Kasas sûresi, 28/8-9.
[14] Hz. Musa (a.s.)'m biri kız biri de Hz. Harun (a.s.) olmak üzere kendisinden büyük iki kardeşi vardı. Hz. Harun (a.s.), rivayetlere göre, yukarıda geçtiği gibi, İsrailoğulları'nın yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesiyle ilgili kanunun çıkarılmasından önce veya bâzılarının dediği şekilde iş gücü kaybının büyük olacağını gören Firavun'un, bu çocuklardan bir yıl doğanları öldürüp ertesi yıl doğanları sağ bırakması neticesinde, çocukların öldürülmediği yılda doğmuştur (Bkz. Salebi, 168; İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 468}.
[15] Kasas sûresi, 28/10-13.
[16] Tâhâ sûresi. 28/40.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 396-399.
[17] Kasas sûresi, 28/14.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 399-400.
[18] Kasas sûresi, 28/15-17. Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa (a.s.)'in Mısırlı Kıbtî'ye vururken onu öldürmek niyetinde olmadığım ve aklından dahî geçirmediği ölümü şeytanın işi olarak değerlendirip bundan son derece pişman olduğunu açık bir şekilde bildirmektedir.
Kİtab-ı Mukaddes ise, bunun aksine onun kasıtlı bir cinayet işlediğinden bahsetmektedir. Orada anlatıldığına göre, İsrailoğulları'ndan birinin Mısır'ın yerli halkından biriyle kavga ettiğini görünce, etrafı gözden geçirmiş, kendilerini gören bir kimsenin olmadığını anlayınca, Mısırlıya saldırarak onu öldürmüştür (Çıkış, 2/12). Bu sözlerin uydurulduğu ve böylece Hz. Musa (a.s.)'a büyük bir iftira atıldığı açıktır.
[19] Bâzı mûfessirîere göre, Hz. Musa (a.s.)'a, "Dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun?" diyen Mısırlı değil, İsrailoğullarTndan olan şahıstır. Çünkü o, "Anlaşılan sen apaçık bir azgınsın!" diyerek kendilerine doğru yürüyen Musa'nın, kendisini tutmak için geldiğim zannetmiştir. Bu sırada sadece Musa ve kendisinin bildiği sim İfşa ederek Musa'nın bir gün önce Mısırlı birini öldürdüğünü söylemiştir.
Anlaşılacağı gibi, bu müfessirleri böyle düşünmeye sevk eden husus, Hz. Musa (a.s.) ile bir gün önce yardım ettiği şahıs arasmdaki sırrın, Kıbtîler tarafından bilinmediğini kabul etmektir. Ancak diğer müfessirler, bu sözleri, şartların yardımıyla kuvvetli bir tahminde bulunarak Kıbtî'nin söylediği görüşünü tercih ederler. Bu kanaatte olanlardan İbn Kesir, şöyle der: "Kıbîî, Musa'nın kendisine doğru geldiğini görüp, onun tavrından düşmanına yardım etmekte çok ciddî olduğunu anlayınca, bu sözlerini zan ve feraset babından söylemiştir. Bir gün önce İşlenen cinayetin onun tarafından işlendiğini tahmin etmiştir. Veya belki de, kendisine karşı Musa'dan yardım isteyen akrabasının sözlerinde, bu olaya işaret eden deliller bulmuştur." {Kasasu'l-enbiyd, If, 356) .
Kİtâb-ı Mukaddes'te ise, İkinci kavganın Hz. Musa (a.s.)'ın önceki olayda Mısırlı'ya karşı yardım ettiği İbranî ile başka bir İbranî arasında geçtiği, Musa'nın haksız bulduğu birinci şahsı uyarması üzerine bu sözleri, önceki olayın da tek şahidi olan bu şahsın söylediği zikredilmektedir (bkz. Çıkış, 2/13-14).
[20] Ö.Ahmed Ömer, I, 167.
[21] Kasas süresi, 28/18-21.
[22] Kasas süresi, 28/22-24.
[23] Bâzı rivayetlerde, bu iki kızın babalan olan ihtiyarın, Hz. Şuayb peygamber olduğu bildirilmektedir. Yine, bu şahsın Hz. Şuayb (a.s.)'m yeğeni veya onun ümmetinden mü'min bir kimse olduğu görüşleri de vardır. Ancak Kur'ân-i Kerim, Hz. Musa (a.s.)'dan ve Hz. Şuayb (a.s.)'dan bahsettiği yerlerde, bu şahsın Hz. Şuayb peygamber olduğuna dair bir bilgi vermemiştir. Bu hususta hadislerde de malûmat yoktur. Bu bakımdan, söz konusu rivayetler, tartışma konusu olmuştur. Taberî ve İbn Kesir gibi pekçok alim, onun Hz. Şuayb peygamber olduğunu bildiren rivayetlere itibar etmemişlerdir (ilgili rivayetler için bkz. Neccâr, 202-205).
Ömer Ahmed Ömer de, onun Hz. Şuayb peygamber olmadığı kanaatindedir ve görüşünü şöyle delillendirir:
"Biz, o ihtiyarın, Hz. Şuayb peygamber olmadığı görüşünü tercih ediyoruz. Çünkü Hz. Şuayb (a.s.), kendisini yalanlayan kavminin helakine şahit olmuş, bu felaketten sonra sadece o ve mü'minler hayatta kalmıştır. Bu durumda, mü'min oimast gereken çobanların, onun kızlarının hayvanlarını sulamalarına engel olmaları mümkün değildir. Diğer taraftan, bu kaba çobanların, umûmi felaketten Önce onu yalanlayanlardan olması da mümkün değildir, çünkü bahsedilen bu şahıs, o sırada çok ihtiyar bir durumdaydı. Yine eğer bu şahıs peygamber olsaydı, yanında 10 yıl yaşayan damadına, kendi dininden bâzı şeyleri öğrettiğini duyardık. Halbuki Kur'ân'da bu şahıs hakkında söylenen tek şey 'sâlihlerden biri oldu-ğu'dur. Yİne Hz. Şuayb (a.s.), Hz. Musa (a.s.)'dan uzun bir süre önce yaşamıştır. Kavmine söylemiş olduğu, "Lût kavmi sizden uzak değildir." (Hud sûresi, 89) sözünden anlaşıldığı gibi, Hz. Lût'dan (a.s.] kısa bir süre sonra yaşadığı bilinmektedir.
Hz. Lût (a.s.), bilindiği gibi amcası Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşadı. Hz. ibrahim (a.s.) zamanı ile Hz. Musa (a.s.) zamanı arasındaki süre ise, pek çok tarihçinin kabulüne göre, 4 asırdan fazladır." [Ulü'1-azm mine'r-nısül, I, 173). Ö. Ahmed Ömer'in getirdiği bu deliller, meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır.
Kitab-ı Mukaddes ise, Hz. Musa (a.s.)'m kayınpederini Medyen (Midyan) kâhini olarak tanıtmakta ve adını Reuel ve Jethro olarak vermektedir (Çıkış, 2/ 16-18; 3/ 1; 18/ 5-6).
