Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Giriş - İslam Tarihi - Cemiusussiyre - 1. Sayfa

GİRİŞ. 1

Mütercimin Önsözü. 1

Tahkik Edenlerin Önsözü Tarihçi İbn Hazm Ve Nebevî Sîret 2

Es-Sîre Ve Tahkikinde Yaptığımız İşlemler. 8

 

GİRİŞ

 

Mütercimin Önsözü

 

Hiç şüphesiz Endülüs, İslâm medeniyetini Batı dünyası ile ta­nıştıran, Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi gören yollar­dan biri ve İslâm medeniyetini zirveye taşıyan bir İslâm dev­leti idi. İbn Hazm da böyle bir medeniyet ortamında doğup büyümüş ve yetişmiş bir âlimdir.

İbn Hazm, hemen hemen îslâmî ilimlerin her sahasında özellikle de Ensâb sahasında temayüz etmiş parlak simalardan biridir. Şahıslan çokça anmasından ve onların soyları hakkında verdikleri bilgilerden de bu anla­şılmaktadır. Bu garipsenecek bir durum değildir. Zira O, el-Cemharatü fî Ensâbı'l-'Arab adlı eserin yazarıdır.

İbn Hazm'e göre Rasûlullah (s.a.s.)'m sîreti, O'nun peygamberliğini kanıtlayan apaçık bir delildir. Bu yüzden olmalıdır ki siyere büyük bir önem vermiş ve bu sahada yaptığı çalışmalarda her ilim öğrencisinin ya­rarlanabileceği bir uslûb ile eserlerini kaleme almıştır.

İbn Hazm, kendisinden önce yazılıp kaybolan birçok siyer yazarların­dan alıntılar yapmış ve bizi bu eserlerin içeriklerinden haberdar etmiştir. İbn Hazm'ın Sîret ile ilgili çalışmaları altıncı yüzyıldan sonraki birçok si­yer yazarları tarafından güvenilir birer kaynak olarak kabul edilmiş, onun eserlerinden dolaylı ya da dolaysız alıntılar yapılmıştır. Bu alıntılar, üze­rinde çokça tartışılan meseleler hakkında özellikle olayların tarihi ve vuku buldukları zamanı bildirmesi hususunda İbn Hazm'ın özel görüşlerini içermesi ile ayırt edilmektedir. İbn Hazm, çağdaşları arasında da tarihleri hatasız bir biçimde kaydetmede gösterdiği titizlik ile tanınıyordu.

İbn Hazm, tarih konusunda genellikle özetleme metodunu benimsemiş­tir. Siyerde de aynı metodu takip etmiş ve siyeri kıssa ve şiirlerden soyut­lamıştır. Bir çok siyer kitabında analiz ve açıklamaya çalışılan tarihî ger­çeklerin nihayetinde varılan nokta, İbn Hazm'ın kısa ifadelerle özetlediği büyük gerçekleri hemen hemen aşmamaktadır. Bundan dolayı olmalıdır ki eserine Cevâmi'u's-Sîre (Siretin Özü) adını vermiştir.

Bir çok ciddi eserde kendisine atıflarda bulunulan bu eserin şimdiye kadar Türkçe'ye tercüme edilmemesini bir eksiklik olarak kabul ettiğimiz­den, bu değerli eseri Rasûlullah (s.a.s.)'ın yaşam tarzını merak eden oku­yucuların istifadesine sunduk.

Cevâmi'u's-Sîre adlı eserin ekinde bulunan İbn Hazm'a ait değişik sa­halarla ilgili beş risaleyi de tercüme ettik. Bu risalelerin adlan sırasıyla şöyledir:

1) Tevatür Yolu ile Rivayet Olunan Büyük Şehirlerdeki Meşhur Kıraatlar

2) Hadis Rivayet Eden Sahabenin Adları ve Her Birinin Rivayet Ettik­leri Hadislerin Sayısı

3) Fetva Veren Sahabîler ve Verdikleri Fetvaların Çokluğu Sırasına Gö­re Onlardan Sonraki Neslin İsimleri

4) Ana Hatları ile Rasûlullah (s.a.s.)'dan Sonraki Fetihler

5) Halife ve Yöneticilerin Adları ve Görev Süreleri

Tercümesini yaptığımız Cevâmi'u's-Slre adlı eser ve ekli beş risale, Dr. İhsan Abbâs ve Dr. Nâsıruddîn el-Esed tarafından tahkik edilmiştir. Prof Dr. Ahmed Muhammed Şâkir ise gözden geçirmiştir. Bu kişiler tarafından İbn Hazm'm eserinde olmadığı halde diğer kaynaklardan da istifade edi­lerek bazı zorunlu ek açıklamalar da yapılmıştır. Bu ilaveler köşeli paran­tez içerisinde gösterilmiştir. Dipnotlardaki bilgiler de tamamen bu zâtlara aittir. Gerekli gördüğümüz bazı açıklamaları, mütercime ait notlar olduğu­nu belirterek parantez içerisinde yazdık.

Eserin metni ve dipnotlar, aslına bağlı kalınarak ve mümkün mertebe hepsi tercüme edilerek aktarılmaya çalışılmıştır. Ne var ki nadir de olsa Arapça'ya özgü olan ve tercüme edilmesinde pek fayda mülâhaza edilme­yen bazı dipnotlar tercüme edilmemiştir.

Çevirinin sağlıklı olabilmesi için gerekli titizliği göstermeye çalıştık. Buna rağmen bazı eksikliklerin olduğu muhtemeldir. Bu nedenle ilim çev­relerinden gelecek eleştirileri şükran vesilesi olarak kabul ederiz. Eserin çevirisini yaptığım sırada yardımlarını gördüğüm değerli mesai arkadaşla­rım Dr. Ahmet Ceylan ve Öğr. Gör. Şerif Eroğlu'na teşekkürlerimi sunma­yı bir borç bilirim.

Başarı Yüce Allah'tandır.

M. Salih ARI[1]

 

Tahkik Edenlerin Önsözü Tarihçi İbn Hazm Ve Nebevî Sîret

 

İbn Hazm'ın'[2], Rasûlullah (s.a.s.)'m sîretini kaleme alırken,  kunaklı, kolay anlaşılır, akıcı bir üslûb ile ve öğrencilerinin rahatça taşıyabileceği küçük hacimli eserler amaçladığını kabul edersek, haktan uzaklaşmamış; gerçeği yakalamış oluruz. Naktu' l-Arûs gibi bir çok tarih risalesinde oldu­ğu gibi, hadîs, kıraat ricali, fetihler ve halifeler tarihi ile ilgili risalelerinde de aynı metodu benimsemiştir. Yazar elinizdeki bu özlü eserinde de, Hz. Peygamber'in sîreti ile meşgul olan her öğrencinin anımsatmadan geçe­meyeceği veya açıklamasının zorunlu olduğu temel prensipler ortaya koy­maktadır.

Öğretim ile ilgili bu gaye, İbn Hazm gibi bir âlimi Hz. Peygamber'in sîretini yazmaya teşvik eden önemli bir etkendir. Fakat yegâne neden de­ğildir. Genelde Zahirî mezhebinin özellikle İbn Hazm'ın Sünneti aktarma (nakl) ve çoğaltmaya verdiği değeri bilen kişi, -ki Sîret de bu aktarımın önemli bir parçasıdır- onun, Sîreti yeni, sınırlayıcı ve tanımlayıcı bakış açısıyla ele alışını, mezhebinin bir parçası olarak görür. Nakil, Zahirî mez­hebinin önemli bir ilkesidir. Dahası İbn Hazm, bu ilkeyi İslâm milletini di­ğer milletlere üstün kılan bir ayrıcalık olarak kabul eder. İbn Hazm, akta­rım metodundaki noksanlık ve aktaranlara duyulan güvensizlik nedeni ile diğer milletleri tenkit eder. Sağlıklı eleştirinin güvenirliliği açısından on­ları zayıf bulur.

Şu da var ki İbn Hazm'e göre Rasûlullah'm sîreti/yaşam tarzı,1 sadece naklin bir parçası ile sınırlı değildir. Aynı zamanda insanlığın olgunlaşma­sı için de en yüce bir örnektir. Bu yüzden sevilen konusunu bu sahada seç­mesinde ve insanlar için kaleme aldığı eserini, kolay, anlaşılır ve gerçek­leri açıklayıcı bir şekilde yazmasında bir tuhaflık olmasa gerektir. Kuşku­suz ki bir kişi: "Kim âhireîin hayrım, dünyanın hikmetini, yaşam tarzının adaletini, güze! ahlâkın tümünü kuşanmayı ve erdemlilikleri büsbütün ka­zanmayı dilerse, Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.s.)'e uysun; mümkün ol­duğu kadar O'nun ahlâkım ve yaşam tarzını kendisine dayanak yapsın."[3] şeklinde bir inanca sahipse, ona, siyer ile ilgisini artıran etkenler ve onu yeniden yazmaya teşvik eden nedenler konusunda fazla soru sorulamaz.

İbn Hazm'e göre Rasûlullah (s.a.s.)'m sîretinin, O'nun peygamberliği­ni kanıtlayan apaçık bir delil olduğunu öğrendiğimizde ise, yukarıda zik­redilen gerekçelere ek olarak durum, güç ve derinlik bakımından daha faz­la ciddiyet kazanır. Gerçekten mucize, peygamberliği ispatlayan deliller­dendir. Ne var ki Rasûlullah (s.a.s.)'m sîreti, güç ve delâlet açısından di­ğer maddî mucizelerden daha üstün bir mucizedir.

