Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Altıncı Bölüm Mısır Nil'in Hayat Verdiği Diyar - İslam Tarihi - Piriintifada - 6. Sayfa

Altıncı Bölüm

Mısır

Nil'in hayat verdiği diyar... Firavunlara yar olmayıp mezar olan memleket... Musa Peygamberin şehri... Yahu­di nankörlüğünün cezasının çekildiği Tih Çölü'nün mekâ­nı... Ezher gibi bir ilim havzasının bağrı...

Nihayet öğretmenlik hayatına ara veren Ahmed Yasin özlemiyle tutuştuğu ilim deryasındaydı. Daha ortaokul yıl­larında 1955'ten beri tanıştığı İhvan hareketinden bazı tanı­dıkları yardımıyla Kahire'ye yerleşti. Buradaki yılların haya­tına ve geleceğine damga vuracağını nereden bilebilirdi ki?

Üzerinde güneşin parladığı bu eğitim yuvası, onu mık­natıs gibi çekmişti. Fiziki şartlan ve sağlık sorunlarına rağ­men iki yıl boyunca eğitimine devam etti. Hem okula de­vam ediyor, hocalarından İslam bilimlerini ve hukukunu okuyor; hem de çevre ediniyordu. Tanıştıklarının çoğu İh­van hareketinden olup onu toplantı ve sohbetlerine davet ediyorlardı.

Muhtelif camilerdeki ders halkalarından da faydalanı­yordu. Özel gayretler göstererek meşhur âlimlerin sohbet

ve derslerini ihmal etmiyordu. İlim ve gayretini elden sürmemenin, bu iki yıllık Mısır hayatında faydasını çok gördü. Arzuladığı kadar olmasa da bir seviye tutturmaya

çalıştı.

Kurduğu dostluklar ve İslami duyarlığı sonucu çocuk­luğundan beri yabancısı olmadığı bir yapılanma içinde bul­du kendini. İhvan-1 Müslimin'in teşkilatsal faaliyetlerinde zamanı, gücü ve imkânı nisbetinde yararlılıklar göstermeye

çalıştı.

O yıllarda Mısır karışıktı. Şubat 1948'de İhvan-1 Müsli-min Hareketi'nin önderi Hasan El-Benha'nm şehit edilme­sinden bu yana Müslüman kardeşler sürekli tutuklanıyor, zindanlarda Yusufi bir direnişte bulunuyorlardı. Mısır hü­kümeti ihvan teşkilatına mensup herkesin evini, iş yerini basıyor, sorgusuz, sualsiz yıllarca zindanlarda tutuyordu. Birçok ileri gelen ihvan lideri idam edilmiş, faili meçhullere gitmişti. Zindanlarsa dolu doluydu.

Fakat fıtratlardaki İslam aşkı; durmak bilmeyen bir Şevkle, bir aşkla gizli gizli, sohbet sohbet yeşeriyor, diriliği­ni muhafaza ediyordu.

Hasan El- Benna'yı düşündü: Bir öğretmen, yalnız ba­şına bir adam... Azmi, gayreti ve samimiyeti neticesinde ne muhteşem bir direniş, ne güzel bir tebliğ ve irşad hareketi doğmuştu. Kent kent, mahalle mahalle...

Kahvehanelere giderdi. Köylere uğrardı. Uğradığı yeri bir daha ziyaret eder, unutmazdı. Tek tek, fert fert, birebir muhatap alırdı halkı. Gecesi gündüzü Allah için, İslam için­di. Vakıflar kurar, fakiri, yoksulu gözetirdi. Muhtaçları arayıp sorar, okullar yaptırıp, fabrikalar kurardı. Kısaca hare­keti hakla, halkla olan; kendini İslam'ın nurunu yaymaya adamış bir insandı Hasan El- Benna.

Geldiğinden beri şu Mısır'da neler duymamıştı ki o iyi insan hakkında. Tek başına bir kartopu misali yuvarlanıp çığ gibi zalimin başına gümlemişti. "İdeal bir Müslüman, ideal bir mümin, ideal bir hareket!" diye mırıldandı Ah-med Yasin.

