Bi'setten Sonra Allahü Teala, Hz - İslam Tarihi - 1Cilt - 98. Sayfa
Bi'setten Sonra
Allahü Teala, Hz. Muhammed (sav)'i peygamber olarak görevlendirdikten sonra, şecaati tam olarak zuhur etti. Risalet tebliğinin ilk aşamasında, risalet tebliği esnasında, bu tebliğin son dönemlerinde hep şecaate ihtiyaç duyulur. Peygamber efendimiz Hz. Hatice'nin amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'in yanına gittiğinde, Varaka ona şöyle demişti: "Senin getirdiğin davetin benzerini getiren herkese düşmanlık gösterilmiştir!" Fikir düşmanlarına karşı durabilmek için şecaate, sebata ve tahammül gücüne ihtiyaç vardır. "Allah, risaletini nereye (ve kime) bırakacağını daha iyi bilir " Cenab-ı Allah zayıf, sıkıntılı ve ilk darbe karşısında umutsuzluğa kapılan kimseleri peygamber olarak seçmemiştir. Darbelere karşı dayanıklı ve sürekli sabır gösteren kimseleri peygamber olarak seçmiştir. Birbiri ardınca gelen, bazan da topluca gelen darbelere karşı kırılmayan, dirençle mukavemet eden kimseleri peygamber olarak seçmiştir. Bu darbeleri ancak yürekli, şe-caatli, azimli kimseler karşılayabilirler. Peygamberler, darbelere karşı iman etmiş kimsenin sükuneti ve rahatlığıyla karşı dururlardı.
Ebu Cehil, İslam daveti ve davetçisi karşısında şimşek ve yıldırımlar çakıyordu. Sürekli eziyette bulunuyordu. Muhammed'i ve arkadaşlarım korkutup İslam davetinden caydırmak için, dur durak bilmeden uğraşıyordu. Halbuki, bu müşriklerin şiddet ve ezaları karşısında Peygamber efendimizin gayreti daha da güçlendi. Asla gevşemedi ve usanç göstermedi. Aksine gönül rahatlığı ve yüreklilikle hakkı açıklamaya devam etti. Peygamber efendimizin düşmanları arasında güçlü kuvvetli kimseler bulunduğu halde o, onlardan asla korkmadı ve çekinmedi. Onlara karşı kendi karekterinin ve görevinin gereği olarak yumuşak konuştu, fakat onlardan asla çekinmedi ve ürkmedi. Katı kalpli olmamak ve dolayısıyla çevresindeki insanları dağıtmamak, kalpleri kendine ve davetine ısındırmak için yumuşak konuşuyordu.
Henüz müşrik olmakta ısrar eden, etrafına korku ve ürküntü saçan heybetli Hattab oğlu Ömer, Erkam bin Ebi Erkam'ın evinde bulunan müslümanlara yöneldiğinde, müslümanların hepsi korkmuşlardı. Ancak orada bulunanlardan sadece iki kişi ürküntü göstermemiş, aksine ümitvar olduklarını belirtmişlerdi. Bunlardan biri Allah'ın arslam ve şehitlerin efendisi Hamza idi. Ömer'in kötülük yapmak istemesi karşısında kılıcını kınından çekip hazır vaziyette beklemekteydi. Korkmayan kimselerin ikincisi de, Hz. Muhammed (sav)'di. O paniğe düşmemiş, aksine sükunetle beklemiş ve ; "Ömer'i içeri bırakın" demişti. Ömer içeri girerken Peygamber efendimiz yerinden kımıldamamış, sükunetini bozmamış ve metaneti elden bırakmayarak şecaatini göstermişti. Ömer'in yakasını kuvvetle tutup kendine doğru çekmiş, nihayet Ömer sükunet bulduktan sonra, onu İslam'a davet etmiş, o da müslüman olmuştu.
Hz. Muhammed (sav), yiğit ve şecaatli olup davetini sürekli bir şekilde yapıyor ve kendisini öldürmek için suikast planı hazırladıklarını bildiği halde, Kureyş'ten korkmuyordu. Onların komplo içinde bulunduklarını biliyor, asla gevşeklik göstermiyordu. Kendisine ve zayıf sahabilerine gelecek eziyetlere aldırış etmiyordu. Hicret esnasında da sebatkar bir insan olup şecaatini göstermişti. Sevr mağarasına sığınmıştı. Kureyşliler kılıçlarını çekerek mağaranın etrafını kuşattıkları sırada bile o, şecaati elden bırakmamış ve kendisine dokunması muhtemel eziyetlerden Ötürü korkmakta olan arkadaşı Ebu Bekir'e teselli vererek: "Korkma! Şüphesiz Allah bizimle beraberdir" demişti.
Medine'deki Yahudilerin kendisine eziyet vereceklerini,, haince tuzaklar kuracaklarını, hiçbir hıyanetten geri durmayacaklarını, suikast içinde bulunduklarını bildiği halde, korkaklık göstermemiş, davette suskunluk etmemişti. Bir damın tepesinden üzerine taş bırakmaya teşebbüs ettiklerini, yemeğine zehir kattıklarını bildiği halde, yine de hakka daveti sürdürmüştü: "Onlar tuzak kurdular, Allah da onlara karşı tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en iyisidir. (O tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir)."
Peygamber efendimizin manevi şecaati münafıklar arasanda da görülüyor, onları hikmetlice idare ediyordu. Hakkı aralarında açıklıyordu. Nitekim ashabı arasında da hakkı ilan ediyordu. Serlerini bertaraf etmek için, münafıkları akıllıca idare ediyordu. Hz. Ömer, münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy'i öldürmek istediği . zaman, onu şiddetle bu işten alıkoyuyordu. Ömer'in itirazına aldırış etmiyor, iman ehli arasında Ömer'in mertebesinin yüksekliğini bildiği halde, onu doğru yola ileterek şöyle diyordu: "Araplar arasında Muhammed ashabını öldürüyor diye dedikodu olmaması için ben münafıkları öldürmeyeceğim."
Böyle demekle o, Ömer'den daha ileri görüşlü olduğunu gösteriyordu. Çünkü bundan sonra münafıkların aile efradı ve aşireti, münafıkları zararsız hale getirmeye, hatta öldürmeye yönelmişlerdi. Bazı münafıkların aile efradı ve aşireti, aralarındaki münafıkları öldürmek için Peygamber efendimizden izin dahi istemişlerdi. Öyle ki, münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy'in oğlu, Peygamber efendimizden kendi münafık babasını öldürmek için izin istemiş, fakat Peygamber efendimiz ona bu izni vermemişti. İşte tam bu esnada şöyle buyurmuştu: "Hani Ömer nerede? Eğer Ömer istediği zaman onları öldürmüş olsaydım, bugün münafıkları öldürmek isteyen kimseler, bizden hoşnut olmayacak ve bize karşı cephe alacaklardı."
Peygamber efendimiz kervan sahibi ve şecaatli bir kimseydi. Hudeybiye barış anlaşmasının yazılmasından önce mü'minler, müşriklerin dikte ettirmek istedikleri anlaşmaya razı olmamışlar, hatta homurdanmaya başlamışlardı. Çünkü müşrikler şöyle bir şart ileri sürmüşlerdi: Müşriklerden bir kimse kendi velisinin rızası olmadan müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına geçecek olursa, Peygamber efendimiz onu müşrik velilerine iade edecekti. Buna karşılık müslümanlardan biri irtidak edip Mekke'ye gittiği takdirde, Kureyşli müşrikler onu müslümanlara iade etmeyeceklerdi. İşte bu şarta Hz. Ömer'le birlikte mü'minlerden bir çoğu karşı çıkmışlardı. Mü'minlerin sözcüleri: Ne diye dinimizi küçük düşürüyoruz? demişlerdi.
Kureyşliler'den biri müslüman olup, bağlı bulunduğu zincirlerle birlikte Peygamber efendimizin huzuruna gelip de Peygamber efendimiz onu müşriklere iade edince, müslümanların Öfkesi daha da şiddetlenmişti.
Peygamber efendimiz şecaatliydi. Fakat etrafındaki mu mirilerin itirazlarının ihlaslarından ileri geldiğini bildiği için, onları anlayışla karşılamıştı. Fakat daha sonra müşriklerin, mezkur şartı lağvetmek için müracaat etmeleri sırasında Peygamber efendimizin o şartı kendi hikmetinin bir eseri olarak kabul etmiş olduğu gün gibi açığa çıkmıştı. Çünkü müslümanlardan herhangi biri ir-tidat edip de, müşriklerin tarafına katılmadığı gibi, müşriklerden de herhangi biri müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına gelmişti. Daha sonra müslümanîar, müşriklerin ticaret kervanlarını kıstırarak müşriklere ölüm ve helaki tattırmış, bir kısmını öldürmüş, elde ettikleri ticaret metalarını da ganimet olarak almışlardı. Bu hususu Allah izin verirse ileride açıklamaya çalışacağız.
İslami Okul Okulların En Önemlisi