Islam Tarihi - 99. Sayfa - 1Cilt
Resulullah'm Savaş Meydanlarındaki Korkusuzluğu
Peygamber efendimizle beraberindeki sahabiler, istemedikleri halde savaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Çünkü İslam daveti yoluna devam etmek mecburiyetinde olup tecavüzleri geri püskürtüyordu. Din tamamıyla Allah'ın oluncaya, kalpler duru-luncaya ve fitne kalmaymcaya kadar İslam daveti yoluna devam etmek mecburiyetindeydi. Allah mü'minlere hak ve imanla lütuf-ta bulunduktan sonra, artık mü'minler sapıklığa düşmemiş ve hidayeti terke zorlanmamışlardı. İman ehli bundan sonra perişanlığa sürüklenmemiş, hakkın zaferinden uzak tutulamamış ve kü-çümsenememişlerdi. Zulme uğrayan mü'minler, müşriklerle savaşma iznine sahip kılınmışlardı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Kendileriyle savaşılan (mü'min)lere (savaşma) izin(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmişti ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye kaadirdir. Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri içir, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, bazı insanlan diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, galiptir." (i-îac: 39-40)
" Hakkın zaferi için, Allah yolunda cihad etmek ve savaşmak mecburiyeti vardı. Peygamber efendimizin cihadın bütün alanlarına yönelmesi gerekiyordu. Peygamber efendimiz, başkalarını savaşa sürüp kendisi onları geriden kumanda eden kimselere benzemezdi. Aksine o, başkalarım davet ettiği her hususta, güzel bir örnek olmak için bizzat savaş alanlarında cihad ederdi. Rahatlığı tercih etmez ve kendi canını kıymetli bilmezdi. Kendisi istirahata çekilip de başkalarını çalışmaya itmezdi. Takva ve gayret sahibi kimselerin başında kendisi bulunurdu. Mücahitlerin ön safini kendisi işgal ederdi. Konuyla ilgili olarak Kadı Iyaz'ın "eş-Şifa" adlı eserinde şöyle denilmektedir:
"Birçok kahramanların kaçıp firar ettiği zorlu durumlarda Peygamber efendimiz hazır bulunmuş ve yerinden asla ayrılmamıştı. Geriye kaçmamış, ileriye doğru atılmıştı. Her bahadırın mutlaka birkaç defa firar ettiği, tarihlerde kayıtlıdır, ama Peygamber efendimizin böyle bir hareketi görülmemiştir."[1]
"(Ey Muhammed), Allah yolunda savaş; sen yalnız kendinden sorumlusun! insanları da (savaşa) teşvik et" (Nisa: 84) ayet-i kerimesine gelince, bazıları bu ayetten şunu anlamışlardır: Resulül-lah (sav)'in kendisi, yalnız başına da olsa müşriklerle karşılaştığı takdirde onlarla savaşmakla emrolunmuştur. Bu emir, sadece kendisine mahsustur. Bu manayı müfessirler: "Sen kendinden sorumlusun" cümlesinden çıkarmışlardır.
Bu nassın delaleti ne olursa olsun, Peygamber (sav) efendimiz, tek basma cihad yükünü ve savaş meydanlarına atılma sorumluluğunu üstlenmiştir. Kendi canını Önemsememiş ve cihad hususunda sahabiîeri arasında en yüksek sabır örneği göstermiştir. Savaş safları arasından firar ettiği, asla görülmemiştir. Savaş meydanlarında kendi şahsı için en emniyetli yeri seçmemiştir. Çevresindeki herkes yanından uzaklaşsalar bile, o kendi şahsı için güvenli yer arama durumuna düşmemiştir.
İslam kahramanı Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:.
"Savaş kızıştığı, gözler kızardığı zaman Resulullah'tan sakı-nırdık. içimizden düşmana en yakın mesafede duran oydu. Bedir savaşında Peygamber efendimizi kendimize sığınak edinmiştik. içimizde düşmana en yakın mesafede duran oydu. Savaşma hususunda insanların en şiddetlisi ve en güçlüsü oydu."
Savaş meydanlarında Peygamber efendimiz, insanlara yönlerini gösteren bir bayrak ve işaret gibiydi. Mücahitlerin en bahadırı ve en sabırlısıydı. Onunla birlikte savaşa katılmış olan sahabi-lerden Abdullah bin Ömer şöyle der: "Resulullah'tan daha cömert, daha hoşnut, daha dayanıklı ve daha bahadır bir kimse görmedim. O halinden memnun, kahraman, alicenab ve sabırlı bir kimseydi. Savaş alanlarının ortasında durur, kılıcım çeker ve her saldırıya karşılık verirdi."
Şecaatiyle birlikte son derece mütehammil ve daya-nıklıydı. Uhud savaşında yaralanmış, yarası derine nüfuz etmiş, kan sızmaktaydı. Bununla birlikte savaşa devam etmiş, asla zayıflık ve gevşeklik göstermemişti. Uhud savaşında öldürülmek istenmiş, o hengamede kendisim öldürmek isteyen Ubey bin Halef, yanma gelmişti. Ubey, büyük Bedir savaşından beri Peygamber efendimizi öldürme hazırlığı içindeydi. Çünkü Bedir savaşında yakalanan esirler arasındaydı. Uhud günü olunca savaşa katılmış, demirden bir zırh giymişti. Gözünden başka hiçbir tarafı görünmüyordu. Kılıç, ya da mızrak darbelerine maruz kalmamak için giydiği demir zırhın içinden şöyle diyordu: "Muhammed nerede? Eğer o bugün ölümden kurtulursa, ben kurtulamam!" O böyle naralar atmaktayken bazı müslümanlar onun karşısına çıkmışlardı. Yarasından kanlar akmakta olan Peygamber efendimiz: "Onu serbest bırakın!" demiş ve Haris bin Samme'den mızrağını alarak Ubey'e saldırmıştı. Bu sırada, kükreyen devenin sırtındaki kıllar gibi, saçları adeta uçuşuvermişti. Peygamber efendimiz mızrağını Übey'in boynuna saplamıştı. Onu atından aşağı yuvarlamış, hatta kaburga kemiklerinden birini kırmıştı. Bu rezil hali içinde Übey, Kureyşliler'in yanına dönerek 'Muhammed beni öldürdü', demişti. Onlarsa hayır hiçbir şeyin yok diyerek onu teselli etmişlerdi. Fakat Übey sözünü şöyle sürdürmüştü: "Eğer bütün insanlar ona saldırsalar, yine de onu yenemezler. Zaten bana, seni ben öldüreceğim dememiş miydi. Allah'a yemin ederim ki, o bana tükürse bile, beni tükürüğüyle öldürürdü!" Böyle dedikten sonra
Übey, Kureyşliler'le birlikte Mekke'ye dönerken yolda ölmüştü"[2]
Peygamber efendimiz Hevazin muharebesinde de tek başına sebat göstermişti. Bu da onun ne kadar sabırlı ve kahraman olduğunu açıklamak için yeterlidir.
Peygamber efendimizin savaş meydanlarında kılıcıyla göstermiş olduğu şecaatini yukarıdaki satırlarla ifade etmiş olduk. Onun barış zamanındaki manevi şecaatini de önceki sayfalarda anlatmış, hakiki açıklama hususunda kmayı-cıların kınamalarından korkmadığını ifade etmiştik. Gerçeği söylerken ve hakikati uygularken, bulunduğu çevreye ve o çevredeki gelenekleri, akılsız kimseler ve doğru yolu bulmayan insanlar uydurmuşlardır. Onlar bilinen şeyleri kabul ediyor, bilinmeyen şeyleri reddediyorlardı. Peygamber efendimiz, bi'setten önce ve sonra hep aynı şecaatini devam ettirmiş, yüce Allah'tan başka hiç kimseden çekinmemişti. Yumuşaklık onun insanları hidayete kavuşturması için bir vasıta olduğu için, yumuşaklığı elden bırakmıyordu. O her durumda insanları hakka davet eden, onlara doğru yolu gösteren bir yol göstericiydi. İmdada koşmanın zorunlu olduğu ve yardım etmenin gerekli olduğu zamanlarda imdat isteyenlerin imdadına koşar, isteklerine icabet ederdi. Bir defasında Medine halkı paniğe kapılmış, korkulu bir durum için çağrışıp bağrışmaya başlamışlardı. Herkes, sesin geldiği tarafa koşuyor, imdat çağrısı yapılan yeri araştırıyorlardı. İleriye doğru koşan herkes, yardım isteyene, diğerlerinden önce kendisinin kavuşacağını zannediyordu. Ama biraz daha ilerleyince Resulüliah (sav)'in kendilerinden önce oraya gittiğini ve dönmekte olduğunu gördüler. Sesi duyar duymaz Ebu Talha'nın çıplak sırtlı atına atlamış, oraya koşmuştu. Eğersiz atın üzerinde kılıcı elinde dönmekteydi. Medineliler'in imdada koştuklarını gören Peygamber efendimiz: "Korkmayın, heyecanlanmayın" diyerek onları geri döndürmüştü.
Resulüliah (sav) efendimiz her çeşidiyle şecaati kendinde taşıyan bahadır bir kimseydi.
Hak söz konusu olduğu zaman susmaz, görüşünü açıklardı. Savaş meydanında bütün safların önüne geçer, gerilemezdi. İmdat istenildiği zaman imdat yerine başkalarından Önce koşardı. Gerekli zamanlarda şecaat gösterir, ama asla gururlanmaz ve başkalarma karşı büyüklük taslamazdı. Bütün davranışlarında insanları hakka ve dosdoğru yola davet ederdi. Enes bin Malik (r.a)'in rivayetine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "insanlar tutma ve yakalama güçleri nisbetinde faziletli kılınmışlardır." Buradaki tutma ve yakalama gücünden kasıt, zalime karşı uygulanan tutma ve yakalama gücüdür. Öğüdün ve nasihatin fayda vermediği yerde, zalimin elinden tutarak onu tecavüzkar rolünden uzaklaştırıp hakka teslim etmektir. Çünkü zalimi kendi halinde bırakmak, onun insanları fitneye düşürmesine sebebiyet vermektir ki, fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır!
İslami Okul Okulların En Önemlisi