Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 3. Sayfa - Piriintifada

 

Üçüncü Bölüm

21  Mart 2004 Pazar gecesi. Gazze'de bir hastane!

Babasının başucundaydı Abdulgani. Geçen geceden bu yana hastanedeydi. Doktorun ilk müdahalesi olumlu sonuç vermiş, babasının nefes alışları düzene girmişti. Fakat duru­mu hâlâ ciddiyetini koruyordu. Oksijen, kontrollü olarak veriliyordu. Sürekli takılı olan serum, bünyesine iyi geliyor­du.

Annesi, Abdulhamit'le beraber, babasının birtakım ihti­yaçları için eve uğramıştı. Birazdan gelecekti. Babasının bir ulusun umut çiçeği oluşunu düşünürken, akşam namazı geldi aklına. Kıbleye doğru patiska bir bez parçası serdi ye­re. Bir daha babasına bakıp namaza durdu. Selamdan sonra elleri ve yüreği, dua için açıldı:

-... Filistin'in şerefli ve yiğit Müslümanların! muvaffak ve muzaffer eyle Allah'ım! Senin kutsal haremin olan Ku-düsümüz'ün ve Mescİd- i Aksamız'm daha fazla şu çıfıtla­rın postalı altında çiğnenmesine izin verme. Halkımıza di­reniş gücü, direniş ruhu ve direniş beraberliği aşıla. Dininin izzeti, bu kutsal beldenin şerefi ve bu mazlum milletin azat­lığı için kendini feda eden şehitlerimize, ailelerine rahme­tinle muamele et. Bu lanetli kavmin başına, direnişimizin

izzetini musallat kıl. Geçmişte onları zelil ettiğin gibi, bu­gün de ellerimizle onları zelil et. Bizi de dergâhında şehit­lerden yaz. Hastalarımıza şifa ver. Sıkıntılarımızı azalt. Merhametinle yardım et biz aciz kullarına Allah'ım!

Odayı bir sükûnet kaplamıştı. Hafiflediğini hissetti. Doğrulup babasına döndü. İhtiyar babasını; gözlerini aç­mış, kendisine bakarken gördü. Babasının kıpırdayan du­daklarını görünce, kulağını ağzına yaklaştırdı. Dua ediyor­du yaşlı babası.

Tam o esnada kapı açıldı. Arkasında annesiyle beraber doktor içeri girdi. Kapıda karşılaşmışlardı. Şeyh Yasin'i göz­leri açık görünce hem doktor, hem de annesi sevindiler.

- Sizi iyi gördüm efendim, dedi saygıyla. Umarım en kı­sa zamanda iyileşirsiniz.

Göz işaretiyle teşekkürlerini ifade etti Şeyh Yasin. Hanı­mına baktı. Gözleri sevincinden parlıyordu hayat arkadaşı­nın. Aniden gözlerini yumdu ihtiyar Şeyh. Derin bir uyku­ya dalmıştı anlaşılan. Anne- oğulda hafif bir telaş sezdi dok­tor:

- Endişe edilecek bir şey yok; uyudu, dedi.

- Doktor bey, dedi Abdulgani. Dünden bu yana bir sü­rü tetkik yaptınız. Babamın nesi var?

Gülümseyen çehresiyle Doktor, Abdulgani ve annesine baktı. Tane tane konuştu:

- Açık konuşacağım Abdulgani. Baban her ne kadar şu anda kontrol altında olsa da, yapabileceğimiz bu kadar. As­tım; yani nefes darlığı onu oldukça zorlamaktadır. Boynun­dan aşağısı tutmayan bir insan için bu aşınmanın, vücudu çeşitli sorunlara maruz bırakması kaçınılmazdır. Buna bağ­lı olarak konuşma zorluğu çekmesi, işitme ve görmede nis-

