On Dokuzuncu Bölüm: SÎRET'İN MESAJI - Mevduditevhidmucadelesi - 19. Sayfa
On Dokuzuncu Bölüm: SÎRET'İN MESAJI
19.2. HZ. MUHAMMED MUSTAFA (A.S.)'NIN SİRET VE TÂLİMÂTI AYNEN MUHAFAZA EDİLMİŞTİR
On Dokuzuncu Bölüm: SÎRET'İN MESAJI
Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın sireti bize ne gibi bir mesaj vermekledir. Bu soruya enine, boyuna cevap vermeden önce bu soruyla ilgili olarak kafalara takılan bazı sorulara cevap vermemiz sanırız dâha doğru olacaktır. Bazıları sorabilirler, siret veya bir kişinin hayatı ve eserleri söz konusuyken bu illâ niçin bir peygamberinki olsun. Aynı kimseler peygamberlerden söz açılmışken illâ niçin Hz. Muhammed (a.s.)'den bahsedildiğini sorabilirler. Onlar başka dinlere bağlı liderlerin sireti ve Hz. Muhammed (a.s.)'den başka peygamberlerin hayatı ve eserlerinin da aynı derecede önemli ve ibret verici olabileceğini iddia edebilirler.
Bu sorulara cevap verirken evvelâ şunu belirtmemizde fayda vardır ki ister eski çağlarda olsun ister yaşamakta olduğumuz çağda olsun, İnsanlar doğru yolu ve hidayeti herhangi bir siyasî veya dinî liderde değil, sadece ve sadece peygamberlerin siretlerinde bulabilirler. Peygamberler arasında Hz. Muhammed (s.a.)'in siretinin tercih edilmesinin sebebi de diğer peygamberlerininkine oranla en iyi ve en mükemmel olmasıdır.
19.1.1. İlâhi Hidayet'in İhtiyacı ve Zarureti
İlim ve irfânın en büyük ve yegâne kaynağının Cenab-ı Allah'ın zâtı olduğu inkâr edilmez bir gerçektir. Cenab-ı Allah kâinatı ve içinde bulunan insanı yaratmıştır. Gerek kâinat gerekse insan denen yarattığın yaratıcısı olması bakımından, evrenin bütün gerçekleri ve insan'ın tabiatı hakkında Allah'tan başka daha büyük bir bilgi sahibi olabilir mi? Ancak Yaradan, yarattığının durumunu bilebilir ve ancak yaratık Yaradanından bir şey öğrenebilir. Yaratık kendi kendine bir şey bilemez, öğrenemez. Hele nihaî hakikate varması için hiçbir imkâna sahip değildir.
Bu hususta, yanlış anlamlara meydan vermemek için iki tür eşya arasındaki farkı göz önünde bulundurmalıyız: Bu eşyadan birincisi duyularımızla hissedilenlerdir. Biz duyu ve duygularımızla elde ettiğimiz bilgileri düşünce, delil, gözlem ve deneyim gibi aşamalardan geçirerek belli bir neticeye varırız. Bu tür eşya hakkında öbür dünyadan herhangi bir talimatın gelmesine gerek yoktur. Bu sadece bizim insanî arayış, düşünce ve araştırma ile buluşlarımızın çerçevesinde olan bir şeydir. Çevremizdeki dünyada bulunan eşyayı tek tek keşfetme işi bize bırakılmıştır. Bizim işimiz, faydalanabileceğimiz kuvvetleri bulmak, bu kuvvetlerin bağlı olduğu yasa ve yöntemlerini keşfetmek ve kalkınma yoluna devam etmektir. Gerçi bu hususta da Halikımız (yaradanımız) bizi yalnız bırakmamıştır ve tarih sürecinde hemen hemen hissedilmez bir şekilde kendi yarattığı eşya ve dünyalarıyla bizi tanıştırır, bilgi ve kültürümüzün genişlemesi için çeşitli imkânlar sağlar ve arada sırada ilhâm yoluyla şu ya da bu insana yeni bir şey icat etme, yeni bir kanun çıkarma veya yeni bir şey bulma yolunu gösterir. Fakat, her ne olursa olsun, bütün bunlar insan bilgi ve kültürünün çerçevesinde olan şeylerdir ve bunun için herhangi bir peygamber veya ilâhi kitaba gerek duyulmaz. Bu çerçevenin içinde gereken bütün malumatın elde edilmesi için insana lâzım olan bütün imkânlar verilmiştir.
İkinci tür eşya, bizim duygu ve duyularımızın dışındadırlar. Bunları hiçbir şekilde idrak edemeyiz. Bunları ölçüp biçemeyiz. Bilgi kaynaklarımızdan hiçbirini kullanıp ta bunları öğrenemeyiz. Filozof veya bilim adamları bunlar hakkında herhangi bir görüş ortaya koyuyorlarsa, bu sadece tahmin ve kıyasa dayalıdır ve buna gerçekten "İlim" veya "bilgi" diyemeyiz. Bunlar "nihaî hakikatlerdir, ki bunlarla ilgili ileri sürülen teori, kavram ve nazariyelerin kesin herhangi bir şekli yoktur. Bu filozof ve bilim adamları kendi bilgi kaynaklarının ve gözlemlerinin sınırlılığını ve ileri sürdükleri teori ve nazariyelerin zaafını bildikleri için başkalarını bunlara iman etmeye veya güvenmeye davet edemezler.
19.1.2. Peygamberlere İtaat Etme Mecburiyeti
Peygamberlerin çerçevesinde gelen bilgi ve hidayet ise Allah tarafından doğrudan geliyor. Zira, gerçekleri ve özellikle nihaî hakikatleri bilen yegâne zât odur. Cenab-ı Allah’ın insanlara sağladığı bilginin vasıtası vahiydir, ki sadece peygamberlere nâzil olabilir. Cenab-ı Allah bugüne kadar bir kitap basıp her insana birer nüshasını verip, kendisi ve evrenin geçeklerini ve bunlara göre dünyada tutum ve davranışlarının ne olduğunu kendi kendine tesbit etmesini istememiştir. Cenab-ı Allah doğaüstü ve insanüstü bilgileri insanlara iletmek amacıyla her zaman peygamberleri vasıta olarak kullanmıştır. Peygamberlerin görevi sadece bu bilgileri aktarmak değil, aynı zamanda bunların pratik yönlerini ve uygulama şeklini insanlara anlatmaktadır da. Yalnızca bu değil, peygamberler, Allah’ın yolunu terk edip kötü yollara düşenleri ıslâh etmek ve kendilerine iman edenlerden müteşekkil bir toplum ve devlet meydana getirmekle de görevlidirler. Bu açıklamamızla, hidayetimiz için sadece bir peygamberin siretine muhtaç olduğumuz hususu herhalde anlaşılmış olacaktır. Peygamber olmayan bir kişi her ne kadar ilim, irfan ve marifet sahibi olursa olsun bizim liderimiz ve rehberimiz olamaz, zira onda hakikatin bilgisi yoktur. Hakikatin bilgisine sahip olmayan bir kişi ise bize Hakka dayalı doğru bir hayat nizamı veremez.
19.1.3. Hidâyet İçin Neden Sadece Hz. Muhammed (a.s.)'e Muhtacız?
Şimdi başta sorulan sorunun ikinci bölümüne dikkat edelim. Yani, peygamberler arasında neden sadece Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)'in siretini örnek almalıyız? Dünyaya bugüne kadar gelen binlerce ve yüz binlerce peygamberler arasında neden sadece Hz. Muhammed (a.s.)'i örnek alıyoruz? Hz. Peygamber'den önceki peygamberlerin birçoğu, Allah'ın mesajını başarıyla insanlara iletmiş ve koskoca milletler ve toplumlar meydana getirmişlerdi. Bunlardan bazıları semavi kitapları da yanlarında getirmişlerdi. Neden onların siretini bir numune olarak kabul etmiyoruz? Bunu sadece taassubumuz yüzünden mi yapıyoruz, yoksa makul herhangi bir sebebi mi var?
