Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Altıncı Bölüm - İslam Tarihi - Fikhussiyre - 7. Sayfa

ALTINCI BÖLÜM... 1

FETİH: SEBEBLERİ VE SONUÇLARI. 1

Fetih (Hazırlık  Dönemi Ve  Neticeleri) 1

Da'vette Yeni Dönem.. 1

1- Hudeybîye Anlaşması 1

Rıdvan Beyatı 5

Dersler Ve İbretler. 5

Bu Barışın Hikmetine Dair Bir Özet: 5

Diğer Bazı Büyük Hikmetler. 6

Yine O Müthiş Hikmetlerden Biri: 8

Buradan Çıkarılacak Hükümler. 8

2- Hayber Gazası 12

Ca'fer Bin Ebî Tâlib'in Habeşistan'dan Dönüşü: 14

Dersler Ve İbretler. 14

3- Kabilelere Gönderilen Seriyyeler Ve Hükümdarlara Yazılan Mektuplar. 19

Dersler Ve İbretler. 20

Bu Merhalenin Açılmasının Meşruiyet Hikmeti: 21

4- Umretut-Kaza. 23

Dersler Ve İbretler. 24

5- Mûte Muharebesi 25

Dersler Ve İbretler. 28

6- Mekke'nin Feth. 29

İbretler Ve Öğütler. 35

7- Huneyn Gazvesi 48

Ganimet Mes'elesi Ve Resulullah (S.A.V) Bunları Taksünindeki Metodu: 50

Dersler Ve İbretler. 52

8- Tebük Gazvesi 57

Geriye Kalanlar Mes'elesi: 59

İbretler Ve Öğütler. 61

2- İbretler Ve Hükümler: 62

9- Hz. Ebû Bekir  (R.A.)İn Dokuzuncu Hicret Yılındaki Haccı 68

İbretler Ve Öğütler. 69

10- Dırar Mescidi 71

Dersler Ve İbretler. 71

11- Sakîf Hey'eti Ve İslâm'a Girişleri: 72

Hey'etlerin Ardı Ardına Gelip Allah'ın Dinine Girmesi 74

Dersler Ve İbretler. 74

Adty Bin Hatimin Müslüman Olması 77

İbretler Ve Öğütler. 78

 

 

 

 

ALTINCI BÖLÜM

 

FETİH: SEBEBLERİ VE SONUÇLARI

 

Fetih (Hazırlık  Dönemi Ve  Neticeleri)

 

Da'vette Yeni Dönem

 

1- Hudeybîye Anlaşması

 

Tarihi: Hicretin altıncı senesi sonu, Zilka'de ayındaydı.

Sebebi: Resülullah (s.a.v.)'ın umre niyyetiyle Mekke'ye gidece­ğini, müslümanlara ilân etmesidir. Bunun üzerine Ensâr ve Muha­cirden bindörtyüzü aşan bir kalabalık O'na iştirak etti. Resülullah (s.a.v.î yolda umre niyyetiyle ihrama girdi. Yanma kurbanlık da almıştı. Bununla da, niyyetinin harb değil, sırf Beytullah'ı ziyaret ve ona ta'zimden ibaret olduğunu göstermiş oluyordu. O, Zulhuleyfe1-de iken, Mekkelilerin durumunu anlayıp gelmesi için Huzâa kabilesin­den Bişr bin Süfyân'ı gözcü olarak çıkarmıştı.

Resülullah (s.a.v.) kafileyle ilerledi ve Eştat» gölüne ulaştı. Ve ona şu haber verildi: Kureyş sana karşı büyük bir kalabalık topla­mış. Sana karşı Ehâbişlerle de[1] anlaşmışlar. Sana karşı savaşarak seni, Kabe'yi ziyaretten men etmek emelindedirler. Bunun üzerine Resülullah: «Ne dersiniz, cemaat?» diye sordu. Hz. Ebû B^kir (r. a.) : «Yâ Resûlâllah! Sen Beyt-i Haram'ı ziyaret için çıktın. Kim­seye saldırmak, kimseyi öldürmek niyyetin yok. O halde Kâbe'ys yönelmelisin. Ama sana engel olan olursa biz de savaşırız onlarla». O da (s.a.v.), Allah adına söz veriniz, diye buyurdu..

Sonra Resülullah (s.a.v.) : «Bize, onların izleyecekleri güzergâ­hın dışında bir yoldan rehberlik edecek var mı?» dedi. Beni Eslem'-den bir kişi; «Ben, yâ Resûlâllah», dedi. Ve onları alıp, iki dağ arası, taşlık bir yoldan götürdü. Resülullah ve ashabı da yürüdü. Nihayet Seniyyetü'l-Mirar»'a (Hudyebiye üstüne varan bir dağ yoludur) var­dılar. Devesi orada çöktü, yürümedi. Halk: Yallah, yallah diye deve­yi zorlayıp yürütmek istedilerse de, hayvan kımıldamadı. Bu sefer de, Kasva inad etti dediler. Resûlullah (s.a.v.) ise: Hayır, Kasva'mn böyle bir inadlık huyu yoktur. Ancak vaktiyle fili köstekleyendir onu tutan. Nefsim elinde olana yemin olsun k:: Kureyşli-ler benden ne isterlerse, Allah'ın yasakladığı şeylerden, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim[2] buyurdu. Sonra deveyi zorlayınca hayvan sıçrayıp kalktı. Dönerek su gölcüklerinin bu­lunduğu Hudeybiye'nin en sonuna vardı. Oraya varınca da halk çabucak birikmiş suları bit.rdi. Ardından da susuzluktan şikâyet-lenmeye başladılar. Resûîullah (s.a.v.) da torbasından bir ok çıka­rıp su çukuruna saplayıp eşmelerini emretti. Vallahi daha o ok çukura saplanınca su fışkırdı, onlar oradan ayrılıncaya kadar, ka­narak içtiler[3].

Onlar bu haldeyken de, Bedii tbn Varaka el-Huzâi bir grupla geldi. Ben, Kâab bin Lüvey ile Âmir bin Lüvey'den ayrıldığımda, Hu-deybiye kuyusuna iniyorlardı. Yanlarında yavrulu sağmal deve var-di[4]. Onlar seninle savaşarak, Kabe'yi ziyaretine engel olmak niy-yetindeler... Resûlullah ise: Biz kimse ile savaşmak niyyetiyle gel­medik, niyyetimiz umredir. Gerçi Kuryş'i savaş eskitti ve zarara soktu. Ama onlar dilerlerse yeniden mütareke yapıp müddeti uza­tırım. Aramızda emniyet doğar, eğer ben halkı da'vete girişirsem, isterlerse halkın girdiği (dine girerler). Yok, çarpışmak isterlerse zaten toplanmışlardır, gönülleri bilir. Yâni onlar direnirlerse; nefsim yed ı kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki; bu din uğruna başım gövdemden ayrılıncaya kadar savaşacağım onlarla. Allah'ın takdiri böylece gerçekleşecek dedi. Bedii ise; senin söylediklerini aynen on­lara söyleyeceğim dedi ve yollandı. Kureyş'e varınca, Rsûlullah (s.a.v.)'in söylediklerini onlara aynen aktardı. Bunun üzerine Urve bin Mes'ûd ayağa kalkıp; Bedii îbn Varaka'mn anlattıklarını taf­silatıyla konuşmak üzere Resûlullah (s.a.v.)'a gitme teklifinde bu­lundu. Onlar da hadi git bakalım dediler. O da Resûlullah'a gidip konuştu. O da Bedil'e söylediklerini aynen Urve'ye söyledi. Urve ise: Sen kendi kavminin işini bitirmek ister misin? Ve yine senden ön­ce Araplardan bir kimsenin kendi milletinin kökünü kazıdığını gö­rüp işittin mi? Peki durum başka olursa? Vallahi ben (iki ihtimal­den) başka bir yol da görmüyorum. Ancak her an seni bırakıp da­ğılacak, derme çatma bir kalabalık görüyorum. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir söze katıldı ve ona: «Sen Lât putunun bilmem nesini em­meye bak! Biz mi onu bırakıp kaçacağız?» diye çıkıştı.

Urve geriye dönerek: Kim o dedi. Halk da, Ebû Bekir deyince Ur­ve şöyle cevab verdi: Vallahi eğer senin bana geçmişte yaptığın, be­nim de henüz altından çıkamadığım o iyiliğin olmasa sana cevab vermeyi bilirdim[5].

Bundan sonra da Resûlullah (s.a.v.) ile konuşmaya devam etti Konuşurken ikide bir onun sakalını eliyle sıvazlıyordu[6]. Muğîre bin Şu'be ise elinde kılıcı, başında miğferiyle Resûlullah (s.a.v.)'in ba-şucunda nöbet bekliyordu. Urve her elini uzattıkça, Muğire kılınan kı-nıyla onun elini itiyor ve çek elini Resûlullah (s.a.v.)'in sakalından diye ihtar ediyordu. Nihayet Urve başını kaldırıp; bu kim? dedi. Re­sûlullah (s.a.v.), Muğire'dir, diye cevab verince: Vay hain, dedi Ur­ve; daha dün değil miydi pisliğini temizledim![7]

Daha sonra Urve, Resûlullah (s.a.v.)'m ashabını göz ucuyla ta-kib ediyordu: Gördü ki; O'nun ashabı, faraza o aksırsa da ağzından bir damla tükürük birinin eline düşse, hemen onu (teberrüken) yü­züne gözüne sürerdi. O ashabına bir iş teklif etse, hepsi birden ko­şuşur, abdest almaya kalksa, onun suyunu dökmek için birbiriyle savaşırlardı âdeta. O konuşurken, herkes sesini kısar huzurunda. O'na aşırı saygılarından dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlar bile...

Urve dostlarına dönünce: Kabile halkım!.,. Ben nice meliklere elçi gitmişimdir. Ben Kayser'in, Necaşi'nin ve Kisrâ'mn huzurunda bulundum ama yemin olsun; Muhammed (s.a.v.)'e ashabının göster­diği ta'zim ve itaatin hiçb'r melike yapıldığına şahid olmadım. Size iyi bir hâl çaresi teklif ediyor, onu kabul etmelisiniz.

Bunun ardından da; Süheyl bin Amr'ı temsilci olarak gönderip; müslümanlarla anlaşma yapıp yazmakla vazifelendirdiler. O da Resûlullah'ın yanma gelip oturunca; haydi sulh metnini yazalım de­di. Resûlullah da Hz. Ali'yi kâtib olarak çağırdı. (Müslim'in nakline göre) Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali'ye «Bismillâhirrahmânirrahlm yaz» deyince, Süheyl itiraz etti. «Errahmân» ne demek bilmiyorum. Ama «Bismik Allahümme» yazabilirsin. Fakat müslümanlar, «Vallahi - Bis-millâhirrahmânirrahim - den başka birşey yazamayız» diye itiraz et­tiler. Ama Resûlullah (s.a.v.) «Bismik Allahümme» yaz diye emir ver­di. Sonra da; «îşte bu Muhammed Resûlullah tarafından tertib edil­miştir» diye yazılması emrini verince; bu sefer Süheyl itiraz etti: Hayır, eğer biz senin Allah Resulü olduğunu kabul etsek, zaten sana karşı çıkıp savaşmaz, seni Beyt'in ziyaretinden de menetmezdik. Ama «Muhammed îbn Abdullah» yazabilirsiniz!..» dedi.

Yine Resûlullah söz aldı ve: «Vallahi ben, inkâr etseniz de ben Allah'ın Resulüyüm». Bununla beraber (kâtibine diyor) Muhammed bin Abdullah yaz, buyurdu. (Müslim'in bir başka rivayetinde ise; O, Hz. Ali'ye ifadeyi silmesini emretti. Ali ben silenıem dedi. O da: o halde o kelimenin yerini bana göster, buyurdu. O da ibareyi gös­terince, onu kendisi sildi). Resûlullah, tekrar Süheyl'e : Ama ara­mızda şart olarak, bize Beyt'i ziyaret müsaadesi vereceksiniz, de­yince; Süheyl tekrar itiraz etti: Vallahi Araplar bizim bu şartı bas­kı altında kabul ettiğimizin dedikodusunu yaparlar. Ama yeni se­ne için bu olabilir. Ve hem de müslümanların yanında, kınında kı­lıçlarından başka bir şey bulunmamalı... Bu da yazıldı. Sonra Sü-' heyl şunu teklif etti- Bizden size gelecek kişiyi, sizin dininize girse bile bize iade edeceksiniz. Ama sizden bize bir kişi gelir iltica eder­se, biz iade etmeyiz... Müslümanlar bunu da tepkiyle karşıladılar. Allah Allah, nasıl olur da bir müslüman bize gelir de geri çeviririz? Resûlullah'a dönüp sordular: Yâ Resûlâllah (s.a.v.), bunu da mı ya­zacağız? O, «Evet» dedi. «B.zden onlara gidecek kimseyi, Allah biz­den uzak kılsın. Onlardan bize geleceği ise, Allah ergeç bir çıkış yolu gösterecektir[8]» buyurdu.

Bu şartlar üstüne anlaşma müddeti - îbn îshâk, Îbn Sa'd ve Ha-kim'in rivayetlerine göre - on yıldır. Hırsızlık veya hıyanet de olma­mak şartıyla... Ayrıca; çevre kabilelerden, isteyenler Kureyş ile, iste­yenler de müslümanlarla anlaşmaya taraf olarak kalabileceklerdi.

Buna dayanark, Huzâa kabilesi hemen müslümanların tarafın­da; Beni Bekr ise, Kureyş yanlısı olarak anlaşmaya girdiklerini ilân ettiler.

Anlaşma ve metnin yazılışı tamamlanınca, müslüman ve müş­riklerden birer hey'et bu anlaşmaya şahid gösterildi. Sahîhayn'de ise; Ömer Îbni'l-Hattâb'dan şöyle denildiği nakledilmiştir: «Ben Resû-lullh'a geldim o gün ve sordum» :

—  Sen Allah'ın gerçek Nebisi değil misin?

—  Evet, dedi.

—  Sen ve biz Hak üzere, düşmanımız da bâtıl yolda değil mi?

—  Evet, dedi. Ben yine :

—  Bizim şehidlerimiz cennetlik, onların ölüleri cehennemlik de­ğil mi?.

—  Evet, dedi. Şimdi ben sordum:

—  Peki biz dinimizi niçin alçaltıyoruz?

—  Ben Resûlullah'ım, O'na âsi olmam, O da benim yardımcım-dır, diye cevab verdi.

—  Peki; sen değil miydin,  bize  gelip Beyt'i  tavaf edeceğimizi müjdeleyen?

—  Evet tamam, dedi; ama size ben bu yıl tavaf edeceksiniz de­dim mi?

—  Hayır, dedim. O da dedi ki:

—  Eh, sen en yakın zamanda tavaf edeceksin...

Ama Ömer, hâlâ yatışmadı ve sabırsızlıkla Ebû Bekir (r.a.)'e gi­dip, Resûlullah'a sorduklarına benzer şeyleri sordu. Ebû Bekir (r.a.):

—  «Hattâb oğlu... O, Allah'ın Resulüdür, Allah'a asla karşı gel­mez. Allah da onu asla desteksiz bırakmaz...»  dedi. İşte o sırada Fetih sûresi nazil oldu.

Resûlullah Cs.a.v.) onu Hz. Ömer'e gönderip okutturdu. Ömer (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a:

—  Bu, o fetih midir yâ Resûlâllah? diye sordu. O da:

—  Evet, diye cevab verince, Ömer (r.a.)'in gönlü yatışabildi ni­hayet[9].

Daha sonra Resûlullah Cs.a.v.), ashabına dönerek:

—  Haydi kalkın! Kurbanlarınızı kesip, traş olun, diye emir ver­di. Ve bunu üç kere tekrarladığı .halde, hepsi susuyor ve hiçbir ferd kalkmıyordu. O bu sefer zevcesi Üramü Seleme'nin yanına gitti. Ona halkın tutumunu anlatınca, o da:

—  Yâ Resûlâllah! Sen bunu ille arzuluyorsan; çık ve hiçbirine birşey söylemeden kurbanını kes, berberini çağırıp traş ol.  O da aynen öyle yaptı. Kurban kesip traş oldu. Halk da onu görünce kalkıp kurban kesti, traş oldular. Ama o derece üzgündüler ki, nerdey-se traş yerine birbirini öldüreceklerdi.

Medine'ye dönünce de, birtakım Muhacir kadınları geldiler. Bun­lar din uğruna göçen kadınlar olup, aralarında «Ümmü Külsüm bin-ti Ukbe» de vardı. Cenâb-ı Hak bunlar hakkında da şu âyeti inzal buyurdu:

«Ey iman edenler! Size mü'min kadınlar Muhacir olarak geldi­ği zaman, onların gerçekten iman ed:p etmediklerini deneyiniz. Al­lah onların imanlarını çok iyi bilir. Fakat, siz onların mü'min kadın­lar olduklarına inandıktan sonra, artık, onlan kâfirlere teslim etme­yiniz. Bunlar, onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar». Bunun için de Resûlullah (s.a.v.) onları bu haliyle kâfirlere iade et­mekten imtina etti[10] [11]

 

Rıdvan Beyatı

 

Daha başta, henüz barış akdi yazılmadan; Hz. Osman (r.a.)'ı görüşlerini almak üzere Kureyş'e göndermişti. Fakat Kureyş Hz. Os­man'ı bir müddet alıkoymuştu. Bu halde iken, Resûlullah'a gelen haberde Hz. Osman'ın öldürüldüğü bildirilmişti. Bunun üzerine Resû­lullah (s.a.v.) :

— Bu kavme lâyık olduğu cezayı vermeden dönmeyeceğiz, de­di. Sonra da halkı bey'ata çağırdı. İşte Rıdvan Bey'atı orada bir ağaç altında yapılmıştı ki, o ağaca Rıdvan ağacı adı verilmişti. Resûlul­lah, sahabenin tek tek elini tutuyor, onlardan savaştan kaçmamak ve ölünceye kadar çarpışmak üzere söz alıyordu. O en son kendi elini de tutarak; «İşte bu da Osman adına bey'attır» dedi. (Osman o an Mekke'lilerin göz hapsindeydi)

Bey'at tamam olunca, Resûlullah (s.a.v.) öğrendi ki, Osman'ın öldürülme haberi asılsızmış.[12]

 

Dersler Ve İbretler

 

Bu Barışın Hikmetine Dair Bir Özet:

 

Biz «Hudeybİye Barışanın hikmet ve hükümleri üzerine yapa­cağımız araştırmaya ve işin tafsilâtına dalmadan çok kısa bir tesbitte bulunmak isteriz. O da, bu anlaşma olayının, herşeyden önce, başkaca bir tedbirde de görülemeyecek şekilde; uygulamasında ve eserinde tecelli eden ilâhi tedbirin sergilenmesi olduğu gerçeğidir. Onun başarısı ise: Sadece Allah'ın ezeli ilminde durulup saklanmış muazzam bir sırdı. İşte bu yüzden de yukarıdan beri takib ettiği­miz gibi herhangi bir tedbir veya fikir yerine, bu sefer müslümanlar aşırı bir tepki gösterdiler. Şimdi biz buradan hareketle bu anlaşma olayını, sebeb, mahiyet ve sonucuyla îslâm akidesinin takviye ve tes-bitinde en önemli kural diye kabul ederiz.

Öyleyse, ilkin bu barışın ihtiva ettiği büyük İlâhi Hikmet yönün­den söz edelim. Daha sonrakiler onunla belirginleşir çünkü. Böylece, Allah'ın âyetlerinden biri (bir kere daha) parıldasın. Ondan sonra bu bansın ihtiva ettiği ve tablolaştırdığı şer'i hükümlerden söz ede­biliriz.

Bu hârika hikmetlerden biri, Hudeybiye'nin, Mekke fethinin ha­zırlayıcı sebeblerinden birini teşkil etmesidir. îbn Kayyım'ın dediği gibi; bu anlaşma fetih için kapı ve anahtar mahiyetindeydi. Bu ise âdetullahdandır: Bazı büyük olaylara, mukaddime ve önayak ola­rak, aynı zamanda yüce Rabbin iradesinin tecellisi açısından ona yol veren, hedef gösteren birtakım olaylar bulunur.

İşte bu yüzden de müslümanlar o an için mes'eleye nüfuz ede­memişti. Tabiî istikbâl gaibdir. Artık onlar gözleriyle gördükleri va­kıa ile, müstakbel gaybın bağlantısını nasıl bileceklerdi?

Aradan biraz zaman geçince müslümanlar, bu barışın önemi­ni ve içinde gizlediği muazzam hayır ve faydayı anlayacaklardı. Çün­kü bu sulh esnasında insanlar birbirinden emin olunca; müslüman­lar küffâr ile münasebet kurma imkânı ve onları dine da'vet fırsatı buldular. Yani küffâra Kur'an'ı dinlettiler. Serbestçe İslâm'ı bütün açıklığıyla onlara gösterebildiler. Müslümanlığını gizleyen birtakım insanlar da açığa çıkma imkânı buldu...

Îbn Hişâm Îbn tshâk'tan, o da Zühri'den şunu naklediyor: is­lâm döneminde, Hudeybiye'den daha büyük bir fetih yoktur. Zira, savaş insanları karşılıklı çarpıştırıyor. Mütareke olup, harb kalkın­ca, inasanlar birbirinden emin oldu. Bu seferki karşılaşmalarında aralarında konuşma ve tartışmalar başladı. Hangi şahıs tslâm üze­rinde tartışsa blrşeyler düşünmek ve anlamak imkânı buluyor, ar­dından da islâm'a giriyordu. Öyle ki; işte o iki senelik zamanda is­lâm'a girenlerin sayısı, o güne kadarkilere eşit, belki de daha fazla

idi...

Bu yüzdendir ki, Kur'an-ı Kerim bu barışı «Fetih» diye adlandır­mıştır, tşte âyet-i kerîme : «...Allah, Resulüne rü'yasım doğru çıkar­dı, înşâallah, Mescld-i Haram'a emniyet içinde başınız kazınmış veya saçınız kısaltılmış olarak korkusuzca gireceksiniz. O sizin bilme­diklerinizi bilir. Bunun ötesinde de yakın bir fetih tahakkuk etti­recek[13]».

 

Diğer Bazı Büyük Hikmetler

 

Cenâb-ı Hak bununla, Peygamber vahyi ile beşerin aklî tedbiri arasındaki farkı tam ortaya çıkarmak diliyor. Peygambere gelen ilâhi yardım ve tevfik ile dehâ dediğimiz üstün aklın farkını, yâni sebebler âleminin Ötesinden, zahiri etkenler üstüne inen ilâhî il­ham Ue; bunun berisindeki bu sebebler ve hikmetlerin sürükleyici et­kenleri arasındaki farkı... Ve Allah, her akıl ve görüşe karşı, pey­gamberinin risâletini galib getirmek diledi. Bunları, yüce Rabbin şu kavlinin tefsirinden anlamak mümkün : «Allah sana en şerefli bir zafer iç^n yardım etti.» Yâni, bu konuda eşi görülmemiş bir zaferle, doğan fikirleri de, gafil akılları da doğruya yöneltmek için.

işte bundan dolayı, müşriklerin her istediği şartı onlara verdi. Ve hiçbir sahabenin hazmedemediği birçok mes'elede kolaylık gös­terdi onlara. Nitekim Hz. Ömer (r.a.)'in nasıl bunalıp isyan edecek hale geldiğini de yukarıda gördünüz. O derece ki, (Ahmed bin Han-bel ve ötekilerin nakline göre) kendisinden bahisle şöyle söyleni­yordu : «O gün sarf ettiğim söz (itirazlar) dan ötürü endişelendiğim­den; hep oruç tutuyor, namaz kılıyor, tasadduk ed'p köle âzâd edi­yordum.»

Yine müslüman cemaatın bir küskünlük içinde, ResûluUah'ın Medine'ye dönmek üzere kalkıp traş olarak kurban kesmelerini emret­mesine ve birkaç kere tekrar etmesine rağmen aldırmayışlarını da gördünüz.

Burada muhakkak olan, sahabe o esnada Resûlullah (s.a.v.)'ın tasarrufunu düşünüp kavramaya çalışıyorlardı. Çünkü onlar beşe­ri arz üstünde bulunuyor. Onun bile ancak bir kısmını görebiliyor; ondan da sadece haber ve duyumlara dayanan beşeri akıllarının çö­züp anlayabildiğini anlayabilirlerdi. Onların yanında ise Resûlullah (s.a.v.î tasarrufatını, beşeri imkân ve sebeblerin üstünde bir düzey­den yürütüyordu.

Çünkü mutlak Nübüvvet, ona teveccüh ediyor, ilhanı ve vahye-diyordu. Cenâb-ı Hakk'ın emrini icra edişi onun gözleri önünde te-messül ediyordu.

Nitekim, Hz. Ömer (r.a.) ona hayret ve itiraz halinde, gelip so­rular tevcih ettiği anda, O'nun (s.a.v.) cevabında besbellidir. Hani-ya; «Ben Allah'ın Resulüyüm, O'na âsi olmam, O ise bana yardım eder...» buyurdu.

Yine, Resûlullah (s.a.v.)'in, gelen haberler üzerine Kureyş ile konuşsun diye Hz. Osman'ı gönderirken yaptığı tavsiyede de bunu açıkça görebilirsiniz. Hani ona; Mekke'de kadın - erkek her müslü-manın yanma uğramasını emretmiş, o da, onların yanına gidip fe­tih müjdesi vermiş; Allah'ın dinini Mekke'ye hâkim kılacağını, ar­tık orada kimsenin dinini, imanını gizlemesine mahal kalmayacağını haber vermişti.

O demlerde Resûlullah (s.a.v.)'m beşer idrâkini ve kıyas gü­cünü aşan tutum ve mevkii karşısında, müslumanlarm şaşkınlığını, zihinlerinin kamaşmasırîı da çok görmemeli. Çünkü bu hâl çabucak geçmiş: Resûlullah onlara, hemen sulh işlemi biter bitmez nazil olan Fetih süresini okuyuvennce; sıkıntıları kaybolup, müphem durum açıklık kazanmıştı. Ve sahâbe-i kiram (r.a.) bunca ağır şartlan yüklenişlerinin aynen zafer olduğunu açıkça görmüştü. Müşrikler ise, izzetlerini koruduklarını sanadursun, aklanmışlardı... Kudret ve galibiyet gibi gözüken hâl aslında onların kahrı demekti. Ve bunun ardından da Resûlullah ve mü'minlere, artık hiçbir aklın ve idrâkin görmezlikten gelemiyeceği büyük zafer ortaya çıkmıştı.

Şimdi, Muhammed (s.a.v.)'in, nübüvvetine bundan mükemmel ve açık bir delil ve isbat var mıdır, istidlal ve isbatlar içinde?

îşin başında, Süheyl bin Amr'ın Resülulîah'a kabul ettirdiğini sandıkları bazı şartlardan ötürü onun tutumu mü'minleri bunalt­mıştı âdeta. Meselâ: «Kureyş'ten bir kişi velisinin izni olmadan Mu-hammed'e gelirse onu iade edecek» maddesi böyle. Ve hele, Süheyl bin Amr'ın oğlu Ebü Cendel, Kureyş'ten kaçıp zincirlerini sürükle­yerek o anda çıkıp gelmesi onları âdeta çatlayacak hale sokmuştu. Çünkü, onun babası o esnada eteklerini toplayarak kalktı, ona doğ­ru yürüdü ve: «Yâ Muhammed, bu sana gelmeden aramızdaki an­laşma kesinleşmiş oldu değil mı?» dedi. Resûlullah ise: «Doğrudur» buyurdu. Adam bunun üzerine oğlunu tutup çekelemeye ve Kureyş'e

teslim etmeye teşebbüs etti. Ebû Cendel ise: «Müslüman cemaat, beni müşriklere, dinimden çevirmeleri için mi teslim ediyorsunuz?» diye feryad ediyordu. Resûlullah (s.av.) ise; «Ebû Cendel! Sabret ve inan ki; Allah, sen ve senin gibi ezilmişlere en yakın zamanda bir fırsat ve çıkış verecektir. Biz şu an hasımlarımıza ahid verdik, hıyanet edemeyiz» buyurdu.

İşte bu manzarayı tüm" sahabe seyrediyordu. Bu yüzden çok ağır bir izzet-i nefs çilesine batmışlardı... Fakat, bunu hangi durumlar izledi? Evet, Medine'ye dönünce, Resûlullah (s.a.v.)'a başka biri gel­di. İsmi Ebû Basir. Kureyş'tendi, müslüman olmuştu. Kureyşliler, onu teslim almak için iki adam gönderdiler. Resûlullah onu adamlara tes­lim etti. Adamlar onu Zülhuleyfe'ye kadar götürdüler. Fakat Ebû Basîr onları gafil avlayıp muhafızlardan birinin kılıcını alıp onu öldürdü, öbürü de kaçtı. Ve Ebû Basîr tekrar Resûlullah'a gelip: Ey Allah'ın Nebisi, vallahi Cenâb-ı Hak senin sorumluluğunu kaldırdı. Çünkü sen beni onlara teslim etmiştin, fakat Allah beni kurtardı. Sonra ayrılıp sahil yolunda Ebû Cendel ile karşılaştı, ikisi anlaşıp oraya bir karargâh kurdular. Böylece orası Mekke'den kaçan müslü-manlar için üs haline geldi. Artık Mekke'den kim müslüman olursa gelip, Ebû Basir ve arkadaşlarına iltihak ediyor ve Kureyş'in Şam'a, gidecek bütün kervanlarının önünü kesiyor, yağma ediyorlardı. Ni­hayet Kureyş çıkış yolu bulamadı-, Resûlullah'a elçi göndererek, bu tâifen'n ordan alınmasını isteyip kendilerine katılmasına razı ol­duklarını bildirdiler. Onlar da topyekûn Medine'ye döndüler.[14]

Mekke fethedildiğinde de babasına şefaati olan işte bu Ebû Cen­del idi. Allah ondan razı olsun. Yemâme harbinde şehâdetine kadar yaşadı[15].

Resûlullah (s.a.v.)'ın ümmeti de işte böylece o bunalımdan kur­tuldu, îlâhi hikmet ve nübüvvet-i Muhammediye'ye olan imanları da bir kat daha güçlendi. Sahîh-i Buhârî'de rivayet edildiğine göre; Sehl bin Said (r.a.)'in Sıffîn günü söyledikleri şuydu: «İnsanlar, nef­sinize hâkim olun. Ben, Ebû Cendel'in iade edildiği gün, kudretim ol­sa, Resûlullah'ın verdiği hükmü muhakkak reddederdim. Halbuki haklı olan O (s.a.v.î idi...»

Biz şimdi bir kere daha tekrar eder ve deriz ki: Muhammed (s. a.v.) rin peygamberliğini, bundan daha açık ve mükemmel isbat ede­cek bir delil var mı?[16]

 

Yine O Müthiş Hikmetlerden Biri:

 

Cenâb-ı Hak bu tecelli ile, Nebisine Mekke fethini rahmet ve barış fethi olarak nasib etmek dileğini gösterdi. Savaş ve kahra­manlık yerine, halkın kitleler halinde, Allah'ın nizamına koşmasını sağlayan biçimde fetih. Ona vaktiyle işkence edip, yurdundan süren­lerin bile kabul ve teslimi şeref bildiği biçimde... Onlar banş için ona gelip boyun eğiyor, mü'minler ve muvahhid olarak teslim olu­yorlar. Bu başlangıcın dışındaki Kureyş de onu bütün safiyetiyle ta­nıma imkânı ve nefs muhasebesi, iç dünyasını tahlile yol buluyor. Bunun yanında da, Resûlullah (s.a.v.)'m arkadaşlarıyla birlikte bu sulhun başı ve sonuçlarından ibret alıyor; böylece de, artık bundan daha hak din ve uygulamanın olmadığında fikirleri karar kılıyor.

Yeri gelince tafsilâtını göreceğiniz gibi, durum budur. [17]

 

Buradan Çıkarılacak Hükümler

 

Hudeybiye barışına ilişkin, ilâhi ahkâmı kasdediyoruz. G«rçi bu hususta çok işaret ve delâlet var ve çok sayıda hüküm bununla ilgili­dir. Ama biz şurada bir hulâsa verelim:

1- Savaş dışında, gayri mü si imlerden yardım te'mini:

Diyebiliriz ki; müşrik olduğu halde, Bişr bin Süfyân'ı, Kureyş'-ten haber getirmek üzere Resûlullah'ın göndermiş olması bu tür bir şeydir. Yukarıda z'krettiğimiz gibi, burada, gayr-i müslim ile yar­dımlaşma; yardım alan şahsın durumu, hâl ve şartlarla bağlıdır. (Bu görüşümüzü te'yid eder bu olay). Yâni, emin olunursa, bir haksız­lığa ve oyuna mâruz kalma tehlikesi yoksa bu tür yardımlaşma ca­iz, aksi halde değildir.

Nitekim her durumuyla tesbit edilen; Resûlullah'ın hangi hâl ve şartta olursa olsun, savaş dışında gayr-i müslimlerden yardım ka­bul etmiş olduğudur. Düşmanın durumunu öğrenmek için gözcü ve haberci tutmak, silâh almak gibi.

Bu durumda, öyle görülüyor ki; sulh halinde gayr-i müslimlerle yardımlaşma ile savaş halindeki yardım alma benzerlik arzeder, ca­iz olur.

2- İslâmî şûranın mahiyeti:

Resûlullah (s.a.v.)'ın genel mânâdaki uygulamalarından, şûra­nın meşru olduğu ve başkasının da bu usulü uygulamasının zarurî olduğu anlaşılmaktadır.   Resûlullah'ın   buradaki   uygulamasına gelinçe; şûranın mahiyet ve tabiatına, meşru kılınışının hikmetine ışık tutmakta. Yâni, İslâm şeriatında şûra meşrudur, ama bağlayıcı de­ğildir. Hikmeti ise, müslümanlarm kabulleneceği (geçerli bir) hük­mü elde etmektir. Ve yine bir kısmının gördüğü, bir kısmının gö­remediği maslahatı da araştırıp, göstererek gönüllerini tatmin et­mektedir. Başkana gelince; kendisini tatmin edici bir fikri görürse ve aynı zamanda bu görüş, îslâm şeriat ve ahkâmına uygun düşü­yorsa alır. Aksi halde ise, Kitab'ın, Sünnet'in ve ümmetin icmâına ters düşmeyecek bir görüşü almakta serbest kalır.

Hudeybiye'de de Resûullah (s.a.v.)'ın ashâbıyla istişarede bulun­duğunu gördük. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in işaretinden de bu­nu anlarız. Diyor ki; «Sen Allah'ın Resûlü'sün. Beyt'i ziyaret niyye-tiyle çıktın. O halde yürü, karşımıza çıkıp engel olan olursa biz de savaşırız...»

Ve Resûlullah (s.a.v.) baştan buna muvafakat ediyor ve deve­sinin direnmesine kadar da, Mekke'ye doğru ilerliyorlar. O anda ise, hayvanın menedildiğine kanaat etti ve kendisine daha önce tek­lif edilen görüşü bırakıp şunu ilân etti: «Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun; Kureyş benden, Allah'ın hareminde işlenmesini yasak­ladığı hariç hangi şeyi taleb ederlerse onu yerine getireceğim. Ve o anda Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in görüşüyle başlatılan hareket barış an­laşmasına dönüşmüş oldu. Hiçbir fertle de istişare edilmeksizin, müş­riklerin tekliflerine uygun barış yapıldı. Hattâ buna razı olmayan, mes'eleyi çok ağır (ve onur kırıcı olarak) niteleyenlere aldırış bile edilmediğini yukarıda gördünüz.

Yine Şûra mes'eîesi; bugün Kitab, Sünnet ve icmâ-i Ümmet diye bildiğimiz, «Vahy»'in dışındadır veya öncedir. Nitekim Şûra görüş bildirme ve görüş almayı ifade eder. İlzam ve mecburî tasdik sözko-nusu değildir!

3- Resûlullah'ın eserinden bereket ve hayır umma:

Hatırlatalım, Urve bin Mes'ûd, Resûlullah'ın ashabını (Hudey-biye mevkiinde) gözleriyle takib ediyor ve sonunda şunu ifade edi­yordu: «Vallahi o gün Resûlullahın ağzından çıkan bir tükrük zer­resi ashâbdan birinin eline isabet etti de, adam onu yüzüne gözüne sürüp bereketini umuyordu. O ne emretse herkes yarışırcasına o işe koşuyordu. Abdest alacak olunca da yine bütün sahabe ona abdestte yardım için âdeta birbiriyle harbediyordu... O'nunla konuşur­ken alçak sesle konuşuyorlar, aşırı saygılarından ötürü onun yüzü­ne dikkatle bakamıyorîardı...»

İşte burada, çok açık ve kesin bir ifade var: Urve bin Mes'ûd, Sahâbe-i Kiram (r.a)'m Resûlullah (s.a.v.)'a ne büyüfec sevgi ve say­gı gösterdiğini anlatırken; her müslümanın da aynı saygı ve mu­habbet üzere olması gerektiğine kesin delil ortaya koymuş olu­yor.

Bu ilk olarak Resûlullah'a sevgisi olmayanın imanının da sa­hih olmıyacağına dair açık delildir. Ve bu sevginin de sadece (aklî izah) akılcı bir tutumla olamıyacağı besbellidir. Ona sevgi, ancak Urve bin Mes'ûd'un sahabeyi tasvir ettiği (sahabede gördüğü) gibi kalbe sirayet eden ve sahibini ona rapteden bir kalbi (ve hissi) sev­gi halini almasıyla gerçekçi olur. ikinci olarak da: Resûlullah'm bir eseriyle teberrükün meşru ve mendûb olduğuna delâlet vardır. Ni­tekim, sahâbe-i kiram (r.a.)'m, Resûlullah'm saçlarını teberrüken aldıklarına dair sahih ve sabit hadisler geçmiştir. Saçla birlikte te­ri, abdest suyu, tükürüğü ve su içtiği bardağı da zikredilir. Bu cins­ten hadisleri yukarıda zikretmiştik[18].

Birşeyi teberrük, onun vasıtasıyla ve o vesileyle bir hayra ulaş­manın beklendiği bilindiğine göre; Resûlullah (s.a.y.)'ın eseriyle te­vessül de, ona yaklaşma (ondan hayır istemeîdir ve meşru bir iştir... Belki kendi zatıyla tevessül daha fazla birşeydir. Yine bunun haya­tında olmasıyla, vefatından sonrası arasında da hiçbir fark yok­tur. Yâni O'nun (s.a.v) eseri ve emanetleri, hayatına münhasır de­ğildir. Hayatında ve mematında onlarla, tevessül ve teberrük aynı şeydiç. Nitekim sahabe onun saçlarını saklamış, ölümünden sonra da tevessülde bulunmuşlardır. Bu husus, -Sahih-i Buhâri'nin Bâb-ı Şeyb-i Resûlullah» bahsinde vardır.

Bununla beraber Resûlullah (s.a v.)'a sevginin ne olduğunu akıl­lan kavramayan bazı zümreler, o öldükten sonra artık ona tevessülü uygun görmemek tel er.

Böylece de sapıtmışlar. Delil olarak da Nebi (s.a.v.)'nin vefatı ile beraber te'sirinin kesildiğine, binâenaleyh ona tevessülün boş ve fay­dasız birşeye tevessül olacağı kanaatına varmışlardır.

Halbuki yukarıda görüldüğü gibi durum, onların garib bir ce­halet içinde olduklarını isbat eder. Meselâ soralım, Resûlullah'm sağ iken herhangi birşeye zâtı ile te'siri var mıydı? Eğer var idiyse, o zaman vefatından sonra da etkisinin olup olmadığından bahsede­biliriz. Aziz ve Celîl olan Allah'tan başkasına herhangi bir müslü­manın'eşyada zâti bir te'siri olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Ve bunun hilâfına itikad ise icmâ-ı ümmeti toptan reddetmek­tir.

O halde Resûlullah'ın kendisiyle veya eserine tevessül ve teber-rükün dayanağına gelince; O'na hiçbir zaman te'sir isnat etmez, ne-ûzübillâh ancak dayanağımız Resûlullah'ın Allah indinde ve mut­lak mânâda mahlûkatın en efdali olmasıdır. Aynı zamanda kullar için rahmet olarak gönderilmiş olması onun Allah'a yakınlığı, Al­lah'ın en büyük rahmetine müstehak olması dolayısıyla ona teves­sül edilir. îşte bundan dolayıdır âmânın ona tevessül etmesiyle Ce-nâb-ı Hakk'ın âmâya görme kudretini iade etmesi...[19] işte bu mânâ­da sahabe onun eser ve artıklarına tevessül ediyor ve o da bu­nu men etmiyordu. Nitekim bu kitapta salâh ve takva ehlinden ve ehl-i beytten yağmur duası ve benzeri hususlarda şefaat bekle­me hususu açıklanmıştı Ve bunlar imamların ve fakihlerin cum­hurunun görüşüdür. Meselâ; Şevkâni, îbn Kudâme, San'ani bunlar arasındadır.[20]

Hayatı ile öldükten sonraki durumun farkına gelince: Bu çok karışık ve kasten karıştırılmış bir durum. Buna ve böyle bir bahse hiç de sebeb yok...

4- Oturan adamın yanında ayakta dikilmenin hükmü

Geçen bahislerde görüldü ki; Muğîre b. Şu'be (r.a.), Resûlullah'­ın başucunda silâhlı olarak ayakta duruyordu. Ve her seferinde; Urve bin Mes'ûd elini Resûlullah'm sakalına uzattıkça, kılıcın kınıy-la adamın eline vuruyor ve, «Çek elini Resûlullah'm yüzünden» di­yordu. Halbuki, Beni Kurayza gazvesinden behseden hadisi açıklar­ken, oturan bir kimsenin başucunda dikilmenin meşru olmadığım görmüştük. Çünkü bu iş yabancıların (gayr-i müslim) âdeti olup birbirlerine ta'zim gösterisinden ibaretti. Ve îslâm yasaklamıştı. Nite­kim bunu Resûlullah «temessül» adı altında yasaklıyordu: (Kim hal­kın kendisini putlaştırırcasına ayakta durmasını isterse cehennem­deki yerine hazırlansın). Peki bu iki mes'ele arasındaki çelişki nası! halledilecektir?

El-Cevab: Bu, umumî yasakdan müstesnadır. Ve bu özel bir durumdur. Yâni düşmandan elçiler gelirken îmam veya Halife'nin huzurunda bekçi veya askerlerin nöbet tutmasında beis yoktur. Bu İslâm'ın izzeti ve imamın büyüklüğünü gösterdiği gibi; herhangi bir suikast tehlikesine karşı da tedbirdir[21]. Fakat umumî ahvalde ise bu tevhid akidesine İslâm'ın gereğine muhalifdir. Zaruret olmadıkça yapılmamalıdır.

Bu mes'ele, Uhud gazvesinde Ebû Dücâne'den bahseden hadi­sin durumuna benziyor: Biz orada demiştik ki; yürürken her türlü tekebbür ve tecebbür şer'an yasaktır. Fakat savaş halinde caizdir. Çünkü Resûlullah, Ebû Dücâne'nin yürüyüşünden bahsederken; «Al­lah bu türlü yürüyüşten hoşlanmaz, fakat şu şartlarda ve şuradaki müstesna» diyor.

5 - Müslümanlar ile düşmanlar arasında bansın caiz olduğu:

Ulema ve müctehidler Hudeybiye barışından müslüman ile Ehl-i harb düşmanı arasında belli müddet ile barış imzalamanın caiz ol­duğunu çıkarmışlardır. Bu da tazminat alarak veya tazminatsız ol­muş hepsi eşittir. Tazminatsızına gelince, bu birincisine kıyasla olur denmiştir. Çünkü, tazminatsız mütareke caiz olunca, tazminathsı çok daha mâkul olarak caiz olur...

Ama barış, müslümanların maddi tazminat vermesi ile olacak­sa, bu caiz değildir. Cumhur bu görüştedir Çünkü bunda küçük düş­me vardır. Üstelik kıtab ve sünnette bunun caiz olacağına dair bir delil yoktur. Ancak, zaruretler gerekli kılarsa caiz demişler ki; bu da ancak, müslümanların topyekûıı helak olması veya esir düşmesi endişesi varsa caiz olabilir. Tıpkı esirin mal ile nefsini kurtarması gibi...

6- Şafiî, Ahmed (r.a.) gibi birçck imam, bu tür barışın ancak muvakkat bir zaman için olabileceği kanaaUna varmıjlardır. Ve bu da en uzun sure olarak, on yılı aşamaz. Çunku  Resûlullah   (s.a.v.) Hudeybiye'de Kureyş ile ancak bu kadar sene için anlaşmıştı.

7- Mütareke imzalamanın şartlan da bâtıl ve sahih olarak iki kısım oluyor:

Sahih şart, Kitabullah ve sünnet-i Resûl'deki nasslara ters düş­meyen şartlardır. Bu, ya müslümanlara ödenecek bir malın şart ko­şulması veya ihtiyaç anında onlara yardımda bulunulması şeklin­de onların aleyhine olur. Ya da onlara, gelip müslüman olduğunu bildiren veya emân dileyen kişinin geri çevrilmesi şeklinde ve gayr-i müslimin lehine olmuş olur.

Bu son şart şeklini imamlar mutlak olarak sahih görürken, Şâfü (r.a.) buna muhalefet eder ve bunun için de (geri çevrilecek kişi­nin) küffâr içinde koruyucu yakınları bulunmasını şart olarak gö­rür. Bunu da Resûlullah (s.a.v.)'ın, Hudeybiye'de Kureyş'e muvafa­kat verişindeki. duruma bağlar[22].

