SEKİZÎNCi Bölüm - İslam Tarihi - Fikhussiyre - 9. Sayfa
İDEÂL HİLÂFET DÖNEMİNDEN BİR ÖZET
1- Hz. Ebûbekr'in Hilafet Dönemi
Halifelik Dönemindeki Önemli İcraatı
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'In Vefatı
Hz. Ömer'i Hilâfete Veliahd Kılması:
Ömer Hangi Esasa Göre Halife Oldu?
2- Ömer İbn-i Hattab’ın Hilâfeti
Ömer'in Şûrası Ve Birini Halife Seçtirmesi:
Osman (r.a.)'İn Seçilmesi Nasıl Gerçekleşti:
3- Hz. Osman (r.a.)'In Hilâfeti
Hz. Osman'ın, Çevresine Ve Vilâyetlere Tâyindeki Tutumu Ve Bunlardan Gelişen Haller:
Başlayan Fitne Ve Osman'ın Öldürülmesi:
Hz. Ali'ye Bey'at Ve Hz. Osman'ın Kaatilinin Aranması:
4- Hz. Ali (r.a.)'nin Hilafeti (35-40 H.)
Osman (r.a.)'a Karşı İhtilâl Ve Cemel Olayı:
Muaviye Mes'elesi Ve Sıffiyn Harbi
Haricîler Mes'elesi Ve Hz. Ali'nin Öldürülüşü:
Resûlullah (s.a.v)'In Bazı Özellikleri Ve Mescidiyle Kabrini Ziyaret Etmenin Fazileti Hakkındadır
Fıkhu’s-Siyre İçin Basında Yazılanlar
SEKİZÎNCi BÖLÜM
İDEÂL HİLÂFET DÖNEMİNDEN BİR ÖZET
1- Hz. Ebûbekr'in Hilafet Dönemi
ResûluHah'm (s.a.v.) vefatım müteakip, mü si umanlar, Beni Sâide sakifesinde toplanıp; Resûlullah'dan sonra onun yerine geçecek, müs-lümanlara lider olup onları yönetecek şahsın kim olabileceğini görüştüler.
Hayli tartışmadan ve çeşitli grupların ortaya attığı görüşlerin müzakeresinden sonra, Besûlullah (s.a.v.)'dan sonra, onun ilk halifesi olmaya eri uygun zâtın; hastalığı sırasında kendi yerine namaza vekil gösterdiği, onu her an en üst düzeyde tasdik eden ve mağarada kendine eşlik etme payesine eren Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in olacağında söz birliğine vardılar.
Hz. Ali (r.a.)'nin ise, bu toplu görüşe asla muhalefeti yoktu. Bey'-atmdaki gecikme ise-, sadece Hz. Fâtıma (r.a.) ile Hz. Ebû Bekir arasında; Hz. Fâtıma'nm Resûlullah'a mirasçı olma isteği açısından baş gösteren tartışmadan ötürü idi[1].
Halifelik Dönemindeki Önemli İcraatı
Birinci olarak: Üsâme ordusunu donatıp yola çıkarmasıdır. Yâni sorumluluk ve yetki kendisine geçince; Resûlullah (s.a.v.)'m hastalığını öğrenmesi üzerine Medine yakınındaki «Zûhaşeb» mevkiinde ordugâh kurup beklemekte olan Üsâme ordusuna hareket emri verip (Bizans üzerine) uğurladı... Bunu yaparken de; daha önceden başlamış ve büyük yayılma istidadı göstermiş olan, dinden dönme (irtidad) olayları dolayısıyla bu orduyu göndermemesi tavsiyelerine de; Üsâme (genç olduğundan) 'nin yerine başka bir komutan tayini görüşlerine de hiç kulak vermedi.
Ve Sıddık (r.a.) başında Üsâme'nin bulunduğu orduyu yaya yürüyerek uğurluyordu. Hattâ, Üsâme atından inip, kendisini bindirmek isteyince;
— Hayır, ne sen ineceksin, ne ben bineceğim[2] diye reddetti. Ve orduya şu öğütlerde bulundu:
— Hiyânet etmeyin, haksızlık etmeyin, aşın gitmeyin, (ölülere kötü muamele) müsle yapmayın; çocukları, kadınları, yaşlıları öldürmeyin. Ağaçları kesip ya da ateşe verip (tahrip) etmeyin. Hayvanları yiyecek ihtiyacı dışında öldürmeyin... Ve özellikle dedi ki; manastırlarda ibadetle meşgul insanlar göreceksiniz. Onları kendi hallerine ve ibadet yerleriyle başbaşa bırakın[3].
Sıddık (r.a.) Üsâme'ye özel olarak da şunu söyledi: îznin olursa, Ömer (r.a.)'i, müslüinanlarm işlerini yürütmemde görüşlerinden yararlanmam için, bana bağışla!.. Üsârne ise; «Emir zatınıza aittir», dedi[4].
Üsâme ordusuyla ilerledi. Onu gören, irtidad etmiş her kabile aslına dönüyor; bu ordunun heybeti gönülleri fethediyordu zira. Yâni, düşünüyorlardı ki, tslâmi otoritenin gücü ohnasa, böyle bir zamanda, böyle bir ordu tâ Bizans topraklarına gonderilemezdi!..
Bu yüzden kalblerine korku geliyor, tevbekâr oluyorlar.. Üsftme ise, babasının şehid olduğu bölgeye gelip Rum sınırlarına girince; onlarla savaşa tutuşmuş, Allah onu muzaffer kılmıştı. Şerefle dönüp geldiler[5].
İkinci olarak: Mürtedlere (dinden dönenlere) ve zekâtı ödemek istemeyenlere karşı ordular hazırladı. Onbir alaydı hazırlanan. Her birliğin komutanına, bir yön gösterip gönderdi. Kendisi de «Zülkıssa- yönüne gidecek birliğin başına geçti. Fakat Hz. Ali (r.a.) ona ısrarla, bu işten vazgeçmesi tavsiyesinde bulundu.
Atının geminden tutarak; «Ey Resûlullah'm halifesi, ben sana Resûlullah (s.a.v.)'ın Uhud günü söylediğini tekrar ediyorum: «Kılıcını kınına koy, bizi kendinden mahrum etme-. Yâni vallahi, mü si limanlar seni kaybederse, senden sonra bu makamı dolduracak birini bulamaz. Bunun üzerine Ebû Bekir, yerine birini vekil kılıp, kendisi geriye (Medine'ye) döndü.[6]
Allah müslü m anlara yardım etti ve mürtedlerin kökü kesildi, dibi geldi. İslâm artık yarımadada tamamen oturdu. Bütün kabileler de zekâtlarını vermeye razı oldular.
Üçüncü olarak: Sıddık tr.a.) Hâlid bin Velid'i, Irak üzerine hazırlayıp gönderdi. Yanına da, Müsennâ bin Haris Eş-Şeytanl'yi vermişti. Bunlar da birçok beldeyi fethedip muzaffer ve ganimet yüklü döndüler.,.
Dördüncü olarak: Bizans üzerine bizzat savaş açmak kararındaydı. Bu maksatla sahabeyi toplayıp müşaverede bulundu. Hemen hepsi bu görüşü destekliyordu. Sonra Hz. Ali (r.a.)'ye döndü:
— Ebâ Hasan, sen ne dersin? diye sorunca o da; hayırlı bir niy-yettesin, inşâallah muvaffak ve muzaffer olursun dedi. Ebû Bekir tr.a.) buna çok sevindi ve huzurlandı. Ve halkı toplayıp, onlan cihada teşvik eden bir nutuk verdi. Valilerine de emirnameler yazıp merkeze çağırdı. Büyük bir kongre oluştu. Kabileler bölük bölük geliyorlardı. Komutanlar «Emirler ve Emirler emiri...» gibi vazifeliler tayin etti. Bunları ardı ardına Şam bölgesine şevketti. Ebû Ubeyde bin Cerrâh'ı ise tüm ordulara Başkomutan olarak tâyin etti.
Gönderdiği her askeri birliğe ve başlarına, öğüt ve vasiyyette bulunuyor, Allah'ın düsturuna uymayı, birbirleriyle iyi geçinmeyi, cemaatle namazı ihmal etmemelerini ve tam vaktinde kılmalarım tenbihliyordu. Ve diyordu ki; kim kendi nefsini düzeltir itaatli kılarsa, Allah da halkını düzeltip kendisine itaatli kılar.
Ayrıca, düşman elçileri gelince de onlara kibar davranmaları, ama askeri sırlarını fazla göstermemelerini, öylece yollamalarını öğüt-lüyordu. Müslümanın ne yapacağını bilmesinlerdi... Müslümanlar Rum ülkesine yöneldiler. Yermük bölgesinde toplandılar, Ebû Bekir (r.a.)'e Rum askeri gücünün büyüklüğüne dair haberler uçurdular...
O da. Irak'da bulunan Halid bin Veüd'e yazıp, hemen Suriye'ye geçmesini emretti. Askerinin yarısını alıp Ebû Ubeyde'ye takviye olarak götürmesini, yansını ise Müsennâ bin Haris emrine bırakmasını bildirdi. Aynı zamanda Şam ordusuna ulaşır ulaşmaz komutayı üzerine almasını da belirtti.
Halid Şam'a ulaşıp müslümanlarla buluştu ve hemen Ebû Ubeyde'ye bir mektup yazıp durumu şöylece açıkladı: «Korkulu günlerde sana ve nefsine Allah'dan himaye dilerim. Dünya ve âhirette de her türlü kötülükten korunmanızı temenni ediyorum. Bana Resûlullah'ın Halifesinden bir yazı geldi. Burada, benim Suriye'ye ulaşır ulaşmaz ordulara el koyup komutayı üzerime almam emrediliyor. Vallahi, ben. bunu arzu da etmiyorum, kendisinden de böyle bir şey istemedim. Sen ise tamamen serbestsin; sana karşı gelmem, aykırı da davranmam. Sensiz bir karar da vermem.,.
Ebû Ubeyde Halid'in mektubunu okuyunca; Allah, Resûlü'nün Halifesini kararından ötürü yüceltsin. Halid'i de Allah bu tavrıyla yaşatsın... dedi.
Zaten Halife, Ebû Ubeyde'ye de yazmıştı. Ve diyordu ki:
«İmdi, ben Halid'i, Şam ordularına savaşta komuta görevini uygun gördüm. Sen ona muhalefet etme. Dinle ve itaat at. Kardeşim, ben onu sana komutan olarak göndermekle aslında sana bir iyi niyetimi gösterdim. Yâni ben onda, bu çetin fitneli bölgede savaşıp başaracak yetenek seziyorum da ondan. Allah sana ve bize hayır ve selâmetler versin...»
Bundan sonradır ki; Bizans ordularıyla, tslâm orduları üst düzeyde savaşa tutuştu. Artık aralarında kanlı savaşlar birbiri ardınca sürüp gidecektir. Tabii uzun savaşların sonunda zafer mü s] umanlarındı. Rumlar sayısız ölü ve öylece de çok esir vererek yenilgiyi kabul edip çekileceklerdi.
îşte bu zafer günlerindcydi ki, Halid (r.a.)'e Hz. Ebû Bekir (ra.)'-in vefat haberi ulaştı. Ondan sonra da Hz. Ömer'in (r.a.) Halife olduğunu öğrenmişti. Hemen ardından da Halid'in başkomutanlıktan alındığı ve Ebû Ubeyde'nin komutan olduğuna dair yazılı emir ulaştı. Ama Halid, asker arasında herhangi bir huzursuzluk endişesiyle emri gizli tuttu. Ebû Ubeyde'ye de haber ulaşmış, o da aynı hassasiyetle mes'eleyi bir zaman gizlemişti[7].
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'In Vefatı
Vefatı, Hicretin onüçüncü yılı, Cemaziyel'âhir'in yedisi, salı gecesindeydi. Ve altmış üç yaşındaydı. Hilâfet süresi ise; iki yıl üç ay, üç gündür. Hz. Âişe'nin odasında Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına gömülmüştür.[8]
Hz. Ömer'i Hilâfete Veliahd Kılması:
Hz. Ebû Bekir vefatına yakın, Resûlullah'ın ashabı arasında görüş ve bilgi sahibi seçkin zevat ile müzakere etti. Bunlar da, Ömer'i veliahd (Hilâfete aday) göstermesinde ittifak ettiler. Bu bakımdan Hz. Ebû Bekir, kendinden sonra halifeliği emânet edeceği şahsı be-lirliyen ve tâyinini sağlıyan ilk kişidir.
Bu mes.eleyi şöyle bir tafsilâtla açıklamada fayda görürüz:
Taberi, İbn-i Cevzİ ve İbn-i Kesir., diyorlar ki; Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra müslümanlarm ihtilafa düşmesinden ve artık tek görüşte birleşememelerinden endişe etti. Hastalığının ağırlaştığı bir anda onları davet etti. Kendinden sonra Hilâfetin ne olacağım danıştı. Bunun sağlığında ve bilgisi altında esasa bağlanmasını istiyordu.
Ne var ki müslümanlar, böyle bir anda Ebû Bekir'e vekâlet edecek şahsı tesbitte ittifak edemiyorlar, mes'eleyi kendisine havale ediyorlardı: «Sen ne dersen, biz ona razıyız» diyorlardı. O da başladı, tek tek müşavereye. Ve baktı ki her sahabe Ömer'in ehliyetinde birleşiyor. Sonunda onları çağırıp topluca hitap etti: Ve artık yerine kimi bırakacağında güçlük kalmadığını, uygun zâtı tesbit ettiğini, yâni Ömer'i halifeliğe atadığını söyleyince, hepsi birden:
–– Duyduk ve kabul ettik, dediler[9].
Ömer Hangi Esasa Göre Halife Oldu?
Bazı kimseler, bu tarzdaki halife seçiminin, bir şahsı atama ve bir şahsın tâyini olduğu; müslümanlarm topluca iştiraki ile «Ehl-i Hali Vel-Akit» irâdesi denecek olan şûra esasına aykırı olduğu kanaatlim varıyorlar.
Halbuki çok iyi düşünür, mes'eleyi derenden tahlil edersek, bunun düpe düz ve tam anlamıyla «Ehlü'1-Hall vel-Akt»'e danışılarak yapıldığını rahatça görürüz. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Ömer (r.a.)'i, sahabenin seçkinleriyle müzakere edip, hepsinin, onun hakkındaki tezkiye ve tavsiyesini aldıktan sonra tâyin etti. Bununla birlikte, onun tâyini yine de kesin ve bağlayıcı değildi. Ancak, sahabeye topluca ilân edip; onların da:
— «Duyduk, kabul ve itaat ettik» demeleriyle tamamlanmış oldu. Onun ölümünden sonra da (bey'at ettiler) böylece yapılan işin sıhhati ve istihlâf (yâni halife belirlemelin şeriata uygunluğuna dair (sahabe) icmaı gerçekleşti.[10]
Böylece, şartına uygun yapılmak kaydıyla veliahd ve istihlâf yoluyla imamın belirlenmesinde icma' türünden bir delil oluştu[11].
Hz. Ömer'e Ahid Yazısı:
Ebû Bekir, halkın toptan, Hz. Ömer'i tasvip ettiğini ve Halifeliğini kabullendiğini görünce, Hz. Osman'ı çağırıp şu yazıyı dikte ettirdi :
«BismUlâhirrahmânirrahim. Bu, Resûlullah'ın halifesi Ebû Bekir'den, dünya hayatının sonu, âhlret hayatının başlangıç anında bir beyannamedir. Yâni, kâfirin de inandığı, facirin de kabullendiği Çölüm) ânı!.. Evet, ben Ömer'i size emir tâyin ettim. İnanıyor ve biliyorum ki, dayanacak ve âdil davranacaktır. Olur da hal değiştirir, zâlim olursa, ben gaybe hâkim değilim. Sadece hayır diliyorum. Her kişinin kazancı kendine. «Zâlimler ise, nereye sürüklendiklerini yakında anlayacaklardır».
Ve altını mühürleyip, Hz. Osman tarafından halka okunmasını sağladı. Halk da Ömer'e bey'at etmeğe başladı. Tarih: Hicrî onüç Ce-maziyel'âhir idi.[12]
İbretler Ve Dersler
Hz. Ebû Bekir (r.a.) 'in hilâfeti sırasında meydana gelen olayları özetledik[13]. Bu olaylar bize (îslâmi hayat açısından) son derece önemli ipuçları ve hareket ilkeleri sunmaktadır. Şöylece arzederiz:
Birincisi: Hz. Ebû Bekir'in hilâfeti açık - kesin şûra ile gerçekleşti. Aralarında Hz. Ali efendimizin de bulunduğu bütün «Ehl-i Hail vel-Akt» zevatın katılımıyla oldu. Ve bu bize gösterdi ki, Resûlullah-dan sonra hilâfet hakkını bir kişiye tahsis eden, hükme bağlayan; ne Kitapta, ne Sünnette bir nass yok. Çünkü nass olsa bu olay cereyan etmezdi. Yâni şûraya yol bulunamaz, sahabe de, istişare ve ittifak ederek bu nassa açıkça tecavüz etmeyi caiz göremezdi...
