Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 99. Sayfa - 1Cilt

 

Resulullah'm Savaş Meydanlarındaki Korkusuzluğu

 

Peygamber efendimizle beraberindeki sahabiler, istemedikle­ri halde savaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Çünkü İslam da­veti yoluna devam etmek mecburiyetinde olup tecavüzleri geri püskürtüyordu. Din tamamıyla Allah'ın oluncaya, kalpler duru-luncaya ve fitne kalmaymcaya kadar İslam daveti yoluna devam etmek mecburiyetindeydi. Allah mü'minlere hak ve imanla lütuf-ta bulunduktan sonra, artık mü'minler sapıklığa düşmemiş ve hi­dayeti terke zorlanmamışlardı. İman ehli bundan sonra perişan­lığa sürüklenmemiş, hakkın zaferinden uzak tutulamamış ve kü-çümsenememişlerdi. Zulme uğrayan mü'minler, müşriklerle sa­vaşma iznine sahip kılınmışlardı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kendileriyle savaşılan (mü'min)lere (savaşma) izin(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmişti ve şüphesiz Allah, onlara yardım et­meye kaadirdir. Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri içir, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, bazı insanlan diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkı­lırdı. Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüp­hesiz Allah kuvvetlidir, galiptir." (i-îac: 39-40)

" Hakkın zaferi için, Allah yolunda cihad etmek ve savaşmak mecburiyeti vardı. Peygamber efendimizin cihadın bütün alanla­rına yönelmesi gerekiyordu. Peygamber efendimiz, başkalarını savaşa sürüp kendisi onları geriden kumanda eden kimselere benzemezdi. Aksine o, başkalarım davet ettiği her hususta, güzel bir örnek olmak için bizzat savaş alanlarında cihad ederdi. Rahat­lığı tercih etmez ve kendi canını kıymetli bilmezdi. Kendisi istira­hata çekilip de başkalarını çalışmaya itmezdi. Takva ve gayret sa­hibi kimselerin başında kendisi bulunurdu. Mücahitlerin ön safi­ni kendisi işgal ederdi. Konuyla ilgili olarak Kadı Iyaz'ın "eş-Şifa" adlı eserinde şöyle denilmektedir:

"Birçok kahramanların kaçıp firar ettiği zorlu durumlarda Peygamber efendimiz hazır bulunmuş ve yerinden asla ayrılma­mıştı. Geriye kaçmamış, ileriye doğru atılmıştı. Her bahadırın mutlaka birkaç defa firar ettiği, tarihlerde kayıtlıdır, ama Pey­gamber efendimizin böyle bir hareketi görülmemiştir."[1]

"(Ey Muhammed), Allah yolunda savaş; sen yalnız kendinden sorumlusun! insanları da (savaşa) teşvik et" (Nisa: 84) ayet-i keri­mesine gelince, bazıları bu ayetten şunu anlamışlardır: Resulül-lah (sav)'in kendisi, yalnız başına da olsa müşriklerle karşılaştığı takdirde onlarla savaşmakla emrolunmuştur. Bu emir, sadece kendisine mahsustur. Bu manayı müfessirler: "Sen kendinden sorumlusun" cümlesinden çıkarmışlardır.

Bu nassın delaleti ne olursa olsun, Peygamber (sav) efendimiz, tek basma cihad yükünü ve savaş meydanlarına atılma sorumlu­luğunu üstlenmiştir. Kendi canını Önemsememiş ve cihad husu­sunda sahabiîeri arasında en yüksek sabır örneği göstermiştir. Savaş safları arasından firar ettiği, asla görülmemiştir. Savaş meydanlarında kendi şahsı için en emniyetli yeri seçmemiştir. Çevresindeki herkes yanından uzaklaşsalar bile, o kendi şahsı için güvenli yer arama durumuna düşmemiştir.

İslam kahramanı Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:.

"Savaş kızıştığı, gözler kızardığı zaman Resulullah'tan sakı-nırdık. içimizden düşmana en yakın mesafede duran oydu. Bedir savaşında Peygamber efendimizi kendimize sığınak edinmiştik. içimizde düşmana en yakın mesafede duran oydu. Savaşma husu­sunda insanların en şiddetlisi ve en güçlüsü oydu."

Savaş meydanlarında Peygamber efendimiz, insanlara yönle­rini gösteren bir bayrak ve işaret gibiydi. Mücahitlerin en bahadı­rı ve en sabırlısıydı. Onunla birlikte savaşa katılmış olan sahabi-lerden Abdullah bin Ömer şöyle der: "Resulullah'tan daha cömert, daha hoşnut, daha dayanıklı ve daha bahadır bir kimse görme­dim. O halinden memnun, kahraman, alicenab ve sabırlı bir kim­seydi. Savaş alanlarının ortasında durur, kılıcım çeker ve her sal­dırıya karşılık verirdi."

