Son Peygamber 3. Cilt - 3Cilt
Bedir Savaşının Medine'deki Etkileri
Münafıkların Mescidden Çıkarılmaları
"Kitap Ehliyle Ancak En Güzel Tarzda Mücadele Edin"
BEDİR SAVAŞININ ETKİLERİ
Bedir Savaşının Medine'deki Etkileri
Bedir savaşı Arapları çok etkilemişti. Öyle ki, çöllerde seferde, bulunan kervanlar bile, Kureyşliler'in, kendi elleriyle sürgün ettikleri, yurdundan ve malından mahrum bıraktıkları kimse, yani Muhammed tarafından yenilgiye uğratıldıklarını anlatıyorlardı. Küreyisin sürgün ettiği bu insan; putperestliği inkar ediyor, insanları tevhid inancına çağırıyor, Allah tarafından kendisine vahiy geldiğini iddia ediyordu. Bu zafer Muhammedi davetin iç yüzünü selametini ve kuvvetini anlama bakımından Araplar için bir uyarıcı olmuştu. Araplar arasında putperestlik inancı zayıflamış, akıllı insanlar da gerçekleri kavramaya, sapık hayallerin akıllar etrafında ördüğü vehimleri atmaya başlamışlardı. Böylece noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'ın kelimesi, yani İslamiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Bedir günü hak ile batıl birbirinden ayrılmıştı. Çünkü o günde insanlar bir ayrıma tabi tutulmuş, yeryüzünün en güçsüz insanları sanılan müslümanlar güçlüler tabakasına geçmiş, kuvvetleriyle insanlara meydan okumuşlardı. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir olarak götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandırmıştır." (Enfai: 26)
Bu ayeti kerime, o apaçık zaferin Arap beldelerinde nasıl etkili olduğuna işaret etmektedir. O savaş nedeniyle Araplar, arap ülkelerinde gerçek kuvvetin îslam olduğunu görmüşler, bu nedenle bütün insanlar İslam'ın kuvveti üzerinde düşünmeye başlamışlardı. îşte genel çizgileriyle Bedir Savaşı Arap Yarı-madası'nda böyle bir etki meydana getirmişti. Medine ve çevresinde ise İslamiyet, kafirlerin yüreğini hoplatan bir kuvvet haline gelmişti. Medine'de inançlarım açığa vuran ve gizlemeye gerek görmeyen putperest Evs kabilesiyle Hazreç kabilesinden bazı inkarcılar vardı. Bunların yanısıra kalblerini kin doldurmuş olan Yahudiler de bulunuyordu. Bunlar her ne kadar inaç-larını gizliyorlarsa da, konuşmalarından ve bazan da müzminlerle alay etmelerinden tanınıp biliniyorlardı. Bedir savaşında müslümanlarm gücü ortaya çıkınca putperestlerle Yahudilerden bazıları dilleriyle müslüman olduklarını açıkladılar, ama kafirliklerini kalblerinde gizlediler. Bu münafıklar yapmadıklarını söylüyor, inanmadıklarını dilleriyle açıklıyorlardı. Bunlarla ilgili olarak tam bir sûre nazil oldu. Surenin başında şu ayeti kerimeler yer almaktadır: "Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldikleri zaman: 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın el-çisisin' derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah'ın yolundan çevirdiler. Onların yaptıkları ne kötüdür! (Onların bu davranışlarının) sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra inkar ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi, ortık onlar anlamazlar" (Münafikun: 1-3)
Bedir'de ortaya çıkan Islami güç, bu Yahudilerle müşrikleri münafıklaştırdı. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleyerek Ehl-i islam'ın kuvvetine karşı kendileri için koruyucu bir kalkan bulmaya çalışıyorlardı. Müslümanlar arasına nifak tohumları saçıyor ve kalblerinde zaaf bulunan müslümanları aldatıyorlardı. Müslümanların kuvvetine yüce Allah'a ve kutlu elçisine iman etmeyen kimseleri münafıklaştırıyorlardı. Bunlar bedenen islam'a teslim olmuş görünüyor, ama kalben inanmıyorlardı. Bedir savaşının ikinci yılında münafıklar, müslüman-lardan görünerek kendilerini onların kuvvetine karşı korumaya başladılar. İbn Kesir der ki: "işte o yılda, Medine'deki müşriklerle Kaynukaoğulları, Nadiroğulları, Kurayzaoğulları ve Harise oğulları gibi Medine'li Yahudiler, müslümanlara yaltaklanmaya başladılar; yahudilerle müşriklerin birçoğu kalben münafık oldukları halde, dilleriyle müslüman olduklarını açıkladılar. Bir kısmı eski dinlerinde kalmaya devam ettiler, bir kısmı ise dinlerini kaybederek sallantıda kaldılar. Ayeti kerimede Cenab-ı Allah, bunları "yalpalayan kimseler" olarak nitelemiştir. İbn Kesir bu sözleriyle Cenab-ı Allah'ın şu ayetine işaret etmektedir: " Münafıklar Allah'ı (güya) aldatmaya çalışırlar. Oysa O, onların aldatmalarını kendilerine çevirir. Namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar. Arada yalpalayıp dururlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara Allah'ın şaşırttığı kimseye bir (çıkar) yol bulamazsın!" (Nisa 142-143)
Bu ayeti kerimelerden de anlaşıldığı gibi, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, müslümanların kuvvetini ortaya koyup islam'ın kelimesini yüceltince, ona muhalif olanlarla, müs-lümanlar içinde yaşayıp onlarla birlikte geçinenler üç kısma ayrılmıştır:
1- Birinci grup zahiren müslüman olduklarını ifade ettikleri halde, kafirliklerini kalblerinde saklayanlardır. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: ^İnanmış olanlara rastladıkları zaman; 'inandık' derler. Fakat şeytanlarıyla baş-başa kaldıkları zaman, 'biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz' derler. Allah da kendileriyle alay eder ve onları bırakır, taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlar" (Bakara- 14-15)
işte bunlar kafirliklerini devam ettirdiler. Cenab-ı Allah da onları taşkınlıkları içinde bocalatıp durdurdu. Çünkü içleriyle dışları birbirine uymuyordu. Bu, onların çok hoşuna gitmiş olacak ki, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da arttırdılar.
2- Nefisleri zayıflayan, fikirleri gevşeyen kimseler: Bunlar îslamiyetlerini açıklarken münafıklık yapıyorlardı. Çünkü inandıkları bir akideleri yoktu. Her ne kadar ilk akidelerine daha meyilli idiyseler de, söyledikleriyle kalblerinde gizledikleri şey arasında çelişki bulunduğundan, ilk akideleri de gevşedi. Bunlar müzminleri aldatmaya çalıştılar. Bu rezilliklerini daha da ileri götürdüler. Sonuçta aldattıkları, bizzat kendi nefisleri oldu. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Arada yalpalayıp dururlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara. a Hz. Peygamber bu tür münafıkları şöyle nitelemiştir: "Münafık iki sürü arasında yayılmakta olan bir koyuna benzer. Hangi sürüye katılacağını bilemez."
3- Dinlerinde sebat eden Kaynuka oğullan, Nadir oğulları, Kurayza oğulları, Haris oğulları gibi Yahudilerden meydana gelen üçüncü grup ise, çoğunlukla itikadlarında sebat etmiş ve itikadlarım devam ettirmek için de mücadele vermişlerdi. Hz. Peygambere karşı itirazlar ileri sürmüşlerdi. Ama onlar, Hz. Peygamberin onlarla yapmış olduğu anlaşmaya sadık kalmamışlar, ona gönülden bağlanmamışlar, aksine kalblerinde hıyanet saklamışlardı. Müslümanların başlarına felaket gelmesini gözetiyorlar, Hz. Peygamberin düşmanlarıyla gizlice anlaşmalar yapıyorlar, onları Hz. Peygambere karşı kışkırtıyorlar, kendi nefislerine karşı da çok aşırı-gidiyorlardı. Müşriklere karşı da münafıkça davranarak, içinde bulundukları durumun, Hz. Muhammed'in davet ettiği dinden daha iyi olduğunu söylüyorlardı.
Özetle Hz. Muhammed'in muzaffer olmasından sonra, îslam düşmanları arasında münafıklık başgösterdi. Şimdi biz özellikle yahudilerden ve onlarla ittifak kuran dostlarından kısaca bahsedeceğiz.
Yahudiler
Hz. Peygamber, yahudilerle bir anlaşma yapmış, müslüman-lann sahip olduğu haklan onlara da tanımış, aynı zamanda aynı yükümlülükleri onlara da yüklemişti. Kötülük üzerinde değil, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma şartının her iki tarafça da kabulünü istemişti. Bölyece her iki taraf da, bulundukları yerde günahı bertaraf etme hususunda birbirleriyle yardımlaşacaklardı. Bir öldürme olayında katilin aşireti de, maktulün diyetini vermekle yükümlü olacaktı. Özetle Hz. Peygamber, onlara özgürlük vermiş ve koruyucu kanatları altına almıştı. Gerek cemaat ve gerekse dağınık kabileler olarak onlarla bağlayıcı akidler yapmıştı. Ne var ki, çekememezlik, onların kalblerine yerleşmişti. Gelecek olan peygamberin İsmail oğullarından değil, îshak oğullarından olmasını arzuluyorlardı. Allah tarafından mutlaka bir peygamberin gönderileceğini biliyorlardı. Fakat beklenen bu peygamber gelince, kalplerinde yer yapmış olan çekememezlik duygularından dolayı onu tanımamış, inkar etmişlerdir. Onun Tevrat'ta geleceği müjdelenen peygamber olduğunu yakinen bildikleri için, öfke ve inkarları daha da artıyordu. Peygamber olduğunu gösteren mucizelerle karşılaştıkça ona karşı taşkınlık ve sapıklıkları iyice çoğalıyor, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da fazlalaştırıyordular, adeta yeryüzünü fesada veriyorlardı. Sanki, kardeşi Habil'i öldüren Kabil'in soyundandılar. Çünkü Kabil ile Habil, Allah'a birer kurban sunmuşlar, ama Kabil'in kurbanı kabul edilmemişti. Çünkü o kardeşi Habil'i çekemiyordu.
Mü'minlerin annesi ve Huyey bin Ahtab'ın kızı Safıye'nin bu konudaki şehadetini nakletmek istiyoruz. Allah kendisinden razı olsun Safîye şunları anlatıyor:"Resulullah (sav) Medine-i Münevvere'ye gelip Küba'da Amr bin Avf in yanına konuk olduğunda, babam Huyey bin Ahtab ile amcam Ebu Yasir bin Ahtab, sabahın alaca karanlığında onun yanına gittiler. Ancak gün batarken eve döndüler. Fakat dönerken dağınık bir vaziyette yürüyorlardı. Ben de her zaman yaptığım gibi, şakalaşarak onlara yanaştım, fakat hiçbiri bana iltifat etmedi. Ayrıca çok düşünceli ve üzgün idiler. Amcam Ebu Y a s i r 'in babama: "O mu, O mu?" dediğini işittim. Babam da ona: "Evet, vallahi odur. Sen onu tanıdın mı? Bunu iyice tesbit ettin mi?" diye sordu. Amcam "evet", dedi. "Ona karşı nasıl duygular besliyorsun?" Babam dedi ki: Vallahi hayatta olduğum müddetçe ona karşı kalbimde bir düşmanlık bulunacaktır."
Bu, temiz ve ihlaslı bir kadının, mü'minlerin annesi Safî-ye'nin, babası aleyhinde yapmış olduğu bir şehadettir. Hz. Peygamberin risaletini ispatlayan mucize, onun babasını, tasdik edici bir mü'min yapmamış, aksine düşmanlığında pek ileri giden bir düşman haline getirmişti. Bu, Kabil'in kardeşi Habil'e yaptığı kötülüğün sebebi olan çekememezliğin bir etkisiydi. Halbuki mucizeler karşısında insanın sadece iman etmesi gerekir. Fakat Cenab-ı Allah ancak dilediği kuluna rahmet eder. Huyey bin Ahtab ile kardeşi, Medine civarında ve Medine içinde yaşayan yahudiler için pek mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. Onlar müslümanlara karşı bu düşmanlık duygularıyla hareket ediyorlardı. Kalbleri kin ve öfkeyle doluydu. Hz. Peygamber'in başarıları karşısında Islama karşı düşmanlıklarını ve tahammül-süzlüklerini daha da arttırdılar. Müslümanların başına bir felaket gelmesini bekliyor ve şiddetle bunu ar-zuluyorlardı. Sonsuza kadar dünyada kalmak arzu ve iştiyakıy-la, kendilerini ebediyete ulaştıracağını zannetikleri işler yapmak istediler. Müslümanların kendilerini Medine'den kovmalarına fırsat bırakmamak için ellerinden gelen gayreti sarfettiler. Medine-i Münevvere'de kalan diğer müşriklerle birleştiler. Onları zahiren müslüman görünmeye, kafirliklerini kalblerinde saklamaya teşvik ettiler. Geçmişlerinde şöhret buldukları ve bugüne kadar da hala uygulaya geldikleri huy ve yaratılışlarının etkisiyle islam düşmanlarıyla beraberlik kurdular. Bunların kışkırtmaları sonucunda, Evs ve Hazreç kabileleri içinde putperestliklerini devam ettiren az sayıdaki kafirler de yahudi-lere katıldılar. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleyerek müslümanlar içinde bozgunculuk çıkarmaya gayret ediyorlar, müslümanların yenilgiye uğraması için her türlü yolu deniyorlardı. Bunların elebaşları Bedir Savaşı'ndan sonraki gazvelerde ortaya çıktı. Ibn Ishak, İslamiyetlerini açıklayarak asıl inançlarım gizleyip müslümanlara eziyet veren, Hz. Peygambere karşı da suikast hazırlayan yahudi münafıklardan çoğunun adını bildirmektedir. Bunlar arasında yahudilere katılıp müslüman olduklarını gösteren Evs ve Hazreç kabilelerine mensup birçok münafıktan da bahsetmektedir. Bunların başında Abdullah bin Übey bin Selül gelmekteydi. O, Mustalik oğulları gazvesinde şöyle demişti: "Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, üstün kimseler daha alçak olanları andolsun ki oradan çıkaracaktır.31 (Münafıktın: 8)
Başında Abdullah bin Übey bin Selül'ün bulunduğu Haz-reçli Münafıklar Ben-i Nadir oğullarıyla birlik olmuş, Hz. Peygambere karşı birçok desiseler düzenlemişlerdir. Yaptıkları yemini ve anlaşmayı bozmuşlar, müşriklere yardım etmek istemişlerdir. Abdullah bin Übey bin Selül ve taraftarları Nadir oğullarına haber salarak Medine'den çıktıkları takdirde, kendilerinin de onlarla beraber çıkacaklarını ve Hz. Peygamber tarafından kuşatıldıkları takdirde onlarla birlik olacaklarını bildirmişlerdi. Sonuçta onlar kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle kendi evlerini harap edip yıkmaya başlamışlardı. İbn Übey bin Selül ve etrafındaki gurup, Nadir Oğullarına haber göndererek: Sebat edin. "Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, andolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde asla kimseye itaat etmeyiz. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka size yardım ederiz" (Haşr: ıu demişlerdi.
Bunlar hakkında, yüce Allah şu ayeti kerimeyi inzal buyurdu: "Münafıkların Kitap Ehlinin inkarcılarından olan kardeşlerine: 'Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, andolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz; eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka size yardım ederiz" dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun ki, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, andolsun ki,onlara yardıma koşmazlar; onlara yardıma gitseler mutlaka geri dönüp kaçarlar, sonra yardım da görmezler. Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah'tan çok sizlersiniz. Çünkü onlar, anlamayan kimselerdir."(Haşr: 11-13)
Nihayet noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, îbn Übey ile beraberindeki münafıkları nitelerken şöyle buyuruyor: "(Yahudileri kandıran münafıkların durumu), tıpkı insana: 'înkar et' deyip, insan da inkar edince: 'Doğrusu senden uzağım, Alemlerin Rabbi Allah'tan korkarım!' diyen şeytanın
durumu gibidir." (Haşr: 16)
Evs ve Hazreç kabileleriyle yahudilerin sürgün edilmeyip Medine'de bırakılanları Hz. Peygamberin mescidine gelerek müslümanların konuşmalarına kulak verir, onları alaya alırlar ve anlattıkları çeşitli vehimler, ortaya attıkları kafa karıştırıcı meselelerle mü'minlerin kalblerine şek ve şüphe tohumları ekmeye çalışırlar.
Münafıkların Mescidden Çıkarılmaları
tbn îshak'ın anlattığına göre, bir gün münafıklardan bir kaç kişi Mescid-i Nebevi'de birleşip kendi aralarında alçak sesle fı-sıldaşmaya başlamışlardı. Öyle ki, kimse duymasın diye adeta birbirlerine yapışmışlardı. Onları gören Hz. Peygamber Mescitten çıkarılmalarını emretti. Bunun üzerine sahabiler onları mescitten zorla dışarı attılar. Mü'minlerden biri, bir münafığın ayağından tutarak şiddetle yerde sürüklüyordu. Bir diğer münafık ise mü'minin biri tarafından çekilip dışarıya atılıyor; suratı tokatlanıyor lanetleniyordu. Mü'minler onlara şöyle diyorlardı: "Ey murdar münafık! Yeter artık. Ey münafık, Hz. Peygamberin mescidinden defol!" Öte yandan bir başka mü'min sakallı bir münafığı yakalıyor, sakalından tutup çekiyor, şiddetle dışarıya atıyordu. Bir başka mü'min, perçemli bir münafığı yakalıyor, perçeminden tutup yerde sürüklüyor ve zorla mescidin dışına atıyordu. Onları bu şekilde şiddet kullanarak mescid dışına atarken en ağır sözleri de söylüyorlardı: "Bir daha Resu-lullahın mescidine yaklaşma, çünkü sen necissin! Şeytan sana galip geldi ve seni altetti."
