Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 45. Sayfa
Ebu Talib'le Görüşmeleri
Aralarında anlaşarak, sözü geçen kimseleri bir araya getirip topluca Ebu Talib'in yanına gittiler. Çünkü daha önce ferdi olarak ona yaptıkları başvurudan bir sonuç çıkmamıştı. Öte yandan Peygamber efendimiz de davet yolunda ilerlemekteydi. Ahmak müşriklerin beyinsizliklerine, alay ve maskaralıklarına, eziyet ve cefalarına, engellerine maruz kalmadan Cenab-ı Allah'ın çizmiş olduğu yolda yürümekteydi.İnsanları en güzel bir şekilde hakka davet ediyordu. Bu sebeple müşrikler onunla tartışmadan onu uzun bir süre kendi haline bıraktılar. Her ne kadar eziyetleri devam ediyorduysa da onunla tartışmayı bıraktılar.
Müşriklerin heyeti Ebu Talib'in yanına gitti. Sözcüleri ona şöyle de dedi:
"Ey Ebu Talibi Yeğenin Muhammed bizim tanrılarımıza sövdü, dinimizi kötüledi. Bize hakaret etti ve horladı. Ya onu uzaklaştırır bize hakaret etmesine engel olursun, ya da aramızdan çıkar ve onu bizimle başbaşa bırakırsın! Biz ona nasıl muhalif isek sen de ona muhalifsin. Onun dininde değilsin. O halde bırak da bu muhalefeti ortadan kaldıralım."
Akıllı ve hikmetli Ebu Talib, onlara yumuşakça cevap verdi. Güzel ifadelerle sorularını cevaplandırdı. Böylece Kureyşli müşrik heyeti onun yanından çıkıp gitti. Resulullah (sav) kendi yolunda yürümekteydi. Hiç gevşemeden ve kusur etmeden Allah'ın dinini açıklıyordu. Müslümanların sayısı ise giderek artıyordu, islamiyet, artık diğer kabileler arasında, bu arada Habeşistan'da yayılmaktaydı. Kureyşliler'in öfkesi arttı. Kinleri sebebiyle işi azıttılar, öfkeden kudurdular. Muhammed'e ve müslümanlara eziyet verme hususunda birbirlerine teşvikte bulundular ve birbirlerini kışkırttılar. İleri görüşlüleri, bir kez daha Ebu Talib'e gitmek, ama öncekine nisbetle daha sert bir dil ve katı bir tutumla onu uyarmak gerektiğini ileri sürdüler. Toplanarak Ebu Talib'in yanma gittiler. Sözcüleri şöyle dedi:
"Ey Ebu Talibi Aramızda yaşlı, şerefli ve itibarlı bir kimsesin. Yeğenin Muhammed'i davasından caydırmanı bekledik. Ama bu konuda birşey yapmadın. Allah'a andolsun ki, bizler^ atalarımıza, sövülmesine, bize hakaret edilmesine tanrılarımızın kötülenmesine artık sabredemeyiz. Ya Muhammed'i durdurursun, ya da bu işi biz kendimiz yaparız. İki taraftan biri, diğerini yok edecektir!"
Bu defa düşmanlıklarını ilan ederek, bizzat Ebu Talib'i tehdit etmişlerdi.Söylenmemesi gereken herşeyi söylemişlerdi. Ebu Talib'in yaşlılığına, şeref ve itibarına aldırış etmemişlerdi. Değişik bir dille konuşmuş olmaları, Ebu Talib'i çok etkilemiş ve üzmüştü. Her ne kadar yeğeni Muhammed'i himayeden vazgeçmeyecek olsa da, karşı karşıya kaldığı sıkıntıyı ona açıklamak istedi. Kavminin kendisine karşı büyüyen düşmanlığına, onun da ortak olduğunu bildirmek için şöyle dedi:
"Ey kardeşimin oğlu, kavmin bana geldiler. Artık geldiğin noktada durmanı, daha ileriye gitmemeni istediler. Bana gücümün yetmeyeceği şeyleri yükleme!"
Muhammed (sav)'in azmi gevşemedi. Çünkü o Allah tarafından yardım ve destek görüyordu. Zaferi ve yardımı Allah'tan umuyordu. Her ne kadar içinden kavmi tarafından kabul görmek desteklenmek arzusundaysa da, Allah'tan başkasından yardım ummuyordu. Amcasının bu sözlerinden dolayı üzüldü. Eziyetlere uğramaktan korktuğu için değil, sevgili amcası Ebu Talib'in kendisine yardım etmekten vazgeçeceğini sandığı için üzüldü. Cihad ve mücadele meydanında amcasının kendisini yalnız bırakacağını ve düşmana teslim edeceğini düşündü. Artık kendisine yardım edemeyecek duruma geldiğini anlamıştı. Azim sahibi bir peygambere yaraşırcasına amcasına şöyle cevap verdi:
"Amca! Allah'a andolsun ki, bu işi bırakmak için güneşi sağ elime ayı da sol elime verecek olsalar, ben yine onu bırakmam. Ya yüce Allah onu bütün cihana yayar, görevim sona erer; ya da bu yolda ölür, giderim!" Böyle dedikten sonra Peygamber efendimizin gözlerinden yaşlar boşandı. Sonr^a kalkıp gitmek üzere kapıya yöneldi. O, Amcasının kendisini yardımsız bırakacağını ve düşmana teslim edeceğini beklemiyordu.
Alicenab bir insan olan Ebu Talib, yeğeni Hz. Muhammed'e karşı haksızlık ettiğini anladı. Kureyşli heyetin kendisine söylediklerini ona nakletmemesi gerektiğini düşündü. Böyle yapmakla Muhammed'i huzursuz etmişti. Muhammed, çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde ona: "Ey kardeşimin oğlu! var git dilediğini söyle. Allah'a andolsun ki, seni hiç bir şekilde hiçbir kimseye teslim etmeyeceğim."
Ebu Talib ile Peygamber efendimiz arasında geçen konuşmalardan Kureyşliler Haberdar oldu. Ebu Talib'in onu koruduğu sürece Muhammed'e ilişemeyeceklerini, onu öldüremeyecek-lerini, hapsedemeyeceklerini veya Mekke dışına sürgün edemeyeceklerini anladılar. Fakat onların hileleri ve tuzakları henüz bitmemişti. Düşünmeye başladılar. Tuhaf bir karara vardılar. Her ne kadar bu kararları cahiliyetleri sebebiyle Araplar nez-dinde garip sayılmasa da, yine de onların bu kararı şaşılacak bir şeydi.
Şöyle ki: Araplar nezdinde, öteden beri evlat edinme müessesesi yürürlükteydi. Onlar, bu adeti komşuları olan Romalılardan almışlardı. Ailelerin evlat değiştirmeleri, kardeşlerin ve kardeş oğullarının değiştirilmesi, onların nazarında mümkün şeylerdendi. Ebu Talib'in yanına gittiler . Kardeşi oğlu Muhammed'i kendilerine teslim etmesi karşılığında, Kureyşlilerden bir genci kendisine vereceklerini söylediler. Verecekleri bu genç, Muhammed (sav)'in yerine onun kardeşi oğlu olacaktı. Sevgi ve muhabbet, değiş tokuş kabul eden bir meta' haline gelmişti. Sözcüleri, Ebu Talib'e şöyle dedi:
"Ey Ebu Talib! îşte bu, Kureyşli gençlerin en boylu poslusu ve en yakışıklısı olan Velid oğlu Ammar'dır. Onun diyeti sana aittir. Gerektiğinde sen onun, o da senin diyetini verir. Birbiri-nizle yardımlaşırsiniz. Onu evlat edin, senin çocuğun olsun. Buna karşılık yeğenin Muhammed'i bize teslim et. Zaten o, senin ve atalarının dinine karşı çıkmış, birlik ve beraberliğinizi bozmuş, bizleri horlamış ve hakir görmüştür. Onu öldürmek üzere bize teslim et. Adama karşı adam veriyoruz!"
Doğrusu bu, temelsiz bir düşünce idi. Ebu Talib, yeğenini, öldürmeleri için onlara teslim edecek, buna karşılık da onlardan bir genci bimaye etmek üzere yanına alacaktı. Bu olacak şey değildi! Ebu Talib, onların düşüncelerinin temelsizliğini şu sözlerle açıkladı: "Allah'a andolsun ki siz benimle kötü bir pazarlığa girişiyorsunuz. Kendisini beslemem için çocuğunuzu bana veriyorsunuz. Buna karşılık öldürmek üzere yeğenimi istiyorsunuz. Bu, asla olmayacak bir şeydir!"
Abdü Menaf oğullarından Mutim bin Adiyy şöyle dedi: "Ey Ebu Talib! Yeminle söylüyorum ki, kavmin sana karşı insaflı davrandı. Ve seni bu badireden kurtarmak için elinden geleni yaptı."
Ebu Talib, Mutim'i kınayarak şöyle dedi:
"Ey Mut'im! Allah'a andolsun ki, kavmim bana insaflı dav-ranmadı. Görüyorum ki, beni desteksiz bırakmak ve küçük düşürmek için onlarla birlik olmuşsun. Var git, elinden geleni yap!"
Kureyşliler işi azıtmışlardı. Nitekim îbn Kesir de şöyle der: "îş çığırından çıktı, savaş kızıştı. İnsanlar birbirine karşı diş biledi ve birbirleri hakkında olmayacak şeyler konuştu!'[1]
Ebu Talib zor bir durumda kalmış ve kavminin şiddetli baskısına uğramıştı. Durum ne olursa olsun, ne kadar baskıya maruz kalırsa kalsın, yeğeni Muhammed'i yalnız bırakmak istemiyordu. Mekke'nin lideri pozisyonunda olan Abdülmuttalib oğlu Ebu Talib, mürüvveti, himmeti ve Haşimi kabilesine özgü azmi uğruna her türlü zorluğa katlanıyordu. Hatta uğradığı bu sıkıntılar nedeniyle kardeşi Ebu Leheb de geçici bir süre için rahmet ve şefkat duygularına yenik düşerek Ebu Talib'e ve Muhammed'e yanaşmış, kardeşini sıkıntıya sokan Kureyşlilere karşı öfke duymuştu. Ebu Talib, kızkardeşinin oğlu Ebu Sele-me'yi himayesine almak istediği zaman, Kureyşliler onu daha da sıkıştırmış ve şöyle demişlerdi: "Ey Ebu Talib! Yeğenin Muhammed'i korudun. Peki Ebu Seleme'yi ne diye koruyorsun?" Ebu Talib onlara şöyle cevap vermişti:
"O benim himayeme sığındı. Kızkardeşimin oğludur. Onu himayeme almayıp da kimi alacağım?" Bu sözlerden sonra Ebu Leheb de kardeşine yapılan sürekli baskılardan dolayı ha-miyyete gelmiş ve Kureyşlileri tehdit ederek şöyle demişti:
"Ey Kureyş topluluğu! Kardeşim Ebu Talib'e karşı çok ileri gittiniz. Kavmi içinde onun himayesine sığınanlara saldırıyorsunuz. Yemin ederim ki, ya bu yaptıklarınızdan vazgeçersiniz, ya da size karşı yaptığı bütün işlerde onun yanında yer alırız ve amacına ulaşmasına yardımcı oluruz!"
Ebu Leheb o zamana kadar müşriklerin yanında yer almıştı. Bu sözlerinden sonra Hz. Muhammed (sav)in safına geçmesinden korktular. Nitekim daha önceleri diğer kardeşi Hamza da Ebu Cehil'in Muhammed (sav)e yaptığı hakaretten dolayı İslam'a girmiş ve müslümanlarm arasına katılmıştı. Bu nedenle müşrikler, çabucak Ebu Leheb'in gönlünü almaya çalıştılar ve "Ey Eba Utbe! Senin hoşlanmadığın şeylerden vazgeçiyoruz!" dediler. Çünkü Ebu Leheb, müşriklerin dostu ve yardımcısı olduğu halde Ebu Talibin Kureyşlilere karşı koyduğu güçlü tutu-/ mu nedeniyle kendisiyle birlik olup Muhammed (sav)e yardım etmesini sağlayacak olursa o zaman bütün Haşimi ailesi Muhammed (sav)i koruyacaklardı. Çünkü Hz. Muhammed, o ailenin en faziletli bireyi idi. Ancak Ebu Leheb'in gösterdiği bu ha-miyyetli davranış, bir şimşeğin parıltısı gibi çabucak sönüverdi. Sonuçta Ebu Leheb, ateşte kalmaya karar verdi ve o yolda yürümeye, devam etti. Peygamber efendimize karşı düşmanlığını sürdürdü. Müşriklerle dostluğuna devam etti. Onların müminlere karşı eza ve cefalarına ortak oldu. Mürüvveti, yeğenine ve yaşlı kardeşine karşı şefkati, onu harekete geçirmedi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi