Islam Tarihi - 93. Sayfa - 1Cilt
Peygamberimizin Bi'setten Sonraki Zahitliği
Peygamber efendimizin bi'setten sonraki zahidliği, bi'setten önceki zahidliğinin bir uzantısından ibaretti. Ancak bi'setten sonra zahidliği, daha muazzam ve daha yüce bir surete bürünmüştü. Çünkü o, risaletin yükünü omuzlamış, bu nedenle de zahidliği başka bir anlam kazanmıştı. O, güç bakımından daha büyük bir üstünlüğe sahip olduğu halde yine de zahidliği elden bırakmamıştı. Onun zahidliği, bütün mu minler tarafından biliniyor ve bu konuda örnek alınıyordu. O'nun zahidliği, manastırlara kapanan rahiplerin zahidliğine benzemiyordu. Aksine o, hayatın bütün alanlarında çalışıp uğraş veriyor ve bu ruhu mü'minlere aşılıyor, onları böyle bir zahidliğe davet ediyordu.
Belki de onun zahidliğinin en muazzam görüntüsü, Davud ve Süleyman peygamberler gibi Hükümdar-Peygamber olmayı red-detmesiydi. İbn Abbas'ın rivayetine göre Cenab-ı Allah, peygamberine Cebrail'le birlikte bir meleği göndermişti. Melek, Hz. Pey-gamber'e şöyle demişti: "Doğrusu yüce Allah Kul-Peygamber olmakla Hükümdar-Peygamber olmak arasında seçitn yapman için sana hak tanıdı" Meleğin bu sözlerine cevap olarak Peygamber efendimiz şöyle demişti: "Hayır, ben Kul-Peygamber olacağım." Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.
Kur'an-ı Kerim,insanları haramdan uzak durmaya davet etmektedir. Allahü Teala, Muhammed ümmetinin tümünü haramlardan men etmiştir. Ancak bu konudaki hitaplar, başlangıçta Peygamber efendimize yöneltilmiştir. İbn Kesir'in "el-Bidaye ve'n-Nihaye" adlı eserinde konuyla ilgili olarak şöyle denilmektedir:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir." (Ta-Ha: 131)
"Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut. Gözlerin dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme. " (Kehf: 28)
"Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sınırı) budur." (Necm: 29-30)
"Andolsun, sana ikişerlerden yedi ve bu büyük Kur'anı verdik. Onlardan bazı çiftlere (sınıflara) verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme ve (sana inanmadıkları için) onlara üzülme. Müminlere kanatlarını indir (onlara karşı mütevazı, şefkatli davran.)" (Hicr: 87-88) [1]
Bu ayet-i kelimelerdeki hitapların tümü Peygamber efendimize olmakla birlikte, hakikatte mü'minlerin hepsine yöneliktir. Bu da iki hususa işaret etmektedir:
1- Haramdan sakınmak. Bu, avam tabakasının zahidliğidir. Bu nedenle insanların tümünün bu şekilde zahidlik göstermeleri istenmiştir.
2- Haramdan sakınmak, sırf maddi ve reel sakınmakla mümkün olmaz. Manen de haramdan sakınmak ve sebeplerinden uzak durmak gerekir. Bu nedenle ayet-i kerimedeki yasak, nefsi sebeplere yönelik olmuştur. Şanı yüce ve kelimeleri yüksek olan Allah şöyle buyurmuştur:
"Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme." (Ta-Ha: 131)
Bu ayet-i kerimede, şehvetlerden uzaklaşıp noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'a yönelen kimselere çağrıda bulunulmakta, şehvetlerle içice yaşayan kimselerden uzak durmaları tavsiye edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut." (Kehf: 28)
Sabah akşam Rablerine yönelen kimselerin yaşantısı, insanın nefsini terbiye eder. insanda haramlardan uzak durup noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'a yönelme duygularını yeşertir.
Muhammed (sav)'in serveti arttıkça ve iktidarı genişleyip sorumlulukları çoğaldıkça, musibet ve sıkıntılarla içice oldukça za-hidliğinin daha da arttığını görmekteyiz. Çünkü o savaşlara ve bunun getirdiği sıkıntılara katlanmanın, nefsi terbiye etmek ve lezzetleri terke yöneltmekle mümkün olabileceğini anlamıştı. O, ümmetini tahammüle ve sıkıntılara katlanmaya, sadece diliyle değil, .yaşantısı ve tavırlarıyla da davet ediyordu. Yaşantı ve tavırlarla yapılan davet, dil ile yapılan davetten daha etkili olur. Örneğin ipek ve ibrişimlerden yapılma elbiseler giyen bir kimsenin, insanları yırtık pırtık elbiseler giymeye davet etmesi doğru olmaz. Çünkü böyle bir kimsenin durumu, yaptığı davet ile çelişmektedir. Dolayısıyla sözüne kulak verilmez ve tavsiyesine uyulmaz.
Hicretten önce Peygamber efendimiz zayıf mü'minlerin ihtiyaçlarını giderir, onları korurdu. Mü'minlerin anası Hatice'nin verdiği malla yaptığı ticaret neticesinde elde ettiği kazancı, zayıf mü'minler için harcardı. Çünkü zayıf mü'minler, Peygamber efendimize tabi olan ilk insanlardı. Müşrikler, zayıf kimselere, özellikle iman etmiş zayıf kimselere yemek vermekten kaçınıyor, onlara azap ve işkencenin en şiddetlisini çektiriyorlardı. Onları horlayıp tahkir ediyorlardı. Peygamber efendimiz de çeşitli bağışlarla onlara destek oluyor, sabır talebinde bulunmalarını tavsiye ediyordu. Allah'ın izniyle yakında genişliğe kavuşacaklarını bildiriyordu. Sıkıntıya düşen bir mü'min gördüğünde, ona destek olmaktan asla kaçınmıyordu. İslam davetinin icablarını yerine getirmek amacıyla yaşayabilmesine yetecek en az miktardaki malla yetiniyordu.
Medine'ye hicret ettikten sonra, İslamiyet'in neşri ile meşgul olmaya başlayınca, geçim vasıtası olan ticaretten elini çekmek zorunda kaldı. Tarihi kronolojiden açıkça anlaşıldığına göre o, ticareti daha hicretten önce bırakmıştı. Belki de mü'minlerin anası Hatice'nin vefatından sonra ticari faaliyetlerini durdurmuştu. Geçimini Beytü'l-Mal'dan temin ediyordu. Çünkü kamu yararına çalışan ilk ve en yüksek görevli kendisiydi. İslami anlamdaki genel velayet gereğince, ganimetlerin beşte birini harcama yetkisine sahipti. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:
"Eğer Allah'a ve (hak ile batılın) ayrılma gününde, o iki topluluğun karşılaştığı (Bedir)gün(ün)de kulumuz (Muhammed)'e indirdiğimiz (ayetler)e inanmışsanız, bilin ki, ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah'a, Resulüne ve (Allah'ın Resulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir." (Enfal: 41)
Peygamber efendimizin nafakası Beytiı 1-MaI'dan, ya da ganimetlerden verilmeye başlanınca, o daha fazla çalışmaya başladı. Müslümanlar için daha fazla gayret sarfetmeye koyuldu, mal ve konforlu geçimden uzak durarak zahidane bir hayat yaşadı. Vücudunu ayakta tutacak ve yaşantısını sürdürecek lokmalara ihtiyacı olmasaydı, onları da yemez ve uzak dururdu. Peygamber efendimiz hasır üzerinde uyurdu. Öyle ki hasır, onun mübarek vücudunda iz yapardı. Rivayete göre Ibn Mes'ud şöyle demiştir:
"Resulüllah (sav) efendimiz bir hasırın üzerine uzanıp uyumuştu. Hasır, cildinde iz bırakmıştı. Ben de, hasır izinin görüldüğü yerlerini ovalamaya başladım ve: "izin ver, senin için bir sergi serelim de, üzerinde uyumakta olduğun bu hasır vücudunu incitmesin" dedim. Peygamber efendimiz cevaben şöyle buyurdu: "Benimle dünyanın durumu, bir ağacın gölgesi altında oturup istirahata çekilen bir süvariye benzer. Istirahatini tamamladıktan sonra çekip yoluna gider ve o ağacı terkeder ."
Peygamber efendimiz başını hurma lifinden yapılan bir yastığın üzerine koyup yatardı. Onu bu halde gören Hattab oğlu Ömer (r.a) ağlamaya başlamıştı. Zahid Peygamber ona: "Niçin ağlıyorsun?" diye sorunca, Ömer şöyle demişti: "Nasıl ağlamayayım ki? Kisra ve Kayser, dünyanın debdebeli hayatı içinde yaşıyorlar. Oysa sen bu kaidesini" Muhammed (sav), ona şu cevabı vermişti: "Ey Ömer! Dünyanın onlara, ahiretin de bize olmasını istemez misin?" Ömer: "Evet, isterim" diye cevap verince Peygamber efendimiz de: "işte bu böyle olacaktır." dedi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi