Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 3. Sayfa - Piriintifada

İkinci Bölüm

 

21 Mart 2004 Pazar. Shikmim Çiftliği/Tel- Aviv!

Saray yavrusu bir köşk... Tüm şataf atıyla göz doldu­ran, 24 saat aportvari korunan, çevresinde kuş uçurtulma­yan afili bir yapı...

Henüz girişteyken panjurlu pencereleri, hazır ve yon­tulmuş dikdörtgen taşlarla örülmüş dış cephesi, göz kamaş­tırıyordu. Giriş basamaklarının sağında ve solunda bulu­nan iki sütun, arkaik bir görünüm yansıtıyordu. Adeta Olimpus Dağı'ndan alınmış da buraya konulmuştu. İçeri girildiği anda göze çarpan ilk şey; tüm ihtişamıyla tavana asılı bulunan kocaman, hercai renkli kristal bir avizeydi. Işık oyunlarıyla bir renk cümbüşü sergiliyordu.

İç ve dış merdivenler, taban, mutfak ve birçok yer; par­lak, renkli ve dalgalı haradan/mermerden yapılmıştı. Üst katlara çıkan ve sağa sola kavisli olan iç merdiven korku­lukları, simetrikti. Kimi yerlerde altın ve çeşitli madenlerle yapılan halkan süslemenin zenginliği, iç dekorasyon adına sahibinin zevkini(!) yansıtıyordu. Bazı köşe başlarına sanat eserleri olarak küçük idoller yerleştirilmişti. Gömme küvet-li banyoları, porselen muslukları ve alafranga donanımı gi-

bi lüksün nihai noktasıyla murassaydı bu sırça köşk.

Çok katlı ve oldukça geniş bir araziye kurulu olan bu çiftlik, etrafı yeşilliklerle çevrili modern bir 'İrem'di. Bahçe­deki büyük ve geniş havuzun çevresi nilüfer, karanfil, mavi menekşe, sardunya ve leylakî çiçeklerle sarılıydı. Yer yer dallarını havuza sarkıtmış akasyalar salkım salkımdı.

Havuza nazır kurulan çardak, sarmaşıklarla kaplıydı. Bahçe düzenlemesi gayet muntazam olup, hemen göze çar­pıyordu. Düzgün bir şekilde özenle'kesilmiş ve köşkün çev­resinde dolanan bodur çam ağaçları, iki yanını kuşattığı yollarla ayrı bir güzellik katıyordu çiftliğe. Hele envai mey­ve ağaçları...

Mart ayının bu son haftasında bir başkaydı bahar. Can­lılığını gösterdiği bu bahçede, türlü türlü kokular saçıyordu etrafa. Tabiat uyanmış, diri ve canlıydı. Manzara, ruha din­ginlik veren bir görünümdeydi.

Aynı günün akşamına doğruydu. Koruma eskortunu arkasında bırakan siyah zırhlı mercedes, çiftliğin girişine doğru hızım düşürdü. Demir parmaklıklı otomatik kapı, sa­ğa sola kendiliğinden açıldı. Kapının her iki tarafındaki nö­betçiler, korkuyla karışık bir telaş içinde selama durdular.

Siyah Mercedes, yolu çevreleyen ağaçların gölgesi al­tında hiç durmadan içeri süzüldü. Köşkün basamaklarına yanaşan şoför direksiyonu sola kırıp durdu. Basamaklardan koşarak inen hizmetkârlardan biri, büyük bir saygıyla Mer-cedes'in kapısını açtı.

Tıknaz, şişmanca bir adam ağır ağır indi makam ara­cından. Kibir ve gurur dolu bakışlarla çevresini süzdü.

Kısa, beyaz saçlı, iri kafalı ve çirkinceydi. Geniş alnında üst üste binmiş kırışıklar vardı. Bakışları mat ve donuktu. Kaşlarının ve gözlerinin altı, yüzünün her iki tarafındaki yanakları yaşlı bir buldok gibi sarkıktı. Çenesinin altı ise gırtlağını kapatarcasına pörsümüştü. Nursuz, ölgün, dün­yanın tüm nefretinin yüzünde toplandığı bu adam, gaddar-lığıyla meşhur işgalci İsrail hükümetinin Başbakanı Ariel Şaron'du.

İsrail Parlamentosu/Knesset'te geçen yoğun bir çalış­ma gününün ardından yaşadığı çiftliğe dönmüştü.

Mermer basamakları ağır ağır* çıktı. Karşısında el pençe divan duran hizmetçilerinin "Hoş geldiniz efendim!" deyiş­lerine sessiz kaldı. Düşünceli görünüyordu. Girişteki büyük kristal avizenin altından dalgın dalgın geçti. Sola dönen merdivenleri çıktı. Büyük ve geniş olan oturma salonuna geçti. Ceviz kaplama mobilyalarla Avrupai tarzda döşenmiş salonun bahçe manzarasını gösteren puf koltuğa yöneldi. Pelte gibi yığılırcasına oturdu.

