Islam Tarihi - 3. Sayfa - Piriintifada
Üçüncü Bölüm
21 Mart 2004 Pazar gecesi. Gazze'de bir hastane!
Babasının başucundaydı Abdulgani. Geçen geceden bu yana hastanedeydi. Doktorun ilk müdahalesi olumlu sonuç vermiş, babasının nefes alışları düzene girmişti. Fakat durumu hâlâ ciddiyetini koruyordu. Oksijen, kontrollü olarak veriliyordu. Sürekli takılı olan serum, bünyesine iyi geliyordu.
Annesi, Abdulhamit'le beraber, babasının birtakım ihtiyaçları için eve uğramıştı. Birazdan gelecekti. Babasının bir ulusun umut çiçeği oluşunu düşünürken, akşam namazı geldi aklına. Kıbleye doğru patiska bir bez parçası serdi yere. Bir daha babasına bakıp namaza durdu. Selamdan sonra elleri ve yüreği, dua için açıldı:
-... Filistin'in şerefli ve yiğit Müslümanların! muvaffak ve muzaffer eyle Allah'ım! Senin kutsal haremin olan Ku-düsümüz'ün ve Mescİd- i Aksamız'm daha fazla şu çıfıtların postalı altında çiğnenmesine izin verme. Halkımıza direniş gücü, direniş ruhu ve direniş beraberliği aşıla. Dininin izzeti, bu kutsal beldenin şerefi ve bu mazlum milletin azatlığı için kendini feda eden şehitlerimize, ailelerine rahmetinle muamele et. Bu lanetli kavmin başına, direnişimizin
izzetini musallat kıl. Geçmişte onları zelil ettiğin gibi, bugün de ellerimizle onları zelil et. Bizi de dergâhında şehitlerden yaz. Hastalarımıza şifa ver. Sıkıntılarımızı azalt. Merhametinle yardım et biz aciz kullarına Allah'ım!
Odayı bir sükûnet kaplamıştı. Hafiflediğini hissetti. Doğrulup babasına döndü. İhtiyar babasını; gözlerini açmış, kendisine bakarken gördü. Babasının kıpırdayan dudaklarını görünce, kulağını ağzına yaklaştırdı. Dua ediyordu yaşlı babası.
Tam o esnada kapı açıldı. Arkasında annesiyle beraber doktor içeri girdi. Kapıda karşılaşmışlardı. Şeyh Yasin'i gözleri açık görünce hem doktor, hem de annesi sevindiler.
- Sizi iyi gördüm efendim, dedi saygıyla. Umarım en kısa zamanda iyileşirsiniz.
Göz işaretiyle teşekkürlerini ifade etti Şeyh Yasin. Hanımına baktı. Gözleri sevincinden parlıyordu hayat arkadaşının. Aniden gözlerini yumdu ihtiyar Şeyh. Derin bir uykuya dalmıştı anlaşılan. Anne- oğulda hafif bir telaş sezdi doktor:
- Endişe edilecek bir şey yok; uyudu, dedi.
- Doktor bey, dedi Abdulgani. Dünden bu yana bir sürü tetkik yaptınız. Babamın nesi var?
Gülümseyen çehresiyle Doktor, Abdulgani ve annesine baktı. Tane tane konuştu:
- Açık konuşacağım Abdulgani. Baban her ne kadar şu anda kontrol altında olsa da, yapabileceğimiz bu kadar. Astım; yani nefes darlığı onu oldukça zorlamaktadır. Boynundan aşağısı tutmayan bir insan için bu aşınmanın, vücudu çeşitli sorunlara maruz bırakması kaçınılmazdır. Buna bağlı olarak konuşma zorluğu çekmesi, işitme ve görmede nis-
pi bir kayba uğraması da normaldir. Nefes darlığım, oksijen tüpleriyle muvakkat olarak tedavi etsek bile, durumunun ciddiyetini hâlâ koruduğunu inkâr edemeyiz. Bunun yanı sıra yaşlılığını ve üzerindeki manevi sorumluluğun etkisini de düşünmek lazım. Büyük başlar büyük sorunlarla boğuşur. .. Benim görüşüme göre hastanede kalmasının bir anlamı yok. Eve götürmeniz daha iyi olur. Fakat Allah'tan ümit kesilmez. Yine de burada kalmasını arzu ediyorsanız bir sakıncası yok. Ona bol bol dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. İnşaallah şifa bulur. Söyleyebileceğim bunlardır. Müsaadenizle...
Kapıya yönelen doktor aniden geri döndü: - Şayet hastamızı eve götürecekseniz sabah vakti uygundur. Taburcu işlemlerini de o zaman yaparız.
Kapıyı hafifçe kapatıp çıkan doktordan sonra canı sıkılan Abdulgani de odadan ayrıldı. Koridorda hava almayı düşünüyordu.
Halime Hatun ise bir yandan kocasının sararmış yüzüne bakıyor, bir yandan da doktorun söylediklerini düş'ünü-yordu. Ulu bir çınar gibi olan bu yaşlı adama, yıllar yılı bir ulusla beraber sırtını dayamıştı. Direnişle büyüyen, eli kalem yerine taş tutan bir neslin umuduydu Şeyh Yasin. İsrail'in her türlü hile ve oyunlarına rağmen devrilmeyen bu ulu çınar, şimdi hastalıklarla, yılların yorgunluğuyla boğuşuyordu.
Aklına evden getirdiği temiz elbiseler geldi. Hemen çantasından çıkarıp özenle dolabın raflarına dizmeye koyuldu. Bir yandan da düşünüyordu. Acaba ne yapmalıydı? "Doktor, 'ümitsiz vaka' olarak durumu özetlediğine göre, sabah taburcu etmek en doğrusu..." diye düşündü. "Mevla
görelim neyler..."
İşini bitirip sandalyeye oturmuştu ki, oğlunun telaşla içeri girdiğini gördü.
- Anne!
- Yavaş ol oğlum, babanı...
Annesinin sözünü bitirmesine fırsat vermeden atıldı.
- Çabuk ol anne. Pencereye gel!
- Ne oldu oğlum, neden telaşlanıyorsun?
Oğlunun ardından pencereye yöneldi. Pencereden bakınca Gazze kıyılarında olağan dışı bir hareket gördü. Hızla geçen bir F-16' nın sesini, Apaçi helikopterlerinin gürültüsü takip etti. Kıyıda telaşla sağa sola koşuşturan işgalci İsrail askerleri vardı. Birkaç askeri ve zırhlı araç da göze çarptı.
Güngörmüş devran geçirmişti Halime Hatun. Bu hareketliliği hayra yormadı. Geçen Eylül ayında HAMAS'm ileri gelenlerinin bir toplantısında kocasına yapılan acımasız suikastı hatırladı. Bir F-16 uçağından atılan füze, hedeften sapmış toplantının yapıldığı binanın yanındaki apartmana isabet etmişti. Harap olan bina, enkaza dönmüştü. Toplantının yapıldığı bina da zarar görmesine rağmen, kocası sadece eli yaralı olarak kurtulmuştu.
Yine 15 Aralık 2001'de İsrail işgal ordusunun yaptığı geniş çaplı bir saldırıda da kocasının bulunduğu camii, israil ordusunun füzelerine hedef olmuştu. Yüce Allah'ın lüt-fuyla Şeyh Yasin yara almadan bu saldırıdan da kurtulmuştu o zamanlar.
Bir süredir İsrail'in, kocasını ve Filistin direnişinin önde gelenlerini hedef alan suikastler için endişe duyuyordu. Birçok önemli şahsiyet, bu devlet terörüne kurban gitmişti. Bu nedenle HAMAS, son olaylardan bu yana Şeyh Yasin'in
yerini sürekli değiştiriyor, gözlerden ırak tutmaya çalışıyor, ı silahlı fedaileri ve milisleriyle koruyordu.
Tüm bunları düşündükçe bu hareketlilik, Halime Ha-, tunu işkillendirdi. Ani bir kararla; ,
- Babanı hemen eve götürmeliyiz oğlum, dedi. Abdul-:° gani şaşkınlıkla annesine bakarken; "Çabuk ol oğlum, kapıdaki fedailere haber ver. Ortalık iyi görünmüyor" dedi an- . nesi.
- Babamın tedavisi ne olacak anne? .
- Evde devam ederiz. Haydi, durma arabayı kapıya getir! Ben de elbiseleri toplayıp babanı hazırlayayım.
- Ya doktor!
- Doktor mu? dedi. Kısa bir duraksamadan sonra hemen aklına geleni söyledi: İyi ki hatırlattın oğlum. Odasına uğrayıp sabah taburcu işlemleri için uğrayacağını söyle. Hadi çabuk ol! Ne duruyorsun öyle?
- Peki anne, hemen gidiyorum.
Abdulgani annesinin önsezilerine güveniyordu. Annesi basiret ve feraset sahibi bir kadındı. Doğruluğuna inandığı şeyi yapmaktan çekinmezdi. Hayat, onu olayların gölgesinde tecrübeyle yoğurmuştu.
Aceleyle merdivenleri inen Abdulgani, kapıda bekleyen fedailere durumu anlattı. Fedailerden biri arabayı çıkış kapısına getirmek için koşarken, Abdulgani soluğu doktorun odasında aldı.
•
Kardeşleri gecenin bu saatinde babalarını sessiz sedasız karşılarında görünce hem sevindiler, hem de şaşırdılar. Abdulhamid ve Meryem hemen babalarının yatağını alelacele hazırladı. Şeyh Yasin biraz sonra üzerindeki örtü-
süyle hasta yatağındaydı.
Fazla geçmemişti ki kapı çalındı. Gelen, damatlarından Hamiş Müştehi'ydi. Kaynanasından sonra hasta yatağındaki Şeyh Yasin'in de elini hürmetle öptü. Durumunu sordu. Usulca geri çekilip Abdulganİ ve Abdulhamit'le sohbete daldı.
Halime Hatun çocuklarına fark ettirmemeye çalışıyordu; ama kulağı sürekli dışarıdaydı. Uçak ve helikopter seslerine kulak kabartıyor, bir yandan da soğukkanlılığını korumaya gayret ediyordu
Yatsı ezanına az bir zaman kalmıştı. Dışarıdan gelen İsrail keşif uçaklarının sesi onu telaşlandırdı. Uçakların bu bölgedeki hareketlilikleri akşamdan beri kuşkularını arttırmıştı. "Şeyh Yasin'i daha emniyetli bir yere nakletmek gerek" diye düşündü.
Bu düşünceler içindeyken, yatsı ezanının sesi dalga dalga yankılandı Sabra Mahallesi'nin semasında. Zihni kuşkular deryasında yüzerken, dudaklarından ezan duası dökülüyordu:
"Allahümme Rabbe hazihidda'veti-1 taammeh.. "fi
Aniden kocasının kısık sesiyle kendine geldi:
- Beni yatsı namazına yetiştirin!
Anlaşılan Şeyh Yasin camiye cemaatle namaz kılmaya gitmek istiyordu. "Hep böyle yapar zaten. Birazcık olsun kendine geldi mi namazlarını camide cemaatle kılmaktan vazgeçmez" diye düşündü.
Israrın boşuna olduğunu biliyordu Halime Hatun. Üstelemedi. Kocasını evden daha güvenli bir yere nakletmek için bunun bir fırsat olabileceğini düşündü. Bir yandan ko-
casını hazırlarken diğer yandan da oğullarını tembihliyordu. Gelişmeler hakkındaki fikrini kocasına-da söyler gibi konuştu:
- Akşamdan beri ortalıkta bir hareketlilik var. Askerler, uçaklar, helikopterler... Biri gidip diğeri geliyor. Hastaneyi güvenli görmedim, ama burası da güvenli sayılmaz. Namazdan sonra babanızı daha emin bir yere götürün. Oldu mu çocuklar?
Abdulgani ve Abdulhamid babalarına baktılar. Sessizlik vardı Şeyh Yasin'in üzerinde... Bunu, söylenenleri onayladığına yorumlayan Halime Hatun sevinmişti.
- Peki anne, dedi çocukları. Namazdan sonra güvenli bir yere gideriz inşaallah.
Yüreği rahatladı kadıncağızın. Hemen kocasının sako-sunu üzerine geçirdi. Kefiyesini başına örttü. Artık gitmeye hazırdı Şeyh Yasin.
Abdulgani babasını kucaklayacağı esnada;
- Dur, dedi babası fısıltıyla.
Hayat arkadaşı Halime Hatun'u anlamlı anlamlı süzdü. Çocuklarını, evini... Sonradan anlaşılacak mana yüklü bakışlarla son bir defa süzüyordu etrafını Şeyh Yasin. Bir veda gibi, bir hoşçakal gibiydi bakışları. Allah'a ısmarladık dercesine...
Daha sonra Abdulgani'nin kucağında, bir ömrün çilesini birlikte omuzladiğı iffet timsali hanımının bakışları arasında kapıdan süzüldü. Kaderine yürüyen garip bir kuldu.
Yol boyunca babasını gözledi Abdulgani. Abdulhamid ve Hamiş de garip bir atmosferin otomobile dolduğunu fark etmişlerdi. Farklı bir halet- i ruhiye taşıyordu bu akşam
Şeyh Yasin; sanki bir yolcuydu. Uzak, çok uzak diyarlara giden bir yolcu... Bakışları; annesini, kardeşlerini, evlerini süzmesi... "Hayır, hayır! Belki bana öyle geliyor" diye düşündü Abdulgani.
Birazdan, arkalarında fedailer, caminin kapısındaydı-lar. Aralarında Şeyh Yasin'i görmek, cami cemaatini sevindirmişti. Zira son zamanlarda pek göremez olmuşlardı ihtiyar şeyhlerini. Ayrıca hasta olduğunu duymaları daha bir üzmüştü onları.
Hemen çevresini sevgi halkalarıyla sardılar. Gönülden gönüle yayılan bir sevgi yumağı sarmıştı camiyi. O bir semboldü; umudun nişanesi... Bir güven, bir dayanaktı. Görünce gözlerin aydınlandığı, yüreklerin şenlendiği ve Allah'ın hatırlandığı bir mü'min... Ellerde değil; yüreklerde taşındı, Hürmetle, saygıyla, sevgiyle... Zira yürek sultanları makamlara, koltuklara sığmazdı.
Namaz bitti ve cemaat yavaş yavaş dağıldı. Abdulgani annesinin sözlerini hatırladı: Babasını güvenlik için daha emin bir yere götürecekti. Sağma bakınca Abdulhamid'i ve eniştesi Hamiş Müştehi'yi hazır gördü. Babasına yaklaştı. Saygıyla gideceklerini hatırlattı.
Bakışlarını kendisine çevirirken yine sessizdi babası. Fakat bir başkalık vardı bu bakışlarda, bir tuhaflık... Adeta öteki âleme uzanan bir hasret, bir özlem okudu babasının gözlerinde. Ne oluyordu, neler oluyordu? Bu kuzgunî gecede bir tuhaflık vardı. Tekrar babasının gözlerine baktı. Hayır, bu bakışlar hasta bir insanın değil; sır dolu, aşk dolu bir insanın bakışlarıydı. Gizem kokuyordu. Aynı his, aynı duygulara namaza gelirken de şahit olduğunu hatırladı. Demek
ki yanılmamıştı.
"Nasıl tarif etmeli?" diye düşündü: "Özlem ve vuslat karışımı garip bir sevinç mi desem, gülşen-i cenneti gören neşeli bir sima mı?" Kararsızdı Abdulgani. Babasına hayran hayran bakakaldı.
Oysa bilmiyordu, babasının ruhunda kopan fırtınaları. Bir med-cezir yaşıyordu Şeyh Yasin. Hissi kable'l vuku' muydu, neydi? Uğrunda bir ömür harcadığı "Canlar Cananı"na, Rabbine kendini daha yakın hissetmişti bu gece. Manevî bir sofranın çeşnisini dimağında hissediyordu. Sanki atlas bir iklimin meltemi esiyordu camide. Rayihalar, misk-u amber kokulan geliyordu burnuna.
Burnunda tütüyordu gülşen-i ilahi. Hiç bu kadar Özlem duymamıştı ukbaya. Sanki bir davet vardı. Sanki bir 'gel!' deyişi meleklerin... Bir davet, bir vuslat... Gül kokusunu, yeşil kursaklı kuşun sesini mi duyuyordu, ne? Yasemin yüzlü, nergis bakışlı bir gözetim hissetti. Manevi bir devinim yaşıyordu. Bir hoştu bu gece Şeyh Yasin.
İçinden yüreğinin ta derinliklerinden "Gitme, kal bu gece!" diye feryatlar yükseliyordu. Bu geceyi tefekkürle, ibadetle geçirmeyi arzulayan ruhunun çığlığıydı bu feryatlar. Dimağindaki bu manevi lezzeti bırakmayı kabullenemedi.
Sır kokan gözlerini yine oğluna çevirdi. Karşısında saygıyla bekliyordu. Ağır ağır;
- Fikrimi değiştirdim oğlum, dedi usulca. Bu geceyi camide ibadet ederek geçirmek istiyorum.
Abdulgani biraz şaşkın, biraz da tuhaf oldu. Ne olduğunu bilmiyordu. Ama gönlünde bir burukluk hissetti. Ab-
dulhamid ve Hamiş'ten yana baktı. "Kalıyoruz" manasında başıyla işaret etti. Edeple oturdu bir köşeye, sessiz sedasız.
Şeyh Yasin uzun uzun ilahi nağmelerle ruhunu yıkadı. Kur'an okudu önce... Manevi hazzın şahikasını yaşıyordu. Dudakları ilahi kelamda; yüreği, müjdelenen atlas iklimin coşkusundaydı. İlahi kelâmı yudum yudum özümsüyordu:
"Şüphesiz ki iyiler (elbette cennette nimet ve) refah içindedirler.
Tahtlar üzerinde (kendilerine verilen nimetleri) seyrederler.
Yüzlerinde refahın (sevinç ve) pırıltısını tanırsın.
Onlara (cennete mahsus) mühürlü, halis bir şarap sunulur.
Ki onun sonu misktir.
Artık buna (nefis şeyleri tatmak konusunda) imrensin imrenenler!
Ve (o şarabın) katığı "tesnim"dendir.
(O da cennette) bir pınardır ki, Allah'ın yakın kulları ondan içer."9
Bir hoş oldu ihtiyar yüreği bu ayetler karşısında. Rabbi-ni arzuladı aniden; nimetlerini... Felçli ellerini değil; ama yürek ellerini açtı dergâh-ı ilahiye... Vuslat için, Kudüs için, Filistin için, halkı için, mazlum ve mustazaf dünya Müslümanları için... Gözyaşlarıyla suladı dua ağacını sessiz sessiz.
Sonra bir ömür sermayesini tefekkür etti. 66 yıllık bir ömrün çilesi kare kare canlandı gözünde. Dalıp gitti Şeyh Yasin yıllar Öncesine...
İslami Okul Okulların En Önemlisi