İkincisi: Benî Sâide sakifesinde başlayan tartışma, sahabenin en seçkinleri arasında oldu ve halife seçimi için istişare niteliğindeydi. Bu ise danışmanın ve hükmün ortaya çıkarılmasının tabiî akışıdır. Danışma ve araştırmaya açılan hükmün de ciddiyet kazanmasını sağlar. Yine bu, her türlü görüş ve farklı kanaatlerini hiçbir sınırlama olmaksızın şâri'in himayesinde olduğunun belgesidir. Tabii, açık bir nassın bulunmadığı her mes'ele böyledir. Kısaca; Şâri'in sükût geçtiği her konuda, gerçeğe varmanın yolu; samimiyet ve serbesti içinde ve her yönüyle tartışılarak çoğunluğun görüş ve kabulünü elde etme tarzıdır.
Esasen o an, çok tehlikeli ve aşılmaz bir duruma doğru gidiş vardı. Eğer sahâbe-i kiram başlarına bir imam seçememiş olsalar. Bunca tartışma ve gürültüden sonra bir karar eltle edemeden dağılsa-lar; bu şûfa değil bir yıkım içtimai olacaktı. Hele ki bu anlaşma onları bu felâketi önleyen bir çare oluverdi...
Ama şu «îslâm'da Şûra» türküsü tutturanlara şaşarım ki; bu ittifakı «tstibdad» gibi göstermeye kalkışıyorlar. Hattâ, bilmeden ya da yalandan aptal olup, gözleri önündeki bu apaçık örnek şûra tarzını, kavga ve boğuşma diye adlandırmaya yelleniyorlar. Peki acaba kafalarındaki şûra nicedir? Şekli nedir ve nasıl olması gerekir?..
Üçüncüsü: Allah ikisinden de razı olsun, Hz. Ali'nin Hz. Ebû Bekir'e tavsiyesi, yâni bizzat, mürtedlere karşı savaşa çıkmaya kalktığı an; başına bir iş gelirse müslümanlarm uğrayacağı zararı hatırlatması olayı... Bu, Hz. Ali'nin, Hz. Ebû Bekir'e karşı kalbi bağlılığını açıklamaya yeter. Hem de, Resûhıllah'a halife oluşundaki liyâkat ve halifeliğinin normal olduğuna da kesin belgedir. Bunun dışında diğer bütün işlerde birbirleriyle yardımlaşmaları ve samimi istişarelerinde de görüldüğü gibi!..
Hz. Ali'nin bey'atte gecikmesini bu konuda dile dolasalar da; bu gecikme farklı tarz ve müddetle nakledildi ise de; yukarıda serdiğimiz gerçeği nakzedecek hiçbir yol ve tutanak bulunamaz.
Zaten biliniyor ki, Hz. Ali'nin bey'atta gecikmesi, hanımı Hz. Fâ-tıma için bir gönül alma ve hissiyatını teskinden öte bir sebep ve niyet taşımıyordu. Yâni zâti içtihadıyla; her kadının babasına vâris olacağı gibi kendisini de Resûlullah'a mirasçı görmesinden gelen kırgınlığın yatışmasını beklemekten ibaretti. Yoksa Hz. Ali'nin gönlünde sakladığı bir niyetten değil. Çünkü bir başka niyet taşıyan kişinin kalkıp bu derece, sevgi, bağlılık ve sıyânet göstermesi olur şey değildir...
Dördüncüsü: Ebû Bekir'in mevkiinde bir başka müslüman kendini asla göremez. Yâni şu kabilelerin dinden dönmesi felâketi karşısında, en yiğit ve metin sahabelerin bile apışıp kaldığı anda, ümmetin başında bulunan baş sorumlu kimse olarak gösterdiği metanet, sarfettiği gayret ve elde ettiği başarı ölçüsüyle!..
Evet kimsenin kendisini onunla kıyaslaması bir yana; hepsi, Ce-nâb-ı Hakk'ın; en kritik anda, tam zamanında ve en münasip şahsiyeti ümmetin başına nasib etmesindeki yüce hikmeti teslim etmiştir!.. Biz de hemen aynı görüşü paylaşırız ki; öyle bir fırtınalı dönemde, bu makama Ebû Bekir'den daha lâyık biri olamazdı ve bu belâların üstesinden gelemezdi...
Hattâ sahabe arasında şiddet ve dirâyetiyle tanınan Ömer (r.a.) bile o anda apışmış ve Ebû Bekir'in müthiş kararlılığı karşısında sönük kalmıştı. Şimdi kim görecek buradaki ilâhi hikmetin dehşetini? Görecek de, yine de tarihi kişilikleri sorgulayacak, bu yüce adalet karşısında iki zâtın (Ali ve Ebûbekir) teslimiyetini anlamazlıktan gelip ayıplayacak?..
Beşincisi: Bazı kimseler de zannediyorlar ki; sadece ahd ve is-tihlâf (veliahd, halife namzedi seçmek) İmametin ve hâkimiyetin kesin ölçüsüdür. Yâni Hz. Ebû Bekir'in Ömer'i halifeliğe tavsiyesi işleminden yola çıkarak bu görüşe varıyorlar...
Halbuki iş bu kadar değil. Tam aksine, imamet bununla tamam olmaz. Halka arzedilip ilân edilir. Veliahde halk da nza gösterir ve tasdik eder. Bu rıza ortaya çıkınca ancak imamet istikrar bulur, ke-sinleşir. Yâni Ebû Bekir, Ömer'i (r.a.) tâyin etse de, halk tasvip etmeseydi, bu tâyinin bir değeri olamazdı...
İşte yukarıda arzettiğimiz üzere biz buradan anlıyoruz ki, Ömer'in halifeliği zımnî bir şûra (meşveret) ya dayanır. Yâni Ebû Bekir'in çağırıp görüştüğü, danıştığı sahabelerin oluşturduğu bir şûraya...[14]
2- Ömer İbn-i Hattab’ın Hilâfeti
O, «Emîrü'l-Mü'minîn» Ömer ibnü'l-Hattâb'dır. Resûlullah (s.a. v.) da, EL-FARUK lâkabını vermiştir. Çünkü o, Hakk ile bâtılı ayırmıştı. Sıddık (r.a.)'ın vefat günü kendisine bey'at ed'ldi ve ferdi hayatındaki kişiliğini direnci ve mücadelesini hilâfetinde de gösterdi. Allah onunla îslâmın sânını yaydı, yüceltti.
tik icraatı olarak, Halid bin Velid'i cebhe komutanlığından alıp, Ebû Ubeyde'yi tâyinini görüyoruz.
Kudüs'ün fethinde bulundu. Orada on gün kadar kaldı. Medine'ye dönerken Halld'i de yanında getirdi. Halid kendisine, uygulamasından ötürü sitem ettiğinde; «Halid, benim için sen değerlisin. Ve kesinlikle sevgim var sana» dedi. Bölgeye ve cebhelere de yazı gönderdi. Durumu açıkladı: «Ben Halid'i, yanlışı veya bir suçundan ötürü vazifeden almadım. Çok şiddetli olması savaştaki çetini'ği ve aceleciliği nedeniyle halka acıdığımdan aldım[15]». Zaten Halid, Ömer (r. a)'in halasının (teyzesinin) oğlu idi. Onun hilâfeti döneminde Hu-mus'ta vefat etti.
Şam, kılıçla sulh arası bir tarzda fethedildi. Ba'lbek ve Humus sulh ile, Basra ile Ebelle savaşla fethedildi. Bu olayların hepsi Hicrî 14. senedeydi. Yine aynı yıl Hz. Ömer, yirmi rik'at teravihte ittifakı sağladı ve cemaatla kıldırdı.
Hicri 15. senede Ürdün baştan başa savaşla elde edilirken sadeca Taberiye barışla teslim oldu. Kadisiye ve Yermuk savaşları da. bu başarıldı. îbn-i. Cerir, Tarihinde şöyle diyor:
Bu yıl, Sa'd Kûfe'yi kurdu. Ömer bu yıl birçok kurumlar ve ödevler ihdas etti. Divanlar topladı, (kararlar aldı).
İslam'a hizmeti geçenleri mükâfatlandırdı[16]. Onaltıncı senede Ahvaz ve Medain fethedildi. Sa'd orada Kisrâ'nın eyvanında Cuma namazı kıldırdı. Irak'ta ilk kılınan cuma idi bu.
Hz. Ömer, aralarında Hz. Ali'nin de bulunduğu bir kurulda Rum ve Farslara karşı açılan savaşlara katılmak istediğini açtı. Hz. Ali'nin bu konudaki görüşü şöyleydi:
«Bu işte azlık veya çokluğun, zafer veya yenilgiye etkisi önemsizdir. Bu Allah'ın ortaya koyduğu d:n (dünya görüşü) dür- Ordularını hazırlamış, uzanabileceği noktaya ulaştırmış, istediği yerde boy göstermiştir... Emirlik makamı ise incilerin dizildiği ipliğe benzer ki, o koptu mu bütün inciler dağılıp gider, ikinci bir kişi de o asaletle toplayıp yerine dizemez... O halde sen, merkez ol, Arap senin çevrende halkalansın. Ama onları savaşın ateş hattına sürerken "de ortalarında olman gerekmez. Çünkü sen bu topraklardan ayrıldığında, bütün bölgelerden sökün eden Araplar çevrende toplanabilir ama arkada bırakacağın namus ve mukaddesat, varacağın yerde elde edeceğinden daha önemlidir!..[17]
Calûlâ olayı da bu sene oldu: Yezdicerd yenildi. Kisrâ Rey'e kaçtı... Tikrıt de fethedildi. Ömer Kudüs'e kadar gitti ve fethetti. Meşhur Câbiye hutbesini de orada verdi. Yine aynı yılda. Kinnisrîn savaşla; Haleb, Antakya ve Menbec barış yoluyla fethedildi. Bu yılın Rebiül-evvelinde de; Hz. Ali ile yapılan toplantıda Hicrî Tarih kuruldu.
Onyedinci seneye girince, Mescid-i Nebevi genişletildi. (Bu Ri-mâde senesiydi). Ömer (r.a.) istiskaya çıktı. Abbas (r.a.î'ı vesile edindi[18]. Aynı zamanda Resûlullah'm hırkasını da giyinmişti.. Bunu ve kıtlık olayını îbn Sa'd naklediyor. Aynı yıl Ahvaz da barışla fetholunr muştu[19].
Umvas Taun Olayı: Onsekizinci senede Suriye'de Taun hastalığı başgösterdi. Birçok müslüman savaşçı buna tutuldu. Olay duyulduğu sırada Hz. Ömer ikinci kez Şam yolundaydı. Sahabeyle istişarede bulunduysa da, karara varılamadı. Tam o sırada Abdurrah-man bin Avf Cr.a.) Resûlullah (s.a.v.)'dan şu haberi nakletti: «Bir beldede veba salgını duyarsanız, bilerek oraya gitmeyin. Yine bulunduğunuz yerde çıkarsa, ondan kaçmak maksadıyla oradan çıkmayın..» Bunun üzerine Ömer yanındakilerle birlikte Medine'ye döndü.
On dokuzuncu senede -Kaysariye- kılıçla fethedildi. Yirminci senede ise Mısır aynı şekilde fethedilmiş oldu. İskenderiye hariç bütün Mısır'ın barışla ele geçtiği de nakledilir. Mağrib (Fas) de bu yılda savaşla alındı.
Aynı yıl Bizans imparatoru îKayzer) öldü.
Yine bu yılda Ömer, Necran ve Hayber'den yahudileri sürdü. Yirmibirinci sene Nihâvend ve İskenderiyye fethedildi. Bundan sonra da artık Farslann topluluğu kalmadı.
Azerbaycan yirmi ikinci senede fethedilirken, Hemedan ve Diy-nor da silâh zoruyla alındı. Trablusgarp ve Rey de bu yıl alındı. Fars âleminin kalanı ise yirmi üçüncü senede fethedildi. Yirmiüçüncü yılda-, Kirman, İsfahan ve çevresiyle Fars ülkesinin kalan kısmı da fethedildi. Yıl sonu da, Ömer (r.a.) Hacc yaptı. Said bin Müseyyeb diyor ki; Ömer, Mina'dan yürüyüp, Ebtahda devesini çökertti. Sırtüstü yatıp ellerini açtı: «Yâ Rabbi, yaşım ilerledi, gücüm azaldı, tebaam çok genişledi. Artık kayba uğramak veya aşırı gitmek olmaksızın, beni kendine al» diye dua etti. Nitekim Zilhicce çıkntadan da katledildi[20]». Buhârî'de, Eslem'den Ömer (r.a.)'in şöyle duâ ettiğini tahrîc etmiştir: «Yâ Rabbi bana yakında şehadet nasib et. Ölümümü de Resulünün şehrinde kıl..»[21]
Hz. Ömer'in Öldürülmesi:
Gerçekten de Ömer Ebû Lü'lü' lakabıyla anılan Abdül-Muğiyre adlı Mecusi köle eliyle öldürüldü. Bu kişinin, halife'yi öldürmeye kalkması hakkında ise, onun gelip kendisinden alınan haracın ağırlığından şikâyeti ve Ömer (r.a,)'in de; «Haracın ağır değil» demesi üzerine kinlenip dönmesi olduğu anlatılır.
Ebû Lü'lü' gönlüne, Halife'yi öldürme plânım yerleştirdi ve «herkese gösterdiği adaletini benden esirgiyor» diye mırıldandı. Bir hançer alıp biledi ve zehirledi... Bu herif gerçekten çok meharetli ve birçok san'atı beceren bir kişiydi... Mescidin bir köşesine saklandı. Halife, âdeti üzere sabah namazına çıkarken, ona saldırıp bıçakladı Üç bıçak darbesi üstüne Ömer (r.a.) düştü. Adam yaklaşan herkesi bıçaklamaya kalktı. Biri onun başına bir aba atıp yakaladı. Yakalandığını anlayınca da bıçağını kendisine saplayarak intihar etti[22].
Emlrül-Mü'minîn'in öldürülme olayına dair nakiller bu kadar. Ve tabii bunun arkasında geniş bir hıyanet plânı vardır. Allah bilir ya, bu bir kişinin kızgınhğıyla girişilecek işe benzemez. Böyle büyük bir suçun ardında, yahudi, mecusî ve zındık taifelerinin parmağının olduğu acıktır.
Ömer (r.a.)'e, katilin Ebû Lü'îü' olduğu haber verilince; Allah'a hamd olsun ki; benim ölümümü müslüman sıfatlı biri eliyle dilemedi, dedi. Oğlu Abdullah'a emretti. O da bakıp borçlarım hesab etti: 86 bin dirhem çıktı. «Bunu Ömer ailesinin malından ödeyin. Yetmezse, Benî Adiy'den isteyin, o da yetmezse, Kureyş'ten yardım taleb edin» dedi. Sonra da Hz. Âişe'ye adam gönderip, kendisinin de iki dostun (Resûlullah ve Ebû Bekir) yanına gömülmesi için izin istedi. Hz. Âi-şe ise; «Ben de bunu düşünmüştüm. Bugünden itibaren de oradan sahipliğimi ona devrettim» dedi. Ömer bu habere de çok sevindi ve Allah (c.c.)'a hamdetti.[23]
Ömer'in Şûrası Ve Birini Halife Seçtirmesi:
Bazı sahabeler, kimi lâyık görüyorsan, yerine onu tâyin et, dedi. O da altı kişilik b:r hey'et seçip, işi onlara havale etti: Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa'd bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman ibni Avf (r.a.) Bunlardan birini tâyin etmeyi uygun görmedi: «Ölü iken de diri iken de onların sorumluluğunu yüklenemem» dedi. Allah size hayır dilerse, Nebiniz (s.a.v.)'den sonra aranızı bulup en hayırlınızda ittifak ettirdiği gibi, sizi biri etrafında toplar.
îşte böylece, sahabeden bir grup oluşturma işi, ilk kez Ömer Cr. a.) tarafından yapıldı. Buna «Ehl-i Şûra» dendi. Hilâfet işi bunlara havale edildi. Bu hey'et yönetimin en üst düzey konseyi durumundaydı. Ayrıca Ömer bunlara oğlu Abdullah'ı danışman ve öğütçü olarak tâyin etti. Yâni seçme, seçilmeye katılmayacaktı. Yine Suheyb-i Rumi'yi de üç gün süreyle namaz kıldırmakla görevlendirmişti. Yâni, şûra problemi çözüp, müslümanlar Halifelerini belirleyinceye kadar.[24]
Osman (r.a.)'İn Seçilmesi Nasıl Gerçekleşti:
Ömer'in seçtiği altı kişi, mes'eleyi tartışmak üzere bir evde toplandılar. Talha da kapıda muhafız olarak bekliyor ve kimsenin girmemesini sağlıyordu. Sonunda üç üye yetkisini öbür üçüne devretti. Zübeyr Ali'ye, Sa'd Abdurrahman bin Avf a, Talha ise hakkını Osman'a emanet etti. Abdurrahman, AK ve Osman'a; -Hanginiz aradan çıkmak ister ki, işi birinize bırakalım» diye danıştı. Ama iki büyükler cevab vermeyince Abdurrahman; «Ben hakkımdan vazgeçtim» dedi. «Allah ve islâm adına söyleyin; birinizden birinize vazifeyi yüklersem hakkaniyetle davranır mıyım?» Evet, dediler. Sonra her ikisinin de faz'letlerini saydıktan sonra onlardan şu ahd ye mi-
sakı aidi: «Kimi tâyin edersem adaletli davranacak. Kimi de tâyin etmezsem, o da itaat edip ötekinin emrine girecek.» ikisi de tamam dediler. Ve dağıldılar.
Bu sefer de Abdurrahman îbn-i Avf halk ile istişareye koyuldu. Çeşitli kabile ve grupların ileri gelenleriyle tek tek görüştü. Ferden veya ikili ya da toplu halde. Kimisiyle gizli, kimisiyle açıktan. Hattâ kadınlara bile perde arkasından danışmayı ihmal etmedi. Mektep çocuklarına bile sordu. Medine'ye gelip giden yolculara da danıştı. Tam üç gün iki gece... Bu soruşturmada, iki kişinin olsun, Osman(r.a.)'m tercihinde ihtilâf ettiğin; görmedi. Sadece Ammar îbn Yâsir ve Mikdad, Hz. Ali'yi teklif etmiş, sonra ise topluluğa katılmışlardı.
Dördüncü gün ise Abdurrahman, Ali ve Osman'ı, bacısının oğlu Misver bin Mahreme'nin evinde bir araya gefrdi. Ve dedi ki: «Sizin hakkınızda soruşturdum, bir tek kişinin hiçbiriniz hakkında olumsuz ifadesine rastlamadım... Sonra Mescide çıktılar. Ensâr ve Muhacirin hepsini çağırdı. Halk mescidi hınca hınç doldurmuştu. Onları halka arzetti. Minbere çıkıp uzun duâ etti. Sonra halka hitab etti:
«Ey nâs! Sizinle gizli - açık konuşup niyetlerinizi aradım. Ve hiç birinizin de bu iki zâttan hiçbirini, ne Ali'yi, ne Osman'ı reddetmediğinizi gördüm. Şimdi yâ Ali, gel, dedi. O da yanma gelince, Abdurrahman onun elini tutup: Sen, Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti ile Ebû Bekir ve Ömer'in uygulaması üzerine (öylece hal'fe olmak üzere) bana bey'at eder misin?» diye sordu. Hazret-i Ali ise; «Belki kendi gücüm ve yeteneğim derecesinde yapabilirim» deyince, onu bıraktı. Bu sefer de Osman'ı çağırdı, onun el'ni tutarak, ona da: «Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti, Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamasına göre halife olmak üzere bana söz verir misin?» deyince, Osman, «Evet» dedi. Bunun üzerine Abdurrahman başını tavana kaldırıp elini açtı, Osman'ın eli elinde olduğu halde: «Yâ Rab şâhid ol, yâ Rab şahid ol. Yâ Rabbi işte omuzumdaki yükü âıdirip Osman'ın sırtına yükledim»
dedi. Bunun üzerine halk bey'at için hücum etti. Hz. Ali de ilk - bir rivayete göre en son - bey'at eden kişi idi[25].
İbret Ve Dersler
Birinci olarak: Gördük ki, Hz. Ömer'in ilk icraatı Halid bin Velid'i (cebhe komutanlığından) almasıdır. Ve bu olayda da, çağdaş birçok kitap yanlış yorum yapıyor. Hemen hepsi de, azlin sebebi olarak Halici bin Velid'in makamında bir kusur ararlar. Halbuki bu olayın yorumu, bizzat Hz. Ömer'in kendi uygulamasında ve Halid hakkındaki ifadesindeki övgülerde besbellidir: Yukarıda kaydettiğimiz gibi, o diyor ki: «Halid, sen benim için çok değerlisin ve çok severim.» Ayrıca Mısırlılara, mes'eleyi açıklama sadedinde yazdığı mektupta da böyle söylüyor: «Ben Halid'i bir hatâ ya da kusuru dolayısıyla azletmedim. Onun savaştaki baskınları ve şiddeti dolayısıyla insanlara şefkat ifadesi olsun diye vazifeden aldım[26].
Yine, Halid'in vefatı kendisine haber verilince, Halid'in bulunduğu üç günlük mesafeye Medine'den yürüdü. Hattâ bu mesafeyi bir gecede kat'ettiği rivayet edilir. Ona ulaştığında yıkanmıştı. Duâ edip kapısında teçhiz ve tekfini bitinceye dek üzüntü içinde bekledi... Ağlama sesleri yükselince de; işitmiyor musun? Bu kadınları men'etse-ne! denince; «Kureyş kadınları laklaka edeceğine varsın Ebû Süleyman'a ağlasınlar!..» dedi.
Cenaze peşine çıkınca da Ömer haremden bir kadının ağladığını görüp, «kim bu?» diye sordu. Anası dediler. «Anası mı?» dedi ve üç kere «ona yazık!» dedi ve ekledi:
Kadınlar, Halid gibi bir yiğide ağlamış mıdır?[27]» dedi.
İkinci olarak: Şu yukardaki bahisten, Halid bin Velid'in Medine'de vefat edip orada gömüldüğü anlaşılıyor. Bazı tarihçiler bu kanaa-ta varmışsa da, cumhurun görüşü, Humus'ta ölüp, orada gömüldüğü yolundadır. İbn-i Kesîr'in Bidâye ve Nihâye'sindeki tercihi de budur. Çünkü Halid'in, azlini müteakip umre yapıp Suriye'ye döndüğü ve vefat tarihi olan fyirmi bir hicri) yılma kadar da oradan ayrılmadığı sabittir.
Her hâlü kârda Ömer'in onu, sağ iken veya ölümünden sonra, hep övmekte olduğu kesin; Hattâ İbn-i Kesîr'in Vâkıdi'den nakline göre, Hz. Ömer Humus'tan hacca gelenlere; Bize bir haberiniz var mı?» deyince, Halid vefat etti, diyorlar. Ömer istirca'da bulunuyor ve: Allah bilir ya, o cebhenin en güvenilir bekçisi ve düşmanının önünde engeldi» buyurmuştur.
Ama şunu da kaydedelim ki, bu övgüler, aralarında görüş ayrılığına engel değildir. Çünkü ikisi de rey ehli ve içtihada yetkilidir. Görüşler, değişik olabilir...
Keşke şu, Halid'in kimliği ile Ömer'in mevkiine, ya da Ömer'in kimliği ite kendi mevkii arasında eksiklik arayanlar, mes'eleyi bu do-rece etraflıca incelerken, her halükârda mükâfatlandırılan ietihad mertebesini de unutmasalar. Fikrî sapma ya da yanlış iş yapma gibi şeyler peygamber arkadaşlarını tenzih etmiş olsalardı ne güzel olur idi.
Üçüncü olarak: Ömer'in hilâfeti üstüne akıl yürütenlerin göreceği en açık şeyin; Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki sıkı işbirliği ve yardımlaşma olduğudur. Yâni Ali, Ömer için baş danışmandı. Her mes'ele ve her problemde... Öyle ki, bir konuda AH bir fikir belirtti mi Ömer onu mutlaka uygulardı. Ömer'in, «AH olmasa Ömer helak olurdu sözü sana bu babda kâfidir. Zaten Hz. Ali de, her konuda ona yol göstermekten geri durmaz, onu sürekli uyarırdı. Nitekim Farslar üzerine yürürken savaşa katılıp, katılmama konusunu kendisine sorunca; onu seven, ona önem veren ve onu sıyânet eden bir üslûpla, savaşa katılmamasını söylemişti. Savaşı kendisi dışında biriyle yönetmesini tavsiye etmişti. Ve onun savaşa çıkması halinde de, arkasında bazı düzenlerin başlayabileceğini, bunun ise karşılayacağı düşmandan daha tehlikeli olacağını ihtar ederek, sakındırmıştı.
Şimdi bakalım; Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)ye hilâfet va-siyyet etse; bizzat Hz. Ali'nin buna karşı gelmesi mümkün müydü? Ve hele kendisine yüklenmiş halifelik ödevini kaptırır da, kapana bu derece samimiyetle hizmet ve yardımda, bulunabilir miydi? Hele hele sahabenin, Resûlullah'ın emrine aykırı bir işleme razı olması ve başta Hz. Ali olmak üzere ittifak ve icma'da bulunmaları nasıl düşünülebilirdi?..
Dördüncü olarak: Hz. Ebû Bekir, tam zamanında ve kendisinden daha uygun kimsenin bulunamadığı bir anda halife seçildiği gibi; Hz. Ömer de yine tam ânında ve kendisinin yegâne namzet ve en uygun hüviyyet olarak seçilmiştir.
Nitekim Hz. Ebü Bekir'in döneminde başarılan en mühim şey; Resûlullah (s.a.v.)'in vefatıyla ortaya çıkan sıkıntıların bastırılıp, îs-lâm devletinin yeniden yerine oturtulup, gönüllere yerleştirilmesine denk; Ömer döneminde de, Mağrip'ten Fars sınırları sonuna ve Suriye'den Yemen'e kadar büyük fetihlerin gerçekleştirilmesi, birçok şehrin kurulması; icra edilen divan ve hey'etlerle devletin çağdaş ve medenî bir yapı içinde müesseseleştirilmesi, yıkılmaz esaslar üstüne oturtulması var...
Burada tabiî; Cenâb-ı Hakk'ın, kullarını kollaması, onları ferdî ve toplumsal hayatında, saadet ve hayır sebebleri halkederek, koruma hikmetini de asla unutmamalıyız.
Beşinci olarak: Hz. Osman'ın halifeliğe seçilişi ile Hz. Ömer'in seçilişi arasında son derece benzerlik vardır deriz. Tabiî sadece şu fark var: Ebû Bekir, Ömer'i bizzat tensib ederken, Ömer Osman'ın şahsını tâyin etmedi. Ama altı kişi içindeki her ferdi namzet göstermiş oldu. Ve bu hey'et şûra olarak tek kişiyi aday seçmekle halkın da tasvibi sonucu, aynı hedefe varıldı.
Yine görüyoruz ki; Osman'ın, bu altı kişi arasından seçilip tâyin edilmesi tamamen meşveret yoluyla olmuştur. Altının meşvere-tiyle birlik halkın (veya ehl-i hal ve akt'inî meşvereti, sonra da bey'-ata davetiyle tamamlanmış ve Hz. Ali de bey'atın başım çekmiştir...
Öyleyse şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Bu anlaşmaya hattâ Hz. Ali dönemine kadar müslümanlar tek cemaat halindeydi, ayrılık gayrılık yoktu.
Kimsenin aklında Hilâfet konusunda b"r tereddüd olmadığı gibi bu işe kim lâyık? gibi bir soruya bile yer yoktu. Durum ne gerektiriyor, ne oluyorsa herkes kabulleniyor; çünkü hep meşveretle, kitlenin rızasıyla ve şeriatın ölçüsüne göre oluyordu...
Esasen azıcık kafası çalışan anlar ki; bu tâyinler üzerinde hiç tartışmadan ve uğraşmadan, kişi Kur'an ve Sünnet'e bakmakla mes'-eleyi kavrar: Kur'an'da veya sünnet'te, Resûlullah'tan sonra hilâfetle ilgili nass var mı yok mu? Yine ilk üç halifenin tesbitinde bir hatâ veya eleştirilecek nokta var mı? Bunlar olmadığına göre, müslümanlar ne zaman ve hangi sebeblerle bölünmüştür. Üç halifede topluca hareket eden ve onlara destek olan bu ümmet neden ve nasıl ikiye ayrılmıştır?
İşte bu son sorunun cevabını inşâallah; Hz. Ali (r.a.) efendimizin hilâfet dönemiyle ve o günkü olaylarla ilgili bahiste açalım.[28]
3- Hz. Osman (r.a.)'In Hilâfeti
Osman'ın hilâfetinin ilk yılında, yani Hicrî 24'de Rey yeniden fethedildi. Çünkü bir ara elden çıkmıştı... Bu yıl bir salgın hastalık vardı. Hz. Osman da hastalandı ve Hacca gidemediği için yerine birini Hacc emîri yaptı.
Yine aynı yılda Hz. Osman, Kûfe'ye Sa'd bin Ebi Vakkas'ı tâyin edip, Muğire bin Şûbe'yi azletti.
Yirmi beşinci sene ise tekrar Sa'd'ı azledip yerine Velid İbn-i Uk-be bin Muayt'ı tâyin etti. Bu zat sahabi ve Osman'ın ana bir kardeşiydi. Bu da onun ilk tenkidine sebebdir: «Akrabasını etkili yerlere getiriyor» şeklindeki ithamlara başlangıçtır.
Yirmi altıncı sene, Hz. Osman Mescid-i Haram'ı genişletti. Arkadaşlarından arsa satın alıp Mescide ekle,di.
Yirmi yedinci sene, Muâviye Kıbrıs seferini yaptı. Gemilerle çıkarma yaptı. Ubsdet bin Sâmit ve karısı Ümmi Harem binti Melhân El-Ensâri de vardı. Atından düşüp şehid oldu ve oraya gömüldü. Sağlığında Resûlullah (s.a.v.) bu savaşı müjdelemiş, onu da teşvik etmişti[29].
Aynı yıl Osman Amr bin Âs'ı azledip, onun yerine Mısır valisi olarak Abdullah bin Sa'd bin Ebi Serh'i tâyin etti. O da Afr'.ka seferine devam edip çok yerler aldı. Endülüs de bu yıl feth olundu.
Yirmi dokuzuncu yılda ise, yeni yerleşim yerleri de alındı. Aynı sene Hz. Osman Mescid-i Nebî'yi genişletti, işlenmiş taşlarla yeniden inşa etti. Direklerini taştan, üstünü de saçtan yaptırdı. Boyu yüzaltmış zira', eni ise yüzelli zira' oldu.
Otuzuncu yılda, Horasan'ın birçok beldesi fethedildi. Çok miktar haraç (gayr-i müslimden alman vergi) elde edildi. Doğrusu her yönden sermaye akıyordu. Her ülkeyi açtı Cenâb-ı Hak müslumanların önüne. Otuzlkinci yılda Abbas bin Abdülmuttalib vefat etti. Abdur-rahman bin Avf ile Abdullah îbn-i Mes'ûd ve Ebû Derdâ da bu yıl rahmete kavuştu. Zeyd îbn-i Abdillâh ve Ebû Cündüb bin Cenade El-Gı-fâri de bu yılda vefat etmişlerdir.
Aynı yıl Suriye Muaviye'nin emrine verilmiştir. 33. yılda ise, Abdullah îbn-i Sa'd bin Ebi Şerh Habeşistan seferine çıktı...[30]
Hz. Osman'ın, Çevresine Ve Vilâyetlere Tâyindeki Tutumu Ve Bunlardan Gelişen Haller:
Hz. Osman'ın Ümeyye oğullarına bağlı akraba ve yakınlarını ö-nemli mevkilere tâyin ettiği bilinen bir durum. Sonuç olarak, bu yakınlarına yer açılabilmesi için de; çoğu sahabî olan bir hayli kişi makamlarından azledilmişti.
Bu siyâseti de ona halkın tepkisini çekmiştir. Aynı zamanda, meşhur yahudi İbni Sebe ve avanesine hareket noktası ve dayanak teşkil etmiş; fitne ateşini tutuşturmalarına imkân vermiştir. İbn-i Ke-sîr'in nakline göre de özetle; Küfe halkı, Emir Said bin El-Âss'a karşı ayaklandı, onu hırpaladılar Osman'a da, Ümeyye oğullarından bazılarını yerleştirmek için yerinden alınan sahabelerin durum ve kendi eylemlerine sebeb olan durumu arzetmek için elçi gönderdiler... Bunlar da Hz. Osman'ın huzurunda fazla kaba davrandılar. Bu Hz. Osman'ın ağırına gitti. Ve ordu komutanlarına haber gönderip çağırdı. Onlarla istişarede bulundu. Bu toplantıya; Suriye emiri Muaviye bin Ebi Süfyan, Mısır emiri Amr bin Âss, Küfe emîri Said bin Ass, Basra emiri Abdullah ibni Âmir katıldı. Bunlara danıştı. Ama lâf dağıldı ve herkes kendi görüşüne göre konuştu. Osman da bu farklı görüşler karşısında kesin karara varajnayınca, yine herkesi yerinde bıraktı. Âsîlerin gönlünün de mal vs. ile alınmasını tavsiye etti. Bir yandan da savaşa gayret emrini verdi[31].
îşte bundan sonra da, ilkin Mısırda, hem de sahabe evlâtlarından oluşan bir grup, halkı Hz. Osman aleyhine kışkırttı. Ağır eleştiriler başlattılar. Buna tutunan İbni Sebe de Mısır'da fesadını yaydıkça yaydı. Altıyüz k.şiye yakın atlıyı, umreye gidiyormuş edasıyla Medine-'-ye doğru yola çıkardı. Halbuki esas gaye Medine içinde bir ayaklanma çıkarmaktı. Bunların Medine'ye yaklaştığını öğrenen Hz. Osman, Hz. Ali'ye gidip onlarla konuşma ve beldelerine dönmelerini sağlama. emrini verdi. Hz. Ali Cuhfe'de onlarla karşılaştı. Kafile Hz. Ali'ye aşırı saygı ve hürmet gösterdi. Çünkü İbni Sebe onların aklını çelmiş ve zihinlerini hurafe ile doldurmuştu. Hz. Ali bunların davranışını reddetti. Tahkir edip azarladı. Onlar ise mahcup oldular ve aralarında; kendisini halife yapmak için yollara düştüğümüz adamdan göreceğimiz bu muydu, diye konuştular. Böylece attıklarını vuramamış, umduklarını bulamamış, eli boş yüzü kara halde dönüp gittiler.