Bunlar ve kötülüklerini devam ettiren yahudiler, Hz. Peygamber ve ashabına en büyük eziyetleri yapmış kimselerdi. Münafıklar, müslümanlar arasına tereddüt sokmaya, onların morallerini bozmaya ve hezimet ruhunu aşılamaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki, müslümanlar arasında onlara kulak verenler de çıkıyordu. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Eğer (cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davta-nışlarından hoşlanmadı ve onları durdurdu: 'Acizlerle beraber oturun!' denildi. Sizin içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizden onlara kulak verenler de var. Allah, kendisine yazık edenleri bilir. Andplsun ki, daha önce de fitne çıkarmak istemişlerdi. Sana karşı birtakım işler çeviriyorlardı, sonunda onlar istemedikleri halde Allah'ın emri üstün geldi." (Tevhec 46-48)
Yahudiler münafıkların ardında duruyor, onlarla yardımla-şıyor, onlarla birlikte müslümanlara karşı suikast planları hazırlıyor, tuzak kuruyorlardı. Yüce Allah da onların planlarını bozarak hilelerini ters çeviriyordu. Yahudiler bütün mü'minle-rin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için önce zahiren mü'min olduklarını ifade ediyor, sonra da müslümanları dinden dönmeye yüreklendirmek için irtidad ettiklerini açıklıyorlardı, işte bunlar hakkında yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerler ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın!" De ki: "Doğru yol Allah'ın yoludur." Ve yine onlar: "Size verilenin bir başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında müslümanların karşı delil getirip sizi alt edeceğine inanmayın" derler. De ki: "Doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allahfın lütfü) geniştir. O herşeyi bilir". (Ali İmran: 72- 73)
Yahudiler işte böyle fesatlık yapıyor, münafıkça hareketlerde bulunuyor, münafıklıklarını açığa vuruyor, putperestleri de münafıklığa davet ediyorlardı. Bu iki yüzlülükleriyle müslü-manlar arasına bölünme ve parçalanma ruhunu aşılıyor, sonra da mü'minlerle alay ediyorlardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim, onların bu vasıflarını açık bir şekilde dile getirmiştir.
Yahudilerin Bozgunculuğu
Cahiliye devrinde Evs ve Hazreç kabilelri arasında sürekli savaş vardı. Nihayet yüce Allah onları İslamiyet bağıyla bir araya getirip kalblerini birbirine ısındırdı ve müttefik bir kuvvet haline geldiler. Bu iki kabile arasında eskiden düşmanlık olduğunu bilen yahudiler, küllenen bu düşmanlığı yeniden alevlendirmeye çalışıyorlardı. Her iki grupta da iman zayıflığından, ya da asabiyyet kalıntısından dolayı yahudilere kulak veren kimseler çıkıyordu.
Yahudiler arasında yaşlı, kindar ve hasetçi bir adam olan Şemmas bin Kays, Hz. Peygaberin durumundan ürkmüş, Bedir savaşında Cenab-ı Allah'ın ona ikram ettiği zaferden dolayı korkmuştu. Daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin bir arada dostça yaşadıklarını, birbirlerine destek olduklarını ve birleşik bir kuvvet oluşturduklarını görünce korkusu daha da artmıştı. Onların îslamiyet çatısı altında bir araya geldiklerini gören Şemmas şöyle demişti: "Kayla oğulları bir araya geldiler, bu ülkede hep bir arada yaşıyorlar. Allah'a andolsun ki, onlar istikrar içinde bir araya gelince bize bu beldede yer kalmaz!" Bu ihtiyar adam, uzun uzun düşünerek planlar hazırladı. Sonuçta iki kabile arasında eski tarihlerde yapılan Buas savaşlarını hatırladı. Ve o savaşı Ensar arasında yeniden gündeme getirdi, iki kabile arasında düşmanlığı alevlendirmek için yaptığı propagandalara bazı zayıf akıllılar da alet oldular. Bu savaşı yeniden dillerine dolayıp birbirleriyle çekişmeye ve övünmeye başladılar. Karşılıklı tartışmalar o kadar şiddetlendi ki, biri Evs'den, diğeri Hazreç'ten iki kişi, gırtlak gırtlağa boğuşmaya başladılar. Biri diğerine: "isterseniz yeniden savaşırız" diyordu. Orada bulunanlar çok öfkelenmiş, yeniden savaşacakları günü bile tesbit etmişlerdi.
Durumu öğrenen Hz. Peygamber, bunun bir yahudi fitnesi olduğunu anlamış ve beraberindeki muhacir sahabilerle birlikte yanlarına giderek şöyle demişti: "Ey müslüman topluluğu! Allah sizin cahiliyetle olan bağlarınızı kesip kopardıktan, kalb-lerinizi birbirinize ısındırdıktan, size İslam hidayetini nasib ettikten ve îslamiyetle müşerref kıldıktan sonra ve ben de aranızda olduğum halde hala ortaya cahiliyet davalarını mı atıyorsunuz?!" Allah ve Resulü bu olayın bir şeytan oyunu ve düşman tuzağı olduğunu Ensar'a anlattı. Bunun üzerine onlar, hatalarını anlayarak birbirlerini kucakladılar. Sonra itaat edip emir dinleyerek Resulullah'la birlikte geri döndüler. Böylece Cenab-ı Allah, kafir yahudilerin tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirmiş oldu. Noksanlıklardan münezzeh olan rabbimiz yahudilerle ilgili olarak şöyle buyurmuş: " De ki; 'Ey kitap ehli, gerçeği gör (üp bil) diğiniz halde, niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yel-tenerek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (ai-i tmran: 99)
Yine Cenab-ı Allah, yahudilerin aldatmalarına kapılan müs-lümanlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, sizi, imanınızdan döndürüp kafir yaparlar. Size Allah'ın ayetleri okunmakta ve O'nun elçisi de aranızda iken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'a sarılırsa, muhakkak o, doğru yola iletilmiştir. Ey inananlar, Allah'tan O'na yaraşır bir şekilde korkun. Ve ancak müslümanlar olarak ölün ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) Kalblerinizi birleştirdi, O'nun ni-metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz. İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştıran bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar, (evet) onlar için (kıyamet günü) büyük bir azap vardır" (Ai-i İmran. 100-105)
Bu ayeti kerimede mü'minler, aralarındaki birliği bölüp parçalayan yahudilerden sakındırılmakta, Önceki bölük, pörçük ve dağınık halleri kendilerine hatırlatılmakta, aralarına sızdırılmak istenen kötülüğe karşı tedbirli olmalarını açıklayan yollar bildirilmektedir. Bu yol da, mü'minlerin birbirlerine hayrı tavsiye etmeleri, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları dır. Mü'minler içinde sapıklık ve ayrılığa düşenleri, akıllı ve hikmet sahibi olan diğer mü'min kardeşleri irşad etmelidir. Apaçık beyyineler ve ayetler geldikten sonra bölünüp parçalanmaksa, çok büyük bir günahtır. Bunlar için büyük bir azap vardır.
Hepsi Bir Değildir
Buraya kadar anlattıklarımız, Hz. Peygamberin hicreti esnasında Medine'de bulunan yahudiler için doğru olmakla birlikte, bu hüküm, yahudilerin çoğunluğu için verilen bir hükümdür ve hepsini aynı kefeye koymak da doğru tleğildir. Çünkü onlar arasında bazı kimseler, din olarak İslamiyeti seçmiş, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'a ve Resulüne hakkıyla iman etmiştir. Nitekim bunlarla ilgili olarak ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Ama hepsi bir değildir. Kitaplılar içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiç bir iyilik inkar edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, (günahlardan) korunanları bilmektedir." (AJ-ı tmran 113- 115)
Ehli kitaptan olan bu kimseler, aynı zamanda Hz. Peygambere de inandıkları için iki defa sevap ve mükafat göreceklerdir. Örnek olarak yahudi alimlerinden iki kişiyi anacağız. Bunlardan biri Abdullah bin Selam, diğeri de Muhayrık'dır. Siyer kitaplarında Abdullah bin Selam'ın, müslümanlığıyla ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: "Hz. Peygamberin ri-saletle görevlendirildiğini duyduğumda, onun vasıflarım, adını ve ne zaman peygamber olacağını bildiğimden dolayı, kendisinin peygamber olarak Medine'ye gelişini bekliyordum." O, bu bilgiyi içinde sır olarak saklıyor, kimseye bir şey söylemiyordu.
Abdullah bin Selam, Hz. Peygamberin Medine-i Münevve-re'ye hicretinden önce de onu tanıyor, Tevrat'ta müjdelenen peygamberlik sıfatlarını biliyordu. Peygamber efendimizin Medine'ye gelmesine o kadar sevinmişti ki, onun bu niteliklerini sayarak kendi aile efradına hitapta bulunmuş, ama aile efradı onun bu görüşlerine katılmamışlardı. Hatta halası, bu sevincinden dolayı kendisine şöyle demişti: "Yemin ederim ki, îmran oğlu Musa'nın Medine'ye gelişini duysaydın, bu kadar sevin-mezdin."
Bu ihlaslı mü'min, inancına geçmişin taassubu karışmadığından ve kalbi lekelenmediğinden dolayı halasına şöyle demişti: "Halacığım! Allah'a andolsun ki, Muhammed de îmran oğlu Musa'nın kardeşidir. Onun dinindedir. Onun dini ile gönderilmiştir." Onun bu sözleri üzerine halası, görüşlerini kabul etmişti.
îhlaslı yahudi bilgini Abdullah bin Selam, hakkı ve hakikati tanımış, gerçeği idrak etmişti. Ama milleti olan yahudiler nasıl bir yaradılışta olduklarım ve içinde bulundukları sapıklıkları biliyordu. Onların kendi heveslerini tanrı edinmiş olduklarını da unutmuş değildi. Onlar ırklarını kendileri için bir din saymaktaydılar. Yoksa, kendi eski inançlarına bağlılıkları da yoktu. îşte Abdullah bin Selam onların iç yüzlerini açığa çıkarmak maksadıyla, iman ettikten sonra imanını açıklamamış ve bu halde iken Resulullah (sav)'m yanına giderek ona şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resulü! Yahudiler şaşkın ve iftiracı bir millettirler. Gerçeği yalanlayarak batıla sarılırlar. Senden,, beni bir odaya kapatmanı, onlara göstermeni istiyorum. Benim İslam'a girmeden önce onlar arasında nasıl bir insan olduğumu gana anlatsınlar. Çünkü onlar benim İslam'a girdiğimi öğrenince, bana iftira edecek ve ayıplayacaklar dır." Bundan sonrasını da yine onun dilinden aktaralım. "Hz. Peygamber beni bir odaya kapattı. Sonra yahudiler onun yanına geldiler ve kendisiyle konuştular. Hz. Peygamber onlara: "Hüseyn bin Selam (bu Abdullah bin Selam'ın İslam'dan Önceki adıdır) hakkında ne düşünürsünüz" diye sordu. Onlar: "O bizim efendimizdir. Efendimizin oğludur. Bizim en hayırlımız ve en bilgin olanımızdır" dediler. Bunun üzerine Abdullah bin Selam, odadan çıkıp yanlarına geldi ve onlara şöyle hitap etti: "Ey yahudiler topluluğu! Allah'tan sakının ve Hz. Muhammed'in size getirdiği dini kabul edin. Andolsun ki, sizler onun Allah Resulü olduğunu elbette bilmektesiniz. Çünkü onun ad ve nitelikleri elinizde bulunan Tevrat'ta anlatılmaktadır. Doğrusu ben onun, Allah'ın elçisi olduğuna tanıklık ediyorum. Ona iman ediyor, onu tasdik ediyor ve onu peygamber olarak tanıyorum." Bu sözler üzerine yahudiler kendisine "Sen yalan söyledin!" dediler. Ben Hz. Peygambere dedim ki: Ey Allah'ın Resulü! Ben bunların iftiracı, hain, yalancı, fasık ve yoldan çıkmış bir millet olduklarını söylememiş miydim? îşte gördün. Ben müslüman olduğumu, ailemin de topluca İslâmiyeti kabul ettiklerini açıkladım."
Yahudiler Abdullah bin Selam'a Islamiyete girmesinden sonra fazlasıyla dil uzattılar ve : " O bizim yanımızdaki en kötü kimselerdendir" dediler. Halbuki daha önce onun kendileri arasında en hayırlı, en bilgili ve adil bir kimse olduğunu itiraf etmişlerdi. Fakat bildikleri şeyi inkar etmek ve aşina oldukları hakikati gizlemek yahudilerin Özelliklerindendir.
Yahudiler arasında hakikati tanıyan insaf sahibi kimselerden ikincisi de, Muhayrık'tır. O da İslam öncesinde yahudilerin önde gelen şahsiyetlerinden ve bilginlerinden biriydi. Fazlasıyla zengindi. Tevrat'ta anlatılan sıfatlarıyla Hz. Peygamberi tanıyordu. Irkçılığı kendisi için bir itikat sayan kimselerden değil, aksine hakka inanan ve uyulması en uygun şeyin hak olduğunu bilen kimselerdendi. İbn İshak der ki: Dindaşları ona galip geldiler. Öyle ki Uhud gününde onlara hitaben şöyle dedi: Ey yahudiler topluluğu! Allah'a andolsun ki sizler, Muhanımed'in size karşı üstün geleceğini daha Önce bilmekteydiniz!" Böyle dedikten sonra silahım aldı, Hz. Peygamberin yanına gelerek askerleri arasına katıldı, ardından kalanlara da şu tavsiyede bulundu: "Eğer bu Uhud savaşında öldürülürsem bütün mallarım Hz. Muhammed'in olsun. O, bu mallarımı dilediği gibi sarfetsin." Savaştı ve nihayet öldürüldü. Onunla ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle dedi: "Muhayrık yahudilerin en hayırlı-sıdır." En şiddetli bir anda müslüman oldu, Kureyşliler, müs-lümanlardan öç ve intikam almak için savaşmak üzere Medine'ye geldiklerinde, bu zorlu durumda o, mü'minlerin saflarında yer almaktan başka bir iş yapmadı. Allah yolunda şehid oldu. Kendi zatı itibariyle çok iyi bir insandı. Yuhudilerin de en hayırlısıydı.
Çekememezlik
Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah genel olarak ehli kitaptan ve özel olarak da yahudilerden söz ederken, aralarında mutedil kimseler bulunmasına rağmen çoğunun kötü işler yapmakta olduğunu haber veriyor. Onların seslerini çıkarabilen büyük çoğunluğu ise inatkarlıklarını, diğer insanlara karşı kıskançlık ve çekememezliklerini, insanları sevmediklerini açığa çıkarmaktadırlar. Bu vasıflarını devam ettiren yahudiler her nerede olurlarsa olsunlar, insanlara tiksintiyle bakarlar. Onların savaşdan sonraki durumlarını anlatmıştık. İnananlara karşı galip gelmek ve onlardan Öç almak için yaptıkları haince işleri bildirmiştik. Hased ettikleri bir kimseye Allah tarafından bir hayır ve iyilik dokunduğunda, onu çekemiyenler öfkelerinden kudururlar. Müslümanlarla yaptıkları anlaşmanın birinci yılında Hz. Peygambere karşı seslerini çıkarmamışlardı. Fakat daha sonra müslümanlara karşı bir grup oluşturma yoluna girdiler. Halbuki Hz. Peygamber, yaptığı anlaşmada onlarla iyi geçineceğini, aynı toplum içinde birlikte yaşayacaklarını herkesin kendi dilinde, yaşantısında serbest olacağını ifade etmişti. Aralarında dostluktan, iyilik ve takva üzere yardımlaşmaktan, Medine-i Münevvere'ye saldıracak düşmanlara karşı birlikte hareket etmekten başka bir maksatları olmadığım da ifade buyurmuştu. "Sizin dininiz size, benim dinim bana" demişti.
îşte böyle. Yahudiler, Hz. Peygamberi ve ona iman edenleri çekemiyor, onlara karşı kalblerinde büyük bir kin ve öfke taşıyorlardı. Mü'minler, onlarla yaptıkları anlaşmaya sadık kaldıkları halde, yahudiler onlara karşı kalblerinde kin saklıyorlardı. Bedir zaferi kazanılınca, bu zaferin ilk meyveleri onların hased hastalığına yakalanan kalblerinde görülmeye başladı. Hemen harekete geçerek inananlar arasına fesad tohumları ekmeye giriştiler. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de müşriklerle elbirliği ettiler. Onları münafıklık alanına çekmeye çalıştılar. Müşrikler de onlara uydular ve bir münafık topluluğu meydana getirdiler. Onların kindar ve hasedçi kalblerinde nifak hastalığı yerleşmeye başladı. Münafıklığın Bedir zaferinden sonraki ilk etkisi müslüman cemaati birbirinden koparmak yolundaki teşebbüslerinde görüldü. Onlar, mü'minlerin saflarını parçalamaya çalıştılar. Savaşlar devam ettiği sürece de münafıklık giderek arttı. Savaşınkızıştığı anda münafıklar hemen islam cemaati arasından sıyrılarak, saflar arasında boşluk meydana getirmeye çalışıyorlardı. Hicretin üçüncü yılında yapılan Uhud gazasında, müslüman askerler arasına yenilgi ruhunu yerleştirmeye çalıştılar. Zayıf kalbli mü'minleri korkutup ürkütmek istediler. Öyle ki, îslam askerleri arasında bulunan iki grup dağılmaya ve geri kaçmaya yeltendi. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın (Uhud'da) mü'minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah işitendir, bilendir. Sizden iki takım, bozulup geri çekilmek üzereydi. Halbuki Allah onların dostuydu, inananlar yalnız Allah 'a güvensinler. Andolsun ki, siz düşkün bir durumdayken Be-dir'de yardım etmişti. O halde Allah'tan korkun ki, şükredebilesiniz." (Al-i îmran-121-123)
Bozulmaya yüz tutan bu iki gurup zayıf imanlılardan ve münafıklardan idiler. Mü'minler Bedir savaşına sevinç ve ferah* içinde girmişlerdi. Uhud gazasına girerken ise, münafıklar onların aralarına acizlik ve tereddüt ruhunu aşılamaya çalışmışlardı. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, eğer yenilgi sebeplerine tutunmamışlar, dosdoğru yolda yürümüşler, Allah'ın emirlerine muhalefet etmemişlerse, mü'minleri muzaffer kılmayı taahhüt etmiştir. Hz. Peygamber Medine-i Münevve-re'de yaşadığına göre, elbetteki bu hasedçiler ve fîtnekar münafıklar sahabeleri çember içine alacaklardı. Dolayısıyla Hz. Peygamberin, sahabilerini bu münafıklara karşı koruması ve onlardan sakındırması gerekirdi. Hz. Peygamber de bu görevini Allah'ın emriyle yerine getirmişti. Bu nedenle Allahü Teala şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar, sizden olmayanları dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır. Kalblerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, size ayetleri açıkladık. îşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" derler. Kendi başlarına kaldıklarında da size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizden çatlayın! Şüphesiz Allah kalblerde olanı bilir.' Size bir iyilik dokunsa (bu), onları tasalandırır; size bir kötülük do-kunsa ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allah'dan kor-karsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah (m bilgisi), onların yaptıklarını kuşatmıştır. (Onlar ne yapsalar Allah hepSİnİ bilir)." (AI-i tmran: 118-120)
îşte bu ayetlerde yahudilerin kinlerini ve insanları hakikatten çevirerek nefisleri fesada vermelerini ve mü'minleri birbirinden ayırmak içjn yaptıkları çalışmaları görmekteyiz. Bunlar, sadece insanlar arasındaki sosyal ilişkileri bozmaya, imanları zayıflatmaya, gayri müslimleri münafıklık yapmaya teşvik etmekle yetinmemişler; aksine bu hususta onlara katkıda bulunmak amacıyla ortaklık etmiş, müzminlerin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için var güçleriyle çabalamışlardır. Çünkü onlar nefîslerindeki hasedlerinden ötürü kafirlik yapmayı içten arzulamaktadırlar. Bu uğurda da Hz. Peygambere, peygamberliğinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için değil fakat cevap verememesi ve dolayısıyla aciz kalarak müslüman-Jarın ondan şüphelenmeleri için zor sorular yöneltiyorlardı. Onların bu yolda verdikleri uğraşlara bazı örnekler vereceğiz.
"Kitap Ehliyle Ancak En Güzel Tarzda Mücadele Edin"
Hz. Peygamber, risaletinde bir gedik açmak ve tereddüt meydana getirerek onu zor durumda bırakmak umuduyla müslüinanlara karşı tuzak kurmak ve kalblerine ürküntü bırakmak emelinde olduklarını bildiği halde, ehli kitap ile en güzel bir tarzda mücadele etmiştir. Çünkü ona bu emri veren yüce Allah'tır. "Onlarla en güzel bir tarzda mücadele et" Çünkü bu, insanları hikmet ve güzel öğüt ile Allah'ın yoluna davet etmenin en güzel şeklidir.
Eh-i kitap Hz. Peygambere çeşitli sorular yöneltirlerdi. O da bunlara, Allah'ın kendisine vermiş olduğu Kur'an ve hikmetle cevap verir, tuzaklarını ve hilelerini geri çevirirdi. Böylece tuzaklara kendilerini düşürür ve risaletini kuvvetlendirirdi. Bu yolla şüphecilerin bütün kuşkuları giderilmiş olurdu.
Hz. Peygambere, kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlardı. Halbuki onlar, bunu Allah'tan başkasının bilemeyeceğini, ellerindeki kitaplardan okumuş ve öğrenmişlerdi. Bunun cevabını bildikleri halde, yine de bu soruyu ona yöneltmişlerdi. Müşriklerin tartıştığı ölüm sonrası diriliş meselesi hususunda insanların zihinlerine şüphe tohumlarını ekmek istemişlerdi. Yüce Allah bu soruyu ve bunun doğru hikmetli cevabını şu ayeti kerimede vermiştir: "Sana (kıyamet) saat(in) den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman (olacak) diye. De ki: Onu ancak Rab-bim bilir. Onun vaktini O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin ağırlığını kaldıramayacağı o saat sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: "Onu bilmek ancak, Allah'a mahsustur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler." (Araf 187)
Onların bazısından gelen sorular Hz. Peygamberin risaleti konusunda şüphe uyandırıcı nitelikte idi. Sözcüleri diyordu ki: Eğer iddia ettiğin gibi peygamber isen, bize kıyametin ne zaman kopacağını haber ver.
Noksanlıklardan uzak olan yüce rabbimiz Hz. Peygamber (sav)'e, her ne kadar bu soru imansız bir kimse tarafından gel-mekteyse de, ona yukarıdaki cevabı vermesini emir buyurmuştu. Çünkü bu cevap, hakkın ta kendisiydi. Hakka uymaksa bir mecburiyettir.
