Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 85. Sayfa - 1Cilt

 

Hayası

 

Haya, insanın sahip olduğu manevi bir sıfattır. Eseri insanın davranış ve eylemlerinde görülür. Hayâlı kişi, insanların nefreti­ni mucib davranışlarda bulunmaz. Alışkın olmadıkları işleri yapmaz. Fazilete aykırı hareketlerde bulunmaz ve kötü sözler söylemez. Rezilce işleri alenen yapmaz; insanların kabulle karşı­lamadıkları işlere girişmez. Günaha sebep olmadıkça toplumun gönlünü hoş edecek işlerde bulunur.

Şunu da belirtelim ki haya ile karıştırılan veya ilk görüldüğü anda haya ile çeliştiği zannedilen başka bir sıfat da vardır. Bazı kimseler hayanın nefsi zaafîyet olduğunu ve haya nedeniyle sus­manın bir nevi riya ve gösteriş olduğunu zannetmişlerdir ki, bu yanlıştır. Çünkü gerçek haya zaaf değildir. Zaaftan da kaynak­lanmaz. Aksine olgunluktan kaynaklanır. Çünkü hayâlı kimse, ancak olgun ve kamil davranışlarda bulunarak insanlara görün­mek ister. Yine asıl itibarıyla rezil işlerin kendisinden çıkmama­sına özen gösterir. Bu, bir zaaf değildir. Aksine toplumu çözüntü ve sosyal bağlardan kopup, insani rabıtalarla ilişkiyi kesme nok­tasına getirecek olan kirlerden ve pisliklerden arındırmaktır.

Cesaret ile haya bir arada bulunurlar. Hatta bunların bir ara­da bulunması, kişinin olgunluğun zirvesine ulaştığını gösterir. Yeri gelince hak sözü söylemek, haya ile uyum sağlar. Hak sözü gerektiğinde söylemeyip sükut ile geçiştirmek, haya sayılmaz. Bi­lakis bu, boyun eğmektir. Haya, faziletleri korumaktır. Rezillikle­rin ortaya çıkmaması için gerekli baskıyı yapmaktır. Hayanın, doğru sözü ve hakkı söyleme hususunda cesarete etkisi olduğuna göre o, hakka davet edici kimseyi, şiddete başvurmadan yumu­şaklıkla konuşmaya yöneltir. Bu, sertçe konuşmaktan daha uy­gun ve daha tesirlidir. İnsanları doğru yola daha çok iletir. Eğer hak, yüksek sesle ve alenen konuşmayı gerektiriyorsa, bu kuvvet vasfını alır ki, haya buna engel değildir.

Hiç kimse, hayanın riya ve gösteriş olduğunu zannetmesin. Haya, sadece hakkı söylemeyi gerektirir. Hakkı örtbas etmemeyi icap ettirir. Batıla göz yummayı gerektirmez. Haya, sahibini hak­kı öne sürme imkamna eriştirir. Böyleleri işi sağlamca ele alarak hakkı savunurlar. Fakat davalarım, kabalığa yönelmeden, yumu­şak bir üslupla dile getirirler.

Kadi İyaz, "Şifa" adlı eserinde hayanın açıklamasını yaparken şöyle der?

"Haya ve kötülükleri görmeme sıfatına gelince, şunu deriz ki: Haya, insamn yüzünü örten bir perdedir. Hoşlanılmayan bir iş ya­pıldığında bu duygu belirir. Ya da yapılmaması yapılmasından daha hayırlı olan bir durumla karşılaşıldığında bu duygu belirir. Kötülükleri görmeme vasfına gelince bu, insanın kendi tabiatı icabı olarak hoşlanmadığı şeyleri görmezden gelmesi demektir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz insanların en hayâlısı idi. Onların bilinmemesi gereken taraflarını görmezden gelirdi. Yüce Allah buyurmuştur ki: "Bu (hareketiniz) Peygambere eziyet ediyor. Fa­kat o (size bunu söylemekten) utanıyordu. Amma Allah hak (ki söylemek)ten utanmaz ." (Ahzap53)

Ebu Said El Hudri (r.a.)'den rivayet:

"Resulüllah (s.a.v.), örtüsü içindeki bakire kızdan daha hayâlı idi." [1]

Peygamber efendimizin hayası, genel hal ve hareketlerinde gö­rülürdü. Bütün davranış ve hareketlerinde hayâlı olduğunu is­patlayan bazı davranışlarını örnek göstereceğiz:

a. Fazla cömert olduğundan dolayı bazı sahabileri onun evine giderek yemek yerler, sonra da konuşmaya dalarlardı. Bu da Pey­gamber (s.a.v.) efendimize eziyet veriyor, onu rahatsız ediyordu. Evi içinde ızdırap çekiyordu. Aynı zamanda hane halkı da bu du­rumlardan rahatsız oluyorlardı. Ama kendisi, sahabilerine evden çıkmalarını söylemeye utanıyor, ya da bu hususta onlara herhan­gi bir işaret vermekten çekiniyordu. Nihayet Cenab-ı Allah, bu hususta mü'minleri terbiye etmeyi üstlendi. Resulünü hayatının yasalarına aykırı davranmaktan affedip şöyle buyurdu:

"Ey inananlar, yemeğe çağrılmadan peygamberin evlerine gir­meyin (şayet yemek haricinden size izin verilmiş de girmişseniz) yemek vaktini gözetlemeyin (yemek gelsin diye oturup durmayın). (Yemeğe) davet edildiğiniz zaman girin; yemeği yiyince dağdın. (Birbirinizle veya ev halkıyla) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketi­niz) Peygambere eziyet ediyor. Fakat o (size bunu söylemekten)-utanıyordu. Ama Allah, hak(kı sÖylemek)ten utanmaz. Onlardan, (yani peygamberin hanımlarından) birşey istediğiniz zaman per­de arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Sizin, Allah'ın Resulüne eziyet etmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla ola­maz. " (Ahzap 53)

b. Onun hayâlı davranışlarından biri de şöyleydi: Bir hakkın zayi edilmesi durumunda haksızı karşısına almazdı. Bilakis bir kimsenin, hoşlanmadığı bir işi yaptığını haber aldığında onu karşısına alıp da niçin şer1 an caiz olmayan bu işi yaptın? demez, ancak şu yolu izlerdi: Topluma hitap ederek şöyle derdi: "Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle yapıyorlar, veya böyle diyorlar ." Bu hi­taptan sonra halkın umumunu, hoşlanmadığı o işi yapmaktan sa-kındırırdı. Ama duyduğu o kötü fiili işleyen kimsenin adından söz etmezdi. Çok hayâlı olduğundan dolayı umumi olarak yasaktan bahseder, yasaklanmış bir davranışta bulunan kimsenin ismini açıklamazdı. Protestosunu kapsamlı ve genele yöneltirdi. İsten­meyen bir davranışta bulunması muhtemel herkese genel hitapta bulunurdu. Şunu da belirtelim ki işlenen çirkin fiil, şahsını ilgi­lendirdiğinde kimseyi kmamazdı. Protestosunu, sadece suç işle­yen kişiye yöneltmeden genel ifadelerle yapardı. Bütün bunlarla birlikte o, her işini hikmetlice yapardı. Çünkü suç işleyen kimseyi karşısına alıp onu kınayacak olsaydı, suçlu eziklik duyar ve peri­şan olurdu. Belki de suçluyu defalarca kınamak ve ayıplamak, onun, suçu tekrarlamasına ve sürekli suç işlemesine neden olur­du. Ayrıca suçluyu azarlayıp rezil etmek, ona karşı şeytana yar­dımcı olmak demekti. Nitekim Peygamber (s.a.v.) efendimiz, içki içen bir kimseyi cezalandıran sahabilerin, suçluya "Allah seni re­zil etsin" dediklerini duyduğunda şöyle demişti: "Suçluya karşı şeytana yardım etmeyin!"

c. Peygamber efendimiz nadir görülen suçlardan birinin işlen­diğini haber aldığında, suçluyu karşısına alıp onu suçtan sakın-dırmazdı. Aksine, onu engellemeleri için ashabına teşvikte bulu­nurdu. Bir defasında, üzerinde safran beyazıyla boyalı süslü ve bakanların gözlerini kamaştıran bir elbiseyi giymiş olan biri yanı­na geldi. Elbisenin olgun kimselere yakışmayan bir giysi olduğu­nu gördüğü halde onu, bu elbiseyi giymekten alıkoymamıştı. An­cak adam yanından çıkıp gittikten sonra, sahabilerin bazılarına, onu bu elbiseyi giymekten men etmelerini emretmişti. Çünkü Peygamber efendimizin o adamı, söz konusu elbiseyi giymekten menetmesine öncelikle hayası mani olmuştu. İkinci olarak da yaptığı kötü işi ilan etmenin adama ağır geleceğini hissettiğinden onu uyarmamıştı. Üçüncü olarak da o elbiseyi giymekten sakın-dırmakla, adamın toplum içinde eziklik duyacağını düşünmüştü. Bu nedenle bu adamı kendisi men etmemiş, sakındırmaları için sahabilerini görevlendirmişti.

d. Peygamber efendimizin hayâlı ve insanlara karşı latif, se­vecen olduğunu gösteren davranışlarından biri de şu idi: Bir adamla karşılaşıp konuştuğunda profilden değil, vücudunun ta­mamı ile yönelerek konuşurdu. Adam sözünü bitirmeden ve çekip gitmeden kendisi gitmezdi.

Peygamber efendimizin hizmetçisi Enes (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Peygamber efendimiz, biriyle karşılaştığında, muhatabının konuşmasını bitirmesinden önce kimse ayrılmazdı.

Yine Enes'in rivayet ettiğine göre bir şahıs kendisiyle tokalaş-tığı veya kendisi başka biriyle tokalaştığı zaman karşı taraftaki şahıs elini çekmeden kendisi çekmezdi. Adamın biri kendisine sır vermek istediği zaman eğilir, kulağını onun ağzına yaklaştırırdı. Adam konuştuğu süre içinde başını eğik tutardı.

Biri çıkıp da diyebilir ki: Peygamber efendimizin hayası ve in­sani nitelikleri davetini yapma hususunda kendisine kolaylık sağlamış mıdır? Yoksa bu nitelikleri şahsi bir özelliği olup hak da­veti ve risalet tebliği ile bir ilgili yoktu, denilebilir mi?

Buna cevaben deıiz ki: Davetçinin ahlakı, insanları yapılan da­vetin alanına çeker. Eğer davetçi kötü huylu, kavgacı ve gürültü­cü olursa, insanlar kendisinden nefret ederler. Davetine de icabet etmezler. Ancak davetin rengiyle değil de özüyle ilgilenen yalın hak aşıkları, bu gibi şeylere aldırmayarak davetine icabet ederler.

Güzel ahlak, kişioğlunun ilgisini çektiğine ve onu doğruluğa yönelttiğine göre ruhsal ilginin konusu olan ahlakın en güçlü yan­sıması en güçlü ahlaktır. Haya, sahibini öyle erdemli kılar ki, ho­şa gitmeyen şeylerle insanların karşısına çıkmaz. Aksine alışkın oldukları şeylerle karşılarına çıkar ki, bilinçaltı bir tepkiye yol aç­masınlar ve haktan uzaklaşmasmlar. Eğer davetçi kaba davranıp sert ve kötü konuşursa, davetine köstek olur. Ondaki istiskal ve ağırdan alma, davetinin reddedilmesine neden olur. Haya ile bir­likte yumuşak huyluluğun olması, zaaftan değildir. Bu bilakis in­sanın hak üzerindeki kuvvetinden kaynaklanır. Bu niteliklere sa­hip olan kimselerin davetleri kolayca mesafe kateder ve insanla­rın gönüllerinde yer tutar. Peygamber efendimizin evsafım anlatan Ebu Talib oğlu Ali (r.a.), şöyle demiştir: "Peygamber efendi­miz insanların en geniş yüreklisi idi. En doğru lehçeyi konuşandı. Yumuşak huylu ve güzel geçindi idi."

Peygamber efendimizde güzel ahlak ile hayanın ve hakka tu­tunmanın bir arada bulunması, onu, insanları hak hususunda güzellikle uyarmaktan alıkoymamıştır. Bu sayede o, kalplere nü­fuz etmiş ve amacına ulaşmıştır.

Onunla bir arada yaşamış olan sahabilerden Ibn Cübeyr, onda haya, terbiye ve hoş sohbetin bir arada bulunduğunu isbatlayan bir kıssa nakletmektedir. Şöyle ki: "Resulüllah (s.a.v.)'le birlikte 'Merrüzzahr' denilen yere vardık. Ben bahçemden çıkmıştım. Bir de baktım ki, kadınlar toplanmış, sohbet ediyorlar. Hoşuma gitti­ler. Eve döndüm. Dolaptan süslü bir elbise çıkarıp giydim. Sonra da kadınların yanına varıp oturdum. O esnada Resulüllah (s.a. v.) de kubbesinden (evinden) çıkıp yanıma geldi ve ey Ebu Ab-dillah, ne diye kadınların yanında oturuyorsun? diye sordu ve çe­kip gitti. Ben de peşine düşüp dedim ki: Ya Resulüllah, benim ser­keşlik edip kaçan bir devem var, ona bir bağ arıyorum."

Ben böyle dedikten sonra Resulüllah (s.a.v.) çekip yoluna gitti. Ben de peşine düştüm. Nihayet abasını çıkarıp helaya girdi. Def-i hacette bulunduktan sonra çıkıp abdest aldı ve yanıma geldi. Ba­na "Ey Eba Abdillah! Serkeşlik eden deveni ne yaptın?" dedi Son­ra birbirimizden ayrılarak yolumuza gittik. Daha sonra nerede karşılaşırsak bana mutlaka şöyle derdi: "Selam sana ey Eba Ab­dillah! Serkeşlik edip kaçan deven ne yaptı?"

Ben acele ile Medine'ye gittim. Fakat mescidden ve Resulül-lah'ın yanında oturmaktan uzak durdum. Uzun bir süre sonra mescidin tenhalaşacağı saati gözledim. Mescid tenhalaşınca içeri girip namaz kılmaya başladım. O esnada Resulüllah (s.a.v.) evi­nin odalarından birinden çıkıp bana doğru geldi, iki kısa rekat namaz kıldıktan sonra yanıma gelip oturdu. Ben de yanımdan kalkıp gider ve beni bırakır umuduyla namazı uzattıkça uzattım. Peygamber efendimiz bu durumu görünce şöyle dedi: "Ey Eba Ab­dillah! Sen namazı dilediğin kadar uzat, sen buradan gitmedikçe ben buradan gidecek değilim." Ben kendi kendime dedim ki: "Al­lah'a andolsun ki Resulüllah (s.a.v.) den özür dileyecek ve onun gönlünü serinleteceğim." Namazı tamamladıktan sonra peygam­ber efendimiz bana şöyle dedi: "Selam sana ey Eba Abdillah! Ser­keşlik eden deven ne yaptı?"

Ben de dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü! Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, ben müslüman olduğumdan beri devem serkeşlik edip kaçmamıştır." Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) iki ya da üç kez bana: "Allah sana rahmet etsin" dedi ve ondan sonra da artık bana takılmadı.[2]

Değerli okuyucu Peygamber efendimizin, sahabelerini kötü söz söylemeden haya çemberinin ve Muhammedi hidayetin dışına çıkmada nasıl terbiye ettiğini görüyor musun? Bir adamın kadın­larla bir arada oturduğunu, onlardan hoşlandığını ve onların ho­şuna gitmek için de güzel giysiler giyindiğini görüyor; kadınlar arasında niçin oturduğunu soruyor, o da cevap verirken yalan söy­lüyor. Bu adam iki hata işlemiş oluyor:

1. Kadınlar arasında oturan adam haya perdesini parçalıyor ve onların arasına giriyor.

2. Sonra da orada oturmasına gerekçe olarak da aslı olmayan birşey söylüyor.

Peygamber efendimiz ona sürekli bir biçimde niçin oturduğu­nu soruyor ve bu sorusunu ısrarla tekrar ediyordu. Çünkü daha ilk anda kendisine verdiği cevapta yalan bulunduğu vehmine ka­pılmıştı. Adamın gerçeği söylemediğini sezinlemişti. Bu nedenle mezkur soruyu tekrarlamıştı. Adamın tevbe ve istiğfarda bulun­masını sağlamak için bu soruyu defalarca ona yöneltmişti. Ayrıca söylediği yalandan ötürü de af ve mağfiret dilemesi için şakavari bir halde anılan soruyu ısrarla yöneltmişti. Mizahi bir üslupla yö­nelttiği bu soruyla aslında onu kınamayı amaçlamıştı. Nihayet adam, işlediği günahı ikrar etmiş, Peygamber efendimize karşı yalan söylediğini itiraf etmişti. İtiraf da tevbe kapılarının ilkidir. Adamın, peygamber efendimizle karşılaşmaktan kaçması da, onun işlediği günahtan ötürü pişman olduğunu göstermektedir.


 

[1] Kadi Iyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 68.

[2] İbn Cevzi, el-Vefa bi Ahbaril Mustafa, c. 3, s. 449.