Hz. Ali dönünce, kafilenin gerisin geri gittiğini haber verdi. Aynı zamanda ona; halka konuşmasını ve yaptığı «akraba tâyinlerinden pişman olduğunu; aynı zamanda bundan vazgeçeceğini» söylemesini öğütledi.
O da bu teklifi kabul edip, gerçekte ertesi gün Cuma idi; halka şöyle bir hitabede bulundu:
«Yâ Rabbi sana sığınıp tevbe ediyorum. Yâ Rab, benim hakkımda ilk tevbe eden benim. Bunu gözyaşlarıyla da ifade etti. Cemaat da onunla ağladı. Sonra sözü getirip; kendi hakkında halkın dedikodusu ve tenkidlerinin doğruluğunu belirtti. Mervan ve yakınlarını uzaklaştıracağını da açıkladı. Halbuki Mervan bin Hakem hemen sonra huzura girip ona serzenişte hattâ hakarette bulundu. Ve şöyle dedi: «Senin bu konuşmayı; söylediğini uygulayacak güçte iken yapmam isterdim. Ve o zaman ben herkesten önce uyar vr destekler olurdum. Fakat herşey olup bittikten, sular çukurunu bulduktan, belâ ile burun buruna geldikten sonra konuştun. Vallahi bağışlanabilir bir yanlışı sürdürmek, ondan korkup vazgeçmekten daha şereflidir. Ve hem tevbe edeceksen, beni suçlamadan da bunu başarabilirdin.»
Sonra da Morvan ona, kapıda bir kalabalığın bulunduğunu haber verince, Osman ona çıkıp ne isterse konuşmasını belirtti. O da, çıkıp bir takım bozguncu lâflar etti. Osman'ın yatıştırdığı halk efkârını tekrar isyana sürükledi Meselâ:
«Siz bize, mülkümüzü elimizden koparmak için gelmişsiniz. Defolun buradan! Sakın vallahi bize saldırmayasınız. Başınıza belâ gelir ve kendinizi sıyıramazsınız...»
Bu durumu Hz. Ali öğrenince, sin'rü bir vazıyette Hz. Osman'ın huzuruna girdi. Ve «Sen Mervan'ı, Mervan da seni sevip razı olamaz. Tek şartla ki, eğer sen aklını ve dinini yitirirsen bu olabilir...
Dikkat et, Mervan'ın görüşü, dinine de, nefsine de şifa olmaz. Ve şunu kesinlikle bilmelisin ki; Mervan senin himayende ve yardımcılığında kaldıkça, ben şu andan itibaren artık seni asla uyarmam, yanına da uğramam.»
Hz. Ali çıkınca (Hz. Osman'ın hanımı Naile) girdi ve Hz. Ali'nin ona söylediklerini duyduğunu belirterek; «Konuşayım mı, susayım mı?» dedi. O da konuş, deyince şöyle anlattı: Ali'nin sözlerini dinledim. Sana zararlı şey tavsiye etmiyor. Mervan'a ise ne istediyse verdin... O da, peki ne yapmam lâzım? deyince; yalnız eşsiz olan Allah'-dan korkmalısın. Ve kendinden önceki iki arkadaşının tavrını ta-kmmalısm. Çünkü sen Mervan'a uyduğun müddetçe seni öldürtür. Mervan'da Allah korkusu, sevgisi ve değeri yok!.. Hemen Ali'ye haber gönderip onu kazanmaya bak. Zaten sana âsi olmaz ve aranızda akrabalık da var...
O da Hz. Ali'ye haber gönderip çağırttı ise de, o gelmek istemedi ve «ben ona artık yanma uğramayacağımı bildirmiştim» dedi.
tşte bu durum, büyük fitnenin çıkış noktasını oluşturdu. Pusuda bekleyen yeraltı faillerinin işini kolaylaştırdı. Gayelerine ulaşmanın yollarını açtı.[32]
Başlayan Fitne Ve Osman'ın Öldürülmesi:
Hz. Osman, Halifeliği on iki yıl yürütebildi. Herkes, özellikle de Kureyş ondan memnundu. Ömer'den de fazla severlerdi. Çünkü o, Kureyş'e sert davranırdı... Osman ise onları hoş tutuyor ve yumuşak davranıyordu. Ama, yukarıda kaydettiğimiz üzere, ne zaman ki akrabalarını önemli islere tayin etmeğe başladı, işte o zaman durum değişti.
Osman (r.a.) bu tutumunu, Allah'ın emri gereği bir sıla-i rahm diye yorumlardı... Ama iş kendi hayatıyla sona erdi.
İbni Asâkir, Zührî'den şöyle nakleder:
Said ibni Müseyyeb'e dedim ki; «Hz. Osman'ın öldürülme olayını anlatır mısın, O ne yapıyor, halk ne istiyordu?» îbn-i Müseyyeb şöyle anlattı: «Osman haksız yere öldürüldü. Öldüren zâlimdi. Onu yenik düşüren ise ma'zurdu.» Ve îbn-i Müseyyeb olayı sebeb ve sonucuyla Zührî'ye anlatıyor. Biz onu özetleyerek alalım:
Mısırlılar, îbn-i Ebi Serh'den şikâyetle geldiler. Osman da ona bir yazı gönderdi. Öğüt veriyor ve yer yer de onu azarlıyordu. Ama Ebî Şerh, Osman'ın tehdidlerine aldırmak şöyle dursun, ona ve şikâyet edenlere kızıp tavrını daha b:r sertleştirdi...
Bunun üzerine, Hz. Ali, Hz. Âişe ve Hz. Talha gibi, önde gelen sahabeler, Osman'a baskı yaparak, Ebi Şerhin azlini teklif ve yerine bir başkasını tâyin etmesini tavsiye ettiler. Hz. Osman onlara; oylleyse onun yerini tutacak adamı gösterin, dedi. Onlar da Muhammed bin Ebî Bekri tavsiye ettiler. Osman da bir ahidnâme yazıp bu zâtı vali olarak tâyin etti. Hemen bir kafile Mısıra doğru yola çıktı. Ensâr ve Muhacirden bir hey'et aralarında da Muhammed .bin Ebî Bekr olduğu halde mes'eleyi çözüme bağlamak için gidiyorlardı. Medine'den üç günlük bir mesafeye varmışlardı. Bir de baktılar, bir zenci köle katırla ve aceleyle gidiyor. Resûlullah'ın sahabeleri onu durdurdular. Senin bir kaçamak halin var, nereye ve ne için böyle acele ile gidiyorsun, dediler. O da; ben, Emîri'1-Mü'minin'in kölesiyim. Mısır valisine emirnamesini götürüyorum. Onlar, kimin adamısın? diye sıkıştırınca, güçlükle sözünü tekrarladı: Mü'minlerin Emiri'nin adamıyım!.. Bir de, Mervan'ın kölesiyim, diye ekledi. Ve cebinden de bir mektup çıkardı. Muhammed bin Ebî Bekr çevres:ndeki Ensâr, Muhacir ve kim varsa topladı. Mektubu onlara açıkladı. Şunları yazıyordu: «Sana Muhammed ve falan, falan gelince öldürmek üzere tutukla ve yazılarını da iptal et. İşine devam et. Benden bir yeni emir gelinceye kadar, şikâyetçileri de hapset...
Bunun üzerine bu sahabe grubu, yazıyla birlikte Medine'ye döndüler. Sahabelerden büyük bir cemaat toplayıp, mektubu ve kölenin macerasını anlara açıkladılar. Artık Hz. Osman'a kinlenmeyen bir tek Medineli kalmamıştı.
Durumu gören Hz. Ali ise, Bedir ashabından, Talha ve Zübeyr gibi seçkinleri topladı. Sa'd ve Amir'i de aldılar; köle - mektup ve katırı Hz, Osman'a sundular.
Hz. Ali söz aldı, şöyle konuştular:
— Bu köle senin adamın mıdır?
— Evet.
— Katır da senin mi?
— Evet.
- Peki, bu mektubu sen mi yazdın?
— Hayır.
Ve yemin etti ki, ne bu mektubu yazdım, ne yazdırdım, ne de bundan haberim var..
— Peki, mühür senin mühürün?..
— Evet.
— Peki, nasıl oluyor ki, kölen kendi atını alıp mühürünle mühürlenmiş mektupla yola çıkıyor, senin haberin olmuyor.
O yine bundan haberi olmadığı ve asla Mısır'a böyle bir gönderi yapmadığına yemin etti...
Sonra yazıya baktılar. Mervan'ın yazısı olduğunu bildiler. Mervan'ı kendilerine teslim etsini istediler. Fakat Hz. Osman çekindi.
Mervan da evinde, yanındaydı. Topluluk kırgın halde çıktı. Osman'ın yalan yere yemin etmediğini biliyorlardı ama Mervan'ı kendilerine teslim etmeyişine kızıyorlardı.
Haber Medine'ye yayıldı. Hz. Osman'ın evi kuşatıldı. Ona su bile vermiyorlardı. Ailecek susuzluktan bunalınca, halkın karşısına çıkıp; bana biraz su getirecek kimse yok mu? dedi. Haber Hz. Ali'ye ulaşınca ona üç kırba su gönderdi. Bu da ona zor belâ ulaştı.
Yine Hz. Ali'ye; Osman'ı öldürmek isteyenlerin olduğu haber verilince, oğulları Hasan ve Hüseyin'i yolladı. Gidip silâhlarınızla Osman'ın kapısında nöbet tutun, dedi. Kimseyi bırakmayın emrini verdi. Onlar da gidip nöbete koyuldular. Bunu öbür ashâb-ı kiram da uyguladı. Az sonra da kavga azdı. Osman'ı öldürmek için saldıranlar vardı. Fakat peygamber torunlarıyla birlik öbür sahabeler onları engelliyordu.
Bu sırada, dam delindi ve onun üzerine saldırıp kılıçlarıyla Öldürdüler... Bu haber de Hz. Ali'ye ulaşınca, kızgın vaziyette çıkageldi ve oğullarına çıkıştı: Siz kapıda iken nasıl olur da Emîrü'l-Mü'minîn öldürülür? Hasan ve Hüseyin'i tokatladı. Talha'nın oğlu Muhammed ve Zübeyr'in oğlu Abdullah'a hakaret etti.
îşte böylece, Hz. Osman'ın öldürülmesi, sonsuza kadar sürecek fitneler zincirinin ilk halkası oluverdi.[33]
Hz. Ali'ye Bey'at Ve Hz. Osman'ın Kaatilinin Aranması:
Hz. Ali, olaydan derin üzüntü duyarak çıktı Hz. Osman'ın evinden. Halk önünü kesip, bize bir emir lâzım dedi. Elini uzat sana bey'at edelim dediler. Hz. Ali onlara; şu an bu gereksiz, bu Bedir ashabının işidir, dedi. Bedir ehli kimi seçerse, o da halife olur... Bedir ehli kalmadı ise o zaman Ali'ye sıra gelir, deyince de: Senden başka buna lâyık kimse görmüyoruz. Ver elini bey'at edelim dediler ve bey'at ettiler.
Mes'ele Hz. Ali'nin üzerine yıkılıp, bey'at da tamamlanınca, Mervan ve oğlu kaçtı. Ali, Osman'ın hanımından kaatili sordu. Bilemiyorum, yanına iki kişi girdi. İkisini de tanımadım. Muhammed bin Ebi Bekr de beraberdi. Hz. Ali, Muhammed'i çağırdı. Hz. Osman'ın hanımının söylediklerin: sordu. Muhammed inkâr etmedi: Evet, ben de girdim ve öldürmek istiyordum. Bana babamı hatırlattı ve onu bıraktım. Allah'tan af diliyorum, tevbe ediyorum, dedi. Onu öldürmedim ve elimi de sürmedim, dedi. Hz. Osman'ın hanımı, doğrudur ama o ikisini içeri soktu, dedi.
İbn-i Asâkir'in Safiyye'nin mevlâsı Kinâne'den ve başkalarından nakline göre; Osman'ı Mısırlı, sarışın ve mavi gözlü bir kişi öldürdü. Yine İbn-i Asâkir'in, Ebû Sevr El-Fehmi'den naklinde ise; Hz. Osman kuşatılmıştı. Ben onun evine girdim. Dedi ki; ben Rabbimin katında on kez korundum. İslâm'ın ilk dört kişisindenim. Zorluk ordusunu (Tebük seferineî hazırladım. Resûlullah (s.a.v.) bana kızını verdi. Biri ölünce de ikincisini nikahladı... Asla, şarkı söylemedim, arzu da etmedim. Resûlullah'a bey'at edeli sağ elimi avret yerime sürmedim. Hiçbir cumayı kaçırmadım. Kaçırdığımda da, ya da benzer bir yanlışımda mutlaka bir köle âzâd etmişimdir. Ne câhiliyyede, ne de İslâm döneminde zina etmedim. Yine her iki devrimde de hırsızlık yapmadım. Resûlullah (s.a.v.) vaktinde Kur'an'ı cem ettim.
Doğru tesbitle, Hz. Osman, Hicri 35. teşrik günlerinde öldürüldü.[34]
İbretler – Öğütler
Birinci olarak: Hz. Osman döneminin fazilet ve meziyetleri. Öyle ki, Osman döneminin simgesi olmuştur bunlar. Meselâ Fetihlerin geniş alanlara yayılması; Horasan ve Kuzey Afrika'nın tamamen ele geçirilip Endülüs'e ulaşılması bunlardandır. Yine o devrin en belirgin ve onurlu başarıları arasında, yabancı kelimelerin dili istilâsı ve bunların Kur'an'a da karışması korkusu başladığı an; onu aslı ve hakikî hattıyla cem edip, içine yabancı bir kelimenin sızamaya-cağı şekilde tesbit etmesi. Medine mescidini en geniş sınırlara kadar yeniden inşa etmesi gibi... başarılan sayabiliriz.
Bu fetihlerde Hz. Osman'ın çoğunlukla, Abdullan ibn-i Sa'd bin Ebİ Serh'e güvenmiş olması da zanlı lı. bir tutumu sayılmaz. Evet İslâm kendinden önceki sistemleri ywe gömmüştür. İbn-i Şerh ise belki başlangıçta bunu görmemezlıkten gelip, başarısıyla gururlanmış olabilir. Ama onun bundan sonra düzeldiği ve doğru yolda dini bütün insan olduğu da iyi biliniyor.
İkinci olarak: Biz, bilmeliyiz ki; Hz. Osman'ın (r.a.) vaL ve yar-dımcılannı akrabalarından (Emevîlerden) seçmesi nedeniyle eleştirilere hedef olmuşsa da, bu tutum onun içtihadıdır. Ve seçkin sahabe önünde de kendisini böylece savunmuştur... Yine biz onun içtihadını ve' savunmasını kabul etmesek bile, tenkid ve yorumlarımızı edepsizlik noktasına vardırmamak zorundayız... Biz esasen, onun yaptıklarını hatâ bile saysak, bu hatâların sahibinin, Resûlullah (s.a.v.) nezdindeki yerini ve İslâm'ın ilklerinden oluşuyla geçmiş iyiliklerini ve hele Resûlullah'ın Tebük seferi sırasında, «Artık Osman'ın bugünden sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez» buyurmuş olduğunu unutmamak durumundayız.
Bize yakışan; sahabenin onunla tartışması ve ona itirazlarıyla, bizim bu noktadan uzanarak, onun işlerinde kusur aramamız ve tenkidimizin çok farklı şeyler olacağını kavramamızdır.
Çünkü, sahabenin ona itirazı, yürümekte olan işi düzeltici olabilir, iyiye çevirebilir. Suçlama ve eleştirme bile olsa, iyi inceleyince görülür ki onlardan (çağdaşlarından) gelince müsbet ve faydalıdır. Ama bizim (bunca asır sonra) bu gün lâf etmemiz-, hele yüzlerce tarihî olayın üst üste yığılıp birbirini gölgelemesinden sonra; artık Resûlullah'ın dil uzatılmasını yasakladığı genel anlamda sahabesinin de ötesinde, Râşid Halifeleri eleştirmemiz çok ucuz bir saldırı olur.
Halbuki, ilmî esaslara dayanarak, olayların niceliğini kavramak isteyen gerçekçi kişiye de; Ibn-i Kesir, îbn-i Esir ve Taberî gibi güvenilir tarihçilerin araştırmalarının hududunda olsun, durmak yaraşır...
Üçüncü olarak ı Fitnenin başlayışının, Hz. Osman döneminin bitimine rastgeldigi bir vakıa. Ama senaryonun arka plâninda bulunan ve fitneyi sürekli körükleyen Abdullah îbni Sebe ismi de unutulmamalıdır.
Bu îbni Sebe aslen Yemenli bir yahudidir. Hz. Osman zamanında Mısır'a gelmiştir. Orada Hz. Osman aleyhinde ve (sözüm ona) Hz. Ali ile Ehl-i Beyt lehinde propaganda başlatmıştır.
Halka sirayet edebilmek için şu üslûp ve taktikle konuştuğu meşhurdur:
Muhammed (s.a.v.), İsa (â.s.)'dan efdal değil midir? Peki Mu-hammed (s.a.v.î, İsa'dan daha elyak değil midir, dünyaya tekrar gelmeye?.. O halde Hz. Muhammed, kendisine en yakın olan amca oğlu Ali'nin kişiliğinde gelecektir[35].
îşte bu tarzda Mısır halkım oyuna getirmeyi becerdi. Halbuki aynı taktiği Yemen'de yapmış, tek ferdi inandıramamıştı[36]. Bu oyuna gelen çevreler ise, hemen toplanıp Medin'ye yürüdüler. Niyetleri Hz. Osman'ı devirmekti. Ama yukarıda verdiğimiz tarihî bilgiden görüldüğü üzere, Hz Ali'nin tavrı onları bu eylemden vazgeçirnûşti
Şimdi bu noktadan hatırlayalım, îslâm ümmetinin Sünnî - Şiî diye iki parçaya ayrılışını:
Bu olay o zaman başladı ve İbni Sebe elinde son şekline ulaştı. Yoksa, Emevîlerin, Ehl-i Beyt ve onların taraftarlarına eza ve ce-falarıyla başlamış falan değil... Önemli olan, tarihi gerçeklerin «Elif bâ»sı olan bu iki vakıadan herhangi birini alıp, öbürünü unutmamaktır.
Dördüncü olarak: Tekrar olsa da, bu üçüncü hilâfet döneminde Hz. Osman ile, Hz. Ali arasındaki bağlılığı ve AH (r.a.), Osman fr.a.) 'a karşı gerçek tutumunu aklımızda tutmalıyız:
Görüyoruz ki; Hz. Ali, Hz. Osman'a ilk bey'at eden şahıstır. Bunu çoğu tarihçilerimiz ifade ediyor. Meselâ İbn-i Kesir bu önceliği apaçık yazar. Sonra, Mısır'dan gelen ve Hz. Osman'a isyan edenlere karşı, yani îbni Sebe ekibine gösterdiği tutum ortada: Ben onları def ederim diyor ve Cuhfc bölgesinde karşılayıp, hakaretle, tehditle, onların kendisine iltifatlarını bile yüzlerine çarpıyor. Öyle ki, bu âsiler (ya da aklanmışlar) bin pişman yüz geri olup yerlerine dönüyorlar... Hattâ bazıları «îşte, kendi uğruna savaştığımız adam, Halifeye, kendi adına isyan ettiğimiz zâtın tavrı bu mu olmalıydı?[37] diye yakındılar.
Ve onun, Halife'ye nasihatmdaki içtenliği şefkat ve sevgiyi görüyoruz: Onu en kritik anlarda onun yambaşında buluyoruz. En sonunda ise, iki oğlunu tehlikenin ortasına atıp, Halifenin kapısında muhafız yaptığını biliyoruz...
Öyle ise, hilâfeti boyunca, Hz. Osman'ın en faydalı dostu ve yardımcısı Hz. Ali'dir. En dar anlarda yardımcısı; son anda ise ona en güzel ve faydalı tedbiri öğreten öğütçü yine Hz. Ali'dir.
Şunu çok iyi bilmeliyiz ki; Hz. Ali gibi büyükleri, Allah ve Resulüne inanan herkese, gözünün bebeği gibi bilip sevmesi yaraşır. Ve insanlığını yitirmemiş her şahıs da kalbinde ona sevgi taşır. Sevginin isbatı ise, ona uyma, itaat etme ve bundaki samimiyetiyle ortaya vurur. Bu özellik başta Hz. Ali'de var ve kendinden önceki halifelere karşı isbat etmiştir... O halde onun hayatı bize örnek olsun, Taizim sevgimiz de ona ve onun sevdiklerine yönelsin![38]
4- Hz. Ali (r.a.)'nin Hilafeti (35-40 H.)
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Hz. Ali (r.a.)'ye 35. Hicrî yılın Zilhicce ayı sonunda ve Hz. Osman'ın şehâdetinin ertesi günü bey'at olundu. Ama sahabelerden bir grup bunda gecikmişti. Sa'd İbn-i Ebi Vakkas, Üsâme bin Zeyd, Mugîre bin Şube, Nu'man bin Beşir ve Hassan bin Sabit bunlar arasındaydı. O'nun halifeliği dönemi, bir sürü fitne, savaş ve bunalımlarla geçti. Meselâ Cemel vak'asıyla başladı, Sıffeyn ile sürdü. Muaviye ile İslâm büyükleri arasında husumet başladı ve sürdü. Hâriciler fitnesi de buna eklendi. Öyle ki, ancak Hz. Ali'nin şehid edilmesi ile o mel'aneL sona erdi... Şimdi bunu özetliyelim:[39]
Osman (r.a.)'a Karşı İhtilâl Ve Cemel Olayı:
Hz. Osman'ın, bir âsi grubu tarafından öldürüldüğü kesin. Ama onun ardında hâin yahudi parmağı da aynı kesinlikte... Bu durum-Ja, katillerin bulunması ve şeriatın hükmüne boyun eğdirilmesi en tabiî istek ve vazifeydi. Bu yüzden de bütün müslümanlarla birlikte Hz. Ali de bunun peşinde ve çabası içindeydi. Kısası bekliyordu herkes. Ancak Hz. Ali, bu işi aceleye getirmek istemiyor; fitnenin tamamen yok edilebilmesi için isabetli karar ve tam suçluya ceza düşüncesiyle, daha temkinli gitmeyi ve bazı önlemler almayı uygun görüyordu. Bunun için de aceleden sakınıyordu. Bütün tarihçilerimiz de, Hz. Ali'nin bu isyanı ve suikastı şiddetle kınadığı ve uygun pozisyonu bulup suçluları bastırarak, ilâhi adaletin isabetle tatbikini tasarladığında ittifak halindeler. Ama ne var ki; toplum durmuyor, olaylar da onun tasarladığı istikamette gelişmiyordu[40].
Hâdisenin özü de şu: Talha, Zübeyr ikilisi ve üçüncü olarak da bir grup sahâLk; bu işin hızlandırılması, katillerin hemen kısas edilmesi görüşünde olup, fitnenin bitimini de burada görüyorlardı. Hz. Ali'ye de bu konuda kendilerine düşeni yapacakları konusunda yardım ve destek sözü veriyorlardı, iddialarını isbat için de Basra'da bir ordu teşkil etmişlerdi. Ancak Ali (r.a.) onlardan mühlet istemiş, durumun selâmeti ve infazı yerinde olması için plânlı hareket etmesine fırsat vermelerini istemişti[41].
Bütün bunlardan sonra ne oldu? Her iki taraf da Hz. Osman'ın intikamının alınması konusunda b-rleşiyorlardı. Bu niyetle de; kısasta acele taraflıları Basra'da buluştular. Aralarında Hz. Aişe, Tal-ha ve Zübeyr'in bulunduğu büyük bir sahabe grubuydu bu. Ve hiçbirinin de; Hz. Osman'a karşı girişilen isyan ve sonunda onun katledilmesine giden âsilerin yakalanıp cezalandırılmasının ötesinde bir niyyet ve emeli yoktu.
Bu meyanda, Hz. Ali tarafından da, durumun ıslahı ve bir iç harbin önlenmesi bakımından, bir ordu o yöne hareket ediyordu.
îki cephe de aynı (sulh) gaye ile yüzyüze geldiler. Hiçbirinde savaşmak, fitneyi körüklemek gibi bir niyet yoktu.
Nitekim de, Ka'ka' bin Amr, Hz. Ali'nin elçisi olarak, Hz. Aişe'nin huzuruna çıktı:
«Annemiz! Nedir sizi buralara getiren?» diye sordu.
«İnsanların arasını bulup, barıştırmak» diye cevab verdi. Sonra da Talha ve Zübeyr'e, ayrı ayrı sordu aynı soruyu. Onlar da:
«Biz de sade ve sade sulh için ve insanları barıştırmak için geldik» dediler... îki taraf konuşup tartışıp mes'eleyi, Hz. Ali'nin uhdesine bırakmaya karar verdiler. Çünkü Osman'ın katillerine Allah'ın hükmünü uygulamaya fevren imkân olmadığını kabullendiler.
Ka'ka', Hz. Ali'nin yanına dönüp, varılan ittifakı haber verdi. Barıştan herkes sevinç duydu. Bu uzlaşma ve barış üstüne Hz. Ali de halka hitap etti ve Allah'a hamdini belirtip, ertesi gün geriye dönüş için emir verdi[42].
Peki ama sonra ne oldu?
Evet Hz. Ali barış ve uzlaşmayı halka duyurdu ve ertesi gün yola çıkma emri verdi. Ama fitne elebaşıları hemen toplanıp görüştüler. Bunlar; Ester Neh'î, Şüreyh bin Ûfî, İbni Sevda diye tanınan İbni Sebe, Sahim bin Sa'lebe ve îbni Haysem'in kölesi idi... Ve İbn-i Kesîr'in dediği gibi; «Hamdü lillâh ki aralarında bir tek sahabe yoktu...» Barışın kendileri için doğuracağı tehlikeyi müzakere ettiler. Yâni sahabenin uzlaşmasının kendileri için tehlike olduğunu tesbit ettiler. Bu yüzden bazısı, «öyleyse Ali'yi de Osman'ın yanına göndermeliyiz» dedi!.. Ama ibni Sebe bu görüşü reddetti ve sakındırdı. Asıl çâreyi de şöyle açıkladı: Kurtuluşunuz halkı karıştırmaktadır. Kiminle karşılaşırsanız, harbi teşvik etmeye bakın. Birleşmek çağrısından şiddetle sakının. Böylece ancak, herkes kendi nefsiyle uğrasaçağından sizinle uğraşmalarını önlemiş olursunuz... Ve elebaşıları bu görüşte anlaşır anlaşmaz, ordunun ;çine yayıldılar. -
Hz. Ali, ertesi gün yola niyetlenirken, Talha ve Zübeyr de aynı niyete varmışlardı. Artık barış kesinleşmiş, herkes hayırlı bir geceye girmişti. Ama Osman'ın katilleri şerli bir gecedeydiler.
Abdullah İbni Sebe ve arkadaşları harbi kızıştırmakta ittifak etr tekten sonra, durumun gelişmesine göre elaltmdan halkı kışkırtmaya başladılar.
Ve bu düzenbazlar, fecirle uyandılar. Bine yakın sayıdaki hainler grup grup kendi çevrelerindeki karşıt grubun adamlarına kılıçlarla saldırdılar. Her grup kçndi çevresini ayaklandırdı. Halk yerinden fırlayıp, -baskına uğradık» zannıyla silâhına sarıldı. Herkes haykırıyordu :
«Kûfelüer bizi oyuna getirdi. Bize hiyânet ettiler, uykuda bastılar!..» Ve bu işi Hz. Ali'nin plânladığını sanmışlardı. Durum Hz. Ali'ye bildirilince şaşırdı ve «Bu halka ne oluyor?» dedi. Ve çevresine haykırıyordu: «Basrahlar bizi oyuna getirdi, uykuda bastırdılar.»
Artık herkes silâhına davranmış, insan ve binekler birbirine girmişti. Ve kimse de işin içyüzünü bilemiyordu. Artık savaş tabii seyrinde yediğini yiyordu. Çünkü Hz. Ali'nin çevresinde 20 bin, Hz. Aişe'-nin çevresinde ise 30 bin civarında insan vardı. Bu koca orduları, lânetli İbni Sevda'nm fesat ekibi tutuşturmuştu. Hz. Ali'nin münadi-leri, «Savaşı bırakın, çekilin» diye bağırıp çağırsalar da duyacak yoktu[43]..
Savaşın hây u huyları arasında; Resûlullah'ın sohbetinde bulunmuş, iman şemsiyesi altında tanışmış yüzler birbirini karşılıyor, tanır tanımaz da hangi cepheden olursa olsun hemen savaştan el çekiyorlardı.
Beyhaki şöyle naklediyor: Ebû Bekir Muhammed bin Hasen El-Kaadî, senedi ile birlikte, Harb bin Esvedüddü veli'den şöyle rivayet etti: Hz. Ali ile dostları Talha ve Zübeyr, safların yaklaşmasıyla yüz yüze geldiler. Hz. Ali, Resûlullah'ın katırına binmiş halde ileri çıkıp, seslendi. Zübeyr'i çağırıyorum!.. Zübeyr'i çağırdılar. O kadar yaklaştılar ki, atlarının başları birbirinin hzasma geldi. Hz. Ali, «Zübeyr, Allah senden razı olsun; hatırlıyor musun biz falan yerdeydik, Resû-lullah geçiyordu, sana hitaben: «Zübeyr, Ali'yi sever misin?» dedi. Sen de: «Sevmez miyim, dayımın oğlu, amcamın oğlu ve dinimden...» dedi. O tekrar: «D.kkat et, gün gelir, haksız olduğun halde onunla savaşırsın» buyurduydu... Zübeyr hemen: «Haa, tabii. Resûlullah söyledikten sonra onu unutmuştum. Ama işte şimdi hatırladım... Vallahi ben seninle savaşmam artık» dedi ve safları yara yara geri dönüp gitti Zübeyr.
Daha sonra Hz. Aişe'nin devesi yıkılınca, hevdecini alıp savaş alanının dışına taşıdılar. Hz. Ali onun yanına geldi. Selâm ver.p hâlini hatırım sordu: «Valide nasılsın?» deyince; «iyiyim» diye cevap verdi. O da «Allah seni
affetsin» dedi. Sonra sahabeler gelip onu selâmladılar. Sağlığına sevindiler[44].
Muaviye Mes'elesi Ve Sıffiyn Harbi
Hz. Ali, payitaht edindiği Kûfe'ye döndü, varır varmaz da Cerir bin Abdillâh el-Becli'yi Şam'a Muaviye'ye gönderip, onun da halkın bey'atına katılmasını istedi. O da, Muhacir ve Ensâr'ın toptan Hz. Ali'ye bey'at ettiğini pekâlâ biliyordu. Fakat Muaviye, bu bey'-atta «Ehl-i Hail ve Akt'in» bölündüğü ve dolayısıyla bu bey'at akti-nin gerçekleşmediği görüşünde ve onlarla tamamlanabileceği iddia-sındaydı. Bu yüzden de, Ali'nin çağırışına uymadı. Şart olarak da, Osman'ın katillerinin bulunmasını öne sürdü. Ve ancak o zaman «Mü'minlerin enıîri» olabileceğini savundu...
Fakat Hz. Ali, imametinin ve bey'atın tamlığına kesinlikle inanıyordu. Çünkü Medine'lilerin ittifakı vardı. Burası Nebevi Hicret evi idi. O yüzden de Medine dışında bulunup da bey'atı gecikenleri zorluyordu... Hz. Osman'a isyan edip onu öldürenler mes'elesini ise, plânlı şekilde ve kesin tesbitle, sağlıklı sonuç almak için programa bağlamıştı. .
Muaviye'nin karşı tavrı anlaşılınca, onu âsi saydı, tslâm cemaatı ve imamlarının dışında ilân etti. Netice olarak, otuzaltıncı Hicri'de Receb ayının onikinci gecesi yola çıktı. Nahile'de ordugâh kurdu, îbn-i Abbas'ı yerine vekil bıraktığından o Basra'dan gelip yetişince, ordu Şam üzerine yürüdü. Maksat âsi valiyi İslâm cemaatına katılmaya ve itâata zorlamaktı[45].
Muaviye bunu öğrenince, o da Şam'dan ordusuyla yürüdü, tki ordu Fırat nehri boyunda Sıffiyn ovasında karşılaştı. Ama önce, iki aya yakın süre karşılıklı elçi teatisiyle geçti. Hz. Ali, Muaviye ve çevresini bey'ata çağırıyor. Osman'ın katillerinin kısasının da çok yakında gerçekleşeceğine iknaya çalışıyordu. Muaviye ise, amca oğlu da bulunan Hz. Osman'ın kan dâvasında en çok hak sahibi olduğunu, öyleyse ön şart olarak bunu talep ettiğini belirtiyordu. Esasen bu sırada, aralarında zaman zaman taşlaşmalar da oluyordu.
Nihayet, otuzyedinci yılın Muharrem ayı gelip çattı. îki taraf da, bir ay ara vermekte anlaştılar. Umulan barıştı. Fakat, bu bekleme döneminde de hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Sonunda Hz. Ali deîlâllar çıkarıp ilân etti: «Emîrü'l-Mü'mininin Şam halkına çağrısı şudur: Sizi uzun zaman hakka ve itâata çağırdık. Inad ve isyanınızdan vazgeçmediniz ve hakka teslim olmadınız. Ben size açık davranıp ödevimi yaptım. Allah hâinleri sevmez[46]».
Bunun üzerine Muaviye ve Amr bin As, orduyu tanzime başladılar. Hz. AH de ordusunu gece boyu tanzim edip; Küfe süvarilerine Ester en-Neh'i, Basra ekibine ise Sehl bin Hanif'i komutan tâyin etti. Ve her birine, sıkı sıkıya tenbih etti: Şamlılar savaşı başlatınca-ya kadar bekleyeceklerdi. Yine yaralılara eziyet etmemeyi, kaçanları kov alamamayı, kadınlara ve yaşlılara el sürmemeyi ilke olarak bildirdi...
ilk gün çok şiddetli çarpışma oldu. İkinci gün de aynı hal sürdü. Yedinci günde bile hiçbir tarafta galibiyet belirtisi yoktu. En son savaş Muaviye taraflarım hırpalamaya ve Hz. Ali tarafının zaferine meyletti... Bu esnada Muaviye ve Amr durum müzakeresi yapıp, bir karara vardılar. Amr ona, Irak ordusuna Allah'ın kitabını hakem edinmeye' çağırma tavsiyesinde bulundu. Muaviye askerlere, Kur'an sahifelerini mızraklarının ucuna takıp; işte Allah'ın kitabı. Aramızda hakem olsun, diye çağırmalarını öğütledi... Hz. Ali'nin ordusundan bunu görenler, tam da zafere ramak kalmışken, tereddüde düştüler: Bazısı, evet biz ilâhî kitabı hakem edinelim derken, bir kısmı da bunun hiyle olduğunu bildiklerinden savaşa devam ediyorlardı. Bu aslında Hz. Ali'nin görüşüydü. Ne var ki, karşı tezi tutanlar çoğalınca bunaldı. Eş'as bin Kays'ı göndererek, Muaviye'nin ne istediğini öğrenmeyi denedi. İkimiz de Allah'ın kitabına başvuralım diye cevab verdi. Sonra bizden bu kişi, sizden de bir kişi seçelim. Yetkiyi onlara verelim. Kitabın hükmünü onlar ortaya koysunlar. Ne karar verirler ise, birlikte uyalım ..
Şamlılar Amr İbn-i As'ı, Kûfeliler ise Ebü Mûsâ el-Eş'arî'yi seçtiler. Bu iki hakem ön anlaşmayı yazıp imzalayınca iki tarafın sözü birleşmiş gözüküyordu.
Anlaşmaya göre Ramazan'a kadar beklenecek ve sonra iki hakem Dûmetü'l-CendeVde bir araya gelip sonucu ilân edeceklerdi. Bunun üzerine herkes dağılıp gitti.
Emirü'l-mü'minin Hz. Ali Kûfe'ye döndü. Fakat ordusu içinde de tehlikeli tartışmalar bağlamıştı. Nitekim Kûfe'ye varır varmaz da bir kitle ayrıldı. Onlara göre hakem tâyini sapıklıktı. Ve Harara mevkiinde toplanan on iki bine yakın isyancıya Hz. Ali İbn-i Abbas'ı, konuşup ikna etmek için gönderdi. Fakat bu çaba hiçbir sonuç vermeyince, Hz. Ali bizzat kendisi gitti. Toplantıda şöyle konuştu: İsyanınıza sebeb ne? Dediler ki: Hakem tâyininiz. O da: Ama biz, hakemlere Kur'an hükmünü ortaya koymalarını şart koştuk dedi. Kur'an ne d"-yorsa o olacak. Dediler ki: Bize kan dâvasında insanın hakemliğini adalete uygun görüyor musun? O da, biz insanı değil, Kur'ân'ı hakem kılıyoruz, dedi. Kur'an ise iki kapak arasında yazılıdır. O ancak insanın diliyle konuşur. Onlar: Peki aranızda neden süre belirttiniz? dediler. O da: Cahil bilsin, âlim kaydetsin diye... Ve umdu ki, bu esnada Allah bu ümmetin arasını düzeltir... diye bitirdi.
O anda hepsi, onun görüşünü benimsediler. O da, hadi memleketinize dönün, Allah size acısın., dedi ve herkes savuşup gitti.
Nihayet belirlenen vakit geldi. Hicri 37. Ramazan'ı girdi. Hz. Ali, Ebû Mûsâ El-Eş'arî'yi, bir grup Kûfeli ve sahabe ile birlikte gönderdi. Muaviye de Amr bin As'ı Suriyeli bir grupla gönderdi. îki hey'et Dûmetü'l-Cendel'de toplandı. Allah'a hamd ü senadan ve birbirlerine öğütten sonra, bir kâtip tensibi ve karara bağladıkları herşeyi yazdırmayı kararlaştırdılar. Fakat, ümmeti kimin idare edeceği konusunda ittifak edemediler. Ebû Mûsâ, hem Hz. Ali ve hem de Muavi-ye'yi azletmeye razı olduğu halde yerine sadece Abdullah İbn-i Ömer'i namzet gösterdi. Halbuki o da bu işe girmek istemiyordu.
Bu sırada iki hakem, Ali ve Muaviye'yi azletmede birleşmiş göründü. Sonucu müslümanların şûrasına bıraktılar. Kimi isterlerse seçeceklerdi. Sonra tarafların hey'etleri karşısına çıktılar. Anlaşma konusunu ilân etmek üzere Amr, Ebû Musa'yı ileri sürdü. O da, hamdü sena ve Resûlullah'a saîât u selâmdan sonra dedi ki: Cemaat! Biz bu ümmetin problemini görüştük. Onun kesin halline ulaşamadık. Ancak bir mukaddime olarak bir ilkede anlaştık. Bu ilke gereği ben Ali'yi de Muaviye'yi de vazifeden alıyorum, dedi ve oturdu. Ardından Amr kalktı ve hamd ü senadan sonra dedi ki: «Bu zâtın ne dediğini duydunuz. O kendi efendisini azletti. Evet ben de onu azlettim. Kendi efendim Muaviye'yi ise yerinde bıraktım. Çünkü o Osman bin Affân'ın velisidir. Onun kan dâvasına olduğu gibi, yerini almaya da herkesten çok çok hak sahibidir.»
Bunun üzerine, halk dağıldı. Herkes kendi memleketine döndü. Amr ve hey'eti, Muaviye'nin yanına girip Halife olarak selâmlarken, Ebû Mûsâ Hz. Ali'ye karşı mahcubiyetinden doğruca Mekke'ye gitti... îbn-i Abbas, Şüreyh bin Hani' ise Ali'ye varıp durumu haber verdiler[47].
Haricîler Mes'elesi Ve Hz. Ali'nin Öldürülüşü:
Hz. Ali, Ebû Mûsâ ve kafilesini, Dûmetü'l-Cendel'e gönderince; Hâricilerin tutumu sertleşti. Hattâ onu küfürle itham etmeye başladılar. Halbuki onu en çok sevenlerdi bunlar...
Hz. Ali'nin artık bunlarla konuşacağı yoktu. Onlara son uyarısı şu oldu: «Sizin üzerinizdeki hakkınız, isyan etmedikçe, sizi mescid-lerimize kabul etmemizdir. Bizimle işbirliğiniz olduğu müddetçe de ganimetlerden hissenizi veririz. Ve siz savaş açmadıkça da size savaş açmayız...»
Sonra da Hz. Ali büyük bir ordu ile tekrar Şam üzerine yürüdü ve aynı zamanda «Hakem kararı»nı reddettiğini de ilân etti. Fakat iş çığırından çıkmış, Hâriciler[48] her tarafta fesat çıkarmaya ve kan dökmeğe başlamışlardı. Öyle ki, Resûlullah'in sahabesi Abdullah ibn-1 Hubab'ı ve hâmile karısını bile öldürmekten çekinmediler... Bu durumda Hz. Ali ve çevresi, Şam'a kadar gidip Muaviye'yi itaat altına almak için savaşırken bunların arkadaki herşeyi yakıp yıkmalarından endişelendiler. Öyleyse, bu azgınların ıslahından başlanması gerektiğine karar verildi.
Hz. Ali, çevresindeki ordusuyla onlar üzerine yürüdü. Medain'e yaklaşınca, Nehrevan'daki Hâricilere elçi gönderdi: «Bizim adamlarımızı öldürenleri teslim edin, kısas edelim. Bu şartla sizi rahat bırakırız. Sonra Şam'a yürüyecek ve inşâallah, sizin hayır gördüğünüz duruma döndüreceğiz» dedi. Fakat onlar Ali'ye şu mealde cevap gönderdiler: Sizin adamlarınızı hepimiz öldürdük. Biz onların da sizin de kanınızı helâl görüyoruz..
Bunun üzerine Hz. Ali yaklaştı ve onlara nasihat edip uyarıda bulundu. Fakat onlardan müsbet cevap şöyle dursun; haydin savaşa, haydin Allah'a kavuşma cidaline, diye meydan okumaktan öte bir karşılık alamadı.
Bütün bunlara rağmen Hz. Ali, savaşı başlatmadan önce bir de
Ebû Eyyûb El-Ensârî'ye emir verdi, o da barış sancağını sallayarak, «Kim bu sancak altında toplanırsa güven altındadır. Kim, Küfe veya Medain'e dönerse güven altındadır» diye çağında bulundu... Bunun üzerine halkın çoğu dağıldı ve Abdullah îbn-i Vehb er-Rasibl çevresinde bin kadar kişi kaldı. Ve Hâricilerin başlattığı çarpışmada, hepsi ya da çoğu öldü. Hz. AH tarafından ise sadece yedi kişi öldü...
Ama sır döndü sanki, mes'ele Hz. Ali çevresinde daraldı. Ordusu bunaldı. Şam'a şans güldü. Iraklılar da sağa-sola çekmeğe başladılar. İbn-i Kesir'in dediği gibi: İki liderden Muaviye hakemlerin kararını kullandı. Buna bağlı olarak da Suriye güçlenirken Irak sürekli zayıflayıp gitti. Halbuki hepsi de, o çağda Mü'minlerin emiri Ali'den daha hayırlı bir kimsenin yeryüzünde bulunmadığının şuurundaydı. Allah'a itaatte, zühd ve takvada, bilgide ve titizlikte yegâne... Ama bir kere onu terkedip yenik düşürdüler. Ve Hz. Ali hayattan öyle nefret etti ki, âdeta ölümü ister oldu. Hattâ şunu tekrar ediyordu:
«Çekirdeği yarıp hayat veren, rüzgârı estirip nefes aldıran elbette başı boyundan ayırır ve azgmlaştırmaz...»
Abdurrahman îbn-i Mülcem'e gelince, bu herif Hâricilerin lider-lerindendi. Katâme isminde ve fevkalâde güzel bir kadına tâlib olmuştu. Kadın ise, Nehrevan savaşında babası ve kardeşini kaybetmişti. Kadın şöyle bir şart koştu: Benim beldeme, Ali (r.a.)'yi öldürmeden gelmemelisin. Adam onunla evlendi ve Hz. Ali'yi öldürme plânını sürdürdü.
Kırkıncı Hicret yılında, Ramazanın onyedinc; günü cuma akşamı îbn-i Mülcem iki adamıyla pusuya girdi. Hz. Ali'nin mescide giderken çıkıp geldiği kapının arkasına siper aldı. Sabah namazına çıkarken aniden saldırdılar. İbn-i Mülcem kılıcıyla şakağına vurdu. Kan sakalına aktı... Arkadaşlarına «ben ölürsem onu öldürün. Ölmezsem, kendim karar veririm yapılacağa dedi. Çünkü, îbn-i Mülcem'in yaptığını biliyordu... Fakat son deme geldi. Sadece «Lâ ilahe illallah» diyordu. 63 yaşında vefat etti. Hilâfeti de beş yıldan üç ay eksik sürmüştü.
îbn-i Kesir'in terâh ettiği görüşe göre, Kûfe'de imarethaneye gömüldü. Fakat çoğu tarihçiye göre Haricîlerden koruma niyetiyle ya-, kınları, kabri sakladılar. Baki' mezarlığı gibi çok değişik yerler de söylenir... İbn-i Mülcem'i de, Hz. Hasan hak sahibi olarak öldürttü ve cesedini yaktırdı[49].
5- İbretler Ve Dersler
Birinci olarak: Acaba Hz. Ali ile, Hz. Osman'ın kan dâvasında acele edenler arasında ciddi ve esaslı bir ihtilâf var mıydı?
Başta anlattıklarımızdan peşinen anlaşılmış olmalı ki; Hz. Osman'ın katillerini kısas etme mes'elesinde hiçbir anlaşmazlık yoktu. Çünkü Talha, Zübeyr ve Âişe (r.a.) ve çevresindekiler, katillerin kısas edilmesinde hırslıydılar. Bu da Hz. Ali'nin işe başlar başlamaz ilk el attığı husustu... Ne var ki Ali (r.a.) ise önce nizamı sağlamak, sükûnu sağlamak, ondan sonra da plânlı ve güçlü bir şekilde olayın üzerine gidip katilleri kıskıvrak yakalamak niyet ve görüşündeydi, îşte Hz. Ali'nin özen gösterdiği iş, önce nizamın avdetiydi... Ama karşı tarafın esas aldığı ve ilk plânda icrasını istediği; barışı ve toplum istikrarını bağladığı ise kısastı. Ve sonunda, Aişe, Zübeyr ve Talha çevresindekiler de mes'eleyi kavrayıp-, işi Hz. Ali'nin inis-yatifine bıraktılar. Sonuç olarak, katillerin yakalanması ve kısas edilmesi temel karar oldu.
İşte böyle bir anlaşma sonunda, herkes kendi sorumluluğunu bilerek, onu yerine getirme azmi içinde, yerlerine ve evlerine dönmeyi kabul ettiler, gittiler.
İkinci olarak: Peki, taraflar anlaşıp işi Hz. Ali'nin iradesine bıraktıkları ve ona her hususta destek olmaya söz verdikten sonra, bu kararın uygulanmasını köstekleyen neydi?
Görüldü ki bu kararı iptal eden, fitnenin elebaşlarımn hazırladığı hiyle idi. Başında ise, îbn-i Sevda yâni İbni Sebe vardı. Karar verdiler ama bu karar fitnecileri çılgına çevirdi. Sonuçtan korktukları için ordunun içine yayılıp, gecenin karanlığında baskın süsü vererek birbirine düşürdüler. Kimse neye uğradığını anlamadan, herkes karşısındakine kılıç salladı. Bunu yaptırdılar ki; kimsenin kimseye güveni kalmasın. Ve her iki taraf da birbirini; sulh perdesi arkasında hiyânet ve baskınla suçlasın.
Bunu böylece tesbit ettikse; bu kolay ve ucuz bir oyun, ancak insanlıktan sıyrılmış, tıyneti bozuk ve câhiliyyeye yönelmişlerin işi olabilirdi. Ama o tertemiz mayalı ve yüce ahlâklı sahabeler, böyle bir hiyle karşısında ne tedbir alabilirlerdi?.. Eh, nefis müdafaasından başka ne gelirdi elden, bu âni zuhurat karşısında?.. Ve karşı tarafın bir fırsatı değerlendirmesi olmanın ötesinde nasıl bir yorum ve değerlendirme yapabilirlerdi? Ve bütün bu olumsuzluklara rağmen gördük ki, müslümanlar; karşısındakilerini tanır tanımaz, hemen kavgadan el çekip ötekinden af diliyor.
Demek ki, bu fitne hiçbir zaman sahâbe-i kiram (r.a.)'ın gönüllerinde bir bozukluğa ve tahrifata sebeb olamıyor. Hangi tarafta olursa olsun, birbirine azılı düşman olmuyorlar. Aksine, hiylekârlarm gönüllerini kararttıkça karartıyor, hangi taraftan olursa olsun sahabeye karşı hıyanetten hıyanete geçiriyor onları.
Ama işin şaşırtıcı yanı, bütün bunlara rağmen, bu fitneyi yazanların çoğunun uyanamaması. Ve olayın kendi şartları içinde kimin parmağıyla döndüğünü keşfedememesid.r. Hemen herkes olayı satıhtan alıyor, zahirî sebebleri üzerinde ve görüntülerde dolaşıyor, habire tafsilâtiandırıyorlar. Hep bu fitnenin kurbanlarını gündeme getirip, rastgele şuna buna sataşıyor, eleştirip suçluyorlar. Hemen hiçbiri de; bu fitneyi tezgâhlayan, bu ateşi körükleye körükleye; Halife Hz. Osman'dan başlatıp son Halife Hz. Ali'nin ölümü noktasına kadar besleyen perde arkasına eğilmiyorlar.
Yâni bu türlü bir üslûpla yazmak da oyunun ayrılmaz bir parçası; bu üslûp o oyunun mütemmimi midir yoksa?
Üçüncü olarak Biz kesin olarak tanıyor ve inanıyoruz ki, Hz. Ali efendimiz, (k.v.) yaptığı işlerde ihlâslıdır. Ve asla şahsî ve nefsi bir maslahatın etkisinde kalmamıştır... Onun derin bilgisini de biliyoruz. Hattâ kendisinden önceki üç halifenin herbirinin müsteşarı ve bilgide tedbirde başvurduğu hüviyyetti. Hz. Osman'dan sonra halkın kendisine bey'at etmiş ve bu bey'atı ihmal eden Muaviye'yi de âsi saymış olmasıyla, bundan sonra süren tartışma ve mücadeleleri irdeleyen ulemanın cumhurunun ve büyük imamların da ittifakıyla-, Muaviye'nin Hz. Ali'ye karşı takındığı tavırla âsi olduğu, Hz. Ali'nin ise, onun karşısında, Osman'dan sonra yegâne, şer'î ölçüde halife olduğunun bilincindeyiz. Ama tabiî, âsi olanın müçtehid olduğunu da hatırımızda tutuyoruz. Öyleyse müçtehide, karşı içtihada yetkisi olunca, onu uyarmaya, onu korkutmaya, onunla savaşmaya da kendisini yetkili sayabilir; bunu da unutmamalıyız.
O halde, sadece tek yönden bakarak, Muaviye'nin tepkisini parmağımıza dolayıp, oradan öteye geçmemek yakışmaz. Üstelik, tarihin tozlandırdığı bu olaya, ona aşırı düşmanlık takınanların rolünü üslenerek eleştirmenin ne faydası var?.
Bize yaraşan ise, özellikle akide yönünden, şeriatın kuralını bilip onun gerektirdiğini yapmaktır. Evet Hz. Osman'dan sonra Halife Hz.. Ali'dir. Muaviye de, ona karşı çıkmış âsîlerin mümessilidir. Şimdi ise, olay Allah fecî'm hükmüne kalmıştır.
Dördüncü olarak: Hâricilerin konumunu araştıran, Hz. Ali'nin yardımına son gücüyle koşmuşken, aniden değişmelerini, bu sefer de onun en keskin düşmanı ve peşini takibeden suikastçısı oluverişle-rini gören, onların aşırılığın kurbanı olduklarını kabul edecektir.
Nitekim, islâm'ın akidede ve metodda hep orta yolu seçtiği ma^ lûmdur. Bunun anlamı, bilerek ve dengeli hareket etmektir. Orta yolun sınırları bunlardır. Bilgiyi kaynağından süzen, kural ve gereğine göre kullanan, buna nüm ve vekarı da ekleyen artık, ifrat ve tefrit tehlikesinden korunmuş demektir.
Halbuki Hâriciler, çöllerden gelmiş, Arabın en cahil tabakasıydı. İncelikten, sevgiden geç de, bilgiden ve ölçüden mahrumdular. Bunlar, onların akıl ve gönüllerine misafir bile olmamıştı. Eh, artık, kaba yapılarına ve nefsi taşkınlıklarına kul olmaları tabiiydi. Bu da en başta, hakem usûlünden ötürü Hz. Ali'yi tekfir etmelerinde tipik haliyle ortaya vurdu. Öyle bir karakter yansıtır ki bu; artık büyük günah - küçük günah, kim ne işlerse; bunların nazarında hemen kâfir olmuştur.
Bu aşırılığın işleri tâ günümüze kadar da uzamıştır. Küfürle itham basit sebeblere dayanır, çünkü aklî aşırılıktır.
Hep söylediğimiz gibi, aşın akılcılık, her zaman ilmi reddeder ve kurallarını, kanunlarım hiçe sayarlar.[50]
6- Hâtimte (Son Söz)
Resûlullah (s.a.v)'In Bazı Özellikleri Ve Mescidiyle Kabrini Ziyaret Etmenin Fazileti Hakkındadır
Resûlullah (s.a.v.), arasında gömlek ve sarık bulunmayan üç parça kumaşla kefenlendi. Kefenleme bitince, kabrinin kenarındaki sedir üzerine kondu ve halka izin verildi. Grup grup giriyorlar, hücreye, imamsız olarak O'nun namazını kılıyorlardı. Namaz kılanların sırası şöyleydi: Önce amcası Abbas, sonra Hâşim oğulları, sonra Muhacirler ve Ensâr. Daha sonra da öbür halk kitleleri gelip kıldı... Ve Resûlullah (s.a.v.) vefat etmiş olduğu yere, Hz. Âişe'nin odasındaki yerine defnedildi.
Resûlullah (s.a.v.} vefat ettiğinde, dokuz tane hanımı vardı. Hz, Şevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ummü Habibe, Hz. Ümmü Selemer Hz. Zeyneb bin Cahş, Hz. Cüveyriye, Hz. Safiyye, Hz. Meymûne. Bunlardan, sadece Hz. Âişe (r.aJ'yi bakire olarak almıştı.
Üç tane oğlu olmuştur: Kasım (ki kendisi onunla künyelenir) ve Peygamberliğinden önce doğmuş, iki yaşındayken vefat etmişti. Abdullah ki, Tahir ve Tayyib diye de adlanırdı. Nübüvvetten sonra dünyaya gelmişti.
İbrahim ise, Medine'de, sekizinci yılda doğdu, onuncu yılda vefat etti.
Dört de kızı vardı:
Fâtıma, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsum. Hz. Rukiyye, Bedir günü, yâni ikinci yıl Ramazanında vtat etti. Ümmü Külsum ise dokuzuncu yılda Şaban ayında vefat etti. Bu ikisi de, sırasıyla, Hz. Osman Ibn Affân (r.a.)'ın nikâhına girmişti. Hz. Zeyneb ise, en büyük kızı olup, Ebü'l-Âs ile evliydi ve Hicretin sekizinci yılında vefat etti. Hz. Fâtıma (r.a.) için söze hacet yok. Hz. Ali (r.a.)'nin zevcesi, Hz. Hasan ve Hüseyin'in anneleriydi. Resûlullah, insanların en yiğidi idi. Özellikle de Ramazan günlerinde... Herkesten çok dayanıklı ve metin idi. Yine insanların en güzeliydi. Hem hulk (huy),, hem de haki (dış görünüş) bakımından. En eliaçık ve en güzel kokulusuydu insanlığın. Muaşerette en üstün, Allah'tan korkmada İse en şiddetli... Asla kendi nefsi için kızmaz, intikam almaz, ancak Allah'ın yasakları ciğnenirse kızar, kızması da ancak Hak yerini bulunca geçerdi. O'nun ahlâkı Kur'an İdi. İnsanların tecavüzce en ilerisi olup, ev halkının işlerine bile yardımcı olur, zayıfları son derece himaye ederdi,. Haya bakımından da insanların en üstünüydü, desek yerindedir. Asla yemek ayırmaz; iştahı varsa yer, yoksa bırakırdı. Hiçbir zaman yaslanıp ya da bir masaya oturup yemek yememiştir. Yiyeceklerden tatlıları ve özellikle balı çok sever, debbeki (kabak yemeğini) aşırı severdi. Öyle olurdu ki; bir ay, iki ay evinde ateş yanmaz, yemek pişmezdv... Hediyye kabul eder, sadaka yemezdi. Ayağına sandalet giyer, elbisesini yamalar, hastaları ziyaret eder. O'nu, ister fakir, ister zengin kim da'vet ederse, da'vete icabet ederdi. Yatağı, iç hurma lifi dolu bir deri minderdi ...Hâsılı dünya me-tâmdan erzak ve malzemesi son derece tiz idi. Allah O'na yeryüzünün tüm hazinelerinin anahtarını vermişken O, bunların yerine âhirettekini tercih etti... O, sürekli düşünür ve zikirle meşgul olurdu. Gülmesi hep tebessüm halinde görülürdü. Mizah bile yaptığı olsa hep olanı, gerçeği söylerdi (uydurma, asılsız değil). Ashâbıyla ülfet eder, iyilik yapan herkese iyilikte bulunur ve her birinin işine yardımcı olurdu.
Sahîh-i Buhâri'de, Enes İbn Mâlik'ten nakledildiğine göre O, şöyle demiştir: «Resûlullah (s.a.v.)'m elinden daha yumuşak ne ipek, ne atlas benim elime değmedi. O'nun kokusundan daha hoş bir koku da koklamadım. Ben O'na on yıl hizmet ettim. Ama bana asla: Öff» demedi, yaptığım hiçbir işe niçin böyle yaptın, yapmadığıma da niçin böyle yapmadın, diye azarladığını duymadım.»
Bilelim ki, O'nun mescidini ve kabrini ziyaret, Allah'a en yakın olma hallerindendir. Bunun üzerinde ise, bütün devirlerde, bütün İslâm uleması ittifak etmiştir, tht.lâf eden olmamıştır, tâ günümüze kadar, İbn Teymiye hariç (Allah onu afvetsin). O'na göre Re-sûlullah (s.a.v.)'ın kabrini ziyaret meşru değildir. Halbuki, ona rağmen müslümanların ittifak ettiği bin sürü delil var-.
a) Genel anlamda kabir ziyareti meşru ve hoşlanılan birşeydir. Nitekim, hepsi bir yana, yukarıda naklettiğimiz gibi Resûlullah (s.a.v.) âdeta her gece Baki1 kabristanına gider ve orada yatanlara selâm verip mağfiret dilerdi... Sahihte böylece sabit olmuştur. Bunun tafsilâtına dair hadisler çoktur. Eh, Resûlullah'ın kabri de umuma dahil olduğuna göre, onun hükmü de kendiliğinden anlaşılır.
b) Resûlullah (s.a.v.)'m kabrini ziyaret hususunda Sahabe, Tâbiîn ve onlardan sonraki dönemlerde ulemanın icma'ı sabit olmuştur. Hattâ, O'nun Ravza-i Şerifinden her geçişte O'na selâm verilmesi gerektiğine dair hadîsleri de bütün seçkin İslâm ulemasının arasında bizzat îbn Teymiye de nakletmiştir.
c) Sahabelerin de, Resûlullah (s.a.v.)'ın kabrini sık sık ziyaret etmekte oldukları sabittir. Ceyyid isnat ile Îbn Asâkir'in nakline göre Bilâl (r.a.) bu ziyaretçilerden biridir. Mâlik'in Muvatta'ındaki nakline göre de, îbn Ömer, Ahmed'in nakline göre de Ebû Eyyub sık ziyaret edenlerden olup, hiçbir kimse de çıkıp onlara mâni olamamış, ya da kötü görüp ayıklamamıştır.
d) Ahmed (r.a)'in sahih senedle, nakline göre Muâz îbn Ce-bel'i Yemen'e gönderirken, vedâlaşıyor ve şöyle diyordu: «Muâz! belki bu yıldan sonra artık benimle karşılaşamazsın. Ama muhtemel ki bu mescidime ve kabrime uğrarsın.» Hadîste «Lâalle» kelimesi geçiyor Bu kelimenin haberine «En» dahil olursa arz ve rica mânâsı ifade eder. Bu cümlenin dizilişi apaçık bir tavsiye ifade ediyor. O'na selâm vermesi tavsiye ediliyordu[51]. Durum böyle bir açıklığa ulaşınca, artık tek başına kalan îbn Teymiye (r.h.)'nin iddia ettiği tarza karşı başka bir savunmanın yersiz ve kabri ziyaretin de meşru bir amel olduğu anlaşılır...
Zâten Îbn Teymlye'nin bu konudaki dayanağının hepsi Resûlul-lah (s.a.v.)'ın şu kavlidir: İnsanın, ziyarete bineğini ancak şu üç mescide gitmek için hazırlaması uygun olur: Mescidi Haram, Benim Mescidim ve Mescid~i Aksa».
Yine: «Allah Yahudilere lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabrini mescid haline getirdiler». Ayrıca: «Kabrimi iyd (bayram) yeri edinmeyin!»
Halbuki bu üç hadis-i şerifte de, o zâtın tek başına iddia ettiği şeye bir dayanak mevcut değil. Meselâ: «Hayvan koşturulmaz veya hazırlanmaz...» diye başlayan hadis: «Şu üç mescidin ziyareti için uzaklardan kalkıp gelmek, bunun için hazırlanmak, başka yerlere nazaran daha uygundur» anlamında kinayedir. Yâni bura-âaki özelleştirme izafidir. Zira sahihte sab;t olan hadîse göre Resû-lullah (s.av.) Küba mescidini de her hafta, hattâ bir rivayete göre her Cumartesi günleri ziyaret ederdi. Buna bakılınca, O'nun bu mes-cidlerden başkalarını da ziyarete tahsis etmiş olduğu kabul edilir. Ama Resûlullah (s.a.v.) orası için at koşturmadı denemez. Çünkü böyle bir tefsire girişilirse; o zaman bir kimsenin, bir yerden bir yere gitmesi eğer hayvan hazırlayıp gidilmedlyse caiz, yok binek hazırlayıp özel gidilirse, bu üç mescidin dışındaki yerleri ziyaret haram olması gerekirdi. Bu tür bir mantığı ise en zayıf akıllar bile reddeder... «Allah, yahudilere lanet etsin. Peygamberlerinin kabrini mescid yaptılar», hadisine gelince, genel haliyle ziyarete delâleti yok.
Çünkü, yukarıda izahı geçtiği üzere, burada kabrin veya çevresinin namazgah edilmesini ayıplamaktadır. «Mesâcid» sözü bunu anlatır. Çünkü mescid, namaz kılınan yerin adıdır. Çünkü kabri sadece ziyaret, onu mescid
edinme anlamına edinmiş olurdu. Öyle ya, O da Baki' kabristanını her gun ziyaret ederdi.
«Kabrimi bayram yeri yapmayın» sözüne gelince: Bu demektir ki, benim kabrimi ziyareti muayyen günlere bağlamak suretiyle; bayram günleri gidilen mahallere benzetmeyin. Nitekim Hafız el-Mün-ziri de, öbür hadîs uleması da böyle tefsir etmişlerdir. Ayrıca; o mahalde, süslü püslü görünme, yığılıp bağırıp çağırma, laubali hareket etme; yâni bayram şenliğine gelmiş gibi davranmanın nehyedil-mesini anlamak da mümkündür tabii... Ama, Resûlullah'ın kendi kabrini, sırf ziyaretten menetme anlamına yormak, çok uzaktır. Çünkü yine «îyd»den kastı, kabri ziyaret olsa; o zamanda Resûlullah, Baki' mezarlığını «lyd» yâni bayram yeri kabul etmiş olurdu. Bu tezat nasıl anlaşılsın?
Şimdi, dikkat etmeliyiz. Resûlullah (s.a.v.)'m kabrini ziyaretin de birtakım usûl ve âdabı vardır. Ve uyulması zaruridir. Allah sana, orasını ziyareti nasibederse, önce ona doğru bir niyetle karar ver. Önce O'nun mescidini ziyarete, sonra da kabrini ziyarete niyet et. Medine'ye girerken boy abdesti al. En temiz elbiselerini giyin. Medine'ye ayak basıp O'nunla şereflendiğinde, Allah'ın yarattıklarının en hayırlısı ile şereflendirdiği bir beldeye girmekte olduğuna kalben hâzır ol. Mescide girer girmez de doğruca «Ravza»'ya yönel. Kabirle minber arasında iki rek'at Tehıyyetü'l-Mescid kıl. Bundan sonra «Kabr-i Şerif»'e yaklaştığında; dikkat et, öyle şamata ve tehacümden sakın. Bazı cahillerin yaptığı gibi, şebekeye yapışıp öpme, elini yüzünü sürme vs. den şiddetle sakın. Bu, insanı harama kadar götüren b'r bid'attır .. Aksine, kabirden mümkün mertebe uzakta dur. Önüne gelen duvarın karşısında heybetle celâl duygusuyla dur.
Ve Resûlullah'a hafif bir sesle selâm ver; «Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Şehadet ederim ki; sen Peygamberlik ödevini duyurup yerine getirdin. Ümmetine nasihatim yapıp onları güzel öğüt ve üstün hikmetle Allanın nizamına çağırdın. Son nefesine kadar da Allah'a kulluktan geri kalmadın. Öyleyse, sana, ashabına, ailene; Rabbimin sevip dilediği ve razı olduğunca salât ve rahmet etsin...» de.
Sonra biraz sağa kayarak kıbleye dön. Böylece yönelişin, sırf kabre olmamış olsun. Ve elini açıp kalbin Aziz ve Celîl olan Allah'ın korku ve ürpertisi içinde duâ et. Ama, sakın bunu Resûlullah (s.a.v.)'a karşı edebsizlik de sanma. Sanma ki, duâ kabre yönelerek yapılmalıdır. Hayır! Duâ Allah (c.c.)'a bir hitaptır. O'na hitabta ise ikinci birşeyin iştiraki asla caiz olmaz. Ve Allahü Teâlâ'ya duada dönülecek en hayırlı yön ise Kıble'dir. Sen sakın, birtakım câhil ve bid'atçılardan gördüğün şeylere itibar etme. Ve duana şöyle başla:
«Ya Rab! Sen buyurdun, buyruğun haktır: «O nefsine zulmedenler sana gelip de Allahtan af dileselerdi, Resul de onlara af dilerdi ve Allah'ın ne kadar da tevbeleri kabul ettiğini göreceklerdi.»
îşte ben de sana geldim, tevbe ediyorum. Günahlarımdan istiğfar edip, Resulünden de şefaat diliyorum, senin nezdinde!. Ve yâ Rabbi, sağlığında O'nun kendisine mağfiret ettiğin gibi, bana mağfiret etmeni bekliyorum...
Bundan sonra da, artık, din ve dünyan için, din kardeşlerin ve yakınların için istediğin kadar çok duâ et.
Ey kardeşim! Bu duada bana da bir hisse ayırmayı unutma sakın. Ve de ki; yâ Rab! Öncekileri ve sonrakileri, o muhakkak olacak mahşer gününde topladığında; şu fakir günahkâr kulun, «M. Said Molla Ramazan oğlunun» da günahlarını en uygun şekilde ört. Ve bağışladığın kullarının arasında onu da ni'met ve bereketinin himayesine dahil et. Onu da, Resulün K^uhammed aleyhisselâm'ın Hav-zı kenarında o şerbetten takdim edilenlerden eyle. O, yüzünde neş'e ve tebessüm, Havzının kenarında; hayat dağıtmak için, ashabım, tanımadığı tüm ümmetini, kendisini iştiyakla sevenleri beklediği günde!.. Onu kovulan ve mahrum bırakılanlara katma.