Derin bir nefes çekip meyve ağaçlarıyla dolu bahçeyi uzun uzun seyretti. Kimi ağaçlar beyaz gelinlik giymiş gibi ; çiçekler açmış, kimileri de yeşile bürünmüştü.

Güneş guruba yakındı. Birazdan karanlığa gömülecek­ti dünya. Oturduğu yerden düşüncelere daldı: Hayat ızdi-rap veriyordu ona. Eşi öldüğünden bu yana Menahem Be-gin gibi yalnızdı. "Begin gibi davranmayacağım" dedi ken­di kendine. "Son nefesime kadar yalnız kalsam da inzivaya çekilmeyeceğim. Daha İsrail için yapacağım çok şey var! "

Kısa bir nefes alıp tekrar mırıldandı: "Hiç olmazsa bu uğurda gayreti elden bırakmayacağım. İnzivaya çekilmeye-

ceğim! Münzevilik bana göre değil!"

Bu son sözler 1977-82 yıllan arasında İsrail'in başba­kanlığım yapmış Menahem Begin ile ilgiliydi. Begİn, 1982 kışında eşi Eliza'run ölümüyle başbakanlıktan istifa edip in­zivaya çekilmiş ve ölümüne kadar topluma katılmamıştı.

Oğullarını hatırladı Şaron; Dimri ve Gilad'ı. Kendisi gi­bi siyasetle uğraşıyorlardı. 1999 seçim kampanyasında on­larla beraber yasadışı yollardan maddi çıkar sağlamak­la/rüşvet almakla itham edilmesi canını sıkmıştı. Bu yol­suzluk; basının kendisini ve aile şerefini (!) diline dolaması­na yetmiş, 'iki yolsuzluk yapan bir başbakan' diye man­şetlere taşınmıştı. Günlerce çarşaf çarşaf haberler Yediot Aharonot, Maariv, Haaretz, Jarusalem Post gibi gazetelerde boy boy yer almıştı.

Canı sıkıldı. Kalkıp televizyonu açtı. Siren sesleri ara­sında koşuşturan ambulanslar belirdi ekranda. "Yine bir in­tihar eylemi yapmışlar anlaşılan" dedi kendi kendine. "Kahrolasılar! Öldür öldür bitmiyor. Nedir çektiğimiz şu Fi­listinlilerden! Adamlar ne ailelerini, ne de evlerini düşünü­yorlar. Eylemlerinden sonra evlerini buldozerlerle yıkıyor, ele geçirdiğimiz aile fertlerini tutukluyor, dünyayı yakınla­rına zindan ediyoruz; yine de nafile!.. Her gün eylem, her gün ölüm haberleri!.. Vazgeçmiyorlar bir türlü." Aklına bir şey gelmiş gibi ansızın durdu. Birden köpürerek: "Şehadet eylemiymiş, pöh!" dedi küçümseyerek.

Sinirlenmişti. Hışımla elini televizyona uzatıp kapatı-verdi. Salona hizmetçilerden biri girdi o anda. Saygılı bir şe­kilde:

- Efendim, dedi. Akşam yemeğiniz birazdan hazır olur.' Bu arada hafif bir aperatif alır mıydınız?

- İyi olur, dedi asabi asabi. Belki biraz olsun sinirlerim yatışır.

Hizmetçi bu tavırlara alışıktı. Salonun köşe tarafında bulunan bara yöneldi. Biraz oyalandıktan sonra elinde bir tepsiyle servis yaptı. Ardından saygılı bir şekilde salondan çıktı.

Elinde kadeh, salonun camekânmdan meyve bahçesine baktı Şaron. Aklına sinirli anlarında rahatlamak için uygu­ladığı bir taktik geldi: Geçmişteki başarılarını (!) düşünerek rahatlamak! Nedense bundan zevk alır, tarif edilmez bir haz duyardı

Güneş aheste aheste guruba yönelmişti. Gölgesi bahçe­ye düştüğü an, zihni mazinin derinliklerine uzanmıştı bi­le...

O zamanlar 14 yaşlarındaydı. İsrail henüz kurulmamış­tı. Her taraf karışıktı. Haganah'a1 katıldığı günleri anımsa­dı. Birçok eylem ve gizli faaliyet ile dolu günleri... 1948'de-ki Arap-İsrail savaşım, 1953'te binlerce Filistinliyi öldür­dükleri operasyonları, 1956'da Mısır'a karşı yapılan savaşı, Camberley Kurmay Okulu'ndaki günlerini, 1967'deki Altı Gün Savaşını, 1973'teki 25 yıllık hizmetinden sonra tümge­neral rütbesiyle ordudan ayrılışını, aynı yıl Knesset'e millet­vekili seçilmesini, yine aynı yılın ekim ayında Yom Kippur Savaşı'na zırhlı tümen komutanı olarak çağırılıp Süveyş Kanalı'nı geçmesini, 1982'deki Lübnan işgalini, Etiyop-ya'daki Falaşalarm2 Sudan yoluyla İsrail'e nakledilmesinde-

ki rolünü, 9O'lı yıllarda Filistin topraklarında birçok Yahudi yerleşim yerleri açmasını, Eylül 99'da Likut Partisi'ne genel başkan olmasını, 28 Eylül 2000'de Mescid- i Aksa'ya yaptı­ğı kanlı ziyareti, 6 Şubat 2001'de başbakan olarak İsrail'in başına geçmesini ve 29 Mart 2002'de Batı Şeria'ya orduyla girip yaptığı zulümleri bir bir hatırladı: "Bir dakika" diye durdu. "Hımm!" dedi. "Şu an başbakanlığımın dördüncü yılma girmiş olmalıyım."

Mazisinde unutmadığı, hatırladıkça zevkten dört köşe olduğu katliamlar ve zulümler o kadar çoktu ki... Haga-nah'taki gençlik günlerini tekrar hatırlamadan edemedi. Ir-gun3 ve Stern'e4 bağlı dindaşlarının yaptığı katliamları dü­şündükçe ruhu rahatlıyor, tatlı bir rehavet çöküyordu üze­rine. Hele hele 9 Nisan 1948 günü her iki örgütün ortaklaşa düzenledikleri Deir Yasir katliamı ne muhteşemdi (!). 254 Filistinli bir çırpıda katledilmişti. Çocuk, kadın, yaşlı deme­den. ..

Ya 1982'deki 'Galile İçin Banş Operasyonu'na ne deme­liydi! Savunma Bakan'ıydı o zamanlar. Başbakan ise Mena-hem Begin'di. 'Galile İçin Barış Operasyonu' adı altında Lübnan'ın güneyine saldırılar gerçekleştiriliyordu İsrail ta­rafından. Yani işgal ediliyordu Lübnan.

O zamanlar Filistinlilerin, Lübnan'ın güneyinde mülte­ci kampları vardı. Bu saldırıların amacı oradaki Filistinlile­rin yok edilmesi, direnişlerinin kırılmasıydı. Fakat bu iş planlı bir şekilde olmalıydı. Bunun için Lübnan'ın güneyin­deki Falanjistlerden,5 emrinde birçok militan bulunan Eli Hubeyka ile gizli bazı görüşmeler gerçekleştirdi. Askeri ve

lojistik destek ile bazı vaatler neticesinde bu falanjistler, İs­rail ordusu desteğinde Filistinlere ait Sabra- Şatilla mülteci kamplarına acımasızca saldırıp katliamlarda bulundular. Bu işin mimarı olmakla her zaman Övünmüştü.

Neticede kadm-çocuk demeden 3500'ü aşkın Filistinli, bir kilometrelik kampta kuşatma altında bombalanıp öldü­rülmüştü. Filistin direnişinin Lübnan'daki alt yapısı da böy­lece çökertilmişti. Hatta başta Yaser Arafat olmak üzere bir­çok Filistinli gerilla, Tunus'a sürgüne gönderilmişti.

Dünya basını ise onun bu başarısını (!) katliam olarak değerlendirdi. Onu " Beyrut Kasabı" olarak ilan etti. Artık o bir kasaptı!.. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadm-erkek deme­den insan doğrayan bir kasap!.. Gözü dönmüş bir cani!..

Sabra- Şatilla katliamına karşılık kamuoyu baskısı so­nucu hakkında göstermelik de olsa birtakım soruşturmalar açıldı. Savunma Bakanhğı'ndan azledildiğini hatırlayınca buruşan yüzü, önünde durduğu camekâna yansıdı. "Önemli değil!" dedi, kendini teselli edercesine. "Her şeyin bir bedeli var. Değerdi o günlere!"

Sonra 28 Şubat 2000 gününü hatırladı. Yüzüne sinsi bir gülümseme yayıldı. Yaptığıyla gurur duyuyordu: O gün Mescid- i Aksa'ya gitmişti. Görünürdeki gayesi; Filistinlile­ri tahrik etmekti. Fakat gizli bir gayesi de vardı: Yaklaşmak­ta olan genel seçimler öncesi aşın sağcı Yahudilerin oylarını böylelikle almaktı. Bu provokatif ziyareti, ikinci intifada6 diye bilinen "Aksa İntifadası"nı başlatmıştı. Binlerce Filis­tinlinin hayatını kaybettiği bu gelişme, kendisine başbakan­lık yolunu açmıştı. Önemli olan da buydu!

Hatırladıkça yüzünde gülücükler açan, katı yüreğini neşeye boğan mazisindeki hatıralarından biri de; 'terörün kökünü kazımak(!)' bahanesiyle 29 Mart 2000 günü, Batı Şe-ria'daki tüm Filistin kentlerine ve mülteci kamplarına İsrail ordusunu katliam için sokmaktı. Öyle ki bazı çekinceleri ol­masaydı Ramallah'taki bürosunda Arafat'ı da öldürecekti. Fakat öldürülmekten de beter olmuştu. Bürosundan dışarı çıkamaz hale gelmiş, elektrik, su ve iletişimi kesilmişti.

Ramallah, Beytullâhim, Nablus, Tulkarim ve diğer mülteci kamplarında ise binlerce Filistinliyi öldürmüştü. Kimi Filistinlileri esir aldı bu baskında; kiminin de evlerini başlarına yıktı buldozerlerle. Binlerce kadın, çocuk, genç kız toplama kamplarına alındı; işkenceler gördü. Evler yıkı­lıp yerle bir edildi. Sokaklarda çürüyen cesetlerin gömül­mesine, yaralıların tedavi edilmesine izin verilmedi. Öyle ki ambulanslar dahi askeri hedef olmuştu. Herkes, hatta hare­ket eden her şey hedefti. Binlerce insan aç, susuz ve ilaçsız­dı. Evler basılıyor, insanlar; sebepsiz, sorgusuz, sualsiz kur­şuna diziliyordu. Hastanelerin, evlerin bahçeleri ve açık araziler toplu mezarlığa dönüşmüştü.

Cenin ise 300 tank, buldozer ve zırhlı araç, binlerce as­kerle kuşatma altına alındı. F-16 savaş uçakları, Apaçi heli­kopterleri; kadın, çocuk ayrımı yapmadan rasgele füze ve bombalar yağdırdı, masum Filistinlilerin üzerine. Camiler, yollar, evler, resmi daireler yıkılıp yok edildi. Bir ulustu, as­lında yok edilen. Yarım asrı geçen kanayan bir yara, bir di­renişti yok edilmeye çalışılan. Filistin'in mazlum ve musta-zaf halkı, Yahudi zulmü altında inliyordu.

Dünya kamuoyu mu, tepkiler mi? Suspustu. "Vız ge­lir!" dedi, karanlığa gömülen dışarıya bakarak. "Hıh! Dün­ya kamuoyuymuş... Hiçbir halt edemezler!."

Kanın gövdeyi götürdüğü mazisinin bu zulüm tablola­rını hatırlamakla sıkıntıları dağılmıştı Şaron'un. Ruhunun derinliklerinde sadistçe bir hazzı hissedercesine, bir zevk histerisine tutulmuş gibi sarsıldı vücudu. Hafiflemiş, rahat­lamıştı. "Güzel bir rahatlama metodu" diye mırıldandı sa­dist bir ruhla. "Güzel anıları hatırla, sıkıntılarından kurtul; ne güzel!

Ansızın bir ses duydu arkasında:

- Telefonunuz var efendim, dedi yaşlı hizmetkâr, kibar sesiyle. Sizi arıyorlar.

Hemen hızlı adımlarla çalışma odasına yöneldi. Çalış­ma masasının arkasına geçti. Kırmızı ışığın yandığı özel ir­tibat telefonuna baktı, ahizeyi kaldırdı.

-Alo!

Karşısındaki ses saygılı ve ölçülü konuşuyordu:

- İyi akşamlar efendim!.

- İyi akşamlar. Telefondaki sesi tanımıştı.

-  Efendim! Şeyh Yasin'in izini bulduk. Ajanlarımız ta-kipteler. Emirlerinizi bekliyoruz.

Sevinçten ne diyeceğini şaşırdı önce. Soğukkanlılığını korumalıydı. Kısa bir suskunluktan sonra;

- Neredeymiş o felçli? diye sordu.

- Ajanlarımızın bildirdiğine göre Cumartesi gecesi ani­den rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmış efendim. Duru-

mu dddiymiş galiba. Hâlâ hastanede...

- Çok güzel! Çok güzel! Tebrik ederim ekibinizi komu­tan! Yalnız işimiz henüz yeni başladı. Takipler devam etsin. Yakalayacağınız en uygun bir fırsatta hemen işini bitirin o ihtiyarın. (Birden durdu) Hayır hayır! Bana haber verme­den sakın operasyonu başlatmayın. Bu defa önceki operas­yon gibi olmasına izin veremem. Gelişmelerle ilgili haberle­rinizi bekliyorum. Haydi komutan! Göreyim seni.

- Emredersiniz efendim!

Ahizeyi usulca bıraktı. Sabit bir noktaya bakarken; ak­lına yaptığı son 'Bakanlar Kurulu Toplantısı' geldi. Şeytan­ca gülümsedi. Sayıklarcasına konuştu:

- Eveet, Şeyh Ahmed Yasin! Bakalım bu defa da şansın yaver gidecek mi?

