Islam Tarihi - 79. Sayfa - 1Cilt
Aklının Mükemmelliği
Hiç bir insanın aklı, Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)'in aklı kadar mükemmel olmamıştır. Kendisine vahiy inmeseydi ve gökten hitap edilmeseydi bile, bir devlet kurmak, erdemli ve temiz bir toplum meydana getirmek için aklı tek başına yeterli olurdu. Fakat Cenab-ı Allah O'na olan nimetini tamamladı. O'nu kitap sahibi bir peygamber yaptı. İdraki sayesinde elde. ettiği şahsi kazancın yanısıra, ona yüksek bir insani nitelik ve doğru yola iletici ilahi ri-saleti verdi. Bunlardan birincisi, ikincisinin önülü durumundaydı. Bu ikisinden her biri diğerine muhtaçtı. Biri, diğeri olmadan varlığını koruyamazdı. Peygamberlik aklı kamil, fikri müdrik olmayan kimselere verilmezdi. Şahsiyeti yüce olan Resulullah'ı yüce rabbimiz seçerek peygamberliğe mahal kıldı. Emanetini O'na yükledi. İnsan aklı çok yüksek niteliklere sahip olsa bile, risalete mutlaka muhtaçtır. Çünkü yalnız başına akıl, yaşadığımız ve kıyamete değin yaşanacak zamanlarda ilgili önlemlerle donanmış olamaz. Akıl, ancak yaşadığı zamanla ilgili önlemleri alabilir. Vahyin hidayeti olmadan akıl, ileriki zamanları düşünemez. İleriyi perdeleyen Örtüleri aralayamaz. Geleceğini göremez. Şu halde geleceğini öğrenebilmesi için, Cenab-ı Allah'ın O'na bilgi ve ilim vermesi gerekir. Görünen ve görünmeyen alemleri bilen, yalnızca Allah'tır. Akıl her ne kadar güçlü de olsa kendi zamanından başka zamanların tedbiriyle donanamaz. Rabbimizin katındaki her şey, bir ölçü iledir.
Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.), donanmış olduğu mükemmel aklı ile gelişip büyüdü. Bu nitelikli aklı sayesinde akranlarından üstün oldu. Delikanlılık çağına gelince, aklı onu daha bir özellikli kılmaya başlamıştı. Bu durumunu dedesi Abdülmuttalib far-ketmişti. Bu nedenle de O'na kamil insanların ahlakını öğretmek için yanına almıştı.
Ağırbaşlı ve mütekamil bir insan olan Muhammed (s.a.v.), dedesi Abdülmuttalib'in vefatından sonra amcası Ebu Taîib'in evine gitti. Onun çocukları arasında yüksek bir mevki elde etti. Sofrada yemek yerken onlar gibi yarıştırmıyordu. Elini yemeğe uzatıp sıkıntıya girmiyor, izdiham yaratmıyordu. Aksine az yemekle yetinerek vakarını koruyor, hırsa kapılmıyordu.
Neticede amcası onun bu halini farkederek daha bir ilgiyle gözetmeye başladı. Kendisine ayrı tabakta yemek verdi. Ve kendi çocuklarıyla birlikte yemek yarışına girmesini Önledi. Nihayet peygamber efendimiz, para kazancak bir yaşa geldi. El emeği ile yiyeceğini sağlamak için, koyun çobanlığı yapmaya başladı. Onuruna leke getirmeden, kişiliğine bir eksiklik bulaştırmadan gücü oranında dünya menfaatini ve kazancını elde etmeye çalıştı.