[24] Kasas sûresi, 28/25-29. Medyen'den ayrılan Hz. Musa (a.s.)'ın nereye doğru
gittiği hususunda iki görüş vardır. Bâzı müfessirler, Sina dağının Medyen-Mısır yolu üzerinde olmasından hareketle, yakınlarını ve kavmini özleyen Hz. Musa (a.s.)'ın tebdİl-İ kıyafetle kendisini gizleyebileceğim düşünüp Mısır'a gittiğini kabul etmişlerdir (İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 364; Mevdûdî, Tefhim, IV, 179).
Bâzı müfessirler ise, "Beni hemen öldürmelerinden korkarım" diyen Hz. Musa (a.s.)'ın, öldürülme korkusu sebebiyle Mısır'a gidemeyeceği, dolayısıyla Kudüs'e gitme ihtimalinin daha kuvvetli olduğu görüşündedirler (Elmahlı, VI, 183).
Kitab-ı Mukaddes'te, Hz. Musa (a.s.)'m daha Medyen'de iken, kayınpederinin sürüsünü çölün ardında bırakıp, Allah'ın dağı Horeb'e geldiği, burada Allah'la konuştuğu ve peygamber olarak görevlendirilip Mısır'a gönderildiği kaydedilir (Çıkış, 3/ 1-7; 4/ 18).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 400-406.
[25] Hz. Musa (a.s.)'m vahye mazhar olduğu ve peygamber olarak görevlendirildiği bu yer, deniz seviyesinden yaklaşık 1500 m. yükseldiktedir. Hıristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatoru I. Constantinus, Sînâ dağının eteğinde bulunan bu noktada bir kilise inşâ ettirmiştir. Yaklaşık iki asır sonra ise imparator Jüstinian, bu kiliseyi de içine alan bir manastır yaptırmıştır. Hâlâ ayakta olan kilise ve mânâstır, Yunan Ortodoks kilisesine mensup rahiplerin idaresindedir (Mevdûdî, Tefhim, IV, 92) .
[26] Kasas süresi, 28/29-35.
[27] Bildirildiğine göre daha sonra Hz. Musa (a.s.)'m dilindeki tutukluk geçmiş ve çok güzel konuşmaya başlamıştır ( İbn Kesir, Tefsir, IV, 504).
[28] Tâhâ sûresi, 20/9-36.
[29] Neml sûresi, 27/7-13.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 407-410.
[30] Tâhâ sûresi, 20/42-48.
[31] Şuarâ sûresi, 26/10-17.
[32] A'râf sûresi, 7/104-107.
[33] Şuara sûresi, 26/18-22. Firavun'un âyette geçen, "Seni çocukken himayemize alıp yanımızda büyütmedik mi? Hayatının birçok yılım aramızda geçirmedin mz?"şeklindeki sözleri, ilk bakışta bu Firavun'un onu sarayına alan ÎI. Ramses olduğu intibaını uyandırmaktadır. Ancak bu sözlerin onun zamanında devlet işlerinde etkili olan oğîu ve halefi Mineptah tarafından söylendiği, dolayısıyla Hz. Musa (a.s.)'m peygamberlik görevine ikincisi zamanında başladığı görüşü giderek daha da kuvvet kazanmıştır. Buna göre Mineptah, babasının zamanında sarayda
büyütülen Hz. Musa (a.s.)'ı o günlerden itibaren tanımış ve bu sözleriyle o günleri kasdetmiştir (bkz. Neccâr, 240).
Neccar, 22. âyette geçen,'"İsrailoğullarim köle edindin" mânasına gelen "ab-bedte ben: İsrail" tabirindeki "abbede" kelimesinin lügatta ikramda bulunmak mânasına da geldiğini dikkate alarak, o sırada yumuşak söz söylemek durumunda olan Hz. Musa (a.s.j'm bu cümlesini şöyle anlamıştır: "Bana yapacağın lütuf ve iyilik, îsrailoğullan'na lütufta bulunup onlara Rablerine ibâdet hususunda hürriyet vermendir." (s. 216).
[34] Şuara sûresi, 26/23-28.
[35] Tâhâ sûresi, 20/48-55.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 410-415.
[36] Nâzİât sûresi, 79/20-26.
[37] Kasas süresi, 28/38.
Firavun'un ilâhlık iddiası, kendisinin kâinatın yaratıcısı tek ilâh olduğu mânâsına bir iddia değildir. Çünkü bizzat bu iddiada bulunan Firavun ve onu tanrı kabul eden toplumu, pek çok tanrıya ibadet ediyorlardı. Kur'an-ı Kerim, bu hususu onların dilinden şöyle aktarmıştır:
"Kavminin ileri gelenleri, Firavun'a şöyle dediler: 'Musa ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar, seni ve ilâhlarım îerketsinler diye mi serbest bırakıyorsun?" (A'râf süresi, 7/127).
Dolayısıyla, birçok tanrıya tapan Mısırlılar'ın Güneş tanrısının oğlu ve tann-hükümdar olarak kabul ettikleri Firavun'un tanrılık İddiası, ülkesinde yegâne iktidar sahibi olma manasınadır. O, ülkesinde tek kanun koyucunun, tüm emir ve yasaldan belirleyicinin kendisi olduğunu, bu yetkilerini hiçbir kimseyle paylaş madiğini ve asla paylaşmak istemediğini kastetmiştir. Onun bu maksadı, şu a-yetten de anlaşılmaktadır:
"Firavun, kavmine şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır'ın saltanatı ve ayaklarımın altından akan şu nehirler benim değil mi? (Sİzİn en büyük efendiniz olduğumu) görmüyor musunuz? " (Zuhruf sûresi, 43/51).
Elmalık-, Firavun'un ilahlık iddiası için şöyle demiştir:
"Firavun çok iyi bilir ki, şu mahlûkatı yaratan kendisi değildir, kendisini de bir yaratan vardır. Fakat ulûhiyetin yalnız Allah'ın olduğunu tanımıyor. Yaratmak ve yaratıcılık kavramlarına haksızlık ediyor, hukuk ve hukuk koyuculuğu kendi yetkisi olarak görüyor ve kendi dilediği gibi yaparmış, ne isterse o olurmuş, hükmünü ve idaresini bozacak üst bir makam ve kuvvet yokmuş gibi gösteriyor. Bu sebepten insanlar, onun idaresine boyun eğmekten başka bir şey bilmesin, hep onu sevsin, hep ondan korksun, hep ona kul olsun, ona tapsın istiyor. Hem mâbudluk iddia ediyor, hem de 'sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum' diyor. îlk önce yoktur demiyor, bilmiyorum diye insaflı görünmek istiyor."[Hak Dİnİ, VI, 187 ).
[38] Mü'min süresi, 40/36-37.
[39] îlgüi rivayetler için bkz. Salebi,189-190.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 416-417.
[40] Şuara sûresi, 26/29-33.
[41] A'râf sûresi, 7/103-112.
[42] Tâhâ sûresi, 20/56-59.
[43] Şuarâ sûresi, 26/38-42.
[44] Tâhâ sûresi, 20/60-66.
[45] A'râf sûresi, 7/115-116.
[46] Tâhâ sûresi, 20/67-70. Müfessirlerin ekseriyeti, Hz. Musa (a.s.)'m asasının sihirbazların yılanlarını gerçekten yuttuğunu kabul etmişlerdir. Ancak, onun bu yılanları yutmayıp onların üzerindeki sinirin etkisini kaldırarak tekrar ip ve sopaya dönüştürdüğünü kabul edenler de vardır. Mevdûdî, ikinci tefsiri tercih ettiğini söylemiştir (Bkz. Tefhim, III, 257).
[47] Şuarâ sûresi, 26/43-51.
[48] A'râf sûresi, 7/118-126.
[49] Tâhâ sûresi, 20/71-76.
[50] Kasasu'l-enbiyâ, II, 386.
[51] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 418-426.
[52] Neml sûresi, 27/ 12-13.
[53] Yunus süresi, 10/75-86.
[54] Kasas süresi, 28/36-37.
[55] A'râf sûresi, 7/127. Bu âyette bahsedilen Firavun, bu bölüme ait 4. dipnotta geçtiği gibi, bâzı tarihçiler nazarında, babası II. Ramses'in yerine geçen Mineptah'ür (1235-1224). îsrailoğullan, büyük ihtimalle Mısır'dan onun zamanında çıkmışlar, o ve ordusu denizde boğulmuştur.
[56] A'râf sûresi, 7/128-129.
[57] Mü'min sûresi, 40/23-25.
[58] Yunus sûresi,10/87.
[59] Mü'mİnun sûresi, 23/45-48.
[60] Nâziât sûresi, 79/20-26.
[61] Kasas sûresi, 28/39-42.
[62] Kasas, 28/76-77. Bu âyette geçtiği gibi Kânın, İsrailoğulları'ndandı. Buna rağmen, kavmine gösterdiği düşmanlık sayesinde Firavun'un gözde devlet adamlarından biri olmayı başarmıştı. Âlimlerin ekseriyetine göre Hz. Musa (a.s.)'m amcazadesi olan Karun, Hz. Musa (a.s.)'m üç azıîı düşmanından biri idi. Bu üçlü komite Mü'min sûresinde (âyet 23-24) şöyle tanıtılmıştır:
"Andolsun ki biz, Musa'yı mucizelerimiz ve apaçık delillerle, Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar: 'Bu, çok yalancı bir sihirbazdır!'dediler."
Rivayete göre Karun, önce Hz. Musa (a.s.)'a İman etmiş ve ona verilen Tevrat ı çok iyi öğrenmişti. Ancak hırsı, dünya malına düşkünlüğü, azgınlığı ve kıskançlığı yüzünden, dinine ve kavmine ihanet ederek kavmini Mısır'dan sürmeye çalışanlarla birlikte oldu. Onun bu tavrı, Firavun'un gözdesi haline gelmesini sağlamıştı. Bâzı rivayetlere göre, Firavun onu îsrailoğulları'nm başına idareci tayın etti. Karun, o kadar büyük bir servete sahip olmuştu ki, görevliler sadece hazinesinin anahtarlarım bile çok zor taşıyabiliyorlardı. Bu zenginlik, onu son derece şı-martmıştı. Yakınları onu uyararak, ahireti unutmamasını, Allah'ın verdiği nimetlerden başkalarına İhsanda bulunmasını ve bozgunculuktan vazgeçmesini istiyorlardı. Ancak Karun, servetini bilgisi sayesinde edindiğini söyleyerek, bu uyanlara kulak asmıyordu. Bir gün gelip servetinin yok olabileceğini düşünmüyor, Allah'ın kendisinden daha varlıklı nice zenginleri helak ettiğini dikkate almıyordu. Diğer taraftan, sadece dünya hayatım isteyen insanlar, görkemli bir şekilde karşılarına çıkan bu gurur âbidesine imrenerek, onu takdirle anıp, onun sahip olduğu servete sahip olabilme özlemlerini dile getiriyorlardı, içlerindeki ilim ehli ise, Allah'ın vereceği mükâfatın daha hayırlı olduğunu söyleyerek onları uyarıyordu. Onlann bu durumu, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
"Karun ise, 'O servet, bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.' demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftan olan nice kimseleri helak etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (onlar hatalarım görmeseler de Allah onlann hepsini bilir).
Derken Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, 'Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!' dediler.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler: 'Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre, Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir." (Kasas süresi, 28/78-80).
Allah Teâlâ, ihtikara, vurguncu, malını ve mülkünü artırmaktan başka bir şey düşünmeyen bugünkü manada tipik bir kapitalist örneği oian Karun ve sarayını, sonunda yerin dibine geçirdi. O'nun verdiği bu cezayı önleyebilecek bir güç de asla olamazdı. Önceden onun gibi olmak isteyenler, gerçeği ancak bu sırada anlamışlardı:
"Nihayet biz, Karun'u da sarayım da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avenesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
Daha dün, onun yerinde olmayı isteyenler, 'Demek ki, Allah, nzkı kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah, bize lütufta bulunmamış olsaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkarcılar iflah olmazmış!' demeye başladılar." (Kasas sûresi, 28/81-82 ).
Allah Teâlâ, Karun'u cezalandırdığını haber verdikten sonra, ahiret yurdunu, yeryüzünde büyüklenmek ve bozgunculuk çıkarmak istemeyen iman ve takva sahiplerine miras kıldığını, mutlu sona ancak onlann ulaştığını, kötülerin ise âhirette dünyada yaptıktan kötülüklerle karşılaşacaklarını bildirmiştir:
"işte ahiret yurdu! Biz, onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. En güzel akıbet, takva sahiplerinindir. Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler." (Kasas sûresi, 28/83-84).
Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'m karşısındaki üçlü komitenin diğer iki elemanını da helak ettiğini bildirirken şöyle buyurmuştur:
"Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da helak ettik. Andolsun ki, Musa, onlara apaçık deliller getirmişti de, onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki, azabımızı aşıp geçebilecek değillerdi." (Ankebut sûresi, 29/39).
Karun olayı, Hz. Musa (a.s.)'m Mısır'dan çıkışından önce yaşanmıştır. Çünkü, âyette onun sarayının yerin dibine geçirildiği bildirilmiştir. Sarayın varlığı bir şehire işarettir. Halbuki, îsrailoğulları Mısır'dan ayrıldıktan sonra, Hz. Musa (a.s.)'m vefatına kadar Tİh'te kalmışlardır. Bu çölde bir saray söz konusu olamaz (İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 489). Komitenin diğer iki üyesi Firavun üe veziri Hâman ise, ordularıyla birlikte Kızıldeniz'de boğuldular.
[63] Zuhruf sûresi, 43/51-54. 52. âyetteki Firavun'un Hz. Musa (a.s.) için "meramını anlatmaktan âciz bir kimse" ifadesiyle, onun zamanla geçen konuşma güçlüğünü kastettiği düşünülmektedir.
[64] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 427-434.
[65] Yunus sûresi,10/88-89.
[66] A'râf sûresi, 7/130-135.
[67] Zuhruf sûresi, 43/46-50.
[68] İsrâ süresi, 17/101-102. Âyette zikredilen dokuz mucize, İbn Abbas, Mücahid, İkrime, ŞaTaİ ve Katâde'ye güre şuniardır: Hz. Musa (a.s.)'m eli, asası, kıtlık seneleri, ürünlerin azaltılması, tufan, çekirgeler, haşerat, kurbağalar ve kan. (İbn Kesir, Tefsir, III, 66-67). Bu konudaki farklı rivayetler ve görüşler için bkz. Neccâr, 234-235.
[69] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 434-438.
[70] Mü'min sûresi, 40/26.
[71] Mü'min sûresi, 40/28-35. "Firavun ailesinin mü'mini" olarak meşhur olan bu şahsın, inancını ve peygamberi Hz. Musa (a.s.)'ı kahramanca savunması dolayısıyla, ondan bahseden ve bir başka adı "Ğâiîr" olan bu sûreye "Mü'min süresi" adı verilmiştir.
İbn Kesir, bu şahsın, Firavun'un amcazadesi olduğunu, canından korkarak o ana kadar imanını gizlediğini söyler. Bazılarının onun İsrailoğulları'ndan olduğunu söylemesini ise çok uzak bir İhtimal olarak değerlendirir. Bu mü'minin davranışını, 'Cihadın en efdali, zâlim sultanın huzurunda hakkı söylemektir.' hadisinde bahsedilen durumun en mükemmel Örneklerinden biri olarak takdim eder ve, 'Çünkü Firavun'dan daha zâlim kimse olmadığı gibi, bu sözden daha doğru söz de yoktur.' der {Kasasu'l-enbiyâ, II, 389-390)
[72] Mü'min sûresi, 40/38-46.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 438-443.
[73] Duhan sûresi, 44/17-24. Tevrat'ta Hz. Musa (a.s.| yüzünden başlarına gelen sıkıntılardan kurtulmak isteyen Firavun'un, önce ona kavmiyle birlikte Mısır'dan ayrılma izni verdiği, daha sonra da fauna pişman olarak peşlerine düştüğünden bahsedilmektedir (Bkz. Çıkış 12/ 29-36, 14/4-31).
[74] Tâhâ sûresi, 20/77.
[75] Şuarâ sûresi, 26/52-56.
[76] Şuarâ sûresi, 26/57-68. Ayetlerdeki açık ifadelere rağmen, denizin yarılması mucizesini bir med-cezir olayı olarak görmek isteyenler çıkmıştır (bu görüş ve tenkidi için bkz., M. Abduh, Menar, I, 315-316).
[77] Duhan sûresi, 44/25-31.
[78] A'raf süresi, 7/137.
[79] Yunus sûresi, 10/90-92. Allah Teâlâ, Firavun gibi azabı gördükten sonra iman edenlerin imanlarının kabul edilmeyeceğini bildirmiştir:
"Onlar, azabımızı gördükleri zaman, 'Biz sadece Allah'a iman ettik. O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik.' dediler.
Azabımızı görünce imâna gelmeleri, onlara hiçbir fayda sağlamadı. Allah'ın, kullan hakkında öteden beri uygulanagelen kanunu budur. İşte kâfirler o zaman hüsrana uğrarlar."(Mü'min süresi, 40/84-85).
Allah Teâlâ, aynı şekilde ölüm gelince yapılan tevbenin de kabul edilmeyeceğini bildirerek şöyle buyurmuştur:
"Günah işleyip de, kendisine ölüm gelince, 'Şimdi tevbe ettim.' diyenler ile kâfir olarak ölenlerin teubesi kabul olunmaz. İşte bunlar için can yakıcı bir azap hazırladık. " (Nisa sûresi, 4/18).
Bunun yanında, Firavun'un boğulmaktan kurtulmak için iman eder göründüğünü ve bu sözlerinde samimi olmadığını düşünenler; yine sayılan az da olsa onun iman üzere öldüğü ve mü'min olarak haşredileceği görüşünü benimseyenler de olmuştur (Bu görüşler için Bkz. Neccâr, 239).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 443-448.
[80] . Bu konuda bkz. Kurtubi, Tefsir, VIII, 379; fbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1401, II, 432; Ebu's-Suüd, Tefsir, IV, 174, 183; Âlûsi, Tefsir, II, 183.
[81] Râzi, Tefsir, XVII, 157.
[82] Neccar, 241.
Neccâr, eserinin ikinci baskısında, bu konuda otorite kabul ettiği Mısırh arkeolog Ahmed Yusuf Ahmerî'in Kitabu Fir'avni Musa isimli eserinden İsrailoğullan'nın Hz. Yusuf (a.s.) zamanında Mısır'a intikallerinden sonraki durumlarım özetlemiştir. Burada açıklandığına göre, II. Ramses zamanında doğan Hz. Musa (a.s.), peygamberlik görevine onun oğlu Mineptah zamanında başlamıştır. Dolayısıyla denizde boğulan firavun, bâzılarının söylediği gibi Ramses değil, oğlu Mineptah'tır.
1896 yılında Uksur'da yapılan arkeolojik kazılarda, muhtemelen bu döneme ait bir levha bulunmuştur. II. Ramses'in oğlu ve halefi Mineptah'm kahramanlık ve zaferlerini anlatan ve İsrâiloğullan'ndan bahseden ilk resmî belge olan bu lev-hada, "îsrailoğullan imha edilmiştir ve onların yeniden üremeleri İçin geride hiç bir tohum bırakılmamıştır." cümlesi yer almaktadır. Bu sözler maksatlı olarak uydurulmuş bir yalandan ibarettir. Bu büyük taş levha da, Mineptah tarafından değil, onun Hz. Musa (a.s.) ve İsrailoğulları'nı takip ettiği sırada denizde boğulmasından sonra, onun mağlûbiyetini ve korkunç sonunu gizleyerek Mısır halkına onun îsrailoğullan'nı imha ettiği izlenimi vermek isteyen Mısır devlet ve din a-damları tarafından yazılmıştır. Ahmed Yusuf Alımed, söz konusu bu granit taş levhanın, Mısır firavunlarının yaptıkları önemli işleri anlatan ve Özel bir tarzda yazılan önceki levhalardan tamamıyla farklı oluşunu, görüşüne delil göstermiştir. Buna göre boğulan bu firavunun cesedi, onun ölümüne inanamayan İsrailoğulia-n'nın İnanması ve daha sonrakiler için de ibret olması için deniz tarafından dışarı atılmıştır. Daha sonra oradan alınıp mumyalanarak Uksur'dakİ diğer firavunların mezarlarının yanında, diğerlerine göre aceleyle hazırlandığı açıkça görülen mezarına konulmuştur. 1900 yılındaki kazılar sırasında ortaya çıkarılan bu ceset şimdi Kahire Müzesi'nde korunmaktadır (bkz. Neccâr, 241; ayrıca bkz. Tantâvî, Tefsir, VI, 83-85; Tabbâra, 289).
Mevdûdî, ona ait bu mumyayı tetkik eden İngiliz Grafton E. Smith'in mumyanın bandajım kaldırdığında cesed üzerinde bir tuz tabakasıyla karşılaştığını söyleyerek, bu tuz tabakasının denizde boğulmanın bir delili olduğunu belirtir. Ancak Mevdûdî, bu cesedin 19001ü yıllarda Ebu Zuneyme'de bulunan ceset olduğunu söylemiştir {Tefhim, II, 362). Halbuki bu ikinci ceset, Kahire Müzesi'nde değil Londra'da British Museum'da bulunmaktadır ve mumyasız bir vaziyette olduğu söylenmektedir.
[83] Cam bir fanus içinde secde vaziyetinde duran ve mumyalanmadığı halde bozulmadan kaldığı söylenen bu ceset hakkında bkz.Celal Ediz, "3000 Yıllık Mucize", Zafer Dergisi, sy.77 (1983); oradan naklen, Asım Koksal, Peygamberler Tarihi, II, 65-67
[84] Kasasu'l-enbiyû, 241-242.
[85] Red Sea", EJ., XIV, 14-15'ten naklen Cavit Yalçın, Kavimlerin Helaki, s. 98.
[86] Buharı, Savm, 1; Müslim, Siyam, 133; ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 360.
[87] Naziât sûresi, 79/15-26.
[88] Müzzemmil sûresi, 73/15-19.
[89] A'râf sûresi, 7/136.
[90] Hûd sûresi, 11/96-99.
[91] Kasas sûresi, 28/39-42.
[92] Mü'min sûresi, 40/46.
[93] Zâriyât sûresi, 51/38-40.
[94] Ankebut sûresi, 29/39-40.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 448-454.
[95] İsrâ süresi, 17/103-104.
[96] A'râf sûresi, 7/137. Bu âyette, doğu ve batısının tsrailoğulları'na verildiği bildirilen ülke, çoğunluğa göre onlara vâdedilen Filistin ve civarıdır. Ancak bu ülkenin Mısır olduğu da söylenmiştir. Mısır'ın meşhur âlimlerinden Leys b. Sa'd'm bu gö
rüşte olduğu zikredilmektedir ki, buna göre İsrail oğullan, kısa bir süre oraya hâkim olmuşlardır. Bâzı eski tarihlerde de, Hz. Musa (a.s.)'m, Mısır'a hâkim olup orayı 13 yıl yönettiği, Mısır'dan çıkışın bundan sonra gerçekleştiği yazılmıştır (bu konuda bkz. Reşid Rızk, Menar, IX, 96-99; Ateş, Çağdaş Tefsir, III, 385).
[97] Şuarâ sûresi, 26/57-59.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 454-455.
[98] Putlara tapan bu toplum hakkında farklı görüşler vardır: Onların Rifde yaşayan Lahm ve Cüzam Arapları olduğu rivayetleri yanında Mısırlı bir halk olduğu da s öyle nmekt e dir.
Mevdüdî, onların, Sînâ yarımadasında askeri bir garnizon olan Mafka'da yaşayan Mısırlılar oldukları görüşündedir (Tefhim, II, 88 ).
[99] Araf sûresi, 7/138-141.
[100] ibrahim sûresi, 14/6-8.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 455-457.
[101] Hz. Harun (a.s.), yaşça büyük olmasına rağmen, peygamberlik görevi hususunda, Hz. Musa (a.s.)'m emri altında idi. Onun isteği üzerine, Allah tarafından tebliğ çalışmalarında ona yardımcı olarak vazifelendirilmişti. Allah Teâlâ, bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Andolsun ki biz, Musa'ya Kitab'ı verdik; kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık." (Furkan sûresi, 25/35).
[102] Hz. Musa (a.s.) ve kavmine gösterilecek olan "/âşıkların yurdu" nun hangi ülke olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bâzı âlimler, bu ülkenin Mısır olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre, İsrail oğulları, Firavun*un helakinden sonra Mısır'a dönmüşlerdir. Kelbî'den nakledilen bir rivayete göre bu ülke, Âd ve Semüd kavimlerinin yurtlandır. Katâde'ye göre İse, Suriye bölgesinde Amâlika kavminin yurdudur. Arz-i Mev'ûd olması mümkün görünmemektedir. Çünkü oraya ancak Hz. Musa (a.s.J'ın vefatından sonra girilmiştir { Bu görüşler için bkz. Neccâr, 259).
[103] A'raf süresi, 7/142-147. Hz .Musa (a.s.)'a verilen Tevrat levhalarının sayısı, maddesi ve boyutları hakkında farklı rivayetler nakledilmiştir. Sayılan için, 2, 7 veya 10 olduğu; maddesi için, zümrüd, yeşil zeberced, yakut veya Hz. Musa (a.s.)'ın yonttuğu taş ya da tahta olduğu şeklinde rivayetler vardır. Kur'ân-ı Kerim, bu hususlarda bilgi vermemiştir, dolayısıyla, bu rivayetlerden herhangi birinin doğru olduğunu savunmak zordur.
[104] En'am sûresi, 6/154.
[105] Bakara süresi, 2/51-53.
[106] Isrâ süresi, 17/2.
[107] Enbiya sûresi, 21/48-49.
[108] Furkan sûresi, 25/35-36.
[109] Kasas sûresi, 28/43.
[110] Mü'min sûresi, 40/53-54.
[111] Secde sûresi, 33/23-24.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 457-460.
[112] Anlaşılan, birkaç asır boyunca putlara tapan Mısırlılar ile bir arada yaşamaları sebebiyle, puta tapıcılık, İsrailoğulları'nın kalplerinde İyice kökleşmişti. Putlara tapmaya son derece meyyal ve yatkın bir halde bulunuyorlardı. Putperest bir kavme uğradıklarında, hem de bir peygamberden put istemeleri ve yine o peygamberin kısa denilebilecek bir süre kendilerinden ayrılmış olduğu bir zamanda hemen elleriyle bir put yapmaları bunu açıkça göstermektedir.
Diğer taraftan Sâmirî isimli bu şahsın, tanrı olarak bir buzağı heykeli yapması da, onların Mısır putperestliğinden etkilendiklerini ortaya koymaktadır. Zîrâ Mısırlılar, diğer tannlarıyİa birlikte buzağıya da taparİar, üâh kabul ettikleri buzağılar ölünce, onları mumyalayıp Serabyom denilen yerdeki özel mezarlara def-nederlerdi (Neccâr, 261; Tabbara, 295).