Böylesi bir şahsiyetle vücut bulan ve şerha şerha yayı­lan ihvan hareketi; ümmetin gafletten uyanışı için bir basa­mak, bir menbaydı. Ümitti, ilham kaynağıydı.

Ahmed Yasin tüm bunları düşündükçe zihninde kıvıl­cımlar çakan düşünceler şekillenmeye başlıyordu: Filistin, direniş, göçmenler, İsrail... Henüz yerli yerine oturmayan, düzene girmeyen bu düşünceler cirit atıyordu belleğinde. Ama İhvan hareketi bir mebdeydi, bir çınardı. Dalları üm­mete uzanan, tohumu düştüğü her toprakta filiz veren bir ulu çınar...

Ertesi gün kampüsteydi. Aniden bir sima çarptı gözü­ne. Kaçıncı defadır bu adamı görüyordu. Yanılıyor muydu? Bu adamı bugün birçok yerde, birçok defa görmüştü. Ders­hanede, kütüphanede, kampüste... İçine bir kurt düştü. Te­kerlekli sandalyesini itekleyen arkadaşına baktı. İşkillendi­ği adamı başıyla işaret ederek:

- Şu giden adamı tanıyor musun? diye sordu. Arkadaşı, adama baktıktan sonra cevap verdi:

- Hayır! Çıkartamadım. Yoksa tanıdık mı geldi?

- Hayır, hayır! Tanıdık değil. Lakin bugün birçok yerde onu gördüm. Sanki bizi takip ediyor gibime geldi.

- Takip mi?..

O gün yaşadığı bu küçük olaydan sonra Ahmed Yasin'i başka düşünceler sardı. Son zamanlarda çevresinde gelişen olayları tefekkür etti. Uzun zamandan beri takip edildiğinin sonucuna vardı.

Mısır yönetimi üniversitelerde de öğrencileri takip edi­yor, faaliyetlerini izliyordu. Kimi zaman bu işte bir öğrenci kullanılırken; kimi zaman da bu bir öğretim görevlisi olabi­liyordu. Fakat yine de çığ gibi bir ilgi, bir alaka vardı Ih-van'a. Engeli enemeyen, sürekli gelişen bir hareketti. Özleri­ne, yaradılışlarına doğru ilahi bir saika ile insanlar şuur ve bilinç sahibi oluyordu.

Bir akşam kaldığı eve baskın düzenlendi. Ellerinde si­lahlarla kapıyı kırarak içeri giren polisler, sanki savaş mey-d amndaymışçasına donanımlıydılar.

İki ev arkadaşını da yere yatırıp hakaretlerde bulundu­lar. Kendisi zaten yatalaktı. Ardından başta kitaplık olmak üzere her yeri dağıtıp, kırıp döktüler.

Uzun boylu, iri yapılı biri yanaştı Ahmed Yasin'e.

- Sen! dedi. Ahmed Yasin sen misin?

- Evet! Ahmed Yasin benim. Yalnız siz kimsiniz? Neden ortalığı dağıtıyorsunuz?

- Sorulan biz sorarız. Sen sadece cevap vereceksin. O sırada biri yaklaştı:

- Amirim! Her şey tamam, dedi.

Amir denilen insan azmam tekrar Ahmed Yasin'e döndü:

- Bak Ahmed Yasin! Hareketlerine dikkat et! Gazze' den buraya sadece okumak için geldiğini unutma! Başka şeyler için değil! Bu sözlerimi unutma! Aksi halde felçli melçli de­mem...

Cümlesini tamamlamadı. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti:

- Her neyse! Umarım ne demek istediğimi anlamışsın-dır. Gözümüz üzerinde olacak!.. Şimdilik paçayı kurtardın.

Etrafına baktı. Yerde yüzüstü yatırılmış iki gence baka­rak arkadaşlarına seslendi:

- Haydi çocuklar gidiyoruz. Onları da bırakın. Bu defa­lık almayacağız.

