Islam Tarihi - 84. Sayfa - 1Cilt
Heybeti
Zelilce olmayan tevaazuuyla birlikte Peygamber Efendimiz'in kalplere saldığı bir heybeti vardı, Allah tarafından alemler için elçi seçilen Peygamber Efendimiz'in heybeti diğer insanların heybetinden çok daha şiddetliydi. Fazla heybet sahibi olduğunu bildiğinden ötürü tevazu gösterirdi. Bu tevazu ile insanlara lutufkâr muamelede bulunurdu. Heybetle alçakgönüllülüğünün kaynağı birdi. Heybetle tevazu özdeşleşmişti. Ancak güçlü şahsiyet sahibi kimseler alçalmadan tevazu gösterirler. Böyieleri yapıp yapmadıkları işlerde ezikliğe kapılmadan tevazu gösterirler.
Peygamber Efendimiz'in sahabeleri arasında oturuşunu anlatanlar O'nun heybetinin yüksekliğine, vakarının ve davranışının güçlülüğüne işaret ederler. Peygamber Efendimiz'in bulunduğu mecliste ağırbaşlılık hüküm sürerdi. Konuşmaya izin vermediği zaman kimseler konuşamazdı. Sustuğunda meclis arkadaşları da susarlardı.O'nun sözünün dışına çıkmaz, iradesinin uzağında kalmazlardı. Ama O tevazu ve itmi'nanı asla elden bırakmazdı. Çoğu kez kendisiyle konuşanlara yakın olmak için yanlarına gidip otururdu. Onları doğru yola iletmek isterdi. Kadınlar bulunduğu yerde oturdukları zaman bazen ileri geri konuşur, kaba sözler ederlerdi. O, bakışlarıyla onları susturmaya kadir olduğu halde konuşmalarına engel olmaz, onları susturmazdı. Yine günün birinde bazı kadınlara irşaatta bulunmaktaydı. Kadınlar sözünü keserek bazı sorular yöneltiyorlar ve yüksek sesle konuşuyorlardı. O esnada Ömer (ra) içeriye girdi. Kadınları, peygamber efendimizin sözünü keserek sorular yönelttiklerini ve bağrıştıklarını gördü. Fakat kadınlar, Hz. Ömer'in içeri girdiğini görünce sustular. Susmalarını gören peygamber efendimiz dişleri görünecek şekilde tebessüm buyurdu. Ömer: "Allah seni hep güldürsün ya Resulullah niçin gülüyorsun?" diye sorunca o şerefli, merhametli ve şefkatli resul şu cevabı verdi: "Bu kadınlar sen gelmeden Önce bana karşı yüksek sesle konuşup bağrışmaktaydılar. Seni görünce sustular."
Ömer: "Ey nefislerinin düşmanları olan kadınlar! Resulul-lah'tan korkmuyorsunuz da benden mi korkuyorsunuz?!" diye onlara çıkıştı. Kadınlardan biri: "Ama sen katı ve kabasın ey Ömer!" dedi. Bu sekide konuşan kadını Resulullah (sav) susturdu ve o güçlü heybetli insanın, yani arkadaşı Ömer'in katı yürekli olmadığım ifade ederek şöyle dedi: "Hayır! Şeytan Ömer'in geçtiği yollarda yürüyemez!"
