Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Birinci Bölüm - İslam Tarihi - Kettani - 3. Sayfa

BİRİNCİ BÖLÜM... 2

Halifelik Ve Vezirlik (Sadaret) Ve Buna Bağlı Olarak Hz. Peygamberin Bazı Sahabîler Tarafından Yürütülen Özel Hizmetleri Halifelik (Hîlâfet). 2

Halife, Melik Ve Sultan Kelimeleri Arasındaki Seri Ve Istılâhî Fark. 7

Vezir. 8

Sırdaş (Sır Arkadaşı). 10

İzîn İsteyen (Mabeyinci). 10

Bazı Elçilerin Mabeyncî Tarafından Engellenmesi. 11

Hâcib. 11

Bevvab. 11

Hur Ve Kölelerden Hz. Peygamber'ın Hizmetinde Bulunanlar. 13

Allah Resulü’ne Hizmet Eden Azatlı Köleleri. 14

Allah Resulü'nün Hastalığı Sırasında Azad Ettiği Köleler. 14

Allah Resulü Uyuduğunda Kendisini Uyandıran, Guslettiğinde Örtü Tutan. 14

Allah Resulipne Evi İçindeki İhtiyaçları İçin Hizmet Eden. 14

Allah Resulü'nün Kapısında Geceleyen Erkekler. 15

Allah Resulümün Özel Hizmetinde Kadın İstihdam Etmesi. 15

Allah Resulümün Yahudi Bir Çocuğu İstihdamı. 15

Allah Resulü'nün Yapılmasını Hiçbir Hizmetçisine Ismarlamadığı Hususlar. 15

Allah Resulümün Kendilerine Hizmet Ettiği Kimseler. 16

Muhacirlerin İzdiham Sırasında Kalkıp Allah Resulümün Etrafını Açmaları. 16

Yastık Görevlisi. 16

Allah Resulü’nün Yanına Gelen Kimseye Yastık Koyması. 16

Ayakkabı Görevlisi. 18

Allah Resulü'nün Düşmekten Dolayı Sırtı Ve Ayakları Oğmadakt Hareket Tarzı  19

Allah Resulü’nü Güldürenler. 19

Devlet Başkanının Küçük Akrabalarıyla Oynaması. 19

Elçi Heyetlerine Allah Resulümü Nasıl Selamlayacaklarını Öğreten Kimse. 20


BİRİNCİ BÖLÜM

 

Halifelik Ve Vezirlik (Sadaret) Ve Buna Bağlı Olarak Hz. Peygamberin Bazı Sahabîler Tarafından Yürütülen Özel Hizmetleri Halifelik (Hîlâfet)

 

Fahreddin er-Râzî'nin belirttiğine göre halife, başka­sına halef olan ve onun makamına geçen kimseye denir.[1] İb-nü'n-Nahhâs'ın Sinâatû'l-kitâbesinde[2] zikredildiği üzere, Hz. Ebu Bekir'e bu anlamda hitabedilerek "ey Allah Resulü'-nün halifesi" denilmiştir. İslâm'da Hilâfet makamına ilk gelen odur. Hi1âfet, din ve dünya işlerine bakmakla yükümlü ge nel ve kapsayıcı yönetim ve büyük liderliktir. Bu görevi yürüten kimse, Hz. Peygamber'in (sav) halefi olması bakımından "halife" diye adlandırılır. Bu kimseye " i m â m w da denilir. Çünkü gerek Hz. Peygamber gerekse Hu-lefa-yı Râşidin zamanında imamlık ve hutbe okuma, halifenin yargı ve yöne­tim gibi başkalarının ancak kendisine niyabetle yürütebilecekleri temel görevlerinden idi. İslâm'da devlet başkanına, bunlar gibi, "emîrü'l-m ü' m i n î n " de denir. Halife, kendi üstünde hiçbir yöneticinin bu­lunmadığı ve makamını başka hiçbir kimsenin paylaşmadığı en büyük yöneticidir. Yeryüzünde, kendi hakikat ve manasına uygun olarak gerçek­leşen ilk H i 1 â f e t Hz. Ebubekir'in hilâfetidir. îbn Adî, Ebubekir b. Ay-yâş'tan şu rivayette bulunur: Harun er-Reşid bana halkın Ebubekir es-Sıddık'ı hilâfete nasıl seçtiklerini sordu. Ben de "Ey mü'minlerin emî-ri, bu konuda Allah sustu, Resulü sustu ve mü'minler sustular" diye karşılık verince, andolsun merakımı artırmaktan başka birşey yapmadın, dedi. Bu­nun üzerine Ebubekr b. Ayyaş şöyle dedi: Ey mü'minlerin einîri, Allah Re­sulü (sav) sekiz gün hasta yattı. Bilâl yanına gelip "Ey Allah'ın Resulü, in­sanlara namazı kim kıldıracak?" diye sorunca, Hz. Peygamber ona, "Ebu-bekir'e uğra, namazı o kıldırsın," buyurdu. Hz. Ebubekir sekiz gün namaz kıldırdı, vahiy de inmekteydi. Allah Resulü Allah'ın susması (bir hüküm bil­dirmemesi), müslümanlar da Allah Resulü'nün susması sebebiyle sükut et­tiler. Bu açıklama Harun er-Reşîd'in hoşuna gitti ve onu tebrik etti. Alimlerden bir grup, Hz, Ebubekir'in halifeliğini Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerine dayandırmaktadırlar. Beyhaki, "Ey imarı edenler, sizden kim di­ninden dönerse, (bilin ki) Allah, sevdiği ve &nun seven bir topluluğu (on­ların yerine) getirecektir" (Mâide: 5/54) âyetinin yorumunda, Hasan-ı Bas-rî'nin şöyle dediğini zikreder: Andolsun, sözü edilenler Ebubekir ve arka­daşlarıdır.[3] Araplar dinden döndüklerinde, onlarla İslâm'a dönünceye dek Ebubekir ve arkadaşları cihad etti. îbn Ebî Hatim de, "Bedevilerden geri kalmış olanlara de ki: Güçlü kuvvetli bir topluma karşı, onlar müslüman oluncaya kadar savaşmağa çağrılacaksınız..." (^etih: 48/16) âyetinin yoru­munda CübeyrMen şu rivayeti zikreder: âyette sözü edilenler Benî Hanîfe'dir.[4] İbn Ebî Hatim ve İbn Kuteybe'ye göre bu âyet Hz. Ebubekir'in halife­liğine delildir, çünkü onlarla savaşa çağıran odur. Ebül-Hasan el-Eş'arî, Ebûl-Abbas b. Şureyh'in şöyle dediğini zikreder: Hz. Ebubekir'in hilâfeti­nin Kur'ân-ı Kerîm'deki mesnedi bu âyettir. Çünkü ilim ehli, bu âyetin nazil olmasından sonra, Hz. Ebubekir'in onları ve diğer insanları Ehl-i Ridde (dinden dönenler) ve zekatı vermeyenlere karşı savaşa çağırmasından baş­ka savaş çağrısı olmadığı hususunda görüş birliğine varmışlardır. Bu, Hz Ebubekir'in halifeliğinin vücubuna ve ona itaatin farz oluşuna delildir Çünkü Allah, bundan yüz çevirenlerin acıklı bir azaba uğratılacaklarını ha ber vermiştir. İbn Kesîr şöyle der: âyette sözü edilen toplumun F arşlar veyt Bizanslılar diye yorumlanması halinde de onlara karşı ordu hazırlayan yin< Hz. Ebubekir'dir. Bunların işini bitirmek Hz. Ömer ve Osman'ın eliyle ol muştur ki onlar da Hz. Ebubekir'in takipçileridirler. Allah Teala bir âyetti şöyle buyurur: "Allah içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan önce­kileri halef kıldığı gibi, yeryüzüne halef kılacağına dair söz vermiştir" (Nûr 24/55). İbn Kesîr bu âyetin, Hz. Ebubekir'in hilâfetine uygun düştüğüm söyler.  Beyhaki'nin kaydettiği  rivayete  göre,  İbnü'z-Za'ferânî îmai Şafiî'den şöyle dediğini duymuştur: İnsanlar Hz. Ebubekir'in halifeliği kc nusunda birleştiler. Şöyleki, Allah Resulü'nün vefatından sonrahalkkend sine yönetici bulma konusunda güçlükle karşılaşıp Ebubekir'den dah hayırlısını gökkubbe altında bulamayınca onu başlarına yönetici seçtile: Ebül-Abbas el-Karâffnin Furûk*unda (II, 182) ulemanın şöyle dediği ka; dedilir: "Doğrusu bu sana ve kavmine bir öğüttür.." (Zuhruf: 43/44) âyetind kastedilen husus hilâfettir. Allah Resulü (sav) ilk zamanlar kabileleri d( laşıyor ve kendisine yardım etmelerini istiyordu. Onlar da kendisinden soı ra yönetimin kendilerine geçmesini ileri sürdüklerinde şöyle buyuruyordı Ben bundan menolundum, bana "Doğrusu bu sana ve kavmine bir öğüttür ondan sorumlu tutulacaksınız" gerçeği nazil olmuştur. Binaenaleyh bu hı susta ensâr için herhangi birşey sözkonusu değildi. Kayravan alimlerinde birine, Allah Resulü'nden sonra halife lige kimin layık olduğu soruldı ğunda şöyle cevap vedi: "Sübhanallah! Bir Kayravan'da kaza (yargı) işin fetva vermeye ve imamlığa kimin daha layık olduğunu biliyoruz da bu husus Allah Resulü'nün ashabına gizli mi kaldı? Bu meseleleri ancak Iraklılar (Re'y ehli) sorar". O, bu sözlerle gerçeği dile getirdi, Allah kendisinden razı olsun.[5] Hz. Ebubekir ilk mü s Kim an olan, Kur*ân'ı ilk toplayan ve ona Mus­haf adını verendir. İlk olarak Halife diye adlandırılan da odur. Ahmed b. Han bel'in tahric ettiği bir rivayette Ebubekr. b. Müleyke şöyle der: Ebube­kir'e "Ey Allah'ın halifesi" denildiğinde, o, "ben Allah Resulü'nün halifesi-yim ve buna razıyım" diye karşılık verdi.[6] Hz. Ebubekir, babası hayatta iken halife olanların ilkidir. O, tebaasının kendisine geçim için bir maaş tah­sis ettiği ilk halifedir de. Buhari'nin tahric ettiği bir rivayette Hz. Aişe şöyle der: Hz. Ebubekir halife seçildiğinde şöyle dedi: Ailemin geçimini işimle te­minde aciz kalmadığımı kavmim bilmektedir. Fakat ben müslümanlann işiyle meşgul olduğumdan, Ebubekir'in ailesi bu maldan yiyecek, o da müs-lümanlar için mesaide bulunacaktır.[7]

İbn Sa'd, Atâ b. Sâib'den şu rivayeti nakleder: Ebubekir'e biat edildi­ğinde, kolunda hurma dalından yapılmış torbalar olarak sabah erken paza­ra giderken Hz. Ömer ona nereye gitmekte olduğunu sordu. O da pazara di­ye cevap verince, Ömer: Ne yapıyorsun, sen müslümanlann işini yüklen­din? dedi. O da şöyle karşılık verdi: Çoluk çocuğumu nereden geçindireyim? Bunun üzerine Ömer, gidelim Ebû Ubeyde sana bir maaş tahsis etsin, dedi ve birlikte Ebû Ubeyde'ye gittiler. O da: Kendine muhacirlerin ne en üstünü ne en düşkünü olmayan bir kimsenin nafakası kadar bir pay ile yazlık ve kışlık elbise ayır, eskittiğin zaman geri verir bir başkasını alırsın, dedi ve Hz. Ebubekir'e nafaka olarak her gün için yarım koyun ve başını ve karnını örtecek elbise tahsisi yapıldı.[8] İbn Sa'd'ın naklettiği rivayete göre Meymun şöyle dedi: Ebubekir halife seçildiği zaman ona iki bin dirhem maaaş bağladılar. O da, çoluk çocuğum var, beni ticaretten alıkoydunuz, biraz daha arttırın deyince beşyüz daha arttırdılar.[9] Daha önce de geçtiği üzere ilk defa beytülmal (hazine) tesis eden odur. Hâkim'in belirttiğine göre, İs­lâm'da verilen ilk lakap Hz. Ebubekir'in M A t î k " lakabıdır.[10] Hafız Sehâvi de onun "Şeyhu'l-îslâm" diye lakaplanan ilk kimse olduğunu söy­ler. Şihâbüddin Ahmed Halûlû, Cem'ul-cevâmi'e yaptığı şerhte şöyle der: Hz. Ebubekir'in Allah Resulü'nün (sav) halifesi olduğu hususuna gelince, ona bu adın verilmesi ve bununla ondan başkasının kastedilmemesi konu­sunda ashab ittifak etmiştir. Bu, is ti hl â fi (kendi yerinehalife bırakma) gerektiren delillere dayanmakta olup geniş muhtevalı kitaplarda etraflıca açıklanmış bulunan çok sayıdaki bu deliller bir tek manada birleşmekle be­raber, bu konuda açık bir nass yoktur. Zira bu konuda açık bir nass olsaydı Sakîfe günü ashab arasında tereddüt meydana gelmezdi. Fakat diğer hali­felerin "Emîrii'l-rnü'minîn" diye adlandırılmaları ise sahabenin bu adı vermesiyledir.[11]

Hafız İbn Hazm Naktul-arûs adlı eserinde şöyle der: Bir a h i d n -â m e ile halifeliğe seçilenlere gelince; İnsanlar Hz. Ebubekir konusunda görüş ayrıklığına düştüler, Allah'a andolsun ki o Resulullah'tan bir ahidna-me ile halifeliğe gelmiştir. Bunun mesnedi de müslümanlann Hz. Ebube-kiri "Allah Resulü'nün halifesi" diye adlandırma konusunda görüş birliğine varmış olmaları; ondan başka hiçbir kimsenin, Allah Resulü'nün hac ve gaz­veleri sırasında ne Medine'de kendi yerine halef bıraktığı ne de namaz kıl­dırmak üzere görevlendirdiği hiçbir kimsenin bu adla adlandırılmamış ol­masıdır. Bunun bir başka delili de, sabit rivayet yollarıyla rivayet ettiğimiz ve bir kadının, ölümü kastede/tek "Ey Allah'ın Resulü, ya geldiğimde seni bulamazsam?" dediğinde, Hz. Peygamberin "O zaman Ebubekir var* bu­yurduğu hadistir.[12] Ve el-Fasl adlı eserimizde zikrettiğimiz diğer deliller.. Hamd Allah'adır.[13] îbn Cüzey, el-Kavânîn adlı eserinde şöyle der: Dört ha­lifenin imame tini (devlet başkanlığı) ispatta delil üç bakımdan söz konu­sudur. Birincisi: Onların her biri devlet başkanlığının bütün şartlarını taşıyorlardı. Diğeri: Kendi zamanlarında müslümanlar onların her biriyle biat etmek ve itaatına girmek hususunda icma etmişlerdir, tema ise hüccet­tir. Üçüncüsü: Onların herbiri Allah Resulü ile sohbete, onunla hicrete, öv­güye değer yüce işlere, Allah'ın övgüsüne ve Cennet'e girecekleri hususun­da Resulullah'ın şahadetine nail olmuşlardır. Ayrıca, Allah Resulü, Hz. Ebubekir ve Ömerin halifeliğine işaret buyurmuş ve onlara uymayı emret­miştir. Hz. Ebubekiri Veda Haccı'nda e m î r (yönetici) ve vefatı öncesi has­talığında da halka namazı kıldırmak üzere imam tayin etmiştir. Bu da onun devlet başkanlığına bir delildir. Sonra Hz. Ebubekir, kendi ardından halife olarak Hz. Ömer'i seçti, o da halifelik işini altı kişilik bir şura heyetine hava­le etti. Onlar da zulümle öldürülüşüne kadar Hz. Osman'ın halifeliği üzerin­de ittifak ettiler. Ondan sonra ise insanların hilâfete en layık olanı, üstün ahlakı ve yüce mertebesi sebebiyle Hz. Ali idi.[14] Hulefâyı Râşidin arasında ilk olarak "Emîrii'l-mü'minîn* diye adlandırılan halifenin Hz. Ömer olduğu konusunda görüş birliği vardır. Şöyle ki, Hz. Ebube-kir'e biat edildiğinde kendisine "Allah Resulü'nün halifesi" deniliyordu, Hz. Ömer halife seçildiğinde ise ona "Allah Resulü'nün halifesinin halifesi" de­nilmeğe başladı. Sahabe bu ifadeyi ağır buldu ve ileriye doğru halife sayısı­nın artmasıyla söz konusu izafetin uzunluğu ve sayının çokluğunun, bun­dan gözetilen ayırımı ortadan kaldıracağı ve çirkinliğe yol açacağı düşünce­siyle bunu hoş karşılamadılar. Sahabeden bazılarının, mesela Ebû Musa el-Eş'arî'nin kendisine yazdığı mektupta ve Adî b. Hatim et-Tâî, Muğire b. Şu*be, Amr b. As ve diğer bazı sahabilerin Hz. Ömer'e şifahen " Emîrü'1-mü'minîn" diye hitap etmeleri üzerine, bu ifade sahabilerce güzel ve doğru bulundu. Daha önce de Hz. Peygamber, bir seriyyede başkan olarak gönderdiği Abdullah b. Cahş için bu ismi kullanmıştı. Hafız Suyûti de, el-Misbâhul-vehhâc adlı eserde geçtiği üzere, Hz. Ebubekir'in Allah Resulü'nün vefatından sonra Üsame'yi ordu kumandanı olarak Şam'a gön­dermesinden söz ettiğinde, sahabenin bu yolculukta ona "Emîrü'l-mü'minîn" diye hitab ettiklerini söyler. Hz. Ömer'in Üsame'yi gördü­ğünde ona "Selâm senin üzerine olsun ey mü'minlerin emîri" dediği rivayet edilir. Hz. Üsame de "Allah sana mağfiret etsin, ey mü'minlerin emîri, bunu bana mı söylüyorsun?" diye karşılık verdiğinde, Hz. Ömer, yaşadığım süre­ce seni böyle çağıracağım, çünkü Allah Resulü vefat ettiğinde sen üzerimde e m î rdin, diyordu.

Derim: Şeyh Tâceddin es-Sübkî'nin Salahaddin es-Safedî*ye sorduğu sorulardan biri şuydu:

Mü'minlerin emîri sayılan kimdir,

Ne kentten ne obadan insanlara hükmetmediği halde?

Hem ne Kureyşli idi o sırada

Ne de insanları yönetmesi caizdi.

Hafız Suyutî'nin anılan soruya cevabı şudur:

Mü'minlerin emîri diye adlandırılan

Ne kentten ne obadan insanlara hükmetmediği halde

Üsame'dir. Nebi onu kumandan yaptığında

Bir seriyyeye, bu lakabı vermişlerdi ona yolculukta.

Sonra halifeler, hiç kimsenin ortak olmadığı ve yalnız kendilerine özgü bir alamet olarak bu lakabı tevarüs ettiler. Özelilkle Emeviler, Bağdat'taki Abbasiler ve diğer bölgelerde hilâfete onlardan daha çok hak sahibi oldukla­rını ileri süren hükümdarlar bu konuda birbirleriyle yarıştılar. Hilâfete hak sahibi olduğunu ilere sürenlerden biri, Mağrib İmamı Ebül-Alâ Mevlânâ İdris b. Abdullah el-Kâmil[15] idi (Allah temiz ruhunu takdis etsin) ve kardeşi Muhammed en-Nefsü'z-Zekiyye'nin vasıyyetiyle yönetime gelmişti. Abbasi­lerden Ebû Cafer el-Mansur'un biatinden evvel Medine'de ona biat yapılmış olup yasal halife o idi. îbn Zekrî, kendi Hemziye'sine[16] yaptığı şerhte şöyle der: en-Nefsü'z-Zekiyye'nin İmameti (devlet başkanlığı, halifeliği) Ab-basoğullarından önce gerçekleşti ve bu yüzden de İmam Malik ve Ebû Hanife ona meylettiler, onun halifeliğini Abbasüere tercih ettiler. Bu iki İmama göre onun halifeliği, daha önce gerçekleşmesi sebebiyle Ebû Cafer'inkinden daha geçerlidir". Bu konu esas olarak Hafız et-Tenesî tarafından ed-Dürr vel-ikyân[17] adlı eserde ele alınmıştır. Sözü geçen iki İmamdan başkaları da, Mevlânâ İdris'in biatinin sabit olduğu ve meşru yönetime başkaldır­dıkları için Abbasüere olan biatin ise gerçekleşmediği (mün'akid olmadığı) görüşünü belirtirler. Bu sebeple Mevlânâ İdris el-Ekber'in biati sırasında irad ettiği hutbede şöyle dediği nakledilir: "Bizde bulduğunuzu, bizden baş­kasında bulamazsınız." Makkarî Kenzül-esrâr'da şöyle der: "Maliki mez­hebinin Mağrib'te yayılması, onun mezhebiyle yetinmeleri ve Mevlânâ İd­ris'in halka ona tabi olmalarını emretmesinin sebebi; İmam Malik'in Mu-vatta'da onun dedesi Abdullah el-Kâmil'den rivayette bulunması, Abbasi­lerden Ebû Cafer el-Mansur'un hal'ine fetva vererek Muhammed en-Nef-sü'z-Zekiyye'ye biat etmesi ve ondan sonra kardeşi îdris el-Ekber'in halife­liğini tavsiye etmesidir. Bu hususu İbn Haldun söyler. Malik, onların yöne­timi ele geçirmelerinin sebebidir. Bu yüzden îdris, onun mezhebine tabi ol­maya ve kitabı Muvatta'yı okumaya biz daha layıkız dedi ve tüm hizmetin-dekilere bunu emretti". ed-Dürrü'n-nefîs adlı esere bakınız.[18]

Buna bir başka örnek de en-Nâsır lakaplı Emevi hükümdarı Abdurrahman b. Muhammed'dir.[19] İbn Cüzey, el-Kavânîn adlı eserinde, Endü­lüs'te ilk olarak emîrü'l-mü'minîn diye çağrılan kimsenin o oldu­ğunu söyler.[20] Suyûti de Târîhul-hulefâ'da, el-Muktedir zamanında Abba­si devletinin zayıfladığı sırada Endülüs'te ilk olarak h a life ve emi-rü'1-mü'minîn diye onun adlandırıldığını, ondan öncekilere ise sa­dece "emîr" denildiğini zikreder.[21] Ezhâru'r-riyâz'da da şöyle denir[22]: Endülüs'te Emeviler'den emîrü'l-mü'minîn diye adlandırılan Na­sıradır. Çünkü doğuda Abbasi yönetimi bozulmuş ve Acemler onlara galebe çalmışken, onun zamanında devletin gücü büyümüştü. Nasır, Bağdat'ta Ab­basi halifelerinin zaafını görünce kendisini emîrü'l-mü'minîn di­ye lakaplandırarak kendinden sonrj akile re de bu lakabı miras bıraktı. Onun hatibi 316 (928) yılında Kurtuba Camii'nde bu şekilde adına hutbe okudu. Bu maksatla valilerine gönderdiği fermanda şöyle diyordu: "Emri­miz odur ki bize e m îrü '1 -mü' m i n în diyehitabedilsin, bizden çıka­cak ve bize gelecek yazılar bu şekilde olsun. Bu isimle çağrılan başka herkes, ona bürünmüş ve müstahak olmadığı bir unvanla anılmış sığıntı bir kimse­dir. Bilmekteyiz ki bu hususta hakkımız olan birşeyi terkte devam etmek, zayi ettiğimiz bir hak ve atmış olduğumuz meşru bir isimdir. Hatibine emret bunu söylesin ve bize hitabını da bu şekilde yap."

İfrikıyye'de Ubeydilerin ilk hükümdarı olan Ubeydullah el-Mehdi[23] başa geçtiğinde emîrü'l -mü'minîn diye adlandırıldı. Çünkü o kendi­sine muasır, doğudaki Abbasilerden daha çok halifeliğe layık olduğunu ka­bul ediyordu. Târîhu düveli'l-tslâm müellifi, bu lakapla halifeye karşı re­kabete girişenlerin ilkinin o olduğunu söyler. Sonra Endülüs Emevi hüküm­darı Abdurrahman en-Nâsır bu hususta onun izinden yürüdü ve doğuda ha­life olan seleflerine (Emevilere) uyarak hilâfetin kendi hakkı olduğunu ileri sürdü. Daha sonra MurabıÜar devleti kuruluncaya kadar, ne doğudaki Acem hükümdarları ne de Mağrib'deki Berberi hükümdarları emîrü'l -mü'minîn unvanını kullanmaya cesaret edemediler. Çünkü bu unvan Kureyş kabilesine mensup büyük ha1ifenin lakabıdır. Ancak, Murabıt-lardan Yusuf b. Taşfin[24] Mağrib ve Endülüs'ü eline geçirdi, gücü büyüdü ve ülkesi genişledi. Doğudaki Abbasi halifesine mektup gönderdi, o da elindeki yerlerin yönetimini kendisine verdi.

Halifeye karşı teeddüpte bulunularak o emîrü'l-müslimîn diye anıldı. Denildiğine göre ona ilk bu unvanla hitabeden Endülüs hüküm­darı Mu'temid b. Abbâd[25] oldu, o da bunu hoş gördü. Sonra Bağdat halifesi ona böyle hitabetti ve sonra da onun ardından gelenler için buünvan kulanılageldi.[26] İbn Ebî Zer’[27] 479 (1086) yılında meydana gelen Zellâka[28] vakası ve Yusuf b. Taşfin'in onda elde ettiği başarıdan söz ederken, o gün e m î -rü'1-müslimin diye adlandırıldığını, daha Önce kendisine böyle hi-tabedilmediğini söyler. İbn Ebî Zer'in söylediklerinin benzerini başkaları da söylemiştir. Mesela Karamanı, Ahbâru'd-düvel ve âsaru'l-üvel[29] adlı ese­rinde şöyle der: Murabıtlar devletinin kurucusu Abdullah b. Yasin,[30] Lemtuna kabilesi reisi Ebubekir b. Ömer'e biat ettiğinde onu emîrü'l-müslimin diye adlandırmıştı. Şüphe yok ki onun biati Zellâka vakasın­dan çok önceydi. Binaenaleyh, muhtemelen ilk defa bu unvanla İbn Ömer anılmış, sonra da Endülüs'te Mu'temid b. Abbâd Zellâka vakasında Yusuf b. Taşfın'e resmen bununla hitabetmiş ve Abbasi halifesinin de onayıyla bu unvan, îbn Ömer'den sonra kendisine biat edilen Yusuf b. Taşfin hakkında yaygınlık kazanmıştır. Allah en doğrusunu bilir. Böylece emîrü'l -müslimin unvanı Murabutların şiarı oldu. Kütüphanemizde Ali b. Yu­suf b. Taşfîn'e ait, ince deri üzerine yazılmış 530 (1136) tarihli Muvatta'dan bir parça vardır. Bir cüzünün başında, dinin yardımcısı emîrü'l -müslimin Alib. Yusuf b. Taşfin'in —Allah ona yardım ve desteğini sürdürsün— kütüphanesinde Yahya b. Muhammed b. Abbâd el-Lahmî ta­rafından yazıldığı belirtilmektedir. Yine kütüphanemizde sikkeler bölü­münde, Yusuf b. Taşfin'e ait ve üzerinde emîrü'l -mü'minîn un­vanı yazılı dirhemler bulunmaktadır. Bu, Ahmed b. Yusuf el-Karamânî'nin Ahbâru'd-düvel ve âsârul-üvel adlı eserinde Yusuf b. Taşfin'in biyogra­fisini verirken onun emîrü'l -müslimin diye lakapl andığı şeklin­de kaydettiği bilgiyi de desteklemektedir (bkz. age, Bağdat baskısı, s. 254). Kadı îyâz'ın el-Gunye'de[31] onun oğlu Ali b. Yusuf b. Taşfin'i defalarca emîrü'l-müslimin diye vasıflandırdığını gördüm. Murabıtlar devletinden sonra Muvahhidler devleti geldiğinde bu unvan gelişigüzel kul­lanılmaya başladı. İbn Cüzey, el-Kavânîn adlı eserinde Abdülmü'min b. Ali el-Muvahhidfnin emîrü'l -mü'minin unvanıyla anıldığını zikre­der.[32] Târîhu'd-düvel müellifi de Abdulmü'min'in 628 (1134) yılında e -mîrü'l-mü'minin diye adlandırıldığını ve halife unvanıyla anıldığını, çocuklarının da bu hususta onu izlediklerini kaydeder.[33] Kütüp­hanemizde, Mehdi b. Tumart'a[34] ait 588 (1192) yılında yazılmış bir Muvatta muhtasarı ve emâli mevcuttur. Onda Ebû Yakub Yusuf b. Abdulmü'min'in emîrü'l-mü'minin diye övüldüğünü gördüm. Muvahhidler devle­tinde bu durum garip karşılanmaz, çünkü onlar daha da ileri giderek imam­ları îbn Tumart'ın masumluğunu ve mehdiliğini iddiaya kadar varmışlar­dır. Fethul-Bârî*de "İmamlar Kureyştendir Babı" ndat Haricî imamların­dan Katarfnin[35] emîrü'l -mü'minindiyeadlandırıldığışeklindeki ifade tuhaftır! İbn Hacer devamla şöyle der: Hâricilerin dışında Îbnül-Eş'as gibi Haccâc'a karşı başkaldıranlar da bu şekilde emîrü'l -müsli­min   diyeanıldılar.Sonra,herhangi bir zaman bir ülkede yönetimi ele geçirenler, Kureyşli olmadıkları halde, hal i f e diye adlandırıldılar. Meselâ Endülüs'te Benî Abbâd (Abbâdîler) ve diğerleri, butun Mağrib'te Abdu-lmu'min ve soyu gibi.[36] Fakat Merınîler[37] devleti geldiğinde bunu tümüyle kaldırdı ve hükümdarları emîru'l-muslimin unvanıyla yetindi­ler. Merinî hükümdarları bu unvanla anıldıkları için, yapı ve eserleri üze­rinde, onları doğudaki halifelerden ayırıcı mahiyette emîru'l -mu'-minin değil de, emîru'l -muslimîn unvanını bulmaktayız. Kü­tüphanemizde onların eserlerinden olup üzerinde şu ibare bulunan fitır sa­dakası ödemede kullanılan bir m u d d vardır: "Hamel Allah'adır. Efendi­miz emîrul-muslimîn Ebul-Hasan b. emîrul-muslimın Ebu Said b. emîru'l-müslimin Ebû Yusuf b. Abdulhak, Allah ona destek ve yardımcı olsun, bu mübarek m u d dun tadilini (mevsuk bir muddle ölçülmesini, denkleştiril­mesini) emretti..." Yine kütüphanemizde ince deriye yazılı Mushaf-ı Ke-nm'in bir cuz kutusundan yapraklar vardır. Sonunda altınla şöyle yazılıdır "Alemlerin Rabbi'nin halifesi efendimiz, âdil, temiz ve takva sahibi hüküm­dar emîru'l-muslimîn Ebû Said b. Mevlâna el-mukaddes Yusuf b. Abdulhak için çoğaltılan Mushaf in 16 cuzu tamamlandı. " Bu konuda Tlemsen'deki Benî Zeyyan[38] hükümdarları da onları izlediler. Kütüphanemizde Sultan Ebû Zeyyan Muhammed b. Ebû Hammû'nun[39] kendi eliyle 801 (1399) yı­lında istinsah ettiği bir Mushaf cuzunun sonunda, kendisi emîru'l -muslimin diyevasfedilmektedir.

Fakat Bağdat'ta hilâfet sona erip her tarafta emirler çoğalarak her biri kendi bölgesinde egemen olunca, Îbnul-Hatîb'in şu sözüyle vasfet-tiği durum meydana geldi:

Hilâfet incilerinin dizildiği ip dağılıp Her şeyin ıyısı ve güzeli gidince Her tarafta bir hükümdar peydahlandı Her dalın üstünde bir horoz öter oldu.

Durum böyle olunca, şurada burada egemen olan hükümdarlar emîru'l-mu'minin unvanını kullanmada daha rahat davrandılar ve adeta bunu üşüştüler. Özellikle Sa'diyye devleti[40] hükümdarlarını an­mak gerekir. Bunların Karaviyyin kütüphanesinde bulunan vakfiyelerinde sık sık emîru'l -muslimin unvanıyla vasıflandırdıkları gorulur.

Hele özellikle gerdanlıklarının "yetime "si[41] olan Ebul-Abbâs el-Man-sur'un,[42] Oamanlı Türk hükümdarlarının kendisinin ve atalarının velini­metleri olmalarına ve onlara gösterdiği saygıya rağmen, vakfiyelerinin ço­ğunun üzerinde çala kalem kendisinden sözle emîrü'l -mü'minin diye yazdığını görmekteyiz. Ve bu durum şimdiye dek böyle sürüp gelmiştir: "Ve bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz" (Âl-i îmrân: 3/140).

İbn Haldun el-İber mukaddimesinde "emîrü'l-mü'minîn lakabı ile anılmak hilâfetin şiarından olup bu unvan Hulefâ-yı Râşidin dev­rinden beri kullanılmaktadır faslıwnda şöyle der[43]: Hilâfet etkinliğini kaybedince, Mağrib'te Berberi kabilelerinden Lemtuna hükümdarı Yusuf b. Taşfin kalkıp Adveteyn'e (Mağrib ve Endülüs) hakim oldu. Kendisi hayır sahibi ve itaatkâr bir kimse olduğundan, himmeti onu dinin merasimini (kural, formalite) tamamlamak için halifeye itaata şevketti. Bunun üzerine Abbasi halifesi Müstazhir'e mektup yazdı, ona biatini arzetmeleri ve kendi­sinin de Mağrib yönetimine tayinini onaylamasını talep etmek üzere İşbili-ye alimlerinden Abdullah b. Arabî ve oğlu Kadı Ebubekir*i elçi olarak gön­derdi. Elçiler onun Mağrib yönetimine getirildiğine dair ahi dnâme (ferman) ile Abbasilerin rütbe ve kıyafetlerinden sembol olan elbise ve ni­şanı alarak döndüler. Halife, şeref ve tahsis ifadesi olarak ahi dnâme-de ona emîrü'l -mü'minin diye hitabetti, o da bunu kendisine unvan edindi. Denildiğine göre Yusuf b. Taşfin'e daha önce de emîrü'l-mü'minin diye hitabedilmiş, fakat o ve kavmi Murabıtlar'ın dine bağlılık ve sünnete ittibalarından kaynaklanan hilâfet makamına say­gıları sebebiyle bu unvan terkedilmişti.[44] Sonra Muvahhidlerden Abdül-mü'min emîrü'l -mü'minin unvanını kullandı. Ondan sonra da Benî Abdülmü'min (Muvahhidler) ve Âl-i Ebî Hafs (Hafsiler) halifeleri, başkalarından ayrıcalıklarını ifade için emîrü'l -mü'minin un­vanını kullandılar. Sonra Mağrib'te durum bozulup Zenâte kabilesi men­supları yönetimi ele geçirince, bunların ilk hükümdarları bedevilik ve sade­lik yolunu tutarak bu konuda Lemtuna'ya (Murabıtlar) uydular ve bağlılık gösterdikleri önce Benî Abdülmü'min sonra da Benî Hafs halifelerinin h i 1 â f e t makamına saygıyla bu unvanı kutlanmadılar. Bunların daha sonra gelen halifeleri ise emîrü'l -mü'minin unvanına yöneldiler.[45] îbn Haldun'un Yusuf b. Taşfin ve Meriniler'den söz ederken zikrettiği "emîrü'l-mü'minîn" kelimesi —ki I. ve II. Mısır baskılarında da aynıdır— yanlış olup doğrusu emîrü'l-müslimin dir.[46] Bu bilinen bir husustur. Yine, Yusuf b. Taşfin'in Abbasi halifesi Mustazhir'e biat için Abdullah b. Arabî ve oğlu Kadı Ebubekir'i gönderdiğine dair sözü de yanlıştır. Çünkü Îbnül-Arabî ve babası (oğlu?), Mu'temid b. Abbâd'ın hü­kümranlığı sona erince, Yusuf b. Taşfin'den kaçarak doğuya gitmişlerdi. Bunun delili de şudur: Abdulah'ın ölünceye dek doğuda gezip dolaştığı, oğlu Ebubekir'in de ondan sonra orada kaldığı ve Merakeş'e değil de kendi mem­leketine döndüğü ittifakla bilinmektedir. Onlar doğuya gidip orada kaldık­ları sürece mülklerine elkonulmuş, Ebubekir geri döndüğünde de ona iadesi hususunda Hafız Ebû Ali es-Sadefî şefaatte bulunmuştu. Bu konuda, sözü geçen Îbnü'l-Arabfnin Kitâbul-Avâsim adlı eseriyle ilgili yazımıza bakı­nız.[47]

 

Halife, Melik Ve Sultan Kelimeleri Arasındaki Seri Ve Istılâhî Fark

 

Suyûti, Hüsnül-muhâdara[48] adlı eserinde (II, 108) bu başlık altında İbn Sa'd'ın Tabakât'ından naklen şu bilgiyi zikreder: Ömer b. Hattâb (ra) Selman'a^ften m elik (hükümdar) miyim, ha1ifemi? diye sordu. Selman da ona "eğer müslümanların toprağından bir dirhem veya ondan daha az yahut daha çok bir vergi alır da onu asıl yerinden başkasında harcarsan sen halife değil meliksin" diye cevap verince Hz. Ömer'in gözleri yaşar­dı. Yine Hz. Ömer'den şöyle dediği nakledilir: "Allah'a andolsun, halife mi­yim, melik miyim bilemiyorum, eğer melik isem bu çetin bir iştir!" Birisi ona "ey emîrü'l-mü'minîn bu ikisi arasında fark vardır" deyince; farkın ne ol­duğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: Halife, ancak hak olanı alır ve gerçek yerine harcar, Allah'a hamdolsun ki sen böylesin. Mel ik ise halka zulmeder ve şundan alır ötekine verir. Bunun üzerine Hz. Ömer sükut etti. Terim olarak "sultan "agelince, İbnFadlullah'mel-Mesâlikte[49] belirttiğine göre, Ali b. Said bu konuda şöyle der: Sultan kelimesi, terim ola­rak, ancak kendi egemenliği altında meliklerin bulunduğu kimse için kullanılır. Bu durumda o "melikü'l-mülûk" olur ve mesela Mısır,; Şam veya Ifrikiyye ve Endülüs gibi bir ülkeye sahip ve askeri de onbin atlı ve benzeri sayıda bulunur. Ülkesi daha geniş ve ordusu daha büyük olursa, hüküm-ranlığı daha büyük olmuş olur ve kendisine de "es-sult-ânu'l-a'zam" (en büyük sultan) denilmesi yerinde olur. Selçuklular gibi, kendi adına meselâ Mısır, Şam, Cezire; Horasan, Acem Irakı, Fars; Ifri­kiyye, Orta Mağrib ve Endülüs'te hutbe okunursa, o zaman unvanı "sul­tânu's-selâtîn" (sultanlar sultanı) olur. Bu bilgiler için Hüsnül-muhâdara ve Karamânî'nin tarihine (s.221) bakınız.

BirNükte:Menâhicü'l-elbâbri-Mısriyyefîmebâhici'l-âdâbi1-asriyye[50] adlı eserde şu bilgi nakledilir: Ebû Cafer el-Mansur, bir gece Abdul­lah b. Ali ve Salih b. Ali'yi yanlarında bir toplulukla huzuruna kabul etti. Ab­dullah b. Ali ona şöyle dedi: Ey emırül-rnü'minîn, Abdullah b. Mervan Ha­beş memleketlerinden Nûbe'ye kaçtığı sırada, onlann hükümdarıyla ara­larında şu anda hatırlayamadığım enteresan bir konuşma geçmiş; kendisi şimdi ordudadır, emîrü'l -müslimin uygun görürse huzura ça­ğırtıp unuttuğumuz şeyi ona sorabilirler. Bunun üzerine Ebû Cafer ona adam gönderdi ve geldiğinde Nûbe hükümdarı ile aralarında geçen ko­nuşmayı anlatmasını istedi. O da anlattı: Ey emîrü'l-mü'minîn, yanımda mal olarak bana tabi olanlarla birlikte Nûbe ülkesine kaçtım. Ülkelerine vardığımda bu malı yere yaydım, Nûbe halkı gelip hayretle seyrediyorlardı. Derken haber hükümdarlarına ulaşınca bana geldi, yere oturdu ve şöyle de­di: "Size haram olduğu halde şarap içiyorsunuz". Ben de, kölelerimizle bize tabi olanların bunu bilmeden yaptıklarını söyledim. Bunun üzerine şöyle dedi: "Size haram olduğu halde ipek elbise giyiyor ve altınla süsleniyorsu­nuz." Ben de, hükümranlık elimizden gitti, güçsüz ve desteksiz kaldık; Acemlerden bir kavimden yardım diledik, bu onların kıyafetidir, biz de onla­ra aykırı davranmayı iyi bulmadık, dedim. Ellerini oluşturarak başına önüne eğdi ve kendi kendine "kölelerimiz..., bize tabi olanlar.., dinimize gi­ren Acemler..!" sözlerini tekrarladı durdu, sonra bana bakarak şöyle dedi: "Durum dediğin gibi değil, sîz bir kavimsiniz ki egemen olunca zulmettiniz, emrolunduğunuz hususları terkedip nehyolunduğunuz şeylere yöneldiniz Allah da günahlarınız yüzünden sizden şeref ve yüceliği alıp sizi zillete düşürdü. Allah'ın size vereceği ceza henüz son bulmuş değil, ülkemdeyken cezanın üstünüze inmesinden ve sizinle birlikte bana da isabet etmesinden korkuyorum, binaenaleyh benim civarımdan göçün gidin". Bunun üzerine Ebû Cafer kalkarak onun sözlerini şu âyeüe bağladı: "Bir ülkeyi yoketmek istediğimiz zaman, onun şımarık varlıklılarına (yola gelmelerini) emrede­riz, onlar da yoldan çıkarlar. Artık o ülke yokolmayı hakeder, biz de onu yer­le bir ederiz" (îsrâ: 17/16). Bu olayı, anlam olarak, Mesûdî Mürûcu'z-zeheb'de,[51] sonra da İbn Haldun el-Iber mukaddimesinde[52] zikretmişlerdir.

Bu konuda şu eserlere bakınız: Hatib b. Merzuk'un[53] el-Müsnedü's-sahîhü'l-hasen fî meâsiri emîri'l-mü'minîn Ebi'l-Hasen ile İzâhu'l-merâşid fî ecvibetî Ebî Râşid adlı eserleri. Mâliki âlimlerinden MâverdfninŞerhu't-Taklîd adlı eserinin" kitâbü'1-kazâ" mukad­dimesi. Müellif burada h i 1 â f e t in esaslarını ele almış, yollarını ve bu ko­nuda ihtiyaç duyulan hususları güzel bir tarzda belirtmiştir. İmâmul-Ha-remeynel-Cüveynî'nin hilâfete dairĞıyûsüT-ümemfi'iltiyâsi'z-zulem adlı eseri. Bu eser üç temel bölümden oluşur: Birinci bölüm imamet (devlet başkanlığı) ve onunla ilgili babları içerir. İkinci bölüm, zamanın imâm1ar (devlet başkanı) ve ümmetin yöneticilerinden yoksun bulun­masına dair. Üçüncü bölüm de Şeriat'ın hamillerinin (müçtehidler, mezheb imamları) mevcut bulunmamalarına dair. Müellif bu eseri Gıyâsüddevle için telif etmiş olup Mısır'da Hidiviyye Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.[54] Ayrıca Ebül-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Yakub'un Nasîhatü's-safâ fî kavâidi'l-hulefâ adlı eserinin mukaddimesine bakınız. Kitap beş bâbdan oluşmuştur: Birinci bâb, hi1âfetin anlamı; İkinci bâb, hi1âfetin ko­runması; Üçüncü bâb, hi1âfetin istikrar ve devamı; Dördüncü bâb, h i1âf etin kemale ermesi ve yıkılması; Beşinci bâb, uhrevî  hilâfeti elde etmeye vesile kılınmasına dair.

Bir diğer nükte: Seâlibî Simârûl-kulûb adlı eserinde şöyle der: Ebül-Feth el-Büstî, el-Mübhic'deki[55] şu sözümü güzel bulurdu: "Mülk (ikti­dar, hâkimiyet), Allah'ın kulları ve ülkeleri üzerinde Allah adına niyâbeten kulanılan bir yetkidir. Binaenaleyh O'nun adına kullanılan bu yetki, kendi­sine muhalefetle asla istikamet bulmaz". Tekmiletü'd-Dîbâc[56] adlı eserde, Ebû Abdullah el-Makkârî et-Tilimsânî'nin biyografisi verilirken ondan şu nakilde bulunulur: Fukaradan birisi, kendilerine, onları iyi ve doğru yolu gösteren değil de dünyasının dirliğine aldanıp ahiretini unutan ve "hiç bir mü'min hakkında ne and ne antlaşma gözetmeyen"[57] kimselerin yönetici ol­duklarını belirterek, bana müslümanların hükümdarlarından yana talih­sizliğinin sebebini sordu. Ben de şöyle cevap verdim: Mülk (hükümdar­lık) kavramı bizim Şeriatimizde olmayıp bizden önceki ümmetlerin Şeriat-lerinde vardır. Allah Teala, İsrailoğullarına verdiği nimetleri sayarken şöyle buyurur:"., ve sizi melikler (hükümdarlar)yapmıştı" (Mâide: 5/20). Al-lahbunubuümmetiçinsöylememiş,buümmetiçin hilâfeti sözkonusu etmiştir: "Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan Öncekileri halefkıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz ver­miştir" (Nûr: 24/55), Allah Teâla şöyle buyurur: "Peygamberleri onlara, şüphesiz, Allah size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi, dedi" (Bakara: 2/ 247). Hz. Süleyman şöyle der: "Rabbim Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık (mülk) ver" (Sâd: 38/35). Allah onları hükümdar yapmış, bizim içinse yalnız halife leri yönetici kıl­mıştır. Hz. Ebubekir, Allah Resulü'nün (sav) halifesidir. Nitekim o zamanki müslümanlar bunu böyle anlamış ve onun bu şekilde (Allah resulü'nün hali­fesi) adlandırılması konusunda birleşmişlerdir. Sonra o da Hz. Ömer'i ken­disine halef tayin etti ve böylece yöneticiliği, çocuğun babasından miras aldığıhükümdarlıkşeklindençıkarıpgörüşveseçiminesasolduğu hilâfete dönüştürdü, ahidnâme sinde de bu hususu belirtti. Sonra Şura Ehli Hz. Osman'ın halifeliği üzerinde birleştiler, böylece Hz. Ömer bunun bir hükümdarlık olmadığına delil olarak yöneticiliği kendi çocuklarına ver­meyip şuraya tevdi etmiş oldu. Sonra, kendisine denk kimse kalmayınca Hz. Ali'nin halifeliği taayyün etti, hakkı heva ve hevese, ahireti dünyaya tercih edenler ona biat ettiler. Sonra Hz. Hasan böyle halife oldu. Daha sonra Hz. Muaviye hilâfeti hükümdarlığa ve katılığı yumuşaklığa çevirenlerin ilki oldu. "Sonra Rabbin bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder" (Nahl: 16/119). Böylece o hil â fe ti bir miras haline getirdi veh il âfet temel özelliğinden ayrılınca da hiçbir hükümdar onda istikamet bulmadı. Nitekim Ömer b. Abdülaziz de hükümdar değil halife idi. Çünkü Süley­man,[58] müslümanların hakkını kendisine tercih ederek kardeşlerinden vaz­geçti. O, insanların Ömer b. Abdülaziz üzerinde birleştiklerini de biliyordu. İnsanlara doğru davranma yoluna ancak birh a 1 i f e girebilir. Hükümdar­lara gelince, pek azı hariç, zikrettiğin gibi çoğu hallerinden hoşnut olunma­mıştır.

Hafız İbn Hacer Fethul-BârTde "Kitâbu'l-ahkâm "in başın­da şöyle der: Tabiinden bir zatın Emevi emirlerinden birisine söylediği söz eşsiz bir cevaptır. Şöyleki emir ona, Allah "...ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." (Nisa; 4/59) âyetinde bana itaat etmenizi emretmiyor mu? de­diğinde, kendisine şu cevabı verir: Allah hakka muhalefet ettiğinizde, ". .Eğer bir şeyde çekişirseniz—Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız—onu Allah'a ve Resulü'ne götürün" (Nisa: 4/59) âyetiyle size itaati kaldırmamış mıdır? Tîbî şöyle der: Allah Teâla, âyette, Resulullah'a (sav) itaatten söz ederken "itaat edin" fiilini, itaatte Resul'ün bağımsızlığına işaret için tek­rarlamıştır. Fakat"emîr sahipleri"nden sözederken, bunlardan itaati gerekmeyenlerin bulunabileceğine işaret olarak, fiili tekrarla-mamtştır. Sonrada "eğer birşeyde çekişirseniz.." sözüyle bunu açıklamış ve sanki şöyle denmiştir: Onlar hakka göre davran mazi arsa, kendilerine itaat etmeyin, görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri Allah ve Resulü'nün hükmüne götürün.[59]

 

Vezir

 

Kadı Ebubekir İbnül-Arabî Ahkâmu'l-Kur'ân adlı ese­rinde şöyle der: Vezirlik halife nin, kendisini ilgilen­diren önemli işlerde danıştığı, aklı ve dini hususunda güveni­lir bir kimsenin görevini ifade eder.[60] İbnül-Arabî, Sirâcü 'I-müridin ve Ahkâmu'l-Kur'ân' da, Hz. Ebubekir ve Ömer'in, Nebî (sav)'in dünya ehlinden vezirleri olduğuna dair hadisin "hasen" olduğunu belirtir.[61] İbn Cüzey'in el-Kavânîn adlı ese­rinde Hz. ömerle ilgili olarak, o ve Ebubekir Allah Itesulü'nün hayatında onun vezirleriydiler, denir.[62] Şüphesiz, onların Allah Resulü ile olan durum­ları için ancak bu söylenebilir. Ulaştıkları bu büyük dereceden dolayı da müslümanlar Resulullah'tan (sav) sonra onları halife seçtiler. Hâkim'in[63] îbn Müseyyeb'den yaptığı tahricte o şöyle der: Hz. Ebubekir'in Nebî (sav) ile olan durumu vezirin durumu idi, Allah Resulü bütün işlerinde ona danışırdı. Hz. Ebubekir İslâm'a girişte onun ikincisiydi, mağarada (hicret sırasında) ikincisiydi, Bedir günü kurulan gölgelikte (karargâh) onun ikincisi ve kabirde ikincisiydi. Allah Resulü hiçbir kimseyi asla ondan öne geçir­medi. SuyûtfninTârihu'l-hulefâ'sına (s.23) bakınız.[64] Birçok hadiste vezirden söz edilmiştir. Nesâî'nin Hz. Aişe'den yaptığı tahricte o şöyle der: Nebî (sav) şöyle buyurdu: "Sizden kim bir işi üzerine alır da bununla hayrı murad ederse, kendisine salih bir vezir (yardımcı) verilir; unutursa ona hatırlatır, hatırlarsa ona yardım eder"[65] Ebu Davud da Hz. Aişe'den şu riva­yeti tahric eder: Resulullah şöyle buyurdu: "Allah emîre hayır diledi mi, ona doğru (salik) bir vezir verir, unuttuğunda kendisine hatırlatır, hatırlarsa ona yardım eder. Alah emir için bundan başkasını dilerse, kendisine kötü bir vezir verir, unuttuğunda hatırlatmaz, hatırlarsa da yardım etmez."[66] Bu hadisin aslı Sahihtedir.[67] Ebû Davud, zikredilen hadisin geçtiği baba "Ve­zir edinmek babı" başlığını vermiştir. Bu hadis, Ebû Davud ve Beyhaki'ye nisbet edilerek el-Câmiu's-sağîr'de de geçer.[68] Münâvî et-Teysîr adlı ese­rinde şöyle der: "Müellif (Suyûti) bu hadisin " h a s e n " olduğunu belirti­yor ki bu, hadisin şevâhidinden dolayı olmalıdır. Yoksa Hafız el-Irâkî, buha-disin zayıf olduğunu kesinlikle belirtir."[69]

Şemsuddin el-Alkamî de el-Câmiu's-sağîrln el-Kevkebü'1-münîr[70] adlı haşiyesinde, sözü geçen hadisin yanıbaşında " h a s e n " hadis ol­duğuna dair işaret bulunduğunu söyler. Yine o, hadiste geçen "vezir" kelimesinden sözle şöyle der: V ezir, emîre yardımeden,onunyükünü omuzlayan, işin kendi görüşüne sunulduğu, e m î r in yardım kaynağı ve sığınağı olan kimsedir. Bu bilginin devamı için adı geçen esere bakınız. Fencâbî de Ebû Davud'un Sünen'ine yaptığı Avnu*l-Vedûd[71] adlı şerhte şöyle der: Bu hadis, siyâsetle ilgili işlerde ihtiyaç duyulduğunda vezir edin­menin müstehab olduğuna delalet eder.

Huzâfnin burada, Ahmed b. Hanbel,[72] Bezzâr ve Taberânî'ninel-Mu'-cemü'l-kebîr'inde zikrettikleri ve Nuruddin el-Heysemî'nin de râvflerinin sika olduklarını belirttiği îbn Mesud'un şu sözünü anması gerekirdi: "Al­lah Teâla kulların kalplerine baktı, Hz. Muhammed'in (sav) kalbini kul­ların kalplerinin en hayırlısı buldu ve onu kendisi için seçerek elçi olarak gönderdi. Allah, yine kulların kalplerine baktı, onun ashabının kalplerini kulların kalplerinin en hayırlısı buldu ve onları Peygamberinin, dini uğrunda savaşan yardımcıları kıldı. Binaenaleyh, müslümanların güzel gördüğü şey Allah nazarında da güzeldir, onların kötü gördüğü şey Allah katında da kötüdür.”[73] Huzâî, Âcurrf nin Erbain adlı eserinde[74] Abdurrah-man b. Hudeyc b. Sâide'den "merfu" olarak tahric ettiği şu hadisi de zik­retmeliydi: "Allah Beni seçti, benim için de ashabımı seçti. Onlardan bana vezirler, yardımcılar ve akrabalar kıldı. Kim onlar için çirkin söz sarfeder-se, Allah'ın, meleklerin ve insanların tümünün laneti ona olsun; Allah on­dan, kurtuluşu için ne bir fidye ne bir yardımcı kabul etmez." Hafız Suyû-tî'nin Unmûzecü'l-lebîb fî hasâisit-Habîb[75] adlı eserinde de, Allah Resulü'nün(sav) Cebrail, Mikâil, Hz. Ebubekir ve Ömer olmak üzere dört vez i r le desteklendiği ve her peygambere yedi kişini verilmişken ona ashabı­ndan üstün ve zeki ondört insanın yardımcı verilmiş olduğu belirtilir. Bed-ruddin er-Ravdî de bu esere yaptığı şerhte şöyle der: Hadiste sözü edilen ondört kişi, farklı isimler anılmak üzere çeşitli yollarla rivayet edilmiş olup bu rivayetlerden birisi şudur: Hiçbir peygamber yoktur ki kendisine yedi seçkin ve zeki yardımcı arkadaş verilmiş olmasın. Bana da ondört tane veril­miştir: Hamza, Cafer, Ebubekir, Ömer, Ali, Hasan, Hüseyin, Abdullah b. MeBud, Selman, Ammar b. Yasir, Huzeyfe, Ebû Zer, Bilal ve Mus'ab.[76] îbn Fâris'in Sîretfinde[77] de bu bilgi şöyle geçer: Resulullah'ın seçkin arkadaş­larına gelince, bunlar Ali ve oğullan, Hamza, Cafer, Ebubekir, Ömer, Ebû Zer, Mikdad, Selman, Huzeyfe, îbn Mesud, Ammar b. Yasir ve Bilal'dir. el-İstîâb'da Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediği rivayet edilir: Allah Resulü (sav) "Hiçbir peygamber yoktur ki kendisine yedi seçkin kişi vezir (yardımcı) ve arkadaş olarak verilmesin. Bana da ondört arkadaş verilmiştir" buyurdu ve onları isimleriyle zikretti. Ancak bir defasında bazılarını önce zikreder­ken, bir başka defa sonra zikretti. Önemli olan, sayı ve isimlerdir.