İkinci yılını tamamlamaya az kalmıştı. Son bir yıldır sürekli gözetleniyor, Kahire'yi terk etmesi için baskı yaşı­yordu. Yaşananları düşündü: Müslüman bir halk, bir İs­lam beldesinde bir cenderedeydi. Avrupai yaşam tarzı, fu­huş ve eğlencenin başını aldığı bir hayat revaçtaydı. Hat­ta devlet kendi eliyle insanlarım buna itiyor, teşvik edi­yordu. Fakat ahlak ve iffetim koruyan, ilim ve sohbet mec­lislerine devam edenlere baskı, eziyet, işkence ve zindan vardı. Reva mıydı?

Bu, bir işgaldi. Manevi bir işgal!.. "Ne fark eder? " dedi Ahmed Yasin kendi kendine. "Yahudiler Filistinimi silahla, topla, tankla işgal ederken, Yahudi zihniyetliler bir İslam beldesini manen işgal ediyorlar. Ne fark eder? "

Dalga dalga yayılan ezan sesiyle kendine gelen Ahmed Vasin, ikindi namazı için mahalle camisinin yolundaydı.

Cemaat dağıldıktan sonra, bir ses duydu arkasından:

- Esselamü aleyküm!                                               'f Başını çevirdi. Evet, oydu. Kıymet verdiği değerli bir

dostu... Uzun zamandır görmemişti.

- Aleykümü's- selam ve rahmetullah. Sen ha! Nereler­desin yahu? Kendini özlettiriyorsun.                                '

- Ahmed Yasin! Nasılsın kardeşim?

- Hamd olsun, iyiyim, sen nasılsın?                         /

- Her zamanki gibi, maşaallah her halükarda hamd ve şükrü dilinden düşürmüyorsun. Sana imreniyorum biliyor musun? Her namazda cemaatlesin. Tabii seni burada bula­cağımı bildiğim için hemen buraya geldim.

Ciddileşti Ahmed Yasin. Yüz hatları durgunlaştı. Önemli bir şey mi olmuştu yoksa? Arkadaşı bunu sezince, hemen konuştu.         .                                                    (

- Ne o? Hemen durgunlaştın Ahmed Yasin?               i

- Yoksa yine tutuklanmalar mı var?                           i

- Hayır! Tutuklanma falan yok. Sadece seninle biraz ko*-nuşmak için hurdayım.                                                  

Rahatladı ve memnun memnun gülümsedi.              i

- İyi, sevindim. Olağanüstü bir şey olmasın da…

-  Duyduğuma göre seni sıkıyorlarmış. Gazze'ye dön­men için polis baskı yapıyormuş.                                      i'-1.

-  Önemli değil. Onlar görevlerini yapıyorlar. Ben de kulluğumu...

Hazır cevaplılığma bayılırdı Ahmed Yasin'in.

- Bu yıl ikinci sınıf bitecek öyle mi? dedi.   

- Allah nasip ederse bitecek. Arkadaşı düşünceli düşünceli konuştu:

- Ahmed Yasin! Kardeşler düşünüyor ki: Gazze'ye dön­mende bir sakınca olmasa gerek.

- Anlamadım! Yani...

- Evet! Düşündüğün gibi. Burada yalnızsın. İşin sonun­da da memlekete dönüş olduğundan, buraya da bu baskılar altında tam adapte olmak mümkün olmuyor. Doğrusu sen, konumunda olan birçok kardeşten daha çok emek sarfedi-yor, gayret gösteriyorsun. Yalnız unutmamak gerekir ki ir- .' şad, bir tohum atma eylemidir. Herkes kendi tarlasına, ken­di memleketine bu tohumu ekmelidir. Şartlar senin için bi­raz erken olgunlaşmış olsa da, Gazze seni bekliyor. Bu ko­nuda, yani gitmende bir sakınca yok. Sana gelişinde olduğu gibi gidişinde de yardımcı olunacaktır. Baskı gittikçe artsa-da burada sünnetullah gereğince mücadele devam edecek- , tir. Dualarını eksik etmezsin umarım.

Ahmed Yasin üzgün üzgün;

- Demek yol göründü ha! dedi

Arkadaşı üzüntüsünü bastırmaya çalışıyordu.

- Artık gitmem lazım. Belki görüşmeyebiliriz bir daha. Hakkını helâl et. Senin gibi bir insanı tanıdığım- için çok mutlu oldum. Rabbim yardımcın olsun.

Sarıldı Ahmed Yasin'e. Hüznün ve dostluğun, dahası kardeşliğin kokusu yayıldı mescide. Kenetlenen kollar çö­züldü önce. Gözler, boşalmamak için direniyordu. Fakat ba­kışlarda gönülden eönüle yol vardı.

Sessizce uzaklaşan arkadaşına bakarken boğazına bir düğümün oturduğunu hissetti. Gönlü buruktu. Arkadaşı kapıdan kaybolana dek arkasından bakakaldı.

Ahmed Yasin, Mısır yönetiminin baskısı ve arkadaşları­nın tavsiyesiyle eğitiminin ikici yılı sonunda Gazze'ye dön­dü. Eğitimi açısından büyük bir mesafe katetmesine rağ­men, branşmdaki nisbi eksikliklerini Özel çalışmalarıyla ta­mamlamayı düşünüyordu.

Nitekim eskiden olduğu gibi tekrar bölge alimlerinin dizi dibine oturdu. Aldığı dersler sonucu eksikliklerini ta­mamlayıp İslam Hukuku'nda uzmanlaştı. Bir hayat nizamı olan İslam fıkhına, bireye ve topluma --leh „ve aleyhlerine olanları öğreten kurallar bütünü olarak ba-kıyordu.

Ahmed Yasin aynı zamanda Abbasi Camiinde imamlık da yapıyor, insanları irşad ediyordu. Halka iman, ahlak, di­reniş gibi konularda sohbetlerde bulunuyor, irşad halkasını genişletiyordu.

O dönemde halkı cahiliyyeden arındırıp İslami şuur kazandırmaya yönelik ilmi faaliyetler yapan başka âlimler de vardı. Şati gibi Nuseyrat mülteci kampında da Hammad el- Hasenat gibi tanınmış davetçilerin sohbet ve nasihatleri etkili oluyordu.

Camiden çıkan Ahmed Yasin, tekerlekli sandalyesini süren kardeşiyle beraber ilerliyordu. Uzun zamandır kahrı­nı çeken tekerlekli sandalyesinin cantını tamir etmeye ni­yetlenmişti.

Uygun bir tamirci arıyordu. Tam köşeyi dönecekleri es-

nada, ne oluyor demeye fırsat kalmadan bir çocuğun, elin­deki kahveci tepsisiyle üzerine kapandığını gördü. Çarpış­mışlardı. 3-5 bardak sağa sola düşüp kırıldı. Tepsi ise çocuk­la arasına sıkışıp kaldı.

- Ne oluyor evladım? Dur hele... -Amca ben...

Birden duraksadı. 15 yaşlarmdaydı. Toparlanıp Ahmed Yasin'e baktı.

- Şey! Ben, ben... Özür dilerim. İstemeyerek oldu. Ahmed Yasin delikanlının yüzüne baktı. Onu iyice süz­dükten sonra;

- Delikanlı! Seni tanıyor gibiyim. Evet, evet! Sen, İsma­il'sin değil mi?

Adını karşısındaki adamdan duyunca heyecanlandı. Daha dikkatle bakmaya başladı tanımıştı. 3- 4 yıl öncesiydi. Sohbetlerine ve derslerine katılırdı. Öğretmeniyle karşılaş­mak onu heyecanlandırmıştı.

- Siz! dedi şaşırmış bir halde. Aa! Hocam siz ha! Kusu­ra bakmayın istemeyerek oldu.

- Yo, hayır İsmail! Suç biraz da bizde... Daha dikkatli olmalıydık.