Bâtıl şartlara gelince bu, şeriatın sabit olan ahkâmına muânz olan herşeydir. tşte, kadın müslümanı onlara iade veya mehirlerini iade böyle olduğu gibi; müslümanın silâhını veya mallarını müşrik­lere teslim etmesi de böyledir. Buna dayanak ve delil ise; Resûlullah (s.a.v.)'ın müslüman olup da Medine'ye kaçıp gelen kadınları iade etmemesi, Ku'an'ın bunu sarih olarak yasmam asıdır ki; bahsin başında geçti.

Ama diyebilirsiniz ki; peki Resûlullah (s.a.v.) verdiği kesin sö­ze ters davranmış olmadı mı böylece? Hani o ahid, Mekke'den gele­cek her müslümanın çevrilmesi demekti!.. Cevabımız şudur: Bu kadınlar için bir nass teşkil etmezdi. Hattâ sadece erkekleri içine aldığı da büyük ihtimaldi. Hepsi bir yana, yukarıdan beri gördünüz ki; Resûlullah (s.a.v.)'in tasarrufları, hükmî, şer'î kuvvetini ancak Kitab sükût geçince veya onu te'kid edince kazanırdı. Burada ise barışın hemen çoğunu ikrar ve tasvib ettiği halde, kadınların küf-fâra teslimini reddetmiştir. Bu ise artık; anlaşmanın şartlan ara­na bunun (vahye uygun) şekilde girmesinin zaruri olduğunu gös­terir.

8- Hac veya Umrede engellemenin hükmü:

Resûlullah (s.a.v.)'m, anlaşmanın imzalanmasını müteâkib kur­banı kesip, traş olarak ihramdan çıkışı, (hac veya umresi) jngel-lenenin ihramdan çıkmasının caiz olduğuna delâlet eder. Yine bu da engelleme yerinde bir koyun veya ona göre bir kurban kesmesi, son­ra traş olarak ihramdan çıkmaya niyyet etmesiyle gerçekleşir. Yâni niyyet ettiği şey ister hac, ister umre olsun böyledir...

Yine bu işlem, ihramdan çıkanın, o hac veya umreyi kaza et­mesine de delâlet etmez. Tabiî nafileyi niyyet etmişti ise. Çünkü Resûlullah'ın bu umreyi herhangi bir sahabesine kaza etmesini em­rettiği rivayet olunmamıştır. Nitekim aşağıda izahı geleceği gibi (in-şâallah) ikinci yıl gelince de, o yıl çıkanların tamamı umre yapma­mıştır.[23]

 

2- Hayber Gazası

 

Bunu müteakip Resülullah (s.a.v.) Hayber üstüne yürüdü. Ta­rih, Hicri yıl, Muharrem'in sonu idi. Hayber ise, Medine'nin kuze­yinde Şam tarafında, yüz mil mesafede, surlarla çevrili ve ziraatı kuvvetli bir beldeydi.

Bu gazvede Resülullah (s.a.v.)'in yanında atlı, yaya bin dörtyüz savaşçı vardı, tbn Hişâm der ki; Resülullah Hayber'i hadef alıp yü­rürken sahabesine: «Durunuz» diye emir verdi ve şu duayı yaptı: «Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi! Ey yerlerin ve taşıdıkları­nın Rabbi! Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah! Biz senden bu beldenin, bu belde halkının ve içindekilerin hayrını isteriz. Bu beldenin, bu belde halkının ve içindekilerin şerrinden sana sığınırız.» Haydi yürüyün bismillah.

Resûlullah'ın savaşta usûlü idi: Bir millete savaş açtı mı, sabah olmadan hücuma kalkmazdı. (Gafil avlamazdı). Sabahleyin ezan işitirse, durur bekler, yoksa o şehri kuşatırdı. Hayber savaşında da geceyi geçirdiler, sabahleyin baktılar ki, Hayber işçileri ellerinde kaz­ma, sepet ve zembilleriyle arazilerine çalışmaya gidiyorlar. Resûlul-lah'ı görünce feryadı bastılar:

— îşte Muhammed ve ordusu[24]! diye.

Bunu gören Resülullah: -Allahü ekber, haraboldu Hayber!.. Biz ikaz ettiğimiz (halde yola gelmeyen) bir kavmin ülkesine girdik mi, hali yaman olur...[25] » diye seslendi.

İbn Sa'd der ki: Orada Resülullah (s.a.v.) orduya öğütte bulundu, sonra bazılarına sancaklar dağıttı. Ve böylece Resülullah ile Hayberliler arasında savaş resmen başlamış oldu. Tabii onlar, kuv­vetli surlarla çevrili kalelerine sığınmışlardı. Müslümanlar bu kar leleri birer birer fethetmeye başladılar. En son iki kale kalmıştı: Yâ-tih ve Sülâlim. Bunları da Resûlullah Cs.a.v.) on geceden fazla ku­şattı.

Ahmed, Nesai, tbn Hibbân ve Hakim'in, Büreyde bin el-Hasıyb'-ten naklettiği hadiste diyor ki; Hayber günü (savaşı) başladığında Hz. Ebû Bekir (r.a.) sancağı aldı. Fakat fethi tamamlayamadan döndü. Ertesi gün ise Hz. Ömer (r.a.) aldı sancağı. O da fethi ta­mamlayamadan döndü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurdu: Yarın sancağımı öyle birine vereceğim ki; Allah onun eliyle (Hayber'in) fethini gerçekleştirecek... O adamı da hem Allah, hem Resulü sever. Büreyde diyor ki; halk o gece boyunca bunun tartış­masını yaptı durdu; acaba kime verilecekti sancak? Sabahleyin de halk Resûlullah (s.a.v.)'in çevresinde toplandı. Herkes kendisine ve­rilir diye umuyordu. Halbuki o; «Ali bin Ebi Tâlib nerede?» diye sordu. Onlar, yâ Resûlâllah, o gözlerinden rahatsızdır deyince; «Ça­ğırın gelsin» buyurdu. H^. Ali'yi getirdiler. Resûlullah (s.a.v.) onun gözlerini tükrüğü ile tedavi ve duâ etti. O an gözleri iyileşti. Herr sanki hiç rahatsızlık geçirmemişti. Ve ona sancağı teslim etti. Ah (r.a.) ise, yâ Resûlâllah! Onlarla, ta bizim gibi müslüman oluncaya kadar çarpışacağım. Aleyhisselâm efendimiz, sen ödevini yap, on­ların sahasına girinceye kadar. Sonra da onları fdâm'a da'vet et. Ve oraya dahil olunca da, kendilerine terettüp edecek hukukullah-tan ne varsa onu haber ver. Ve bil ki; senin vasıtanla bir kişinin hi­dâyeti bulması, senin için binlerce kızıl tüylü deve kurban etmekten daha hayırlıdır.

Bunun üzerine o da yürüdü ve çarpışta. Fetih onun kumandanlı­ğında gerçekleşti[26]. Ve müslümanlar bu kaledeki bütün dünyalığa el koydular.

Şu son iki hisarı müslümanlar muhasarada uzun zaman tuttu­lar. Nihayet orada topyekûn helak olacaklarını anlayınca, Resûlullah (s.a.v.)'dan şu talepte bulundular: Kaleden çıkıp gitmek, mallarını da yanlarında götürmek istediklerim, savaşanların da kanının ba­ğışlanmasını istiyoruz. O bunlara muvafakat etti.

Sonra da, şunu teklif ettiler: Hayber'de biz kalalım ve emriniz altında arazimizi işleyelim. Çünkü ziraat işini biz biliriz ve başarırız. Resûlullah  (s.a.v.)  da, arazi mahsulünü raüslümanlarla yarıya bölüşmek kaydıyla onlarla sulh yaptı. Ve şu uyarıda bulundu: «...Dik­kat edin, istediğimiz anda sizi buradan çıkarma muhayyerliğimiz ba­kidir![27]

İbn İshâk der ki: Resûlullah (s.a.v.) işlerini tamamlayınca, Hay-berlilerden, Sellâm bin Meşküm'ün karısı Zeyneb, ona bir kızarmış kuzu takdim etti. Daha önce de Resûlullah (s.a.v.)'m koyunun han­gi uzvunu sevdiğini sorup öğrenmişti. Kol kısmı olduğunu söyle­mişlerdi. Orasına özellikle fazla zehir kattı. Öbür kısımlarını ise da­ha normal zehirledi. Onu getirip Resûlullah (s.a.v.)'in önüne koy­du. O da ayak kısmından bir parça alıp ağzına koydu, ama yut­madı. Sofrada Bişr b:n Rerâ bin Mahrur da vardı. O da Resûlul-lah'm aldığı yerden yedi ve yutuverdi. Halbuki Resûlullah ağzında dolandırdı. Ve şöyle buyurdu: Bu et bana kendisinin zehirli olduğu­nu haber veriyor. Ve hemen kadını çağırttı. Kadın suçunu itiraf etti. O'na seni bu işe sevkeden nedir, diye sorunca; istedim ki milletimi senin korkundan kurtarayım. Ve düşündüm ki; eğer bu melik ise, anlamaz ve yer. Yok Nebi ise, ona durum haber verilir... Ve Resûlul­lah onu bağışladı ama Bişr aldığı zehirle vefat etti[28].

Züheyri ve Süleyman et-Teymî'nin meğâzisindeki kesin ifadesi­ne göre o kadın müslüman oldu. Ama sonrakiler ihtilâf etti. Acaba  onu Bişr'm kısası olarak öldürdü mü?

Ibn Sa'd'ın müteaddid senedlerle nakline göre Resûlullah onu Bişr'in yakınlarına teslim etti, onlar da öldürdüler. Ama sahih olan, Müslim'in rivayetidir: Resûlullah (s.a.v.): «Beni öldürmek cinaye­tine Allah seni me'mur etmedi». Halk, yâ Resûlâllah, onu öldürelim deyince; hayır dedi.

Sonra da Resûlullah (s.a.v.) Hayber'de alınan ganimetleri müslümanlar arasında taksim etti. Yaya savaşçılara bir, süvarilere iki hisse verdi. Ama Nâfi (r.a.) bunu şöyle yoruyor: Buhâri'nin rivaye­tine göre; süvariye atıyla birlikte üç hisse verilirdi. Hayvanı olmayan yayalara ise bir hisse.

Yine Yahudi liderlerden Huyey bin Ahtâb'ın kızı Safiyye de Hayber'de esir edilen kadınlar arasındaydı. Resûlullah Cs.a.v.) onu da âzâd etti o da müslüman olunca, Resûlullah onu âzâd etme bede­lini mehrine sayarak hanımlığa kabul etti.[29]

 

Ca'fer Bin Ebî Tâlib'in Habeşistan'dan Dönüşü:

 

Resûlullah Hayber fethini tamamlarken, Ca'fer bin Ebî Tâlib de hicrette bulunduğu Habeşistan'dan; kadın - erkek on altı kişi ile döndü ve orada Resûlullah'a kavuştu. Başka b> kafile de Yemen'den gelmişti. Resûlullah bunlara da ganimetten pay ayırdı. Tabii, müs-lümanlardan izin aldıktan sonra!..

İbn Hişâm der ki: Ca'fer bin Ebî Tâlib gelince, Resûlullah'a ka­vuşunca Resûlullah (s.a.v.) onu kucaklayıp alnından öptü, ikramda bulundu ve buyurdu ki: «Bilemem hangisine sevineyim, Hayber'in fethine mi; Ca'fer'in gelişine mi?...[30]».

Resûlullah (s.a.v.) artık Medine'ye doğru yola çıkarken, Hay-ber'e âmil (vergi işlerine idareci) olarak Ensâr'ın Adiyy oğulların­dan Sevad bin Guazzeyye'yi tâyi netti... Gün oldu o adam Rfisûlul-lah'a çok hoş bir hurma getirdi. Resûlullah (s.a.v.) Hayber'in bü­tün hurmaları böyle midir diye sordu. Adam hayır yâ Eesûlâllah, biz bu hurmanın bir ölçeğini öbürlerinden iki veya üç ölçeğe alırız dedi. O da: «Hayır öyle yapma. Herbirini parayla sat, sonra da iyi­sini yine parayla satın al[31]» buyurdu.[32]

 

Dersler Ve İbretler

 

tikin bize düşen, bütün dikkatlerimizi; bu gazve ile bahsi ge­çen öbür gazveler arasındaki tabiyet farkına çevirmek olacak: Bun­dan öncek: savaşların hemen hepsi savunma harbi idi- Bu da müs-lümanların varlıklarını korumak ve düşmanların hücumlarını önle­mek için mecbur olduğu bir durumdur. Nitekim bu savaşların her-birinin sebeblerini de yukarıda açıklamıştık.

Hayber savaşına gelince, bir kere, Beni Kurayza olayı ve Hudey-biye Banşı'nı izleyen iik savaş olup apayrı bir yeri vardır. Ve bütün özellikleriyle daha öncekilerden tamamen ayrılır. Bu yönüyle de İs­lâm da'vetlnin Hudeybiye Barışı'ndan sonra yepyeni bir devreye gir­diğini gösterir.

Hayber savaşı Resûlullah (s.a.v.)'in Hayber vadisini yurt edinen Yahudilerin üzerine doğrudan ve aniden savaş açıp yürüdüğü ilk olaydır. Yâni Yahudilerin herhangi bir saldırısı veya hazırlığı olma­dan, Bu savaşın baş sebebi; Yahudiler; îslâm'a da'vet idi. Ve onlarla, küfür ve inatlarından, hakkı kabule yanaşmamalarından, bunca de­lil ve yıllar süren da'vete rağmen îslâm'a karşı kin gütmelerinden ötürü muharebeydi. Bunun için de Resülullah Hayber'e vardığ: ilk gece kimseye sezdirmeden ve hiçbir fertle savaşmadan beklemiş; sabah olunca da namaz için ezan okunup okunmadığım gözetlemiş (bu İslâm'ın baş şiarıdır) ve üzerlerine yürüyüp savaşa tutuşmuş­tur. Yukarıda da söylediğimiz gibi, O hiçbir kavme aniden baskın yapmaz, sabaha kadar bekler; ezan duyarsa vazgeçer, duymazsa hü­cum ederdi.

Hazret-i Ali (r.a.)'ye sancak verince, onun Resülullah (s.a.v.)'a sorduğu soruyu iyi düşünülünce bu sebeb çok daha açıklık kazanır: «Yâni, onlar bizim gibi oluncaya kadar mı çarpışacağım?»... O'nun cevabında ise; «Sen ödevini yap, onların kalelerine girince de, on­ları îslâm'a da'vet et ve onlar üzerine Allah'ın hakkından düşeni haber ver»  Duyuruyordu.

îşte ulema, Hayber savaşından şu aşağıda bir demet halinde su­nacağımız gibi çeşitli ve daha çok sayıda delâlet ve hikmetler çıkar­mışlardır :

1- İslâm tebliği ve dinin mahiyeti kendilerine duyurulmuş olan kimseler üzerine saldırının cevazij isterse daha önce bir uyarı veya tekrar da'vet edilmese de...

Bu, Şafiî ve cumhûr-u fukahâmn görüşüdür. Resûlullah'ın uy­gulaması da Hayber üzerine baskında görüldüğü gibidir. Tebliğin ulaşması ve İslâm'ın doğruca tanıtılmış olması ise ittifakla şarttır.

2- Ganimetlerin anlatıldığı tarzda taksimi:

Yâni, beşte dördünün, savaşçıların arasında; atlılara üçer, ya­yalara birer hisse şeklinde bölüştürülmesidir[33]. îki pay atma, biri de şahsa. Kalan beşte bir ise, Kur'âni nass'ın tâyin ettiği gibi beş sınıf insana pay edilir: «îyi anlayın ki aldığımız ganimetin beşte biri Allah ve Resule yakınlığı olan, yetim olan, miskin ve yolcu olanlar için­dir...» Resûlullah'm hissesi ise, bu beşte birden...

Kendisinden sonra, müslüman ihtiyacına harcanır. Nitekim Ha­nefî ve Şafii imamları da bu görüştedir. Bazıları da, halife onu alır ve uygun gördüğü yere harcar demiştir ki; iki görüş birbirine yakın­dır.

3- Savaş meydanında hazır bulunan, ancak savaşa bilfiil ka­tılmamış olanları ganimete iştirak ettirmenin caiz olduğu:

Ancak bu, o işte hak sahiplerinin rızasını almak şartıyla olur. Nitekim Besûlullah (s.a.v.), Hz. Ca'fer bin Ebî Tâlib'i de, beraberin­de Habeşistan'dan ve Yemen'den o anda dönüp İslâm ordusuna ilti­hak edenleri de, sahabenin rızasını almak suretiyle, ganimete iştirak ettirmişti.

Ancak şurası dikkate alınmalıdır ki: Buhâri'nin bu konudaki ri­vayetinde, müslümanların izni kaydı yoktur. Bu sadece, Beyhaki'-nin rivayeti olup, Resûlullah'ın taksimden önce müslümanlarla ko­nuştuğu, ondan sonra ötekileri hisseye kattığı beyan edilir. Ziyade-tü'l-adl ise makbuldür. Beyhaki'nin rivayet ettiği kaydın geçerliliği­ni artıran şey de: Resûlullah (s.a.v.)'in Ebân bin Said'i ganimete kat-mayışıdır. Haniya, onu Necid tarafına göndermişti. O.da ancak Hay-ber savaşı bitince dönmüştü. Adamcağız, beni de hisseye kat dedi ama Resûlullah (s.a.v.î ona hisse vermedi. Bu iki naklin uyuşma noktası şöyledir: Birincisi izne başvurularak olmuş, ikincisinde ise cemaatin izni çıkmamış[34].

Denilebilir ki; peki bu tür ganimetlerin bugün için hükmü ne olur? Harb usul ve şartları, askerlik yapısı, politikanın ve rütbele­rin kazandırdığı durumlar tamamen değişti...

Cevab: Yukarıda geçenlerden anlamış olmalıyız ki; Mâliki ve Hanefi mezheblerine göre; yukarıda geçtiği üzere gayrimenkul mal­lar ganimet olarak muhariblere taksim edilmez, bunu anladık. An­cak zaruri hâl ve şartlar müstesna... Menkul mallar ise, tıpkı Resû­lullah'ın yaptığına göre taksim edilmelidir, muharibler arasında. Ta­bii harb tarz ve şartlarının değişmesi sonunda, savaşçıların iştirak ve dereceleri de nazar-ı itibara alınacaktır. Daha yeni tarz, yeni bir dereclendirme de gösterilebilir belki Ama açık olan, devletin (ga­nimetten) kendisine bu mallardan bir hisse ayıramıyacağı prensibi­dir. Bu mühim!..

4- Aktü'l-Müsâkat'in meşruiyeti:

Bu, mülk sahibinin başkasıyla ortaklık yapmasıdır. İşleten, ara­zide ağaçlar varsa, onları sular, bakar ve elde edeceği mahsulü mülk sahibiyle bölüşür. Mâlik, Şafiî ve Ahmed (r.a.) bu türlü bir akdin sahih olduğuna Resûlullah'ın Hayber halkı hakkındaki uygulamasını delil edinerek, hükmettiler, imam Ebû Hanîfe ise bu hususta münferiden caiz olmadığı kanaatindedir. Çünkü hadiste buna da­ir delil bulunmadığım söylüyor. Çünkü Hayber savaşla ve si­lâh zoruyla fethedildiğine göre, ora halkı Resûlullah'ın esiri (yâ­ni kölesi) demekti. Onlardan ne aldıysa, onlara ne bağışladıysa hep­si kendisine aittir. Ama iki talebesi (îmam Ebû Yûsuf ve tmam Muhammed) ise cumhur ile beraber olup hocalarına muhalefet et­mişler. Sonraki ulema ise ihtilâfa düştü: Bir kere acaba bu türlü bir akid, her türlü ağaç için sahih olur mu? Yoksa, bu hurma ve üzüm için özel bir durum mudur?... Ama fukahânın çoğunluğu, bu­nun bütün ağaç nev'ini içine alacak genellikte olduğuna kanaat et­ti. Müsâkat akdini sahih görenlerin birçoğu münazarayı caiz gör­mez. Şafii bunlardandır. Bu ziraat tarzında, arazi sahibi bir başka­sını kendi toprağını işlemek, o arazinin vereceği mahsulden belli bir miktarına sahip olmak üzere çalıştırır. Şâfiîlerin cumhuru bu­nu sahih saymadı. Delil olarak da, Sahîh-i Müslim'de olduğu üzere, Resûlullah'ın «muzâraa»'yı men edip, icarla ekmeyi emretmiş olma­sını aldılar.

Ancak «Muzâraa» akdi, «Müsâkat»'a tâbi olursa, yâni ağaçlar arasında ekilir arazi varsa, o zaman «Müsâkat» akdinde anlaşmalar hâlinde, onda da anlaşmış olacakları ve bunun cevazı konuların­da ittifak ettiler.

Bütün deliller üzerinde iyi düşününce görülecek ki, tercih edile­cek karar şu: «Akdü'l-Müsâkat» olsun, «Muzâraa» olsun sahihtir. Bu söylenenler ise, şöyle açıklanabilir: Yasak, halkın ihtiyacı ve mu­hacirlerin topraksızlığı için bir tedbirdi. Bu yüzden de Resûlullah (s.a.v.) Ensâr'a, muhtaçlara vermelerini emretmişti. Nitekim Müs­lim'in Câbir'den tahric ettiği hadisin delâleti de budur: «Ensâr'dan bazılarının işlemediği fazla arazisi vardı. Önu, üçte bir veya dörtte bir kiraya veriyorlardı. Nebi (s.a.v.) buyurdu ki: -Kimin arazisi varsa ya işlesin, yahut kardeşine hediye etsin. Eğer bundan çekinir-se, o arazi elinden alınır».

Daha sonraları ise, müslümanların durumu düzelip ihtiyaçları kalmayınca, artık «muzâraa» ya da başka yolla mülk sahibinin ara­zisini istediği gibi kullanması mubah olur. Nitekim gerek O'nun (s. a.v.î, gerekse Hulefâ-i Râşidin döneminde, «muzâraa veya icâre» şek­linde görülen durumlar da buna delâlet eder.

5- Sefedden döneni öpme ve hürmet göstermenin meşru oluşu:

Bu konuda aykırı bir âdet bilmiyoruz; seferden dönen ya da uzun zaman görülmeyen gelince bu tür davranılır mıydı?... Ulema sadece, Resûlullah (s.a.v.)'m, Habeşistan'dan dönüşü anında Ca'fer bin Ebî Tâlib (r.a.)'i kucaklayıp gözlerinden öpmesiyle delülendir-di. Hadîsi de Ebû Dâvud sahih senedle rivayet etmiştir. Ayrıca Tir-mizfnin Hz. Âişe (r.a.)'den şu rivayeti var: «Zeyd îbn Harise Me­dine'ye gelmişti. Resûlullah (s.a.v.) benim odamdaydı. Zeyd kapıyı vurunca, Resûlullah kalkıp açtı. Onu elbisesinden çekerek kucakla­dı ve öptü».

Ama, Tirmizî'nin Enes (r.a.)'den şu rivayeti durumu müşkiie götürüyor: «Bir adam, yâ Resûlâllah, bir dost veya arkadaşımız ge­lince, ona eğilebilir miyiz?» dedi. O, hayır buyurdu. Sarılıp öpebilir miyiz diye sordu. Yine «Hayır» dedi. Peki elini tutuf musafaha edebilir miyiz deyince «Evet» dedi.

Buradaki müşkilin halli şudur: Adamın sorduğu, karşılaşma, ale­lade durumdur. İki arkadaşın rastlaşması halindedir. Öpmek ve ku­caklaşmak bu durumlarda pek hoş şey değildir. Ama Resûlullah (s.a.v.)'m Ca'fer ve Zeyd'e gösterdiği ilgi ise; anlaşıldığı üzere uzun bir seferden dönüş halindedir ki; ikisi apayrı şeylerdir.

6- Gıda maddelerinde «Ribe'l-Fazl»'ın haramlığı:

Bu ise, biri öbüründen daha kaliteli iki gıda maddesinin fazla­sıyla değiştirme şeklidir. Bu, Resûlullah'ın yasakladığı birçok sa­hih hadîsle sabittir. Bunlardan biri de, Müslim'in Ubâde îbn Sâmit'-ten rivayetidir.

O zât der ki; Resûlullah'ın altunu altunla, gümüşü gümüşle, hurmayı hurmayla, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla, tuzu yine tuz ile değiştirirken aynı ölçüde ve aynı miktarda olmadıkça takas ya­pılmasını yasakladığını işittim. O halde kim fazla verir veya fazla alırsa faiz olur.

Yine bu konuda yukarıda zikrettiğimiz Buhârî hadîsi var. Ora­da Resûlullah (s.a.v.), kaliteli hurmayı, daha düşük bir türüyle faz­lasına değiştirmeyi yasaklıyordu. Tabiî burası, faiz (riba) 'mn haram oluşunun hikmeti, bu değiş - tokuşun neden harama vesile olduğunun tafsilâtını vermeye elvermez. İzahat için fıkıh kitablarma başvurul­malıdır.

Ancak, bir uyarıda bulunmak lüzumlu ve mümkündür. Şöyle ki; Resûlullah (s.a.v.)  burada, iyi bir cins hurmayı, düşük kalitedeki hurmayla veya başka bir yiyeceği bu şekilde misli misline de­ğiştirmek isteyene yol gösteriyor. Öyle kolay bir yol ki, onda riba korkusu da kalmaz.

O da, arzu edilen iyi cins hurmayı (veya başka şeyi) almak için öbürünü parayla satıp, iyisini yine parayla almaktır. Alım - satım işlemine teşebbüs etmek suretiyle, aslında haramlık bulunan du­rum zail oluyor. Kasıt alım - satım olmadığı (değiş - tokuş olduğu) halde, aslı hâl ona zarar vermez. Çünkü bu hâl çaresini Resûlullah göstermiştir. Haramlığı ise; Kitab ve Sünnet'in kesin bildirmesine bağlı olduğuna göre, şart tamamdır. Bundan elde edilen sonuç ve hüküm: Bununla, meşru bir vasıta bulununca, başka bir hükme ulaş­manın caiz oluşudur. Tabii buna, haramı helâl kılma anlamına böy­le denemez... Öyleyse, bir kimsenin, boşanmış bir kadım, eski koca­sına nikâhı helâl olsun diye nikahlaması caiz olur. Ancak, bu nikâh anında şart koşulmadıysa!.. Yine bir borçlu ödemeden âciz ise, ala­caklının borçluya zekâtını verip, sonra onu borçlunun borcunun ye­rine geri alması caiz oulr.

Bu konuda İbnü'l-Kayyım'm itirazı dikkate değmez, Zira o, «Ameller niyyete göredir» prensibinden yürüyerek, o satış yapanın, meşru alışverişinin dışında birşeyi kasdederek hareket ettiğini; nikâh edenin de nikâhın meşruiyetinin dışında bir hedef güttüğünü, böy­lece de bâtıla bulaştığını iddia eder. Çünkü ona göre-, hüküm aslî gayesinden çıkmış da meşru olmayan bir duruma uygulanmıştır.

Bu iddiaya itibar edilmez diyoruz, çünkü: Hem Buhârî'nin nak­lettiğini zikrettiğimiz hadîs'e, hem de tamamen nass'a dayialı fıkhı kurallara tam tezad teşkil eder: Üstelik de Îbnü'l-Kayyım, kendisini nakzediyor. Zira, Alâmü'l-Muvakkıin adlı kitabında bu bahsi işler­ken tenakuzun garib ve şaşırtıcı bir örneğini sergiliyor. Şöyle ki, «Haram Hiyleler» diye adlandırdığı bazı durumların haramlıklarmı zemmederken lâfı öyle uzatıyor ve; şu anki mes'elenin sahih oldu­ğuna kail olan imamları anlayışsızlıkla ittihamda o derece mübalâ­ğa ediyor ki, onların kıyamet günü huzur~u ilâhide çok çetin aza­ba uğrayacaklarını da savunuyor. Ondan sonra birkaç sayfa geçiyor geçiniyor, adam dönüp «sahih olan hiyîe-i şer'iyyeler»den bahs açı­yor. Sanki imamları bu konuda yalanlayan ve bunca lâfı eden o de­ğilmiş[35]!

Nihayet bu gazvede iki de mühim olan var ki herbiri sahih ha­dislerle sabit ve Allah'ın, Muhammed (s.a.v.)'i te'yid ettiği büyük hârika ve mucizelerdendir.

Birisi: Hz. Ali (r.a.)'nin gözlerinin tedavisidir. Resûlullah (s.a.v.) üfleyince gözlerinde hiçbir ağrı yokmuş gibi sapasağlam olmuştur.

İkincisi ise: Koyun etini yemek istediği an, Cenâb-ı Hakk'ın. ona etin zehirli olduğunu vahyetmesidir. Bişr bin el-Berâ'nın, Resûlul­lah, et zehirdir deyinceye kadar bir lokma yutuvermesi ise ilâhî kazanın yerini bulmasıdır. Bu onun hükmüdür. Ama Nebi'sini koru­ma hususu ayrı bir keyfiyet. Esasen fazla söze hacet yok. Çünkü: Cenâb-ı Hakk'ın, «Seni Allah muhakkak insanların şerrinden koru­yacaktır» diye va'di var. Burada da onu tahsis edip, o hiyleden, va'di üzere korumuştur.

Yine demiştik ki; râviler, o kadının müslüman olup olmadığın­da ihtilâf etmişlerdir. Zühri ve benzerlerinin kesin bildirdikleri üze­re galib re'ye göre müslüman oldu, onun için de Resûlullah (s.a.v.) onu katletmedi. Müslim'in nakli de böyledir.

Yine Yahudilerin, Hayber'de kalarak orada ziraata devam ettik­leri ve mahsulün yarışma sâhib oldukları hususu var. Bu da Hz. Ömer'in hilâfeti dönemine kadar böyle sürmüştür. Onun dönemin­de Ensâr'dan birini öldürdüler. Abdullah îbn Ömer'e de düşman­lık gösterip ellerini bağladılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) hal­ka ilân etti: -Resûlullah (s.a.v.) Hayber'de çalışmak üzere, dilediği anda çıkarmak şartıyla yahudilerle ortaklık yapmıştı. Şu an onlar, Abdullah Ibn Ömer'e saldırıp ellerini bağladılar, bunu duydunuz. Da­ha önce de Ensârdan birini öldürmekle bu düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. Şübheslz bu iki kötülüğü yapanlar onların adamları­dır. Kimin malı varsa başına gidip sahip olsun. Çünkü ben Yahudileri oradan süreceğim!...»

Arap yarımadasından Yahudilerin temizlenişi böylece tamam­landı. Eğer düşmanlık ve hakka karşı başkaldırmaları olmasa, sü­rülmez ve çıkarılmazlardı. Ama yeryüzü Allah'ın mülküdür. Kulla­rından dilediğine verir. Sonuç ise müttakî olanlarındır.[36]

 

3- Kabilelere Gönderilen Seriyyeler Ve Hükümdarlara Yazılan Mektuplar

 

Bundan sonra da artık Resûlullah (s.a.v.), Arap yarımadasının muhtelif bölgelerinde yaşıyan kabileleri İslâm'a da'vet için küçük askeri müfrezeler göndermeye başladı. Bu seriyyeler, İslâm'a da'­vet ettikleri kabileler da'vete uymazlarsa savaş açıyorlardı.

Bu seriyyeler, Hicretin yedinci senesinde başlamıştı. Sayısı on'u bulan seriyyeleri Resûlullah (s.a.v.) her seferinde sahabeden birinin kumandasında çıkarmıştı. İşte tam bu esnada da Resûlullah (s.a.v.) çevredeki büyük devlet başkanları dahil çeşitli beyliklerin reislerine mektuplar göndererek, hâlen üzerinde bulundukları dinin bâtıl ol­duğunu ve İslâm'a girmeleri gerektiğini belirtiyordu.

İbn Sa'd, «Tabakalında şöyle nakleder: Resûlullah (s.a.v.) al­tıncı yıl Zilhicce ayında, Hudeybiye'den dönünce, bazı meliklere el­çiler gönderip onları İslâm'a da'vet etti. Aynı zamanda onlara mek­tuplar yazdı. O zaman dendi ki, yâ Resûlâllah, melikler mühürsüz mektupları okumazlar. Bunun üzerine O da bir yüzük yaptırıp onu mühür olarak kullandı. Gümüşten yapılan mührün üstünde üç sa­tır hâlinde «Muhammedün Resûlullah»; Allah'ın elçisi Muhammed yazılıydı. Mektupları da bununla mühürle misti. Bir günde altı kişi çıkarmıştı yola. Tarih olarak yedinci hicret yılı ve Muharrem ayı idi. Gönderilen elçilerin hepsi de gittiği milletin dilini biliyor ve ko­nuşuyordu.

Re sulu İlah'in ilk elçisinin «Amr bin Ummeye ed-Damrİ» oldu­ğu biliniyor. Bu zât Necaşi'ye gönderildi. O da mektubu alınca tah­tından inmiş, mektubu yüzüne sürerek, tevazu (ve peygambere say­gı) anlamına yere oturmuştur. Daha sonra da, şehadet getirip Hakk'ı kabul etmiş ve şöyle demişti: «Eğer gücüm yetse onun yanına gi­derdim[37]».

Resûlullah (s.a.v.), Dıhye bin Halife el-Kelbi'yi de Bizans İm­paratoru Herakl'a göndermişti. Dıhye, Resûlullah (s.a.v.)'in mektubunu, Basra reisine verdi. O da mektubu Herakl'a iletti. İmparator okudu. Mektubun başında «Bismillâhirrahmânirrahim» vardı. «Allah Resulü Muhammed'den Rumların büyüğü Herakl'a» diye başlıyor­du söze. Ve şöyle devam ediyordu: «Selâm hidâyete gelenlere olsun, îmdi ben seni İslâm nizamına da'vet ediyorum, (islâm'ın çağrısını sana ulaştırıyorum) müsluman olursan kurtulursun, islâm'a girer­sen Allah sana iki kat ecir verecektir; yüz çevirirsen bütün tebanın günahını da yüklenmiş olacaksın[38]» «Ey ehl-i Kitab, gelin aramızda müşterek olan bir prensipte birleşelim: Bu artık Allah'tan başkasına tapmamak, O'na hiçbir şeyi şerik koşmamak, Allah'ı bırakıp birbiri­mizi ilâh saymamaktan ibarettir. Buna rağmen yüz çevirirseniz, şâ-hid olun ki; biz müslümanız, öyle kalacağız[39]».

İbn Sa'd'ın Tabakat'ında kaydettiğine göre: Herakl mektubu okuduktan sonra, çevresindeki ileri gelen topluluğa şöyle konuştu: Ey Rumlar! Siz kurtuluş ve şahsiyete erip Meryem oğlu isa'nın tali­matına sadık kalarak mülkünüzün elinizde kalmasını ister misiniz? Rumlar ise: Ey Melik, bu ne demek oluyor? diye sordular. O da: Yâni şu Araplar içinde zuhur eden peygambere uymanızı istiyorum!..

Denir ki: Yaban eşekleri gibi homurdanarak cevab verdiler. Haç çıkararak isyan gösterisi yaptılar. Herakl bunu görünce, onlardan ümidini kestiği gibi, kendi mülk ve hayatından korktu. Onları sus­turdu ve şöyle bir rol gösterdi: Ben sizi denemek ve dinimlzdeki sa­mimiyet ve ciddiyetinizi anlamak istedim dedi. Şimdi sizin bu tak­vanızı görünce memnun oldum deyince, ona yine secde ettiler.

Yine Besûlullah (s.a/vO, Abdullah bin Hazâka es-Se\imi'yi, Kîs-râ'yı İslâm'a da'vet için yollamıştı. Onunla da, ona bir mektup gön­dermişti. Der ki, mektubu kendisine verdim. Onu okuttu ve yırtıp attı. Bu haber Resûlullah  (s.a.v.)'a ulaşınca;  «Allah onun yurdunu parçalasın» buyurdu. Kisrâ'ya gelince o, o an Yemen'de hâkim olup, kendisine bağlılığı olan Bâzan'a bir mektup yazarak, iki güçlü kişi gönderip peygamberlik iddia eden o zâtı yakalatıp bana gönder di­ye emir verdi. Bâzan da iki güçlü adam gönderdi. Ellerine bir de mektup verip Resûlullah (s.a.v.)'a gönderdi. Adamlar Medine'ye ge­lip mektubu takdim ettiler. Resûlullah (s.a.v.) bu olay karşısında gü­lümseyerek,  «-Bugün gidip dinlenin de, yarın gelin size ne düşün­düğümü bildireyim» buyurdu. Ertesi gün adamlar gelince: Siz reisinize benden şu haberi iletin: Benim Rabbim onun Rabbinin canım bu gecenin yedinci Saatinde aldı. .» îbn Sa'd der ki: Bu tarih tam, ye­dinci Hicret yılı Cemâdiye'1-Ulâ onuncu salı gecesiydi. «Allah (te-bâreke ve teâlâ), oğlu Şirûyeh'i musallat kıldı ve oğlu onu öldürdü». Onlar bu haberi Bâzan'a ulaştırınca Bâzan Yemenlilerle birlikte müslüman oldu.[40]

Resûlullah (s.a.v.), Haris İbn Âmir el-Ezdi'yi de, Busra Meliki ve Rumların taraflısı bulunan Şurahbil bin Amr ei-Gassârü'ye gön­dermişti. Şurahbil, elçiyi hapsetti. Sonra da öldürttü. Denir ki; Re-sûlullah'ın elçisini başka öldüren olmadı[41].

Yine Resûlullah (s.a.v.) daha birçok elçi ve mektuplar yolladı; Arap kabilelerine ve meliklerine. Onlardan birçoğu müslüman oldu. Bazısı inat etti... Ama aynı yıl da Resûlullah'a çeşitli kabilelerden elçiler gelmeye başlamıştı.

Çeşitli yerlerden gelen bu hey'etler, müslüman olduklarını ve Allah'ın dinine girdiklerini ilân ediyorlardı. Yine bu esnada Hâlid bin Velid ile Amr bin Âs gibi Arap ileri gelenleri de vardı.

îbn îshâk'ın Amr bin Âs'tan nakline göre, Amr şöyle der; «Ben Resûlullah'a gitmek üzere yola çıkmıştım. Hâlid bin Velid'e rastla­dım. -Bu Mekke fethinden önceydi-. O da Mekke'den ayrılıp gidi­yordu. Ben: Ey Ebâ Süleyman, nereye böyle, diye sordum. Doğrusu, ben ölünceye kadar kaydıyla müslüman olmak niyeti ile gidiyorum diye cevab verdi. Eh ben de sırf bu maksadla yola çıktım, deyince beraberce gitmeye karar verdik. Hâlid önce girdi ve müslümanlığmı bildirip kurtuldu. Sonra ben yaklaştım ve biat ettim».[42]

 

Dersler Ve İbretler

 

Yeni Devrenin İlkeleri: Resûlullah (s.a.v.)'m kabileler arasına gönderdiği seriyyeler ve elçiler eliyle muhtelif kabile reisleri ve dünya devletlerine gönderdiği mektuplar; Resûlullah (s.a.v.)'m hayatı boyu sürdürdüğü da'vetin bu yeni merhalesine âit özelliklerin sade­ce bir bölümünü teşkil eder. Eskisinden ayrılan yönler; Hicretle baş­layıp, Hudeybiye'ye kadar süregelen da'vet dönemi; dediğimiz gibi savunma özelliği tadıyordu. Ve islâm'a çağırmın kıyam yönünden en mühim devresidir.

Bu dönemde Resûlullah'ın baskın veya doğrudan herhangi bir kabileye savaş açma tarzında bir girişimi vaki değildir. Yine bir ka­bile üzerine bir müfreze gönderip İslâm'a da'vet ettiği; onlar da yüz çevirince savaş açtırdığı görülmemişti.

Hudeybiye olayı ile, müslüman Medinelilerle müşrik Mekkeli-ler arasında ister istemez banş olunca, müslümanların gönlü itmi­nan bulup, Kureyş'in fitne ve engelinden de halâs olunca, Resûlullah (s.a.v.} artık; tebliğ ve tatbiki için gönderildiği İslâm şeriat ve ah­kâmının yeni bir dönemine girmiş oldu. Bu merhale, ise tabii kendi­lerine tebliğ ulaşıp, bu tebliği anladığı halde, kibirlenip, imandan çe­kinen, bunu da düşmanlık ve kiniyle açığa vuranlara karşı başlatılan savaş merhalesiydi...

Bu dönem, Resûlullah'ın Rabbiıun da'vetini güç kullanarak ulaş­tırma dönemiydi. Bu dönem onun kavli ve fiili sünnetiyle bugüne kadar her asırda müslümanların ittifakıyle şer'i hüküm haline dö­nüştüğü merhale idi.

Fikir emperyalizminin aktörleri, bu dönemin mahiyetini müslü­manların gözünden kaçırmak ve gizlemek girişimindedir. tslâm Şe-riatındaki cihada yönelik her fikir ve prensibi, müdafaa harbi esa­sına bağlayıp, düşmanlığı yok sayma eğilimindeler. İşte B. M. cami­ası bu teşebbüsün başıdır. Güya ezilmişlerden düşmanlık duygula­rını silmek emelindeler. Gelecekte artık hep savunma savaşının var olacağını savunurlar. B. M. olunca da Islâmî cihada ihtiyaç kalma­dığını işlemeye çalışırlar.

Şurası apaçıktır ki; mes'eleyi saptırmak için girişilen bu hile, sırf - doğulu veya batılı - emperyalistlerin korkusu sonucudur. Ve bu korku da; yeniden müslümanların zihninde, Allah yolunda ci-had fikrinin uyanması endişesinden gelir. Bu oluverince de, ne ka­dar uzun sürerse sürsün, Avrupa medeniyetinin de yıkılıp gideceği korkusu ardından geliyor...

Zaten Avrupalının aklı İslâm ile kucaklaşmaya yatkın hale gel­miştir. Ona samimî bir çağrı ulaştırmak yetecektir. Ancak bu samimi ama dilinde hep kurban verme ve cihad terennüm eden çağ­rıyı nasıl karşılayacaktır?[43]

 

Bu Merhalenin Açılmasının Meşruiyet Hikmeti:

 

Şimdi sorulabilir: Müşrik veya mülhid kimselerin İslâm'a zor­lanmasının hikmeti ne olabilir? Ve yirminci asrın aklı bu uygula­mayı nasıl yorumlar? Cevabımız soru ile olabilir: Peki bir ferdin, bir devlete boyun eğerek onun nizam ve felsefesinin yükü altına girmesinin hikmeti nedir, bunca hürriyet teranelerine, eşitlik söy­levlerine rağmen? Ferd bu hakları elde ettiği halde devlet mensup­larının yöneticiler ve yönetilenler olarak ayrılması ne anlama ge­lir? însan yeryüzünde Allah'ın da'vet ve hükmünü icra etmek için yaratıldı. Yaratılışın hikmeti budur. Ve âyet-i celiledeki hilâfet sö­zünden de bu mânâ kastedilir: «Rabbin meleklere, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dediği zaman ..»

Bu devletin felsefesi tek olan Allah'a ubûdiyyet gerçeği üzerine kurulmuştur. Ve bu nizam, hâkimiyetin sırf Allah'a mahsus olduğu­nun kavranmasıyla kaimdir. Çünkü o insanın da, ötekilerin de tek sahibidir. Yeri göğü ayakta tutan ancak O'dur.

Peki, Allah'ın kölelerinin elindeki bir devlete, emri altındakile-ri, kendi prensip hüküm ve yönetim biçimi olarak reva gördükle­rine uymaya zorlama hakkı tanınması nasıl kavranacaktır?... Üste­lik, onların hepsinin yaratıcısı da, onları kendi saltanatına boyun eğdirme veya kendi din ilkelerine yöneltmeye zorlama hakkından mahrum kalsın. Bu nasıl anlaşılacaktır?

însan, yeryüzünde Allah'ın, emir ve hükümlerini uygulamakla mükellef halifesi olduğuna göre, kendi hüküm ve saltanatına ita-ata zorlama, dinini benimsemiş insandan başkası vasıtasıyla gerçek­leşecek midir? Çünkü o kişiler: Allah'ın dinine girip O'na söz ver­miş, O'nun yolunda mal ve canını fedaya karar vermiştir. Yaratı­lışının gayesi olarak İslâm toplumunu böyle ikame edecektir.

Bu nokta kavrandıktan sonra artık yirminci asırda akılların bu­nu anlamak istemeyişi ve hazmedememesi önemsiz kalır. Çünkü bu cinsten birtakım kafaların bulunması tabiidir, islâm şuurunu sü­rekli yozlaştırmak, uyutucu, uyuşturucu görüşleri şırınga etmek iste­yen kötü niyetli, ya da karışık kafalı birtakım fikir bozguncusu in­san tipleri her ülkede bulunduğu sürece... Ve zaten onların .insan hürriyeti üzerinde, göründükleri kadar bir istek ve hassasiyetleri de mevcut olamaz... Kendilerini ve milletlerini sürekli aldatıp duran şu heriflerin nazarında hürriyetin ne önem taşıdığım kavrayabilsemL Çünkü, hep İslâm'ı ters yorar ve yalancı bir kılık kazandırırlar. Müs­lümanları da hep vadilerde deve ve koyunlarla hayat süren zavallı­lar olarak tanımak ve tanıtmak isterler. Ve böylece de, onların is­lâm'ı gerçeğiyle kavramasını önler, onları örümcek ağı içinde mah­pus, savunmasız kalsın isterler. Maksad halkları da İslâm'ı tanıma­sın ve gerçeğini anlayıp ona bağlanmasın, o dine girmesin. Ve so­nuç olarak, emperyalist terör rejimleri insanların üzerine en alçak baskı düzenlerini oturtsun.

0  halde b ze düşenin her halükârda,   İslâm   da'vetine   akıllıca en uygun ölçüde nasihat ve  tartışmayla devam olduğu hususunu gözden kaçırmamaktır. Ve bunun geçici bir iş olmadığını da bilme­liyiz. Bu da'vet problemini gerçeğiyle kavradıkça da müslümanlar, fıtrat dini, değişmez kanun olduğunu daha iyi anlayacak ve insan­lık hangi milletten olursa olsun kaybettiği değerlerini ve şahsiyetle­rini bu dinde bulacaktır. Buna karşı çıkan sadece kalbi kararmışlar kalacak. Bu da onların İslâm'a karşı içlerinde besledikleri kinin de­lili olacak.

Yine kavramak zorundasın ki; yukarıda bahsettiğimiz zorlama; sadece mulh.'d, müşrik ve mürtecilere has uygulamadır. Kitab ehline ise bilindiği gibi sadece, fslâm nizamına boyun eğmesi yeterlidir.

Şu bakımdan ki; onların Allah'a inanmış olmaları, müslüman-larla hemhal olup, onlarla birarada yaşamaları, onları gün olup uya­racak, gerçek doğrunun ne olduğunu tanıyıp, akidelerinin düzelme­sini sağlayacnktır.

Resûlullah (s.a.v.)'ın melik ve reislere gönderdiği mektupların ihtiva ettiği savısız hükümleri de şöylece toparlayalım:

1- Resûlullah  (s.a.v.)'ın vazifelendirmiş olduğu da'vet topye-kûn insanlığadır. Belli bir millete veya sınıfa değil. Zira onun risâleti tüm insanlığa göredir. Irki, milli, bölgesel bir yanı yoktur. O yüz­den Resûlullah  (s.a.v.)  bu çağrışım, o gün için yeryüzünde hâkim devlet başkanları ve beyliklerin reislerinden hiçbirini ayırmadan hep­sine yöneltmiştir. Nitekim Enes (r.a.)'in rivayetine göre o Kisrâ'ya, Kayser'e, Necaşî'ye ve her yetki sahibi emire mektup gönderip Al­lah'ın uyarısına çağırmıştır.

2- Herakl'ın ve İsâ (a.s.)'nın dini üzere olduklarını zanneden etbaınm durumu da şunu gösterse gerekı Onlar, bütün ehli kitabın da gördüğü gibi Hakk'a karşı çıkıp bâtılda direnmekteler. Aslında, tâklid ve taassublu hayâllerinde bir d'.n icad etmişler, artık tutunduk­ları şeyin bâtıl mı, hak mı olduğuna bakmıyorlar bile. Yâni onların yaptıkları, onların şahsiyet ve milli geleneklerinin din biçimindeki görüntüsüdür. Buna karşı Herakl'ın gerçek mevkii ise, başlangıçta onur verici görünse de esasta, onların inandığına inanır görünüp, saltanat ve hükmünü devam ettirmek oluyor. Bu tezgâhladığı oyun ise, bir denemedir. Ve onların nabzını yoklamaktan ibarettir. Halk ve çevresi neye razı ise ve kendi mevkiini neyle koruyacaksa önem­li olan odur. (Din tebeddül edebilir...)

3- ResûluUah (s.a.v.)'ın buradaki uygulaması, mühür kullan­manın meşruiyetini belirttiği gibi, mührün (yuzukî  gümüşten oldu­ğunu da gösteriyor. Aynı zamanda sahibinin isminin nakşedilmesi-nin şeriata uygunluğuna da delâlet ediyor. Buradan birçok ulema, tıpkı Resûlullah (s.a.v.)'m yaptığı gibi parmağa yüzük takmanın mu­bah olduğuna ve bunun da küçük parmak olduğuna istidlal etmiş­lerdir.

4- Yine O'nun (s.a.v.) uygulaması gösteriyor ki; müslümanlar, hangi vasıta ve imkanla olursa olsun dünyanın her köşesinde İslâm da'vetini yaymak zorundadırlar. Bu sebeblerden en önemlisi de İs­lâm'a çağrılan milletlerin kendi dillerini bilerek onlara da'veti o dil ile ulaştırmak; ahkâm ve prensipleri böylece o dillere tercüme et­mektir[44].  Gerçekten de görüyoruz,  Resûlullah   (s.a.v.)'in bir günde çıkardığı altı elçinin herbiri gideceği ve tsîâm'ı tebliğ edeceği devlet reisinin dilini, o milletin dilini biliyordu. Yne O'nun  (s.a.v.)  ameli, az bir düşünceyle anlaşılır ki, herşeyden önce müslümanlar İslâm da'vetine âit sorumluluğu içîerindp duyup aralarında pekiştirecekle­rini ifade eder. Yâni önce islâm nizamını hayatlarında tatbik ede­rek bunda büyük bir merhale kat'ettikten, hâl ve tavırlarını iyice düzelttikten sonra, sıra ikinci ödeve gelir. Haniya, Resûlullah  (s.a. v.) bundan önce de b'rçok sahabesini bazı devlet başkanlarına elçi olarak gönderebilirdi. Ama söylediğimiz şekilde birinci vazifeyi te­câvüz etmiş olmak vardı. Yâni iyi anlamamız lâzım ki: müslümamn, bir başkasını İslâm'a çağırmasının en ilk ve esas şartı kendi nefsini tam İslâm'a uygun hâle sokmasıdır. Çünkü baştan beri arar durur, uyacağı örnek, yol ve ahlâk tarzını. Ama onun canlı örneğini gör­meyi de başta  ister. Yâni,  bugünün müslümanı  gerçekten  Islâmî şeref ve haysiyetlerini koruyup onu uygulasalar, prensip ve hüküm­lerine hakkıyla uysalar, bu hak nurunun huzmeleri cahil Afrika'yı da, Avrupa'yı da tamamen aydınlatmıştı.

Bu elçi ve mektup gönderme olayı yukarıda geçtiği üzere, yedin­ci hicret yılındaydı. Yâni fetihten önce. Bu tesbit edilen tarihde bü­tün siyer uleması da ittifak etmişler. Buhârî'nin sahîhindeki yoru­mu bunu değiştirmez. Orada Resûluüah (s.a.v.)'in mektup gönder­mesinin Tebük gazasından sonra olduğu haber verilir ki; bu hâdi­senin ancak dokuzuncu yılda olduğuna götürür akh...

Ibn Hâcer der ki: Bu iki kavlin ortalaması şöyle olabilir: Re-sûlullah (s.a.v.), Kayser'e iki kere mektup yazmış olmalı. İkincisi­nin açıklaması İmam Ahmed'in Müsned'inde geçer. Aynı şekilde Ne-caşi'ye de iki mektup yazmış olabiLr. Birincisi müslüman olmuş ve öldüğünde de gıyabi cenaze namazım Resûlullah (s.a.v.) kılmıştı. İkinci Necâşî ise kâfirdi.[45]

 

4- Umretut-Kaza

 

Resûlullah (s.a.v.) yedinci yılın Zilkade ayında Mekke'ye doğ­ru yola çıktı. Yâni bir yıl önce müşriklerin, kendisini oraya girmek­ten engellediği şehre. Umresini kaza edecekti. îbn Sa'd'ın Tabakat'ın-da anlattığına göre, Resûlullah (s.a.v.) ile umre yapanların sayısı iki bindi. Bu tabiî, Hudeybiye'de bulunanlarla sonradan katılanların toplamıdır.

Bu seferden sadece vefat eden veya Hayber savaşında şehid olanlar geri kalmış oldu[46].

Îbn Ishâk ise; «Kureyşliler kendi aralarında şöyle dedikodu ya­pıyordu: Muhammed (sav) ve ashabı, sıkıntı ve zorluk içindeymiş» diyor.

Bu yüzden müşrikler, Dârü'n-Nedve önünde top1 anıp müslüman-larm durumunu gözetlemeye başladılar. Resûlullah (s.a.v.) Mescid-i Haram'a girince, omuzundaki örtüyü sıyırıp sağ pazusunu dışarı çı­kardı ve şöyle seslendi: Allah şu adamlara kendisini güçlü göste­ren her kişiye rahmet eder. Sonra da (Hacer-i Esved) rüknünü is­tilâm edip hızlı sert yürüyüşle tavafa başladı. Ashabı da öylece yü­rüyordu. Üç şavt böylece (Hervele) yaptı. Öbürlerinde ise normal yürüdü... îbn îshâk'a göre îbn Abbas şöyle konuşuyordu. Bazı kim­seler zanneder ki, Resûlullah (s.a.v.) pm bunu böyle yapması sadece Kureyş'ten gelen söylentilerine bir cevab mahiyetindeydi. Umumi bir sünnet değildi. Halbuki Resûlullah (s.a.v.)'m bunu yapmasının hikmeti, Veda Haccı esnasında anlaşıldı ve müekked sünnet olduğu kesinleşti[47].

Resûlullah (s.a.v.) bu esnada Meymûne binti Haris ile evlendi. Rivayete göre nikâh akdini ihramlı iken yaptı. Bazıları ise, ihram­dan çıktıktan sonra akid yapıldı der. Meymûne (r.a.)'yi Resûlullah ile evlendiren (veya nikahlayan) da onun bacısı Ümmü'1-Fadl'ın ko­cası bulunan, Abbas bin Abdülmuttalib idi[48].

Resûlullah (s.a.v.)'ın Mekke'deki üç günlük ikameti bitip, (ba­rıştaki Kureyş'In tanıdığı süre dolunca) Kureyş hey'eti Hz. Ali (r.a.) '-ye müracaat edip: Ey Ali, artık efendine söyle, müddet dolmuştur, çıkın Mekke'den dediler. Resûlullah (s.a.v.) yola çıktı".

Resûlullah, Medine yolunda Ten'im yakınında «Şerif» denilen mevkide konaklayıp, Hz. Meymûne (r.a.) ile gerdeğe girdi. Daha sonra yola çıkıldı ve Zilhicce'de Medine'ye varıldı.[49]

 

Dersler Ve İbretler

 

Bu umre, Resûlullah (s.a.v.)'in doğru söylediğinin Cenâb-ı Hak tarafından tasdiki, O'nu ve ashabını, Mekke'ye ulaştırıp Beyt'ini tavaf ettirecek, izhâr buyurduğu te'yki ve desteği diye tanımlanır. Nitekim gördük ki; Hudeybiye gününde Hz. Ömer (r.a.) şöyle so­ru tevcih ediyordu. Resûlullah (s.a.v.)'a:

—  «Sen değil miydin peki; bizim gelip Kabe'yi tavaf edeceği­mizi söyleyen?[50] O da cevab veriyordu:

—  «Peki, ben size bu sene geleceksiniz, yapacaksınız dedim mi?» Ömer:

—  «Hayır», diyor. O tekrar:

—  «O halde sen mutlaka gelip tavaf edeceksin, böyle bil», diye bağlıyordu.

îşte bu, Resûlullah (s.av.)'m va'dinin doğrul anına siydi. Nitekim, Allah (c.c.) da, kulunu bu va'dinden ötürü, şu kelâmıyla ayrıca doğ­ruluyor: «Allah, Resûlü'nün rü'yasım Hak olarak tasdik ediyor ki; mutlaka siz Mescid-i Haram'a, inşâallah emniyet içinde girip, endi­şesizce tavafla, traş olup veya saçınızı kısaltacaksınız. O, sizin bil­mediğinizi bilir  Daha bunun ötesinde apaçık bir fetih verecek[51]».

Yine bu umre, hemen ardından gelen Büyük Fetih için bir giriş ve ilk adım oldu.

Aynı zamanda bu umreye iştirak eden Ensâr ve Muhacir kala­balığı, her davranışında; tavafta, sa'yde ve öbür menâsikde Resûlul-lah'a istekle uyuyor, onun çevresinde neş'e ve yiğitlik dolu davra­nışlarıyla, hiç de müşriklerin düşünüp beklediği hastalık, gevşeklik gibi bir görüntü vermiyorlardı... Bu yüzden müşriklerin yüreğine korku saldılar, Çünkü onlar, ashabın, Yesribin iklimi gereği sıtma v.s. gibi hastalıklara yakalanıp, çeşitli imkânsızlıklarla hayli yıpran­mış olduklarını sanıyorlar ve dedikodusunu yapıyorlardı...[52]

Müslim, İbn Abbas'tan rivayet eder ki:

Müşrikler, müslümanların Kabe çevresinde «Remel» yaptığını (sert adımlarla dik dik yürüdüklerini), sa'yde de aynı canlılığı ta­şıdıklarını görünce, birbirlerine : Bunlar mı, bizim sıtmadan perişan olduğunu sandığımız kimseler?... Bunlar ceylân gibi zıplıyorlar, o kadar çevikmisler[53].

Hâsılı tamamlanmış şekliyle bir bütün olarak, bu umre, müş­riklerin gönlüne öyle bir oturdu ki; âdeta Mekke fethinin kolay ve savaşsız gerçekleşmesine zemin hazırladı.

Şimdi biz bu «Umretü'l-Kazâ»'dan neler alırız, ona bakalım:

1- Tavafın İlk üç şavtmda, sağ omuzu dışarıda bırakacak şe­kilde ihramı koltuk altından bürünmek   (Iztıba)   ve  sert  adımlarla hızlı yürüme (Hervele)'nin; bu anda Resûlullah (s.a.v.)'a uymak ba­kımından müstehab olduğu.

Bunun müstehab oluşu şuna bağlı tabiî: Tavafı sa'y izliyorsa, o tavafta «remel» yapılmışsa bu da müstehab olur. Çünkü Resûlul­lah (s.a.v.) böyle yapmıştı. Iztıba ise, ihramın bir ucunu sağ kol­tuk altından, ikinci ucunu ise sol omuzun üstünden örtülmesidir ve bu aynı zamanda Safa ile Merve arasında sa'y anında iki nişan ara­sında, ittlbâan sünnet olur...

2- Bazı  fakihler,   hac veya umre anında ihramh iken nikâh kıymanın caiz olduğuna kanaat ettiler.   Dayanakları da, yukarıda naklettiğimiz rivayete  göre; Resûlullah   (s.a.v.)'in   Meymûne   (r.a.) ile ihramh olarak   nikâhlandığıdır.   Ama  fakihlerin büyük bir gru­buna göre ise; ihramhmn ister bizzat, ister vekâleten nikâh yaptır­ması mutlak mânâda câ'z olmaz. Hanefiler ise, ihramlınm veli ola­rak da, ihramh olmayan biri adına nikâh kıyamıyacağı kanaatındadır.

tşte böylece Resûluîlah (s.av.)'ın, umre ve bir de hac yaptığı biliniyor. Müslim'in Enes (r.a.)'den senediyle naklettiğine göre Re­sûlullah (s.a.v.) bütün umreleri Zilkade'de yaptı. Sadece, hac anın­daki umresi ise, hac mevsiminde oldu: Hudeyblye umresi Zilkade'de, ondan sonraki sene yaptığı (Umretü'1-Kazâ) umre Zilkade'de, Ca'-râneden dönüşte yaptığı umre, Huneyn ganimetlerini taksim için dönüşteki umresi de Zilkade'de, son umresi ise Veda Haccı'na gitti­ğinde yaptı ki, bu Zilhicce'dir, tabii ..[54]

 

5- Mûte Muharebesi

 

Hicretin sekizinci senesi, Cemâziye'l-Evvel ayında Mûte'ye sefer oldu. Mûte, Şam bölgesinde bir kasabaydı. Bugün «Kerk» diye anı­lan, bir yayla, konak yeri...

Bu gazvenin sebebi ise; yukarıda bahsi geçen Busra Meliki'ne Resûlullah'ın elçi olarak gönderilen Hârls bin Âmir el-Ezdi'nin öl-dürülmesiydi. Bunca elçisinden hiçbiri de böyle öldürülmemişti. O, halkı Şama karşı çıkışa da'vet etti. Ve bir anda, üçbin savaşçı müs-lüman, Mûte'ye gazaya gitmek isteği ile toplanıvermişti

Resûlullah (s.a.v.) bu savaşa b.zzat katılmadı. O yüzden bu sefere esasen gazve değil, «seriyye» denir Ancak, bu savaşa katı­lan müslümanların sayısının çokluğu ve savaşın da son derece önem­li oluşu sebebiyle siyer ulemasının hemen hepsi «gazve» demiş­lerdir.

Resûlullah savaşçılara: «Emiriniz, Zeyd bin Hârise'dir. O şe-hid olursa Ca'fer bin Ebi Tâlib, o da şehid olursa Abdullah bin Re-vaha olacak, o da şehid olursa artık halk kimi dilerse onu başına geçirsin[55]».

Ve Resûlullah (s.a.v.) müslümanlara, oraya varınca ilk iş ola­rak onları islâm'a da'vet etmeyi tavsiye etti. Kabul ederlerse ne âlâ. Yoksa Allah'a sığınıp onlarla savaşın diye tenbihledi.

Ibn îshâk der ki; Resûlullah (s.a.v.) ve sahabesi Cr.a.J, müslü-man orduyu ve komutanlarını Medine dışına Veda tepesine kadar uğurladılar. Bu esnada, Abdullah bin Revaha ağladı. Niçin ağladı­ğım sordular. O, vallahi ben ne dünya sevgisinden, ne de sizden ayrıldığıma ağlıyor değilim. Fakat Resûlullah'tan işitmiştim; Kita-bullah'tan okuduğu şu âyette cehennem anlatılıyordu: -Sizden, ce­henneme uğramıyacak yoktur. Bu Rabbinin kendine zaruri olarak yapmayı vâcib kıldığı gerçek[56]»   Eh ben kestiremiyorum ki, oraya uğradıktan sonra nasıl geriye dönebilirim... Onlar yürürken, ar­kalarından müslümanlar sizi Allah korusun, size sâhib olup, sağ se­lâmet bize kavuştursun diye seslenip duâ ettiler. Bunun üzerine (İs­lâm şâiri) Abdullah bin Bevaha şöyle bir şiirle cevab verdi;

-Ancak, ben Rahman (olan Allah'tan) mağfiret dilerim.

Kanlar fışkırtan keskin kılıç darbesiyle,

Ya da ciğerleri parçalayan bir kargı saplamasıyla

ŞEHİD OLMAK...

Kabrime uğrayanlar...

Allah bu bahadırı doğruya yöneltmiş de, o da

Dosdoğru yolu bulmuş desinler».

Daha Medine'den ayrılınca düşman onların kendileri üzerine yürüyüşlerini öğrenmişti. Toplanıp karşı çıktılar. Herakl yüzbinden fazla Rum savaşçı toplamıştı onlara. Ayrıca Şurahbil bin Amr de yüzb'n kişi toplamıştı; Lâhm, Cüzam, Kayn ve Behra kabilelerin­den...

Müslümanlar da bu karşı hazırlığı haber alınca, Maan mevki­inde iki gece konaklayıp mes'eleyi enine boyuna düşünüp müzake­re ettiler: Durumu Resûlullah (s.a.v.)'a mektupla bildirip, düşma­nın miktarını bildirelim diyenler oldu. Abdullah İbn Revana ise on­ların hamaset duygularını harekete geçirecek şeylerle onlara cesa­ret verip teşvik etti: «Ey kavm, vallahi şu anda pek istekli görünme­diğiniz, aslında kavuşmak için yola çıktığınız şeydir, şehidliktir» dedi. Zaten biz insanlarla, ne sayı, ne kuvvet, ne binek çokluğuna güvenerek çarpışmıyoruz. O halde yürüyün ileri ve iki şereften biri­ne ulaşın; zafer veya şehadet...

Müslümanlar «Kerk- dolaylarında düşmanla karşı karşıya gel­diler. Düşman öyle hazırlıklıydı ki; sayı, silâh ve malzemece kimse o güne kadar bu çapa ulaşmamıştır.

Çarpışmayı Zeyd bin Harise başlattı. Sancağı çekti ve müslü­manlar da birlikte çarpıştılar. Nihayet Zeyd (r.a.) birçok mızrak darbesi alarak şehıd olunca, sancağı Ca'fer bin Ebî Tâlib aldı. O da çarpıştı, ağır yaralar aldı. Öyle ki savaş sarhoşluğuyla atından inip yaya olarak çarpışmaya başladı Savaşın en kızgın anında da o, şöylece recezler söylüyor, müslümanları gayrete getiriyordu:

«Cennet ve ona yaklaşmak ne hoş! İçkisi soğuk ve nefis,             '

Rumlara gelince r um I araı sonu yaklaştı,

Kafir millet yabandır soyu.

O halde bana onları rastladıkça biçmek yaraşır.»

Allah ondan razı olsun, bu tarzda çarpıştı ve o da şehid oldu. Yere düşünce ruraun biri kılıcıyla parçaladı. Vücudunda elliden faz­la darbe görüldü ki, hepsi de cephedendi. Arkadan hiç yara alma­dı. Onu müteakip sancağı Abdullah bin Revana aldı ki, o da şöyle

recezler söylüyordu :

«Ey nefis, ben seni boyun eğdirmeye and içtim, Ya boyun eğersin, yoksa zorla eğdiririm, Müslümanlar toplasmış (benim ölüme) ağlıyor. Ne hâl ki, sen hâlâ cennetten kaçar gibisin. Bunca yıl oldu sen hâlâ tatmin olmadın, Sen vücud testisinde bir damla değil misin?»

O da uzun çarpışma sonu şehid düştü (r.a.). Bunun üzerine or­du, Hz. Halid bin Velid (r.a.)'in komutanlığında ittifak etti. Ve böy­lece müşriklerle çarpışıp onları dağıttılar. Böylece fırsat bulup or­dusunu toparladı ve Medine'ye döndü.

Buhârî'nin Eenes (r.a.)'den nakline göre Resûlullah (s.a.v.) da­ha haberci gelmeden, Zeyd, Ca'fer ve İbn Revaha'mn durumlarını halka bir bir haber verdi: Şöyle diyordu: Sancağı Zeyd aldı ve şe­hid oldu. Sonra Ca'fer aldı, o da şehid oldu. En son tbn Revaha aldı, o da şehid oldu, (gözleri yaşla dolu dolu idi). Şimdi de sanca­ğı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı. Allah böylece onlara bir ka­pı açtı.

Görüldüğü gibi bu hadîs, en sonunda müslumanların ilâhî ina­yetle zafere erdiklerini gösteriyor. Bazı siyret râvilerinin iddia etti­ği gibi müslümanlar rumları takib etmeyip, sadece yendikten son­ra bununla yetinip yerlerinde kalmışlar. Sonra da derlenip topar­lanıp, Medine'ye dönmüşlerdir, demek isterler. Tabu bu da Hâlid bin Velid'in harb dehasının bir eseridir...

Ibn Hâcer der ki: Mûsâ bin Ukbe'nin «Meğâzî»'sindeki en gü­venilir meğâzi budur. Bulunan şu ifade: «...Sonra Abdullah bin Re­vaha aldı. Ve şehid oldu..» Bunun peşinden müslümanlar Hâlid bin Velid üzerinde anlaştılar Allah böylece düşmanları şaşırttı, müs­lümanlar üstün geldi.

İmam Ibn Kesir ise şöyle söylüyor: Bu nakilleri şöyle toparla­yabiliriz. Hâlid bin Velid müslümanlan toplayıp geceyi geçirdi. Sa­bahleyin, askerin tertibini değiştirdi. Sağdakileri sola, soldakileri sa­ğa geçirdi. Maksadı düşmanı şaşırtmak ve İslâm birliğine takviye kuvvetlerinin geldiği vehmini vermekti. Ve Hâlid onlara hücum edip, püskürttü. Ama onları takib etmedi, geri çekiUp, aldığı ganimetlerle yurduna döndü[57].

Medine'ye yaklaşınca da, Resûlullah (s.a.v.) onları karşıladı. Çocuklar koşarak orduyu karşılıyordu. Resûlullah, çocukları alıp terkinize bindirin, Ca'fer'in oğlunu da bana verin diye emretti. Ve Abdullah getirilince onu önüne oturttu. O esnada, halk orduya: Ka­çaklar, Allah yolunda çarpışmaktan yüz çevirdiniz gibi lâflar edi­yordu. Resûlullah (s.a.v.): «Hayır, onlar firari değil onlar kerrarîdir inşâallah[58]» buyurdu.[59]

 

Dersler Ve İbretler

 

însanı dehşete düşüren şey, bu savaşta müslumanların sayısı ile, Rum ve Arap müşriklerinin savaşçı sayısı arasındaki kıyas ka­bul etmez farklı durumdur. Olayın naklinden gördük ki: Rum or­dusu ve onlarla beraber müşrik kabilelerin toplamı ikiyüz bini bu­luyordu. Ibn Ishâk.lbn Sa'd ve öbür siyer yazarlarının nakli bu tarz­dadır. Halbuki, müslüman askerin sayısı üçbini geçmiyordu. Bu­nun anlamı şudur: Rum ordusu sayıca müslümanlarm elli katından fazlaya varmaktaydı.[60]

Buradaki oranlama şöyle görünür: Müslüman ordusu, topuğa varmayan ince bir su birikintisi, rum ordusu ise muazzam dalgala­rıyla koca bir deniz... Müslüman ordunun nazik durumu böylece tasavvur edilebilir ancak.

Eh. buna ilâveten düşman ordusunun silâh ve teçhizatı, erzak ye giyimi, binek ve moral gücü, gurur ve ihtişamı da ayrı bir ordu demektir. Haniya, o gün müslümanlar fakr ve yoksulluk içinde, gün­leri aç geçtiği olurdu.[61]

Esas dehşet veren şey ise tabiî, bu koca ordu karşısında, içinde Resûlullah'ın da bulunmadığı bir küçük seriyyenin varlık gös­termesi, direnmesi, asla dağılıp kaçmamasıdır. Başarı ile döndüler. Ve üstelik bu koca kitle müslümanların önünde bir harb nizamı bile gösteremiyor, üstüne çullanamıyor. Halbuki, islâm cemaatım ku-şatsa, öyle görünüyor ki; çepeçevre sardı mı bir çöl ortasında küçük çekirdek gibi kalırdı, siyah bir tarlada bir tane gibi.

Ve işin öbür yüzü de var. Müslümanların gösterdiği dayanık­lılık. Dalga dalga gelen felâket seîi karşısında ilk komutanları ölü­yor, ikinci ve üçüncüsü de gidiyor. Onlar âdeta şehadet kapısını açı­yorlar, şevkle ona herbiri atılıyor Öyle ki koca ordusuna rağmen müşriklerin içine bu acaip atılış korku salıyor, tlâhi bir ürperti. Öyle ki zahiri hiçbir sebeb yok... Yerlerini bırakıp kaçıyorlar ve bu yüz­den de sayısız âdem ölüyor.

Ama tabiî; Allah'a tam imanın, O'na güvenip, O'nun va'dine ke­sinkes bağlanmanın neleri başartacığını düşündüğümüzde şaşkınlı­ğa, hayrete mahal kalmaz, hepsi dağılıp gider.

Ve esasen, müslüman ise, müslüman kişi için işin böyle olma­ması dehşet verici ve şaşırtıcı olur. Yâni müslümanm böyle rakam­lar, adedler, hesaplar zihnin; oyalamaz. Allah'ın va'di karşısında ona er-geç zafer vereceğine dair teminatı yönünden ya da ebedî ni'met-leriyle dolu cennet müjdesi karşısında müslümanı o tür şeyler en-terese etmez ki!.. Abdullah bbn Revaha'mn o boğuşmada söylediği gibi müslüman: «Sayılar veya güçler savaşmaz, o sadece Allah'ın lütfettiği bu mübarek dinle, onun verdiği şevkle güçlenip savaşır...»

Bu gazvenin bize taşıdığı dersler ve işaretlerin en keskinlerini de aşağıya özetle sıralıyoruz:

1- Resûlullah (s.a.v.)'ın bu sefer için tavsiye ettiği (komuta) usûlü şuna delâlet eder:

Bir îslâm halifesi veya devlet reisi bir kişiyi şartlı olarak müs­lümanların başına tâyin edebilir. Veya birkaç kişiyi birbirini takib edecek emirler de gösterebilir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.); önce Zeyd, sonra Ca'fer, sonra Abdullah tbn Revana (r.a.)'nın komuta etmesini emretmişti... Ulema demiştir ki: Bu tarzda halife, emirler tâyin ederse, sahîh olan; hepsinin emirliklerinin ta başta kesinleş­miş olacağıdır. O an akidler tamamdır, ancak silsile-i merâtib şar­tıyla[62].

2- Resûlullah (s.a.v.)'ın bu tavsiyesi yine müslümanlann baş-lanna emir tâyininde re'y belirtebileceğim de gösteriyor. Tabii reis­leri yok olunca (ölür veya çekilirse) ya da halife onlara, birini seç­me serbestisi verirse... Tahavİ der ki: -Bundan şu esas çıkar: Müs­lümanların emiri kaybolursa, o hazır oluncaya kadar, onun yerini tutacak bir kişiyi seçmeleri müslümanlara vazife olur.»

Tıpkı böyle do, bu tavsiye, daha Resûlullah (s.a.v.) sağ iken de müslümanlann  içtihadda bulunabileceğine delâlet eder...

3- Görüldü ki; Resûlullah (s.a.v.)  aradaki binlerce km. mesa­feye rağmen hâllerini görüp, Zeyd, Ca'fer ve tbn Revaha'nm akı­betini gözlerinden yaş akarak haber verdi.

Bu, Cenâb-i Hakk'm, Resulü için arzı dürüp kısalttığını anlatır. Böylelikle Sam civarında çarpışan müslümanlann durumunu göre­cek hâle ulaştı. Ve sahabesine bir bir haber verdi. Bu da Allah'ın Hatbib (s.a.vJ'ûıe ikram ettiği sayısız hârikalardan biridir.

Aynı zamanda bu olay, onun sahabesine ne kadar sevgi ve şef­katle dolu olduğunu da anlatmaktadır. Öyle ya, sahâbesiyle otu­rurken onlara bu şühedânın haberini anlatırken onu gözyaşıyla ağ­latan neydi? Onun ağlaması azımsanamaz. Yine biliyoruz ki; onun ağlaması Allah'ın kazasına ve takdirine nza göstermemesi anlamı­na asla gelmez. Çünkü «Kalb hüzünlenir, göz yaşarır» buyurmuştur O. Bu artık Allanın hilkat anında insana aşıladığı merhamet ve has­sasiyet tabiatının sonucudur.

4- Bu üç büyük şehidin hâlini bildiren (yâni O'nun Medine'de durumu anlatırken geçen ifadesi arasında)  hadîsten Hâlid bin Ve-lid'in özel faziletini de alıyorum. Nitekim sözünün sonunda «niha­yet sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı da, Allah onlara fethi müyesser kıldı.» Bu savaşta bir özellik de, Hâlid bin Velid'in ilk de­fa müslümanlann safında savaşa katılmasıydı. Çünkü onun İslâm'a gelişinin üzerinden çok zaman geçmemişti... Ve buradan Resûlullah (s.a.v.)'m Hâlid bin Velid  (r.a.)'e Seyfullah: Allah'ın kılıcı lâkabım vermesini de anlamış oluyoruz.

Bu savaşta Hâlid bin Velid, son derece ciddi bir denemeden geç­miş oluyordu aynı zamanda. İmtihanı üstün basan ile kazanmış­tı da. Buhârî'nin kendisinden rivayetine göre der ki; O Mûte günün­de elinde tam dokuz kılıç kınlmıştı... îbn Hâcer de der ki: Bu hadis, müslümanlann o günde müşriklerle çok uzun çarpıştıklarını açık­ça gösterir.İmdi, Müslüman ordu Medine'ye dönünce halkın: «Kaçaklar, Al­lah yolunda savaşmaktan kaçtınız» şeklindeki ithamları ise, sadece rumları yendikleri halde onları takip edip imha etmemiş olmaları yüzündendir. Ve savaştıkları toprakları elde tutmayıp, eski halin­de bırakıp dönmelerinden ötürüydü. Halbuki, öbür gazvelerde tu­tum bu değildi. Ama Hâlid bununla yetinip, orduyu nizamlı şekil­de geriye çekip Medine'ye döndü. Esasen bu, görüldüğü üzere, Hâ­lid bin Velid'in hakimane tedbiri ve rumların üstüne saldığı ürkün­tüyü kullanıp İslâm ordusunu imhadan koruyup haysiyetini kur-tarmasıdır. tşte bunua için Resûlullah (s.a.v.) onlara şu karşılığı ve­riyordu: «Hayır, onlar firari değil kerrâridir, inşâallah.[63]

 

6- Mekke'nin Feth

 

Tarih: Olay, Hicret-i Nebeviyye (s.a.v.)'nin sekizinci yılı, Rama­zan ayı içinde oldu.

Sebeb: Benî Bekr'den bir grup insan Kureyş'in ileri gelenleriy­le; Huzâa kabilesine karşı kendilerine silâh ve asker yardımı için müzakerede bulundular. (Huzâa ise, Hudeybiye'de müslümanların taraflısı olmuştu). Müşrikler buna evet dedi. Bir grup ileri gelen müşrik de, yüzlerini örtüp kendilerini gizleyerek onlara yardıma koştu. Aralarında Safvan bin Ümeyye, Huveytıb bin Abdüluzza ve Mikrez bin Hafs olup; silâh, malzeme ve köleleriyle Benî Bekr'i des­teklediler. Vetir denilen yerde (Huzâalıların yurdu) onlarla çarpı­şıldı. Huzâalılar gafil avlanmıştı. Çünkü barış taraflısı olarak emin­diler. Bir gecede yirmi ölü vermişlerdi... Bunun üzerine Huzâalı Amr bin Salim kırk kişilik süvariyle yola çıkıp, Resûullah'a geldi. Durumu haber verdi. Uğradıkları felâketi anlattı.

Bu kişinin (şiirle) anlattığı durumu dinledikten sonra Resûlul-lah (s.a.v.) ridâsını toplayarak kalktı ve «Benî Kâab'a (yâni Huzâ-alılara) yardım etmezsem, yardımsız kalayım... Kendime ve yakın­larıma yardım eder gibi hem de...» Ve devam etti. «Şu bulutun yağ­dırdığı gibi yardım edeceğim!...[64]».

Kureyş hemen de yaptıklarının yanlışlığını kavradı. Ebû Süf-yân bin Harb'i, Resûlullah (s.a.v.)'a anlaşmayı yenilemesi ve müd­detini uzatması için gönderdiler. Ebû Süfyân, Resûlullah'a gelip du­rumu anlattı ise de ondan bir cevap alamadı ve iltifat göremedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e gitti. Resûlullah'a varıp aracı olmasını istedi. O da, ben bunu yapamam diye savdı. Ebû Süfyân daha sonra, Ömer Îbni'l-Hattâb'a başvurdu. O da: Ben mi - Resû-lullah (s.a.v.)'a- gidip sizin için şefaatçilik yapacağım? Vallahi hiç­bir şey değil, bir karınca yavrusu bulunsa onunla size karşı sava­şırım» diye cevab verince: Ebû Süfyân pişman ve yenik halde Mek-ke'iye eli boş döndü.

Öte yanda ise Resûlullah (s.a.v.î hazırlığa koyuldu. Ama mes'-ele gizli tutuluyordu. Ve şöyle duâ ediyordu:   «Yâ Rab, beni, Kureyş'in gözünden sakla, gözlerini kör et. Bizi, iş olup bittikten sonra görsünler ancak!...[65]».

Resûlullah ordugâh kurunca da, Hâtıb İbn Belta'a müslüman-ların saldırısına karşı uyanık olsunlar diye Kureyş'deki akrabaları­na bir mektup yazmıştı.

Hz. Ali (r.a.) der ki; Resûlullah beni, Mikdat ve Zübeyr'i gön­derdi. Bize gidip «Hah» bahçesi denen yerde bir kadının elindeki mektubu almamızı emretti. Hz. AH diyor ki: Atlarımızla sür'atlice gittik, o bahçeye vardık. Gerçekten b.r kadın var. Biz mektubu çı­kar deyince, inkâr etti. Mektup yok dedi. Çıkar mektubu, yoksa el­biseni soyup arayacağız deyince, saç örgülerinin arasından çıkar­dı. Mektubu Resûiullah (s.a.v.)'a getirdik. Bir de baktık ki; Hâtıb bin Belta'a, Resûlullah'ın hazırlıklarını Mekke müşriklerine, Kureyş-lilere bildiriyor...»

Resûlullah (s.a.v.): «Bu ne oluyor Hâtıb?» deyince Hâtıb:

—  Yâ Resûlâllah (s.a.v.)! Beni cezalandırmada acele etme, an­latayım :

Ben Kureyş asıllı değil, onlara sonradan katılmış, yâni kölelik­ten gelme mevalidenim. Halbuki, sizin çevrenizdeki öbür muhacir­lerin herbirinin Kureyş arasında akrabaları var. Orada ailesi v.s. bulunanları o akrabaları hep himaye eder, mallarını korur. Benim ise orada bir yakınım yok ki, orada bulunan ev halkımı korusun. Bunu yapmakla ,onlar nezdinde, yakınlarımı korumaları için bir ih­tar yapmış olacağımı umdum. Yoksa ben bunu yapmakla hâşâ di­nimden dönmüş değilim. İslâm'dan sonra da asla küfre rıza göster­mem.

Resûlullah bunun üzerine yanındakilere; doğru söyledi, buyur­du. Ömer (r.a.î söze katılıp; yâ Resûlâllah, bırak da şu nıünafıkın boy­nunu vurayım, diye çıkışınca:

—  «O Bedir'de bulunmuş bir kişidir. Ne bilirsin, belki de Allah Bedir mücâhidlerini tamamen serbest bırakmış; sizi tamamen afvet-tim, istediğinizi yapın demiştir?» buyurdu. Ve bu hâdise üzerine Ce-nâb-ı Hak şu âyetleri inzal buyurdu: *Ey inananlar, benim ve sizin düşmanınız olan kimseleri asla dost edinmeyin  Onlara sempati bes­lemeyin, yardım etmeyin. Halbuki onlar, size gelen Hak nizamımı reddediyor...» Buradan ta: «O normalden sapık yola girmiş olur...» kısmına kadar.[66]

Resûlullah (bu sefer esnasında) Kelsum bin Huseyn'i Medine'ye vekil bıraktı. Ve Ramazan'm onuncu Çarşamba günü ikindiden son­ra hareket ettiler. Resûlullah (s.a.v.) çevre kabilelerine de gözcü ve elçiler çıkardı. Elsem oğulları, Gıfâr oğulları, Müzeyne oğulları, Cü-heyneliler ve ötekilere. Hepsi de Zahran'da buluştu. Burası Mekke -Medine arasında b'r yer. Müslümanların sayısı onbini buluyordu. Henüz Kureyş'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Ancak, Ebû Süfyân"-ın Medine'den yenik dönmesinden ötürü bir sürprizle karşılaşa­caklarım umuyorlardı. Bu yüzden de, Ebû Süfyân, Hakîm bin Hı-zâm ve Bedii bin Varaka'yı Resûlullah (s.a.v.)'dan haber toplamak üzere göndermişlerdi. Bu hey"et, Merrizzahran'a varınca, muazzam bir ateş gördüler. Onlar aralarında bu (dağı taşı dolduran) ateşin ne olduğunu tartışa dursun; Resûlullah'ın ileri gözcüleri onları yakaladı­lar. Resûlullah (s.a.v.) in huzuruna çıkardılar. Ebû Süfyân orada müslüman oldu[67].

İbn İshâk, Abbas (r.a.) 'dan Ebû Süfyân'ın İslâm'a girişinin taf­silâtını şöyle anlatıyor: Sabah olunca, onu alıp Resûlullah'a getir­dim. Resûlullah (s.a.v.) onu görünce-. «Yazık sana, Allah'tan başka ilâhın olmadığını anlaman için zaman gelmedi mi?» buyurdu. O da: «Vallahi galiba öyle. Çünkü Ondan başka ilâh bulunsa beni birta­kım zararlardan korur, fayda verirdi» dedi. Resûlullah yine: «Ya­zık sana Ebû Süfyân, hâlâ benim Allah elçisi olduğumu kavraya-madın mı?...» buyurdu. O da şöyle cevab verdi: Anam, babam sana feda oslun, senden daha merhametli, güzel huylu ve akrabasını gö­zeten birini tanımadım. Ama ne var ki, benim içimde hâlâ ufak da olsa bir tereddud var...

Bunun üzerine Abbas ona çıkşti: Yazık be, müslüman öl, şehâ-det getir de «Allah'tan başka ilâh olmadığıı, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğunu söyle, başın vurulmadan önce!..

Denir ki, o an gerçekten şehâdet getirip müslüman oldu. Yine Abbas (r.a.) der ki: Dedim, yâ Resûlâllah, Ebû Süfyân övünç ve­ren şeyleri sever, ona bir iltifatta bulun. O da: «Tabiî, dedi, o hal­de Mekkelilerden kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emniyette ola­cak. Yine kim evine kapanır oturursa, kim Kabe'ye sığınırsa emni­yettedir...»

Daha sonra, Resûlullah Mekke'ye doğru harekete başlarken Hz. Abbas (r.a.)'a dedi ki, «Ebû Süfyân'ı götür ana geçidin ağzında durdur. Allah'ın ordusu önünden geçerken seyretsin.» Abbas (r.a.) der ki: Aldım onu, götürüp vadinin dar boğazında durdurdum. Tam Resûlullah'ın dediği gibi. Ve kabileler bölük bölük bayraklarını çe­kip geçmeye başladılar. Her kabile geçince; yâ Abbas bunlar kim? diye soruyor, ben de, meselâ bu Süleym oğullarıdır diye cevap ve­riyorum. Bu sefer o; SüleymUerle aramda mes'elemiz yok diyor...

Böyle geçiş devam etti. Nihayet Resûlullah (s.a.v.) başlarında olduğu halde Ensâr ve Muhacirlerden oluşan bir alay geliyor. Âde­ta baştan ayağa demirle donanmışlar gibi. Ebû Süfyan: «Sübhânal-lah ey Abbas, kim bunlar?» diyordu. Ben de, işte Resûlullah, Mu­hacir ve Ensâr arasında değil mi. O da, bu güce kimsenin karşı dur­ma ihtimali yoktur. «Ey Ebâ Fadl (Hz. Abbas'ın lâkabı), yeğenin çok büyük melik olmuş..» deyince, onu uyarıyordum; hey Ebâ Süf-yân, bu meliklik değil nübüvvettir diye. Ve hemen Ebû Süfyan dü­zeltiyor: «Evet, tabii öyle...[68]».

Daha sonra Abbas (r.a.) diyor ki, kavmini kurtar.. Ve Ebû Süf-yân konuşuyor. Resûlullah oraya ulaşmadan Mekke'ye girip son se­siyle bağırıyor: Hey Kureyşliler, işte gelen Muhammed'dir. Öyle bir güçle geliyor ki karşı koymaya imkânımız yok...

Bu durumda, kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emniyette ola­cak. . Fakat karısı Hind onu karşılıyor, onu sakalından tutup; şu kocamış alçak bunak herifi öldürün, diyordu.. Ebû Süfyan ise yine onlan uyarıyor: Aman, İlişleriniz sizi aldatmasın, sakın. O öyle bir güçle geliyor ki, asla karşı duramazsınız. Çıkar yol, Ebû Süfyân'ın evine sığınıp emniyete ermektir.

Allah kahretsin seni diyorlar, senin evinde ne var ki bizi kur­tarsın?... O bu sefer de, kim evine kapanır oturursa yine emin olur. Kim Beyt'e sığınırsa emniyette olur. Bunun üzerine halk dağılıyor. Kimi evlerine, kimi Mescid-i Haram'a gidiyor[69].

Ordunun boğazı geçmesi esnasında, Sa'd Ibn Ubâde'nin, Ebû Sûf-yân'a «Bugün destan günü. Bugün Kabe'nin helâl olduğu gün...» yol­lu bir şey söylediği haberi Resûlullah (s.a.v.)'a ulaştı. O bu sözü tas­vip etmedi. Ve şöyle tenkid etti: «Bugün aksine rahmet günü, bugün Kabe'nin şerefini Allah'ın yücelttiği gündür!..»

Ardından da birlik komutanlarına kesin emir verdi; kimseyle savaşılmayacak, sadece karşı duranlarla...[70].

Ne var ki altı erkek, dört kadının da, nerede bulunursa öldü­rülmesini emretmişti. Bunlar: İkrime bin Ebî Cehl, Hebbar bin el-Esved, Abdullah bin Sa'd Ebi Şerh, Mikyes bin Sababetü'l-Leysî, Hu-veyris bin Nukayz, Abdullah İbn Hilâl, Hint binti Utbe, Amr îbn Hişâmın cariyesi Sâre, Fertena ve Kureyna adlı, İbn Hilâl'in şar­kıcıları... (ki bu iki câriye hep Resûlullah (s.a.v.)'ı hicveden şarkılar söylerlerdi)[71]

Resûlullah (s.a.v.) Mekke'ye üst taraftan (Ki'da) giriyordu. Hâ-lid bin Velid'e de şehrin alt tarafından (Kûdâ) girmesini emretmiş­ti Öbür müslümanlar da hep ta'Um edilen yerlerden şehre girdiler. Ba girişte hiçbir mukavemetle karşılaşmamışlar, ancak Hâlid bin Ve­lide rastlayan îkrime bin Ebî Cehl ve Safvan İbn Ümeyye grubu çarpışmaya tutuşmuş; Kureyş'ten yirmi dört kişi, Huzeyl kabile­sinden de dört kişi ölmüştü. Resûlullah (s.a.v.) uzaktan kılıçların parıltısını görünce, durumu soruşturduğunda, Hâlid İbn Velid'in savaştığı haber verilince: «Allah'ın takdirinde bir hayır vardır el­bette..[72] » buyurdu.

îbn îshâk, Abdullah İbn Ebî Bekr'den, Hakim de Enes'ten riva­yet ediyor ki; Resûlullah (s.a.v.) Zituva'ya gelince, bineği üzerin­de, başında Yemen işi bir Sarığıyla bulunuyordu. Başını Allah'ın hu­zurunda eğmiş, Fethi kendisine nasib etmesinden ötürü minnet ve şükranını bildiriyordu. Öyle ki, neredeyse sakalının ucu hayvanın yelesine değiyordu.

Buhârî'nin, Muâviye bin Kurre'den rivayetinde der ki, Abdul­lah tbn Muğaffelden duydum: «Mekke fethinin ilk gününe baktım Resûlullah (s.a.v.) devesinin üzerinde, Fetih sûresini yüksek sesle okuyor. Eğer halk çevreme toplanmasa, ben de onun gibi yüksek sesle okuyacaktım.

Resûlullah (s.a.v.) Mekke'ye girer girmez Kabe'ye yöneldi. O zaman Kabe çevresinde 360 kadar put sıralanmıştı. O elinde öd ağa­cından asâsıyla, birine önden, birine arkasından dokundukça, patır patır yüz üstü düşüyorlardı. O da, «Hak geldi, bâtıl zail oldu» buyuruyordu. Yine, «Hak geldi, artık bâtılın açığa vurması veya tekrar gelmesi imkânsız...[73]» diyordu.

Kabe'nin içinde de öyle putlar vardı. Onun için Resûlullah ora-ya ilkin girmedi. Emretti, hepsi dışarı atıldı. Bu arada, ellerinde fal okları, güya Hz. İbrahim ve İsmail'in resimleri de çıkarıldı. Re­sûlullah (s.a.v.) onlar için de: Allah onların canım alsın, çok iyi bilirler ki, bu iki zât asla bu falları kullanmadılar.

Bundan sonra beyt'in içine girdi, dört yanma tekbir getirdi ama namaz kılmadan çıktı. O sırada Kabe'nin hâcibi (görevlisi) bulunan Osman bin Talha'ya, Kabe'nin anahtarını getirmesini emretmişti. Ge­tirince beyt'i açtı. O da, beyt'e girip çıkınca tekrar Osman bin Tal-ha'yı çağırıp anahtarı ona teslim etti. Ve şöyle buyurdu: «Alın ebediyyen sâhib olun Ama bunu ben vermiyorum size (Kabe bekçili­ğini) fakat Allahü Teâlâ veriyor. Onu bundan sonra zâlimlerin dı­şında kimse alamaz.»

Bu sözüyle de Cenâb-ı Hakk'm: «Allah size emânetleri ehline ver­menizi kesinlikle emreder[74]' dyet-i cehlesine işaret ediyordu.

O sırada Resûlullah (s.a.v.), Bilâl (r.a.)'i çağırdı. Bilâl Kabe'nin üstüne çıkıp namaz için ezan okudu Halk bölük bölük geliyor ve Allah'ın dinine giriyordu, tbn îshâk der ki; Resûlullah (s.a.v.î Ka­be kapının iki sövesini tutup, ne yapacak diye çevresine merakla toplanıp bekleyen halka, şöyle hitab etti'[75]

Allah'tan başka ilâh yok. O biiflir, ortağı yok. Va'dini yerine getirip, kulunu zafere erdirdi. Tek başına bütün kabileleri yendir­di. Dikkat edin, câhiliyyeden kalma övünülen, her kan dâvası ve mal dâvası şu iki ayağım altındadır. Sadece beyt'in perdedârlığı ve hacılara su verme hariç... Ey Kureyşlıier! Allah sizden câhüiyye gu­rurunu ve atalara ta'zim alışkanlığını giderdi.

Bütün insanlar Âdem'dendir, Âdem ise topraktandır. Ve ardın­dan şu âyet-i kerimeyi okudu: «Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yaratıp, millet ve kabilelere ayırdık ki, her birinize âit deği­şik kabiliyetler açığa çıksın, birbirinizi kıymetiyle tanıyasınız. Allah nezdinde en değerliniz ise şübhesiz dininde en samimî olanımzdır». Söze devam etti ve sordu:

Kureyşliler! Size ne yapmamı tahmin ediyorsunuz?.. Onlar da: Hayır bekleriz. Sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeşoğlusun de­diler. O da, «O halde gidin, hepinizi bağışladım[76]» buyurdu.

Yine Şeyhayn, Ebû Şüreyh el-Adevî'den rivayet ediyor: «Resûlullah (s.a.v.) Fetih günü hitabesinde şunları söyledi: «Mekke'yi ha­rem kılan Allah'tır. İnsanlar değil. Allah ve âhiret gününe inanan bir kimseye orada ne kan dökmesi, ne de kavga ve zorbalık yap­ması yakışır... Resûlullah'ın oradaki geçici çarpışmasını kendisine ruhsat edinmek isteyen olursa, ona şöyle deyin: Allah sadece Re­sulüne izin verdi, size değil. Üstelik ona izni de bir günde bir saat içindi. Şimdi ise; eski yasakhğı tekrar avdet etmiştir... Bunu hazır olanlar gaib olana da haber versinler...»

Daha sonra Mekke'deki halk Resûlullah (s.a.v.)'a; Allah ve Re-sûlü'nün direktiflerini dinleyip itaat etmek üzere bey'at etmek için toplandı. Erkeklerin bey'atın! bitirince, Resûlullah, bu sefer de ka­dınlardan bey'at almıştı.

Kureyş kadınlarından bir grup oraya toplanmıştı. Aralarında Hint binti Utbe de vardı. Yüzünü kapatarak kendisini gizliyordu. Zira Hz. Hamza (r.a.)'ya. ettiğinden utanıyordu. O'na bey'at için yak­laşınca Resûlullah (s.a.v.):

Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bana bey'at edecek­siniz. Hind ise: Sen bize, erkeklere yüklemediğini yükledin. Ama biz onu yapacağız dedi. Resûlullah : Hırsızlık da yapmayacaksınız, bu­yurdu.

Hind yine: Yâ Resûlâllah, Ebû Süfyân pinti ve cimri bir adam­dır. Ben onun malından haberi olmadan birşeyler m lirdim, dedi. Bil­mem ki, bu bana helâl mı olur, haram mı?... Ebu Süfyân da ora­da bulunup onun dediklerini işitiyordu.Senin geçmişte çaldıkların tarihe karıştı, dedi.

Bunun üzerine Resûlullah: Sen demek Utbe'nin kızı Hind mi­sin? deyince, evet ben Hind binti Utbe'yim., dive cevab verdi. Geçmiş hâllerimi bağışla ki, Allah da seni bağışlasın. Yine Resûlullah (s.a.v.):

Zina da e tm İvecek s iniz, buyurdu. Hind de Hür kadın zina eder mi? diye cevab verdi. Resûlullah: Evlâdlarmızı da öldürmeyeceksi­niz, dedi.

Hind de: Biz onları küçükten eğitip büyüttük. Biliyorsun, onları büyümüşken sen Bedir'de öldürdün.

Ömer bu söze öyle güldü ki, sırtüstü düşecekti. Resûlullah (s.a. v.): îftira da etmiyeceksiniz. Yâni asılsız şeyi uydurmayacaksınız.

Hind ise; iftira gerçekten çirkin birşey, tecâvüzlerden daha be­ter. Yine o, mâruf olan hususlarda bana âsi olmayacaksınız... diye saydı. Sonra Ömer (r.a.)'e emretti: Allah Resulü adına onlardan beyat al ve istiğfarda bulun. O güne kadar da, o gün de Resûlullah kadınlarla asla musafaha etmemiş, bir kadının eli eline değmemiş­ti. Ancak kendine Allah'ın helâl kıldığı müstesna[77].

Buhârî'nin Âişe (r.a.)'den rivayetine göre, o da demiştir ki: Re­sûlullah kadınlardan, ancak; «Allah'a birşeyi ortak koşmasınlar...» âyetini tekrarlayarak sözlü bey'at alırdı. Yine der ki, Resûlullah, he­lâli olanlardan başka bir kadının elini tutmamıştır.

Ümmühânİ binti Ebî Tâlib (r.a.î fetih günü bir müşrike emân vermişti. Ali (r.a.) ise onu öldürmek istiyordu. Ümmühâni demiştir ki; ben Resûlullah'a gittiğimde O, Hz. Fâtıma'nın örttüğü bir perde içinde guslediyordu. Ben varıp selâm verdim. Kim o, dedi. Ben de Ümmühâni binti Ebî Tâlib dedim. Merhaba Ümmühânî diye buyur­du. Guslünü tamamlayınca da, o tek parça elbiseye bürülü olarak sekiz rekat namaz kıldı. Ve döndü. Ben, yâ Resûlâllah, kardeşim Ali, benim emân verdiğim adamı öldürmek istiyor. Yâni şu îbn Hübey-re'yi, dedim. O da: «Ümmühânî, senin emân verdiğine biz de emân vermişizdir» buyurdu.

Resûlullah (s.a.v.)'ın kanını heder ettiği adamlara gelince, bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı ise af diledi ve sonradan bağışlanınca, müslüman oldular. Abdullah ibn Sa'd Ibn Ebî Şerh aracı bulup iyi bir müslüman oldu. İkrime, Hİbbân ve Hind bin Utbe de îslâm'a gir­diler. Ibn Hişâm'ın rivayetine göre, Fudâle bin Umeyr el-Leysî, Re­sûlullah (s.a.v.)'ı öldürmeye kalkmıştı. Bu fetih yılında ve Kabe ta­vafı esnasındaydı.

Yaklaşınca Resûlullah (s.a.v.) ona:

—  Sen Fudâle misin? diye sordu.

—  Evet, dedi, Fudâle'yim yâ Resûlâllah! Bu sefer sordu:

—  Peki ne konuşuyordun, kendi kendine? Adam, birşey yok, de­di. Allah'ı anıyordum..

Resûlullah (sa.v.) gülerek:

—  Allah'a sığın, tevbe et, buyurdu ve elini onun göğsüne koy­du. Kalbi yatıştı.

Bundan sonra Fudâle hep söylerdi:

—  Vallahi O elini göğsümden çektiği an sanki dünyada Allah'­ın yarattığı hiçbir şey yoktu ondan daha çok sevdiğim. Fudâle ora­dan ayrılıp evine dönerken, seviştiği ve konuştuğu kadına uğradı. Kaduı onu zorluyordu: Hadi konuşmaya devam edelim. O şâir zât ir­ticalen şunları söyledi:

«O bana durma konuş der, ben hayır. Allah ve İslâm izin ver­mez. Eğer ben Muhammed'i ve fetih günü, putların kırıldığı gün, onun ordusunu görmesem.

Allanın dini kuşluk gibi apaydın. Zulmün suratı ve şirk kapka­ranlık.-

Buhâri'nin İbn Abbas'tan nakline göre Resûlullah (s.a.v.), orada ondokuz gün kaldı. Namazı kısaltarak, iki rek'at olarak kılıyordu.[78]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Şimdi gördük, Allah'ın kendi elçisine ve O'nun dostlarına ikram ettiği Büyük Feth'i. Artık o günkü da'vetin değerini net görebilir, ondaki sırları ve ilâhi hikmetjeri gözümüzün önünde rahatça canlan­dırabiliriz.

işte şimdi, Mekke Fethi'nin oluşunu tam kavradık. Artık bun­dan önce oradan neden hicret edildiğini ve o hicretin önemini anla­yabiliriz. Ve yine anlayabiliriz, Allah yolunda malı, canı, aileyi, kabi­leyi, milletini, toprağını, vatanını feda etmenin derecesini. İslâm ba­ki kaldıkça da bunların hiçbirinin zayi olmayıp boşa gitmediğini kav­rarız. Aksine islâm ortada kalmayınca da bunların hiçbirinin sahibi­ni kurtaramadığım anlarız.

Yine şimdi, bu büyük Fetih olayı üzerinde derin derin düşünüp; cihadın, şehâdetin ve fetih öncesi yılların getirdiği çile ve sıkıntıla­rın önemini kavrarız. Bunların hiçbiri boşa çıkmamış, müslümanın bir damla kanı boşa akmamış, müslümana asla gücünün yetmiye-ceği yüklenmem iştir.

Bunu da bütün seriyye ve gazalarında gördük. Çünkü talih rüz­gârları onları aniden çekti o savaşlara. Ama bunların hepsi bir giz­li hesaba uygun olarak -cereyan etti. Ve bütün bunlar fetih ve za­ferin sonuçlarından oluşacak adalet prensiplerine götürüyordu. Bu da sünnetullahın kul hakkındaki işleyişiydi. Şöyle ki: Gerçek îslâm olmadan zafer olmazdı. Allah'a kulluk olmadan îsl&m olmazdı. Can feda etmeden, kurban vermeden, kapısında kul olup yolunda sa­vaşmadan da kulluktan söz edilemezdi... Nihayet şu an, bu Feth'in destanım bütünüyle okuyunca; Hudeybiye barışının nasıl üstün bir yeri olduğunu da kavrayabildik. Ömer'i ve sahabenin çoğunu deh­şete düşüren zahir perdesinin ardında parıldayan ilâhi sırrı da keş­fedebildik. Ve bu barışa Cenâb-ı Hakk'ın «Fetih» adım vermesinin sebebini de gönülden kabullendik: «...O, bunun arkasında yakın bir Fetih hazırladı...» Bunu da kavrayınca, Resûlullahın hayatının gıda­sı olan Nübüvvet gerçeklerini bir kat daha kavramış olduk.

Hatırlayalım, Resûlullah (s.a.v.) 'in vatanından, Mekke'den çı­kışını: Gizlice kabilelerinin, sevdiklerinin bağrından kopup hicret ediyor Yesrib'e. Önceden ve sonradan da onu bir avuç ezilmiş, hor­lanmış sahabesi, aynı göçle sıyrılıp kaçarak onunla buluşuyorlar. Sırf dinlerinin korunması uğruna, malını, ailesini, yerini yurdunu terk ediyorlar.

İşte onlardır şu an vatanına, aile ve malına dönenler. Az iken çoğalmışlar, zayıf iken kuvvetlenmişler. Dün onları kovanlar bugün onları, yenilmiş ve boyun eğmiş durumda karşılıyorlar.

Mekke halkı bölük bölük müslümanlığa giriyor. Bir zamanlar Mekke sokaklarında müşriklerin işkence ettiği Bilâî-İ Habeşi de dö­nüp gelmiş. Mübarek Kabe'nin damına çıkmış, yüce sesiyle haykı­rıyor :

«Allahü Ekber - Allahü Ekber.»

Bu ses idi işkence kırbaçları altında «Birdir, birdir, birdir... Al­lah» diye fısıldayan. Şimdi ise Kâbetullah üzerinden dalga dalga göklere, yeryüzüne yayılıyor: «Lâ ilahe illallah, Muhammedün Re­sûlullah- diye. Ve herkes boynu bükük onu saygıyla dinliyor. Dik­kat edin, bu ikinci bir örneği olmayan tek gerçektir. O İslâm'dır. İn­san ise ne ahmak ve echeldir ki: islâm'dan başkası uğrunda mü­cadeleye fedakârlık ve kahramanlığa yeltendiği zaman, sadece veh-miyle asılsız ve boyutsuz boş dâva ile uğraştığını bile anlamıyor.

Bu kısa takdimden sonra deriz ki:

Büyük Fetih, aynı zamanda birçok işaret, hüküm ve sayısız ilke­ler ihtiva etmektedir îyi görmek için üzerinde durmak zarureti var. Biz şimdi, olayın seyrine göre, elimizden geldiği ölçüde bunları hatır­latacağız,

a) Mekke fethinin sebebi olan olay bize gösteriyor ki; barış ve andlaşmada müslümanlar tarafında olanlara, karşı taraf harb açar­sa bizzat- müslümanlara açmış oluyor. Artık saldırganla mubluman-lar arasında hiçbir akld kalmıyor. Bu ulemanın tam ittifak ettiği gö­rüştür.

b) Resûlullah  (s.a.v.)'ın Mekke   üzerine yürüyüşündeki metod gösterir ki; ahdini bozan ve onu hiçe sayan taraf üzerine müslüman-ların emîri, hiç de haber vermeden ansızın hücum edip gafil bastı­rabilir. Hıyanetinden ötürü bu böyledir. Bundan karşı tarafı haber­dar etmesi de gerekmez. Nitekim gördük ki, Resûlullah ümmetini, Mekke'ye karşı topladığında şöyle dua etmişti:   «Yâ Rab!  Kureyş'-in gözlerini kör et, bizi görmesin! Tâ karşılarına dikilinceye kadar...» Bu da ümmetin ittifak ettiği bir prensiptir.

c) Resûlullah (s.a.v.)'ın bu uygulamasında şuna da işaret var: Bir kısım kimselerin ahdi bozmaya yeltenmesi, hepsinin ona giriş­mesi olarak telâkki olunur.   Ama kalan   topluluk bu ahdi bozma teşebbüsünü gerçekçi bir tavırla reddederse durum değişir. Halbu­ki Resûlullah gözetti;  Kureyş'in çoğunluğunu suskun gördü.  Müs­lümanların taraflısı olan Huzâalılara karşı baskın düzenleyen ken­di adamlarına ve taraflılarına  karşı  bir tavır almadılar.  Bu  gös­teriyordu ki; onlar da- bu işe rıza göstermiş, ahdi bozup hıyanet et­mişlerdir. Çünkü, başlangıçta lider kadro barış yapmış, Kureyş halkı da toptan bunu tasvip etmişti. Şimdi de yine onların ileri gelenleri ve mümessilleri ahdi bozucu bu saldırıyı düzenlemişlerdi. Tabii so­nuç yine toptan ahdi bozmuş olmalarıdır...

Nitekim Resûlullah, Benî Kurayza savaşçılarını idam ettirirken de herhangi birine, ahdi bozmadığını sormamıştı. Yine Beni Nadir'i sürgün ederken de, sebeb m üslüm ani arla aralarında bulunan anlaş­mayı bozmalarıydı. Halbuki bozguncular sadece aralarındaki bir grup lider kadroydu[79].

2- Hâtıb bin Ebİ Beltea ve yaptığına dair i

a) Biz şimdi, Nübüvvetin başka bir görünüşü karşısındayız. Yü­ce Rabb'in onu vahiyle nasıl yakından desteklediğini seyrediyoruz. O, sahabelerine emrediyor: -Gidin, Hah bahçesinde develi bir ka­dın bulacaksınız. Onda bir mektup var, ahp getirin!...» Bunu ona haber veren kimdi? Yolcu kadınla Hâtıb bin Ebî Beltea arasında cereyan eden olaya O, nasıl muttali oldu?.. Bu vahiydi elbet, işte bu nübüvvet cilvesidir. Ve A]lah'ın Nebisine ve müslümanlara va'delettiği o Büyük Feth'i tahakkuk ettirmek için ona destek ve plânın gerçekleşmesi için ihbardır.

b) Suçla ittiham olunanın, bazı yolla işkenceye tâbi tutulması itirafı te'min için, caiz midir?..

Bazı zevat, Hz. Ali (r.a.)'nin o kadına söylediğinden bunu is­tidlal ederler. «Ya mektubu çıkarırsın, yoksa elbiseni soyacağım!.. Yâni buradan yürüyerek bazı ulema şu hükme varıyor: Bazı suç­ları açığa çıkarabilmek için mü'minlerin imamı ve onun vekili, çeşitli yollara başvurabilir, vasıtalar kullanabilir: Tıpkı böyle de, Hay-ber yahudilerinln Huyey bin Ahtâb'a ait hazineyi saklamaları üzerine Resûlullah'ın uygulamasını delil sayarlar. Hani, Hayber Gaz­vesi sonunda Resûlullah (s.a.v.), Huyey bin Ahtâb'm amcasına: «Hu-yey'in Benî Nadir'den getirdiği Mesk'i[80] ne yaptınız?» diye sormuş^ tu.

Onu savaş masrafı olarak harcadım, diye cevab verse de, «Ha­yır zaman kısa, para da çok fazlaydı» buyurdu. Ve bunun üzerine onu Zübeyr'e gönderdi. O da biraz sıkıştırınca adam: «Ben Huyey'i şu harabelerde dolaşırken görmüştüm», dedi. Ve gidip aradılar. Ger­çekten de harabede o deri dolusu parayı buldular. Günümüzde bazı araştırmacılar bu görüşü îmam Mâlik  (r.aJ'e isnad ederler.

Gerçek ise şudur: Dört büyük imam ve cumhûr-u ulemanın araş­tırması sonucuna göre; şer'İ ölçülerle yeter delille suç isbat edilme­den, maznuna (suçla ittiham edilen kimseye) işkence yapılamaz, îkrar etsin diye böyle bir uygulama caiz değildir. Çünkü suç ;sbat edilmedikçe maznun, suçsuz kabul edilir. Hatıb'ın Mekke'ye gönder­diği kadın olayına ve Hz. Ali (r.a.) 'nin onu tehdidine gelince; şu iki sebebe bağlı olarak bir delil teşkil edemez:

Birincisi: Bu kadın sırf bir itham altında değildi. Onun (mek­tup götürdüğü) sabit ve gerçekti. Çünkü onu peygamberlerin en büyüğü ve insanların en doğru sözlüsü Muhammed (s.a.v.) haber vermişti. Bu ise, ikrardan ve senedden de kesindir. Şimdi, biz ma­sum olmayan insanların zan ve şübhesine dayalı ittihamla nasıl kı­yaslarız bunu? Bu kadının durumu için söylediğimiz, Huyey bin Ah-tâb'ın amcası için de aynen geçerlidir.

İkinci olarak daı Mektubu bulmak için elbisesini soymak, iş­kence ve hapis gibi değildir. Aradaki fark büyük ve açıktır. Mek­tubun onda olduğu kesin olunca, artık onu bulmak için elbisesini soyup aramaktan başka yol yoktur. Bu da şübhesiz meşru bir yol­dur. Hattâ Resûlullah (s.a.v.)'ın emrinin yerine gelmesi için bu zaru­rîdir. Zübeyr'in, Huyey bin Ahtâb'ın amcasına işkence uyguladığı mes'elesine gelince; bir kere bu da sadece bir itham değil gerçeğe istinad ediyor. (Resûlullah (s.a.v.) haber verdiği için) ikinci olarak da bu bir harb durumudur. Müslümanlarla öbürleri arasındaki harb hali. Pek tabii müslümanların birbirine karşı uygulamasında mes-ned olamaz, kıyas kabil değildir.

Bu kanaati, tmam Mâlik (r.a.)'in mezhebindeki görüşü diye sa­nanlara gelince, bu da onun mezhebini tanıyanların açıkça göreceği üzere bâtıl bir tahmindir. îmam Mâlik (r.aJ'ten Sehnun'un El-Mü-devvenetü'l-KÜbrâ'sında şu nakil var:

«Bir kimse bir suçu; tehdid, zincire vurma, korkutma, dövme veya hapsetmeyi müteakip ikrar etse had vurulur mu? dedim, tmam tehdidle ikrar eden afvedilir, dedi. Zaten, korkutma, bağlama, teh­did, hapsetme ve dövme dediğin hepsi bence tehdiddir, afvedilir ka-naatindayım» buyurdu.

Yine râvi der ki: Peki tehdid veya dayakla ikrar eder, katilliği veya çaldığını ortaya çıkarırsa-, gerçek böylece ortaya çıktığı hal­de yine had uygulanır mı? dedim. Dedi ki, ben ancak ve ancak, tam emniyet içinde korkusuzca ikrar edene ceza uygularını. Aksi halde uygulayamam!...

c) Resûlullah'ın Hâtıb'a sorusu ve onun cevabı ardından da, o yüzden nazil olan âyeti okuması bize şunu gösteriyor: Hangi gart altında olursa olsun, müslümana, Allah'ın düşmanlarıyla dost ol­ması yaraşmaz. Onlara bir meyil ve yardım hissi taşıması da asla caiz değildir. Onlara dostluk ifade eden sözle mukabele de uygun olmaz. Hâtıb'ın Kureyş arasındaki yakınlarını, kendisi aslen Kureyşli olmdığı sebebiyle, himaye eden olmadığından, bir iltimas beklemediği için mazur görülmesini istemesine rağmen bu böyledir...

Çünkü Kur'an âyetleri nazil olup, açık olarak, mü'minlerin, Al­lah'tan başkasını veli edinmemesini, yalnız O'ndan himaye bekle­mesini emretmiştir. Ve kim olursa olsun, kiminle olursa olsun, in­sanlarla ilişkisini bu esasa dayandırması, bu yüce dine uygun ola­rak kurması emredilmiştir. Aksi halde, bir kimsenin yâni müslü-manın, malını, canını Allah yolunda harcaması; yerini aile ve imkâ­nını onun için terketmesi nasıl düşünülebilir ki?...

îşte çağımızda, kendi kendine düşmanlık eden müslümanların çıkması budur: Namaz için mescidlere ko^ar, zikir ve virdleri sürekli tekrarlar. Mlsbahı elinden bırakmaz... Ama halkla ilişkilerini hâlâ akrabalık bağı, ırkî yakınlık hissi, mal ve makam arzusu ya da bazı hayvani arzu[81] ve isteklerini tatmin esasına göre yürütür. Ve bu suretle, hakkı bâtıla satmış olmaktan veya geçici dünya için Allah'ın dinini bir paravan olarak kullanmaktan çekinmez.

Bunlar münafıktır. Müslümanlarla görünmeleri, onları geciktir­mek, bölmek, zayıf düşürmek emelindedir. İşte, tarih boyu, müslü-manlara karşı hazırlanıp uygulanan hiyle ve tuzaklardan bir görü­nümdür bu...

3- Ebû Süfyân mes'elesi ve burada Resûlullah'ın tutumu:

Fetih günü, Ebü Süiyân'm durumu garipti gerçekten: îlk defa Resülullah'a savaş açanların başı ve öncüsü iken, o gün, O'nun di­nine fevc fevc girenlerin önünde ve ilki oldu.

Halbuki, bugüne kadar Mekke'den çıkan her muharib ve her ordu onun teşviki, onun öncülüğü ve onun coşturmasıyla olmuştu ancak... HJtmet-i İlâhi, Mekke Fethi'nİn kansız olmasını gerektir­miş-, daha önce O'nun Resulüne (s.a.v.) ezâ edip harb. açarak ora­dan çıkaran halkının İslâmlaşmasını murad etmişti. Öyle ki; müs-lümanlann da herhangi mücadele ve meşakkate girmesine hacet kal­madan... Ebû Süfyân'ın müslüman olmasının sebebleri de çok önce­den hazırlanıp plânlanmıştı âdeta!... Bu da Resûlullah (s.a.v.) ile vuku bulan mülakat ânında Merri Zahran'da gerçekleşti. Arkasın­dan da Mekke halkına koştu, onların kafasından ve gönlünden savaş düşünce ve arzusunu silip attı. Mekke atmosferini teslimiyete ha­zırladı. Câhiliyye şirkini yere gömerken, İslâm ve tevhid tohumunu da ekmiş oluyordu.

Nitekim, Resûlullah (s.a.v.) 'in ona ilânını tenbihlediği şu emir de bunun başlangıç ve belgesiydi: «Kim Ebû Süfyân'ın evine sığı­nırsa emniyettedir». Tabii bu taltif, onun müslüman oluşu, İslâm'a ısınıp kalbinin karar kılmasından sonraydı... Bilirsiniz ki, İslâm, dinin inanç ve ameli ahkâmına tam uyup boyun eğmektir. O hal­de, bir müslümana gerekli olan, imanın kalbine sirayet etmesidir. Bu da tabiî İslâm prensip ve erkânına sürekli uyumla gerçekleşir. Sürekli ve ısrarlı olarak birtakım meşru vesileler ve sebeblere kal­bini alıştıran kimse, gitgide imanı kalbine oturtur. İslâm onun ta­biatı olur, iman kökleşir. Artık, fırtınalar onu sarsamaz, saptıra-maz...

Nitekim Hak Teâlâ, Kitab-ı Kerim'inde böyle buyuruyor: «Arap­lar, biz iman ettik dediler. De ki, belki henüz iman etmediniz ama îslâm olduk diyeb'Hrsin'z. Çünkü henüz iman kalbinize tam olarak kök salmadı!..[82]».

Yine bu yüzden, savaş anında, harbin şiddeti karşısında müs-lüman olan kimseyi, silâh korkusuyla veya ganimete ermek arzu­suyla da sırf zevahiri kurtarmak için müslüman olmuş olmakla itham etmesi yakışmaz.

Hattâ karineler buna delâlet etse bile caiz olmaz. Çünkü matlûb olan, kalbe ve iç âleme nüfuz etme değil, görünüşün ve dış âlemin ıslâhıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.)'ın çıkardığı seriyyelerde bazı sahabenin bu konudaki tutumu üzerine Cenâb-ı Hak vahy ile açık­lık getirmiştir. Çünkü bazı sahabeler, böyle bir çarpışma anında, müslümanlığını ilârf eden kimselerin ölüm korkusuyla böyle davran­dığını iddia edip öldürmüşlerdi:

«Ey inananlar! Allah yolunda çarpışırken uyanık olun. Size tes­limiyetlerini bildirenlere, «Sen mü'rnin değilsin» demeyin. Siz geçi­ci dünya cilvesini takib ediyorsunuz. Halbuki Allah katında sayı­sız ni'metler var. Esasen daha önce sizler de böyleydiniz. Allah lüt­fetti de oldunuz. O halde iyi değerlendirin insanların hâlini. Zaten Allah sizin ne yaptığınızdan haberdardır[83]».

Dikkat edin, müslümamn dine yeni girdiği zamanki halini na­sıl tasvir buyuruyor. Onların çoğu da bugün için imanlarından şüb-he ettikleri kimselerin durumundaymış. Sonra Allah onlara ihsanı­nı artırmış da, gitgide saf ve samimi müslüman olmuşlar...

Bu da tabiî, zahiri plânda, din ahkâmını sürekli ve disiplinli şekilde yasaya yasaya şübhe ve eski yanlışlardan temizlenme şek­linde olmuştur.

Resûlullah (s.a.v.)'ın risâlet hikmetinden birisi de îşte Ebû Süf-yân'ın, müslüman olduğunu ilânını müteakip; Hz. Abbas'a emrede­rek vadinin çıkış yerinde tutmasındadır. Oradan bütün îslâm ordu­su, alaylar, taburlar halinde geçecek, o da İslâm'ın gücünün ne nok­tada olduğunu görecekti.

Nihayet, Mekke'den paramparça, ezik, yenik kaçan müslüma-nm nasıl bir inkılâp ile yenilmez kuvvet oluverdiğini anlayacak. Bu ise tabiî, o dinin akidesinin doğruluk ve zlâhilik yönünde te'kidle, zihne sunacakıt.

Ama bu hikmetler, bir ara, Ensârdan bazı sahabenin zihninden silinivermişti. Haniya, Resûlullah (s.a.v.h «Kim Ebû Süfyân'ın evi­ne sığınırsa emindir» fermanım ilân edince, O'nun kendi kabile­sine ve memleketine özel bir sevgi duyduğunu, bu sözü de bu yüz­den söylediğini sanmışlardı.

Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayetine göre, Resûlullah bu sö­zü söyleyince, Ensâr'dan bazıları birbirine: Demek ki adamın bel­desine olan bağlılığı, halkına olan sevgisi onu sardı. Ebû Hüreyre der ki: Bunun üzerine vahiy geldi. Zaten vahiy gelince haberimiz olurdu. Bu sefer vahiy gelince, daha bir ferdin Resûlullah (s.a.v.)'a kaşını kaldırıp bakmasına fırsat kalmadan, o vahyin emrini icra et­ti. Şöyle seslendi: Ensâr topluluğu! Onlar da: Buyur yâ Resûlâllah! dediler.

Buyurdu ki: «Adamın memleket sevgisi baskın geldi...» dediniz. Evet öyle oldu dediler. Bunun üzerine: «Asla! Ben Allah'ın kulu ve Resulü olarak sizin beldenize hicret ettim. Dirim sizinle olduğu gi­bi, ölüm de sizinle olacak!..»

Ensâr ona ağlayarak şu itirazda bulundular: Biz bu sözü kötü niyetle değil, sadece Allaha ve Resulüne bağlılığınızdan söylemişiz-dir.

îman ve îslâm arasında farka yönelik şu anlattıklarımızı; size Ebû Süfyânın müslüman oluş biçimine dair tartışmalarla ilgilidir. Haniya onun Resûlullah tarafından «hâlâ benim, Allanın Resulü ol­duğuma kesin kanaatin oluşmadı mı?» diye, yöneltilen soruya verdiği cevabda bu endişe vardı: «Buna gelince, vallahi hâlâ gönlümde bir tereddüd var!..»

Nitekim Hz. Abbas tr.a.) da ikaz ediyor: Yazıklar olsun sana, Allahm birliğine, Muhammedin Onun Resulü olduğuna şehâdet ge-tirsene, boynun vurulmadan!..

îşte o zaman gerçekten şehâdet getirdi.

Buradaki şübheli yan şu: Deniyor ki, tehdit altında İslâm'a gir­mek ne kıymet ifade eder? Çünkü az önce o, Resûlullah'ın nübüv­vetinde şübhesı olduğunu söylemişti.

Ancak buradaki şübhe şöylece kalkar. Bilirsiniz ki: Müşrik ve kâfirden beklenen, imanın kâmil mânâda kalbe yerleşmesi değil. Başlangıçta, İslâm'a girecek kimseden beklenen; aklıyla kavradığı

İslâm'ı diliyle de ilân ve ikrar etmesidir. Bu teslim oluştan sonra; yâni Allah'ın birliği, Resulünün nübüvvetini ve onun getirip haber verdiklerinin doğruluğunu ifade ile onun topyekûn kanunlarına bo­yun eğecek... îmanın gerçeğiyle teessüsü ise, bundan sonraki bağ­lılık ve emirleri sürekli uygulama ile gerçekleşecektir.

Gerçekten de Ebû Süfyân bu nizamî orduların geçişi karşısın­da düşünüyordu. Gördükleri karşısında çarpılıyor, şaşkınlıkla Hz. Abbas'a dönüyordu. Tabii henüz câhülyye düşüncesinden de sıyrı­lamamış, o kafa ve gönülle değerlendirme yapamıyordu:

«Gerçekten, yeğenin çok büyük bir hükümdar oluvermiş yâ Ab­bas!» diyordu. Tabii Abbas (r.a.) onu bâtıl kalıntısı düşüncesinden uyarmaya çalışır; «Ebû Süfyân, dikkat et! Bu hükümdarlık değil pey­gamberliktir! Neden söz ediyorsun?...»

Esasen o, bir zamanlar siz Mekkelüer teklif ettiğiniz halde, mül­kü de, malı da, makamı da ayak altına almış, sizin işkence ve ha­karetlerinizi de hiçe saymıştı. Siz değil miydiniz, hem ona sundu­ğunuz bunca dünyalığı reddedip, Risâlet görevine tercih etmediği ve sizi imana çağırdığı için, onu ülkesinden çıkarmaya mecbur eden?.

îşte nübüvvet böyledir!

Hz. Abbas (r.a.)'m dilinde tecelli eden ilâhi hikmettir bu. Böy­lece kıyamete kadar herkesin ibret alacağı bir kelâm olsun; bilinsin ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın daveti, bazılarının vahyedip gevelemeye ça­lıştığı gibi; ne saltanat, ne akar, ne ırk kaygısıyladır. Bu, Resûlul-lah'ın baştan başa hayatını kaplayan bir sayhadır. İlâhi ikazdır. Onun ömrünün her ânı, damla damla konuşur bir armonidir. Bu, Allah yolunu ve O'nun nizamını tebliğ için gönderilmiştir insanlığa. Yeryüzünde nefsinin saltanatına zerrece pay yoktur!.

4- Resûluliah'ın Mekke'ye giriş tarzı üstüne düşünceler.

a) Buhâri'nin, Abdullah bin Muğfil'den rivayetinde gördük ki; Resûlullah (s.a.v.) Mekke girişinde Fetih sûresini okuyor. Okuyu­şunda terci' yapıyordu Terci' ise kırâette bir tarzdır. Okuyan coşa­rak onu terennüm eder sanki... Bu da O'nun, Mekke girişinde Raî> biyle başbaşa bir istiğrak halinde olduğunu gösterir. Yoksa, zafer ve büyük muvaffakiyetin nefsine getirdiği büyüklenme, gurur ve şu­urunu kaplayan övünçten değil. Hayır, sırf Allah'ın destek ve yar­dımım apaçık müşahede etmesinin sonucu, ona bütün zerreîeriyle iltica edişidir...

Nitekim, îbn îshâk'ın rivâyetindeki tasvir de bu mânayı daha açık yansıtır. Ona göre Resûlullah Cs.a.v.) Zituva'ya gelince; Al­lah'a minnet tavriyle başını öyle eğiyordu ki, nerdeyse alnı hay­vanın yelesine değiyordu. Bu, onun, kendisine Allah'ın lütfedip gös­terdiği «Feth-i Mübîn» için minnet ifadesiydi.

Bu da şunu gösteriyor; O, Rabbinin emrini yerine getirmiş ol­makla kullukta tamlanış ve kulluğu   başarmanın   şükrü   içindedir. Ve kavminden çektiği bunca çileyi, kendisini zorla çıkardıkları bu beldeye, Allah'ın nasıl bir zaferle, şeref ve izzetle döndürmekte ol­duğunu gözlemekte... Evet bu an Allah'a en kâmil mânâda hamd ve şükür dolu gönülle yönelme ânı; bu mekân ona kulluğun son haddine taşırılma makamıdır. Tabii bu her mü'minden beklenecek haldir esasta.  Yâni,  genişlik ve darlık  ânında hep Allah'a mutlak ubûdiyyette kalmak. Bollukta kıtlıkta, güçlü iken de, zayıf iken de hep mutlak kulluk...

Yâni müslümana, sadece sıkıntıya düştüğü, belâya uğradığı za­manda darlık gitsin, zarar kalksın diye kulluk gösterisi asla yakış­maz. Çünkü geniş ve mutlu günlerin huzur ve refahı, sarhoş eder--se, isyana düşer, gözü birşey görmez. Öyle kimseler ilâhı emir ve ahkâmın yanından teğet geçmeye başlar. Öyle ilgisiz olur ki, sanki o dar günlerinde yalvaran ve boyun büken o değilmiş...

b) Buhâri'nin ,bu rivayeti aynı zamanda, bize Kur'an okuyan kimsenin ahenk ve teganni yapmasının da caiz olacağını gösterir. Bu anlam, Abdullah bin Muğfil'in naklindeki «Terci1» ta'b'rinden çı­kar. Bu ise bütün Şâfü ve Hanefî ulemasıyla Mâlikilerin ve ötekile­rin çoğunluğunun birleştiği gerçektir[84].

c) Resûlullah  Cs.a.v.)'in hikmet dolu tedbirinden biri de, Mek­ke'ye girerken ashabına farklı yönlerden bölük  bölük girmelerini emretmesidir. Onlar, tek yol veya kapıdan girmemekle, savaşı bü­yük çapta önlemiş oldular. Çünkü Mekkeliler bu durumda savaşa cesaret edemezdi. Etse, adamları dört bir yana dağıtmaları gerekir­di. Bu ise onların zayıflaması demekti. Bunu göze  alamayınca da savaş ve saldırının sebebi kendiliğinden ortadan kalkmıştır.

Resûlullah Cs.a.v.) bunu, muhakkak ki, kan dökülmesini önle­mek, İslâm'ın belde-i Haram'a verdiği mânâyı korumak için emretti. Ve onlara da, sadece saldırana karşılık savaşma izni verdi. Öbürle­rine de, evlerine kapandıkları takdirde emniyet va'detti.

5- Mekke Haremine mahsus hükümler:

a) Orada savaş yasağı:

Gördük ki, Resûlullah (s.a.v.) ashabına hiçbir kimseyle savaş­maya izin vermedi. Sadece müslümanlara saldıranlarla, kanı heder edilen ve öldürülmelerini kendisinin emrettiği altı kişi hariç.

Yine gördük ki, O (s.a.v.), uzaktan kılıç parıltılarını görünce sormuş ve Hâlid bin Velid'in kendisine saldıranlarla savaşmak zo-Minrlfi kaldığını anlayınca, buna üzülmüş. Ancak, «Allanın kaza­sında hayır vardır» buyurmuştu. Zaten bunun dışında da Mekke'-d»    herhangi bir çarpışma olmamıştı...

Nitekim fetih günü halka hitap ederken de: -Mekke'yi Allah yasak bölge yaptı, insanlar değil...» buyurdu. Ve, «Allah'a inanan bir kişiye kıyamete dek, orada kan dökmesi veya kavga etmesi helâl olmaz. Biri kalkıp da ruhsat var savaşa derse; Allah kendi Resulüne izin verdi, size değil deyin. Ona bile bir günde bir an için izin vermişti. Ve dünkü gibi bugün de haramhğı avdet etti.

tşte bunu deL'l alan bütün müçtehidler, Mekke'de ve çevresin­de savaşın caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Çünkü bu Fetih hut­besinde açık bir peygamber emridir. Ancak ulema mes'eleyi geniş­lemesine alınca; uygulamanın nasıl olacağını araştırınca müşrikler­le ve âsilerle savaşı emreden, kısas olunacakların öldürülmesini bil­diren nasslarla bu yasak arasını şöyle bulmuşlardır. Müşrik ve mür-tedlerle savaşma hususunda bir müşkil düşünülemez. Çünkü müş­riklerin orada yerleşmesi, mekân tutup kalması şer'an yasaklanmış­tır. Bunda ittifak var. Hattâ Şafii mczhebiyle öbür birçok müçlehid; müşriklerin oraya uğrayıp geçmesini bile caiz görmez. Bunun da­yanağı şu âyet-i kerîmedir: «Müşrikler necistir. Bu seneden sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar...» O halde, orada bulunan­lara düşen, müşrikler oraya girmeden ve yaklaşmadan onlara sa­vaş açıp yaklaştırmamaktır. Bu demektir ki: Cenâb-ı Hak, Hare­mine bir müşrik veya kâfir sokmamayı tekpff .1 etmiştir. İşte bu da, bu dinin mûcizesidir. Yâni Allah'ın kitabında ve Resulünün lisa­nında gelen va'din tecellisidir.

Asîlere gelince: Bunlar sâîih imâma başkaldıranlardir. Cum-hûr-u fukahânın kanaatına göre böyleleriyle savaşa medar, âsi oluş­larıdır. Çünkü bu isyan ancak silâhlı karşılıkla bastırılabilir. Çün­kü âsilere karşı savaş hukukullahtan olup, vazgeçilemez. Haremde de olsa onu bastırmak için savaş, onların önünü koyvermekten ev­lâdır.

İmam Nevevi şöyle der: Bu, cumhurdan nakledilen görüştür. Doğru olan da budur. İmam Şafiî de, «Kitâbü İhtilâfi'l-Hadîs»te bu­nu delil getirmiş, nassa dayandırmıştır. Şafiî şöyle diyor: Mutlak olarak kıtal'i meneden hadîslerin zahirinin gerektirdiği durumu şöy­le yorumlayabiliriz Cyâni âsilerle bile savaşı reddeden hadîsler) : Kı­talin bu genel yasağı haramhk ifade etmesi; (bu mancınık dahil her tür savaş vasıtalarıyla saldırmadır) ıslah olmaları başka yolla müm­kün olmasına bağlıdır. Ama küffâr başka beldelere üslenmiş ise o zaman savaşın her türü ve vasıtası caiz olur.

Tabiî bazı fakîhler, âsilere karşı savaşın haram olduğuna; an­cak sıkıştırmak suretiyle Harem'den çıkıp kaçmalarım veya itaat etmelerini te'min etmek için çeşitli çarelere başvurmanın caiz oldu­ğuna kail olmuşlardır[85].

Hadlerin tatbikine gelince: Şafiî ve Mâlikî Mekke Hareminde haddin yerine getirilebileceğine hükmetmiştir. Delilleri ise: Bunâri'-nin rivâyetindeki Resûlullah'ın şu kavlidir: «Harem, âsileri, kan dö­küp kaçanları ve kapkaççıları korumaz elbette[86]».

Ebû Hanife ise, (bu da Ahmed'den nakildir.) Harem'de olduk­ça bu kimseler emindir. Ancak sıkıştırılarak, Haremi terketmesini sağlamak caizdir. Oradan çıkınca da had veya kısas uygulanır. Delili ise, Resûlullah (s.a.v.)'ın Fetih günü söylediklerinin genel yorumu­dur. Zerkeşî ise şöyle der: O halde Mekke Haremindeki özel durum şudur: Mekke dışında küffâr veya âsiler bir yere üslendi ise, onlar üzerine umûmî savaş açmak ve hangi savaş tekniği gerekliyse onu uygulamak caiz olur. Ama Mekke'de böyle bir üslenmeleri oldu ise bu tarz bir savaş açmak caiz olmaz[87].

Biz de deriz ki; Cenâb-ı Hakk'm Harem-i Şerifi sırf mü'minlere mahsus emniyet yeri ve onlara âit sığmak kılmış olması bakımındandır. Durum bu olunca, artık orada kıtale sebeb olacak ne olabi­lir? Belki sadece «had»leri tatbik ve âsileri tedib vardır ki, onların da ahkâmı malûmunuzdur.

b) Avlanma yasağı:

Bu icmâ' ile sabittir. O da müttefekun aleyh olan şu hadîs-i ne­beviye dayanır: «...Oranın otu koparılmaz, avı ürkütülemez...» Avı ürkütme haram olursa, telef etmek tabii olarak haram olur. Demek ki, o arazide ava rastlayan, onu serbest bırakacak. Eliyle telef eder­se ihramlının yaptığı gibi tazmin eder. Ancak, hadîste ta'yin edi­len beş tür hayvan bu umumi yasaktan hariçtir. Çünkü Resûlullah bunları ayırmış ve zararlılar olarak göstermiştir. Karga, yengeç, ak­rep, fare ve kuduz köpek....Ulema, yılan ve zararlı yırtıcıları da za­rar verici olmaları sebebiyle bunlarla aynı kategoride mütalâa etmiş­lerdir.

c) Nebatının koparılması yasağı:

Bu da yukarıda geçen hadîsteki; «Otları koparılmaz» ifadesinde delilini bulur. Böylece o arazide Allah'ın bitirdiği her bitki bu ya­sağa dahil olup, sadece halkın geçimi için ektiği ve yeşilken kopar­mak zorunda olduğu bitkiler hariç kalır. Halkın ekip biçmesi haram olmaz yâni...

Tıpkı evcil hayvan kesmenin haram olmadığı gibi, hayvan ve nebatın bakımını yapmak, kuruyan dallarını ve otlarını koparmak caizdir. Ancak, Zerkeşî'nin, Ebû Hanîfe ve Ahmed'den rivayetine gö-rem, Harem dahilinde hayvan gütmeyi menetmişlerdir[88].

Yine cumhur, zararlı haşerelerden beşini istisna eden hadîs-i şe­rife kıyasla, umumî bitkilerden de ezâ veren bitkileri istisna etmiş­lerdir ki, bu da, «Nass'ı Kıyas'la tahsis» kabilindendir[89].

d) Oraya ihramlı girmenin vücûbu:

Yâni kim Mekke'yi veya Nevevi'nln dediği gibi onun Haremin­de bir yeri, hedef alır yola çıkarsa-, eğer bu gidişi de, ticaret ve zarurî ihtiyaçları sağlamak gibi sürekl igiriş ve çıkışı gerektiren bir iş için değilse, sürekli Harem'e girip çıkmak zorunda değilse, o kimse­nin ancak ve ancak hac veya umreye niyet ederek ihramlı olarak girmesi gerekir.

Ancak; ulema bu talebin, «vücûb<> mu, «Nedb» mi ifade ettiği hususunda ihtilâf etti. Ama üç imam nezdinde meşhur olan, Şâfiîle-rin de çoğunluğunca zâh'r olan «vücûb»dur ki bu îbn Abbas'tan nakildir.

Bazı ulema ise bunun mendûb olduğuna kanidir.

İhtilâfın sebebi ise, Resûlullah (s.a.v.)'m Fetih günü Mekke'ye ihramsız girmiş olmasıdır, Bu da, Müslim ve ötekilerinin; -Resûlul­lah Fetih günü Mekkeye girerken başında siyah bir sarık vardı ve ihramsızdı.,.»  şeklindeki  rivayetlerine  dayanır.

Yâni ihramın mendûb olduğuna hükmeden ulema bu hadisi delil alıyor. Ama vâcib diyenler de durumu şöylece tashih ediyorlar: Re­sûlullah o gün küffârın hıyanetine karşı tedbirli ve her an çıkabi­lecek bir harbe karşı hazırlıklıydı. Bu ise umumi halden müstesna­dır. Vücûbun dışındadır.

e) Gayr-i müslimlerin orada kalmasının yasağı:

Biz ilk hükmü açıklarken bunun da hükmünü deliliyle zikret-mistik. Bu da orada harbin yasaklığına dayanır.

6- Resûlullah (s.a.v.)ın Kâbe-i Muazzama'da yaptıkları üze­rine düşünceler:

a) Kabe içinde namaz:

Buhârİ'nin îbn Abbas'tan rivayetini naklederken demiştik ki. Resûlullah (s.a.v.) Beyt'e, oradaki putlar temizlenip, Hz. îbrahim ve ismail'e izafeten yapılmış ellerinde fal oku olan resimler silininceye kadar girmedi. Bundan sonra ancak Beyt'e girdi ama sadece dört kö­şeye tekbir getirdi ve namaz kılmadan çıktı.

Müslim ise İbn Ömer (r.a.)'den Resûlullah'ın, Usâme, Bilâl ve Osman bin Talha el-Hasbi ile Kabe içine girdiğini, kapısını kapatıp bir müddet orada kaldığını rivayet etmiştir. îbn Ömer diyor ki; Ben, Bilâl çıkınca, Resûlullah'ın orada ne yaptığını sordum. Şöyle dedi: iki direği soluna, birini sağına ve üç direği de arkasına aldı ve namaz kıldı. (O gün Kabe'nin altı direği vardı).

Buhâri'nin de îbn Ömer'den buna yakın rivayeti var...

Ulema da bu iki hadîs arasında tearuz olmadığını beyan eder. Sebebi ise îbn Abbas'ın (ki o Resûlullah'ın namaz kılmadığını nak­lediyor) Resûlullah (s.a.v.) ile beraber olmadığı, Kâ^e içine girme-

diğinden gelir. Çünkü o namaz kılmadığını, îbn Hâcer'in dediği gi­bi, bir Usâme'ye, bir kardeşi Fazla isnad ettiriyor. Halbuki Fazl da Kabe'ye beraberce girmemişti. Bilâl'e gelince, o Resûlullah ile be­raberdi ve namaz kıldığını isbat ediyor. Binâenaleyh, îbn Ömer'in Bilâl'den rivayet ettiği hadisi, şu iki sebebten dolayı tercih etme­miz gerekir: Bir kere, bu olumlu bir haberdir ve onun bilgisi fazla­dır. Esas olarak, birşeyi isbat eden haber inkâr edene tercih olunur. İkinci olarak da; Biiâl'in haberi isbath ve müşahedelidir. Çünkü o Resûlullah üe beraberdi, Kabe içinde... İbn Abbas'ın haberi ise gör­düğünüz gibi sadece rivayete dayalı, müşahede yönü eksik. Üste­lik bir Usâme'den, bir kardeşi Fazl'dan rivayet ediyor. Fazl ise yine Resûlullah'ın yanında değildi.

İmam Nevevİ der ki TTndisçiİPi- BilAl'in rivayetini esas almak­ta birleştiler. Çünkü o isbat edicidir. Bilgi fazlalığı da vardır. Ar­tık onu tercih vâcib olur[90].

Ebû Hanîfe, Şafii, Ahmed ve cumhûr~u ulema da böylece, Ka­be içinde musalli herhangi bir duvarına dönüp namaz kılabilir, di­yorlar. Bu nafile veya farz olabilir. Ama İmam Mâlik aynı görüşte olup; Nafile namazı caiz görür, ama farz ve müretteb namazı caiz görmez...[91].

b) Resim ve fotoğrafın hükmü -.

Buhârî hadîsinde açıkça gördük ki; Resûlullah ts.a.v.) oradaki putlar ve resimler tamamen temizlenmedikçe Kabe'ye girmemişti. Ebû Dâvud da Câbir (r.a)'den; Resûlullah (s.a.v.)'ın, o anda Bat-hâ'da bulunan Ömer îbn Hattâb'a haber göndererek, gelip, Kabe'­deki bütün resimleri imha etmesini emrettiği ve bütün resimler sili­ninceye kadar oraya girmediğini naklediyor. Nitekim Buhâri de, Ki-tâbü'1-Hacc bahsinde Usâme'den naklediyor ki; Resûlullah Kabe'ye girince Hz. İbrahim aleyhisselâmı temsil eden resmi görünce su iste­di ve o resimlerin hepsini sildirdî. İşte bu hadislerin hepsi gösteri»- ki; Nebi aleyhisselâm, duvara çizilen resimleri de imha ettirdi, müces­sem ve tablo halindeki resimleri de oradan çıkarttırdı. Yine anlaşılı­yor ki; bütün bunlardan sonra Kabe'ye girince, duvarlarda resimler­den bazı izlerin kaldığım gördü ve tekrar su isteyip tamamen silip yok edinceye kadar uğraştı.

Bütün bunlar da, İslâm'ın tasvir, mücessem ve gayr-i mücessem resimler hakkındaki  hükmünü  açıkça göstermektedir.  Şimdi  size, mam Nevevi'nin, Müslim üzerine yazdığı şerhteki açıklamasının metnini sunuyoruz: «Asırdaşlarımız ve öbür ulema der ki: Canlı varlıkların resimlerini çizmek şiddetle haramdır. Bu büyük günah­lardandır. Çünkü bunca hadisde, resim yapanlar tehdid edilmiştir. isterse bunu adam, bir geçim yolu olarak, san'at edinmiş olsun. Her halükârda bu san'at haramdır bir kere... Çünkü burada Allah ile yaratıcılık yarışı vardır. Yine bu resim ister elbise, ister sergi, para, banknot, kap-kacak, duvar v.s. üzerinde olsun, aynıdır. Ancak ağaç resmi, kervan silueti ve benzeri canlı resmi (hayvan, insanî görün­meyen tablolar haram olmaz.

Tasvirin, resim yapmanın hükmü işte budur. Ama canlı resim­li birşeyl almanın hükmü ise; eğer duvara asılacak, üste giyilecek ya da başa sarılacak cinsten, tahkir anlamı verilemez biçimde kul­lanılacaksa bu da haramdır. Ama yere serilip oturulacak ya da yaslanılacak yastıkta olursa, yâni tahkir ve aşağılanma anlamı ta­şırsa o zaman haram olmaz. Ama madem ki rahmet meleklerinin ora­ya girmesine mânidir, o halde helâl olmaz. Aşağıda onu ayrıca zik­redeceğiz.

Burada, gölgeli veya gölgesiz olmasının da bir farkı yoktur. Bu bizim mezhebimizin özetidir. Yâni, sahabe, tabiîn ve onlardan son­rakilerin toplu görüşü... Bu, aynı zamanda Süfyânü's-Sevrî, İmam Mâlik ve îmam Ebû Hanife'nin ve ötekilerinin görüşüdür. Bazıları ise, gögeli resim nehyedilmiştir. Gölgesizlerde ise beis yoktur, der ise de bu bâtıl bir mezhebdir. Çünkü Resûlulîah'ın kötü gördüğü ve hiçbir ferdin de hoş göremeyeceği o perde üzerindeki resimler de[92] gölgesizdi. Artık öteki hadislerin mutlak mânâdaki resim yasağı da ayrı...

Rahmetli İmam Nevevi şöyle devam ediyor: «Ulema gölgeli re­simlerin yasakhğı üzerinde ittifakla, tağyirini vâcib gördü. Kaadl lyâz ise çocuk oyuncakları için ruhsat verildiğini söyler.»

Ben de derim ki: Bugün halk fotoğraf makinasıyla çekilen re­simler hakkında tereddütlüdür. Bu da acaba, el mehareytiyle çizi­len, resmedilen suretlerin hükmüne dahil mi, yoksa başka bir hükmü mü var?

Bazısı da, İmâm-ı Nevevî'nln  ağzından aktardığımız, haramhk lletine bakarak, fotoğrafın elle yapılan resim hükmünde olmaya­cağını sanır. Çünkü fotoğrafın bir el meharetine dayanır tarafı yok­tur. Yâni Allah'ın yarattığım taklid ve O'nunla ölçüşme görülmez. Sadece resim makinesini kullanmadan ibaret basit hareket var. Bel­li kayıtlarla, makine haznesinde görüntüyü hapsetmekten ibaret olan bu işi küçük bir çocuk bile yapabilir. Hadisin lâfzındaki mutlak mânâya göre de gerçekten çeşitli tasvir işlemleri arasında bir fark bulmaya zorlanma uygun olmaz.

Resim yapma ile ilgili hususlar bundan ibaret. Ama alma ve kullanma hususuna gelince, fotoğrafla öbür resimler arasında bir fark yoktur. Ama ne olursa olsun, resmin yapılması ve taşınması­na dair hükümde etkili olan özellikler vardır elbette. Haniya kadın resmi ve benzerim muharrem attan birşeyin resmini taşımak seksiz haramdır. Ama zaruret türünden maslahata binâen bir resmi taşı­makta ise ruhsat olsa gerek. Allah bilir en doğrusunu.

Öte yandan bazı kimseler günümüzde tasvirin ve heykeltraşlı-ğın dince yasak sayılmasına şaşabilirler. Ve çağımızda başka me­denî milletlerce de, bu iki şeyin üstün ve güçlü san'atlardan sayıldı­ğını söyleyebilirler.

Ama bu kimselerin şaşmasının sırrı, İslâm'ın bugünkü batı me-deniyetiyle özdeş olduğunu sanmalarmdandır. Öyle olunca, bu ba­sit görüntülerde ona ters düşmesini bir tenakuz olarak alıyor ve yorumlayamıyorlar. Halbuki îslâm bu görüntüleri bir san'at olarak almaz ve yasaklar. Çünkü îslâm yepyeni bir medeniyet dünyasına geçmek için büyük inkılâb yapmış, nev'i şahsına münhasır bir dün­ya görüşü ortaya koymuştur. Bugün medeniyet diye körükörüne bi­zi taklide zorladıkları anlayışla ittifak etmesi de düşünülemez. Ar­tık bize akli muhakeme ile bunun takdimi mümkün olmayınca, san'­at adı altında yutturmaya özenseler de, İslâm'ın san'at anlayışı da bambaşkadır. Ve bu yabancı düşüncelerin empozeye çalıştığı san'at mefhûmunun hiçbir değeri yoktur.

c) Kabe hizmeti: îmdi, Resûlullah'm Kabe'nin anahtarını Os­man bin Talha'ya vererek «Ebediyyen ve sonuna kadar sende kal­mak üzere - Abdüddâr ve Benî Şeybe'yi kastediyor - bu anahtarı al. Artık senden onu zâlimlerden başkası alamaz» buyurduğunu söy­lemiştik, îşte buna dayanarak ulemanın hepsi; kıyamete kadar Ka­be hizmetlerini o sülâleden almanın caiz olmadığı kanaatine var­mışlardır.

imam Nevevi, Kaadi tyâz'dan naklen şunu söylüyor: «Bu Resûlul-lah tarafından onlara verilmiş bir velayettir. Süreklidir ve ilâ niha-ye evlâddan evlâda geçer. Onlardan zorla bu vazife gasbedilemez. Ve bu işe ehil oldukları müddetçe de kimse iştirak bile edemez...» Ben de, bugün bUe bunun geçerli ve Resûlullah'ın vasiyyetinin ve emrinin ellerinde baki olduğu görüşündeyim.

d) Putların kırılması: Bu da muhakkak kif Allah'ın, Resulüne (s.a.v.) yardım ve büyük zaferle desteklemesinin açık görüntüsüdür. Çünkü O, bu Kabe çevresinde dizilmiş zavallı putlara asâsıyla do­kunurken şöyle diyordu: «Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Hak geldi, artık bâtıl gözükemez ve geri gelemez...»

Yine, îbn Ishâk ve ötekilerin rivâyet.ne göre; bütün bu putlar diplerinden kurşunla yere kaynatılıp, yıkılmaması sağlanmıştı. Hal­buki o, hangisine asâsıyla dokunsa, ya sırt ustune devriliyor, ya yüz­üstü kapanıyordu... Eh nasıl duşup kınlmasındı bunlar? O'na Al­lah öyle bir inkılâb nasib etmişti ki Kureyş'in en ceberut liderleri, O'nun önünde baş eğip teslim olmuş, bütün bir Mekke O'nun getir­diği dini kabullenmiş, O'nun Hak da'vetine icabet etmişti.

7- Resûlullah'ın fetih hutbesi üstüne düşünceler:

Şu an artık O, Mekke'nin sahibidir. Sekiz sene önce hicret et­tiği Mekke şehri. Topyekûn kendisine boyun eğip, risâlet ve hidâye­tine teslim olup inanmış bir halde. İşte onlar. O'na her türlü düşman­lığı gösteren ve her işkenceyi tattıran toplum. Şimdi O'nun etrafına toplanmış, saygı ve hayranlıkla, gönülleri buruk halde kendilerine neler söyliyeceğini beklemedeler.

O'na yakışan ise, herşeyden önce, kendisin; zafere erdiren, des­tekleyip va'dinde doğrulayan yüce Rabbine hamd ü sena ile söze başlamaktı. Ve öylece açtı hitabesini: «Lâ ilahe ülâllahü vahdehu lâ şerike leh». O birdir, ortaksızdır,. Allah va'dinde sadık oldu. Kulunu başarılı kıldı. Tek başına bütün kabileleri dize getirtti... Ve devam edecekti elbette, Kureyş ve öteki kavimler önünde, yeni (îslâmi) top­lumun ana ilkesini anlatmaya. Bu ilke Cenâb-ı Hakk'ın şu kavlinde parıldıyordu: «Ey insanlık! Sizi biz, bir dişi ve bir erkekten yarattık. Ama millet ve kabileler halinde üniteîendirdik. Böylece (aranızdaki müsbet yarışma ile) Allah (ölçüsüyle) indinde en şerefli ve en sami­miniz ortaya çıkıp tanınsın...»

Eh bunun yanında hemen; o köhne şirk düzenlerinden artakal-mış bayat gelenek ve âdetlerin de müslümanların ayaklan  altına gömüldüğünü söylemesi gerekliydi ve öyle yaptı. Baba ve dedele­riyle övünme; ırk, kabile ve milletle böbürlenme; dil, soy ve vücut yapısı ayırımıyla düşmanlık etmenin iptal edildiğini; tüm insanların Adem'den geldiğini ve Âdem'in de topraktan olduğunu ilân etti.

Ve o andan itibaren Kureyş câhiliyyeti dürülüp kaldırıldı. Bera­berinde tüm gelenek ve taklidleri de durulmuş oldu. Tabii arkada kalan mazinin derinliğine gömüldü. Böylece Kureyş bütün kirlerin­den yıkanıp, yürüyen kervana katılmış oluyordu. Çünkü bundan az ötedeki Tmluşma yeri, Kisrâ'nın sarayı ve Rum ülkesinin göbeği olacaktı. Mekke, bugünden itibaren bir yepyeni medeniyet ve ham­lenin doğuş yeri olacak; dünya, topyekûn insanlık oradan alacağı mutluluk elbisesini giyecekti, tşte böylece, o saatte gömüldü ayak­ların altına câhiliyye kalıntısı herşey, tüm renk ve çizgileriyle. Ve Kureyş, Resûlullah (s.a.v.) ile îslâm için sözleşti. Anlaştılar ki: Ne Arab'ın Acem'e, ne Acem'in Arab'a üstünlüğü yok; ancak takva ve dindeki ciddiyetle üstünlük edinilir. Yine tek üstünlüğün ve büyük­lüğün İslâm kılığıyla, övünme de sadece îslâm'ın ilkelerine tam bağ­lılıkla olabilir. Bunun için, Allah dünyanın güdümünü onlara teslim edip, dünya güdücülerini onlara boyun eğdirdi.

Şaşıyorum; kokuşmuş bu lâşe, ölüp gömüldükten sonra tekrar ondört asır sonunda nasıl hortlayıp çıkabiliyor[93].

8- Kadınların bey'atı ve ona dair ahkâm: Bazı hususları aşağıda özetliyelim :

a) Müslümanların topyekûn kalkınıp üstün bir millet olabil­mesi için; kadınların her sorumlulukta - ve tam bir eşitlikle - erkek­lere katılışını gösteriyor.

Bunun için de, halife veya müslümanlann hâkiminin; meşru ve mümkün olan her hususta, İslâm toplumu için uygulanacak karar­larda, onların da re'ylni ve güvencesini toplaması gerekiyor. Tıpkı erkeklerden söz aldığı 'gibi. Ve aralarında hiçbir ayırım gözetme­den. ..

Bu açıdan bakarsak, görürüz ki; müslüman kadın da dininin esas ve gereklerini öğrenmekle yükümlüdür. Tıpkı erkeğin öğren­diği gibi... Ve tabii; ilim, fikir, strateji cinsinden her türlü silâhla da kendine meşru ve mümkün olduğu derecede donanması, dini yıkmak için pusuda bekleyen düşmana karşı her tedbiri alması zaru­rîdir. Öyle ki, nefsine biçtiği ahid ve boynuna geçirdiği bey'at yü­künü ehliyetle taşıyabilsin...

Çünkü herkes kabul eder ki, cahil oldukça kadının bir sorum­luluk yüklenmesi, hele de çevresindeki yabancıların hiylelerüıe kar­şı uyanık olması mümkün değildir.

b) Kadınlarla,  Resûlullah   (s.a.v.)'ın yaptığı  bey'atın izahında gördüğünüz gibi onlarla sözleşme sadece söz olur, el tutuşma ya­pılamaz. Ama erkeklerle bey'at böyle değil tabii. Bu daha öteye uzanarak, yabancı olduğu bir kadının elini müslüman erkeğin tut­masının caiz olmadığım ortaya koyar. Ben bunun aksine hiçbir gö­rüşe de rastlamadım, hiçbir İslâm âlimine de... Olabilir ki, tıbbi za­ruretler, tedavi ve diş çekme gibi hallerde bir ruhsat tanınmıştır... Kadınlarla tokalaşmanın artık yaygınlaşıp âdet halini alması bazı­larının sandığı üzere, asla zaruret değildir...  Çünkü Kitab ya da Sünnetle sabit olmuş bir hüküm, örf ve âdetle değiştirilemez. An­cak, o hükmün kendisi örfe dayanarak oluşmuşsa bu olabilir. Çünkü öyle bir hüküm zaten, muayyen bir duruma bağlı ve onunla şart­lıdır. Burada ise öyle birşey söz konusu değil tabiî.

c) Yine, bey'at hadisinde gördük ki; kadının, yabancı erkekle­rin sesini duyması da mubahtır. Ama ihtiyaca bağlı olarak. Ve onla­rın sesleri de avret değildir. Bu cumhurla birlik Şafiî'nin görüşü­dür. Ama Hanefilerden bazısı, kadının sesinin de avret olduğu gö­rüşündedir. Onlar da bu hususta, yine kadınlardan bey'at alınışını bildiren hadîse ve öbür birçok hadise dayanıyorlar[94].

9- Mekke savagla mı, sulhla mı fethedildi?

Bu konud« ulemanın ihtilâfı vardır. Şafii, Ahmed ve bazıları, sulhen alind-gı £»röş.undedir. Kureyş'in bu anlaşmadaki murahha­sı olarak da Ebû bufyân'ı görürler. Anlaşmanın şartı ise: «Kim evi­ne kapanırsa emindir. Kim İslâm'a dönerse emindir. Kim Ebû Süf-yân'ın evine sığınırsa emindir!.. Sadece kanı heder edilen altı kişi hariç.»

Ebû Hanife ile Mâlik ise; zorla alındığı görüşündedir. Delil ola­rak ise müslümanların Mekke'ye giriş tarzını gösterirler. Çünkü müs-lümanlar harb nizamında ve hepsi de silâhlıydı. Gerçi bütün ulema, orada ganimet alınmadığı ve kimsenin de esir edilmediği üze­rinde ittifak ediyor. Sulh yoluyla fethedildi diyenlerin gösterdiği se-beb açık. Harb yoluyla alındığına kani olanlar ise; Resûlullah (s.a. v.)'ın orada ganimet ve esiri menetmesi ayrı bir durumdur. Mekke şehrini öbürlerinden ayıran bir imtiyazdır. Çünkü orası, Rabbin Ha-rem'i, Hakk'a kulluk ve din ahkâmının (haccını) uygulanma mahalli­dir. Ve sanki, bütün dünyaya karşı Cenâb-ı Hakk'ın vakfıdır. Bu­nun için de, Ebû Hanîfe dahil bazı ulema; Mekke arazisinin satılama­yacağı,  başkasına  devredilemeyeceği  kanaatine  varmışlardır[95].

Mekke-i Mükerreme'nin Büyük Fethi'nln bize gösterdiği ahkâm ve derslerden bir kısmını böyle özetlemiş olduk. Elimizden gelen bu idi. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.[96]

 

7- Huneyn Gazvesi

 

Hicretin sekizinci yılı, Şevval ayında vuku buldu. Sebebi ise şu idi: Cenâb-ı Hakk Mekke Fethini Resulüne (s.a.v.) nasib edince, düşmanlık ve isyanı bırakıp ona bağlanan Kureyş'in hâli; Havâzin ve Sakif ileri gelenlerinin huzurunu kaçırdı. Aralarında gel-gitler başladı. Allah'ın Resulüne ve mü'minlere verdiği zaferi hazmede-miyorlardı. Bunun üzerine büyük bir kalabalık topladılar. Havâzin reisi Mâlik bin Avf'ın liderliğinde bütünleştiler. Onlara tüm mal, evlâd ve ıyâliyle gelmelerini emretti liderleri. Ve bu müthiş kala­balıkla Mekke - Tâif arasındaki, Evtas mevkiine ordugâh kurdular. Mâlik bunu sırf, kimsenin geri kaçmasına fırsat bırakmamak için yapmıştı. Çünkü herkes aile, evlâd ve malını savunmuş olacaktı... Ve topluca Resûlullah (s.a.v.)'in üzerine yürüyorlardı. O ise Şev-val'ın başlarında hareket edip[97] oniki bin müslümanla onlar üzerine yürüdü. On bini Medineli, iki bini ise Mekkeliydi[98].

Bu esnada Resûlullah (s.a.v.), Abdullah îbn Hadrad el-Eslemî'-yi, düşman ordusu içine girip, durumunu öğrenip haber getirmekle vazifelendirdi. O da gitti. Aralarına katılıp, ordugâhlarım gezdi ve her hallerini öğrenip geldi.

Öte yandan, Resûlullah (s.a.v.)'a, Safvân tbn Ümeyye'de çok miktarda zırh ve silâh bulunduğu haber verilmişti. O da ona adam gönderip (ki Safvân o anda henüz müşrikti) zırh ve silâhları istetti. Safvân ise; «Acaba gasp mı ediyorsunuz yoksa?» diye sorunca, Re­sûlullah (s.a.v.): «Hayır, ödünç olarak, sağlamca sana iade edilecek­tir» diye cevab verdi. O da yüz zırh ile, yeteri kadar silâh verdi'[99]. Mâlik bin Avf, Resûlullah (s.a.v.)'m geldiğini haber alınca; çevresin­deki bu kalabalığı Huneyn vadisine indirip, herkesin vadiye yayı­lıp pusuya girmesini emretti. Ve ordusuna; Muhammed ve arka­daşları üzerine çepeçevre, aniden ve toptan baskın yapmalarını ten-bihledi.

Müslümanlar, Huneyn vadisine vardı ve sabahın alaca karanlıgında vadiye yayıldı. Onlan, vadinin stratejik noktalarında üstlenen düşman birlikleri gözetliyordu. Ve talimat üzere aniden hücum edip, müslümanlara toptan baskın yaptılar. Bundan hayvanlar ürktü, halk gerisin geri dönüp dağıldı. Öyle bir panik oldu ki, kimsenin gözü kimseyi görmüyordu.

Resûlullah (s.a.v.) sağa yöneldi ve halka çağırdı: «Ey Allah'ın kullan, bu yana gelin. Şübhesiz ben peygamberim, Abdülmuttalib evlâdıyım!..» Müslim, Abbas tr.a.Vdan şöyle naklediyor: Ben Re-sûlullah'ın yanındaydım Huneyn günü. Biz, Ebû Süfyân bin Haris bin Abdülmuttalib ile birlikte ondan hiç ayrılmadık. O beyaz katırı üzerindeydi. Müslümanlar, küffâr ile karşılaşınca ilkin şaşırıp geri çekildi. Halbuki Resûlullah, katırım mahmuzlayıp, düşman üzerine sürüyordu. Abbas şöyle devam ediyor: Ben hemen Resülullah'ın atı­nın yularım tutup durdurdum. Düşmana yaklaşmasını önleyecektim. Ebû Süfyan da Resülullah'ın üzengisinden tutmuştu...

Resûlullah (s.a.v.) Ashâb-ı Semre diye çağırın buyurdu[100]. (Hz. Abbas'ın sesi çok gürdü). Ben de: Ey Ashâb-ı Semre!.. diye en son sesimle bağırdım. Abbas diyor ki: O anda kendilerine bu çağrım tıpkı ineğin yavrusuna mülemesi gibi karşılık gördü ve hep birden: «Yâ lebbeyk, yâ lebbeyk!..» diye cevab verdiler. Hemen de dönüp küffâr ile savaşa tutuştular. Bir çağrı da «Ey Ensâr!» şeklinde olmuş­tu. Resûlullah ise onların çarpışmasına bakarken; «İşte şimdi Va­lisin, işi bitti..» buyurdu. Yerden kum alıp küffârın suratına serp­ti ve: «Muhammed'in Rabbi aşkına onları ezin!..[101]» diye hay­kırdı.

Allah, müşriklerin gönlüne korku saldı. Ve öyle bir yenilgiye uğradılar ki; kimsenin kimseyi göreceği yoktu. Onlar kaçıyor, müs-lümanlar kovalıyor, öldürüyor veya esir ediyorlardı. Herkes bir sürü esirle Resülullah'ın huzuruna geldi.

Bu gazvede ayrıca, Resûlullah (s.a.v.) isbat etmek kaydiyle her savaşçının öldürdüğü adamın terikesine sahip olabileceğini ilân etti.

Bu konuda îbn îshâk ve ötekiler, Enes bin Mâlik (r.a.)den şu­nu nakleder: Ebû Talha, Huneyn gününde tek başına öldürdüğü yirmi kişinin eşyasını almıştı.

Yine Ibn îshâk ve îbn Sa'd sahih senedle nakleder ki; o gün Resûlullah etrafına  bakınırk«n,   Ümmü Selim binti Melhân'ı gördü. O da, kocası Ebû Talha ile birlikte çarpışıyordu: Resûlullah (s.a.v.) ona: Sen Ümmü Selim ha! deyince, o cevab verdi: Evet, babam, anam sana feda olsun yâ Resûlâllah! Seninle savaşanlarla nasıl çarpışıyorsan, ben de sana saldıranlarla öylece savaşıyorum. Ebû Talha da (onun elinde bir hançer gördü), bu hançer nereden Ümmü Selim? diye sorunca; kocasına da şu karşılığı verdi: Onu, bize yaklaşan bir müşrikin kolunu büküp elinden aldım ve onunla kendisini öldürdüm.

Yine Resûlullah (s.a.v.) bir kadın gördü. Hâlid bin Velid öldür­müştü onu. Halk onun etrafına toplanmıştı. Sordu: «Ne bu?» diye. Dediler ki; Hâlid bin Velid'in öldürdüğü kadın. Bunun üzerine Re­sûlullah (s.a.v.) yanındakilere : «Hâlid'i bulun ve ona söyleyin ki; Resûlullah seni, kadın, çocuk ve köleleri öldürmekten şiddetle men etti!..[102]»

Mâlik bin Avf ve kabilesinin ileri gelenleri birlikte kaçıp, Taife sığındı. Surlara çekilip savunmaya geçtiler. Bütün varlıklarını bı­rakmışlardı.

Resûlullah, bütün ganimetlerin Ca'râne mevkiinde toplanmasını ve korunmasını emretti. Mes'ûd bin Amr el-Gıfârî'yi de üzerine mu­hafız tâyin etti. Resûlullah (s.a.v.î da beraberindekilerle Tâif'i ku­şattı. Sakif kabilesi surlarının içinde, müslümanlara ok atmaya baş­ladılar. Bazıları şehid oldu. Resûlullah (s.a.v.) Tâif kuşatmasını on gün kadar sürdürdü. Yirmi gün kadar olduğu da söylenir. Daha sonra, vazgeçmeyi uygun gördü. Abdullah tbn Ömer (r.a.)'in nakli­ne göre, Nebi Aleyhisselâm ashabına ilân etti: «İnşaaüah dönüyo­ruz...» diye. Bazı sahabeler, biz burayı fethetmeden mi döneceğiz? deyince, O da: Hücum edin öyleyse - yâni isterseniz hadi savaşın -buyurdu. Onlar da gerçekten ilk saldırıda bazı yaralar aldılar. Bu­nun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Yarın geri döneceğiz». Bu onları şaşırtmıştı. Ama Resûlullah gülüyordu[103]. Resûlullah ge­riye dönüşte yola çıkarken, ashabına şöyle emretti: «...Vazge­çiyor, tevbe ediyor, Rabbimize kulluk ediyor, hamdediyoruz», deyin. Bazı sahabe de ona: Yâ Resûlâllah, Sakif kabilesine duâ et, dedi­ler. O da: «Yâ Rab! Sakiflilere hidayet ver ve hepsini îslâm'a getir» diye duâ etti[104].

Biz de haber verelim:   Gerçekten Sakiflilere  Allah hidâyetini nasib etti. Çok geçmeden, hey'etleri gelip Medine'de Reûlullah (s.a. v.î'a İslâm'a girdiklerini arzettiler.[105]

 

Ganimet Mes'elesi Ve Resulullah (S.A.V) Bunları Taksünindeki Metodu:                     

 

Ve Resûlullah, Ca'râne'ye döndü. Huneyn gazvesinde Havâzin-lilerden alınan esir ve ganimetler oraya toplanmıştı. Esirleri, orada gazilere taksim etti. Arkasından da Havâzin'den bir hey'et gelip, tevbekâr olduklarım beyanla, mal ve esirlerinin kendilerine iade edilmesini istediler. Resûlullah (s.a.v.) ise onlara: «Benim yanımda gördüklerimiz var. Ve benim nazarımda en güzel söz doğru olandır. Siz şimdi iki şıktan birini tercih etmek durumundasınız: Ya esirleri­nizi, ya mallarınızı, müslüman olacağınızı ümid ederek esirlerin ve malların taksimim biraz geciktirmiştim...»

Gerçekten Resûlullah, Tâif dönüşünde onları on gün kadar bek­lemişti. Onlar: Yâ Muhammed! Bizi ailemiz ve mallarımızdan birini tercihte serbest bıraktığına göre, bizim için önemli olan insanları-mızdır. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) kalkıp, müslümanlara hi-tab etti. Cenâb-ı Hakk'a lâyık şekilde hamd ü senadan sonra şöyle konuştu: «tmdi, kardeşleriniz tevbe edip gelmiş durumdadır. Ben de onlara esirleri iade etmek niyetindeyim. Şimdi bu görüşü tasvib edenler hemen yerine getirsin. Ama gönül hoşluğuyla değil de, bir karşılık isteyen varsa, karşılığını ilk savaş ganimetinden vermek şartıyla, onlar da bu emri yerine getirsin[106]».

Fakat halk hep bir ağızdan: Biz bunu karşılıksız kabul ettik, dediler. Resûlullah (s.a.v.) ise; «Ama bu durumda kimin razı, kimin razı olmadığım kesin olarak bilemeyiz. Siz gidin, güvendiğiniz dost­larınızla istişare edin! Onlar da gidip akıl danışacaklarına danışıp gelsinler» dedi. Resûlullah (s.a.v.)'a bir bir müracaat ederek; (esir­leri iade etmeyi kabullendiklerini) bildirdiler. İşte bundan sonra izin verildi, Havâzin esirleri iade edildi[107].

Yine İbn tshâk'ın nakline göre; Resûlullah (s.a.v.) Havâzin hey'-etine, Mâlik bin Avfm durumunu sordu. Onlar da, Sakif kabile­siyle birlikte Tâif'e sığındığını söylediler. O da onlara dedi ki: Ha­ber verin Mâlik'e, gelip müslüman olursa-, ona mal ve ailesini tes­lim ettiğim gibi, yüz tane deve vereceğim!., Mâlik'e bu haber ulaştı. O da gelip Resûlullah'a Ca'râne ve Mekke arasında erişip İslâm'a girdi. Ona ailesi, malı ve yuz de deve verildi. Mâlik gerçekten yararlı bir müslüman oldu.

Resûlullah (s.a.v.) bu taksimde, müellefe-i kulûb (yâni yeni müs­lüman olan Mekkelilere) ganimet ve bağışı fazla verdi. Maksad on­ların gönlünü iyice İslâm'a ısındırmaktı. Ama, Ensâr'dan bazılarının gönlü burkuldu. Ve kendi aralarında: «Henüz kılıçlarmuzdaki kan­lan kurumadığı halde Mekkelileri bize tercih etti Resûlullah!» diye konuştular.

Durum Resûlullah (s.a.v.)'a ulaşınca, Ensâr'a haber gönderip karargâhlarında toplanmalarını istedi. Yanlarında da onlardan baş­kasını bırakmadı. Ve ayağa kalkıp, Allah'a hamdini ve O'na lâyık senasını ifadeden sonra mes'eleyi şöylece izah etti: «Ey Ensâr ce­maatı! Söylediklerinizi aynen haber almış bulunuyorum. Düşünün ki siz sapık yoldaydınız, Allah benimle size hidâyet verdi. Param­parça idiniz, benimle sizi bütünleştirdi. Siz yoksuldunuz, benimle size Allah zenginlik ihsan etti, değil mi?.. (Her söylediğinin sonun­da onlar, «Evet yâ Resûlâllah, öyle oldu. Haklı olan Allah ve Re­sulüdür» diye karşılık veriyorlardı). Sonra sözünü şöyle devam et­tirdi:

Peki ey Ensâr topluluğu, sizin bana karşılığınız, karşı sorunuz olmayacak mı? Onlar ise :

Biz sana ne diyelim yâ Resûlâllah? Ni'met ve üstünlük Allah ve Resulüne aittir. O zaman şöyle buyurdu :

Doğrusu, isterseniz şöyle derdiniz: Ve haklılığınız da teslim edi­lirdi: Sen de bize geldin, herkes seni yalanladığı halde, biz seni tas­dik ettik. Yenilgideydin yardım ettik. Ülkenden çıkarılmıştın, biz bağrımıza bastık. Kimsesizdin, sana sahip çıktık.

Bunun üzerine feryâd etti bütün Ensâr: Asla öyle değil. Biz Allah'a ve Resulüne minnet borcundayız. Bundan sonra Resûlullah sözlerine şunları ekledi:

Ey Ensâr cemaatı! Bir topluluğun gönlünü sizin gibi İslâm'a yak­laştırmak için verdiğimiz geçici dünyalığa nefsinizde hased mi duy­dunuz? Yoksa, onlar koyun ve develerle giderken, kendiniz Allah Resulü ile birlikte yurdunuza dönmeye razı değil misiniz? Vallahi onların beraberinde götürdüğünden, sizin birlikte gideceğiniz çok hayırlıdır. Muhammed'in hükmü elinde olan Allah'a yemin olsun ki;

Eğer hicret olmasa bile ben yine Ensâr'dan bir kişi olmak isterdim.

Yine de herkes bir millet seçecek olsa ben Ensâr'ı (milleti olmayı)

seçerdim. Benden sonra siz daha çok servetle karşılaşırsınız. Sakı­nın, sabredin, ta benimle Havz'da buluşmak üzere. Yâ Rab! Ensâr'a, çocuklarına ve torunlarına rahmet eyle. Halk bu söz üzerine o kadar ağladı ki, sakalları ıslandı. Ve: «Biz Allah ve Resulünün, nasib ve tak­sim ettiği neyse ona razıyız» dediler.

Yine Resûlullah (s.a.v.)'m peşine bazı köylüler takılıp fazla ba­ğış istiyordu[108]. Hatta semüre ağacına astığı ridâsını almaya kalktı­lar. Dönüp onlara ^ Be adamlar, bari ridâmı bana verin, buyurdu. Eh vallahi size Tihâme ağaçlarının sayısınca ganimet olsa dağıtır­dım. Belki o zaman beni, cimri, yalancı ve korkak saymazsınız. Vallahi şu an bana düşen ganimet sadece beşte birdir. Hadi o da si­zin olsun!..[109]. Yine bir köylü Arap yetişti ona; hırkasını öyle bir çekti ki Necrân işi sert hırkanın yakası boynunda iz bıraktı. O adam hâ­lâ: «Emret de bana, senin elindeki Allah malından verilsin biraz...» diyordu. Ama buna rağmen Resûlullah güldü ve ona da birşeyler ve­rilmesini emretti[110].

îbn îshâk der ki; Resûlullah, Ca'râne'den ayrılıp Umre için yo­la çıktı. Umresini bitirince de dönüp Medine'ye vardı. Mekke'de ise Attâb bin Esid'i vekil bırakmıştı.[111]

 

Dersler Ve İbretler

 

Huneyn gazvesi de, Bedir gibi veya onun mütemmimi mahiye­tinde dersler taşır. İslâm akidesine dair sebebler ve müsebbebler açısından bir tür dersler...

Bu bakımdan, Bedir gazvesini düşündüğümüzde; müslümanların az, düşmanının çok olmasının hiçbir önemi olmadığını açıkça gö­rürüz. Tabiî sabır ve zafere tam itimad kaydiyle... Ama Huneyn gazvesi ise onun tersi; yâni müslümanların çokluğunun esasta bir-şey ifade etmediğini, sabır ve itimad olmadıkça düşmanın az olma­sının da bir garanti olmadığım kesin olarak gösteriyor.

Nitekim, Bedir hakkında nazil olan âyetler, ondaki ibretleri ser­gilerken : Huneyn'den alınması gereken ibretler için de âyetler na­zil olmuştur.

Bedir'de müslümanlar, sayıca gerçekten azdı. Diğer yönlerden de zaif... Ama bu azlık ve imkânsızlık zarar vermedi.

Sebeb: İslâm'da samimî, imanları olgun, Allah'a ve Resulüne bağlılıkları son derece idi. Ama Huneyn'de mü si umanlar, daha ön­cekilerin tersine sayıca da, öbür yönlerden de düşmanlarından çok üstündüler. Halbuki çoklukları onlara birşey kazandırmadı. Çünkü-orduya katılmış bazı grupların imanı henüz kalblerine yer etme­mişti. Gönül ufuklarında İslâm'ın yüce anlamı henüz çağıldar hâ­le gelmemişti. Bu kalabalıklar, orduya katılmıştı ama sadece cisim ve görüntüleriyle... O an henüz dünya zevklerinden armmamıştı gönülleri. Nefislerini kuşatıp yönlendiren bu heveslerdi. Halbuki göv­de gösterisi ve sayı kalabalığı zafer ve başarıda ne role sahipti ki.

Bu yüzdendir ki, bu derme çatma kalabalıklar, düşmanla ilk karşılaşmada hemen yüzgeri dönüp Huneyn vadisine dağılıp git­tiler. Çünkü pusudaki düşman aniden saldırmıştı. Hattâ bu panik ilk anda, onlarla kader birliği yapan sadık mü'min kitleyi de sar­mıştı.

Ama tabii, Ensâr ve Muhacirler, Resûlullah (s.a.v.)'ın nidasını işitince kendilerine gelip döndü, Resülullah'ın çevresinde toplaştı-lar. Ve daldılar onunla birlik Evtas savaşına. Ki bu ilk dönüp tutu­şanların sayısı ikiyüz civarındaydı!.. Ama bu iki yüz metin kişi yü­zünden zafer mü'minlere döndü. Kalblerine sekinet indi. Dayandı­lar ve Allah da düşmanlarının gönlüne ürpert: verip kötü bir yenil; giye uğrattı. Oniki binlik karma bir topluluğun kendilerine aslında birşey kazandıramıyacağını gösterdikten sonra!..

Nitekim Cenâb-ı Hak bu dehşetengiz dersi kitabında açıklıyor: «...Hani Huneyn günü, çokluğunuz gururlandırmış ti sizi. Halbuki işinize yaramadı. Öyle ki; yeryüzü size dar geldi korkudan. Hemen yüzgeri kaçtınız. Ama arkasından Allah bir sekinet verdi gönlünü­ze de, görmediğiniz orduları da indirdi. Kâfirleri de çileye soktu. Bu idi kâfirlerin müstehak olduğu tabiî. Bundan sonra da Allah diledi­ğinin tevbesini kabul eder. O, Gafur ve Rahim'dir.[112]Şimdi ar­tık bu gazveden çıkaracağımız ders ve hükümleri takdim edebi­liriz :

1- Düşman içine, durumlarım tesbit için casus gönderme

Geçen bahislerde bunun caiz olduğuna dair izahatımız oldu (Hudeybiye'de). Hattâ bunun vâcib olduğunu söyliyeceğiz şimdi.

Bunu, bu savaş esnasında bizzat Resûlullah  (s.a.v.)'m uygulamasından anlıyorum. Hani o, Abdullah tbn Ebi Hadrad el-Eslemi'-yi, düşmanın sayı, hazırlık ve stratejisini öğrenip müslümanlara haber vermek üzere göndermişti. Bu konuda İmamlar arasında da hiçbir ayn görüş yok.

