Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK'A DAVET İÇİN HZ - Mevduditevhidmucadelesi - 24. Sayfa

Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK'A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)'E VERİLEN TALİMAT   1

24.1. HAKK'A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)'E VERİLEN TALİMAT.. 1

 

Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK'A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)'E VERİLEN TALİMAT

24.1. HAKK'A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)'E VERİLEN TALİMAT

Üç yıllık gizli tebliğden geçen bölümde bahsettik. Açık ve alenen tebliğin 10 yıllık Mekke tarihine göz atmadan önce, daha sonra sık sık kar­şılaşacağımız iki önemli noktaya burada işaret etmemiz sanırız yerinde olacaktır.

Birincisi, Hazreti Peygamber (a.s.)'e risâlet vazifesini ifâ edebilmesi için ne gibi talimatlar verilmiştir? Bunların mahiyeti ne idi? Bunlar kalp­leri ve ruhları nasıl fethetti, beyinleri nasıl etkiledi ve cehâlet ve dalâlet içinde olan bir milleti tümüyle nasıl değiştirdi? Bu talimatın etkinliği ve çekiciliği nerden geliyordu.

İkincisi, Hakk'a ve İslam'a davetin hakiki mahiyeti ne idi? Bu davet neden büyük gürültü ve patırtılara yol açtı? Neden bu kadar şiddetli muha­lefet ve düşmanlık gösterildi. Bu muhalefet kasırgası neden her zamankin­den daha büyüktü? Bu davette, bütün şiddetine rağmen Cahiliyyenin mu­halefetini ezecek ve ortadan kaldıracak güç nerden doğmuştu?

Biz bu bölümde birinci noktaya temas edeceğiz. İkinci noktayı daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız.

24.1.1. Davetin Başlaması

Cenâb-ı Allah, Arabistan'ın merkezi Mekke'de bir kulunu, Hz. Mu­hammed (a.s.)'i peygamberlik vazifesi için seçti ve Hakk'a davetine kendi şehrinden ve kabilesinden (Kureyş) başlamasını emretti. Bu işin başlama­sı için ilk önce en çok gerekli olan talimat verildi; bu talimat üç konuyu kapsıyordu.

İlk önce seçilen peygamberin kendisine verilen muazzam görevi nasıl yerine getirmesi gerektiği bunun için kendisini nasıl hazırlaması ve ne gi­bi çalışmalar yapması icab ettiği belirtildi.

İkinci olarak, nihaî hakikat ve eşyaların tabiatı hakkında İnsanlar ara­sında yaygın olan batıl inanç ve kavramlara darbe indirilmesi istendi. Zi­ra, bu esas meselelerle ilgili yanlış düşünce, diğer bütün inanç ve kavram­ları olumsuz yönde etkiliyordu.

Üçüncü olarak, seçilen peygambere ve taraftarlarına doğru ve makul bir yol izlemeleri emri verildi. Onların, Allah'ın buyruklarına uygun ola­rak ahlâk kurallarına uymaları da talep edildi, çünkü ancak bu şekilde maddi ve manevî saadet ve refaha kavuşabilirlerdi.

Hazreti Peygamber (a.s.)'e vahiy yoluyla gelen bu ilk ilâhî emirler, kısa, ama az olurdu. Bunların dili çok temiz ve duru, üslûbu tatlı ve etkile­yici idi. Bu ilâhi kelâm, muhatap milletin dil bilgisi, şiir ve edebiyata olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi dinle­yenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki ahenge verilmiş olurdu. Uyum ve âhenkleri sebebiyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca, bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölüm­süz gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen delil ve misaller hep yerliydi ve herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve nasihat, Arap milletinin ve Mekkelilerin tarihlerine, örf ve âdetlerine, her gün yaptıkları müşahedelere ve elde ettikleri intihalara, itikat, iman, ahlâk, toplum ve kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve eleşti­rilmek suretiyle yapılıyordu. Maksat, Arap'ların ve Mekkelilerin yapılan davet ve telkini kolayca anlayıp kabul etmelerini sağlamaktı.

Hakka davetin bu ilk safhası takriben 4-5 sene devam etti, ki bunun ilk üç senesi gizli tebliğe mahsustu. Bu safhada Hz. Nebi-yi Kerim (a.s.)'in tebliğ ve telkininin neticeleri üç şekilde ortaya çıktı.

1) Sayıları aslında çok az olan sâlih kimseler bu daveti kabul edip Müslüman ümmeti oluşturmaya başladılar.

2) Buna mukabil büyük bir çoğunluk ya bilgisizlik, ya menfaatçilik, ya da atalarının din ve batıl inançlarına bağlı kalmak düşüncesiyle bu da­vete muhalefet etmeye başladı.

3) Hak dinin daveti Mekke ve Kureyş'in sınırlarını aşarak nispeten daha geniş yerlere ve daha elverişli ortamlara kadar yayıldı.

İşte bu noktada dâvetin ikinci safhası başlıyordu. Bu safhada İslâmî Hareket ile Cahiliyye arasında kıyasıya bir mücadele başladı ve yaklaşık 8-9 yıl devam etti. Sadece Mekkeliler ve Kureyşliler değil, bütün Arabistan ve diğer pek çok millet Cahiliyye'nin gelenek ve göreneklerini aynen korumak ve sürdürmek amacıyla bu hareketi zorla ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Onu bastırmak ve yok etmek için her türlü silahı kullandılar, her yola başvurdular. Yalan-yanlış propagandalar yaptılar, iftira ve itham­larda bulundular; şüphe, itiraz ve tereddütlerini ortaya koydular. Halk ara­sında yeni hareket ve bunun tarafları hakkında türlü türlü şüphe ve vesve­se uyandırdılar. Bilgisiz ve güçsüz kimselere gözdağı vererek, onları Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ ve telkinlerini dinlemekten alıkoymaya çalıştılar. İslâmiyet'i kabul etmiş olanlara insanlık dışı zulüm ve eziyetler yaptılar. Onlara karşı ekonomik ve sosyal boykot uyguladılar ve onları o kadar ra­hatsız ettiler ki, iki defa yurtlarım terk ederek Habeşistan'a hicret etmeye mecbur bıraktılar. Nihayet üçüncü defa, müslümanların çoğu Medine'ye hicret etmeye mecbur kaldılar. Ne var ki, bu, günden güne şiddetlenen ve artan muhalefet ve düşmanlığa rağmen İslâmî Hareket güçlenmeye ve dal budak salmaya devam etti. Baskı ve zulüm arttıkça İslâm da yayılmaya başladı. Öyle ki, Mekke'de içlerinden biri veya birkaçının İslâm'ı kabul et­mediği tek bir aile veya ev kalmadı. İslâm düşmanlarının kin ve nefretleri­nin artmasının bir sebebi de, kendi kardeşlerinin, yeğen, oğul, kız, enişte ve anne-babalarının İslam'ı kabul edip kendilerine karşı cephe almalarıy­dı. Onlar, kendi evlâtlarının ve yakın akrabalarının yeni dine girip, dini inançları yüzünden her şeyi terk etmelerini ve halta kendi ana ve babalarıy­la olan ilişkilerini koparmalarını çok yadırgıyorlardı. Onlar ciğer pareleri­nin kendilerine karşı savaş açmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı. Üste­lik, Cahiliyye'den koparak yeni harekete katılanların önemli bir bölümü, toplumun üst tabakasına ait en temiz ve en dürüst kişiler olarak biliniyor­lardı ve bu harekete katıldıktan sonra şahsiyet ve karakterleri daha bir par­lamış ve cilalanmış oluyordu. Artık güzel huy ve ahlâk bakımından onları kimse geçemezdi. Bu bakımdan, İslâm'ın, insanların kişilik ve karakterleri üzerinde meydana getirdiği bu büyük ve olumlu değişikliği dünyanın fark etmemesi imkânsızdı.

Bu eziyet ve meşakkat dolu uzun devrede Cenâb-ı Allah, durum ve şartların bir gereği olarak sevgili peygamberine derya gibi geniş anlamlı, dere gibi akıcı, sel gibi kuvvetli ve hızlı, ateş gibi yakıcı ve etkileyici coş­kun bir kelâm indirdi. Bu kelâm tesir, manâ ve hitabetin en güzel örnekle­rini ihtiva ediyordu. Bu ilâhi sözlerde iman sahiplerine ilk görev ve so­rumlulukları hatırlatıldı, aralarında cemiyet şuuru yaratıldı, onlara takvâ, ahlâk ve fazilet dersleri verildi. Bu hitabelerle ilk müslümanlara tebliğ ve telkinin önemli noktalan anlatıldı, onların muvaffak olacağı belirtilerek kendilerine cennet vaad edildi. Onlar sabretmeye, kararlı hareket etmeye ve azimle Allah yolunda mücadele ve cihâd etmeye çağırıldılar. Kalple­rinde öylesine eşsiz fedâkârlık ve feragat hisleri uyandırıldı ki, onlar, ne kadar büyük olursa olsun her muhalefete karşı koymaya ve kendilerini fedâ etme pahasına Allah'ın bayrağını yükseklerde tutmaya hazır oldular. Buna mukabil, muhaliflerin ve düşmanların, çok iyi bildikleri ve tanıdık­ları milletlerin uğradıkları kötü sondan ibret almaları istendi. Doğru yol­dan saparak cehalete ve delâlete gömülen kavimlerin tarihteki kötü akıbe­tine dikkatleri çevrilerek doğru yola dönmeleri istendi. Gaflet uykusunda bulunanların uyanmaları ve geçmişin destanını hatırlatan harabe ve tarihi kalıntıları görerek kötülüklerinden vazgeçmeleri talep edildi. Tevhid ve Ahiret ile ilgili deliller, kâfir ve müşriklerin her gün yerde ve gökte gör­dükleri ve yaşantılarında her an hissettikleri ve anladıkları açık seçik alâmet ve işaretler vasıtasıyla kendilerine gösterildi. Şirk ve putperestlik ile âhiretin inkârı ve ecdadın örf ve âdetlerini körü körüne taklit etmenin ziyan ve zararları beyinleri etkileyen ve kalplere inen ifadelerle anlatıldı. Ayrıca, müşriklerin bütün şüphe ve itirazları tek tek çürütüldü, tereddüt ve kuşkulan defedildi. Bizzat kendilerinin esir olduğu ve başkalarını mah­kûm etmeye çalıştıkları karmaşık fikirlere ve bulanık düşüncelere son ve­rildi. Bilgisizlik ve cehâlet öylesine köşeye sıkıştırıldı ki, ilim ve mantığın hâkim olduğu ortamda nefes alabilmesi bile zorlaştı. Buna ilâveten müşrik ve dinsizler Allah'ın gazabı, Kıyamet'in dehşeti ve Cehennem'in azabıyla korkutuldular. Bozuk ahlâkları, sapık düşünce ve hayat tarzları, cahilane anane ve törelere, Hakk'a ve mü'minlere karşı takındıkları kin, nefret ve düşmanlıkları yüzünden lanetlendiler ve her devirde Allah'ın va'zettiği sâlih medeniyet ve kültürlerin gelişip büyümesine sebep olan ahlâk ve medeniyetin altın ilkeleri kendilerine öğretildi.

Bu safha kendi içinde muhtelif basamak ve dönemeçlerden müteşek­kildi. Her basamak ve her dönemeçte ilâhi davet giderek genişledi ve bu­na karşı muhalefet ve mukavemet de arttı. Çeşitli aşamalarda çeşitli grup ve toplumlarla karşılaşıldı. Bu münasebetle, Cenâb-ı Hak'tan gelen mesaj ve talimatta genişleme ve çeşitlenme oldu.

İslâmî davet gibi büyük bir vazifenin yerine getirilmesi konusunda Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)'e verilen etraflıca talimat ve telkini cid­di olarak inceleyen bir kişi, Mekke dönemi gibi zor ve çetin bir dönem­de, hangi büyük ahlâkî gücün İslâm tebliğinin yolunu kolaylaştırdığını ve hangi etkileyici öğretinin bu tebliğden etkilenerek müslüman olanla­rı, her kuvvete karşı koymaya ve her eziyete dayanmaya hazır hale getirdiğini kolayca anlayabilir. Biz bu talimat ve telkini tek tek aşağıda ince­leyeceğiz.

24.1.2. Hakk'a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat'e Verilen Önem

Burada Hakk'a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesi istenmiştir. Birincisi hikmet, ikincisi ise nasihat.

Hikmet; tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca davranma­mak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasi­hatte bulunmak demektir. Herkes aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Her bölge, her grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak ha­reket edilmelidir. Söz konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Has­talığı kökünden giderici çareler aranmalıdır.

"İyi nasihat" iki mana taşımaktadır. Birincisi, dinleyici yalnızca delil­lerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da cevap vermeye dikkat edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı bulu­nan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı ve bunların kötü sonuçları hakkında ikazda bulunulmalıdır. Hidâyet ve sâlih amelin iyi tarafları sade­ce akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de uyandırılmalıdır. "İyi nasihatin ikinci manası; samimiyet, iyilik ve hayırsever­liktir. Nasihat ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Nasihat edilen şa­hıs, kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine ka­pılmamalıdır. Nasihat eden yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini ıslâh etmeyi can­dan istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini almalıdırlar.

Konuşma, münakaşa ve fikir alış verişi münazara ve kavga şeklinde olmamalıdır. Hele bu konuşmalar akıl cambazlığı ve zihin güreşi şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve itham­lara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamalara yer verilmemelidir. Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak olmamalıdır. Nasihat eden, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece sabırlı, kibar ve nâzik olmalıdır, ileri sürdüğü deliller makul ve ak­la, mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Nasihat ederken muhatabın inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve temiz bir şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve ikazlara rağmen fikrinden ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalı­dır.

24.1.3. Hakk'a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp

"Mümin kullanma de ki: 'Müşriklere iyilikle ve yumuşak söz söyle­sinler'. Çünkü şeytan aralarına fesad sokar. Zira, Şeytan insana apaçık bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve di­lerse de sizi azaplandırır. Biz seni onların üstüne vekil göndermedik." (İsra; 53-54)

Yani, iman ve inanç sahipleri, kâfirler, müşrikler ve din düşmanlarıy­la konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve mübalağalı şekil­de sözler söylemesinler. Muhalifler ne kadar nahoş ve sevimsiz söz söy­lerlerse söylesinler, müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve ha­kikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri ko­nuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuş­sunlar ve ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davet­lerine yakışmayan bir söz söylemesinler.

Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve karşılarında­kileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi Şeytan'ın yaptığı­nı ve Din'e davet işine halel getirmek istediğini anlamalıdırlar. Şeytan'ın maksadı, müslümanların da, muhaliflerinin yaptığı gibi doğru yoldan sa­pıp fesada girmelerini temin etmektir.

İman sahipleri hiçbir zaman gururlanmamak ve kendilerini büyük görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet'e gidecekleri­ne, diğerlerinin ise Cehennem'e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir emrivaki olarak kabul etmemelidirler. Çünkü bu hususta tek ka­rar mercii Cenâb-ı Allah'tır. Bir peygamberin işi sadece insanları hakka ve doğruya davet etmektir. Ona insanların kaderleri hakkında ahkâm kesme hakkı ve yetkisi verilmemiştir. Kimsenin kaderi ve akıbeti onun elinde de­ğildir. Netice itibariyle, bir peygamber birine rahmet birine de azap dile­yemez.

24.1.4. Davet Edenin Makamı ve Mes'ûliyeti

"Size Rabbiniz tarafından delil ve hüccetler geldi. Onları görüp iman eden kendi lehinedir. Kör olup görmeyen de kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim." (En'am; 104)

Dikkat ederseniz, burada Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'in ağ­zıyla "ben sizin üzerinize bekçi değilim" diyor. Yani, bir peygamberin va­zifesi ancak Allah'ın nurunu ulaştırmaktır. Bundan sonra vazife ve mes'ûliyet kullara aittir. Onlar ilahî daveti ister kabul ederler isterlerse de reddederler. Gözlerini açıp, gerçeği görebilecekleri gibi açmayarak, ger­çeğe ulaşamayabilirler de. Bir peygamberin görevi, gözlerini açmamakta ısrar edenlerin gözlerini zorla açmak veya görmek istemediklerini zorla göstermek değildir.

"Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbin'den sana vahiy olu­nana tabi ol. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar Allah'a şirk koşmazlardı. Ve biz seni onlar üzerine bir gözcü yapmadık. Sen onların üzerlerine vekil de değilsin." (En'am; 106-107)

Yani, bir peygamber dünyaya, "Hakk'a davet eden ve insanlara dini yayan bir kişi" olarak gönderiliyor; bir bekçi veya denetçi olarak değil. Bir peygamber insanların peşine düşerek onları adım adım izlemelidir. Onun işi, yalnızca insanlara ilahî ışığı ulaştırmak ve Hak din hakkında söylemediğini ve yapmadığım bırakmamaktır. Fakat bundan sonra bir kişi bu hak sözleri dinlemiyorsa, varsın dinlemesin. Bir peygamber, bütün in­sanları illâ "Hakk'a tapan" yapmakla görevli değildir. İslâm'a ve Hakk'a davet ettiği kişilerden bazılarının câhil ve dinsiz kalmaları onun kabahati değildir ve bu sebepten dolayı âhirette kendisine herhangi bir soru sorul­mayacak ve hesap vermek durumunda olmayacaktır. O halde, bir pey­gamber, kör olanları nasıl göz sahibi yapacağını düşünerek kendi hayatını zehir etmemelidir. Eğer Cenab-ı Allah'ın maksadı ve gayesi dünyada tek bir kâfir ve müşrik bırakmamak olsaydı, bunun için bir peygamberin hizmetine muhtaç olmayacaktı. Çünkü, O'nun en ufak bir işareti bütün in­sanları "Hakk'a tapanlar" yapmaya yeter de artardı bile. Ne var ki, Al­lah'ın temel hedefi bu değildi. Allah bu hususta insanlara belli bir özgür­lük ve seçim hakkı tanımak istiyordu ve öyle de yaptı. Amacı, insanların kendi akıl, zekâ ve sezilerini kullanmak suretiyle Hak ile Batıl arasında seçim yapmalarını sağlamaktı. İyi ile kötü arasında bir tercih yapmalarını mümkün kılmaktı. Onun için, bir peygamberin yapması gereken şey, ken­disine gösterilen aydınlık yolda yürümesi ve başkalarının da yürümeleri için çaba harcamasıdır. Bu konuda harcadığı çaba ve yaptığı davet mey­vesini veriyorsa ne âlâ O, bu davete evet diyenleri bağrına basmalı ve on­lar dünyanın gözünde ne kadar hakir olursa olsunlar, kendilerini yalnız bı­rakmamalıdır. Fakat bu daveti kabul etmeyenler için fazla üzülmeye ve ta­salanmaya da gerek yoktur. Doğru yoldan sapmış olan ve işledikleri günâhlar konusunda inatçılık yapan bu kişiler kendi hallerine bırakılmalı­dırlar.

24.1.5.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu

"Biz sana onda kolaylığı müyesser ederiz. O halde, faydası olsa da olmasa da öğüt ve nasihat ver." (A'lâ; 8-9)

Yani, "ey Nebî, dini yaymak konusunda Biz seni zora koşmak istemi­yoruz. Sen sağırların duymalarını veya körlerin görmelerini sağlayamaz­sın. Biz bu konuda senin işini kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Senin başlıca vazifen nasihat ve telkinde bulunmaktır. Sen ancak nasihatini dinleyecek kişilere hitap et. Bu nasihatten kimin faydalanıp faydalanmayacağı konu­suna gelince, bunu ancak açık tebliğ ve nasihatini yaptıktan sonra anlaya­bilirsin. Bu itibarla açık tebliğe devam etmelisin. Bu tebliğ sayesinde bazı kimseler doğru yolu bulabilirler. İşte bu kişiler senin tebliğ, nasihat ve tel­kinine muhtaçtırlar ve sen onların talim ve terbiyesine bilhassa ehemmi­yet vermelisin. Fakat, tecrübe ile senin nasihatinden yararlanmayacakları belli olan sapık kimselerle uğraşarak zamanını kaybetme."

24.1.6. İslâmî Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler

"Allah'ın rızasını murad ederek akşam ve sabah Rabblerine ibadet ve dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin he­sabından onlara bir şey yoktur. Onları kovarsan zâlimlerden olursun." (En'am; 52)

Rasûlullah (a.s.)'a tebliğ ve hidâyetin ilk yıllarında iman edenlerden bazıları fakir ve emekçiydiler. Kureyş kabilesinin önde gelen reislerinin, zengin ve soylu kişilerinin Hz. Peygamber (a.s.)'e yönelttikleri sözlü sal­dırıların bir sebebi de, O'nun etrafında çok sayıda fakir, mazlum, köle ve hizmetçilerin toplanmış olmasıydı. Bu sözde soylu kişiler, Hz. Peygamber (a.s.)'in, kendisine Hz. Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbâb (ra) gibi alt tabakaya mensup insanlardan "taraftar" ve "arkadaş" bulmasını alaya alıyorlar ve iğneli sözler söylüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)'ın ancak bu zaval­lı ve perişan kişileri "kurtarabildiğini" söyleyerek onların fakirliklerini alaya alıyorlardı. Bu küstah kabile reisleri ve varlıklı kişiler, fakir ve maz­lum kişilerin sadece maddi durumlarını eleştirmekle kalmıyorlar, geçmiş­te işledikleri bir hata veya günahı da zevkle insanlara anlatmaya ve duyur­maya çalışıyorlardı. "Düne kadar marifetleri falan falan olan bir şahıs na­sıl kurtulmuş olabilir?" diye Rasûlullah (a.s.)'ı soru yağmuruna tutuyorlar­dı. Nitekim, En'am sûresinin 53. âyetinde bu kötü niyetli insanların şu sözleri naklolunmuştur: "Allah aramızdan bunlara, bunların üzerine mi lütfunu reva gördü?" Yukarıdaki âyette işte bu nevi itirazlara cevap veril­miştir. Burada denilmek isteniyor ki; "ey Peygamber, Hakk'ı aramak üze­re sana gelenleri, sakın Kureyş'in zengin, soylu ve büyük kişileri sevmiyor diye kendinden uzaklaştırma. Onlar sana ciddiyetle, samimiyetle ve Allah sevgisiyle yanarak gelmişlerdir. Bu zavallı ve mazlum insanlardan yüzü­nü çevirme, aksine onları koru. Eğer geçmişte onlar bir hata işlemişse de onları affetmelisin ve hatalarını görmezlikten gelmelisin. Zira, bunun ka­bahati sana ait değildir. Rahmân ve Rahîm olan ancak Allah'tır."

24.1.7. Hz. İbni Umm-i Mektûm Vak'ası

Bir defasında, Rasûlullah (a.s.)'ın yanında Mekke'nin bazı mümtaz kabile reisleri oturmuş, O'nun İslâm'la ilgili tebliğ ve nasihatlerini dinliyorlardı.[1]Tam o sırada, İbni Umm-i Mektûm isimli gözleri görmeyen bir kişi Rasûlullah (a.s.)'ın huzuruna geldi ve İslâm ile ilgili malûmat al­mak istedi. Rasûlullah (a.s.) bu zâtın böyle bir anda gelmesini ve sözünü kesmesini beğenmedi ve kendisine biraz soğuk davrandı. Bunun üzerine Abese sûresi indi.

"Yüzünü buruşturup çevirdi. Kendisine o âmâ geldi diye." (Ayet; 1-2)

Sûrenin girişine bakılırsa, Rasûlullah (a.s.)’ın, Kureyş ve Mekke'nin ileri gelen kabile reisleriyle ilgilenmesi ve gözleri görmeyen kişiye iyi davranmaması üzerine Cenâb-ı Allah kendisini azarlamış gibi gözüküyor. Ama biraz dikkat edildiğinde Allah'ın gazabının, kibir, inat ve delaletleri yüzünden Rasûlullah (a.s.)’ın davetini reddeden ve hem kendisini hem de yanındaki fakir ve mazlum iman sahibi insanları alaya alan kabile reisleri­ne yönelik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca Rasûlullah (a.s.)'ın tebliğ hakkın­da izlediği politikanın da düzeltilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber (a.s.)'in Kureyş'li kabile reisleriyle ziyadesiyle ilgilenmesi ve bir âmâya fazla yüz vermemesi, kendisinin büyük ve zengin kişilere değer verip zavallı bir âmâyı hakîr görmesinden ileri gelmiyordu. Bu hususta Rasûlullah (a.s.)'ın hâşâ kötü davrandığı ve Cenâb-ı Allah'ın bu yüzden kendisini tenbih ettiği de söylenemez. Meselenin asıl mahiyeti şuydu. Her kim bir dava ile orta­ya çıkarsa, işini kolaylaştırmak amacıyla bir milletin veya toplumun önde gelen kişilerini kendi tarafına çekmek ister. Böyle bir kişi, çok sayıda fa­kir, zayıf, mazlum, çaresiz ve yetkisiz insanları etrafında toplarsa da pek başarılı olduğunu söyleyemez. Zira, zilletin nüfuzlu, kuvvetli ve kudretli kişilerinin o davayı benimsememeleri halinde gelişmesine ve yayılmasına fazla imkân bulunmaz. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (a.s.)'de teb­liğ ve telkinin ilk safhasında bu eski ve denenmiş metoda başvurdu. Amaç, Hak dini güçlü ve yetkili kişilere kabul ettirip kitlelere yayılmasına zemin hazırlamaktı; yoksa soylu, büyük ve zengin kişilere yaranmak de­ğil. Fakat bu noktada Cenâb-ı Allah kendisine yol gösterdi ve tebliğin me­todunun bu olmaması gerektiğini belirtti. Cenâb-ı Allah İslâmî davet açı­sından herkesin aynı önem ve değeri taşıdığını bildirdi. Hakk'ı arayan bir kişi ne kadar zayıf, yetkisiz, çaresiz ve fakir olursa olsun İslâm'ın gözünde çok büyük ve değerlidir. Hak'tan kaçan bir şahıs, cemiyette ne kadar bü­yük mevki ve nüfuza sahip olursa olsun, önemsiz ve değersizdir. Bu se­beple, Hazreti Peygamber (a.s.)'e denildi ki, "İslam'ın yüce ilkelerini her­kese duyurabilirsiniz, ama davetinizi evvelâ Hakk'ı kabul etmeye hazır olan ve Hakk'ı bilmek ve öğrenmek isteyenlere vermelisiniz. Halen bulun­duğunuz yüce mevkiden, kendilerini beğenmiş ve kendilerinin size değil sizin kendilerine muhtaç bulunduğunuzu sanan kibirli insanlara davetinizi ulaştırmanız yakışık alan bir şey değildir. Bu mağrur ve sapık kişileri ken­di hallerine bırakınız."

"Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti. Yahut, öğüt alacaktı da, o öğüt kendisine fayda verecekti. Ama imandan istiğna eden kimseye gelince, Sen, onun iman etmesi arzusu ile tavsiyede bulunuyorsun. Onun iman etmemesinden sana ne? Fakat, sana koşarak gelen, Allah'tan korkmuş iken, Sen kendisini bırakıp oyalanırsın. (Habibim) hayır böyle yapma. Çünkü Kur'an bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır." (Abese; 3-13)

İşte Rasûlullah (a.s.)'ın, tebliği sırasında unuttuğu nokta buydu. Cenâb-ı Allah önce İbni Umm-i Mektûm vak'asında Rasûlullah (a.s.)'ın tutumunun yanlışlığına dikkati çekti ve bir dava ile ortaya çıkanın gözün­de asıl önemli olan şeyin ne olduğunu anlattı. Bir yanda, ayağına kadar gelen zavallı ve perişan bir insan vardı, -ki dış görünüşü bile Hakk'ı ara­yan bir kişi olduğunu gösteriyordu- ve bu kişi Batıl'ın etkisi altında kalıp Hak'tan uzaklaşabileceğinden ve böylece Allah'ın azabına müstahak ola­cağından korkuyor, bu korku sebebiyle de uzun yollar katederek doğruyu ve gerçeği bulmak için Hz. Peygamber (a.s.)'e geliyordu. Bunun tam aksi­ne, öbür yanda bir başka kişi vardı ki, Hak ile hiçbir ilgisi yoktu. O ne Hak'kı arıyor, ne de Batıl'dan uzaklaşmak istiyordu. Ona doğruluk ve ger­çeklikten söz edilince de omzunu silkip bir yana gidiyordu. Hak dinini yayarken, bu iki kişiden hangisinin daha faydalı olacağı düşünülmemeli­dir, önemli olan şey bunlardan hangisinin ıslâh olabileceği veya ıslâh ol­ma arzusunda olduğu ve hangisinin ıslâh olmak istemediğidir. Bu hususta ölçü, bir kişinin Hak daveti kabul etmeye hevesli ve istekli olup olmama­sıdır. Hak davasına yanaşmak isteyen bir kişi ister kör, ister topal, sakat, felçli veya fakir olsun ve isterse de görünüşte dinin yayılması konusunda herhangi bir katkıda bulunması mümkün görülmesin, İslâm davası açısın­dan asıl ehemmiyete layık kişi odur. Bir peygamber ve dini yaymak iste­yen bir kişi işte bu ve buna benzer kimselere dikkat etmelidir. Zira, bu da­vetin asıl maksadı Allah'ın kullarını ıslâh etmektir. İkinci tip insana gelin­ce; kendisi toplumda ne kadar büyük bir mevkiye, nüfuza sahip olursa ol­sun, peşinden fazla koşmaya gerek yoktur, çünkü onun dış görünüşü ve tavrı, ıslâh olmak istemediğini alenen ortaya koymaktadır. Bu tip insan­larla uğraşmak zaman kaybetmekten başka bir şey değildir. Şurası unutul­mamalıdır ki, bu tip İnsanlar kendilerine çeki düzen vermek istemiyorlar­sa vermesinler, bunlar kendi kendilerine zarar veriyorlar. Hakk'a davet eden kişi onların sorumluluğunu taşımaz.

Yukarıdaki kıssada sözü edilen âmâ kişi, ünlü sahabe, Hz. İbn Umm-i Mektûm (r.a.) dur. Hâfız İbn Abdil-Berr'in, "El-İstiâb"da ve Hâfız İbni Hâcer'in, "El-İsâbe"de yazdıklarına göre, Hz. İbni Umm-i Mektûm, Ümm-ul Mü'minin Hz. Hatice (r.a.)'nin teyze oğluydu. Annesi Ümm-ü Mektûm ve Hz. Hatice (r.a.)'nin babası Huveylid birbirinin kardeşiydiler. Rasûlullah (a.s.)'ın İbni Umm-i Mektûm ile olan akrabalığının ortaya çı­masından sonra, kendisinin ona, fakir ve zavallı bir insan olduğu gerekçe­siyle yüz vermediği ve hep büyük ve soylu insanlarla meşgul olduğu tah­mininin yanlış olduğu anlaşılıyor. Görüldüğü gibi, esasında Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.) Hz. Muhammed (a.s.)'in yakın akrabasıydı, iyi bir soydan geliyordu ve fakir de değildi. Hz. Peygamber (a.s.)'in kendisiyle fazla ilgilenmediği intibaı, Hz. İbni Umm-i Mektum'un âmâ olmasından alınmış olabilir. Bunun izahatı, yukarıda naklettiğimiz âyette de vardır. Yani, Hz. Peygamber (a.s.), etrafında bulunan mümtaz ve soylu kişilerden birisinin bile İslam dinini kabul etmesi halinde davasının bir hayli güçle­neceğini umuyordu. Buna karşılık Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.)'un, kör bir kişi olduğu için İslâmiyet'e veya müslümanlara fazla yararı olmayaca­ğını sanmıştı. Hz. Muhammed (a.s.) işte bu düşünce ile, O'nun toplantıya gelip konuşmasını yarıda kesmesinden hoşlanmamıştı. Yukarıdaki âyet­lerde Hz. Peygamber (a.s.)'in böyle düşünmesine mahal ve ihtiyaç olmadı­ğı vurgulanmıştır.

24.1.8. Tebliğin Hikmeti

"Ehl-i kitap ile yalnız en güzel bir şekilde mücadele edin." (Ankebût; 46)

Yukarıdaki âyette "mücadele" kelimesi "münazara"ya eşittir. Yani, kitap sahipleri ile münazara ve münakaşa belli medeni kurallar içinde yapılmalıdır. Tutarlı ve inandırıcı deliller sunulmalıdır. Yumuşak ve nâ­zik bir dil ve üslûp kullanılmalıdır. Bu konu tartışılırken anlayışlı ve ölçü­lü davranılmalıdır. Böylece, tartıştığınız kişi ıslâh edilebilir, doğru yola getirilebilir. Dini yayan kişi, muhatabının kalbine girme yollarını arama­lıdır. Muhatabının kalbine Hak ve Hakikati sokmaya ve onu ıslâh etme­ye çalışmalıdır. Bu mübelliğ (tebliğ eden) kendini güreşçi olarak düşün­memelidir. Amacı karşısındakini derhal alt etmek olmamalıdır. Aksine sözleri ve davranışı bir doktor ve hekiminki gibi olmalıdır. Öyle bir dok­tor ki, hastanın hastalığını tedavi ederken, hastayı, fazla eziyet vermeden iyileştirebilsin. Dikkat edilirse, bu tutumun, özellikle Ehl-i Kitap ile karşı­laşılırken izlenmesi istenmiştir. Ama bunun sadece ehl-i kitaba mahsus ol­duğu sanılmamalıdır. Bu, tebliğ ve telkin sırasında, münakaşa ve münaza­ralarda her zaman unutulmaması gereken genel bir kuraldır. Şu âyetlere bakın.

"(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel sözle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel metod hangisi 'ise onunla yap." (Nahl; 125)

"iyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi olur." (Fussilet; 34)

"Fenalığı en güzel (hasled)le defet. Onların neler vasf etmekte olduk­larını çok iyi biliyoruz." (Mü'minun; 96)

24.1.9. Hakka Davet'in En Uygun Yolu

"Onlara karşı affı (kolaylığı) tut. Ve ma'ruf ile emret. Cahillerden yüz çevir. Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese olursa, Allah'a sığın. Çünkü O, hakkiyle işitici ve bilicidir, ittika edenlere Şeytan tarafından bir arıza iliştiği zaman Allah'ı düşünürler. Çünkü onlar, basiret sahiple­ridir. Kâfirleri, kardeşleri olan şeytanlar küfr ve sapıklığa çekerler. Son­ra da yakalarını bırakmazlar." (A'raf; 199-202)

Bu âyetlerde Hz. Peygamber (a.s.)'e davet ve tebliğin, hidâyet ve ıslâhın hikmetlerinin belli başlı kuralları anlatılmıştır. Dikkat edildiği tak­dirde, bu kurallar sadece Hz. Peygamber (a.s.)'e değil, aksine Hak davası için mücadele eden herkese anlatılmıştır. Cenâb-ı Allah, bu âyetlerle Hz. Peygamber (a.s.) vasıtasıyla, Rasûlullah (a.s.)'ın kurduğu ve yaydığı dini daha geniş kitlelere yaymak ve dünyaya doğru yolu göstermek isteyen bü­tün insanlara dava ve davetin hikmetini anlatmıştır. Bunları tek tek sırala­yabiliriz.

1) Hakk'a davet eden kişinin en büyük vasfı, yumuşak kalpli, tatlı dil­li, sağduyulu ve sabırlı olmasıdır. Kendi taraftarlarına ve arkadaşlarına karşı şefkatli, halk için bağışlayıcı ve muhaliflerine karşı halim (ılımlı) ol­malıdır. Kendi arkadaşlarının zaaflarına ve hatalarına tahammül etmesinin yanı sıra muhaliflerinin baskı ve saldırılarına karşı da sabırlı olmalıdır. En şiddetli kışkırtmalara karşı soğukkanlı davranmalı, en hoşnutsuz söz ve davranışları görmezlikten gelmelidir. Muhalifleri ve hasımları her ne ka­dar kötü kelimeler söylerlerse iftira ve ithamda bulunurlarsa, zulüm ve baskı uygular, eziyet ve işkence verir ve şeytanca mukavemette bulunur­larsa bulunsunlar, hepsine tahammül etmeyi bilmelidir. Bu, yüce vasıf yerine getirilirken sertliğe başvurmak, sert sözler söylemek veya sert bir ha­rekette bulunmak, öfkelenmek ve öç alma hissine kapılmak en tehlikeli ve zararlı yoldur, bunlarla işler düzelmez, daha da bozulur. Bu hususa Hz. Peygamber (a.s.) şöyle değinmiştir: "Rabbim benim gazapta da rızada da adaletli konuşmamı, benden kopanlarla birleşmemi ve bana zulüm edenle­ri affetmemi emir buyurmuştur". Hazreti Peygamber (a.s.) İslam dinini yaymak üzere vazifelendirdiği kişilere de benzeri öğütlerde bulunurdu: "Gittiğiniz her yerde halk sizin gelişinizi nefretle değil, sevinçle karşıla­malıdır. Siz, insanların sıkıntı ve ıstırap duymalarına değil, huzur ve refa­ha kavuşmalarına sebep olmalısınız." Aynı konuya Cenâb-ı Allah da Hz. Peygamber (a.s.)'e hitap ederek şöyle temas etmiştir:

"Allah tarafından bir rahmettir ki, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları affet. Onlar için bağışlama dile. Ve işlerde onlarla müşaverede bulun." (Al-i İmran; 159)

2) Hakk'a davetin başarıya ulaşmasının sırrı sadelik ve açıklıktır. Da­vet eden kişi, felsefî ve karmaşık meseleler yerine, bilinen iyilik ve ger­çeklerden söz etmelidir. İnsanların kolay anlayabileceği veya daha önce­den bildiği ebedî gerçekler anlatılmalıdır. Aklıselimin kabul ettiği bir şey, okumuş, aydın veya okuma yazma bilmeyen herkesi aynı şekilde etkileye­bilir. Bilinen ve tanınan bir gerçekle ilgili olarak söylenen her şey insanla­rın kulağından geçerek yüreklerine işleyecektir. Böylesine ma'lûm, ma'ruf ve ma'kûl davete karşı çıkanlar bizzat kendi başarısızlıklarını ilân etmiş olurlar. Çünkü alelâde İnsanlar, her ne kadar cahil ve fanatik olurlarsa ol­sunlar, bir yanda dürüst, temiz ve güzel ahlâklı bir insanın sade ve bilinen gerçeklere davet ettiğini ve diğer yanda da muhaliflerinin her türlü ahlâk­sızlık ve alçaklığa başvurarak onu susturmaya çalıştıklarını görünce ister istemez muhaliflerle olan bağlarını koparıp Hakk'a davet eden kişiye yö­nelmiş olurlar. Ta ki, Hak karşısında Batıl yalnız başına kalır. Bu batıl zümrede ancak şahsî menfaatlerini korumak kaygısını taşıyan ya da atala­rını körü körüne taklit etme düşüncesiyle hareket eden kişiler bulunur. İşte Hz. Peygamber (a.s.)'in Arabistan'da Hak dini yayma konusunda kazan­dığı başarının sırrı buydu. Hz. Peygamber (a.s.) Hak dini sade ve basit şe­kilde insanlara anlattı ve "hikmet"in bu önemli kuralına uymaya dikkat et­ti. Hz. Muhammed (a.s.)'den kısa bir müddet sonra da İslâmiyet bir sel gi­bi civarındaki bütün memleketlere öylesine yayıldı ki bazı yerlerde nüfu­sun yüzde 100'ü, bazı yerlerde 90'ı ve bazı yerlerde de yüzde 80'i müslü­man oluverdi.

3) Davet çalışmaları sırasında hak ve hayırı arayanlara basit ve sade gerçeklerin anlatılması ne kadar gerekliyse, cahil ve inatçı kişilerle, bütün çabalarına karşı mümkün olduğu kadar az tartışmak ve kavgaya girme­mek de o kadar önemlidir. Davet eden kişi bu hususta çok dikkatli ve ihti­yatlı davranmalıdır. Bu tür insanlarla münakaşa ve kavga etmemeye özen göstermelidir. Muhatapları ma'kûl söz ve öğütleri dinlemeye yanaşmıyor­larsa üzerlerine gitmemelidir. Muhataplarının maksadı doğru yolu bulmak ve hakikati öğrenmek değil de sadece kavga, münakaşa, lüzumsuz söz dü­ellosu, alay, eleştiri ve demagoji ise, vaaz ve telkinde bulunan kişi bunlara alet olmamalıdır ve derhal oradan uzaklaşmalıdır. Zira bu tür münakaşa ve kavgaların hiçbir faydası yoktur, aksine zararı vardır. Şöyle ki, Hakk'a davet eden kişinin zamanı ve enerjisi boş yere harcanmış olur.

4) Yukarıdaki kurala bağlı olarak bir başka kural daha getirilmiştir. Buna göre Hakk'a davet eden kişi, muhalif ve hasımlarının zulüm ve şeytanlıklarıyla cahilane soru, itiraz ve iftiraları üzerine sinirlendiği ve hid­detlendiği zaman, bunun bir şeytan işi olduğunu hemen anlamalıdır. Hakk'a davet eden kişi bu gibi anlarda derhal Allah'a yalvarmalı ve sığın­malıdır. Öfkeye ve hiddete kapılarak, davasına zarar verecek ve menfi yönde tesir edecek herhangi bir harekette bulunmaması için Allah'tan yar­dım istemelidir. Hakka davet ancak soğukkanlılıkla yürütülebilir ve ger­çekleştirilebilir. Ancak hislere ve öfkeye kapılmadan atılan adım doğru ve yerinde olabilir. Şeytan elbette ki Hak davanın gelişmesini ve kök salma­sını istemez. Şeytan pusuda yatıp her zaman ve her an yandaşlarının, Hak yolunda olanlara ve Hakk'a davet edenlere sözle ve hareketle saldırmaları­nı ve böylece hak yolunda olanları kışkırtıp öfkelendirerek davalarına za­rar verici harekette bulunmalarını sağlamaya çalışır. Şeytan ekseriya Hak yolunda olanların nefislerine de saldırır ve zayıf bulduğu yerlerden darbe­yi vurur. Bu saldırı ve darbeler genellikle gizli ve dini teviller ile ıstılahla­rın kılıfları içinde bulunur. Bu sebeple, yukarıda naklettiğimiz âyetlerden son ikisinde Hak yolunda olanların basiret sahipleri olduğu, Allah'tan korktukları ve kötülüklerden kaçınmak istedikleri için Şeytan'ın her türlü oyununu boşa çıkarmaya çalıştıkları kaydedilmiştir. Bu kişiler kendilerine ters gelen her şeye karşı derhal uyanırlar ve tetikte olurlar. Hak dininin çı­karının nerede olduğunu derhal fark eder ve ona göre hareket ederler. Ama nefislerine esir düşenler ya da Şeytan'la akrabalık derecesine yakın olan­lar, Şeytan'ın hamlelerine dayanamayarak mağlup olurlar ve kötü yola sa­parlar. Bundan sonra Şeytan nereye giderse, hangi bataklığa girerse, bun­lar da oraya girerler. Şeytan'a mağlup olanlar bir daha paçalarını kurtaramazlar. Muhaliflerin her küfrüne küfürle ve her oyununa oyunla karşılık verirler.

Bu buyruğun bir genel anlamı daha vardır. Takva sahiplerinin tutumu ve davranışı müttakî olmayanlardan değişik oluyor. Allah'tan gerçekten korkanların ve kötülüklerden kaçınmak isteyenlerin kalplerine en ufak bir kötü duygu geldiği zaman sanki gözlerine bir şey kaçmış ya da parmakla­rına iğne batmış gibi rahatsızlık duyarlar. Kötü fikir, kötü istek ve kötü ni­yetle alışık olmadıkları için bunlar onlara gözlerindeki bir zerrecik, par­maklarındaki bir iğne ya da tertemiz elbiselerindeki kötü bir leke gibi ge­lir ve bunlardan tiksinip irkilirler. Bu tiksinti ve irkilme bir uyancı niteli­ğinde olup gözlerinin açılmasına sebep olur. Bu İnsanlar vicdanlarının se­sini duyarlar ve derhal kötü fikir ve düşünceleri kafalarından atarlar. Buna karşı, Allah'tan korkmayanların, kötülükten kurtulmak istemeyenlerin ve aksine Şeytan ile ittifak halinde olanların kafalarında kötü fikir ve plânlar oluşmaya ve büyümeye devam eder. Onlar bu kötülüklerden herhangi bir tiksinti ya da iğrenme de duymazlar. Tıpkı, domuz etini yiyenlerin tence­rede domuz eti pişerken herhangi bir tiksinti duymadıkları gibi.

24.1.10. Muhalif Bir Bölgede Allah'a Davet

"Allah'a (ibadete) davet eden ve sâlih amel işleyip, 'ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet; 33)

Hatırlanacağı üzere, daha önceki âyetlerde iman ve inanç sahipleri te­selli edilmiş ve cesaretlerini kırmamaları istenmişti. Daha sonra, bu âyette müslümanlara asıl vazifeleri hatırlatılmıştır, İslamiyet'i ne amaçla kabul ettikleri ve hangi hedefe varmaları gerekliği açıklanmıştır. Daha önceki âyetlerde Allah'a itaat etmeleri ve bu hususta kararlı ve azimli davranma­ları istenmişti. Ayrıca din düşmanlarının bütün baskı ve zulümlerine rağ­men doğru yoldan ayrılmamaları zaten en büyük fazilet olarak gösteril­mişti. Müslümanların, bu davranışlarıyla meleklerle dost ve Cennet'e lâyık oldukları vurgulanmıştı. Şimdi ise iman sahiplerinin en yüksek mev­kiye varma yolu gösteriliyor. Burada deniliyor ki, ameli sâlih olan, Al­lah'a ibadet eden ve başkalarını da Allah'a ibadete ve itaate çağıran ve İs­lâm sözcüğünü bile ağzına almanın bin bir musibeti ve felaketi davet ettiği muhalif bir muhitte göğüs gere gere "ben müslümanım" diyebilen bir kişi büyük fazilet sahibidir. Bu buyruğun gerçek anlam ve önemini anlayabil­memiz için bu sözlerin söylendiği ortamı gözümüzün önüne getirmeye çalışmalıyız. O devirde durum öylesine kötü ve ümitsizdi ki, müslüman ol­duğunu açıklayan bir kişi kendisini sanki birden bire vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda bulurdu ve bütün hayvanların kendisini parçalamaya kalktıklarını görürdü. İslâm'ı tebliğ etmeye kalkışan bir kişi bir bakıma bu vahşi hayvanlara "gelin beni parçalayın" derdi. İşte bu ortama dikkat çeki­lerek, bir kişinin Allah'ı kendi Rabbi olarak kabul etmesinin ve bulduğu doğru yoldan ayrılmasının büyük bir iyilik olduğu, ancak bundan daha büyük iyiliğin, bir insanın kalkıp "ben müslümanım" demesi, akıbetini hiç düşünmeden insanları Allah'a itaate davet etmesi, ve bu işi yaparken, ken­di amelini ve ahlâkını temiz tutması olduğu önemle belirtilmiştir.

24.1.11. Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek

"İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi olur." (Fussilet; 34)

Bu buyruğun taşıdığı manayı anlayabilmemiz için, Hz. Peygamber (a.s.)'e ve taraftarlarına bu emrin geldiği ortamı göz önüne getirmeliyiz. Bilindiği gibi, Hakk'a davet en amansız, acı ve şiddetli bir muhalefetle karşılaşıyordu. Hz. Peygamber (a.s.) ve taraftarlarının susturulması ve tut­tukları doğru yoldan döndürülmeleri için insafa, adalete sığmayan yollara başvuruluyordu. Hem Hz. Peygamber (a.s.), hem de ona tabi olanlar en acımasızca iftira ve ithamlara maruz kalıyorlardı. Her türlü tertip ve komplolar hazırlanıyordu. Müslümanların karşısındakiler sayıca çok fazla ve çok güçlüydüler. Düşmanların lamamı müslümanlar aleyhinde propa­ganda yapıyor ve halk arasında şüphe ve tereddüt havası estirmeye çalışı­yorlar, fitne ve fesatları gün geçtikçe anıyordu. Müslümanlara olmadık eziyetler yapılıyordu. Bu zulüm ve iftira kampanyası yüzünden müslü­manların önemli bir bölümü yurtlarını terk etmeye mecbur olmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)'in tebliğine mani olmak üzere kabadayı ve serserilerden bir grup da oluşturulmuştu. Hz. Peygamber (a.s.) nereye gider ve nerede vaazda bulunursa bu grup da kendisini gölge gibi izler ve konuşması sıra­sında o kadar gürültü yapardı ki kimse ne dediğini anlayamazdı. Bu gru­bun görevi, Hz. Peygamber (a.s.)'in bütün toplantılarını bozmak ve dağıt­maktı. Bunlar hakikaten cesaret kırıcı şartlardı ve görünüşte müslümanla­rın hiçbir başarı şansı görülmüyordu. İşte bu şartlarda Hz. Peygamber (a.s.)'e ve taraftarlarına davetin bazı diğer püf noktaları anlatıldı.

İlk olarak iyilikle kötülüğün aynı olmadığı vurgulandı. Yani, müslü­manların muhaliflerinin kopardığı yaygara ve muhalefet kasırgası her ne kadar büyük ve şiddetli gözüküyorsa da kötülüğün bazı temel zaafları var­dı ve bunlar muhalefet tufanının eninde sonunda dinmesine sebep olacak­tı. İnsan, tabiatı itibariyle kötülüğe karşıdır ve kötülükten nefret eder. Kö­tülüğe âlet olanlar bir yana, kötülüğü sürdüren ve öncülüğünü yapanlar bi­le söylediklerinin ve yaptıklarının yalan olduğunu, başkalarına haksızlık ettiklerini ve sırf kendi çıkarları için inatçılık ettiklerini çok iyi biliyorlar. Bu suçluluk duygusu, onların başkalarının gözlerinde yükselmelerine im­kân vermek şöyle dursun, bizzat kendi gözlerinde bile küçük düşmelerine sebep oluyor. Bu duygu, muhalefete doğru attıkları her adımda ve söyle­dikleri her yalanda kendilerine ağır darbeler vuruyor ve onları içten içe kemiriyor. Kötülük karşısında ilk başta çaresiz gözüken iyilik, faaliyetini sürdürmesi halinde eninde sonunda ona galip geliyor. Çünkü, bir kerre iyilik, zaten kalpleri fetheden büyük bir güçtür ve insan her ne kadar kötü­lüğe bulaşmış olursa olsun, iyiliği takdir etmek ve beğenmekten geri kal­maz. Ayrıca, iyilik ve kötülük açıkça birbirine karşı gelince, iyi ve kötü yanları daha iyi bir şekilde ortaya çıkar. Hayır ile şer arasındaki bu müca­dele uzun müddet devam ettikten sonra kötülükten nefret etmeyen ve iyi­liğe yanaşmayan çok az kişi meydanda kalır.

Burada anlatılan bir başka kural; kötülüğe sadece iyilikle değil iyili­ğin en iyisiyle ve hasletin en güzeliyle karşılık vermektir. Yani bir kişi si­ze kötülük yapar ve siz onu affederseniz, bu bir iyiliktir. Ama iyiliğin iyi­si, o kişiye kötülük yapma fırsatı elinize geçmişken ona ihsan ve ikramda bulunmanızdır.

Güzel hasletin meyvesi de güzeldir. İyiliğiniz ve efendiliğiniz saye­sinde en kötü düşmanınız bile bir gün en iyi dostunuz olacaktır. Zira, in­san tabiatı bunu gerektirmektedir. Size küfür edildiği zaman hiç ses çıkar­mazsanız, bu bir haslettir. Ama, bu davranışınız, küfredenin ağzının kapa­tılmasına yetmeyecektir. Fakat, küfreden hakkında hayır duası yaparsanız, en ezeli ve en hayasız muhalif ve düşmanınız bile utancından ölecektir. Bundan sonra, ağzına kötü laf alamayacaktır. Eğer bir kişi size zarar ver­mek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorsa ve siz de her türlü haksızlığına taham­mül ediyorsanız, onun bu kötü huyundan vazgeçmemesi, hatta daha da şı­marması pek mümkündür. Fakat, fitne ve fesadı devam ederken onu, tesa­düfen düştüğü zor bir durumdan kurtarırsanız, o mutlaka köleniz olacak­tır. Zira bu iyiliğinizden sonra kötülüğe devam etmesine imkân yoktur. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, en güzel haslet bile bir düşmanı her zaman dost yapmaz. Dünyada öylesine alçak ve şeytan huylu İnsanlar bulu­nuyor ki, onlara ne kadar iyilik yaparsanız yapınız, onlar kötü huylarından ve şeytanlıklarından vazgeçmezler. Fakat, nasıl ki melekler gibi "müces­sem hayır" olan İnsanlar azsa, şeytan gibi "mücessem şer" olanlar da az­dır.

24.1.12. Hakk'a Davet Sırasında Sabrın Önemi

Bundan sonra şöyle buyuruldu:

"Bu haslete, ancak sabredenler, hayra ve ruh olgunluğuna sahib olanlar erişirler." (Fussilet; 35)

Yani, bu reçete çok etkileyici ve şifa vericidir, ama bunu kullanmak kolay değildir. Bunu kullanırken geniş bir yüreğe gerek vardır. Bu yolda azim, cesaret, çelik gibi irade gücü ve nefsi sıkı bir kontrole ihtiyaç var­dır. Belki de geçici olarak bir insan, kötülüğe iyilikle cevap verebilir. Bu da küçümsenecek bir haslet değildir. Ne var ki, ahlâk, adalet ve insafın bütün sınırlarım aşmaktan çekinmeyen, kuvvet ve iktidar sarhoşluğuyla gözleri dönmüş olanlar arasında yıllarca Batıl'a karşı Hak için mücadele etmek ve her zaman kötülüğe iyilikle cevap vermek ve bir an bile sabrını yitirmemek kolay bir iş değildir. Bu işi, ancak aklıselimle ve serinkanlı­lıkla Hakk'ın yüceltilmesi için çalışacağına and içmiş, bütün nefsini akıl ve şuurunun emrine yermiş, muhaliflerin ve düşmanın bütün kötü niyetle­ri ve şeytanlıklarına rağmen yolundan zerre kadar ayrılmayacak şekilde iyilik ve hasletin simgesi haline gelmiş olan bir kişi yapabilir.

Yukarıdaki âyetin son bölümünde, ancak "hayra ve ruh olgunluğuna sahib olanlar erişirler" denilmiştir, ki bu bir tabiat kanununun dile getiril­mesinden başka bir şey değildir. Bu haslete ancak büyük vasıfları haiz olan bir kişi erişebilir. Bu sıfatlan taşıyan bir kişinin dünyada başarılı ol­masına hiçbir kuvvet mani olamaz. Hele seviyesiz, âdi, rezil ve küstah in­sanların, alçaklıklarıyla böyle bir yüce insanı mağlup etmesi ve başarısız­lığa uğratması düşünülemez.

24.1.13. Şeytan'ın Kışkırtmalarından Kurtulmak

Bundan sonraki âyette şöyle denilmektedir.

"Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse hemen Allah'a sığın." (Fussilet; 36)

Hak ile Batıl arasındaki savaşta, kötülük ve alçaklığa, iyilik ve hoş­görü ile karşılık verilince Şeytan öfkeden kudurur. O ister ki, hiç olmazsa bir defa, Hak için savaşan ve çırpınanlar, -özellikle liderleri ve önderleri- hataya düşsünler. Böylece, Şeytan'ın eline cahil insanları aldatmak için iyi bir koz geçmiş olur. Böyle bir durumda Şeytan halka, "bakın, Hak yolun­da olduklarını iddia edenler de öyle sandığınız gibi temiz ve efendi İnsanlar değildir. Bunların muhaliflerinin alçak ve küstah olduğu söyleniyor. Ancak kendileri de böyle gaf ve hatalar yapabiliyorlar," diyebilir. Alelâde İnsanlar durumu genellikle iyi değerlendirecek imkânlara sahip olmadık­ları için Şeytanın bu oyunlarına âlet olabilirler. Halk, Batıl'dan yana olan­ların bütün alçaklıklarına karşı Hak'tan yana olanların sessiz kaldıklarını, aşırı tepki göstermediklerini gördüğü zaman ikinci tip insanlara sempati duyar. Fakat, Şeytan'ın kışkırtması neticesinde Hak'tan yana olanlar da bazı kötü sözler söyler veya, kötü hareketlerde bulunurlarsa, halkın gö­zünde ikisi de aynı seviyeye inmiş olur, ve aralarında herhangi bir fark gözetilmez. Üstelik, muhalifler kendilerine söylenen kötü bir sözü veya yapılan kötü bir muameleyi bahane ederek onlara bin bir kötülükle cevap verirler. İşte bu sebepten dolayıdır ki yukarıdaki âyette Hak'tan yana olan­lar Şeytan'ın fitne ve fesadına karşı uyarılmışlardır. Şeytan bir dost ve ha­yırsever kılığına girip falanca haksızlığa karşı sessiz kalınmamasını iste­yebilir. Şeytan falanca kötü muamele karşısında susmanın korkaklık ola­cağını ve sertliğe aynı sertlikle cevap verilmesini öğütlemiş olabilir. Bu gibi durumlarda Hak yolunda olanlar Şeytan'ın oyununu bozmaya çalış­malıdırlar. Muhalifler ile düşmanların kötülükleri üzerine öfke ve hiddet duyulduğu zaman, bundan Şeytan'ın parmağı olduğu anlaşılmalıdır. Böyle bir durumda, Hak'tan yana olanlar kendi kendilerine Şeytan'ın ağına düş­memek konusunda söz vermelidirler. Bu işi başardıktan sonra, "irade gü­cüm sayesinde hata işlemedim" diye düşünmek te Şeytan'ın başka bir oyununa gelmek demektir. Bunun aksine, Allah'a sığınılmalıdır ve ancak O'ndan yardım talep edilmelidir. Çünkü, ancak Allah'ın inayetiyle bir in­san Şeytan'ın şerrinden paçasını kurtarabilir.

Bu durumun en iyi izahını, İmam Ahmed'in "Müsnedinde Hz. Ebû Hureyre tarafından nakledilen hadiste bulmak mümkündür. Hadis şöyle­dir. "Bir defasında bir şahıs Rasûlullah (a.s.)'ın yanına Hz. Ebû Bekr'e ağ­za alınmayacak küfürler savurmaya başladı. Hz. Ebû Bekr bu küfürleri sessizce dinliyordu ve Hz. Peygamber (a.s.)'de kendisine bakarak tebes­süm ediyordu. Nihayet, Hz. Ebû Bekr'in sabrı taştı ve o da sert bir söz söyleyiverdi. Hz. Ebû Bekr'in bu sözü Rasûlullah (a.s.)'ı biraz kızdırdı ve yüzünde kızgınlık ifadesi belirdi; sonra da dışarıya çıktı. Hz. Ebu Bekr de oradan kalktı ve Rasûlullah (a.s.)’ın peşinden yürümeye başladı. Yolda da­yanamayarak Rasûlullah (a.s.)'a sordu. 'Yâ Rasûlallah, ne oldu? O adam bana küfürler savururken siz sessizce gülümsüyordunuz. Fakat, ben tek bir kelime söyleyince bana kızdınız?' Rasûlullah (a.s.) buyurdular: 'Ey Ebu Bekr, sen sessizce oturduğun müddetçe bir melek senin yanında bu­lunuyor ve senin adına o adama cevap veriyordu. Fakat sen ağzını açınca o melek kayboldu ve yerini Şeytan aldı. Tabii ki, benim Şeytanla kalma­mı beklemezdin."

24.1.14. Hakka Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele Etmelidir

Hakka davet eden kişinin bir meziyeti de herhangi bir karşılık bekle­meden çalışmasıdır. Zaten bu husus onun samimi, dürüst ve fedakâr olma­sının en büyük delilidir. Kur'ân-ı Kerîm'de ayrıca Hz. Peygamber (a.s.)'in bütün çabalarının Allah için ve halkın iyiliği için olduğu da kaydedilmiş­tir. Nitekim, En'âm sûresinde şöyle denilmiştir:

"De ki: Tebliğ için sizden ücret istemiyorum. Bu Kur'ân, âlemler için öğütten başka bir şey değildir." (En'âm; 90)

Yusuf sûresinde de şöyle buyurulmuştur:

"Sen onlardan risâletin için bir ücret de istemiyorsun. O Kur'ân, bü­tün âlemlere nasihatten başka bir şey değildir." (Yusuf; 104)

Bu âyetlerde muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (a.s.) gözüküyor­sa da asıl nasihat ve telkin, kâfir ve müşriklere yapılmaktadır. Burada de­nilmek isteniyor ki, "bakın ey müşrikler, küfür ve dalâletteki ısrarınız ne kadar yersiz ve asılsızdır. Eğer peygamber (a.s.) kendi şahsi menfaati için tebliğ ve telkinine başlamış olsaydı, o zaman belki de haklı olarak, 'biz bu menfaatçi adamın sözlerini ne diye dinleyelim?' diyebilirdiniz. Fakat gö­rüyorsunuz ki, bu insan fedakâr ve dürüsttür. Herhangi bir karşılık ve menfaat beklemeden sırf Hak ve Allah için çaba harcıyor. O, sadece sizin iyiliğinizi düşünüyor, sizin dünyevî ve uhrevî refahınızı göz önünde tutu­yor. O halde, niye inatçılık gösteriyor ve vaazlarını dinlemiyorsunuz? Herkesin iyiliğini ve menfaatini düşünen bir kişinin sözlerini niye reddediyorsunuz? Siz O'nu açık bir zihin ve kalple dinleyiniz ve söylediklerini beğeniyorsanız kabul ediniz, ya da reddediniz."

Mü'minûn sûresinde şöyle buyurulmuştur:

"Yoksa, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha ha­yırlıdır. O rızk verenlerin en hayırlısıdır." (Ayet; 72)

Yani, hiçbir kimse kalkıp da, Rasûlullah (a.s.)'ın bütün gayret ve mü­cadelesinin kendisine bir takım menfaatler sağlamak için olduğunu söyle­yemezdi. Bu işi yaparken hiçbir şahsî düşüncesi ve çıkarı yoktu. Bilindiği gibi, kendisi daha önce ticaretle meşgul oluyor ve iyi para kazanıyordu. Mekke'liler arasında itibar ve şeref sahibiydi, herkes tarafından seviliyor ve sayılıyordu. Ama birden bire bütün bunları terk edip her türlü eziyete ve sıkıntıya katlanmaya başladı. Adamlar kendisine lâf atıyor, yollarına engel koyuyor ve geçtiği yerlerde O'nu taşlıyordu. O kadar ki, canını kur­tarması bile zorlaşmıştı. Daha önce karısı ve çocuklarıyla beraber rahat ve sakin bir hayat geçiriyordu. Şimdi dışarıya çıkması bile tehlikeliydi. Sade­ce çevredekiler değil, bütün dünya karşısında cephe almıştı. Yakınları ve kardeşleri bile kanma susamışlardı. Böyle bir işi, çıkarcı ve bencil bir kişi yapabilir miydi? Bir çıkarcı ve bencil kişi herkesi düşman edebilir mi? Kendisine bir takım maddi imkânlar ve menfaatler sağlamaya çalışan bir kişinin azami gayreti herkesin kalbini kazanmak ve herkesi yanına almak olmaz mı? Öncelikle kendi akrabalarının ve kabile üyelerinin yardımıyla mevki ve makam sahibi olmaya çalışmaz mı? Bunun tam aksine, Hz. Pey­gamber (a.s.) bütün akraba ve kabile bağlarını koparıyor ve müşrik Arap'lar üzerinde Kureyş'in öteden beri süregelen hâkimiyetine darbe in­diriyordu. Sadece bu değil, bağlı bulunduğu Arap milletinin desteğini ka­zanmak için de olağanüstü herhangi bir çaba harcamıyor, üstelik Arap milliyetçiliğine karşı İslâm kardeşliğini yüceltmeye çalışıyordu. Sebe' sûresinde şöyle denilmiştir. "De ki, 'Ben sizden bir ücret istemem. Ücretiniz sizin olsun. Benim mükâfatım Allah'a aittir. O, her şeye şâhiddir." (Ayet; 47)

Yukarıdaki âyetin ilk cümlesinin bir anlamı şudur. "Sizin ücretiniz si­zin olsun. Ben ücret filan istemem." İkinci anlamı şu olabilir: "Eğer siz­den bir ücret istedimse de, bu sizin iyiliğiniz içindir." Ayetin ikinci cüm­lesinin anlamı da şudur: "Düşmanlar ve hasımlar ne kadar iftirada bulunuyorlarsa bulunsunlar, Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Allah'ı kimse al­datamaz veya yanıltamaz. Allah, benim karşılık beklemeden ve herhangi bir çıkar gütmeden çalıştığımı çok iyi biliyor." Sa'd sûresinde şöyle buyurulmuştur:

"(Habibim) de ki: 'Ben sizden tebliğ ve imârım için bir ücret istemi­yorum. Ve ben, size külfet yükleyenlerden de değilim." (Ayet; 86)

Yani, "ben, kendime mevki ve makam temin etmek üzere yalan ve asılsız bir iddia ile karşınıza çıkmadım ve sizi bir hiç uğruna yoracak ve uğraştıracak değilim." Bu sözler, Hz. Peygamber (a.s.)'in mübarek ağzıyla kâfirlere sadece bilgi olsun diye söylenen sözler değildir. Çünkü kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)'in yaşantısını ve karakterini çok iyi biliyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.) 40 yıl onların arasında yaşamış, onlarla haşır neşir ol­muştu. Bu âyette asıl üzerinde durulan şey, Hz. Peygamber (a.s.)'in hâşâ yalancı veya sahte biri olmadığıdır. Hz. Peygamber (a.s.)'in hâşâ bir do­landırıcı ve şarlatan olmadığı herkesçe biliniyordu ve bu itibarla O'nun kendisine mevki ve makam aramak için peygamberlik iddiasında bulun­duğu düşünülemezdi. Tûr ve Kalem sûrelerinde şöyle denilmiştir:

"Yahut, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, bu borcu ödemek kendi­lerine ağır geliyor?" (Tûr; 40, Kalem; 46)

Burada da asıl muhatap, Hz. Peygamber (a.s.) değil, kâfirlerdir. Bura­da denilmek isteniyor ki, Rasûlullah (a.s.) kendisine herhangi bir maddi kazanç sağlamayı tasarlamış olsaydı, o zaman bu kadar didinmesinin ve çaba harcamasının ücretini kâfirlerden alması en doğal hakkı olacaktı. Fa­kat Mekke'li kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)'in bu davetinin karşılıksız ve sadece Allah rızası için olduğunu çok iyi biliyorlardı. O'nun tek düşüncesi Mekke'lilerin ve diğer insanların ebedi kurtuluşuydu. Onun için bu âyette Mekke'li kâfirlere, "bu durumda siz neden kayıtsız kalıyor ve menfi dav­ranıyorsunuz?" diye soru soruluyor. Bu âyette çok ince bir İstihzâ da var­dır. Bilindiği üzere, bütün dünyada olduğu gibi Arabistan'da da müşrikle­rin bazı din adamı ve rahipleri vardır. Bu rahip ve kâhinler alenen din ti­careti yapıyorlardı. Bütün mevki, itibar ve kazançları bağlı bulundukları dinî inanç ve kurallar sayesinde idi. Bu âyette bu din adamlarının durumu hatırlatılıyor ve deniliyor ki bir tarafla dinî hizmetleri için kâfirlerden her türlü ücret, adak ve hediye kabul eden bu kâhin ve rahipler, diğer tarafta da kendi işini, gücünü, ticaretini ve diğer dünya zevklerini terk ederek, ca­hil ve dinsiz kimseleri Allah'a çağıran, karşılık beklemeyen, fedakâr bir insan vardır. Böyle bir fedakâr ve dürüst insandan bucak bucak kaçmak akılsızlık değilse nedir?

Bu konuda bir âyet daha vardır ki, meseleye bazı yeni boyutlar getiri­yor:

"De ki, Ben, risâle timin tebliği için sizden 'qurbâ'da sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum!" (Şûra; 23)

Bu âyette kullanılan Arapça "qurbâ" (akrabalık) kelimesinin manâ ve mefhumu konusunda müfessirler arasında önemli bir ihtilaf ortaya çıkmıştır. Müfessirlerin bir grubu bu kelimeyi akrabalık anlamında alarak bu âyeti şöyle açıklamaya çalışmışlardır: "Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret talep etmiyorum, ancak sizden (ey Ehl-i Kureyş) hiç olmazsa benim sizinle olan akrabalığımı unutmamanızı istiyorum. Sizin, aslında benim vaaz ve telkinlerimi dinlemeniz gerekiyordu. Ama sözlerimi din­lemiyorsanız dinlemeyin. Fakat benim en çok gücüme giden şey bütün Arabistan'da seçe seçe beni düşman olarak seçmenizdir." Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.)'nin tefsiri işte budur ve bunu çeşitli kaynaklar göstermek suretiyle İmam Ahmed, Buhârî, Müslim Tirmizî, İbn Cerir, Taberânî, Beyhaki ve İbn Sâ'd v.s. kendi eserlerinde kaydetmişlerdir. Bu tefsir ile Mücâhid, İkrime, Katâde, Süddî, Ebû Mâlik, Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem, Dahhâk, Atâ' bin Dinâr ve diğer mümtaz müfessirler ittifak etmiş­lerdir.