Küçük İsmail tepsisini aldı. Kınlan bardaklara baktı. Üstüne başına çekidüzen verdi. Saygıyla:

- Hocam! dedi. Kahire'den döndüğünüzü duymuştum. Ama çalıştığım için ziyaretinize gelemedim. Kusura bak­mayın.

- Önemli değil İsmail. Bir şeyin yok ya?

- Yok hocam, iyiyim.

-  Demek çalışıyorsun, dedi İsmail'in elindeki tepsiye bakarak.

- Yazları kahvede çalışıyorum. Aileme yardım için...

- Ya okul? Okuyor musun?

- Evet hocam! Seneye ortaokula devam edeceğim. Ahmed Yasin biraz düşündü.

- Arkadaşların ne yapıyor İsmail. Kimseyi ortalıkta gö­remiyorum.

- Arkadaşlarım mı? Şey! Siz Mısır'a gittikten sonra ho­cam, kimi benim gibi çalışıyor, kimi de Gazze sokaklarında serseri serseri geziyor. Biraz daha büyük olanlardan ise hır­sızlık yapan, çetelere karışan, kötü işlere bulaşanlar oldu.

- Anlıyorum İsmail. Ben Abbasi camiindeyim. Boş za­manlarında gelirsen sevinirim.

- Gelirim hocam!

Sevinmişti İsmail. Tam uzaklaşacağı esnada, Ahmed Yasin tekerlekli sandalyesini süren kardeşine işaret etti. İs­mail'in cebine bir miktar para koydu.

- Ama hocam... diyecek oldu İsmail.

- Kırılan bardaklarına karşılık dedi Ahmed Yasin. Pat­ronun kızmasın sonra.

Hocasının tebessüm eden yüzüne İsmail de tebessüm ederek ayrıldı, O günden sonra Abbasi Camiinin ve Şati kampının sohbet halkalarının müdavimlerinden oldu.

Tekrar yola koyulan Ahmed Yasin, kimi tanıdıklarca se­lamlanıyor, soruluyor, hürmet görüyordu. Sokaklarda ve

caddelerde halkı gözlemleyen Ahmed Yasin, özellikle genç­lerin sokak ahlakı ve kültürünün tesirinde olduğunu müşa­hede ediyordu.

Duyduğu kadarıyla çeşitli oyun ve eğlence yerleri git­tikçe artıyor, gençler buralara iltifat ediyormuş. İşgal altın­daki Filistin, Yahudi zulmü altında inlerken, genç neslin bir bataklığa doğru sürüklenmesine gönlü razı değildi. Özel­likle Gazze şehir merkezinde oyun ve eğlence yerlerinin artması ve yoksul halkın kaldığı varoş mahallelerine sıçra­ması, manevi bir tahribattı. Gazze ve sokaklarına düşüp Fi­listinli göçmenlerin çocuk ve gençleri başta olmak üzere, onları eğitmek için bir şeyler yapmalıydı. İstikbale ait bir neslin, göz göre göre heder olmasına izin vermemeliydi. Fıtratlarına hitap etmeli, onları yaratılışlarına döndürecek faaliyetlere girişmeliydi. Hatta bu konuda düşüncelerini İh­van- ı Müslimin'e götürmeli, o çatı altında bir girişimde bu­lunmalıydı.

O gün havanın karardığı bir saatte Ahmed Yasin, kar­deşiyle eve dönüyordu. Fakir ve yoksullardan oluşan Sabra Mahallesi'nin ara sokaklarında ilerlerken gözüne bazı evler ilişti. Kardeşine sordu:

- Şu ışığı sönmeye yüz tutan ev kimin?

- Kocası Siyonistlere esir düşen ihtiyar Hûda Hanımın evi, dedi. Altı çocuğuyla barınıyor orada.

- Nasıl geçiniyorlar?

- Çevrenin ve akrabalarının yardımıyla...

- Ya, şu köşe başındaki ev?

- O da; kocası, 48 savaşında şehit düşen Sariye Hatunun evi. Aynı şekilde altı çocuklu ve fakir bir aile... 18 yaşında­ki oğlu bir lokantada bulaşıkçılık yaparak geçimini sağlıyor.

- Bildiğim kadarıyla diğer mahallelerde de birçok esir ve şehit ailesi varmış.                                                   

- Doğru ağabey, birçoğunun maddi sıkıntı içinde oldu-1 ğunu herkes biliyor. Komşularının yemeklerini onlarla pay­laşması ve çeşitli yardım kuruluşlarının yardım etmesiyle iyi-kötü geçiniyormuş çoğu.

O gece yatağında huzursuzdu Ahmed Yasin. Esir ve şe­hitlerin aileleri, gençlerin gittikçe bozulması toplumsal bir sorunu doğuruyordu. El atılmaz ve çözüm üretilmezse azı­tacak bir yara gibiydi durum. Ama o tek başına ne yapabi­lirdi ki? "Yine de bir şeyler yapmalı, uğraşmalı" dedi için­den.

Sonraki günler bu soruna çözüm için girişimlerde bu­lundu. Önce tanıdığı esir ve şehit aileleri için şahsi birtakım yardım toplama girişimlerine başladı. Kendi yiyeceğinden olsun, tanıdık zenginlerden olsun, çeşitli yardım kuruluşla­rından olsun bu ailelere yönelik bir yardım kampanyasına girişti.

Kısa zamanda kendisini tanıyanların ona güven duy­masını sağladı. Topladığı ayni ve nakdi yardımları, başta esir ve şehit aileleri olmak üzere muhtaç ailelere mahalle mahalle dağıttı. İhtiyar ve çaresiz kadınların duaları, çocuk­ların gözlerindeki ışıl ışıl sevinç tüm yorgunluğunu unuttu­ruyordu.

Kampanyası biraz daha büyümüş, genişlemişti. Ufak bir büro ve bir depo kiraladı. Toplanılan ayni yardımları sı­nıf sınıf depoluyor, ihtiyaç sahiplerine dağıtıyordu.

Ulaşmadığı veya haberdar olmadığı başka ihtiyaç sa­hiplerinin de olabileceğini düşündü. Onları da tespit etme­li, esir ve şehit aileleri öncelikli olmak üzere dul ve yetimle­ri, kimsesiz, hasta, yatalak ve gelirsiz aileleri bulmalıydı.

Bu niyetle yakın ve uzak mahallelerden tanıdığı ve gü­vendiği eşraf kesimin yardımıyla işe koyuldu. Onları ziya­ret etti. Yardım yapılabilecek aileleri liste liste derledi. Bun­ları sınıflandırıp bir dosya halinde bürosunda sakladı. Şim­di yardım edilecekler daha da çoğalmıştı.

Çevreden onun bu işle uğraştığını duyanlar hayır du­alarını eksik etmiyordu. Gittikçe daha çok tanınır, daha çok bilinir olmuştu.

Tüm bu faaliyetlerine rağmen Abbasi Camiindeki göre­vinden ve eğitim çalışmalarından geri durmuyordu. Tanın­dıkça cemaati artıyor, tanındıkça sohbet halkası genişliyor­du. Kimi felçli olmasına rağmen onun bu gayretini dualar­la takdir ederken, kimi de ondan yardım talep ediyordu.

Sohbetlerinde infaktan, sadaka vermenin faziletinden, yardımlaşmaktan bahsederken, bunların birlik ve beraberli­ği pekiştiren/perçinleştiren, Müslümanları birbirine yak­laştıran şeyler olduğunu anlatıyordu. Ensar- Muhacir daya­nışmasını, İslam tarihinden örneklerle cemaatine aktarıyor, onları heyecanlandırıyordu.