İbn Hazm der ki: ''Muhammed (s.a.s.)'in sîreti, üzerinde düşünüp taşı­nana O'nu doğrulamayı kaçınılmaz kılar. O'nun gerçekten Allah'ın elçisi olduğuna tanıklık eder. Şayet Rasûlullah (s.a.s.)'ın sîreti dışında başka herhangi bir mucizesi olmasaydı sîret tek başına yeterli olurdu."[4]

Ebû Muhammed [İbn Hazm] bu görüşünü örneklerle açıklar ve der ki: "Şöyle ki: Dediğimiz gibi Rasûlullah (a.s.), cehalet ülkesinde ortaya çıktı. Okuma ve yazması yoktu, iki defadan başka asla bu ülkenin dışına çıkma­dı. Bunlardan ilki çocukken amcası ile birlikte Suriye topraklarına gidip geldikleri seyahattir. Diğeri ise yine Suriye'ye yapmış olduğu seyahattir. Bu seyahatinde Suriye de fazla kalmadı ve kavminden asla ayrılmadı. Da­ha sonra Yüce Allah, Arapların tümünü ona boyun eğdirdi. O ise ne ken­disini ne de yaşam tarzım değiştirdi. Öyle ki, vefat ettiğinde ailesinin ge­çimini sağlamak için çok değil birkaç sa'[5] arpa karşılığında zırhını rehin

.bırakmıştı. Mülkiyetinde bir dinar ya da bir dirhem olduğu halde sabah­lamadı asla. Bulabildiğini yerde (oturarak) yerdi. Eliyle ayakkabısını ona­rır, elbisesini yamardı. Başkasını kendisine tercih ederdi. Erdemli asha­bından biri Yahudi düşmanları arasında Öldürüldü ki onun ölümü bir or­dunun yıkımına denkti. Buna rağmen düşmanlarına eziyet etmek için bu­nu gerekçe göstermedi. Zira Yüce Allah, düşmanla savaşmayı henüz farz kılmamıştı. Yine bununla onların veya onlardan birinin kanını akıtmayı veyahut mallarım elde etmeyi amaçlamadı. Aksine kendisi (Müslümanla­rın zekâtından) onun yüz dişi deve fidyesini verdi. Halbuki O, bu durum­da güçlenebilmek için bir deveye bile gereksinim duyuyordu...."[6]

tbn Hazm, Rasûlullah (s.a.s.)'m yaşam tarzını, işte bu bilinç ile, bizzat bu üslûb ile kaleme aldı. Hatırı sayılır bir titizlik ile eserinin iki bölümü­nü diğer bölümlerden ayınp onlara çokça önem verdi. Bunlar: "Rasûl'un Belirtileri" ile "Rasûlullah (s.a.s.)'ın Ahlâk ve Şemaili" adlı bölümlerdir. Bu iki bölüm İbn Hazm'm diğer kitaplarında[7] da tekrarladığı konulardır. Zira bu bölümler, Rasûlullah (s.a.s.)'ın peygamberliğine tanıklık etmekte­dirler. "Rasûlullah (s.a.s.)'m Ahlak ve Şemaili" adlı bölüm, ahlakî olgun­luğun pratik yönünü temsil etmektedir.

İbn Hazm, kendilerinden alıntılar yaptığı kaynakları arasında iki eserin adını anmaktadır. Bunlar: "Târîhu Ebî Hasan ez-Ziyâdf ile "Târîhu Ha­life b. Hayyât"[8] adlı eserlerdir. Bunlar kaybolan eserlerdendirler. Onlardan geriye bazı tarih kitaplarında serpiştirilmiş alıntılar kalmıştır. İbn Hazm'ın bu kitapları görüp görmediğim ya da onlardan dolaylı alıntılar yaptığını bilmiyoruz. Kuşku duyulmayan bir nokta var ki o da, ''Târîhu Halife b. Hayyât" adlı eserin Bakî b. Mahled [9]rivayeti ile Endülüs'e erken bir dö­nemde ulaşmış olduğudur. Bakî b. Mahled ise, İbn Hazm'e göre tefsircile-rin ve hadisçilerin üstadıdır. Cevâmi'u's-Sîre adlı eserin genel yapısı bize İbn Hazm'm çoğunlukla İbn İshâk'in es-Sîre adlı eserine dayandığını gös­termektedir. Özellikle Rasûlullah (s.a.s.)'ın gazvelerinden teker teker söz edip, her gazveye katılan hem Müslüman ve müşriklerin hem de savaşta

şehid düşen Müslümanların adlarını sıralarken bu gerçek daha da belirgin­leşir. Öyle ki, onun bu konularda îbn İshâk'ın rivayetine olan sıkı bağlılığı, bizi şimdiye kadar pek bilinmeyen bir gerçekten haberdar etmektedir. Kuş­kusuz ki İbn Hazm, gerçek manada neseb ilmi (soy bilimi) ile ilgili konu­lara dikkat edip gözetmiştir. Şahısları çokça anmasından da bu anlaşılmak­tadır. Bu garipsenecek bir durum değildir. Zira O, el-Cemharatü fi' l-Ensâb adlı eserin yazandır. Asıl anlaşılması zor olan husus şudur ki, onun es-SÎ-re adlı eserinde neseb ile ilgili konularda bizzat tbn İshâk'ın rivayetini ter­cih ettiği halde, el-Cemharatü fi'l-Ensâb adlı eserinde ise bu rivayetleri hiç almamış olmasıdır. Belki bu iki kitabı birbirinden uzak iki ayrı dönem­de yazmıştır. Ya da el-Cemharatü fi'l-Ensâb adlı eserinin kaynaklan, İbn İshâk'ın rivayetini içermeyen diğer kitaplardır, denilebilir.

İbn HaznVın, Rasûlullah (s.a.s.)'m sîreti/yaşam tarzı konusunda geniş çaplı etütler yapmış olduğunu, kapsamlı ve ciddi bir şekilde siyere önem verdiğini kesin bir şekilde bilmekteyiz. O, Rasûlullah (s.a.s.)'m sîreti ko­nusunda yazılan kitapların çoğunu görmüştür. Bunlar arasında Mûsâ b. Ukbe'nin Meğâzî, Saîd b. Yahya el-Umevî'nin Kitâbu's-Siyev, Ebû Dâvûd es-Sicistânî'nin A 'lâmu'n-Nübüvve ve Ebû Ca'fer Ahmed b. Kuteybe'nin A'lâmu'n-Nübüvve adlı eserleri anılmaya değerdir. Bütün bu kitaplar ve diğerleri Endülüs topraklarına sokulmuş, Endülüslüler arasında hem riva­yet edilmiş hem de etüt edilerek elden ele dolaşmıştır.[10]

İbn Hazm kendisinden önce, siyer yazımı konusunda üstadı, çağdaşı ve "'ed-Düreru fi ihtisarı 1-Meğâzî ve's-Siyer" adlı eserin yazarı Ebû Ömer b. Abdilberr'in yaptıklarından haber vermektedir. Fakat İbn Hazm'a han­gi alanlarda dayanaklık ettiğini bize gösterebilecek bu eserin tam ya da ye­terli bir nüshasına sahip değiliz. Ne var ki az da olsa İbn Seyyidi'n-nâs'ın, yukarıda adı geçen Ebû Ömer'in kitabından[11] alıp koruduğu alıntılar, İbn Hazm'ın üstadından çok az değişiklikler yaparak çeşitli alıntılar yaptığı görüşünü pekiştirmektedir. Aksi taktirde her iki yazarın -İbn Hazm ve İbn Abdilberr'in- elimize ulaşmayan üçüncü bir kaynaktan alıntılar yaptıkla­rını varsaymamız gerekecektir.

İbn Abdilberr'in siyer ile ilgili eserinin İbn Seyyidi'n-nâs dışında daha sonra gelen yazarlarca yaşatılmaması ve İbn Hazm'ın altıncı yüzyıldan sonraki bazı siyer yazarları tarafından güvenilir bir kaynak olarak kabul edilip onun eserlerinden dolaylı ya da dolaysız alıntılar alınması hususu oldukça ilginçtir. İbn Kesîr, bu hususu bir kez el-Bidâye ve'n-Nihâye ad­lı eserinde, bir kez de yine siyer ile ilgili özlü ve kısa eseri "el-Füşûl" da olmak üzere iki defa belirtmektedir. El-Makrizî, diğer yazarlara göre da­ha çok alıntı yapmıştır. Öyle ki Onun İmtâ'u'l-Esmâ adlı eserinin yayın­lanmış olan kısmında, îbn Hazm'ın Sfre'sinden on beş alıntı bulunmakta­dır. El-Mevâhibu'l-Ledünniyye adlı eserin yazarı, es-Sîre'den alınmış bir metin iktibas etmiştir. Diyarbekrî de, bizzat bu metni Târîhıı'l-Hamîs ad­lı eserine almıştır.

Bu alıntılar, üzerinde çokça tartışılan meseleler hakkında özellikle olayların tarihi ve vuku buldukları zamanı bildirmesi hususunda, İbn Hazm'ın özel görüşlerini içermesi ile ayırt edilmektedir. Hiç kuşkusuz ya­pılan alıntı örneklerinden birkaçını anmak, es-Sîre adlı bu eserin değeri­nin bir yönünü açıklayacaktır. Bu alıntılardan bazı örnekler şunlardır:

a) Ebû Muhammed b. Hazm'ın da belirttiği gibi, bu tarihte Muhacirleri ko­rumak üzere zekât da farz kılındı. Bazıları ise, İbn Hazm'in zekâtın ne zaman farz kılındığının tesbiti konusunda başarısızlığa uğradığını söylemişlerdir.[12]

b) Hafız Ebû Muhammed AH b. Ahmed b. Saîd b. Hazm dedi ki: İnsan­lar Beni Mustalik Gazvesi'nden döndüklerinde, iftiracılar (ehl-i ifk) ağız­larına geleni söylediler. Bunun üzerine Yüce Allah tarafından mü'minlerin annesi Âişe (r.a.)'nin suçsuz/iffetli olduğu konusunda vahiy nazil oldu. Sa'd b. Mu'âz'm, Sa'd b. Ubâde ile bu konuda bir tartışmasının olduğu sa­hih kitaplardan bize rivayet olunmuştur. Ancak bize göre bu bir yanılgıdır. Zira Sa'd b. Mu'âz'ın, Benî Kurayza fethinin hemen ardında vefat ettiği şüphe götürmez bir gerçektir. Benî Kurayza fethi, H. 4. yıl Zilka'de ayının sonunda meydana gelmişti. Benî Mustalik Gazvesi ise, Sa'd'm vefatından bir yıl sekiz ay sonra, H. 6. yılın Şaban ayında olmuştur. Oysa Sa'd b. Mu'âz ve Sa'd b. Ubâde arasında meydana geldiği söylenen münâkaşa, Benî Mustalik Gazvesi'nin ardından elli günü aşkın bir süre sonra meyda­na gelmiştir.

c) Bazıları diyorlar ki: Müslümanlar Hudeybiye umresinde 700 kişi idi­ler, îbn Hazm diyor ki: Bu kesinlikle ciddi bir yanılgıdır. Kuşkusuz bir şe­kilde doğru olanı ise, bu saymm 1.300 ile 1.500 arasında olduğudur.

Yukarıdakiler ve bunlara benzer çok sayıdaki örnekler Cevâmi'u's-Sî-re'nin ayrıcalığını, siyerler arasındaki eşsizliğini ve tarihçi İbn Hazm'm tarihçilikte izlediği metodun farklılığını ortaya koymaktadır.

Alıntılanan metnin analizinde yapılan bu ciddi titizlik; araştırma, ince­leme ve karşılaştırmadan sonra tercihe şâyân doğru rivayetin seçimi; ace­le davranmak ve gerekli duyarlılığı göstermemekten kaynaklanan yanılgı­ların düzeltilmesi,... Tarihçi İbn Hazm için hiç kimsenin inkâr edemeyece­ği ayrıcalıklar işte bunlardır.  Yazılarında hakim olan kesin sonuç raporu bildiren ifadeler, bu ayrıcalıklar ile birlikte çok görülmez. Bu ifadeler ile birlikte sürekli onun "kaçınılmazdır", "kuşkusuzdur" sözleri hoş karşıla­nır. Zira sadece ve sadece samimi araştırmaya, kesin ve sağlam alıntıya dayanan güvenirlilik, İbn Hazm'e bu kesin pekiştirici sözleri yazdırmıştır. İbn Hazm, çağdaşları arasında tarihleri hatasız bir biçimde kaydetme­de gösterdiği titizlik ile tanınıyordu. Öyle ki öğrencisi el-Humeydî, üsta­dının rivayeti ile çelişen başka bir rivayet ile karşılaştığında: "Ebû Mu-hammed tarihleri daha iyi bilir." veya bu anlamda sözler söylemeyi adet haline getirmişti[13].

Bu yüzden olmalıdır ki bu sîret, olayların tarihi konusunda tereddütsüz kesin görüş içeren bir eser olarak günümüze gelmiştir. Bunun böyle olma­sı sadece tarihçi İbn Hazm'm titizliği ve hatasız kayıt edişinden dolayı de­ğil; aksine onun hicrî tarih konusunda bağımsız bir görüşe sahip oluşun-dadır. Zira İbn Hazm, Rasûlullah'm içinde hicret ettiği ay olan Rebî'ulev-vel ayını hicrî yılın başı olarak kabul etmiştir. Yine bizzat bu tarihi esas alarak siyer ile ilgili olayların tarihini yazmıştır. Bu davranışıyla, Hz. Ömer döneminden günümüze kadar ve günümüzden Allah'ın dilediği ana kadar Müslümanların tamamının üzerinde karar kıldıkları hicrî tarihe ya­ni, Muharrem ayının hicrî yılın ilk ayı olarak kabul edilmesine muhalefet etmeyi kastetmiyordu. Onun yaptığı, tarihsel açıdan vakit belirlemeye da­ha fazla titizlik göstermek ve tarihsel olguya daha fazla yaklaşmaktır..

Özellikle tarihçilerin, Vâkıdî'nin, "Bu olay -Örneğin- Rasûlullah'm Me­dine'ye hicretinin 15. veya 16. ayının başında oldu." sözü gibi ifadelerden vazgeçip; "Bu olay veya şu hadise ikinci veya üçüncü yılda oldu." dedik­lerinde, bu durum daha iyi anlaşılır. Zira Muharrem ayı hicrî yılın başı ola­rak kabul edildiğinde, bu iki tabir arasında fark birkaç aya varmaktadır.

Evet, olayların zamanını belirleme noktasında, değişik görüş farklılık­ları bulunmaktadır. îbn Hazm'ın görüşü de onlara yeni bir görüş katmak­tadır. Şu da var ki İbn Hazm'm görüşlerine eklediği güven sayesinde biz de ona dayanıp onun görüşlerini tercih ediyoruz. Sadece bu görüş, zekâtın farz kılındığı ya da belli bir savaşın tarihini güvenilir bir biçimde bize iletir.

Bu itimat, özgüvendeki aşırılığa ve belli bir görüşün sadece görüş ola­rak kabul edilip sayılmasına dayanmamaktadır. Aksine titizlik ve kapsam­lı incelemeye dayanmaktadır. İbn Hazm'ın bütün bunları nasıl becerebil-diğini, ifk olayında, Sa'd b. Mu'âz ile Sa'd b. Ubâde'ye nisbet edilen tar­tışma konusunda ve benzeri örneklerde olduğu gibi birçok olayın tarihle­rinde düşülen yanılgıları nasıl düzeltebildiğim daha önce görmüştük. Bu ise, İbn Hazm'm sahih hadisi, meğâzî sahiplerinin diğer tüm rivayetlerine üstün tutması nedeniyle, konusunu ve zamanını göz önünde bulundurarak tarihsel problemlerin çözümünde kendisine belli bir metot edindiğini orta­ya koymaktadır.

Bu aşırı titizlik ve güvenilir kaydetme ile uyum içerisinde olan diğer bir nitelik de, Ebû Muhammed İbn Hazm'm sözü dış görünümü (zahiri)ne göre ele alıp yazmasıdır. Kuşkusuz Sîret, Özelliği ve özlü yapısı gereği İbn Hazm'e mezhebini desteklemek için nasslardan hüküm çıkarma konu­sunda serbest davranma fırsatı tanımamıştır. Bu yüzden olayları yorumun­da, Zâhirîlik pek açığa çıkarılmak istenmemiştir. Ne var ki bu mezhebî yo­rum, bu dar alanda fırsat buldukça, İbn Hazm'ın şöhret kazandığı hasmı karşısında nassa tam güven duyan kararlı mizacı gereği nadiren de olsa ortaya çıkmıştır.

Benî Kurayza Gazvesi konusunda zikrettikleri buna en açık örnektir. Rasûlullah (s.a.s): "Herkes ikindi namazını Benî Kurayza'da kılsın." diye buyurduğunda, Müslümanlar kalkıp oraya doğru hareket ettiler. Yolda ikin­di namazı vakti sona ermek üzereydi. Bunun üzerine bazı Müslümanlar:

"Namazın vaktini ertelemekle emir olunmadığımıza göre namazımızı kı­lacağız." diyerek namazlarını kıldılar. Bazıları ise: "Her ne olursa olsun başka hiç bir yerde değil, sadece Rasûlullah'ın bize emir buyurduğu yer­de namazımızı kılacağız." diyerek, ancak geceleyin ikindi namazlarını kı­labildiler. Durum Rasûlullah'a iletilince, hiç bir gruba gücenmedi, onları azarlamadı. İbn Hazm, bu olayı aktardıktan sonra diyor ki: "Azarlama konusuna gelince, ancak günahı bilerek ve arzulayarak işleyen azarlanır. Ama her kim iyi niyetle yorumlarsa -her ne kadar yaptığı eylem doğru değilse de- azarlanamaz. Yüce Allah biliyor ki, şayet biz orada olsaydık birkaç gün geçseydi bile ikindi namazını Benî Kurayza'nın dışında başka bir yerde kılmazdık. İkindi namazının o gün Benî Kurayza'ya nakli ile Müzdelife gecesi akşam namazının yatsıya, Arefe günü ikindi namazının öğle vaktine nakli arasında hiç bir fark yoktur. Bu konuda itaat etmek zorunludur."[14]

İbn Hazm, tarih sahasında sadece yukarıda sözü edilen şekilde doktrin sahibi olmak ile yetinmemiştir. Bunun yanında o hiddet ve sertliği çağrış­tıran dürüst ve insaflı tarihçi olma niteliğinin tadına da varmıştır. Dürüst­lüğü sadece naklin bir çeşidi olan sîret yazımına özgü değil, onun genel geçer özelliğidir. Tarih konusunda yazdığı her alanda bu dürüstlüğünü göstermiştir.

İbn Hazm'ı, İbn Hayyân gibi, "Ümeyye Oğulları'nın yandaşı idi; onla­rın dışında kalan Kureyşlilerden yana değildi." şeklinde[15] itham etmek, in­saf kalıplarına sığmaz. Sözü ve pratiği ile hak ve hakikatin öğrencisi ve âşığı olan bir kişiye bu ve buna benzer suçlamalarda bulunmak büyük bir kötülüktür.

Şayet İbn Hayyân, Endülüs'teki Emevîleri kastetmişse, İbn Hazm, on­ların İslâm'ın buyruğuna sarılıp onun uğrunda cihâd ettiklerini biliyor ve o açıdan onları övüyordu. Fakat doğudaki Emevîleri kastetmişse, İbn Hazm'ın yazdıkları arasında onların tarafgirliğini çağrıştıran bir şeye rast-lanamaz. Zira halifeler tarihi ile ilgili yazdığı risalesinde, İbn Zübeyr'i imam olarak gördüğünü; Mervân b. Hakem'i de ona karşı isyan eden biri olarak kabul ettiğini belirtmektedir. Halifelik konusunda Mervân'a hiçbir hak tanımaz[16] Diğer bir yerde ise Mervân b. Hakem hakkında şöyle diyor: "Mü'mİnlerin emîri Abdullah b. Zübeyr'e isyan etmeden önce Mervân'in adaletini zedeleyecek bir kusurunu bilmiyoruz. Allah her ikisinden de ra­zı olsun."[17] Harre olayını anlatırken diyor ki: "Bu olay islâm'ın en büyük musibeti ve yıpratıcısıdır. Zira Müslümanların erdemlileri, yaşamını sür­düren sahabîler ve tabiînin ileri gelen seçkin Müslümanlanndan bir kısmı, savaşta açıkça zulmedilerek bir kısmı da hapsedilerek öldürüldüler."[18] Ab­dullah b. Zübeyr'in öldürülmesi hakkında da şöyle demektedir: ''Abdullah b. Zübeyr'in öldürülmesi islâm toplumunda meydana gelen musibet ve yı­kımlardan biridir. Zira Müslümanlar onun açık zulüm ile öldürülmesi, asılması ve Harem'e tecavüz edilmesi nedeniyle haksızlığa uğramışlar­dır"[19]

Bu tür sözler, Emevîlerin tarafgiri veya onların döneminde meydana gelen her olay için mazeret bulmaya çalışan biri tarafından defalarca tek­rarlanmaz.

İbn Hazm, tarih konusunda genellikle özetleme metodunu benimsemiş­tir. Siyerde de aynı metodu takip etmiş ve siyeri kıssa ve şiirlerden soyut­lamıştır. Fetihler ve halifeler tarihi ile ilgili konuları Naktu'l-Arus adlı eserinde ele almıştır. Bu iki alanın dışındaki diğer alanlarda da aym meto­du uygulamaya çalışmıştır.

Bu açıdan bakıldığında İbn Hazm'ın çalışmaları, birbirinden uzak de­ğişik şeyleri bir konu başlığı altında toplamasıyla diğer çalışmalardan te­mayüz eder. Şöyle ki, o bir bölüm oluşturarak onda Rasûlullah'ın emirle­rini sıralıyor, diğer bir bölümde seriyyelerini, üçüncü bir bölümde ise ço­cukları ve hanımlarını anlatıyor.

Bazen de orijinallik ve ciddiliği amaçlayarak bir başlık altında sadece bir maddeyi ele almaktadır. îşte bu başlıklardan birkaçı: Babalarının Ha­yatlarında Halife Olarak Görevlendirilenlerin İsimleri, Büyük Kardeşleri Hayatla Oldukları Halde Yöneticilik (Halifelik) Yapanlar, İki İsimli Halife­ler, En Az Ömürlü Halifeler, Kureyşli Olmayan Halifeler v.s.[20] Şüphesiz bu risaleler belli bir konu etrafında odaklandığından, ilim öğrenmek isteyen öğrenciler için büyük çaba harcamadan farklı maddelere kolayca ulaşma­yı sağlamaktadır.

Bu metottan İbn Hazm'ın kitap okuduğu sırada sürekli notlar aldığı or­taya çıkmaktadır. Bu risaleler ve benzerleri tesbit edilen bu notların bir araya getirilmesi neticesinde yazılmıştır. İbn Hazm, bu tarzda risale yazan­ların ilki değildir. İbn Kuteybe el-Ma'ânf; İbn Habîb el-Muhabber adlı eserlerini bu metotla hazırlayarak ona öncülük etmişlerdir.

Güçlü, özlü ve kısa ifadeler arasında serpiştirilmiş bu doğru bakış açı­ları, İbn Hazm'ın didaktik metodunun en büyük göstergesidir. Öyle ki onun Emevî ve Abbasî devletleri hakkında aşağıya alıntıladığımız sözle­rinde olduğu gibi bu ifadeler, uzun tarihî olaylar için bir form içermekte­dir: "Emevîler Devleti sona erdi. Bu devlet, belli başlı bir başkent edinme­yen Arap bir devletti. Yönetime geçen hemen hemen her yönetici, halife­likten önce ikamet ettiği şehirde ve oturduğu evde oturmaya devam etti. Fazlaca mal biriktirmediler. Çokça saray yapmadılar. Müslümanların ma­lt işlerini çözmek veya onları efendi yapmak sözünde bulunmadılar. On­larla köle efendi şeklinde yazışmadılar. Onlardan yerlere kapanmalarını, el ve ayak Öpmelerini istemediler. Onların tek amacı, en uzak yerleşim bi­rimine varıncaya kadar görevlendirme ve görevden uzaklaştırma konu­sunda ahalinin onlara gerçek manada, boyun eğmesidir..." Daha sonra ise Abbasîler Devleti hakkında şöyle demektedir: "Abbasîler Devleti Arap ol­mayan (acem) bir devlet idi. Bu devlette Arapların defterleri kapandı. Yö­netime Horasan acemleri hakim oldu. Yönetimde ısırgan saltanata ve ger­çek kisrâlığa dönüldü. Abbasîler, hiç bir sahabîye (Allah hepsinden razı olsun) açıkça sövmediler. Buna karşın Emevîler, Hz. Ali'yi ve onun gerek Fâtımatu z-Zehrâ'dan olma pâk evladını gerekse diğer evlâdını (Allah hepsinden razı olsun) lanetlemişlerdi. Sadece Ömer b. Abdilazîz ve Yezîd b. Velîd (rh.a.), bu lanetlemeyi yapmamışlardı. Zira onlar bu eylemi caiz görmemişlerdi. Ebû'l-Abbâs'in hakimiyeti döneminde Müslümanlar ayrı­lığa düştüler, iki Zap nehirlerinin kesiştiği yerden başlayarak denize taraf Afrika önleri ve Sudan bölgeleri ile ilişkileri kesildi. Bu bölgelere Haricî grupları, Şî'a ve Mu'tezile toplulukları egemen oldular....)[21]

.Az sayıdaki bu özlü sözcüklerle tarihçi İbn Hazm, bu iki büyük devle­tin hayatındaki genel bilinci tasvir edebilmiştir. Biz tarihî gerçekleri her ne kadar analiz ve açıklamaya çalışırsak çalışalım, nihayet varacağımız nok­ta hiç bir zaman İbn Hazm'in kısa ifadelerle özetlediği büyük gerçekleri aşmayacaktır. [22]

 

Es-Sîre Ve Tahkikinde Yaptığımız İşlemler

 

Zehebî, İbn Hazm'm "es-Sîretu n-Nebeviyye" adında bir kitabının ol­duğunu zikreder.[23] Sehâvî ise, meğâzî ve siyer kitaplarından söz ederken: "İbn Hazm, siyer sahasında bir kitap yazmıştır."[24] demekte; ancak kitabın adını açıkça anmamaktadır. Tahkikini yaptığımız nüshanın ilk sayfasında İbn Hazm'ın bu eserinin adı "Kitâbu'sSîretVn~Nebeviyye" olarak yazıl­mıştır. Daha sonra " et-Tevâtîbu'l-İdâriyye"[25] adlı eserde, et-Tahrîc kita­bının yazarı el-Huzâî'nin kendilerinden aktarmalarda bulunduğu kitaplar arasında, İbn Hazm'ın "Kitâbu Cevâmi'u's-Sîre" adlı bir eserinden söz edildiğini gördük.[26] El-Huzâî, sekizinci yüzyıl (710-781) yazarlarından­dır. Hiç kuşkusuz eseri bu şekilde adlandırması, onun bir tasarrufu değil­dir. Zira el-Huzâî, bu kitabı "es-Sîretu'n-Nebeviyye" şeklinde adlandıra-bilme imkânına sahip olduğu halde, eser için yeni bir isim icat etmeyi ge­rekli kılacak hiç bir haklı neden gösteremez.

"Cevâmi'u's-Sîre" adı, elimizdeki sîret kitabına daha çok yakışıyor. Bu esere en uygun isim de bu tür adlardır. Çünkü yukarıda nitelediğimiz İbn Hazm'ın metodunu en iyi anlatan sözcük, hiç kuşkusuz "cevâmi' (öz­lü, kapsamlı)" kelimesidir. Bu kitabın "es-Sîretü'n-Nebeviyye" şeklinde adlandırılması ise, ismi anarken yapılan bir çeşit ihmalkârlıktan olsa ge­rektir. Buna benzer ihmalkârlıklar pek çok kere yapılmaktadır. Biz, çoğu zaman "el-Kâmilfi't-Târîh" adlı eseri, "Târîhu İbni'1-Esîr" şeklinde ad­landırırız. Yine aslında "Uyûnu'l-Eser fî Fünûni'l-Meğâzî ve'ş-Şemâili ve's-Siyer" biçiminde adlandırılan esere biz "Sîretu İbni Seyyidi'n-nâs" demekteyiz.

Delâlet ve orijinallik açısından "Cevâmi'u's-Sîre" adı tercihe şâyân olduğundan, biz de bu kitap için bu ismi seçtik. Dolayısıyla gerek foto­kopisini çektiğimiz nüshanın birinci sayfasında yazılan, gerekse Zehe-bî'nin zikrettiği ismi terk ettik. Zira Zehebî, bizzat bu nüshadan haberdar olmuş olabilir. O taktirde bu isimlendirmenin aslı çok sayıda değil birdir. Görüşümüze göre "Cevâmi'u's-Sîre" adı, en tercihe şâyân ve doğruya en yakın olanıdır.

Yayınladığımız bu kitaba esas aldığımız nüsha, "Arap Üniversitesi Yazmalar Enstitüsü" tarafından Hindistan Habibiye Kütüphanesinden[27]getirtilmiştir. Nüshanın kâtibi, H. 1354 yılında istinsahı bitirdiğini son sayfada kayıt etmiştir. Yeni bir nüshadır. Kendisinden istinsah edilen ori­jinal nüsha ise, Medîne-i Münevvere Şeyhülislam Arif Hikmet Kütüpha-nesi'nde bulunmaktadır. Bu nüsha sekizinci yüzyılda (776 yılında) yazıl­mıştır. Yani nahivci Ebû Hayyân'ın ölümü (ö. 745)'nden otuz yıl kadar sonra. O halde orijinal nüsha, son olarak Ebû Hayyân Esîruddîn'den sîret rivayetinde bulunan meçhul bir kişi tarafından yazılmıştır.

Ebû Hayyân ile ilişkisi hakkında hiç bir şey bilemediğimiz bu râvîyi is­tisna ettiğimizde, geriye adları nüshamızın ikinci sayfasında anılan tema­yüz etmiş râvîler silsilesi kalmaktadır. Bunların çoğu sîreti aktardıkları; sî­ret yazarları oldukları gibi Zahirî mezhebinin de aktarıcıları olmuşlardır.

1- Esîruddîn Muhammed b. Yûsuf Ebû Hayyân el-Ceyyânî el-Ğırnâ-tî[28] (654-745) Bahrul-Muhît adlı tefsirin yazarıdır. Nahiv alanında da önemli bir konuma sahiptir. Bu sîreti ilim öğrenmek için Endülüs şehirle­rinde dolaştığında rivayet etmiştir. Seyahati sırasında Zahirî mezhebinden iki büyük hoca (şeyh) ile karşılaştı. Bunlar: Ebû'l-Abbâs Ahmed b. Ali İbn Halis el-İşbilî ez-Zâhid ile Ebû'1-Fadl Muhammed b. Muhammed b. Sa'dûn el-Fihrî eş-Şentemerîdir. Kurtuba'da üstadı Abdullah b. Muham­med b. Hârûn et-Taî ile de karşılaşmış olabilir. Üstadından öğrendikleri arasında İbn Hazm'ın Sîret'i de vardı. Esîruddîn Mısır'a göç edince (H. 679), İbn Hazm'ın bütün kitaplarını rivayet etti. Mısır'da bulunan bazı öğ­rencilerine de rivayet etme izni verdi. Yine orada eski üstadının mezhebi ile ilişiğini sürdürmeye devam etti. "El-Muhaîlâ" adlı eseri, "en-Nû-ru'1-Eclâ fî İhtisâriM—Muhallâ" biçiminde adlandırarak kısalttı. Es-Safe-dî, Esîruddîn'in Mısır'a yerleştiğinde, insanların sempatisini kazanama­yınca Zahirî mezhebinden vazgeçip Şâfi'î mezhebine geçtiği görüşünde­dir. Ne var ki el-Muhallâ adlı eser ile ilişkisi O'nun Mısır'da uzun bir sü­re Zahirî mezhebine bağlılığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Es-Sa-fedî'nin dışındakiler ise, "Onun Zahirî mezhebinden hiç vazgeçmediğini" söylemektedirler. Muhtemelen bu söz İbn Hacer'in bu konudaki şu görü­şünü desteklemektedir: "İbn Hayyân diyordu ki: Zihni ile Zahirî mezhebi­ne bağlanan kişinin bir daha ondan vazgeçmesi imkânsızdır."[29] Doğu top­lumunda Ebû Hayyân'm fazileti, sadece doğuluları İbn Hazm'ın kitapları ile tanıştırması ile sınırlandırılamaz. Aksine "O nahiv alanında insanları İbn Mâlik'in eserleri konusunda cesaretlendiren, onları okumaya teşvik eden, onların zor ve kapalı sözlerini açıklayan, derinliklerine dalan ve şif­relerini çözen kişidir." İbn Hayyân, Batı kültürünü ve insanlarını tanıma konusunda; onların adlarını uzunluk, incelik ve kalınlık bakımından telaf­fuz ettikleri şekilde kaydetme hususunda güvenilir bir elçidir. Zira onlar Avrupa ile komşudurlar. Adları ve sözcükleri onların diline yakındır.[30]

2- Esîruddîn'in üstadı Abdullah b. Muhammed b. Hârûn b. Abdilazîz b. İsmâîî et-Tâî (603 - 702)[31] Endülüs muhâcirlerindendir. Bununla birlikte O Tunus'u ikâmet yeri olarak seçmiştir. O, kırâât, dil, hadis, nahiv gibi ça­ğının birçok eğitim dallarını derlemiştir. Tüm bu ilimler arasında nebevî sîret ile ilgisi aşikârdır. "Er-Ravdu'l-Unuf adlı eseri, ona yakın bir isim olan Hafız Ebû Zekeriyyâ el-Himyerî'den; es-Stre'yı Ahmed b. Ali el-Fehhâm en-Nahvî'den; ŞemâiVi de üçüncü bir üstadından dinleyip öğ­renmiştir. "Sîretu İbni Hazm"'ı, üstadı EbÜ'l-Kâsırn b. Bakî'den rivayet et­miştir. Yine bu üstadından "e!~Mavatta" adlı eseri Öğrenmiş, Müberred'in "el—Kâmil" adlı eserini de onun yanında okumuştur. Et-Tâî, İbn Bakî'den rivayet eden son kişidir. Kaynaklarda onun Zahirî mezhebinde olup olma­dığını gösteren bir bilgi yoktur. Bunun yanında onun Şîa eğilimli olduğu ve Mu'âviye ile oğlu Yezîd'den rahatsızlık duyduğu bilinmektedir. Bu açı­dan, Hz. Ali'yi seven, onunla savaşanlardan hoşlanmayan öğrencisi Ebû Hay yân' a benzemektedir.[32]

3- İbnu'n-Nâzır diye tanınan Hasan (ya da Hüseyin) b. Abdilazîz b. Muhammed b. Ebi'l-Ehves (603 - 679)[33] de İbn Bakî ile İşbiliye'de kar­şılaştığında,  O'na öğrencilik yapanlardandır.  İşte bahsedilen  bu  İb­nu'n-Nâzır aslen Valensiyalı olup Gırnata'da yetişmiştir. Endülüs'ün bir­çok şehrini dolaşmıştır. "Hadis ve tefsirde hafız; edebiyat, dil ve tarih alanlarında zikre değer bir konuma sahip olup, birçok ilim dalında faaliyet gösteren biri" oluncaya kadar belli başlı hocaların yanında okumuştur. Bu kişiler isnatları ve rivayetleri kaydetme konusunda da tanınmış kişilerden­di. Gırnata'da vefat edinceye kadar kadılık ve öğretim ile uğraştı. Ebû Hayyân, onunla Malaka'da karşılaşmış olduğundan onu üstatları arasında sayar ve onun hakkında şöyle der: "Diğer insanlar dünyayı öne çıkarırken o, dünyaya fazla aldırmaz ve onu bir ölçüde aşağılardı."

4- Mağrib'de tüm hakimlerin başkanı (kadı'l-kudât) olan Ahmed b. Ye-zîd b. Bakî Ebû'I-Kâsım el-Umevî el-Kurtubî (537~625)[34] ihtişam ve ol­gunluk açısından Endülüs'ün önemli simalarındandır. Kurtuba'da Muğis Oğullan, İşbiliye'de el-Bâcî Oğullan'nın dışında; Endülüs'te ilimde ve soy­lulukta bu aileden daha çok kök salan hiç bir aile bilinmiyor. Merâkeş'te ve daha sonra kendi şehrinde kadılık görevinde bulunduğu sırada Zahirî mez­hebine göre hüküm verdiği bilinmektedir. Kadılık görevinden ayrılınca in­sanlar ondan  ilim  öğrenmek  için yarıştılar.  Es-Süheylî'den   "er-Rav-dul-Unuf adlı eserini dinlemiştir. Daha bir yaşındayken Şüreyh b. Mu­hammed ona icazet verdi. İbn Hazm'in Sîret'i de bu icazetin kapsamı için­dedir. Bu yüzden İbn Bakî Şüreyh'ten icazet ile rivayet eden son kişidir.

5- Bu duruma göre Şüreyh (Şüreyh b. Muhammed b. Şüreyh er-Ruay-nî el-İşbilî (451 - 539)[35] İbn Hazm'ın doğrudan doğruya öğrencisidir. Şu kadar var ki onun da küçük yaşta İbn Hazm'dan icazet aldığı anlaşılmak­tadır. İbn Hazm vefat ettiğinde, o beş yaşından büyük değildi. Buna göre Şüreyh, İbn Hazm'ın en son icazet verdiği kişilerdendir. Şüreyh, Kur'ân'ı kıraat eden (kâri'), hadis âlimi, hafız, hatip ve belâgath bir kişi idi. "EsSıla" yazarı İbn Başkuvâl ile karşılaştı ve ona icazet verdi. İbn 6akî aracılığıyla onun rivayeti İbnu'1-Ebâr ile bağlantı sağlamaktadır. İb-nu'1-Ebâr "et-Tekmile" kitabında, Ebû Muhammed İbn Hazm'dan riva­yet ettiğinde onun rivayetlerine dayanmaktadır[36]

6- Abdulbâkî b. Buryâl el-Hicârî (416 - 502)[37] yani Ebû Bekir Abdul-bâkî b. Muhammed b. Saîd b. Buryâl el-Hicârî, Endülüs'te bir yer olan "Vâdıyu'l-Hicâre"ye nisbet edilerek anılmaktadır. El-Münzir b. el-Mün-zir, Ebû'l-Velîd Hişâm b. Ahmed el-Kenânî, Ebû Muhammed el-Kâsım b. el-Feth, Ebû Ömer et-Talemenkî ve diğerlerinden rivayet etmiştir. Öm­rünün sonlarına doğru el~Murriyye'de ikâmet ediyordu. Uzun bir Ömür yaşadıktan sonra Valensiya şehrinde vefat etti.

İşte bu zâtların rivayetlerinin genel olarak İbn Hazm'ın kitapları ile özellikle Sîret kitabı ile bağlantısı bulunmaktadır. Senet zincirinin son ki­şisi tarafından bu kitaplar doğuya ulaştı. Bunların hepsi erdemli ve âlim kişilerdir. Bu yüzden bu kişilerin rivayet ettikleri büyük bir değere sahip­tir. Bu kişilerden oluşan senet ise sahihlik açısından âlî bir senettir. Ebû Hayyân'dan rivayet olunan nüsha kâtibinin, bir başka nüshaya, belki de üstadının nüshasına sahip olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Kitabın arka sayfasında şöyle yazılmıştır: "Bana Endülüs Humusundan Kadı Ebû'l-Hasan Şüreyh b. Muhammed b. Şüreyh er-Ruaynî yazdı ve dedi ki: Bize Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd b. Hazm ez-Zâhirî bil­dirdi ve dedi ki: Ben Mısır'da Ebû Bekir Abdulbâkî b. Muhammed b. Bur-yal el-Hicârî'nin rivayetini Ebû Muhammed b. Abdillah b. Muhammed b. Merzûk el-Yehsubî el-Endelusî'nin gözetiminde okudum...".

Şu da var ki ne Ebû Hayyân'dan rivayet olunan nüshaya ne de ondan naklolunan nüshaya sahibiz. Gerek elimizdeki nüsha gerekse Medîne~i Münevvere Kütüphânesi'nde bulunan nüsha daha sonraki tarihlere aittir­ler. İçinde bulunduğumuz şartlardan dolayı, Medîne'deki nüshaya ulaşa­madık. Sadece Hindistan'dan istenilen nüsha ile yetinmek zorunda kaldık. Sahip olduğumuz nüshayı yazan eş-Şeyh Ebû Abdillah es-Sûretî'nin titiz bir araştırmacı olması, bizim ona güvenimizi sağlamıştır. Gerçekten de bu zât nüshasını ya Süheylî'nin "er-Ravdu'l-Unuf adlı eserin haşiyesinde basılan "Sîretü Ihni Hişâm" ile karşılaştırarak ya da bizzat Sîret yazarının [İbn Hazm] Cemharatü Ensâbı'l-Arab adlı kitabını kontrol ederek naklet­tiklerini doğru kayıt etmek için büyük çaba harcamıştır. Ebû Abdillah, de­ğiştirilmiş asıl metni nüshanın dipnotunda; düzeltmelerini de metnin akışı içerisinde yazmıştır. Bazen de asıl metni muhafaza etmiş; tam karşısında sayfa kenarında doğrusunu (sah) işareti ile birlikte göstermiştir. Böylelik­le nakil emanetini son derece koruyarak uygulamıştır. Ancak İbn İshâk'm basılan eseri es-Stre]yt sıkı bağlılığından dolayı bazı hatalara düşmüştür. Lakin onun değiştirdiği metni aslına döndürmek ya da doğru olanının far­kına varmak kolay bir iştir. Zira o, yaptığı değişiklikler konusunda güve­nilir bir kişidir. Ayrıca Ebû Abdillah, dipnota bazı açıklamalar eklemiştir. İspata elverişli bu ek açıklamaları ispat etmeye çalıştık ve nüshanın haşi­yesinden alındığına işaret ettik. Ebû Abdillah'ın kendisinden naklettiği Medine nüshasının karışık/düzensiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden o, düzelebildiklerini düzeltmiş ve gerekli olan ilaveleri yapmıştır. Bunun ya­nında İbn Hazm gibi titiz bir âlimden asla beklenilmeyen yanılgıları/ih­malkârlıkları önemli derecede düzeltmiştir. Bununla birlikte düzeltilmesi gereken bazı noktalar geriye kalmıştı. Biz bunları düzelttik ve asıl metne ilâve ettiklerimizi iki parantez ile ayırdık. Kitabın sonundaki şahıslar in­deksinde de bazı küçük notlar kaydettik. Böylece kitabın metninde gözden kaçan bazı noktaları düzeltme fırsatını yakaladık.

Biz es-Sîre'nin tahkîkini yaparken belli bir metot ve tasarlanan bir amaca göre hareket ettik. Bu nedenle bu eserden önce ve sonra yazılan önemli siyer kitaplarına başvurmakla işe koyulduk. Bu sîretin, Sîretü İbni Hişâm, İbn Sa'd, et-Taberi, Belâzurî, İbn Seyyidi'n-nâs, İbn Kesir, Makri-zî ve diğer bir çok meşhur siyer kitaplarının adeta bir indeksi olması için, her konunun, adı geçen kitapların hangi sayfalarında yer aldığını açıkladık.

Böylece bu eser, gerek hızlı bir şekilde doğrulara ulaşmak isteyen siyer araştırıcılarına, gerekse bu alanda kronolojik ve konu yönünde telif çalış­maları yapmak isteyenlere yardımcı olacaktır.

Ensâb (soy) ve özel isimleri doğru bir biçimde kaydetmek için büyük bir itina gösterdik. Çoğu kez sadece harflerden oluşan kayıtları tercih et­medik. Zira eski isimlerin telaffuzunda yaygın olarak bir karışıklığın ya­şandığını fark etmekteyiz. Sadece harflerden oluşan şekil ise, doğru kayıt ve titizlik için arzulanan amacı yerine getirmeyebilir. "El-Cemhara" adlı eser, ensâb konusunda başvurduğumuz ikinci bir nüsha idi. Nüshamızda "el-Cemhara" ile uyuşmayan farklı bir şeye rastladığımızda, diğer her­hangi bir kitap ile başka farklılıklara bakmadan önce onu hemen belirttik. Zira "el-Cemhara" ile "Cevâmi'u's-Sîre" aynı müellifin çalışmalarından ibarettir.

Ensâbı doğru olarak kaydetme konusunda özel olarak gösterdiğimiz iti­na sayesinde, biz neseb tarihinde dört eğilimi temsil eden dört rivayet ile karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. Bunlar: el-Vakıdî'nm rivayeti, İbn Umara el-Ensârî'nin rivayeti (özellikle Ensâr'ın ensâbı hakkında), İbn İs-hâk'm rivayeti, İbnu'l-Kelbî'nin rivayetidir. İbn Sa'd, bu rivayetler ara­sındaki farklılıkların birçok şeklini kaydetmiştir. Dolayısıyla İbn Sa'd, bu rivayetlerin açığa çıkması ve araştırılması konusunda bizlere en iyi yar­dımcı olmuştur. Bu husus ensâb konusunu tahkik ve ondaki isimleri doğ­ru bir biçimde kaydetmek ile uğraşanların kaçınılmaz olarak belirtmeleri gereken bir gerçektir.

Bazı adların tam okunuşu ile ilgili değişik bakış açıları dışında, bu dört rivayetin tamamının temelde iki görüşe ayrıldıkları söylenebilir:

1) İsim­leri kaydetme konusunda edebiyatçıların metodu diye adlandırılabilen yaklaşım.

2) Hadisçilerin mezhebi diye adlandırabileceğimiz görüş. An­cak her iki yaklaşım arasındaki ihtilâfın nedeni, birkaç ismin okunuşundan doğan bazı farklılıklardan öteye geçmez.

Es-Sîre'yo. beş risale daha ekledik. Fotokopisini çektiğimiz asıl nüsha­ya da bu risaleler eklenmişti. Bu risaleler şunlardır:

1- Tevatür Yolu ile Rivayet Olunan Büyük Şehirlerdeki Meşhur Kıraatlar: Bu risaleyi tahkik ve kaydetme konusunda kıraat kitaplarını esas ka­bul ettik. Hiçbir eserde bu risaleden alman bir alıntıya rastlamadık.

2- Hadis Rivayet Eden Sahabenin İsimleri ve Rivayet Ettikleri Hadis­lerin Sayısı: Bu risaleyi diğer iki nüsha ile karşılaştırarak tahkikini yaptık. Bu nüshaları Mısır Halk Kütüphanesi Hadis Bilim Dalı bölümünde bul­duk. Bu kütüphanenin 253 numarasında kayıtlı bulunan nüshayı (c) harfi ile simgeledik. Bu risalenin bir ya da iki varakı eksik, yazısı kötü ve için­deki isimler harekelenmemiştir. Bu yüzden biz bu risaleyi, içinde yazılan isimlerin doğru okunuşlarını öğrenmekten ziyade, onların sayısı konusun­da dayanak noktası yaptık. İkinci risale ise, Ebû'1-Beka Muhammed b. Ali b. Halef el-Ahmedî'nin, "el-Bâri'ü'l-Fasîh fi Şerhi'l-Câmi'l's-Sahîh" adlı kitabından derleyip yazdığı nüshadır. Bu risale bir koleksiyon (mec­mua) içerisinde yer almaktadır ve (mecmualar 521) numarası ile kayıtlıdır. Bu nüshayı da (d) harfi ile simgeledik. Şöyle bir yazı ile son bulmaktadır: "İmâm ve Hafız Ebû Abdirrahmân Bakî b. Mahled (rh. a.)'in Müsned'in-de, Rasûlullah (s.a.s.)'ın ashabı hakkında tahric ettiği burada sona erdi." O halde bu nüsha yukarıda adı geçen diğer nüshanın benzeridir. Ebû'İ-Bekâ el-Ahmedî'nin adı geçen kitabının ihtiva ettiği ve İbn Hazm'dan rivayet olunduğu açıkça belli olan alıntılardan ibarettir.

İki nüsha arasındaki farklılıklar, bazen yazıdaki hataya, bazen hadisle­rin sayısına, bazen de şahısların adlarındaki karışıklık, bitişiklik ve fazla­lıkta ortaya çıkmaktadır. (îbn) kelimesinin ilgisiz bir biçimde iki isim ara­sında yazılmış olması ve onları adeta tek isim olarak göstermesi de bu çe­şit farklılıklardandır.

Son saydığımız bu farklılık, elimizdeki nüshaya hakim genel bir eksik­liktir. Dolayısıyla, bu açıdan nüshanın karışıklığı ciddi ve noksanlığı aşi­kârdır. Bu nedenle genel olarak bu konuyu önsözde belirtmekle yetinip, daha sonra düzelttiğimiz her yerde dipnotlarla bu hususa işaret etmeyi uy­gun görmedik.

Adı geçen iki nüshayı karşılaştırdıktan sonra, biz Özellikle son şeklini "Telkîhu l-Fuhûm" adlı eser ile karşılaştırdık. Zira bu eserde hadîs riva­yet eden sahabenin adları tahrîc edilmiştir. Bu kitabı da dipnotlarda (t) harfi ile simgeledik. Sonra bununla da yetinmeyip, İbn Hacer'in "el-Isâ-be" adlı eserinde karşılıkları bulunan isimleri birbirleri ile karşılaştırdık. Zira İbn Hacer, İbn Hazm'ın eserlerine çokça atıfta bulunmuş ve onlardan

alıntılar yapmıştır. Adların tek tek ayırımı tamamlandıktan sonra okunuş ve harekelerine son bir şekil vermek amacıyla bu isimleri rical kitapların­daki isimler ile karşılaştırmaya başladık.

Bakî b, Mahled'in Müsned'inde yalnız başına zikredilen, Sahabe veya Tabiîn olduğuna dair bir kayda rastlanılmayan çok sayıda isim bulunmak­tadır. Bu isimleri gerçek manada bilmek ve tanımlamak kolay bir iş değil­dir. Bu Müsned'de, İbn Hazm'ın işaret etmediği diğer bir eksiklik de bu­lunmaktadır. Ancak İbn Hacer, bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur. Bu eksiklik ise, Bakî b. Mahled'in tabiîn ve diğer kesimlerden birçok ra-viyi Sahâbe'den saymasıdır. Bu konuda İbn Hacer der ki (nr. 8526): "Ba­kî, Müsned'inde buna benzer bir işlem yapmıştır. Hadisi büyük ya da kü­çük yaştaki Tabiîn veya Tabiînden sayılmayanların rivayetinden tahric et­miştir." Bu ise, İbn Hacer'in, İbn Hazm'ın tertibi üzere yazılmış hadis ri­caline dair bizim bilmediğimiz bir nüshayı görmüş olduğunu gösteriyor. Zira Muhammed b. Amr b. Alkarne'nin biyografisinde şöyle demektedir (ki elimizdeki nüshada ve Mısır Halk Kütüphanesi'nde bulunan iki nüsha­da da yazılıdır.): "Sonra İbn Hazm'ın tertibi üzere daha önce yazılmış Ba­kî b. Mahled'in tahric ettiği Sahabe cüzlerinin bazı nüshalarında, bu adın "Muhammed b. Amr b. Albete" (yani yukarıdaki Alkame'nin yerine Albe-te) şeklinde yazıldığını gördüm. Her şeyi en iyi bilen Allah'tır." Bu örnek, nüshalar arasında farklılıkların ve sıkı karışıklıkların olduğunu kesin bir şekilde gösteriyor ve tüm çabalara rağmen hadis ricali konusunda yaptığı­mız çalışmanın kesin ve son şekil olamayacağını ortaya koyuyor.

Nüshaları karşılaştırırken elimizdeki nüshanın eksik olduğunu gördük ve içindeki noksanlıkları tamamlamaya çalıştık. İsimleri tek başına çokça anmamak için biz bu çalışmaya "Telkîhu l—Fuhûm" adlı eserin kapsadığı, Berkî ve diğerlerinin eklemiş oldukları bu fazlalıkları ilave etmedik. Nüs­hanın sonunda, İbn Hazm izin vermesine rağmen alfabetik sıranın yoklu­ğundan dolayı, başka hiç bir yararlı ilavede bulunmaksızın elimizdekini kaydetmek ile yetinmek zorunda kaldık.

3- Fetva Veren Sahâbîler ve Verdikleri Fetvaların Çokluğu Sırasına Gö­re Onlardan Sonraki Neslin İsimleri: Bu risale, "Rasûlullah Hayattayken Fetva Veren Sahabe" biçiminde İbn Sa'd'm Tabakât adlı eserinde vazettiği

ilk usûl için bir gelişmedir. Îbnu'l-Kayyim, İbn Hazm'in bu risalesini gör­müş ve bir bölümünü t'lâmu 'l-Muvakkıîn adlı eserine alıntılamış tır. Ne var ki onun görmüş olduğu nüsha ile elimizdeki nüsha sıralama açısından birbirlerinden farklıdırlar. Yine İbnu'l-Kayyım'ın zikrettiği bazı isimler elimizdeki nüshada mevcut değildir. Nüshamızda bulunan bazı isimleri ise İbnu'l-Kayyım zikretmemiştir.

4- Ana Hatlarıyla İslâm Fetihleri: Bu kısa ve ilginç bir risaledir. Nere­deyse Belâzurî'nin Futûhu l-Buldân adlı eserinin bir özetidir. Bu risale­den alıntı yapan kimseyi bilmiyoruz. Bu yüzden tarihî kaynaklara dayana­rak onu kaydetmek ile yetindik.

5- Hidâyete Erdiren Halîfeler ve Mü'minlerin Emîri İmamların İsim­leri: Bu risale de öncekisi gibi ilginç ve kısadır. İbn Habîb'in "el-Muhab-ber", İbn Kuteybe'nin "el-Me'ârif adlı eserlerinde varolan bilgilerin di­ğer bir tarzda ifadesidir. "Telkîhu I -Fuhûm" adlı kitapta, buna benzer bir risale bulunmaktadır. Bütün bu kitaplar arasında kronolojik tarihler konu­sunda farklılıklara rastlanılmaktadır. Fakat biz zorunlu bazı farklılıklar dı­şında bunlardan hiç söz etmedik. Endülüs halifeleri tarihine dair Humey-dî'nin de bahsettiği belki de bu risalenin tamamlayıcısı ya da bundan ta­mamen farklı bir risalenin var olduğuna inanıyoruz. İşaret ettiğimiz risale­nin Naktu l-Arûs olmadığı kesindir. Zira Naktu'l-Arûs adlı eser sadece Endülüs halifeleri tarihi ile sınırlı değildir.

Bütün bu çalışmalar tamamlandıktan sonra, yukarıda nitelikleri belirti­len nedenlerden ötürü, çağın muhaddisi derin alim eş-Şeyh Ahmed Mu-hammed Şâkir'e sunduk. O da lütfedip çalışmamızı gözden geçirmeyi ka­bul buyurdu. Gerekli gördüğü dipnotlara ilâvede bulundu. Gözümüzden kaçan ve dikkat edilmesi gereken bazı noktaları düzeltti.

Sonuç olarak, çalışmamız ve onu ortaya çıkartmak için harcadığımız çabadan çokça söz ettik. Ne var ki kaydetme ve mükemmelleştirme konu­sunda bu çalışmamızda yararlandığımız her şeyde asıl teşekkür edilmesi gerekenin, her adımda elimizde tutan, yürüdüğümüz yolu aydınlatan, de­ğerli kütüphanesinden ve kıymetli vaktinden bize yararlanma imkânını bahşeden, karşılaştığımız her zorluğu gidermek amacıyla engin tevazusu ve derin bilgisinden çokça yararlandığımız, âlim ve edib arkadaşımız Prof.

Dr. Mahmûd Muhammed Şâkir olduğunu içtenlikle belirtmek isteriz. Bu çalışmamızda geçen hayırlı işlerden dolayı biz ona şükran borçluyuz. Ha­talar ise bize ait olan ve hiç bir insanın korunamadığı yanılgı türündendir. Yapmış olduğumuz tüm hatalardan dolayı sadece Allah'tan af diliyo­ruz. Sadece O'ndan hayırlı işlerimizde bize güç vermesini ve yüce ahlâk­lı elçisinin yaşam tarzını örnek edinmemiz konusunda bizi başarılı kılma­sını dileriz. Kuşkusuz ki O işitendir ve duaları kabul edendir.

Dr. İhsan Abbâs ve Dr. Nâsıruddîn el-Esed[38]

 



[1] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sire, Çıra Yayınları: 13-15.

[2] İbn Hazm'ın hayatı için bkz. Humeydî, Kitâbu Cezveti'l-Muktehis, nr.: 708; Feth b. Hâkân, Metmehu l-Enfüs, s. 55; ez-Zehîra, c. 1, s. 140; el-Meğrib, nr: 253; Zehebî, Tezkiretu l-Huf-fâz, c. 1, s. 341; Lisânu'1-Mîzân, c. 4, s. 198 - 202; Yine bakınız: Prof. Said el-Efğant'nin "İbnu Hazm el-Endelûsî ve Risâleiühû fi'l-Mufûdeleîi beyne's-Sahâbe" adlı eserinin önsö­zü ve Asin Palacios'un İbn Hazm hakkındaki eseri.

[3] İbn Hazm. Mudâvâtu n-Nüfus ve Tehzîbu'I-Ahlâk, nşr. Muhammed Ethem el-Kütubî, Mı­sır, s. 13.

[4] el-FaslfTl-MiIe!, II, 90.

[5] Sa' bir hacim birimidir. (Çev.)

[6] Aynı eser; Ayrıca bkz. Cevâmi'u's-Sîre, s. 41.

[7] Mesela bkz. el-Fasl, s. 86.

[8] Bkz. Cevâmi'uSSîre, s. 33, 35, 36, 39.

[9] Fihristti İbni Hayr, s. 230.

[10] Fihristi İbnu Hayr, s. 230 – 237.

[11] Bkz. Vyûnu1-EserfiFünûni'1-Meğâzî've'ş~Şemâili ve's-Styer^l, 110; Cevâmi'u's-Sîre*de-

ki işaret için bkz. dipnot I, s. 52.

[12] Imtâu'l-Esmâ, 50; Cevâmi'u's-Stre, 97.

[13] Mesela bkz. Cczvetu l-Mıtkfcbis, s. 275.

[14] Bkz. Cevâmi'u's-Sîre, 192; Ayrıca bkz. İbn Kesîr'in bu konudaki dipnotu, c. IV, s. 118.

[15] İbn Saîd, el-Mağrib, thk. Dr. Şevki Dayf, Dâru'I-Meârif Matbaası, c. IV, s. 355.

[16] İbn Hazm'ın, hidâyete erdiren halîfeler hakkındaki risalesi, Cevâmi'u'sSîre eki, s. 359-360.

[17] İbn Hazm, el-Muhallâ, I, 236.

[18] İbn Hazm'ın halifeler hakkındaki risalesi, Cevâmi'u's-Sîre eki, s. 357.

[19] İbn Hazm'ın halifeler hakkındaki risalesi, Cevâmi'u'sSîre eki, s. 360.

[20] Bkz. İbn Hazm'ın, Naktu l-Arûs adlı eserinin değişik sayfalan.

[21] İbn Hazm'ın halifeler hakkındaki risalesi, Cevâmi'u's-Sîre eki, s.365-366.

[22] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sire, Çıra Yayınları: 17-27.

[23] Tezkirem't-Huffâz, İbn Hazm biyografisi.

[24] el-İ'lân bi't-Tevbth, 89.

[25]  Şeyh Abdulhayy el-Kaitânî'nin, Rabat el-Ehliyye Matbaası'nda 1346'da basılan iki ciltlik eseri.

[26] Kitâbu'ı-Terâtîbi'l-Idâriyye, önsöz, s. 42

[27] Bu Sîret'in bir el yazma nüshası da, Berlin Halk Kütüphanesi nr., 9510 bm. 594'da bulun­maktadır. Bkz. Brockelmann, Supplement, I, 695.

[28] Biyografisini Belevî, Tâcü'l-Mefnk adlı seyahatnamesi, Dâru'1-Külübi'l-Mı.sriyye nüshası, vr.,52 (nr., coğrafya 1053); Safedî, A 'yânu l-Asr, c, VII, Birinci Bölüm, Dâru'l-Kütüb nüs­hası, vr. 67, nr., Tarih 1091, Yine aynı yazar Nüketü''l-Himyan, 280'de aynı biyografiyi (ek-rarîar. A 'yânu'l-Asr, I, 825'de yazılanları en-Ncfh yazarı da ahntilamıştır. İbn Hacer ayrın­tılı bir biyografisini, ed-Dürerii'l-Kâmine, nr, 832'de anlatmaktadır. Yine bkz. Buğye-tu'l-Vıı'âr, 121; Dürretü'I-Hicâl, nr., 560; Şezerâtuz-Zeheb, VI, 145.

[29] ed-Dürerü'l-Kâmine, IV, 304.

[30] Bkz. A'yânu'l-Asr

[31] İbn Hârûn el-Tâî'nin biyografisi için bkz. Safedî, A 'yânu'l-Asr, c. 3, blm. 2, vr. 236; ed-Dü-rerü'l-Kâmine, nr. 2234; Dürretü'l-Hicâl, nr. 929; Şezerâîü'ı-Zeheb, VI, 7.

[32] Ed-Dürerü'l-Kâmim, IV, 306.

[33] Hasan (ya da Hüseyin) b. Abdilaziz b. Muhammed b. Ebi'l-Ehves1 iri biyografisi için bkz. Buğyeîu'l-Vu'ât, 234; Nebâlıî, Târîhu Kudân'l-Endeiüs, 127; Lisânu'd-Din, el-lhâta, I, 292; Yine bkz. Mesâliku'l-Ebsâr, c. XI, s. 471 {el-Umerî'nin. Ebû Hayyan'in Kitabı/n-Nu-cfor'ından aktardığı kişiler arasında.) İbnü'z-Zübeyr de Sılatu's-Sıla adlı eserinde O'nun bi­yografisini yazmıştır.

[34] Biyografisi için bkz. İbnu'1-Ebâr, et-Teknıile, nr., 292; Târîhu Kudâtı'l-Endelüs, 117; Şeze-râtii z-Zeheb, VI, 116. Yine İbnü'z-Zübeyr de, Sılatu's-Sıla adlı eserinde onun biyografisi­ni yazmıştır.

[35] Er-Ruaynî'nin biyografisi için bkz. İbn Bişkuval, es-Sila, nr.. 531.

[36] Bkz. İbnu'1-Ebâr, el-Tekmile önsözü.

[37] Abdulbâkî b. Buryâl'ın biyografisi için bkz. İbn Bişkuval, es-Sıla, nr., 825; ed-Dabî, Buğ-yetu'l-Multebes, nr., 1)25; Mu'cemu's-Selefî, vr., 138; Yâkût, Mıt'cemu'i-Buldân, "Vadı-yu'1-Hicâre"; et-Tac, (BRL); Kamus yazarı dedesi İçin (Burâl); daha sonra el-Tâc yazan ise, el-Hâfız ve diğerlerinin de yaptıkları gibi dedesinin adını (Buryâl) diye kaydetmiştir.

[38] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sire, Çıra Yayınları: 27-37.