Müfessirlerin ikinci grubu "qurbâ" kelimesinin "yakınlık" anlamında olduğunu kabul etmişlerdir. Bu grup böylece âyetin tefsirini şöyle yapı­yor: "Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret istemiyorum, fakat şu istisna ile ki, kalbinizde Allah'a yakınlık (sevgi ve bağlılık) uyanabilsin." Yani, "benim ücretim, sizin doğru yola gelmenizden başka bir şey değildir." Bu tefsir Hz. Hasan Basrî'den naklolunmuştur. Katade de bu hususta bir rivâyeti nakletmiştir. Hatta, Taberânî'de Hz. Abdullah bin Abbas'ın da bu âyeti aynı şekilde tefsir ettiğini belirtilmiştir. Bizzat Kur'ân-ı Kerîm'de başka bir yerde aynı konuya temas edilmiştir.

"De ki: 'Ben, sizden tebliğime karşı bir ücret istemiyorum. Ancak Rabbine doğru yol tutmak isteyen kimseyi istiyorum." (Furkan; 57)

Müfessirlerin üçüncü grubu, "qurbâ" kelimesinin "akrabalar" anlamı­na geldiğini savunmuştur ve âyetin anlamını şöyle vermiştir: "Ben sizden, bu iş için, akrabalarımı sevmenizin dışında bir ücret istemiyorum." Aynı gruptan bazı kimseler "akrabalar" deyiminin, Benî Abdulmuttalib'in tama­mını ve bazıları ise sadece Hz. Ali, Hz. Fatma ve evlâtlarını kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tefsir ve yorum Said bin Cübeyr ve Amr bin Şuayb'dan naklolunmuştur. Fakat bazı hadislerde aynı tefsirin Hz. Abdullah bin Ab­bas ile Hz. Ali bin Hüseyin'e (Zeynül Abidin) ait olduğu ifade edilmiştir. Ne var ki, çeşitli sebeplerden dolayı bu tefsir kabul edilemez. Evvelâ, Mekke'de Şûra sûresinin nâzil olduğu sırada Hz. Ali ile Hz. Fatma henüz evlenmemişlerdi, bu sebeple de evlâtları söz konusu olamaz. Diğer taraf­tan, Beni Abdulmuttalib'in hepsi, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'dan yana değildi, hatta bazıları kendisine açıkça düşmanlık ediyorlardı. Nitekim Ebû Leheb'in husumeti herkes tarafından bilmiyordu. Buna ilâveten, Hz. Peygamber (a.s.)'in akrabaları sadece Abdulmuttalib sülâlesi değildi. Hz. Peygamber (a.s.), anası, babası ve zevcesi kanalıyla Kureyş kabilesinin hemen hemen bütün aileleriyle akraba oluyordu. Bu ailelerde Hz. Pey­gamber (a.s.)'in en sadık taraftarı da, en kötü düşmanı da vardı. Bütün bu akraba, dost ve ahbap dururken Rasûlullah (a.s.)’ın yalnızca Benî Abdulmuttalib'i kendi akrabası olarak ilân etmesi düşünülemez. Bir üçüncü en mühim nokta, bir nebînin işgal ettiği yüce peygamberlik makamından Al­lah rızası için ücreti olarak insanların sadece kendi akrabalarını sevmeleri­ni istemesi kendisine yakıştırılmayacak kadar küçük bir şeydir. Böylesine hafif bir şeyi, Cenâb-ı Allah'ın kendi peygamberine öğrettiğini ve Hz. Peygamber (a.s.)'in de tepelere çıkarak Mekke'lilere böyle dediğini aklıse­lim sahibi bir kimse düşünemez. Kur'ân-ı Kerîm'de bir değil, iki değil, üç değil, birçok nebinin ard arda gelerek kavimlerine "ben sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Ücretim Allah'ın rızasıdır" dediğini görebiliriz: (Yunus; 72, Hûd; 29-51, Şuarâ; 109-127, 145, 164-180). Yâsin sûresinde hakiki bir nebî için ölçeğin, karşılıksız tebliğ ve telkinde bulunmak olduğu belir­tilmiştir. (Ayet; 21). Bizzat Hz. Peygamber (a.s.)'in mübarek ağzıyla Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli vesilelerle, "ben sizden herhangi bir ücret istemi­yorum" denmiştir, ki bunları yukarıda aktardık. Hal böyle iken, "ben siz­den bir ücret olarak akrabalarımı sevmenizi isliyorum" diye söylemenin bir anlamı var mıdır? Bu tefsir ve yorumun yanlışlığı, âyette muhatapların iman sahipleri değil kâfirler olmasından daha iyi anlaşılıyor. Çünkü, daha önce muhatap hep kâfirler olmuş ve söz konusu âyette de muhatap yine onlardır. Sözün gelişine bakılırsa, Hz. Peygamber (a.s.)'in kâfirlerden herhangi bir ücret talep ettiğine imkân ve ihtimal veremeyiz. Ücret veya kar­şılık, bir kişinin, kendisine minnettar olan bir kişiden, yaptığı bir iyilik ve­ya işten dolayı aldığı maddî menfaattir. Kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)'in işlerini ve çabalarını takdir ediyorlar mıydı? Tabii ki, hayır. Eğer takdir etmiş olsalardı, bunun imkânı vardı ve Rasûlullah (a.s.) belki de bir ücret­ten söz edebilirdi. Ama burada durum bambaşka idi. Kâfirler, Hz. Pey­gamber (a.s.)'in büyük bir suç işlediğine ve zararlı bir iş yapmakta oldu­ğuna inanıyorlardı ve bu yüzden O'nun canına bile kıymaya hazırdılar.

24.1.15. Davet'in Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek

Mekke'de Rasûlullah (a.s.), insanları Hakk'a davet etmeye başladığı ilk yıllarda üç konuya büyük ağırlık veriyordu. Birincisi Tevhîd, yani Al­lah'a ortak koşmamak. İkincisi Risâlet, yani Hz. Muhammed (a.s.)'in Al­lah'ı Rasûlü olması ve üçüncüsü Ahiret, yani bu dünyanın bir gün yok olacağı ve yerine bambaşka bir dünyanın kurulacağı. Ahiret akidesi, insanla­rın ve diğer canlıların ölüp tekrar dirileceği, kıyametin meydana geleceği ve mahşerde her canlının hesap verip kendi ameline göre Cennet'e veya Cehennem'e gideceği gibi çeşitli kuralları da kapsıyordu.

Bu üç akideden birincisi yani Tevhid'den Mekke'liler hoşlanmıyordu. Fakat Allah’ın varlığını tamamıyla inkar ettikleri de söylenemezdi. Mek­ke'liler en büyük bir Rab, Yaradan ve Râzık'ın bulunduğunu kabul ediyor­lardı ve mabud veya ilâh ve ilâhe olarak tanıdıkları diğer tanrı ve tanrıça­ların da Allah'ın mahlûkları olduğuna inanıyorlardı. Asıl anlaşmazlık ko­nusu, Allah'ın sıfat, kuvvet ve kudretine bu tanrı ve tanrıçaların ortak olup olmamalarıydı.

Mekke'liler Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberliğini de kabul etme­ye razı değillerdi. Fakat, Rasûlullah (a.s.)'ın aralarında geçirdiği 40 yıl gi­bi uzun bir müddet içinde temiz karakterine ve ahlâkına gölge düşürecek en küçük bir kötülükte veya kötü davranışta bulunmadığını kabul ediyor­lardı. Herkes, Rasûlullah (a.s.)’ın akıl ve mantığına, doğruluk, dürüstlük ve güzel ahlâkına hayrandı. Bu sebeple, kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)'in her konuda doğru ve dürüst iken sadece peygamberlik konusunda hâşâ ya­lan söyleyebileceğini kabul etmede ve bunu başkalarına kabul ettirmede güçlük çekiyorlardı.

Demek ki, Mekke'lilerin ilk iki akide konusunda, Hz. Muhammed (a.s.) ile o kadar büyük ihtilâfları yoktu. Fakat, onları en çok düşündüren ve çileden çıkaran şey Ahiret akîdesiydi. En çok alay konusu yaptıkları akîde buydu. En çok hayret ve şaşkınlık uyandıran mesele buydu. Mek­ke'liler bu akidenin akıl ve mantıktan uzak olduğunu söylediler ve en çok bu akîdeye karşı çıktılar. Ne var ki, kâfir ve müşrikleri İslamiyet'e çekmek için Ahiret akîdesini kafalarına ve yüreklerine iyice yerleştirmek gereki­yordu. Zira bu akideyi kabul etmeden kimse Hak ile Batıl arasındaki mü­cadelenin ciddi ve çetin olduğunu anlayamazdı. Ahiret, insanların hayır ve şer ile, ölüm, kalım ve insanî değerlerle ilgili düşüncelerini, kısacası hayata bakış açılarını temelden değiştirecek nitelikte bir akîde idi. Madde ve ruh arasındaki fark işte burada belli oluyordu, bu dünyayı terk edip ahirete hazırlanmak ve İslâm'ın gösterdiği yolu takip etmek işte bu akide sayesinde mümkün oluyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Mekke'de davetin ilk yıllarında inen âyetlerde Ahiret inancına büyük önem verilmiştir. Ta­bii, Ahiret ile ilgili deliller verilirken arada sırada Tevhid kavramı da iyice anlatılmış, ayrıca Rasûlullah (a.s.) ile Kur'ân-ı Kerîm'in doğru olduğu ifa­de edilmiştir.



[1] Rasûlullah (a.s.)’ın yanında o sırada bulunan kabile reislerinin isimleri çeşitli hadislerde kaydedilmiştir. Bunlar arasında Utbe, Şeybe, Ebu Cehl, Ümeyye bin Halef ve Übeyy bin Halef gi­bi İslâm düşmanlarının isimlerine rastlanıyor. Demek ki, bu olay, Hz. Muhammed (a.s.)'in bu kabi­le reisleriyle münasebetlerini henüz kesmediği sırada cereyan etmişti. Daha sonra bu reislerin olumsuz ve düşmanca tavırları nedeniyle müslümanlar ve Hz. Muhammed (a.s.) ile bütün ilişkileri kesilmişti.