Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bi'setten Sonra Allahü Teala, Hz - İslam Tarihi - 1Cilt - 98. Sayfa

 

Bi'setten  Sonra

 

Allahü Teala, Hz. Muhammed (sav)'i peygamber olarak görev­lendirdikten sonra, şecaati tam olarak zuhur etti. Risalet tebliği­nin ilk aşamasında, risalet tebliği esnasında, bu tebliğin son dö­nemlerinde hep şecaate ihtiyaç duyulur. Peygamber efendimiz Hz. Hatice'nin amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'in yanına gitti­ğinde, Varaka ona şöyle demişti: "Senin getirdiğin davetin benze­rini getiren herkese düşmanlık gösterilmiştir!" Fikir düşmanları­na karşı durabilmek için şecaate, sebata ve tahammül gücüne ih­tiyaç vardır. "Allah, risaletini nereye (ve kime) bırakacağını daha iyi bilir " Cenab-ı Allah zayıf, sıkıntılı ve ilk darbe karşısında umutsuzluğa kapılan kimseleri peygamber olarak seçmemiştir. Darbelere karşı dayanıklı ve sürekli sabır gösteren kimseleri pey­gamber olarak seçmiştir. Birbiri ardınca gelen, bazan da topluca gelen darbelere karşı kırılmayan, dirençle mukavemet eden kim­seleri peygamber olarak seçmiştir. Bu darbeleri ancak yürekli, şe-caatli, azimli kimseler karşılayabilirler. Peygamberler, darbelere karşı iman etmiş kimsenin sükuneti ve rahatlığıyla karşı durur­lardı.

Ebu Cehil, İslam daveti ve davetçisi karşısında şimşek ve yıldı­rımlar çakıyordu. Sürekli eziyette bulunuyordu. Muhammed'i ve arkadaşlarım korkutup İslam davetinden caydırmak için, dur durak bilmeden uğraşıyordu. Halbuki, bu müşriklerin şiddet ve eza­ları karşısında Peygamber efendimizin gayreti daha da güçlendi. Asla gevşemedi ve usanç göstermedi. Aksine gönül rahatlığı ve yüreklilikle hakkı açıklamaya devam etti. Peygamber efendimi­zin düşmanları arasında güçlü kuvvetli kimseler bulunduğu hal­de o, onlardan asla korkmadı ve çekinmedi. Onlara karşı kendi karekterinin ve görevinin gereği olarak yumuşak konuştu, fakat onlardan asla çekinmedi ve ürkmedi. Katı kalpli olmamak ve dolayısıyla çevresindeki insanları dağıtmamak, kalpleri kendine ve davetine ısındırmak için yumuşak konuşuyordu.

Henüz müşrik olmakta ısrar eden, etrafına korku ve ürküntü saçan heybetli Hattab oğlu Ömer, Erkam bin Ebi Erkam'ın evinde bulunan müslümanlara yöneldiğinde, müslümanların hepsi korkmuşlardı. Ancak orada bulunanlardan sadece iki kişi ürkün­tü göstermemiş, aksine ümitvar olduklarını belirtmişlerdi. Bun­lardan biri Allah'ın arslam ve şehitlerin efendisi Hamza idi. Ömer'in kötülük yapmak istemesi karşısında kılıcını kınından çe­kip hazır vaziyette beklemekteydi. Korkmayan kimselerin ikinci­si de, Hz. Muhammed (sav)'di. O paniğe düşmemiş, aksine süku­netle beklemiş ve ; "Ömer'i içeri bırakın" demişti. Ömer içeri girer­ken Peygamber efendimiz yerinden kımıldamamış, sükunetini bozmamış ve metaneti elden bırakmayarak şecaatini göstermiş­ti. Ömer'in yakasını kuvvetle tutup kendine doğru çekmiş, niha­yet Ömer sükunet bulduktan sonra, onu İslam'a davet etmiş, o da müslüman olmuştu.

Hz. Muhammed (sav), yiğit ve şecaatli olup davetini sürekli bir şekilde yapıyor ve kendisini öldürmek için suikast planı hazırla­dıklarını bildiği halde, Kureyş'ten korkmuyordu. Onların komplo içinde bulunduklarını biliyor, asla gevşeklik göstermiyordu. Ken­disine ve zayıf sahabilerine gelecek eziyetlere aldırış etmiyordu. Hicret esnasında da sebatkar bir insan olup şecaatini göstermişti. Sevr mağarasına sığınmıştı. Kureyşliler kılıçlarını çekerek mağa­ranın etrafını kuşattıkları sırada bile o, şecaati elden bırakmamış ve kendisine dokunması muhtemel eziyetlerden Ötürü korkmakta olan arkadaşı Ebu Bekir'e teselli vererek: "Korkma! Şüphesiz Al­lah bizimle beraberdir" demişti.

Medine'deki Yahudilerin kendisine eziyet vereceklerini,, hain­ce tuzaklar kuracaklarını, hiçbir hıyanetten geri durmayacaklarını, suikast içinde bulunduklarını bildiği halde, korkaklık gös­termemiş, davette suskunluk etmemişti. Bir damın tepesinden üzerine taş bırakmaya teşebbüs ettiklerini, yemeğine zehir kat­tıklarını bildiği halde, yine de hakka daveti sürdürmüştü: "Onlar tuzak kurdular, Allah da onlara karşı tuzak kuruyordu. Allah, tu­zak kuranların en iyisidir. (O tuzak kuranların tuzaklarını baş­larına geçirir)."

Peygamber efendimizin manevi şecaati münafıklar arasanda da görülüyor, onları hikmetlice idare ediyordu. Hakkı aralarında açıklıyordu. Nitekim ashabı arasında da hakkı ilan ediyordu. Ser­lerini bertaraf etmek için, münafıkları akıllıca idare ediyordu. Hz. Ömer, münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy'i öldürmek istediği . zaman, onu şiddetle bu işten alıkoyuyordu. Ömer'in itirazına aldı­rış etmiyor, iman ehli arasında Ömer'in mertebesinin yüksekliği­ni bildiği halde, onu doğru yola ileterek şöyle diyordu: "Araplar arasında Muhammed ashabını öldürüyor diye dedikodu olma­ması için ben münafıkları öldürmeyeceğim."

Böyle demekle o, Ömer'den daha ileri görüşlü olduğunu göste­riyordu. Çünkü bundan sonra münafıkların aile efradı ve aşireti, münafıkları zararsız hale getirmeye, hatta öldürmeye yönelmiş­lerdi. Bazı münafıkların aile efradı ve aşireti, aralarındaki müna­fıkları öldürmek için Peygamber efendimizden izin dahi istemiş­lerdi. Öyle ki, münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy'in oğlu, Peygamber efendimizden kendi münafık babasını öldürmek için izin istemiş, fakat Peygamber efendimiz ona bu izni vermemişti. İşte tam bu esnada şöyle buyurmuştu: "Hani Ömer nerede? Eğer Ömer istediği zaman onları öldürmüş olsaydım, bugün münafık­ları öldürmek isteyen kimseler, bizden hoşnut olmayacak ve bize karşı cephe alacaklardı."

Peygamber efendimiz kervan sahibi ve şecaatli bir kimseydi. Hudeybiye barış anlaşmasının yazılmasından önce mü'minler, müşriklerin dikte ettirmek istedikleri anlaşmaya razı olmamış­lar, hatta homurdanmaya başlamışlardı. Çünkü müşrikler şöyle bir şart ileri sürmüşlerdi: Müşriklerden bir kimse kendi velisinin rızası olmadan müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına geçecek olursa, Peygamber efendimiz onu müşrik velilerine iade edecekti. Buna karşılık müslümanlardan biri irtidak edip Mek­ke'ye gittiği takdirde, Kureyşli müşrikler onu müslümanlara iade etmeyeceklerdi. İşte bu şarta Hz. Ömer'le birlikte mü'minlerden bir çoğu karşı çıkmışlardı. Mü'minlerin sözcüleri: Ne diye dinimi­zi küçük düşürüyoruz? demişlerdi.

Kureyşliler'den biri müslüman olup, bağlı bulunduğu zincir­lerle birlikte Peygamber efendimizin huzuruna gelip de Peygam­ber efendimiz onu müşriklere iade edince, müslümanların Öfkesi daha da şiddetlenmişti.

Peygamber efendimiz şecaatliydi. Fakat etrafındaki mu mirile­rin itirazlarının ihlaslarından ileri geldiğini bildiği için, onları an­layışla karşılamıştı. Fakat daha sonra müşriklerin, mezkur şartı lağvetmek için müracaat etmeleri sırasında Peygamber efendimi­zin o şartı kendi hikmetinin bir eseri olarak kabul etmiş olduğu gün gibi açığa çıkmıştı. Çünkü müslümanlardan herhangi biri ir-tidat edip de, müşriklerin tarafına katılmadığı gibi, müşriklerden de herhangi biri müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına gelmişti. Daha sonra müslümanîar, müşriklerin ticaret kervanla­rını kıstırarak müşriklere ölüm ve helaki tattırmış, bir kısmını öl­dürmüş, elde ettikleri ticaret metalarını da ganimet olarak almış­lardı. Bu hususu Allah izin verirse ileride açıklamaya çalışacağız.