Bana inanırsanız, bu fikir ve tavrımızın çok makul sebepleri vardır. Şüphesiz, Kur'ân-ı Kerim'de adları geçen bütün peygamberlere iman ediyor, onları seviyor, sayıyoruz. Fakat onların siret ve talimatının bize güvenilir ve meşru yollarla geldiğini söyleyemeyiz. Hiç şüphe yok ki, Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Ishâk, Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. Îsa (a.s.) ve niceleri çok güzide peygamberlerdi. Fakat, onlara inen vahiyler ile kitapların hiçbiri olduğu gibi bize ulaşmamıştır. Bu peygamberlerden hiçbirinin hayat hikâyesi, kişisel ve toplumsal davranışları ve eserleri hakkındaki bilgiler bize eksiksiz veya herhangi bir değişikliğe uğramadan ulaşmamışlardır. Gerçek şu ki, bu peygamberlerin çoğu hakkında çok eksik ve güvenilmez bilgilere sahibiz ve bunları kâğıda dökecek olursak her biri için birkaç sayfadan fazla tutmaz. Üstelik, bu bilgiler de âncak Kur'ân-ı Kerim'den sağlayabiliyoruz. Çünkü, başka kaynaklara güvenilmez.
19.1.4. Yahudilerin Dinî Kitap ve Peygamberlerinin Özgeçmişi
Genel kanıya göre Hz. Musa (a.s.)'dan sonra dünyaya gelen peygamberlerin siret ve talimatı, Ahd-i Atik (Eski Ahid)te bulunuyor. Fakat Ahdi Atik veya İncil'e baktığımızda şu gerçeklerle karşı karşıya geliyoruz. Hazreti Musa (a.s.)'ya inen Tevrat'ın aslı, M.Ö. altıncı yüzyılda Kudüs'ün yağma edilmesi sırasında yok edilmişi. Sadece Tevrât değil o zamana kadar dünyaya gelen diğer bütün peygamberlerin mukaddes kitapları da tahrip olmuştu. M.Ö. beşinci yüzyılda, İsrail oğullarının esareti sona erip onlardan birçoğu Babil'den Filistin'e dönünce; Hz. Üzeyir, (Ezra) diğer bazı din adamları ve âlimlerin yardımıyla Hz. Musa (a.s.)'nın sireti ile birlikte İsrail oğullarının tarihini hazırladı ve bu eserlerde şurada burada bulundukları veya hatırlayabildikleri Tevrat'ın bazı ayetlerini de ekledi. Bundan sonra, M.Ö. dördüncü yüzyıldan M.Ö. ikinci yüzyıla kadar kimlikleri tesbit edilmeyen bazı kimseler, kendilerinden birkaç yüzyıl önce dünyaya gelmiş ve burada yaşamış olan peygamberlerin hayat ve eserlerini bilinmeyen kaynaklardan toplayarak ciltler dolusu kitaplar yazıverdiler ve bunların hepsini İncillere eklediler. Mesela, M.Ö. 300'de meçhul bir şahıs Hz. Yunus üzerinde bir kitap yazarak İncillere ilâve etti. Halbuki, Hz. Yunus (a.s.) M.Ö. 800'de yaşamış bir peygamberdi. Zebur ise Hz. Davud (a.s.)'un vefatından 500 yıl sonra kaleme alındı. Bu kitaba Hz. Davud'un hayatı ve talimatının yanı sıra, hangi kaynaklardan geldiği bilinmeyen yaklaşık 100 meçhul şairin şiirleri de ilâve edildi. Aynı şekilde Hz. Süleyman (a.s.) M.Ö. 933'de vefat etmişti, ama Hz. Süleyman'ın Meseller Kitabı, M.Ö. 250'da kaleme alındı ve buna da pek çok düşünür ve âlimin sözleri ve vecizeleri eklendi. Bunların hepsi, İncil'in birer parçası haline getirildi.
Kısacası, İncil'lerin hiçbir cildine güvenilmez, çünkü bunların hiçbiri ilgili peygamberler tarafından doğrudan hazırlanmamış veya yazılmamıştır. Üstelik, İbranice olarak kaleme alınan bu kitaplar da Kudüs'ün M.S. 70'de ikinci defa yağma edilmesi sırasında tahrip oldular. Bu kitapların sadece Yunanca tercümeleri sağlam kalabildi. Bu tercümeler M.Ö. 258'dcn miladî birinci yüzyıla kadar yapılmıştı, İbranice İncili, miladî İkinci yüzyılda ise Hıristiyan aziz ve din adamları, geriye kalmış olan yazma eserleri ve müsveddelere dayanarak hazırladılar. Bu İncil'in en eski nüshası Miladî 916'da yazılmış olanıdır. Bunun dışında İncil'in İbranice nüshası yoktur. Ölü Deniz (Lût Gölü) yakınlarında Kumrân mağarasından çıkarılan İbranice tomarlar da en çok M.S. ikinci ve birinci yüzyıl gerisine kadar gidebiliyorlar ve bunlarda İncil'in bölük pörçük bölümleri vardır. Sâmiriler arasında revaçta olan İncil'in ilk beş kitabının mecmuasının en eski nüshası ise ancak miladî on birinci yüzyılda yazılandır. Daha önce bahsettiğimiz İncil'in Yunanca tercümesi yanlışlıklarla doluydu. Bu hatalı nüshalara dayanılarak miladî ikinci ve üçüncü yüzyıllarda Lâtince tercümeleri hazırlandı. Hz. Musa ile kendisinden sonra gelen peygamberlerin hayatı ve talimatını ihtiva eden malzeme bundan ibarettir. Bunun muteber olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bunların dışında, Yahudiler arasında kulaktan kulağa ve nesilden nesile geçen bazı rivâyetler vardı. Bunlara Sözlü Yasa (Şifahî Kanun) denilirdi. Bunlar 1300-1400 yıla kadar şifahî kaldıktan sonra ancak Miladî ikinci yüzyılın sonlarına ve üçüncü yüzyılın başlarına doğru Şem'ûn oğlu Yehuda adlı Rabbî bunları "Mishnah" adında bir kitapta topladı. Filistinli Yahudi ulema ve fakihler bu kitabın şerhlerini "Halaka" adında ve Babil'li ulema, "Haggâdah" adında üçüncü yüzyıldan beşinci yüzyılına kadar yazdılar, işte bu üç kitabın mecmuasına "Talmud" denilir. Böylece Talmud'un da kaynakları belirsiz ve doğruluklarının ölçüsü bilinmeyen rivâyetlerden meydana geldiği bir gerçektir.
19.1.5. Hz. Îsa ve Hıristiyanlara Ait Kitapların Durumu
Aynı vaziyet Hz. Îsa'nın siret ve tâlimâtı için geçerlidir. Cenab-ı Allah tarafından vahiyle Hz. Îsa’ya inen asıl İncil'in tümü sözlü olarak kendisi tarafından halka duyurulmuş ve şâkirdleri tarafından da daha sonraki devirlerde halka sözlü olarak duyurulmuştu. Zamanla Hz. Îsa'nın hayatı ve talimatı, İncil'in ayetleriyle karıştırıldı. Bunların hiçbiri ne Hz. Îsa'nın zamanında ne de hemen sonraki devirde yazıldı. İncilleri yazma işini, Yunanca bilen Hıristiyanlar yaptılar. Halbuki, asıl İncil Süryânice idi. Bizzat Hz. Îsa'nın dili Süryânice veya Arâmî idi ve öğrencileri de aynı dili biliyor ve konuşuyorlardı. İncil'in Yunanlı yazarları, Kitab-ı Mukaddes'in ayetlerini Arâmî olarak dinlediler ve Yunancaya aktardılar. Bu yazarların kaleme aldıkları İncil'in hiçbiri miladî 70'ten önce yazılmamıştır. İncillerde hangi sözleri Hz. Îsa'nın söylediği ve hangi sözleri yazarların kendileri ilâve etlikleri, ilâhî kelâmın nerede başladığı ve nerede bittiği de anlaşılmıyor. Ayrıca, bu İncillerin asılları da hiçbir yerde bulunmuyor. İnciller arasında yer alan "Ahd-i Cedid" (Yeni Ahid)'in binlerce nüshası toplandı, ama bunlardan hiçbirinin yazılış tarihi dördüncü yüzyıldan öteye gitmez. Hatta bunlar da nâdiren bulunuyor. Genellikle, on birinci ile on dördüncü yüzyıllarda yazılmış ve basılmış olan İnciller makbul ve yaygındır. Mısır'da papirüs üzerinde yazılan İncil'in bölük pörçük parçalarının da ancak üçüncü yüzyıla ait olduğu söyleniyor. İnciller'in Yeni Ahd'i oluşturan bölümleri Yunancadan Lâtinceye nasıl, ne zaman ve kimin tarafından çevrildiği hâlâ açıklık kazanmamıştır. Dördüncü yüzyılda Papa'nm emriyle bu İnciller gözden geçirildi ve daha sora on altıncı yüzyılda gözden geçirilen lâtince nüshaları bir yana bırakılıp, Yunanca nüshalarından tekrar Lâtince'ye çevrildiler. Muteber ve meşru sayılan dört İncil muhtemelen 200 yılında Yunancadan Süryâniceye çevrildiler, fakat bunların da en eski nüshaları dördüncü yüzyıla aittir. Beşinci yüzyıla ait olan bir yazma nüshası bulunmuşsa da bu nüshanın dördüncü yüzyılınkinden çok farklı olduğu gözlenmiştir. Süryâniceden Arapçaya tercüme edilen nüshaların da en eskileri ancak sekizinci yüzyıla aittirler. Şurası da unutulmamalıdır ki, yaklaşık 70 adet İncil ayrı ayrı kişiler tarafından ayrı ayrı zamanlarda kaleme alınmış, ama bunlardan sadece dördünün geçerli ve güvenilir olduğu kilise tarafından kabul edilmiştir. Ne var ki, İncillerin reddi veya kabulü için ne gibi ölçüler kullanıldığı hiçbir kimse tarafından bilinmiyor. Bu hususta herhangi bir kesin ve inandırıcı bir açıklama yapılmamıştır. Bu tür bir malzemeye dayanılarak Hz. Îsa'nın şahsiyeti, biyografisi ve öğretilerini örnek alabilir miyiz?
19.1.6. Zerdüşt'ün Sireti ve Talimatı
Peygamberlerin dışında diğer bütün din kurucuları ve dini liderlerin durumu da aynıdır. Meselâ Zerdüşt'ü ele alalım. Bu zâtın doğum tarihi bile kimse tarafından doğru dürüst bilinmiyor. Bütün bildiklerimiz, Zerdüşt'ün, Büyük İskender'in İran'ı fethetmesinden yaklaşık 250 yıl önce veya M.Ö. 550'de yaşamış olmasıdır. Zerdüşt'ün kitabı "avesta"nın aslı ortada yoktur, ayrıca yazılmış olduğu asıl dili de artık konuşulmuyor. Dokuzuncu asırda avestâ'nın bazı bölümleri 9 cilt halinde tercüme edilmiş ve açıklamaları da yazılmıştı. Ne var ki bunların ilk iki cildi muhafaza edilemedi ve kayboldular. Bu kitabın en eski nüshası artık on üçüncü asra aittir. Zerdüşt'ün kitabının halini gördünüz. Hayatına ve talimatına gelince bizim bildiklerimiz ancak şunlardan ibarettir: Zerdüşt 40 yaşında vaaz ve telkinlerine başladı. İki yıl sonra İran İmparatorlarından Gustasp onun dinini kabul etti ve Zerdüştlüğü veya Mecusiliği İran'ın resmi dini olarak benimsedi. Zerdüşt yaklaşık 77 yaşında iken öldü ve öldükten sonra hayatı ve öğretileri esrar perdesine büründü. Hakkında değişik efsane ve destanlar yazıldı, ama bunlardan hiçbiri onun şahsiyetini ve talimatın aydınlatmadı, aksine daha da karmaşık bir hale getirdi. Kısacası, bunların hiçbirinin tarihi hüviyeti ve bilimsel niteliği yoktur.
Dünyanın en ünlü dinî simalarından biri de şüphesiz Buda'dır. Zerdüşt gibi onun da bir peygamber olma ihtimali vardır. Ancak Buda, arkasından herhangi bir kitap bırakmamıştır. Buda'nın dini inanç ve görüşlerini benimseyenler de herhangi bir kitap bıraktığını iddia etmiyorlar. Vefatından ancak 100 yıl sonra hayat hikâyesi ve sözlerinin kaleme alınmasına dikkat edildi ve bu çalışmalar birkaç yüzyıl devam etti. Fakat, bu çalışmaların sonunda hazırlandığı belirtilen ve Budizm'in başlıca dini kitapları olarak ortaya çıkan eserlerin herhangi bir tarihi veya ilmi değeri yoktur. Bunlarda Buda'nın hayatı ve talimatı hakkında herhangi bir kaynak gösterilmemiştir.
19.2. HZ. MUHAMMED MUSTAFA (A.S.)'NIN SİRET VE TÂLİMÂTI AYNEN MUHAFAZA EDİLMİŞTİR
Sözün kısası, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın dışında, hidayet için diğer peygamberler ve din kurucularının siret ve talimatına müracaat ettiğimizde hiçbir muteber, meşru ve mükemmel kaynakla karşılaşamıyoruz. Bütün bu şahsiyetlere ait olduğu bildirilen biyografi, söz ve kutsal kitapların, şüpheli, eksik ve çelişkili tarafları olduğunu görüyoruz. Bu sebeple, ister istemez daha güvenilir ve sağlam bir kaynağa başvurmalıyız. Biz, ister istemez, tahrif edilmemiş güvenilir ve içinde başka insan ve grupları söz ve talimatının Allah’ın söz ve talimatıyla karıştırılmamış olduğu bir kitabı bırakmış olan bir peygamberden hidayet almalıyız. Bu peygamber, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'dan başkası değildir.
19.2.1. Kur'ân-ı Kerim, En İyi Muhafaza Edilmiş İlâhî Kitaptır
Hz. Muhammed (a.s.) kendisine bir kitabın nâzil olduğunu ve bunun İlâhî bir kitap olduğunu kesin bir ifade ile anlatmıştır. Gerçekten de bu kitabı enine boyuna incelediğimizde hiçbir değişikliğe ve tahrife uğramadığını anlıyoruz. Bu kitapla Hz. Muhammed'in kendi sözlerine hiç yer verilmemiştir. Bunun tamamıyla Allah'ın kelâmı olduğuna dikkat edilmiştir. İncil'in aksine bu kitaba, Hz. Muhammed'in hayatı, sözleri, Arapların tarihi ve bunun iniş tarihinde meydana gelen çeşitli olaylar, hikâye, masal veya atasözleri de katiyen ilâve edilememiştir. Böylece Allah’ın temiz, nezih ve duru sözleri aynen muhafaza edilmiştir. Ayrıca bu kitaba giren tek bir kelime, tek bir nokta eksilmemiştir. Bu kitap Hz. Muhammed (a.s.) zamanında ne ise daha sonraki yüzyıllarda da aynı kalmıştır.
Bu kitap, Hz. Nebî-yi Kerîm'e inmeye başladığı zamandan beri her cümlesi ve her kelimesinin kayda geçirilmesine dikkat edilmiştir. Peygamber efendimiz (a.s.)'e vahiy gelir gelmez kâtipler çağırılır ve vahyolunan kelâm derhal kâğıda dökülürdü. Bu işe bizzat Hz. Peygamber (a.s.) nezaret ederdi. Vahyolunan ayet veya sûre yazıldıktan sonra onları dikkatle okutur ve dinlerdi. Daha sonra iyi bir yerde muhafaza ederdi. Ayrıca, Hz. Peygamber (a.s.) her vahiyden sonra kâtibine, hangi sûre ve hangi ayetten sonra ya da önce yerleştirmesi gerektiği de söylerdi. Demek ki, Kur'ân-ı Kerim vahyolundukça, Hz. Peygamber bunu toplama ve düzenleme işini de yapıyordu. Vahiyler sona erince de mükemmel bir kitap ortaya çıkmış oldu.
İslam'ın başlamasından beri; namazlarda, Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerinin okunması emredilmişti. Böylece, vahiyler geldikçe sahabeler bunların hepsini ezberlemeyi âdet haline getirmişlerdi. Sahabelerin pek çoğu bütün Kur'ân-ı Kerim'i hıfzetmişlerdi. Diğerleri de pek çok bölümlerini iyi biliyorlardı. Okuma yazmayı bilen sahabelerden bazısı ise kendi istifadeleri için bütün sûre ve ayetleri bir yere yazmışlardı. Kısacası, Kur'ân-ı Kerim, taa Hz. Muhammed (a.s.)'in sağlığında dört yoldan kesin bir biçimde muhafaza edilmeye çalışılmıştı:
1) Hz. Peygamber (a.s.) kendisi Kur'ân-ı Kerim'in tamamını kâtiplerine yazdırmıştı.
2) Sahabelerin pek çoğu, bütün Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemişlerdi.
3) Sahabeler, namazlarında Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerini okumakla mükellef oldukları için, bu ilâhi kitabın önemli bir bölümünü ezberlemişlerdi. Sahabelerin sayısı da küçümsenecek cinsten değildi. Nitekim, Hz. Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in son haccına 140 bin sahabe katılmışlardı. Bunların hepsinin Kur'ân-ı Kerim'in şu ya da bu ayetlerini bildiği ve hıfzettiği düşünülmelidir.
4) Okuma yazma bilen sahabelerin önemli bir bölümü kendi kendine, Kur'ân-ı Kerim'i buldukları malzemelere yazmış ve doğru yazıp yazmadıklarını Hz. Peygamber (a.s.)'e kontrol ettirmişlerdi.
Binanealeyh, bugün her müslümanın evinde bulunan Kur'ân-ı Kerim'in, kelimesi kelimesiyle, Rasûlullah (a.s.)'a inmiş olan Kur'ân'ın aynısı olduğuna en ufak bir şüphe yoktur. Hazreti Peygamber'in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekr, bütün ezberlemiş ve yazılmış metinlere dayanarak Kur'ân-ı Kerim'i bir kitap haline getirdi. Hz. Osman (r.a.) devrinde hazırlanan resmî metnin kopyaları İslâm dünyasının bütün merkezlerine gönderildi. Bu kopyaların ikisi hâlâ muhafaza edilmektedir. Bunlardan biri İstanbul'da ve ikincisi Taşkent'te bulunuyor. Canı isteyen, elindeki matbu nüshasıyla bu kopyaları karşılaştırabilir, en ufak bir fark göremeyecektir. Fark olmasına imkân da yoktur, çünkü Hz. Peygamber (a.s.)'in yaşadığı devirden başlayarak çağımıza kadar milyonlarca hâfız Kur'ân-ı Kerim'i baştan sonuna kadar sinelerinde muhafaza etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'i okurken en ufak bir değişiklik yapıldığı veya hata işlendiği takdirde hafızlar derhal müdahale ederek doğrusunu söyleyebilirler. Geçen yüzyılın sonlarına doğru, Batı Almanya'nın Münih Üniversitesi'ne bağlı bir Enstitü, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinden toplam 42 bin yazma ve matbu nüshasını toplamıştı. Bu nüshalar üzerinde 50 yıl araştırma ve incelemeler yapıldı ve sonunda hazırlanan raporda bu nüshalarda kitabet (yazı), dizgi ve baskı hatalarından başka herhangi bir yanlışlık bulunmadığı sonucuna varıldığı açıklandı. Halbuki araştırmaya konu olan nüshalar arasında hicrî birinci yüzyıldan hicrî on dördüncü yüzyıla ait her türlü nüshalar vardı. Maalesef, bu değerli çalışmanın yapıldığı enstitü, İkinci Dünya Savaşında Müttefik kuvvetlerinin yaptığı bombardımanlar sırasında yerle bir oldu, ama her türlü takdire lâyık olan bu çalışmanın sonuçlan hâlâ dünyanın gözlerinin önündedir.
Kur'ân-ı Kerim ile ilgili bir noktaya daha işaret etmeliyiz. Kur'ân-ı Kerim'in dili yaşayan bir dildir. Bugün Irak'tan Fas'a kadar 120 milyondan fazla insanın ana dilidir ve Arap dünyasının dışında da yüz binlerce ve milyonlarca insan bu dili bilmektedirler. Arapça grameri, lugatı, kelime haznesi, kelimelerin telaffuzu ile ilgili kuralları, deyimleri ve atasözleri geçen 1400 yıldan beri aynen muhafaza ediliyor. Arapçayı bilen herkes, 1400 yıl önce Arapların Kur'ân-ı Kerim'i okuyup anladığı gibi bugün de okuyup anlayabilir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) bütün peygamber ve din kurucuları ile dinî liderler arasında en yüksek mevkiye sahiptir. Cenab-ı Allah tarafından insan ırkının hidayeti için, Hz. Peygambere (a.s.) indirilen Mukaddes Kitap asıl dili ve şekliyle hâlâ muhafaza edilmektedir.
19.2.2. Hz. Peygamber (a.s.)'in Sireti ve Sünnetinin Güvenirliliği
Şimdi meselenin ikinci noktasına dikkat edelim, ki bu açıdan da Rasûlullah (s.a.) diğer lider, peygamber ve din kurucularından daha üstündür. Nasıl ki Hz. Peygamber'e inen kitabullah Mu'cizevi şekilde muhafaza edilmişse, onun sireti ve sünneti de aynı itina ve ihtimamla muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber'in doğumundan, verdiği son nefesine kadar kendisini görmüş, yaşantısını izlemiş, sözlerini dinlemiş, nutuklarını duymuş, herhangi bir şey için verdiği emri işitmiş ya da herhangi bir şeyden men'ettiğine kulak vermiş olan çok sayıdaki insan, her şeyi hatırlamış not etmiş ve daha sonraki kuşaklara aktarmışlardır. Bazı araştırmacı ve bilginlerin tahminlerine göre bu gibi insanların sayısı 100 bine yakındı. Bunlar kendi gözleriyle gördüklerini ve kulaklarıyla duyduklarını kendilerinden sonraki nesillere iletmişlerdir. Rasûlullah (a.s.) bazen emir ve buyruklarını yazdırmak suretiyle çeşitli yerlere göndermişti ki, bunlar da sonraki nesiller tarafından muhafaza edilmiştir. Sahabelerden en az 6'sı, yazdıkları hadisleri Hz. Peygamber'e (a.s.) kontrol ettirmişlerdi. Bu yazılı hadisler de muhaddisler ve araştırmacılar tarafından kullanıldı. Rasûlullah (a.s.)'ın vefatından sonra en az 50 sahabe Hz. Peygamber'in özgeçmişi, yaşantısı, sözleri ve emirlerini kâğıda döktüler. Bunlar da muhaddis, müfessir ve fakihler tarafından bol bol kullanıldı. Buna ilâveten, Hz. Muhammed (a.s.)'in hayatı ve talimatını şifahen muhaddislere anlatan sahabelerin sayısı biraz önce işaret ettiğimiz gibi, 100 bini buluyordu. Bu öyle şaşılacak bir şey değildir, çünkü Haccet'ul Vedâ'da. 140 bin sahabe hazır bulunmuştu. Bu kadar çok sayıda insan Rasûlullah (a.s.)'ı Hac yaparken gördü, haccın nasıl yapılacağını öğrendi ve son hutbesini dinlediler. Bu kadar kalabalık bir insan topluluğunun hacdan sonra dağılınca, hacılar memleketlerine dönüp akraba, dost, ahbab ve diğer yakınlarına hac yolculuğu ve haccın vecibeleri hakkında bilgi vermedikleri düşünülemez. Sadece bu tek bir olaydan, Hz. Muhammed (a.s.) gibi büyük bir şahsiyeti görmüş, onunla beraber müşrikler ve kâfirlerle mücadele etmiş ve hayatının çeşitli merhalelerinde kendisiyle haşir neşir olanlardan gerek Arabistan'da gerekse diğer ülkelerde insanların ne büyük bir merakla Rasûlullah (a.s.)'ın şahsiyeti, sözleri ve emirleri hakkında bilgi almak istediklerini tahmin edebiliriz.
