Yedinci Bölüm - İslam Tarihi - Kettani - 9. Sayfa
Hazine Ve Buna Bağlı Hususlarla İlgili Görevler
Allah Resulü Zamanında Kullanılan Seri Ağırlık Ve Hacim Ölçüleri
YEDİNCİ BÖLÜM
Hazine Ve Buna Bağlı Hususlarla İlgili Görevler
Tartıcı[1]
Sahîh-i Müslim'de Câbir*den (ra) şöyle dediği rivayet edilir: "Resulullah (sav) iki u k i y y e ve bir dirheme benden bir deve satın aldı. Medine'ye vardığında bana devenin bedelini fazlasıyla tartarak verdi.[2] Câbir (ra) Nesâi'nin Sünen'in-deki rivayette ise şöyle der: wHz. Peygamber (sav) bir terazi getirtti ve bana fazlasıyla tartarak ödedi."[3] Ebû Davud'da Resulullah'ın (sav) tartıcıya "fazlasıyla tart" buyurduğuna dair bir rivayet geçmektedir.[4] el-İstîâb'da geçtiği üzere Resulullah (sav) kendisiyle birlikte Huneyn[5] savaşına katılan Ebû Süfyân b. Harb'e ganimetten yüz deve ve kırk ukiyye verdi, ukiyyeleri ona Bilâl tarttı.[6]
Erzak Hazinedarı
Sahîh-i Buhâri'de şu rivayet zikredilir: "Resulullah (sav) Benî Nadîr*in hurmalarını satıyor ve ailesinin o yıllık yiyeceğini ayırıp saklıyordu."[7] Tirmizi'nin Câmi'inde şu ifade geçer: “Hz. Peygamber (sav) ailesinin bir yıllık nafakasını ayırırdı."[8] Hz. Hasan'ın (ra) şöyle dediği bilinmektedir: Şunu hatırlıyorum ki Rasulullah (sav) beni omuzuna alarak zekât odasına soktu, bir hurma tanesi alarak ağzıma attım. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Onu at, zekâtın Muhammed ve ailesine ( â 1 - i Muhammed) helal olmadığını bilmiyor musun?" Ben de onu ağzımdan çıkardım.[9]
Kileci (Tahıl Ölçümcüsü)
Sahîh-i Buhâri'de Mikdâm b. Ma'dikerib'den şu rivayet nakledilir: Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Yiyeceklerinizi Ölçün (Ölçekle harcayın) bereketli olsun."[10] Sahîh-i Müslim'de de İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilir: "Resulullah (sav) elde edilecek hurma veya tahılın yarısı karşılığında Hayber*i (ortaklığa) verdi. Hanımlarına her yıl 80 v e s k hurma ve 20 v e s k arpa olmak üzere 100 v e s k yiyecek veriyordu.”[11] Müslim'de, İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Kim bir yiyecek satın alırsa, onu ölçmeden satmasın."[12]
Buhâri, "Kitâbu'l-Buyû" da "Ölçmenin müstehablığı babı" adıyla bir bâb başlığı açar ve sonra yukarıda geçen hadisi zikreder.[13] el-Fecru*8-sâti'de "yiyeceklerinizi" sözüyle ilgili olarak müellif şöyle der: "Yani (ölçekle) Ölçülür ( m e k î 1) yiyecekleriniz (ölçün)." Tartılır (mevzun) yiyeceklerin tartılması, sayılır olanların (ma'dûd) da sayılması buna mukayese edilir. "Bereketli olsun" sözüyle ilgili olarak da şöyle der: "Başka bazı rivayetlerde de kaydedildiği üzere *bu yiyecekte (bereket olsun)' demektir." Hafız (tbn Hacer) şöyle der: Anlaşılan şudur ki Mikdâm hadisinde satın alınan yiyecek (te ölçek kullanılması) kastedilmiştir.[14] Bereket de Şâri'in (Allah, Resulü) emrine uymak suretiyle bunda Ölçmek ( k e y 1) ile hasıl olur. Bu hasıl olan bereket de, ya götürü ( c ü z â f) alım satımdan (bundaki bilinmezlik ve zandan) yana selamette olması, ya besmele okunması veya Şâri'in emrine uyulmuş olmasından dolayıdır. Hz. Âişe'nin ileride gelen[15] ve onun yiyeceği ölçtüğünde tükendiğine dair hadisi ise onun nafaka için ayrılandan geri kalanı ölçtüğü şeklinde yorumlanmış olup yiyeceğin miktarını öğrenmek için ölçmesi ve ondan ayrılanı çok görmesi bereketi gidermiştir. Bunu İbnü'l-Müneyyir söylemiştir.[16]
Allah Resulü Zamanında Kullanılan Seri Ağırlık Ve Hacim Ölçüleri
I. Ağırlık Ölçüleri
Ağırlık ölçü birimleri on tane olup şunlardır: Dirhem, dinar, miskâl, d â n i_k , kîrât, ûkiyye, neşş, nevât, rıtl vekintâr.
Dirhem Kullanımı: Ebû Muhammed Abdülhak İbn Atıyye, 616 (1219) yılında kendisine sorulan bir soruya cevap olarak Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın bazı hocalarından naklen şöyle dediğini kaydeder: Hz. Peygamber (sav) zamanında iki çeşit dirhem vardı: 1. es-Sevdâü'1-vâfîye.[17] Bundan bir dirhemin ağırlığı sekiz dânikti. 2. et-Taberiyyetü'1-utuk.[18] Bundan bir dirhemin ağırlığı ise dört d â n i k ti. Halk zekâtlarını yarısı büyükten yarısını da küçükten hesaplayarak (ikisinin ortalamasını alarak) ödüyordu.[19] Ebû'l-Abbâs el-Azefî şöyle der: Ebû Cafer ed-Dâvudî, Hz. Peygamber (sav) zamanında dirhemin (ağırlığının) bilinmediğini ileri sürenlerin sözünü anarak şöyle der: "Bu geçersiz bir sözdür (görüştür). Toplumun (ashabın) dinin temel esaslarından birinden habersiz olup o konuda bir nass bilmemeleri düşünülemez. Şüphe yok ki Hz. Peygamber (sav) sâîler (zekât toplama memurları) gönderiyordu. Onların böyle bir bilgisizlik içinde bulunduklarını düşünmek caiz olmayıp sözkonusu kimsenin ileri sürdüğü görüş de sahih bir rivayete dayanıyor değildir."
Ebû Ömer İbn Abdilber ve Kadı Iyâz şöyle der: Resulullah (sav) zamanında u k i y y e nin ağırlığının kaç dirhem ettiğinin bilinmemesi caiz değildir; Resulullah'ın (sav) hem onun üzerinden zekât vacip (farz) kılması hem de ağırlığının ne kadar olduğunun bilinmemesi düşünülemez. Hem sahih hadislerde geçtiği üzere bunlarla alışverişler yapılmakta ve (mehir biçilerek) nikahlar kıyılmaktaydı. Bu da, Abdülmelik b. Mervân zamanına dek dirhemlerin (ağırlığının) bilinmeyip fukahanın görüşüne dayanarak onun (mevcut dirhemleri bir tek kalıpta) birleştirdiği yolundaki iddianın bir vehimden ibaret olduğunu gösterir. Aslında bunun manası şudur: Dirhemler müslümanların darbına (kesim, basım) göre ve farklılık belirtmeyen bir şekil (kalıp) üzere değildi. Aksine Fars ve Bizans darbı, büyük küçük, basılmamış ve nakşedilmemiş, Yemen ve Mağrib menşeli olmak üzere birçok çeşidi mevcuttu. Daha sonra Abdülmelik zamanında ise tedavüldeki mevcut Bizans darbını hoş görmediler ve onu İslâmî darba çevirdiler.[20]
Nevevi Şerhu'l-Mühezzeb'de şöyle der: Dayanılması ve inanılması kesinlik ifade eden doğru görüş şudur ki Resulullah (sav) zamanında sözkonusu dirhemlerin ağırlık ve değeri bilinmekteydi. Dirhem denilince akla ilk gelen de bu dirhem olup zekât ile diğer şer'î hak ve ölçüler de buna dayanıyordu. Bu da, bu miktardan az veya çok değere sahip diğer bazı dirhemlerin o sırada mevcut olmasına engel değildir. Hz. Peygamber (sav), belli bir ad ve özelliğini anmadan (mutlak olarak) dirhemden söz edince, bu durumda dirhemden anlaşılana (bilinene) yorumlanır ki o da her dirhemin altı d a -n i k ve her on dirhemin de yedi m i s k â 1 olmasıdır. İlk asır ile günümüze kadar onlardan sonra gelenler bu hususta icmâ etmişlerdir. Bunların, Resulullah (sav) ve Hulefâ-i Râşidin zamanında olanın aksine icmada bulunmaları caiz değildir. Dirhem ve Dinar* in miktarına gelince, Hafız Ebû Muhammed Abdülhak b. Abdurrahman b. Abdullah el-Ezdî[21] Kitâbü'l-Ahkâm'da şöyle der: İbn Hazm şöyle dedi: "Anlayışına güvendiğim herkese başvurarak sonuna dek araştırdım, hepsi de Mekke'deki altın dinar ınağırlığının,mezkurdirhemle228 dirhem ettiğinde ittifak ettiler."[22] Nevevi Şerhu'l-Mühezzeb'de bunu zikrettikten sonra şöyle der:
Bağdadi r 1111 n * ağırlığı 128 -=- dirhem olup bu da 90 miskâl eder.[23] Bu bilgi, Sami'nin Sübülü'r-reşâd adlı eserinden nakledilmiştir.
Ebu's-Suûd el-Fâsî[24] Sahîh-i Buhâri üzerindeki "imlâlarında "Kitâ-bu'n-Nikâh" ta geçen "altın n e v â t' in ağırlığı" sözüyle ilgili olarak şöyle der: N e v â t tan maksadın hurma n e v â 11 veya başkaları katında olduğu gibi onların katında da mevcut belli bir ağırlık miktarına verilen bir ad olduğu söylenmiştir. Ne Hz, Peygamber (sav) ne de Hz, Ebubekir ve Ömer zamanında bir sikke mevcut değildi. İslâmî devirde, Abdülmelik b. Mervân'ın basımına dek sikke basmamışlardır. Ancak onlar İran ve Bizans sikkelerini kullanmış olup bunlardan iki tür dirhemleri vardı. Abdülmelik, birinin yarısıyla diğerinin yarısını biraraya getirerek bir tek dirhem yapmıştır.
Hafız Suyûti Kat'u'l-mücâdele fî tağavyüri'l-mu'âmele[25] adlı risalesinde şöyle der: Hattâbi şöyle der: Hz. Peygamber (sav) geldiği sırada Medine halkı muhtelif dirhemler kullanıyordu. Hz. Âişe'nin (ra) Berîre'yi satın alışı kıssasındaki "Sahiplerin onlara dirhemleri bir defada Ödememi isterlerse dirhemleri ödeyeyim"[26] demesi de bunu göstermektedir. Hz. Peygamber (sav) de onlara ağırlık ölçüsü konusunda yol göstererek ağırlığı Mekke halkının kullandığı ölçüde yaptı. Onlar arasında ise dirhemle ilgili geçerli (câri) ağırlık 6 d ân i k idi. Bu dirhemle muamelede bulunuyorlardı ki bu dirhem memleketlerde İslâm dirhemi idi. Dinar lara gelince, onları Bizans memleketlerinden getiriyorlardı. İbn Abdilber et-Temhîd'de şöyle der: Câhiliyye devrinde ve İslâmiyet'in ilk zamanlarında Şam'da (Suriye) ve bütün Hicaz Arapları tarafından kullanılan dinarlar Bizans dinarları (Rûmî) idi. Bunlar Bizans'ta basılıyordu; üzerinde kralın resmi ve zamanında basılan kimsenin adı Bizans diliyle yazılıydı. Irak ve bütün doğu ülkelerindeki dirhemler ise İran dirhemleri ( K i s r e v î ) idi; üzerinde Kiara'nın resmi ve Farsça olarak adı yazılıydı.
Azefî, Hattâbi'nin şöyle dediğini kaydeder: "Resulullah (sav) zamanında dinarlar onlara Bizans memleketlerinden getiriliyordu. Araplar bunlara "Hir akliyy e" adını vermişlerdi." Derim: Üzerinde Bizans krallarının resimleri olduğu halde İslâm'ın ilk zamanlarında bu dirhemlerle namaz kılıyor, onları yanlarında taşıyorlar ve bundan sakınmıyorlardı. 1341 (1922)yıhndaTetvân'ayaptığımyolculuktabu "Hirakliyye" dirhemlerinden bir dirhem gördüm, üzerine Herakliyus'unresmi nakşedilmişti. Daha sonra, üzerinde Kayser'in adı ve resmi çizilen bir dirhem satın aldım ki muhtemelen İslâm'ın ilk zamanlarında yaşamış kayserlerden biri idi.
Fakih Şihâbüddin Ahmed b. Hacer el-Heytemfmn Fetâvâ'sında şu bilgi verilir: Bir grup âlim, Frenk memleketlerinden getirilen ve üzerinde açık ve belirli şekilde bir canlı resmi bulunan dinarları taşımanın caiz olduğunu kaydettiler. Buna delil olarak da şunu ileri sürdüler; Selef zamanında da bu dinarlar onların yanından getiriliyor, selef onları sarık ve başka yerlerde taşımaktan insanları nehyetmiyorlardı. Çünkü bunlardan kasıt para olup söz-konusu resimler değildir. Bir başka sebep de bu resimleri yoketmenin imkânsız veya zorluğudur. Bu dinarlarla ilgili olarak bu husus caiz olunca, üzerinde canlı resmi bulunması kesin olsa da Frenk kağıdına yazı yazmak haydi haydi caizdir.
Şihabüddin Ahmed er-Remlî eş-Şâfîî el-Mısrî'nin Fetâvâ'sında da şu bilgi geçer: Kendisine, üzerinde bütün halde bir canlı resmi olan dinarları taşımanın, üzerinde resim bulunan elbiselerde olduğu gibi haram olup olmadığı; basılmış paralarla is tincâ nın haram oluşu gibi bu dinarlarla da i s t i n c â nın haram olup olmadığı soruldu.Oşucevabı verdi: Bu dinarları ne taşımak ne onlarla i s t i n c â haram değildir. İbnü'l-Irâkî şöyle der: Bana göre, üzerinde resim bulunan Bizans dirhemleri, harcanma ve kullanılmaları sebebiyle Önemsiz hale geldiklerinden resim açısından mahzurlu bulunmayan kısma dahildir. Selef hiçbir inkar tavrı olmaksızın onlarla muamelede bulunuyordu. İslâmî dirhemler, bilindiği üzere ancak Abdülmelik b. Mervân zamanında ortaya çıktı.
Tenbih: Daha önce kaydedildiği üzere ne Kesulullah (sav) ne Hz. Ebube-kir ve Hz. Ömer zamanında sikke yoktu. Bilinen, ilk defa sikke basanın Abdülmelik b. Mervân olduğudur. İbn Sa'd Tabakât'da şöyle der: Bize Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî haber vererek şöyle dedi: Abdurrahman b. Ebi'z-Zinâd babasından naklen şunu haber verdi: Abdülmelik b. Mervân 75 (694) yılında dirhem ve dinar lan bastırdı. O, bunları ilk defa basan ve üzerlerini nakşedendir.[27] Askeri'nin Evâil'inde[28] geçtiği üzere o, paraların üstüne kendi adını nakşetmişti. İbn Asâkir, Muğire'den şu rivayeti tahric eder: "İlk defa züyuf (düşük ayarlı, kalp) dirhem basan kimse, Hz. Hüseyin'in katili Ubeydullah b. Ziyâd'dır." Bu bilgiyi Suyûti Evâil'inde,[29] Şâmi de Sîret'inde nakleder.
Derim: Bu ve Hz. Peygamber (sav) zamanında dirhemlerin müslüman basımı olmadığına dair daha önce geçen bilginin, Ebû Davud ve îbn Mâce'nin Sünelilerinde Alkame b. Abdullah'ın babasından rivayet ettiği "Resulullah (sav), makul bir gerekçe olmadıkça müslümanların tedavülde bulunan sikkelerini kesmekten nehyetti"[30] hadisi ile bulanması (gölgelenmesi) sözkonusu olacaktır.
İbn Mâce bunu "Dirhem ve dinarları kesmekten nehy babı," Ebû Davud da "Dirhemleri kesme babı" başlığı altında zikreder. Ahmed b. Hanbel[31] ve el-Müstedrek'te Hakim de bu hadisi tahric etmişlerdir. Hafız Şevkâni Neylül-evtâr'da şöyle der: "Sikke" sözünden maksat, oyulmuş demir kalıp (sikke) üzerinde basılmış dirhemdir. "Aralarında geçerli (tedavülde bulunan)" sözünden maksat da karşılıklı muamelelerde sarfedilen (kullanılan) demektir. "Makul bir gerekçemden kastedilen de sikkenin z uy uf olması gibi durumlardır. Üzerinde devlet başkanının nakşı bulunan dinar ve fiilus lan kesmek de, özellikle müslümanlar arasında bunlarla muamele çokça yapılıyorsa, dirhem leri kesmek hükmündedir (onun gibi yasaktır).[32]
Hocalarımızdan birçoklarının hocası ve Medine-i Münevvere'nin müsnidi olan Şeyh Abdülğanî b. Ebî Said ed-Dihlevî, İbn Mâce'nin Sünen'ine tncâhu'1-hâce[33] adıyla yaptığı haşiyesinde bu hadisle ilgili olarak şöyle der: "Dirhem leri kesmenin yasaklanması üç şartın varlığı halinde sözko-nusudur. Birincisi: Dirhemin İslâm sikkesi olması. İkincisi: Rayiç (tedavülde, geçerli) olması. Üçüncüsü: Kesmekte müslümanlar için bir zarar ve mahzur sözkonusu olması.[34] Eğer kafirlerin sikkesini yokederse bu yasağa konu olmaz. Rayiç olmayan veya züyufsikkeyiyoketmesi de böyledir." Gankohi bu bilgiyi et-Ta'lîku'1-mahmûd alâ Süneni Ebî Davud'da[35] naklederek tasdik etmiş olup bu da görüldüğü üzere Hz. Peygamber (sav) zamanında müs-lümanların kendisiyle muamelede bulundukları basılı bir sikkeleri bulunduğuna dair sarahat ifade eder gibidir.
Arkadaşımız allâme Seyyid Ahmed b. Muhammed el-Hüseynî eş-Şâfiî el-Mısrî, Nihâyetü'l-ihkâm fimâ li'n-niyye mine'l-ahkâm (s. 181) adlı eserinde[36] Ebû Davud'un bu hadisiyle benzeri hadisleri zikrettikten sonra şunu derken ne güzel söylemiş: Bunun muktezası şudur ki "müslümanların sikkesi" Hz. Peygamber (sav) zamanında biliniyor ve kullanılıyordu. Müslümanların sikkesinin ancak Hz. Ömer veya ondan sonra gelenlerin zamanında basıldığına dair buna muhalif olarak ileri sürülen görüşler, tercihi gerektirecek bir delil olmaksızın —ki o da nerede?— bu görüşten daha kabule değer değildir.
Corci Zeydan'ın Târîhu Mısre'l-hadîs[37] adlı eserinde (s. 138) şu bilgi verilir: "Hulefâ-i Râşidîn devrinde basılan paralar bakırdan ve şekilde görüldüğü üzere son derece basit idi ve üzerinde de Kûfî harflerle yazılmış "Şehâdet" şeklinden başka bir yazı yoktu." İslâm'da gümüş paralar Halife Abdülmelik zamanına gelinceye kadar basılmadı." Corci Zeydan daha sonra onun bastığı paraların şekillerini çizer. Seyyah Şeyh Muhammed Emin b. Şeyh Hasan el-Hulvânî el-Medenî, Nebşü'l-hezeyân min Târîhi Corci Zeydân[38] adlı risalesinde onu şu sözleriyle tenkit eder: "Ali b. Ebî Tâlib'den başka dört halifeden hiçbirinin para bastırdığı hususu sahih rivayetlerle sabit olmuş değildir. Morali Suphi Paşa'nın bir risalesinde[39] naklettiğine göre Hz, Ali dirhem bastırmıştı. Suphi Paşa risalesinde bu dirhemin şeklini çizer ve bu bilgiyi Lisanüddin İbnu 1-Hatib'in el-thâta fi ah bari Gırnata adlı eserine atfeder. Corci Zeydan'ın çizdiği üç sikkeye gelince, bunlar asılsız şeyler olup mevcut olsalar bile ne bir hükmü ispat ne de nefyederler. Çünkü üzerlerinde, ne zaman basıldıklarını gösteren tarihler mevcut değildir. Bunlarda, halifelere yalan isnad edildiğini gösteren en büyük delil, bir tanesinde bir şahıs şekli bulunmasıdır. Bu da İslâm dininin yasakladığı bir şey olup bu dinin kurucularının böyle bir şey yapmaları, yapılmasını emretmeleri veya haberdar olduklarında rıza göstermiş olmaları nasıl düşünülebilir? Bu paraların yalan ve sahte olduklarını kabul etmemiz halinde ise, ki bu gerçeğe daha yakındır, bu Avrupalılar, onlara benzeyenler veya antika satıcılarının ilk kez yaptıkları bir şey değildir!."[40] Bu bilgiler, eserin Leknev-Hindistan baskısından (s. 5) alınmış olup oraya bakınız. Corci Zeydan'ın bu tenkide verdiği oldum-olacak cevabı ise, bu resimleri bir Fransız yazardan aldığını söyleyerek Marsa'nın[41] Mısır Tarihi'ne (s. 26) atıfta bulunması olmuştur. Renan'ın Nebşü'l-hezeyân'a yazdığı reddiyeye bakınız.
Bunlar Şeyh Hamza Fethullah el-Mısrî'nin el-Mevâhibü'1-fethiyye fî ulûmVMuğati'l-Arabiyye[42] adlı eserde (1,152) Ayni'nin Buhâri şerhinden naklen verdiği şu bilgiyi görmemiş olmalılar: O, Merğinâni'den şu nakilde bulunur: Dirhemler n e v â ta benzer bir şekilde olup Hz. Ömer zamanında, Malul b. Yesâr'ı gönderip hakkında "Allah'ın nehri geldiğinde MaTal'ın nehri geçersiz oldu" denilen nehri kazdırdığında tedavül edildi. Hz. Ömer o sırada dirhemleri Kisrevî dirhemin şeküvenakşı üzere bastırdı. Ancak bazılarında bir yüzünde "Elhamdülillah," bazılarında "Muhammediin Resûlullah," bazılarında da "Lâ ilahe illellahü vahdehu" ifadesi, diğer yüzünde "Ömer" yazısını ilave etti. Hz. Osman, kendisine biat edildiğinde dirhemler bastırdı ve üzerine "AllahuEkber" ibaresini kazdırdı. Yönetim Muâ-viye'ye geçince, o da üzerinde kılıç kuşanmış olarak portresi bulunan dinarlar bastırdı. Abdullah b. Zübeyr Mekke'de yönetime başkaldırınca yuvarlak dirhemler bastırdı. Sonra Haccâc bunları değiştirdi. İbnü'z-Zübeyr'den son-raAbdülmelikyönetimdeistikrarsağlayınca76(695)yıhnda dinar ve d i r h e m ler bastırdı."[43] Bunlar meşhur tarihçi Takıyuddin el-Makri-zî'nin en-Nukûdu'1-lslâmiyye[44] adlı risalesinde görmemiş olmalılar. Bu risalede (s. 5), el-Mevâhibü'1-fethiyye'den nakledilen bilginin benzen verilerek şu ilavede bulunulmaktadır: "Muâviye, üzerinde kıhç kuşanmış bir portre bulunan dinarlar bastırdı. Abdulmelik b. Mervân Haccâc'a para bastırmasını emredip o da bastırdığında, paralar ashabın son yaşayanlarının bulunduğu Medine-i Munevvere'ye getirildiğinde, nakşı dışında hiçbir şeyini menfi karşılamadılar. Çünkü nakşında resim vardı Said b. Museyyeb bu paralarla alışveriş yapıyor ve hiç bir şeyini kusurlu görmüyordu. "[45] Bu bilginin benzen Mısır Maarif bakanı Şeyh Ali b. Mübarek Paşa'nın Hıtatu Mısr (XX, 6) adlı eserinde de mevcuttur. Şeyh Abdulğani en-Nablusî, et-Tarîka-tü'1-Muhammediyye'ye yaptığı şerhte (II, 499) Makrızi'nin söylediklerinin hepsini zikrederek delil olarak kullanır.
Vefiyyetü'l-eslâf ta (s 36li) şu bilgi kaydedilir: Bulunan en eski islâm sikkesi Hz Osman'ın halifeliği sırasında 28 (649) yılında Taberistan'a bağlı Hertekkasabasında basılmış olandır. Bu parada Kûfî yazısıyla "Bısmıllahı Rabbî" ibaresi yazılıydı. Hz Ali'nin hilâfetinde hicrî 37 (657) yılında basılan sikkede "Velıyyı Allah," 38 ve 39 (658, 659) yıllannda basılanlarda ise "Bısmıllahı Rabbı" ibaresi yazılmıştır Bir dirhemde de Kûfî yazısıyla, bir yüzünde ortada "Allahuehad, Allahu's-Samed, lemyelıdve lemyûled ve tem yekun lehu kufuven ehad," kenar dairesinde "Muhammedun Resûlullah, erselehu bı'l-hudâ ve dînı'l-hak lı-yuzhirehu ale'd-dînı kullıh ve lev kenhe'l-muşrıkûn" ibaresi, diğer yüzünde de ortada "Lâ ılâhe ıllellahu vahdehu lâ şerike leh," kenar dairesinde ise "Bu dirhem 40yılında Basra'da basıldı" ibaresi vardı 70 (689) yılında Derâbcird ve 71 yılında Yezd'de basılan[46] dirhemlerinse bir yüzünde Kûfî yazıyla "Bismillah," diğer yüzünde de Pehlevîce "Abdullah b Zubeyr emîru'l-mu'mınîn" yazılıydı ilk para basanın Mus'ab b. Zubeyr olduğu ve 70 yılında kardeşi Abdullah'ın emriyle bastırdığı da söylenmiştir. Said b. Museyyeb ve Ebu'z-Zinâd, 74 (693) yılında Abdulmelik'ın Haccâc'a dirhemler basmasını ve karışık (mağşuş) olanları halis olandan ayırmasını emrettiğini naklederler Medâini şöyle der. "Bunu 75 (694) yılında yaptı, sonra 76 yılında taşrada basmasını emretti " Ben bu dirhemleri gormuş değilim; bunu, bu konuda güvenilir kimselerin anlattıklarından naklettim.
Sonra onun (Vefiyy etü'l-eslâf müellifi) bu bilgileri meşhur Türk veziri Cevdet Paşa'nın Tarih'inden aldığını gördüm.[47] O da zikredilenlerin hepsini Vâsıf Tarihinden nakletmiş olup yine aynı eserde geçtiği üzere Vasıf Efendi Arap[48] hükümdarların haberlerine dair kaleme alınmış bazı tarihlerden şu bilgiyi nakleder "Ömer b. Hattâb (ra) 18 (639) yılında Kisrevî nakış üzere[49] bir a i k k e ha.stırdı.'B&zıeına 'Lâilâheillellâh Muhammedün Resûlullah, * bazısına da %â ilahe illellâh' ve Ömer adım yazdırdı." Cevdet Paşa şöyle der: Hz. Ömer'in kendi adına para bastırmadığı naklen sabit olduğundan mezkur rivayetin, daha önce geçtiği üzere[50] Taberistan'da Ömer adh bir Türk emîrinin bastırdığı sikkeden kaynaklanan (onunla karıştırılmak suretiyle) bir hata olması muhtemeldir. Öyle anlaşılıyor ki paranın Pehlevi yaahsıyla yazılan tarihi okunamayıp Ömer adı okunduğundan Hz. Ömer'e isnad edilmiştir. Abdullah b. Zübeyr'e isnad edilen Sikke de böyle olup ilim ehlinden hiç kimse onu görmüş değildir. İlim ehlince kabul edilen şudur ki ilk defaArabî sikke basan Haccâc'dır. Fakat 1276 (1859-60) yılında bu sahada yapılan yeni bir buluşla bunun aksi ortaya çıkmıştır. Şöyle ki Cevad adh İranlı birisi Dersaâdet'e[51] hicrî 40. (660) yılında Basra'da basılmış Arabî bir gümüş sikke getirdi. Ben fakir onu Suphi Paşa Efendi'nin yanında kadim îslâmî meskûkaât arasında gördüm. îki yüzünden birinde Kûfî yazıyla "Al-lahu's-Samed lemyelid ve lemyûled ve lemyekün lehu küfuven ehad* kenar dairesinde "Muhammedün Resûlullah erselehu bi'l-hüdâ ve dînil-hak li~ yuzhirehu ale'd-dlniküllih velev kerihe'l-müşrikûn," diğer yüzünde ise "Lâ ilahe illellâh vahdehu lâ şerike leh* kenar dairesinde de "Bu dirhem 40 yılında Basra'da basıldı" ibaresi yazılıydı. Muâviye veya Halid b. Velid'in kılıç kuşanmış olarak resimlerinin sikkeye basıldığı bazı tarihçiler tarafından nakledilmiş ve Vâsıf Efendi de onlara uyarak Muâviye b. EbS Sufyân'm kılıç kuşanmış şekilde sikkeye nakşettiğini Tarih'inde kaydetmişse de mezkur rivayetin nakli sübut ve sıhhat derecesine ulaşmış değildir. Yine Vâsıf Tarih'inde Haccâc'ın 75 (694) yılında Irak'ta sikke bastırıp biryüzüne "Huvellahu ehad Allahu's-Samed," bir yüzünde "Abdulmeuk" yazdırdığım rivayet eder. Fakat ben fakir 72 (691) yılından Emevi devletinin yıkılış tarihi olan 132 (750) yılına kadar her yılın altın ve gümüş olarak çeşitli darphanelerde basılmış Emevi sikkelerini sırasıyla gördüm, hiç birinde halifenin adı yoktu.[52] Adı geçen Tarih'in mukaddimesine (s. 274) balanız.
Arkadaşımız büyük ve asil yazar Seyyid Tevfik el-Bekrî es-Sıddüd el-Mısrfnin Avrupa adetleri ile Arap adetleri arasında uygunluğa dair ve Sehârîcü'Mülü[53] adlı eserinin şerhinde nakledilen bir risalesinde şu bilgi geçer: Ömer b. Hattâb, ihtiyaç sebebiyle nakit yerine kağıt ve derileri kullanıyordu. Ebû Temmâm bir şiirinde şöyle der:
Ömer niçin başvurdu deveye yapmak için Derisinden para, altın bulamayınca (yaptı bunu).
Derim: Kütüphanemizde para kısmında, üzerinde Kûfî yazıyla "Lâ ilahe illellâh Muhammedün Resûlullah" yazılan dirhemler bulunmakta, yazının sonunda da Hz. Ali'nin adı yer almaktadır. Eski nakış ve yazısına bakan ve üzerinde düşünen kimse, bunun Ali b. Ebî Tâlib'e ait olduğuna hükmeder.[54]
Tamamlayıcı Bilgiler
1
Hafız Suyûti'nin EvâiFinde şu bilgi verilir: Mağrib memleketlerinde ilk defa dirhem bastıran kimse,üçüncü hicrîasırda Endülüs'tehüküin süren Emevi hükümdarı Abdurrahman b. Hakem'dir. Endülüslüler (bundan önce) Doğu'dan getirilen dirhemlerle muamelede bulunuyorlardı. Bu bilgiyi Zehebi Târih'inde zikreder.[55] Bu bilginin aynısını Şâmi Sübülü'r-reşâd adlı suretinde Zehebi'den nakleder. Derim: Bu Abdurrahman b. Hakem,[56] Endülüs'e 138 (755) yılanda giren İkinci Abdurrahman b. Hakem b. Hişâm b. Abdurrahman el-Ünevf dir. Her halükârda Suyûti eğer Mağrib'den yalnız Endülüs'ü kastetmişse dediği doğrudur. Eğer Mağrib'in Aksa veya İf-rikiye bölgesini kastetmişse bu münakaşa götürür. Çünkü İmam İdris b. İdris[57] (Allah ikisinden de razı olsun) halifeliği sırasında hicrî 2. yüzyılın sonunda, Abdurrahman b. Hakem'in hükümdarlığından önce sikke bastırmıştı. Anne tarafından dedemiz İmam Ahmed b. Abdülhay el-Halebî el-Fâsî, ed-Dürrü'n-nefîs[58] adlı kitabında 34. faslı buna ayırmış olup bu sikkeden sözle şöyle der: İmam İdris b. İdris'in dirhemine gelince, bu dirhemin kenar dairesinde "Muhammedün Resûlullah erselehu bil-hüdâ ve dînil-hak li-yuzhirehu ale'd-dîni küllih ve lev kerihe'l-müşrikûn,'' dairede "Muhammedün Resûlullah" in altında ve ortada İdris, Muhammed bir satırda ve Resûlullah da bir satırda yazılıydı. Bu, Kûfî yazı ile yazılmıştı. Diğer yüzde de dairesinde "Bismillah, bu dirhem 198 yılında basıldı" ibaresi yazılıydı (bkz. ed-Dürrü'n-nefîs, Fas 1314, s. 221). Sonra Hafız Suyûti'nin Târîhu'l-hulefâ'sında adı geçen Abdurrahman'dan (ö. 239/853) sözederken şöyle dediğini gördüm: O, Endülüs'te Emeviler'den hükümranlığı yücelten ve ona hilafet ve celâlet parlaklığını giydiren ilk kimsedir. Onun zamanında Endülüs'te t ı r â z giyimi ve para basımı gerçekleşti. Arapların Endülüs'ü fethinden beri orada darphane yoktu, doğu ülkelerinin dirhemlerinden oraya getirilen dirhemlerle alışverişte bulunuyorlardı.[59] Bunlardan anlaşılıyor ki yukarıda Suyûti, Zehebi ve Sami'nin söyledikleri Endülüs'le ilgilidir. Mevlây İdris ise Adve'de idi.
2
Ebû Salim el-Ayyâşî,[60] İbn Cemâa'nın "Buyû"una yaptığı nazmın trşâ-dü'1-mütesebbib ilâ fehmi Maûneti'l-müktesib adlı şerhinde şöyle der: Sünnî (Sünnetle belirlenen ölçülere uygun) dirhem e gelince, hocamız Sîdî Abdülvehhab el-Fâsî*nin (Allah onu yüceltsin) yanında, babasından miras kalmış bir dirhem gördüm. Üzerinde Kûfî yazısıyla 109 (727) yılında Vâsıt'da basıldığı yazılıydı ki bu da Hişâm b. Abdülmelik'in halifeliği zamanıdır. Tarihçiler İslâm'da ilk defa sikke bastıranın Abdülmelikb. Mervân olduğunu ve sikkenin derlenip düzenlenmesi hususunda oğlu HişânVın halifeliği sırasında son derece ileri gidildiğini kaydederler ki bu dirhem, sikkenin güzelleştirildiği zamanda basılmış olmalıdır. Bu konuda güvenilir biri olan Sîdî el-Arabî el-Fâsî, mezkur dirhemi fukahanm söyledikleriyle karşılaştırdığını ve onların dediği gibi tam 50 -ğ- habbe olduğunu[61] gördüğünü zikreder. Ben de tunçtan yaptığım yanımdaki dirhemin ağırlığını adil kimselerijı huzurunda ona denkledim. Hocamız Sîdî Abdülvehhab, bana, dirhemden şer'î dinarın ağırlığını elde etti ki o bu konuda kendisine başvurulan biridir. Ebü'l-Hasan İbn Bâkel-Endelüsî, bir eserinde, kolay bir şekilde şer'î ölçülerin nasıl bulunacağına dair esası zikretmiş olup buna uyulduğu takdirde bu hususta hemen hemen hiç ihtilafa düşülmez.
3[62]
Kütüphanemizde, az bulunur bir kitap mevcut olup adı ed-Devhatü'l-müştebeke fi davâbiti dâri's-sikke'dir.[63] Müellifini, 1337 (1919) yılında Ebülca'd'e ikinci gidişimde el-Amel şârihi İbn Ebi'l-Kasım er-Rabâtî'nin el-yazısıyla bir mecmuada buluncaya dek bilmiyordum. Orada zikredildiğine göre müellifi İmam Ebü'l-Hasan Ali b. Yusuf el-Hakîm'dir. Eseri bâblara göre düzenlemiş olup üçüncü bâb madenlere, nasıl oluştuklarına, çıkarılışları ve elde edilişlerine ve her birinin faydasına dairdir. Dördüncü bâb, hiçbir halel getirmeksizin sanat güzelliğini koruyarak orada hazırlanan değerli taşların miktarına dairdir. Beşinci bâb, ilk defa dinar ve dirhem bastıran kimseye, basım yerleri ve sikkelerinin ölçülerine dair. Altıncı bâb, bize (Mağrib) has dirhem ve dinarın miktarına dair. Yedinci bâb, parayla para karşılığı (sarf) ve tartarak bunlarla muamelede bulunmaya dair. Sekizinci bâb, üstünde taşıma ve başka bir gayeyle kullanımı caiz olan paralara dair. Dokuzuncu bâb, infak edicisine Allah Teâlâ'mn sevap vadettiğine dair. Onuncu bâb, kalpazanların kalp olarak imal ettikleri paraların te s bitine dair. Altıncı bâbda bir fasıl sonunda verilen bilgiden, eserin müellifinin dedesi Ali b. Muhammed el-Kûmî el-Hakîm el-Medyûnfnin Sultan Ebû Ya-kub Yusuf b. Abdülhak el-Merinî zamanında Fas'ta dârüssikke (darphane) emîn ve nâzın olduğu anlaşılmaktadır. Müellif, beşinci babın ikinci faslında Fas'ta ilk defa dirhem bastıran ve darphane ( dârü'd-d a rb ) kuran kimseden sözetmektedir. Şöyle ki dirhemi ilk bastıran Mu-vahhidler hükümdarı Ebû Abdullah el-Mehdfdir.[64] Müellif sonra şöyle der: Fas'ta Endülüs ve Karaviyyîn,, yakalarında iki dârü's-sikke (darphane) vardı. Muvahhidî halifesi Ebû Abdullah en-Nâsır b. Mansûr[65] onları Şehrin kas aba' sında (kaleiçi, merkez) yaptırdığı ve 600 (1204) yılında denediğimiz bir darphaneye naklettirdi.[66] Burada, fazla ve biriken mallar ile sikkelerin kalıpları için bir depo hazırlattı. Bu fasıl gerçekten önemli olup oraya bakınız.[67]
4
Bu konuda Hafız Suyûtı de KatVİ-mücâdele fi tağyîri'I-muâmele[68] adıyla bir risale kaleme almıştır. Yaklaşık bir formalık (kürrâse) nefis bir risale olup baş tarafında, İbn Ebî Şeybe'nin Musannef inde Ka'b'dan dinar ve dirhemi ilkbasankimseninHz.Adem(as)olduğunadair birrivayettahricettiğinizikreder.Risâleninsonundadanakdî meskukât, (ayar ve ağırlığı tam para) kesmeyi kınayan şu " e s e r " i zikreder: İbn Ebî Hatim, Said b. Müseyyeb'den şöyle dediğini tahric eder: "Dirhem ve dinarın kesilmesi (kırpılması, yontulması) yeryüzünde fesat çıkarmak cümlesindendir." Derim: Bu, Hafız Suyûti (Allah rahmet etsin) için bir kusurdur. Çünkü bu "eser" Muhammed b. Hasan'ın Muvatta'ında mevcut olup onunla İlgili olarak "dinar ve dirhemi kesmenin mekruh oluşuna dair bâb" unvanıyla bir başlık açarak şöyle der: Bize MâUkhaber verdi: bize Yahya b. Said, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini haber verdi: "Gümüş ve altını kesmek yeryüzünde fesat çıkarmak kabilindendir." Muhammed şöyle der: "Bir faydası olmadan dirhem ve dinarları kesmek uygun değildir.”[69]
Takiyüddin el-Makrizî, İslâm paralarına dair risalesinde Îbnül-Mü-seyyeb'in bu sözünü Müsedded'in tahrici olarak zikreder ki o şöyle der: Halid b. Abdullah bize haber vererek: "Mâlik, îbn Said'den naklen bize haber verdi" dedi ve rivayeti zikretti.[70] Bu "eser" îbnSa'd'ınTabakât*ında şu lafızla geçer: Kendisine dirhemlerin kesilmesi soruldu, o şöyle dedi: "Bu, yeryüzünde fesat çıkarmak cümlesindendir^ (V, 100). Saidb. Müseyyeb'in sözünün hangi anlama geldiği konusunda ihtilaf edildi. Ebül-Hasenât el-Leknevf nin haşiyesinde[71] olduğu gibi şöyle denildi: îmam Muhammed'in dirhemlerin kesilme sinden kastettiği, onları kesmek, şekillerini iptal etmek ve para olmaktan çıkarmaktır. Bu Kâri'nin Şerhu'l-Muvatta'da meylettiği görüştür. Takiyüddin el-Makrizî de anılan rivayetin ardından "yani kesilmesi (kırılması)" der. Bîrîzâde Şerhu'l-Muvatta'da Îbnü'l-Esîr'den şunu nakleder: "İslâm'ın ilk zamanlarında dirhem lerle yapılan muameleler sayı ile idi tartıyla değil. Bazıları dirhemlerin kenarlarından kırpıyorlardı. Bundan nehyedildiler." Leknevi'nin eserine bakınız. İbnü'l-Esîr'den nakledilen bilgi ise onun en-Nihâye'de Ebû Davud'un "Resulullah (sav), makul bir gerekçe olmadan müslümanların tedavülde bulunan sikkelerinikesmek-ten nehyetti" hadisi ile ilgili olarak şu söyledikleridir: Yani darbedilmiş dinar ve dirhem leri, bozukluğu veya ayarının sıhhatinden şüphelenmek gibi kesilmelerini gerektiren bir sebep olmadan kesmemeleri. Bunun, parada Allah'ın adı bulunduğundan mekruh olduğu söylendiği gibi bunda malı ziyan etmek sözkonusu olduğu için mekruh olduğu da söylenmiştir. Tekrar maden haline getirmek için kesilmesinin nehyedildiği, infak için kesilince nehyedilmediği de söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: İslâm'ın ilk zamanlarında parayla yapılan muamele sayı ileydi tarta ile değil. Bazıları paraların kenarlarından kırpıyorlardı, bundan nehyolundular.[72] Bu bilgi en-Nihâye ve muhtasarından alınmıştır. Paranın kesilmesinden maksadın, bütün dünyayı kaplayan ezici büyük savaştan sonra dünyanın birçok tarafında durumun öyle olduğu zamanımızdaki gibi, paranın tümden yok edilmesi, onunla ve doğrudan doğruya aslıyla para değişiminin yapılmaması olması da muhtemeldir.
5
Suyûti'nin ilk defa dirhem vedinârı kimin bastırdığına dair zikrettiği bilginin aynısı el-Mevâhibü'1-fethiyye'de îmam Nâblûsi'nin Şerhu't-Tarîkati'l-Muhammediyye adlı eserinden naklen verilmektedir: "tik defa dirhem ve dinarı basan Hz. Adem (as) olup geçim (maişet) ancak bu ikisiyle yolunda olur." Bu bilgi Ebû Nuaym'ın Hilye'sinde Muâviye b. Abdullah el-Ca'berfnin Ka'b el-Ahbâr'dan rivayeti olarak geçmekte olup[73] Halebi de ed-DÜrrü'n-nefîs'te b.unu Hilye'ye isnad eder. Ben sonra Ebû Hanîfe'nin Müsned'inde Haskefî'nin şu rivayetini gördüm: Ebû Hanîfe, Ebû Süleyman'dan şöyle dediğini rivayet etti:Altından dinar lan ilk basan kimse Tubbe'dir.îlk defa dirhem leri (gümüş para) basan da Küçük Tubbe'dir. Îlk defa fülus (bakır para) basıp halk arasında tedavül ettiren ise Nemrud[74] b. Kenan'dır. el-Kâmûs'ta şu bilgi verilir: Tebâbia (Tub-be'ler) Yemen hükümdarları olup tekili "Sükker"[75] kahbıyladır (Tubbe*). Himyer ve Hadremevt'e sahip olmadıkça Yemen hükümdarları bu adla anıl-mazlardı. Dâru't-Tebâbia (Tubbelerin evi) Mekke'de olup Resulullah (sav) orada doğmuştur.[76] Adı geçen Müsned'in îbn Sultân tarafından yapılan şerhine (s. 278) bakınız.[77]
Önde gelen alimlerden,bazıları şer*! paralar, tartı ve ölçü birimleriyle ilgili olarak müstakil eserler kaleme almışlardır.[78] Bunlardan biri Ebû Mu-hammed Hasan b. E bil-Hasan Ali b. Muhammed b. Abdülmelik b. el-Kattân olup 647 (1249) yılında imlâ ettirdiği bir makalesi vardır. Diğerleri de Ebû Muhammed Abdülhak b. Atıyye, Îbnü'l-Mevvâk diye meşhur Ebubekir b. Halef el-Ensârî, Ebül-Abbâs İbnül-Bennâ, febfttu mâlft büdde li-mürtdil-vukûf alft hakîkati'd-dînâr ve'd-dirhem ve'g-sft ve'1-müdd adlı eserin müellifi Ebu'l-Abbâs el-Azeffdir. Konuyla ilgili risalesi basılmış olan Takiyûddin el-Makrizî el-Mısrî, Şeyh Abdurrauf el-Münâvî, Mısırlı bazı hocalarımızın hocası olan Şeyh Mustafa ez-Zehebî el-Mısrî[79] ve Abdülkâdir el-Hatîb et-Tarâblûsî el-Medenî.[80] Son iki âlimin risalesi de basılmıştır.[81]
II. Hacîm Ölçüleri
Bu ölçüler müdd, sâ, fark, arak ve vesk' dir.[82]
M ü d d e gelince, Buhâri bununla ilgili olarak "Medine'nin sâı, Hz. Peygamberin (sav) m ü d d ü, bunun bereketi ve Medine halkının asırdan aşıra bunu tevarüslerine dair bâb” başlığını açar ve orada Enes b. Mâlik'ten şu rivayeti zikreder: Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Allahım, onların hacim ölçülerini, s â ve m ü d d lerini bereketli kıl."[83] S â a gelince, Muvatta'da İbn Ömer'den şu rivayet nakledilir: "Resulullah (sav) hür veya köle, erkek veya kadın her müslümana Ramazan'da ödeyecekleri fıtır zekâtını (sadakasını) bir s â hurma veya[84] bir s â arpa olarak belirledi."[85] el-Meşânk'ta müellif şöyle der: S â , Medine halkının bilinen ölçü birimi olup Hz. Peygamberdin (sav) müddüyle dört müdd eder.[86]
el-Kâraûs'ta Dâvudi'den naklen şu bilgi verilir; " S â in değişmeyen ölçüsü, el ayası ne büyük ne küçük olmayan bir kimsenin iki ayasıyla tuttuğu dört avuçtur. Çünkü her yerde Hz. Peygamher'in (sav) s âı bulunmaz." Firuzâbâdi, "bunu denedim, doğru çıktı" der. Lisânü'1-Ar ab'da şu bilgi verilir: Hz. Peygamber'in (sav) Medine'deki sâı, onlar katında bilinen müdd teriyle dört m ü d dür.[87] Adı geçen âlimlerin bu sözlerinden, Hz. Peygamber'in (sav) sâı bizzat olmasa bile ona kıyaslanarak tam ölçülen eşinin kendi zamanlarına dek mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Mesud el-Tefcerûtî'nin Tenbîhü'l-ğâfil adlı eserinde şu bilgi geçer: O, yani Resulullah'm (sav) sâı, kendi müdd üyle dört müddür. Kabbâb, sâ demek olup zamanımızda Fas şehrinin ölçeğidir. Şeyh Ebü'l-Kasım eş-Şâtıbî'nin şöyle dediğini gördüm: S â , Gırnata müdd lerinden silme bir müdd olup insanın iki eliyle dört avuç eder. Mü de we ne şârihi Recrâcı'den şöyle dediği nakledilir: Ebû Muhammed Ibn Ebî Zeyd şöyle dedi: Bu konuda hocalarımızdan aldığımız en güzel olcu, Hz. Peygamberin (sav) diğer şehirlerde mevcut olan ve üzerinde ihtilaf edilmeyen muddunun miktarının, ne fazla uzun ne fazla kısa olan orta boylu bir adamın parmaklarını fazla açmamış ve kapatmamış olarak tuttuğu avucuyla dört avuç olduğudur. Ebu'I-Hasan Alı b Şaid[88] er-Recrâcî şöyle der: "Allah razı olsun, onun söylediğinin doğruluğunda şüphe yoktur. Bu olcuyu, bugün halkın elinde Hz. Peygamberin (sav) muddu olarak kabul ettikleri ve önderimiz, tarikatın şeyhi, hakikatin imamı Ebû Muhammed Salih ed-Dukkâlî'nın yanında, Zeyd b. Sâbit'in (ra) m u d d uyle ayarlandığı hususu kendisinde bulunan yazılı bir sahih senedle tesbıt olunan bır m u d d vardı ki biz de bu ayar üzerine ona ayarladık ve (bu mudd de) bu sağlamlık seviyesinde olmuş oldu." Bu, Tefcerûti'nin sozu olup bunun aynısını Hattâb da Şerhu'l-Muhtasar'da[89] Recrâci'den nakleder- "Şeyh Ebû Muhammed Salih'in yanında olduğunu söyledikleri mudd doğrudur. Müdevvene şerhi Menâhicü't-tahsîl'de[90] sadakayı fıtır babında müellif şöyle der: Şeyhimiz Ebû Muhammed Salih'in yanında Zeyd b. Sâbit'in (ra) muddu mevcut olup muhtemelen bu ısnâd merfû olarak ona ulaştırılmıştır. Allah en doğrusunu bilir "
Mağribliler ve Hınd ahalisi şimdiye dek birbirini (bin diğerine ayarlanarak) izleyen m u d d ler kullanagelmış olup bunlardan Mağrıb Sultanı Ebu'I-Hasan el-Merînfnın[91] sadakayı fitır ödenmesi için hazırlattığı mudd şimdi bendedir Dışında tunca işlenen nakşının metni şudur- "Allah'a hamdolsun. Emiru'l-muslimin Ebu'I-Hasan b. Mevlâriâ emîru'l-musli-min Ebû Saıd b. Mevlânâ emiru'l-muslimin Ebû Yusuf Abdulhak (Allah ona yardım etsin ve zafere ulaştırsın) bu mübarek muddu, Mevlâna Ebû Ya-kub'un (Allah onu zafere ulaştırsın) ayarlamasını (denkleştirilmesini) emretiğı mudde göre ayarlamayı emretti. Ebû Yakub da muddunu Hasan b. Yahya el-Biskerî'nin mudduyle, o ibrahim b. Abdurrahman'ın, o Ebû Ali Mansur b. Yusuf el-Kawâs'ın,[92] o da fakih Ebû Cafer Ahmed b. Ali b. Ğazlûn'un[93] mudduyle ayarlamıştı. Ebû Cafer de muddunu fakih kadı Ebû Cafer Ahmed b. Ahtal'ın mudduyle, bu Ebû Cafer de muddunu Hahd b. ismail'in, Halid muddunu Ebu Bekr Ahmed b Hanbel'in mudduyle, Ebu Bekr muddunu Ebû Ishak ibrahim b. Şınzîr'm[94] ve Ebû Cafer b Meymûn'un mudduyle ayarlamıştı Bu ikisi de muddlerını Resulullah'ın (sav) sahabisı Zeyd b. Sâbit'in (ra) müddüyle ayarlamışlardı. Bu müdd, Allah'a hamdolsun, kütüphanemizde mevcut büyük hükümdarlık hazinelerindendir.[95]
Yine bende bir müdd varkiüzerinde Fas'ta 1211 (1796) yılında yapıldığı ve Mevlây Ahmed b. Mevlây Ali el-İdrisf nin müddüyle ayarlandığı, onunkinin emîrii'l-mü'minin Ebü'l-Hasan b. emîrü'l-mü'minin Ebû Said b. emîrü'l-mü'minîn Ebû Yusuf b. Abdülhak el-Merînî'nin, onunkinin Ebû Ya-kub el-Mansur'un ve onunkinin de Hasan b. Yahya el-Biskerfnin müddüyle ayarlanmış olduğu işlenmiştir. Bunun da senedi az bir ihtilafla birlikte daha önce geçen sened gibidir. Nitekim şimdi başka bir müdd de var ki üzerinde emir Mevlây Abdullah b. Sultan Mevlây İsmail el-Alevî[96] adına ayarlandığı, onun da onu İbn Said el-Margitî es-Sûsî*nin müddüyle, onun 990 (1582) yılında Abdülraü'min b. Abdülmü'min'in müddüyle, onun 710 (1310) yılında fakih Ebû Muhammed Abdullah b. Sâlim'in müdyüle, onun 692 (1293) yılında fakih Ebû Muhammed Abdürrezzâk'ın müddüyle, onun 613 (1216) yılında fakih Ebü'l-Hasan Ali b. Hâc'ın müddüyle ve onun da el-Hâc Hasan b. Yahya el-Biskerf nin daha önce geçen senedle ayarladığı müddüyle denkleştirdiği nakşedilmiş olup yapılış tarihi 135'tir.[97]
Hindistan'da da hadis ehli ayarları Mağrib Merînîlerinin müddlerine dayanan müdd ve s â lar kullanmaktadırlar.Nitekim bir not defterinde (künnâşe) arkadaşımız m ü s n i d seyyah Şeyh Ahmed Ebü'l-Hayrb. Osman el-Attâr el-Mekkî el-Hindfnin[98] el yazısıyla, onun Hindistanlı hocalarımızın hocalarının hocası Şeyh Muhammed îshak'ın bir müddü şeyh Muhammed Salih er-Redavî el-Buharf nin hocası olan Şeyh Refiüddin el-Kan-dehârf nin müddüyle, onun Hâfiz Muhammed Hayât'ın, onun Ebû Said b. Ebû Yusuf b. Abdülhak'ın, onun da Ebû Yakub el-Merînî'nin... müddü ile ayarladığına dair bilgi edindiğinin kaydedildiğini gördüm. Yine arkadaşımız adı geçen Ebü'1-Hayr, hocası uzun ömürlü alim Şah Alîmüddin b. Şeyh Refiüddin el-Kandehârî el-Umerî'nin biyografisinde, babası adı geçen Şeyh Refîüddin'in Hz. Peygamberin (sav) müddünü Abdülkâdir b. Muhammed Said el-Kürdî el-Medenfden, onun babasından, onun kendi babası Ebû Ta-hir el-Kûranfden, onun da babası Molla İbrahim el-Kûrânf den senediyle aldığını zikreder ve nakışta bu bilgiden birazının mevcut olduğunu söyler. - Onun en-Nefhu'1-miskîfî şuyûhi Ahmed el-Mekkî[99] adlı eserine bakınız.
Derim: Bu müddlerden gözetilen dînî maksada, Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Âşir es-Selevî el-Hâfî'nin künnfişesinde bulduğum şu beyitlerin yazarı işaret etmiştir:
Nebi'nin m ü d d ünün ihtiva ettiği şeylerin faziletleri
Zeki kimsenin gizli değildir anlayışına
Nebi ki aydınlık saçan aydır yüzü
İnsanlara göründü karanlıklar ve gayyalarda
Bizi bir yola erdirdi ulaştırdı
Fazilet ve razı olunmuş dinin yoluna
tlim olarak hakkında elde ettiğimiz ilk şeyi
Gece yol gösteren kılavuzdan rivayet ettik
O da şu ki: bu m üdd
Yani Nebi'nin zemzem-bereket m ü d d ü
Fıtır sadakası olarak dört müdd yeter ondan
Açık nassa dayanan hükmüyle Şeriatin
Yemin kefîaretinde ise. on tanesi
Yüce Allah'a yemin ettiğinde
İşte bu hakkında elde edilen bilgi onun
Yüce, değerli ölçüsü Nebi'nin
Sonra bu beyitleri, üzerinde Nasır b. Abdülkerim b. Abdullah b. Şeyh için 1001 (1593) yılında yapıldığı, onun Merâkeş müftüsü ve müddünü 990 (1582) yılında ayarlayan Ebû Muhammed Abdülvahid b. Ahmed eş-Şerif in müddüyle, onun da müddünü 710 (1310) yılında fakih Abdullah b. Salim'e ait bir müdde ayarlarımı ş bir müddle ayarladığı yazılan bir müddün üzerinde aynen nakşedilmiş gördüm.
Derim: Öyle görünüyor ki el-Muvâfakât müellifi hüccet imam Ebû Is-hak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî (ö. 790/1388) doğruluğu kesin olan bu müdd-leri görmemiştir. Bu sebepledir ki Venşerîsi el-Mi'yâr'ın "Cami" bölümünde, Ebü'l-Abbâs Ahmed Bâbâ es-Sûdânî Tekmîletü'd-Dîbftc'da ve el-Fec-rü's-sâti' müellifi de ilk kaynaktan naklen onun şöyle dediğini kaydederler: "îsnadlarla nakledilen bu Ölçü birimlerine dair rivayete gelince, bununla ne güvenilecek bir şey ne bir kesinlik hasıl olur. Ben bunu araştırdım ve değişik rivayetlere dayanan bu ölçülerin son derece farklı olduğunu gördüm. Mezhebin imamlarından nakledilen ve herkesin anlayacağı yaklaşık şer'î bir ölçü istiyorsanız, şer'î müdd, küçük-büyük arası orta seviyede bitiştirilmiş iki el" le buğday veya başka bir şeyden alınacak bir avuçtur. Sâ ise bundan dört avuçtur. Ben bunu denedim ve doğru buldum. Güvenilmesi gereken de budur. Çünkü bu "şer'î yaklaşıldık" (takribîlik) esasına dayanmakta olup işlerde dikkatle incelenme (kesinlik) şer'an matlup değildir. Çünkü böyle yapmaya kalkışmak, maharet taslama ve tekellüf kabilindendir. Benim konuyla ilgili kanaatim budur."[100]
Derim: Şâtıbi'nin verdiği hüküm, anlaşılacağı gibi kendi memleketi Endülüs'te geçerli olan müddler üzerinde olup başkalarını bilmemektedir. Her halükârda kendi ölçüsüne mutabık düşen müdd onun katında sahih olur ki bu tnüdd de o sırada Fas halkının kullandığı müdd idi. O muhtemelen buna vakıf olmamıştır.
Fas'ın fakih ve müftüsü Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Kasım el-Kabbâb (ö. 779/1377), Kadı Iyâz'ın Kavâid'me yaptığı şerhte[101] şöyle der: a S â , dört müdd ur. Müdd isel -J- r 1111 dır.Bu s â , Fas şehrinin zamanımızdaki ölçü birimidir." Bu, harfi harfine onun söyledikleridir. O VIII. yüzyıl âlimlerinden olup bunu kendisinden Mevvâk Şerhu'l-Muhta-sar'da,[102] Tefcerûti Tenbîhü'l-gâfiPde ve Îbnü't-Tayyib Şerhu'1-Mür-şid'de[103] naklederek tasdik ederler.
Kabbâb'dan sonra, Mağrib'in eşsiz âlimi İmam Ebû Abdullah İbn Gazi Sahîh-i Buhâri'nin haşiyesinde, Resulullah'ın (sav) Medine ve halkına dua eâerek.'"Allak'ım,onlann hacim Ölçülerini, s â ve m ü d d lerini bereketli kıl "[104] demesiyle ilgili olaralt şöyle der: "Hz. Peygamber'in (sav) bu mübarek kriterinin (mi'yâr) Fas halkı arasında yürürlükte olması Allah'ın onlara lütfettiği nimetlerinden biridir. Bunun bereketinin müşahade edilmesi, Allah'ın basiretini yokettiği kimseden başkasına saklı kalmaz." O da X. yüzyıl âlimlerinden olup 919 (1513) yılında vefat etmiştir.
Müsnid ve zabit allâme Ebû Zeyd et-Temenritî'nin, el-Fevâidü'1-cem-me fî isnâdi ulûmi'l-ümrae adıyla bilinen fihristinde salih ve lider hocası Ebû Muhammed Abdullah b. Mübarek el-Akâvfnin hocalarının biyografisini verip bunlardan salih fakih Ahmed b. Abdurrahman el-Mescidâdî'yi kaydettiğinde şunu zikrettiğini gördüm: Ona Hz. Peygamberin (sav) m ü d -d ü soruldu, şöyle cevap verdi: Uzun araştırmalarımız sonucunda ilmimizin vardığı ve nazarımızın ulaştığı nokta şudur ki kim onu kesin olarak bilmek ve miktarını açıkça anlamak isterse, uçları kesilmiş orta büyüklükte arpa tanelerinden 34456 tane saysın, sonra onunla saları denesin, silkip sallamadan bunun dolduracağı Ölçek seksiz şüphesiz Hz. Peygamber'in (sav) s â ı-dır. Beni bu işi yapmaya sevkeden şey şudur: Fas-ı mahrûsa'dan müdd, s â vebununyansını(yarıölçeği)getirdiğimdehocamızdeğerli fakih Ebû Ali Hasan b. Osman b. Abdullah et-Tâmilî ile karşılaştım. Bana "Fas'tan bize Hz. Peygamber'in (sav) sâ ve müddünü getirseydin ya!" dedi, ben de "onlardan ve yarısından getirdim" diye karşılik verdim. Buna son derece sevinerek "onları bana getir" dedi. Ben de arkadaşıma, onları eşyalarımızın içinden çıkarmasını söyledim, o da çıkardı. Şeyh onlara bakınca alaylı bir şekilde gülerek şöyle dedi: "Ka'be'nin rabbine andolsun, sen Hz. Peygamber'in (sav) ne müddünü ne sâını getirdin. Onlar bu ölçekler konusunda fahiş bir hataya düşmüşlerdir." Ben ise o sırada Fas ve halkına inanıyordum. Şöyle dedim: "Ey efendi, Allah'tan kork, İslâm şehrine ve müslümanlara nasıl hata isnad edersin? Bu ölçek orada mühürlenmiştir. Mahir bir âlim marangozların başına verilmiş olup deneyip mührünü basmadıkça ne bir müdd ne de bir sâ satmıyorlar"[105] Bana şöyle dedi: "Onların hata ettikleri noktayı düşün; onlar tartılır şeylerle ilgili olarak fukahanın 1 — ntıl şeklindeki gönişlerine dayandılar ve onu hafif şeylerden tarttılar. Düşünmüyor musun, eğer samandan tartsalardı, hacmi daha da büyük olacaktı?." Onun görüşü bana da doğru göründü. Gerçeği araştırmaya koyuldum ve daha önce zikrettiğim tesbitte İbn Râşid el-Kafsî'nin kaydettiği bilgiye dayandım. Fas'tan getirdiğim s â in dolusu 18 avuç, bunun ise dolusu 12 avuç olup aralarında — lük bir fark vardır. Kim ihtiyatlı davranmak isterse, sadakayı 3 fıtırı büyüğüyle ödesin, nisaba ulaşma konusunda ise küçüğüne itibar etsin.
Bu bilginin benzeri, Ebû Abdullah el-Hudaykî es-Sûsî'nin Tabakât'm-da[106] adı geçen Mescidâdi'nin biyografisinde geçmektedir. Fakat XI. yüzyıl âlimlerinden olan adı geçen Temenriti mezkur fihristinde "Esânid ve mü-selselât bâbı"nda Fas halkını sert ve kaba bir şekilde muahaze ve ayıplamasından sonra Hz. Peygamberin (sav) müddünün senedini, Yesîtîni ve diğerleri gibi önde gelen Fas âlimlerinin ayarına başvurup ona itimatla tesbit ederek şöyle der: Ben müddümü hocamız önder İmam Ebû Zekeriya Yahya b. Abdullah b. Said b. Abdülmunim'inkiyle ölçtüm, o müddünü fakih Ebû Abdullah Muhammed b. Abdurrahman el-Yesîtinf nin müddüyle Fas-ı mah-rûsa'da 990 (1582) yılında ölçtü, o da müddünü fakih Ebû Muhammed Abdullah b. Salim'inkiyle 710 (1310) yılında, o müddünü salih fakih Ebû Muhammed Abdürrezzâk'ın müddüyle 692 (1293) yılında, o müddünü fatih Ebü'l-Hasan Ali b. Hâc'ın müddüyle 613 (1216) yılında, o müddünü ekHâc Hasan b. Yahya el-Biskerfninkiyle,[107] o da müddünü Ebû Ishak İbrahim b. Abdurrahman el-Hâhî (el-Kâdî?)'ninkiyle,[108] o merhum Şeyh Ebû Ali Mansur b. Yusuf el-Kavvâs'ın müddüyle, o fakih Ebû Cafer Ahmed b. Gazlûn'un müddüyle, o fakih Kadı Ebû Cafer Ahmed b. Ahtal'ın müddüyle, o Halid b. İsmail'in, o Ebû Ishak b. Şinzîr'in ve Ebû Cafer Ahmed b. Meymûn'un müdle-riyle, bu ikisi de müddlerini Resulullah'ın (sav) sahabisi Zeyd b. Sâbit'in müddüyle ayarlamışlardı.
İmam Ebû Salim el-Ayyâşî, İbn Cemâa'nın "Mukaddime” sine Maû-netü'l-müktesib ve buğyetü't-tâciri'l-muhtesib adıyla yaptığı nazma trşâdü'l-mütesebbib adıyla yazdığı şerhte şöyle der: Özen gösterilmesi gereken hususlardan biri de nisaplar, keffâretler, hadler ve nafakalar gibi kendisine taalluk eden hakların edası için şer'î ağırlık ve hacim Ölçüsü birimlerinin kesin olarak tesbitidir. Zamanımızda bunun araştırılıp tasbit edilmesi, bu ölçünün belirlendiği zaman üzerinden uzun süre geçmesi, zaman ve memleketlerin farklılığına bağlı olarak ağırlık ve hacim ölçüleri ile kalıplarda farklılıklarının fazlalığı sebebiyle, çok güçtür. Bütün bunların tesbiti iki hususa dayanmaktadır: İnsanın sahih bir senedle Nebevi müdde ulaşacak şekilde başka hacim ölçeklerine ayarlanan (kıyaslanan) sert bir Ölçek veya yine bu şekilde başka bir ağırlık birimine ayarlanmış bir ağırlık birimi bulması ya da ulemanın "bir m ü d d 1 — rıtıl.bir r 1111 128 dirhem, bir 2 10 dirhem 50— habbe vebir dinar da — dirhemdir"şeklindeki hükümlerinden bu sonucun çıkarılmasıdır. Bunda da iş dönüp dolaşarak şer*î dirhemin tesbitine dayanır. Bu tesbit edilince başkası ona kolayca dayandırılır. Nebevi m ü d d ve sünn! (sert) di r h e m i tesbiti müyesser kılmakla Allah Teâlâ bana lütufta bulundu. Birinci tebit şekli ikinciyle tecrübe ve kontrol edilip doğrusu elde edildi. Hocamız Sîdî Abdülkâdir b. Ali el-Fâsfye,[109] bugün Hz. Peygamberin (sav) müddüne ayarlı müdd bulunup bulunmadığını sordum, şöyle dedi: "Bu hususta Fas'ta "saçılar" (kabbâbin)[110] emin inin yanında bulunan müdden daha mükemmelini (örnek alınmaya değer olanını) görmedim." Sîdî Ahmed b. Ali es-Sûsî, ulemanın görüşlerinden hareketle müddü tesbit hususunda ictihadda bulundu ve iş bu müdde başvurmaya gelip dayandı. Yanında bulunan bir müddü onunla mukayese ederek ayarladı, sonra ben bizzat bu müdd ile Sîdî Ahmed es-Sûsf nin ona ayarladığı müddü getirerek Fas'ta benim için tunçtan yapılan bir müddle ölçtüm, berikisine de denk geldi. Kendisine göre ayar yapılan müdd, hicrî VI. yüzyıldan sonra yapılmış olup üzerinde Zeyd b. Sâbit'e (ra) varan senedi yazılıydı. Sened benim yanımda başka bir yere y azılıdır.
Ebu's-Suûd el-Fâsî[111] Sahîh-i Buhâri üzerine yaptığı "imlâlarında "Kitabıt'l-Keff&râf da şöyle der: Hz. Peygamberin (sav) müdd ü,Hişâm'ın 8 rıtıllıkmüddünden daha bereketlidir. "Onun müddü" sözünden maksat Medine müddü olup bu da Resulullah'ın (sav) müddüdür. Fas'ta "Sâcılar"da bulunan müdd Kayravan'da ayarlanmıştır. Bu müdd üzerinde "falan onu falanın müddüyle ayarladı" tarzında Zeyd b. Sâbit'e (ra) ulaşan senedi yazılı olup o da Hz. Peygamberin (sav) müddüne ayarlamıştır. Kim onunla (zekât, fitre vs.) ödemek isterse ödesin. Sîdî Ah-med b. Ali de fukahanın söylediklerinden ne ağırlık ne hacim ölçüsü olarak bir sonuca varamayanca müddünü ona ayarladı.
Fâsi'den sonra da XII. yüzyılda Fas tarihçisi allâme Ebu Abdullah Muhammed b. Tayyib el-Kâdirî el-Hasenî, el-Mürşidül-mutn'e yaptığı şerhte,[112] Kabbâb'm daha önce geçen sözünün ardından şöyle der: "Bazı eserlerde, müddün bu şekilde X. (XVI) yüzyıla kadar devam ettiğine ve sonra onda fazlalık yapıldığına, bu fazlalığın da her sâın üç müdd olacak[113] bir seviyeye ulaştığına dair bilgi gördüm. Buna göre nisap, zamanın v e s k iyle bir v e s k ve 40 m ü d d en ibarettir." Bu bilgi adı geçen eserde îbn Âşir'in "beş vesktir" sözüyle ilgili olarak kaydedilmiştir.
Derim: Kadim mukaddes müddü değiştiren ve onda fazlalık yapan günahkâr eli Allah koparsın. Ne cüretkâr eldir o ve onun yüzünden bu memleketler ne büyük musibete uğradı! Allah o kemiklere rahmet etmesin. Allah bu elbisenin, utanç ve rezillik elbisesinin altında bulunan âhiret yoksununu rüsvay etsin! Ebû Abdullah el-Ukbânfnin Tuhfetü'n-nâzirveğunyetü'z-zâkir fî hıfzi'ş-şeâir ve tağyîri'l-menâkir[114] adlı eserde dedesi İmam Kasım el-Ukbânfden şu nakilde bulunduğunu gördüm:
O (dedesi), Tilimsan'da sâımıza fazlalık yapılarak eskiden "Tâ ş-f î n î " diye bilinenin ölçüsü artırılıp bugün elimizde bulunan ve " V e h rânî" diye anılan sâ elde edilmek istendiğinde buna karşı çıkmış ve arkadaşlarından kendisiyle münakaşa edenlere karşı şu şekilde delil ileri sürmüştü: "Haksız vergilerin bununla verilmesi, özellikle Arap isyancıların hükümran olmalarından sonra, mefsedetlerin en büyüklerindendir. Hacmi fazlalaştanlmış veya fazlalaştınlmasına fetva verilmiş bu ölçeklerle aldıkları her şey de bunun gibidir."[115] Bunun üzerine münakaşacı bu tavrından vazgeçti. Dede (Kasım el-Ukbânî) şöyle dedi: "Allah'a hamdolsun, Allah'ın bana bunu soracağı zamana kadar, bunun (fazlalığın) ihdasını caiz görmekle ilgili tek kelime söylemedim."
Derim: Bana Selâ'da bir müd yapıldı ki, Selâ ve Mağrib'in medar-ı iftiharı Ebû Abdullah Muhammed el-Ayyâsfnin XI. (XVII.) yüzyılda yaptığı ayarlamaya nisbet edilen ve üzerinde muttasıl (kesintisiz) bir sened işlenen bir müddle denkleştirilmişti. Ben bu müddü yanımda Doğu'ya götürdüm, Mısır'da titiz dostumuz Şihabüddin Ahmed el-Huseynfye verdim. O, NihâyetÜl-ihkâm[116] adlı kitabında çeşitli mezhep fukahasına ait görüşleri ele alıp tercihte bulunduğu üzere, bize de müddün mahiyeti ve mukayesesi ile ilgili olarak araştırma yaptığı ve onu en doğru ve sağlam müdd bulduğunu haber verdi. İşlerin akıbeti Allah'a aittir.
tmam Ebü'l-Ferec ed-Dârimî'nin[117] sâ vemüdde dair bir risalesi vardır. Kayravan'da, oranın müftüsü Şeyh Muhammed b. Salih el-Cûdî'nin yanında Şeyh Tâcüddin el-Bekrî et-Tûnisî'nin bir risalesini gördüm. Risalenin adı l*mâlÜ'l-fîker fî tahrîri's-sâi'n-Nebevî bi-a'mâli'n-nazar*dır.[118] Allâme Seyyid Muhammed Emin Mîrgani'nin[119] de Keşfu'l-kinâ an tahrîri's-sâ adlı bir risalesi vardır. Fransız âlimlerden biri de m ü d d ler ve s â lan ayrı bir eserde ele almış ve şekillerini fotoğraflarla kaydetmeğe özen göstermiş olup benim yanımda bulunan Merîni s â in da resmini vermiştir. Bu risale Paris'te basılmıştır.[120] Arkadaşımız Şihâbüddin Ahmed el-Hüseynî el-Mısrî*nin Nihâyetü'l-ihkâm'ının sonuna da bakınız. Çünkü o, şer'î dirhemler, ağırlık ve hacim ölçüleri ile ilgili olarak başka kimsenin yanında bulunamayacak güzel bilgiler vermiştir. Allah en doğrusunu bilir.
Huzâi'nin kitabında burada dinar, dirhem, ağırlık ve hacim ölçü birimleriyle ilgili olarak ele alınan konular hakkında,[121] Doğulu ve Batılı âlimlerden bu konuda yazanlar arasında bundan daha geniş ve toplu olarak yazanı görmediğimi belirtmem insaf icabıdır. Öyle ki onun kitabı eğer sadece bu konuları ele alsaydı, kendisine itibar göstermeye değerdi. Şöyle ki o "Şerl ağırlık ve hacim ölçüsü birimlerine dair bâb" başlığı altında birçok fasıla yer vermiştir. Birinci fasıl, Hz. Peygamber'in (sav) "Ağırlık ölçüsü birimi ( v e z n ) Mekke halkının ağırlık birimi, hacim ölçüsü birimi (mik-y â 1 ) Medine halkının hacim birimidir" sözüne dairdir. İkinci fasıl "Hz. Peygamber (sav) zamanındaki ağırlık birimlerini ve miktarlarını bilmeye dair" olup bunların sayısı da ondur. Huzâi sonra d i r h emi yedi noktadan ele alır. 1. Kullanılması. 2. Miktarının bilinip bilinmediği 3. Miktarının bilinmesi. 4. Dirhemin kaç habbe ettiğine dair ileri sürülen iki görüş arasında tercih yapılması. 5. Câhiliyye ve İslâmî devirlerde ağırlık ölçü birimlerinin tesbitinde arpa tanesi kullanıldığı hakkında delile dair. 6. Bu dirhemin "Şer'î" diye adlandırılmasının manası.[122] Huzâi bundan sonra da d î -nâr[123] ve m i s k â 1 ile bunların kullanılışı ve miktarı; k î r â t , kullanılışı ve miktarı, Û k ı y y e , kullanılışı ve miktarı, n e ş ş , kullanılışı ve miktarı, nevât, kullanılışı ve miktarı, r ı t ı 1 , kullanılışı ve miktarı, k ı n t â r , kullanılışı ve miktarı hakkında bilgi verir.[124] Sonra daHz Peygamber (sav) zamanında kullanılan hacım ölçüsü birimlerinin adları ve mıktarlarıyla ilgili bir başlık açar ki bu birimler de m u d d , s â , fark, arak vevesk'tır O,bunlann herbırının kullamhş ve miktarlarını geniş şekilde ele almış olup bu esere veya yazarı tarafından yapılan muhtasarına bakınız Eğer burada ilave ettiklerimiz o bilgilere eklense, bu konuda kendisinden daha faydalısı olmayacak müstakil bir eser haline getirilmesi uygun olur
Hatime Fukahanın bu konu üzerinde uzun uzadıya durması, fıtır sadakasını (fitre) ödemede gerekli (vacip) miktarı gözetme gayesi ve s â a fazlalıkta bulunmanın mekruh olmasından dolayıdır Çunku sâ in miktarındaki sınırlama şârı (kanun koyucu, Hz Peygamber) tarafından yapılmıştır Buna ilavede bulunmak, 33 defa teşbih çekmeye ilavede bulunmakta olduğu gibi mekruh bidatlerden sayılır Bunu Karâfi söylemekte olup[125] ben de Ib-nu'1-Hâc'ın Meyâre'nın eserine yaptığı haşiyeden[126] naklettim.[127]
Deve Ve Koyun Edinme
İbn Cemâa Muhtasaru's-SıyerMe şu bilgiyi verin "Resulul-lah'ın (sav) hayvanı olarak Mekke'den hicret ettiğinde bindiği devesi vardı. Onu Hz. Ebubekir'den (ra) 400 dirheme satın almıştı." Hz. Peygamberin (sav) Sa'leb denilen bir devesi de vardı. Bedir savaşında da Ebû Cehil'e ait "mehrî"[128] bir deveyi ganimet olarak almıştı. Hz. Peygamberdin (sav) Şam yolu üzerinde Medine'ye bir beri d[129] mesafede bulunan Gâbe'de yirmi sağmal devesi vardı, her gece kendisine onların sütünden iki kırba getirilirdi. Sütü bol[130] onbeş devesi daha vardı ki bunları Resulullah'ın (sav) azatlısı Yesâr otlatıyordu. Aynca yedi sağmal devesi de vardı.[131] Resulullah'ın (sav) birçok koyunu vardı. Bunlardan yedi tanesi dişi idi ve Ümmü Eymen tarafından otlatılıyordu. Diğerleri de başkalarının yanındaydı.
el-Utbiyye'de İmam Mâlik'in şöyle dediği nakledilir: "Ömer b. Hattâb'-ın (ra), Allah'ın malından[132] develer edindiği, onları halka vermekte olduğu, halkın bunlarla haccettiği ve dönüşlerinde de develeri kendisine iade ettiklerine dair bana haber ulaştı." İbn Rüşd el-Beyân ve't-tahsîl'de şöyle der: Bu uygulama, Allah'ın malı konusunda doğru bir bakış açısıdır. Çünkü Allah'ın malının sarfedileceği en uygun yer, Allah'ın farzlarını edada destek sağlanacak yer olup devlet başkanlarının bu konuda onun uygulamasını örnek almaları gerekir.[133]
Damgacı (Hayvanı Dağlayan)
Buhâri "Devlet başkanının zekât develerini bizzat damgalaması[134] bâbı" adıyla bir başlık açarak Enes b. Mâlik'ten (ra) şu rivayeti tahric eder: "Abdullah b. Ebî Talha'yı, kendisine tahnik[135] yapması için Resulullah'a (sav) götürdüm. Elinde damga, zekât develerini damgalarken kendisine vardım."[136] Sahîh-i Müslim' de de Enes'in (ra) şu haberi verdiği rivayet edilir: "Enes'in annesi doğum yaptığında, kendisine tahnik yapması için çocuğu Resulullah'a (sav) götürdü. Enes şöyle der: "Vardığımızda Nebi (sav) bir ağılda koyun damgalıyordu." Şu*be[137] şöyle der: Bildiğim kadarıyla o "kulaklarını (dağlıyordu)" dedi.[138]
îbn Sa'd'ın Tabakâfında (V, 52) îkrâg b. Züeyb[139] et-TemîmTnin biyografisinde onun şöyle dediği kaydedilir: *Hz. Peygamber'e (sav) zekât develerini getirdim; Resulullah (sav), zekât develerinin damgasının vurularak onlara katılmasını emretti."[140]
Hanefi âlim İbn Âbidin'in ed-Dürr haşiyesinde (1,633) hanefilerin büyük kitaplarından el-Bezzâziyye'den[141] naklen şu bilgi verilir: "Faruk'un (Hz. Ömer) ahırındaki atların uyluklarında 'Allah yolunda uakfedilmiştir' ifadesinin yazılı olduğu rivayet edilir." İbn Âbidin daha sonra İbn Hacer el-Heytemî'nin bu konuda verdiği ve şu bilgiyi içeren bir. cevabını nakleder:
"Fakih İbn Acîl el-Yemeni, ölü için kefene dua yazılabileceği konusunda fetva verdi. Bu hüküm, zekât develerine "Allah içindir" yazılmasına kıyasen verilmiş olup bazı âlimler bunu tasdik etmişlerdir. Oysa bu kıyas münakaşa götürür" Cbkz. Reddti'l-muhtâr ale'd-Dürri'l.muhtâr).[142] Sonra İbn Âbi-din'in el-Bezzâziyye'den naklettiği bilgiyi İbn Sa'd'ın Tabakalında buldum ki oraya bakınız.[143]
Devlet Başkanının Korusu
Sahîh-i Buhâri'de şu rivayet nakledilin "Nebi (sav) Bak?i (Nakî'i) koruluk yaptı."[144] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm bu rivayete Kitâbul-Emvâl'de "müslümanlann atları için" ilavesinde bulunur.[145] Kadı Iyâz şöyle der: Bu yer Medine'ye yirmi fersah mesafede olup Akik vadisinin başıdır. Bir mil bir b e r i d ebatlarında yüzölçüme sahip olup buradaki yeşilliği en bol vadidir. Ağaçlık da olup bitkilerinin çokluğu yüzünden içinde süvari kimse kaybolur. Bakî kelimesi izafet yapılmadan zikredildiğinde bu yer kastedilir. Muhaddislerden bazıları bu kelimeyi Nakî şeklinde zikrederler ki "nakî" şu biriken yer demek olup bundan dolayı bu adla anılmıştır.[146]
el-İsâbe'de müellif, Iyâz b. Abdullah es-Sekafî'nin biyografisini vererek şu bilgiyi zikreder: Buhâri ve İbn Mende, Abdullah b. Iyâz'dan babasının şöyle dediği rivayetini tahrîc ettiler: "Resulullah'ı (sav) gördüm, Behz kabilesinden bir adam kendisine bal getirmişti. Resulullah (sav) 'bu nedir?* diye sordu, adam 'sana hediye getirdim' dedi, Resulullah da kabul etti. Adam 'Bakfimi bana koru kıl' dedi, Hz. Peygamber (sav) de onu koru kıldı ve kendisine bir belge yazdırdı."[147]
Ciyârbekri Târîhu'l-hamîs'inde efendimiz Hz. Osman'a (ra) baş kaldıranların onu tenkid ettikleri hususları zikrederken, beşinci olarak şu ithamda bulunduklarını söyler: "O, alınıp satılan bazı şeylerle ilgili olarak Medine pazarını koruluk kıldı (başkalarım menetti). Onun vekili, Hz. Osman'ın develerinin yemi İçin ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alıp alışverişini bitirmedikçe hiçbir insan pazardan hurma çekirdeği satın alamıyordu." Bu,
Hz, Osman (ra) aleyhine düzülen yalanlardan olup aslı yoktur. Maamafıh bunun doğru olduğunun düşünülmesi halinde, bunu zekât develeri için yaptığı ve pazan develerin otlak koruluğu çerçevesinde mütalaa etmiş olduğu şeklinde yorumlanır.[148]
[1] Metinde "vezzân* kelimesi "mevâzîn" şeklinde geçmiştir. Huzâi bu başlıktan önce "Emin Hazinedâr'ın Fazileti" ve "Beytülmâl Görevlisi" başlıklarına yer vermiş, Kettâni ise Resulullah (sav) zamanında böyle bir görevli olmadığından bu başlıkları zikretmemiştir. Üçüncü Bölüm'de, Resulullah (sav) zamanında maaş verilip verilmediğine dair başlıkta (I, 297) geçtiği üzere gelen ganimet vs. mallan hemen dağıtılırdı, biriktirilmezdi.
[2] Müslim, Musâkât 115. Bu hadis, Beşinci Bölüm'de "Seferden Dönüşte Yemek Verilmesi" başlığı altında Buhâri'den (Cihâd 189) naklen verilmiştir, bkz. s. 141.
[3] Nesâi, Buyu 53.
[4] Ebû Davud, Buyu 7. Süveyd b. Kays ile Mahrefe el-Abdî Hecer"den elbise getiriyorlar, Hz. Peygamber (sav) onlardan bir pantalon satın alıyorve orada para ile tartıcı-lık yapan bir adama bu sözü söylüyer. Ayrıca bkz. el-Mekâsidül-hasene, s. 45-46.
[5] Metinde Hayber şeklinde geçmiştir.
[6] el-İstîâb, IV, 86.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/171.
[7] Buhâri, Nefekât 3.
[8] Tirmizi, Cihâd 39. Aynca bkz. s. 91,152.
[9] bkz. Müslim, Zekât 161.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/171-172.
[10] Buhâri, BuyÛ 52; el-Mekâsidül-hasene, s. 330.
[11] Müslim, Musâk&t 2. Bu hadis, Buhâri (Hars 8-9) tarafından da îbn Ömer'in rivayeti olarak verilmiştir. Altına Bölüm'de "Miktar Takdirinde Bulunan" ba9İığına (s. 158) bakınız.
[12] Müslim, Buyu 31.
[13] Buhâri, Buyü 52.
[14] Ayni, Buhâri'nin bâb başlığında ölçmenin mustehablığını ele aldığını ve alırken ölçmenin ise vacip olduğunu belirterek bu görüşü reddeder ve harcama veya depolayıp muhafaza sırasında ölçmenin sözkonusu olduğuna dair görüşler üzerinde durur (bkz. Umdâtul-kfirî, IX, 338).
[15] îbn Hacer, ileride "Rikâk" bahsinde geleceğini söylemiştir.
[16] İbn Hacer, Fethul-Barî, IX, 203.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/172-173.
[17] Metinde "vâfiye" kelimesi "dâmiye" olarak geçmiştir.
[18] Metinde "utuk* kelimesi düşmüştür.
[19] bkz. el-Emvâl, s. 629; Makrızı, en-NukÛâul-kfidîmetül-lslâmiyye, s. 27.
[20] Huzâı, İbn Abdilber ile Kadı Iyâz'ın sözlerini ayn ayrı vermiş olup (s. 599-600) Kettâni karışık şekilde zikretmiştir. Ayrıca Huzâi bütün ağırlık ölçüleri hakkında bilgi verirken Kettâni yalnız dirhem ve dinarı anlatmıştır.
[21] Buzatîbnü'l-Harrât(ö.58l/1185) diye tamnmış olup"Ahkâmla ilgili iki eseri vardır (bkz. ed-Dîbâcül-müzheb, II, 59-61). Kettâni'nin metinde bu zatı ibn Atıyye (ö. 542/1147) olarak anması isim benzerliğinden kaynaklanmış olmalıdır, tbn Atıyye'ninböyle bİreserine dera8tlanmamıştır(bkz. age.II, 57-59; SuppL, 1,732; Fihri-sül-fehâris, II, 862-863).
[22] Bu bilgi yanlış olup Şerhu'l-Mühezzeb'de İbn Hazra'ın sözü şu şekildedir: "Mekke'deki dinarın ağırlığı 82 3/10 arpa tanesidir." İbn Hazm el-Muhallâ'da ise bundan sonra şöyle der: "Dirhem ise 7/10 miskaldir. Buna göre Mekke dirhemi 57 6/10 arpa tanesi eder, ntl da mezkur dirhemle 128 dirhemdir" (el-Muhallâ, V, 246).
[23] Nevevi, el-Mecmû, VI, 15-16.
[24] Ebu's-SuÛd Abdülkadir b.Aliel-Fâaî(ö. 1091/1680). bkz. Fihrisül-fehâris,II, 763-771.
[25] bkz. GAL, II, 198 (Kat'ul-mücâdele inde teğyîril-mu'âmele adıyla geçmektedir). Sûleymaniye Kütüphanesinde (Reşadiye nr. 1152/44) bir yazma nüshası mevcuttur.
[26] Ebu Davud, Itâk 2.
[27] İbn Sa'd, V, 229.
[28] Askeri, el-Evfül, 1,352-353. Adını paraların üstüne yazdırdığına dair bilgi burada geçmemekte, Suyûti'nin eserinde (s. 45) kaydedilmektedir.
[29] Suyûti, el-Evâİl, s. 45.
[30] Ebû Davud, Buyu 48; tbn Mâce, Ticârât 52.
[31] Müsned, III, 419.
[32] Neylül-evtâr, V, 251.
[33] Delhi'de (1282) basılmıştır, bkz. GAS, 1,148.
[34] Metinde "olmaması" şeklinde geçmiştir.
[35] Kanpur'da (Cawnpore 1905) basılmıştır, bkz. GAS, I, 151.
[36] Ahmed Bek el-Hüseynî (ö. 1332/1914). Nisbesi metinde el-Hasani şeklinde geçmiş olup mezkur eseri basılmıştır (Bulak 1320, 192 ah.), bkz. Serkis, I, 384.
[37] Kahire'de (1306) basılmıştır, bkz. Serkis, I, 986.
[38] 1307 yılında LekneVde (bkz. SuppL, II, 815), daha sonra da Mazin el-Mutabbakânî tarafından Medine'de (1410/1989) neşredilmiştir. Metinde Neşrül-hezeyân... şeklinde geçmiştir.
[39] Suphi Paşa'mn(ö.l886)eser iUyûnul ahbârfi'n-nukûdve1-â»âr>tiır(1279).bkz. Türk Ansiklopedisi, XXIX, 455.
[40] Hulvâni, Nebşül-hezey&n, s- 43. Metinde hata ve düşüklükler mevcut olup aslından ikmal ve tashih edilmiştir.
[41] Bu zat ve eseri şu olmalıdır: J. J. Marcel, Histoire deFE gypte depuis laconquete Arabe jusqu'a celle de Français (Paris 1834).
[42] Hamza Fethullah (6.1918). Eseri birkaç defa basılmıştır (Bulak 1309,1312,1326). bkz. SuppL, II, 724-725.
[43] Bu bilgi için bkz Makrızı, en-Nukûdul-kadîme vel-lslaraiyye, a 37-40.
[44] en-Nukûdul-kadîme vel-tslâmiyye, Arustas el-Kermılî'nm en-Nukûdul-Ara-biyye vel-tslâmiyye ve ilmü'n-nümiyyât (Kahire, 1987) adlı eseri içinde (s 25-80), daha sonra da bu baskıdaki hatalar düzeltilerek Re'fet Muhammed en-Nebrâvî tarafından neşredilmiştir (el-Usûr, 1988(Rıyad), III/l, s 117-147) Bu risale ibrahim Artuk tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiş olup (Belleten, XVII (1953), sy 67, s 367-393) yer yer esaslı hatalar yapılmıştır.
[45] Makrızı, s 40-41 Ayrıca bkz s 296.
[46] Bu tarihler Târih-î Cevdet'de (I, 250) 60 ve 61 şeklinde geçmiş olup metinde Derbîcırd şeklinde geçen yer adı da Derâbcird (Farsçası Derâbkerd, bkz Mu'ce-mu'1-büldân, II, 446) veya Dârâbcırd (bkz El, II, 135) olacaktır.
[47] Tarih-i Cevdet, I, 249-250.
[48] Tarih-i Cevdet'de "Mağrib" şeklinde geçmektedir.
[49] Metinde "büyük nakış" şeklinde geçmiştir.
[50] Cevdet Paşa daha önce (1,250) Taberistan îspehbezlerinden Ömer adlı birinin para bastırdığını kaydeder.
[51] İstanbul kastedilmiş olup metinde Dârüssaâde şeklinde kaydedilmiştir.
[52] Cevdet, Târih, 1,251-252. Metinde son tarafta hata ve eksikler olup aslından ikmal edilmiştir. Bu konularda ayrıca bkz. age, I, 247-255; Eyüp Sabri, Mir*ât-ı Haremeyn (Mekke), I, 801-816.
[53] Kahire'de (1907) basılmıştır, bkz. Serkis, 1,581. Hz. Ömer'in deve derisinden para yapmaya teşebbüsü ve bundan vazgeçmesi konusunda bkz. Belâzüri, Fütûhul-bflldan, s. 456.
[54] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/173-181.
[55] el-Evâil, s. 46.
[56] Abdurrahman II (206-238/822-852) için bkz. E. Levi Provençal, "Abd al-Rahmân," El, 1,82-83.
[57] İdris n (187-213/803-828) için bkz. D. Eustache, "idris II," El, III, 1031-1032.
[58] ed-Dürrü'n-nefis ve'n-nürul-enîs fi menâkıbil-tmam İdris b. tdrîs (Fas 1300,. 1314). bkz. Serkis, I, 373.
[59] Târihul-hulefâ, s. 556.
[60] er-Rihletül-Ayyâşiyye'nin müellifidir (ö. 1090/1679). bkz. Fihrisül-fehâris, II, 832-835; Zirikli, IV, 272. Kettâni bu şerhin metni olan manzumenin adını Maûnetül-müktesib ve buğyetüt-tâciril-mühtegib şeklinde verirken (bkz. s. 191), Kehhâle "buğye" kelimesini "bezretü" olarak zikreder (bkz. el-Müstedrek, s. 430).
[61] Şer'î dirhemle ilgili bu ve diğer görüşler için bkz. Huzâi, s. 602-603.
[62] Kettâni burada üç rakamını atlayarak dört rakamını kaydetmiş olup tercümede normal sıra esas alınarak üç rakamı yazılmıştır.
[63] Bu eser H. Mü'nis tarafından neşredilmiştir (Madrid 1379/1959).*kz. A. S. Ehrenk-reutz, "Dâr al-Darb," El, II, 118 (bibliyografya).
[64] Hükümdarlık yıllan: 513-522 (1121-1130). bkz. İA, VIII, 772.
[65] Hükümdarlık yıllan: 595-610 (1199-1213). bkz. İA, VIII, 772.
[66] Bu bilgi için bkz. İbrahim Harekât, el-Magrib abret-târîh, 1,333. Metinde Fas'tan sonra "advetey" kelimesi düşmüştür.
[67] Darphanelerle ilgili olarak bkz. "Dâr ad-Darb," El, II, 117-121.
[68] bkz. dipnot 25.
[69] Muvatta (Muhammed b. Hasan rivayeti), s. 293. imam Muhammed'in sözündeki "uygun değildir" kısmı metinde düşmüştür.
[70] Makrizi, s. 70-71. Burada "yeryüzü* kelimesi "ahiret" şeklinde geçmekte olup risalenin Türkçe tercümesinde de (bkz. Belleten, XV ü/67, s. 388) bu rivayet tuhaf bir şekilde yanlış tercüme edilmiştir.
[71] Haşiyenin adı et-TaHkul-mümecced olup metinde hatalı olan bu bilgi için bkz. Muvatta, s. 293, dipnot 829. Ali el -Kâri ve Pirizfide'nin şerhleri için de bkz. GAS, I, 463.
[72] en-Nihâye, 1,89-90, II, 384. Ayrıca bkz. Hattâbi, Meâlimü's-Sünen, III, 730.
[73] Hüyetül-evliya, VI, 13. Metinde geçen "Caferi" nisbesi burada "Ca'feri" şeklindedir.
[74] Metinde Nemruz (eklinde geçmiştir.
[75] Metinde ve Ali el-Kârfnin eserinde Kiarâ şeklinde geçmiştir.
[76] bkz. el-Kamus, "tba" maddesi.
[77] Ali el-Kari, Şmrha Mûnadi Ebî Hatüfe, s. 567.
[78] Anistas el-Kermilfnin •B-NukAdul-Arabiyye vel-UUmiyye v« lbnfl*to-nttmİyyât (Kahire 1987) adlı eseri içinde Bel&cüri'nin Kitflbfl*n-Nuk&d(s. 15-24), Makrizi'nin risflleai (s. 25-81), Mustafa ez-Zehebfnin TabrÎMi'd-dİrb v«1-mİakal reV-nÜ vel-mityâl ve beyanu mekâdîri'n.nukûdil-mütedâvüe bi-Hnr (s. 81-109), îbn Haldun'un ««-Sikk* (s. 110-120), Kalkaşandi'nin «a-DenA-nîrin-m««kâke mİmmâ yudr*b bİ'd-IUyAril-Murİyye (s. 121-131) adh telifi vardır. Burada Belflzüri'ye atfedilen eser müstakil bir telif olmayıp Ftttûhul-bOldAn'ın sonunda (s. 451-456) para ile ilgili bölümdür.
[79] bkz. dipnot 77 ve Serkis, I, 912.
[80] Eseri Risale fî tahrîril-mekâdîri'ş-çer'iyye alâ mezâhibil-eimmetil-erbaa-til-Müctehidîn'dir (bkz. Serkis, I, 829).
[81] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/181-186.
[82] Huzâi bu Ölçülerin hepsiyle ilgili bilgi vermiş olup (s. 619-626) Kettâni yalnız ilk ikisini ele almıştır.
[83] Buhâri, Keffârât 5. Ayrıca bkz. Buharı, Buyu 53.
[84] Metinde "ve" şeklinde geçmiştir.
[85] Muvatta, Zekât 52.
[86] Meşârikul-envâr, II, 52.
[87] bkz. Tâcül-arÛs, "sâ" mad, V, 423.
[88] Metinde Mesud şeklinde geçmiştir.
[89] Hattâb'ın (o 954/1547)şerhinin adı Mevâhibül-Celîl'dır(I,VI,Kahıre 1329) bkz GAL, II, 102, Kehhâle, XI, 230.
[90] Menâhicü't-tahsîl ve netâicu letâifTt-teVîl fi şerhi müşkilâtil-Müdevvene, yukarıda adı geçen Recrâcı'nın esendir (Neylül-ibtihâc, s 200, GAS, I, 470).
[91] Olum tarihi 752'dır( 1352) bkz G Marçaıs, "Abu'l-Hasan," El, 1,124.
[92] Metinde düşüklük mevcut olup krş s 191.
[93] Metinde Azlûn şeklinde geçmiştir (bkz Nefhu't-tîb, II, 71, 652).
[94] Ibn Şuızîr diye bilmen Ebû Ishak îbrahım b Muhammed(o 402/1101)olupmetmde Şunaytır şeklinde geçmiştir (bkz Zırıklı, I, 58-59, Kehhâle, I, 91).
[95] Bu konuda ayrıca bkz. Ali Hamid el-Mâhî, el-Mağrib fi ahdiVSulttn EM tnAn «1-Merlnİ, Dfirülbeyza 1986, s. 191. Burada Merînî sâın, Reeulullah'ın (sav) müddüyle dört raüd olduğu ve 6.924 litre ettiği belirtilmiştir.
[96] Ölüm tarihi 1171'dir (1757). bkz. R. Le Tourneau, "Abd Allah b. İsmail," El, 1,47.
[97] Bu tarih, Mevlây Abdullah'ın ölümü (1171/1757) gözönüne alınırsa yanlı* olmalıdır. Yukarıdaki 613 tarihi de metinde 213 şeklinde geçmiftir (ki*, s. 191).
[98] bkz. Fflıri*Ül-fehâris, II, 690 vd.
[99] bkz. age, II, 690-695.
[100] Venşerîai, el-Mi-yârÜl-muVİb, XI, 144; Ahmed Bâbâ, Neylül-İbtİhâc, 8.50.
[101] el-tlâm bi-hudûdi kavâldi'l-İslâm'ın şerhidir (GAL, I, 456).
[102] Ebû Abdullah M, b. Yusuf el-Mewâk el-Abderî (ö. 897/1492). Şerhin adı et-Tâc vel-İküTdir(GAL,II, 102).
[103] İbn Âsir"in (o. 1040/1631) el-MÜrşidÜl-muîn ala'd-darûrî min ıılûmi'd-din adlı eserinin şerhidir (GAL, II, 613, Suppl, II, 700).
[104] bkz. Buhâri, Keffârat 5, Buyû 53.
[105] Bu iş ile altın ve gümüş mamullere damga basmakla görevli "emîn" için bkz. Hasan el-Vezzân, Vasfu İfrikiyâ, s. 244, 283.
[106] Muhammed b. Ahmed el-Hudaykî (o. 1189/1775). Eserinin adı Tabakâtu ulenıâi Sûs'tur (bkz. Fihrisül-fehâris, I, 351-353).
[107] Metinde Hüseyin b. Yahya el-Bekrî şeklinde geçmiştir (krş. s. 187-188).
[108] Ebu Ishak İbrahim b. Abdurrahman adlı iki zat tesbit edilmiş olup birinin vefatı 387, diğerinin 748'dir(bkz.Bugyetü1.inültemİ8, s. 204-205;Nefhu't-tîb,V.387-89). el-Hâhî nisbesi muhtemelen yanlış olup kaynaklarda rastlanmamıştır.
[109] Ebu SuÛd Abdülkâdir b. AUel-Faaî(ö. 109171680)bkz. FİhrisÜ'l-fehâris,763-771.
[110] Bu ifadenin genel manada kova,küçük fıçı, demir ve tırnç halkalarla çeviiliniş hacim Ölçüleri yapan esnaf için kullanıldığı anlaşılmaktadır (bkz. Roger Le Tourneau, Pftt kablel-himâye, 1,486. Aynca bkz. dipnot 101).
[111] Yukarıda adı geçen Abdülkâdir b. Ali el-Fasfdir.
[112] bkz. dipnot 99.
[113] Metinde bu anlamın aksi anlaşılmakta olup bir sâın dört müdd olduğu gözönüne alınınca metnin hatalı olması gerekir.
[114] Muhammed b. Ahmed el-Ukbânfnin (ö. 871/1466) eseri olup (bkz. SuppL, II, 346) metinde "ğunyetu'z-zâkir* ifadesi düşmüştür.
[115] Metinde bir muğlaklık mevcut olup muhtemelen hatalıdır.
[116] Şihabüddin Ahmed b. Ahmed eh-Hüseynî (S. 1332/1914), Nihâyetül-ihkAm fi beyftni mâ U'n-niyye minel-ahtâm (Bulak 1320). bkz. Serkis, 1,384.
[117] Ebü'l-Perec ed-Dârimî (ö. 448/1056). bkz. Alâmü'n-nubelâ, XVIII, 52-54; Sübkî, Tabakâtu'ş-Şâfîiyye, IV, 182-188.
[118] bkz. Suppl, II, 694: Fmâlu'n-nazar vel-fiker fî tahrîri' sâi'n-Nebevî ve't-Tûnisî.
[119] bkz. Suppl, II, 606. Metinde Mirgani şeklinde geçmiştir.
[120] Bu risale Alfred Bel'in "Note sur trois anciens vases en cuivre greve", trouves â Fes et servant â mesurer l'aumöne l'egale du Fitr" (Bulletin Archeologique, Paris, 1917, s. 359-387) adlı resimli makalesi olmalıdır.
[121] Huzâi, s. 596-626.
[122] Kettâni burada yedinci hususu zikretmemi? olup bu da konuyla ilgili olarak geçen bazı kelimelere dair lügat bilgileridir.
[123] Metinde dirhem şeklinde geçmiştir.
[124] Huzâı dinar ve mıskaldan sonra dânık hakkında bilgi vermiş olup Kettânı tarafın dan zıkredılmemıştır Ayrıca metnin bu ve ardından gelen kısmında bazı düşüklük ler aslından ikmal edilmiştir.
[125] Karâfi, el-Furûk, IV, 193.
[126] Muhammed Meyâre'nın (o 1072/1662), tbn Âşır'm el-Mürşıdül-muîn'ıne ed-Durrü's-semîn adıyla yaptığı şerhe Ibnu'f Ilâc'm haşıyesıdır (SuppL, II, 699 700).
[127] Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/186-195.
[128] Mehre b Haydan kabilesine nısbetle anılan develerden olup metinde "mehrıf" şek İmde geçmiştir.
[129] İkı fersah veya onıkı millik mesafedir (bkz el-Kâmus, "brd" mad ).
[130] Metinde "şutu az" şeklinde geçmiştir.
[131] Bu onbeş deve ile yedi deve Zul Cedr'de otlatıbyordu.
[132] Bununla, ganimetten alınan humus (beşte bir) kastedilmiş olmalıdır, bkz. Enfâl 3/41.
[133] el-Beyanve't-tahBÎl, XVT1, 122.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/195-196.
[134] "Vesm" (damgalama) kelimesi metinde "resm" şeklinde geçmiştir.
[135] Hurmayı ağzında ezip çocuğun damağına sürmek.
[136] Buhâri, Zekât 69.
[137] Metinde "Seb'a* şeklinde geçmiştir.
[138] Müslim, Libâs 110,111.
[139] Metinde Düeyb şeklinde geçmiştir.
[140] İbn Said,VII, 74-75.
[141] el-Fetâval-Bezzâziyye, VI, 380.
[142] Reddül-muhtar, II, 246.
[143] ibn Sa'd, III, 306.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/196-197.
[144] Buhâri, Musâkât 11. Buhâri ravilerinin çoğu Bak.fi, Nakî şeklinde kaydetmişlerdir.
[145] el-Emvâl, s. 376.
[146] Kadı Iyâz, el-Meffirik, 1,115. Ayni, Nakfin Medine'ye yirmi mil mesafede olduğunun da söylendiğini ve yüzölçümünün bir berid e hirberid olduğunu kaydeder (Um-detul-kârî, X, 220).
[147] el-İsâbe, III, 49; Üsdü'1-ğâbe, IV, 325.
[148] Tarîhul-hamis, II, 268.
Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 2/197-198.
İslami Okul Okulların En Önemlisi