Bütün bunlarla Ebû Abdullah Ekensus'unel-Ceyş adlı eserinde[78] söy­lediği şu sözün manası da anlaşılmış olur: îslâm geldiğinde, yönetim tarzı hilâfete dönüşüp hükümdarlık usulü ve ona bağlı bu yardımcı görevler (fonksiyonlar) de onunla birlikte gidince, geriye, görüşle yardımda bulun­mak ve gerçekleşmesi istenen maslahatlar ile sakınılması gereken zararlar konusunda karşılık görüşme ve danışma kaldı. Bunun da ortadan kalkması söz konusu değildir. Çünkü bu, mutlaka olması gereken tabii bir durumdur Resulullah (sav) ashabına danışır, Özel ve ammeyi ilgilendiren önemli işler­de onlarla görüşürdü. Bazı özel durumları da özellikle Hz. Ebubekirle görüşürdü. Öyle ki İslâmiyet'ten önce Kayser, Kisra ve Necâşi gibi Acem devletleri hükümdarlarını tanımış bulunan bazı Araplar, Hz. Ebubekir'i Nebî (sav)'in veziri diye adlandırmışlardı. Hz. Ömer'in Hz. Ebubekir'le, Hz. Ali ve Osman'ın Hz. Ömerle olan durumları da böyleydi. Bu bilgi, îbn Haldun'un zikrettiklerinin hülasasıdır.[79] Yine yukarıda zikredilen bilgiler­le, Kalkaşandfnin Subhul-a'şa'da Kudâî ye başkalarından yaptığı şu nak­lin gerçeklik derecesi de anlaşılmış olur: "İslâm'da ilk olarak vezirlik ünvanıyla anılan kimse, ilk Abbasi halifesi Ebü'l-Abbas es-Seffâh'ın veziri Ebû Seleme Hafs b. Süleyman'dır.[80] Ondan önce bu söz konusu değildi. Son­ra h a 1 i f e ve hükümdarların vezir edinmeleri işi böyle sürüp gitti.[81] Özellikle vezir kelimesinin kullanımı, daha önce peygamberlerden sözle Kur*-ân'da geçmektedir, Mesela Hz. Musa ile ilgili olarak "Bana ailemden bir vezir ver" (Tâhâ: 20/29) ve"..Kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık" (Furkân: 25/35) buyrulur. Bunu düşün.[82]

 

Sırdaş (Sır Arkadaşı)

 

Hatîb Târîhu Bağdûd' da Huzeyfe b. Yemân'm Allah Re-sulü'nün (sav) sırdaşı (sâhibu's-sır) olduğunu açıkça belirtir.[83] Onun bu şekilde adlandırılışı, Nesâî'nin Sünen' in­de Alkame'nin Şam'a gidişi ve Dımaşk'ta Ebu'd-Derdâ ile karşılaşışı kıssasında da geçer. Ebu'd-Derdâ ona şöyle der: "İçinizde, kendisinden başkasının muttali olmadığı sırları bilen sırdaş yok mudur?"[84] Üsdü1-ğâbe'de müellif şöyle der: Allah Re­sulü'nün (sav) münafıklar konusunda sırdaşı Huzeyfe idi. Münafıkları Hu-zeyfe'den başkası bilmezdi, onları kendisine Resulullah bildirmişti. Hz. Ömer ona "amillerim (valiler) arasında münafıklardan kimse var mıdır?" diye sorduğunda, "evet bir tane var" dedi. Hz. Ömer "o kimdir" diye sorunca, "onu anmam" dedi. Huzeyfe sonra Hz. Ömer'in onu görevden aldığını söyler ki muhtemelen onun kim olduğunu söylemek yerine, kim olduğuna delalet­te bulunmuştur.[85]

 

İzîn İsteyen (Mabeyinci)

 

Şebrâmellisî, el-Mevâhib haşiyesinde[86] şöyle der: Tanına girmek için izin alırdı" sözünden maksat şudur: Hz. Peygamber'in yanına girmek isten­diğinde, müsaade için kendisine başvurulur ve Resulullah'ın buna rızası öğrenildiğinde, o kimseye müsaade edilirdi. Allah Resulü'nün huzuruna gi­riş için izin isteyen kimseye gelince: Müslim, Cabir b. Abdullah'tan şu rivayeti tahric eder: "Hz. Ebubekir geldi ve Resulullah'ın huzuruna girmek için izin istedi, orada kendilerine izin veril­meyip Resulullah'ın kapısında oturan insanlar gördü. Ebu-bekir*e izin verildi, huzura girdi. Sonra Hz. Ömer gelerek izin istedi, ona da izin verildi". Kudâfnin Enbâu'l-enbiyâ adlı eserinde[87] ona izin isteyenin Enes olduğu zikredilir. İbnü'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde şöyle den Allah Re­sulü'nün (sav) huzuruna giriş için izin Enes b. Malik tarafı­ndan istenir ve onun sözüne göre hareket edilirdi. Bunda, küçük kimsenin de izin istemesinin caiz olduğuna delil vardır.[88] Sahih-i Buhâri'de "Kitâbu'n-nikâh "ta, Hasan'dan gelen uzunca bir hadiste "Hz. Peygamber'in siyahi bir hiz­metçi çocuğuna, Ömer için izin iste, dedim" ifadesi geçmekte­dir.[89] İbn Cemâa'mn Muhtasaru's-siyer' inde,[90] Resulullah'ın (sav) huzuruna giriş için azatlıları Rebâh el-Esved ile Enese'nin izin istedikleri zikredilir. Adı geçen Rebâh el-Esved'in Hz. Ömer'e Resulullah'ın huzuruna girmesi için izin istemesi, Allah Resulü'nün den ayrılıp inzivaya çekildiği odasında bulunduğu sırada idi. Bu bilgi Müslim'de de geçmektedir.[91] el-İsâbe'de, Abbas b. Muhammed el-Endelü-sî'nin Mu'tasım b. Sumadih[92] için telif ettiği Tarih'ten naklen Hz. Peygam­berin azatlısı Esed'in biyografisini vererek orada şöyle der: Enes ve Resulullah'ın azatlısı Esed, onun huzuruna giriş için izin alırlardı.[93] Sözü geçen Enese'nin künyesi Ebû Misrah olup Ebû Mesrûh olduğu da söylenmiştir. Mus'ab ez-Zübeyrî'nin anlattığına göre, Allah Resulü (sav) oturduğunda, huzuruna giriş için müsaade görevine bakardı. Hz. Ebubekir'in halifeliği sırasında vefat etmiştir. Bu bilgi, onun el-İsâbe'deki biyografisinde Halife b. Hayyat'tan naklen verilmiştir. Yine bu eserde, onun adının Enis mi Enese mi olduğu veya bunların ayrı ayrı kimseler mi oldukları konusunda tered­düt bulunduğu zikredilmiştir.[94] Hz. Peygamberin azatlısı Rebâh ile ilgili olarak dael-Istîâb'da şu bügi verilir: O siyahı idi. Allah Resulü (sav) yalnız olduğunda, huzuruna giriş için müsaade alma görevine zaman zaman ba­kardı.[95] el-İsâbe'de Abdullah b. Zuğb el-İyâdf nin biyografisi verilirken, o-nun Allah Resulü'nün (sav) huzuruna giriş için izin alma işine baktığının söylendiği belirtilir.[96]

 

Bazı Elçilerin Mabeyncî Tarafından Engellenmesi

 

el-İsâbe'de Malik b. Ebil-AyzâVın biyografisini veren müellif, onun İbrahim el-Harbî tarafından Garîbu*l-hadîs*te[97] zikredildiğini belirtir. Âiz b.Saidel-Cesrfden şöyle dediği nakledilir: Biz Nebî(sav)'e elçi olarak gittik, orada Dahhâk b. Süfyan ve İbn Zil-Lihye el-Kilâbî ile karşılaştık. Onlara gi­riş için izin verilmemişti. O, elçi heyeti içinde bulunan Malik'e şöyle dedi: Ey Malik, Cesr kabilesi heyeti getirildi, Resulullah'ın huzuruna girdiğinde şunu şunu söyle. O da: "Ben, bana telkinden daha çok izne muhtacım dedi" ve sonra şöyle seslendi: "Ey Allah'ın Resulü, Cesr heyetine müsaade et!" Ve o da bize izin verdi. Hadis.[98]

 

Hâcib

 

İbn Abdi Rabbih'in el-İkdul-ferîd adlı eserinde (II, 174), Allah Resulü'nün h â c i b i nin, azatlısı Ebû Enese[99] olduğu zikredilir. Kalkaşandî Subhu'l-a'şâ'da hicâbe (hâciplik) görevinden bahsederek şöyle der: Bu görev Hulefâ-yı Râşidin zamanında, halifenin kapısını koruma ve onun hu­zuruna girmek isteyenlere izin istemekten ibaretti. Bugün olduğu gibi mezâlim mahkemelerinde hüküm vermeye dek varmazdı. Kudâfnin, Târîhu'l-halâifte[100] verdiği bilgilerden, Hz.Ebubekir ve ondan sonraki ha­lifelerin hâc i bedinmişolduklarıanlaşılmaktadır.[101] O ve diğer müelliflerin belirttiğine göre Hz. Ebubekir'in h â c i bi, azatlısı Şedid[102] idi. Hz. Ömer'e azatlısı Yerfâ (veya Yerfe'), Hz. Osman'a azatlıları Humrân[103] ve Na­il, Hz. Ali'ye de azatlılarından önce Bişr, sonra da Kanber hâciplik yapmıştı.[104] Fethul-Bârî*de şu bilgi verilir: H â c i b edinmeğe gelince, Hz. Ömer'in, Abbas ve Ali'nin anlaşmazlığı ile ilgili kıssasında, onun Yerfâ adlı bir h âc i biolduğuanlaşılmaktadır.Buhusus"humusunfarzkılınması"[105] bahsinde açık olarak geçti.[106] Bu bilgi Fethul-BârTnin "Kitâbu'l-Ahkâm" adlı bölümünden alınmıştır.[107]

 

Bevvab

 

Sahîh-i Buhâri de Enes'ten şu rivayet nakledilin "Allah Resulü (sav), kabir başında ağlayan bir kadına rastladı ve ona 'Al­lah'tan kork, sabret* buyurdu. Kadın da 'Beni kendi halime bırak, uğradığım musibet senin başına gelmedi' diye karşılık verdi. Kadın, Allah Resulü'nü tanımamıştı. Kendisine, O'nun Nebî (sav) olduğu söylenince, Allah Resulü'nün kapısına geldi, orada kapıcılar (b e v v â b) bulmadı. Allah Resulü'ne "seni tanımamıştım" deyince, Allah Resulü 'sabır ilk çarpıştadır' buyurdu.[108] Buhâri "Kitâbu'l-Ahkâm"da kapıcı kelimesini tekil,[109] "Cenâ-iz" de[110] ise "orada kapıcılar bulmadı" şeklinde çoğul olarak rivayet etmekte­dir. Bu ifadenin manası şudur: Kadına o kimsenin Allah Resulü olduğu söylenince bir korku ve dehşet hissetti ve onun hükümdarlar gibi huzuruna insanların girmesini engelleyen hâcibvebevvâb ları olduğunu dü­şündü. Fakat düşündüğünün aksi bir durumla karşılaştı. Tîbi de bu şekilde* yorumda bulunur. Burada hatıra hemen şu geliyor: Kadının o sırada Allah' Resulü'nün kapıcısını bulamaması, daha Önce "izin isteyen" bahsinde geç­tiği üzere Resulullah'ın huzuruna insanları sokan bir kapıcının bulunduğu hususu ile çelişmez. el-Mevâhibül-ledüniyye'de,[111] Allah Resulü'nün (sav) alçakgönüllülüğünün bir eseri olarak sürekli bir kapıcısının bulun­madığı belirtilerek sözü geçen kadının hadisi zikredilir. Zurkâni, bunun, herhangi bir iş için zaman zaman bir kapıcının bulunmasına aykırı ol­madığını belirtir. Sonra Mevâhib metninde müellif şöyle der: Fakat Ebû Musael-Eş'arîhadisinde, onun Allah Resulü'ne kuyunun y arabasındaki ka­nepede oturduğunda kapıcılık yaptığı zikredilir. Bu Bi'r-i Erîsle ilgili kıssa olup Sahîhayn'da[112] geçtiği üzere bu rivayette Ebû Musa el-Eş'arî şöyle der: "Kapının yanına oturdum ve bugün Allah Resulü'nün kapıcısı olacağım de­dim". Buhâri'ninel-Edebül-müfred'de[113] zikrettiği rivayette fazla olarak *.. Nebî bana emretmedi" ifadesi vardır. Ebû Musa'nın rivayet ettiği bu ha­diste, devamla, önce Hz. Ebubekir'in, sonra Hz. Ömer'in, sonra da Hz. Os­man'ın gelişleri ve onlar için müsaade isteyişi ile Allah Resulü'nün her biri için "ona kapıyı aç ve cennetle müjdele" buyurduğu anlatılmaktadır. Ebû Avâne'nin rivayetinde ise "kapıyı tut, yanıma kimse girmesin"'ifadesi vard­ır.[114] Kastallânî, bu iki rivayetin şöyle uzlaştınlabileceğini söyler: Allah Resulu (sav) yalnız başına kendi özel işi ve ailesiyle meşgul bulunmadığı du­rumlarda, kendisi ile halk arasındaki perdeyi kaldırır ve ihtiyaç sahibini "evet!" diye karşılardı. Kendi özel işiyle meşgul olduğunda ise bir kapıcı edi­nirdi. Bunu Zurkâni söyler. Allah Re sulu'nün (sav) eşlerine bir ay î I â 'da bulunduğu sırada, huzuruna girmek üzere Hz. Ömer için Rebâh el-Esved'in müsaade istemesiyle ilgili hadis,[115] bu konuda delil olarak yeterlidir. Fethu'1-Bârî'de Küâbu'n-Nikâh 'ta "kişinin, kocası hakkında kızına öğüdü babı"nda Hz. Ömer'in şu sözü zikredilir: "Resulullah'ın siyahi hizmetçisine, Ömer için izin iste, dedim. Çocuk içeri girdi ve Nebî (sav) ile konuştu, sonra çıkarak şöyle dedi: Nebî (sav) ile konuşarak seni haber verdim, sesini etme­di. Bunun üzerine ben de geri döndüm ve minberin yanındaki topluluğun yanına gelip oturdum. Sonra, zihnimi kurcalayan şey bana galebe çaldı, ço­cuğa gelip Ömer için müsaade iste, dedim. Çocuk içeri girdi, sonra geri döne­rek "seni haber verdim, sükût buyurdu"dedi. Döndüm, minberin yanındaki topluluğun yanına gelip oturdum. Sonra, zihnimi meşgul eden şey yine bana galebe çaldı, çocuğa gelerek Ömer'e müsaade iste, dedim. Çocuk içeri girdi, sonra geri dönerek "seni haber verdim, sükût buyurdu" dedi Geri dönmek üzereyken çocuk beni çağırarak Allah Resulü sana izin verdi, dedi. Ben de Resulullah'ın huzuruna girdim." Hafız îbn Hacer, Hz. Ömer'in "Al­lah Resulü'nün siyahî hizmetçisine dedim" sözü üzerine şöyle der: Ubeyd b. Huneyn'in rivayetinde "Resulullah (sav) merdivenle (içle, acele) çıkılan bir odadaydı, siyahî bir hizmetçisi de merdivenin başındaydı" ifadesi vardır. Bu hizmetçi çocuğun adı Rebâh'tı. Semmâk rivayetinde hizmetçiyi adıyla (Rebâh) anar ki onun rivayeti şu lafızladır "İçeri girdim, derken Allah Re­sulü'nün hizmetçisi Rebâk'la karşılaştım, odanın eşiğine oturmuş ve ayak­larını oyulmuş bir kütüğün üzerinden aşağı sarkmıştı. Bu, Allak Re­sulü'nün üzerine basarak çıkıp indiği bir hurma ağacı gövdesiydi". Bunun­la, başkasının rivayetinde zikredilen "içle" kelimesi ile bir rivayette ge­çen "üskuffe "nin, ki kapının alt eşiğidir, yorumu anlaşılmış oldu. Bu rivayette geçen "nakir" kelimesi de "azîm" vezninde olup " menkur" (oyulmuş) anlamındadır. Müslim'in[116] bazı rivayetlerinde "nak î r " yerine "fakir" kelimesi geçer ki basamak (merdiven) gibi oyul­muş şey demektir.[117] Hafız îbn Hacer daha sonra bu babın sonunda[118] şöyle der: Bu rivayette, yönetici kimsenin, halvet zamanında yanma izinsiz gir­mek isteyenlere engel olacak bir kapıcı tutmasının caiz olduğuna delil vardır. Kitâbü'l-Cenâiz'de[119] Hz. Peygamber'in öğüt verdiği kadınla ilgili olarak Enes'in "Kadın Allah Resulü'nü tanımadı, sonra kendisine geldiğin­de yanında kapıcılar bulmadı" sözü de, bu durumda, Allah Resulü'nün (sav) halkla görüşmek için oturduğu zamanlarla ilgili olmalıdır. Mühelleb şöyle der: Bu rivayette (Hz. Ömer'le ilgili rivayet), İ m â m 'in (devlet baş­kanı), ailesi yönünden can sıkıcı bir durum söz konusu olduğunda, öfkesi ge­çinceye ve halkın içine neşeli olarak çıkıncaya kadar kendi sırdaş ve yakın çevresiyle de görüşmeyebileceğine dair delil vardır. Büyük bir kimse, yalnız başına kaldığı zaman, onun müsaadesi olmadan yanına girmek hoş bir dav­ranış değildir, isterse yanına girmek isteyen onun katında yüce bir yere ve değere sahip bulunsun. İbn Hacer devamla şöyle der: Bu rivayette,h â c i -b in, kapısını tuttuğu kimsenin susmasıyla girişe müsaade olmadığını anla­ması halinde giriş için izin vermeyeceğine; bir kimse yalnız başına bile olsa, muttali olunmasını istemediği bir durumda bulunması ihtimalini göz önüne alarak, yanına girerken izin almanın uygun (meşru, gerekli) olduğuna; Kitâbü'l-İsti'zân'da[120] Ebû Musa el-Eş'arfnin Hz. Ömer'le olan kıssasında izahı geleceği üzere, kendisine izin verilmeyen kimsenin, müsaade verile­ceğini umması halinde tekrar izin istemesinin caiz olduğu ve bunu da üç de­fadan fazla yapmaması gerektiğine delalet vardır. Ebû Musa kıssasında Hz. Ömer'i tenkit söz konusu değildir. Çünkü üçüncü defada ona verilen izin bu konudaki hükümle uygunluk içindedir. Kendisine üçüncü defada da izin verilmemiş olsaydı, anlaşılan, onun tekrar izin isteyeceğiydi. Zira ilerde de be­lirtileceği gibi o, izin isteğinin üç defadan fazla olmayacağı hükmünün ken­disine ulaşmadığını açıkça belirtmiştir.[121] YineFethu1-Bârî*de, "Kıtâbu'l-Ahkâm" da Buhâri'nin "Hz. Peygamber'in bir kapıcısı olmadığına dair bâb" sözü ile ilgili olarak Mühelleb şöyle der: Nebî (sav/in devamlı bir kapıcısı j yoktu. Yani, Buhâri'nin "Menâkıb" kitabında naklettiği, Ebû Musa'-j nın Hz. Peygamber (sav) kuyu kenarındaki sedirde oturduğunda kapıcısı ol­duğuna dair hadis[122] de bu hususta delil olarak ileri sürülemez. Bu iki riva-1 yet arasında şu şekilde uygunluk bulunabilir: Allah Resulü ailesiyle ilgilen- j mediği veya kendi başına özel bir işiyle meşgul bulunmadığı zamanlar, halkı ile arasındaki perdeyi kaldırır ve kendisine gelen İhtiyaç sahiplerini karşı-| lardı. Taberî şöyle der: Rebâh el-Esved'in kendisine giriş müsaadesi isteme­siyle ilgili Hz. Ömer hadisi, Allah Resulü'nün halvet vaktinde (yalnız başıı olduğu zaman) kapıcı tuttuğuna delalet eder. Böyle olmasaydı, Hz. Öme kendisi için bizzat izin isterdi.[123] Tenbih: Karafî,b i d a t leri beş kısma ayırıp n e d b kaideleri ve Şer*î delillerinin uygulandığı üçüncü kısmı zi derken şöyle der: Buna misal imamlar, kadılar ve yöneticiler için, sahabei bulunduğu durumun aksine, statüler (şekil ve vasıflar) ikame edilmesidir^ Bunun sebebi de Şer maksat ve maslahatların, ancak yöneticilerin hail nazarında saygı kazanmalarıyla sağlanabilmesidir. Sahabe zamanınc halkın saygısı, büyük çapta, dini yaşayış ve hicrette Önceliğe dayanıyordı. Derken bu kuşak gitti başka bir kuşak geldi, ancak şekil ve vasıflarla sayg­ıda bulunur oldular. Bu yüzden, maslahatların gerçekleşmesi için şekil ve sıfatlara saygı kaçınılmaz oldu. Hz. Ömer arpa ekmeği ve tuz yer, kendi vali­lerine ise her gün için yarım koyun tahsis ederdi. Çünkü o bilmekteydi ki kendi içinde bulunduğu durumu başkası uygulamaya kalkışsa, halkın na­zarında değersiz hale gelir, ona saygı duymaz ve karşı gelmeye cesaret gös­terirler. Bu yüzden, kendisinden başkalarını, düzeni koruyacak farklı bir statüye kavuşturmaya ihtiyaç duydu. Nitekim Şam'a gittiğinde Muaviye'yi kapıcı ve güzel binekler edeinmiş, değerli ve heybetli elbiseler giymiş, hü­kümdarların hattı hareketini tutmuş bulunca bunun sebebini sordu. O da "öyle bir ülkedeyiz ki bunu yapmaya muhtacız" diye karşılık verince, Hz. Ömer "seni ne meneder ne de sana yapmanı emrederim" dedi. Bunun anlamı şudur: Sen kendi durumunu daha iyi bilirsin, buna ihtiyaç duyuyorsan ne ala, duymuyorsan yapman iyi değil. Hz. Ömer ve başkalarının bu davranışı, imamlar ve yöneticilerin durumlarının şehirlere, asırlara, toplumlara ve şartlara göre değiştiğini gösterir. Bu yüzden, daha önceleri olmayan süs ve siyasetleri yenileme ihtiyacı duydular ki bazı durumlarda bu gerekli olmak­taydı.[124] Mencûr da el-Menhec'de'[125] bunu zikrederek onaylar ve Karâfî'nin sözünde geçen "imamlar"ın hem büyük imameti (devlet başkanlığı) hemdeküçüki m â me t i (namaz imamlığı) kapsadığını belirtir ki bu ger­çekten güzel bir ifadedir.[126]

 

Hur Ve Kölelerden Hz. Peygamber'ın Hizmetinde Bulunanlar

 

Şerhul-Mevâhib'de müellif, burada söz konusu hizmetçinin (hadim), genç oğlan veya kız çocuğu olduğunu belirtir.[127] Âmİrî, Behcetü'1-mehâ-fîl'de onbir hizmetçiyi sayar.[128] Ibn Cemâa, Muhtasdru 's-siyer* de Allah Resulü'ne hizmet edenleri zikrederken şöyle der: Ebû Hamza Enes b. Malik, Hind ve Esma binti Harise el-Eslemî Rabia b. Ka*b el-Eslemî de onlardandır. İbnül-Cevzî Muhtar saru'l-Hilye' de şöyle der[129]: Rabia b. Ka*b el-Eslemî Allah Re-sulü'ne (sav) hizmet eder ve ihtiyaçlarını karşılamak için kapısının önünde gecelerdi. el-İstîâb' da da onun sefer ve ha­zarda Resulullah*tan ayrılmadığı zikredilir.[130] Müslim'in Ra-bia'dan naklettiği bir rivayette o şöyle der: Allah Resulü'nün kapısında gece­ler, ona abdest suyu verirdim.[131] Şerhu'l-Mevâhib'de Vâkıdfnin şöyle de diği zikredilir: Rabia, vefatına dek Allah Resulü'nden ayrılmadı, sonra Me dine'den çıkıp gitti.[132] Dürrü*s-sehâbe'de[133] Ümmu Seleme'nin Ebû Huzey fe diye künyelenen azatlısı Muhacir'in biyografisi verilirken, onun şöyle de diği zikredilir: "Allah Resulü'ne (sav) beş yıl hizmet ettim, yaptığım birşey için "bunun niçin yaptın?", yapmadığım birşey için de "bunun niçin yap­madın1?" buyurmadı asla."[134]

 

Allah Resulü’ne Hizmet Eden Azatlı Köleleri

 

M e v â 1 î kelimesi m e v 1 â 'nın çoğulu olup azad eden efendi ve aza edilen köle manalarına gelir. Burada da bu son anlamda kullanılmıştır Behce'de şöyle der: Bu azatlıların hepsi bir zamanda Allah Resulü'nün elin de mevcut olmayıp her biri ayrı ayrı zamanlarda bulunmuşlardır. Beh cetül-mehâfîl'de Allah resulü'nün azatlıları faslında, onların sayılarımı otuzbire ulaştığı belirtilerek şu isimler zikredilir: Zeyd b. Harise, Üsâme b Zeyd, Ebû Kebşe,[135] Enise, Şukrân, Rebâh, Yesâr, Ebû Rafı' el-Kıbtî, Ebi Müveyhibe, Karkire, Hilal b. Yesâf in dedesi Zeyd,[136] Tahman, Me'bûr el Kıbtî, Vâkid Ebû Vâkid, Hişam b. Dumeyre, Asîb,[137] Ebû Ubeyd, Ebû Hind Enceşe, Ebû Lübâbe ve Ruveyfî'. Hz. Peygamber'inyedi tane de cariyesi olup bunlardan biri Selma'dır.[138] Muhibbüddin et-Taberî de el-Hulâsa'da hiz­metçilerin sayısını yukarıda zikredilen sayıya ulaştırmıştır.[139] el-Mevâ-hib'de de İbnü'l-Cevzfden[140] naklen Allah Resulü'nün azatlılarının kırküç, cariyelerinin ise onbir olduğu kaydedilir. Zurkânî, İbnü'l-Cevzî'den başka birinin azatlı köle ve cariyelere bundan başka birçok ilavede bulunduğunu ve bu konuda müstakil bir eser yazdığını belirtir.[141] el-Elfîyye ve şerhleri ile Simtü'l-cevhari'l-fâhir'e[142] bakınız. İmâm en-Nevevî, Tehzîbü'1-esmâ ve'1-luğât'ta, bu azatlıların hepsinin aynı zamanda değil, her birinin ayrı ayrı zamanlarda Resulullah'm elinde mevcut bulunduklarını belirtir.[143] Al­lah en doğrusunu bilir.[144]

 

Allah Resulü'nün Hastalığı Sırasında Azad Ettiği Köleler

 

Nûru'n-nibrâs'ta[145] Ebû Tahir el-Muhlis'in Sehl b. Yusuf a varan se-nedle yaptığı rivayette, Sehl'in babasından, onun da kendi babasından şöyle dediğini naklettiği kaydedilir: Allah Resulü (sav) hastalığı sırasında kırk köle azad etti. Hafız Ebü'1-Alâ el-IrâkîNûru'n-stibrâs'ta kendi el yazısıyla Allah Resulü'nün hastalığında kırk köle azad ettiğini kaydetmiştir. Simtü'l-cevheri'l-fâhir'de de müellif, Allah Resulü'nün azad ettiği kölele-riyle ilgili olarak dört varakı kapsayan bir bölüm ayırmıştır. Emir Sıddık Hasan Han'ın oğlu çağdaş muhaddis Nûrul-Hasan Han Bülûğu'I-me-râm'a yaptığı şerhte,[146] en-Necmü*l-vehhâc'dan nakille Allah Resulü'nün ömrünün yılları sayısınca altmışüç köle azad ettiğini söyler ve adlarını zik­reder. Daha sonra şöyle der: Hz. Aişe de altmış dokuz köle azad etti ve o ka­dar yıl yaşadı. Hz. Ebubekir birçok köle azad etti. Abbâs yetmiş köle azadetti. Bunu Hâkim rivayet eder.[147] Hz. Osman muhasara altındayken yirmi köle azad etmişti. Hukeym b. Hizam gümüş halka (tasma) takılı yüz köleyi azad etti. Abdullah b. Amr bin, Abdurrahman b. Avf da otuz bin köle azad et­ti.[148]

 

Allah Resulü Uyuduğunda Kendisini Uyandıran, Guslettiğinde Örtü Tutan

 

Simtü'l-cevheri'l-fâhir'de Abdullah b. Mesud'la ilgili olarak şöyle denir: Allah Resulü uyuduğunda kendisini o uyandırır, guslettiğinde örtü tutar, yolculuk edeceği zaman bineğini hazırlar ve yalnız başlarına birlikte yürürlerdi.[149] Fetih ve o sırada Resulullah'ın gusletmesiyle ilgili kıssada, kızı Hz. Fatıma'nın kendisine örtü tuttuğu zikredilir.[150]

 

Allah Resulipne Evi İçindeki İhtiyaçları İçin Hizmet Eden

 

Allah Resulü'nün (sav) bu tür hizmetlerini ailesi yürütürdü. Hafız İbn HacerFethu'l-Bârî'de (bkz. s. 221,1. baskı, "mızrak taşıma babı" nda), "ev­lerdeki helalarda hizmeti ailesine aitti" diyerek bu hususu açıkça belirtir.[151] Kastallani de bunun aynısını söyler.[152]

 

Allah Resulü'nün Kapısında Geceleyen Erkekler

 

İbn Sa'd'ın Tabakât'ında (IV, 44) Rabia b. Ka'b el-Eslemî'den şöyle de­diği rivayet edilir: "Allah Resulü'nün (sav) kapısında geceler, ona abdest suyunu verirdim. Gece uzun bir süre "semi'allahu Ümen hamideh" dediğini, uzun bir süre de "elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn" dediğini duyardım"[153] Ka'b'm sözü geçen hadisini Ebû Davud "Nebi (sav)'in gece namaza kalkışı babı" nda tahric etmiştir. Ka'b şöyle der: "Resulullah (sav) ile birlikte gece­lerdim. O'na abdest suyunu getirir, ihtiyacını karşılardım. Allah Resulü 'benden dile!' buyurdu, 'Cennette sana arkadaşlığı dilerim' dedim. 'Daha başka?' deyince, ben de 'hepsi bu!' dedim. Bunun üzerine Resulullah, 'Nefsi­ni ıslah konusunda fazla namaz ve ibadetle bana yardımcı ol' buyurdu."[154] Münzirî, Ebû Davud'un muhtasarında[155] şöyle der: Müslim ve Nesâî de bu hadisi tahric etmişlerdir. Tirmizî ile îbn Mâce ise hadisin yalnız bir tarafını tahric etmişlerdir. Rabia'dan Kütüb-i Sitte'de bundan başka rivayet nakledilmemiştir.[156] el-İsâbe'de[157] Heysem b. Nasr el-Eslemî'nin biyografisinde, kendisinden şu rivayet nakledilir: "Nebî (sav)'e hizmette bulundum, Mehâ-vîc kavminde kapısını bekledim, Ebu'l-Heysem'in[158] kuyusundan kendisine su getiriyordum. Kuyunun güzel suyu vardı."[159]

 

Allah Resulümün Özel Hizmetinde Kadın İstihdam Etmesi

 

Hasan b. Süfyan'ın Müsned'inde,[160] Hâkim,[161] Dârekutnî ve Ebû Nu-aym'ın EbûMaliken-Nehaî'den tahric ettikleri hadiste, o Esved b. Kays'tan, o Nebih el-Anzî'den ve o da Ümmü Eymen'den şu rivayette bulunur: "Allah Resulü (sav) gece kalktı ve evin bir köşesinde bulunan toprak kaba bevletti. Ben de gece bir vakit kalktım, susamıştım, ne olduğunu anlamadan o kapta-kini içtim. Sabah olduğunda Nebi (sav) 'Ey Ümmü Ey men, kalk şu kaptaki-ni dök' buyurdu. Ben 'Andolsun ondakini içtim' deyince, Resulullah (sav) azı dişleri görününceye dek güldü ve sonra şöyle dedi: 'Andolsun, senin karnın artık ebediyyen hastalık görmez.”[162]

 

Allah Resulümün Yahudi Bir Çocuğu İstihdamı

 

Sahih-i Buharı' de Enes'ten şu rivayet nakledilir: Yahudi bir çocuk Allah Resulü'ne (sav) hizmet ediyordu. Hastalandığında Allah Resulü onu ziyaret ederek kendisini İslâm'a davet etti. O da müslüman oldu ve öldü.[163] Maliki mezhebinin ana kaynaklarından el-Utbiyye'de,[164] İmam Malik'in talebelerinden Ziyad b. Şebtûn'dan[165] bu çocuğun adının Abdülkuddüs ol­duğu nakledilir. Abdülkuddüs adından el-İsâbe bakınız.[166] Allâme İbn Zekrî de el-Fevâidül-müttebe'a fi1-avâidîl-mübteda*a[167] adlı eserinde onun biyografisini verir. Bu esere de bakınız. Ubbî Sahih-i Müslim'e yaptığı şerhte,[168] hayızlı kadından İ z â r (belden aşağı giyilen elbise) üze­rinden istifade ile ilgili hadislerden söz ederken, İbn Cübeyr'den, onun Mus­haf ı hizmetçisi mecûsi bir çocuğa verdiği, çocuğun da Mushaf ı bir bağla taşıdığını nakleder. Hafız eş-Şâmî, Allah Resulü'nün bazan koyununu ken­disinin sağdığı, elbisesini diktiği, koyununu yüzdüğü ve kendi kendisine hizmet ettiği rivayetinin de içinde bulunduğu birçok hadisi zikrettikten son­ra şöyle der: Bu durumu bazı zamanlarda olmuş kabul etmek gerekir, çünkü Allah Resulü'nün hizmetçilerinin bulunduğu; bazan kendi kendisine hiz­met ettiği, bazan başkaları vasıtasıyla hizmetini yürüttüğü ve bazan da bir­likte bunu yaptıkları bilinmektedir.[169]

 

Allah Resulü'nün Yapılmasını Hiçbir Hizmetçisine Ismarlamadığı Hususlar

 

İbn Seb' Hz. Aişe'den şöyle dediğini rivayet eder: Allah Resulü'nün (sav) sadakasını vermeyi başkasına tevdi ettiğini görmedim. O bizzat kendisi sadakayı fakirin eline verirdi. İbn Mâce de bunu İbn Abbâs'dan rivayet eder.[170] İbn Sa'd, Ayyaş b. Ebî Rebia'nın azatlısı Ziyad'dan şu rivayeti nakleder: İki husus vardır ki Allah Resulü hiç kimseye tevdi etmezdi: Gece namaza kalktığında abdest suyunu dökmeyi ve sadaka dileyene sada­ka vermeyi. Sadakayı bizzat kalkar kendisi verirdi.[171]

 

Allah Resulümün Kendilerine Hizmet Ettiği Kimseler

 

el-Makalatü's-seniyye'de[172] müellif şöyle der:

Tüm varlığı kaplamıştır bereketi Mustafa'nın.

Oluşun (fcevn) içtenliği, mahluka tın nimet içinde oluşu ondan.

Elçilere güleryüz gösteren, avuçları (cömertliği)

Diyem (Deylem?) başaklarından daha gür, umulduğunda.

Necaşfnin elçileri geldiklerinde hizmet etti onlara,

Kerem alanına indiklerinde.

Ashabı biz yeteriz dediler, O ben, dedi

Daha layıkım ashabıma hizmet edenlere hizmete.

Onlar ashabıma ikram edenlerdir ülkelerinde

Muhacir olarak gittiklerinde.

îbnLuyûnet-Tücîbî1[173] el-İnâle adlı eserinde, meşayihin kendilerinden aşağı kimselere hizmette bulunmalarında esasın (delilin), Allah Resulü'-nün (sav) Necaşf nin elçilerine bizzat kalkıp hizmet etmesi olduğunu söy­ler.[174]

 

Muhacirlerin İzdiham Sırasında Kalkıp Allah Resulümün Etrafını Açmaları

 

Âhmed b. Hanbel'in Müsned'inde[175] "Uz. Aişe Müsnedi" nde Urve'nin ondan yaptığı şu rivayet nakledilir: "Arap askerleri Allah Resulü'nün etrafında öyle biriktiler ki onu bürüdüler. Muhacirler kalkıp Hz. Aişe'nin eşiğine çıkması için Resülullah'ın etrafını açtılar, onlar kendisine yetiştiler, Resulullah da ridasını onların ellerine teslim ederek eşiğe sıçrayıp eve girdi ve şöyle dedi: 'Allahım, onlara lanet et!'Bunun üzerine Uz. Aişe 'Ey Allah'ın Resulü, topluluk helak olacak!' deyince, Resulullah (sav) şöyle buyurdu: 'Hayır, asla. Ey Ebubekir'in kızı, andolsun ki ben Azız ve Celîl olan Rab-bime, vefasız kalmayacak bir şart koşarak şöyle dedim: Ben bir insanım, in­sanların daraldığı gibi ben de daralırım. Bu durumda hangi mü'min aley­hine bir söz sarfedersem onu kendisi için keffaret kıl.'"[176]

 

Yastık Görevlisi

 

Derim: Yastık (v i s â d ) kelimesi v â v 'in kesresi ile olup el-Mis-bâh*ta yalnız bu okunuşu zikredilmiştir. el-Kâmûsta ise v â v harfinin üç hareke ile de okunabileceği belirtilir.[177] Nebî (sav) zamanında bu görevi İbn Mesud yüklenmişti.[178] Bu husus Sahîh-i Buhâri' de, Alkame'nin Şam'a gidişi ve Ebu'd-Derda ile karşılaşışı kıssasında geç­mektedir. Sahîh-i Buhe"Kitâbu'l-Vudû” da Ebu'd-Derda'nm Iraklı­lara söylediği şu söz geçmektedir: İçinizde su ve yastık görevlisi (İbn Mesud) yok mudur?[179] Burada yastık kelimesi h â'sız (vi sâ d ) olarakgeçmekte olup " m i h a d d e " manasınadır. Kastallânî de aynı şeyi zikreder. Ha-fâcî, Şerhu'ş-Şifâ'da şöyle der: V i s â d e , yastık olarak kullanılan, yani başın altına konulan şey olup "mihadde* diye adlandırılan nesne karşılığındadır.[180]

 

Allah Resulü’nün Yanına Gelen Kimseye Yastık Koyması

 

Nebî (say), Selman yanına girdiğinde ona yastık koymuş­tu. Bu bilgi, İbn Hayyân el-Isfehânî*nin Kitâbu AhlâkVn-Nebî adlı eserinde geçmektedir.[181] es-Sîretü'ş-Şâmiyye'de lbn Sa'd'a isnadla şu rivayet zikredilir: Adî b. Hatim, Nebî (sav) mescidde bulunduğu sırada huzuruna gelerek ona selam verdi. Allah Resulü "Kim bu adam ?" di­ye sorunca, "Adî b. Hatim" dedi. Bunun üzerine Resulullah onu evine go-turdu, kendisine bir yastık koyarak "ustune otur" buyurdu.[182] Hafâcî, Şer-hu'ş-Şifâ'da şöyle der: Bu, "vısâde "nin yastık değil, yaygı olduğuna de-lâleteder. Cevherî'nin onu yalnız" m i h a d d e " (yastık)diye yorumlama­sının önemi yoktur.[183] Ibn Asâkir, Târihinde Enes'ten zayıf saydığı şu riva­yeti tahric eder: Adî b. Hatim Allah Resulu'nun huzuruna girdiğinde ona bir yastık koydu, kendisi de yere oturdu. Bunun üzerine Adî "şehadet ederim ki sen yeryüzünde ne üstünlük ne de bozgunculuk peşinde değilsin" dedi ve musluman oldu.[184] Başka bir rivayette de kendisine "ey Allah Resulü, biz kimse için yapıldığını görmediğimiz bir manzara gorduk" denilince, "evet, bu bir kavmin kerîmidir (lider, soylu, saygı duyulan), size bir kavmin kerîmi geldiğinde ona ikramda bulunun" buyurdu.[185] Dûlâbî mezkûr hadisi Adî b. Hatim tarikiyle Kitâbü'1-Künâ ve'1-elkâb'da rivayet etmektedir. Zehebî el-Mîzân'da ondan sözle " m u n k e r " olduğunu belirtir el-Câmiu's-sa-ğîr*de[186] bu hadis sahabeden birçok tarikle nakledilmiştir Ancak Zehebî Muhtasârul-MedhaTda[187] bu hadisin butun rivayet yollarının zayıf oldu­ğunu ve " m u r s e 1" bir şahidinin bulunduğunu söyler. Ibnul-Cevzî bu hadisin uydurma olduğuna hükmetmiş, Irâkî ve sonra talebesi Ibn Hacer ise onu tenkid ederek hadisin uydurma değil zayıf olduğunu belirtmişlerdir.[188] Hâkim hadisi el-Müstedrek*te tahric ederek isnadının sahih olduğunu söy­ler. V i s â d e (yastık, minder), Tirmizî'nin rivayet ettiği hadiste Resulul-lah'ın reddedilmesini yasakladığı hususlardan biri olarak geçer: "Uç şey var ki reddedilmez: sut, yastık ve yağ (koku)"[189]

Biri şu şiiri söyler:

İnsanların en hayırlısının sünneti oldu

Allah'ın rahmeti üzerine olsun omur boyu

Reddetmemek güzel kokuyu, yastığı Sütü ve et ile hurmayı.[190]

Hafız SuyûtS bunların sayısını yediye ulaştırarak şöyle der:

Mustafa'dan yedi şey vardır kabulü sünnet olan

Kişi dostuna onları ederse armağan

Tatlı, sütler, yağ ve yastık,

Muhtaca yiyecek, güzel koku ve reyhan.

Şa'rânf nin Tabakât'ında Süfyan b. Uyeyne'den zemzem suyunun da güzel koku mesabesinde olup reddedilmeyeceği rivayet edilir.[191] İbn Lu-yûn'un er-Risâletül-ilmiyye[192] adlı eserinde şu bilgi verilir: Yaslanmaya gelince, Ebû Davud'un Sünen'inde Cabir b. Semüre'den şu rivayet zikredilir: "Evinde Allah Resulü'nün (sav) huzuruna girdim ve onu sol tarafi. üze­rinde bir yastığa yaslanmış gördüm."[193] Ebû Said el-Hudrî yaygının üzerin­de oturur ve yastığa yaslanırdı. Arif en-Nâblusî Şerhu't-Tarîkatil-Muhammediyye[194] adlı eserde, Hanefi mezhebinin büyük kitaplarından el-Hidâye'den[195] naklen şöyle der: Hz. Peygamber'in ipek bir koltuk yastı­ğının üzerinde oturduğu rivayet edilir. îbn Sa'dTabakat'da İbn Abbas'ın bi­yografisinde[196] Benî AnuVin azatlılarından Râşid'den şu rivayette bulunur: İbn Abbas'ın yatağı üzerinde ipek bir yastık gördüm İbn Sa'd Benî Vâdia'nın müezzininden şu tahricde bulunur: İbn Abbas'ın yanına geldim, ipek bir yastığa dayanmıştı, Said b. Cübeyr de ayak uçundaydı. İbn Abbas ona şöyle diyordu: Bak bakalım benden nasıl rivayette bulunacaksın, benden çok ha­dis belledin.[197] Ebubekr el-Kâsânî'nin Bedâiu's-senâi' fî tertîbi'ş-Şerâi[198] adlı eserinde, îbn Abbas'ın kıssası zikredildikten sonra şu bilgi veri­lir: Enes'in bir düğün yemeğinde bulunduğu ve üzerinde kuş şekilleri bulu­nan ipek bir yastığın üzerine oturduğu rivayet edilir ki onun bu davranışı ipeğin ve üzerinde resimlerin bulunduğu küçük yastığın üzerine oturma ruhsatına delalet eder.[199] Anılan eserin" i s t i h s â n " babına bakınız.[200]

 

Ayakkabı Görevlisi

 

el-Mevâhib ve diğer eserlerde de geçtiği üzere ibn Ceznâa'nın Muhtasaru's-siyer' inde şu bilgi zikredilir: Abdullah b. Mes'ud Allah Resulü'nün (sav) ayakkabılarının görevlisi (sâhibu'n-naleyn) îdi, kalktığında onları kendisine giydirir, otur­duğunda da kalkıncaya dek kollarında tutardı.[201] Bu rivayeti Haris b. Ebî Ömer, Kasım b. Abdurrahman'ın "mürsel "terinden tahric ederek şu ilavede bulunmuştur: ".kalktığında ayaklarına ayakkabılarını giydiriyor ve odaya girinceye dek önünde yürüyordu." Zurkânî Şerhul-Mevâhib'de "İbn Mesud ayakkabıları kolarına takıp tutardı" sözü ile ilgili olarak şöyle der: Bunun hikmeti, ihtiyaç duyulduğunda Hz. Peygamber'e hizmet için ellerinin boş kalması ve istediğinde ellerini hizmette kullanma­sıdır.[202] Bu bilginin aslı onun hocası Şebrâmellisî[203] tarafından verilmiştir. İmâm Ebul-Abbas el-Makkarî'ninFethul-Müteâl[204] adlı eserinde şu bilgi zikredilir: Sahih-i Buhâri'de[205] belirtildiği gibi İbn Mesud ayakkabılar, misvak, yastık ve abdest suyu görevlisi idi. Bu görevi Resulullah'tan (sav) almıştı. Resulullah kalktığında ayakkabılarını giydirir, oturduğunda da kalkıncaya dek kollarında tutardı. Muhammed b. Yahya, Kasım'dan şu ri­vayette bulunur: Nebî (sav) oturduğu zaman Abdullah b. Mes'ud kalkar ayaklarından ayakkabılarını çıkarır ve kendi kollarına takardı. Kalktığın­da da onları giydirir odaya girinceye dek elinde asa önünde yürürdü. Arala­rında İbn Sa'd'ın da bulunduğu bir grup, Enes b. Malik'in Resulullah'ın ayakkabılarının ve su matarasınım görevlisi olduğunu zikreder. Hafız İbn Hacer, "ayakkabı görevlisi içinizde değil mi?" hadisi[206] üzerine konuşurken şöyle der: Ayakkabılar ve onlarla birlikte anılan diğer şeylerin görevlisin­den maksat İbn Mesud'dur. Çünkü o bu hususta Allah Resulü'nün hizmetini yüklenmişti.Gerçekteise"sâhibu'n-n a'leyn*(ayakkabılarınsa­hibi) Allah Resulü'nün kendisi idi. İbn Mesud'a onları taşıdığı için mecazen "sâhibu'n-na'leyn" denmiştir. Kûtu'l-muğtazî alâ Câmii't-Tirmizrde[207] geçtiği üzere Beyzâvî şöyle der: îbn Mesud, Hz. Peygamber'e bütün durumlarda hizmet eder ve onunla olurdu. Abdest almak için kalktı­ğında ibriğini taşır, giyeceği zamana dek saklamak üzere ayakkabılarını alıkordu.

İbn Mesud'un ayakkabı görevlisi olmasıyla ilgili olarak, çağımızın Bûsîrî'si Ebu'I-Mehâsin Yusuf b. İsmail en-Nebhânî el-Beyrûtî 1324 yılında Beyrut'ta kendisi hakkında bana şu şiiri okudu:

Mustafa'nın nalinin misaline hizmet ettim Gölgesinde yaşamak için iki dünyada Nalinine hizmetle mesud oldu îbn Mesud Ben de o nalinin misaline hizmetle oldum mesud.

el-Makâlâtü's-seniyye fi medhi hayrft-beriyye*nin yirmi birinci makalesinde, Makkarî'den naklettiğimiz bilginin muhassalası manzum olarak şöyle dile getirilir:

Kalkar "vesile" sahibinin ayakkabılarını çıkarır Ayaklarından, takar o fazilet sahibi yüce gönüllü insan Evet iki kollarına. Ta ki kalktığında ona giydirirdi Onları, sonra yürürdü sapmadan dos doğru Önünde Ahmed'in asayla ve onu girdirirdi Odaya, hizmete seçilen saygın bir insan.

Tenbih: Ibn Gazi'nin Sahih-i BuhâriVe yaptığı şerhte,[208] varlıklı olan­ları hariç Cahiliyye devrinde Arapların tabaklanmamış (işlenmemiş) deri­den ayakkabı giymekte oldukları zikredilir. Bu yüzden Ibn Ömer'i" s e b  t i y y e" , yani kılı olmayan ayakkabı giymiş görenler bunu tuhaf karşılamışlar, o da "Allah Resulü'nü (sav) bunu giyer gördüm" demişti. Ta­nınmış alimlerden bir grup, Resulullah'ın ayakkabılarıyla ilgili olarak müstakil eserler kaleme almışlardır. Ebül-Yümn İbn Asâkir, es-Sirâcül-Bulkinî, Büstî, eş-Şems Muhammed b. İsa el-Makkarî (Kurretül-ayneyn fî tahkiki emri'n-na'leyn adlı eserin müellifi) ve diğer bazıları bunlar­dandır. Bu alimler arasında en şöhretlisi Mısır'da medfun bulunan İmâm E bul-Ab bas el-Makkarî olup en-Nefehâtü'1-anberiyye fî vasfı na'ley hayril-beriyye ve Fethü'l-müteâl fî medhi hayri'n-niâl adlı eserleri vardır. Bu sonuncu eser bir cilt olup en-Nefehât*tan sonra Mescid-i Ne-bevî'de Resulullah'ın (sav) ayakucunda telif etmiştir. Nitekim Resulullah'ın sarığı ile ilgili eserini de Mescid-i Nebevfde Allah Resulu'nün başucunda te­lif etmiştir.[209]

Fethul-MüteâHn bazı muhtasarları yapılmış olup Radiyüddin Ebul-Hayr Abdülmecid el-Kâdirî el-Hindf nin Hindistan'da basılan muhtasan, Merakeş'te medfun Ebul-Hasan Ali b. Süleyman ed-Dimnetf nin[210] ve Ebul-Mehâsin Yusuf en-Nebhânî'nin[211] muhtasarları bunlardandır. Bu üç eser de bende mevcuttur. Hatta ilk muhtasarda Resulullah'ın nâlinleriyle ilgili ola­rak telif edilen eser sayasının elli küsüre ulaştığı zikredilir. er-Rihletül-Ayyâşiyye'de, müellifin Mekke'de el-Leâli'1-mecmua min bâhiri'n-ni-zâm ve bârii'l-kelâm fî sıfatı misâli nail Resulillah (sav) adlı eserin yarısı kadar bir kısmına muttali olduğu belirtilir. Yine bu eserde kaydedil­diğine göre Abdullah b. Muhammed b. Harun et-Tâî el-Kurtubî tarafından derlenmesine teşebbüs edilen bu kitabın telif sebebi şudur: Kendisinden Al­lah Resulü'nün (sav) nâlini üzerine yazılmak için beyitler kaleme alması is­tenince bu konuda bir kıta yazar ve kendi bölgesi Endülüs'ün ediplerini bu­na katılmaya davet eder, onlar da bu isteğe müsbet cevap verirler. Kitapta mevcut şiir parçalan irili ufaklı yüz otuzu aşmaktadır. Şeyh Ebû Salim şöyle der: Hafız el-Makkarî, hıfzının genişliği, mütalaasının çokluğu ve na-linle ilgili olarak söylenenleri araştırmadaki titizliğine rağmen bu esere vakıf olamamıştır. Kendi çağından önceki müelliflerden bundan çok daha az sayıda kimsenin verdiği bilgilere muttali olabilen Makkarî'nin Fefchul-Müteâl fî medhi hayri'n-niâl adlı eserinde zikrettiklerinin çoğu da ken­disi ve çağdaşlarının söylediklerinden ibarettir. Makkarî eğer bu kitabı gör­seydi şüphesiz çok sevinecekti.[212]

 

Allah Resulü'nün Düşmekten Dolayı Sırtı Ve Ayakları Oğmadakt Hareket Tarzı

 

es-Sîretü'ş-Şâmiyye*de "Allah Itesulü'nün (sav) düşmekten dolayı sırtı ve ayakları oğmadaki hareket tarzı (sireti)" bahsinde şu nakilde bu-lu-nulur: Ebû Nuaym et-Tıb[213] adlı eserinde Hz. Ömer'den şu rivayeti nakle­der: "Nebi (sav/in huzuruna girdim, Habeşli bir çocuk hizmetçisi sırtım oğuyordu. "Ey Allah'ın Resulü, nedir bu?"diye sorduğumda,"düngece deve beni düşürdü" buyurdu." Diğer bir rivayette hadisin lafzı şöyledir: "...sır­tını oğuyordu. Ömer sorduğunda, Nebî (sav) "deve beni yordu"dedi" Derim: Mezkur hadis Taberânî tarafından el-Mu'cemü's-sağîr'de İbrahim adlı hocaları kısmında tahric edilmiştir. Bu hadis Taberânî'nin el-Mu'cemül-evsafında da nakledilmiştir.[214] Kârî, Şerhu Aynil-ilınMe[215] bu hadisin is­nadının zayıf olduğunu söyler. el-Mekâsidül-hasene'de[216] müellif şöyle der: "Ayak v.s, oğma hadistim Dârekutnî İbn Abbas'tan rivayetle el-Ef-râd'da[217] zikreder: "Ben Übey b. Ka'b'ın yanında, onun ayağını oğuyor-dum". O, bir âyetin kıraati ile ilgili olarak zikrettiği hadiste[218] Ebû Zeyd'den şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Resulü'ne (sav) uğradım, bana "yaklaş ve sırtımı mesket" buyurdu, yaklaştım ve sırtını meshettim".[219]

 

Allah Resulü’nü Güldürenler

 

İbn Hacer el-İsâbe'de[220] Himâr'ın biyografisini vererek Sahîh-i Bu-harîMen[221] şu nakilde bulunur: Onun adı Abdullah, lakabı Himâr idi, Resu-lullah'ın (sav) güldürürdü. Ebû Yala, Zeyd b. Eslem'den şu rivayeti nakle­der: O, Resulullah'a bir tulum yağ veya bal hediye eder, sonra sahibini geti­rerek "parasını ona ver!" derdi. İbn Hacer devamla şöyle der: Zübeyr b. Bekkar'in Kitâbu'l-Fükâhe vel-mîzâh'ta[222] zikrettiğine göre, bu olayın ben­zeri Numan[223] için de söz konusudur. Yine İbn Hacer el-İsâbe'de Süvey-bit b, Harmele el-Abderî*nin biyografisini verir ve yaptıklarından bazı olay-lan zikrederek Allah Resulü ve ashabınım bu olaylara bir yıl boyunca güldükle­rini belirtir.[224] Fakih muhaddis Kadı Ebû Ali Hasan b. Belkasım b. Badis el-Kısmıtînî Fevâidü'd-dürer ve ferâidü'l-fiker fî şerhi Muhtasari's-siyer adlı eserinde[225] Resulullah'ın zevcesi Sevde'nin biyografisini verirken şöyle der: O, Nebî (sav)'i güldürürdü. Bir defasında "Ey Allah'ın Resulü, dün gece arkanda namaz kıldım, rükûa vardığımda kanın damlamasından korktuğum için burnumu tuttum" deyince Resulullah güldü.[226]

 

Devlet Başkanının Küçük Akrabalarıyla Oynaması

 

el-İsâbe müellifi, Kesir b. Abbas b. Abdülmuttalib'in biyografisini ve­rirken Ebû Ali b. Seken ve İbn Mende'nin Kesir b. Abbas'tan şu rivayeti tah-ric ettiklerini söyler: Nebî (sav) beni ^Abdullah'ı ve Kasem'i[227] ve bir başkası­nı bir araya toplar, kollarını açarak "kim önce gelirse ona şu var" derdi. Başkasının ona muhalefetle tahric ettiği şu rivayet daha kuvvetlidir: Resu-lulllah (sav) Abbas'm çocukları Abdullah, Ubeydullah ve Kesir'i koştu-rarak "kim önce gelirse ona şu var" buyururdu.[228]

 

Elçi Heyetlerine Allah Resulümü Nasıl Selamlayacaklarını Öğreten Kimse

 

îbn Ishak, hicretin dokuzuncu yılında Sakîf elçi heyetinin gelişiyle ilgi­li kıssada şu bilgiyi verir: Sakîf heyeti, başlarında Abdüyâlil olarak geldiler. Medine'ye yaklaşıp bir kanala indiklerinde orada Muğire b. Şu'be'yi buldu­lar. Muğire, onların gelişini Resulullah'a müjdelemek için geri dönerken Hz. Ebubekirle karşılaştı. Hz. Ebubekir ona "onların gelişini Allah Resulü'ne haber verinceye dek beni geçmemen hususunda Allah adına söz ver­meni istiyorum" dedi, Muğire de öyle yaptı. Hz. Ebubekir Resulullah'ın hu­zuruna girerek onların gelişini haber verdi, sonra onların yanına vardı, öğleyi onlarla birlikte geçirdi ve Resulullah'ı nasıl selamlayacaklarını ken­dilerine öğretti. Onlar yine de Câhiliyye selamıyla selamladılar.[229] İbn Kayyim'in el-Hedy (I, 458) ve Zurkânfnin Şerhu'l-Mevâhib'ine (IV, 6) bakınız.[230] Hanefi âlim Ebussuud'un Tefsir'inde, Hz. Ebubekir'in Resulul-lah'a elçiler geldiğinde onlara Allah Resulü'nü nasıl selamlayacaklarını öğretecek ve huzurunda sükun ve vekar içinde bulunmalarını emredecek bi­risini gönderdiği zikredilir. Bundan, Hz. Ebubekir'in günümüzde teşrifat müdürünün göreviyle meşgul olduğunu da anlamaktayız.[231]

 



[1] Mefâtihul-gayb, Kahire: 1934-1962, II, 165.

[2] Ebû Cafer en-Nahhâs'ın fö. 338/950) bu eseri, bazı kaynaklarda (Mu'cemül-udebâ, IV, 228; el-Vâfî bil-Vefeyât, VII, 363) Edebül-küttâb, bazılarındada (GAL, SuppL, I, 20 DSİnaâtül-kÜttâb olarak geçer.

[3] ibn Kesîr, Tefsîr, II, 70.

[4] age.IV, 190. BenîHanîfe içinbkz.İA,V, 217-218.

[5] el-Furûk, Tunus: 1302,11, 182-183 Metinde "ona naziloldu" şeklindeki ifade, el-Furûkta "bana nazil oldu" şeklindedir.

[6] Müsned.I, 10-11.

[7] Buhari, Buyu' 15. Ayrıca bkz. İbn Sa'd, Tabakât, III, 185.

[8] İbn Sa'd, İÜ, 184. Burada Hz. Ebubekir'in pazara boynunda elbiseler olarak gittiği ve yolda Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde ile karşılaştığı kaydedilmektedir.

[9] ibn Sa'd, m, 185.

[10] Bu konuda bkz. İbn Sa'd, III, 170-171.

[11] Halûlû'nun (ö. 895/1490) bu eserinin adı ed-Diy&ul-lâmi' olup Sübkrnin fikıh usulüne dair eserinin şerhidir (bkz. Ahmed Bâbâ, Neylül-ibtüıâc, s. 83; GAL, SuppL, II, 105-106).

[12] Bu hadis (Müslim: Fedâilu's-sahâbe, 10) ihtiyacı için başvuran bir kadına Reaulul-lah'ın daha sonra gelmesini söylemesiyle ilgilidir. Aynca bkz. îbn Sad, III, 178; İh­san Abbas, s. 44.

[13] Eserin adı metinde yanlış olarakel-Faysal diye geçer. Sozkonusu bilgi için bkz. el-Fasl m-milel vel-ehvâ ve'n-mhal^IV, 176-179. Aynı bilgiler ve îbn Hazm'ın hilâ­fetle ilgili görüşleri için bkz. A. MagidTurki, Th6ologiens et jurists del'Espagne musulmane,Paris: 1982, s. 69-99.

[14] el-Kavnînut-fıkhiyye,Beyrut, ts., s. 16.

[15] îdris b. Abdullah, Hz. Ali'nin soyundan olup Mağrib'te îdrisiler hanedanının kuru­cusudur (bkz. Rene Basset, "îdris I", İA, V, 935; Zirikli, I, 267).

[16] EserHz Peygamberin methine dairdir (GAL, SuppL, II, 692,901).

[17] Bu eserin tam adıNazmu'd-dürr (dürer) vel-ikyân fî devleti Âli (Benî) Zeyy* ân'dıribkz. Fihrisfll-fehâris,!, 267; GAL, II, 320, SuppL, II, 341, 349).

[18] Bu eser, muhtemelen, Ahmed b. Muhammed el-Hamevî'nin ed-Dürrü'n-nefîsfi beyâni nesebil-tmâtn Muhammed b. tdris adlı eseridir (bkz.GAL, 11,409-410, SuppL, II, 433).

[19] bkz. E.Levi-Provençal, "Abd al-Rahmân", El, 1,83-84.

[20] el-Kavânânul-fıkhiyye, s 275. Ayrıca bkz. El, I. 83.

[21] Târîhun-hulefâ, s. 556.

[22] Makkarî, EzhâruV-riyâz, II, 258.

[23] bkz. Ziriklî, IV, 353 (Mehdi'nin ölümü: 322/934).

[24] bkz. Ziriklî, IX, 294-296 (Yusuf b. Taşfin'in ölümü: 500/1106).

[25] bkz. E. L6vi-Provençal, "Mutemid," İA, VIII, 753-756.

[26] Bu konuda bkz. Hasan Ahmed Mahmud, Kıyâmu devletil-Murâbitîn, Kahire: ts., s. 333-337.

[27] Batı Afrika tarihçisidir (ö. 724/1324 civarı), bkz. Rene Basset, "Ibn Ebî Zer" ÎA, V, 727.

[28] Yusuf b. Taşfin'inKastilya kralıVI.Alfonso'nunordusunu 12Receb 479 (1086)tari­hinde ağır bir mağlubiyete uğrattığı Batalyevs (Badajoz) yakınlarında bir yer (bkz. E. Levi Provençal, HZellâka",İA, XIII.5O7).

[29] Ahmed b. Yusuf el-Karamânfnin (ö. 1019/1611) bu eseri için bkz.GAL, II, 388, SuppL.II, 412.

[30] Murabıtlar devletinin kurucusudur (ö. 451/1059). bkz. E. Doutte, "Abdullah b. Ya­sin" İA, 1,44. Kettânrde Muvahhidler diye geçer ki yanlıştır.

[31] bkz. GAL, SuppL, 1,632.

[32] el-Kavânînnl-fıkbJyye.s 276.

[33] A. Bel, Muvahhidler devletinin kurucusu Abdtilmü'mîn'in bu unvanı 517 (1123) yılında aldığını söyler (bkz. İA, 1,98).

[34] Faslı İslâm raüceddidi (ö. 522/1128). bkz. Sene Basset, "îbn Tûmert", İA,, V, 831-833.

[35] Katarîb. Pücace (Ö.78/697). bkz. ZirikK, VI, 46-47. Katarfninböyle anıldığına daiı bkz. Şerhu Nehcİl-belâğa, IV, 168,175.

[36] Ibn Hacer, Fethul-Bârî, Kahire 1398/1978, XXVII, 138.

[37] Fas'ta XIII yüzyıl ortalarından XIV yüzyıl ortalarına kadar hukum surmuş bir ha­nedan (bkz G Marçaıs, "Mermiler" IA, VII, 763).

[38] Zeyyânîler veya Abdulvâdîler, 637-962 (1239-1554) yılları arasında, Tlemsen'ı başkent yapıp Kuzey Afrika'da hukum suren bir hanedan (bkz B Bel, "Abdulv­âdîler", ÎA, 1,101-102).

[39] bkz A Cour, "AbûZayyân", EI,1,167-168 Hammû kelimesi Kettâm'de Ham şek­linde verilmiştir.

[40] Sa'dıler, 1544-1658 yılları arasında Fas'ta hukum surmuş bir hanedan {bkz A Co­ur, "Sa'dıler",tA, X, 41-44)

[41] el-İkdü1-ferîd*de (1,5\ 25 mücevherden oluşan bir gerdanlığın 10. ve 16. mücev­herlerine (ortadaki mücevherin her iki tarafından 3. mücevher) 1. ve 2. yetime den­mektedir. İslâm Ansiklopedisinde ("Sa'diler", X, 44) Sa'di hükümdarları listesin­de ise 13 hükümdar zikredilmekte, el-Mansur 6. sırada (ortanın bir yanı) verilmek­tedir.

[42] bkz. C. Funek-Brentano, "Mansur", U, VII, 296-300.

[43] el-İber,Kahire: 1284 (Beyrut: 1399/1979), 1,189veMukaddimât,Beyrut,ts.(Dâru'ş-Şat.), s. 202-205.

[44] bkz.el-Hıüelül-mev9İyye,Dârülbeyza 1399/1979, s.29:Yusufb.Taşfinönceemîı-unvanıyla anılıyordu. Hükümranlığı genişleyince, devlet ileri gelenleri emîrü'l-müslimin unvanını kullanmasını istediler. O ise Abbasi halifelerinin unvanı oldu­ğundan bunu kabul etmedi, sonunda emlrü'l-müslimin unvanını uygun gördü ve N yazışma ve hutbelerde uygulamaya koydu. Ayrıca bkz. Hasan Ahmed Mahraud, Kıyâmu devletil-Murâbıtîn, Kahire: 1956, s. 337v,d.;MuhammedVulidDâdâh,  ' Mefhûmul-mülk fH-Mağrib, Beyrut: 1977, s. 111-113.

[45] Kettânfnin îbn Haldun'dan naklettiği bu bilgiler özetle olup metinde hata ve düşüklükler mevcuttur. Zenâte kabilesinden Merinİler de Murabıtlar gibi önce yalnız emîr ve sonra da.emırü'1-müslimin unvanını kullandılar. Ebû Inân el-Me-rinî*den itibaren ise emîrü'l-müslimio unvanını kullanmaya başladı­lar ve sonuna kadar da bu unvanı kullanmaya devam ettiler. Bu konuda bkz. ibra­him Harekât, el-Mağrib abre't-târih, II, 99-100; Ali Hamid Elmaci, el-Mağrib fi ahdi's-Sultân Ebî Inân el-Merîni, Dârulbcyzâ: 1986, s. 133 v.d.

[46] îbn Haldun aynı konuyu işlediği bir başka yerde de(el-tber, VI, 188) Abbasi halife­sinin adını Mustansır diye verir.

[47] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/81-91.

[48] Hüsnül-muhâdara, Kahire: 1387/1968, II, 125.

[49] Ibn Padlullah el-Ömerî, Mesâlikül-l-ebsâr fi memâliki1-emsâr,nşr. F. Sezgin, tıpkıbasım, Frankfurt: 1408/1988, V, 12.

[50] Bu eser Rifa Bek et-Tahtâvfnin olup metinde mebâhic kelimesi menâhic şeklinde verilmiştir (bkz. GAL, SuppL, II, 731).

[51] Mürûcu's-zeheb,nşr,M. MuhyiddinAbdülhamid, Kahire 1384/1964JII, 296-297; Turtûşi, Sirâcül-mülûk, îskenderiyye: 1289, s. 93.

[52] el-İber, 1,172-173 (Mesûdfden naklen).

[53] İbn Merzuk el-Hatîb (ö. 781/1379). bkz. GAL, II, 310, SuppL, II, 335-336.

[54] el-Ğıyâsîdiye de anılan bu eser Abdülazim ed-Dîb tarafından neşredilmiştir (II, baskı, Katar: 1401). Eserin birinci bölümü sekiz, İkinci bölümü üç ve üçüncü bölümü de dört bâbdan meydana gelmiştir. Bu eserden yapılan iktibasta geçen "ta'zir" keli­mesi yanlış olup doğrusu "takdir" dir.

[55] Her iki eser de Seâlibfnindir (Serkis, I, 656-661; GAL., I, 338).

[56] Ahmed Bâbâ et-Timbuktî, Neylül’l-ibtihâc bi-tatrîzi'd-Dîbâc, Kahire: 1330, s. 252-253. İktibasta düşüklükler olup asıl metin tercümede esas alınmıştır.

[57] bkz. Tevbe: 9/10.

[58] Süleyman b, Abdülmelik (ö. 99/717), 7. Emevi halifesidir (bkz. ÎA, XI, 170-172).

[59] Fethul-Bârî, XXVII, 129-130.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/91-95.

[60] Ahkâmul-Kurfin, IV, 1642.

[61] age, IV, 1642. Huzâî, Cebrail ve M ikâil'in de Resulullah'm gök ehlinden vezirleri ol­duğunun zikredildiği bu rivayetten sonra, Müslim'den naklen iki melekle ilgili iki rivayet verir ve bununla Ibnül-Arabî'nin rivayetinin "sahih" derecesine ulaştığını kaydeder (bkz. ihsan Abbas, s. 53).

[62] el-Kavânînul-fıkhiyye, s. 273.

[63] el.Müstedrek, III, 63.

[64] Târihul-hulefâ, s. 67-68.

[65] Nesâî: Bey’a, 33.

[66] Ebû Davud: İmâre, 4.

[67] bkz.Buhârî: Ahkâm, 42.

[68] Suyûti, el-Câmiu's-sağîr, s. 14.

[69] et-Teysîr bi-şerhi'l-Câmü's-sağîr, Bulak: 1286 (Riyad: 1408/1988), I, 66.

[70] bkz. GAL, SuppL, II, 183-184; Kehhale, X, 144.

[71] Bu eser iki cilt halinde basılmıştır (Lucknow: 1318). bkz. Serkis, II, 1461; GAL, SuppL, I, 267.

[72] Müsned, VI, 7.

[73] Heysemî,Mecmau'z-zevâid, Beyrut: 1967, V, 210.

[74] Erbaüne hadisen, bkz. GAS, 1,194.

[75] Bu  eser   Suvûtfnin  el-Hasâisul-kÜbrâ  (veya  Kffâyetüt-tâlibil-lebİb fi hasflisil-Habîb) adlı eserinin muhtasarıdır (GAL, SuppL, II, 181). Söz konusu bÜgı için bkz. el-Hasâİ8Uİ-kübrâ,Beyrut: 1405/1985, II, 344.

[76] el-Hasâisul-kübratta (II, 344) verilen bir rivayette Hz. Ali'den şu isimler nakledi­lir: AH ve iki oğlu, Hamza, Cafer, Akü, Ebubekir, Ömer, Osman, Mikdad, Selman, Ammar, Talha, Zübeyr. Bu konuda ayrıca bkz. İbn Manzûr.Muhtasaru Târihi Di-mask, VI, 251.

[77] Eser Muhtasara siyeri Resûlillfih ve diğer bazı adlarla anılmakta olupEvcezü*s-siyer li-hayril-beşer adıyla basılmıştır (bkz. Serkis, I, 199; GAL, SuppL, I, 198).

[78] Ekensus, Faslı vezir ve divânul-inşâ katibi olup eserin adı el-Ceyşûl-aremr-mül-humâeî ft devleti evlâdı Mevlana Ali es-Sicibnâafdir (Rabat: 1336). bkz. Ziriklî, VI, 244; GAL, SuppL, II, 884-885.

[79] Bu bilgi için bkz. Îbn Haldun, el-tber, 1,197-198; Mukaddime, s. 211.

[80] bkz. K.V.Zetterst£en, "Ebû Seleme" U, IV, 49.

[81] Subhu1-a’şâ, III, 273.

[82] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/95-98.

[83] Târihu BağdAd, Kahire: 1349/1931 (Beyrut, ts.), 1,161-162.

[84] bkz. Buhâri, Fedâilu ashâbi'n-Nebî, 20; el-İsâbe, 1.318; Müsned, VI, 449.

[85] Üadül-gAbe, 1,468. Devamla şöyle denir: Hz. Ömer, biri öldüğünde dikkat eder, eğer Huzeyfe onun cenaze namazına katılmışsa o da katılır, yoksa onun namazında bulunmazdı.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/98-99.

[86] Alib.Alieş-ŞebrâmeIlisî(ö. 1087/1677).el-Mevâhibûl-ledüiıîyyeyişerhetmiştir (bkz. GAL- II, 420 SuppL, II, 78).

[87] M. b. Selâme el-Kudâî (Ö.454/1062), eseri: el-İnbâ alfi (bienbâi)l-enbiyâ ve tevârîbil-hulefâ (Ziriklî, VII, 16; GAL, SuppL, I, 584).

[88] Ahkâmul-Kur'ân, ITI, 1363.

[89] Buhâri: Nikah, 83.

[90] Bedreddin İbn Cemâa (ö. 733/1333), Muhtasar fi îreti'n-Nebî (bkz. Zirikli, VI, 188;GAL, SuppL, I, 81-82).

[91] Müslim: Talâk, 34. Ayrıca bkz. Üsdül-ğâbe, II, 201;Fethul-Bârî,XTX,341-342, XXVII, 154.

[92] Endülüs'te hüküm süren Tucîbî hanedanının İkinci hükümdarıdır (ö. 484/1091). bkz. Ziriklî, Vn, 327; İA, VIII, 749.

[93] el-İsâbe,I,33-34.

[94] age, 1,76. Kettanfde Ebû Yeşruh ve Ebû Yesrûh seklinde geçen kelimeler yanlıştır. Aynca bkz. Ibnü'1-Esİr, es-Sîre, IV, 619.

[95] el-İstîâb, 1,521-522.

[96] el-İsâbe, II, 311. Abdullah b. Zugb'un biyografisinde, böyle bir görevi yaptığından söz edilmemektedir. Ondan sonra biyografisi verilen Abdullah b. Zem'a eî-Esedî bu görevi yapmıştır. Kettân?nin isim benzerliği de bulunan bu iki biyografiyi birbirine karıştırdığı anlaşılmaktadır.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/99-100.

[97] ibrahim el-Harbî (ö. 285/898), Ahmed b. Hanbel'in talebesi olup bu ve diğer eserleri içinbkz.GAS,Vmı 171;GAL,SuppL,I,188;J.C.Vadetı "İbrahim al-Harbî."EI, III, 994.

[98] el-İsâbe.III, 353. Metinde Ebi'l-Ayzâr,Ebi'l-AbdârveCisr kelimesi deHasîr şeklin­de yanlış verilmiştir.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/100-101.

[99] Daha önce de geçtiği üzere bu isim Enese olmalıdır. Ayrıca bkz. ibn Sa'd, I, 497; Üsdül-ğâbel, 156.

[100] Uyûnul-meârif ve funûnu ahbâril-halâîf. Kudâfnin daha önce adı geçen En-b&ul-enbiyâfeımn diğer adıdır.

[101] Subhul-a'şâ, III, 273.

[102] bkz. İbn Hacer, Tabsîrul-müştebih, II, 777.

[103] Humrân b. Ebân (bkz. TehzîbüVTehzîb, III, 24-25).

[104] Kettânfnin metni son derece karışık ve hatalı olup Huzâî'nin Kudâî, ibn Ebi's-Surûrer-RavhîvelbnHişâm el-Ezdîgibi müelliflerden naklettiği bu bilgi içinbkz. 1. Abbas, s. 66-67.

[105] Fethu1-Barî,Xll, 180.

[106] age,XXVII, 155. Çeşitli islâm devletlerinde hâcipliğin mahiyeti ile ilgili olarak bkz. M. Puad Köprülü, "Hacib" İA, V, 30-36; Sourdel-Bosworth-Lambton, "Hadib." El, m, 45-49.

[107] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/101.

[108] Buhâri: Cenâiz, 31;Pethu1-Bâri,XXVII, 154-155.

[109] Buhâri: Ahkâm, II.

[110] Buhâri: Cenâiz, 31.

[111] bkz. Zurkânî, Şerhul-Mevâhib, IV, 283.

[112] Buhâri: Fedâilü's-sahâbe, 5; Müslim: Fedâilü's-sahâbe, 29; geniş bilgi için bkz. Pet-hu1-Bârî,XIV, 173 vd.

[113] el-Edebül-müfred, Beyrut: 1406/1986 (Müessesetü'l-kütübi's-sekâfiyye), s. 246 (bab: 546, hadis: 1184).

[114] Zurkânfnin verdiği bilgi burada biter (Şerhu’l-Mevâhib,IV, 283).

[115] Buhâri: Nikah, 83; Fethul-Bârî, XXVII, 154, XIX, 341-342.

[116] Müslim: Talâk, 30; Nevevî. Şerhu Müslim, X, 83.

[117] İbn Hacer, Fethul-Bârî, XIX, 341-342. Kettânfnin metninde Semmâk kelimen Dahhâk, "nakr" da "bakr" şeklinde geçmektedir.

[118] Fethul-Bârî, XIX, 348.

[119] Buhâri: Cenâiz, 31.

[120] Fethu’l-Bârî,XXIII, 31-36.

[121] Fethul-Bârî,XIX, 348.

[122] Buhâri: Fedâilü's-sahâbe, 5.

[123] Fethul-Bârî, XXVII, 154.

[124] Karâfî, el-Furûk, Tunus :1302, IV, 203-204.

[125] Ahmed b. Ali el-Mencûr (o. 995/1587). bkz. Ziriklî, I, 174; GAL, Suppl., II, 376, 697.

[126] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/102-105.

[127] Zurkânî, Şerhu'l-Mevâhib,Kahire 1329, III, 296.

[128] Behcetül-mehâfilvebuğyetü'l-emâsil.Kahire: 1331,11,154-155. Burada adlan verilen hür hizmetçiler şunlardır: Enes b. Malik, Harise el-Eslemî'nin çocukları Hindve Esma, Rabiab.Ka'bel-Eslemî, Abdullah b.Mesud, Ukbeb. Âmirel-Cühenî, Bilal b. Rebâh, Ebû Mahzûre, Sa'd (Hz. Ebubekir'in azatlısı), Bükeyr b. Şedâh el-Leysî ve Ebû Zer el-Gıfârî.

[129] Bununla Îbnü'l-Cevzî'nin Sıfatu's-safve (Beyrut: 1399/1979} adlı eseri kastedil­miştir (bkz age, I, 683-684).

[130] el-İstîâb, I, 506-507.

[131] Bu hadis için bkz. Tirmizî: Daavât, 27.

[132] Zurkani, Şerhul-Mevâhib,II, 297.

[133] Suyûtfnin Dürrü's-sahâbe fi men dahale Mıer mine's-sahâbe adlı eseridiı (bkz Keşfuzzunûn, I, 731).

[134] Bu bilgi için bkz. el-İsâbe, III, 466; Şerhul-Mevâhib, III, 301.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/105-106.

[135] Metinde Ebu'l-Hanşe diye geçen bu adm doğrusu Ebû Kebşe'dır (bkz. el-İsâbe,IV, 156;Behcetü1-mehâfıl,II, 150).

[136] Metinde Yesâf adı Yesân şeklinde ve Zeyd ile Hilâl ayrı isimler olarak verilmiştir Düzeltme Behcetül-mehâfil'den (II, 151) yapılmıştır.

[137] Bu kelime de metinde Iyb şeklinde verilmiştir (krş. age, II, 151).

[138] Diğerleri: Ümmü Eymen Bereke, Mâriye, Reyhâne, Meymûne, Hadire ve Rudvâ (bkz. Behcetül-mehâfîl, II, 152-153).

[139] Bu bilgiler için bkz. Behcetül-mehâfil, II, 149-154.

[140] bkz. Sıfata's-safve, I, 148-150.

[141] Şerhul-Mevâhib, III, 311.

[142] Mehdî el-Fâsî'nin eseridir (bkz. GAL, SuppL, II, 961).

[143] Tehzîbül-esmâ, 1/1, 28.

[144] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/106-107.

[145] Sıbl îbni'l-Acemî'nin, îbnSeyyidinnâs'mUyûnul-eserine yaptığı şerhtir (GAL II, 80, SuppL, II, 77; Ziriklî, I, 62).

[146] Nûru'l-Hasan b. Muhammed Sıddık Hasan Han (ö. 1336/1917). bkz. GAL, SuppL, II, 861; Serkis, II, 1873. Kehhâle (XIII, 119-120) soz konusu eserin adınıFethul-Allâm li-şerbi Bülûğil-meram olarak kaydederken, Brockelmann (SuppL, II, 74) ve Serkis (II, 1204) bu eseri Sıddık Hasan Han'a ait gösterirler.

[147] el-Müstedrek, III, 321.

[148] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/107-108.

[149] Bu bilgi için bkz. İbn Sa'd, III, 153; Sekine eş-Şihâbî, "el-Meclisü's-semdnûn ba'de'l-mieleyn fî fadli Abdİllah b. Mes'ûd min Eraâli'i-HâOz İbn Asâkir", Mecelletü'I-Mecmail-luğati'l-Arabiyye,Dımaşk: 1983, LVIII, sayı: 4, s. 753-771.

[150] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/108.

[151] Fethul-Bârî, II, 28.

[152] İrâdü's-eârî, I, 240.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/108.

[153] Ibn Sa'd, IV, 313.

[154] Ebû Davud: Tatavvu, 22.

[155] Eserin adı el-Müctebâolup basılmıştır: Haydarabad: 1342; Kahire: 1948, nşr. Ah-med Muhammed Şakir (bkz. GAS, I, 151).

[156] Bu rivayetler için bkz. Müslim: Salât, 225; Nesâr Tatbik, 79; Tirmizî: Daavât, 28; Îbn Mace: Duâ, 16.

[157] el-İsâbeJII, 615; Şâmî.es-Sîretü'ş-Şâmiyye, Kahire- 1402/1981, VII, 345-346.

[158] Ebu'l-Heysem b. Teyyihân (bkz.el-İsâbe,IV, 212-213).

[159] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/108-109.

[160] Hasan b. Süfyan en-Nesevî (ö. 303/916). bkz. GAS, I, 169-170.

[161] el-Müstedrek, IV, 63.

[162] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/109.

[163] Buhâri: Cenâiz, 80; Ebû Davud: Cenâiz, 5. Hadiste Resulullah'ın çocuğun başucun-da oturarak onu islâm'a davet ettiği, çocuğun babasına baktığı ve babasının "Ebul-Kasun'a itaat et" demesi üzerine müslüman olduğu, Resulullah'ın da "Onu ateşten kurtaran Allah'a hamdolsun" diyerek çıktığı zikredilir.

[164] Utbe’nin (ö. 255/869) eseridir (bkz. Tertîbul-medârik, II, 144-146).

[165] Adı Ziyad b. Abdurrahman olup lakabı Şebtûn'dur (bkz. age, I, 349-353). Metinde Şebtûn kelimesi Şeytûn şeklinde geçmiştir.

[166] el-İsâbe, II, 430. Utbfnin sözü aynen nakledilmektedir.

[167] Muhammed b. Abdurrahman, ibn Zekrî el-Fâsî(ö. 1144/1731) Kendisi ve eserleri için bk. M. Hadj-Sadok, "îbn Zakrî", El, (Suppl), s. 403-405.

[168] Muhammed b.Hilfeel-Ubbî(ö.827/1424).Eseri:îkmâluikmâlil-muTimCc.I-VII, Kahire: 1327-1328). bk. GAS, I, 137; Serkis, I, 363.

[169] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/110.

[170] İbn Mâce: Taharet, 30.

[171] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/110-111.

[172] el-Makâlfitü’s-Beniyye fî medhi hayril-beriyye, Osman Beg b. A1İ Bâ/ındır (bk. GAL, SuppL, II, 640).

[173] İbn Luyûn et-Tücîbî (ö. 750/1346). s. 28, dipnot: 230.

[174] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/111.

[175] Müsned, VI, 107.

[176] Metinde geçen "efdâd" kelimesi "emdâd", "ramekûh" kelimesi de "rahekûh" ola­caktır.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/111-112.

[177] bk. îbnu'l-Esîr.en-Nihâye.V, 182.

[178] bk. Müsned,VI, 449.

[179] Buhâri: Vudû, 16. Aynca bk.Müsned,VI, 449, 451.

[180] Hafâcî,Nesîmü’r-riyâz (Şehu’ş-Şifâ), Kahire: 1327, II, 71.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/112.

[181] Bu zat Ebû'ş-Şeyh diye meşhurdur Esen Ahlâku'n-Nebî ve âdâbuh, Beyrut 1406/1986.S 210 Hadisin devamında Allah Resulü şöyle buyurur Ey Selman, hiç bir musluman yok ki yanmağı ren musluman kardeşine ikram olarak yastık koysun da günahı affolunmasın (aynı rivayet için bk es-Sîretü'ş-Şamiyye, VII, 569).

[182] Ibn Sa'd, I, 322, îbn Hışâm, II, 580, es-SîretuVŞâmiyye, VII, 569.

[183] Hafacî,NesîmüV-riyâz,II, 71.

[184] Ibn Manzûr.MuhtasaruTârîhiDımaşk.Dımaşk 1406/1986, XVI, 294,296,Ken-zül-ummâl, IX, 153, 226.

[185] Munâvî, Feyzül-Kadîr, I, 241-242, Kenzül-ummâl, IX, 226, el-Mekâsidül-hasene, s 32-33, Beyhâkı, el-Medhal Ua's-Sünenil-Kübrâ, s 400.

[186] el-Câmiu's-sağîr, s 13, Mecmau'z-zevâid, VIII, 15-16.

[187] Beyhakı'nın Sünen'i ile ilgili olup adı Muhtasarul-Medhal ilâ Kitâbi's-Sü-nen"dır (bk Siyeru alâmi'n-nübelâ, nâşır mukaddimesi, I, 86, GAL, SuppL.I, 619).

[188] Bu bilgiler için bk Feyztil-Kadîr, I, 241-243.

[189] Tırmızî, Edeb 37, es-Sîretü'ş-Şâmiyye, VII, 534

[190] el-Mekflsidül-hasene'de (s.419) hurma geçmemektedir.

[191] Şa’rânî.et-Tabakâtül-kübrâ, 1,48.

[192] bk. GAL, SuppL, II, 380.

[193] Ebû Davud: Libâs, 42; Tirmizî: Edeb, 23 (nr. 2771, 3770); es-SîretÜ'ş-Şâmiyyö, VII, 241. Ravinin adı metinde yanlış olarak Cabir b. Hamza diye verilmiştir.

[194] Eserin adı el-Hadîkatü'n-nedİyye olup birçok defa basılmıştır (bk. Serkia, II, 1833; GAL, SuppL, II, 655).

[195] el-Hidâye.IV, 81.

[196] İbn Abbas'ın Tabakattaki biyografisinde (II, 365-373) bu bilgiye rastlanmamış olup söz konusu bilgi el-Hidayette (IV, 81) geçmektedir

[197] İbn Sa'd, VI, 257. Metinde Vedâa olarak verilen kelimenin doğrusu Vâdia'dır (bkz. İbn Hazm, Cemilere, s. 394).

[198] Metinde bu eserin adı Usûlul-bedâi fi usûli'ş-Şerâi şeklinde yanlış verilmiş­tir.

[199] bkz.Bedâi', V, 131.

[200] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/112-114.

[201] bkz. İbn Sa'd, III, 163;Üsdül-ğabe,III, 386.

[202] Zurkânî, Şerhul-Mevflhib, III, 298.

[203] Nuruddin Ali eş-Şebrâmellisî (ö. 1087/1676), el-Mevâhib'e şerhi ve diğer bazı eserleri vardır (bkz. Ziriklî, V, 129-130; GAL, II, 419429, SuppL, II, 78).

[204] Fethu1-Mateâlfîmedlıi<n-niâl,Nefhut-tîbmüeUifîMakkarî'nin(ö. 1041/1632) eseri olup matbudur (Haydarabad: 1334). Makkarfninen-Nefehâtül-anberiyye ti nali hayril-beriyye adlı bir eseri de vardır (bkz. GAL, II, 382, SuppL, II, 408).

[205] Buhâri: Fedâilul-ashâb, 20,27; Tirmizî: Menâkıb, 37.

[206] Buhâri, a.y.

[207] Tirmizî'nin Sünen 'ine Suyûtî'nin yaptığı şerh olup basılmıştır (Serkis, I, 1083; GAL, SuppL, I, 268).

[208] Ibn Gâzî el-Miknâsfnin (ö. 919/1513) bu haşiyesi dört kurrâse hacmındedir (bkz. NeylÜl-îbtihâc, s. 333). İbn Gâzî ve eserleri için bkz. GAL, SuppL, II, 337-338.

[209] Bu eserin adı EzhârÜl-kimâme fî şerefil-imâme olup bir urcûzedir. Rabat umu­mi kütüphanede (nr. 984) bir yazması vardır, bkz. Nefhu't-tîbjiıaşırmukaddimesi, 1,13.

[210] Ah b. Süleyman ed-Dimnetî (o. 1306/1889). bkz. Kehhâle, VII. 103; GAL, II, 636, SuppL, II, 737.

[211] Yusuf b. İsmail en-Nebhânî (ö. 1350/1932). bkz. Kehhâle, XIII, 275-276; GAL, SuppL, II, 763-764.

[212] Ebû Salim el-Ayyâşî (Ö. 1090/1679), er-Rihletül-Ayyâ$iyye, Rabat: 1397/1977, II, 254. Bu eserden yapılan İktibasta "nal" kelimesi "fi’l", "amma kile* de "kemâ kile" diye geçer ki yanlıştır.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/115-117.

[213] Ebû Nuaym el-Isfahânî, Kitâbu Tıbbi'n-Nebî(bk. GAL, I, 445, SuppL, I, 617).

[214] el-Mu'cemu's-sağîr, Kahire- 1388/1968, I, 83; Kenzül-ummâl, VII, 212; Mec-mau'i-zevâid, V, 96. Kettâuî'nin metninde "çocuk hizmetçi" ifadesi düşmüştür.

[215] Gazzâlf nin İhyâsına Muhammed el-Belhî'nin Aynul-ilm ve zeynil-hilm fî't-tevhîdvel-âdâbi*d*dîniyye adıyla yaptığı muhtasara Ali el-Kârî'ninşerhidir(bk. Serkis, I, 586; GAL, Supp-, I, 749).

[216] el-Mekâsidül'hasene, s. 296.

[217] el-Fevâidü'1-efrâd adlı eser olmalıdır (bk. GAS, I, 208).

[218] el-Mekâsidül-hasene'de bundan  sonra "bel fi'l-merfû"  şeklinde ne olduğu anlaşılmayan bir ifade mevcut olup Kettânî'nin devamla zikrettiği rivayet de mevcut değildir. Bununla ilgili olarak şu eserlerdeki naşir açıklamalarına bakınız: el-MekâsidÜl-hasene, s. 296; el-Esrârül-merfÛa, s. 251.

[219] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/117-118.

[220] el-İsâbe.1, 351-352, II, 385-386, İÜ, 569-571; Üsdül-ğabe, III, 216, V, 337, 351-352; îbn Sa'd, İÜ, 493-494.

[221] Buhari, Hudûd 5.

[222] bk. GAS, I, 318 (el-tsâbe'den naklen zikretmektedir).

[223] Bu zat Nuaymân olmalıdır. ZiraîbnHacerhernekadarHimar'ınbiyografisinde(el-tsâbe, 1,352) Numân diyorsa da Nuayman b. Amr'ın biyografisinde (III, 569-571) aynı nakli vermekte ve Nuayman olduğunu belirtmektedir.

[224] el-İsâbe.11, 976-98; Üsdü1-gâbe,II, 487.

[225] îbn Fâris'in Muhtasara siyeri Resulillâh adlı eserinin (GAL, SuppL, I, 198) şerhidir (bk. Kerteni, Fihrİ8Ül-feharis,II, 974).

[226] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/118-119.

[227] Metinde Katem diye geçer ki yanlıştır (bk.el-îsâbe, III, 226,311).

[228] el-îsâbe,in,311.Burada tbnSeken yerine Ebû Ya'lâ'nın adı, ona muhalifolarak da Cerir b. Abdülhamid'in rivayeti zikredilir.

Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/119.

[229] bk. İbn Hişâm, III, 539-540; İbn Kesîr, IV, 55. Bu kaynaklarda onlara nasıl selam vereceklerini öğretenin Muğire olduğu kaydedilir. Abdüyâlil kelimesi de metinde "Abdün bil-leyl" şeklinde yanlış çıkmıştır.

[230] Zurkânî,IV, 8.

[231] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 1/119-120.