Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 19. Sayfa

 

İSLAM'IN ÇEVREYE TEBLİĞ EDİLMESİ

 

Emrolunduğun Şeyi Açıkça Söyle

 

îslam davetinin gizlilik içinde ilerleyişini gören Cenab-ı Al­lah, bu daveti daha başka bir safhaya intikal ettirmek için Pey­gamber efendimize şu buyruğu verdi:

"O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşan­lara aldırma. O alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Allah ile beraber başka tanrı tutanlar, yakında (yaptıklarının sonucunu) bilecekler. Andolsun biliyoruz, onların söylediklerine senin göğ­sün daralıyor (canın sıkılıyor). Sen rabbini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol. Sana yakın (yani Ölüm) gelinceye kadar rabbine kulluk et."(Hicr: 94-99)

Bu ayet-i kerimeler, îslam davetini tebliğ görevinin en son aşamaya ulaştırılmasını emrediyordu. Bu davetin, nefislere da­ha fazla tesir etmesi için görev daha da ağırlaştırılıyordu. Siyer kitaplarından bazılarına göre, Peygamber efendimizin, bütün insanları islam'a davet etmekle görevlendirilmesi şu ayet-i ke­rimenin nüzulünden sonra olmuştur: "(Önce) en yakın akraba­nı uyar." Bu görüşte olanlardan birisi de İbn Kesir'dir. O, bu ayet-i kerimelerin nüzulüyle ilgili olarak görüşlerini şöyle açık­lamaktadır:

"Cenab-ı Allah, risaleti tebliğ etmesi için peygamberine şöyle emretti: "(Önce) en yakın akrabanı uyar ve mü'minlerden sana uyanlara kanadını indir (onlara karşı mütevazi ve şefkatli dav­ran). Şayet sana (uymaz) karşı gelirlerse: "Ben sizin yaptıkla­rınızdan uzağım" de. Galip ve esirgeyen (Allah)'a tevekkül et. O ki (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü o, işitendir, bilendir.'

(Şuara: 214-220)

"O (yol) sana ve kavmine bir şereftir ve yakında (ona uyup uymadığınızdan) sorulacaksınız." (Zuhruf. 44)

"Kur'an'ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan (Al­lah), elbette seni dönülecek yere döndürecektir." (Kasas- 85)

Yani, sana okumayı farz kılan ve seni onu başkalarına tebliğ etmekle yükümlü kılan Allah, bu görevi yapıp yapmadığını sor­mak üzere, seni ahirete döndürecektir.

Nitekim bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurulmuştur: "Rabbin hakkı için biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden mutlaka soracağız." (Hicr. 92-93)

Bu hususu teyid eden ayet ve hadisler gerçekten çoktur.[1]

Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, îmanı İbn Kesir, îslam davetinde aşamalar olmadığı görüşündedir. Ona göre Peygam­ber efendimiz, en yakın akrabasını uyarmakla emrolunduğun-da bile, îslam daveti umumiydi. Ayet-i kerimede en yakın akra­basını uyarmakla emrolunması, bu davetin sadece yakın akra­balarına yapılması gerektiği hususunu ifade etmemekte, aksi­ne davete ilk önce kendi yakın akrabalarından başlaması isten­mektedir. Herkesi içine alan bu genel davete, ilk olarak akra­balardan başlamak gerekiyordu. Yoksa bu, davet sadece yakın akrabaya yapılması gibi bir özellik taşımıyordu. Muhammedi risalet, hiçbir ayrım yapılmaksızın herkese tebliğ edilmelidir.

Biz, Muhammedi risaletin genel bir davet olduğu görüşüne muvafakat ediyoruz. Bize göre bu davet, Peygamber efendimi­zin yakın, ya da uzak akrabalarına özgü bir davet değildi. An­cak bu, davet ve hitabın ilk basamağım teşkil eden bir ayet ol­duğu için, Peygamber efendimiz önce en yakın akrabasını uyar­makla emrolunmuştur. Ama aynı zamanda bu ayet, yabancıları da islam'a çağırması gerektiği manasını taşımaktadır. Yakın ile uzak kimseler arasında herhangi bir fark gözetilmemekte­dir.

Çünkü herkes, herhangi bir ayrıma tabi tutulmaksızın îs-lam davetine icabet etmekle mükelleftir. "(Önce) en yakın ak­rabanı uyar" ayet-i kerimesinin sadece Peygamber efendimizin yakın akrabalarına mahsus olduğunu zannediyoruz. Bu sebeple Peygamber efendimiz Safa tepesi yanında akrabalarını toplan­tıya çağırırken, başkalarını çağırmamıştır. Belli bir gruba ya­pılması gereken bir hitabı, başkalarına yöneltmek ve başkaları­nı bu hitapla yükümlü kılmak, akla uygun düşmemektedir. Ak­sine bu hitabın sadece akrabalarına yöneltilmesi gerekiyordu. Cenab-ı Allah, bir ayet-i kerimede de peygamberine şu emri ve­riyordu: "O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma. * chict: 94)

îbn îshak'dan nakledilen şu ifadeler yukarıdaki görüşü te'yid etmektedir: Bi'setten sonra geçen üç yılın nihayetinde Cenab-ı Allah peygamberine, emrolunduğu şeyi açıklamasını ve müşriklerin eziyetlerine karşı sabretmesini emir buyurdu. Resulullah'm ashabı, namaz kılacakları zaman Mekke dışına gider ve namazlarını orada gizlice eda ederlerdi. Bir ara Sa'd bin Ebi Vakkas birkaç sahabiyle birlikte Mekke-i Mükerreme dışında namaz kılmaktayken, bazı müşrikler kendilerini gördü­ler. Kıldıkları namazdan ötürü onlarla alay ettiler ve onları ayıpladılar. Nihayet sahabilere hücum edip onlara vurmaya başladılar. Sa'd bin Ebi Vakkas da, eline geçirdiği bir devenin çene kemiğiyle müşriklerden birinin kafasını yardı. Böylece is­lam tarihinde ilk kan akıtılmış oldu. [2]

îbn tshak da bu konuda şöyle der: İnsanlar kadınlı erkekli, topluluklar halinde İslam'a girdiler. Nihayet İslam'ın şanı, Mekke-i Mükerreme'de yayılmaya başladı. İnsanların sohbet konusu oldu. Bundan sonra güçlü ve muktedir olan yüce Allah, Resulüne, kendisine gelen hakkı insanlara açıklamasını ve rab-binin emirlerini ilan etmesini emir buyurdu. Peygamber efendi­mizin İslam davetini gizlice yapmaya başlamasından ve bu da­veti gizlice yürütmesinden, Cenab-ı Allah'ın İslamiyet'i açıkla­masını ve daveti ilan etmesini emretmesine kadar geçen süre, üç yıl kadar olmuştu. Üçüncü yılın bitiminde Cenab-ı Allah ona şu buyruğu göndermişti: "Emrolunduğun şeyi açıkla ve ortak koşanlardan yüz çevir."

Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, Muhammedi davet, üç yıl içinde üç aşama kaydetmiştir. Buna "Zad'ül- Mead" adlı ese­rinde tmam îbn Kayyım işaret etmiştir. Çünkü ilk aşamada gelen davet Peygamber efendimizden zuhur etmiş; ikinci aşamada nübüvvet hanesinden çıkarak Peygamber efendimizin dostlarına ve arkadaşlarına intikal etmiştir. Peygamber efendi­miz davetini arkadaşı ve ilk dostu Ebu Bekir'e açmıştı. Ondan da Osman bin Affan ve Talha bin Ubeydullah gibi zatlara tebliğ edilmiştir. Peygamber hanesinden Safîye ile Zübeyr'e ve diğer yakın akrabalara İslam daveti açıklanmıştı. İşte bu İslam da­vetinin ilk mertebesidir. îbn Kayyım, davetin aşamalarını anla­tırken, ilk olarak buna işaret etmiştir. Sonra da umumi davet dediğimiz ikinci davet aşaması gelmektedir ki, bu aşamada Peygamber efendimiz bütün Kureyşliler'e hak davetini açıkla­mış ve onlara hitapta bulunmuştu. Davetini sadece nübüvvet hanesine ve yakın akrabalara özgü kalmamıştı. Davetin her aşamasında, başlangıç noktasında kalınmamış, aksine diğer aşamalara da intikal edilmiştir. Tıpkı aydınlığın karanlığa si-ı rayet edişi gibi İslam daveti hep ileriye doğru mesafe katetmiş-tir. Yakın akrabaları uyarma aşamasında Peygamber efendi­miz bütün Kureyşliler'e konuyu açmış, sadece Abdulmuttalib oğullarıyla Haşim oğullarını değil, bütün Kureyşliler'i alenen islam'a çağırmıştır.

Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamber (sav)'in bu daveti ya­parken öne sürdüğü delili ne idi? Halbuki kendisi bu davete başlarken Kur'an-ı Kerim'den çok az bir kısım nazil olmuştu. Sonraları peyderpey Kur'an-i Kerim nazil olmaya başlamıştı. Hiçbir halde denilemez ki, herhangi bir kimse, Kur'an-ı Ke-rim'e dair tartışmada bulunmuştur. Ya da Kur'an-ı Kerim'in gerçekliğine dair bir delil istemiştir. Şu halde ortaya sürülen bir delil ve ikame edilen bir burhan olmadan, insanların pey­gambere tabi olmasını te'min eden unsur ne idi?

Bu sorulara' cevaben deriz ki: İnsanları hakka davet eden ve gerçeğe ulaştıran şey, hakkın ve gerçeğin kendisi idi. Peygam­ber (sav)'in hayatını inceleyenler, onun hayatında yalana asla yer olmadığını görürler. O güvenilir bir kimsedir. Davranışla­rında insanı şüphelendirecek herhangi bir husus yoktur. Onun nefsi saf ve temizdir. Temiz huyludur. Akıllı bir kimse olup düşüncesinde asla sapkınlık yoktur. O, bütün davranışlarında doğru yolda olmuş ve bilinçle hareket etmiştir.

Sonra Peygamber efendimizin insanlara beyanı her şeyin üs­tünde olan Kur'an-ı Kerim'i okumuştur. Kur'an-ı Kerim o kadar yüce bir kitaptır ki, hiçbir insan onun yüceliğine eremez. Kur'an'da, insanların gönüllerini aydınlatan nurlar vardır. în-sanları putlar hususunda aydınlatan hususlar vardır. İnsanlar daha önce putlara taparken, Kur'an-ı Kerim'le karşılaşınca putların güçlerini yitirdiğini, gönüllerindeki mertebelerinin yı­kıldığını gördüler. Akıllarına gelen diğer semavi dinlerin kalın­tılarıyla İbrahim peygamberin dininden kalan bazı izler ve ge­leneklerle artık Araplar'ın gönüllerinde yerlerini kaybeder ol­dular. Halbuki daha önceleri Araplar, Hac ibadetini eda eder­lerken İbrahim peygamberin dininin bazı prensiplerine göre hareket ederlerdi. İbrahim peygamberin Hanif dinine mensup olmakla onur duyar ve iftihar ederlerdi. Başkalarının sahip ol­dukları nimetlerden ötürü hased duymaz, kin gütmez ve sevim­siz bir rekabete girişmezlerdi. Halbuki bu kötü huylar ve has­letler başkalarını ileriye doğru adım atmaktan geri koymuştu.

Peygamber efendimize tabi olan ve onunla birlikte iman eden kimselerin nefisleri saf ve temizdi. Onların kalpleri putpe­restlik kirlerine bulanmamıştı. Onları İslam'a kavuşturan ye­gane şey hakkın ve gerçeğin kendisiydi. Ayrıca Peygamber efendimizdeki apaçık mucizeler, onları gerçeğe ulaştırmıştı. İn­san psikolojisi ve karakteriyle uğraşan araştırmacılar, hakla karşılaşma esnasındaki insanların kalplerini üç kısma ayırmış­lardır:

1- Hidayete yakın olan kalpler. Bunlar hakla kanaat ederler, kendilerine açıklanan hakikate uyarlar. Hakkın açıklanması, onları doğru yola iletmeye yeter. Başka bir delile ihtiyaç duy­mazlar. İşte böyleleri hakka bakarlar. Kalplerinde, lezzetlerle şehvetlerin heveslerine yer yoktur. Gönülleri hikmetle aydınla­nıp saflaşmıştır. Kalpleri hidayet nuruyla aydınlanmış oldu­ğundan, sadece hakkı konuşur ve hak ile amel ederler. Hak yo­lunda yürürler. Hak davetçisinden, kendilerine ayrıca başka bir delil ve burhan göstermesini istemezler. Çünkü hakkın ken­disi, doğruluk delilini bizzat kendi içinde taşımaktadır. İşte bu gibi kimselerin gönülleri hakka susamıştır. Hakkı gördüklerin-

de hemen kabul ederler. Bu guruba giren insanlar, davetin ilk aşamasında Peygamber (sav)'e tabi olmuşlardı.

2-  Kendilerinde daha önceden malumat bulunan ya da gö­nüllerine hak ve batılın saikleri bir arada yerleşmiş olanlar. İş­te bunlarda hak ile batılı birbirinden ayırt edebilecek bir idrak vardır. Bunlar, kalplerindeki düşüncenin kötülüğünü reddede­cek delillere ihtiyaç duyarlar. Elde edecekleri delil ve burhan kendilerine hakkı bulmada yardımcı olur, yollarını aydınlatır. Hakkın bayrağı altına girebilmeleri için, onlara sadece hakika­tin açıklanmış olması yeterli değildir. Sadece hakkı açıklamak­la onları doğru yola erdirme imkanı yoktur. Hakikatin açıklan­masının yanısıra deliller de takdim etmek gerekir. Bu deliller sayesinde hidayetin saiklerini batılın saiklerine tercih edebilir­ler.

3- Kalplerinde sapıklığın galip olduğu kimseler. Bunlar sa­pıklığın bahtsızlığına yenik düşen kimselerdirler. Hakkın ken­disi için hakka tabi olmazlar. Hakkın aydınlığı kalplerinde gö­rünmez. Hakkı istemek için ihlaslı basiretleri de yoktur. Basi­retleri perdelenmiş, kalpleri mühürlenmiştir. İdraklerinin üze­rinde örtü vardır. îşte bunlar, hakka düşman olan nıuannidler ve büyüklük taslayan kimselerdir. Hak ve hakikat erbabına düşmanca tavırlar takınırlar. Hak ve hakikat erbabı ise, hakkı müdafaa ederler. Şu halde bu iki gurup arasındaki ilişki, bir nevi boykotu andırır. Muannidler, hakkın yayılmasına engel ol­maya çalışırlarken, hakikate bağlı olanlar da, hakka gelen sal­dırıları bertaraf etmeye çalışırlar. Bu nedenle, iki gurup arasın­daki problemi, kılıçtan başka halledebilecek bir faktör görülme­mektedir.

"Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlar­la beraber kitabı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler ve kendisinde büyük bir kuvvet ve in­sanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki, Allah, ki­min (ondan istifade ederek) gayıpta (görmediği halde) Allah'a ve Resulü'ne yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür/' (Hadid:25)

Peygamber efendimizin getirdiği davete ilk icabet edenler Hz. Hatice, Ebu Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Zübeyr ve bunlarla birlikte ilk sınıfa tabi olup hemen iman eden kimseler olmuşlardır. Bunlardan sonra da, Kur'an-ı Kerim'in kendilerine icaz ile hitap edip meydan okuduğu kimseler gelmişlerdi. Bunların bir kısmı hakikati görüp doğru yola ermişler, bir kısmı da sapık azgınlığa düşmüş ve haddi aşıp günahkar olmuşlardı. Bu iki taraf arasında mücadele olmuş ve tecavüzde bulunanlar kılıcı elç almışlardı. Tabii ki, ebedi bir davetin sahibi olan Peygam­ber efendimizden, yerinde durup şerrin tecavüz etmesine ve hakkın ezilmesine göz yumması beklenemezdi.


 

[1] îbn Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, C. 3, S. 38

[2] İbn Hişam, Siret, C. 1 S. 263