Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 43. Sayfa - Peygamberinhayatihamidullah

Mısır’la İlişkiler

 

525. Tevrat yorumcularının bizlere emin bir biçimde açıkladıkları gibi,573 İsmail’in annesi Hâcer, Mısır kıralının kızı idi. Daha sonraları, komşuları Mısır’la Mekkelilerin ticarî ilişkileri oldukça sıklaşmıştı. Suyutî’nin naklettiğine göre,574 el-Mugîre ibn Şu’be, İslam’dan önce bu ülkeye yaptığı seyahatlerden biri sırasında vali Mukavkıs ve bir papazla karşılaşmıştı. Mekkeli kervancılar o sırada oldukça karışık bir durumdaki Mısır’ın iç işleriyle pek ilgilenmezlerdi. Bizans egemenliğindeki bu ülke iyice Hıristiyanlaşmıştı. O sırada İskenderiye şehri hem siyasî, hem de dinî yönetimin başkenti durumundaydı. Mülkî idarenin olduğu kadar dinî teşkilatın da yüksek görevli memurları Bizans tarafından tayin ediliyordu. Her bakımdan çok gelişmiş durumda olan ülkenin kendi içinden yetişmiş ilahiyat bilginleri, dinî ve dogmatik konularda efendileri durumundaki Rumların (Greklerin) aydınlatmalarına artık başvurma ihtiyacı duymamaktaydı. Bizanslıların dinsel sapıklıkları ve bu uğurda yaptıkları kanlı çatışmalar bilinen bir şeydi. Mısır’ın Hıristiyan yerli halkı olan Kıptîler, kendi inançlarını koruyup sürdürmek istiyorlardı. Giderek durum ciddileşti; Rumlarla Kıptîler arasındaki dinsel ihtilaflar o denli büyük boyutlara ulaştı ki, Kıptîler sonunda Bizans imparatoru tarafından atanan Patrik’i tanımayı reddettiler ve M. 5. yüzyılın ortalarından itibaren, biri kraliyet (meliklik, Rum), diğeri monofizit575 (Kıptî) olmak üzere İskenderiye’de iki ayrı patrik görev yapmaya başladı.576 M. 616 yılında İslam henüz başlangıç döneminde iken, İranlılar Mısır’ı zaptettiler ve burada on yıl kadar egemenliklerini sürdürdüler. Doğal olarak Mısır’ın bu yeni sahipleri, Grek (Rum) soyundan gelen Melkî Patriği görevden uzaklaştırarak, onun yerine Kıptî patriği getirmişlerdi. M. 614-622 yılları arasında görev yapan Andronicus’dan sonra, İranlılar, Katoliklerin sapıklıkla suçladıkları, ancak girişken ve atılgan bir yapıya sahip olan Benjamin’i patrik olarak tayin ettiler. O, Melkîlere o kadar sert davrandı ki, İranlıların burayı terk etmelerinden sonra, Herakliyus 631’de hem patrik hem de “kıral naibi yetkisiyle Cyrus’u buraya gönderince, Kıptî patriği Benjamin, onun buraya gelişindeki gürültü ve debdebeye dayanamayıp, İskenderiye’yi terk etti.” Ve “onun yokluğu sırasında, Agathon adında bir papaz, kilise mensubu olmayan laiklerin kıyafetlerine bürünüp, kendisini marangoz gibi göstererek şehirde yaşamaya ve gecenin karanlığından yararlanıp, dindaşlarıyla gizlice görüşmeler yapmaya başladı.”577 

526. Cyrus’un Mısır’a gelişinden üç yıl önce ve Mısır’ın İranlıların burayı boşaltmalarından birkaç ay sonra, Resulullah (AS) komşu hükümdarlara, onları İslam’ı kabul etmeye davet eden birçok mektup gönderdi (Mayıs-Haziran 628). Öyle görünüyor ki, Medineli Devlet Kâtibi, Mısır’da mektubu alacak insanın adını bilmediği için, Mısır’a gidecek olan bu mektubun hitap cümlesini “Kıptîlerin Büyük Başkanı Mukavkıs”a diye başlatmıştı. Herhalde bu ülkeyi daha önceden bilen birisi olarak, Lahmî kabilesinden Hâtib ibn Ebî Balta’a578 bu elçilik işi ile görevlendirildi. Suheylî’nin ifadesine göre, eskiden Hıristiyan olan azatlı Cebr, bu yolculuğunda Hâtib’e eşlik etmiştir.”579

527. Ne Arapça ne de Kıptîce olan Mukavkıs sözcüğünün kökeni henüz bulunamamıştır. Kıptî patriğinin İran egemenliği döneminde atandığı göz önüne alınırsa, bu kelimenin Farsça bir terimin Arapçalaşmış biçimi olması muhtemeldir. Doğu İran’da dini başkanlara Magupati, yani Mecusilerin başkanı deniliyordu. Bu kelime, Maçmugân ve Mavpaz580 şeklinde de geçmektedir. Arapça kaynaklar “mukavkıs”ın “büyük duvarcı ustası” (el-mutavvil l’il-binâ) anlamına geldiğini, “yüksek tapınak” anlamına gelen kavs kelimesinden türediğini, özel adının ise Cureyc ibn Minâ olduğunu söylemektedirler.581 Cureyc, Grégoire ya da Georges’un Arapçaya dönüşmüş biçimidir. Mînâ (Ménès) da Kıptîler arasında yaygın olan ve günümüze kadar gelmiş bir addır. (Ménès, Mısır’ın ilk hükümdar hanedanının ilk kıralının adı idi).582 Ancak tarihi kaynaklarda bu adı taşıyan bir patriğe rastlanmaz. Ayrıca, Resulullah (AS)’ın mektubunda da sadece Mukavkıs adı geçmektedir. Muhtemelen Arap tarihçileri, Resulullah (AS)’ın vefatından sonra Mısır’a düzenlenen ilk askerî sefer sırasında, yenilen taraf arasında Grégoire (ya da Georges) adını duymuşlar ve bunu, kendilerinin çok iyi bildiği Benjamin adlı (İbn el-Abdi’l-Hakem’de Ebû Binyamin olarak geçer) Kıptî başkanla karıştırmışlardır. Diğer kaynaklar ise burada söz konusu edilen kişinin, Castrum de Babylone piskoposu olan Apa Mina adında biri olduğunu öne sürerler.583 Yoksa Resulullah (AS)’ın gönderdiği elçinin karşısına bir patrik değil de bir piskopos mu çıkmıştı?

