Dördüncü Bölüm: CİHAN ÖNDERİ - Mevduditevhidmucadelesi - 4. Sayfa
4.1. HZ. PEYGAMBER BÜTÜN DÜNYANIN ORTAK MİRASIDIR
4.2. CİHAN ÖNDERİNİN EN BÜYÜK BAŞARISI
4.1. HZ. PEYGAMBER BÜTÜN DÜNYANIN ORTAK MİRASIDIR
Biz müslümanlar, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'ya "Server-i Alem" (Cihan Önderi, Dünya Lideri) deriz. Bunun sade ve basit anlamı, "Dünyanın Lideri" (Serdar-ı Alem)dir. Hintçe'de bu deyim için "Jagal Guru" ve İngilizce'de "Leader of the World" ifadesi kullanılabilir. Görünürde bu büyük bir lâkabtır. Fakat, bu lâkabın verildiği şahsiyetin bıraktığı eserler o kadar büyüktür ki, kendisine "Server-i Alem" demek bir mübalağa değil, tamamıyla hakikattir.
Bir kere, bir kişiye "Cihan Önderi" lâkabını vermenin birinci şartı, onun belli bir millet veya ırk ya da sınıf için değil, tüm dünya insanlarının refahı ve mutluluğu için çalışmış, bazı olumlu sonuçlar almış olmasıdır. Bir vatanperver ve milliyetçi lideri yürekten takdir etmiş, onun için medhiyeler düzmüş olabilirsiniz. Onun kendi halkı ve milleti için yaptıklarım övmüş olabilirsiniz. Fakat onunla aynı vatan veya aynı millete bağlı değilseniz, o sizin lideriniz olamaz. Bir kişinin sevgisi, iyiliği ve başarıları sadece meselâ, Çin'e veya İspanya'ya aitse, bir Hintli'nin onu lider olarak tanıması için ortada ne sebep olabilir ki? Aksine, eğer o kişi kendi milletini başkalarından üstün görüyor, başka toplumları alt edip kendi toplumunu yüceltmek istiyorsa bütün milletler ona muhalefet eder, ona nefretle bakarlar. Bütün milletlerin insanlarının, bir kişiyi kendi liderleri olarak tanımaları, o kişinin ancak bütün milletlere aynı gözle bakması, bütün insanlara eşit muamele yapması, hepsinin mutluluğu ve refahı için çalışması ve bir milleti başka bir millete tercih etmemesiyle mümkündür.
Dünyanın liderliği ve önderliğini kazanmanın başka bir şartı, bütün insanlara doğru yolu gösteren kaide ve kurallar getirmektir. Bu kaide ve kurallar, bütün dünyada insanların belli başlı meselelerine birer çözüm getirmelidir. Zaten liderin anlamı başkalarına önderlik etmektir. Ve lidere ancak kurtuluş, refah ve saadet için ihtiyaç duyulur. Demek ki dünyanın liderliği, ancak bütün insanlara refah ve saadet yolunu gösterene verilebilir.
Dünya liderliğinin üçüncü önemli şartı, liderliğin belli bir zaman için olmamasıdır. Aksine, talimatı ve mesajı her zaman ve mekâna uygun, her şarta müsait, her ortam ve her çağ için aynı öneme sahip ve her zaman için geçerli olmalıdır. Bir liderin talimatı bazı zamanlar için geçerli ve uygun, bazı zamanlar için geçersiz ve faydasız olursa, o gerçek bir lider değildir ve ona "Cihan Önderi" lâkabı verilemez.
Dördüncü şart, bir liderin sadece usûl ve talimat getirmesi yetmez. O bu usûllere ve kaidelere kendisi uymalı ve talimatının tatbik edilir olduğunu kendi hareket ve fiilleriyle ispatlamalıdır. Böyle bir lider, getirdiği talimata dayalı bir cemaat veya cemiyetin kurulup rahat yaşayabileceğini göstermelidir. Sadece fikir, usûl ve kaideler ortaya koyan bir kişi ancak düşünür veya filozof sayılabilir, lider değil. Lider olabilmek için bir kişinin talimatını düşünceden eylem haline dönüştürebilmesi gerekir.