Bu arada yardımda bulunduğu ailelerin hayır duasını

alıyor, yardım için gönderdiği kimselere de bunu tembihli­yordu. Bu yardım vesilesiyle İslam ahlâkı, yaşanan mazlu-miyet, Yahudi zulmü vb hususları anlatmayı da ihmal et­memelerini salık veriyordu. Sadece kuru bir yardımdan çok, manevi bir yardımı da gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Çevreden ve Gazze'nin diğer bölgelerinden muhtaç ai­lelerin yeni yeni adresleri eline ulaştıkça, sorumluluğunun ağırlığını daha çok hissetmeye başladı:

Yapılan yardımların yeterli gelmediğini gördü. Gaz­ze'nin zenginlerine ve eşraftan ileri gelenlere müracaat et­me gereği hisseti. Gidemediklerine tembihlediği ve güven­diği olgun kimseleri gönderiyor, bazılarına da kendisi gidi­yordu. Kimi zenginler kibarca yardım etmeyi reddederken, kimi de ayni ve nakdi yardımlarını esirgemiyordu.

Bir defasında gittiği bir eşrafla yaşadıkları hoşuna git­mişti.

- Bir şartla yardım ederim, demişti.

Bu durumdan hoşlanmamış, gitmeye davranmıştı.

- Kusura bakmayın. Şartlı yardımı kabul edemem. Kar­şılığı ancak Allah'tan beklenecek yardımları kabul edebili-

rim.

Ev sahibi şaşırmış bir halde;

-  İyi de şartımı henüz dinlemediniz, dedi. Size benim akrabam olan fakirlerime yardım edin demiyorum ki!

O zaman biraz rahatlamış.

- Peki dinliyorum, demişti.

- Yapacağım her türlü yardımın kimseye benden olduğunu söylememeniz ve beni kimseye "yardımsever" olarak deşifre etmemeniz şartıyla yardım edebilirim. Hem de dü­şündüğünüzden de fazla... Zira sizi ve çalışmalarınızı uzun zamandır takip ediyorum. Birleşmiş Milletler Yardım Ajan­sı ve bazı çıkarcı çevreler gibi şartlara ve konuma göre yar­dım etmiyorsunuz. Hatta akrabalarınızı öncelikle gözetmi­yor, onlara da herkes gibi davranıyorsunuz. Bu, çok hoşu­ma gitti. Zaten böyle olması gerekiyordu. Siz olması gereke­ni yaptığınız için, ilahi rızayı gözettiğinizden kuşku duy­muyorum.

Ev sahibinden samimiyetini ve itilâsını takdir edeceği sözler işitince, ne çok sevinmişti.

Gerçekten de oldukça iyi bir şekilde nakdi ve ayni yar­dımda bulunan bu hayırseverin yardımları, sürekliliğini hep korudu.

Kimi iyi halli kimseler de zekâtlarını, nezir ve sadaka­larını, kurbanlık hayvanlarının etlerini bağışlıyor, kurulan bu fakirler fonuna yardımlarda bulunuyordu.

Bir yardım derneği hüviyetinde olan çalışmaları Gaz-ze'de herkes tarafından duyulmuştu. Felçli olması, Ahmed Yasin'in her işe koşmasını engelliyordu. Fakat müthiş bir koordinasyon, planlama, iş bölümü ve eş güdümlü çalışma­lar gibi güzel ve uyumlu bir teşkilatlanmayla her zorluğu aşıyordu. Tüm çalışmaların merkezinde o vardı. Her şeye, her sorun ve zorluğa bir çözüm buluyor, en güzel şekilde bunları hallediyordu.

Bu mali çalışmalarda kendisine yardımcı olacak kişileri, sohbetlerde tanıştığı güvenilir ve İtibarlı kimselerden se­çiyordu. Eski öğrencilerinin yardımlarını da görüyordu.

Bu arada ders ve sohbet halkası oldukça artmıştı. Yar­dım faaliyetleri sayesinde halka İslami şuuru aşılamaya, gençleri oyun, eğlence ve sokaklardan kurtarmaya yönelik çabalarının olumlu etkilerini, yavaş yavaş görüyordu. Artık camilerde gençler de boy gösteriyor, Kur7 an kursları çocuk­larla dolup taşıyordu.