•

Knesset!.. Son yapılan 'Bakanlar Kurulu Toplantısı! '

Nümayişli geniş bir salon... Orta boşluğu çiçeklerle süslü, dikdörtgen şeklinde dizilmiş masalar... Masaların üzerine konan erguvanlar, salona ayrı bir hava vermekte.

İçeride çok seslilik hâkimken aniden iri yarı, kır saçlı bir adamın içeri girmesiyle ortalık sütliman oldu. Bu adam işgalci İsrail'in Başbakanı Ariel Şaron'du. Salondaki tüm ba­kanlar, saygıyla ayağa kalktılar.

Masasına yerleşir yerleşmez Şaron:

- Buyurun beyler! Lütfen oturun, dedi. Eliyle oturmala­rını işaret etti.

Sağ tarafında oturan bir bakan, Şaron'un önüne bir dosya koydu. Kırmızı klasör kabarıkü. Ağır ağır dosyayı aç-

tı. Bir yandan önündeki raporlara bakıyor, bir yandan da konuşuyordu:

- Beyler! 11 Eylül olayından sonra siz de biliyorsunuz ki, dünyanın birçok ülkesi bundan faydalanma yolunu seç­ti. Rusya; Çeçenleri, Amerika; Irak ve Afganistan'ı, Çin; Türkistanlıları terörist ilan etti. Elimize bu vesileyle Filistin­li teröristlere karşı daha güçlü kozlar geçmiş oldu. Neticede Rusya'nın Çeçenlere, Amerika'nın Irak ve Afganlara, hatta dünyanın birçok bölgelerindeki Müslüman direnişçilere karşı hareket ve operasyonları, bizi de bu konjonktürden faydalanmaya itti.

Nitekim Filistinlileri daha çok ezeceğimizi düşündük. Dediğim gibi bu bir fırsattı ve istifade etmeliydik. Filistin direnişçilerinin önde gelenlerini terörist olarak lanse edip öldürmek için alman kararlarımız, bugüne kadar başarıyla yürütülüyor. Adım adım planlarımızın uygulandığını gör­mek beni mutlu ediyor. Ancak daha dikkatli olmalı, operas­yonlarımızı daha caydırıcı bir şekle sokmalıyız. Aksi halde intihar eylemlerinin önünü alamayız. Peyderpey artan bu eylemlere karşı stratejimiz, saldırılmadan saldırmak olmalı­dır. Bunun içindir ki şu anda yapımı hâlâ devam eden ve birçok intihar eylemine engel olacak 'Güvenlik Duva-n'nınf!) faydalarını muhakkak ki göreceğiz. Dünya kamu­oyu ve Araplar 'Berlin Duvarı', 'Utanç Duvarı' diyormuş. Umurumda bile değil! Ne derlerse desinler! Yeryüzünün seçkin ulusu İsrail halkını, onlar mı koruyacak? Filistinlile­ri ezmek; bağ ve bahçelerinden, arazilerinden ayırmak j^-hasına da olsa bu duvar, şimdi olduğu gibi devam edecek,

2005'te de bitecektir.

Ayrıca; gerek HAMAS, gerek İslami Cihad, gerek el-Fetih, gerek irili- ufaklı tüm direniş örgütleri olsun; müca­delemizde hepsinin önde gelen birçok liderini önceki yıllar­da da olduğu gibi -11 Eylül fırsatından istifadeyle- ortadan kaldırdık/kaldırmalıyız.

Nitekim önümdeki raporlardan görebildiğim kadarıyla 1988'den bugüne kadar ortadan kaldırılan bazı önemli si­maları, hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum:

*Ebu Cihad ve Ebu İyad: Filistin Kurtuluş Örgütü ileri gelenlerinden olup Cezayir'de öldürüldüler.

*Dr. Fethi Şikaki: İslami Cihad Örgütünün lideri. Mal­ta adasında ajanlarımız tarafından öldürüldü.

*Yahya Ayyaş: HAMAS'm askeri kanadının İştişhadi Eylemler Birim Başkanı. Çok tehlikeli bir adamdı.

*Cemal Mansur: HAMAS'in Nablus Sorumlusu.

*Cemal Selim: Filistin Âlimler Birliği Genel Başkan

Yardımcısı.

*Selahaddin Derveze: HAMAS'm Nablus kenti ileri

gelenlerinden.

* Abdullah Kavasime: HAMAS'm el- Halil Sorumlusu.

*Mahmud Ebu Henud: HAMAS'm askeri kanadının Batı Yaka Bölgesi Sorumlusu.

*İsmail Ebu Şenneb: HAMAS'm siyasi liderlerinden olup aynı zamanda Şeyh Yasin'in yardımcısıydı. Ayrıca bu operasyonda Şeyh Yasin'in damatlarından Hani Ebu Öme-reyn'in ölmesi bizim için ayrı bir sevinç oldu.

*Salah Şehade: HAMAS'ın askeri kanadı olan İzzeddin

Kassam Tugaylan'nın lideriydi.

- Evet beyler! Gördüğünüz gibi hava ve kara, istihbarat ve paraşütçü birliklerimizin işbirliğiyle meydana getirdiği­miz bu özel ekip çalışması neticesinde, birçok başarıya ula­şıyoruz. Bizden önceki hükümetlerin de -Fethi Şikaki Örne­ğinde olduğu gibi- başarılarım inkâr etmiyoruz. Peki, bu yeterli mi? Elbette hayır!

Yine malumunuzdur ki operasyonlarımızın bazılarında muhtelif şansızlıklar yaşadık. Sıralamak gerekirse:

*1997'de Netanyahu hükümeti döneminde HAMAS'm Politbüro Şefi Halid Meş'al'in Ürdün'deki operasyonu­muzdan kurtulması.

*HAMAS'm askeri kanadı İzzeddin Kassam Tugayları komutanlarından Muhammed Deif in 2002'de yaptığımız füzeli saldırı sonucu ağır yaralı olarak kurtulması.

*Haziran 2003'te HAMAS'ın siyasi liderlerinden Abdu-laziz Rantisi'ye karşı yürüttüğümüz operasyondan Ranti-si'nin, sadece ayağından yaralanarak kurtulması.

*HAMAS'm kurucularından Mahmud Zahar'ın Eylül 2003'te evine düzenlenen F-16'h saldırıdan hafif yaralı ola­rak kurtulması... Fakat bu operasyonda Zahar'ın 24 yaşın­daki oğlu Halid ile Şeyh Yasin'in 30 yaşındaki oğlu Ab­di'nin ölümleri de sevindirici bir gelişmeydi.

*Yine geçen yıl içinde HAMAS'm siyasi kanadında gö­rev yapan İsmail Haniye'nin düzenlenen saldırıdan hafif yaralı olarak kurtulması.

*Ve son olarak 6 Ekim 2003'te HAMAS lideri Şeyh Ya­sin'in Gazze'de yapılan operasyondan kurtulması.

Her neyse; bunlar yaşadığımız şansızlıklardı. Gelelim asıl meselemize: Öncelikle belirtmek isterim ki, Şeyh Yasin bir daha bu kadar şanslı olmayacaktır. Özellikle HAMASL Çünkü yaptığımız tüm operasyonlara rağmen; üç-beş ça­pulcu, hele hele HAMAS ve İslami Cihad, intihar eylemle­rinden vazgeçmiyorlar. Arafat da onlara diş geçiremeyecek kadar zayıflamış zaten. Daha bir hafta önce Ashdot Lima-nı'nda on kişinin ölümüyle sonuçlanan ikiz bir intihar sal­dırısı yaşadık...

Bu esnada toplantıdaki bakanlardan biri bir soru yö­neltti:

- Sayın başbakanım! Müsaadenizle sormak istiyorum: Bu şansızlıkların içinde istihbaratımızın payı nedir acaba; öğrenebilir miyiz?

Bu soruyu beklercesine sol tarafına baktı. Gözleri aradı­ğı şahsa takılınca;

-  Sayın bakanımızın bu sorusuna, toplantımıza davet ettiğimiz İstihbarat Müsteşarımız cevap verecektir, dedi.

- Güzel bir soru, dedi istihbarat müsteşarı, gayet rahat bir ses tonuyla. Doğrusu birimlerimiz bu konuya oldukça özen gösteriyorlar. Fakat bizimle işbirliğine yanaşanlar, da­ha çok ikiyüzlü olup maddi çıkar gözetenlerdir. Her ne hik­metse onlar da kısa bir müddet sonra ya öldürülüyor, ya ce-setleri herhangi bir sokakta infaz edilmiş olarak bulunuyor yahut ortadan kayboluyorlar. Yaşadığımız son olaylarda ajanlarımızı yanlış bilgiler vererek maalesef pusuya düşür­me girişimleri de oldu. Bu sebepledir ki istihbarat birimleri­miz çok dikkatli davrandıklarından, halktan işbirlikçilere

19

pek güvenmiyorlar. Dolayısıyla bu tür işbirliğini daha çok Özerk Yönetim'in içindeki adamlarımızın yardımıyla sür­dürmeye çalışıyoruz. Zaten Özerk Yönetim'le aramızdaki 'Güvenlik işbirliği Anlaşması' bize birçok kolaylıklar sağlı­yor. Mesela, Özerk Yönetim'in içindeki bazı üst düzey işbir­likçilerimizin yardımıyla önde gelen birçok simaya operas­yonlar düzenledik/düzenleyebiliyoruz.

HAMAS'm askeri kanadının  Batı Yaka Sorumlusu Mahmud Ebu Henud'un arabasının Nablus yakınlarında dağlık bir bölgede, bu işbirlikçilerimizden gelen bilgilerle tespit edilmesi, bu güvenlik işbirliğinin örneklerindendir. Havadan yaptığımız operasyonla on adet roket yağdırdık, Ebu Henud'un arabasına. Böylece ondan da kurtulmuş ol­duk. Takdir edersiniz ki, hükümetlerin politikasında -özel­likle de güvenlikte- süreklilik esastır. Bizden öncekilerin bu konudaki girişimlerini bıraktıkları yerden daha sert ve da­ha caydırıcı bir şekilde devam ettiriyoruz. Bu sebepledir ki bu yolla Şeyh Yasin'in de yerini tespit edip ortadan kaldıra­cağız. Bu konuda işbirlikçilerimizden itaatkâr olanları, fay­dalı oldukları müddetçe ödüllendiriyoruz. Zira bizim için dost- düşman önemli değil. Önemli olan, bir kimseden fay-dalanmamızdır. Şayet zarar verecek konuma gelirse, yani ölmesi faydalıysa ölür. Tıpkı Ocak 2002'de Eli Hubeyka'mn onca yıldan sonra ulusal davamıza ve İsrail'in menfaatleri­ne zarar verecek açıklamalarda bulunacağı ortaya çıkınca, üç adamıyla birlikte ortadan kaldırılması gibi. Bu, Eli'nin |   yapmaması gereken bir hareketti. Onun konumunda olan '    tüm işbirlikçilerimize de bu olay, bir mesaj oldu. Kısaca bu

mesele üzerinde ilgili birimlerimiz titizlikle duruyorlar. Unutulmamalıdır ki kendi milletine ihanet eden, yarın bize de ihanet eder.

- Teşekkürler sayın müsteşarım, dedi Şaron. Gayet gü­zel ve faydalı açıklamalarda bulundunuz. Gelelim toplantı-mızdaki asıl amaca: Sayın istihbarat müsteşarı arkadaşımı­zın da satır aralarında belirttiği gibi, direnişçilerin önde ge­lenlerini yok etme konusundaki iktidar politikamıza Bakan­lar Kurulumuzun da ortak bir karar alarak, resmen destek çıkmasını istiyorum. Böylelikle operasyonlar için özel ekibi­mizin ve ordumuzun motivasyon gücü artar. Bu doğrultu­da da Şeyh Yasin'in öldürülmesi konusundaki özel gayret­lerin, alacağımız resmi kararlarla artacağına inanıyorum.

Aslında Arafat'ın da ortadan kaldırılması taraftarıyım. Ama Birleşik Devletler'e (Amerika) verilmiş sözümüz/gü­vencemiz var. Şimdilik bu anlaşmamız çerçevesinde bu gü­vencemiz devam edecek.

Bir de dikkatinizi çekmiştir sanırım, gündemimizde da­ha çok HAMAS ve bir de İslami Cihad var. Arafat ise bir ba­kıma anlaşabileceğimiz bir yapıdadır. Ama bu iki örgüt var­lığımızı ortadan kaldırmayı amaçlayan, Arz-1 Mev'ud ide­alimizden vazgeçmemizi hedefleyen bir politika sahibidir­ler. İşte bu nedenlerle HAMAS'ı başsız bırakıp dağılmasını sağlamak için, Şeyh Yasin'in bir an Önce öldürülmesi gerek­tiği düşüncesindeyim. Zira bu aşırı radikalleri ortadan kal­dırdığımızda, istediğimiz zaman lehimize kullanabileceği­miz anlaşma planlarımızı Amerika, Avrupa Birliği ve Rus-

yalı dostlarımızın baskısıyla Özerk Yönetim'e ve Arap ülke­lerine kabul ettirebiliriz. Böylece güdümümüzde olan bir yönetimle Filistinlileri sindirmiş oluruz. Aksi halde Şeyh Yasin ve onun gibi radikaller, Önümüzde büyük bir engel olarak her zaman var olacaklardır.

Bu sebeple görüşlerinizi öğrenmek için burada toplan­mış bulunuyoruz. Zira Filistin meselesi dünya gündeminde gittikçe daha çok yer bulmaktadır. Bu iş daha fazla ilerleme­den önünü kesmemiz zaruret oldu. Çünkü yapacağımız her türlü operasyon milli menfaatlerimiz için elzemdir...

- Sayın başbakanım, dedi bir ses aniden. İçişleri Bakanı Abraham Poraz'dı seslenen. İçişleri Bakanı olarak Şeyh Ah-med Yasin'e operasyon yapılmasını bu aşamada ve bu şekil­de onaylamadığımı belirtmek isterim.  Birleşmiş  Millet­lerden aşırı tepki alacağımızı düşünüyorum. Böylesi bir operasyonun bize faydadan çok, zarar getireceği aşikârdır. Yine Şeyh Yasin'in bulunduğu konumdan çok, boynundan aşağısının felçli olmasının ve yapılacak operasyonun şekli­nin, uluslararası menfaatlerimiz açısından negatif sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim.

-  Aynı görüşteyim, dedi Adalet Bakanı Yosef Lapid. Şahsen bu işin olmasını ulusumuzun yüce menfaatleri açı­sından herkes gibi ben de isterim. Lakin Bakanlar Kurulu kararı ile operasyonun resmi devlet politikası hüviyetine büründürülmesi; âli menfaatlerimizi, Şeyh Yasin'in fiziki durumu itibarıyla Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, ya­nı sıra Arap âlemi, kısacası tüm dünya kamuoyu karşısında

zedeler. Daha tepkisiz bir formülden yanayım.

Gözleri, beklemediği bu tepkiler karşısında birden kan çanağına dönen Şaron küplere bindi:

- Pöh! dedi epriyen sesiyle. Âli menfaatlerimizi zedeler-miş. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, dünya kamuoyu, hele hele Arap âlemi de kim oluyormuş? Bugüne kadar Bir­leşmiş Milletler'in aleyhimize aldığı 200'ün üzerindeki ka­rarın hangisine olur verdik? Söyler misiniz beyler? Cenin, Refah, Tulkarim gibi birçok mülteci kamplarına yaptığımız operasyonlara biz istemediğimiz için, gözlemci bile gönde-remedüer. Peki, sonuçta ne oldu? Aldıkları onca karar kâğıt üzerinde kalmadı mı? Avrupa Birliği'ne gelince Birleşik Devletler, vetosu ve desteğiyle yanımızda olduğu müddet­çe hiçbir halt edemez. Zaten Almanya Hitler'den dolayı bi­ze karşı tarihsel bir mahcubiyet duyduğundan, ömür boyu bir suçluluk hissetmektedir. Dolayısıyla çıt çıkaramaz. Lobi­lerimiz de Avrupa Birliği ülkelerinin bize karşı tavır almala­rına göz yummazlar. Anti semitizm7 duyguların gelişmesi kabul edilemez. Operasyonlarımıza karşı bir-iki kınama -si­yaset icabı- elbette olacak. Bunu da halklarına ve ticari iliş­kiler içinde oldukları Arap âlemine göz boyama amacıyla yapacaklarından, önemsememek gerek.

Dünya kamuoyuna gelince; bundan Arap âlemini kast ediyorsanız, malumunuz tüm yöneticileri sadece koltukla­rını düşünüyor. İpleri ve karanlık işleri Birleşik Devletler'in elinde olduğu sürece hiç korkmaymız. Şayet diğer dünya ülkelerini kast ediyorsanız, onlar için de aynı düşüncede-

yim. Birkaç kınamanın ötesine geçeceklerini zannetmiyo­rum.

Şeyh Yasin'in boynundan aşağısının felçli olması, tehli­keli bir düşmanımız olduğu gerçeğini değiştirmez. O, felçli ve oturak bir adam. Ama onun felçli ve oturak olmayan ak­lı var. Aynı zamanda bir teşkilat adamı ve de lider... Etkin­lik sahibi ve İsrail açısından güvenilmez biri. Aklı ve dili ça­lıştığı müddetçe, o bizim için çok tehlikeli. Dünya Yahudi­lerinin Kudüs'te bir araya gelmesine dayanan kutsal dava­mıza, fikirleriyle en büyük engeldir. Ortadan kaldırılırsa, HAMAS büyük bir darbe alır inancındayım. Dağılma süre­cine girecektir. Bu amaca yönelik siz değerli bakanlarımın onayını da bir destek olarak görüyorum. Başka bir itirazı olan var mı?

Salonda kısa bir sessizlikten sonra onay sesleri yüksel­di. İki gerekçeli itiraza rağmen Bakanlar Kurulu'nca ortak bir kararda konsensüs sağlandı: Boynundan aşağısı felçli olan Filistin İslami Direniş Hareketi HAMAS'ın manevi li­deri Şeyh Ahmed Yasin, öldürülecekti.

Tarih, devlet onaylı bir terör hareketine şahitlik ediyor­du. Yarım asırlık bir zamanı aşan şanlı ve şerefli bir direni­şe karşılık, dünyanın gözü önünde süregelen yarım asrı aş­kın bir Yahudi terörü!.. İnsanlık suçu, savaş suçu, ırkçılık, katliam ve terör bir arada!..

Buna karşın bu vahşete karşı duran tek güç, gittikçe güçlenen kutsal direniş, İntifada'ydı.

Çalışma odasındaki koltuğuna gömülmüş bir şekilde, daldığı düşüncelerden duyduğu zevkin sarhoşluğuyla ken­dinden geçen Şaron; yine hizmetkârının sesiyle kendine geldi:

- Akşam yemeği hazır efendim, buyurun!

Masada muhteşem görünümü ve garnitürüyle duran yemeğin çeşnisini damağında hissetti. Obur bir iştahla otur­du masaya.