Ne gariptir ki, Kitab-ı Mukaddes'te, Hz. Harun (a.s.)'a ağır bir iftira atılmakta, Sâmiri'nin yapmış olduğu buzağı heykelinin onun tarafından yapıldığı anlatılmaktadır (Çıkış, 32/1-6). Bu iftira, bu kitaptaki tahrifin hiçbir sınır tanımadığının açık bir delilidir.
[113] Tâhâ sûresi, 20/85-98.
[114] A'râf süresi, 7/148-154.
[115] Bakara sûresi, 2/54. Ayette geçen "fa'ktülû enfuseküm/nefislerinizi öldürün ibaresi, müfessirler arasında İhtilaf konusu olmuştur. Bazı müfessirler, bu emir İle, buzağıya taparak şirke düşenlerin tevbelerinin, nefislerini şehvetlerden arındırmaları, her türlü süflî arzu ve istekleri terketmek suretiyle nefislerini itaat altına almaları ve buna kesin söz vermeleri şartıyla kabul edileceğinin kastedildiği görüşünü tercih etmişlerdir (bks. Nesefî, Tefsir, I, 44; Beydâvî, Tefsir, I, 324; Ebu's-Suüd, Tefsir, I, 102). Ancak bu emir, müfessirlerin çoğu tarafından, buzağıya tapanların Öldürülmesi olarak anlaşılmıştır. Buna göre, buzağıya tapanlar ölüm cezasına çarptırılmışlar ve bu onların tevbelerinin kabulü sayılmıştır. Onları buzağıya tapmayanlarm öldürdüğü veya birbirlerini öldürdükleri şeklinde rivayetler vardır (Taberi, Tefsir, I, 285-2SS; Kurtubî, Tefsir, I, 401; İbnül-Cevzî, Tefsir, I, 83; İbn Kesir,Tefsir, I, 93; Kasasul-enbiyâ, II, 443; Salebi, 211; Beğavî, Tefsir, I, 74; Şevkânî, Tefsir, 1, 86). Bu yaygın görüşü benimseyenlerden Elmalılı, "nefislerinizi öldürünüz" şeklindeki açıklamanın işâri tefsir olduğunu söyler {Hak Dini, I, 300).
[116] İbnül-Cevzî, Tefsir, I, 83; İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 445.
[117] A'râf süresi, 7/155-156.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 461-467.
[118] îbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 453. İsrailoğulları'na yapılan bu tehdidin, onları îmâna zorlama değil, önceden îman etmiş olan bu insanları inançlarının gereğini yerine getirmeye zorlama olduğu açıktır. Söz verdikleri halde sözlerinden döndüklerinin belirtilmesi de bunu kesin olarak ortaya koymaktadır.
Bilindiği gibi onlar sözlerine sâdık kalmamışlar, bu sözleşmeyi bozarak, peygamberlerini öldürmek dahil nice cinayetler işlemişler ve bu yüzden Allah'ın gazabına uğramışlardır.
[119] A'râf sûresi, 7/171. Zamanımız müfessirlerinden bâzıları, bu hadiseyi bir deprem şeklinde düşünmüşlerdir. Onlara göre, deprem sırasında İsrailoğulları, yanlarındaki dağın üzerlerine düşeceğini sanarak korkuya kapılıp tevbe etmiş olabilirler. Ancak bu durumda da olağanüstü bir durum vardır ( Bkz. Reşid Rıza. Menâr, I, 343; IX, 359; Neccâr, 276; Muhammed Esed, Kur'ân Mesajı, 309; Süleyman Ateş, Çağdaş Tefsir, I, 177).
[120] Bakara sûresi, 2/63-64.
[121] Bakara sûresi, 2/92-93.
[122] Al-i Imrân sûresi, 3/ 187.
[123] Mâide sûresi, 5/13.
[124] Nisa sûresi, 4/46.
[125] A'râi" sûresi, 7/169.
[126] Bakara sûresi, 2/75.
[127] Hûd sûresi, 11/110, Pussilet sûresi, 41/45.
[128] Bakara sûresi, 2/87-88.
[129] En'am sûresi, 6/91.
[130] Bakara sûresi, 2/89-90. Bu âyette "inkâr edenler" ifadesiyle kastedilenler,
Câhiliye döneminde Yesrib/Medine'de üç yahudi kabilesiyle birlikte yaşayan Evs ve Hazreç Araplarıdır. Sonradan İsiâmı kabul eden bu iki kabile, bilindiği gibi, Rasülullah (s.a.v.) ve Mekkeli müslümanlan şehirlerine çağırarak onlara her türlü yardımı yaptılar.
[131] Mâide suresi, 5/41.
[132] Mâide sûresi, 5/43-45.
[133] Nisa sûresi, 4/153-154.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 467-473.
[134] Rasülullah (s.a.v.j, ona Hızır adının veriliş sebebini şöyle açıklamıştır: "Hızır, otsuz bir yere otururdu da, ansızın o otsuz yer yeşillenerek peşi sıra dalgalanırdı." (Buhâri, Enbiyâ, 25, 27).
Rasülullah (s.a.v.)'de, bu kulun hüviyeti hakkında herhangi bir bilgi vermemiştir. Bunun neticesinde, âlimler onun hakkında çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Müslüman âlimlerin ekseriyeti, Hz. Hızır (a.s.)'m peygamber olduğunu kabul etmişlerdir. Musa-Hızır kıssasının birçok yönü, onun peygamber olduğunu göstermektedir. İbn Kesir, kıssanın seyrinin onun peygamberliğini açıkça gösterdiği kanâatindedir. Ona verilen ilim, üstün sabır, yine bir peygamber olan Hz. Musa (a.s.)'m ona hitap şekilleri, ondan İlim öğrenmek için gösterdiği gayret, ona karşı mütevâzi ve hürmetkar davranışı gibi hususlar, onun da vahiy alan bir nebi olduğunu ortaya koyar. Yine, suçsuz bir çocuğu öldürmesi, yalnızca ilhamla olamaz; bunun için bir vahyin gelmesi şarttır. Hz. Hızır (a.s.)'m son sözü de kendisinin bir peygamber olduğunu göstermektedir {Kasasu'l-enbiyâ, II, 522 vd.).
Kelam, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu Hz. Hızır (a.s.)'ın bir nebi olduğunu düşünürken, onun bir velî veya melek olduğunu iddia edenler de vardır. Tasavvuf erbabı, genellikle Hz. Hızır (a.s.)'m bir velî olduğunu kabul etmiştir. Bu görüşte olan âlimler, ona verilen bilginin doğrudan Allah'tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler.
Hz. Hızır {a.s.J'm bu yolculukları sırasında yaptığı, Hz. Musa (a.s.)'ı hayrete düşüren üç işten ikisinin, yaratılıştan beri insanlar İçin var olan ilâhı kanunlara aykırı olması, sayıları az da olsa bâzı âlimler tarafından onun melek olduğuna i şaret sayılmıştır. Başka bir kimsenin malını tahrip ve daha da önemlisi suçsuz bir çocuğu öldürmek izninin hiçbir insana verilmediğinden hareketle bazı müfes-sirler, bu işleri yapan şahsın sorumluluk taşıyan bir insan olamayacağı kanâatine varmışlardır. Onlara göre Hz. Hızır (a.s.), insanlar için konulmuş kanunlarla mükellef olmayan bîr melektir. Bu tür emirler, hiçbir kişisel güce sahip olmaksızın, sadece Allah'ın emirlerini uygulayan meleklere verilebilir. Bu görüşü savunan Mevdûdî, Kur'ân-ı Kerim'de "kullarımızdan biri" diye tanıtılan bu şahsın, insan olduğuna dair bir bilgi bulunmadığını, yine Kur'ân'da "abd/kul" lafzının melekler için de kullanıldığını (Enbiya süresi, 21/26; Zuhruf süresi, 43/19) delil o-Iarak zikreder. Bunun yanında hadislerde de Hz. Hızır (a.s.)'m insan olduğuna işaret edilmediğini söyler {Bkz. Tefhim, III, 190).
Âlimler arasında önemli bir ihtÜâf konusu da Hz. Hızır (a.s.)'m hâlen sağ olup olmadığı hususudur. Bâzı âiimier onun sağ olduğunu kabul ederken, diğerleri öldüğü görüşündedirler. Buhârî şârihİ Aynî, İslâm âlimlerinin ekseriyetinin onun hayatta olduğunu ve bazı İnsanlar tarafından hâlâ görüldüğünü kabul ettiklerini söyler. Müfessir Ebu Hayyân ise, Aynînin aksine, ulemanın ekseriyetinin onun öldüğüne inandıklarını iddia etmiştir. Buhârî, İbrahim el-Harbî, İbnul-Cevzî, Ibn Teymiye, îbn Kayyım, İbn Kesir ve Suyütî de onun öldüğünü kabul edenler arasındadır (Hızır hakkında bkz. Salebi, 220-26; İbn Hacer, el-İsabe, Mısır 1328, I, 429-452; Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi IX, 145-146; İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 534-41; Dâvudoğlu, Sahih-İ Müslim Tercüme ve Şerhi, X, 200-202; Ateş, Çağdaş Tefsir, V, 314 vd. ; İlyas Çelebi-Süleyman Uludağ-Cemal Kurnaz, "Hızır", DİA, XVII, 406-412).
[135] Buhârî, İlim, 44, Bed"ûl-halk, 11, Enbiyâ, 27; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 117-119.
[136] Bu rivayetler için bkz. Salebi, 218.
[137] Kur'ân-ı Kerim, bu yolculukta Hz. Musa (a.s.)'ın yanında olan ve ona hizmet eden gencin kimliği hakkında da bilgi vermemiştir. Ancak bâzı hadislere göre bu genç, Hz. Musa (a.s.)'dan sonra İsrailoğullan'nm başına geçen Yûşâ b. Nûn'dur {Tefhim, III, 187 ).
[138] Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır (a.s.)'m buluştukları iki denizin birleştiği (mecmeul-bahreyn) yerin neresi olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Buranın;
a) Karadeniz ile Hazar denizi arası,
b) Ermenistan'da Kur ve Res (Araş) nehirleri arası,
c) Akdeniz ile Kızıkieniz arası,
d) Ürdün ve Kulzüm nehirleri arası,
e) Antakya,
f) Eyle,
g) Endülüs'te bir şehir,
h) Kuzey Afrika'daki Tanca şehri oldu ğuna dair görüşler nakledilir. Bâzı âlimlere göre ise, iki denizle Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır (a.s.) kastedilmiştir; buna göre Hz. Musa (a.s.) zahir ilmini (şeriat), Hz. Hızır (a.s.) ise bâtın ilmini (ilm-i ledün) temsil etmektedir (Bu rivayetler için bkz. İbn Kesir, Tefsir, III, 93; Ateş, Çağdaş Tefsir, V, 315).
[139] Kehf süresi, 18/60-64.
[140] Kehf sûresi, 18/65-82.
[141] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 473-479.
[142] Bakara sûresi, 2/67-74. Bu kurban olayı, Kitab-ı Mukaddes'te de anlatılmıştır. Ancak orada sebep farklıdır ve İsrailoğulları'nın bunu yerine getirmemek için nasıl gereksiz sorular sorduklarından bahsedilmez (Bkz. Sayılar, 19/1-10).
73. âyette geçen "îdribûhu bi-ba'dıhâ" ibaresi, müfessirlerin büyük ekseriyeti tarafından "İneğin bir parçasıyla cesede vurun" şeklinde anlaşılmış, kurban edilen sığırın etinden bir parça ile öldürülen adamın cesedine vurulunca, adamın mucizevî bir şekilde canlanıp, kendisini öldüren katili gösterdiği kabul edilmiştir. Ayetin devamındaki, "İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size âyetlerini gösterir. Bu mucizeden sonra, kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu." ifâdesinin de bu görüşü desteklediği söylenmiştir. Ancak bu ifadedeki kapalılık dolayısıyla, başka görüşler de ortaya çıkmıştır. Ne Kur'ân, ne Hadis, ne de Kitab-ı Mukaddes'te, yukarıdaki açıklamaya ruhsat verecek bir bilgi bulunmadığını söyleyerek, bu açıklamanın son derece hayalî ve gülünç bir İddia olduğunu belirten Muhammed Esed, olayı Tevrat'ta anlatılan bir kuralla izah e-der. Buna göre olay, faili meçhul öldürme olaylarında, bir inek kurban edilmesi ve öldürme cürmünün işlendiği mıntıkaya yakın köy ve kasaba erkeklerinin ellerini kurban edilmiş ine!: üzerinde yıkayıp, "İVe ellerimiz bu kanı döktü, ne gözlerimiz onu gördü" diye beyanda bulunmalarıdır. Bunu onlara Hz. Musa (a.s.) emretmiştir (Bu kural hakkında bkz. Tesniye, XXI, 1-9).
M. Esed, 73. âyetin mealini, bu görüşü istikâmetinde şöyle vermiştir: "Bu prensibi, bu gibi (çözümlenmemiş) cinayet olaylarının bazılarına da uygulayın: Bu yolla, Allah canlan ölümden korur ve kendi iradesini size gösterir ki (bunu görüp) muhakemenizi kullanmayı öğrenebilesmiz." (Bkz. Kur'ân Mesajı, 22).
Abdülhâjim en-Neccar da aynı görüştedir, Ona göre Hz. Musa (a.s.), öldürülen şahsın oturduğu mahalle ve civarında oturan erkekleri toplayıp, kesilen inek etinin üzerinde, onu öldürmediklerine dâir yemin ettirmiştir ki, Yahudüer'in şerîa-tındakİ bu yemin, İslâm hukukundaki kasâme yeminine benzer. İslâm hukukundaki kasâme yemini şöyledir: Faili meçhul cinayetlerde, maktulün velîleri /veliyyüddem, öldürme olayının vuku bulduğu mahallede oturanlar arasından cinayetle itham ettikleri kimseleri seçerler. Bu zanlılardan her biri, maktulü öldürmediğine ve onu öldüreni de bilmediğine yemin eder. Sonunda birlikte maktulün vârisine diyet öderler {Kasasu'l-enbiyâ, 304-305; kasâme yemini hakkında bkz, Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkıh Ansiklopedisi, tere. A. Efe ve dğr., İstanbul 1994, VIII, 159-173).
Ancak biz, Tevrat'ta anlatılan kural ile alâkası olsa bile, meselenin bir mucize ile sonuçlandığına inanıyoruz.'Muhtemelen katil, Şa'râvî'nin söylediği gibi, amcasının mirasıyla birlikte, bu kuraî sayesinde onun diyetini de almak istemiş, bu maksatla onu öldürüp bir mahalleye atmıştır. Ancak bir peygamber karşısında olduğunu, onun Allah'ın bîlgilendirmesiyle suçunu ortaya çıkarabileceğini düşünmemiş ve neticede kendisini eîe vermiştir (bk. Şa'râvî, IV, 2911-2912).
[143] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 480-483.
[144] Mâide sûresi, 5/20-21. 21. âyette geçen Arz-ı Mukaddesin (Mukaddes topraklar) alam hakkında farklı rivayetler nakledilmiş, oranın;
a) Sina dağı ve civan,
b) Uya (Kudüs) ve Beytülmakdis,
c) Eriha,
d) Dımaşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı,
e) Remle, Ürdün, Filistin,
f) Şam bölgesi (Suriye, Ürdün ve Filistin) olduğu söylenmiştir (bkz.Salebî, 236)
[145] Mâİde sûresi, 5/12.
[146] Bu iki nakibin, Yuşâ b. Nün ve Hz. Musa (a.s.)'m eniştesi Kâleb b. Yuhanna oldukları zikredilir (Salebi, 242; İbnül-Esir, I, 195).
[147] Maide sûresi, 5/22-24. Yahudiler ve putperestlerin yaşamayı ne kadar çok sevdikleri ve dolayısıyla ölümden ne derece korktukları, şu âyetten açıkça anlaşılmaktadır:
"Yemin olsun ki, sen onları (yahudileri) yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de, arzular ki, bin sene yaşasın! Oysa uzun yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah, onların yapmakta olduklarım eksiksiz görür." (Bakara sûresi, 2/96).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 483-485.
[148] Mâide sûresi, 5/25-26.
[149] Bâzı ilim adamları, sürgün hayatının 40 yıl olmasının hikmeti hususunda çeşitli yorumlar yapmışlardır. Bu yorumlardan biri şöyledir:
İlmin olgunlaşması için 15 yıl gereklidir. Eğitim ve öğretim faaliyetlerini başlatan bir toplum, bunun semeresini 15 yıl sonra toplar. Ahlâkın olgunlaşması için ise 40 yıla ihtiyaç vardır. Bir ahlâkı benimseyen toplum, onun meyvelerini ancak 40 yıl sonra toplar. Allah Teâlâ, bunun için tsrâiloğullan'na 40 yıl sürgün cezası vermiştir. Bunun sebebi, bu 40 yıl içinde önceden esaret ve 2İUete alışmış, şahsiyetini kaybetmiş mevcut neslin tükenmesi, bu neslin yerine hür bir şekilde büyüyen, kölelik ve zillete asla razı olmayacak yeni bir nesü yetişmesi olmalıdır. Nitekim zillet ve köleliğe alışanlar, bu sürgün hayatı esnasında ölmüşlerdir. Onlardan hiçbiri, Arz-i Mukaddes'i fethedecek orduya katılmamış, hürriyete alışmış izzet sahibi yeni nesil ise, Yûşâ b. Nûn komutasında, Filistin'i fethetmiştir (Bu yorum için bkz. Neccar, 272-3).
[150] A'râf süresi, 7/ 160.
[151] Bakara sûresi, 2/ 60-61.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 485-488.
[152] Başka bir rivayete göre ise, iki kardeş dağa geldiklerinde, benzeri görülmemiş bir ağaç, bir ev ve üzerinde yatak olan bir sedir bulurlar. Bu yatağa uzanan Hz. Harun (a.s.j'm ruhu kabzedilince yatak ve ev semâya yükseltilir. Geriye yalnız dönen Hz. Müsâ (a.s.), İsrail oğulları tarafından kardeşini öldürmekle itham edilince, Hz. Harun (a.s.)'m üzerinde vefat ettiği yatak onların yanma indirilir ve bu manzara karşısında gerçeği kabul ederler (bu rivayetler için bkz. Salebi, 214-216; İbnül-Esir, I, 199-200.
[153] Buharı, Cenâiz, 69 ; Müslim, Fezâil, 157, 158. Eriha'da kırmızı kum tepesinin yanındaki bir kabir, Hz. Musa (a.s.)'m kabri olarak bilinmektedir.
[154] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 489-490.
[155] Saf süresi, 61/5.
[156] Ahzâb sûresi, 33/69. Ebu Hureyre'nİn rivayetine göre, Hz. Musa (a.s.), vücudunun hiç bir kısmını göstermeyecek şekilde, sıkı ve düzgün giyinirdi. Onun her davranışını alay ve istihza konusu etmeye düşkün İsrailoğulları, bu tarzda giyinişini de, ona İftira atmaya vesile kılmışlar, vücudunda abraş hastalığı olduğundan dolayı böyle giyindiği şayiasını yaymışlardı. Allah Teâîâ, bu âyette belirtildiği şekilde, onu bu iftiradan kurtarmak istedi. Hz. Musa (a.s.)'m vücudunda bir hastalık bulunmadığını onlara göstermeyi murad etti. Hz. Musa (a.s.), yıkanmak için çıkardığı elbisesini bir lasın üzerine koymuştu. Bu esnada taş yuvarlandı ve üzerindeki elbiseyi de götürdü. Elbisesini yakalamak için taşı takip etmek zorunda kalan Hz. Musa (a.s.)'m bedeni orada bulunanlar tarafından görülmüş ve kusursuz bir vücuda sahip olduğu anlaşılmıştı (Buharı, Enbiyâ, 28; Müslim, Fezâil, 42).
[157] Buhâri, Enbiyâ, 28; Müslim, Fezâil, 42. Kaynaklar, Hz. Musa (a.s.)'a kavmi tarafından yapılan eziyetler arasında, kardeşi Hz. Harun (a.s.)'ı öldürdüğü iftirasına mâruz kalışını, Karun'un kiraladığı bir kadının ona zina isnadında bulunmasını, savaş öncesi kavmi tarafından terkedilişini, Allah'ı açıkça görmeyince i-nanmayacakları şeklinde bir itirazla karşılaşmasını vb durumları saymışlardır (geniş bilgi için bkz. Neccâr, 336-349).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 491-492.
İslami Okul Okulların En Önemlisi