Şimdi geliniz, bu dört şartın, "Server-i Alem" dediğimiz mübarek Zat'la bulunup bulunmadığını görelim:
İlk şartı ele alalım. Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın hayatına bir göz atacak olursanız, daha ilk bakışta kendisinin bir yurtsever veya milliyetçi olmadığını, bütün insanlığın sevgisini taşıdığını ve evrensel bir düşünce ve inanca sahip olduğunu anlarsınız. O'nun gözünde bütün İnsanlar aynı ve eşittir. Şu veya bu aile, sınıf, cemiyet, millet, ırk veya ülkeye özel bir ilgi veya bağı yoktur. Zengin, fakir, küçük sınıf, büyük sınıf, siyah, beyaz, Arap, Arap olmayan, Doğulu, Batılı, Sümer veya Aryalar diye fark gözetmez, zira O bütün insanların tek bir soy ve kaynaktan geldiğine inanır. Hayatının hiçbir döneminde, belli bir insan sınıfını tercih ettiği veya onlardan yana olduğunu gösteren tek bir söz söylememiş, tek bir harekette bulunmamıştır. Bu sebepten dolayıdır ki, kendisi sağ iken bile, yakın çevresinde Arapların yanı sıra, Habeşli, İranlı, Mısırlı, İsrailli ve Bizanslıların da çok sayıda bulunduğunu görürüz. Kendisinden sonra ise dünyanın her bölgesinin insanları tıpkı kendi milleti gibi O'nu lider olarak tanımışlardır. Bu cihanşümul insan kardeşliği felsefesine bakınız ki, bugün benim gibi Pakistanlı bir Müslüman asırlarca evvel Arabistan'da doğan bir peygamberden takdir ve övgüyle bahsediyor.
Şimdi ikinci ve üçüncü şartlan birlikte ele alalım. Hz. Muhammed (a.s.) zamanını, belirli veya birkaç millet ve memleketin geçici ve mahalli meseleleriyle uğraşmakla geçirmemiştir. Tersine, bütün enerjisi ve gücü, dünyanın tüm diğer ufak tefek sorunlarının kendiliğinden çözümlenebileceği büyük bir soruna el atmıştır. Bu büyük sorun nedir? Bu büyük sorun şudur:
"Kâinat düzeni neye bağlıysa, insanın hayat nizamı da o usûle bağlıdır. Zira, insan bu kainat'ın parçasıdır ve parça (cüz)nın bütün (kül)e aykırı davranması zaten düzensizlik ve kötülüğün başlıca sebebidir."
Siz eğer bu sözleri anlamak istiyorsanız, o zaman bir an için gözlerinizi zaman ve mekân sınırlarından öteye çevirmelisiniz. Şimdi yeryüzüne öyle bir şekilde göz atınız ki; dünyanın varoluşundan bugüne dek ve bundan sonraki sınırsız zaman sürecinde yaşamış ve yaşayacak olan bütün, ama bütün İnsanlar gözünüzün önünde olsunlar. Sonra, insanın hayatında şimdiye kadar meydana gelmiş olan ve bundan sonra meydana gelebilecek bütün dengesizlik, düzensizlik ve bozukluğun allında ne bulunduğunu araştırmalısınız. Bu nokta üzerinde durdukça ve konuyu derinliğine inceledikçe şu sonuca varırsınız. "Bütün kötülük ve düzensizliğin alımda insanın Allah'a başkaldırması yatmaktadır."