pi bir kayba uğraması da normaldir. Nefes darlığım, oksijen tüpleriyle muvakkat olarak tedavi etsek bile, durumunun ciddiyetini hâlâ koruduğunu inkâr edemeyiz. Bunun yanı sıra yaşlılığını ve üzerindeki manevi sorumluluğun etkisini de düşünmek lazım. Büyük başlar büyük sorunlarla boğu­şur. .. Benim görüşüme göre hastanede kalmasının bir anla­mı yok. Eve götürmeniz daha iyi olur. Fakat Allah'tan ümit kesilmez. Yine de burada kalmasını arzu ediyorsanız bir sa­kıncası yok. Ona bol bol dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. İnşaallah şifa bulur. Söyleyebileceğim bunlar­dır. Müsaadenizle...

Kapıya yönelen doktor aniden geri döndü: - Şayet hastamızı eve götürecekseniz sabah vakti uy­gundur. Taburcu işlemlerini de o zaman yaparız.

Kapıyı hafifçe kapatıp çıkan doktordan sonra canı sıkı­lan Abdulgani de odadan ayrıldı. Koridorda hava almayı düşünüyordu.

Halime Hatun ise bir yandan kocasının sararmış yüzü­ne bakıyor, bir yandan da doktorun söylediklerini düş'ünü-yordu. Ulu bir çınar gibi olan bu yaşlı adama, yıllar yılı bir ulusla beraber sırtını dayamıştı. Direnişle büyüyen, eli ka­lem yerine taş tutan bir neslin umuduydu Şeyh Yasin. İsra­il'in her türlü hile ve oyunlarına rağmen devrilmeyen bu ulu çınar, şimdi hastalıklarla, yılların yorgunluğuyla boğu­şuyordu.

Aklına evden getirdiği temiz elbiseler geldi. Hemen çantasından çıkarıp özenle dolabın raflarına dizmeye ko­yuldu. Bir yandan da düşünüyordu. Acaba ne yapmalıydı? "Doktor, 'ümitsiz vaka' olarak durumu özetlediğine göre, sabah taburcu etmek en doğrusu..." diye düşündü. "Mevla

görelim neyler..."

İşini bitirip sandalyeye oturmuştu ki, oğlunun telaşla içeri girdiğini gördü.

- Anne!

- Yavaş ol oğlum, babanı...

Annesinin sözünü bitirmesine fırsat vermeden atıldı.

- Çabuk ol anne. Pencereye gel!

- Ne oldu oğlum, neden telaşlanıyorsun?

Oğlunun ardından pencereye yöneldi. Pencereden ba­kınca Gazze kıyılarında olağan dışı bir hareket gördü. Hızla geçen bir F-16' nın sesini, Apaçi helikopterlerinin gürültüsü takip etti. Kıyıda telaşla sağa sola koşuşturan işgalci İsrail askerleri vardı. Birkaç askeri ve zırhlı araç da göze çarptı.

Güngörmüş devran geçirmişti Halime Hatun. Bu hare­ketliliği hayra yormadı. Geçen Eylül ayında HAMAS'm ile­ri gelenlerinin bir toplantısında kocasına yapılan acımasız suikastı hatırladı. Bir F-16 uçağından atılan füze, hedeften sapmış toplantının yapıldığı binanın yanındaki apartmana isabet etmişti. Harap olan bina, enkaza dönmüştü. Toplan­tının yapıldığı bina da zarar görmesine rağmen, kocası sa­dece eli yaralı olarak kurtulmuştu.

Yine 15 Aralık 2001'de İsrail işgal ordusunun yaptığı geniş çaplı bir saldırıda da kocasının bulunduğu camii, is­rail ordusunun füzelerine hedef olmuştu. Yüce Allah'ın lüt-fuyla Şeyh Yasin yara almadan bu saldırıdan da kurtulmuş­tu o zamanlar.

Bir süredir İsrail'in, kocasını ve Filistin direnişinin ön­de gelenlerini hedef alan suikastler için endişe duyuyordu. Birçok önemli şahsiyet, bu devlet terörüne kurban gitmişti. Bu nedenle HAMAS, son olaylardan bu yana Şeyh Yasin'in

yerini sürekli değiştiriyor, gözlerden ırak tutmaya çalışıyor, ı silahlı fedaileri ve milisleriyle koruyordu.

Tüm bunları düşündükçe bu hareketlilik, Halime Ha-, tunu işkillendirdi. Ani bir kararla;                                    ,

- Babanı hemen eve götürmeliyiz oğlum, dedi. Abdul-:° gani şaşkınlıkla annesine bakarken; "Çabuk ol oğlum, kapı­daki fedailere haber ver. Ortalık iyi görünmüyor" dedi an- . nesi.

- Babamın tedavisi ne olacak anne?                             .

- Evde devam ederiz. Haydi, durma arabayı kapıya ge­tir! Ben de elbiseleri toplayıp babanı hazırlayayım.

- Ya doktor!

-  Doktor mu? dedi. Kısa bir duraksamadan sonra he­men aklına geleni söyledi: İyi ki hatırlattın oğlum. Odasına uğrayıp sabah taburcu işlemleri için uğrayacağını söyle. Hadi çabuk ol! Ne duruyorsun öyle?

- Peki anne, hemen gidiyorum.

Abdulgani annesinin önsezilerine güveniyordu. Anne­si basiret ve feraset sahibi bir kadındı. Doğruluğuna inandı­ğı şeyi yapmaktan çekinmezdi. Hayat, onu olayların gölge­sinde tecrübeyle yoğurmuştu.

Aceleyle merdivenleri inen Abdulgani, kapıda bekle­yen fedailere durumu anlattı. Fedailerden biri arabayı çıkış kapısına getirmek için koşarken, Abdulgani soluğu dokto­run odasında aldı.

•

Kardeşleri gecenin bu saatinde babalarını sessiz seda­sız karşılarında görünce hem sevindiler, hem de şaşırdılar. Abdulhamid ve Meryem hemen babalarının yatağını ale­lacele hazırladı. Şeyh Yasin biraz sonra üzerindeki örtü-

süyle hasta yatağındaydı.

Fazla geçmemişti ki kapı çalındı. Gelen, damatlarından Hamiş Müştehi'ydi. Kaynanasından sonra hasta yatağında­ki Şeyh Yasin'in de elini hürmetle öptü. Durumunu sordu. Usulca geri çekilip Abdulganİ ve Abdulhamit'le sohbete daldı.

Halime Hatun çocuklarına fark ettirmemeye çalışıyor­du; ama kulağı sürekli dışarıdaydı. Uçak ve helikopter ses­lerine kulak kabartıyor, bir yandan da soğukkanlılığını ko­rumaya gayret ediyordu

Yatsı ezanına az bir zaman kalmıştı. Dışarıdan gelen İs­rail keşif uçaklarının sesi onu telaşlandırdı. Uçakların bu bölgedeki hareketlilikleri akşamdan beri kuşkularını arttır­mıştı. "Şeyh Yasin'i daha emniyetli bir yere nakletmek ge­rek" diye düşündü.

Bu düşünceler içindeyken, yatsı ezanının sesi dalga dalga yankılandı Sabra Mahallesi'nin semasında. Zihni kuş­kular deryasında yüzerken, dudaklarından ezan duası dö­külüyordu:

"Allahümme Rabbe hazihidda'veti-1 taammeh.. "fi

Aniden kocasının kısık sesiyle kendine geldi:

- Beni yatsı namazına yetiştirin!

Anlaşılan Şeyh Yasin camiye cemaatle namaz kılmaya gitmek istiyordu. "Hep böyle yapar zaten. Birazcık olsun kendine geldi mi namazlarını camide cemaatle kılmaktan vazgeçmez" diye düşündü.

Israrın boşuna olduğunu biliyordu Halime Hatun. Üs­telemedi. Kocasını evden daha güvenli bir yere nakletmek için bunun bir fırsat olabileceğini düşündü. Bir yandan ko-

casını hazırlarken diğer yandan da oğullarını tembihliyor­du. Gelişmeler hakkındaki fikrini kocasına-da söyler gibi konuştu:

- Akşamdan beri ortalıkta bir hareketlilik var. Askerler, uçaklar, helikopterler... Biri gidip diğeri geliyor. Hastaneyi güvenli görmedim, ama burası da güvenli sayılmaz. Na­mazdan sonra babanızı daha emin bir yere götürün. Oldu mu çocuklar?

Abdulgani ve Abdulhamid babalarına baktılar. Sessiz­lik vardı Şeyh Yasin'in üzerinde... Bunu, söylenenleri onay­ladığına yorumlayan Halime Hatun sevinmişti.

-  Peki anne, dedi çocukları. Namazdan sonra güvenli bir yere gideriz inşaallah.

Yüreği rahatladı kadıncağızın. Hemen kocasının sako-sunu üzerine geçirdi. Kefiyesini başına örttü. Artık gitmeye hazırdı Şeyh Yasin.

Abdulgani babasını kucaklayacağı esnada;

- Dur, dedi babası fısıltıyla.

Hayat arkadaşı Halime Hatun'u anlamlı anlamlı süz­dü. Çocuklarını, evini... Sonradan anlaşılacak mana yüklü bakışlarla son bir defa süzüyordu etrafını Şeyh Yasin. Bir veda gibi, bir hoşçakal gibiydi bakışları. Allah'a ısmarladık dercesine...

Daha sonra Abdulgani'nin kucağında, bir ömrün çilesi­ni birlikte omuzladiğı iffet timsali hanımının bakışları ara­sında kapıdan süzüldü. Kaderine yürüyen garip bir kuldu.

Yol boyunca babasını gözledi Abdulgani. Abdulhamid ve Hamiş de garip bir atmosferin otomobile dolduğunu fark etmişlerdi. Farklı bir halet- i ruhiye taşıyordu bu akşam

Şeyh Yasin; sanki bir yolcuydu. Uzak, çok uzak diyarlara gi­den bir yolcu... Bakışları; annesini, kardeşlerini, evlerini süzmesi... "Hayır, hayır! Belki bana öyle geliyor" diye dü­şündü Abdulgani.

Birazdan, arkalarında fedailer, caminin kapısındaydı-lar. Aralarında Şeyh Yasin'i görmek, cami cemaatini sevin­dirmişti. Zira son zamanlarda pek göremez olmuşlardı ihti­yar şeyhlerini. Ayrıca hasta olduğunu duymaları daha bir üzmüştü onları.

Hemen çevresini sevgi halkalarıyla sardılar. Gönülden gönüle yayılan bir sevgi yumağı sarmıştı camiyi. O bir sem­boldü; umudun nişanesi... Bir güven, bir dayanaktı. Görün­ce gözlerin aydınlandığı, yüreklerin şenlendiği ve Allah'ın hatırlandığı bir mü'min... Ellerde değil; yüreklerde taşındı, Hürmetle, saygıyla, sevgiyle... Zira yürek sultanları ma­kamlara, koltuklara sığmazdı.

Namaz bitti ve cemaat yavaş yavaş dağıldı. Abdulgani annesinin sözlerini hatırladı: Babasını güvenlik için daha emin bir yere götürecekti. Sağma bakınca Abdulhamid'i ve eniştesi Hamiş Müştehi'yi hazır gördü. Babasına yaklaştı. Saygıyla gideceklerini hatırlattı.

Bakışlarını kendisine çevirirken yine sessizdi babası. Fakat bir başkalık vardı bu bakışlarda, bir tuhaflık... Adeta öteki âleme uzanan bir hasret, bir özlem okudu babasının gözlerinde. Ne oluyordu, neler oluyordu? Bu kuzgunî gece­de bir tuhaflık vardı. Tekrar babasının gözlerine baktı. Ha­yır, bu bakışlar hasta bir insanın değil; sır dolu, aşk dolu bir insanın bakışlarıydı. Gizem kokuyordu. Aynı his, aynı duy­gulara namaza gelirken de şahit olduğunu hatırladı. Demek

ki yanılmamıştı.

"Nasıl tarif etmeli?" diye düşündü: "Özlem ve vuslat karışımı garip bir sevinç mi desem, gülşen-i cenneti gören neşeli bir sima mı?" Kararsızdı Abdulgani. Babasına hayran hayran bakakaldı.

Oysa bilmiyordu, babasının ruhunda kopan fırtınaları. Bir med-cezir yaşıyordu Şeyh Yasin. Hissi kable'l vuku' muy­du, neydi? Uğrunda bir ömür harcadığı "Canlar Cananı"na, Rabbine kendini daha yakın hissetmişti bu gece. Manevî bir sofranın çeşnisini dimağında hissediyordu. Sanki atlas bir ik­limin meltemi esiyordu camide. Rayihalar, misk-u amber ko­kulan geliyordu burnuna.

Burnunda tütüyordu gülşen-i ilahi. Hiç bu kadar Özlem duymamıştı ukbaya. Sanki bir davet vardı. Sanki bir 'gel!' deyişi meleklerin... Bir davet, bir vuslat... Gül kokusunu, yeşil kursaklı kuşun sesini mi duyuyordu, ne? Yasemin yüzlü, nergis bakışlı bir gözetim hissetti. Manevi bir devi­nim yaşıyordu. Bir hoştu bu gece Şeyh Yasin.

İçinden yüreğinin ta derinliklerinden "Gitme, kal bu gece!" diye feryatlar yükseliyordu. Bu geceyi tefekkürle, ibadetle geçirmeyi arzulayan ruhunun çığlığıydı bu feryat­lar. Dimağindaki bu manevi lezzeti bırakmayı kabullene­medi.

Sır kokan gözlerini yine oğluna çevirdi. Karşısında say­gıyla bekliyordu. Ağır ağır;

- Fikrimi değiştirdim oğlum, dedi usulca. Bu geceyi ca­mide ibadet ederek geçirmek istiyorum.

Abdulgani biraz şaşkın, biraz da tuhaf oldu. Ne oldu­ğunu bilmiyordu. Ama gönlünde bir burukluk hissetti. Ab-

dulhamid ve Hamiş'ten yana baktı. "Kalıyoruz" manasında başıyla işaret etti. Edeple oturdu bir köşeye, sessiz sedasız.

Şeyh Yasin uzun uzun ilahi nağmelerle ruhunu yıkadı. Kur'an okudu önce... Manevi hazzın şahikasını yaşıyordu. Dudakları ilahi kelamda; yüreği, müjdelenen atlas iklimin coşkusundaydı. İlahi kelâmı yudum yudum özümsüyordu:

"Şüphesiz ki iyiler (elbette cennette nimet ve) refah içindedirler.

Tahtlar üzerinde (kendilerine verilen nimetleri) sey­rederler.

Yüzlerinde refahın (sevinç ve) pırıltısını tanırsın.

Onlara (cennete mahsus) mühürlü, halis bir şarap su­nulur.

Ki onun sonu misktir.

Artık buna (nefis şeyleri tatmak konusunda) imren­sin imrenenler!

Ve (o şarabın) katığı "tesnim"dendir.

(O da cennette) bir pınardır ki, Allah'ın yakın kulları ondan içer."9

Bir hoş oldu ihtiyar yüreği bu ayetler karşısında. Rabbi-ni arzuladı aniden; nimetlerini... Felçli ellerini değil; ama yürek ellerini açtı dergâh-ı ilahiye... Vuslat için, Kudüs için, Filistin için, halkı için, mazlum ve mustazaf dünya Müslü­manları için... Gözyaşlarıyla suladı dua ağacını sessiz ses­siz.

Sonra bir ömür sermayesini tefekkür etti. 66 yıllık bir ömrün çilesi kare kare canlandı gözünde. Dalıp gitti Şeyh Yasin yıllar Öncesine...