Gazze'deki İhvan- i Müslimin Hareketi eskisi gibi sö­nük değildi. Zira Mısır'daki eğitimiyle çok şeyler öğrenmiş, teşkilatsal girişimin gerekliliğini o zamanlar düşünmüştü. Fakat henüz istediği düzeyde bir oluşum içinde olmadığını da unutmadı. Yine de fakir ve muhtaçlara yardımcı olmak, gözlerindeki sevinci görmek, gençleri İslami bilinçle donat­mak, camilerin sadece ihtiyarlar için yapılmadığını anlat­mak, tüm bunların meyvelerini Allah rızasını gözeterek toplamak onu saadete gark ediyordu. Bir felçli olmasına rağmen yapabileceği çok şeylerin olduğunu görmesi onu daha çok motive ediyordu.

Artık sokaklarda yürürken adım başı selamlanıyor, ni­ce yaşlılar tarafından hayır dualarıyla karşılanıyordu. Hat­ta evlerine kadar gelen kimi muhtaç ve fakir aileler şükran­larını dile getiriyorlardı.

Fakat sohbet ve ders halkalarıyla halkı irşad faliyetle-rinde bulunması, Gazze'ye hâkim olan Mısır yönetimini ra­hatsız ediyordu. Mısır'dan dönüşünden bu yana İhvan teş­kilatının abasıyla Gazze'de İslami çalışmalar yaptığını Mısır

yönetimi biliyor, zaman zaman dolaylı olarak bunu Ahmed Yasin'e hatırlatıyordu. Ama o, tüm uyan ve ikazlara rağ­men tebliğ, irşad ve yardım faaliyetlerine devam ediyordu. Gençliğin aydınlatılması uğruna, sohbet ve ders faaliyetle­rini daha da yoğunlaştırıyordu.

İlerde HAMAS'ın lider kadrosu bu eğitim faaliyetleri ve çalışmaları neticesinde ortaya çıkaracaktı. Nitekim Önce­leri Nusayrat mülteci kampında olan ve babasının vefatı ne­ticesinde Şati'ye yerleşen İsmail Ebu Şenneb, o zamanlar henüz 15 yaşındaki bir ortaokul öğrencisiydi. Sohbet ve derslere katılmış, çalışmalardan etkilenmişti. Bu yaşlardan itibaren hocası Ahmed Yasin'in yanından ve sohbetlerin­den, Mısır'a gidene kadar ayrılmadı.

Yine bu sohbetlerle yetişen ve HAMAS'ın liderliğine kadar uzanan bir yolda ilerleyen Abdulaziz Rantisi de o yıl­larda liseyi bitirerek, üniversite tahsili için Mısır'a gitmişti. Bu şekilde çekirdekten yetişen siyasal ve teşkilatsal işlerin içinde büyüyen bir nesil, İhvan-1 Müslimin öğretisi ile İsla­mi bilinç ve şuurla yapılan çalışmalarda, istikbalin direniş meyveleri olarak yetişiyordu. Yılladır Filistin'i savunan ve temsil etmeye çalışan Arap ülkeleri gibi dış kadrolara karşı­lık, artık Filistin'in, Filistinlilerce savunulabilmesinin zemi­nini oluşturacak kadrolar yetişmekteydi.

Ama bu sıralarda yaşanan bir gelişme sonucu Ahmed Yasin tutuklandı. 1965 yılında Mısır'ın genelinde İhvan- ı Müslimin Cemaati'nin önde gelen liderlerine ve üyelerine yönelik geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. O zamanlar

Gazze, Mısır'a bağlı olduğu için Ahmed Yasin de İhvan'la olan irtibatından ve yaptığı faaliyetlerden dolayı tutuklan­dı. Çünkü Kahire'deki çalışmalarını ve İhvan'la ilişkilerini Mısır yönetimi unutmamıştı. Böylece bir müddet tutuklu­luk hayatıyla tanıştı. Kim bilir, belki de bu durum, onu is­tikbaldeki görevine hazırlayan ilahi bir takdirdi.