Çünkü, Allah'a başkaldırmış olan bir kişi mutlaka şu iki hareketten birini yapmaktadır. Ya kendini bağımsız, muhtar ve sorumsuz sanarak keyfine göre hareket eder, ki bu onu zâlim, serkeş ve gaddar yapar. Ya da, Allah'ın dışında başka ilâh ve putlara tapmaya başlar. Bu cehâlet ve bilgisizlik ise dünyada kötülüğün birçok şekilde ortaya çıkmasına sebep olur. Her iki durumda da sonuç vahim olur. Bu da, tabiata karşı gelmek ve tabii . olan her şeyi altüst etmekten ileri geliyor. Gözümüzün gördüğü kâinat aslında Allah'ın saltanatıdır. Yer, gök, ay, rüzgâr, su, ışık hepsi Allah'ın tasarrufundadır. İnsan bu saltanatla doğuştan tebaa durumundadır. Şimdi bu saltanatın belli bazı kaide ve kuralları vardır. Bunun bir parçası olan insan kalkıp bu kaide ve kuralları bozmaya, keyfine göre hareket etmeye başlarsa, sonuç iyi olmaz. İnsanın, kendisi üzerinde bir hâkimin bulunmadığını zannetmesi, O büyük varlığa her hareketinin hesabını vermekle mükellef olmadığını sanması, gerçeklere ters düşmekten ibarettir. Böylece kendi başına buyruk kesilip sağa-sola saldırıp, hayat kanunlarını bozmaya çalışması, vahim sonuçlar doğurur. Aynı şekilde, insanın Allah'tan başka bir insan, hükümdar, lider veya kuvvet ve iktidar sahibi birine tapması, ona sevgi veya korkuyla aşırı derecede bağlı olması da yaratılış kanunlarına zıt bir harekettir. Zira, Allah'tan başka herhangi bir kuvvet ve varlık tapılacak meziyetlere sahip değildir. Dolayısıyla, bunun sonucu da felâkettir. Tabiat kanunu ve nizamına uymak, iyi ve müsbet neticeler almanın tek yoludur. Yani, insan olumlu ve yararlı sonuçlar almak istiyorsa, başını yerde ve gökte tek hâkim olan Allah'a eğmelidir. Benliğini ve isyankârlığını O'na teslim etmelidir. İtaat ve teslimiyetini O'na bildirmelidir. Kısacası, hayatının kaide ve kanunlarını başkalarından değil yalnızca O'ndan almalıdır.
Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'nın insan hayatının temelden ıslahı için sunduğu geçerli reçete işte budur. Bu öyle hayati bir reçetedir ki, doğu ile batı gibi kavramlardan uzaktır. Yeryüzünde insanların yaşamakta oldukları her yörede ve her iklimde düzensizlik, kötülük ve her türlü hastalığı giderecek ilaç işte budur. Bu inanç ve iman zaman kavramının dışında, hal ve mazi hudutlarının ötesindedir. Bu formül yaklaşık 1400 yıl önce nasıl yeni ve geçerliydi ise bugün de aynıdır ve 10 bin yıl sonra da aynı kalacaktır.
Son bir şart daha kalıyor. Bunun izahı da şöyledir: Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'nın sadece kaide ve kanunlar getirmekle yetinmeyip bu kaide ve kanunlara dayalı dinamik, güçlü, kalıcı bir toplum da oluşturduğuna tarih şahittir. Hz. Muhammed (a.s.) 23 yıl gibi kısa bir süre içinde, yüz binlerce insanı İslâmiyet'in çatısı altında toplayarak Allah'a teslim olmalarını sağladı. Onlar sadece kendilerini beğenmişlikten kurtarmadı, aynı zamanda sahte tanrılar ve başka insanlara tapmalarına da son verdi. Sonra hepsini Allah adına birleştirerek yeni bir ahlâk nizamı, yeni bir uygarlık düzeni, yeni bir ekonomik sistem, yeni bir devlet nizamı kurdu ve getirdiği usûl ve talimatına dayalı adil ve mesut bir hayat nizamının nasıl tesis edilebileceğini dünyaya fiilen göstermiş oldu.
İşte bu büyük başarıdan dolayıdır ki, biz Hz. Muhammed (a.s.)'a Server-i Alem (Cihan Önderi) demeye mecburuz. O'nun liderliği, önderliği ve meydana getirdiği eserler tek bir millet değil, bütün insanlık içindi. İşte bütün insanlığın müşterek mirası budur. Bu ortak mirasda kimse kimseden daha fazla hak iddia edemez. Herkes bu mirastan istifade edebilir.