İleriyi gören aklı sayesinde ömrünün ileriki yılları için hazırlığa girişti. Kendini, kavminin uğraş alanı olan ticarete hazırladı. Kavmi, ticaretle rızkım temin ediyor, kuvvetini bu yolda harcıyordu. Amcası Ebu Talib'e, kendisini Kureyş'in ticaret kervanıyla birlikte Şam'a götürmesi için ısrarlı bir teklifte bulundu. Amacı pazarlarda yapılan alış verişler üzerinde ihtisas sahibi olmak, gelir gider yollarını öğrenmekti. Henüz 12 yaşındayken amcasına böyle bir teklifte bulunmuştu. Bu kervanla birlikte gittiği ticari seyahatten döndükten sonra, aklı bu alandaki tecrübe ile dolmuştu. Pazarlar hakkında bilgi sahibi olarak az-çok mallarla ticaret yapmaya başladı. Malın hangisinin kazanacağım, hangisinin zarar edeceğini biliyordu. Aklının mükemmelliği dolayısıyla bu tacir genç, Kureyş toplantılarına katılıyordu. Kureyş'in düzenlediği toplantılarda hazır bulunuyor, orada söylenen haklı sözlere rıza gösteriyor, batıl sözlere karşı da nefretini yansıtıyordu. Batıl şeyleri asla tasvip etmiyordu. Hülasa bu toplantılarda nelerin söylendiğini araştırmak istiyordu. Ayrıca "Hilf ül-Fudul" topluluğu arasında bir üye olarak da yerini almıştı. Bu toplulukta üye olarak yerini almış olması, kızıl tüylü koyun sürülerine sahip olmaktan daha çok hoşuna gitmişti. Bu topluluk kadar hakka yardımcı olacak hiç bir güç göremiyordu. Hakkın ve hakikatin her tarafa yayılmasından sonraki İslamiyet döneminde dahi böyle bir topluluk üyesi olarak göreve çağnlsaydı, mutlaka icabet ederdi. Çünkü o böyle bir topluluğu şerefli ve üstün bir topluluk olarak görmüştü.
İşte böyle... Onun idrak edici bir akla sahip kılındığını görüyoruz. İyisini kötüsünden ayırd etmek, hastalıklarına çare bulmak için toplumla kurduğu bağlantıları ve edindiği tecrübeleri ile bu idrak edici aklını daha da mükemmelleştirmeye çalışmıştı. Cenab-ı Allah, kendi lütfü ile O'na ihsanda bulunduğu takdirde toplumun yaralarına merhem olmaya çalışacaktı.
O'nun dış görünüşlere değil de hakikatlere nüfuz eden akli gücünden söz ederken delilsiz taklitlerden nefret edişini debelirtme-miz gerekiyor. O, bir delile ve hakikatlere dayalı sabit bir ilme dayanmadan helal ve haram hükümlerini vaz' eden cahiliyet adetlerinden nefret etmişti. Puta secde ettiği asla görülmüş değildi. Çünkü aklın hükmü, kendi şahsı için fayda veya zarara malik olamayan putlara secde etmemeyi gerekli kılıyordu. O, putların anılmasından, putlara ibadet edilmesinden rahatsız oluyordu. Henüz genç bir insanken rahip Buhayra'nın Lat ve Uzza adına kendisine yemin ettirmesi anında: "Lat ve Uzza'dan nefret ettiğim kadar hiç bir şeyden nefret çimiyorum !" diyerek red cevabım vermişti.
Kendisine Lat ve Uzza adına yemin veren bir tacir ile anlaşmazlığa düşmüş ve bu şekilde yemin etmeye yanaşmamıştı. Emin bir insan olduğunu anlayan tacir, O'na yemin verdirmeden hakkını teslim etmişti.
Kavminin, ibrahim'in hac menasikinin dışına çıkarak uyduruk adetler icad etmeleri, Kabe'ye olan aşırı tutkunlukları ve saygıları (!) nedeniyle Arafat'ta vakfe yapmaktan vazgeçerek hac me-nasikinde değişiklik meydana getirmeleri durumunda Muham-med bin Abdullah (s.a.v.), kamil aklı ile gelip İbrahim peygamberin hac menasikine göre hareket etmiş, vakti içerisinde Arafat'ta vakfe yapmıştır. Onun bu aklından daha mükemmel bir akıl var mıdır? Bütün bunlar, ancak tartışmaya girmeden hikmet ile aklını kullanan, kavrayış sahibi bir insandan beklenebilir. Çünkü tartışma ve mücadele, taraflar arasında çekişme meydana getirir. Çekişmenin olduğu yerde de şüphe belirir. Çekişen taraflar arasında da hakikatler darmadağın olup zeval bulurlar.
Kureyşliler'in tümü O'nun aklının mükemmelliğini, idrakinin güçlülüğünü anlamışlardı. Tartışmanın kızıştığı, kılıçların çekilmek ve eğerlerin bağlanmak üzere olduğu bir sırada hakemliğine razı olmuşlardı. Oturum başkanı kendisim öne çıkmak ve anlaşmazlığa düşen insanlar arasında hak ile hüküm vermek üzere çağırdığında, Kureyşliler onun hakemliğine razı olmuşlardı. Çünkü onun vereceği hüküm, aklın ve hakkın hükmü olacaktı. Akıllı ve hikmetli davranmayan hangi şahsın hakemliğine insanlar rıza gösterirler?! O, basireti sayesinde insanları hükmüne boyun eğdirdi. Hacer'ül-Esved'i duvardaki yerine koyma hususunda herkesi ortak bir nokta etrafında topladı. Hiç bir kabileye ayrıcalık tanımadı. Hepsine ortaklaşa taşıttı. Başta taşı kendi eliyle alıp yaygının ortasına koydu. Kabile temsilcileri yaygının ucundan tutarak taşıdılar, duvardaki yerine getirdiler. Sonra kendisi tek başına taşı alıp iki mübarek eli ile duvardaki yerine yerleştirdi. Bunu aklının üstünlüğü sayesinde keşfetmişti. Oradaki herkes, onun yaptığına razı olmuşlardı.
Aklının mükemmelliği sayesinde, cahili gelenekleri sürdürenlerle birlikte olmadı. Asabiyet ağzıyla konuşmadı ve asabiyet etrafında mücadele vermedi. O, barış ve ahenk severdi. Savaş ve düşmanlık sevmezdi. Bu nedenle "Ficar" savaşına katılmadı, ancak amcalarım korumak amacıyla yüreğindeki acıma duygusuyla oklarını toplayıp veriyordu. Bu da akrabalık sevgisinden ileri geliyordu. Yoksa saygınlıkları ve haram ayları hiçe sayan "Ficar" savaşı nedeniyle bu işi yapmış değildi.
Bi'setten önceki hayatı boyunca Abdullah oğlu Muhammed (sav)'in, kendi heva ve heveslerini frenlediği, herkesçe bilinen bir gerçektir. Çocukluğunda, çocukların yaptığı basit işlere tevessül etmemiştir. Gençliğinin baharın -da iken dahi gençlerin yaptığı gayri meşru hareketlerde bulunmamıştır. Erişkin bir erkek olup ahlakı mükemmelleştikten ve bedeni olgunluğa erdikten sonra da, kendisine layık olmayan durumlara düşmemiştir. O, kendi heveslerine hakim olan güçlü ve dirayetli bir insan. Heveslerinin peşine düşmezdi. Şehveti, onu serkeşliğe yöneltemezdi. Çünkü heveslerin gücü ve buyurganlığı zayıfladığında, hakkın gücü ve otoritesi kuvvetlenir. Şehvetin hidddet ve şiddeti azaldığı zaman akıl söz sahibi olur. Aklın hükmü ise, heveslerle şehvetlerin hükmüne zıttır. Akıllı ve efendi kimse, hevesleri ile şehvetlerine hakim olan insandır. Bu gibi kimselerin akıllan söz sahibidir. Nefislerle gönüllere heva ve heves girdiği zaman, akıl, yolunu şaşırır; berraklığı bulanır. Abdullah oğlu Muhammed (sav), Kureyşliler'in en akıllısıydı. Çünkü onun hevesi, Mekke'nin büyüklerinde görüldüğü gibi kendisine hakim olamamıştı.
Kadi Iyaz, Peygamber Efendimizin aklının üstünlüğü ve bunun İslamiyetteki etkileri hususunda şöyle der:
"Peygamber efendimizin akimin mükemmeliğine, zekasının keskinliğine, duyularının güçlülüğüne, lisanın fesahatine, hareketlerinin mutedilliğine, şemailinin güzelliğine gelince, şüphesiz ki o, insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Onun, halkın dahili ve zahiri durumlarına hükmedişini, avam (yığın) ve havassı (elit) idare edişini düşünen bir insan; şemailinin güzelliği, davranışlarının göz alıcılığının yanı sıra, kavrayışının mükemmelliğini de müşahede eder. Bütün bunların ötesinde Cenab-ı Allah, ona ilim vermiş ve şeriatı bildirmişti. Bunları öğrenmesi, daha önceki bir eğitiminden ve' teşebbüsünden kaynaklanmıyordu. Daha önce hiç bir kitap mütalaa etmiş değildi. Bütün bunlar onun aklının üstünlüğünden, zekasının keskinliğinden kaynaklanıyordu.
Veheb bin Münebbih bu konuda şöyle der: "Yetmiş bir kitabı okudum. Hepsinde de Peygamber (sav)'in, insanlar içinde en mükemmel akla sahip bir insan olduğunu, görüşünün üstün olduğunu gördüm."
Başka bir rivayette Veheb şöyle der: "Okumuş olduğum kitapların hepsinde gördüm ki, Cenab-ı Allah, dünyanın kuruluşundan sonuna kadar insanlara akıl vermiştir. Bütün insanlara vermiş olduğu akıl, Peygamber Efendimize vermiş olduğu aklın yanında ancak dünyadaki bütün kum tanelerinin yanında sadece bir kum tanesi kadardır."[1]
Ibn Kesir şöyle der: " Akıl sahibi herkes Muhammed (sav)'in, Cenab-ı Allah'ın yarattıklarının en akıllısı, hatta mutlak surette en akıllısı ve en mükemmeli olduğunu bilir." [2]
Bi'setten sonra aklının ürünleri, reayasını yönetmesi esnasında açık seçik bir şekilde görülmüştür. Cenab-ı Allah ona seri hükümleri ve Reayaya göstermesi gereken şefkat ile merhameti vahyediyordu. Zalimin elini tutup zulmüne engel olması, hakkı batıla karşı himaye etmesi gerektiğini vahyediyordu. Ancak reayasına hakkı uygulama hususunda uygun bir yöntem seçmesi için onu yetkili kılıyordu. Uygulamalarında şeriatın hükümlerini açıklama bakımından bir hataya düştüğü takdirde, yüce Allah kendisini uyarıyordu.
Cenab-ı Allah'ın kendisinin insiyatifine bırakmış olduğu hususlarda Peygamber Efendimiz, akıllı siyaseti ve hikmetli yönetimi ile aklının üstünlüğünü insanlara göstermiştir.
Bir zamanlar münafıklık olayı şiddetlenmiş, münafıklar gemi azıya alıp müslümanlara çok zarar vermeye başlamışlardır. Hz. Ömer, Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)'den, münafıkları Öldürmesi için kendisine izin vermesini istedi. Muhammed (s.a.v.), ona cevaben şöyle buyurdu: "İnsanlar, Muhammed kendi ashabını öldürüyor demesinler."
Bilahare münafıklık olayı daha da şiddetlendi. Ancak her aile kendi arasında bulunan münafıkı öldürmeye yöneldi. Bu durumda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştu: "Hani Ömer nerede? Senin dediğin zaman onları öldürmüş olsaydık bugün onları öl dürmek isteyen bazı kimseler bize darılacak ve bizden kopacaklardı."
O bu hikmetli aklı ile rabbinin risaletini karşıladı. Bu hikmetli aklıyla erdemli şehir olan Medine'yi idare etti. Medine, Allah'ın hükmüne, emir ve yasağına göre idare edildi. Orada İslam nizamı tatbik edildi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi