Islam Tarihi - 67. Sayfa - Peygamberinhayatihamidullah
İslâm’da Kölelik
1120. Çok şükür ki kölelik kurumu bugün artık dünyanın hiçbir yerinde mevcut değildir. İslâm’ın bu konuya yaklaşımını bir kaç kelimeyle belirtmekte yarar vardır. İlk Müslümanlar, bütün dünyaya yayılmış olan bu uygulamayı kendileri icat etmemiş, aksine önceki kuşaklardan devralmışlardı. İslâm’a göre kölelik, ne bir cezalandırma yolu ve çaresi, ne de bir takım ekonomik kaygılarla kendisinden yararlanılmaya çalışılan bir savaş ganimetidir. Bu kölelik müessesesi esas itibariyle –ki tek başıma da olsam benim görüşüm budur- insanlığa hizmet amacı güden, âcizlerin barındırılıp hallerinin düzeltildiği bir “ıslah evi” gibi bir şeydir. Bu durumda olanların halleri düzeltilir, entelektüel ve maddî anlamda kendilerini yetiştirip geliştirmeleri için her türlü imkân kendilerine sağlanır, daha sonra da onları özgürlüklerine kavuşturması için bu defa köle sahibine bazı yükümlülükler getirilir; kanunun öngördüğü belli kültür ve bilgi seviyesine ulaşmış olmaları koşuluyla köleler, isterlerse özgürlüklerini satın alabilirler. Bu, işin bir yanıdır; öte yandan Kur’an, kölelerin serbest bırakılması için sadece öğüt ve tavsiyelerde bulunmakla kalmamış, aynı zamanda İslâm Hükümetlerine, her yıl devlet bütçesine kölelerin azat edilmesi için ödenek ve fonlar koyma zorunluluğunu da getirmiştir (bk. Tevbe: 9/60). Ayrıca Kur’an, kölelerle ilgili olarak şu “zorunlu azat etme” kuralını da getirmiştir:
“…Sağ elleriniz altında bulunanlardan (köle ve cariyelerden) kölelikten azat edilme sözleşmesi (mükâtebe) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (yetenek ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükatebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin…” (Nûr: 24/33)
1121. Hiç şüphe yok ki bir kölenin İslâm’ı kabul etmesi, hâkimin bu köleyi azat etmesi için sahibine bir yükümlülük getirmesinde en kuvvetli sebeptir. Bu durumda köleye bir meslek icra edip kazanç sağlama imkânı sağlanacağı için, takdir edilen uygun bedeli sahibine ödeyebilmek ve böylece özgürlüğünü satın alabilmek için para biriktirmeye başlar. Kur’an, Müslümanları köle azat etmeleri konusunda teşvik etmektedir (Beled: 90/13; Bakara: 2/177). Diğer ayetlerde de,39 bazı durumlarda Müslümanların nakdî bir ceza (sadaka) ödeme ya da bir köle azat etme hakkına sahip oldukları beyan edilmektedir. Son olarak bir başka ayet de,40 savaşta düşmana esir düşen Müslüman ve gayrı müslim yurttaşların fidyelerinin yanı sıra, İslâm Devletinde kölelerin azat edilmesi ile ilgili ödemelerin de, Devletin zorunlu harcamaları arasında sayıldığına işaret etmektedir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi, savaş sırasında düşman safları arasında esir olarak bulunan kimseler de, İslâm ordusuna sığınıp teslim oldukları ve İslâm’ı kabul ettikleri takdirde, kendiliklerinden özgürlüklerini elde etmiş sayılmışlardır. İbn Sa’d’e göre, Muhammed (AS), Ramazan ayı geldiğinde, elinde ne kadar esir varsa, bir sadaka ve bir iyilik olmak üzere, hepsini azat ederdi (bk. Yukarıda § 459).
1122. Köleliğin temelinde savaş ve onun doğurduğu sonuçlar yatmaktadır. Kur’an’a, Resulullah (AS)’ın sünnetine ve İslâm fıkıhçılarının oybirliğiyle ortaya koydukları görüşlere göre, İslâm Ordusu’nun başkomutanı, -uluslararası, karşılıklı iki ülke arası ya da evrensel nitelikli bir anlaşmanın bulunmaması durumunda-,
(1) karşılıksız olarak serbest bırakma,
(2) kurtulmalık (fidye) karşılığı yahut savaş esirlerinin mübadelesi şeklinde,
(3) ya da onları köle statüsüne sokma gibi, savaş esirlerinin kaderini tayin etmekte mutlak bir yetkiye sahiptir.
Komutanın yetki sınırları içindeki bu üç seçeneği sınırlandırmak için, İslâm, uluslararası bir uzlaşmanın imkân ve meşruiyetine de imkân tanımıştır. Artık bugün bu kölelik kurumunun yeryüzünde mevcut olmadığını, ancak İslâm hukuku çerçevesinde böyle bir uygulamanın meşru sayılmasının da gerçek bir insanî ihtiyaca cevap vereceğini burada sevinerek tekrar etmek istiyorum: Her şeyden önce, kendisi ile savaş halinde bulunulan ve bu kölelik kurumuna henüz son vermemiş bir millete karşı, kalkıp da köleliği tek taraflı olarak yürürlükten kaldırdığını ilan etmek anlaşılmaz bir şey olurdu. Öte yandan, köleler, genellikle her şeyini, ailesini, evini barkını, geçim kaynaklarını kaybetmiş, bir tür “yerlerinden, yurtlarından olmuş insanlar” topluluğunu oluşturuyorlardı. Kendilerine bir çatı altı temin edecek ve maddî bakımlarını üstlenecek olan, onların Müslüman sahibi idi. Dahası, benim kanaatime göre, kendi kendilerini ıslah etmeyi reddeden ve insanlık dışı alışkanlık ve gelenekleri sürdürmekte ısrar eden topluluklar, günümüzde de vardır. Acaba bu topluluklara, hatalı ve yanlış tutumlarını yavaş yavaş görmelerine olanak sağlayacak, daha güvenli ve daha gelişmiş bir ortam ve çevre sağlamak suretiyle, biraz zorla da olsa onları doğru yola sevk etmek gerekmez mi? Bu tür toplumlarda zulüm ve kana susamışlığın başını alıp gitmesi, kimi insanların doğuştan sahip oldukları bazı özellikleri nedeniyle hor görülerek körü körüne “dokunulmaz” ilan edilmesi, bazı insanların sadece derilerinin rengi yüzünden linç edilmesi ya da açıkça haksızlığa maruz kalması vb. gibi insan haklarına tecâvüz kapsamına giren birçok fiil, halledilmesi gereken sorunlar yumağı olarak ortada durmaktadır. Hatta, eğer yer yüzünde hâlâ bu tür akıl almaz ve insanlık dışı uygulamalar varsa, bunlara karşı uluslar arası kuruluşların gözetiminde bir kölelik kurumunun oluşturulmasını düşünüyorum.
1123. Biz tekrar konumuza dönelim: Bir kadın köle (cariye) açık ve kesin bir nikâh akdi olmaksızın, sadece efendisinin emir ve hizmetine bağlıdır. Çünkü, evlilik (nikâh) durumunda erkek hanımının vücudu üzerinde sadece bir yararlanma hakkına sahip iken, kadın kölenin sahibi, cariyesinin şahsı üzerinde de bir mülkiyet hakkına sahiptir. Diğer bütün insanlar, hattâ efendinin kendi oğlu bile bu câriye ile cinsel ilişkiye girmekten kesinlikle men edilmişlerdir. Bir efendi, kendisinden çocuk dünyaya getirmemiş olan bir câriyeyi satabilir. Efendi, cariyenin bir başka erkekle nikâh akdi yapmasına da izin verebilir; ancak bu durumda efendi, bu cariye ile bir daha karı-koca hayatı yaşayamaz. Eğer nikahlanan her iki taraf da köle ise, doğan çocuk da köle olur. Sadece kocanın köle olması halinde, çocuklar hür kimseler olarak anaya tâbi olurlar; sadece annenin köle olması durumunda, doğacak çocukların o câriye kadının efendisine ait olmayacağı konusunda efendi ile önceden anlaşmış olmak gerekir. Câriye bir kadının kendi efendisinden olan çocukları hür olarak doğarlar ve bu kadın artık “çocuklu anne” sıfatını alır. Hukuken bu, efendinin bundan sonra o cariyesini satamayacağı ve ne şekilde olursa olsun, onu her hangi bir erkeğe veremeyeceği, hatta efendisi onu hayatta iken azat etmemişse, onun ölümüyle birlikte cariyenin kendiliğinden hürriyetine kavuşacağı anlamına gelmektedir. İslâm hukukunda nikâhlı hür bir zevce ile bir câriye arasındaki en temel fark, cariyenin efendisi konumundaki kocasından, nikâhlı hür bir eş gibi miras alma hakkına sahip olmamasında görülür.41
1124. Yukarıda gördüğümüz gibi, Resûlullah’ın da birkaç kölesi vardı. Erkek kölelerin hemen tamamını azat etmişti.42 Kadınlar konusunda ise, Umm Eymen adlı bir cariyesi olduğunu ve onu, kendi kölelerinden Zeyd’le nikâhladığını biliyoruz. Reyhâne ve Mâriye ile ilgili olarak da gerekli açıklamalarda bulunduk.43 Buraya kadar verdiğimiz bilgiler, biyografik yönden yeterli olsa gerektir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi