Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 8. Sayfa
Vahyin Mertebe ve Şekilleri
Bu bölümde, Peygamber (sav)e sadık rüya şeklinde başlayan ve peyderpey gelerek yirmi üç yılda tamamlanan Kur'an'ı Kerim'in nüzulünü sağlayan vahyi inceleyeceğiz.
Kur'an-ı Kerim bizlere, Cenab-ı Allah'ın, Peygamberlerine nasıl hitapta bulunduğunu şöyle açıklıyor:
"Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder." (Şura: si)
Şüphesiz bu ayet-i kerime, Cenab-ı Allah'ın, kendileriyle konuşmak için kulları arasından seçtiği elçilere hitapta bulunuş yollarını saymaktadır. Hz. Muhammed (sav)'e Rabbimiz, acaba hangi şekilde hitapta bulunmuştur? Bu bölümde bu sorunun cevabını vermeye çalışacağız. Çünkü biz daha vahyin ilk nüzulü konusunu işliyoruz. Bundan sonra vahyin nihayetine kadar olan safhaları anlatmaya çalışacağız.
"Zadü'1-Mead" adlı eserinde Ibn Kayyım, vahyin yedi mertebesi olduğunu anlatmaktadır. Bu bölümlerden herbirini açıklamaya çalışacağız. Bu taksimatın, söz konusu sayıyı kapsamadığını görmekteyiz. Çünkü bu taksim yapılırken, kısımlar arasındaki sınırın net bir şekilde ayrılmadığı görülür. Şimdi vahyin mertebelerini sıralamaya çalışacağız:
1- Sadık rüyalar: Vahyin bu mertebesi Peygamber (sav)'de mevcuttu. Risaî^tle görevlendirildiğinde, sadık rüya görmüş ve Kur'an-ı Kerim'in ilk kısmı bu rüya ile kendisine nazil olmuştu. Nitekim bu husus İbn İshak'ın "Siretwinde de anlatılmaktadır. Daha sonra Cebrail, açıkça kendisine gelip görünerek bu rüyası te'yid edilmişti.
Sadık rüya bazan, doğrudan sorumluluğu da beraberinde getirir. Örneğin İbrahim Aleyhisselam'm, oğlu İsmail'i kurban etmesine esas teşkil eden şey, sadık bir rüya idi. Çünkü Cenab-ı Allah, İbrahim Aleyhisselam'ın bu konuda şöyle konuştuğunu naklediyor: .
"Rabbim! Bana iyilerden (bir çocuk) lütfet!" diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik. Çocuk yanısıra yürümeye başlayınca (ibrahim ona): "Yavrum! Ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir /-"şün, ne dersin?" dedi. (Çocuk): "Ey babacığım! Sana emredildiyse onu yap. Inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Böylece her ikisi de Allah'a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz "Ey İbrahim! Sen rüyayı doğruladın. İşte biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız! diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir imtihandı. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık Verdik." (Saffat: 100-107)
Bu ayet-i kerimelerde de görüldüğü gibi, Allah'ın dostu ibrahim peygamber, gördüğü sadık rüya ile oğlunu kurban etme mükellefiyeti altına girmiş, sabır ve tahammülle onu kesmeyi kabul etmişti. O, kendisinin ilk oğluydu . Rabbi onun duasını kabul etmiş ve kendisine İsmail'i bahsetmişti. Bu gerçekten apaçık bir imtihandı. İbrahim (as) rabbinin emrine uymuş, İsmail de bu emre sabırla boyun eğmişti. Böylece ikisi de iyilik yapanlardan olmuşlardı. Ne güzel sabredicilerdi!
2- Vahyin mertebesini İbn Kayyım şöyle açıklıyor: "Melek bazan gelip peygamberin aklına ve kalbine bazı kelimeleri bırakırdı. "
Bu ifadeden anlaşıldığına göre melek, Allah'la peygamberi arasında aracılık yapmakta ve Allah'ın emirlerini, elçisinin ruhuna üflemekteydi, İbn Kayyım buna örnek olarak Peygamber efendimizin şu sözünü göstermektedir:
"Ruhül Kudüs kalbime, rızkını tamamlamadıkça hiçbir canlının ölmeyeceğini üfledi. Öyleyse Allah'tan sakının ve rızık talebinizi güzelce yapın."
Vahyin bu çeşidi ile, Cebrail'le açık bir surette karşılaşarak gelen vahiy arasındaki fark şudur: İkincisinde Cebrail, apaçık bir şekilde Peygamber efendimizin yanına gelir ve onunla konuşurdu. Birincisinde ise kalbine bazı kelimeleri bırakarak vahiyde bulunurdu. Bazan bu türlü vahyi, Peygamberin ağzından çıkan sözler olarak değerlendirebiliriz. Her ne kadar Allah'ın yalın ilhamı ile olsa bile, bu sözler, Peygamber efendimizin ağzından çıkmıştır. Peygamber efendimiz bunların kesin ilahi ilhamlar olduğunu söylemişse, bunların Allah'ın kelamı olduğuna ve arada vasıta olmaksızın mücerret vahyi olduğuna inanırız.
3- Üçüncü mertebe meleğin insan suretine bürünerek Peygamber efendimizle konuşması ve Peygamber efendimizin de onun söylediklerini anlayıp Hafızasına yerleştirmesidir. Bu durumda Cebrail, bir insan suretine bürünerek Peygamberimize gelir ve onunla konuşurdu. Bu insan daha çok ashabtan Dih-yet'ül Kelbi olurdu. Cebrail, onun suretine bürünerek vahiy getirirdi. Nitekim sahih bir senetle Nesei bunu, İbn Ömer'in hadisinden nakletmektedir. Denildiğine göre Cebrail, Bedir gazasından sonra Dihyet ül Kelbi'nin şekline bürünerek Peygamber efendimizin yanına gelmiştir. îbn Kayyim'ın söylediğine göre Dihye, endamı düzgün bir insandı. Cebrail'in insan suretine bürünerek gelmesi, onun kendi ruhaniyetinden soyutlanması manasına gelmez. O yine bir ruh olmakta devam ederdi. Sadece cesede bürünürdü. Meleklik vasfı yine onda kalmakta devam ederdi. Ruhun, insan suretine bürünerek ceset şeklinde zuhur etmesine aklen herhangi bir engel bulunmamaktadır.
Dihye'nin, melek Cebrail'in bu insan suretine bürünmesinde bir fonksiyonu yoktu. Ayrıca onun bu değişiklikle bir ilgisi de bulunmuyordu. O kendi cesedinde yaşamakta, yemekte, içmekte ve tam bir insani hayat yaşamaktaydı.
Ruhül Kudüs (Cebrail)in, bir ceset şeklinde görünmesi, cesedin meleğe dönüşmesini, ya da meleğin cesede dönüşmesini gerektirmiyordu. Cebrail, yine ruh olarak aynı melekti.
Çünkü onun bu şekilde görünmesi organik bir olay değildi. O yine bir ruhtu, melekti. Yalnız bir cisim suretinde feyezan ediyordu. Bir cismi meydana getiriyor, ya da Allah'ın yarattığı bir cisimde tezahür ediyordu. Allah ise herşeyi yaratmaya ve yarattıklarını istediği biçime sokmaya kadirdir. Melek Cebrail ortadan kaybolunca, o insani ceset de kendisiyle birlikte kayboluyordu.
4- Cebrail'in çan sesini andırarak Peygamber efendimize hitapta bulunması îbn Kayyım'ın anlattığına göre, Peygamber efendimize bu şekilde vahiy gelirken o çok şiddetli bir sıkıntıya düşerdi. Bunu tavsif eden Ibn Kayyım şöyle der: "Vahiy getiren melek Peygamber efendimizin varlığıyla içice olurdu. Öyle ki, şiddetli soğuklarda bile Peygamber efendimizin alnından ter damlacıkları dökülürdü. Bir binek üzerindeyse, bineği yere çökerdi. Peygamber efendimizin baldırı Zeyd bin Sabit'in baldırı üzerindeyken yine böyle bir vahiy gelmişti; Zeyd bin Sabit adeta bu yükün altında ezilir gibi olmuştu."
Buharı, Zeyd bin Sabit'in şöyle dediğim rivayet eder: "Cenab-ı Allah, Resulüne vahiy gönderdi. Vahiy gelirken Peygamber efendimizin baldırı baldırımın üzerindeydi. Bana öylesine bir ağırlık çöktü ki, baldırımın paralanır gibi olduğunu hissettim."
Buhari ile Müslim'in "Sahihlerinde ve İmam Malik'in "Mu-vatta" adlı eserinde Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre, Haris bin Hişam, Peygamber efendimize, kendisine vahyin nasıl geldiğini sormuş, Peygamber efendimiz de şöyle cevap vermişti: "Vahiy bazan bana çan sesi şeklinde gelir ki, bu vahyin en ağır şeklidir. Vücuduma bir ağırlık çöker ama meleğin getirdiği sözleri hafızama yerleştiririm. Bazan da melek benimle konuşmak için bir insan suretine bürünerek yanıma gelir ve söylediklerini anlarım."
Hz. Aişe der ki: "Çok şiddetli soğuk bir günde, meleğin Peygamber efendimize geldiğini gördüm. Onun vücudu yere çöktü ve alnından da terler damladı."[1]
Vahyin bu mertebesi manevi bir mertebedir ve hakikatini idrak etmek mümkün değildir. Sadece bu mertebeyi tasavvur etmeye çalışıyoruz. Yoksa künhünü tamamıyla anlamamıza imkan yoktur. Ancak bu durumu anlatmakla şu gerçeği kavrayabiliriz: Temiz olan Ruhül Kudüs, Peygamber (sav) efendimizle içice olur, Ruhu ve cesediyle imtizaç eder, ona yüksek ve kuvvetli bir sesle hitap ederdi. Sesinde öyle bir şiddet vardı ki, çan sesini andırırdı. Bu sesi sadece Peygamber efendimiz duyardı. Başkaları duyamazlardı. Bunu kendi nefesinde hisseder, ama başkaları hissedemezlerdi. Cebrail kendisiyle anlaşılır bir şekilde konuşurdu. Bu oldukça kuvvetli bir ses ve hitap olmasına rağmen Peygamber efendimizden başkası duymazdı. Çünkü o, Peygamber efendimizin ruhu ve cismi ile iç içe olurdu. Onda ezici bir ağırlık meydana getirirdi. Bu ağırlığı, Peygamber efendimizin altında bulunan herşey hissederdi.
Fakat bu durumda bile Resulullah, meleğin söylediklerini anlar, hafızasına yerleştirirdi. Melek yanından ayrılırken, Peygamber efendimiz Allah'ın sözlerini melek vasıtasıyla almış ve hafızasına yerleştirmiş olurdu. Allah'ın kudreti yüce ve nimeti büyüktür. Askalani, "Mevahib" adlı eserde, vahyin bu mertebesini doğrulayan ve açıklayan hadisler nakletmiştir. Örneğin Taberani, Zeyd bin Sabit'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: aBen Resulullah (sav)'e gelen vahyi yazanlardan biriydim. Kendisine vahiy nazil olduğunda, şiddetli bir sıtmaya yakalanmış gibi vücudundan inci tanelerine benzeyen terler damlardı. Vahiy meleği yanından gittikten sonra, Peygamber efendimize gelen vahyi kaleme alırdım. Gelen vahyi o bana dikte ettirirdi. Yazma esnasında Peygamber efendimiz, baldırını baldırımın üzerine koyardı. Onun ağırlığı dolayısıyla neredeyse ayağımın kırılacağını hissederdim ve ayaklarımın üzerinde yürüyemez olurdum. Maide Suresi Peygamber efendimize nazil olduğunda, o bir devenin üzerindeydi. Devesinin omuzu kırılacak gibi oldu. "
Bu rivayette deveden bahsedilmektedir. Çünkü Veda Hutbesini okumakta olan Peygamber efendimiz, bir devenin üzerindeydi, îşte tam o sırada Maide Suresinin şu ayeti nazil olmuştu: uBu gün dininizi olgunlaştırdım. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı beğendim"{Maide, 3)
5- Beşinci mertebe: Bu mertebeyi açıklama sadedinde îbn Kayyım şöyle demiştir: "Melek, kendi asli suretinde Peygamber efendimize görünür ve ona dilediği vahyi getirirdi. Bu durum, iki defa olmuştu." Nitekim Cenab-ı Allah, Necm Suresi'nde buna işaretle şöyle buyurmaktadır:
"İnmekte olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı. O, havadan konuşmaz O (na inen Kur'an veya onun söylediği sözler), kendisine vahyedilenden başka birşey değildir. Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti. Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu. (Gerçek meleklik şeklinde göründü): Kendisi yüksek ufukta iken. Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı onunla arasındaki mesafe iki yay kadar, yahut daha az kaldı. Allah kuluna, uahyettiğini vahyetti. Onun (gözüyle) gördüğünü gönül yalanlamadı. (Çünkü onu, hem baş gözüyle, hem de gönül gözüyle görmüştü). Onun gördüğü üzerinde onunla tartışıyor musunuz? Andolsun, onu bir kez daha inerken görmüştü. "(Necm: 1-13)
îbn Kayyım, bu ruhi görünmeyi, Cebrail'in asli şeklinde görünmesi olarak tefsir etmiştir. Zannımca bu görme, basiret nuru, ya da ruh kuvvetiyle olmuştur. Yoksa göz nuru ve cisim şeklinde olmamıştır. Çünkü Cebrail ruhtu. Onu maddi olarak görmesi mümkün değildi. Bu hal, somut görmeden ayrılmamaktadır. Bununla beraber somut olarak görünen şey, şahsın sahibi olan Dihye'den başkasıydı.
Abdullah bin Mes'ud şöyle demiştir: "Resulullah (sav) efendimiz, Cebrail'i ancak iki kez asli suretinde görmüştü. Bir defasında Peygamber efendimiz, ondan aslı suretinde görünmesini istemiş, o da bütün ufku dolduracak şekilde ona görünmüştü, ikinci defasındaysa îsra gecesinde, Sidretü'l Münteha yanında Peygamber efendimize asli suretinde görünmüştü. "
6- Altıncı mertebe: Semavatın fevkinde bizzat Cenab-ı Allah'ın Peygamber efendimize vahyetmesidir. Bu durum, Miraç gecesinde meydana gelmişti. Bu vahiyle Cenab-ı Allah Peygamber efendimize namazı ve diğer hükümleri farz kıldı. îbn Kay-yım'm sözlerinden özet olarak şunu anlıyoruz: Vahyin bu mertebesinde Peygamber efendimiz, yüce Allah'tan direkt olarak emir almış ve onunla muhatap olmuştur. Bu vahiy, uykudaki sadık rüya veya melek vasıtasıyla gelmemiş, bizzat Cenab-ı Allah'tan gelmiştir. Bu şekil vahiy, Allah'ı görmeyi gerekli kılmaz. Çünkü Cenab-ı Allah, seçkin kulları olan peygamberlere perde arkasından hitapta bulunmuştur. Böylece peygamberler, Allah'ın yüce zatını görmeden onunla konuşabilmişlerdir. Peygamber efendimize: "Rabbini gördün mü? " diye sorulduğunda, o şöyle cevap vermiştir: *Allah nurdur, ben O'nu nasıl görebilirim?"
Tercih ettiğim yorum, az sonra anlatacağımız yedinci mertebeyle çatışmaktadır. Bunları birbirinden ayırmak istediğimizde şöyle dememiz gerekir: Bu tür vahiy, arada bir vasıta olmaksızın, doğrudan Allah tarafından Peygamber efendimize gelen vahiydir. Böyle bir vahiy de Miraç gecesinde Peygamber efendimize nazil olmuştur. îbn Kayyım'm anlattıklarından çıkardığımıza göre bu, amellerin rabbinin konuşması değil ondan gelen direkt bir vahiydir.
7- Yedinci Mertebe: Perde arkasından konuşma. Bu konuda îbn Kayyım şöyle demiştir: "Arada bir melek olmadan Allahü Teala, peygamberlerle konuşmuştur. Örneğin Hz. Musa ile bu şekilde konuşmuştur. Böyle bir vahiy mertebesi, Kur'an'ın kesin nassı ile Musa peygamber hakkında sabittir, tsra olayında da anlatıldığına göre böyle bir vahiy peygamber (sav) efendimiz için de sabittir. Bu açıklamadan anlaşıldığına göre, vahyin yedinci mertebesi, altıncı mertebesiyle içice girmektedir. Şu halde, bu iki mertebeden herbiri diğerinden ayrı ve müstakil değil-
Gerçekten de bu mertebeler birbiriyle oldukça benzerlik göstermektedir. Bu mertebelerin hepsi de Kur'an-ı Kerim'de anlatılmaktadır. Örneğin bir ayeti kerime de Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder." (Şura: 5i)
8. Zadu'1-Mead, c 1, s.25.
İslami Okul Okulların En Önemlisi