528. İranlılar Ninova’da ağır ve kesin bir bozguna uğramış ve aralarında Mısır’ın da bulunduğu birçok ülkeyi terk ederek çekilmek zorunda kalmışlardı. Resulullah (AS)’ın elçisinin kendisine İslam’a davet eden bir mektup getirdiği zaman Kıptî patriğin içine düştüğü üzüntü ve kederi zihnimizde canlandırmamız mümkündür. Böyle bir davet mektubunun kendisine yeni dinin kurallarından çok kısa bir biçimde bahsetmesi bir yana, bir patriğin kendi dinini bırakıp da yeni bir dini kabul etmesi beklenemez. Mektubun çevirisini aşağıda sunuyoruz:

        “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla!

        Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den, Kıptîlerin büyük başkanı Mukavkıs’a:

        Allah’ın selamı hakikat yolundan gidenlerin üzerine olsun! İmdi ben sana İslam’ın daveti ile sesleniyorum. İslam’ı kabul edersen esenliğe ulaşırsın ve Allah sani iki kez sevapla ödüllendirir; ama bundan kaçınırsan tüm Kıptîlerin günahını da sen üstlenmiş olursun.

        “Ey kendilerine Kutsal Kitap getirilen sizler! Gelin sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelime üzerinde, “Allah’tan başkasına kulluk etmemek, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak ve aramızda Allah’tan başka kimseyi Efendi olarak kabul etmemek konusunda” birleşelim. Artık yüz çevirip bundan kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “Siz şahit olun ki bizler kesinlikle (Allah’a) teslim olmuş (Müslümanlar) uz.

        Mühür:     Allah

                        Resûl

                        Muhammed.”584

529. Mukavkıs, günümüze kadar muhafaza edilmiş olan cevabî mektubunda, Arabistan’dan peygamber çıkma ihtimalini nâzik bir dille reddetmiş ve iki cariye, bir elbise ve bir katırdan oluşan hediyeler gönderdiğini ifade etmiştir.585 Bazı kaynaklar, gönderilen hediyeler arasında ayrıca Mâbûr adında bir hadımağası, bir cam kâse ve Resulullah (AS)’ın daha sonraları içine aynasını, fildişi tarağını, makasını, diş fırçasını ve sürme kutusunu koyduğu bir sandık bulunduğunu eklerler.586 En uzun liste, hediyeler arasında dört kadın cariye bulunduğundan söz eden el-Kâdî er-Reşîd’inkidir.587 Ayrıca o, bir eşek, bir at, 20 miskal altın, 20 parça “kubâtî” cinsi kumaş, bir miktar Banhâ balı ve “onlar arasında çok aranan diğer birçok kıymetli eşya” bulunduğundan bahseder. Sanduka ile ilgili olarak, el-Kâdî, bunun İskenderiye’de imal edilenlerin cinsinden olduğunu açıklar. Resulullah (AS), cariyeler arasından Mâriye adında birini kendisi için alıkoymuş, diğerini (ya da diğerlerini) sahabelerinden bazılarına hediye etmişti. Kaynaklar, bu cariyelerin Mısırlı olduklarını belirterek, geldikleri köy ve bölgelerin adını açıklarlar. Diğer cariyeler arasında en şöhretlisinin Sirin adını taşıması oldukça dikkat çekicidir. Zira bu ad katıksız Farsça olup, daha sonra Şirin şeklinde Arapçalaşmıştır. Belki de bu kadın gerçekten bir İranlı idi ve yurttaşları savaş sonrası Mısır’dan gidince burada kalmış, daha sonra da Hıristiyan olmuştu. Mısır tarihi konusundaki eseriyle klasik yazarlar arasına giren İbn el-Hakem,588 konu ile ilgili naklettiği anlatımlardan birinde, bu kadının adının “Hanna”, bir başka yerde ise “Kaysara” olduğunu belirtir. Verilen bilgiler doğru ise, Sirin onun asıl adı, Hanna (ya da Kaysara) ise vaftiz adı olmalıdır. Ancak Müslüman olduktan sonra asıl adını almıştır. Bu arada, Mâriye’nin Resulullah (AS)’den İbrâhim adında bir oğlu olduğunu ve küçük yaşta vefat ettiğini hatırlatalım.

530. O dönemde İslam’la Mısır arasında kayda değer başka bir olay yoktur. Yine bu arada hatırlatalım ki, Ürdün’deki Kusayr Amra adlı Emevî sarayının freskleri arasında Mukavkıs’ın adı ve bir resmi bulunmuştur.589