2- Lider için bir gayri müsltmden savaş maksadıyla emânet silâh almasının hükmü:

Burada silâh ta'biri, savaş anında askere lâzım olacak her tür­lü araç ve malzeme diye anlaşılmalıdır. Ödünç almayı da, bağış kabulü, ya da para ile satın alma diye düşünmeliyiz, tşte Resûlul-lah (s.a.v.)'m bu savaşta yaptığı budur. Hani Safvân bin Ümeyye'-den borç silâh almıştı. O ise henüz müşrikti. Bu ise harb halinde gayr-i müslimlerden yardım alma umumî hükmü içindedir. Biz bu hususu Uhud harbine yazdığımız ekte izah etmiştik. Şimdi ise ha­ber verelim, küffârdan alınacak yardım iki çeşittir:

a) Müslümanlarla birlikte çarpışacak insan yardımı (asker ta­lebi) buna dair hadis, Uhud gazası bahsinde geçti. Orada biz ihti­yaca binâen bu caizdir, dedik. Ama müslümanlar da, omuz omuza çarpışacakları bu kişilerden emin olmalı tabii.

b) ikmal maddesi yardımı:  Silâh ve cephane v.s. Bunun caiz olduğuna dair herhangi bir ihti'âf yoktur. Şart şu ki; müslümanla-rın gurur ve izzetini kırıcı, aşağılık duygusuna götürücü bir yanı olmamalı. Ve aynı zamanda, müslümanlarm o gayr-; müslimlerin sultasına  (sömürüsü  altına,  güdümüne)düşmesine de  sebeb  olma­malı bu yardım. Ya da dinin emrettiği bazı sorumlulukların terki­ne sebeb olmamalı... Açıkça görüyorsunuz ki; Safvân bin Ümeyye, Resûlullah (s.a.v.)'a ödünç silâh verdiği zaman zaif ve mağlûb po­zisyonunda; Resûlullah da, en kuvvetli merkezdeydi[113].

3- Resûlullah (s.a.v,)'ın savaştaki cesareti:

Gerçekten böylesi bir cesaret nadir görülebilir. Bütün müslü-manların vadiye yayılıp geri kaçtığı anda Resûlullah (s.a.v.)'m tek başına savaş girdabının merkezinde, pusudan kalkan düşmanın ani­den çepeçevre saldırışı karşısında... Öyle bir metanetle yerinde du­ruyor (hattâ atım düşman üstüne sürüyor) ki; te'siri, firardaki in­sanların bile gönlünü sarıyor. Bu müthiş görüntü onlara yeni bir azim ve şecaat aşılıyor. Hepsi geri dönüyorlar.

îbn Kesir, Tefsirinde Huneyn olayını anlattıktan sonra şunla­rı ekliyor: «Bence, şecaatin zirvesi budur işte. Çünkü öylesi bir günde, savaş çağıltısının göbeğinde, ordusunun dağılıp ortada kaldığı bir anda, katırının üzerinde, ne kaçıyor, ne bir hiyle ve oyun de­niyor. Evet işte tam bu halde bile o katırını yöneltip düşmanın üze­rine sürüyor. Hem de kimse kendisin; tanımadığı halde, kendi iste­miyle kendisini ilân ediyor. (Ben Nebi'yim şübhesiz. Ben Abdülmut-talib evlâdıyım» diye), bilmeyenler bilsin diye... Salât ve selâm O'-na olsun, ta haşre kadar,..

Bu, başka değil, sırf Allah'a tam güven, O'na tevekkül ve zafer verip rlsâletini tamarnhyacağma ilm-i yakindendir. Biliyordu ki bu dini, bütün din  Cve ideolojilere)  üstün kılacaktır[114].

4- Erkeklerle birlikte kadınların da cihada katılması:

 Onların savaşa çıkışı, esasen yaralıları tedavi ve su ulaştırmak içindir. Sahih had zîslerde böyle tesbit edilmiştir. Birçok savaşta böy­le olmuştu. Ama bizzat savaşmaya gelince, açıkça sünnette vârld değil. Gerçi îmam Buhâri, Kitâbü'l-Cihâd'da, «Kadınların gazası ve erkeklerle birlikte savaşır.s.zı» diye bir bahis açmış ve bunu zikret­miştir. Ancak bu hususta serdedilen hadîsler, doğrudan doğruya ka­dınların erkekler gibi savaşa iştirakine delâlet etmemektedir. Nite­kim îbn Hâcer de: Ben bu bahiste (yâni bu konuda vârid olan hadislerde) kadınların savaşçılığına dair bir açıklama göremedim[115]diyor.

Ama, kadınların savaşa katılmasına dair fukahânın ifadesine gelirsek, şöyledir: Bir ülkeye düşman büyük çapta istilâ gücü île saldırırsa, müslümanların kadın - erkek demeden, hepsinin üstüne vâcib olur, kıyam edip savaşmak... Ama tabiî onlardan bir savun­ma ümidi görürsek böyle. "î'oksa meşru olmaz[116]. Ümmü Selîm'in elindeki hançere gelince, o sırf nefis müdafaasını gösterir, kendisi­nin de ifade ettiği üzere...

Buhâri ve ötekilerin Hz. Aişe (r.a.)'den naklettikleri de işte bu açıdan değerlendirilebilir. O, Resûlullah (s.a.v.)'dan cihad için izin istemiş de, o da «Sizin cihadınız haccdır» buyurmuş. Burada kasd edilen ve izin istenilen cihadın, savaşa katılma olduğu, tedavi ve benzeri hizmetlerin kasdedilmediği besbellidir. O ise şartı bulunduk­ça ittifakla meşrudur tabiî.

Bütün bunlara bakınca, kadınların erkeklerle savaşa iştiraki­nin şu şartlara bağlı olduğu da gözden kaçmaz. Setir ve korunma­nın tam olması. Onların böyle bir mücadeleye katılmasına gerçek­ten ihtiyaç bulunması... Ama onların iştirakine gerçekten ihtiyaç yoksa, haram olan bir takım olaylara vesile olacaksa o zaman on­ların savaşa çıkması tereddütsüz haram olur.

Çok önemli husus şu ki: Islârmn hükümleri birbirine dayalı ve iç içedir. Yâni insanın aklına doğan ve evvelemirde iyi gibi gelen bazı sebeblere kapılarak birtakım kesin hükümleri tepelemek caiz olmaz. Bunu şu lafz-ı celîl çok açık anlatır: «...Siz kitabın bir kıs­mına inanıp bir kısmını inkâr mı edersiniz? Şübhesiz, böyle davra­nanların cezası ancak, dünya hayatında perişanlık, kıyamet gü­nü ise en şiddetli azaba itilmektir. Zaten Allah yaptıklarınızdan ga­fil değil[117]».

Peki ne çirkin hiyledir, şu hasis bir dünyalık için Allanın di­ninden tâviz verenlerin tutumu!.. Dinden bütün bağlarını koparıp ondan soyunduktan sonra, dönüp kendilerinden şer'î fetva isteyen köksüzlere, o beyefendilerin keyf ve zevklerine uygun fetva döktü­renlerin hali. Ve kalkıp müdahene için onlara fetva takdim edenle­rin fitnesi ne feci!..

5- Cihad ânında kadın, çocuk ve kölelerin öldürülmesinin yasaklıği:

Buna, Resûlullah (s.a.v.)ın Hâlid bin Velid tarafından öldürü­len kadım görünce söylediği delâlet eder. Bütün ulema da bunun üze­rinde ittifak halindedir.

Ancak, savaşa katılan ve müslümanlara kılıç çekenler müstes­na tabii. Tabii olarak bunlar öldürülür. Geri dönüp kaçanlar ise, ta-kib edilmez.

Tıpkı küffârın, çocuk ve kadınların kendilerine siper yapması gibi. Bu gaileyi bertaraf etmek (pek tabiî önce) nları öldürmekle mümkündür. Bu caiz olur. Müslüman lider ise, maslahata uygun olanı yapması' gerekir.[118]

6- Ölünün eşyasını soyup almak:

Biz Resûlullah (s.a.v.)ın bu gazvede, gazilere, öldürdüğü müş­rikin eşyasına sahip olmasının hakkı olduğunu ilân ettiğini söylemistik. îbn Seyyidi'n-Nâs da der ki: «Bu sürekli bir hüküm olmuştur artık».

Bize gelince: Bunun müttefekun aleyh olduğunu biliyoruz. An­cak, bu sürekli hükmün türü hakkında ulemanın ihtilâfı vardır. Acaba bu, müslümanların halifesinin hükmüne bağlı mı olacak, yok­sa bir fetva mes'elesl midir?..

Yâni, Resûlullah (s.a.v.) bu hükmü, başka seçeneği olmayan bir esas olarak mı ilân etmiştir. Tıpkı namaz ve oruç gibi. Yoksa mas­lahat ve ihtiyaca göre müslümanların liderinin uygun gördüğü yer­de uygulayabileceği vasıfta bir hüküm olarak mı ilân etmişti?..

Şafiî (r.a.) bunun, tebliğ ve fetva esasına dayalı bir hüküm ol­duğu görüşündedir. Ona göre, hangi asır ve şartta olursa olsun, raü-câhid, kendi eliyle ölen bir harbinin elbise ve teçhizatını soyar ve sahiplenir. Bunun için komutanın iznine hiç hacet yoktur.

Ebû Hanife ve Mâlik (r.a.) bunun kazâî bir hüküm olup, sırf imâmın talimatına dayandığı görüşündedir. îmamın iznine bağlı ola­rak öldürülen selb caizdir. îzin olmazsa selbedilen bu eşya da gani­met cinsinden olup, o hükme tâbi olur.[119]

7- Cihadın düşmana eza etmek olmadığı:

Bunu biz, Tâif muhasarasından vazgeçip dönülürken, bazı sa­habelerin Resûlullah (s.a.v.)'a: «Sakîf için Allah'a duâ et» diye ri­caları üzerine, onun da: «Yâ Kab! Sakîf'e Hakk'ı göster ve bize dön­dür» diye niyazda bulunmasından anlıyoruz. Bu demektir ki cihad, «emr-i bi'1-mâruf ve nehy-i ani'I-münker» vazifesinin bir tür uygu­lamasıdır. Yine bu, insanların birbirine karşı sorumluluklarını ye­rine getirerek, kıyamet günündeki ebedi azabdan yakalarını kurtar­mak hamlesidir.

Buradan şunu da anlarız ki; müslümana yakışan, başkalarının hidâyet ve kurtuluşu için duâ etmektir. Zaten cihadın meşru sayıl­ması da bu maksad (insanları ıslâh etmek) a bağlıdır.

8- Asker ganimete ne zaman sahib olur?

Yukarıda anlattık: Resûlullah (s.a.v.) Havâzin hey'eti müslüman olarak gelince onlara: «Zaten ben sizi bekliyordum» yâni ganimet taksimini, sizin müslüman olabileceğinizi umarak geciktirdim bu­yurdu.

îşte bu gösterir ki; gaziler ganimete ancak kumandanın (imam ve hakim'ın) taksiminden sonra sahip olabilir. Bundan önceki müd­det içinde hiçbir savaşçı bir ganimet elde etmiş sayılmaz. Resûlul-lah'ın taksimi geciktirmesinin sonuç ve anlamı budur. Yine bu uy­gulama gösterir ki; müslümanlann başına yakışan, ganimetlerin sa­hipleri müslüman olursa, onları iade etmektir. Ancak asker arasın­da taksim edilmediyse... Resûlullah (s.a.v.)'ın tercih ettiği tarz da bu idi.

Yine bu olayda Resûlullah (s.a.v.)'ın tutumu gösteriyor ki: (Yâ ni Havâzinlilerin ganimet olarak müslümanlara geçen malları için gelen hey'ete karşı tavır) onlar arasında taksim ettikten sonra, ga­nimetten herhangi birşeyi geri almak, imamın yetkisinde değil, alan­ların rızasına bağlıdır. Zorlama ve tehdid olmadan bağışlarlarsa alı­nabilir ancak.

Şimdi düşününüz Resûlullah (s.a.v.)'ın dikkat ve hassasiyetini. Yâni ganimetlerden (esirleri) dağıttığı kimselerden, sahibine iade izni isterken, hepsinin birden: «Tamam yâ Resûlâllah, biz gönül hoş-luğuyla veririz» demelerini yeterli bulmuyor. Onların tek tek gelip bu izni vermelerini ya da akıl ve anlayışına güvendikleri kimselerin gelip bizzat buna razı olduklarını beyan etmelerini istiyor. Bunu herkesin ağzından tevsik etmek istiyor. Ve bunda ısrar ediyor.

Bu da gösterir ki; başkanın, bir kimsenin elde ettiği meşru hak­lardan herhangi birşeyi iskat etmeye selâhiyeti yoktur. Yetkisini bu yolda kullanamaz. Şâri-i Mübîn, bu lider Resul bile olsa ona böyle bir yetki ve imtiyaz tanımamıştır.

İşte gerçek anlamda ve en parlak biçimde adalet ve eşitlik böy­lece tecelli eder. Ve bu hârika örnek ve dev çaptaki ilâhî yapıyı bozmak için her türlü bâtıl etkilere slogan ve geleneklere rağmen O nefsini hiç hesaba katmayabilir, ilâhi yapıyı oturtmak için...

9- Müellefe-i Kulûb'e karşı İslâm siyaseti :

Yukarıda gördük ki, Resûlullah (s.a.v.) Fetih yılında ganimet tevziinde Mekke halkını öbürlerine tercih etmişti. Bu taksimde, sa­vaşçılar arasındaki eşitlik ilkesine de riâyet etmemişti. Bu uygula­ma, bütün ulemanın ve fakîhlerin bu konuda delil olarak aldığı fiili sünnettir. Yâni, kalbleri islâm'a ısındırılacak olanlara, müslüman­lann imamının, maslahat onu gerektiriyorsa, öbürlerinden daha faz­la atiyyede bulunması caizdir. Belki de durumun icabına göre bu ka­çınılmaz bir vazife olur ona... Bu atiyyenin (bağışların) ganimet­lerden olmasında da bir mâni yoktur. Aynı şekilde, zekât fonundan,

imâmın idaresinde biriken mallardan da, böyle kalbi kazanılacak­lara, durumun müsaade ve zorlamasına binâen özel hisse vermesi mümkün,

10- Ensâr'ın üstünlüğü ve Resûlullah (s.a.v.) 'in onlara sevgisi:

Resûlullah (s.a.v.)'in sözü Haktır: -Şeytan insanoğlunu hep kan meydanına çeker.»

Nitekim şeytan, Ensâr cemaatını da Aleyhissalâtü vesselam efen­dimizin ganimet taksimindeki siyâsetini eleştirmeye çekmişti. Nefis­lerine bunu üfledi. Şeytan onlara Resulleri hakkında; kendi kav­minin sevgisiyle karşılaşıp vatan muhabbeti kabarınca bizi unut­tu» diye düşündürmek diledi. Ama Resul aleyhisselâm, bundan ha­berdar olunca ne buyurdu?

Onun bu vesveselere karşılık onlara verdiği hitabe en üstün zevk ve en ince mânâyı kuşatır. Ensâra olan müthiş muhabbeti meş'-alendirir. Kendisi de o an, en çok sevdiği insanların kendisini, unut­mak ve yüz çevirmekle ittiham etmesi karşısında elemle dolup taş­maktadır:

Tekrar o hutbesine bak da gör. Göreceksin ki; gönlünden taşan şefkat ve sevgi konuşmaktadır... Bu hissiyat ve coşkular, Ensâr'ın vicdanını Öyle bir sarsmıştır ki; içlerine giren vesvese ve fitne silin­miş ve hıçkırıklar yükselmiş Hepsi birden. Nebilerinden duyduk­ları huzur ve şerefin serinliğinde, hislerine bin kere razı olduklarını ilân etmişlerdir.

Mal kim oluyor, ganimet ve eşya nedir? Nedir ki; Resûlullah (s.a.v.)'m rızâsı karşısında?. O'nunla birlikte mes'ûd ve bahtiyar, nurlu Medine'ye döneceklerine göre, hayatları ve mematları O'nunla beraber olacağına göre...

Hem onlara o Resulün sevgisini anlatacak başka dile hacet var mı? O kendisi bildiriyor ve ilân ediyor. Ensâra olan aşkını. Vatanım terkedip kalan hayatını kendileri arasında geçireceğine söz veriyor. Bu sevginin senedi söz (kurtuluşun senedi ise bu sevgi!..»

Sonra, kim görmüş Resûlullah (s.a.v.)'in sevgisinde malın bir ölçü olduğunu? Evet o, Kureyş'e fazla fazla mal ve ganimet verdi. Peki kendi nefsini kime tahsis etti? Ensâr'a mı, Kureyşlilere mi? Ve hangisinin nasibi elzem? Haniya, Allah'ın kendisine tahsis et­tiği beşte biri de o anda çevredeki Arablura dağıttı. Şimdi onlara hitabını da düşün: kendi etrafım sarıp, b.raz daha ver, diye yal­varıp ısrar edenlere: «İnsanlar insaf! Bana Allah'ın lütfettiği beşte biri de verdim size, onu da istemiyorum!..»

Allah seni yüceltti, sana rahmet etsin ey efendim. Ey Allah'ın Resulü! Seçkin ashabına da, Ensâr ve Muhacirine de rahmet eylesin! Ve bizi senin (Livâi'1-Hamd) sancağın altında toplasın. Ve bizi, o günde senin Havz'ın kenarında toplananlara ilhak buyursun. Âmin![120]

 

8- Tebük Gazvesi

 

Sebebi: İbn Sa'd ve ötekilerinin nakline göre: Medine ile Şam arasında ticaret için gidip gelen müslümanlara Enbat'tan bir haber ulaştı. Buna göre Rumlar kendi liderlikleri altında, Lâhım, Cüzam ve benzeri Hristiyan - Arap kabilelerinden çok kalabalık bir ordu derlemişler. Öncü birlikleri de Bulka topraklarına varmış bile.

Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) hemen çıkış emri verdi. Yine Ta-berâni'nin Ümrün bin Husayn'den rivayetine göre de Rum ordusu, kırk bin savaşçıdan oluşmaktaydı[121].

Zamanı: Olay, Hicretin dokuzuncu yılı Receb ayı içinde oldu. Mevsim yazdı. Sıcak çok şiddedliydi. Halk maişetini te'min gayretin-deydi. Bu günler Medine'nin mahsûl dönemiydi. Güzel de mahsûl vardı. Bu yüzden, Resûlullah (s.a.v.) her zamanki âdeti hilâfına, bu gazada, gidilecek yön ve maksadı açıkça belirtmişti. Kâab bin Mâ­lik der ki:

Resûlullah hiçbir gazaya gitmemiştir ki; onu gizli tutmasın. Bu sefer ise çok sıcak bir mevsimde, uzak, çetin bir sefere ve kalaba­lık düşmana karşı gidiyordu. Onun için müslümanlara, savaş ha­zırlıklarım son derece tam yapmalarını açıkladı[122].

Bu durumda, bu gazve için çıkılacak sefer nefislere ağır gel­mişti. Bu seferde çok çetin bir çile ve imtihan gözüküyordu. Müna­fıklar da fırsat bulup orada burada fitnelerini ortaya vurduğu gibi, imanın sadakati de ashabın göğsünde dalgalanıyordu.

Münafıklar birbirine: «Bu sıcakta çıkılır mı?» diyordu. Bir baş­kası bakıyorsun, Resûlullah (s.a.v.)'a gelip'[123], bana izin ver, beni ağır imtihana tâbi tutma. Herkes bilir ki kadınlara benden fazla düş­kün kimse yoktur. Korkuyorum, Rumların sarışın güzellerini gö­rürsem, hiç sabredemem, diyordu. Resûlullah ise ona izin veriyor. Ab­dullah İbn Übey İbn Selûl de Medine yakınında dostlarıyla birlikte or­dugâh kurmuştu. Ne var ki, Resûlullah hareket ettiğinde onlar ora­da kaldı[124].

Bu hâli belirten âyet-i kerîmede şöyle beyan buyuruluyor:

«Geride kalanlar, olduğu yerde oturmalarından memnundular. Allah yolunda nefis ve mal ile cihadı hoş görmediler. Onlar dedi ki, bu sıcakta savaşa mı gidilir? Öteki onlara, kavrayabilesiniz ki; ce­hennem ateşi çok daha sıcaktır» dedi. Öbür âyette : «Bana izin ver, beni fitneye itme, diyor. Halbuki onlar fitnenin çukuruna düştüler. Çünkü cehennem kâfirleri tümüyle kuşatıcıdır[125]» meâliyle açıklar durumu.

Mü'minler ise her yönden gelip Resûlullah (s.a.v.)'ın çevresine toplanıyordu. Resûlullah dâ\ imkânı olanların, savaş için malların­dan bağışta bulunmalarını ve binek hayvanı getirmelerini tavsiye etmişti. Birçoğu bunun üzerine, malım, âdeta bütünüyle bağışladı; Hz. Osnian ise bütün teçhizatıyla devesini Resûlullah'a teslim edip, bin dinar da nakit para bağışladı[126]. Bunun üzerine Resûlullah: «Bundan sonra Osman'ın yapacağı hiçbir şey zarar vermez[127]» buyurdu.

Hz. Ebû Bekir ise tüm mal varlığını getirdi. Ömer (r.a.) ise malının yarısını bağışlamıştı. Tirmizi, Zeyd bin Eslem'den, o da ba­basından nakline göre; Ömer İbn Hattâb demiştir ki; «Resûlullah bize sadaka emretti. Benim de elimde mal bulunduğu güne rastla­mıştı. Şimdi Ebû Bekir'i geçebilirim diye düşündüm; eğer bir gün onu geçmem mukadderse!.. Ve malımın yarısını getirdim. Resûlullah (s.a.v.) : «Ev halkına ne bıraktın?» dedi. Ben de, bu kadar da geri kaldı dedim. Ebû Bekir ise tüm mal varlığını getirmiş. Resûlullah ona da sordu: «Ebû Bekir, ehline ne bıraktın?» deyince; «Allah ve Resulünü» diye cevab verdi, tşte o zaman anladım ki; Ebû Bekir'i hiçbir sahada ve asla geçemiyeceğim.. .[128]»

Bu hadis sahih ise, ulemadan bir grubun dediği gibi, Tebük gaz­vesi münâsebetiyle vârid olmuştur bu tesbit.

Yine bir ağlayıcılar diye adlandırılan taife gelmişti, o gün Re-sûlullaha. O'ndan savaşa gidebilmek için binek hayvanı istediler. O da şöyle cevab verdi: Sizi bindirecek şey bulamam. Bunlar, gözü yaşlı geri döndüler. Çünkü kendilerinin de binek alma güçleri yok­tu. Gazaya gitme imkânları kalmamıştı.

Resülullah (s.a.v.) otuz bine varan bir müslüman ordusuyla yo­la çıktı[129].

Kendilerinden şübhe edilmeyecek bir takım insanlar da geride kalmıştı. Bunlar arasında, Kâab bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye, Me-rûre bin Rebiî ve Ebû Hayseme vardı.

tbn îshâk'm dediği gib,, bu kişiler dürüst kimselerdi, tslâmın-dan şübhe edilmezdi. Hattâ Ebû Hayseme sonradan yola çıkıp Tebük'te Resülullah'a yetişmişti bile...

Taberâni, îbn îshâk ve Vâkıdî'nin rivayetine göre; Ebû Hayse­me de, Resülullah (s.a.v.) birkaç günlük yol aldığı halde, geriye dönmüş; sıcak bir günde evine varmıştı, tki karısını kendi bostanın-daki çardakları altında buldu. İkisi de onu kendi çardağına çağırıp soğuk su ve sofra hazırladılar ona. Oraya girince, çardağın kapı­sına dikilip, karılarının kendisi için yaptıkları hazırlığa baktı; bir de kadınlarına şöyle konuştu: «Resûlullah güneş altında fırtınada ve sıcakta iken, Ebû Hayseme serin gölgede, hazır yemek ve güzel kanlarıyla malının başında bulunuyor, yakışır mı? Vallahi bu insa­fa sığmaz». Ve devam etti: «Vallahi ben hiçbirinizin çardağına gir­mem. Dönüp Resülullah'a yetişmem lâzım». Bunun üzerine hemen azık hazırladılar. Hemen bineğini tepip yürüdü ve Resûlullah (s.a. v.)'a ulaşmak için yola koyuldu. Daha Tebük'e varırken kavuştu onlara^

Ebû Hayseme müslümanlara yaklaşınca, hepsi birden, bir sü­vari geliyor dediler. Resûlullah: «Ebû Hayseme olsun!..» buyurdu. Onlar da: «Gerçekten Ebû Hayseme bu! diye hayrette kaldılar». Adam devesini çökertip Resûlullah (s.a.v.)'a doğru yaklaştı. Aley-hissalâtü vesselam ise: «îyi ettin yoksa mahvolmuştun, Ebû Hayse­me!» dedi. Sonra da serencamını Resülullah'a anlattı ve O da ona hayır dualarda bulundu. Yâni bu seferde bütün müslümanlar son derece meşakkat ve büyük yorgunluğa katlanmışlardı. Meselâ imam Ahmed ve başkalarının rivayetine göre, iki veya üç kişi bir deve ile yolculuk yapıyorlarsa, öyle hale geldiler ki, develeri keserek eti­ni yiyip, suyunu içmekte buldular çareyi.

Yine İmam Ahmed'in Müsned'inde nakline göre, Ebû Hüreyre diyor ki: Tebük seferinde halk müthiş aç kalmıştı. Bazıları Resûlul­lah (s.a.v.)'a gelerek, bize izin verirsen su taşıdığımız bineklerimizi kesip etlerini yer, yağlarını da eritiriz diye arzda bulundular: O da, «Yapabilirsiniz» buyurdu. Fakat bu anda Hz. Ömer (r.a.) yetişti: «Yâ Resûlâllah, eğer bunu yaparlarsa binek hayvanı kalmaz» de­di. Keşke sen onları toplayıp da rızık için duâ etsen. Olur ki, Cenâb-ı Hak onlara genişlik verir...» diye teklifte bulundu. O (s.a.v.) da halkı çağırdı. Bir de sergi istedi. Onlar ellerinde ne varsa getirip sergi üstüne koydular. Kimi bir avuç darı, kimi un, kimisi de ya­nında kalan ekmek kırıntıları... Ne bulduysa getirip cins cins bi­riktirdiler. Sonra ona duâ buyurdu Resûlullah. Ardından da onlara: «Şimdi herkes kabını getirip, ondan ihtiyacı olduğu kadar alsın», buyurdu. Ordugâhta, doldurulmadık hiçbir kab kalmadı. Herkes de yedi ve doydu. Yine de yaygı üzerinde baştaki kadar yiyecek var­dı. Resûlullah bu hal karşısında: «Ben Allah'tan başka ilâh bulun­madığına, benim de O'nun Resulü olduğuma şehadet ederim. Yine: Bu iki şehadeti can ü gönülden söyleyip kendisine yöneleni Allah'­ın cehennem ateşinden koruyacağına kesinlikle şehadet ederim[130]» bu­yurdu.

Tebük'e varınca, burada bir hazırlık, ya da savaşla karşılaşma­dılar. Daha önce toplanıp savaşa geldiği söylenenler dağılmış, sır ol­muşlardı. Oradayken Eyle Meliki Yuhanna ona geldi. Ve Resûlullah (s.a.v.)'a cizye vermek üzere barış yaptı. Ehl-i Cerbâ da geldi. Erzûh halkı da gelip anlaşma yaptılar. Cizye vermeyi kabullendiler. Resû­lullah da, yazılı olarak onlara emân verdi.

Daha sonra ordu hareket edip, Hicr (yâni Semûd kavminin ül­kesi)'ne vardı. Resûlullah (s.a.v.) ashabına: Kendi kendilerine zulm edenlerin evlerine girmeyin ki, onlara olan sizin de başınıza gelebi­lir; halinize ağlarsınız, dedi ve başını çevirdi, hızla yürütüp vadiden kısa zamanda geçirdi ordusunu[131].

Buradan da, Resûlullah artık, Medine'ye müteveccihen hareket etti. Medine'ye yaklaştıklarında, ashabına şöyle seslendi: Burası Ta-be'dir. Burası Uhud. Bizi seven, bizim de sevdiğimizdir[132].

Yine ashabına şöyle dedi: Medine'de öyle bir topluluk var ki şu an, hangi vadiyi geçtiniz, hangi mesafeyi adımladınızda, onlar da sizinleydi. Dediler ki, yâ Resûlâllah, ama onlar Medine'de!.. «Ama onları Medine'de özürleri tuttu», buyurdu.

Resûlullah o senenin Ramazan ayında Medine'ye dönmüştü. Yâ­ni sefer iki aya yakın sürmüş oldu.[133]

 

Geriye Kalanlar Mes'elesi:

 

Resûlullah Medine'ye varınca, doğru mescide girdi. İki rek'at namaz kıldı. Ve mescidde oturdu, başladı arkada kalanlar gelip özür beyân etmeye. Hallerini anlatıp yemin ve kasemle, kasden geri kalmadıklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Sefere katılmayan kim­seler seksen kadardı. Resûlullah bazılarının ifadelerini ve özürlerini mâkul gördü ve onlar nâmına istiğfarda bulundu. Ancak Kâab bin Mâlik ile iki arkadaşının durumu ise, haklarında âyet nazil olup, tevbelerinin kabul edildiği belirtilinceye kadar te'hir edildi.

Nitekim Kâab bin Mâlik kendi macerasını -bu konuda Buhârî ve Müslim'in naklettiği uzunca bir hadis ile- şöyle anlattı: Ben çok iyi biliyordum kendimi ki bu gazveye kadar hiç bu derece hazır ve güçlü olmamıştım. Buna rağmen seferden geri kalmıştım. Tabiî müslümanlarla birlikte savaşa hazırlanmaya gitmiş fakat hazırlık­sız dönmüştüm Kendi kendime diyordum ki; buna gücüm yeter (yâni savaşa hazırlanmak için bir mâniim yok). Ama ben böyle te-reddüd edip dururken halk ciddiyetle hazırlanmıştı. Ben henüz ha­zır değildim. Ben tam hazır olup yola koyuluncaya kadar da ordu ayrılıp çok uzaklaşmıştı. Arkadan yetişmek düşündümse de onu da başaramadım. Keşke öyle yapsaydım. Artık Resûlullah (s.a.v.) yo­la çıktıktan sonra ben halk arasında dolaşıyordum ama münafık­lardan ve bir de gerçek özürlü kişilerden başkası yoktu. Bu durum da beni çok üzüyordu. Resûlullah'm dönmekte olduğunu işitince ise esas üzüntüm başladı. Başladım bir yalan uydurma düşüncesi­ne. Onun beni azarlamasından beni kurtaracak bir çâre arıyordum. Bütün ev halkımla da müşavere edip, akıl aldım. Ama onun şehre ulaştığını işitince artık (çâre de bitmiş) telâşım da son bulmuştu. Ona herşeyi dosdoğru söylemeyi kararlaştırıp huzuruna vardım. Fakat, selâm verince, selâmımı acı bir tebessümle aldı. Ve «yaklaş» dedi. Önüne vanp oturdum, şöyle sordu: «Neden geriye kaldın?» Sen Akabe'de böyle bir vazifeyi omuzlamaya söz vermemiş miy­din?» «Evet, dedim, vallahi ben senden başka kimin önüne otursam, dünya insanlarından herkesi kandırabilecek söz bulur ve mazere­timi kabul ettirebilirdim. Çünkü Allah bana güçlü bir mantık bah­setmiştir. Fakat muhakkak biliyorum ki; bugün sana yalan söyle­sem, seni ikna etsem yarın Allah beni yalanlar ve hilemi ortaya çı­karır. Ama sana doğruyu söylersem umarım ki; Allah beni sıdkım-dan ötürü mağfiret eder. Vallahi benim herhangi bir özrüm yoktu. Ve esasen senden geri kaldığım şu gazada sahip olduğum imkân ve güce başka hiçbir zaman da ulaşamamışımdır». Resûlullah bu­nun üzerine: «îşte bu doğru sözdür. Kalk git ve Allah'ın senin hakkında vereceği hükmü bekle», buyurdu. Kalktım, fakat yolda, Benî Seleme'den birtakım insanlar rastladı. Beni zorlamaya (yâni öbür­leri gibi mazeret uydurmak için) iknaya çalıştılar. Onlara dedim ki, benim halime başka düşen var mı? Evet dediler, iki kişi daha var. Onlar da senin gibi doğruyu söylediler, sana verilen cevabı al­dılar... Kim onlar? dedim.-Dediler ki: Merâre bin Rebi ile Hilâl bin Umeyye... Bu iki zâtın bende güzel hâtırası vardı. Bedir'de bulunmuş sâlih kişilerdi.

Ve Resûlullah (s.a.v.), müslümanları bizimle yâni bu üç kişi ile; gazadan geri kaldığımızdan ötürü, konuşmaktan men etti. Halk biz­den yüz çevirdi, münâsebeti kesti. Öyle ki: Yeryüzü bana dar gel­mişti. Elli gün elli gece tanıdığım dünyadan başkasındaydım. Öbür iki arkadaşım da evlerine kapanmış ağlıyorlardı. Ama ben halk arasına giriyor dolaşıyordum. Çünkü ben onlar arasında en genci ve güçlüsüydüm. Mescide çıkar, müslümanlarla namaz kılar, çarşı pazar dolaşırdım. Ama kimse konuşmazdı benimle. Resûlullah'a ge­lir selâm verirdim; «Namazdan sonra mecliste oturduğu halde aca­ba dudakları kıpırdıyor mu, benim selâmımı alıyor mu, almıyor mu?» diye düşünürdüm kendi kendime. Yanında namaz kılar, göz ucuyla hep onu süzerdim. Ben namaza durunca bana bakar, namazdan ay­rılıp kendisine bakınca yüzünü çevirirdi.

Bir gün Medine çarşısında gezerken, Şam tarafında Naptîlerden biri rastladı. Medine'ye yiyecek maddeleri satmaya gelmişti. Bak­tım, Kâab İbn Mâlik'i bana gösterir misiniz diye soruyor. Halk be­ni göstermeye başladı. O da bana yaklaşıp bir mektup uzattı. Gas-san Meliki'nden geliyordu. Bir de açtım mektubu, şunları yazıyor: *îmdi öğrendiğimize göre sahibin sana eziyet ediyormuş. Halbuki Al­lah seni cehennemlik ve işkencelik yaratmadı... O halde gel bize sana yardım ederiz. Bunu okur okumaz, «îşte bir belâ da bu dedim», ve karar verdim, götürüp mektubu tandırda yaktım.

Bu elli günlük çilenin kırk günü geçmişti ki, bir haber geldi. Resûlullah (s.a.v.) emrediyor, hanımından ayrı kalacaksın... Peki bo-şayayım mı, ne yapayım dedim. Hayır dediler, sadece beraber yat-mıyacaksın. Meselâ, babasının evine gönderebilirsin. Karıma hadi git babanın evine dedim. Ta Allah benim hakkımdaki hükmünü indi­rip bildirinceye kadar.

Bundan sonra on gün daha bekledim. Artık elli gün olmuştu. Re­sûlullah bizi başkalarıyla konuşmaktan men edeli ellinci gün saba­hıydı, namazı kılmış, evin damında üzüntü içinde oturuyordum. Tam da Cenâb-ı Hakk'ın tarif ettiği halde -Nefsime dünya karanlık, yeryüzü dar geliyordu». Bir de Sal' dağının üzerinden yüksek bir ses geldi: «Müjdeler sana Kâab bin Mâlik» diye haykırıyordu. Secdeye kapandım. Anlamıştım, artık berâtımın geldiğini. Evet, sabah na­mazını müteakip Resûlullah bizim tevbemizin indallah kabul edü--diğini açıklamıştı. Halk başladı bizi tebrike gelmeye. Arkadaşları­ma da koşanlar vardı... Beni müjdeleyen sesin sahibi gelince hemen elbiselerimi çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o an baş­ka bir elbisem de yoktu. Onun için birinden emânet alıp giydim. Ve hemen Resûlullah'a gittim. Halk bölük bölük beni karşılıyor, tev-bemin kabulünden ötürü beni tebrik ediyorlardı.

Mescide girdim. Resûlullah, çevresinde cemaatıyla oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalkıp bana koştu, elimi tutup tebrik etti. Za­ten orada oturan Muhacirlerden ondan başkası da kalkmadı. Ve beti Talha'nın bu davranışını asla unutmadım. Kâab devam ediyor: Re­sûlullah (s.a.v.)'a selâm verdiğimde, yüzünde memnuniyet parılda-yarak: «Seni tebrik ederim. Anadan doğduğundan bu yana en hayır­lı günündesin» buyurdu. Ben, yâ Resûlâllah, bu af sizin tarafınızdan mı, Allah tarafından mı? diye sordum. O da: «Hayır, bizzat Allah tarafından...» buyurdu. Ben bu sefer heyecandan: «Ben tevbemin kabulü sebebiyle Allah ve Resulü uğruna bütün malımı dağıtaca­ğım» dedim. Fakat Resûlullah (s.a.v.): «Yok, bir kısım malın sana kalsın, daha iyi olur »buyurdu. Ben de: «Yâ Resûlâllah, beni Allah doğ­ruluğumla kurtardı. Bundan böyle de artık, doğruluktan asla ay­rılmayacağım dedim. Allah Resulü de: «Allah, peygamberini, Mu­hacir ve Ensâr'dan ötürü afvettiği gibi...» diye başlayıp: «O halde doğrularla beraber bulun»'a kadar olan âyetleri indirmişti.[134]

 

İbretler Ve Öğütler

 

1- Bu gazveye ön bir açıklama: İslâm, Arap yarımadasında yerleşip istikrara kavuşmaya yüz tutmuştu. Onun hâkimiyeti, gö­nülleri, ruhları kuşatmıştı artık... tşte bu hali Hristiyan Rumlar uzak­tan uzağa izliyor ve korkuyla, kinle ona karşı hazırlanıyorlardı.

Bizanslılara gelince, onlar Hristiyanlığa gerçekten inanarak tu­tunmuş değillerdi. Sadece bölge halklarını sömürmek için bir meta' olarak kullanıyorlardı. O yüzden de Hristiyan inancıyla istedikleri gibi oynuyor, değişiklik yapıp yeni şeyler ekleyebiliyorlardı. Böylece onun esas ve saf akidesini kendi putçu görüşleriyle karı$tırıp, Hak ile bâtıl içice bir garibe oluşturmuşlardı. İslâm ise bütün Resul ve Nebilerin diliyle tebliği tekrarlanan ve o güne ulaşan değişmez ha­kikatin dini olarak artık Allah'ın sultasından ve hâkimiyetinden başka tüm sultaları yıkıp, insanlığı, aydınlığa çıkarmak için gel­mişti. O halde, Allah'ın hüküm ve sultasının dışında kimsenin, efen­dilik ve hâkimiyet hakkı olamaz, kimse kendinde bir otorite bula­mazdı...

Bütün gerçekleriyle, Hristiyanlıktan onu tanıdıkları halde, Bi­zanslılar bu yeni zuhur eden dini, halka tehlike diye gösterme gay-retindeydiler. Çünkü diktatör ve zâlim yöneticilerin hiçbirinin sal­tanatına fırsat vermiyorlardı. Ama halka, onların varlığını tehdid eden bir akım gibi gösteriliyordu.

tşte Rum diktatörlerinin ve Hristiyanlığı şeklen kabullenen te­baasının, Arap yarımadasında zeminine oturan bu dinden başka kor­ku ve sıkıntıları yok gib'ydi. Gayeleri de tabii ezilmişler üzerindeki sultalarını sürdürmekti.

Bu yüzdendir ki, Mekke fethini ve İslâm'ın yarımadadaki sü­rekli zaferini işitmeleri onları ürkütmüştü Ve hemen Şam ve Hi­caz arasında kuvvet toplamaya başladılar. Böylece, ileride kendi saltanatlarını tehdid edecek olurlar diye erken karşı çıkmak istiyor­lardı. Yine Rumları bu ihtimam ve tedbirlere zorlayan şeylerden biri de, ilerde müslümanlarla aralarında büyük ve tehlikeli kapış­maların olacağıydı. Ama hikmet-i ilâhi, mes'ele için bu gazayı ye­ter buldu. Bunca meşakkat ve ona sarfedilen büyük sabır ve gay­ret müslümanların cihad ödevine yetf.. Haniya bu uzun mesafeyi, Medine ile Tebük arasını gidiş ve gelişle kat'etmek için bedeni ve mali çok büyük bir fedakârlık göstermişti müslümanlar, (Bu da te'-sirini gösterdi). Yâni yukarıda görüldüğü üzere, bu sefer yorgun­luğu, çilesi, güçlük ve tehlikesi, mal sarfı bakımından başlı başına bir savaş, hem en çetin savaştı... Ancak acaba Allah'ın emrettiği ci­had hangisiydi? Acaba o sadece mal ve nefsi bezletmek miydi Al­lah'ın şeriat ve dini uğruna? Evet Allah'ın kulundan istediği tama­men bu idi. Kâfirlerin oyununu bozmak âsilerin kalblerine iman ve hidâyet ruhunu sızdırmak için, Allah bundan öte bir fedakârlıktan onları korumuş, bu kadarla başarmalarını nasib etmişti.

Bu meşakkat ordusu, gerçekten de bu çetinler çetini gazvede mal ve bedenî fedakârlığın son haddine vardırmıştı. En güzel is­tirahat imkânlarını feda edip, işkencenin en çetinini tercih etmiş­lerdi. Hem de envâ-ı türlüsünü tadmışlar; böylece de imanlarında sadakatlerini isbat, Allah'a sevgilerini izhar etmişlerdi. Allah'ın des-

teği ve zaferi hak olmuştu onlara. Onları savaşmaktan muaf tut­muş, düşmanın kalbine korku salmaları onların savaşı olmuş, düş­man dağılıp Allah'ın hükmüne boyun eğmek zorunda kalmıştır.

îşte böylece, Rumların boyun eğip, cizye vermeye razı olması kolaylaşmıştı. Onların bu seferde çektikleri zorluğa bedel bir kolay­lıktı. Çünkü onlar Nebi (s.a.v.)'leriyle birlikte sırf ilâhî rıza için bunlara tahammül etmişlerdi.[135]

 

2- İbretler Ve Hükümler:

 

Bundan dolayı, bu gazvede birçok ders ve hükümler bulacaksı­nız. Bir kısmını aşağıya dercediyoruz;

a) Mal ile cihadın önemi: îslâm düşmanlarına karşı uygulana­cak cihad, gazaya çıkmaya münhasır değildir. Aksine sefere çıkmak tek başına hiç yeter değil. Yâni cihad; savaş, silâh, mal ve nafa­kaya dayanır. Müslümanlar için, her birinin gücüne göre ve esa­sen cihadı yürütecek derecede bağışta bulunması kaçınılmaz ödev­dir. Tabii, bu herkesin zenginlik ve ihtiyaçlarıyla oranlı bir sorum­luluktur.

Nitekim fukahâ da, devlet cihad için gerekli nafakayı te'minde güçlük çekerse, halka gücü ve ihtiyaç nisbetinde vergi yüklemesini caiz görmüştür. Yukarıda bu geçmişti. Ancak ulemanın bu ittifakı, devlet malının bu iş için tahsis edilmiş bir nafaka ya da gayr-i meşru bir mal olmamasına bağlıdır. Çünkü halkın malı, asker ve savaş ihtiyaçlarına harcanma bakımından devletin malından daha elverişli değildir.

tşte gördünüz, Osman bin Affân Cr.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a üç-yüz deve ve onların gerekli koşum malzemesiyle, ikiyüz gümüş uki-ye de nakit getirmişti. O da bunun üzerine, «Osman'a bundan son­ra yapacağı hiçbir şey zarar vermez» buyurdu. Bu ise,.Hz. Osman'­ın ne kadar büyük yardım ve fedakârlıkta bulunduğunu gösterir. Hattâ bu, Resûlullah'ın onun hakkındaki «Bundan sonra Osman'a yapacağı hiçbir şey zarar vermez» sözünü Hz. Osman (r.a.)'ın siyâ­set ve idaresini tenkid sadedinde ona dil uzatanlara, onun hilâfet dönemindeki yönetimine itiraza kalkanlara uyan ve tenkiddir.

O tip kişiler, onun siyâsetine dair yazarken zaaf ve iltimas ta'-birlerini kullanmakta ve böylece müsteşriklerin yapageldikleri ve bekledikleri lâfı etmiş olmaktadırlar, tslâm tarihinin safahatını iş­lerken, bazı tarihçilerin bu vebalin altına girdikleri, onu değerlen dirme adı altında müsteşriklerin plânladığı oyuna gelip onu suçla­dıkları olur. Siyer ilmini de buna âlet ederek; hedeflerine varmış olur müsteşrikler.

Kendisini evc-i bâlâda gören, arındırıp durultanlar, Hz. Osman'­ın idaresi üstünde lâf ederken kendi kamburlarım ve iç hastalık­larını örtmek isterler. Bir döner onu eleştirir, bir de bakarsınız, siye­rinde menkıbelerini anlatarak onu överler gûyâ...

Hz. Osman'ın hilâfetinde farzı muhal hatâ bile görse, azıcık edebi olan kişi Resûlullah (s.a.v.)'ın: «Bundan sonra Osman'a yap­tığı hiçbir hatâ zarar vermez» fermanı karşısında artık onu tenkide veya idaresini kötülemeye utanır, en azından!

b) Ebû Bekir hadisi ve ondan bir takım haram ve çirkin bidatler türetmek için üstüne eklenenlere dair birkaç söz:

Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin rivayet ettiği hadisten söz ejtmiştik! O bütün malım Resûlullah (s.a.v.)'a getirmiş, O da: »Ehline ne bı­raktın?» diye sorunca, «Onlara da Allah ve Jlesûlünü bıraktım» bu­yurmuştur. Bazı kimseler ise bu hadîs üzerine bazı şeyler uydur­muşlar. Gûyâ Resûlullah demiş ki: «Ebâ Bekir! Allah senden razı oldu, sen de On'dan razı mısın?» O da bundan heyecanlanıp sevin­cinden coşmuş, Resûlullah'm huzurunda kalkıp oynamış. Ve demiş ki: «Ben nasıl olur da Allah'tan razı olmam?..» Buradan yürüyerek de bunun Mevlevilik ve öbür bazı tasavvuf kliklerde görülen, zikir halkasmdaki raks ve sema'ın caiz olduğuna delil teşkil ettiğini iddia etmişlerdir.

Delil diye aldıkları şey, yukarıda arzettigimiz üzere tamamen uydurma ve hadisin sonuna bir ilâvedir, iftiradır. Hz. Ebû Bekir'in Resûlullah huzurunda raksettiği, hiçbir sahih veya mevzu hadis ki­tabında mevcut değildir.

Yâni asıl hadisin geçtiği, Tirmizi, Hakim, Ebû Dâvud kitablarımn hiçbirinde böyle bir ek yok. Hani olsa da zaif olsa, o da yok. Me­selenin kendisine gelince; delilin sabit olması şöyle dursun, aley­hinde kesin delil var. Onun, yâni raks ve sema'ın haram olduğu açık delillere dayalıdır. Çünkü ulema raksın çalgıyla birlik yapıl­masını haram görmüştür. Bunda icmâ var. Çalgısız oyunu ise ulema­nın cumhuru mekruh görmüştür. Durum ne olursa olsun, zikrullaha raks katmak ise, .meşru bir ibâdete haram veya mekruh işi katmak gibi bir cinayet olur. Bu demektir ki; adamlar delilsiz olarak, Al­lah'a yaklaştırıcı diye ibâdeti değiştirmişler, ya da öyle bir davra­nışı haramlık veya mekruhluktan çıkarmışlardır.

Eh buna benzer işleri de ucuna ekle artık. Elfaz-ı zikirde bulun­mayan birtakım sözlerle sesi yükseltmek, boğazlarını yırtacak gibi bağırıp çağırmak. Birtakım şair ve bestecilerin dizdirdiği nağmelerle aşk ve nefsin coşması adı altında terennüm ve müzik de buna bağlı.

Şimdi kıyaslayalım bakalım; Allah'ın emredip Resulünün ve onun ashabının yaptığı zikre kıyasla, bunlar nasıl zikir olabilir? Ve bu davranışlar ne tür bir jbâdet olur? Halbuki biliyoruz, Ce-nâb-ı Hakk'ın meşru kılıp, kitabında bildirdiği, Resulünün de haya­tında uygulayıp gösterdiği ibâdet azaltılamaz, artırılamaz.

Bu anlattıklarımızın da çeşitli devirlerde îslâm şeriat âlimleri­nin topluca beyan ettikleri esaslar olduğunu aklımızdan çıkarma­yalım, ^ncak bazı bidatçılar buna ters beyanda bulunmuş, şaz dav­ranış göstermiş olabilirler. Bu da herkesin bildiği gibi, Allah'ın 'zin vermediğini, bid'atı yaşamak, sonunda birçok haramı helâl saymak gibi büyük felâketlere götürmüştür insanları. Bir zaman aşk ve vecd adı altında, başka bir zamanda bakarsın sorumluluktan âzâde olmak gib: saçma sapan yorumlarla kamufle edilir bunlar.

Seçkin îslâm ulemasından tzz bin Abdüsselâm'ın, ilmi, dini ve tasavvuf yetkisine bağlı beyanını görünüz şimdi:

«...Oyun ve alkışa gelince, bu kadınca bir hafifliktir. Ancak ya­lancı san'atkâr ve züppeler, yapar bu işi. Peki nasıl olur da bir insan; Resûlullah'ın «En hayırlı nesil benim dönemimdekiler, sonra onları takib edenler, sonra da onları takib edenler» buyurması karşısın­da aklı karışmış, gönlü coşmuş olarak kalkıp şarkı ve türkü nağ­melerine ayak uydurarak oynayabilir. Haniya, bu insanların hiç­birinden asla buna benzer bir davranış görülmemiştir[136]».

İbn Hâcer de «Keffü'r-Rüâ'» kitabında buna benzer ifade kullan­mıştır.

İmam Kurtubİ ise, bu bid'atın niceliği ve haramlığını son dere­ce geniş bir tafsilâtla vermektedir. Bu zâtın görüşünü tam öğren­mek isteyen, tefsirine müracaat etmelidir. «...Onlar ki, Allah'ı ayak­ta, otururken veya yatarken herhalde zikrederler...» ve «Yeryüzünde cakalı yürüme! Çünkü sen ne yeri delebilirsin, ne de boyunla dağ­lara ulaşabilirsin» âyet-i kerimelerinin tefsiri bahsine bakılmalı­dır. Burada kısa kesmemiz, fazla uzatmamamız uygundur. Yoksa bu konuda imamların serdettiği bütün delilleri serebilirdik. Yâni geçmiş ve sonraki ulemanın nasıl kafi bir ittifakta bulunduğunu ve asla ayrılığa düşmediğini anlamamız için[137] Tabii şuurunu kaybe­den, irâdesi elinden giden, zikir anında böyle bir kendinden geç­me haline düşen kimsenin durumu söylediğimiz genel hükmün dı­şındadır. Çünkü bu durumda teklifi hükmün taallûku kalmaz. îzz bin Abdüsselâm'ın kendisi için bahsettiği heyecanlanıp, kalkıp zıp­laması  da  buna  hamledilir.  Çünkü kitabından  naklettiğimiz   gibi o nassı bilen bir kişi olarak, aklı üstündeyken bunu nasıl yapardı?[138].

c) Münafıklar:  Karakterleri ve İslâm için tehlikelerinin ciddiyeti:

Tebük seferi, Kitâbuîlah'ın beyanı ve onu tafsil eden ilgili ha­disten anlaşılıyor ki, başka hiçbir gazve bu dereceye ulaşmamıştır. Nitekim Tevbe süresindeki âyetleri, daha doğrusu bir bölümü oku­yunca görürsünüz bunu. Ayrıca bu âyetlerde ağırlık merkezini, Al­lah yolunda «mal ve nefisle cihad»ın önemi teşkil eder. Bu da müs-lümanlann, dinlerindeki sadakatin delili olarak belirir. Aynı zaman­da mü'min ile münafık arasındaki farkı da tesbit eder. Buna bağlı olarak da müslümanın, eğer gerçeten müslümansa, asla rahata ve safaya meyletmeyip karşısına çıkacak, kendisini engelleyecek her zorluğu nasıl yenip Allah yolunda hep ilerlediğini, ana prensip ola­rak açıklar. Zaten ilgili hadîste de, münafıkların niyetlerindeki fe­caat ve gizli plânları uzun anlatılmıştır.

Bu hadi teki ders ise, her asırda müslümanlar için baş tehlike­nin, nifak olayı ve münafıklar olduğunun açıklanması olacak. Bu şu demektir: islâm bir dâvadır ki, başta cihadı ve güçlüklere karşı dayanmayı esas alır. Böylece de, doğru ile yalancı anlaşılır, mü'mi-nin imanı da münafıkm karanlık ruhundan seçilir.

Tebük olayı ise, bu Kur'ani dersin başlıca malzemesi olmuştur. Çünkü, bu gaza ile müslümanlar her zamankinden çok tecrübe-lenmiş ve ilâhî uyarı ve ihbara mazhar olmuşlar. Böylece de Me­dine'de peçe düşüp nifak açığa çıktı. Samimi müslümanla münafık tam anlamıyle anlaşılmış, tanınmış oldu. Bunun üzerine de, ardı ardına âyetler gelip, onları suçüstü yakalayıp sırlarını müslümanla-ra bildirererek, her zaman ve her yerde onları tanıyıp, şerlerinden sa­kınmalarının yolunu gösterdi. «O savaştan geri kalanlar, Resûlul-lah'a karşı oturdukları yerde huzurluydular.» Allah yolunda mal ve canlarıyla savaşmayı da hor görmüşlerdi. Hattâ «Bu sıcakta yol­culuk yapılma/.» demişlerdi. Bilselerdi ki bu, cehennem ateşine gö­re çok hafif kalırdı... Az gülüp çok ağlasınlar o halde. Şimdi Allah seni onlardan bir taifeye rasfclatırsa ve çıkış için izin isterlerse de ki, asla benimle çıkamazsınız, düşmanla da benimle birlik savaşa-mazsınız. Çünkü siz ta başta oturup kalmayı seçtiniz. O halde ar­kaya asılıp duranlarla hemhal olup oturun[139]».

Şimdi sen, bir bu âyetlerin başına, bir sonuna bak: Münafık­ların durumuna ne derece önem verildiğini, onlardan ne kadar çar­pıcı "ifadeyle söz edip, sakınma tavsiye edildiğini sezeceksin. Bu hiç­bir şey değil, müslüman için, en büyük aldanma ve belâya uğra­manın, münafıklardan, hiç başkasından Üeğil sadece bu tiplerden geldiğini anlatır. Ve düşmanlarının onlara saldırma yolu da sade­ce ve sadece nifak kapısından ve münafıklar yönünden mümkün olur. Müslümana hiçbir düşmanı da, münafıkların hazırladığı tuzağı hazırlamaz, hazırlayamaz. Zaaf, fesad ve tefrika gibi iki mikrop da kimseden değil yalnız münafıklardan bulaşır... Nitekim Cenâb-ı Hak apaçik bildiriyor: «Onların sizinle birlikte savaşa çıkması da size birsey sağlamaz, ancak fesad getirirdi. Aranıza girer, kulağınız duya duya sizi fitne aramaya sevkederlerdi. Halbuki Allah, zâlim­leri çok iyi tanır[140]».

Bunların tehlikeleri de gizlidir. Çünkü İslâm adına savagır gö­rünürken, ona kendi silahıyla oyun hazırlarlar. Dinin hükümleriyle, «Islâh» ediyoruz diyerek oynarlar. Dinin ruhuna, şeriatın özüne dö­nüyoruz diyerek yürürler. Ondan (telfik yoluyla) karma hükümler elde etmeye çalışırlar. Maksad efendilerine ve dostlarına şirin gö­rünmek ve kendi geleceklerini tahakkuk ettirmektir. İstikbâl hazır­lamaktır.

Bu bahisten müslümanın çıkaracağı en mühim ders ise şudur: Müslüman dış düşmandan açıkça gelenden bir korunursa, münafık tiplerden bin korunmalı. Ve savaşacaksa, ilk hedefin bunların oldu­ğudur. Yâni aralarına nifak sokan bu tipleri yok etmek olmalı ilk ödev...[141]

d) Ehl-i kitab ve cizyet

Bu gazvede, Ehl-i Kitab'dan cizye al­manın meşru olduğunun delili de vardır. Böylece onlar da mal ve canlarını kurtarmış olurlar, Yukarıda görüldüğü üzere, Resûlullah (s.a.v.) Tebük'e varınca, Rumlar dağılıp kaybolmuşlardır. Hristiyan-laşmış Araplar ise ona gelip barış yaptılar. Cizyeyi kabul ettiler. Resûlullah (s.a.v.) onlara buna dair emirname ve talimat yazdı. Ciz­ye ise esasta ( mâli bir vergi olup, müslümanların zekât vermesine denk bir ödevdir. Ancak aralarında elbette çok büyük fark var. Ze­kât hem dini, hem idarî esasa bağlı (hem ibâdet, hem vatandaşlık ödevi) iken, cizye sadece idarî bir sorumluluk esasına dayanır. O halde, cizyeyi vermek üzere itaat eden ehl-i kitab, kendi nefsinde dini benimseyip ona bağlanmasa da, idari yönden îslâm ahkâmına boyun eğmiş, itaati kabullenmiştir... İslâm cemiyetine girmiştir. O halde, onların îslâm ahkâmına muhalif bir tavır almaları, umumî hükümlere ters davranmaları mümkün değildir. Ancak kendi kana-atlerince dinlerinin gereği olanı yaparlar. Şarap içmek gibi...

İmdi, kitab ehliyle, dinsizler ve putperestler arasındaki farka gelince; kitab ehli kendi dinlerini muhafaza ettikleri halde, islâm toplumu içinde kaynaşıp, genel ahkâma uyabilir. Halbuki putçular-la katı dinsizlerin (mülhid) İslâm toplumuyla herhangi bir yönden ilgi kurup münasebette bulunması mümkün değildir. Çünkü ilhad ve puta tapıcılığın İslâm ahkâmıyla yakınlık gösteren hiçbir ilkesi yoktur. Yâni temelde ve teferruatta tamamen zıt nizamlardır, di­yalog imkânı yoktu

e) Geçmiş ve lanete uğramış kavimler

Resûlullah'ın, Semûd kavminin harabelerinden geçerken söyle­dikleriyle görüyoruz ki-, müslümanların o türlü milletlerin yurtlarına girmesi, Allah'ın helak ettiği eski kavimlerin yerinde iskânı hoş görülmemiştir. Hattâ kalıntılarının yanından geçmek bile... Sadece onların başına gelenlerden ibret almak için görmek mümkündür. Allah'ın O Resule ve müslümanlara rahmet ve afiyet vermesini di­lemek için... Çünkü bu harabeler Cenâb-ı Hakk'ın o kavme gada-bının müşahede edildiği yerlerdir. Ve onların dilinde bu ilâhî ga-dab ve sebebi tescil edilmiştir. İlâ nihâye de duracak... Şübhesiz Al­lah bu izleri gelecek her milletin ibret alması için bırakmıştır. Ba­sireti olan görecektir. Nitekim birçok âyet-i kerimede de belirtilip yor. Demek ki, insanın bu tür kalıntıları, tarihî nakışları bina ya­pılarını incelerken, ondaki mânâyı ve ilâhi muradı düşünmeden, kay-gusuz, şuursuz görüp geçmesi müthiş bir yanılgıdır. Esasen yeryü­zünde bu türden ne dersler alınacak şeyler var. Ve sanki hep «Ey basiret sahipleri, bizden ibret alın» diye lisan-ı hâl ile insanlığa sü­rekli ihtar etmektedirler. Ama insanların bunu duyacağı mı var? Şeytanları onlara ne telkin ederse ona bakarlar. Ve sadece kalın­tının, tarihine, san'at değerine, üslûbuna bakıp geçerler,

f) Şimdi bir de Resûlullah'ın münafıklara karşı kullandığı idâri metodla, müslümanlara karşı davranışı arasındaki ince farka dikkat edelim:

Gördük ki bu seferde birçok münafık geri kaldı. Sonra gelip bin türlü yalan ve dolanla özür dilediler. Resûlullah da onların dış yüzlerine göre mazeretlerini kabul etmiş oldu. Ama iç âlemlerin-dekini aziz ve celil olan -Allah'a havale etti. Onlarla musafaha etti.

Az bir miktar da mü'mirilerden vardı, sefere çıkmayan. Ama bunların gönlünde bir şübhe veya nifak yoktu. Zaten de, O'na gelip özür beyan edip af dilerken, herşeyi gerçeğiyle itiraf etmişlerdi. Özür uydurmadan, yalan söylemeden müsamaha dilemişlerdi. Halbuki bun­lara yüz vermedi, onları cezalandırdı, ellerini bile tutmadı. Allah'ın ferman indirmesine kadar, bu zevatın ne çileler çektiğini de yuka­rıda gördünüz.

Niçin acaba? Neden münafıklara böyle hoşgörüyü, sadık mü'-minlere bunca sert cezayı tercih etti?

Cevab: Bu makamda şiddet ve sıkıntı, yüceliğe ve şerefe dair bir işarettir. Münafık asla buna ulaşamaz. Haniya, nasıl nail ola­bilir bir münafık; hakkında âyet inerek afve d ildiğinin bildirilmesi gibi bir iltifata?

Zaten münafıklar ne halde bulunursa bulunsunlar kâfir dam­gasıyla damgalıdırlar. Onların bu dünyada gösterip durdukları da, âhirette esfel derekede kalmalarım önleyemiyecek tabiî. Ama şâri-i Mübin (c.c.î, onları zahirde göründükleri ve gösterdikleri dünyevi tavırla karşılamamızı, öyle adlandırmamızı ve ahkâmı da buna gö­re uygulamamızı emreder. Öyleyse içlerinde gizlediklerini ve söz­lerinin altında yatanı, tahkik kendilerinden sâdır olan yalandan ötü­rü, dünyada iken muahaze etmemizi caiz görmez. O halde biz mü1-minlere nasıl sade (ahkâm ve muameleyi) zahire göre uygularsak, onlara da hâl ve akidelerinde zahirde gördüğümüze göre tavır ta­kınırız.

tbnü'l-Kayyım şöyle der: Allah kullarının cürümlerine karşı böy­le muamele eder. Mü'min kulunu te'dip eder, çünkü o kendi nez-dinde sevgili ve şereflidir. Onu az bir zilletle uyarıp sakındırır... Ama kendi gözünden düşenlere ve emrine ters gidenlere gelince, günahla barıştırır, o günah işledikçe de (iyice azıtsın diye) ona ni'-metini artırır[142].

Görülüyor ki, Kâab'dan nakledilen bu uzunca hadiste çok önem­li ders ve ibretler var. Şimdi onları özetliyelim i

Birincisi: Dini sebeble tehcir caizdir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) müslümanları Kâab ve iki arkadaşıyla uzun bir süre konuşmaktan men etmiştir. tbnu'l-Kayyım bunu şöyle açıklar: Buradan anlaşılıyor ki hu tür hacredilmiş kimsenin selâmını almak vâcib değildir[143]. Çünkü bu Kâab'ın söyledilrinde vardır: «Ben çıkıp müslümanlarla bir­likte namaz kılıyordum. Resûlullah'a gelince de o namaz sonu mec­liste otururken ona selâm veriyordum. Ve bakıyordum dudakları kıpırdayıp benim selâmımı alıyor mu, almıyor mu?»

Yâni bu halde selâmı çevirmesi vâcib olsa elbette alırdı ve c da bunu işitirdi...

İkincisi: Cenâb-ı Hakk'ın, Kâab'ı imtihan için verdiği başka bir iptilâ. Öyle bir deney ki, insan mü'minin bu iman derecesini, Al­lah'a bağlılığını tasar] ayamadığı gibi, nerdeyse, Azîz ve Celil olan Mevlâ'nın bu derece imtihanını caiz görmüyor hâşâ!.. Görüldü ki, Gassan meliki, ona övücü ve büyütücü bir mektup göndermiş, onu, kendisinden yüz çevirerek bu derece ezaya sevkeden müslüman ce­maatı terketmeye da'vet etmişti. Kendi ülkesine gitmesini de tavsiye etmişti. Kendisine orada ikram olunacağına söz vermişti.

Bu ise Kâab'a en büyük belâ idi. Çok daha ağır imtihandı... Ama bu imtihan da onun İman gücünü ve Mevlâsına olan sevgi ve bağlılığını isbata yaramıştı. Ne ayaklan kaymış, ne de zelil olmuş­tu. Bugün Kâab'ın önüne sunulanlar bir kimsenin önüne konsa, onun denendiğinden tek biri ile denense!.. Ama hepsi geçti de o, bütün iman ve İslâm'ını tehdid edenlerin hiçbirisine iltifat etmedi, çilenin altında ezilmedi...

Üçüncüsü: Şükür secdesi ibâdetde meşrudur. Kâab (r.a.)'m ken­disine, tevbesinin kabul olduğunu haber veren müjdecinin sesini du­yunca yaptığı secde buna delildir. İbnü'l-Kayyım bu hususta da şunu söyler: Hz. Ebû Bekir (r.a.i'de kendisine Müseylimetü'1-Kez-zâb'ın katlı haberi ulaşınca böyle secde etm:şti. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) Hâricilerden «Zû Sedye»nin ölüsünü görünce böyle secde et­mişti. Resûlullah (s.a.v.) da, Cebrail'in, kendisine, salât ü selâm ge­tiren kimseye Allah'ın on kere selâm edeceğini müjdelemesi üzerine şükür secdesi etmişti[144].

Dördüncüsü: İmam Züfer'den başka bütün Hanefîlere göre, bir kimse malının hepsini sadaka vereceğini adaşa, zekâta tabi ma­lından başkasını vermesi gerekmez. Sadece onu vermesi yeter. De­lilleri ise şudur galiba; Kâab (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a: Ben tev-bemin kabulüne karşı bütün malımdan el çekip çıkarak Allah ve Resulü için sadaka edeceğim, demiş de O'da: «Hayır, malının bir kısmını kendine sakla» diye emir vermişti. Malını nezr edince, hep­sini vermesi gerektiği görüşüne meyledenler ise derler ki; Kâab'in Resûlullah'a söylediği «nezr» sigasıyla hakikî mânâda değildir. Bu sadece bir istişaredir, O'nunla (s.a.v.),O da bir kısmını verme­sini tavsiye etmiştir[145]. Umarım ki, siyakı kelâma da, Resûlullah'ın cevabına da yakın görüş budur.[146]

 

9- Hz. Ebû Bekir  (R.A.)İn Dokuzuncu Hicret Yılındaki Haccı

 

Resûlullah (s.a.v.) Tebük seferi dönüşünde, Hacc yapmak iste­di. Fakat müşrikler Harem'in çevresinde bulunduğu ve çıplak tavaf ettikleri için buna gönlünün yatmadığını bildirdi. Hz, Ebû Bekir'i gönderdi. Hz. Ali'yi de onunla görevlendirdi. Onlara, müşriklerin, bu yıldan itibaren hacca gelmemelerini ve dört ay içinde de İslâm'a girmelerini; aksi halde ise mes'elenin savaşla bitirileceğinin ihtar edilmesi emrini verdi.

Buharı (r.a.) Kitâbül-Meğazî'de Ebû Hüreyre'den şunu nakle­der: «Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir'i, Veda Haccı'ndan önce, görevlendirdiği hacC esnasında Nahr günü; «Bu yıldan sonra hiçbir müşrikin hacc edemiyeceğini ve çıplak tavafın yasaklandığını ilân emrini verdi.»

Muhammed bin Kâ'b el-Kurazî ve ötekilerin nakline göre de : Resûlullah (s.a.v.), Hz. EbûBekir'i dokuzuncu Hicrî yılda, Hacc emi-ri olarak gönderdi. Hz. Ali'yi ise, Berâe sûresinden, 30 veya 40 âye­ti halka okumak üzere gönderdi. O da, Arefe günü âyetleri halka okudu ve müşriklere dört ay mühlet verildiğini duyurdu. Zilhicce'-nin yirmisinden itibaren, Muharrem, Safer, Rebiülevvel dahil Rebi-ül'âhir'in de onuna kadar... Bu emri, müşriklerin konak yerlerini do­laşarak okudu:

«Bu yıldan sonra bir müşrik Kabe'yi ziyaret edemiyecek ve kim­se de orayı çıplak tavaf edemiyecek.»

îmam Ahmed ise, Mahrez tbn Ebî Hüreyre'den, o da babasın­dan şunu rivayet eder:

«Ben Ali bin Ebî Tâlib ile beraberdim. O Berâe süresiyle Mek-kelilere Resûlullah tarafından gönderilmişti. (Oğul) sordu: Nasıl ilân ediyordunuz?» O da : «Biz şöyle sesleniyorduk : Cennete mü'minolmayan giremez. Kimse de Beyt'i çıplak tavaf edemez. Resûlullah ile aralarında anlaşması olanlara ise dört ay mühlet vardır. Dört ay geçince de, Allah ve Resulü müşriklerden beridir... Bu Beyt'e bu yıldan sonra herhangi bir müşrik haccedemez...» Ve der ki; o ka­dar bağırdım ki, sesim kısıldı.»

Bu, tam Allahü Teâlâ'mn irâdesiydi. «İlân Allah ve Resûlünden-dir, Hacc-ı ekber günü insanlığa; Allah ve Resulü, müşriklerden be­ridir. Tevbe ederseniz tabii sizin için daha hayırlıdır. Yüz çevirdi­ğiniz takdirde ise, bilin ki; Allah'ı âciz bırakamazsınız. Öyleyse, in­karcıları elim azabla müjdeleyin!...»

İbn Sa'd ise şunu nakletti: «Nebî (s.a.v.î, Hz. Ebû Bekir'i Hac­ca gönderdiğinde, Medineli 300 kişi ile yola çıktı. Onunla birlikte, yirmi kurbanlık işaretleyip, kesilmek üzere gönderdi.[147]

 

İbretler Ve Öğütler

 

1- Hacda müşrik âdetleri :

Geçen bahislerde görüldü ki, Kabe ziyaretini Araplar, İbrahim aleyhisselâmdan miras olarak aldılar. Yâni Hanif dininin kalıntıla-rındandı. Ne var ki; şirk unsurları da katılmış, hattâ şirk daha ağır basıyordu...

Ibn Âizin nakline göre; müşrikler müslümanlarla birlikte hac­ca gelir ve onları yanıltmak için şöyle bağırırlardı: «Senin ortağın yoktur, ancak sensin ortak. Sen' ona sahipsin, hem de onun sahip olduğuna...»

Onlardan bazısı, çırılçıplak tavaf ederler, bunu da Kabe'ye ta'zim sayarlardı. Birisi şöyle derdi: «Dünyadan zulüm bulaşmış hiçbir şey üzerimde olmadan, anamdan doğduğum gibi tavaf ettim[148]».

Bu rezaletler ta Hicrî dokuzuncu yıla kadar devam etti. Hz. Ebû Bekir haccedip, Hz. Ali ile onları uyarınca, Mescid-i Haram'ın bunlardan arınması ilân edilmiş ve bir daha tekerrür etmemiştir.

2- Harb ilanı ile anlaşmanın feshi:

Muhammed tbn İshâk ve bazılarına göre, müşrikler iki sınıftı, bir kısmı üe Resûlullah arasında dört aydan kısa bir anlaşma var­dı, onlar dört aya iblâğ edildi. Fazla olanlar ise bu ilân ile dört aya indirildi. (Çünkü bunların anlaşmaları süresiz ve sınırsızdı). Kur'ân-i Kerim Berâe sûresinde bunu dört aya indirdi. Sonra, onlarla müslünaanlar arasında harb olacak. Müslüman olmazlarsa, nerde bulunurlarsa öldürüleceklerdi.

Bu mühlet de Arefe gününden itibaren başlıyor ve RebiüTâhir'-in onunda bitiyordu.

Denildi ki, - Küleybî'nin görüşü bu - bu dört aylık müddet, Re-sûlullah ile aralarında dört aydan az anlaşması olanlara idi.

Fazla olanlar ise, önce belirtilen zamana kadar sürecekti. Bu da; -Anlaşmanız olan müşriklere gelince, ahdi bozmazlarsa onla­ra tanıdığınız müddeti tamamlayın. Çünkü Allah müttefikleri sever» kavl-i keriminde vardır...

Birinci görüş daha doğru ve yerindedir. Çünkü, Berâe sûresi, Küleybi'n:n görüşüne destek olmuyor. Fakat ResûluIIah'ın, müşrik­lerle olan anlaşmasını te'kid ediyor, yeni birşey getirip, değişiklik yapmıyor. Yoksa, Hz. Ali'nin bu sûreyi özel olarak gidip müşriklere ilân etmesinin bir anlamı olmazdı. Resûlullah'ın gönderişi ne anlam taşırdı?

3- Cihadın gerçek anlamına başka bir işaret:

Bu dikkat çekmeden anlıyacağm; cihadın - müsteşriklerin onca arzusuna rağmen- Islâmi anlamının, savunma harbi olmadığıdır...

Şimdi, Cenabı Hakkın kavlinde, Necid kavmi gibi bazı müş­rik azınlıkların Mekke çevres i nd ek ilerinin nasıl uyarıldığını incele gör:

«Allah'tan, ahidleştiğin müşriklere bir berâettir. Dört ay daha dünyada serbestsiniz. Ama Allah'ı âciz bırakamıyacağımzi ve Al­lanın, inkarcıları ezeceğini unutmayın.»

Yine Allah ve Resulünden bir duyuru da şu, «(Hacc-ı Ekber gü­nünde) Allah da, Resulü de müşriklerden beridir... Tevbe ederse­niz sizin için daha hayırlıdır. Ama imtina ederseniz, o zaman da iyi bilin ki; Allah acizliği kabul etmez, inkarcılara ise elim azabı müj­deleyin.

Sizin ahidleştiğinizde kusur etmeyen müşriklere gelince, onlar size karşı çıkmadığına göre, onlara verdiğiniz müddeti tamamlayın ve bilin ki, Allah müttefikleri sever.

Haram aylarını atlatınca ise,   müşrikleri nerde bulursanız öldürün. Onları yakalayın, takib edin, kuşatın ve pusular kurun... Tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse, yollarını serbest bıra­kın ki, Allah Gafur ve Rahîm'dir».

Bu âyetlerde söylenen apaçıktır. Artık İslâmî cihadın asıl an-lam ma dair, savunma harbine yorulacak zihne takılan hiçbir şey kalmaz.

Bilinen birşey ki; Berâe sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'iri son nazil olan sûrelerinden olup, birçok âyeti cihadla ilgili ve hepsini karara bağ­layıcı niteliktedir... Aynı zamanda, daha önce savunma harbini bil­diren cihad âyetlerinden; meselâ:

«Kendilerine zulmedilenlere, savaş için izin verildi. Allah onla­rı zafere ulaştırmaya kadirdir» meâlli âyetlerle bu âyetler arasında bir nesh olayına çağrışım yaptıracak bir durum ise hiç görmü­yorum. Çünkü, cihad aslında, hücum veya savunma esasına göre meşru kılınmadı. Sadece, i'lâ-i kelimetullah için, tslâm toplumunu oluşturmak ve yeryüzüne ilâhî devleti hâkim kılmak işin meşru kılındı. Artık bu hedefe hangi usul ve vasıta ile ulaşılırsa, ona uy­mak zaruri olur. Bu vesile bazen, bazı şartlardan ötürü, barış yo­luyla, öğüt - nasihat ve eğitim şeklinde sürer. O zaman cihad sade­ce böyle anlaşılır. Başka şartlar doğar, yine irşad, nasihat ve tev­cih yanında; savunma harbi de yapılabilir. O zaman da bu tür cihad meşru olmuş olur.

Ama  öyle  şartlar doğar ki;  saldırı  şeklinde  cihadı  gerektirir.

O zaman da en güzel cihad odur... Demek olur ki; şartlar cihadın şeklini ta'yin ve sınırını tahdid etmektedir. Tesbit işi (yâni şartları ve gereklerini ta'yin işi)  ise, günün uyanık ve ihlâs sahibi devlet

başkanının basiretine bağlıdır.

Bununla şunu ifâde etmek isteriz: Her üç türlü sebeb ve tarz cihadın tahakkuku için meşrudur. Ancak geleceği kestiren muhlis devlet başkanı (veya lider) in tesbiti önemli. Uygulama değişebilir fakat bir durumun neshi söz konusu olamaz...

Hz Ebû Bekir'in haccına gelince: Bu, müslümanları eğitmek ve Haccın gereklerini kavratmak içindi. İşte bundan sonra da asıl îslâmi Hacc, yâni Veda Haccı olacak. O'nun Emîri ise Muhammed (s.a.v.) olacaktı[149]. 

 

10- Dırar Mescidi     

 

lbn Kesir'in, Katâde, Said bin Cübeyr, Urve ve ötekilerden nak­lettiğine göre, Medine'de Hazrec kabilesinden «Ebû Âmir Rahib» isminde bir kişi vardı. Câhiliyye döneminde hrlstiyan olmuştu. (Haz-recliler arasında da çok sayılan biriydi).

Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye gelip, müslumanları toparlayınca, İslâm'ın sesi yükselmişti. Ebû Âmir bunun karşısında baklayı çı­kardı ve Resûlullah'a karşı düşmanlığını açığa vurdu. Önce Mek­ke'ye kaçıp Kureyş müşriklerine sığındı, onları müslünıanlarla sa­vaşmaya da'vet etti. Ama baktı ki, İslâm sürekli gelişip yayılıyor, bu sefer de Bizans'a sığınıp Herakliyus'u yardıma çağırdı. O da, Resûlullah'a karşı ona yardım sözü verdi. Ebû Âmir orada kaldı ama Medine'deki dostlarına, münafıklara mektup yazarak Herakli-yus'un kendine verdiği sözü iletti. Aynı zamanda geldiğinde kendi­sine tahsis edecekleri bir mekân hazırlamalarını, yâni bir nev'i ir­tibat bürosu kurmalarını, bundan böyle orada görüşebileceklerini tavsiye etti. Onlar da Küba mescidi yanına bir başka mescid yap­maya kalktılar. Nitekim de Resûlullah (s.a.v.) henüz Tebük sefe­rine çıkmadan yapıyı tamamlayıp bitirdiler. Aynı zamanda Resû­lullah'a gelerek o mescidlerine da'vet ettiler. Orada namaz kılmakla onların mescidinde namaz kılınabileceğini isbat etmek istediler. Ay­nı zamanda bu mescidi soğuk gecelerde zayıf ve yaşlılar namaz kılması için inşâ ettiklerini bildirdiler. Ama Allah onu orada na­maz kılmaktan korudu ve onlara şöyle cevab verdi: «Şu an biz se­fer hazırlığındayız, inşâallah dönüşte...» Oraya bir veya yarım günlük mesafe kala Cebrail indi. Mescid-i Dırar'ın durumunu bil­dirdi. Mü'min cemâati bölmek için hangi kâfirliğin döndüğünü ha­ber verdi. Resûlullah da, adamlar gönderip yıktırdı, yerle bir et­tirdi[150].

Bunun üzerine inen âyetler şöyleydi: «O mescidi, mü'minleri bölmek, kendi küfürlerini desteklemek, daha önce Allah ve Resulü­ne savaş açana yardım etmek için mescid edindiler. îyi niyetli olduk­larına da yemin edebilirler. Ama Allah şahid ki bunlar yalancıdır­lar. Sen orada asla namaz kılma. İlk gün takva üzere kurulan mescid namaza daha lâyıktır. Ki orada temizliği isteyen kimseler vardır. Al­lah da temizleri sever». Cenâb-ı Hakk'ın kavlindeki «Dırar» sözü ise o mescidi Küba mescidine karşı şer niyetiyle yaptıklarını anlatır.

Yine «O ilk günde takva üzere yapılan mescid» kavl-i şerifi de Kü­ba mescidini bildirir.[151]

 

Dersler Ve İbretler

 

Bu mescid olayı, artık münafıkların Resûlullah'a ve onun sa­habeleri olan gerçek müslümanlara karşı girişe geldikleri tuzak­ların zirvesini ifade eder. Halbuki bu sefer artık mes'ele sadece ni­fakla da kalmamış, müslümanlara karşı açıkça bir suikast gö­rünümüne varmıştı. Bunun için de artık Resûlullah bunları bilme-mezlikten gelemezdi. Şimdi artık yeni bir tavırla davranacaktı. Ce-nâb-ı Hak vahy ile ona durumu ve tavrı işaret buyurdu. Bu artık münafıkların gerçek yüzünün anlatılması, öteden beri kullandıkları maskenin sıyrilmasıydı. Sonucu da o meşhur yapının yerle bir edi­lip mescid diye yutturmaya çalıştıkları hiyle evinin yıkılması ola­caktı... Çünkü onlar burasını sırf nifaklarını tezgâhlamak için bir gözetlemek, müslümanlara karşı tuzaklarını düzenlemek için bir me­kân olarak yapmış, müslümanları bölmek için vasıta diye düşün­müşlerdi.

Münafıkların bu son hiylesinin hikâyesi daha önce zikri geçen nifak olaylarıyla birlikte bize onlar hakkındaki îslâm şeriatının hük­münü tam bir demet halinde sunmaktadır.

Yâni onlar, dünyada dinden göstermelik olarak ve inanmadık­ları halde yalandan takındıkları zevahiriyle muamele görürler. Ama iç âlemleri Allah'a havale edilip, hükmü âhirete bırakılır. Yine on­lardan, müslümanlara karşı sâdır olan, hiyle ve suikastlar, nasslara bağlı olarak suçlarınca karşılık görür. Nitekim de hiyle ile bina et­tikleri herşey tahrib edilip silinmiştir.

Zaten ResûluIIah'ın onlar hakkındaki bütün tutum ve uygula­maları buna işaret ettiği gibi, ulemanın ciddi araştırma sonucu onun işaret ettiği usulde birleştikleri de ikinci bir kesin delildir. Şimdi münafıkların bu gizli tuzaklarının ilk adımım biçim ve vasıtalarıy­la iyi düşününce göreceksiniz ki; her asır ve tarihte nifak tabiatı aynıdır. Münafıkların kullandığı ve istismar ettiği vasıta edindiği şeyler de değişmiyor. Onlar hep alçaklık ve korkaklık, âdi hiyleler, aydınlığa kapalı ve hep karanlık işler peşindedir. Ve onlar bu yüz­den, hep emperyalistlerin ayaklarına secde edegelmislerdir. Böy­lece kendi ülkelerinde müslünt&nlara galip gelmek için onlardan İs-timdad etmektedirler. Öyle ki kendi milletlerinden olan mü'min-Iere, müslümanlara rastladı mı müslümanlık tavrına bürünür, hattâ onun icablannı da yapar görünürler. Hattâ halkı dine teşvik bile ettikleri olur. Ama b'r fırsat bulup da dinin gerçeklerinden birinde yoruma elverir bir yön bulduklarını, ya da o dinin da'vetçilerine sal­dırmalarına bir yol buldular mi; hemen ilân ederler ki, onun esasr larını ortaya çıkarmak, ya da düşmanlarından hâinlere karşı eyleme geçmektedirler (!)

Bütün bunlardan sonra deriz ki; Resûlullah'ın bu uygulaması bize içinde Allah ve Resulüne karşı âsi olunan her günah mahalli yakılır, yıkılır ve bu mahallerin esas maksadı halkın nazarında iyi ve hoş yerlerle gizlense de aynı muameleyi görür.

Resûlullah (s.a.v.)'m uygulaması bu olunca, (Dırar Mescidi'ne karşı) artık, açık ve alenen Allah'a ısyân için kurulmuş fuhuş ve günah yuvaları hakkında tutumun ne olmalıdır? Hz. Ömer (r.a.î'in içinde içki satılan bir köyü toptan yıktırdığı bir gerçek. Yine «Fü-veysık» diye nükte yaptığı, Rüveysid es-Sakafi'nin dükkânını da yakmıştır. Ve bunda da ulemanın herhangi bir ihtilâfı mevcut de­ğildir[152].

 

11- Sakîf Hey'eti Ve İslâm'a Girişleri:

 

tbn îshâk'ın nakline göre, Resûluîlah (s.a.v.) Ramazan içinde Tebük'ten Medine'ye dönmüştü. Aynı anda Sakif kabilesinin temsil­cileri de onu ziyaret etmişti.

Aralarında istişarede bulundular. Ve kendi kendilerine çevrele­rinde Araplardan kimsede savaşa mecal yoktur diye karar verdiler. Öyleyse ne yapsınlardı, hepsi bey'at edip islâm'a girdiler. Bir de hey'-et çıkardılar. Başlarında »Kinâne bin Abdi Yaleyl» vardı. Medine'ye yaklaşınca Muğire bin Şu'be'ye rastladılar. O da onlardandı. On­ları karşıladı ve Resûlullah (s.a.v.)'m yanına girince hangi usulden hoşlanacağını onlara öğretmeye çalıştı ise de, onlar yine câhiliyye -usulüne göre ona selâm verdiler.

Resûlulîah Sakîf hey'etini mescidde kabul etti. Orada bir çadır kurup Kur'an dinlemelerini ve halkın namaz kılışını görmelerini sağ­lamak istedi.

Hey'et birkaç gün orada kaldı. Onlar ^lesûlullah'ı ziyaret edi­yor ve tartışıyorlardı. O sürekli bu kişileri îslâm'a da'vet ediyordu.[153]

İbn Sa'd'ın nakline göre ise: Resûlullah her yatsı sonu onlara geliyor, onlarla ayaküstü konuşuyordu, ta yoruluncaya kadar[154].

Mûsâ bin Ukbe de meğazisinde, şunları naklediyor: Osman bin Abdü'l-Âs da bu hey'etteydi. Ve en gençleriydi. Onlar Resûlullah ile musahabeye gidince onu hayvanlarının yanında bırakıyorlardı. Os­man da hey'etin her dönüşünde onu serbest bırakınca gidip Resû-lullah'a din hakkında bilgi soruyor ve Kur'an okuyordu. Osman o derece görüştü ki onunla, dinde bilgi sahibi oluverdi. Resûlullah'ı uykuda bulursa, Hz. EbûBekir'e giderdi. Osman, bunu da arkadaş­larından saklıyordu. Resûlullah bütün bunlarla onu sevmişti. Niha­yet İslâm'ı benimsediler. Ama Kinâne bin Abdi Yaleyl, Resûlullah'a şöyle dedi: Zina için ne dersin? Kabilemiz bu işe düşkündür ve bir türlü vazgeçiremedik... O da, haramdır size, nitekim Cenâb-ı Hakk: «Zinaya yaklaşmayın. O muhakkak çok çirkin ve sonu feci olan bir yoldur» buyurur, dedi.

Onlar bu sefer: «Peki faiz için ne dersin? Hani o bizim malımız­dır"», dediler. Cevab şu idi: Malınızın aslı (kapitali) size aittir. Bakın Allah ne emrediyor: «Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve ka­lan faizlerinizden vazgeçin, eğer gerçekten mü'min iseniz[155]». Bu se­fer de peki içki hususunda görüşün ne? Ülkemizin geliri budur. Ve bundan vazgeçemeyiz çünkü, deyince de, Resûlullah; «Onu da Allah kesinlikle haram kıldı» buyurup içkinin haramhğını bildiren âyetleri okudu.[156]

İbn îshâk der ki: Aynı şekilde kendilerinin namazdan muaf tutulmasını da teklif ettiler. Resûlullah'ın cevabı şöyle oldu : «Na­mazsız dinde hayır yoktur.» Bundan sonra gizli bir istişareye giriş­tiler. Sonra dönüp Resûlullah (s.a.v.)'a bütün bunları kabullendik­lerini bildirdiler. Ancak bir tek şeyde müsamaha istediler: Putları olan Lâfı üç yıl süreyle yıkmamasını teklif ediyorlardı. Resûîullah (s.a.v.) bunu şiddetle reddetti. Sene sene indiler de, en son sadece bir ay müsaade istediler. Fakat onların hiçbir mehil istememeleri ihtar edildi, tbn İshâk der ki: Sakîfliler bu mühleti, kabilelerinin sefihleri, kadınları ve kötü niyetli kimselerinin şerrinden emin ol­mak için istiyorlardı. Zamanla iman kalblerine yerleşsin istiyorlar­dı. O zaman yıkılırdı bu put. En sonunda ise, Resûlullah'a dediler ki:  Biz Lâfı yıkamayız. O halde yıkması size... O da, tamam ben adam gönderip yıktırırım, siz âzâde olun buyurdu. Onlar izin alıp ayrıldılar. Resûlullah onlara dönüş izni verdi ve ikramda bulunup uğurladı. Başlarına da Osman bin Âs'ı reis tâyin etti. Çünkü onu, îslâm'a hepsinden çok istekli ve kabiliyetli görmüştü. Hattâ birçok sûre bile öğrenmişti daha Medine'den ayrılmadan. Resûlullah (s.a.v.) hemen arkalarından bir hey'et gönderdi. Başlarında Hâlid bin Ve-lid, aralarında Ebû Süfyân b:n Harb ile Muğire bin Şu'be de var­dı. Bunlar gidip Lâfı yıkmakla vazifeliydi. Ve öyle yaptılar. Fakat Sakîf kadınları çıkıp ağlaşmaya başladılar. Mersiyeler söyleyip fer-yâd ediyorlardı. Put kırılırken Muğire baltasını vurdukça Ebû Süf­yân; «Ah yazık. Vah vah...[157]" gibi sözlerle, Lât için ağlaşan, inleyen 'au kadınları taklid edip, alaya alıyordu...

İbn Sa'd ise Tabakat'ında Muğire'den şunları nakleder: Sa-kifliler müslüman oldu. Ben Araplardan hiçbir kimsenin bu derece tam müsîüman olanına rastlamadım. Aynı zamanda, onlar arasın­da Allah ve Kitabına hiyle yapacak kimsenin çıkmasına da ihtimal veremem[158]

 

Hey'etlerin Ardı Ardına Gelip Allah'ın Dinine Girmesi

 

tbn îshâk diyor ki; Resûlullah Mekke'yi fethedip, Tebük'ten sağ salim dönünce Sakifliler müslüman olup, bey'at etti. Ardından da her taraftan Arap hey'etîer gelmeye başladılar. Zaten Araplar hep Kureyş'in müslüman olmasını bekliyor, onları gözetliyorlardı. Çün kü onlar âdeta o milletin imâmı, öncüsü idiler. Beyt-i Haram'm sa­kinleriydiler. İsmail (a.s.)'in torunları ve Arapların lideri durumun­daydılar. Mekke fethedilip, Kureyş İslâm dairesine girince, Araplar anladılar ki; Resûlullah ile savaşmak, ona düşmanlık artık müm­kün olmadığı gibi, doğru da değil... Ve İslâm'a girmeye başladılar, bölük bölük. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın beyan buyurduğu gibi: «Allah'­ın yardımı ulaşıp fetih müyesser olunca; insanların da fevc fevc Al­lah'ın dinine girdiğim görünce; Artık Allah'ına hamd edip O'nu teş­bih et. O'na sığın ki O tevbeleri çok kabul eder...[159]»

Biz ise şu an, bu hey'etlerin gelmesi ile ilgili tafsilâtı sunmayı gerekli görmüyoruz. Çünkü bu haberlerin tafsilâtı değil, ibretler al­maktır gaye...[160]

 

Dersler Ve İbretler

 

Şimdi, Taife sefer yaptığı gündeki, o kabilenin Resûlullah'ı kar­şılamaları olayını, o şerli karşılamayı anıyoruz. Onu şirretlik ve vahşetle topraklarından çıkarmışlardı hani Beyinsiz güruhu onun üzerine sürmüş de, çocuklara taşlatmışlar, onunla alay etmişlerdi, îşte bu Sakif kabilesiydi. Şu anda onlara yol açıldı, sadık ve sami­mî müslüman olup Resûlullah'a itaat ettiler. Hatırlayalım, Zeyd bin Hârise'nin o an Resûlullah (s.a.v.Ta söylediğini, onlar Tâiften Mek­ke'ye mahzun dönerken; «Nasıl gireceğiz oraya yâ Resûlâllah, onlar bizi çıkarmıştı?» O'nun (s.a.v.) cevabı şöyle olmuştu: «Zeyd, çıkışı da, çıkış kapısını da Allah çok İyi bilir ve hazırlar. Yine O, dinine yardım edip Nebisine sahip çıkacaktır muhakkak».

Bugünkü tecelliler ise, Resûlullah'm Zeyd'e söylediklerinin bel­gesi oldu. îşte Tâif, işte Mekke ve bir sürü Arap kabile ve ailesi. Nihayet kulak verip İslâm'ı anlamış ve bölük bölük gelip ona dahil olmaktadır. Şimdi gel düşünelim azıcık... Düşünelim Sakîf kabile­sinden gelen o ezâ, cefa ve kem davranışları. Kendilerinden izzet ve ikramla karşılamaları, kabul göstermeleri umulurken, o çirkin ta­vırlar ne idi? Bütün bunların bir zerresi bile insan nefsinde iz bı­rakabilecekken, rastgele bir insanın gönlünde bile derin iz bırakıp, intikam veya hiç değilse bir karşılık duygusu aşılayacak hallerken... Peki nerede bunlar? Resûlullah'm nefsinde Sakif'e karşı ne var? Tâ­if i günlerce kuşatıyor, sonra vazgeçip dönüyor. O'na deniyor ki Sa­kîf e beddu et. İltifat etmiyor buna. Aksine elini açıp duâ ediyor: *Yâ Rab! Sakif'e hidâyet ver ve hepsini mü'min olarak bize dön­dür...» Allah, Resulünün duasını kabul edince de, Sakîf hey'eti Me­dine'ye geliyor. Hz. Ebû Bekir ile Muen're bin Şu'be de bu durumu ona müjdelemek için yarışıyorlar Çünkü hepsi Resûlullah'm bun­dan ne kadar memnun olacağını biliyorlardı. Yâni Sakîf'in müslü­man olup yola gelmesine. Ve nitekim, karşılayıp onlara ikramda bulunuyordu. Ve ardından da günlerce onlarla uğraşıyor, yaktini onlara nasihat edip dinî ta'lim ve telkinle geçiriyordu.

Halbuki onlar ne hiyleler düşünmüş, ona karşı ne fesad kalb-le ezalar etmeyi tasarlamışlardı. Halbuki o şimdi onlara sadece ha­yır ve saâdet-i dâreyn diliyor, onları bu yola irşada çalışıyor... On­lar ne kadar zevk almışlardı O'na ezâ ettikçe, O'na saldırdıkça. Ama O, şimdi onlara îslâm ni'metini ikram etmek, onları Allah nezdinde de makbul kılmak için uğraşıyor, zevk alıyor.

Görüyorsunuz bu rastgele bir insalun tabiatında olan sev değildir. Bu hak bildiği ilkeye, hayırlı akideye çağırıcıdır. Bu, hiç de­ğil, ancak «Nübüvvet» tavrıdır. Ve ancak, Aleyhissalâtü vesselam efendimizin yöneldiği tek hedef ve maksad gereğidir: O da bu dâ­vanın galip gelip sonuç vermesi, Rabbinin de bu yüzden kendisinden razı olması... O halde, bu uğurda en ağır elem ve sıkıntı da, en bü­yük huzur ve neş'e de bu yüce hedefe varmak isteyen kul için hiç de önemli ve etkili olamazdı.

Bu idi işte İslâm! Kin ve hıyanet bilmez, insana asla kötülük düşünmez, cihadı emreder. Ama kin ve hıyanete asla cevaz vermez. Kuvvet tavsiye eder ama egoizme ve kibre asla yüz vermez. Rahmete çağırır ama güçlük ve ağır yük getirmez. Sevgiyi öğretir ama sadece Allah yolunda.

O halde, gerek Sakîf, gerek öbür kabile hey'etleri gelip Medi­ne'de İslâm'a boyun eğen hey'etler hep «şerefli bir zafer» va'dinin ifasıydı. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın va'd-i sâdıkının tahakkukuydu bun­lar.

O gelen heyetlerin yansıttığı ibretler bunlardır, deyip yetine-llm. Buradan çıkarılabilecek ders ve hükümleri ise şöylece sırala­mak mümkün:

a) Müslüman olması umulan müşriklerin mescide inmesi, ora­da misafir edilmesinin cevazı: Gördük ki; Resûlullah Sakif hey'etini Mescidde karşıladı ve onlarla orada görüşüp, dini telkin etti. Bu tu­tum bunun müşrikler için câ'.z olduğunu gösterir. Kitab ehli içinse, elbette caiz olur... Nitekim de Resûlullah (s.a.v.) Necrân hristiyan-larını, Kur'an dinlemek ve İslâm'ı öğrenmek niyetiyle geldiklerinde orada karşılaşmıştı.

Zerkeşi der ki: «Bilesin ki, Nevevİ ve Râfil tr.a.) gibi zevat, müslümanların izni ile (Harem müstesna) mescidlere kâfirlerin gir­mesini caiz görürler. Şu şartlarla:

Birincisi: Zımmîlerle yapılan akitte, mescide girme yasağı kon­madı ise. Çünkü böyle bir kayıt varsa, izin verilemez.

İkincisi: İzin verecek olan müslümanın buna tam ehliyeti ol­malı.

Üçüncüsü: Kur'an dinleyip, öğrenmesi ve sonunda da İslâm'a girmesi umuluyorsa. Ya da binayı tamir gibi bir maksatla girmesi zarurî ise. Bu hususta da, Kaadi Ebî el-Fâruki'nin görüşü bir kazly-ye teşkil eder: «Sırf bilgi ve Kur'an dinlemek için girenin İslâm'a gel­mesi içindir, yoksa mescide sokulmaz!..» Bu durumda bize onların mescidlere girmesine İzin verme yetkisi yok demektir. Yâni günü müzde cereyan ettiği üzere muhtelif ecnebi ülkelerden gelenlerin sırf bir san'at ve tecrübe kaygusuyla ya da siyasi alâka kurma gibi yol­larla, mescidlere girmesi böyledir. (Turistik maksatla gelen felâket kılıklı kadın - erkeğin hükmü buna kıyaslansın artık).

Uyumak, yemek yemek vb. işler İçin izin isterse, o zaman, «Rav-za» da dendiği gibi: Bu halde izin verilmesi abes olur. Zahirde caiz olsa da, Nevevi'den başkaları ise, bu halde onlara izin vermemiz caiz olmaz derler... Fâruki ise; bu mânâda, hesap, dil ve buna benzer şeyleri öğretmek için girmelerine gelince o da, aynı anlama gelir. Açıktır ki; yasağın maksadı; zararı, mescidin kirlenmesini ve namaz kılanların huzurunu kaçırmanın önlenmesidir[161].

Biz de deriz ki zararın en büyüğü teşviştir. O da, açık saçık ve çok çirkin manzaralı gâvur madamlarının namaz kılan insanın ara­sında dolaşmasıdır. Uyumak, yemek yemek için girmek neyse, ca­miin tezyinatını, mimarî özelliğini tanımak için gelmek de odur.

b) Gelen hey'etlere veya elçilere güzel muamelet   Vefd  (yâni hey'etle), Müstemen (yâni sığınan kişi) arasında şu fark var: Birin­cisi birkaç kişiden oluşan bir nev'i elçilerdir. Milletini temsil ederler. Müstemen ise, ferdi olarak ilim veya başka bir maksatla islâm ül­kesine gelen yabancıdır ki devletin himayesi altındadır. Belki de İs­lâm'a yönelip gelmiş olabilir.

Müstemen için Cenâb-ı Hak emân tanımış, hüsnü muamele ile karşılamayı ve korumayı emretmiştir. İstediği takdirde de maksadı­na emniyetle ulaşması sağlanır. «Bir müşrik himaye isterse, siz de onu himaye edin. Ta ki Allah'ın kelâmını işitip kendine göre serbest­çe gayeye yaklaşsın[162]».

Vefd'e gelince: Bu hüküm onlar için de geçerlidir. Müstemene kıyas ve Resûlullah'ın uygulaması, yâni onlara iyi davranması ve in­ce siyaseti bunu anlatır. Yukarıda bunu, yâni Resûlullah'ın Sakifli-lere geliş ve ikametleri sırasında nasıl ikramda bulunduğunu gör­müştük.

c) İnsanların iradede ve imamette en lâyık olanı Allah'ın Kitabı'-nı en iyi bilendir: Bunun içindir ki, Resûlullah Qsman bin el-Âs'ı, Sa-

kif hey'etine emir tâyin etti. Çünkü Medine'de kaldığı süre içindebu zât arkadaşları arasında bir üstünlük göstermiş, onlardan çok daha gayretli çıkmış ve çabucak Kur'an öğrenmiş, dinin icaplarını kavramıştı. Resûlullah da bunu görmüş ve hoşlanmıştı. Emirlik ve valilik ise herhalde, dinî ve dünyevi bir sorumluluk gerektirir. Bu da bir takım hükümleri uygulama makamıdır. İslâm cemiyetine hük­mü uygulayacak kişinin ise din konusunda bir seviyeye sahip ol­ması gerektir. Bu da birtakım hükümler uygulayacaktır çünkü.

d) Putların ve heykellerin yıkılmasının zorunlu oluşu:Burada ille de birtakım insanların bir dikili puta tapması şartı yoktur. Bu hüküm umumîdir ve her duruma şâmildir. Buradaki umumi delil ise, Kabe'deki bütün timsalleri imha etmesidir. Orada ne varsa çı­karttırıp imha ettirmiştir. Taprfan veya tapılmayan diye ayırd etme­mişti. Bu da[ yukarıdan beri zikrettiğimiz gibi, gösterir ki şekil ve maksat ne olursa olsun timsal (yâni put ve heykeller) yapma ha­ram, hangi maksatla olursa olsun, onları bulundurup taşımak da haramdır[163].

Böylece artık daha sonraki hey'etlerin durumunu tafsilâtlandırmayıp sadece Sakîf hey'etinin çevresinde açıklamalarla yetinmiş oluyoruz. Çünkü bu hey'etler arasında en renklisi ve ders verici bunlardı. Öbürlerinde ise önemli bir olay yok gibidir.

Ancak şu kadarını bilmekte fayda var ki; bu gelen hey'etlerin hepsi müşrik değil, bazısı da kitab ehlindendi.

Müşrik hey'etlerin hepsi İslâm'a girmiş, geldiği anda İslâm'ı ilân etmeden dönenler olmuşsa da, sadece kavimlerini ikna etmek ve birliğini sağlamak için dönmüşlerdir. Halbuki ehl-i kitabın çoğu (Yahudi ve Nasara) eski dinleriyle geri dönmüşlerdi...

Necrân'dan gelen Hristiyan hey'et, altmış kişiden oluşuyordu. Resûlullah'm yanında günlerce kaldı ve Hz. îsâ'nm durumunu Al­lah'ın birliği konusunu tartıştılar. Bir başka hey'et de, Resûlullah'm ÂH tmrân sûresinin: (59, 60, 61.) âyetlerini okumayı tasvib etmedi­ler. «İsa'nın durumu da Allah indinde Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yaratmış, sonra da ona «Ol» demiş, o da olmuştu. Emir Rabbindendir. O halde inatçılardan olma. Bu malûmat geldiği halde, seninle tartışmaya gireceklere gelince, onlara de ki, gelin o zaman, oğullarımızı - oğullarınızı, kadınlarımızı - kadınlarınızı, kendi nefsi­mizi ve nefsinizi ortaya koyup mübahele yapalım: Allah'ın lanetini da'vet edelim yalancılara...» Bununla Resûlullah onları mübaheleye çağırdı. Çünkü Cenâb-ı Hak da böyle emrediyordu. Resûlullah gidip, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'i abası altına alıp, Hz. Fâtıma da arkasında toplayıp geldi mübaheleye. Hey'et başkam buna cesaret edemedi. Bu zât, «Şurahbil bin Ved'a- idi. Arkadaşları da sonucun­dan korktuğu için mübaheleye yanaşmadılar, îslâm ve mübahele dışında Resûlullah (s.a.v)'ı güya yenmeye azmettiler. Ama sonun­da pes demek zorunda kaldılar. O da, onlarla anlaşma yaptı. Ciz­ye vermeğe razı oldular. Bu yazılı hâle getirildi. Resûlullah, cizyeyi hepsinin ittifakı ile imza ettirdi. Böylece anlaşmayı bozmalarını ön­lemiş oluyordu. Kendi dinlerinde de olsa, bid'at ve fitne çıkarma, hıyanet, faiz, ahdinden dönme gibi hâllerden sakınacaklarına dair de söz aldı[164].

 

Adty Bin Hatimin Müslüman Olması

 

Adiy bin Hatim hristiyandı. Meşhur cömert insan. Hatim Tâİ'nin oğlu idi. Kavminin de ileri gelenlerindendi. Ve halkında mirba (yâ­ni savaş ganimetlerinin dörtte birini pay olarak) alırdı. Bu Arap­ların, liderlere karşı yaptığı şeydi. Bu zât, Resûlullah (s.a.v.)'m adı­nı ve da'vetini işitince bu işe kızıp kendi ülkesini terkederek Şam hristiyanlanna sığındı. Adiy kendisi anlatıyor: Resûlullah'ın o an­ki vardığı seviye ve itibar karşısında kendimi kıyaslayınca hiç de iyi durumda olmadığımı anladım. Dedim ki, şayet ona varırsam, melik mi, yalancı peygamber mi bunu anlarım. Eğer gerçekten pey­gamber ise o zaman da ona uyarım.

Bu niyetle yola çıkıp Medine'de Resûlullah'a ulaştım. O, mescidindeydi, yanma girdim. Selâm verdim. O da, «Kim bu adam?» di­ye sordu. Ben de Adiy bin Hatim dedim. Resûlullah (s.a.v.) hemen ayağa kalkıp beni aldı ve evine götürdü. Tam evine varacaktık ki, bir zayıf, yaşlı kadın onu engelledi. O bu kadını dinliyor, o da dert anlatıyordu, uzun uzun... O an anladım ki, o bir melik falan değil. Tekrar yürüdük. Resûlullah ile eve girer girmez, deriden bir minder aldı, içi lif dolu idi. Onu bana uzatıp otur dedi. Ben hayır, sen otur dedim. Hayır sen oturmalısın diye ısrar edince, ben oturdum, ken­disi ise toprağa oturdu.

Ben kendi kendime vallahi bu bir hükümdar davranışı olamaz diyordum. Sonra Resûlullah: -Ee, Adiy bin Hatim, sen Allah'tan baş­ka ilâh tanır mısın?» buyurdu. Hayır, dedim. «Peki, Allah'tan büyük bir varlık tanır mısın?» dedi.   Ben yine hayır, dedim. «Peki sen hiç Rukûsî oldun mu?» (Hristiyanlık ve yıldızlara tapıcılık karması bir din) Evet, dedim. «Peki, sen kavminden Mirba almaz miydin?» bu­yurdu. Evet dedim. «Ama bu senin dininde helâl olmaz» buyurdu. Ben, evet doğru vallahi dedim.

Bunun üzerine ResûluUah şöyle konuştu: «Ey Adiyi Belki de se­nin bu dine girmemen, bu dine bağlıların ihtiyaç içinde olduğunu görmendendir. Unutma ki Allah öyle bolluk verecek ki onlara, mal -mülk dağıtsan alacak kimse bulamıyacaksın. Yine belki onların düş­manlarının çokluğu engelliyor seni. Ama Allah öyle lütfedecek ki, ta Kadisiye'den kalkan bir kadın, Beytullah'ı ziyaret için buraya em­niyet içinde devesine binip gelecek.

Yine belki de senin bu dine girmemen şundandır: Hani bakıyor­sun krallar ve sultanlar hep onların dışında kalıyor. Vallahi, Allah sana işittirecek. Babil'deki beyaz saraylara kadar hepsi fethedilecek­tir. Bunun üzerine hemen müslüman oldum der Adiy...

Adiy şunu da söylüyor: Ben ikisini gördüm: Binekle emniyet içinde gelen kadım gördüm. Kisrâ hazinelerine akın eden atlıların da önündeydim. Vallahi üçüncü de mutlaka gelecektir[165].

 

İbretler Ve Öğütler

 

Adiy bin Hâtim'in, ResûluUah (s.a.v.)'a gelişi ve müslüman olu­ğu, tam da hey'etlerin her taraftan akın akın geldiği esnadaydı. Biz bunu da o koşup gelen ve îslâm'a teslim olan hey'etler cümlesinden sayabilirdik.

Ancak, bunu ayrı bir bahis olarak alışımız onun islâm akidesi yönünden, özellik belirtmesinden ötürüdür. Burada birçok dersler gördük ve tahliline lüzum hissettik. Esasen burada ResûluUah canlı bir hüviyet ve şahsiyet ortaya koyuyor. Adiy bin Hâtim'e takdim, edilen açık bir hüviyet. Makam, azamet, emirlik ve krallık şübhe-lerinden ve heveslerinden arınmış bir şahsiyet. Yalnız âlemlerin Rab-bi tarafından bir elçi olduğu, bütün insanları uyarmakla vazifeli ol­duğu ayan beyân görülüyor. İmanın temeli bu, gösterdiği yolun sır ve hikmeti bu... Şimdi Adiy bin Hâtim'in düşündüklerini onun ye­rine kendimizi koyarak düşünüp tartalım. Göreceğiz ki Muhamme­di Risâlete dair imanımız şahlanacak tır. Ve İslâm alemindeki fikir seviyesinin nasıl bir sebebe bağlı olarak hızla yükselmiş olduğunu daha bir yakından tanıyacağız.

Evet, biraz Adiy bin Hâtim'in tasvir ettiği ve son derece etkilen­diği peygamberi şahsiyet, sonra da teslim olduğu bu hüviyyet kar­şısında düşünelim. Adiy diyor ki; «Vallahi o beni evine giderken bir müddet ayakta bekletti. Çünkü yaşlı ve düşkün bir kadın ona rastlamış, onu söze tutmuştu. O da ayakta hayli zaman bu kadının derdini dinlemişti. îşte o zaman kendi kendime bu asla melik falan değildir dedim.

Evet o krallık gibi dünyevi şan - şöhret ve büyüklük kaprisinden ne kadar uzaktı. Bu kadar ayakta dert dinlemesinden elbette anlaşı­lır. Bu yüzden de son derece sabır gösteriyor, nefsine ağır gelecek şeyleri bile hazmediyor, hiçbir sıkıntı ve bunalma alâmeti de gö­rülmüyor onda. Elbette, Resûlullahtır ve her halinde bu seviye ve tabiat billûrlaşmıştır. Dahası var, o sahabesi arasında da kendisi­ne bir özellik tanımaz, fakir ve miskinlerden hiç farkedilmeyecek bir maişet ve hayat biçimi sürdürürdü. O hiçbir gün mükemmel bir sofraya oturmamıştır. Ashabına hiçbir ağır iş teklif etmemiştir ki, kendisi de beraber aynı işe koşmasın. Bu onun değişmez özelliğiydi. Ve dünyayı terkedip Refik-i a'lâya varıncaya kadar da bu hâl üze­rindeydi. Peki hangi sırdır onu, böylesi bir kral hayatından men' eden? (Ki istese her imkân ayağına gelecek, hem hiçbir melike na-sib olmayan kolaylıkla en üstüne ulaşabilecekken dünyalığın) îş­te o, Allah'ın kendisine ikram ettiği nübüvvet sırrıdır. Adiy devam ediyor: Beraber evine girdiğimizde, lifle dolu deriden bir minder alıp bana uzattı, «Otur bunun üzerine» buyurdu. Ben oturdum. Ken­disi ise toprağa oturdu. Yine ben kendi (kendime dedim ki: Vallahi bu asla kral falan değil.

Belki de Adiy (ki o kendi kavmi içinde üstün makama sahipti). Resûlullah'm evini bambaşka tahayyül etmiştir. Ondan da bir anlam çıkaracaktı belki. Ama aksi durumla karşılaştı. Resûlullah'm da kar­şısında kuru yere bağdaş kurup oturuşuyla şoke oldu. Ve baktı ha­yâlinde kurduğu şeylerden hiçbir iş ve görüntü yakalayamayınca, hiçbir sözü kalmamıştı. Nasıl diyecekti, bu zâtın, şân - şöhret, dünya­lık veya krallık peşinde olduğunu?

Zaten Adiy tarafından hemen anlatıyor, Resûlullah'ın geleceğe âit gaib haberleri görür gibi tanıtışını. Müslümanların ve İslâm'ı istikbâlini nasıl çizip ortaya koyduğunu...

Buyurdu ki: «Kısa zaman sonra, öyle zenginlik ve mal geçecek ki müslümanlarm eline, isteklisi bulunmayacak». Resûlullah doğru söylemiştir. Gerçekten Halife Ömer bin Abdülâziz zekât memurunu zekât dağıtmak için Afrika ülkelerine göndermişti de memur geriye getirmişti bu mallan. Çünkü zekât alacak kimse yoktu (herkes refah içindeydi). Bunun üzerine bu paralarla bir sürü köle alıp âzâd etti, hürriyetlerine kavuşturdu. Yine demişti ki; «Öyle gün gelecek ki, Kadisiye'den bir kadın tek başına devesine binip, korkusuzca, Beyt'İ ziyarete gelecek». Besûlullah doğru çıktı, öbür hadislerinde de buyurduğu gibi, daha bu sözün akisleri kesilmeden İslâm'ın gü­ven ve barış ortamı hâkim olmuş, bir yolcu yol boyunca Allah'tan başka hiçbir korkacağı şey olmaksızın yürür hâle geldi. Bir de ço­banın sürüsü için kurttan endişesi vardı belki, başka korku yok.

Yine buyurmuştur ki: «Allah'a yemin olsun ki, Babil'deki beyaz köşklere kadar herşey müslümanlarm eline geçecek». Yine haklı çık­tı Resûlullah ts.a.v.). Çünkü, biz bunları da gördük veya duyduk. Allah va'dini yerine getirip, Peygamberini te'yid etti!...

Adiy, Kesûlullah'ı hayat ve maişetinde de tam Risâletine muta­bık durumda müşahede etmişti. Bu üstün hali, söz ve ifadesinde de bulmuştu. Bunun doğrulayıcı ölçüsünü de daha sonra görecekti, ta­rih ve zaman içinde. Zaten bu müşahedeleri sonundaydı, İslâm'ı ka­bullenirken aynı zamanda kavminin kendisine verdiği şan ve mev­kiden sıyrılıp çıkışı...,

Düşünen insan hür ve peşin hükümsüz, düşüncesini bu konuda yoğunlaç tırırsa, ne kadar engel bulunursa bulunsun, bu gerçeği ka­bul edip imana gelmesini önleyemiyecektir. Ama aklın kudsiyyeti, fikrin hürriyeti iptal edilmişse, yerinde kin ve kaba şehvet bitmişse, artık bâtıla saplanıp kalmaktan başka sonuç beklenemez. Ve artık cehalet ve cahillerden başka sığınak, üstün gelme, kör deve gibi çiğneyip geçmekten başka da bir davranış, ya da bile bile körlük ve anlamazlık göstermekten başka akıbet beklenemez...

Bu tiplerin sıfatlarını bize Cenâb-ı Hak, sâdık kelâmında anla­tıyor: «Dediler ki, senin çağırdığın şeye karşı, bizim kalblerimizde bir engel var, kulaklarımızda tıkaç. Yâni seninle aramızda perde var. Sen işine bak, biz de kendi işimize bakarız...[166]»

 



[1] Ehâbiş: Kinâne kabilelerinden bir kol. Hubşl dağı eteğinde yaşarlardı. (Mütercimler)

[2] Çarpışma, kan dökme veya akrabalık gereklerini ifa... (Mütercimler)

[3] Bu, Buhâri'nin «Kitâbü'ş-ŞarU'ındaki rivayet, Îbn tshâk ve öbürlerinde de var. Buharı ayrıca «Meğâzî» bölümünde şunu nakleder: O. kuyunun kena­rına oturup, bir kabla su getirip, ağzına alıp çalkaladı, dua etti. Onlara da bir saat duâ edin dedi. Ve artık onlar kanıncaya kadnr su İçtiler. H. tbn Hâ-cer ise: Fethti'l Bâri'de: Bu iki hali birlikte mütalâa mümkündür, der. Yine bir hadîste dr, elini yu kabına koyunca parmakları arasından su fışkırmaya başladı. Bu bir başka zaman vâki olmuş olabilir de. Bütün bunlar, sabit ve sahihtir.

[4] Avzu MrtAfll diyo adı geçen deveyi yanlarında Getirmişler. Su ve yiye­nle İhtiyaçlarını karşılayarak müslümanları bekleyip engellemek gayesindey-dller.

[5] Burada Urve bir zamanlar bir diyeti Ödeyemediğinden Hz. Ebû Bekir'in ken­disine karşılıksız yardımını zikretmektedir.

[6] Bu tür davranış Araplarda samimiyet ifadesiydi.  (Mütercimler)

[7] Muğîre, câhiliyye döneminde onüç kişiyi öldürmüş de, Urve d^1 onun nâmına diyetlerini ödemiş. Onu başına kakıyor...

[8] Bu parantezli kısımlar Müslimin ziyâdesidir. Ama Öbür bütün hadis Buhârl'-nin metnine dayanır.

[9] Müttefekun aleyh.

[10] Çünkü Hudeybiye musalâhasındaki Mekke"den gelenlerin iade olunmaları mad­desi  erkekler  hakkında  İdi.   kadınları  ilgilendirmiyordu.

[11] Buhârî.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 331-336.

[12] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 336.

[13] Feth sûresi, âyet: 26.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 336-338.

[14] Yukarıda geçen Buhârl hadîsinin devamıdır.

[15] Bak: el-tsâbe: 4/24.

[16] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 338-340.

[17] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 341.

[18] Bak: Sahife:  197-198.

[19] Resûlullah (s.a.v.)'a âmânın tevessülüne ve ona görmesinin İade edilişine da­ir hadis sahîhdir. Tfrmizi, Nesâî, Beyhakî ve ötekiler, Osman b. Hanîf (r.a.)'-den nakletmişlerdir: Âmâ bir kişi Resûlullah'a geldi. O mecllsde oturuyordu. Adam gözlerinin kör olduğundan yakındı, O da sabrı tavsiye etti. Adam yardımcısının olmayışı yüzünden âmâlığın çok zor olduğunu söyledi. Bunun üzerine: «öyleyse İbriği getir. Abdest al, İki rek'at namaz kıl ve şöyle dua et: Yâ Rabbl, sana yöneldim. Rahmet peygamberi olan Muhammed'ln vası­tasıyla. Yâ Muhammed, ben senin vasıtanla Rabblme yöneldim. Benim İh­tiyacımı yerine getirsin diye. Yâ Rabbl, onu bana yardımcı kıl» diye emretti. Bâzı rivayete göre de: Eğer ihtiyacın varsa bu şekilde temessül et, fazlalığı vardır. Osman İbn Hânif diyor ki: Vallahi adam daha meclisden çıkar çık­maz yanımıza girdiğinde gözleri görmeye başlamıştı.

[20] Bu kitabın 88. sayfasına bak.

[21] Bak:  Za"dU'l-Meâd   2/114.

[22] Mütareke konusunun tafsilâtı için :   Muğni'I-Muhtâc: 4/260; İbn Kudâme'nin, Mugni:  9/29, Hidâye:  2/103 ile BidâyettH-MÜctehid: 1/374'e bakılmalı.

[23] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 341-347.

[24] Metinde «Hamûs sözü geçiyor ki, o gün için ordu anlamına veya «Beş düzenli ordu» demek oluyor.

[25] Müttefekun aleyh.

[26] Hadis baştan sona müttefekun aleyhdir.

[27] MUttefekun aleyh.

[28] Olayın siyak ve sibakı böylece tbn İshâk'a âlt ise de: Buhârl ve Müslim'den de müttefekun aleyhdir.

[29] Müttefekun aleyh.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 347-349.

[30] Cafer bin Ebî Tâlib'ın gelişi ve ganimetlere iştirakine dair haber, Buhârî'den ve ötekilerden alındı. Ama gelirken Resûlullahın karşılamasına dair tafsilât Buhârİ'dedir.

[31] BuhârS ve Fethü'l-Bârl'ye de bakınız.

[32] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 350.

[33] Ebû Hanife ise : Süvariler için İki hisse verilir. Biri kendisi, biri atı içindir. Bu da yukarıda zikrettiğimiz gibi, Resûlullah'm uygulamasını delil almakta­dır.

[34] Bak: Fethü’l-Bâri: 7/240-249.

[35] A'lâmü'l-Muvakkiin: 3/292'ye bakın' Kadının para karşılığı kendisini boşa­masını; «bâtıl bir hiyle» diye vasıflandırır, sonra: 4/110'da: bunu kendince meşru on kadar delille meşru gösteriyor. Başına sonuna bakınca, ne garlb bir tenakuz olduğu anlaşılır. Daha geniş bilgi için «Zavâbıtıl-Maslaha - Fi'ş-Şerîati'l-îslâmiyye»:  293-294. sayfalarına bakınız.

[36] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 350-356.

[37] İbn Sa'd'ın Tabakafmda özetlendi: c. 2, s. 23.

[38] Metinde «Erisin» geçiyor. İbn Hâcer bunun Feüâh: Çiftçi anlamına geldiğini ve tebaaya İşaret ettiğini söylüyor.

[39] Buhâri ve Müslim'e göre müttefekun aleyhdlr.

[40] Resûlullah'ın bu şekildeki mektubuna dair tafsilâtlı nakil, İbn Sa'd'ın Taba-kat'ındadır. Nitekim Buhârî de bunu özet olarak verir. Bu rivayette, Resû­lullah'a mektubun yırtılma haberi ulaşınca, onun paramparça olması için bedduada bulundu. Üstad Şeyh Nasır da. Mısırlı Gazâlî'nin «Fıkhu's-Siyre» kitabına yazdığı dipnotlarda bu hususu tbn îshâk'a isnad ediyor. Bizim nak­lettiğimize ilâveten. Ama ben bunu Tabakat'ta görmedim. Buna göre Resû­lullah o elçilerin byıklarım uzun, sakallarını ise kazınık görünce: «Yazık siz­lere, ne bu hâliniz?» buyurdu. Onlar da Rabbimlz böyle emreder, dediler. Yâ­ni Klsrâ'yı kasdediyorlardı. Halbuki bu ziyade tbn Cerir'dedir. Galiba bir ufak yanlışlık var. (Müellif)

[41] Bu Vâkıdî'nin Amr bin Hakim'den nakli, tbn Hâcer der ki; İbn Şahin de M. Yezid tarikından aynı şeyi zikretti.

[42] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 357-359.

[43] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 359-361.

[44] Ancak; mektublara konan âyet-i kaimeler aslî metin ve dilinde İdi. Bu da; Kur'ân'ın tercümesi konusunda bu  fıkır verir. (Mütercimler)

[45] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 361-364.

[46] Tabakat-ı tbn Sa'd: 3/167.

[47] Siret-i İbn Hişâm: 2/370. Şeyhayn indinde yakın rivayetlerle birlikte, muh­teva müttefekun aleyhtir.

[48] Uyûnü'1-Eser: 2/48.

[49] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 365-366.

[50] Buharı.  5/85.

[51] el-Fetıh sûresi, âyet. 27.

[52] Ne var ki bu, kadınlar için müstehab değildir.

[53] Müslim: 65.

[54] Müslim: 5/60, Buhâri'de de benzer rfvâyet var.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi:366-368.

[55] Buhâri nakletti. Ahmed de, Ibn İshâk da... Ancak Buhârî'de «O da ölürse halk razı olduğu kimseyi seçer» kaydı yok.

[56] Meryem sûresi, âyet 71.

[57] Fethü'1-Bârl: T/361, 362.

[58] Firari: Kaçak; Kerrarî: Döne döne çarpışan (müt. notu).

[59] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 368-371.

[60] Bak. Tabakat-i Ibn Sa'd: 3/175; Siyer, tbn Hişâm: 2/375.

[61] Dünyanın büyük İki imparatorluğundan biri olan Bizans'ın ordusu. (Mütercimler)

[62] Fethü'l-Bârl:  7/361.

[63] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 371-374.

[64] İbn Sa'd ve tbn İshâk naklidir. İbn Hâcer ise; Bezzâr, Taberânî, Mûsâ bin Uk-be ve ötekilerinin de aynı nakli yaptığını söylüyor.

[65] îbn Sa'd ve tbn İshâk yakın İfadelerle rivayet ederler.

[66] Müttefekun aleyhtir. Lâfız-Buhârİ'nJn, âyetler: Mümtehıne:  1-9.

[67] Buraya kadar Buhârî'nin nakliydi. Gördüğünüz gibi, öbür iki arkadaşının müs­lüman olduğuna âit işaret yok Siyer bilginlerinin, bu meyanda Mûsâ bin Uk-be'nin nakline göre ise Bedii ve Hakim, Resûlullah'ın huzurunda müslüman ol­du. Ebû Süfyân İse sabaha kadar mühlet istedi. Onun için de Buhâri, Ebû Stff-yân'ın söyleyip onları pas geçmiştir.

[68] İbn Sa'd'ın rivayeti, İbn İshâk, Ibn Cerir, Buhâri de yakın ifadelerle nakletmiştir.

[69] İbn tshâk.

[70] Buhar i. İbn îshâk ve ötekiler nakleder.

[71] İbn Sa'd, tbn İsfâk rivayeti böyledir. İbn Hâcer ise, bu isimleri derlemiştir.

[72] İbn Sa'd, îbn Hâcer de Mûsâ bin Ukbe'den, böyle nakletti. İbn Hİşâm ise Siyer'inde müşrik ölüyü ondbrt, onbeş olarak kaydeder. Bak; FethÜ'1-Bârİ* 8A 9.

[73] Müttefekun aleyh.

[74] Buhari'nin rivayeti böyle. Müslim İse: Girdiğini de, namaz kıldığını da kay­deder. İnşâallah ileride açıklayacağız.

[75] Taberi, tbn Ebi Şeybe, İbn İshâk rivayeti.

[76] İbn Ba'd da benzerini nakletti.

[77] tbn tshâk ve İbn Cerîr nakletti.

[78] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 375-383.

[79] Demek ki ceza umumî oluyor. (Mütercimler)

[80] Mesek: Deriden yapılmış torba. Altınla doldurulmuştur.

[81] Meselâ parti taassubunu... (Mütercimler)

[82] Hucürât sûresi, âyet: 14.

[83] Nisâ sûresi, âyet: 94.

[84] Bu imamlar, birçok sahabe ve tabiinden; Kur'an tilâvetinde, teganni ve tahri­bin nehyi hakkında gelen rivayetleri, harfleri ve kelimeleri sahih mahreçle­rinin dışında okuma şeklinde yorumlamışlardır. Gerçekten, bu türlü tilâvet ittifakla caiz değildir. (Müellif)

Caiz olan ise:  «Kur'ân'ı tertil üzere okuyun» âyeti ile;  «Kur'ân'ı sesiniz İle güzelleştirin» hadîsine göre; hoş ama doğru okumaktır.

(Mütercimler)

[85] Nevevi'nin  Müslim  şerhi:   9/124,  5/125   ve  Mâverdi'nln   Ahkâmu's-Sultanl-yesi: 168. sahifeye bakın.

[86] Hadîsteki Hirbe: Ayb, şer'an helâl olmayanı kaçıran demektir. (En-Nİhaye)

[87] t'lâmü's-Sâcid Fi Ahkâml'l-Mesâcid: Zerkeşî: 162 ve Tarhu't-Tesrlb: &/86. (H. Iraki)

[88] Zerke?!: İ'lâmü's-Sâcld:   157.

[89] Müellifin:  Zavâbıtu'l- Maşlaha Fi'5-Şeriati'l-İslâmiyye eserinin 200. sahUe-sine bak.

[90] Fethü'l-Bâri:  3/304 ve Nevevî'nin Müslim Şerhi:  9/82.

[91] TarhuVTesnb, Hafız el-lrâfci: 5/175.

[92] Burada Müslim'in Âişe'den rivayetini kastediyor: «Resûlullah odama girdiğin­de üzerimde ince ve üstü resimli bir örtü vardı. Rengi değişti ve örtüyü çekip parçaladı. Ve buyurdu ki; «Kıyamet günü azabı en şiddetli olanlar yaratıcı­lıkta Allah ile yarışa kalkanlardır...»

[93] Bu hortlama insanlığın düşüşü ve kıyametin yaklaşışını bildlrse gerek... (Mütercimler)

[94] Hanefinin dayanağı: Ahzâb sûresi, 32. âyetinde. Peygamber hanımlarına olan hitapta; «cezbedlci sesle konuşma» menedllmiş. Buna öbür delillerle yasak­lımı - kısmi ve özel - hükmedilmiştir,  (Mütercimler)

[95] Ahkâmu's-Sultaniye: 164, Zâdü'1-Meâd: 2/174.

[96] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 383-403.

[97] Tabakat.  4/200

[98] Tabakat:4/200 ve İbn Hlşâm'ın siyeri.

[99] İbn tshâk bunu sahih senedle nakleder.

[100] Hudeybiye'de altında bey'at alınan ağacı kasdediyor. Rıdvan ağacı.

[101] Buhâri'de, Müslim'de ve sijer kttablannda vardır bu rivayet.

[102] Ebû Dâvud ve tbn Mâce'nin bu rivayetini Şeyhayn, mânâ olarak naklet­miş.

[103] Müttefekun aleyhtir.

[104] İbn Sa'd, Tabakafında: Tlrmlzl, Sünen'inde naklettiler.

[105] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 404-407.

[106] Yâni daha sonra bedellerini ödemek üzere teslim etsinler.

[107] Buhârî, Taberânî ve Beyhaki naklettiler.

[108] Buhârî, Müslim, tbn İshâk, İbn Sa'd yakın rivayetler yaptılar.

[109] Buhâri rivayeti.

[110] Müttefekun aleyh.

[111] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 407-409.

[112] Tevbe sûresi, âyet: 25, 26, 27.

[113] Zâdin-Meâd: 2/190; Muğni'l-Muhtâc: 4/221.

[114] Tefsîr-l İbn Kesir: 2/345.

[115] FethÜ'1-Bârî:  6/51.

[116] Muğni'l-Muhtâc: 4/219.

[117] Bakara sûresi, âyet: 85.

[118] Alıkârau's-Sultaniye: 4; MuğnH-Muhtâc: 4/223.

[119] Ahhâmu's-Sultaniye: 139, Ahkâmü'l-Kur'aniye: 28.

[120] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 409-417.

[121] îbn Sa'd, Tabakat: 3/218, FethÜ'1-Bârî: 8/87.

[122] Müttefekun aleyh.

[123] Ceddübnül-Kays.

[124] tbn İshâk ve ötekiler nakletti, tsâbe- 1/230'a bak.

[125] Tevbe süresi, &I ve 49. âyetler.

[126] Taberânî ve Tİrmizî nakletti.

[127] Tİrmizî, Ahmed, Abdurrahman bin Sümre'den nakletti. Ahmed ve Kisâî, zaif dediler.

[128] Tirmizi, Hâkim ve Ebû Dâvud nakletti.

[129] İtin Sa'd ve İbn İshâk nakletti.

[130] Ahmed'le beraber. Hafız İbn Kesir de tarihinde zikretti

[131] Müttefekun aleyhtir.

[132] MUttefekun aleyhtir.

[133] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 418-421.

[134] Buhâri ve Müslim'den özetlendi.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 422-424.

[135] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 424-426.

[136] Kavâlçli'l-Ahkâm Fî Mesâlihl'l-Enâttı: 2/187.

[137] Bâzı kimseler belki hayret edecek; birçok hususta Vehhâbileri tenkld et­tiğim halde, bu konuda onlarla birlikte karşılarmdakilerl tenkid edişi­mi...

Şübhesiz bu hayret, yanlış bir tasavvurun sonucudur. Ve aslında be­nim tutumum her müslümanın takınması gereken tavırdır. ÇünkU ts-lâm'da, nefis düşkünlüğü veya hlzib taassubuyla birşeyi yorumlama yok­tur. Ama ne yazık ki, herkes kendi görüşünü veya bağlı bulunduğu mez­hebin görüşünü yanlış bile olsa İnadla savunuyor. Ve bu tutumu, da, İslâm'a hizmet ve onu savunma diye takdlnt ediyor... tim! araştırma­larda da böyle oluşu bir garibe... halbuki İlmî araştırmalarla olsun müs-lüman ancak Kitabullah ve sünnet-1 ResüİÜ'n ölçü olması yaraşırdı. Nefsine ve fikrine bu İkisinden başkasının baskı ve te'sirini hoş görme­meliydi.

Müslüman bu gerçeği esas alınca da, artık sözü İle bir mUslümaru muâhaze etmesi, görüşüne düşmanlık etmesi düşünülemezdi. Nitekim bu kitabın bahislerini inceleyen kimse, orada bazı kimselere muhalefetler gö­recektir. Ama Allah şahid ki bu, sırf muhalefet olsun veya onlara karşı bulunayım diye değil, Kur'an ve Sünnet'l düstur edindiğlmdendir. Verdi­ğim hükümlerde yanılsam da mes'ele böyledir.

Yine büyük halk kitlelerine ve bazı sofilere muhalif bahislere de rastlarsınız bu kltabda Bu da kesinlikle karşı grup olan azınlıktakllere bağlılık anlamına değl); Allahın Kitabı'na ve Resûlü'nün sünnetine zer­re kadar ters düşmemek için böyle olmuştur.

Eh, artık müsHlman, uyması gereken gerçeği arıyorsa yol budur. İs­terse birçok hususta ters düştüğü ve çekiştiği zümreler de bu tutumda olsun veya aynı kanaati tasısın Fakat m f Uluman taassub ve aşırılıktan sakınmalıdır  Bu Jkı felâkettir bizi perişan eden

O halde sofiler muhaliflerinin aşırı tenkld ettiği davranış ve görüş­lerini bir hesap etmelidirler; İslâm'da çıkış yolu bulunmayan bu tür ina­nış ve düşünüşlerinde nefislerinin baskısına boyun eğiyorlar mı? Bid'at ve İfrattan sakınıyorlar mı? Kendilerine telkin ve zerk edilen şeyleri bir an İçin tenkit süzgecinden geçirebiliyorlar mı? Ve ciddiyetin şartı doğru­ya götüren yol bu değil midir?...

Zira aşırılık karşı bir aşırılığa sebeptir. (Yâni aşırı tenkit nasıl aşırı tepkiye sebeb olursa bir â,det de, ifrat da şiddetli tenkide sebeb olur.)

Öyle ise kim İslâm'ın ve ilâhî nizamın İlerlemesini, hâkimiyetini ve yaşamasını istiyorsa; her türlü aşırılığa, uydurukçuluğu, bid'atı kesinlikle terk etmelidir. İşte karşımızda aşırı gördüğümüz kimselere karşı bulaca­ğımız tek çâre ve tedavi yolu budur.

[138] Kitâbü'I-Keffâ'r-Rûâ': 48.

[139] Tevbe sûresi, âyet: 81, 83.

[140] Tevbe sûresi, âyet: 47.

[141] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi:

[142] Zâdtt'l-Meâd: 3/20. 22.

[143] Zâdü'1-Meâd:  3/20, 22.

[144] Zâdü'l-Meâd:  3/20, 22.

[145] Mebsût:   12/93;   Zâdü'1-Meâd:  3623;   Zavâbıt:  244,  284;  Tefsir,  tbn  Kesir:   2/ 387, 388.

[146] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 426-435.

[147] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 435-436.

[148] Bak: Uyünü'1-Eser, İbn Seyyidinnâs: 2/231.

[149] Yâni Hz. Ebû Bekir'in haccı, Resûlullah'ın yapacağı ve  bütünüyle kaideletıreccği hacca hazırlıktı...   (Mütercimler)

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 436-438.

[150] Tevbe sûresi, âyet: I07( 108.

[151] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 439-440.

[152] ZâdÜ'1-Meâd: 3/17

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 440-441.

[153] İbn Hlşâm: 2/324.

[154] İbn Sa'd, Tabakat: 2/78

[155] İsrâ sûresi, âyet:  32.

[156] Bakara sûresi, âyet: 278.

[157] İbn Hişâm: 2/324

[158] Tabakat:  2/78.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 441-443.

[159] Nasr sûresi.

[160] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 443.

[161] Zerkeşi, İ'lâmü's-Sâcid:  319-321.

[162] Tevbe süresi, âyet: 6.

[163] Bu kitabın Tebük Seferi bahsine bak.

[164] Buhârl, BeyhakI ve Ebû Dâvud rivayetleri İle İÇn Kesîr tefsirine bakınız.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 444-448.

[165] İbn İshale, Ahmed ve Beğavî yakın ifadelerle nakletti.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi:448-449.

[166] Fussılet sûresi, Ayet: 5.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 449-451.