Hz. Ömer, Peygamber efendimizden daha heybetli değildi. Bilâkis peygamber efendimiz hem heybetli, hem de sevimliydi. Fakat o kalplere nüfuz ederdi. Heybetini korkunç hale getirmezdi. O, insanlara doğru you gösermek için heybetliydi. Hem heybetliyken, hem mütevazi iken gayesi irşattan başka bir şey değildi. Bi'setinin başlangıcında heybetine dair aktarılan haberler çeşitlidir. Bu hususta çeşitli olaylar aktarılmıştır, ama peygamber efendimiz bu heybetim çok nadir kullanmıştır. Maksadı da, insanların yaptığı İslâm devletine icabet etmeleriydi. Davetine hem heybeti, hem de rağbeti katardı. Amaç, kıyamet gününde Allah'ın rızasını kazanmaktan başka bir şey değildi. Fakat şirkin önderleriyle karşılaştığı ve görüştüğü zaman onların ilâhi gazaba sebep olarak istihzala-rıyla karşılaştığında onları, Allah'ın azabıyla başbaşa bırakırdı. Ondaki kuvvet, ilâhi bir heybetten doğuyordu. Buna ilişkin iki olayı anlatacağız:
1- Anır bin As'ın rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz günün birinde Kâbe-i muazzamayı tavaf ediyordu. Kureyşten bazı kimseler Kabe'nin çevresinde oturmaktaydılar. Tavaf esnasında Peygamber efendimiz yanlarından geçtikçe O'na laf atıyorlardı. Rahatsız olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Bu saygısızlıklarını, peygamber efendimiz tavafın yedi şavtanı tamamlayıncaya kadar sürdürdüler. Tavafı tamamladıktan sonra onlara dönerek sağlam bir azim, kuvvetli bir iman ve heybetle şöyle dedi: "Ey Ku-reyş topluluğu! Yüzler çirkin oldu. Burunlar yere sürüldü. Ben size Ölüm getirdim!" Bunu, ya da buna benzer sözleri söyledi. Onun bu sözleri Kureyşîileri ürküttü ve paniğe düşürdü. Böyle dedikten sonra hepsi de ona güzel sözler söylemeye ve gönlünü almaya başladılar: "Ey Ebal Kasım, rahat ve bereket içinde yoluna devam et. Biz senden asla kötülük görmedik".
Hiç kuşkusuz ondaki bu insani heybeti, alemlerin rabbi kendisine bahsetmişti. Dolayısıyla ayırıcı özelliklerden biri de heybetiydi. Onun Kureyşlilere yapmış olduğu tehdit; güçlü, kuvvetli ve heybetli bir kimseden sudur ettiği için müşrikleri etkilemiş, onları ürkütmüştü.
2- İnsanlar içinde Peygamber efendimize en çok taşkınlık eden, Amr bin Hişam'dı. İslâm tarihi ona hakettiği Ebu Cehil unvanını vermiştir. Şerefli bir kimse olmadığı için ağzına geleni söylerdi. Kötülük yapmasını engelleyecek yüksek bir ahlâkı da yoktu. Yüreğine çöreklenmiş bulunan kini onu ileriye itiyordu. Peygamer efendimiz,insanlarm Muhammedi davete karşı şefkat duygularını harekete geçirmek için onun kötülüklerine ve taşkınlıklarına sabrediyordu. O tağutu, şerre yönelme halinde kendi haline bırakıyor ve zorbalığına sabırla direniyordu.
Araplardan birinin Ebu Cehil'de alacağı vardı. Ebu Cehil, adamın borcunu ödemekte gecikiyor, ödemek istemiyordu. Ödemediğini gören alacaklısı, Mekke'nin önde gelen Ebu Cehil benzeri kimselere başvurarak yardımlarını istedi. Onlar da işi alaya alarak alacaklıyı Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v. )'e havale ettiler. Adamcağız, Peygamber efedimizin yanına giderek yardımını istedi. Peygamber efendimiz de onunla birlikte Ebu Cehil'in evine gitti. Kapıyı vurdu. Ebu Cehil sarsıntı ve ürküntü içinde kapıya çıktı. Muhammed'in azminin verdiği korkudan dolayı her tarafı titriyordu. Peygamber efendimiz ona: "Adamın borcunu öde" dedi. Ebu CemTdeki cahiliyet mütekebbirliği alçalmaya başladı. Zillet gösterip boyun eğdi. Hor ve hakir bir şekilde boyun büküp adamın borcunu ödedi. Böylece emsalleri olan müşrikler arasında gülünç duruma düştü. Peygamber efendimiz kendisinin heybetinden ürken kimselerin korkusunu hafifletirdi. Günün birinde yanına bir adam gelmiş, onun heybeti karşısında titremeye başlamıştı. Peygamber efendimiz ona: "Kendine gel ben bir hükümdar değilim. Sadece Kureyş kabilesine mensup, ekmek yiyen bir kadının oğluyum".
Ebu Hüreyre'den rivayet: "Peygamber (s.a.v.) efendimizde birlikte pazara gittik. O bir kaç don satın aldı. Terazi başında duran adama da: "Tart ve tartının hakkını ver" dedi. Böyle deyince tacir, Peygamber efendimizin eline atılıp öpmeye başladı. O'da elini geri çekti ve şöyle dedi: "Bu, Acemlerin kendi hükümdarlarına yaptıkları bir muameledir. Oysa ben hükümdar değilim. Sadece sizden biriyim." Böyle dedikten sonra satın aldığı donları teslim aldı. Ben taşımak için elinden almak istedim. Bana şöyle dedi: "Bir şey satın alındığı zaman sahibinin onu taşıması gerekir."
İnsanların çok azında tevazu ile heybet bir arada bulunur. Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.), heybetin en yüksek derecesine ulaşmıştı. Aynı zamanda tevazu derecelerinin de en yükseğine ulaşmıştı. Bu tevazu nedeniyle ihtiyaç sahiplerine ve zaaf içinde bulunan kimselere yanaşır, zayıf ile ünsiyet kurar, ihtiyaç sahipleri de ihtiyaçlarını gidereceğini kendisinden umarlardı.
Büyüklük taslayanların çoğu, zafiyet hisseden ve kendilerinde şahsi iktidar bulamayan kimselerdir. Bunlar heybetlerini kullanır, büyüklük taslayarak zaaflarını örtmeye çalışırlar. İnsanları ezip sırtlarından geçinmeye gayret ederler ki, eksiklerini gidersin ve zaaflarını hafifletsinler; ya da kaynağı servet olan yapay heybetler yaratırlar. Oysa malları ve servetleri ellerinden gidince heybetleri de gider. Heybetlerinin kaynağı belki de makam ve mevkidir. Bununla üstünlük taslarlar. Oysa makam ve mevkile-rinden düşürüldükleri zaman, küçülür ve silinirler. Fakat Cenâb-ı Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu fazilet ve manevi kuvvete dayanırlar. Böyleleri yapmacık heybete, insanlara karşı üstünlük taslayıp taşkınlık yapmaya gerek duymaz ve insanları ezip hor görmezler.
İlimden, ahlâktan ve faziletten kaynaklanan fıtri heybet ile tevazu, aynı ağacın iki dalı gibidirler. Bunlar ile tevazu asla birbirlerinden ayrılmazlar. Çünkü fıtri heybet, sun'i gıdaya muhtaç değildir. Bilâkis bu türde olan heybet, sahibinin mütevazi olmasını da gerektirir ki sahibi, insanlarla ülfet etsin ve sosyal olgunluğa erişsin.
Af ve Müsamaha s
Af ve müsamaha, selim kalpten ve yüce ahlâktan kaynaklanır. Allah hem kendisinden, hem babasından razı olsun Aişe anamız, Peygamber (sav) efendimizin ahlakıyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Onun ahlâkı, Kur'an idi" Peygamber efendimiz Kur'anm hidayetini tatbik etmiş, onun yoluna tabi olmuş, asla sapmamış ve doğru yoldan dışına çıkmamıştır. Çünkü yüce Allah O'na şu emri vermişti:
"Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme " (Araf: 199)
Yine Peygamber efendimiz, Cenâb-ı Allah'ın şu kavli şerifine kulak vermişti:
"iyilikle kötülük bir olmaz (sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmalık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir ." (Fussılet: 34)
Cenâb-ı Allah bi'setten önce peygamber efendimizi risalete hazırlamıştı. İnsanların hatalarım bağışlar, yanlışlıklarını görmezden gelirdi. Af ve müsamaha, ancak kin ve öfkeden arınmış olan bir kalpte bulunur. İnsanları hakka yöneltmeye çalışan bir kimsenin ileriye doğru bakması, geriye yönelmemesi gerekir. Kin ve öfkeye iltifat etmemesi icab eder. Herkesin durumuna göre muhasebe etmesi gerekir. Aksi takdirde geriye doğru gider. Gelecekte yapması gereken işleri düşünemez olur. Mazide kalan rahatsızlıklarından kaynaklanan öfkesini dindirmeyi düşünür. İnsanları hakka davet edici risalet görevini üstlenen kimse, kendisini hazırdaki durumu düşünmekten alıkoyan gerici değildir. Bilakis böyleleri gelecek için hazırlık yapmaya çalışır.
Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)'i, Rabbi en güzel bir şekilde terbiye etmişti. En büyük hidayet yolunu ve en kuvvetli risalet yükünü omuzlaması için Rabbi onu yaratmıştı. Onu güzel bir ahlak ile terbiye etmişti. Gönlü her zaman Cenab-ı Allah'ın kendisi için hazırlamış olduğu hak davetini omuzlamaya hazırdı. Kendini bu yola adamıştı. Kalbinde sakladığı bir kini yoktu. Risalet görevini en mükemmel bir şekilde tebliğ etmeye kendini vermiş; bunu kendi nefsi için kaçınılmaz bir görev bilmişti. Kin ve öfke, ruhunu meşgul etmemişti. Kalbi, düşmanca duygularla dolmamıştı. Göğüslere ve kalplere takılan kin dikenleri, insanı çalışmaktan ve salih amel işlemekten alıkoyar; insanlarla onların bağlantısını bozar, aralarına düşmanlık fikirlerini yerleştirir. Oysa Allah'ın peygamberi, kinle meşgul olmaktan çok daha yüksek mevkilerde bulunmaktaydı.
Allah tarafından risaletle görevlendirilmeden önce Peygamber Efendimiz işte bu vasıfta ve bu konumda idi. Bütün hayatı boyunca cahili kinle uğraşmadığı bilinmektedir. Düşmanca duyguları etrafa saçmamıştır. Aksine o risaletinin son zamanlarında da tam bir müsamaha ve affı ilan ediyordu. Peygamberlere yakışan güçlü bir azimle şöyle diyordu:
"Bilesiniz ki cahiliyetten kalma kan davaları kaldırılmıştır, ilk kaldırdığım kan davası, amcam Abdulmuttalib oğlu Haris'ir, kan davasıdır?'
Bi'setten sonra da kin ve düşmanlığa meydan verecek açıkları kapatmaya son derece özen gösteriyordu. Halk arasında koğucu-luğu, -doğru da olsa- laf gezdirmeyi yasaklayarak bu amacını gerçekleştirmişti. Sahih hadisde sabit olduğuna göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Hiçbiriniz, başka birinizin söylediğini bana ulaştırmasın. Ben selim bir kalple aranıza çıkmak istiyorum. " [1]
Son derece affedici ve müsamahakar olduğundan, böyle olmayı sevdiğinden dolayı kendisini ilgilendiren bir haksızlık ve saygısızlık karşısında hiç kimseyi kınamamıştır. Resulüllah (s.a.v.)'in hizmetkarı Enes bin Malik konuyla ilgili olarak şöyle der:
"Allah'a andolsun ki Resulüllah, yaptığım hiçbir şey içinniçin böyle yaptın, yapmadığım birşey için de niçin böyle yapmadın dememiştir."
Yine sefer ve hazar halinde ona hizmet etmiş olan Enes (r.a.) şöyle der:
"Resulüllah (s.a.v.), insanların en güzel ahlaklısı idi. Bir iş için beni bir yere göndermek istedi. Ben de gitmem dedim. Ama kalbimde, Resulüllah'm emretmiş olduğu yere gitme düşüncesi vardı. Dışarı çıktım; pazarda oyun oynamakta olan çocukların yanına vardım. Bir de baktım ki Resulüllah (s.a.v.), arka taraftan gelip kafamı tutmuş, kendisine baktığımda gülüyordu ve "Ey Enes-cik, sana emrettiğim yere gittin mi?" diye sordu. Ben de "Evet gidiyorum Ya Resulüllah" diye cevap verdim."
Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.)'in hizmetkarı Enes, kendisine emredilen işi yapmak üzere yoluna devam edip gitti. [2]
Peygamber efendimizin nübüvvet haberleri arasında şüphesiz bu haber, küçük görünmektedir. Ama mana bakımından büyüktür. Bu haberde Peygamber efendimizin müsamahakarlığı ve ahlaki yüceliği görünmektedir.
1. Kendisine karşı inatçılık eden hizmetçisini affedip asiliğini müsamahayla karşılamıştır. Zahiren emrini reddeden Enes'i kınamamış ve azarlamamıştır. Bu asiliği nedeniyle onu sorgulama-mış, bilakis onu kendi takdiriyle başbaşa bırakmıştır. Bu işi kendi rızasıyla yapmasını beklemiştir.
2. Güzel af ve müsamahakarlığının, Enes'in gönlünde ne gibi sonuçlar doğurduğunu öğrenmek için, Enes'in peşine düşerek onu izlemiştir. Müsamaha ve toleransı ile Peygamber Efendimiz gönülleri bir güneş gibi aydınlatmıştır. İnsanları zorlamadan, sıkıştırmadan öfke ve gazapla kalplerini kilitlemeden, onlara kardeşçe davranmıştır.
3. Emrine karşı gelen Enes'e öfkelenmemekle yetinmemiş, aynı zamanda kendisiyle şakalaşmış ve kafasını avucuyla tutmuş; sonra da şakalaşarak ey "Enescik" diye seslenmiştir. "Enescik" diyerek onu nazlandırmak istemiştir. Halbuki Enes kendisine karşı gelmiş ve buyruğunu reddetmişti.
Sonra da müsamaha ve affın; zahiri davranışlardan yola çıkarak sorguya çekilmekten vazgeçmenin zaferini ilan edercesine şöyle demiş:" Sana emrettiğim yere gittin mi?"
Bu nübüvvetin olgunluğunu ve yolunu kaybedip ürkmüş nefisleri hakka davet eden peygamberi ahlakın yüceliğidir. Görüldüğü gibi af ve müsamaha ile insanlara yaklaşarak ünsiyet peyda etmiştir.
Yine aynı Enes şöyle diyor: "Peygamber Efendimizle birlikte yolda yürümekteydim. Üzerinde kaba astarlı bir aba vardı. Arabi-nin biri onu yakalayarak abasının ucunu tutup şiddetle çekti. Arabi abasını çekmekte iken ben Resulüllah'ın omuzuna baktım. Abanın yaka kısmı omuzunu kızartmıştı. Sonra Arabi şöyle dedi: "Ey Muhammedi Adamlarına emret de senin yanında bulunan Allah 'm malından bana versinler." Peygamber Efendimiz arabiye dönüp gülmeye başladı. Sonra da ona yardımda bulunmaları içiı ilgililere emir verdi."
Peygamber efendimizin bu af ve müsamahakarlığı bi'setinden önce de vardı. Şahsına şiddetli eziyet verdikleri zaman da böyle davranırdı. Kureyş'in şiddetli baskı ve eziyetlerine karşı yumuşak sözlerle karşılık verirdi. Eziyete karşı müsamahakarlıkla karşılıkta bulunurdu. Bu hali ile Cenab-ı Allah onun vasıtasıyla dilediği kullarını hidayete erdiriyordu. Eğer af ve müsamahakarlığı esas olmasaydı, Lut peygamberin dilediği gibi kavmine bela ve musibet gelmesini Allah'tan isterdi. Nuh (a.s.) rabbine şöyle niyazda bulunmuştu:
"Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma. Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve yalnız ahlaksız ve nankör (insanlar) doğururlar." {Nuh 26-27)
Fakat Cenab-ı Allah peygamberlerin bazısını bazısına üstün kılmıştır. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Bu peygamberlerin ahlakı, ümmetini hidayete ve doğruluğa iletmeye elverişli bir ahlak olmalıdır.
Rivayet olunduğuna göre Kureyşliler peygamber efendimizi yalanlayıp ona aşın derecede eziyet verdiklerinde Taife giderek Sa-kif kabilesine sığınmıştı. Fakat Sakif kabilesinin Önde gelen adamlan, ayak takımlarını kışkırtarak Peygamber efendimize saldırt-mışlardı. O esnada Cebrail (a.s.) gelerek kendisine şöyle demişti: "Doğrusu Cenab-ı Allah kavminin sana karşı cephe alışını ve sana kötülükle mukabelede bulunuşunu görüp işitmiştir. Bunun için de dağların meleğine, senin emrine girmesi için buyruk vermiştir."
Bunun üzerine dağların meleği Peygamber efendimize seslenerek: "Dilediğin gibi bana emir ver, dilersen Ahşebeyn (Mekke-i Mü-kerreme'yi çevreleyen iki dağ) dağlarını kaldırır, bu kavmin üzerine bırakırım"
Ali cenab ve müsamahakar Peygamberimiz Cenab-ı Allah'a şöyle dua etmiştir: "Allah'ım milletimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar. "
îbn El-Münkedir'in anlattığına göre Cebrail (a.s.), Peygamber (sav)'e şöyle demiştir: "Doğrusu yüce Allah göklerle yere ve dağlara, sana itaat etmeleri için emir vermiştir."
Peygamber efendimiz: "Belki Cenab-ı Allah tevbelerini kabul eder umuduyla onlara beddua etmeyi erteleyeceğim" demişti.