Şecaatiyle birlikte son derece mütehammil ve daya-nıklıydı. Uhud savaşında yaralanmış, yarası derine nüfuz etmiş, kan sız­maktaydı. Bununla birlikte savaşa devam etmiş, asla zayıflık ve gevşeklik göstermemişti. Uhud savaşında öldürülmek istenmiş, o hengamede kendisim öldürmek isteyen Ubey bin Halef, yanma gelmişti. Ubey, büyük Bedir savaşından beri Peygamber efendi­mizi öldürme hazırlığı içindeydi. Çünkü Bedir savaşında yakala­nan esirler arasındaydı. Uhud günü olunca savaşa katılmış, de­mirden bir zırh giymişti. Gözünden başka hiçbir tarafı görünmü­yordu. Kılıç, ya da mızrak darbelerine maruz kalmamak için giy­diği demir zırhın içinden şöyle diyordu: "Muhammed nerede? Eğer o bugün ölümden kurtulursa, ben kurtulamam!" O böyle na­ralar atmaktayken bazı müslümanlar onun karşısına çıkmışlar­dı. Yarasından kanlar akmakta olan Peygamber efendimiz: "Onu serbest bırakın!" demiş ve Haris bin Samme'den mızrağını alarak Ubey'e saldırmıştı. Bu sırada, kükreyen devenin sırtında­ki kıllar gibi, saçları adeta uçuşuvermişti. Peygamber efendimiz mızrağını Übey'in boynuna saplamıştı. Onu atından aşağı yuvar­lamış, hatta kaburga kemiklerinden birini kırmıştı. Bu rezil hali içinde Übey, Kureyşliler'in yanına dönerek 'Muhammed beni öl­dürdü', demişti. Onlarsa hayır hiçbir şeyin yok diyerek onu teselli etmişlerdi. Fakat Übey sözünü şöyle sürdürmüştü: "Eğer bütün insanlar ona saldırsalar, yine de onu yenemezler. Zaten bana, seni ben öldüreceğim dememiş miydi. Allah'a yemin ederim ki, o bana tükürse bile, beni tükürüğüyle öldürürdü!" Böyle dedikten sonra

Übey, Kureyşliler'le birlikte Mekke'ye dönerken yolda ölmüştü"[2]

Peygamber efendimiz Hevazin muharebesinde de tek başına sebat göstermişti. Bu da onun ne kadar sabırlı ve kahraman oldu­ğunu açıklamak için yeterlidir.

Peygamber efendimizin savaş meydanlarında kılıcıyla göster­miş olduğu şecaatini yukarıdaki satırlarla ifade etmiş olduk. Onun barış zamanındaki manevi şecaatini de önceki sayfalarda anlatmış, hakiki açıklama hususunda kmayı-cıların kınamala­rından korkmadığını ifade etmiştik. Gerçeği söylerken ve hakika­ti uygularken, bulunduğu çevreye ve o çevredeki gelenekleri, akıl­sız kimseler ve doğru yolu bulmayan insanlar uydurmuşlardır. Onlar bilinen şeyleri kabul ediyor, bilinmeyen şeyleri reddediyor­lardı. Peygamber efendimiz, bi'setten önce ve sonra hep aynı şeca­atini devam ettirmiş, yüce Allah'tan başka hiç kimseden çekinme­mişti. Yumuşaklık onun insanları hidayete kavuşturması için bir vasıta olduğu için, yumuşaklığı elden bırakmıyordu. O her du­rumda insanları hakka davet eden, onlara doğru yolu gösteren bir yol göstericiydi. İmdada koşmanın zorunlu olduğu ve yardım et­menin gerekli olduğu zamanlarda imdat isteyenlerin imdadına koşar, isteklerine icabet ederdi. Bir defasında Medine halkı pani­ğe kapılmış, korkulu bir durum için çağrışıp bağrışmaya başla­mışlardı. Herkes, sesin geldiği tarafa koşuyor, imdat çağrısı yapı­lan yeri araştırıyorlardı. İleriye doğru koşan herkes, yardım iste­yene, diğerlerinden önce kendisinin kavuşacağını zannediyordu. Ama biraz daha ilerleyince Resulüliah (sav)'in kendilerinden önce oraya gittiğini ve dönmekte olduğunu gördüler. Sesi duyar duy­maz Ebu Talha'nın çıplak sırtlı atına atlamış, oraya koşmuştu. Eğersiz atın üzerinde kılıcı elinde dönmekteydi. Medineliler'in imdada koştuklarını gören Peygamber efendimiz: "Korkmayın, heyecanlanmayın" diyerek onları geri döndürmüştü.

Resulüliah (sav) efendimiz her çeşidiyle şecaati kendinde taşı­yan bahadır bir kimseydi.

Hak söz konusu olduğu zaman susmaz, görüşünü açıklardı. Sa­vaş meydanında bütün safların önüne geçer, gerilemezdi. İmdat istenildiği zaman imdat yerine başkalarından Önce koşardı. Ge­rekli zamanlarda şecaat gösterir, ama asla gururlanmaz ve başkalarma karşı büyüklük taslamazdı. Bütün davranışlarında in­sanları hakka ve dosdoğru yola davet ederdi. Enes bin Malik (r.a)'in rivayetine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "insanlar tutma ve yakalama güçleri nisbetinde faziletli kılınmış­lardır." Buradaki tutma ve yakalama gücünden kasıt, zalime kar­şı uygulanan tutma ve yakalama gücüdür. Öğüdün ve nasihatin fayda vermediği yerde, zalimin elinden tutarak onu tecavüzkar rolünden uzaklaştırıp hakka teslim etmektir. Çünkü zalimi kendi halinde bırakmak, onun insanları fitneye düşürmesine sebebiyet vermektir ki, fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günah­tır!


 

[1] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 66.

[2] Kadi Iyaz, eş-Şıfa, c. 1, s. 68.