4.2. CİHAN ÖNDERİNİN EN BÜYÜK BAŞARISI
Hz. Muhammed (a.s.)'in, ta eski çağlardan beri insanlığı Allah’a tapmaya ve güzel ahlâk edinmeye davet eden insanların seçkin camiasından geldiğini bütün dünya bilmektedir. Tek Allah'a itaat etmek, temiz bir hayat sürmek ve âhirete hazırlık yapmak konusunda dünyanın kuruluşundan beri insanları teşvik ve ikna etmeye çalışan peygamber, veli ve ermiş kişiler arasında Hz. Muhammed (a.s.) de yer alıyordu, hatta en yüksek mevkide o bulunuyordu. Hz. Peygamber yeni bir Allah kavramını geliştirmedi, yeni ve ender bir ahlâk düzeni de getirmedi. Bu husustaki talimatı geçmişteki peygamber, evliya ve ıslahatçılardan değişik değildi. Şimdi siz bana soracaksınız, o halde O'nun, insan tarihinin en büyük insanı olduğunu neden ilân ediyoruz? Bu sorunun cevabı şudur: Şüphesiz İnsanlar, Hz. Peygamber (a.s.)'in dünyaya gelişinden önce de Allah'ın varolduğu ve tek olduğunu biliyorlardı. Fakat İnsanlar, "tevhid"i, yani Allah'ın tek oluşunun insan ahlâkıyla olan sıkı bağını gerektiği gibi bilmiyorlardı. Şüphesiz, İnsanlar ahlâk ve faziletin faydalı kurallarını biliyorlardı, ama bu kuralların insan hayatının çeşitli cephe ve yanlarını nasıl etkilediklerini bilmiyorlardı. Allah'a veya tek Tanrı'ya inanç, güzel ahlâk kuralları ve pratik hayat, kendileri açısından üç ayrı konu ve alandı ve aralarında herhangi bir mantıkî bağ, derin ilişki ve belli bir irtibat olduğunu sanmıyorlardı. Ama Hz. Muhammed (a.s.) bu üç mevzuyu birleştirip geniş bir hayat düzenine dönüştürdü. Sonra, bunlar arasında belli bir denge kurarak sadece hayal aleminde değil yaşadığımız dünyada yeşeren, büyüyen ve gelişen medeniyet ve kültürün temelini attı.
Peygamber efendimiz (a.s.) Allah'a iman etmenin yalnızca felsefî bir hakikati kabul etmek anlamına gelmediğini belirtti. Peygamberimiz, mahiyeti itibariyle imanın belli bir ahlâk gerektirdiğini, bu ahlâkın görüntüsünün insanın pratik yaşantısında görülmesinin gerekli olduğunu bildirdi. Kendisine göre iman bir tohumdur. Bu tohum, insan nefsinde kök salıp yeşerince kendi tabiatına göre pratik hayatta tam bir ağaç oluverir. Bu ağacın gövdesinden dalları ve her bir yaprağına kadar, devamlı hareket halinde olan hayat suyu ve damarlarında dolaşmakta olan kan, tohum dediğimiz ahlâktan geliyor. Nasıl ki şeftali çekirdeğinden limon ağacı çıkmazsa, aynı şekilde kalbe ekilen tevhid çekirdeğinden de, damarlarında ahlâksızlığın ruhu bulunan maddeci bir vücudun doğacağı düşünülemez. Tek Allah'a inanma ve ibadet etme felsefesinden doğan ahlâk, gayet tabii ki şirk, dinsizlik ve ruhbanlıktan kaynaklanan ahlâktan çok farklı olacaktır. İnsan hayatıyla ilgili çeşitli felsefe ve ideolojilerin kendilerine mahsus tabiat ve huylan vardır. Her tabiat ve huy kendine özgü ahlâk kaide ve kanunların kabulünü gerektirir.
Allah'ın tek oluşuna inanmak ve O'na tapınmaktan doğan ahlâkın kaide ve kuralları, sadece belli bir dini grupla veya din adamlarıyla ya da onların bulunduğu mâbed ve tekkeyle sınırlayanlayız. Bu ahlâk kuralları aslında, insan hayatının her yönü ve yanını ihtiva etmelidir. Bir tüccar ve-ya esnaf Allah'ı tanıyor ve O'ndan korkuyorsa, O'nun ticari faaliyetlerinde dürüst ahlâk kurallarının görülmemesi için herhangi bir sebep yoktur. Allah'tan korkan bir hâkimin adalet kürsüsünde ve bir polis memurunun görevli olduğu yerde "ilahî ahlâk"ın örneklerini vermesi gayet doğaldır. Aynı şekilde, bütün bir millet Allah'a tapıyor, O'ndan korkuyorsa, bütün vatandaşlık vazifelerinde, devlet işlerinde, ülke yönetiminde, iç ve dış politikasında, barışta ve savaşta her zaman ve her yerde Allah'ın hoşuna gidebilecek ve O'nun gazabını gerektirmeyecek ahlâk örneklerini vermesi gerekir. Aksi takdirde bu milletin Allah'a inanışı ve bağlılığı sadece lâfta kalır.
4.2.1. Peygamber Efendimiz'in Güzel Ahlâka Dair Sözleri
Allah'ın tek oluşunun ve O'na itaat etmenin ne gibi bir ahlâk düzeni oluşturduğunu ve bu ahlâk düzeninin insanın pratik yaşantısında ve özellikle kişisel ve toplumsal hayatta ne şekilde tezahür ettiğini uzunca anlatmamız mümkün değildir. Bunun için ayrı bir kitaba ihtiyaç vardır. Ama, burada size Peygamber efendimizin bazı mübarek sözlerini sunmaya çalışacağım. Bunlardan, Rasûl-i Ekrem'in vücuda getirdiği hayat nizamında iman, ahlâk ve amel arasında ne güzel bir denge kurulduğunu anlamanız, sanırım kolay olacaktır.
"İman’ın birçok sahaları vardır.İmanın aslı, sizin Allah'tan başka kimseyi ma'bud olarak tanımamanızdır. Bunun son dalı, yolda Allah kullarına zarar veya eziyet verebilecek bir şeyi gördükten sonra onu ortadan kaldırmaktır. Ve hayâ da imanın bir parçasıdır."
"Vücut ve elbisenin temiz olması, imanın yarısıdır."
"Mü'min, insanların can ve malları için tehlikeli olmayana denilir."
"Emin olmayan iman sahibi değildir ve vaadleri yerine getirmeyen dinsizdir."
"Bir hayır iş yapınca memnun oluyor ve kötülük yaptıktan sonra pişman oluyorsan sen mü’minsin."
"İman, tahammül ve geniş kalbliliğin adıdır."
"Dostluğun ve düşmanlığın Allah için ise, dilinde Allah'ın adı geçiyorsa, kendin için beğendiklerini başkalarına beğeniyor ve kendin için beğenmediklerini onlara da beğenmiyorsan, bu, iman ve inancın en güzelidir."
"İmân sahipleri arasında en mükemmel olanı, ahlâkı herkesten iyi olan ve aile fertlerine muamele konusunda en iyi olandır."
"Allah'a ve ahirete iman eden şahsın kendi misafirine hürmet etmesi, komşusunu rahatsız etmemesi, dili açılınca iyi şeyler söylemesi ya da susup durması gerekir."
"Mü'min hiçbir zaman kimseye hakaret etmez, kimse ile alay etmez, kimseyi lanetlemez, küfür etmez ve başkalarına dil uzatmaz."
"Mü'min her şey olabilir, ama yalancı ve hain olmaz."
"Kötülüklerden komşusunun huzuru kaçan elbette bir mü'min değildir, vallahi mü'min değildir, billahi mü'min değildir."
"Kendi tıka basa doyan, ama yanındaki komşusu aç kalan iman sahibi değildir."
"Kendi öfkesini dışa vurmaya gücü olan, fakat yine de kendini zaptedenin kalbini Allah iman ve huzurla doldurur."
"Başkalarına gösteriş olsun diye namaz kılan, şirk içindedir, başkalarına gösteriş olsun diye oruç tutan şirk içindedir, başkalarına gösteriş olsun diye sadaka veren şirk içindedir."
"Şu dört özellik (kötülük) birinde bulunursa o şahıs münafıktır. Emanete hıyânet eder, konuşurken yalan söyler, verdiği sözü tutmaz ve kavga ederken nezâket sınırlarını geçer."
"Yalan şahitlik, şirke kadar giden büyük bir günâhtır."
"Gerçek mücahit, Allah'a itaat ederken kendi nefsiyle savaşandır ve gerçek muhacir (hicret eden), Allah'ın yasakladıklarını terk edendir."
"Biliyor musunuz, kıyâmet günü Allah'ın gölgesinde ilk önce yer alacak olanlar kimler olacak? Kendilerine hakk bildirildiği zaman bunu kabul etmiş olanlar ve kendilerinden istendiği zaman hakkı açık kalblilikle vermiş olanlar ve de kendileri için istedikleri kararı başkaları için de verebilenler."
"Siz bana altı şey için teminat verirseniz, ben de size cennetin garantisini veririm, konuşurken doğruyu söyleyin, verdiğiniz sözü tutun, emanetlerinizi yerine gelirin, kötülüklerden sakının, kötü bakışlardan kaçının ve zulüm etmeyin."
"Hilekâr, kendini beğenmiş ve başkalarına yaptığı iyilikleri her zaman yüzlerine vuran biri cennete girmeyecektir."
"Cennet'e haram lokmalardan oluşan et giremeyecektir. Haram yiyerek şişen vücut için (cehennem) ateş(i) daha iyidir."
"Bozuk ve çürük malı satan ve müşteriye kötü tarafını söylemeyenin üzerine Allah'ın öfkesi giderek artar ve melekler onu lanetler".
"Bir şahıs istediği kadar yeni hayata kavuşsun ve Allah'ın yolunda cihad etmeye devam elsin, borcu varsa ve ödenme misse, cennete gidemez".
"İster erkek olsun, ister kadın, ömürlerinin 60 yılını bile Allah'a itaat ederek geçirmiş olsalar dahi, öldükleri vakit vasiyetlerinde hakkı olanın hakkını vermemişlerse, ikisi de cehenneme lâyık olacaklardır".
"Emrinde olanlara sert davranan âmir cennete giremeyecektir."
"Ben size, oruç, sadaka ve namazı yok eden bir şey söyleyeyim mi? Bu, anlaşmayı bozmak ve huzur varken kavga çıkarmaktır. İnsanlar arasındaki ilişkileri bozmak, bir insanın bütün iyiliklerini yokeden bir fiildir."
"Asıl fakir olan, kıyamet günü Allah'ın huzuruna, yanında namaz, oruç ve zekât gibi bütün servetiyle çıkmasına rağmen kimine küfür etmiş, kimine iftira atmış, kiminin malını yemiş, kiminin kanını akıtmış ve kimini dövmüş olarak gelendir. Allah böyle birinin bütün iyiliklerini o mazlumlara dağıtır. Hesap yine denk gelmezse mazlumların günahları kendisine yüklenir ve kendisi Cehenneme aldır".
"İnsanlar, kendi kötülüklerini te'vile ve nefislerini kötülükler yüzünden teskin etmeye çalışmazlarsa kurtuluşlarından umutsuz olmazlar".
"Malları, fiyatları yükselsin diye stok eden esnaf ve tüccar melundur".
"Fiyatları artsın diye hububatı 40 gün stok edenin Allah ile hiçbir ilişkisi olamaz".
"Eğer bir tüccar tahılını, 40 gün stok ellikten sonra sadaka olarak fakir fukaraya dağıtsa bile affedilemez".
Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in bazı mübarek sözlerini yukarıda örnek olarak sizlere sundum. Bu hadis-i şerifler, Hazreti Peygamber (a.s.)'in iman ile ahlâk ve ahlâk ile hayatın bütün bölümleri arasında nasıl bir bağlantı kurduğunu açıkça ortaya koymaktadır,. Tarihi okumuş olanlar bilirler ki, Hz. Muhammed (a.s.) bu vaaz ve telkinlerini sadece kâğıt üzerinde bırakmadı, aksine bu söz ve kuralların ne kadar pratik olduğunu, bir memlekette bütün bir siyaset ve medeniyet nizamını kurup işler hale getirmekle kanıtladı. İşte bu büyük başarıdan dolayıdır ki biz Hz. Peygamber'e Server-i Alem veya Cihan önderi lakabını vermeyi uygun gördük.
İslami Okul Okulların En Önemlisi