Bu senin için bir ahd olsun kardeşim. Hangi halde olursan ol, bu kitabı bitirdiğinde, Allah'tan bu kardeşin için taleb edeceğin bir ahd. Ve bil ki; bir kardeşine gıyabında duadan daha hâlis ve samimt-si olamaz. Sakın beni unutma!..
Ben ise, Allah'a bu kitabı bitirirken tevfik ve hidâyetinden ötürü sonsuz şükür ve hamdimi arz ediyorum. Aynı zamanda sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın sünnetinden bana en güzel nasibi ihsan etmesini yalvara yakara istiyorum. Gönlümü O'nun sevgisiyle doldurmasını, bizi de O'nun sancağı altında toplamasını diliyorum. Ve her müslüman kardeşim için de tıpkı bunları niyaz ediyorum.
Ve nihayet, O yüceler yücesi dergâhtan benim şu kitabı yazarken, farkına varmadan düştüğüm hatâları hoş görmesini, sâdır olan yanlış ve kusurları bağışlayıp; sarfettiğim gayret ve doğru niyetten ötürü bu kitabı bana şefaat belgesi kılmasını temenni ediyorum.
Salât ü selâm, her türlü ihtiram; o Ürarai Nebimize, O'nun âl ü ashâb ü etbâına olsun.
Dâva ve duamızın başı ve sonu: «ElhamHü Hllâhi Rabbİ'l âlemin'dir.[52]
Fıkhu’s-Siyre İçin Basında Yazılanlar
«Fıkhu’s-Siyre»
Çiçek bahçemizde yeni hârika bir gül daha açtı! Her açan yeni güle selâm olsun. Rengiyle, kokusuyla gönül ve gözlerimize ziyafet çeken rengârenk güller, siz ne güzelsiniz! Tüm çiçekler güzel ama yediveren gülleri daha bir başkadır. Bazı güller vardır kokusu, rengi ve formuyla diğerlerinden daha gözalıcıdır! Böylesi güllere «Sultanî Gül» derler. Gülü sevenlere, bahçevan hep bu gülü göstererek: «Hârika değil mi?» diye sorar bazen. Eğer siz gülden anlıyorsanız, hele hele tutkunsanız, o gülü övecek kelime bulmakta zorluk çekersiniz! Binbir emek çekilerek yetiştirilen böylesi nadide bir gülü yetiştiren bahçevana içinizde ancak bir minnet, bir sevgi duyarsınız.
Diğer adıyla «Peygamberimiz (s.a.v.)'in uygulamasıyla İslâm» eserini ölime alır almaz; böyle bir duygu »ardı içimi. Eskilerin deyimiyle «Zarf ve Mazruf» bir aradadır. Yalnız cildi güzel, baskısı güzel değil «İçerik» muhteva bakımından güzel! Aslolan da bu değil mi? Okuyucuya verdiği mesai nisbetinde değer kazanır bir kitab! Kitab vardır uyutur, kitab vardır uyandırır. Sizi uyandıran bir kitabı okudukça, yazarın düşünce kapasitesi sizi etkilemeye başlar, okurken O'na saygı ve sevgi duyarak okursunuz. Hele bir kitabın nasıl bir doğum sancısı İçinde meydana geldiğini biraz biliyorsanız, bu saygınız minnete dönüşür!
Tarihimizin içinden süzülüp gelen saygt değer âlimlerimizin özgün te'liflerini okurken hep bu duyguyla okumuşuzdur. Ondört asırlık bir zaman içinde eserleriyle haklı bir üne kavuşan ve müslümanların gönlüne taht kuran kaç âlimimiz var? Her asırca on veya onbeş kadar değil mi? Belki bazılarının değerleri öldükten sonra anlaşılmış olur. Yeni gelen âlime bazı kısır yetenekliler yer açmak istemezler; dudak bükerler, istihfaf ederler. Köşeleri tutanların her devirde âdetleri böyledir! Ama, yeni gelenin bileği güçlüyse, bu yeri kendi bileğinin gücüyle açmasını bilir. Dr. Said Ramazan el-Bûtî Hocamız da bu bileği, yâni kalemi güçlü olanlardan... Ne için yazdığını bilenlerden! Zamanın sırrını kavrayan, zamanı yaşayan soylu bir âlimimiz! Onu, bize bu eseri tercüme ederek kazandıran Ali NAR Hocamız daha iyi tarif ediyor.
«Üstad M.S. Ramazan, bütün vazifelerini yürütürken, bir yandan da ülkede 'intişar eden çeşitli gazete ve özellikle ilmî dergilerde, ilmî, fikrî ve edebî yazılar neşretmekteydi. Yine çeşitli seviyede, halka ve gençliğe hitaben konferanslar vererek, camilerde geniş çaplı sohbet düzenleyerek -halkı irşad ediyor, kültür ve inanç yönünden genç müslümanlan eğitiyordu... Dersleri, sohbet ve konferansları da umumiyetle yazdığı ilmî eserlere istinad ediyordu. Yâni şu sunduğumuz «Fıkhu's-Siyre İle itikadı konulan ele alan «Kübrâ'l-Yekiniyât» kitablarındaki konuları izah ve yorumları çevresinde, müslüman halkın din ve dünya ufkunu aydınlatmağa uğraşıyordu.»
Öte yandan tabiî, ilmî, fikrî ve edebî olmak üzere yeni eserler vermeye halen devam etmektedir... Eserlerinde ele aldığı başlıca konular, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Akîde, Felsefe, Sosyoloji, Edebiyat... Yirmi beşten fazla eserinden bazılarına birer cümleyle işaret ediyoruz» diyor.
Üstadın kısa biyografisini ve verdiği te'lif eserleri okuyunca geçmişteki âlimlerimizi anımsıyoruz. Kesintiye uğrayan bir devirden sonra, yeniden dirilişimizin öncülerini selâmlıyorsunuz. Şimdikilerin birçoğu ancak bir tek ilim dalında uzman olabitiyorlar. Bu devirde bu bile kolay değil iken, üstadın bu kadar ilim dalında mütehassıs olması, ilmî ve fikrî kariyeri hakkında, dahası bir «Dâva adamı» olması hakkında yeterli bir fikir veriyor bize... Onun için: Bir pınar bulmuşuz, isitifade etmesini bilelim diyoruz
AH NAR kardeşimizle birlikte bu kıymetli esere emeği gecen Orhan AKTEPE kardeşimizi ve GONCA yayınevi sahiplerini bize böylesi özgün eserler kazandırmaları duâ ve temennisiyle tebrik ediyor, «Esselâmü Aley-küm ve Rahmetullahi ve Berekâtühû» diyoruz.
Mustafa ARAFATOĞLU[53]
Fıkhu's-Siyre Ve Ali Nar
«Batt'ntn ilimde ilerlediği gibi onlar da ilerlemiş olacaklar, kalkınpıa ve teknolojide onların seviyesine çıkmış olacaklar...» Dr. M. S. R. el-BÛTÎ
Rkhu's-Siyre müellifi muhterem Dr. M. S. Ramazan el-Bûtî'yi şahsen tanıyabilmiş değilim. Talih; her zaman ve her konuda gülmüyor insana...
Vesile-i tesellidir ki bu ilim adamını «Fıkhu's-Styre» isimli eserinin tercümesiyle; gıyaben de olsa tanıma fırsatını bulmuş olduk.
«Beyânü'l-Lisân ayniyle insan» fehvasınca; «Fıkhu's-Siyre» eserini tetkik imkânı bize; muhterem müşârün-ileyhi tanıma imkânını da birlikte getirmiş oldu.
Gerçekten de Dr. el-Bûti; «Fıkhu's-Siyre» isimli eseriyle hem târihe, hem fıkha ve binnetice de «İslâms'a büyük hizmet vermiş bulunmaktadır.. Mütevâzi ifadelen bir yana, bu bâbda «Yeni Bir Ekolsün çığırını açmıştır. Hiç şübhesiz: «...güzel çığır açanlar için ecirler vardır» sünne-tindeki müjdenin muhatablarından da olmuştur.
Fi'l-vâki; İslâm tarihi yazılmış, bu konuda İyi veya kötü niyyetll İnsanlar kalem sallayıp mürekkep de harcamıştır. Kötü niyyetlerl kendi niy-yetlerinin âkıbetleriyle kendilerini başbaşa bırakarak, iyi niyyetlerinin hizmetlerine bakıldıkta görülür ki. İslâm âleminin tarihî seyr içerisindeki gelişmesi, duraklaması, gerilemesi birtakım hâdiselerin eseridir. Değerlendirilmesi ve ders alınması gereken sayısız olaylar cereyan etmiş; farklı yapılar, farklı etkiler, hâdiselere de farklı istikamet vermiştir.
Esasen genel mânâda «târihî gelişme» hep böyle görünegelmiştir. Tarihçi; «Vaka-nüvis» olmaktan öteye geçememiştir. Okurlar» da bazı isimleri ve belli tarihleri hafızasının gücü nisbetinde öğrenip ezberlemekten öteye gidememiştir. Genelde «işte târih budur» denilebilir.
İlim erbabınca «Fıkıh» konusu da İhmal edilmiş değildir Bu hususta da; yine «mahzâ İslâm'a hizmetsin dışında hiçbir emeli olmayan kalem erbabı bulunduğu gibi, islâm'ı gerçek hüviyetinden ve amelî yaşantısından saptırmak isteyenler de olmuştur. Bilhassa; kendilerini «müceddid» zanneden ukalâlar, «müctehid» vehmeden akl-ı evveller; «nâs» ile «mantık» arasında mukayeseye cesaret gösteren pervasızlar, «asrîlik» illetine mübtelâ illetliler çıkmıştır. Bunları niyyetleri ve amellerinin akıbetiyle baş-başa bırakalım.
Dr. el-Bûtİ bu eserinde; «Fıkıh» ile «Siyer»'i birlikte, yaşantılar ve olaylar halinde takdim etmektedir ki; mutalar (veriler) ve kaynak hükümler birbirini te'yid ve takviye etmektedir.
«Dersler, İbretler, tahliller...» bölümleri ile ise; târihe mâl olmuş, geçmiş ile yaşanmaya hazır gelecek arasında akıllı ve faydalı, hattâ zarurî bir köprü kurulmak istenmiştir.
İşte çarpıcı bir örnek: «...Bu kafalar, Batı hayranlığının etkisi altında müslümanlann Avrupalılar gibi kalkınmalarının tek yolu, Avrupalıların hristıyanlığı anladıkları gibi onların da müslümanlığı öyle anlamaları, İslâm'ın gaybî hakikatlarını maddî ilimlerin buluşmalarıyta izah etmeleri, İlmin tesbit edemediği gayba inanmamaları... vehmine kapıldılar. Bundan dolayı da bu ekolün ileri gelenleri Din'de reform fikrini ortaya attılar. Halbuki İslâm Dini hiçbir zaman bozulmadı ki, reforma veya reformcuya fhti-yaç duysun.»
Asrımızda; «herşeyin madde plânında, çok para kazanma hırsıyle yürütüldüğü...» platformlarda, «te'lif-tercüme» eserlerin seçimi gerçekten kolay değildir.
Müellifin «24 ayar» olması yetmiyor. Bizim gibi .konuyu asıl kaynak eserden değil de tercümesinden takib etmek zorunda kalanlar için «MÜTERCİM» belki de birinci derecede önemlidir.
Bu eserin mütercimlerinden Ali Narı' ilk talebelik yıllarından ve çok yakından tanıdığım içindir ki her halde; esere olan güvenim daha da artmıştır.
Devir artık «İlm'-i Hâl» devri değildir. Her müslüman biraz daha İlerilerini, Isla mî konuların stratejik yanlarını da öğrenmek zorundadır. Çünkü hasımlar senelerden beri o gayrettedir.
«FIKHU'S-SİYRE» isimli eseri tavsiye etmek hem hizmet, hem de manevî zevktir. Emeği geçenlere «TEŞEKKÜR» ise borcumuzdur.
Yasin HATİBOĞLU[54]
[1] Bak: Bidâye ve Nihâye - îbn Kesir: 6/301. (Müellif), Not: Bunun zaman bakımından uygun düşmediği kanaatındayız. Çünkü, hemen İlk günü miras konusu gündeme gelmiş olamaz... Belki Hz. Ali, kendisine İlk anda çağrıda bulunulmadığından geçici olarak kırılmıştır!. (Müt.)
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 489.
[2] Bırak da Allah yolunda azıcık ayaklarım tozlansu^ dedi. (Müt.)
[3] İşte insan hakları budur: Başkaları içinde; mal, can, namus, din, ibadet, Poy güvenliği. Bütünüyle burada (MÜt.)
[4] Emir-komutaya saygının hârika örneği de budur!.. (MUt.)
[5] Btdâye ve Nihâye'den (İbn-İ Kesir) özetlenmiştir 6/304 (Müellif).
[6] İbn Kesir B N. sinde; İbn-İ Ömer ve Âişe (r.a.) hadisine dayanarak naU ediyor. (Müellif)
[7] Taberâni'den, özetle: 3/343 ve İbn-İ Kesir: Ç/343 ve Târlhü'l-Hulefâ: 67.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 489-492.
[8] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 492.
[9] Bak: Taberi Tarihi: 3/428; Slyret-i Ömer İbn-i Hattâb - îbn CevzI: 38.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 492-493.
[10] Malûmdur ki, icma', Kitap ve Sünnet'ten sonra en güçlü delildir. Onun da en güçlüsü sahâbeninkidlr. (MUt.)
[11] El-Bİdaye ven-Nihâye - İbn-1 Kesir: 7/18.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 493.
[12] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 494.
[13] Unutulan en önemli olay, Kur'ân-ı Kerîm'ln cem'lcür. Nedense müellif ele almamış Kur'an Tarihi - Osman Keskıoglu, ilgili bahse bakılmalı (Mut.)
[14] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 494-496.
[15] Bidâye ve Nihâye: 7/81; Taberî: 3/432.
[16] Taberî Tarihi: 3/598-613.
[17] Bidâye ve Nihâye: 7/107 - Nehcü'l-Belâğa: 203.
[18] Bir dilek için eşya veya şahsı, duada vesile edinmek... Tevessül bahsine bakınız. (Müt.)
[19] Târihü'l-Hulefâ: 123.
[20] Bidâye ve Nİhâye: 7/137; TârlhÜ'l-Hulefa 124.
[21] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 497-499.
[22] Bu konuda: Taberİ 4/190 ve İbn-l Kesir 7/137'ye başvurabilirsiniz.
[23] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 499-500.
[24] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 500.
[25] İbn-i Kesîr'in, Bidâye ve Nlhâye'sinden Özetlendi 7/147.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 500-501.
[26] Bidâye ve Nihâye: 7/81.
[27] Bidâye Ve Nihâye: 7/61.
[28] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 501-504.
[29] Târihü'l-Hulefâ: 145, Bidâye ve Nihâye: 7/153.
Not: «Hala Sultan» diye bilinen bu sahâbiye'nin kabri, Osmanlı zamanında hep bir müfreze asker tarafından beklenir. Ve her tarafta top atışlarıyla se-lâmlanırdı. (Müt.)
[30] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 505-506.
[31] Bİdâye ve Nihâye: 7/167; Taberi Tarihi: 4/333.
[32] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 506-508.
[33] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 508-510.
[34] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 510-511.
[35] Bidâye ve Nlhâye: 7/167.
[36] Çünkü Mısır valisinin tutumundan sıkılan Mısırlılar buna hazırdı. (MÜt.)
[37] Bıdâye ve Nihaye: 7/171.
[38] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 511-513.
[39] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 514.
[40] Bidâye ve Nihâye; 7/234.
[41] Bidâye ve Nihâye: 7/235 ve Fethül-Bâri - İbn-i Hâcer: 13/46.
[42] Bidâye ve Nihâye: 7/239.
[43] Taberi Tarihi: 4/506 - Bidâye ve Nlhâye: 7/240.
[44] Bidâye ve Nlhâye: 7/241.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 514-517.
[45] Bldâye ve Nihâne: 7/254.
[46] Bldâye ve Nihâye; 7/260.
[47] Bİdâye ve Nihâye'den özetlendi: 7/282-284.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 517-520.
[48] Yâni, ta başta Hakem olayına İtiraz etmekle, ne Ali, ne Muaviye tarafı olma. yanlar. (Müt.)
[49] Taberi Tarihi: 5/133; Bidâye ve Nihâye: 7/285 ve devamı.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 520-521.
[50] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 522-524.
[51] Burada, ayrıca Resûlullah'tan vârid olmuş bir grup hadîsi var, kabrini ziyaretin fazileti hakkında. Ancak çoğu zaaftan hâli değil. Ama her birinin kuvvet derecesi var. Ancak biz, bunca delilin, İbn Teymiye'nin görüşünü şâz bir duruma getirmeye yeteceğini gördüğümüzden artık, onların tahlil, tenkid ve İsbatıyla uğraşmayı yersiz bulduk.
[52] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 525-530.
[53] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 531-532.
[54] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 533-534.
İslami Okul Okulların En Önemlisi