Sahabelerden daha sonraki nesillere ulaşan hadisler hakkında son derece titiz bir çalışma yapıldı. Rasûl-ü Ekrem (a.s.) ile ilgili herhangi bir hadisi rivâyet eden kişi ilk önce süzgeçten geçirilirdi, onun kişiliği ve karakteri incelenir ve doğru söyleyip söylemediği araştırılırdı. Böyle bir kişi, rivâyet ettiği hadisin bütün kaynaklarını bir zincir şeklinde vermek zorundaydı. Hz. Peygamber'e kadar uzanan bu zincirde herhangi bir kopukluk olmadığına dikkat edilirdi. Zincirin herhangi bir halkasının kaybolması halinde hadise itibar edilemezdi. Halkalar yerli yerinde olsa dahi, arada bir râvi şüpheli veya güvenilmez görüldüğü takdirde de bu hadis nazar-ı itibara alınmazdı. Bu noktaya biraz dikkat edecek olursanız, dünyada hiçbir insanın hayatı ve eserleri konusunda böylesine itina ve ihtimam gösterilmediğine karar verirsiniz. Dünyada sadece Hz. Peygamber (a.s.), kendisiyle ilgili herhangi bir şeyin söz konusu olduğu zaman o şeyin sayısız süzgeç ve kontrolden geçtiği şerefine nail olmuştur. Bir rivâyet veya hadisi anlatan tek bir kişi değil birçok kişi süzgeçten geçmiş ve Hz. Peygamber (a.s.)'e kadar dayanan rivâyet zincirinde her halkanın sağlam olmasına dikkat edilmiştir. Başka bir deyimle, bir hadisin bütün râvilerinin doğru ve güvenilir olması araştırılmıştır. Bu maksatla râvilerin özgeçmişi ve kişilik ile karakterleri didik didik edilmiş, bu hususta ciltler dolusu kitaplar kaleme alınmıştır. Bu kitaplarda hangi râvinin ne ölçüde güvenilir olduğuna hüküm verilmiştir. Bu kitaplarda ve biyografilerde hangi râvinin ne gibi bir karaktere sahip olduğu, aklı ve zekâsının nasıl olduğu, hafızasının yerinde olup olmadığı, olayları anlatma ve aktarma kabiliyetinin nasıl olduğu, kimlerden bu rivâyeti duyduğu, ne gibi arkadaşları olduğu, fikir ve inançları ne olduğu, gösterdiği kaynakların doğru olup olmadığı, yalan söyleyip söylemediği, bir ard niyeti olup olmadığı, bir şeyi uydurup uydurmadığı etraflıca anlatılmıştır. İşte bu çalışmalar sayesindedir ki, muteber ve güvenilir hadislerin büyük bir hazinesi toplanmış oldu ve bunlardan hangisinin inanılır, güvenilir ve zayıf olduğunu bugün rahatlıkla söyleyebiliriz, insanlık tarihinde, hayatı ve talimatının bu kadar sağlam ve güvenilir şekilde nesilden nesile aktarılmış olan başka bir şahsiyet var mıdır? Tarihte bir şahsiyetin sireti ve eserleri hakkında herhangi bir rivayette bulunan binlerce kişinin hayat ve karakterleri hakkında ciltler dolusu kitapların yazıldığının başka bir misali var mıdır? Çağımızda Hıristiyan, Yahudi şarkiyatçı ve alimleri, hadislerin sağlıklı olmadığını ispatlamak gayesiyle bütün yollara başvuruyorlar, zira onların dini kitapları ve peygamberlerinin hayat ve eserleri hakkında güvenilir herhangi bir kaynaklan yoktur. Kin, nefret, taassup ve kıskançlık sebebiyle bu sözde âlimler, İslam, Kur'ân-ı Kerim ve Hazreti Peygamber (a.s.) üzerine araştırma ve ilmî çalışmalar yaparken, bu hususta dikkat edilmesi gereken en basit kurallara bile riayet etmiyorlar.
19.2.3. Rasûlullah (a.s.)’ın Hayatının Her Yönü Bilinmektedir
: Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in sireti sadece son derece güvenilir olması bakımından dikkate değer değildir, bunun çok ayrıntılı ve çok yönlü olması da takdire şayandır. Hz. Peygamber (a.s.)'in hayatının her safhası ve siretinin her yönü, en küçük ayrıntılarına kadar bize intikal etmiştir. Bu bakımdan, tarihin başka bir şahsiyetinin hayatının bu kadar detay ile kayda geçirildiğine tanık olamıyoruz. Hazreti Peygamber (a.s.)'in ailesi nasıldı? Nübüvvet'ten önceki hayatı ve yaşantısı nasıldı? Nübüvveti nasıl elde etti? Kendisine vahiyler nasıl inerdi? İnsanları İslâmiyete nasıl davet etti? Muhalifleri ve düşmanlarıyla nasıl başa çıktı? Çevresindeki sadık ve fedakâr sahabelerini nasıl yetiştirdi, nasıl eğitti? Kendi evinde nasıl bir insandı? Karısı ve çocuklarına nasıl davranırdı? Dostları ile düşmanlarına karşı tutumu nasıldı. Onlara nasıl davranırdı? Kendi ahlâkı nasıldı? Başkalarına ne gibi bir ahlâk öğretti? Hangi şeylerin iyi, hangi şeylerin kötü olduğunu söyledi? Hangisine izin verdi, hangisini yasakladı? Bunların hepsi en küçük ayrıntılarına kadar hadis ve siret ile ilgili kitaplarda yer almışlardır. Rasûlullah (a.s.) bir peygamber ve dini lider olmasının yanı sıra askeri bir kumandandı. Komutasında cereyan eden bütün savaşlar ayrıntılı olarak tarih sayfalarına geçmişlerdir. Hz. Peygamber (a.s.) ayrıca bir devlet başkanıydı ve kurduğu devlet ile hükümetin bütün tafsilatını da kitaplarda bulabiliri; . Rasûlullah (a.s.) bir hâkim ve yargıçtı da baktığı davalar ile verdiği kararların bütün teferruatları kitaplarda vardır. Rasûlullah (a.s.) bir müfettiş gibi çarşı, pazar ve sokaklara da çıkardı, yapılan alışverişi izlerdi, yanlış gördüğü şeyleri yasaklardı ve insanların bunlardan sakınmalarını isterdi, doğru gördüğü şeyleri tasvip ve teşvik ederdi.
Kısacası, yaşadığı hayatın hiçbir yönü bizden gizli ve saklı değildir.
Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, biz herhangi bir taassup, tarafgirlik ve tutarsızlıkla hareket etmeden gayet ölçülü, objektif ve bilimsel açıdan bütün liderler, din kurucuları ve peygamberler arasında bütün insanlığın örnek alabileceği tek şahsiyetin Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın olduğunu söylüyoruz. Hz. Muhammed'in insanlara sunduğu Kitabullah asıl şekliyle muhafaza edilmiştir ve sireti, insanların doğru yolu bulmaları için gerekli olabilecek bütün ayrıntılarıyla ve güvenilir kaynaklardan bize ulaşmıştır.
Şimdi gelin, Siret-i Muhammediyye'nin bize ne gibi bir mesaj verdiğini ve bize nasıl doğru yolu gösterdiğini görelim.
19.2.4. Rasûlullah (a.s.)'ın Mesajı Bütün İnsanlara Yöneliktir
Hz. Muhammed (a.s.)'in mesajının ilk dikkat çekici yanı, her türlü renk, ırk, dil ve vatan ayrımını bir kenara itip, insanları sadece İnsanlar olarak kabul etmesidir. Hz. Peygamber (a.s.)'in getirdiği din ve inanç sis- • temi bu hususta bazı altın usuller vermektedirler, ki bunlar insanlığın refah ve saadetini teminat altına almaktadırlar. Bu usulleri kabul edenler
müslüman oluyor ve evrensel İslâm ümmetinin bir ferdi haline geliyor. Onlar ister siyah, ister beyaz olsun, ister Doğulu ister Batılı olsun, ister Arap ister Acem olsunlar, hepsi aynı camiada yer alıyorlar. Bir insan nerede olursa olsun, hangi millete, ırka veya toprağa bağlı olursa olsun, hangi dili konuşuyorsa konuşsun, derisinin rengi ne olursa olsun, mutlaka Rasûlullah (a.s.)'ın muhatabıdır ve yaptığı davetini kabul ediyorsa, her bakımdan eşit şartlarla müslüman toplumun bir üyesi haline geliyor. İslâm'da kast sistemi yoktur, İslâm'da küçük, büyük farkı, ırk ve sınıf ayrımı, milli ve kültürel üstünlük ve coğrafi, ırkî imtiyaz yoktur. İnanç birliği sağlandıktan sonra İnsanlar ile İnsanlar arasında fark gözeten bir kişinin veya grubun Ümmeti Muhammediye'de bir yeri yoktur.
19.2.5. Renk ve Irk Ayrımına İndirilen Darbe
Dikkat ederseniz, bunun, Hz. Muhammed (a.s.) vasıtasıyla insanlığa gelen en büyük nimetlerden biri olduğunu anlarsınız. Gerçekten, insanlara ve insanlığa en büyük zarar, İnsanlar arasında imtiyaz ve farklardan gelmiştir. İnsan bazı memleketlerde pis ve iğrenç ilân edilmiş ve hayvan muamelesi görmüştür. Hindistan'da kitlelerin haklarını gaspeden Brahmanlar işte bunu yapmışlardır. Bazı memleketlerde ve kıtalarda, meselâ Amerika'da ve Avustralya'da insanların kitleler halinde öldürülmesi ve soylarının ortadan kaldırılması fazilet sayılmıştır. Çünkü yabancı istilâcıların yerleşmeleri için yeni topraklara ihtiyaç duyulmuştur, İnsanlar bazen yakalanıp köle edilmiş ve hayvan gibi çalıştırılmışlardır, zira onların kusuru Afrika kıtasında doğmuş olmalarıdır. Kısacası, milliyet, ırk, vatan, renk, dil ve kültür ayırımları ta eski çağlardan beri insanlığın kanayan yarası olmuş, birçok fitne ve fesâda hatla büyük felâketlere yol açmışlardır. Sırf bunlar yüzünden bir ülke başka bir ülkeye saldırmış, bir millet başka bir millete tecavüz etmiş ve bazen nesiller ve ırklar ortadan kaldırılmıştır. Hz. Peygamber (a.s.)'in getirdiği mesaj bu tür suni farklılıklar ile ayırımlara ağır darbe indirmiş ve İnsanlar arasında birlik, beraberlik, sevgi ve kardeşlik şuurunu yaratmıştır. Gerçek şu ki, İslâmiyet'in birlik, eşitlik ve barış mesajı düşmanları tarafından bile teslim ediliyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nde zencilerin lideri Malcolm-X bir zamanlarda siyah ırkçı hareketinin önde gelen simalarından biriydi. Ama İslâmiyeti kabul edip hacca gidince ırkçı görüşünde 180 derecelik bir değişiklik oldu. Malcolm-X Ka'be'de Doğu ile Batı ve Kuzey ile Güney'den her renk, her ırk, her millet ve dili konuşan insanların aynı tip elbise giyip, tek ağızla "Lebbeyk Lebbeyk..." diyerek Allah’ın evini tavaf ettiklerini ve aynı imamın arkasında tek vücut olarak namaz kıldıklarını görünce ırk ayrımının en iyi tedavisinin İslam'da bulunduğunu haykırmaktan kendini alamadı. Bu lideri, beyaz ırkçı Amerikalılar pusu kurarak öldürdüler, ama onun yayımlanmış olan anılarını okuyarak, hacc'dan ne kadar çok etkilendiğini görebilirsiniz.
Hac, İslâmiyet'in vecibe ve ibadetlerinden sadece birisidir. Eğer bir kişi tarafsız ve objektif bir biçimde İslâmiyeti incelerse, hiçbir talimatının falanca millet veya ırkın lehinde olduğunu söyleyemez. Hakikatte, İslam dininin tümü evrensel bir mesaj taşımaktadır. Bu tek bir grup, zümre, millet ve topluluğun dini değil, bütün insanlığın dinidir ve bu husus fiilen ispatlanmıştır. İslâmiyet'i kabul eden bir şahıs derhal İslam kardeşliğinin bir ferdi oluveriyor. İslâmiyetin amacı ve hedefi evrensel İslam kardeşliğini kurmaktır ve bu hedefe doğru adım adım ilerlemektedir. Müslümanlar, gayri müslim olanlara bile, beyazların siyahilere reva gördüğü muameleyi, emperyalist kuvvetlerin mazlum milletlere yaptıkları kötülükleri yapmaz, komünist rejimlerin komünist olmayanları çizmelerinin altına aldıkları gibi almaz ve bizzat ülke içindeki muhaliflerine yaptıkları zulmü yapmaz.
Bundan sonra sanırız, sıra, Hazreti Peygamber'in, insanlığın refahı için getirdiği kaide ve kuralların anlatılmasına gelmiştir.
19.2.6. Allah'ın Tek Oluşunun Geniş Anlamı
Hz. Peygamber (a.s.)'in getirdiği kaide ve kurallarının başında Tevhid, yani Allah’ın tek oluşunu kabul etmek gelir. Aslında Tevhid geniş bir kavramdır ve bu sadece, Allah'ın varolduğu ve tek olduğu anlamında değildir. Aksine, bu kavrama göre kainat'ın tek ve rakipsiz yaratıcısı, sahibi, planlayıcısı ve hükümdarı, Allahu Teâlâ'dır. Bütün kâinat'ta tam manasıyla hâkim ve muktedir olan başka bir güç yoktur. Başka bir güç insanlara emir verme veya bazı şeylerini yasaklama hakkına sahip değildir. Başka herhangi bir zât helâl ve haram konusunda son sözünü söyleyemez. Zaten bu gibi hak ve yetkiler ancak Yaradan ve Mâlik'in olabilir. Ancak böyle bir varlık kulları için kendi yarattığı evrende bazı şeylere izin verebilir ve bazı şeyleri yasaklayabilir. İslâm diyor ki kullar Allah'ı her bakımdan, her şeyden büyük ve her bakımdan üstün olarak kabul etmelidirler. İnsanlar, Tek Allah'tan başka kimsenin kulları değillerdir ve O'nun emrinin dışında onlara başka kimse hükmedemez. İnsanlar, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeli ve kimseye hizmet etmemelidirler. Hayat ve memâtın sahibinin sadece Allah olduğu düşünülmelidir. Cenâb-ı Allah istediği ân bizi öldürebilir ve istediği ân bizi tekrar yaşatabilir. Eğer Allah birini öldürmek istiyorsa onu kimse kurtaramaz ve Allah yaşatmak istiyorsa onu kimse öldüremez. İşte, İslam'ın Allah kavramı budur.
Bu kavrama bağlı olarak yerden göklere kadar her şeyin Allah'a tabi olduğunu belirtmeliyiz. Bu dünyada ve evrende Allah'ın bir eseri olarak bulunmakta olan insan da ancak Allah'a tabi olarak yaşayabilir. Eğer insan isyan eder, özerk olmak ister veya Allah'tan başka kimselere itaat ederse onun bu hareketi bütün kâinat nizamına ters düşecektir. Başka bir deyimle, bütün kainat Allah’ın emrine bağlıdır, bu bir emrivakidir ve bundan kurtuluş yoktur. Şimdi biz diğer mahluk ve nesnelerin aksine Allah'a tabi olmazsak, ona itaat etmezsek, bizim tamamıyla ters yönde olduğumuz muhakkaktır. Güya iki araç ters yönde gitmektedir. Evren'in yönü başkadır ve bizim istikametimiz başkadır. Böyle bir durumda çatışma kaçınılmazdır ve yanlış tutumumuzda ısrar ettiğimiz müddetçe bu çatışma devam etmekte ve büyümektedir.
Bu konuya başka bir açıdan yaklaşalım. Yukarıda belirttiğimiz kavrama göre insan için en doğru hayat tarzı, Allah'a itaat etmesidir. Çünkü o bir mahlûk ve Allah onun Hâlık'ıdır. Zaten mahlûk olduğu için hem muhtar veya özerk olması yanlıştır, hem de kendi Halik'inden başkasına kulluk etmesi hatalı bir tutumdur. Bu iki yoldan hangisini seçerse hakikat ile çatışmış olacaktır. Bu çatışmada zarar yine çatışanındır, hakikate bir şey olmaz.
Rasûlullah (a.s.) insanları bu çatışmadan kaçınmaya davet ediyor ve diyor ki eğer insan rahat, huzur ve saadet istiyorsa, o zaman hayatının kanununu da evrenin kanununa göre düzenlemelidir. İnsan kendi başına kanun çıkaramaz ve Allah'ın hâkimiyeti de başkalarına kanun çıkarma ve uygulama hakkı vermez. Hak olan kanun sadece Allah'ındır, diğer bütün kanunlar batıldır.
19.2.8. Peygamber'e İtaate Davet
Bu noktaya gelince, Rasûlullah'ın vaaz, telkin, mesaj ve dâvetinin ikinci noktasına gelmiş oluyoruz. Hz. Muhammed (a.s.) kendisinin Allah'ın rasûlü olduğunu açıkça ilân etmiştir. Hz. Muhammed (a.s.) bütün insanlığın hidayeti için ilâhi kanunun kendi vasıtasıyla dünyaya gönderildiğini, kendisinin de bu kanuna bağlı olduğunu, bu kanunda hiçbir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip bulunmadığını ve yeni bir kanun veya kural yaratma durumunda olmadığını, bu ilâhi kanunun tümünün Kur'ân-ı Kerim olduğunu, kendi sünnetinin de bu kitaba göre tatbike lâyık olduğunu, her şeyini Allah’ın emri ve iradesine göre yaptığını, Allah'ın kanununa ilk boyun eğenin kendisi olduğunu, daha sonra bütün insanları bu kanuna uymaya çağırdığını ve diğer bütün kanunların rafa kaldırılması gerektiğini haykırarak söylemiştir.
19.2.9. Allah'tan Sonra İtaate Lâyık Olan, Allah’ın Peygamberidir
Kimse, Rasûlullah (a.s.)’ın bizzat kendi söz ve fiillerinin mecmuası olan sünnetine itaat etmesinin imkânsız olduğunu düşünmesin. Gerçek durumu şuydu: Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim, Allah tarafından gelmişti, Hz. Muhammed (a.s.) Allah tarafında gelen bir peygamberdi ve bir peygamber olarak hangi şeylere izin veriyor ve hangi şeyleri yasaklıyorduysa, bunların hepsi Allah’ın emriyle oluyordu. İşte bunun adı Rasûlün sünnetidir ve diğer iman sahipleri gibi Hazreti Peygamber (a.s.) de bu sünnete veya Allah'ın kanununa uyardı. Meselâ, sahabelerin falanca emir veya yasağın kendisi tarafından mı yoksa Allah tarafından mı olduğunu sordukları ve Hz. Muhammed (a.s.) bu sorulara cevap verdiği zaman iyice vuzuha kavuşurdu. Hz. Peygamber (a.s.), duruma göre hangi emir ve buyrukların Allah'tan ve hangi görüş ve tavsiyelerin kendisinden geldiğini açıklardı. Bazı konularda sadece Hz. Peygamber (a.s.)'in şahsi görüşü söz konusu olunca sahabeler buna karşı fikir serdedebiliyorlardı. Bazen bizzat Hz, Peygamber (a.s.) bazı sahabelerin fikir ve tavsiyelerini kabul ederdi. Bu danışma ve müşaveret zaten mevzubahis meselenin Allah'ın emriyle olmadığı intiba'ını uyandırdı. Zira, Allah'ın bir emri söz konusu olunca danışmaya ve müşaverete yer kalmazdı. Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in hayatında müşavere belli bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Hatta sahabelerin ifadelerine göre, Hz. Peygamber gibi başkalarına her konuda danışan ve karşı fikirlere saygı gösteren başka bir kimse yoktu. Bir konuda Allah’ın herhangi bir emri olmadığı durumlarda çevredekilere danışmakta Rasûlullah (a.s.)'ın önemli bir sünneti ve ananesiydi. Halbuki, maddi ve manevî her bakımdan ülkesinin en güçlü hükümdarı ve lideriydi. Hazreti Peygamber (a.s.) arkadaşlarının ve diğer müslümanların aralarında da müşavere etmelerini teşvik etti. İslâm toplumunu veya yönetiminin temelini oluşturan "Şûra" geleneğini başlatan kendisiydi. Kısacası, Hz. Peygamber insanlara, Allah'ın emri söz konusu olunca ona itirazsız itaat edilmesini, Allah’ın emri söz konusu olmayınca da kendi fikirlerini hiçbir kimseden korkmadan ve yılmadan söylemelerini öğretti.
19.2.10. Gerçek Özgürlük Yasası
Bu öylesine büyük ve geniş kapsamlı özgürlük yasasıdır ki Hak dininden başka hiçbir düşünce sistemi bunu insanlığa getirmemiştir. İslam, insanların sadece Allah'a kul ve köle olduklarım, başka hiçbir kimseye, hatta Allah’ın peygamberlerine bile köle olmamalarını öğretmiştir. İslâm, insanları bir Tek Allah'a kul yapmak suretiyle insanın, inşam sömürmesine, köle etmesine ebediyen son vermiştir.
Bununla beraber, İslâm'ın getirdiği mesaj insanlara büyük bir nimet daha ihsan etmiştir. İslam, ilahi kanunun üstünlüğünü açık bir şekilde dile getirmiştir. Bu kanunun tahrif edilmesi, değiştirilmesi ve yaz-boz tahtası haline getirilmesine hiçbir imkân yoktur. Dünyanın en güçlü hükümdarı, lideri ve diktatörü bunun bir tek virgülünü bile değiştirme hak ve yetkisine sahip değildir. Dünyanın hiçbir yasama meclisi de bu hususta hiçbir şey yapamaz. Bu kanun, insanlığa hayır ve şerrin daimi değerini vermiştir ve kim ne kadar olursa olsun, hayrı şerre ve şerri hayıra çeviremez.
19.2.11. Allah'a Hesap Verme Kavramı
Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın kullara öğrettiği üçüncü önemli nokta, her insanın Allah'a hesap verme durumunda olmasıdır. Hz. Muhammed (a.s.)'in talimatına göre dünya bir çiftlik ve insan bunun içinde ipini koparmış bir öküz değildir ki, istediği yerde otlasın ve kimse onun ensesinden tutup ne yaptığını sormasın. Aksine, insan her söz, her fiil ve her adımı için kendi Yaradanına cevap vermek durumundadır. Hayatı boyunca dünyada ne yaptığının raporunu kendisine sunmakla mükelleftir. İnsan dünyadaki hayatı sona erdikten sonra tekrar dirilecek ve mahşerde Rabbine her şeyin hesabım vermek zorunda kalacaktır.
Dikkat edilirse, bu kavram ve kural kendisinde müthiş bir ahlâki ve manevî kuvvet taşımaktadır ve bu inanç bir defa insanın kafasına iyice yerleştiği takdirde, bütün söz ve hareketleri kontrol eden bir bekçinin, peşine takılmış olduğunu hisseder. Bu bekçi, insanın her yaptığını bir yere kaydeder ve attığı her yanlış adımın düzelmesi için kendisini ikaz eder. Yaşamakta olduğu ülkenin hükümeti ve polisi olsun veya olmasın, onun kendi vücudunda bir müfettiş ve komiser her zaman vardır. Bu sebeple en yalnız olduğu, ücra köşede ve karanlıkta bulunduğu sırada bile Allah'a itaatsizlik etmeye cesaret edemez. Hakikatte, insanın ahlâkının düzelmesi ve sağlam bir karaktere sahip olması için bundan daha güçlü, etkin ve sürükleyici bir vasıta olamaz. Bu vasıtanın dışında diğer bütün vasıtalar iyiliğin fayda ve kötülüğün zararlı olduğunu anlatmaktan öteye gitmez. Doğruluğun en iyi yol olduğu (Honesty is the best policy) Batı'nın genel bir kuralıdır. Fakat bu kural kötülüğe ve ahlâksızlığa da açıktır. Şöyle ki, namussuzluk ve ahlâksızlıktan maddi bir zarar gelmiyorsa, bu da iyi bir yol sayılıyor. Bu tutumun tabii bir neticesi olarak, bireysel yaşantı ve ilişkiler bakımından örnek ahlâka sahip olanlar bile ulusal ve toplumsal davranışlarında birer sahtekâr, yalancı, hırsız, zâlim, diktatör ve canavar olabiliyorlar. Bu tip insanların bazısı bireysel tutum ve davranışlarında da iki yüzlü bir politika izliyorlar. Yani bazı konularda melek ve bazı konularda şeytan gibi hareket ediyorlar. Meselâ bazıları kendi ticaret, iş ve muamelelerinde son derece nazik, kibar ve dürüst olabiliyor, ama özel yaşantılarında kumarbaz, sarhoş, kadınlara düşkün ve gece hayatına alışık olabiliyorlar. Zaten Batılılar hayatın iki yanı olduğunu, resmi görev veya hüviyetin başka, özel ve ailevi yaşantının başka olduğunu ileri sürüyorlar. Özel yaşantıyla ilgili herhangi bir davranış veya harekete itiraz edildiğinde, her zaman cevap hazırdır: "Kimsenin özel yaşantısına dokunulmamalıdır". Bunun tam aksine, âhirete inanan müslümanlar, kötülüğün her zaman kötü olduğunu belirtiyorlar. Kötülük dünyada zararlı da olsa, zararsız da olsa, kötülüktür ve bundan sakınılmalıdır. Bir gün mutlaka Allah'a hesap vereceğini düşünen bir kişi, hayatını kamu ve özel diye ikiye ayıramaz. Doğruluğu ve namusluluğu seçiyorsa, bunu sadece en iyi yol ve tutum olduğu inancıyla yapmıyor. Bilâkis onun tabiatında ve huyunda doğruluk ve dürüstlük vardır. Bir mü'min, namussuzluğun ve ahlâksızlığın faydalı olabileceği için kabul edilmesi gerektiğini bir an bile savunamaz, hatta düşünemez. Akide ve inancına göre, ahlâksızlık ve namussuzluk yaptığı zaman kendisi hayvanlardan da beter olacaktır. Şu ayete bakın:
"Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık ve daha sonra onu bütün alçaklardan beter hâle getirdik". (Tin Sûresi)
Demek ki, Rasûlullah (a.s.)'in önderliğinde İnsanlar sadece daimî ahlâkî değişmez bir kanun elde etmişlerdir, aynı zamanda bireysel ve toplumsal ahlâk ve karakter için hiçbir zaman sarsılmayacak bir temele de kavuşmuşlardır. Bu ahlâk nizamı ve dürüstlük anlayışı öylesine köklü ve sağlamdır ki, bunun işlemesi ve gerçekleşmesi için harici bir güç ve organizasyona gerek yoktur.
19.2.12. Ruhbanlık Yerine Dünya Nimetlerinden Dürüst Bir Şekilde Yararlanma
Rasûlullah (a.s.)'ın mesaj ve talimatının başka önemli bir yanı da güzel ahlâkın, rahiplik ve dervişliğe mahsus olmamasıdır. Güzel ahlâkın değeri ancak bu dünyada normal, ama dürüst bir hayat sürmekte saklıdır. Hayat her yönüyle yaşanmalıdır, zira bu Allah'ın bir nimetidir. Dünyanın, rahipler ve dervişlerde aradığı manevî ruhani ve ahlâki fazileti, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) iktidar koltuğuna ve mahkemenin kürsüsüne getirmiş oldu. Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.) ticarette ve alışverişte Allah'tan korkmayı, namuslu ve dürüst davranmayı öğretti. Rasûlullah (a.s.) emniyet kuvvetlerine, polislere ve askerlere sabır, takva ve tevekkül gibi dersler verdi. Dünyayı terk ederek bir köşeye çekilen ve "Allah, Allah" diye tesbih çekenlerin en temiz, en nezih ve ermiş kişilerin olduğu yolundaki yanlış fikre son verdi. Asıl takdire lâyık olanın, bir hükümdar, bir yargıç, bir komutan, bir komiser, bir tüccar, bir sanayici veya başka bir görevde veya hüviyette olmasına rağmen Allah'tan korkarak her zaman iyi söz söyleyen ve dürüst davranan kişinin olduğunu söyledi. Çünkü dünyevi yaşantısında bir insan her an ve her vesile çetin bir imtihandan geçmektedir. Birçok sorumluluk ve yükümlülükler altında bulunmaktadır. Oysa, dünyayı terk etmiş bir rahip veya derviş bütün dünyevi sorun ve güçlüklerden uzak kalmaktadır. Kısacası, Hazreti Peygamber, ahlâk ve fazileti, ruhbanlığın karanlık köşelerinden çıkarıp ekonomi, siyaset, toplum, adalet, savaş ve barışın aydınlığına getirmiş oldu ve böyle insanın yaşantısının her sahasına güzel ve üstün ahlâk kurallarını egemen kıldı.
19.2.13. Hz. Peygamber'in Hidayetinin Etkisi
Rasûlullah (a.s.)'ın hidayetinin etkisi çok müthiş ve göz kamaştırıcı olmuştur. Hz. Peygamber'in Mu'cizevi talimatının sayesinde eskiden hırsız ve soyguncu olanlar emanetçi ve insanların can ve mallarının koruyucusu haline geldiler. Eskiden başkalarının haklarını gasbedenler, herkesin hakkına riayet eden ve koruyanlar oldular. Hazreti Peygamber (a.s.)den önce dünyada hükümdar ve hâkimler zâlim ve gaddar olup tebaalarına her türlü baskı uygularlardı ve adetâ birer tanrı olmuşlardı. Fakat Hz. Peygamber (a.s.)'in getirdiği mesaj sayesinde dünya, ilk defa, alelade İnsanlar gibi sokakları gezen, çarşı pazarlarda satıcı ve alıcıları kontrol eden ve adalet ve sevgileriyle insanların kalbine hükmeden hükümdarlar gördü. Rasûlullah (a.s.)'tan önce dünya ancak, bir ülkeye girdikleri zaman her tarafı yıkıp yakan, insanları katleden, mağlup olan milletlerin kadın ve kızlarına tecavüz eden ve çalışabilir durumda olanları köle haline getiren ordulara ve askerlere tanık olmuştu. Fakat Rasûlullah (a.s.) dünyaya öyle bir ordu getirdi ki, bunu askerleri bir memleketi fethettikten sonra kendilerine silahlı direnişte bulunanların dışında kimsenin kılma dokunmazlardı, herkesin can ve mal emniyetinin sağlanmasına dikkat ederlerdi ve hatta haksızca alınmış olan vergileri bile mağlup milletlere geri verirlerdi, insanlık tarihi, ülkeler ve şehirlerin fetih hikayeleriyle doludur. Fakat Mekke'nin fethine bir göz atın. Bunun başka bir örneği tarihte var mıdır? 13 yıl kendisine yapmadıkları zulümler bırakmayanların şehrini fethettikten sonra Rasûlullah (a.s.)’ın o şehre girişinin manzarasını kafanızda canlandırın. Muzaffer bir ordunun komutanı ve müslümanların hükümdarı olarak Mekke'ye girdiği sırada tutum ve davranışta gururun en küçük belirtisi yoktu, aksine tevazu ve alçak gönüllülüğüyle herkesi hayrete düşürmüştü. Allah'a duyduğu şükran ve mihnet'ten dolayı başı eğikti. Tam 13 yıl kendisine her türlü zulmü yapan, kendisini hicrete mecbur eden ve hicretten sonra da 8 yıl sürekli olarak sığındığı şehre hücum eden ve savaşlar çıkaranlar, mağlup ve mahcup bir şekilde huzuruna gelip af ve merhamet dileyince bu büyük insan ne öfkesini belirtti ne de herhangi bir intikam aldı ve sadece şunları söyledi: "Bugün size herhangi bir zulüm ve baskı yapılmayacaktır. Gidin, siz serbestsiniz."
Rasûlullah'ın bu örnek davranışlarının ümmetini nasıl etkilediğini görmek isteyen tarihe şöyle bir bakmalıdır. Bakmalıdır ve müslümanların Endülüs'e (İspanya'ya) girdikleri zaman tutum ve davranışlarının ne olduğunu ve asırlarca sonra Hıristiyanların onlara galip ve muzaffer olunca kendilerine ne gibi bir muamele yaptıklarını görmelidir. Ayrıca, Haçlı Seferleri sırasında Hıristiyanların, Kudüs'e girip müslümanlara nasıl davrandıklarını ve aynı Kudüs'ü müslümanların geri aldığı zaman Hıristiyanlara nasıl muamele ettiklerini incelemelidir.
Rasûl-ü Kerim'in sireti derin bir okyanustur, bunu bir yazıya, konuşmağa veya kitaba sığdırmak mümkün değildir. Ama biz burada sadece belli başlı anlarına dikkat celbetmeye çalıştık. Ne mutlu, tek hidayet yolundan hidayet alanlara!
İslami Okul Okulların En Önemlisi