Peygamber efendimizin af ve Özverisi, kendisine eziyet eden, kendisiyle savaşan, her türlü baskı ve işkence yöntemini kullanan ve çeşitli tuzaklar kuran kavmini affederken görülmüştür. Zalim ve işkenceci kavmine karşı kuvvetli bir zafer elde ettiğinde onları bağışlamıştı. Cenab-ı Allah'ın başarılı kılması sonunda Mekke-i Mükerreme'yi fethettiğinde Kureyş topluluğuna seslenmişti. Kendileri muzaffer olsalardı, şahsına ve müminlere karşı neler yapacaklarını düşünmemiş, aksine kendisi gibi yüce bir şahsiyetin onlara nasıl davranması gerektiğini ve gönüllerini hoş tutup kalplerindeki kini gidermek için nasıl muamelede bulunmasının icab ettiğini düşünmüştü. Bu düşünce içinde yeri gelmiş bir dostluk havasına bürünerek onlara şöyle demişti: "Size ne yapacağımı sanıyorsunuz?" Onlar da: "Şerefli ve alicenap bir kardeş şerefli ve alicenap kardeş oğlu! Senden sadece hayır yapacağını bekliyoruz" demişlerdi. Bunun üzerine kendisi de şöyle demişti: "Kardeşim Yusuf un, kardeşlerine dediğini size söylüyorum: Bugün size kınama yok, Allah sizi bağışlar; o merhametlilerin merhametlisi-dir! Gidin bakalım artık serbestsiniz."
Islamiyette yeni bir dönemi karşılamak için bu sözüyle gönül-lerdeki kin ve düşmanlıkları sona erdirmiş, düşmanca duyguları kulak ardı etmişti.
Hak yoluna davet eden kimsenin, nefsini iki şeyden arındırması gerekir:
1. Daha önceleri insanların kendisine yaptıları eziyetlerden haksızlık ve kötülüklerden doğan acı ve kederleri kalbinden çıkarıp atmalıdır. Onlara kötülükle mukabelede bulunmamalı, kalbini intikam duygularıyla doldurmamalıdır. Haklı da olsa, elden alınmış bir hakkı geri almak için de olsa, öc alma duygusunu gönlüne yerleştirmemelidir. Bunun çaresi de, insanın geçmişteki kötülükleri unutması ve düşmanlarına müsamahayla karşılık vermesidir. Unutmanın yegane yolu budur. Geçmişteki kötülükleri affetmek, kurtuluşa davet eden, hakka çağıran kimseyi güçlendirir.
2. Hak davetçisi bencillikten uzak durmalı, kendini düşünmemelidir. Bu da başkalarını kendi şahsına tercih etmesini gerektirir. Davetini yaptığı inanç uğruna kendini feda etmesini icap ettirir. Bencillikten kalbi temizlemek, ancak batıla yol açmayacak şekilde haklardan feragat etmek ve başkalarının hukukuna boyun eğmekle mümkün olur. Bunu yaparken de umumun hakkını savunmaktan vazgeçilmemelidir. Davetçi, kendi kişisel hakkını unutur, hatta şahsıyla ilgili hakları önemsemeyip ihmal eder, ama umumun hukukunu çiğnetmez. Davetinin icaplarını gözardı etmez. Umumun haklarını korumaya kendini verebilmek için, kendi haklarından fedakarlık edip özveride bulunur.
Hak davetçisinin ve insanlar arasında haktan yana olan kimselerin bu nitelikte olması gerektiğine göre, alemlerin rabbi tarafından elçi olarak gönderilen şahsın nasıl olması gerekir? O kendi hukukunu unutur, şahsına yapılan tecavüzleri bağışlar, ama insanların hukukunu hatırında tutardı. Umumun haklarının bir bölümünün dahi çiğnenmesine müsaade etmezdi. Müminlerin annesi Aişe (r.a.), Peygamber efendimizin vasıflarını anlatırken şöyle demiştir: "Kötü söz söylemez, kaba davranmaz, gürültü çıkarmaz, çarşı pazarlarda bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabelede bulunmaz, bilakis affedip bağışlardı."
Özetle Peygamber efendimiz hep hayrı taşımıştır. Nefsini, başkalarına tecavüzde bulunmaya yönelten şeylerden uzak tutardı. Hep faydalı olmuştu. Allah rızası için olmadıkça, kimseye karşı tiksintisini belirtmez, öfkelenmez ve buğz etmezdi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi