Yirmialtıncı Bölüm - Peygamberler Tarihi - Ptarihiismailyigit - 26. Sayfa
C. Hz. İsa (A.S.)'In Doğumu-Beşikte İken Konuşması
G. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Geleceğini Müjdelemesi
H. Hz. İsa (A.S.)'A Kurulan Tuzak Ve Gökyüzüne Ref'i
1. Hz. İsa (a.s.)'ın Nüzûlüyle İlgili Görülen Ayetler
2. Hz. İsa (a.s.)'ın Nüzûlüyle İlgili Hadisler ve Bu Konudaki Görüşler
K. Allah Oğul Ve Ortak Edinmekten Münezzehtir
L. Hz. İsa (A.S.)'In Kavmi Aleyhine Şahitliği
M. Hristiyanlar İslâm Davetine Karşı Yahudiler Ve Müşriklerden Daha Olumlu Davranmışlardır
YİRMİALTINCI BÖLÜM
HZ.İSA (A.S.)
A. Hz. Meryem'in Doğumu
Hz. Süleyman (a.s.) neslinden olan Hz. Meryem'in babasının adı Imrân,[1] annesinin adı ise Hanne'dir. Rivayete göre, Hanne kısır bir kadındı, kocası ve o ne kadar arzu etseler de bir türlü çocukları olmuyordu. Buna çok üzülen Hanne, bir çocuk sahibi olabilmek için devamlı Allah'a yalvarıyor ve kendisine bir çocuk ihsan ettiği takdirde, onu Beytülmakdis'e (Mescid-i Aksa) hizmet ve orada ibâdet için adayacağına söz veriyordu. Sonunda duası kabul edildi ve hâmile kaldı.
Yıllarca hasretini çektiği çocuğunun doğumunu dört gözle bekleyen Hanne, bu günlerde kocası İmran'm vefatıyla sarsıldı. Bundan bir süre sonra bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Çocuğunun kız olduğunu gören Hanne, adağını yerine getirmek hususunda tereddüde düştü. Çünkü, kadınların Mescid-i Aksâ'nm hizmetinde bulunması alışılmış bir durum değildi. Ayrıca özel halleri dolayısıyla bu işe uygun bulunmazlardı. Bu düşünce içinde kızma, çok ibâdet eden insan ve hizmetkâr anlamına gelen Meryem adını vererek onu ve zürriyyetini şeytandan muhafaza buyurması için Allah'a dua eden Hanne, sonunda bu tereddüdünü yendi. Biricik kızını, büyük ihtimalle sütten kestikten sonra kız kardeşi İsa'nın Hocası da olan Beytülmakdis'in imamı Hz. Zekeriyâ peygambere teslim etti.
Kur'ân-ı Kerim'de, Hz. İsa (a.s.)'m mensup olduğu Allah'ın dinine inanan ve ona sarılan İmran ailesinin fazileti, Hz. Meryem'in doğumu ve annesi tarafından Beytülmakdis'e nezredilmesi, şöyle dile getirilmektedir:
"Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlere tercih etti (nübüvveti onlara tahsis ederek âlemlerin özü kıldı). Allah işitendir, bilendir.
imran'ın karısı, 'Ya Rab! Karnımdaki çocuğu, sadece sana hizmet etmek üzere adadım, adağımı benden kabul buyur, doğrusu işiten ve bilen ancak sensin!' demişti. Onu doğurduğunda, -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu- 'Ya Rab! Kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir, ben ona Meryem adını verdim, ben onu da soyunu da, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!' dedi."[2]
İslâmî kaynaklar, Hz. Meryem'in Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m himayesine verilmesi konusunda, yahudi din adamları arasında çekilen bir kur'adan bahsetmektedirler. Bu haberlere göre Mescid-i Aksâ'da ibadetle meşgul din adamları, önceki imamları olan İmran'm kızı Meryem'in Hz. Zekeriyâ (a.s.)'ın himayesine bırakılmasına karşı çıkmışlardı. Hz. Zekeriyâ (a.s.), "Onu bana bırakınız, onu himayeye en lâyık olan benim; çünkü onun teyzesi benim zevcemdir."[3] diyerek Meryem'in kendisine emânet edilmesini isteyince; "Eğer o, üzerinde en fazla hakkı olan insana teslim edilecek olsaydı, annesine bırakılırdı." dediler ve onun kime bırakılacağını aralarında çekecekleri kur'a ile belirlemeyi teklif ettiler. Sonunda üzerlerine isimlerini yazdıkları kalemlerini veya oklarını bir ırmağa atmayı ve kiminki suyun üstünde kalırsa Meryem'i o hahama emânet etmeyi kararlaştırdılar. Irmağa attıkları kalemlerden sâdece Hz. Zekeriyâ (a.s.)'a ait olanı su üstünde kalınca, bebeği onun himayesine vermeye razı oldular.[4] Kur'ân-ı Kerim'de, Peygamberimiz (s.a.v.)'e hitaben, bu olaya İşaret edilerek şöyle buyurulmuştur:
"Bu, sana vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir: Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, tartışırlarken de orada bulunmadın.[5]
Hz. Meryem, böylece Mescid-i Aksâ'da teyzesinin kocası Hz. Zekeriyâ peygamberin gözetiminde iyi bir şekilde yetişti. Zamanını ibâdet ve dua ile geçiriyordu. Ona büyük değer veren ve yetişmesine büyük itina gösteren Hz. Zekeriyâ {a.s.), onun ibadet etmesi için ayrı bir oda/mihrap tahsis etti. Onun mihrabına[6] her girişinde, önceden geçtiği gibi, yanında çeşitli yiyecek maddeleri görür, bunların nereden geldiğini sorardı. Meryem ise, bunların Allah tarafından gönderildiğini söylerdi:
"Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir surette kabul buyurdu. Ve onu güzel bir surette yetiştirdi. Onu Zekeriyd'mn himayesine bıraktı. Zekeriyâ mihraba onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?' diye sorardı. O da: 'Bu, Allah'ın katındandır.' cevabını verirdi. Doğrusu Allah dilediğini hesapsız rızıklandınr.[7]
B. Hz. İsa'nın Müjdelenmesi
Beytülmakdis'te Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m himayesinde iyi bir
'şekilde yetişen ve zamanının büyük bölümünü mihrabında ibâdet ve tâatla geçiren Hz. Meryem, yıllar sonra takvası ve iffetiyle meşhur bir azîze olmuştu. Onda, bir peygamber olan Hz. Zekeriyâ (a.s.)'ı dahî gıbta ettirecek takva alâmetleri görülmeye başlamıştı. Onun bu seçkinliği, nihayet vahiyle belgelendi. Hz. Meryem'e gelen vahiy meleği Cebrail (a.s.), ona, Allah Teâlâ tarafından seçildiğini ve bütün kadınlara üstün kılındığını haber vermiş, ibâdet ve tâata devam etmesini emretmişti:
"Melekler (yani Cebrail) şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni seçip tertemiz kıldı. Ve seni âlemlerin kadınlarından üstün kıldı. Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ. O'na secde et ve rükû edenlerle birlikte rüküya git!"[8]
Allah Teâlâ, kulu ve rasülü Hz. İsa (a.s.)'m annesi olmak şerefini ona lütfedecekti. Bu ilahî seçilmişlik ve hiç bir kadında görülmemiş bir şekilde Hz. İsa (a.s.)'a anne olma şerefini bahşetmekle, onu bütün dünya kadınlarının efendisi yapacaktı. Artık bunun zamanı yaklaşmıştı. Bu günlerden birinde, muhtemelen ibâdet ve tefekkür için ailesinden ayrılan Hz. Meryem, doğu istikametinde, onlardan biraz uzaklaşmıştı. Onların gözlerinden uzak yalnız başına olduğu bir sırada, karşısına aniden bir erkek çıkıverdi. Hz. Meryem, büyük korkuya kapıldı ve hemen Allah'a sığındı. Ancak ona bir erkek suretinde görünen bu şahıs, kendisinin vahiy meleği Cebrail (a.s.) olduğunu söyledi ve Cenab-ı Hak tarafından önemli bir görevle gönderildiğini açıkladı. Allah'ın ona mübarek bir çocuk vereceğini, bu çocuğun mucizelerle desteklenen bir peygamber olacağını müjdeledi. Hz. Meryem'in, bir bakire olduğu halde nasıl çocuk doğuracağına şaşırması üzerine, Allah'ın buna kadir olduğunu, O'nun olmasını istediği işin ol emriyle oluverdiğini söyledi. Sakinleşen ve işini Allah'a havale eden, ancak bu işin sıkıntılı olacağını, işin hakikatini bilmeyen insanların, meseleyi düşünmeden görünüşe bakıp kendisine iftira atabileceklerini bilen Hz. Meryem ile melek arasında şu konuşma geçti:
"Ey Muhammedi İnsanlara, Kur'ân'daki Meryem kıssasını anlat. Hani bir zaman Meryem, ailesinden ayrılıp, onların bulunduğu yerin doğu tarafına çekilmişti. Ailesiyle kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz, kendisine meleğimiz Cebrail'i gönderdik de, ona insan şeklinde göründü. Meryem, 'Ben, senden Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan, bana dokunma!' dedi.
Melek, 'Ben, Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim, sana nezih ve kabiliyetli bir çocuk bağışlamak için gönderildim. ' dedi.
Meryem, 'Ben bakireyim, bana hiç bir beşer dokunmadığı ve iffetsiz biri de olmadığım halde nasıl çocuğum olabilir?' dedi.
Melek şöyle dedi: 'Bu iş, dediğim gibi olacaktır.' Çünkü Rdb-bin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz, onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle takdir etmişizdir."[9]
Görüldüğü gibi, bakire Meryem'e, doğumla ilgili tabîî kanunların dışında olarak, babasız bir çocuk dünyaya getireceği, bu çocuğun nezih, kabiliyetli ve insanlar için bir rahmet ve mucize olacağı müjdesi verilmişti. Allah Teâlâ tarafından, bu mucizevî doğum için seçilen Hz. Meryem, çirkin hallerden ve yahudilerin iftiralarında ortaya attığı kötülüklerden tamamen uzak idi. Dünyada başka bir kadına nasip olmamış bir şekilde Hz. İsa (a.s.)'a anne olması dolayısıyla dünya kadınlarına tercih edilmişti. Bu seçilmişliğin neticesi olarak, âyette belirtildiği gibi zamanını ibadet ile geçirirdi. Allah'ın huzurunda namaz kılan secdeye ve rüküya giden mü'minlerle birlikte olur, Beytülmak-dis'te onlarla beraber ibadet ederdi,
Kur'ân-ı Kerim, bir başka yerde, Meryem'e gelen bu meleğin, doğacak çocuğun ismini ve diğer bâzı özelliklerini de açıkladığını bildirmektedir. O çocuğun dünyada ve âhirette şerefli ve itibarlı biri olacağını, henüz beşikte iken insanlarla konuşacağını, kemâl yaşma ulaşarak onlarla konuşmasını kemâl yaşına vardıktan sonra da devam ettireceğini haber vermektedir:
"Melek (Cebrail) demişti ki: 'Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeler ki, onun adı Meryem oğlu İsa Me-sih'dir. Dünya ve âhirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardan olacaktır. İnsanlarla, beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacaktır. O, salih kimselerden olacaktır.
Meryem, 'Ey Rabbim! Bana hiç bir insan dokunmamış iken nasıl çocuğum olur?' demişti. Melek, 'Bu böyledir. Allah, dilediğini dilediği şekilde yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ol der ve o-lur.'dedi."[10]
Hz. Meryem'in vukuunu düşünemeyeceği şey, şüphesiz ki, Allah için hiç de zor değildi. O'nun ol emri, dilediği şeyin hemen olmasına yeterliydi. Cenâb-ı Hak, Hz. İsa (a.s.)'i babasız dünyaya getirerek, bir erkek ile bir kadından insan yaratmağa kadir olduğu gibi, sadece bir kadından yaratmağa da kadir olduğunu göstermek, bunu, gücünün bir delili kılmak istemişti. Nitekim, önceden, beşerin atası Hz. Âdem (a.s.)'ı annesiz ve babasız, Hz. Havva'yı da ondan halkederek, her türlü yaratmaya kadir olduğunu göstermişti.
Meryem'e gelen Cebrail, ondan doğacak çocuğun mübarek bir İnsan olacağını, daha beşikte iken insanlara konuşacağım, Allah'ın ona irâdeyi faydalı işlere sevk eden ve doğru düşünmeyi sağlayan ilmî kabiliyet vereceğini, yazı yazmayı, Tevrat ve İncil'i okumayı öğreteceğini, mucizelerle desteklenen bir peygamber olarak İsrailoğulları'na göndereceğini de haber vermişti:
"Ona küâbı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, israiloğul-ları 'na şöyle diyen bir peygamber kılacak."[11]
Kur'ân-ı Kerim, iki yerde Hz. Meryem'in iffeti ve Hz. İsa'ya hamile kalışı hakkında bilgi vermektedir:
"Allah, îman edenlere namusunu koruyan İmran kızı Meryem'i de misâl gösterir. Biz, ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabbi-nin sözlerini ve kitaplarım tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı."[12]
"Namusunu koruyan Meryem'i de hatırla. Biz, ona ruhu-muzdan üfledik. Onu da, oğlunu da âlemlere bir mucize kıldık."[13]
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. İsa (a.s.)'m şerefini yüceltmek için ona kendi ruhundan üflediğini belirtmiştir. Bu üfleme, topraktan yaratılmış Hz. Âdem (a.s.)'ı canlı hale getiren ve onu meleklerin secdesine lâyık kılan üflemenin benzeridir.[14] Bu husus, Sâd suresinin 70 ve 71. âyetlerinde şöyle dile getirilmiştir:
"Hani bir zaman Rabbin meleklere, 'Ben, balçıktan bir insan yaratacağım. Şeklini tamamlayıp ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin.' demişti."
Bu rûh, bütün eşyayı yaratan Allah'ın ruhudur, bütün canlılar canlılığını ondan alırlar. Biz, aklımızla, bu ruhun veya nefhamn (üfürmenin) hakikatini ya da cansız varlıkları nasıl canlı hale getirdiğini kavrayamayız. Yine iffet sahibi bakire Meryem'in, bir erkekle beraber olmaksızın gebe kalmasının sırrını anlayamayız. Bu durum Allah'ın kudretine taalluk eden bir husustur, eşyanın oluşumuyla ilgili tabiî kanunların dışındadır. Hz. İsa (a.s.)'m babasız dünyaya gelişi, Allah'ın kudretini, O'nun istediği her şeyi istediği zaman ve şekilde yaratmaya kadir olduğunu ortaya koyar. Allah'ın kudreti, yeryüzünde cereyan eden maddî kanunlarla sınırlı değildir.
Hz, İsa (a.s.)'m, babasız olarak, Meryem'e üflenmiş bir ruh-, tan vücut bulması, ayrıca ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu inkar eden yahûdî toplumunda ruh âleminin ilânıdır. İnsandaki ruhu inkar eden bir topluma ruhun varlığını açıkça ortaya koyacak bir mucizedir.[15]
C. Hz. İsa (A.S.)'In Doğumu-Beşikte İken Konuşması
Doğum zamanı yaklaşınca, Hz. Meryem, kavminin kendisine zina iftirası atmasından korkarak, toplumdan ayrılıp uzak bir yere gitti. Doğum sancısı gelince, acıya karşı bir destek bulmak üzere, bir hurma ağacının altına sığınıp, ağaca tutunmak zorunda kaldı. Bir yandan doğum sancısı ve yalnızlık, bir yandan da kavminden görebileceği hakaret ihtimâli onu iyice bunaltmıştı. Hatta kendi kendine daha önce ölmeyi ne kadar istediğini söylüyordu. Ancak bu duygular içinde doğumu yaptığı sırada kendisine seslenildiğini ve güzel müjdeler verildiğini duydu. İşittiği ses, ona üzülmemesini söyledi ve yakınında bir pınar akıtıldığını, hurma ağacını silkelediği takdirde yiyeceği hurmaların döküleceğini, bildirdi. Hurmalardan yiyip sudan içmesini ve gönlünü hoş tutmasını tavsiye etti. Ayrıca, kendisiyle konuşmak ve babasız dünyaya getirdiği bebeği hakkında kendisini hesaba çekmek isteyenler olursa, onlara o gün konuşmayacağına dâir
Allah'a söz verdiğini ve susma orucu tuttuğunu bildirmesini söyledi:
"Nihayet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa'ya gebe kaldı. Hâmileyken insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Hâline üzülerek, 'Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi.[16]
Melek, Meryem'in aşağı tarafından şöyle seslendi;16 'Sakın üzülme! Rabbin alt tarafında bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine göre silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün. Ye, iç, gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, 'Rahman olan Allah'a susma orucu adadım, bugün kimseyle konuşmayacağım.' de."[17]
Hz. Meryem'e susma orucunu tavsiye eden Allah, ona yöneltilecek sorulara cevap verme sorumluluğunu kendi üzerine almıştı.
Cebrail (a.s.)'m sözleri ve kendisine lütfedilenler, Hz. Meryem'e cesaret vermişti. Artık kavminin karşısına çıkabilirdi. Çocuğunu alıp şehre döndü. Ne var ki, önceden aklından geçenler başına geldi ve tahmin ettiği şekilde kavminin ağır bir ithamıyla karşılaştı. Onun kucağında bir çocukla geldiğini görenler, büyük bir öfke ve hayret içinde, çok temiz bir aileden olduğu halde bu kötü fiili nasıl işlediğine hayret ettiklerini ve ondan böyle bir şeyi asla beklemediklerini söylediler. Bu manzara karşısında Hz. Meryem, çocuğa işaret ederek, verilen emir gereğince konuşmadı. Ancak son derece öfkeli kalabalık, beşikteki çocuğun cevap vereceğine inanmadıklarından, Hz. Meryem'in kendilerini alaya aldığını sanmışlardı. İşte tam bu sırada, Cenab-ı Hakk'm lütfuyla, beşikteki çocuk Hz. İsa (a.s.) dile geldi ve düzgün bir şekilde konuşmaya başladı. Onların şüphelerini giderecek kesin bir cevap verdi:
"Meryem İsa'yı taşıyarak kavmine getirdi. Onu elindeki çocukla görenler, şöyle dediler: 'Ey Meryem! Doğrusu sen, büyük bir iş yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.'
Bunun üzerine Meryem, onlara çocuğu işaret etti. Onlar ise, 'Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?' dediler. Beşikteki İsa dile gelerek şöyle dedi: 'Şüphesiz ben, Allah'ın kuluyum. O, bana mutlaka kitap verecek ve beni peygamber yapacaktır. Beni bulunduğum her yerde insanlara yararlı, mübarek bir kimse kıldı. Hayatım boyunca namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni anneme hürmetkar kıldı. Beni asla zâlim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selâm ve emniyet vermiştir."[18]
Henüz yeni doğmuş, beşikteki bir bebeğin dile gelip bu hikmetli sözleri söylemesi şeklinde cereyan eden bu muazzam olay, yahudilerin ikna olmasına yetmemişti. Bu büyük mucizeye rağmen, Hz. İsa (a.s.) ve annesi hakkındaki iftiralarına ve hakîkati inkârlarına devam ettiler:
"Ve hakikati inkâr ettikleri ve Meryem'e korkunç bir iftira attıkları için."[19]
Beşikteki bebeğin konuşması, ileride kendisinin tanrı olduğunu iddia edecek hıristiyanları uyanrcasına, Allah'ın kulu olduğunu ve zamanı gelince peygamber olarak görevlendirileceğini, bu sırada kendisine bir kitabın verileceğini, halk için yararlı işler yapacağını ve hayatı boyunca namaz ve zekâtla emrolu-nacağını, annesine karşı iyi davranan bir evlât olacağını, kibirden uzak mütevazı ve mülayim bir hayat süreceğini söylemesi, dinleyenlere İleriye dönük önemli mesajlar veriyordu. Bu, gerçekten büyük bir mucizeydi ve aklını kullananlara yeterli bir delildi. Ancak Hz. İsa(a.s.)'ı dinleyenler bundan yeterli dersi alıp gerçeği gördüler mi? Bu durumu ilerleyen sahifelerde ele alacağız.[20]
D. Peygamberliği Ve Daveti
Kur'ân-ı Kerim, Hz. İsa (a.s.)'m hayatının safhaları, peygamberliği ve tebliğ faaliyeti hakkında çok az bilgi vermektedir. İncillerdeki bilgiler ise, bir kaç asır boyunca yapılan ilâvelerle gerçeklerden büyük ölçüde uzaklaşmış bulunmaktadır. Dolayısıyla bunlara güvenmek mümkün değildir. Ancak mukayeselerle bâzı doğrular tesbit veya tahmin edilebilir.
Rivayet edildiğine göre Hz. Meryem, doğumundan kısa süre sonra, kendisine zina isnadında bulunan yahudilerden veya hahamların anlattığı kehânetler sebebiyle kendisini ve çocuğunu ölümle tehdit eden Suriye kralı Herodos'tan korkarak, çocuğunu Mısır'a götürmüş, bu hükümdarın ölümüne kadar 12 yıl orada kaldıktan sonra tekrar Filistin'e dönmüştür.[21]
İbn Abbas'a dayandırılan bir habere göre, Hz. İsa (a.s.), çocukluğunda, Allah'ın lütfuyla hayret verici şeyler görürdü. Onun bu durumu yahudiler arasında duyulunca, ona kötülük yapmak istediler. Hz. Meryem, ona bir kötülük yapmalarından çok korkuyordu. Neticede Allah Teâlâ, ona oğlunu Mısır'a götürmesini bildirdi ve o da emredileni yaptı. Onların gittiği yerin Dı-maşk Gûta'sı veya Kudüs olduğu da söylenmiştir.[22]
Kur'ân-ı Kerim, anne-oğula yönelik bu ilahî himaye ve göçe kısaca işaret etmektedir:
"Biz, Meryemoğlu İsa'yı ve annesini bir mucize yaptık. O ikisini oturmaya elverişli, akarsulu yüksekçe bir yerde barındırdık."[23]
Hz. İsa (a.s.), iyi bir şekilde büyüdü, O, ağırbaşlı ve keskin anlayışlı bir çocuktu. Rivayete göre, annesi Filistin'e döndüğünde, 13 yaşma ulaşmış oğlunu, doğduğu köy olan Nâsıra'ya götürdü. Hz. îsa (a.s.), 30 yaşına ulaşıncaya kadar bu kasabada yaşadı. Ne var ki, hayatının bu 17 yıllık süresi hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Hz. İsa (a.s.) 30 yaşında iken peygamberlik görevine getirildi ve insanları Allah'ın birliğini kabule davetle emrolundu. Kendisine hikmet verildi, Tevrat öğretildi ve İncil vahyedildi.
"O peygamberlerin peşinden, kendinden önceki Tevrat'ı tasdik eden Meryem oğlu İsa'yı gönderdik. Ve ona, içinde hidâyet ve nur olan ve kendinden önceki Tevrat'ı tasdik eden, Allah'tan korkanlar için bir hidâyet rehberi ve bir nasihat olan İncil'i verdik. İncil'e tâbi olanlar, Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenlere gelince, işte onlar, füsıklann tâ kendileridir.[24]
Yahudilerin Hz. İsa (a.s.)'a iman etmeleri aslında çok kolay olmalıydı. Çünkü o, ümmetine kolaylık olmak üzere kaldırılan bazı hükümler dışındaki bütün hususlarda onların kitabı Tevrat'a tâbi olan bir peygamberdi. Bu âyette geçtiği gibi, sık sık Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderildiğini hatırlatıyordu. Davetini yürütürken, insanları kendisine tâbi olmaya çağırıyor, yahudileri içine düştükleri sapıklıklardan kurtarmaya gayret ediyordu. Haram ve helâl hususunda anlaşmazlığa düştükleri meseleleri açıklıyor, sonradan uydurdukları haramların aslında helâl olduğunu söylüyordu;
"İsa, kavmine apaçık mucizelerle geldiği zaman demişti ki: Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin. Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, doğru yol budur.[25]
Hz. İsa (a.s.)'m kavmi İsrailoğulları, Hz. Musa (a.s.)'dan sonra kendilerine çok sayıda peygamber gönderildiği halde, dinlerinden büyük ölçüde sapmış ve onu tahrif etmiş bulunuyorlardı. İçlerinde Sadûkîler olarak bilinen genellikle zengin ve aristokrat yahûdilerden oluşan gurup, ruhun ölümsüzlüğünü, Kıyameti ve Ahiret gününde hesaba çekilmeyi inkar ediyorlardı. Onlar, insanların yaptıkları iyi işlerin mükafatını, kötü işlerin cezasını dünyada gördüklerine inanıyorlardı. Tapınak görevlerinde hâkim durumda olan bu gurup, dinin ahkâmını değiştirmişler, dünya zevk ve lezzetlerine dalarak, dini bir takım semboller ve şekillere indirgemişlerdi. Tanrı Yahve ye ancak mabedin hizmetinde bulunan rahiplerle ulaşılabileceğine inanıldığı için, onların önemi son derece artmış bulunuyordu. Günlük takdimeleri onlar sunuyor, kanunların icrasını onlar takip ediyordu. Kudüs mabedinin hizmetini yürütmekle hem maddî hem de manevî imtiyaza sahip bulunan Sadûkîler, materyalist bir zihniyet taşıdıkları için, Hz. İsa (a.s.)'a şiddetle karşı çıktılar. Ferisîler denilen orta sınıfa mensup bir gurup yahudi ise, Yahudi şeriatına bağlılıkları ve dindarlıklarıyla biliniyorlardı. Onlar, meleklere, ölümden sonra dirilmeye ve ruhun Ölümsüzlüğüne ve kadere inanıyorlardı. Bu mezhep mensupları da, sadece Tora'ya ve Yahudi geleneğine bağlı kalmak gayretiyle, Hz. İsa (a.s.)'ın dâvetine olumlu bakmamışlardır. Essenîler denilen cemâatin mensubu olan yahûdiler ise, zâhidâne bir hayat süren ruhbanlar olarak, hayvan boğazlamayı reddeder, kurbanlarını dahi bitkilerden takdim ederlerdi. Bu gurup mensupları, ruhun ölümsüzlüğüne, yeniden dirilmeye ve âhirete inanırlardı. Essenîler'in, Hristiyanlığı kendilerine yakın bulduğu söylenmektedir. İşgalci Roma kuvvetlerine düşmanlıklarıyla meşhur dindar-milliyetçi yahudilerin teşkii ettiği Zelotesler cemâatinin de, özellikle canlı tuttukları mesih inancı dolayısıyla hıristiyanlarla bir yakınlık içinde olduğu bilinmektedir.[26]
Hahamlar ve mâbed görevlileri, Tevrat'ı değiştirmekten, Allah'ın sözlerinin yerine kendi sözlerini koyarak para kazanmaktan kaçınmazlar, aksine bunu bir meslek haline getirirlerdi. Hazinelerini doldurmak için, fakir fukarayı mabede kurban ve hediyeler sunmaya teşvik ederlerdi.[27] Onların bu tavrı, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle açıklanmaktadır:
"Ey iman edenler! Hahamlar ve papazlardan pek çoğu haksız yere insanların mallarını yerler. Onları, Allah'ın yolundan alı-koyarlar. Ey Muhammedi Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sar/etmeyenleri can yakıcı bir azap ile inzâr et.[28]
Bu dönemde, toplumda gelir dengesi altüst olmuş, büyük çoğunluk fakirlikle boğuşurken idareciler ve din adamlarından meydana gelen varlıklı üst sınıf, lüks ve sefahate dalmıştı, Toplumda ahlâksızlıklar, yolsuzluklar ve hastalıklar yaygın hâle gelmişti. Tıp ilminin ilerlemesine rağmen hastalıkların önü alınamıyordu. Yahudiler arasında zulüm ve haksızlıkların yayılması ve haram-helâl anlayışının bozulması hakkında şöyle buyurulmaktadır:
"Yahudilerin zulmetr leleri ve birçok kimseleri Allah'ın yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık."[29]
Aslen bir yahudi olan ve yahudi toplumu içinde büyüyen Hz. İsa (a.s.), davetini böylesine bozulmuş bir çevrede yürütüyor, insanlara Allah tarafından görevlendirilen bir peygamber olduğunu, yeni bir din icad etmeyip önceki peygamberleri ve Tevrat'ı tasdik etmekle vazifelendirildiğini ve Tevrat'ta yapılan değişiklikleri düzeltmek üzere gönderildiğini söyleyerek, insanları Allah'ın birliğini kabule, O'na kulluğa ve sadece O'nun emirlerine itaate çağırıyordu. İçinde bulundukları kötülüklerden sakındırıyor, âhirete iman etmeye ve o gün için hazırlık yapmaya davet ediyordu. Gurur ve kibiri, israf ve lüksü terkedip, zühd ve tevekküle, mütevâzi bir hayata çağırıyordu. Zulmü bırakmalarını ve aralarında iyi geçinmelerini istiyordu.[30]
E. Hz. İsa'nın Havarileri
İnciller'de anlatıldığına göre, insanları uyaran Hz. İsa (a.s.), arkasına takılan kalabalıklarla birlikte dolaşıyordu. Bu sırada akıl hastalarını, felçlileri ve diğer hastaları tedavi ediyordu. Hastaların tedavisinde gösterdiği bu fevkalâde başarı, bütün Suriye'de duyulmuştu. Çeşitli yörelerden akın akın hastalar ona geliyor veya getiriliyordu.[31] Bu arada ona iman edenlerin sayısı da giderek artıyordu. Onun yalan arkadaşları olan havariler, bütün zamanlarını onunla birlikte geçiriyor, davet faaliyetinde ona yardımcı oluyorlardı.. Havariler, Hz. İsa (a.s.)'a iman ederek, Allah rızası için onu destekleyen ve ona yardımcı olan yakın arkadaşlarıdır.[32] Onların oniki kişi olduğu rivayet edilir. Dini yaymak için etrafa gönderilmiş olmalarından "İsa'nın elçileri" diye de anılırlar. Kur'ân-ı Kerim, onlarla Hz.İsa (a.s.) arasında geçen bâzı konuşmaları nakletmiştir. Bu konuşmalarda, onların Allah'a ve rasülü Hz. İsa (a.s.)'a iman ederek Müslüman olduklarını açıkladıkları, Allah'a ve rasülüne itaat edeceklerine söz verdikleri, Hz. İsa (a.s.)'dan imanlarına şahitlik etmesini istedikleri görülmektedir. Yine Allah'tan kendilerini, Allah'ın birliğine şehâdet eden melekler, peygamberler, ilim sahipleri ve özellikle ahirette bütün ümmetlere şahitlik edecek son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ümmeti[33] ile birlikte yazması için niyazda bulundukları anlaşılmaktadır:
"İsa insanların inkârlarım hissedince, 'Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havariler, 'Biz Allah'ın dininin yardımcılarıyız, Allah'a inandık, müslüman olduğumuza şahid ol. Rabbimiz! Senin indirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şahit olanlarla beraber yaz.' diye cevap verdiler."[34]
"Hatırla o ânı ki, hani havarilere, 'Bana ve peygamberime iman edin.' diye vahy (ilham) etmiştim. Onlar da, 'İman ettik, şahit ol ki, biz Müslümanız.' Demişlerdi.[35]
Yüce Allah, Havâriler'i biz müslümanlara örnek göstermiş, onlar gibi Allah'ın dininin yardımcıları olmamızı emrederek şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Allah'ın dininin yardımcıları olun. Nitekim Meryemoğlu İsa da havarilerine, 'Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?' diye sorunca, havariler, 'Allah'ın dininin yardımcıları biziz.' demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullan'ndan bir gurup iman etmiş, bir gurup da inkâr etmişti. Ama biz, iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de muzaffer oldular.[36]
Hz. İsa (a.s.), davetini yürütürken, kendisine karşı zaman zaman işbirliği yapan iki önemli muhalefetle karşılaştı. Muhalefetin şiddetli kanadını, dinleri adına onun davetini engellemeye çalışan yahudîler teşkil ediyordu. Diğer muhalif gurup ise, o sırada Filistin ve çevresini işgal altında tutan Romalı idareciler idi, Yahudi hahamlarının Hz. İsa (a.s.) ve Hıristiyanlığı Roma idaresine karşı bir tehdit olarak göstermeye alışmaları, onları etkilemişti.[37]
F. Mucizeleri
Hz, İsa (a.s.)'ın davetini reddeden inkarcılar, onu zor duruma sokmak için, kendisinden mucize göstermesini istemeye başlamışlardı. Bu durum karşısında Allah Teâlâ, lütfettiği büyük mucizelerle onu destekledi. Ona pek çok mucize lütfetti ki, onun meşhur mucizeleri şunlardır:
1. Çamurdan yaptığı kuşların, onun üflemesi üzerine canlanıp uçması.
2. Doğuştan kör olanların gözlerini sıvazlayarak görmelerini sağlaması.
3. Alaca hastalığına tutulanları eliyle tedavi etmesi.
4. Seslenmek veya dokunmak suretiyle Ölüleri diriltmesi.
5. İnsanların evlerinde yedikleri veya gizledikleri şeyleri bilerek onlara açıklaması.
6. Duası üzerine gökyüzünden mükemmel bir sofra indirilmesi.
Hz. İsa (a.s.)'a verilen bu mucizelere, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle işaret edilmiştir:
"Ben size Rabbinizden bir âyet (mucize) ile gönderildim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona lifleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen canlı bir kuş olacaktır. Körleri, alaca hastalığına yakalanmış olanları iyileştiririm. Allah'ın izniyle, ölüleri diriltirim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber veririm. İnanmışsanız bunda size bir delil vardır.
Benden Önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir delil getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.[38]
Hz. İsa (a.s.), tıp ilminin son derece ilerlediği bir zamanda gönderildiği için, bu alandaki mucizelerle desteklenmişti. Ona lütfedilen bu mucizeler, her zaman olduğu gibi, herhangi bir insanın veya doktorun gerçekleştirmesi mümkün olmayan harikulade işler cinsindendi ve aklını kullanan herkes, bu mucizelerin ancak Allah'ın yardımıyla meydana gelebileceğini anlayabilirdi. Hz. İsa (a.s.), çamurdan bir kuş yapar ona üfleyince canlanıp uçardı. Yine Allah'ın izniyle, doğuştan kör olanların gözlerini iyileştirir, alaca hastalığına tutulanları tedavi eder; hattâ ölüleri diriltirdi. Yanına gelenlere ne yediklerini ve evlerinde ne biriktirdiklerini haber verirdi. Bu mucizeleri kendisinin yapmasının imkansız olduğunu ve bunları ancak Allah'ın emri ve izniyle yaptığını söyleyerek, insanları Allah'a kul olmaya ve O'na itaat etmeye çağırırdı.
Hz. İsa (a.s.)'a verilen bu mucizeler, ruhu inkârın yaygın olduğu bir ortamda, ruhun varlığını açıkça gösteren kesin deliller nev'indendi. Çamurdan yaptığı bir kuşa üfleyince canlanıp uçuyor, çağırdığı ceset canlanıp konuşuyordu. Bu, ancak çamurdan yapılmış kuşa veya cansız cesede yeniden ruh verilmesiyle olabilirdi. O, bu mucizelerle bir taraftan Allah'ın ölüleri diriltmeye kadir olduğunu bir taraftan da âhiretin varlığını ispat etmiş oluyordu. Zira o dönemde yahudilerin ekserisi, Âhiret gününü inkâr ediyordu. Onlar, yeniden diriltilip hesaba çekileceklerine inanmıyorlardı.[39]
Kur'ân-ı Kerim, onun mucizelerinden bir başka yerde şöyle bahsetmiştir:
"Allah şöyle demişti: Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi an! Seni Ruhulkudüs (Cebrail) ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Sen iznimle çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle canlanıp kuş olmuştu; anadan doğma körü, alaca hastalığına yakalanmış olanı iznimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. îsrailoğullan'na mucizelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler, 'Bu apaçık bir büyüdür.' dediklerinde, onların sana zarar vermelerini önlemiştim.[40]
Gökten İnen Sofra
Rivayet edildiğine göre, havariler, içinde bulundukları maddî imkansızlık ve açlık yüzünden, Hz. İsa (a.s.j'a başvurarak kendilerine gökten bir sofra indirilmesi için Allah'a duâ etmesini istemişlerdi. Bu sofradaki yemekleri yiyecekler, kazandıkları güç ve kuvvet sayesinde Allah'a daha fazla ibâdet edeceklerdi.[41] Hz. İsa (a.s.), bunun kendileri için bir imtihan, bir fitne kılınmasından korktuğunu belirterek önce bundan kaçındı. Onlara, gerçekten inanıyorlarsa rızık hususunda Allah'a güvenmelerini tavsiye etti. Ancak havariler, isteklerinden vazgeçmediler ve gökten gönderilecek rızığa saygı gösterip onunla ihtiyaçlarını gidereceklerini, bu sayede peygamberliğine olan îmanlarının daha da kuvvetleneceğini ve bu sofrayı peygamberliğini tasdik eden kesin bir mucize kabul edeceklerini söylediler. Onların niyetini hâlis bulan Hz. İsa (a.s.), sonunda tekliflerini kabul etti. Allah'a yalva-rarak, havariler ve açlık içinde bulunan diğer fakirler için, mucize olarak gökten bir sofra göndermesini, bu sofranın öncekiler ve sonrakiler için bir bayram kılınmasını istedi. Onun dileğini kabul eden Allah Teâlâ, bu sofrayı indireceğini; ancak onu inkâr edecek olanları, hiç kimseye vermediği ağır bir ceza ile cezalandıracağını açıkladı. Kur'ân-ı Kerim'de, havarilerin bu istekleri ve söz konusu sofra hakkında şu bilgi verilmiştir;
"Hani havariler, 'Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin, gökten bize bir sofra indirmeye güç yetirebilir mi?' demişlerdi. O da, 'Eğer iman ediyorsanız, Allah'tan korkun!' demişti. Bunun üzerine dediler ki: 'O sofradan yemeyi, kalblerimizin huzura kavuşması, senin bize doğru söylediğini bilmek ve ona şahidlik edenlerden olmak maksadıyla istiyoruz.'
Meryem oğlu İsa şöyle dedi: 'Ey Rabbimiz olan Allahım! Gökten bize bir sofra indir ki, bizden öncekilere de sonrakilere de, bir bayram ve senin katından bir mucize olsun. Bizi rvzıklandır. Sen, nzık verenlerin en hayırlısısın,' Allah, 'Ben, o sofrayı size indireceğim. Fakat bundan sonra sizden kim inkâr ederse, âlemlerden hiç kimseye vermeyeceğim bir azapla azaplandınrım.' dedi.[42]
Kur'ân-ı Kerim'de havarilerin istemiş olduğu mucize sofra hakkındaki bilgi bundan ibarettir. Âyetlerde, bu sofranın gönderildiğini bildiren açık bir ifâde yoktur. Bu yüzden, müfessirler, sofranın gönderilip gönderilmediği hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Ancak Taberi ve İbn Kesir başta olmak üzere müfessirle-rin büyük ekseriyeti, sofranın gönderildiği ve onu inkar edenlerin şiddetle cezalandırıldığı görüşündedirler.[43]
Bâzı rivayetlere göre ise, böyle bir mucize verildiği takdirde, onu inkâr edeceklerin azaba çarptırılacaklarını öğrenen havariler isteklerinden vazgeçmişler ve neticede sofra gönderilmemiştir.[44]
G. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Geleceğini Müjdelemesi
Tevrat'ı tasdik etmekle mükellef olan Hz. İsa (a.s.)'m insanlığa tebliğ etmekle yükümlü kılındığı önemli vazifelerinden biri de, ümmetine, kendisinden sonra Ahmed yani Muhammed isminde bir peygamberin gönderileceğini müjdelemekti. Cenab-ı Hak, bu hususu, onun diliyle hikâye ederek şöyle buyurmuştur:
"Meryem oğlu İsa, 'Ey İsrailoğullan! Doğrusu ben, Allah'ın, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulamak ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdelemek için size gönderilmiş olan peygamberiyim.' demişti. Ama o İsa'nın müjdelediği peygamber, kendilerine apaçık delillerle geldiği zaman, 'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler."[45]
Bu âyette, Hz. İsa (a.s.), aslî görevleri arasında olan iki hususa İşaret etmiştir. Birincisi kendisinden önce gönderilen Tevrat'ı tasdik etmek, ikincisi de, kendisinden sonra gelecek Ahmed isimli peygamberi müjdelemek. Hz. İsa (a.s.), böyle söylemiş olduğu halde, yahudiler gibi, hristiyanların çoğu da, Hz. İsa (a.s.)'m Rasülullah (s.a.v.) hakkında vermiş olduğu bu müjdeyi gizlemişler veya tahrif ve inkâr yoluna gitmişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in davetiyle karşılaştıklarında, onu sihirbazlıkla itham etmişler ve, "Bu Ahmed, o müjdelenen Rasül değil, bu şahıs açık sihirlerle bizi. aldatmak istiyor" diyerek hainlik etmişlerdir. Ancak onlar, İncillerde Rasülullah (s.a.v.)'den bahseden ve onu müjdeleyen bilgileri ne kadar tahrif etmeye çalışmış olsalar da, bugün ellerinde bulunan muharref İncillerde dahî onun hakkında gerçeği açıkça ortaya koymaya yetecek miktarda bilgi bulunmaktadır.[46]
Rasülullah (s.a.v.) de, kendisini müjdelemiş olan Hz. İsa fa.s.) hakkında şöyle demiştir:
"İsa'ya insanların en yakını benim. Peygamberler baba bir kardeştirler. Benimle İsa'nın arasında peygamber yoktur."[47]
H. Hz. İsa (A.S.)'A Kurulan Tuzak Ve Gökyüzüne Ref'i
İsyanları ve azgınlık sebebiyle Allah'ın lanetini hakeden ve peygamberlerinin diliyle lanetlenen yahudiler[48] büyük ekseriyetle, gösterdiği açık mucizelere rağmen, Hz. İsa (a.s.)'m davetini reddederek ona düşman kesildiler. İçinde bulundukları kötülükleri işlemeye devam ettiler ve onu davetten vazgeçirmek için her türlü kötülüğe başvurdular. Önceki peygamberlere yapmış oldukları kötülükleri ona ve ona iman eden az sayıdaki arkadaşla- rina yapmaya başladılar. Yahudiler, Hz. İsa (a.s.) ve davetini, servetleri ve menfaatleri için büyük bir tehlike olarak görüyorlardı. Onun insanları kanaatkarlığa, iffet ve zühde davet ederek onları faiz, rüşvet ve zulmü terke çağırması, bundan zarar görecek üst tabakayı harekete geçirmişti. Onu Romalı idarecilere şikâyet ederek, insanları saptıran, halkı birbirine düşüren, baba ile evladının arasını ayıran ve halkı idarecilere karşı isyana çağıran birinin ortaya çıktığını söylediler. Roma Kayser'inin saltanatını ortadan kaldırmak için çalıştığını yaydılar. Ona çok ağır bir İftira atarak, veled-i zina olduğunu söylediler. Jurnalciler neticede, maksatlarına nail olmuşlar, Romalı idarecileri Hz. İsa (a.s.)'in peşine takmışlar, onun ölüm fermanını çıkartmışlardı.
Hz. İsa (a.s.)'ı ölüm cezasına çarptırmaya karar veren Romalı yönetici, bir askeri müfrezeyi onu yakalayıp getirmekle görevlendirmişti. Askerler onun evini kuşatmış hücuma hazırlanıyorlardı. Ancak Cenab-ı Hak, onların tuzaklarını boşa çıkardı, sevgili peygamberi Hz. İsa (a.s.)'ı gökyüzüne kaldırarak onların elinden kurtardı. İçeri girenler, Allah tarafından ona benzetilen birini İsa zannederek yakalayıp çarmıha gerdiler. Allah Teâlâ, tuzaklarını aleyhlerine çevirip nebisini onlardan kurtarmış ve onu öldürdüklerini zanneden bu şaşkınları sapıklık içinde bırakmıştı:
"Onlar tuzak kurdular, Allah da onlan kurdukları tuzağa düşürerek cezalandırdı. Allah, tuzak kuranların cezasını en iyi verendir, Allah demişti ki: 'Ey İsa! Seni eceline kavuşturacak olan benim. Seni kanma yükselteceğim, seni inkâr edenlerden tertemiz olarak ayıracağım. Sana uyanları, Kıyamet gününe kadar, inkâr edenlerin üstünde tutacağım.^ Sonra dönüşünüz banadır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkâr edenleri de dünya ve dhirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır.' İnanıp yararlı iş işleyenlere gelince, Allah, onların ecirlerini tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez. )[49]
Âyette belirtildiği gibi, içeri giren askerler Hz. İsa (a.s.)'ı değil, ona benzetilen birini öldürmüşlerdi. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)'m o sırada Allah tarafından öldürülmekten kurtarıldığı kesindir ve bu hususta İslâm alimleri arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak âyette geçen "Yâ İsa! İnnî müteveffike ve râfi'uke üeyye= Ey İsa! Ben, seni vefat ettireceğim ve seni katıma yükselteceğim" ibaresi, müfessirler tarafından farklı şekillerde anlaşılmış, bu yüzden Hz. İsâ (a.s.)'m Allah'ın katma yükseltilme keyfiyeti ve ne zaman öleceği meselesi tartışma konusu olmuştur. Müfessirler, bu ifâdenin tefsiri hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerden bâzıları şöyledir:
1. Bu ibare ile, Hz. İsa (a.s.)'m o anda Allah nezdine kaldırılacağı, daha sonra vefat zamanı yaklaşınca yeryüzüne indirilip vefat ettirileceği kastedilmiştir. Buna göre ifâdede takdim ve te'hir vardır: Takdiri, "înnî râfi'uke İleyye ve müteveffike ba'de zâlike=Ben seni katıma yükselteceğim ve daha sonra vefat ettireceğim" şeklindedir.
Yâni Yüce Allah, Hz. İsa (a.s.)'ı kafirlerin öldürmesinden kurtararak nezdine kaldırmıştır, ölüm vakti gelince, onun ecelini normal bir ölüm şeklinde Azrail vasıtasıyla verecektir. Dolayısıyla o suikast sırasında ölmemiş, olaydan önce Allah katma yükseltilmiştir. Düşmanları ise ona benzetilen birini Hz. İsa fa.s.) zannederek çarmıha germek suretiyle öldürmüşlerdir. İslâm âlimleri arasında meşhur olan görüş de budur.[50]
2. "Müteveffike=senin ecelini vereceğim" ifadesiyle, ölüm vefatı değil, dünyadan semâya kaldırılması kastedilmiştir. Taberi, bu görüştedir.
3. Buradaki ölümle uyku kastedilmiştir. Bu görüşte olan müfessirler, Kur'ân-ı Kerim'de ölümün uyku mânâsına kullanıldığı şu âyetleri görüşlerine delil gösterirler:
"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan, sizi her türlü tasarruftan alıkoyan), gündüzün ne elde ettiğinizi bilen O'dur. Sonra tayin edilen vâdenin tamamlanması için sizi gündüzün diriltir gibi uyandırır. Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Nihayet O, yaptıklarınızı size haber verecektir. "[51]
"Allah, insanların ruhlarını ölüm anında alır. Henüz ölmemiş dirilerin ruhlarım da uyurken alır. Uyurken eceli gelenlerin ruhlarını bedene göndermeyip tutar, eceli gelmeyenlerin ruhlarını ise, belli bir vakte kadar bedene iade eder. Şüphesiz ki, bunda, düşünen bir kavim için nice büyük deliller ve ibretler vardır.[52]
Görüldüğü gibi, bu iki âyette uyuyanlar, ruhları o sırada alındığından, uykuda iken hiç bir şey düşünemedikleri ve yapamadıkları için ölülere benzetilmişlerdir. Bu âyetleri delil kabul eden müfessirler, Hz. İsa (a.s.)'m, kendisine bir korku ulaşmaması için uyutularak gökyüzüne kaldırıldığını ileri sürmüşlerdir.
Bu görüşü tercih eden müfessirlerden İbn Kesir şöyle der: "Sahih olduğunda kesinlik olan görüşe göre, Allah, İsa'yı uyku ile öldürdükten sonra gökyüzüne kaldırmış, onu, kendisine eziyet etmek için zamanın kâfir idarecilerine jurnalleyen yahudilerin yapmak istediği kötülüklerden kurtarmıştır,"[53]
4. "Müteveffîke=senin ecelini vereceğim" ifadesiyle, doğrudan Hz. İsa (a.s.)'m vefatı kastedilmiştir. Dolayısıyla o da diğer peygamberler gibi vefat etmiştir. Bu ifâdeden sonraki 'Allah'ın onu kendi katına yükseltmesi" sözüyle ise, onun ölümünden sonra, Allah katında yüksek derecelere çıkarılması kastedilmiştir. Bu bakımdan onun durumu, Hz. İdris (a.s.)'ın durumundan farksızdır. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. İdris (a.s.) hakkında şöyle buyurmaktadır: "Onu yüksek bir mekâna çıkardık."[54]
5. Seni vefat ettireceğim" ifadesiyle, ruhunun geçici bir süre için alınması kastedilmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre, Cenab-ı Allah, Hz. İsa (a.s.)'ı semâya yükseltinceye kadar üç veya yedi saatlik bir süre için vefat ettirmiştir. Ancak bu ihtimâl zayıf görülmüştür.[55]
İslâm alimleri, Kur'ân-ı Kerim'de bu konuda verilen bilgiler açık ve kesin olmadığı için, söz konusu ibareden bu farklı sonuçları çıkarmışlardır. Kesin olan tek durum, Hz. İsa (a.s.)'ın aşılmadığı ve ona benzetilen birinin çarmıha gerildiği hususudur. Konunun diğer yönleri, ihtilâfa açık bulunmaktadır. Bununla birlikte o, az önce belirttiğimiz gibi, müfessirlerin ekseriyetine göre, cismi ve ruhu ile Allah'ın katma çıkarılmıştır. Ancak bâzı müfessirler, sâdece ruhunun yükseltildiği neticesine ulaşmışlar ve Yüce Allah'ın, mütecavizlerin elinden kurtarmak suretiyle onu manevî derecelere yükselterek şanını yücelttiğini ileri sürmüşlerdir.[56]
Hz. İsa (a.s.)'m asılmaktan kurtarıldığı gerçeği, Kur'ân-ı Kerim'de şu kesin ifadelerle de açıklanmaktadır:
"Yine (Yahudilerin) inkârları ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmaları ve, 'Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu îsa Mesih'i öldürdük.' demeleri yüzündendir. Oysa, onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Onda anlaşmazlığa düşenler, bundan dolayı şüphe içindedirler. O hususta tahmin peşinde gitmekten başka bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldürmediler. Hayır, Allah onu kendi katına kaldırdı. Allah gerçekten kudret ve hikmet sahibidir.[57]
Müfessirlerin görüş ayrılığına düştüğü bir konu da, âyetteki benzetme işi ve Hz. İsa (a.s.)'a benzetildiği için öldürülen şahsın kimliğidir. Elmalılı, benzetme konusundaki görüşlerden ikisini, başlıca iki görüş başlığıyla özetlemiştir. Bu iki görüş şöyledir:
1. Kelâm alimlerinin birçoğuna göre, yahudüerin öldürmek istediği Hz. İsa fa.s.), o esnada Allah tarafından göğe kaldırılmıştır. Bunun üzerine halkın fitneye düşmesinden ve kendilerinin karşısında yer almasından korkan yahudi reisleri, bir insan yakalayıp onu öldürüp asmışlar, ardından o şahsın Hz. İsa (a.s.) olduğunu söyleyerek halkı aldatmışlardır. Halkın çoğunun Hz. İsa (a.s.)'ı şahsen tanımaması onların işini kolaylaştırmıştır.
2. Başka bir İnsan, Allah Teâlâ tarafından Hz. İsa (a.s.)'a benzetilmiş ve katillerce Hz. İsa (a.s.) zannıyla öldürülüp asılmıştır. Asılan bu şahsın kimliği hususunda ise dört görüş nakledilmiştir:
a. Yahudi reislerden Yahuda, hakkında ölüm kararı verdikleri Hz. İsa (a.s.)'ı, havârîleriyle birlikte bulunduğu evden alıp getirmek üzere adamlarından birini göndermiştir. Ancak bu şahıs eve geldiği esnada Hz. İsa (a.s.) Allah tarafından evin tavanından çıkarılıp kurtarılmış, onu götürmek üzere eve gelen a-dam ise Allah tarafından Hz. İsa{a.s.)'a benzetildiği için kendisini gönderenler tarafından öldürülmüştür.
b. Hz. İsa (a.s.)'ı takiple görevlendirilen bir yahudi onun peşinden dağa çıkmıştır. Bu esnada Hz. İsa (a.s.) göğe çekilmiş, peşini takip eden bu adam ise ona benzetilmiştir, Hz. İsa (a.s.) zannryla yakalandığında, tüm çabalarına ve feryatlarına rağmen Hz. İsa (a.s.) olmadığını kimseye kabul ettirememiş ve kendi arkadaşları tarafından öldürülmüştür.
c. Hz. İsa (a.s.), on arkadaşıyla birlikte bulunduğu bir esnada yahudiler tarafından öldürülmek üzere yakalanacağını anlamıştır. Arkadaşları arasından bir fedai istemiş ve, "içinizde benim kılığıma girerek Cennet'i satın almak isteyen var mı?" diye sormuştur. İçlerinden' biri bunu kabul edince Allah, bu fedaiyi Hz. İsa (a.s.)'a benzetmiş, Hz. İsa (a.s.) göğe kaldırılırken ona benzetilen havarisi asılmıştır.
d. Hz. İsa (a.s.)'m havarisi olduğunu söyleyen bir münafık, onu yakalatmak için muhbirlik yapmıştır. Onun yerini göstermek için gittiğinde, Allah tarafından Hz. İsa'ya benzetilmiş ve birlikte geldiği yahudiler tarafından öldürülüp asılmıştır.
Hz. İsa (a.s.)'a benzetilme hakkındaki bu rivayetleri aktaran Elmalık, bu konuda Râzî'ye katıldığını açıklayıp, onun gibi, bu görüşlerin birbirine zıt ve çelişkili olduğunu söylemiş ve âyeti açıklama hususunda delil getirmeye elverişli olmadıkları kanâatinde olduğunu belirtmiştir.[58]
İncıllerde Hz. İsa (a.s.)'ın yahudiler'in ısrarları sonucu Pilâtus'un emriyle çarmıha gerilerek öldürüldüğü, bir gün sonra da canlanıp mezarından çıktığı söylenmektedir.[59] Hıristiyanlar, Hz. îsa (a.s.)'m öldürülmesinin mahiyeti hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Melkâiyye mezhebine göre, öldürülme ve çarmıha gerilme hem cisim ve hem ruh için geçerlidir; ancak ruha dokunmakla değil, duygu ve şuur ile ulaşılmıştır. Yakubiyye'nin görüşü ise, öldürme ve asma fiilinin, iki cevherden doğan cevherine vâki olduğu şeklindedir. Nasturüer'e gelince, onlar, onun cisminin öldürüldüğünü, ruhunun ise göğe yükseltildiğini kabul ederler.[60]
Hristiyanlara göre, Hz. İsa (a.s.), çarmıha gerilmekle, bütün insanlığı, ataları Hz. Âdem (a.s.)'m işlediği ezelî günahtan kurtarmıştır. Ancak kendini feda ederek, insanlığı kurtarma inancı, bir çok putperest dinde de mevcuttur. Bâzı hiristiyan araştırıcılar da, bu inancın, Hindular arasında örneklerini tespit etmişlerdir. Hindular, Krişna'nm ellerinden ve ayaklarından çivilenerek asıldığına, asılırken başında altın bir taç bulunduğuna inanırlar. Bu inanışa göre Krişna, insanlığı kurtarmak için kendisini feda etmiştir. Çarmıha gerilerek öldürüldüğü söylenen başka dînî liderler de vardır.[61]
Tantâvî, mühtedî Lord Headly'nin "îkâzu'l-öarb li'l-îslâm" ismini taşıyan eserinden naklen, înciller'de anlatılan Hz. İsa (a.s.)'m çarmıha gerilme hikâyesinin, bir Bâbil efsânesinden a-dapte olduğunu ifâde etmektedir. Headly, bu efsâneyi anlatan Asur kitabesi sebebiyle gerçeği görerek müslüman olmuştur. Bu kitabe, 1903-1904 yıllarında Alman arkeologlar tarafından keşfedilen bir Bâbil kitâbesidir. Asur yazısıyla yazılan bu kitabede tanıtılan Bili isimli şahsın çarmıha gerilmesi ile Hz. îsa (a.s.)'m çarmıha gerilmesi hakkındaki anlatılanlar aşağı yukarı aynıdır. Headly, bu kitabedeki bilgilerle İndilerde verilen bilgileri mukayese sonucunda şu önemli tespitleri yapmıştır:
1. Her ikisi de esir olarak götürülmüştür.
2. Bili, tepedeki bir evde, Hz. İsa (a.s.) ise, başkahinin e-vinde muhakeme edilir.
3. Bili gibi Hz. İsa {a.s.) da sopa ile dövülmüştür.
4. Bili öldürülmek üzere tepeye, Hz. İsa (a.s.) ise inler bir vaziyette çarmıha götürülmüştür.
5. Bili ile birlikte iki haydut daha çarmıha gerilmiş; aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) ile de iki haydut asılmıştır.
6. Bili, tepeye (çarmıha) çıktığı zaman şehir sarsılır, büyük olaylar olur. Hz. İsa (a.s.) çarmıha gerilip
öldürüldüğü zaman Mâbed'in örtüsü parçalanır, yer sarsılır, kayalar yuvarlanır, kabirler açılır.
7. Bill'in elbisesi alınır. Hz. İsa (a.s.)'m elbisesini de askerler aralarında paylaşmışlardır.
8. Bill'in kalbine saplanan kılıç çıkarılınca yaradan akan kanı bir kadın silmiştir. Hz. İsa (a,s.)'m böğrüne bir mızrak saplanır, oradan kan ve su çıkar. Mecdelli Meryem ile iki kadın gelip cesedi yıkar ve tahnit ederler (mumyalarlar).
9. Bili güneşten ve ışıktan uzak olan tepenin altına iner ve hayatım kaybeder. Hz. İsa (a.s.) kayanın altındaki kabre konullur, ölüler kısmına gider, Cehennemi ziyaret eder.
10. Askerler tepedeki zindanda tutuklu Bill'i gözetlerler. Hz. İsa (a.s.)'ın kabrinin başına da bekçiler konmuştur.
11. Bili'e bakmak için tanrılar otururlar. Mecdelli Meryem ile diğer Meryem, Hz. İsa (a.s.)'m kabrinin önünde otururlar.
12. Bili, oturduğu her yerde aranır. Özellikle bir kadın onu
kabristanda "ah kardeşim, ah kardeşim!" diyerek arar. Kadınlar ve özellikle de Mecdelli Meryem, Hz. İsa (a.s.)'ı aramak için arka kapıdan kabristana gelir ve kabrinin önünde ağlayarak durur.
13. Bili, ilkbahar güneşi gibi, yeniden hayata döner ve tefeden canlı olarak çıkar. Hz. İsa (a.s.) da pazar günü hayâta döner, tepedeki kabirden çıkar.
14. Babilliler'de büyük bayram, mart ayında, ılık ilkbahar hıevsiminde olur. Çünkü Bili karanlık güçleri bu mevsimde yenmiştir. Hz. İsa (a.s.)'in bayramı da ilkbahar günlerinde kutlanır. Bu bayram, karanlık güçleri yenmenin şenliğidir. ; Headly, mukayesenin sonunda şöyle demiştir:
"O zaman kürsülerden yegâne kurtarıcımız olarak ilân edilen Hıristiyanlığın büyüklüğü nerede? Bu kitabeden anlaşılıyor ki, bu hikâye, Mesih'in ortaya çıkışından bin sene veya daha fazla bir zaman önce vardı. Demek ki, bu boş hikâye, size ebedî hayata girme pasaportu vermez. Bütün bunlar, çocukları avutanlann hikâyesidir. İslâm şerîati, ruhsal yüceliğin; insanın şu dünyada yapacağı işlere bağlı olduğunu, insanın ancak kendi amelleriyle kurtuluşa erebileceğini söylüyor. Hepinizin güzel manevî işler yapmanızı istiyorum. Bu, sizin için bir takım kâhin düşüncelerine saplanmaktan iyidir.[62]
Muasır Avrupalı ilim adamlarından bazıları da, çarmıh olayının uydurma olduğu görüşündedirler. Bunlardan Alman Er-nest die Bons, "çarmıha gerilme ve kendini feda etme meselesi hakkında söylenenlerin, Mesih'i görmemiş olan Pavlos ve benzerlerinin icadı olduğunu" söylemektedir.[63]
Rivayete göre, Hz. İsa (a.s.)'m peygamberliği sadece 3 yıl devam etmiştir. 30 yaşında peygamber olarak görevlendirilmiş, 32 veya 33 yaşında göğe kaldırılmıştır. Annesi Hz. Meryem'in ise, onun refinden 5 ya da 6 sene sonra 53 yaşında iken vefat ettiği bildirilmektedir.[64]
I. Hz. İsa (A.S.)'ın Nüzulü
İslâm âlimlerinin Hz. İsa (a.s.) hakkında en fazla tartıştığı konulardan biri de, onun Kıyamete yakın bir zamanda yeryüzüne inmesi meselesidir. Kur'ân'-ı Kerim'de Hz. İsa (a.s.)'in yeryüzüne inişiyle alâkalandırılan iki âyet bulunmaktadır. Ancak bu âyetlerdeki ifâdeler, delâletleri bakımından kesin ve açık değildir. Böyle olmakla birlikte, Önce geçtiği gibi, Hz. İsa (a.s.)'m ruh ve beden olarak semâya çıkarıldığı görüşünde olan müfessirle-rin ekseriyeti, işaret edilen bu iki âyeti, onun Kıyamet gününe yakın bir zamanda yeryüzüne ineceği şeklinde anlamışlardır. Diğer taraftan, güvenilir hadis kaynaklarında bu konuda yetmişin üzerinde hadis yer almaktadır. Bu hadisler, ifâdeleri bakımından açık ve kesinlik arzederler.[65]
1. Hz. İsa (a.s.)'ın Nüzûlüyle İlgili Görülen Ayetler
Hz. İsa (a.s.)'in nüzûlüyle alâkalandırılan iki âyetten biri Zuhruf suresinin 61. âyetidir. Bu âyetin manasını daha açık anlatabilmek için, bu âyetten önceki ve sonraki aynı konuyla ilgili âyetleri bütün halinde vermemiz gerekmektedir:
"(Ey Muhammedi) Meryem oğlu îsa Örnek verilince, senin kavmin (Kureyş müşrikleri) hemen ondan keyiflenerek bağrıştılar. 'Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?' dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir kavimdir. Meryem oğlu İsa, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsraüoğullan'na örnek kıldığımız bir kuldur. Eğer dileseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
Şüphesiz ki o, Kıyametin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın Kıyametin geleceğinden şüphe etmeyin. Bana uyun, doğru yol budur. Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.
İsa, hakikatin bütün delilleriyle geldiği zaman, 'Ben size, hikmet ile ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklığa kavuşturmak üzere geldim. O halde, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve bana tâbi olun. Allah, şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse yalnızca O'na kulluk edin, doğru yol sadece budur.' dedi.
Ama onlar, daha sonra gruplara bölündüler ve Isa hakkında görüş ayrılığına düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay hâline!"[66]
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Mekke müşriklerine, Hz. İsa (a.s.)'m ilahlığı hakkında hıristiyanlardan duyduklarının yanlışlığı anlatılmakta, onlardan duyduklarının aksine onun da diğer kullar gibi bir kul olduğu, Allah'ın onu peygamber olarak seçtiği bildirilmektedir. Hz. İsa (a.s.)'m nüzûlüyle alâkalı görülen 61. âyette ise "ve innehu le-'ılmün li's-sâati= Şüphesiz o, Saat (Kıyamet) için bir ilimdir." buyurulmaktadır.
Müfessirlerden bâzıları bu âyette "innehu"daki "hu-o" za-miriyle Kur'ân-ı Kerim'in kasdedildiğini kabul ederler.[67] Ancak onların büyük bir kısmı, zamirin Hz. İsa (a.s.)'m yerini tuttuğunu ileri sürmüşlerdir. Bu ikinci görüşü benimseyenler, önceki âyetlerde Kur'ârı kelimesinin geçmediğini delil getirerek, birinci görüşü çok uzak bir ihtimâl saymışlardır. Onlara göre doğrusu, bu zamirle önceki âyetlerde adı geçen Hz. İsa (a.s.)'m kastedil-mesidir. Buna göre, âyetin mânâsı, "İsa, Kıyâmet'in yaklaştığım gösteren bir bilgidir." şeklinde olmaktadır.
Bu görüşü benimseyen müfessirler, Hz.İsa (a.s.) ile Kıyamet bilgisi arasındaki irtibat hususunda ise, Hz. İsa (a.s.)'a verilmiş olan hastaları İyileştirme ve ölüleri diriltme mucizelerinin yeniden dirilmeye, onun yeryüzüne tekrar inişinin ise Kıyametin yaklaştığına işaret olduğunu ve Kıyametin yaklaştığını bildirdiğini söylemişlerdir. Dolayısıyla bu alimler, Hz. İsa (a.s.)'m inişi- ni, Kıyamet alâmeti olarak kabul etmişlerdir. İlk müfessirlerden İbn Abbas, Ebu Hureyre, Mücâhid, Ebul-Âliye, İkrime, Hasen-i Basrî, Katâde, Dahhâk ve diğer bâzı müfessirlerin bu görüşte oldukları nakledilmektedir.[68]
Bu husustaki ikinci âyet ise Nisa suresinin 159. âyetidir. Bu âyette şöyle denilmektedir:
"Kitap ehlinden (yahudîler ve hıristiyanlardan) hiçbir kimse yoktur ki, Ölümünden önce, ona iman etmiş olmasın. O, Kıyamet gününde onların üzerine şahitlik edecektir."
Bu âyetin tefsiri hususunda da farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden biri, âyette ölümlerinden önce iman edecekleri bildirilen şahısların yerini tutan birinci zamir ile bütün yahudî ve hıristiyanİarın, kendisine iman edilecek şahıs için kullanılan "o" zamiriyle de, Allah Teâlâ veya son rasülü Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kastedildiği şeklindedir. Buna göre, her bir yahudi veya hıristiyan, ölüm esnasında gözlerinden perde kaldırılınca, Allah'ın tek ve ortaksız olduğuna, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in de O'nun kulu ve rasülü olduğuna îman edecektir.[69] Ancak onların yeis hâlindeki bu îmanları geçerli olmayacaktır. Diğer bir görüş ise, gerek ölümünden bahsedilen şahıs, gerekse kendisine iman edilecek şahıs için kullanılan iki zamirin de Hz. İsa (a.s.)'m yerini tuttuğu şeklindedir. Buna göre, Hz. İsa (a.s.) gökyüzünden indiğinde, o sırada hayatta bulunan yahudiler ve hıristiyanlar, ölümünden önce ona îman edeceklerdir. Büyük müfessirlerden Taberî ve İbn Kesir, bu görüşü tercih etmişlerdir.[70] Diğer bir görüş de, Ehl-i kitap'tan olan insanlardan her birinin, vefatı öncesinde, Hz. İsa (a.s.)'ın Allah'ın rasülü olduğu gerçeğini anlaması ve buna îman etmesidir. Ancak yeis halindeki bu iman geçersiz olacaktır.[71]
2. Hz. İsa (a.s.)'ın Nüzûlüyle İlgili Hadisler ve Bu Konudaki Görüşler
Sahih hadis kaynaklarında Hz. İsa (a.s.)'m nüzulü hakkında rivayet edilen hadislerin sayısı yetmişi aşmaktadır. Bu hadislerden bâzılarında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Nefsim elinde olana yemin ederim ki, Meryem, oğlu İsa, âdil bir yönetici olarak yakında aranıza inecektir. Sonra haçı kıracak, domuzu Öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır..."[72]
"Devlet başkanınız (imamınız) kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa gökyüzünden yanınıza indiği zaman hâliniz nice olur!"[73]
"Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa âdil bir hakem olarak aranıza inmedikçe Kıyamet kopmayacaktır. O, haçı kıracak (Hıristiyanlığın hükümsüz olduğunu ilân edecek), domuzu Öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır (din olarak sâdece İslâmiyet kalacaktır). O zaman mal o kadar bollasaçaktır ki, kimse mal kabul etmeyecektir."[74]
"Ümmetimin hayatta bulunduğu bir zamanda Deccâl çıkar ve kırk bu kadar zaman kalır (râvi, Hz. Peygamber'in kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu bilemediğini söylemektedir}. Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa b. Meryem'i yeryüzüne gönderir; o da Deccal'i bularak ortadan kaldırır. Sonra insanlar, aralarında hiç bir düşmanlık bulunmadan yedi yıl yaşarlar."[75]
Meşhur muhaddislerden Kadı Iyaz, bu hadislerden çıkarılan netice ile ilgili olarak şöyle demiştir:
"Ehl-i Sünnefe göre, İsa'nın inmesi ve Deccal'i öldürmesi, haktır, sahihtir. Çünkü bu bahta sahih hadisler nakledilmiştir. Aklen ve şer'an, bunu iptal edecek bir delil de yoktur. Binaenaleyh kabulü vaciptir.[76]
Mevdûdî, tefsirinde Hz. İsa (a.s.)'m nüzûlüyle ilgili hadislerden yirmibir tanesini aktardıktan sonra şöyle demektedir:
"Bu yirmi bir hadisin tamamı, Rasülullah'ın ashabından on dört şahsa dayandırılmış ve en muteber ve sahih hadis kaynaklarında sahîh isnâdlarla zikredilmiştir. Gerçi, konu hakkında bu hadislerden başka birçok hadis daha vardır; ancak biz, yalnızca râvi zinciri bakımından sahîh olan ve yaygınlık kazanmış bulunan bir bölümünü zikretmekle yetindik. Bu hadislere bakıldığında, 2000 yıl önce bakire Meryem'den doğan Hz. İsa (a.s.)'ın öldüğü ya da âlemin herhangi bir yerinde hâlâ yaşamaya devam ettiği hususunu tartışmanın gereği ve faydası yoktur. Kaldı ki, Allah, bir kulunu âlemin herhangi bir yerinde binlerce yıl canlı tutup, dilediği zamanda dünyaya geri göndermeye de kadirdir."[77]
Önceden olduğu gibi zamanımızda da Hz. İsa (a.s.)'m nüzulü konusunda müstakil eserler hazırlanmıştır. Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî (öl.1932), et-Tasrih bimâ tevâtere fî nüzüli'l-Mesîh adını taşıyan eserinde Hz. İsa (a.s.)'ın yeryüzüne ineceğini bildiren hadisleri toplamıştır. Bu eserde, yetmişbeşi Rasülullah'm sözü olmak üzere, toplam yüzbir rivayet bulunmaktadır.
Muhammed b.Ca'fer el-Kettânî, Nazmü'l-mütenâsir mine'l-hadîsi'l-mütevâtir, isimli eserinde, Hz. İsa (a.s.)'m nüzulünün Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olduğunu belirttikten sonra, bu konudaki hadislerin mütevâtir olduğunu söylemektedir.[78]
Muhammed Zâhid el-Kevserî de, bu konuda yazdığı eserinde, ilgili âyetlerin tefsirini yaptıktan sonra, "Görüldüğü üzere, anlatılanlardan yalnızca Kur'ân-ı Kerim naslannın, Hz. İsa (a.s.)'ın sağ olarak ref edildiğim ve Ahirzaman'da ineceğini kesin olarak gösterdiği ortaya çıkmaktadır...Bu konudaki hadisler mütevâtirdir. Ümmet, seleften halefe günümüze kadar onlara i-nanmıştır. Akâid kitaplarını ona göre tanzim etmiştir. Bundan Ötesi sadece sapıklıktır." demektedir.[79] Başka bir yerde ifâdesini daha da sertleştirerek, muhalif grup hakkında şöyle demiştir: "isa'nın nüzulü hadisi, manevî mütevâtir bir hadistir. Şöyle ki: Aralarında bâzı mânâ farklilıklarıyla birlikte bu konuda gerçekten çok sayıda sahih ve hasen hadis nakledilmiştir. Bu hadisler Hz, İsa (a.s.)'ın nüzulü konusunu açıkça ortaya koymaktadır. Böyle bir durumda, Hadis ilminin kokusunu koklayanlardan hiç kimse, bunu inkâra güç yetiremez.[80] Kevserî'nin başka bir tesbiti de şöyledir: "Mehdî, Deccâl ve Mesih hadislerinin tevatürü hususunda, Ehl-i Hadis nezdinde şüpheye yer yoktur. Bâzı kelamcilann, -Kıyamet alâmetlerinin tamamı haktır hususunu kabul etmeleriyle birlikte- bu hadislerin bir kısmının mütevâtir oluşu hakkındaki şüphesi, hadisteki bilgi ve vukûfiyetlerinin azlığındandır. Onlar, kendilerine bu mesele delilleriyle izah edildiğinde inatlarından vazgeçerlerse, bu tutumlarında mazur sayılırlar.[81]
Şevkânî de, bu konuda telif ettiği eserinde ilgili hadisleri naklettikten sonra, kanâatini şöyle açıklamıştır: "Kesin olarak ortaya çıkmıştır ki, Mehdî el-Muntazar hakkındaki hadisler mütevâtirdir, Deccâl hakkındaki hadisler mütevâtirdir, İsa'nın nüzulü hakkındaki hadisler mütevâtirdir.[82]
Müfessİrlerden çoğu da, bu hadislerin tevatür derecesine ulaştığını ve dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)'m şu anda sağ olup zamanı gelince yeryüzüne ineceğinin kesin olduğunu kabul ederler. Taberî, Nisa suresi 156. âyetinin tefsirinde, Rasülullah fs.a.v.)' den nakledilen mütevâtir haberlerle, onun ineceğinin kesin olduğunu belirtmiştir.[83] İbn Kesir de, bu konudaki hadislerin mütevâtir olduğunu ve kesinlik arzettiğini belirtir.[84] İbn Atıyye ise şöyle demektedir: "Ümmet, İsa'nın semâda diri olduğunu bildiren mütevâtir hadisin muhtevasını kabul hususunda icmâ etmiştir. Yâni o, Ahirzaman'da yeryüzüne inerek, domuzu öldürecek, haçı kıracak, Deccâl ile savaşarak adaleti yayacak, onun sayesinde Ümmet-i Muhammed güçlenecektir.[85]
İslam alimleri, peygamberler içinde sadece Hz. İsa (a.s.)'ın refi ve tekrar inecek olmasının hikmeti hakkında ise şöyle demişlerdir: "Peygamberler içinde sadece Hz. İsa (a.s.)'ın nüzulünün hikmeti, inişinin onu öldürdüklerini iddia eden yahudilere cevap olmasıdır. Allah Teâlâ, onların yalanını ve İsa'nın onlan mağlup ve perişan edeceğini açıklamıştır. Ya da. onun nüzulü, eceli yaklaşınca toprağa gömülmesi için olacaktır."[86]
İlgili hadislerden çıkarılan bir netice de, Hz. İsa (a.s.)'ın yeryüzüne özel bir görev ile, yani Deccal'm sebep olacağı fitneyi ortadan kaldırmak için inmesidir. Hz. İsa (a.s.), indiği zaman İslâm dininin hükümlerine tâbi olacak, müslümanların İmamının arkasında namaz kılacaktır. Dolayısıyla müslüman topluma bir fert olarak katılacaktır. Onun gelişi, Hz. Muhammed (s.a.v.)' in son peygamber olduğu gerçeğini ortadan kaldırmayacaktır.[87] İslâm alimlerinin büyük ekseriyetinin bu ortak görüşünün aksine, muasır alimlerden bâzıları, ilgili âyet ve hadislerin, Hz. İsa (a.s.)'ın tekrar yeryüzüne ineceğini kesin olarak göstermediği, kanaâtindedirler. Bu alimlerin öncüsü durumunda olan Mu-hammed Abduh, onun nüzulünü insanların İslâm şeriatına dönüşü olarak anlamakta ve şöyle demektedir:
"Hz. İsa (a.s.)'in refi ve Ahirzaman'da ineceği hadisleri, i'tikâdî bir mesele olan ğayb işi hakkında nakledilen âhâd haberlerdir. Halbuki i'tikâdî meselelerde ancak kati delil kabul edilir; çünkü bu durumlarda istenen yakın bilgidir. Hz. İsa (a.s.)'m refi ve nüzulü hakkında ise mütevâtir hadis yoktur. Onun iniş ve yeryüzünde hüküm sürmesinin teVili, ruhunun ve risâletinin sırrının insanlar üzerindeki hâkimiyeti ile olmasıdır. O da, öğretilerinde rahmet, mehabbet, barış ve zahirleriyle .yetinmeyip şeriatın asıl maksatlarına sarılmanın galibiyetidir."[88]
İ. Hz. İsa (A.S.)'In Tabiatı
Bilinen bütün bu gerçeklere rağmen hıristiyanlar, Hz. İsa (a.s.)'dan uzun bir süre sonra, onun babasız dünyaya gelişini, Allah'ın oğlu olmasıyla açıklayıp onu ilâhlaştırmışlar ve üçlü bir ilâh anlayışı (teslis) benimseyerek şirke düşmüşlerdir. Hz. İsa (a.s.) Meryem'den doğduğu halde, onun mucizevî doğumuna ve Ruhülkudüs ile te'yid edilmesine bakarak, ekânim-i selâse (üç esas-Baba, Oğul, Ruhülkudüs) olarak üçlü bir ilâh kabul etmişlerdir. Onlar bu konuda aralarında ihtilâfa düşerek, İsa Mesih'in tabiatı hakkında, farklı neticelere ulaşmışlardır. Bir kısmı, Hz. İsa (a.s.)'da sadece bir tabîatm, diğer bir kısmı ise iki tabiatın bulunduğuna inanır. Bir tabiata sahip olduğunu söyleyenler de görüşleri bakımından iki guruba ayrılır. Bir gurup, onun sâdece beşer olduğunu, diğer gurup ise ilâh olduğunu kabul eder. Üçüncü gurubun kanâati ise, onda biri ilâhî, biri insanî olmak üzere iki tabiatın bulunduğu şeklindedir. Temelde üçe indirilen bu görüşler, Hristiyan mezheblerince çok farklı şekillerde izah edilmiştir.[89]
Hz. İsa (a.s.)'ı Allah'ın oğlu kabul eden hıristiyanlar, onun, Allah'ın tezahürü, Allah'ın kelimesi ve kutsal ruhunun cisme bürünmüş şekli olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı zamanda, bütün insanlığın işlediği günahın yükünü üzerine alması ve bu yüzden çarmıha gerilerek kendi kanı ile tüm insanların günâhlarına kefaret olması için, Allah'ın biricik oğlunu yeryüzüne gönderdiğine inanarak büyük bir şirke düşmüşlerdir. Bu bâtıl inancın Hz. İsa (a.s,) ile asla alâkası yoktur. Bu sapma, ondan sonraki dönemde, din adamlarının hayallerinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.[90] Onların bu inancının kaynağını İnciller teşkil etmektedir. İnciller'de Hz. îsa (a.s.)'m Baba'nın nezdinde tek şefaatçi olduğu ve onun bütün insanlığın günahlarına keffaret olarak geldiği bildirilmektedir.[91] Hristiyanlık inancına göre, Allah'ın oğlu olarak babasının yanında bulunan Hz. İsa (a.s.), Allah'a eşit iken, O'nun emriyle insanları kurtarmak için gökten inerek onlara benzer bir hale gelmiştir.[92] Beşeriyetin Hz. Âdem (a.s.)'dan beri sırtında taşımakta olduğu günahı, çarmıha gerilerek canı ile ödemiştir.
Ancak Kur'ân-ı Kerim'e göre, Hz. İsa, kendisine hâmile kalan Hz. Meryem'den doğmuştur; beşer olma yönünden diğer insanlardan farksızdır. Hemcinsleri gibi o da ölümlüdür. Dolayısıyla, hristiyanların inandığı gibi bir ilâh veya Allah'ın oğlu olması düşünülemez. O da Allah'ın bir kuludur. Onun tabiatı ilâhî bir tabiat veya ilâhî-insânî bir tabiat değildir.[93]
K. Allah Oğul Ve Ortak Edinmekten Münezzehtir
Yüce Allah, Kur'ân-i Keriminde pek çok yerde, hristiyanla-rın bu ağır iftirasını reddetmektedir. Bu âyetlerden birkaçının meali şöyledir;
"Allah çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte bir başka ilâh da yoktur. Eğer öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığına hükmedip onu istediği yöne götürürdü. Aynca onların bir kısmı diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah, müşriklerin taktıkları sıfatlardan münezzehdir. O, ğaybı da bilir, hazin da. Onların koştukları ortaklardan münezzehtir.[94]
"De ki: O Allah, birdir. Allah, hiç bir şeye muhtaç değildir, O, doğurmamış ve doğrulmamıştır. O'nun hiç bir dengi yoktur.[95]
"Allah, gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan vâr edendir. O'nun eşi yokken nasıl çocuğu olabilir? Üstelik, her şeyi yaratan da O'dur. O, her şeyi çok iyi bilir.[96]
Allah Teâlâ, "Allah çocuk edindi" iftirasının, gökleri, yeri ve dağlan paramparça edebilecek büyük bir bühtan olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:
"Bazı kimseler, 'Rahman olan Allah çocuk edindi.' dediler. Yemin olsun ki, siz ortaya çok çirkin bir şey getirip iftira attınız. Bu iftiranın korkunçluğundan neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar parçalanıp dağılacaktı. Çünkü onlar, rahman olan Allah'a çocuk isnat ettiler. Oysa rahman olan Allah'ın çocuk edinmesi asla şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde bulunan hiç bir kimse yoktur ki, kıyamet günü rahman olan Allah'ın huzuruna bir kul olarak çıkmasın. Şüphesiz Allah, onları ilmiyle kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saymıştır. Kıyamet günü onların her biri Allah'ın huzuruna tek başına çıkacaktır.[97]
Hz. İsa (a.s.) da diğer peygamberler gibi bir beşerdir ve o Hz. Meryem'in oğludur. Kendisine üflenen bir ruhla hâmile kalmış Meryem'den doğmuştur. Annesinden başkasına nisbeti büyük bir iftiradır. Yahudilerin, onun gayrimeşru bir birleşmenin ürünü olduğu şeklindeki çirkin iftiraları da, hristiyanların onun Allah'ın oğlu, Allah'ın insanda tecessümü şeklindeki inançları da gerçek dışı birer düşüncedir:
"İşte Meryem oğlu İsa (hakkındaki doğru bilgi) budur. Ne var ki, yahudüer ve Hıristiyanlar, bunda ihtilâf etmişlerdir. Çocuk edinmek, asla Allah'ın şanına yakışmaz. O, bir şeyin olmasını dilerse, sâdece 'ol' der, o da oluverir. Şüphesiz, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na ibadet edin. İşte doğru yol budur. Ne var ki, gruplar aralarında İsa hakkında ihtilafa düştüler. O dehşetli günü görecek kâfirlerin vay haline! Bizim karşımıza çıkacakları gün, gerçeği nasıl da apaçık işitecek ve görecekler! Ancak o zâlimler, bu gün, apaçık bir sapıklık, apaçık bir dalâlet içindedirler.[98]
Hıristiyanların bâtıl inançlarını reddeden Yüce Allah, kendi katında Hz. İsa (a.s.)'m yaratılışının Hz. Âdem (a.s.)'m yaratılışından farksız olduğunu bildirmiştir:
"Allah'ın katında İsa'nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra 'ol' demesiyle olmuş olan Âdem'in durumu gibidir. Gerçek Rabbindendir, o halde şüphelenenlerden olma.[99]
Müfessirler, bu sonuncu âyetin iniş sebebinin, Hz. Pey-gamber (s.a.v.)'in Necran'dan gelen 60 kişilik Hıristiyan heyetiyle yaptığı görüşme olduğu hususunda görüş birliği etmişlerdir. Bu âyet, Hıristiyan âlimlerin, "Madem ki, İsa'nın insanlardan bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah'ın oğlu olması gerekir" iddiasında bulunmaları üzerine, onlara cevap olarak inmiştir. Âyetle onlara, Hz. İsa (a.s.)'m da, Hz. Âdem (a.s.) gibi babasız olarak yaratıldığı gerçeği hatırlatılmış, ikisinin yaratılışı arasındaki benzerliğe işaret edilmiştir. Hz, Âdem (a.s.)'ın Allah veya Allah'ın oğlu olmasını gerektirmeyen bu özelliğin, Hz. İsa {a.s.)'m da Allah veya oğlu olmasını gerektirmediği bildirilmiştir.[100] Allah'ın Hz. sa (a.s.)'m babası değil, ancak yaratıcısı ve Rabbi olduğu gerçeği vurgulanarak, hıristiyanların düştükleri hata ortaya konulmuştur. Bu kesin ve susturucu ilâhî cevap, aynı zamanda yahudilere yönelik bir cevaptır. Babasının olmaması dolayısıyla, Hz. İsa (a.s.)'m peygamberliğini reddetmenin, Hz. Musa (a.s.) ve Tevrat'ı yalanlamak olduğunu ortaya koymaktadır. Zira Hz, İsa (a.s.), aynen Hz. Âdem fa.s.) gibi babasız yaratılan bir peygamberdir.[101]
Allah Teâlâ, Ehl-i Kitab'ı Hz. İsa (a.s.) hakkında haddi aşmaktan ve üçlü ilâh kabul etmekten menetmiştir. Rivayete göre, huzuruna gelen bâzı hıristiy anlar, Hz İsa (a.s.)'a Allah'ın kulu ve rasülü dediği için, Peygamberimiz (s.a.v.)'i onu ayıplamakla itham etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), Allah'a kul olmanın bir ayıp olmadığını söylemişti. Bu hâdise dolayısıyla şu âyetler indi.
"Ey Kitap ehli! Dininiz hususunda aşın gitmeyin. Allah hakkında sâdece gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın, Allah üçtür' demeyin. Bundan vazgeçin, vazgeçmeniz sizin hayrınızadır. Allah ancak bir tek ilâhtır, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde olanlar da yerde olanlar da O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
îsa Mesih de, Allah'a yaklaştırılmış melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, hepsini huzuruna toplayacaktır. Allah, inanıp yararlı iş işleyenlere ecirlerini ödeyecek, onlara olan bol nimetini daha da artıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanlan ise elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar.[102] Allah Teâlâ, Baba, oğul ve Ruhülkudüs'ün oğulda cesetlen-diğini düşünerek, "Allah, Meryemoğlu İsa'dan ibarettir" diyenlerin ve üçlü tanrı anlayışına sahip olanların küfre düştüklerini ve cehennemlik olduklarını bildiren âyetler indirmiştir:
"Şüphesiz ki, 'Allah, ancak Meryem oğlu îsa Mesih'tir,' diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammedi De ki: 'Allah, Meryem oğlu İsa Mesih'i, annesini ve bütün yeryüzündekileri helak etmek istese, O'na kim engel olabilir?' Göklerin, yerin ve ikisi arasında-kilerin mülkiyeti sadece Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir.[103]
"Andolsun ki, 'Allah, ancak Meryem oğlu Mesih'tir' diyenler kâfir oldular. Oysa İsa Mesih, 'Ey İsrailoğullan! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona Cenneti haram eder. Onların varacağı yer Cehennemdir. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur.' dedi.
And olsun ki, 'Allah üçten biridir' diyenler kâfir olmuştur. Tek bir Allah'tan başka ilâh yoktur. Dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun ki, onlardan inkâr edenler elem verici bir azaba uğrayacaktır. Hâlâ Allah'a tevbe etmezler, O'ndan mağfiret dilemezler mi? Oysa Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Meryem oğlu İsa Mesih sadece peygamberdir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi dosdoğrudur, her ikisi de yemek yerlerdi. Onlara âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak, sonra da bak ki nasıl yüz çeviriyorlar!
Ey Muhammedi Onlara şöyle de:'Allah'ı bırakıp da, size zarar da fayda da veremeyecek şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Allah her şeyi işiten ve her şeyi çok iyi bilendir. Ey Kitap ehli!
Haksız olarak dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir milletin heveslerine uymayın.[104]
Hz. İsa (a.s.) daha beşikte iken söylediği ilk sözlerde, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu açıkladığı ve bu gerçeği sık sık dile getirdiği, diğer insanlarla benzer bir hayat sürdüğü, o ve annesi diğer insanlar gibi yiyip içtikleri halde, doğrudan uzaklaşan hıristiyanlar, insanoğlunun müzmin hastalığına yakalandılar. Allah'a ortaklar uydurdular. Peygamberleri ve din adamlarını ilâh edinerek onları Allah'a nispet edenler sadece onlar değildi. Yahudiler de Hz. Üzeyr (a.s.)'ın Allah'ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Allah Teâlâ, bu iki toplumun iftirasını aynı âyette dile getirerek şöyle buyurmuştur:
"Yahudiler, 'Üzeyr Allah'ın oğludur' dediler; Hıristiyanlar,
'Mesih Allah'ın oğludur' dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar! Onlar hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler olarak kabul ettiler. Oysa tek Allah'tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların koştukları eşlerden münezzehtir."[105]
Halbuki Hz. İsa (a.s.), insanları kendisine îman ve itaate çağırırken sadece Allah'a kul olmalarını ve yalnızca O'nu ilâh edinmelerini emrediyor, doğru yolun bundan ibaret olduğunu açıklıyordu:
"Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmım helâl kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur."[106]
L. Hz. İsa (A.S.)'In Kavmi Aleyhine Şahitliği
Kur'ân-ı Kerim'de, Hesap gününde Allah Teâlâ ile Hz. İsa (a.s.) arasında, hıristiyanlarm onu ve annesini tanrı edinmeleri hususunda geçecek bir konuşmaya yer verilmiştir. Bu konuşmada Yüce Allah, Hz. İsa (a.s.)'a, Allah'tan başka kendisini ve annesini tanrı edinmeleri hususunda kavmine bir şey söyleyip söylemediğini sormaktadır. Hz. İsa (a.s.} ise, Yüce Allah'ı bundan tenzih ettiğini ve içlerinde bulunduğu sırada O'nun bildiği gibi kavmine sâdece O'na kulluk etmelerini söylediğini ve asla ilahlık taslamadığını, ifâde etmektedir:
"Ve işte o zaman Allah, 'Ey Meryem oğlu îsa! Sen insanlara Allah'ın dışında tanrı olarak beni ve annemi iki tann edinin, dedin mi?' dedi. İsa, şöyle cevap verdi: Haşa, seni tenzih ederim, hakkım olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemiş-sem, şüphesiz sen onu bilirsin. Sen, benim içimde olanı bilirsin; ben ise senin gizlediklerini bilmem. Şüphesiz ki, görülmeyeni bilen ancak sensin. Ben onlara sâdece benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahit idim. Sen beni katına yükselttikten sonra, onlan sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin. Onlara azâb edersen, doğrusu onlar senin kullarındır; onları bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak sensin."[107]
Bu şahitlik ve yüzleşme, Kıyamet gününde, Hz.İsa (a.s.)'ı ve annesini ilah edinenlerin huzurunda olacağı halde, bu işin kesinliğini göstermesi bakımından, hitap geçmiş zaman kipiyle yapılmıştır. Bu soru ve cevaptan maksat, h iris uyanları korkutmak, Allah'a karşı hiç bir şeyi ortak koşmamaları hususunda onları uyarmaktır. Âyetteki ağır azarın muhatabı, Hz. İsa (a.s.) değil, onu ilâh edinerek üçlü tanrı inancına sahip olan hırisuyanlardır. Görüldüğü gibi, Cenab-ı Hakkı kendisine ortak koşulmaktan tenzih eden Hz. İsa (a.s.), insanlara sadece Allah'ın emirlerini ulaştırdığını söylemiş, bu bâtıl inanışın kendisinden sonraki dönemde ortaya çıktığını, kendisinin ise buna engel o-Iamayacağmı belirtmiş; sonra da kavminin durumunu Allah'a havale ettiğini açıklamıştır.[108]
M. Hristiyanlar İslâm Davetine Karşı Yahudiler Ve Müşriklerden Daha Olumlu Davranmışlardır
Hıristiyanlar, içlerinden İslama girenler çok fazla olmamakla birlikte, Rasülullah (s.a.v.)'in dâvetine karşı, Ehl-i Kitab'ın diğer kanadı olan yahudilerin aksine müsbet bir tavır takınmış, onlardan bir kısmı müslümanlara dostluk ve sevgi beslemiştir.
İbn İshak'tan aktarılan bir rivayete göre, peygamber olarak görevlendirildiği haberi Habeşistan'da duyulunca, 20 kişilik veya o civarda bir heyet, Mekke'de olan Rasülullah (s.a.v.)'e gelmişti. Heyet mensupları, onu Mescid-i Haram'da buldular ve onun etrafında oturup onunla konuştular. Bu sırada Kureyş müşriklerinden bir gurup da toplantı yerlerinde oturuyordu. Rasülullah (s.a.v.), heyettekilerin sorularını cevapladıktan sonra onları İslâm'a davet etti ve onlara Kur'ân'dan bâzı bölümler okudu. Kur'ân'ı dinlediklerinde göz yaşlarını tutamayan bu hıristiyanlar, davetini kabul ederek ona iman ettiler. Kitaplarında onun vasıfları hakkında verilen bilgileri, onda müşahede etmişlerdi. O sırada kendilerine sataşan Ebu Cehü'in hakaretlerine maruz kaldıkları halde, onu iyilikle savmaya çalışan ve ona hiçbir çirkin söz söylemeyen bu heyetin Necran'dan geldiğinin söylendiğini de ekleyen İbn İshak, Kasas süresinin 52-55. âyetlerinin bu heyet hakkında indiğini belirtir. Bu âyetlerin meali şöyledir:
"Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, buna da iman ederler. Kendilerine Kur'ân okunduğu zaman, 'Biz ona iman ettik. Şüphesiz o, Rabbimizden indirilmiş bir gerçekti. Doğrusu biz, bu bize ulaşmadan önce de, ona yürekten boyun eğen Müslümanlar-dik!' derler.
Sabretmeleri, kötülüğü iyilikle savmaları ve kendilerine nzık olarak bahşettiğimiz nimetlerden infakta bulunmalarından dolayı mükâfatlarını iki kat olarak vereceğimiz kimseler, işte onlardır. Onlar ki, boş ve anlamsız sözler işittikleri zaman, ondan hemen yüz çevirip, 'Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Size selâm olsun, bizim câhillerle işimiz yok!' derler."
Habeşistan Necâşİsi ve arkadaşları hakkında nazil olan Mâide suresi 82. âyeti de, bu hususu açıkça ortaya koymaktadır. Bu âyette, mü'mirilere aşırı düşmanlık bakımından, yahudiler, putlara tapan müşriklerle bir tutulmuştur. Hattâ mü-fessirler, âyette önce yahudilerin zikredilmesinden hareketle, onların düşmanlığının müşriklerin düşmanlığından daha fazla olduğunu kabul etmişlerdir,[109] Âyetin devamında, mü'minlere sevgi besleme bakımından en yakın olanların ise, hıristiyanlar olduğu belirtilmiş, bu sempatinin sebebi olarak da içlerindeki âlim, keşiş ve rahiplerin bulunması gösterilmiştir:
"Bütün insanlar içinde, mü'minlere en çok düşmanlık besleyenlerin, Yahudiler ve Allah'a ortak koşan müşrikler olduğunu kesinlikle göreceksin. Ve bütün insanlar içinde inananlara en çok dostluk ve sevgi besleyenlerin ise 'Biz hıristiyanlanz' diyenler olduğunu göreceksin. Gerçek böyledir; çünkü, hıristiyanlar arasında, Öyle keşişler ve rahipler vardır ki, onlar kibire kapılmamışlardır. Onlar, bu Rasüle (Hz. Muhammed'e) indirileni dinlediklerinde, ondaki hakikatin bir kısmını tanıdıklarından, gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Onlar, 'Ey Rabbimiz, biz inanıyoruz. Öyleyse bizi, hakikate şahitlik yapanlar ile birlikte yaz. Rabbimizin bizi sâlihler arasına katmasını o kadar arzuladığımız halde, nasıl olur da Allah'a ve bize indirilen hakikâte iman etmeyiz. ' dediler. Ve bu inançları karşılığı, Allah, onlan, mesken edinecekleri, içinden ırmaklar akan cennet bahçeleriyle mükâfatlan-dıracaktır. Bu, iyilik yapanların ödülüdür. Hakikati inkâra ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince, onlar ateşe atılacaklardır."[110]
N. İnciller
Hıristiyanların kutsal kitabı Ahd-i Cedid, başta dört incil olmak üzere 27 kitaptan meydana gelmektedir. Her biri başka bir şahıs tarafından yazılmış olan dört İncil, yazarlarına göre isimlendirilmiştir. Bilinen gerçeklere göre Hz, İsa (a.s.), üç yıllık davet döneminde kendisine vahyedilen İncil'i ne bizzat yazmış ne de kâtiplere yazdırmıştır. Onun kısa süren tebliğ süresinde yaptığı, belde belde dolaşarak konuşmalar yapmak ve kendisine bildirilen gerçekleri sözlü olarak açıklamak olmuştur. Onun vefatından sonra ise havarilerin en Önemli işleri ondan dinlediklerini neşretmek olmuştur. Bu süreç içerisinde havariler veya onların talebeleri, Hz. İsa (a.s.)'m hayatı, davranışları ve mucizelerini de anlatmışlar, Hz. İsa (a.s.)'dan duyduklarıyla birlikte hafı-zalarındaki bu hatıraları da kayda geçirmişlerdir. Diğer bir ifadeyle, onlardan her biri bir İncil yazmış, Hz. İsa (a.s.)'m mesajını kendi anladığı biçimde yorumlamıştır. Bunun neticesinde çok sayıda İncil ortaya çıkmıştır. Hz. İsa (a.s.)'ın Arâmice konuştuğu kabul edilir; ancak altmıştan fazla İncil arasından seçilerek Ahd-i Cedid'e konulan dört İncil dahi Yunanca olarak kaleme alınmıştır. Anlaşılacağı gibi, înciller, İslâmî ilimler içinde, Rasülullah (s.a.v.)'in hayatını konu alan, Siyer kaynaklarına benzer. Her biri, müellifinin damgasını taşıyan Hz. İsa (a.s.)'m biyografisi durumundadır.[111] Bu İnciller arasında aynı konularda aktarılan bilgiler arasında önemli zıtlıklar bulunmaktadır.
İslama göre, hırisuyanların muteber saydığı dört İncil'in veya aralarından herhangi birinin Hz. İsa (a.s.)'a nispet edilmesi mümkün değildir. Bu İnciller, Hz. İsa (a.s.)'m refinden uzun süre sonra bâzı din adamları tarafından, bir bakıma hatırat nev'inden kaleme alınmıştır. Hatta onların havarilere nispeti de doğru değildir.[112] Hz. İsa (a.s.)'m mesajının bu kitaplarda tahrif edildiğinin kesin delili, Kur'ân-ı Kerim'de verilen bilgilerle zıtlıklar arzetmeleridir. Kur'ân, Hz. İsa (a.s.)'i tevhid inancını yerleştirmeye çalışan bir peygamber olarak tanıttığı halde, İnciller cisme bürünmüş ilâhî kelâm ve tanrı olarak takdim etmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de Hz.İsa (a.s.)'ın çarmıha gerilmediği kesin olarak bildirilirken, İnciller'de onun ne şekilde çarmıha gerilmiş olduğu tafsilatıyla anlatılmaktadır. Kur'ân'a göre Hz. İsa (a.s.), kendisinden sonra gelecek Ahmed ismindeki peygamberi müjdelediği halde, İnciller'in müellifleri kasdî olarak bu müjdeyi çıkarmışlar ve Rasülullah (s.a.v.)le ilgili diğer müjdeleri de anlaşılmaz hâle getirmeye çalışmışlardır.[113]
[1] Âl-i İmran sûresinin 33 ve 35. âyetlerinde, Hz. Meryem'in annesi için "İmran'm karısı" ifadesi kullanılmıştır. Ancak buradaki İnırân ile Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Harun (a.s.)'ın babaları ve bu ailenin atası olan İmran'in kastedilmiş olabileceği ihtimâli üzerinde de durulmuştur. Bu takdirde İmran, Hz.Meryem'İn babası değil, mensup olduğu ailenin atasıdır. M. Abduh, müfessirlerin ekseriyetinin, bu âyetlerden birincisinde Hz. Musa (a.s.)'ın babasının; ikincisinde ise Hz. Meryem'in babasının kastedildiği görüşünde olduklarım söyler {Menâr, III, 289}.
Kur'ân-ı Kerim'in üçüncü sûresine adı verilen İmran'ın bu iki îmran'dan hangisi olduğu hususunda da ihtilaf vardır. Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'ın babalarıdır diyenlere göre, bu aile, başta bu iki peygamber olmak üzere, İsrailoğulları din adamlarının içinden çıktığı Harun soyunu ve bu arada Kur'ân-ı Kerim'de kendisine "Harun'un kızkardeşi" denilen Hz. Meryem (Meryem sûresi, 19/28), oğlu Hz. İsa {a.s.), Hz. Zekeriyâ (a.s.) ve Hz. Yahya (a.s.)'ı da içine alır. Eğer sureye adı verilen şahıs Hz. Meryem'in babası ise, İmran ailesiyle, sadece bu ailenin fertleri kastedilmiş olmaktadır. Bu ihtilafın sebebi, anlaşılacağı gibi, aralarından peygamber gönderilmekle, iki ailenin de Allah tarafından seçilmiş olmasıdır. İbnül-Cevzî, Hz. İsa (a.s.) ve Meryem kıssasının en geniş şekilde bu sûrede anlatılmasını dikkate alarak ikinci görüşü tercih etmiştir (bkz. Tefsir, III, 130-132; ayrıca bkz. Kurtubî, Tefsir, IV, 64).
[2] Âl-i Imrân sûresi, 3/33-36.
Rasülullah (s.a.v.) Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa (a.s.)'ın şeytandan korunmuş-lukları hakkında şöyle buyurmuştur:
"Dünya'ya gelen h'ç bir çocuk yoktur ki, doğduğu sırada şeytan ona dokunmasın. Çocuk, şeytanın dokunmasından dolayı feryat ederek ağlar. Bundan yalnız Meryem'in oğlu ile annesi müstesnadır." (Müslim, Fezâil, 40).
[3] Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m hanımı îşâ (Elizabet), Hz. Meryem'in annesi Hanne'nin kardeşidir (ÂIûsî, Tefsir, III, 133; Şevkâni, Tefsir, I, 339, III, 322).
Rasülullah (s.a.v.) de, Miraç hadisinde, Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Yahya (a.s.)ı, teyzezade olarak zikretmiştir (Müslim, İman, 259; Nesâî, Salât, 1).
[4] Salebi, 372; Ibnül-Esir, 1, 299. İbn Kesir'in naklettiği bir rivayete göre, din adamları, üzerlerinde kendilerine ait işaretleri olan kalemlerini bir araya toplamışlar, çağırdıkları bir çocuğa içlerinden birini çekmesini istemişlerdi. Çocuğun çektiği kalem Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m kalemiydi. Ancak diğerleri ikinci bir kur'a isteyip, o da Hz. Zekeriyâ (a.s.)'a çıkınca üçüncü bir kur'a daha istediler. Bu kur'alardan ikincisi, nehre atılan kalemin suyun akış yönünün tersine yüzmesi, üçüncüsü ise, bir kalemin nehrin üzerinde sabit kalması, diğer kalemlerin yüzmesi, şeklindeydi. İkincisinde sadece Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m kalemi ters istikamette yüzdü, üçüncüsünde de sadece onun kalemi atıidığı yerde kaldı. Bunun üzerine kur'ayı kazanmış oldu (Kasasu'l-enbiyâ, II, 648J
[5] Âl-İ Imrân sûresi, 3/44.
[6] Söylendiğine göre, Hz. Zekeriyâ (a.s.), Beytülmakdis'de Hz. Meryem için bir mihrap yani merdivenle çıkılan bir oda yapmıştı. O, her gün oraya Hz, Meryem için yiyecek ve içecek götürürdü; oraya ondan başkası çıkamazdı ( Salebi, 373). Buranın bir mescid olduğu da söylenmiştir.
[7] Al-i Imrân sûresi, 3/37. M. Abduh, Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m Meryem'in yanma girdiğinde onun yanında gördüğü yiyecek maddeleriyle ilgili olarak, "Kur'ân-ı Kerim'de bunun harikulade bir durum olduğuna işaret yok." demiştir (Menâr, III, 293). Aynı görüşü paylaşan M. Esed ise, "Kur'ân ve sahih hadislerde, Hz. Meryem'e gelen bu nzkın, mucizevî bir kaynaktan geldiğine dair hiç bir İşaret yoktur." dedikten sonra, onun bakımını üslenen Hz. Zekeriyâ (a.s.)'ın ihtiyarlığı dolayısıyla yürütemediği bu sorumluluğu bir başka şahsa devrettiğine dâir bir rivayet aktarır ve sözlerini şöyle tamamlar: "Bu rivayet doğru olsun veya olmasın, Hz. Meryem'in Hz. Zekeriyâ (a.s.)'a cevabı, onun asıl nzık verici olarak Allah'a karşı duyduğu derin sorumluluk bilincini yansıtır." ( Kur'dn Mesajı, 95|.
Bu yaklaşım, M. Esed'in mucizeler karşısındaki genel tutumunun bir yansıması olmalıdır. Yoksa anlatılanlar, buradaki olağanüstülüğü açıkça göstermektedir. Hz. Zekeriyâ (a.s.)'m Hz. Meryem'den beklediği cevap, kanaatimizce, onun sorusunda gizlidir, yani o bu sorusuyla, gördüğü yiyecek maddelerinin Allah'ın Hz. Meryem'e bir ikramı olduğunu İmâ etmektedir. Esed'in delil gösterdiği Taberi rivayetini doğru saydığımız takdirde, Hz. Zekeriyâ (a.s.j'm, bizzat görevlendirdiği bir adam tarafından sağlanabilecek yiyecek maddelerinin kaynağını sorması, anlamını kaybedecektir. Veya insan eliyle başka bir şekilde gelmiş olma İhtimali de bu soruyu anlamsız kılacaktır.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 576-579.
[8] Âl-i Imrân sûresi, 3/43-44. Hz. Meryem, başka bir âyette ise, namusunu koruma hususunda mü'minlere örnek gösterilmiştir:
"Allah, iman edenlere, namusunu koruyan îmran kızı Meryem'i de misal gösterir. Biz, ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti ve itaatkar olanlardandı." (Tahrim süresi, 66/12)
Bir hadisinde Firavunum hanımı Asiye ile Hz. Meryem'in gerçek anlamda kemâle eren iki kadın olduklarını söyleyen (Buharı, Enbiyâ, 34, 36). Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir başka bir hadisinde de Hz. Meryem ile Hz. Hatice hakkında şöyle demiştir:
"Zamanındaki dünya kadınlarının en üstünü Imrân kızı Meryem, bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatice'dir." (Buharı, Menâkıbul-ensâr, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 84, 116 ).
[9] Meryem süresi, 19/16-21. Peygamberliğinin beşinci yılında, Rasülullah'ın (s.a.v.) izniyle sayılan yüze varan iki müslüman grup, Habeşistan'a hicret etmişti. Mekke müşrikleri, onları geri getirmek için Habeşistan kralına bir heyet gönderdi. Peygamberimiz (s.a.v.)'in âdil bir hükümdar olarak tanıttığı Habeşistan kralı, Kureyş elçileriyle muhacirleri yüzleştirmeden bir karar vermek istemedi. Onun huzurunda iki taraf arasında yapılan tartışmada muhacirleri temsilen konuşan Hz. Cafer b. Ebi Talib, kral tarafından Hz. İsa (a.s.) hakkındaki kanâatleri sorulunca, cevap olmak üzere Meryem süresinin baş tarafını okumuştu. Bu duruma büyük önem veren Mevdûdî, bu surenin, âdeta Habeşistan muhacirlerine bir erzak oİarak indirildiğini belirtir (Tefhim, III, 206). Meryem süresindeki bu bilgiler, aynı zamanda, Hristiyanlarm Hz. İsa (a.s.)'ın Allah'ın oğlu olduğu inancını reddederek, o andan itibaren bu yanlışı düzeltmeye imkan hazırlamıştır.
[10] Âl-i İmrân sûresi, 3/45-47. Rivayete göre, din adamlarından müteşekkil bir heyet, Necran hıristiyanlannı temsilen, Rasülullah'Ia {s.a.v.) görüşmek için Medine'ye gelmişti. Bu görüşmeler esnasında papazlar, üçlü üâh/tesiis inançlarını sa-vunmaya çalışıyorlardı. Bu sırada Âl-i İmran sûresinin baş tarafından 83 ayet nazil oldu. Yüce Allah, bu âyetlerde onların bu yanlış İnancını reddederek, Hz. İsa (a.s.)'ın onların zannettiği gibi Allah'ın değil, İmran kızı Meryem'in oğlu olduğunu beyan ediyordu. Onun da diğer insanlar gibi bîr rahimde şekillendirildiğini, ancak annesiz ve babasız yaratılan Hz. Âdem (a.s.)'ın yaratılışına benzer bir şekilde babasız olarak dünyaya getirildiğini bildiriyordu. Yine Hz. Meryem'in başından geçenleri, nasıl hamile kaldığını ve Meryem sûresinde oEduğu gibi, doğumla ilgili durumu açıklıyordu (İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 644)
[11] Âl-i Imrân süresi, 3/48-49.
[12] Tahrim süresi, 66/ 12 .
[13] Enbiyâ sûresi, 21/91.
[14] Ö. Ahmed Ömer, II, 319.
[15] Muhammed Ebu Zehra, Hristiyanhk Üzerine Konferanslar (trc. Akif Nuri), İstanbul 1978, s. 33.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 579-584.
[16] Meryem'e seslenenin vadinin alt tarafındaki Cebrail (a.s.) olduğu veya henüz doğan Hz. fsa (a.s.)'m mucize olarak konuştuğu söylenmiştir (Bkz. Salebi, 383-384; îbn Kesir, Tefsir, İV, 449; Kasasu'l-enbiyâ, II, 664 ).
[17] Meryem süresi, 19/ 22-26. Hz. Meryem'in Uz. İsa (a.s.)'ı doğurmuş olduğu yer hakkında çeşitli rivayetler aktarılmıştır. Mescid-i Aksâ'da ibâdet ettiği mihrabının doğu tarafında kalan bir yerde, Halil kentine bağlı Nâsira'da veya Kudüs'e sekiz mil uzaklıkta yer alan Beytüllahm (Beytlehem) köyünde doğduğu şeklinde rivayetler vardır (bu hususta bkz. îbn Kesir, Tefsir, IV, 448; Kasasu'l-enbiyâ, II, 664, 681; Ö.Ahmed Ömer, II, 323).
[18] Meryem sûresi, 19/ 27-33. Hz. Meryem'e "Harun'un kızkardeşr denilmesi, büyük ihtimâlle Hz. Harun peygamberin neslinden olmasındandır. Arapîarda, şahıslara hitap edilirken, mensup oldukları kavme nisbetle "Ya Ehâ Temîm, Yâ Ehâ Mudar= Ey Temim'in kardeşi, Ey Mudar'ın kardeşi" şeklinde hitap yaygındır. Bu konuda nakledilen bir hadis, bu kanâati desteklemektedir. Rivayete göre, Necran hıristiyanları, Kur'ân-ı Kerim'in, Hz. Meryem'i Hz. Harun (a.s.)'ın kız kardeşi kabul etmekle büyük bir hatâya düştüğünü iddia ederek, bu soruyu ashaptan Muğire b. ŞuT^e^e sormuşlardı. Hz. Harun (a.s.)'m asırlar önce yaşadığını bilen Muğire, onlara yeterli bir cevap verememiş, bunu daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)'e sormuştu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), ona şöyle dedi: "Onlara, İsraüoğullan'ran kendilerinden önce yaşayan peygamberlerinin ve kavimlerinden diğer salih insanların İsimleriyle isimlendiklerini söyleseydin ya!" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 252 }.
Bâzı rivayetlerde âyette geçen Hz. Harun (a.s.)'ın, Hz. Meryem'in baba-bir kardeşi olduğu bildiriİmiştir. Yine onun, Hz. Meryem'i kendisine benzettikleri İffet sahibi sâlih bir adam veya işlediğini iddia ettikleri kötü iş yüzünden benzettikleri kötü bir adam olduğu söylenmiştir (Bu rivayetler hakkında bkz. İbn Kesir, Tefsir, IV, 451; Salebi, 386).
[19] Nisa sııresi, 4/156.
[20] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 584-587.
[21] İbnül-Esir, I, 312.
[22] Ibn Kesir, Kasasu'İ-enbiyâ, II, 684.
[23] Mü'minun sûresi, 23/50.
[24] Mâide süresi, 5/46-47.
[25] Zuhruf süresi, 43/63-64.
[26] Geniş bilgi için bkz. Mehmet Aydın, Hıristiyan. Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ankara 1995, s.7-13.
[27] Ö. A. Ömer, II, 339; M. Ebu Zehre, Konferanslar, 41.
[28] Tevbe sûresi, 9/34.
[29] Nisa sûresi, 4/160-161.
[30] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 587-591.
[31] Matta, IV/23-25.
[32] Havari kelimesinin menşei hakkında bkz. Kurtubî, Tefsir, IV, 97-98; Şevkânî, Tefsir, I, 345; Alûsİ, Tefsir, III, 176-178; M. Esed, Kur'ân Mesajı, 99.
[33] Bu şahitlik hakkında şöyle denilmektedir: "îşte böylece, sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasül'ün de size şahit olması için, sizi orta yolu tutan mu'tediî bir ümmet kıldık." (Bakara sûresi, 2/143.)
[34] ÂI-i Imrân sûresi, 3/ 52-53.
[35] Mâide sûresi, 5/111.
[36] Saf sûresi, 61/14.
[37] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 591-592.
[38] Âl-i Imrân sûresi, 3/49-51.
Muhammed Esed, Hz. İsa (a.s.)'a verilen bu mucizeleri de te'vjl yoluna gitmiş ve mucize ile alâkası olmayan bir çerçevede 3'orumlamıştır. Bu ifadelerin bir teşbih olduğunu iieri sürerek Hz. İsa (a.s.)'m çamurdan yaptığı kuşu, kader ve talih; ölüleri diriltmesini, ruhen ölmüş olan topluma yeniden hayat ve canlılık verme; körleri ve cüzzamlıları iyileştirmesini İse, ruhen hasta ve hakikâte karşı kör olan insanları ruhî bakımdan yeniden canlandırma olarak açıklamıştır {Kur'ân Mesajı, 98).
[39] Önceki müfessirlere göre, Hz. İsa (a.s.j'a bu türden mucizeler verilmesinin sebebi, onun zamanında tıp ilminin yaygın ve İleri bir seviyede olmasıdır (bkz. İbn Kesir, Kasasu'l-enbiyâ, II, 696) Ancak Renan'ın, Hz. İsa (a.s.)'m yaşadığı çevrede tıbbın yaygın olmadığı hususunu gündeme getirmesinden sonra, bu mucizelerin, yahudilerin ruhu inkâr etmeleriyle alâkalı olduğu fikri ortaya atılmış ve giderek kuvvet bulmuştur (bkz. Muhammed Ebu Zehra, Konferanslar, 39-40; ö. Ahmed Ömer, II, 342-343}.
[40] Mâide sûresi, 5/110.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 593-595.
[41] Başka bir rivayete göre İse, havariler, Hz. Isa (a.s.)'ın emriyle 30 gün oruç tutmuşlardı. Bunun ardından Hz. İsa (a.s.)'dan gökyüzünden kendilerine bir sofra indirmesini istediler. Sofranın indirilmesini, oruçlarının Allah tarafından kabul edildiğine işaret sayacaklar ve ondaki yemekleri yiyeceklerdi. Ve aynı zamanda bu gün onlar için bir bayram olacak, zengin fakir yiyip İçecekti (îbn Kesir, Kasasu'l-enbİyâ, II, 700
[42] Mâide sûresi, 5/112-115.
[43] îbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1401, II, 120; Kasasul-enbiyâ, II, 702; Seyyid Kutub, Tefsir, IV, 497; Şevkâni, Tefsir, II, 93.
[44] Zamanımız müfessirlerinden bâzıları, önceki müfessirler arasındaki ihtilafı ve bilhassa Hıristiyan kaynaklarında bu sofradan bahsedilmemiş olmasını, dikkate alarak, sofranın indirildiğini bildiren rivayetleri İhtiyatla karşılamışlar, indıriime-mîş olması ihtimâlini daha kuvvetli bulmuşlardır. Mesela Reşid Rıza, sofra inmiş olsa bile, sofranın inip-inmediği ve yine İndiyse onda neler bulunduğu hususun da aktarılan rivayetlerden hiç birinin senedinin sahih olmadığını belirtmiştir i [Menâr, VII, 256), Cemaleddin Kasımı de, îbn Kesir'in sofranın inişi hakkında aktardığı rivayetlerin siyakında "garabet ve nekâretin bulunduğunu" İfade etmiştir {Tefsir, VI, 2218).
Reşid Rıza ve Kâsımî'nîn görüşlerini aktaran ve bu konuda İncillerde bilgi bulunmamasına da dikkat çeken Aydemir, sofranın inişiyle ilgili rivayetlerin pek çoğunun Ehl-i Kitab'a ait nakillerden ibaret olduğunu ve ihtiyatla karşılanmaları gerektiğini İfade etmiştir (Peygamberler, 265).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 595-596.
[45] Saf sûresi, 61/6.
[46] Tevrat ve İnciller'deki Rasülullah (s.a.v.)le ilgili rivayetler hakkında bkz. Abdülahad Davud, Tevrat ve İncil'e Göre Hz. Muhammed (trc. Nusret Çam ), îzmir 1990; Elmalılı, VIII, 12-17.
[47] Müslim, Fezâil, 40.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 597-598.
[48] Yahudilerin peygamberleri tarafından lanetlenmesi hakkında şöyle buyurulmaktadır:
"İsrailoğullan'ndan inkar edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dilinden lanetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri ve ağın gitmelerindendi. Onlar, yaptıkları kötülüklerden birbirlerini menetmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi." (Mâide sûresi, 5/78-79).
[49] Âl-i Imrân süresi, 3/54-58.
[50] Şevkanî, Tefsir, I, 344.
[51] En'am sûresi, 6/60.
[52] Zümer sûresi, 39/42.
[53] Tefsir, I, 365-367, Kasasu'l-enbiyâ, II, 711; ayrıca bkz. Zemahşerî, Tefsir, I, 432-433; Salebi, 400
[54] Meryem süresi, 19/57.
[55] Bu görüşler hakkında bkz. Elmalılı, II, 372-375.
[56] M. Abduh, onun sâdece ruhunun ref edildiğini ileri sürmüş, onun bedeninin de kaldırıldığı konusunda mütevâtir bir hadis bulunmadığını, dolayısıyla ilgili hadislerin tamamının âhâd hadis olduğunu iddia etmiş ve itikadı meselelerde bu âhâd hadislerin delil olamayacağını söylemiştir. Hz. İsa (a.s.)'ın yeryüzüne inişi ve orada hükmetmesiyle ilgili olarak da, bu hususta aktarılan rivâyetlerdeki ifâdelerle, gelecekte insanların samîmi bir şekilde İslama sanlmalanyla Hz. îsa (a.s.)'ın ruhu ve risâlet sırrımn galip geleceğinin; yeryüzünde rahmet, muhabbet ve bansın hakim olacağının kastedildiğini ileri sürmüştür (Menûr, III, 317).
Hadislerin onun ineceği hususunu kesin olarak ortaya koymadığını söyleyen Neccar da, ona katılmıştır [Kasasu'l-enbiya, 506-507). Yine M. Esed, ref (=yükseltme) fiilinin Allah'a atfedilmesi durumlarında, değerini yüceltme, onurlandırma mânâsına geldiğini belirtir ve âyetteki "Allah onu kendi katma yükseltti" ibaresiyle, Hz. İsa (a.s.)'m Allah'ın özel rahmeti mertebesine yükseltilmesinin kastedildiğini kabul eder. Ayrıca bu yükseltilmenin bütün peygamberlerin yararlandığı bir lütuf olduğuna işaret eder (Kur'ân Mesajı, 177). Süleyman Ateş de aynı görüştedir [Çağdaş Tefsir, II, 50).
[57] Nisa sûresi, 4/156-158.
[58] Hak Dini, III, 120.
Bu rivayetlerden hiç birinin Kur'ân ve hadisle desteklenmediğini ve tamamen uydurulmuş hikâyelerden ibaret olduğunu söyleyen M. Esed, âyetteki "ve-ldkin şübbihe lehüm=fakat kendilerine bir benzetme yapıldı", ibaresini "sadece onlara öyle olmuş gibi göründü" şeklinde tercüme etmekte ve Hz. İsa (a.s.)'m çarmıha ge-rildiği inancının ortaya çıkışı hakkında diğer müfessirlerde rastlamadığımız şu açıklamayı yapmaktadır: "Zamanın akışı içinde, Hz. İsa (a.s.)'dan uzun zaman sonra, onun, insanlığın İşlediği ileri sürülen 'ilk günah' karşılığında kefaret olarak haç üzerinde öldüğünü söyleyen bir efsâne (muhtemelen o zaman güçlü olan Mİtraistik inançların etkisi altında) gelişmişti, ve bu efsâne Hz. İsa (a.s.)'m daha sonraki tabileri arasında öylesine köklü bir şekilde yerleşti ki, düşmanları olan yahudiler bile, ona inanmaya -olumsuz anlamda olsa da, çünkü, çarmıha gerilme, o zamanlar en tehlikeli suçlular için verilen Ölüm cezasının berbat biçimi idİ-başladılar. Bana göre, bu, ibarenin tek tatmin edici açıklamasıdır." {Knr'ûn Mesajı, s. 177).
[59] înciller'de, Hz. îsa (a.s.)'m, düşmanlarının ısrarı sonunda onu serbest bırakmak isteyen vali Pontius Pilâtus'un (M.S. 26-36) emriyle haça gerilerek öldürüldüğü, Armitea şehrinden sâlih bir adam olan Yusuf isimli şahsın, Pilatus'tan izin alarak onun cesedini keten bezine sarıp boş bîr mezara gömdüğü, bir gün sonra mezarını ziyarete giden kadınların onun mezarını açık buldukları, orada beliriveren adamların onun dirilerek mezarından çıktığım söyledikleri, onun şâkirdleriyle tekrar görüştüğü ve Kıyamete kadar onlarla beraber olduğunu söylediği, daha sonra da gök yüzüne alındığı anlatılmıştır (Luka, 23/20-56; 24/1-9; Yuhanna, 19/115-42; 20/1-23; Matta, 27/1-66, 28/1-20; Markos, 15, 1-47.)
[60] Elmalılı, III, 120.
[61] Bu liderler hakkında bkz., Reşid Rızâ, Menâr, VI, 32-33.
[62] Tantâvî, Tefsir, X, 23.
[63] Bu husustaki bâzı kanâatler için bkz. Kâsımî, Tefsir, V, 1695-1696.
[64] İbnül-Esir, 1,307; Salebi, 403; İbn Kesir, Kasasu'l-enbîyû, II, 717.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 598-607.
[65] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 607.
[66] Zuhruf sûresi, 43/65.
[67] Bu görüşte olanlar, Kur'ân-ı Kerim'in Kıyamet alâmetleri hakkında bilgi vermesini ve Kıyâmet'in yaklaştığını gösteren delillerden bahsetmesini gerekçe göstermişlerdir. Zamanımız müfessirlerinden Derveze bu görüşü tercih etmiştir (Tefsir, III, 383-384).
[68] Zemahşeri, Tefsir, III, 494; İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1401, IV, 131-132; Ibnül-Cevzi, Tefsir, VII, 325; Nesefi, Tefsir, IV, 118; Şevkâni, Tefsir, IV, 562-564.
[69] Bu konuda bkz. Derveze , Tefsir, VI, 24 vd.; Ö. Ahmed Ömer, I, 357-358.
[70] îbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1401, I, 578; Kasasu'l-enbİyâ, II, 712; aynı görüş için bkz. Şevkanî, Tefsir, I, 535; Kâsımî, Tefsir, V, 1711; İbn Teymİye. Dekâiku't-tefsir, II, 95; Seyyid Kutub, Fî Zildi, IV, 39.
[71] Elmalılı, âyette "ölümü zamanında" değil de "ölümünden önce" tabirinin kullanılmasından hareketle, âyetten şu anlamı çıkarmıştır: "Ölümlerinden Önce yahudiler Hz. İsa (a.s.)'ı yalanlamaktan, hıristiyanlar tanrılık isnadından tevbe ederek her halde Hz. İsa (a.s,)'a İman etmek zorundadırlar, yani ona iman ile borçludurlar. Ölüm gelmeden, tevbe kapısı kapanmadan, zorunlu hale düşmeden önce tevbe edip imana gelmelidirler. Yoksa o zaman imanın da faydası olmayacak, Hz. İsa {a.s.) kıyamet gününde aleyhlerinde şahit olacak, yahudiler için "Ey Rabbim, bunlar beni yalanladılar" diye; hıristiyanlar aleyhinde de "Ey Rabbim, bunlar bana ilâh ve Allah'ın oğlu dediler." diye küfürlerine şahitlik edecektir." [Hak Dini Kur'ân Dili, III, 121).
Bu konuda bkz. Şeyhzâde, Haşiye, U, 182; Mevdüdî, Tefhim, I, 432; R. Rızâ, Menâr, VI, 21-22.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 607-610.
[72] Buhâri, Enbiyâ, 49; Müslim, İman, 242-246.
[73] Buharı, Büyü', 102, Enbiyâ, 49; Müslim, İman, 242.
[74] Buhâri, Mezâlim, 31
[75] Müslim, Pİten, 116.
[76] A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme. ve Şerhi, XI, 7049.
[77] Tefhim, IV, 488.
[78] Keşmîrî, Mukaddime, s. 64.'den naklen.
[79] Kevser! Nazra âbira fî-mezâimi men yünkiru nüzule İsa, Kahire 1362/1943, s. 36.
[80] Nazra, 44.
[81] Nazra, 49.
[82] Gumâri, Akidetü ehlil-îsldm fi nüzüli Isa (a.s.), s. 11, Şevkânî'niıı et-Tevdlh fi-mâ tev&tera fı'l-Muntezar ve'd-Deccâl vel-Mesih isimli eserinden naklen. Gumâri'de aynı görüştedir.
[83] Tefsir, III, 291.
[84] Tefsir, Beyrut 1401, 1, 578; IV, 133.
[85] İbn Aüyye'den naklen, Ebu Hayyân, Tefsir, II, 473.
[86] İbn Hacer, Fethul-bari, VI, 568.
[87] Bu konuda geniş bilgi için bkz, Mevdûdî, Tefhim, göst. yer.
[88] Menar, III, 317; benzeri görüş için bkz. Neccâr, 506-507; Tantâvî, Tefsir, III, 112; Elmahh, II, 372-373; Ateş, Çağdaş Tefsir, II, 54-55.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 610-614.
[89] Hristiyanların tesiis/üçlü ilâh anlayışına sapmalarının tarihçesi ve bu görüşün ilk olarak M. 325 tarihinde İznik'te toplanan İlk konsilde resmileştirilmesi ve bunu kabul etmeyenlerin aforoz edilerek Hıristiyanlık dışı sayılmaları ve sayıları gittikçe artan Hıristiyan mezheplerinin Hz. İsa fa.s.) hakkındaki görüşleri için bkz. Elmahlı, III, 190-204; 310-316.
325 yılında İznik'de akdedilen ruhaniler meclisinde bir araya gelen 2048 piskopos, aralarından 318 kişiyi temsilci seçmiştir. Bu temsilciler, ilk olarak teslis görüşüyle ilgili kesin kuralları koymuşlar ve Hz. İsa (a.s.)'m diğer peygamberler gibi Allah'ın kulu ve rasülü olduğuna inanan İskenderiye papazlarından Arius ve mezhebini aforoz etmişlerdir. Bu kurallar şöyledir: "Biz, her şeyin sahibi, görülenin görülmeyenin yapıcısı olan bir İlâh babaya ve bir oğula; bir Allah'ın bir oğlu, bütün yaratılmışların ilki ve yaratılmış değil, babasının cevherinden bir hak ilâhtan bir hak ilâh, bütün âlemler ve her şey onun eliyle yaratılmış, bizim için ve bizim kurtuluşumuz için gökten inmiş ve Ruhülkudüs'ten cesetlenip bakire Meryem'den doğmuş ve Pilatus zamanında asılıp defnedilmiş olan ve sonra üçüncü gün kalkıp göğe çıkan ve babasının sağında oturan ve ölülerle diriler arasında hüküm vermek için bir kere daha gelmeye hazır bulunan Yesu Mesih'e İman ederiz. Bir de Ruhülkudüs'e; babasından çıkacak olan hak ruha ve günahları affetmek için bir vaftize ve Katolik, kutsal bir Mesih cemaatine ve bedenlerimizin dirileceğine ve sonsuz daimî hayata da iman ederiz ve "Bir zaman var idi ki, Allah'ın oğlu yoktu.' diyenlerle, 'Allah'ın oğlu kendisiyle tek cevher değildir.' diyenlerin Katolik kilisesi tarafından kâfir ilan olunacaklarını beyan ederiz."
Zamanla yeni mezhepler ortaya çıkmış ve Hıristiyanlıkta reform yapılarak bazı temel inançlar değiştirilmiş olsa da, reform sonrası ortaya çıkan ve Protestanlık adı altında ifade edilen yeni mezheplerde de, bu üçiü ilah anlayışı devam etmektedir (Bu konuda bkz. Elmalılı, III, 192, Mehmet Aydın, Hıristiyanlık, 27-34, 47-63).
Roma kilisesinde vaftiz töreni esnasında tekrarlanan ve "Havarilerin İman Esasları" diye adlandırılan Hsristiyanlık âmentüsü şöyledir:
1. Göğün ve yerin yaratıcısı kâdir-i mutlak baba Tanrıya;
2. O'nun biricik oğlu Rab İsa Mesih'e;
3. O'nun kutsal ruhtan olduğuna, bakire Meryem'den doğduğuna;
4. Pontius Pilatus zamanında ıztırap çektiğine, çarmıha gerildiğine, öldüğüne ve gömüldüğüne;
5. Ölüler diyarına indiğine, üçüncü gün ölüler arasından dirildiğine;
6. Göklere yükseldiğine, Tanrı'nın kâdir-i mutlak babanın sağma oturduğuna;
7. Oradan ölüleri ve dirileri yargılamak üzere ineceğine;
8. Kutsal ruha;
9. Kutsal evrensel kiliseye, azizlerin birliğine;
10. Günahların bağışlanacağına;
11. Bedenin dirileceğine;
12. Ebedî hayata İnanırım. (Bkz. Mehmet Aydın, "Hıristiyanlık", DÎA, XVII, 346).
[90] Mevdûdî, Tefhim, I, 439.
[91] I.Yuhanna,II/2-2.
[92] Filipüilere Metup, U/6-11.
[93] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 614-616.
[94] Mü'minun sûresi, 23/91-92.
[95] İhlâs sûresi, 112/1-4.
[96] En'am sûresi, 6/101.
[97] Meryem sûresi, 19/88-9o.
[98] Meryem süresi, 19/34-38.
[99] Âl-i Imrân sûresi, 3/59-60.
[100] M. Eseci, bu hususta da çok farklı bir görüş ileri sürmüştür. Ona göre, bu âyette Adem ile, sadece Hz. Âdem (a.s.j değil, insan soyu kastedilmiş ve insanın topraktan 3'aratılmiş bir ölümlü olduğu vurgulanmıştır {Kur'ân Mesajı, 101).
[101] Elmalılı, II, 378. Bu görüşme sırasında Necran'dan gelen delegeler, Hz. İsa .; (a.s.]'m ilahliğı görüşlerinde inat edince, Allah Teâlâ, indirdiği müteakip âyetle f Peygamberimiz (s.a.v.)'e onları lânetleşmeye çağırmasını emretmiştir. Mübâhele ! âyeti denilen bu âyet, "Hangi taraf yalancı ise Allah ona lanet etsin!" diye lânet-l leşmeye gidilmesini emrediyordu. Ancak heyettekiler, reisleri Abdülmesih'in görüşüne uyarak, bu teklifi kabul etmekten kaçındılar. Lanete uğrayacak tarafın endileri olacağını bildiklerinden, buna cesaret edemeyip bir anlaşma ife İslâm 7, sdevletinin hâkimiyetine girmeyi kabul ettiler. İlgili âyetin tercümesi şöyledir:
"Sana gerekli bilgi geldikten sonra, attık bu konuda kim seninle tartışacak
olursa deki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da l&netleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim." (Al-i Imrân sûresi,3/61).
[102] Nisa sûresi, 4/171-173.
[103] Mâide sûresi, 5/17 .
[104] "Mâide süresi, 5/72-77. Hz. İsa (a.s.)'m, "Ey İsraitoğuüan! hem benim rabbim hem de sizin rabbiniz olan Allah'a kulluk edin!" sözü muharref İnciller'de de geçmektedir. Bkz. Matta, IV, 10; Luka, IV, 8.
[105] Tevbe süresi, 9/30-31.
Yahudiler'in Hz. Üzeyr (a.s.)'ı üahlaştirmaları konusunu ilgili bölümde ele almıştık. Bu âyette gündeme getirilen, hıristiyanlarm Hz. İsa (a.s.) dışında haham ve rahiplerini ilâh edinmesine gelince, bunun ne şekilde olduğunu, Rasülullah (s.a.v.| açıklamıştır. Şöyle ki: Önceden Hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altın bir haç asılı olduğu halde Hz.Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna gelmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) ona, boynundaki putu çıkarmasını söyledi, bu âyeti okudu ve ardından şöyle dedi: "Gerçekte onlar, ruhbanlara tapmıyorlardı; ancak onların helâl ilan ettiklerini helâl, haram saydıklarım haram sayıyorlardı." {Tirmîzî, Tefsiru'l-Kur'ân, 10).
Vahidî de, şu olayı aktarmaktadır: Rasülullah (s.a.v.], Enbiyâ sûresinin 98. âyetini müşriklere okumuştu. Bu âyette müşrikler hakkında, "Gerçekten siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz." deniyordu. İbnü'z- Ziba'râ isimli müşrik hemen şu soruyu sordu: "Ey Muhammedi Bu sâdece bizim ve bizim putlarımız için midir; yoksa bütün milletleri ilgilendirir mi?" Rasülullah (s.a.v.), istisnasız puta tapan bütün kavimleri ve putlarını içine aldığını söyleyince, bu müşrik sözlerini devam ettirerek şunları söyledi: "Meryem oğlu İsa (a.s.)'ın peygamber olduğunu iddia eden, ona ve annesine övgüler yağdıran sen değil misin? Biliyorsun kî, Nasârâ o ikisine tapıyor. Üzeyir (a.s.)'a da, meleklere de tapılıyor. Eğer bütün bunlar cehennemde ise, biz ve ilâhlarımız onlarla birlikte bulunmaktan memnun olmuşuzdur."
Rasülullah (s.a.v.), ona şu cevabı verdi: "Allah'tan başka ilâhlık dâvasına kalkışan ve kendisine tapılmasmı isteyen herkes, kendisine tapanlarla birlikte olacaktır. Çünkü onlar, şeytana ve şeytanın tapılmasını emrettiği şeylere tapmaktadırlar."
Bunun üzerine Allah Teâlâ, onu tasdik ederek asla ilahhk taslamayan Hz. İsa (a.s.), Hz. Meryem, Hz. Üzeyr (a.s.) ve meleklerin bu hükmün dışında olduğunu bildiren şu âyeti indirdi:
"Nezdimizden kendilerine en güzel seuab vâdedüenler, işte onlar, cehennemden uzaklaştırılacaklardır."(Enbiyâ sûresi, 21/101). (Vahidî, Esbâb-ı nüzul, 255; ayrıca bkz, İbn Hişâm, II, 202).
[106] Âl-i Imrân sûresi, 3/50-51.
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 617-623.
[107] Mâide sûresi, 5/ 116-119
[108] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 623-624.
[109] Zemahşeri, Tefsir, I, 637
[110] Mâİde süresi, 5/82-86. İbn îshak'ın bildirdiğine göre, Habeşistan Necâşisî, hakkında bilgi almak ve bâzı hususları ona sorup öğrenmek için Medine'ye Rasülulîah (s.a.v.)'e din adamlarından oluşan 12 kişilik bir heyet göndermişti. Bu rahipler, Rasülullah (s.a.v.)'in okuduğu Kur'ân'ı dinlerken göz yaşlarını tutamamışlardı. İşte bu âyetler, bu rahipler hakkında indi.(£i>e, 200).
Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 625-626.
[111] M. Hamidullah, Kur'ân-ı Kerim Tarihi, 20. Dört İncil hakkında bkz. Mehmet Aydın, Hıristiyanlık, 85-8692..
[112] Abdullah Aydemir, "Kur'ân'a Göre Hz. îsa (a.s.) ir, Din Öğretimi Dergisi, Haziran 1991, s.27.
[113] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 626-628.
İslami Okul Okulların En Önemlisi