Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Son Peygamber   3. Cilt - 3Cilt

BEDİR SAVAŞININ ETKİLERİ

Bedir Savaşının Medine'deki Etkileri

Yahudiler

Münafıkların Mescidden Çıkarılmaları

Yahudilerin Bozgunculuğu.

Hepsi Bir Değildir

Çekememezlik.

"Kitap Ehliyle Ancak En Güzel Tarzda Mücadele Edin"

 

BEDİR SAVAŞININ ETKİLERİ

 

Bedir Savaşının Medine'deki Etkileri

 

Bedir savaşı Arapları çok etkilemişti. Öyle ki, çöllerde sefer­de, bulunan kervanlar bile, Kureyşliler'in, kendi elleriyle sür­gün ettikleri, yurdundan ve malından mahrum bıraktıkları kimse, yani Muhammed tarafından yenilgiye uğratıldıklarını anlatıyorlardı. Küreyisin sürgün ettiği bu insan; putperestliği inkar ediyor, insanları tevhid inancına çağırıyor, Allah tarafın­dan kendisine vahiy geldiğini iddia ediyordu. Bu zafer Muhammedi davetin iç yüzünü selametini ve kuvvetini anlama bakımından Araplar için bir uyarıcı olmuştu. Araplar arasında putperestlik inancı zayıflamış, akıllı insanlar da gerçekleri kav­ramaya, sapık hayallerin akıllar etrafında ördüğü vehimleri at­maya başlamışlardı. Böylece noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'ın kelimesi, yani İslamiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Bedir günü hak ile batıl birbirinden ayrılmıştı. Çünkü o günde insanlar bir ayrıma tabi tutulmuş, yeryüzünün en güçsüz insanları sanılan müslümanlar güçlüler tabakasına geçmiş, kuvvetleriyle insanlara meydan okumuşlardı. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için in­sanların sizi esir olarak götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıy­la desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandırmıştır." (Enfai: 26)

Bu ayeti kerime, o apaçık zaferin Arap beldelerinde nasıl et­kili olduğuna işaret etmektedir. O savaş nedeniyle Araplar, arap ülkelerinde gerçek kuvvetin îslam olduğunu görmüşler, bu nedenle bütün insanlar İslam'ın kuvveti üzerinde düşünme­ye başlamışlardı. îşte genel çizgileriyle Bedir Savaşı Arap Yarı-madası'nda böyle bir etki meydana getirmişti. Medine ve çevre­sinde ise İslamiyet, kafirlerin yüreğini hoplatan bir kuvvet ha­line gelmişti. Medine'de inançlarım açığa vuran ve gizlemeye gerek görmeyen putperest Evs kabilesiyle Hazreç kabilesinden bazı inkarcılar vardı. Bunların yanısıra kalblerini kin doldur­muş olan Yahudiler de bulunuyordu. Bunlar her ne kadar inaç-larını gizliyorlarsa da, konuşmalarından ve bazan da müzmin­lerle alay etmelerinden tanınıp biliniyorlardı. Bedir savaşında müslümanlarm gücü ortaya çıkınca putperestlerle Yahudiler­den bazıları dilleriyle müslüman olduklarını açıkladılar, ama kafirliklerini kalblerinde gizlediler. Bu münafıklar yapmadık­larını söylüyor, inanmadıklarını dilleriyle açıklıyorlardı. Bun­larla ilgili olarak tam bir sûre nazil oldu. Surenin başında şu ayeti kerimeler yer almaktadır: "Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldikleri zaman: 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın el-çisisin' derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah'ın yolundan çevir­diler. Onların yaptıkları ne kötüdür! (Onların bu davranışla­rının) sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra inkar ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi, ortık onlar anlamazlar" (Münafikun: 1-3)

Bedir'de ortaya çıkan Islami güç, bu Yahudilerle müşrikleri münafıklaştırdı. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleyerek Ehl-i islam'ın kuvvetine karşı kendileri için koruyucu bir kalkan bulmaya çalışıyorlardı. Müslümanlar arasına nifak to­humları saçıyor ve kalblerinde zaaf bulunan müslümanları al­datıyorlardı. Müslümanların kuvvetine yüce Allah'a ve kutlu elçisine iman etmeyen kimseleri münafıklaştırıyorlardı. Bunlar bedenen islam'a teslim olmuş görünüyor, ama kalben inanmı­yorlardı. Bedir savaşının ikinci yılında münafıklar, müslüman-lardan görünerek kendilerini onların kuvvetine karşı koruma­ya başladılar. İbn Kesir der ki: "işte o yılda, Medine'deki müş­riklerle Kaynukaoğulları, Nadiroğulları, Kurayzaoğulları ve Harise oğulları gibi Medine'li Yahudiler, müslümanlara yaltak­lanmaya başladılar; yahudilerle müşriklerin birçoğu kalben münafık oldukları halde, dilleriyle müslüman olduklarını açık­ladılar. Bir kısmı eski dinlerinde kalmaya devam ettiler, bir kısmı ise dinlerini kaybederek sallantıda kaldılar. Ayeti keri­mede Cenab-ı Allah, bunları "yalpalayan kimseler" olarak nite­lemiştir. İbn Kesir bu sözleriyle Cenab-ı Allah'ın şu ayetine işaret etmektedir: " Münafıklar Allah'ı (güya) aldatmaya çalı­şırlar. Oysa O, onların aldatmalarını kendilerine çevirir. Na­maza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar. Arada yalpalayıp du­rurlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara Allah'ın şaşırttı­ğı kimseye bir (çıkar) yol bulamazsın!" (Nisa 142-143)

Bu ayeti kerimelerden de anlaşıldığı gibi, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, müslümanların kuvvetini ortaya ko­yup islam'ın kelimesini yüceltince, ona muhalif olanlarla, müs-lümanlar içinde yaşayıp onlarla birlikte geçinenler üç kısma ayrılmıştır:

1- Birinci grup zahiren müslüman olduklarını ifade ettikleri halde, kafirliklerini kalblerinde saklayanlardır. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: ^İnanmış olanlara rastladıkları zaman; 'inandık' derler. Fakat şeytanlarıyla baş-başa kaldıkları zaman, 'biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlar­la) alay ediyoruz' derler. Allah da kendileriyle alay eder ve on­ları bırakır, taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlar" (Bakara- 14-15)

işte bunlar kafirliklerini devam ettirdiler. Cenab-ı Allah da onları taşkınlıkları içinde bocalatıp durdurdu. Çünkü içleriyle dışları birbirine uymuyordu. Bu, onların çok hoşuna gitmiş ola­cak ki, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da arttırdılar.

2- Nefisleri zayıflayan, fikirleri gevşeyen kimseler: Bunlar îslamiyetlerini açıklarken münafıklık yapıyorlardı. Çünkü inandıkları bir akideleri yoktu. Her ne kadar ilk akidelerine daha meyilli idiyseler de, söyledikleriyle kalblerinde gizledikle­ri şey arasında çelişki bulunduğundan, ilk akideleri de gevşedi. Bunlar müzminleri aldatmaya çalıştılar. Bu rezilliklerini daha da ileri götürdüler. Sonuçta aldattıkları, bizzat kendi nefisleri oldu. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Arada yalpalayıp dururlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara. a Hz. Peygamber bu tür münafıkları şöyle nitelemiştir: "Münafık iki sürü arasında yayılmakta olan bir koyuna benzer. Hangi sürüye katılacağını bilemez."

3- Dinlerinde sebat eden Kaynuka oğullan, Nadir oğulları, Kurayza oğulları, Haris oğulları gibi Yahudilerden meydana gelen üçüncü grup ise, çoğunlukla itikadlarında sebat etmiş ve itikadlarım devam ettirmek için de mücadele vermişlerdi. Hz. Peygambere karşı itirazlar ileri sürmüşlerdi. Ama onlar, Hz. Peygamberin onlarla yapmış olduğu anlaşmaya sadık kalma­mışlar, ona gönülden bağlanmamışlar, aksine kalblerinde hıya­net saklamışlardı. Müslümanların başlarına felaket gelmesini gözetiyorlar, Hz. Peygamberin düşmanlarıyla gizlice anlaşma­lar yapıyorlar, onları Hz. Peygambere karşı kışkırtıyorlar, ken­di nefislerine karşı da çok aşırı-gidiyorlardı. Müşriklere karşı da münafıkça davranarak, içinde bulundukları durumun, Hz. Muhammed'in davet ettiği dinden daha iyi olduğunu söylüyor­lardı.

Özetle Hz. Muhammed'in muzaffer olmasından sonra, îslam düşmanları arasında münafıklık başgösterdi. Şimdi biz özellik­le yahudilerden ve onlarla ittifak kuran dostlarından kısaca bahsedeceğiz.

 

Yahudiler

 

Hz. Peygamber, yahudilerle bir anlaşma yapmış, müslüman-lann sahip olduğu haklan onlara da tanımış, aynı zamanda aynı yükümlülükleri onlara da yüklemişti. Kötülük üzerinde değil, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma şartının her iki ta­rafça da kabulünü istemişti. Bölyece her iki taraf da, bulunduk­ları yerde günahı bertaraf etme hususunda birbirleriyle yar­dımlaşacaklardı. Bir öldürme olayında katilin aşireti de, mak­tulün diyetini vermekle yükümlü olacaktı. Özetle Hz. Peygam­ber, onlara özgürlük vermiş ve koruyucu kanatları altına al­mıştı. Gerek cemaat ve gerekse dağınık kabileler olarak onlarla bağlayıcı akidler yapmıştı. Ne var ki, çekememezlik, onların kalblerine yerleşmişti. Gelecek olan peygamberin İsmail oğulla­rından değil, îshak oğullarından olmasını arzuluyorlardı. Allah tarafından mutlaka bir peygamberin gönderileceğini biliyorlar­dı. Fakat beklenen bu peygamber gelince, kalplerinde yer yap­mış olan çekememezlik duygularından dolayı onu tanımamış, inkar etmişlerdir. Onun Tevrat'ta geleceği müjdelenen peygam­ber olduğunu yakinen bildikleri için, öfke ve inkarları daha da artıyordu. Peygamber olduğunu gösteren mucizelerle karşılaş­tıkça ona karşı taşkınlık ve sapıklıkları iyice çoğalıyor, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da fazlalaştırıyordular, adeta yeryü­zünü fesada veriyorlardı. Sanki, kardeşi Habil'i öldüren Ka­bil'in soyundandılar. Çünkü Kabil ile Habil, Allah'a birer kur­ban sunmuşlar, ama Kabil'in kurbanı kabul edilmemişti. Çün­kü o kardeşi Habil'i çekemiyordu.

Mü'minlerin annesi ve Huyey bin Ahtab'ın kızı Safıye'nin bu konudaki şehadetini nakletmek istiyoruz. Allah kendisinden razı olsun Safîye şunları anlatıyor:"Resulullah (sav) Medine-i Münevvere'ye gelip Küba'da Amr bin Avf in yanına konuk ol­duğunda, babam Huyey bin Ahtab ile amcam Ebu Yasir bin Ahtab, sabahın alaca karanlığında onun yanına gittiler. An­cak gün batarken eve döndüler. Fakat dönerken dağınık bir vaziyette yürüyorlardı. Ben de her zaman yaptığım gibi, şaka­laşarak onlara yanaştım, fakat hiçbiri bana iltifat etmedi. Ayrı­ca çok düşünceli ve üzgün idiler. Amcam Ebu Y a s i r 'in baba­ma: "O mu, O mu?" dediğini işittim. Babam da ona: "Evet, val­lahi odur. Sen onu tanıdın mı? Bunu iyice tesbit ettin mi?" diye sordu. Amcam "evet", dedi. "Ona karşı nasıl duygular besliyor­sun?" Babam dedi ki: Vallahi hayatta olduğum müddetçe ona karşı kalbimde bir düşmanlık bulunacaktır."

Bu, temiz ve ihlaslı bir kadının, mü'minlerin annesi Safî-ye'nin, babası aleyhinde yapmış olduğu bir şehadettir. Hz. Pey­gamberin risaletini ispatlayan mucize, onun babasını, tasdik edici bir mü'min yapmamış, aksine düşmanlığında pek ileri gi­den bir düşman haline getirmişti. Bu, Kabil'in kardeşi Habil'e yaptığı kötülüğün sebebi olan çekememezliğin bir etkisiydi. Halbuki mucizeler karşısında insanın sadece iman etmesi gere­kir. Fakat Cenab-ı Allah ancak dilediği kuluna rahmet eder. Huyey bin Ahtab ile kardeşi, Medine civarında ve Medine içinde yaşayan yahudiler için pek mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. Onlar müslümanlara karşı bu düşmanlık duygula­rıyla hareket ediyorlardı. Kalbleri kin ve öfkeyle doluydu. Hz. Peygamber'in başarıları karşısında Islama karşı düşmanlıkla­rını ve tahammül-süzlüklerini daha da arttırdılar. Müslüman­ların başına bir felaket gelmesini bekliyor ve şiddetle bunu ar-zuluyorlardı. Sonsuza kadar dünyada kalmak arzu ve iştiyakıy-la, kendilerini ebediyete ulaştıracağını zannetikleri işler yap­mak istediler. Müslümanların kendilerini Medine'den kovmala­rına fırsat bırakmamak için ellerinden gelen gayreti sarfettiler. Medine-i Münevvere'de kalan diğer müşriklerle birleştiler. On­ları zahiren müslüman görünmeye, kafirliklerini kalblerinde saklamaya teşvik ettiler. Geçmişlerinde şöhret buldukları ve bugüne kadar da hala uygulaya geldikleri huy ve yaratılışları­nın etkisiyle islam düşmanlarıyla beraberlik kurdular. Bunla­rın kışkırtmaları sonucunda, Evs ve Hazreç kabileleri içinde putperestliklerini devam ettiren az sayıdaki kafirler de yahudi-lere katıldılar. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleye­rek müslümanlar içinde bozgunculuk çıkarmaya gayret ediyor­lar, müslümanların yenilgiye uğraması için her türlü yolu deni­yorlardı. Bunların elebaşları Bedir Savaşı'ndan sonraki gazve­lerde ortaya çıktı. Ibn Ishak, İslamiyetlerini açıklayarak asıl inançlarım gizleyip müslümanlara eziyet veren, Hz. Peygambe­re karşı da suikast hazırlayan yahudi münafıklardan çoğunun adını bildirmektedir. Bunlar arasında yahudilere katılıp müs­lüman olduklarını gösteren Evs ve Hazreç kabilelerine mensup birçok münafıktan da bahsetmektedir. Bunların başında Ab­dullah bin Übey bin Selül gelmekteydi. O, Mustalik oğulları gazvesinde şöyle demişti: "Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, üstün kimseler daha alçak olanları andolsun ki oradan çı­karacaktır.31 (Münafıktın: 8)

Başında Abdullah bin Übey bin Selül'ün bulunduğu Haz-reçli Münafıklar Ben-i Nadir oğullarıyla birlik olmuş, Hz. Pey­gambere karşı birçok desiseler düzenlemişlerdir. Yaptıkları ye­mini ve anlaşmayı bozmuşlar, müşriklere yardım etmek iste­mişlerdir. Abdullah bin Übey bin Selül ve taraftarları Nadir oğullarına haber salarak Medine'den çıktıkları takdirde, kendi­lerinin de onlarla beraber çıkacaklarını ve Hz. Peygamber tara­fından kuşatıldıkları takdirde onlarla birlik olacaklarını bildir­mişlerdi. Sonuçta onlar kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle kendi evlerini harap edip yıkmaya başlamışlardı. İbn Übey bin Selül ve etrafındaki gurup, Nadir Oğullarına haber gönde­rerek: Sebat edin. "Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, an­dolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde asla kimseye itaat etmeyiz. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka size yardım ederiz" (Haşr: ıu demişlerdi.

Bunlar hakkında, yüce Allah şu ayeti kerimeyi inzal buyur­du: "Münafıkların Kitap Ehlinin inkarcılarından olan kardeş­lerine: 'Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, andolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz; eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka size yardım ederiz" dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun ki, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, andolsun ki,onlara yardıma koşmazlar; onla­ra yardıma gitseler mutlaka geri dönüp kaçarlar, sonra yardım da görmezler. Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah'tan çok sizlersiniz. Çünkü onlar, anlamayan kimseler­dir."(Haşr: 11-13)

Nihayet noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, îbn Übey ile beraberindeki münafıkları nitelerken şöyle buyuru­yor: "(Yahudileri kandıran münafıkların durumu), tıpkı insa­na: 'înkar et' deyip, insan da inkar edince: 'Doğrusu senden uzağım, Alemlerin Rabbi Allah'tan korkarım!' diyen şeytanın

durumu gibidir." (Haşr: 16)

Evs ve Hazreç kabileleriyle yahudilerin sürgün edilmeyip Medine'de bırakılanları Hz. Peygamberin mescidine gelerek müslümanların konuşmalarına kulak verir, onları alaya alırlar ve anlattıkları çeşitli vehimler, ortaya attıkları kafa karıştırıcı meselelerle mü'minlerin kalblerine şek ve şüphe tohumları ekmeye çalışırlar.

 

Münafıkların Mescidden Çıkarılmaları

 

tbn îshak'ın anlattığına göre, bir gün münafıklardan bir kaç kişi Mescid-i Nebevi'de birleşip kendi aralarında alçak sesle fı-sıldaşmaya başlamışlardı. Öyle ki, kimse duymasın diye adeta birbirlerine yapışmışlardı. Onları gören Hz. Peygamber Mescit­ten çıkarılmalarını emretti. Bunun üzerine sahabiler onları mescitten zorla dışarı attılar. Mü'minlerden biri, bir münafığın ayağından tutarak şiddetle yerde sürüklüyordu. Bir diğer mü­nafık ise mü'minin biri tarafından çekilip dışarıya atılıyor; su­ratı tokatlanıyor lanetleniyordu. Mü'minler onlara şöyle diyor­lardı: "Ey murdar münafık! Yeter artık. Ey münafık, Hz. Pey­gamberin mescidinden defol!" Öte yandan bir başka mü'min sa­kallı bir münafığı yakalıyor, sakalından tutup çekiyor, şiddetle dışarıya atıyordu. Bir başka mü'min, perçemli bir münafığı ya­kalıyor, perçeminden tutup yerde sürüklüyor ve zorla mescidin dışına atıyordu. Onları bu şekilde şiddet kullanarak mescid dı­şına atarken en ağır sözleri de söylüyorlardı: "Bir daha Resu-lullahın mescidine yaklaşma, çünkü sen necissin! Şeytan sana galip geldi ve seni altetti."

Bunlar ve kötülüklerini devam ettiren yahudiler, Hz. Pey­gamber ve ashabına en büyük eziyetleri yapmış kimselerdi. Münafıklar, müslümanlar arasına tereddüt sokmaya, onların morallerini bozmaya ve hezimet ruhunu aşılamaya çalışıyorlar­dı. Ne yazık ki, müslümanlar arasında onlara kulak verenler de çıkıyordu. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Eğer (cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davta-nışlarından hoşlanmadı ve onları durdurdu: 'Acizlerle beraber oturun!' denildi. Sizin içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza soku­lurlardı. İçinizden onlara kulak verenler de var. Allah, kendisi­ne yazık edenleri bilir. Andplsun ki, daha önce de fitne çıkar­mak istemişlerdi. Sana karşı birtakım işler çeviriyorlardı, so­nunda onlar istemedikleri halde Allah'ın emri üstün geldi." (Tevhec 46-48)

Yahudiler münafıkların ardında duruyor, onlarla yardımla-şıyor, onlarla birlikte müslümanlara karşı suikast planları ha­zırlıyor, tuzak kuruyorlardı. Yüce Allah da onların planlarını bozarak hilelerini ters çeviriyordu. Yahudiler bütün mü'minle-rin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için önce zahi­ren mü'min olduklarını ifade ediyor, sonra da müslümanları dinden dönmeye yüreklendirmek için irtidad ettiklerini açıklı­yorlardı, işte bunlar hakkında yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerler ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın!" De ki: "Doğru yol Allah'ın yoludur." Ve yine onlar: "Size verilenin bir başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında müslümanların karşı delil getirip sizi alt edeceğine inanmayın" derler. De ki: "Doğrusu bol nimet Allah'ın elinde­dir, onu dilediğine verir. Allahfın lütfü) geniştir. O herşeyi bi­lir". (Ali İmran: 72- 73)

Yahudiler işte böyle fesatlık yapıyor, münafıkça hareketler­de bulunuyor, münafıklıklarını açığa vuruyor, putperestleri de münafıklığa davet ediyorlardı. Bu iki yüzlülükleriyle müslü-manlar arasına bölünme ve parçalanma ruhunu aşılıyor, sonra da mü'minlerle alay ediyorlardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim, onla­rın bu vasıflarını açık bir şekilde dile getirmiştir.

 

Yahudilerin Bozgunculuğu

 

Cahiliye devrinde Evs ve Hazreç kabilelri arasında sürekli savaş vardı. Nihayet yüce Allah onları İslamiyet bağıyla bir araya getirip kalblerini birbirine ısındırdı ve müttefik bir kuv­vet haline geldiler. Bu iki kabile arasında eskiden düşmanlık olduğunu bilen yahudiler, küllenen bu düşmanlığı yeniden alevlendirmeye çalışıyorlardı. Her iki grupta da iman zayıflı­ğından, ya da asabiyyet kalıntısından dolayı yahudilere kulak veren kimseler çıkıyordu.

Yahudiler arasında yaşlı, kindar ve hasetçi bir adam olan Şemmas bin Kays, Hz. Peygaberin durumundan ürkmüş, Bedir savaşında Cenab-ı Allah'ın ona ikram ettiği zaferden do­layı korkmuştu. Daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin bir arada dostça yaşadıklarını, birbirlerine destek olduklarını ve birleşik bir kuvvet oluşturduklarını gö­rünce korkusu daha da artmıştı. Onların îslamiyet çatısı altın­da bir araya geldiklerini gören Şemmas şöyle demişti: "Kayla oğulları bir araya geldiler, bu ülkede hep bir arada yaşıyorlar. Allah'a andolsun ki, onlar istikrar içinde bir araya gelince bize bu beldede yer kalmaz!" Bu ihtiyar adam, uzun uzun düşüne­rek planlar hazırladı. Sonuçta iki kabile arasında eski tarihler­de yapılan Buas savaşlarını hatırladı. Ve o savaşı Ensar ara­sında yeniden gündeme getirdi, iki kabile arasında düşmanlığı alevlendirmek için yaptığı propagandalara bazı zayıf akıllılar da alet oldular. Bu savaşı yeniden dillerine dolayıp birbirleriyle çekişmeye ve övünmeye başladılar. Karşılıklı tartışmalar o ka­dar şiddetlendi ki, biri Evs'den, diğeri Hazreç'ten iki kişi, gırt­lak gırtlağa boğuşmaya başladılar. Biri diğerine: "isterseniz ye­niden savaşırız" diyordu. Orada bulunanlar çok öfkelenmiş, ye­niden savaşacakları günü bile tesbit etmişlerdi.

Durumu öğrenen Hz. Peygamber, bunun bir yahudi fitnesi olduğunu anlamış ve beraberindeki muhacir sahabilerle birlik­te yanlarına giderek şöyle demişti: "Ey müslüman topluluğu! Allah sizin cahiliyetle olan bağlarınızı kesip kopardıktan, kalb-lerinizi birbirinize ısındırdıktan, size İslam hidayetini nasib et­tikten ve îslamiyetle müşerref kıldıktan sonra ve ben de aranız­da olduğum halde hala ortaya cahiliyet davalarını mı atıyorsu­nuz?!" Allah ve Resulü bu olayın bir şeytan oyunu ve düşman tuzağı olduğunu Ensar'a anlattı. Bunun üzerine onlar, hatala­rını anlayarak birbirlerini kucakladılar. Sonra itaat edip emir dinleyerek Resulullah'la birlikte geri döndüler. Böylece Cenab-ı Allah, kafir yahudilerin tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirmiş oldu. Noksanlıklardan münezzeh olan rabbimiz yahudilerle il­gili olarak şöyle buyurmuş: " De ki; 'Ey kitap ehli, gerçeği gör (üp bil) diğiniz halde, niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yel-tenerek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (ai-i tmran: 99)

Yine Cenab-ı Allah, yahudilerin aldatmalarına kapılan müs-lümanlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, sizi, imanınız­dan döndürüp kafir yaparlar. Size Allah'ın ayetleri okunmakta ve O'nun elçisi de aranızda iken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'a sarılırsa, muhakkak o, doğru yola iletilmiştir. Ey ina­nanlar, Allah'tan O'na yaraşır bir şekilde korkun. Ve ancak müslümanlar olarak ölün ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ay­rılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbi­rinize düşman idiniz. (Allah) Kalblerinizi birleştirdi, O'nun ni-metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kena­rında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size ayetleri­ni böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz. İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştıran bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar, (evet) onlar için (kıyamet günü) büyük bir azap vardır" (Ai-i İmran. 100-105)

Bu ayeti kerimede mü'minler, aralarındaki birliği bölüp par­çalayan yahudilerden sakındırılmakta, Önceki bölük, pörçük ve dağınık halleri kendilerine hatırlatılmakta, aralarına sızdırıl­mak istenen kötülüğe karşı tedbirli olmalarını açıklayan yollar bildirilmektedir. Bu yol da, mü'minlerin birbirlerine hayrı tav­siye etmeleri, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları dır. Mü'minler içinde sapıklık ve ayrılığa düşenleri, akıllı ve hikmet sahibi olan diğer mü'min kardeşleri irşad etmelidir. Apaçık beyyineler ve ayetler geldikten sonra bölünüp parçalanmaksa, çok büyük bir günahtır. Bunlar için büyük bir azap vardır.

 

Hepsi Bir Değildir

 

Buraya kadar anlattıklarımız, Hz. Peygamberin hicreti es­nasında Medine'de bulunan yahudiler için doğru olmakla bir­likte, bu hüküm, yahudilerin çoğunluğu için verilen bir hüküm­dür ve hepsini aynı kefeye koymak da doğru tleğildir. Çünkü onlar arasında bazı kimseler, din olarak İslamiyeti seçmiş, nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'a ve Resulüne hakkıyla iman etmiştir. Nitekim bunlarla ilgili olarak ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Ama hepsi bir değildir. Kitaplılar içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuya­rak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men eder­ler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiç bir iyilik inkar edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, (günah­lardan) korunanları bilmektedir." (AJ-ı tmran 113- 115)

Ehli kitaptan olan bu kimseler, aynı zamanda Hz. Peygam­bere de inandıkları için iki defa sevap ve mükafat görecekler­dir. Örnek olarak yahudi alimlerinden iki kişiyi anacağız. Bun­lardan biri Abdullah bin Selam, diğeri de Muhayrık'dır. Si­yer kitaplarında Abdullah bin Selam'ın, müslümanlığıyla il­gili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: "Hz. Peygamberin ri-saletle görevlendirildiğini duyduğumda, onun vasıflarım, adını ve ne zaman peygamber olacağını bildiğimden dolayı, kendisi­nin peygamber olarak Medine'ye gelişini bekliyordum." O, bu bilgiyi içinde sır olarak saklıyor, kimseye bir şey söylemiyordu.

Abdullah bin Selam, Hz. Peygamberin Medine-i Münevve-re'ye hicretinden önce de onu tanıyor, Tevrat'ta müjdelenen peygamberlik sıfatlarını biliyordu. Peygamber efendimizin Me­dine'ye gelmesine o kadar sevinmişti ki, onun bu niteliklerini sayarak kendi aile efradına hitapta bulunmuş, ama aile efradı onun bu görüşlerine katılmamışlardı. Hatta halası, bu sevin­cinden dolayı kendisine şöyle demişti: "Yemin ederim ki, îmran oğlu Musa'nın Medine'ye gelişini duysaydın, bu kadar sevin-mezdin."

Bu ihlaslı mü'min, inancına geçmişin taassubu karışmadı­ğından ve kalbi lekelenmediğinden dolayı halasına şöyle demiş­ti: "Halacığım! Allah'a andolsun ki, Muhammed de îmran oğlu Musa'nın kardeşidir. Onun dinindedir. Onun dini ile gönderil­miştir." Onun bu sözleri üzerine halası, görüşlerini kabul et­mişti.

îhlaslı yahudi bilgini Abdullah bin Selam, hakkı ve haki­kati tanımış, gerçeği idrak etmişti. Ama milleti olan yahudiler nasıl bir yaradılışta olduklarım ve içinde bulundukları sapık­lıkları biliyordu. Onların kendi heveslerini tanrı edinmiş olduk­larını da unutmuş değildi. Onlar ırklarını kendileri için bir din saymaktaydılar. Yoksa, kendi eski inançlarına bağlılıkları da yoktu. îşte Abdullah bin Selam onların iç yüzlerini açığa çı­karmak maksadıyla, iman ettikten sonra imanını açıklamamış ve bu halde iken Resulullah (sav)'m yanına giderek ona şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resulü! Yahudiler şaşkın ve iftiracı bir millettirler. Gerçeği yalanlayarak batıla sarılırlar. Senden,, beni bir odaya kapatmanı, onlara göstermeni istiyorum. Benim İs­lam'a girmeden önce onlar arasında nasıl bir insan olduğumu gana anlatsınlar. Çünkü onlar benim İslam'a girdiğimi öğrenin­ce, bana iftira edecek ve ayıplayacaklar dır." Bundan sonrasını da yine onun dilinden aktaralım. "Hz. Peygamber beni bir oda­ya kapattı. Sonra yahudiler onun yanına geldiler ve kendisiyle konuştular. Hz. Peygamber onlara: "Hüseyn bin Selam (bu Ab­dullah bin Selam'ın İslam'dan Önceki adıdır) hakkında ne düşü­nürsünüz" diye sordu. Onlar: "O bizim efendimizdir. Efendimi­zin oğludur. Bizim en hayırlımız ve en bilgin olanımızdır" dedi­ler. Bunun üzerine Abdullah bin Selam, odadan çıkıp yanla­rına geldi ve onlara şöyle hitap etti: "Ey yahudiler topluluğu! Allah'tan sakının ve Hz. Muhammed'in size getirdiği dini kabul edin. Andolsun ki, sizler onun Allah Resulü olduğunu elbette bilmektesiniz. Çünkü onun ad ve nitelikleri elinizde bulunan Tevrat'ta anlatılmaktadır. Doğrusu ben onun, Allah'ın elçisi ol­duğuna tanıklık ediyorum. Ona iman ediyor, onu tasdik ediyor ve onu peygamber olarak tanıyorum." Bu sözler üzerine yahu­diler kendisine "Sen yalan söyledin!" dediler. Ben Hz. Peygam­bere dedim ki: Ey Allah'ın Resulü! Ben bunların iftiracı, hain, yalancı, fasık ve yoldan çıkmış bir millet olduklarını söyleme­miş miydim? îşte gördün. Ben müslüman olduğumu, ailemin de topluca İslâmiyeti kabul ettiklerini açıkladım."

Yahudiler Abdullah bin Selam'a Islamiyete girmesinden sonra fazlasıyla dil uzattılar ve : " O bizim yanımızdaki en kötü kimselerdendir" dediler. Halbuki daha önce onun kendileri arasında en hayırlı, en bilgili ve adil bir kimse olduğunu itiraf etmişlerdi. Fakat bildikleri şeyi inkar etmek ve aşina oldukları hakikati gizlemek yahudilerin Özelliklerindendir.

Yahudiler arasında hakikati tanıyan insaf sahibi kimseler­den ikincisi de, Muhayrık'tır. O da İslam öncesinde yahudile­rin önde gelen şahsiyetlerinden ve bilginlerinden biriydi. Fazla­sıyla zengindi. Tevrat'ta anlatılan sıfatlarıyla Hz. Peygamberi tanıyordu. Irkçılığı kendisi için bir itikat sayan kimselerden de­ğil, aksine hakka inanan ve uyulması en uygun şeyin hak oldu­ğunu bilen kimselerdendi. İbn İshak der ki: Dindaşları ona ga­lip geldiler. Öyle ki Uhud gününde onlara hitaben şöyle dedi: Ey yahudiler topluluğu! Allah'a andolsun ki sizler, Muhanımed'in size karşı üstün geleceğini daha Önce bilmekteydiniz!" Böyle dedikten sonra silahım aldı, Hz. Peygamberin yanına ge­lerek askerleri arasına katıldı, ardından kalanlara da şu tavsi­yede bulundu: "Eğer bu Uhud savaşında öldürülürsem bütün mallarım Hz. Muhammed'in olsun. O, bu mallarımı dilediği gi­bi sarfetsin." Savaştı ve nihayet öldürüldü. Onunla ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle dedi: "Muhayrık yahudilerin en hayırlı-sıdır." En şiddetli bir anda müslüman oldu, Kureyşliler, müs-lümanlardan öç ve intikam almak için savaşmak üzere Medi­ne'ye geldiklerinde, bu zorlu durumda o, mü'minlerin safların­da yer almaktan başka bir iş yapmadı. Allah yolunda şehid ol­du. Kendi zatı itibariyle çok iyi bir insandı. Yuhudilerin de en hayırlısıydı.

 

Çekememezlik

 

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah genel olarak ehli kitaptan ve özel olarak da yahudilerden söz ederken, araların­da mutedil kimseler bulunmasına rağmen çoğunun kötü işler yapmakta olduğunu haber veriyor. Onların seslerini çıkarabi­len büyük çoğunluğu ise inatkarlıklarını, diğer insanlara karşı kıskançlık ve çekememezliklerini, insanları sevmediklerini açı­ğa çıkarmaktadırlar. Bu vasıflarını devam ettiren yahudiler her nerede olurlarsa olsunlar, insanlara tiksintiyle bakarlar. Onların savaşdan sonraki durumlarını anlatmıştık. İnananlara karşı galip gelmek ve onlardan Öç almak için yaptıkları haince işleri bildirmiştik. Hased ettikleri bir kimseye Allah tarafından bir hayır ve iyilik dokunduğunda, onu çekemiyenler öfkelerin­den kudururlar. Müslümanlarla yaptıkları anlaşmanın birinci yılında Hz. Peygambere karşı seslerini çıkarmamışlardı. Fakat daha sonra müslümanlara karşı bir grup oluşturma yoluna gir­diler. Halbuki Hz. Peygamber, yaptığı anlaşmada onlarla iyi geçineceğini, aynı toplum içinde birlikte yaşayacaklarını herke­sin kendi dilinde, yaşantısında serbest olacağını ifade etmişti. Aralarında dostluktan, iyilik ve takva üzere yardımlaşmaktan, Medine-i Münevvere'ye saldıracak düşmanlara karşı birlikte hareket etmekten başka bir maksatları olmadığım da ifade bu­yurmuştu. "Sizin dininiz size, benim dinim bana" demişti.

îşte böyle. Yahudiler, Hz. Peygamberi ve ona iman edenleri çekemiyor, onlara karşı kalblerinde büyük bir kin ve öfke taşı­yorlardı. Mü'minler, onlarla yaptıkları anlaşmaya sadık kaldık­ları halde, yahudiler onlara karşı kalblerinde kin saklıyorlardı. Bedir zaferi kazanılınca, bu zaferin ilk meyveleri onların hased hastalığına yakalanan kalblerinde görülmeye başladı. Hemen harekete geçerek inananlar arasına fesad tohumları ekmeye gi­riştiler. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de müşriklerle el­birliği ettiler. Onları münafıklık alanına çekmeye çalıştılar. Müşrikler de onlara uydular ve bir münafık topluluğu meydana getirdiler. Onların kindar ve hasedçi kalblerinde nifak hastalığı yerleşmeye başladı. Münafıklığın Bedir zaferinden sonraki ilk etkisi müslüman cemaati birbirinden koparmak yolundaki te­şebbüslerinde görüldü. Onlar, mü'minlerin saflarını parçalama­ya çalıştılar. Savaşlar devam ettiği sürece de münafıklık gide­rek arttı. Savaşınkızıştığı anda münafıklar hemen islam cema­ati arasından sıyrılarak, saflar arasında boşluk meydana getir­meye çalışıyorlardı. Hicretin üçüncü yılında yapılan Uhud ga­zasında, müslüman askerler arasına yenilgi ruhunu yerleştir­meye çalıştılar. Zayıf kalbli mü'minleri korkutup ürkütmek is­tediler. Öyle ki, îslam askerleri arasında bulunan iki grup da­ğılmaya ve geri kaçmaya yeltendi. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın (Uhud'da) mü'minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah işitendir, bilendir. Sizden iki takım, bozulup geri çekilmek üze­reydi. Halbuki Allah onların dostuydu, inananlar yalnız Allah 'a güvensinler. Andolsun ki, siz düşkün bir durumdayken Be-dir'de yardım etmişti. O halde Allah'tan korkun ki, şükredebilesiniz." (Al-i îmran-121-123)

Bozulmaya yüz tutan bu iki gurup zayıf imanlılardan ve mü­nafıklardan idiler. Mü'minler Bedir savaşına sevinç ve ferah* içinde girmişlerdi. Uhud gazasına girerken ise, münafıklar on­ların aralarına acizlik ve tereddüt ruhunu aşılamaya çalışmış­lardı. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, eğer yenilgi sebeplerine tutunmamışlar, dosdoğru yolda yürümüşler, Al­lah'ın emirlerine muhalefet etmemişlerse, mü'minleri muzaffer kılmayı taahhüt etmiştir. Hz. Peygamber Medine-i Münevve-re'de yaşadığına göre, elbetteki bu hasedçiler ve fîtnekar münafıklar sahabeleri çember içine alacaklardı. Dolayısıyla Hz. Pey­gamberin, sahabilerini bu münafıklara karşı koruması ve on­lardan sakındırması gerekirdi. Hz. Peygamber de bu görevini Allah'ın emriyle yerine getirmişti. Bu nedenle Allahü Teala şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar, sizden olmayanları dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır. Kalblerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Eğer düşünür­seniz, size ayetleri açıkladık. îşte siz, onlar sizi sevmezken onla­rı seven kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Onlar sizin­le karşılaştıkları zaman "inandık" derler. Kendi başlarına kal­dıklarında da size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizden çatlayın! Şüphesiz Allah kalblerde olanı bilir.' Size bir iyilik dokunsa (bu), onları tasalandırır; size bir kötülük do-kunsa ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allah'dan kor-karsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Al­lah (m bilgisi), onların yaptıklarını kuşatmıştır. (Onlar ne yap­salar Allah hepSİnİ bilir)." (AI-i tmran: 118-120)

îşte bu ayetlerde yahudilerin kinlerini ve insanları hakikat­ten çevirerek nefisleri fesada vermelerini ve mü'minleri birbi­rinden ayırmak içjn yaptıkları çalışmaları görmekteyiz. Bun­lar, sadece insanlar arasındaki sosyal ilişkileri bozmaya, iman­ları zayıflatmaya, gayri müslimleri münafıklık yapmaya teşvik etmekle yetinmemişler; aksine bu hususta onlara katkıda bu­lunmak amacıyla ortaklık etmiş, müzminlerin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için var güçleriyle çabalamışlardır. Çünkü onlar nefîslerindeki hasedlerinden ötürü kafirlik yap­mayı içten arzulamaktadırlar. Bu uğurda da Hz. Peygambere, peygamberliğinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için değil fakat cevap verememesi ve dolayısıyla aciz kalarak müslüman-Jarın ondan şüphelenmeleri için zor sorular yöneltiyorlardı. On­ların bu yolda verdikleri uğraşlara bazı örnekler vereceğiz.

 

"Kitap Ehliyle Ancak En Güzel Tarzda Mücadele Edin"

 

Hz. Peygamber, risaletinde bir gedik açmak ve tereddüt meydana getirerek onu zor durumda bırakmak umuduyla müslüinanlara karşı tuzak kurmak ve kalblerine ürküntü bırak­mak emelinde olduklarını bildiği halde, ehli kitap ile en güzel bir tarzda mücadele etmiştir. Çünkü ona bu emri veren yüce Allah'tır. "Onlarla en güzel bir tarzda mücadele et" Çünkü bu, insanları hikmet ve güzel öğüt ile Allah'ın yoluna davet etme­nin en güzel şeklidir.

Eh-i kitap Hz. Peygambere çeşitli sorular yöneltirlerdi. O da bunlara, Allah'ın kendisine vermiş olduğu Kur'an ve hikmetle cevap verir, tuzaklarını ve hilelerini geri çevirirdi. Böylece tu­zaklara kendilerini düşürür ve risaletini kuvvetlendirirdi. Bu yolla şüphecilerin bütün kuşkuları giderilmiş olurdu.

Hz. Peygambere, kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar­dı. Halbuki onlar, bunu Allah'tan başkasının bilemeyeceğini, ellerindeki kitaplardan okumuş ve öğrenmişlerdi. Bunun ceva­bını bildikleri halde, yine de bu soruyu ona yöneltmişlerdi. Müşriklerin tartıştığı ölüm sonrası diriliş meselesi hususunda insanların zihinlerine şüphe tohumlarını ekmek istemişlerdi. Yüce Allah bu soruyu ve bunun doğru hikmetli cevabını şu aye­ti kerimede vermiştir: "Sana (kıyamet) saat(in) den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman (olacak) diye. De ki: Onu ancak Rab-bim bilir. Onun vaktini O'ndan başka belirtecek yoktur. Gökle­rin ve yerin ağırlığını kaldıramayacağı o saat sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: "Onu bilmek ancak, Allah'a mahsustur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler." (Araf 187)

Onların bazısından gelen sorular Hz. Peygamberin risaleti konusunda şüphe uyandırıcı nitelikte idi. Sözcüleri diyordu ki: Eğer iddia ettiğin gibi peygamber isen, bize kıyametin ne za­man kopacağını haber ver.

Noksanlıklardan uzak olan yüce rabbimiz Hz. Peygamber (sav)'e, her ne kadar bu soru imansız bir kimse tarafından gel-mekteyse de, ona yukarıdaki cevabı vermesini emir buyurmuş­tu. Çünkü bu cevap, hakkın ta kendisiydi. Hakka uymaksa bir mecburiyettir.

Yine Hz. Peygamberi zor durumda bırakmak ve mü'minlerin kalblerine şüphe tohumları ekmek maksadıyla ruhun mahiyeti­ni sormuşlardı. Yüce Allah da Hz. Peygambere, ancak kendisi­nin bileceği kainat sırlarından olduğunu söylemesini emir buyurmuştu: "Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, rabbimin emrin-dendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (îsra: 85)

Ruhun mahiyeti hala ilahi sırlardan bir sır olarak muamma­lığını muhafaza etmektedir. Onun mahiyetini Allah'tan başkası bilemez. Biz sadece ruhun varlığını hisseder, görüntülerini id­rak ederiz. Ama iç yüzünü bilemeyiz. İnsanoğlu kainatı ve onun görünümlerini tanımıştır. Araştırma neticesinde felekleri tanıyıp bilmiştir. Burçları öğrenmiştir. İnsanoğlu semaya yük­selmiş aya ulaşmış, ama şu ana kadar ruhun mahiyetini ve künhünü idrak edememiştir.

Yine ehl-i kitap, Hz. Peygambere Zülkarneyn'i ve onun neler yaptığını, kim olduğunu sormuşlardı. Yüce Allah ona vahiy göndererek şu cevabı göndermesini bildirmişti: u(Ey Muham-med), sana Zülkarneyn3den soruyorlar: 'Onu size anlatacağım' de. Biz yeryüzünde onun için sağlam bir mekan ve onda istedi­ği gibi hareket edebileceği yönetim hürriyeti hazırladık ve ken­disine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik. (Ulaşmak istediği her şeye ulaşmanın yolunu, aracını verdik). O da, (ken­disini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu. Sonunda güne­şin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gör­dü. Orada bir millete rastladı. Dedik ki: 'Ey Zülkarneyn! Onla­ra azap da edersin, iyi muamelede de bulunabilirsin' 'Haksızlık yapana azap edeceğiz. Sonra rabbine döndürülür, onu görül­memiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene müka­fat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz' dedi. Sonra yine biryol tuttu. Sonunda güneşin doğdu­ğu yere ulaşınca, güneşi kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. îşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk. Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda iki dağın arasına ulaşınca, orada nere­deyse hiç söz anlamayan bir millete rastladı. Dediler ki: 'Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cüc ve Me'cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim." Dedi ki: 'Rabbimin bana verdikleri sizin­kinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de, sizinle on­lar arasına sağlam bir sed yapayını. Bana demir kütleleri geti­rin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca kükreyin' dedi. De­mirler ak kor hale gelince: 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi. Artık Ye'cüc ve Me'cuc onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler. (Zülkarneyn): 'işte bu, Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Şüphesiz rabbimin verdiği söz gerçektir." (Kehf. 83-98)

Bu, Hz. Peygamberi aciz bırakmak maksadıyla sorulmuş bir soruydu. Eğer o buna cevap vermemiş olsaydı sevinçlerinden kanatlanıp uçacaklar ve insanların kalblerine şüphe bırakacak­lardı. Esas hedefleri ve maksatları buydu. Fakat karşılaştıkları cevap gerçekten derin bir bilginin ürünüydü. Hz. Peygamberin cevabı, Zülkarneyn'in hayatını, yaptığı işleri ve bütün hallerini iyice tetkik etmiş bir kimsenin cevabıydı. Onun bu hayret verici doğru -açıklamaları, dinleyicilerin akıllarını ve kalblerini uyar­dı. Pür dikkat kesildiler. Bu cevap mü'minleri dinlerinde sebat­kar kıldı. Sevdikleri tslamiyete daha da sarılmalarına vesile ol­du. Yine, üzerinde şüphe uyandırmak için Kur'an-ı Kerimle il­gili bir soru da yöneltmişlerdi. Halbuki KurJan-ı Kerim Hz. Mu-hammed'in risaletinin hücceti ve deliliydi. Kur'an'm içine önün­den, ya da arkasından hiç bir şekilde batıl giremezdi. "Ey Mu-hammed! Getirdiğin bu kitabın Allah katından geldiği doğru mudur? Halbuki biz bu kitabın, Tevrat gibi ölçülü cümleleri ol­duğunu görmüyoruz! diye sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: "Siz bu Kitab'm gerçekten Allah katından gelen bir kitap olduğunu biliyorsunuz ve onun adını elinizdeki Tev­rat'ta da görmektesiniz. Eğer bunun bir benzerini ortaya koy­mak için insanlar ve cinler bir araya gelseler, yine de bir benze­rini ortaya koyamazlar!"

Bu defa sorularını başka bir tarafa yönelttiler. Çünkü onla­rın itirazları basit ve gevşekti. Kur'an'm ifadelerindeki ölçülü­lüğün, Tevrat'ın ifadeleriyle karşılaştırılması mümkün değildi. Her ne kadar Tevrat, Hz. Musa'ya inen on levhadan ibaret ilahi bir kitap olsa da, Kur'an'm kendine özgü bambaşka bir üslubu vardı. Ayrıca her peygamberin kendine mahsus ayet ve mucize­leri bulunmaktadır. İşte bu yüzden soruyu bir başka şekle sokarak sorma yoluna gittiler. Dediler ki: "Ey Muhammed bu Kur'an'ı sana bir insan ya da cin öğretmedi mi?"

Hz. Peygamber onlara şöyle cevap verdi: "Allah'a andolsun ki, sizler Kur'an'm Allah katından gönderilen bir kitap olduğunu ve benim de Allah'ın elçisi olduğumu gayet iyi bilmektesi­niz. Çünkü bunlar elinizde bulunan Tevrat'ta da geçmektedir."

Yine işi inada bindirerek dediler ki: "Ey Muhammed! Allah bir kimseyi peygamber olarak gönderdiği zaman, onun dilekle­rini yerine getirir. Sen de bize gökten, bizim okuyabileceğimiz bir kitap getir. Yoksa biz sana bu Kur'an'ın bir benzerini getiri­riz."

Bu sözleriyle, Kur'an'ın bir benzerini getirebileceklerini ifa­de ediyorlardı. Buna Yüce Allah, peygamberinin diliyle şöyle cevap veriyor: "De ki: 'Andolsun, eğer insan (lar) ve cin(ler) şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et) seler de (bunu yapamazlar). "(Isra. 88)

Söylenmek istenen şudur: Yapabilirseniz, Kur'an'ın bir ben­zerini getirin bakalım. Ama bunun üstesinden gelemezsiniz. Getirmeye kalkışsanız da getiremiyeceğiniz açığa çıkar. Sapık­lığınızın ve hilelerinizin iç yüzü anlaşılır. Çünkü sizler, müşrik­lerin yapmadıklarını kendi nefislerinizde düşlüyorsunuz.

Kendi maddi akılcılıklarını gösteren bir başka soru daha sormuşlardı. Bu soru, onların, Allah'ın varlığım ve yüce sıfatla­rını bilmediklerini de ispatlıyordu. Halbuki Allah'ın misli yok­tur. O, güçlü ve hikmet sahibidir.

Onlar bu gibi soruları yöneltiyorlardı. Çünkü determinist felsefenin etkisi altında kalmışlardı. Bu felsefeden başka bir şe­ye inanmıyorlardı. Adi sebepleri kainatın kanunları olarak ka­bul ediyorlardı. Onlara göre her şey illiyetten meydana gelmiş­tir. Gerek insanın varlığı, gerek kainattaki diğer varlıkların bir sebebi vardır. Onları meydana getiren sebebin de bir başka se­bebi vardır. îşte kısaca tyonya felsefesi bu yolu tutmuştur. Bunlara göre bütün alem, illiyet kanunu ile meydana gelmiştir. Bunun bir teselsül inancına dayalı olduğu şüphesizdir. Halbuki teselsülün sonu yoktu. Böyle bir soru yöneltmekle, Hz. Peygam­berin güya acizliğini ortaya çıkarmak istemişlerdi. Halbuki her şeyin failinin, kendi dilediğini yapan ve kendi ihtiyariyle her şeyi yaratan yüce Allah olduğunu unutmuşlardı. O'nun, kainatı sebeplilik, ya da illiyete değil de, kendi serbest iradesiyle mey­dana getirdiğini hatırlarına getirmemişlerdi. İşte kafirlikleri­nin bir göstergesi olan soruları şuydu: "Ey Muhammed! Haydi diyelim ki, bu kainatı Allah yaratmıştır. Peki Allah'ı kim yarat­tı?" Bu soru karşısında Hz. Peygamber Öfkelenmiş, rengi atmış, sonra da yüce yaratıcı hakkındaki bu yersiz sorudan dolayı on­lara çok sert davranmıştı. Çünkü bu soruyu soran yahudiler ki­tap ehlindendiler. Onların yüce Allah'ın zatını ve sıfatlarını ta­nımaları, onun evvel ve ahir, zahir ve batın olduğunu, dilediği­ni yapabilen, her şeye gücü yeten, fevkinde bir şey bulunma­yan, kainatı, gökleri ve yeri daha önce bir benzeri olmadığı hal­de meydana getiren bir zat olduğunu bilmeleri gerekirdi.

Araplardan böyle bir soru gelmemişti. Çünkü onlar, bu kai­natı yüce Allah'ın yarattığını biliyorlardı. O'nun sadece kendi elleriyle yaptıkları putları, ibadet hususunda Allah'a ortak koş­tuklarından dolayı müşrik sayılmışlardı. Halbuki Cenab-ı Al­lah o putların bir hakikatları olduğuna dair bir delil indirme-miştir. Yahudilerin söz konusu soruyu yöneltmelerinden dolayı Hz. Peygamber çok Öfkelenmişti. Kitap ehlinden oldukları hal­de yahudilerin, kendisine putperest müşrikler tarafından yö­neltilmeyen bir soru yöneltmelerini üzüntüyle karşılamıştı. Irkçılık, asabiyet ve inatları yüzünden onlar akla hayale gelme­yecek akıl dışı sözler söylemişlerdi.

Bu haberi rivayet eden Said bin Zübeyr diyor ki: Peygamber efendimiz öfkeli ve üzgün durumda iken Cebrail yanına gelmiş, onu teskin edip: "Ey Muhammed kendine gel ve sakin ol!" de­miş. Sonra da ona, Allah'tan şu vahyi bildirmişti: "De ki: O Al­lah tektir. Allah samed'dir (Her şey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değil­dir.) Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun dengi

değildir" (İhlas Suresi)

Bu, onların üzücü davranışlarda bulunmalarından dolayı kendilerine yapılan bir uyarıdır. Ama onlar yine ikinci kez put­perest Araplardan daha aşağı bir seviyeye düşerek Cenab-ı Al­lah'ı diğer canlılar gibi maddi bir şekilde tasavvur etmişlerdi. Şöyle söylüyorlardı: "Ey Muhammed! Allah'ın vücudunun nasıl olduğunu, kollarının ve pazularınm şeklini bize tasvir et!" Hz. Peygamber, bu sözler karşısında yine eskisi gibi Öfkelenerek onların üzerlerine atılmış ve kovmuştu. Cebrail yine vahiy geti­rerek ona, kendilerine vermesi gereken cevabı telkin etmişti: "Allah'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet günü yer tamamen O'nun ovucu içindedir. Gökler de sağ elinde dürülmüş-tür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir." czumer:67)

îşte bu anlattıklarımız, hiçbir düşünceye va mantığa bilgiye ve kitaba uymayan, bir ve tek olan Allah'a inanmayan yahudi-lerle Hz. Peygamber arasında geçen soru ve cevaplardı. Hz. Peygamber, onların kötü niyetlerine rağmen, Rabbinin buyru­ğuna itaat ederek en güzel bir tarzda onlarla mücadele ediyor­du. Rabbi ona şu buyruğu vermişti: "Kitap ehli ile en güzel bir tarzda mücadele edin."

Şimdi yahudileri ve Hz. Peygamberin Bedir'deki zaferinin onlar üzerindeki etkisini, onların nasıl münafıklık ettiklerini, her türlü eziyeti nasıl reva gördüklerini, bir tarafa bırakacağız. Hz.Peygamberle mü'minler savaş meydanında birbirlerine sa­bır tavsiye ediyor, yahudilerin hilekarlık, dedikoduculuk, hain­lik ve bölücülükte ne kadar aşırı olduklarını bildikleri halde, onlara tahammül ediyorlardı. Her iki durumda da sabrettiler ve muzaffer oldular.