Yine Hz. Peygamberi zor durumda bırakmak ve mü'minlerin kalblerine şüphe tohumları ekmek maksadıyla ruhun mahiyetini sormuşlardı. Yüce Allah da Hz. Peygambere, ancak kendisinin bileceği kainat sırlarından olduğunu söylemesini emir buyurmuştu: "Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, rabbimin emrin-dendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (îsra: 85)
Ruhun mahiyeti hala ilahi sırlardan bir sır olarak muammalığını muhafaza etmektedir. Onun mahiyetini Allah'tan başkası bilemez. Biz sadece ruhun varlığını hisseder, görüntülerini idrak ederiz. Ama iç yüzünü bilemeyiz. İnsanoğlu kainatı ve onun görünümlerini tanımıştır. Araştırma neticesinde felekleri tanıyıp bilmiştir. Burçları öğrenmiştir. İnsanoğlu semaya yükselmiş aya ulaşmış, ama şu ana kadar ruhun mahiyetini ve künhünü idrak edememiştir.
Yine ehl-i kitap, Hz. Peygambere Zülkarneyn'i ve onun neler yaptığını, kim olduğunu sormuşlardı. Yüce Allah ona vahiy göndererek şu cevabı göndermesini bildirmişti: u(Ey Muham-med), sana Zülkarneyn3den soruyorlar: 'Onu size anlatacağım' de. Biz yeryüzünde onun için sağlam bir mekan ve onda istediği gibi hareket edebileceği yönetim hürriyeti hazırladık ve kendisine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik. (Ulaşmak istediği her şeye ulaşmanın yolunu, aracını verdik). O da, (kendisini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu. Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. Dedik ki: 'Ey Zülkarneyn! Onlara azap da edersin, iyi muamelede de bulunabilirsin' 'Haksızlık yapana azap edeceğiz. Sonra rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz' dedi. Sonra yine biryol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. îşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk. Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda iki dağın arasına ulaşınca, orada neredeyse hiç söz anlamayan bir millete rastladı. Dediler ki: 'Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cüc ve Me'cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim." Dedi ki: 'Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir sed yapayını. Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca kükreyin' dedi. Demirler ak kor hale gelince: 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi. Artık Ye'cüc ve Me'cuc onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler. (Zülkarneyn): 'işte bu, Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Şüphesiz rabbimin verdiği söz gerçektir." (Kehf. 83-98)
Bu, Hz. Peygamberi aciz bırakmak maksadıyla sorulmuş bir soruydu. Eğer o buna cevap vermemiş olsaydı sevinçlerinden kanatlanıp uçacaklar ve insanların kalblerine şüphe bırakacaklardı. Esas hedefleri ve maksatları buydu. Fakat karşılaştıkları cevap gerçekten derin bir bilginin ürünüydü. Hz. Peygamberin cevabı, Zülkarneyn'in hayatını, yaptığı işleri ve bütün hallerini iyice tetkik etmiş bir kimsenin cevabıydı. Onun bu hayret verici doğru -açıklamaları, dinleyicilerin akıllarını ve kalblerini uyardı. Pür dikkat kesildiler. Bu cevap mü'minleri dinlerinde sebatkar kıldı. Sevdikleri tslamiyete daha da sarılmalarına vesile oldu. Yine, üzerinde şüphe uyandırmak için Kur'an-ı Kerimle ilgili bir soru da yöneltmişlerdi. Halbuki KurJan-ı Kerim Hz. Mu-hammed'in risaletinin hücceti ve deliliydi. Kur'an'm içine önünden, ya da arkasından hiç bir şekilde batıl giremezdi. "Ey Mu-hammed! Getirdiğin bu kitabın Allah katından geldiği doğru mudur? Halbuki biz bu kitabın, Tevrat gibi ölçülü cümleleri olduğunu görmüyoruz! diye sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: "Siz bu Kitab'm gerçekten Allah katından gelen bir kitap olduğunu biliyorsunuz ve onun adını elinizdeki Tevrat'ta da görmektesiniz. Eğer bunun bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelseler, yine de bir benzerini ortaya koyamazlar!"
Bu defa sorularını başka bir tarafa yönelttiler. Çünkü onların itirazları basit ve gevşekti. Kur'an'm ifadelerindeki ölçülülüğün, Tevrat'ın ifadeleriyle karşılaştırılması mümkün değildi. Her ne kadar Tevrat, Hz. Musa'ya inen on levhadan ibaret ilahi bir kitap olsa da, Kur'an'm kendine özgü bambaşka bir üslubu vardı. Ayrıca her peygamberin kendine mahsus ayet ve mucizeleri bulunmaktadır. İşte bu yüzden soruyu bir başka şekle sokarak sorma yoluna gittiler. Dediler ki: "Ey Muhammed bu Kur'an'ı sana bir insan ya da cin öğretmedi mi?"
Hz. Peygamber onlara şöyle cevap verdi: "Allah'a andolsun ki, sizler Kur'an'm Allah katından gönderilen bir kitap olduğunu ve benim de Allah'ın elçisi olduğumu gayet iyi bilmektesiniz. Çünkü bunlar elinizde bulunan Tevrat'ta da geçmektedir."
Yine işi inada bindirerek dediler ki: "Ey Muhammed! Allah bir kimseyi peygamber olarak gönderdiği zaman, onun dileklerini yerine getirir. Sen de bize gökten, bizim okuyabileceğimiz bir kitap getir. Yoksa biz sana bu Kur'an'ın bir benzerini getiririz."
Bu sözleriyle, Kur'an'ın bir benzerini getirebileceklerini ifade ediyorlardı. Buna Yüce Allah, peygamberinin diliyle şöyle cevap veriyor: "De ki: 'Andolsun, eğer insan (lar) ve cin(ler) şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et) seler de (bunu yapamazlar). "(Isra. 88)
Söylenmek istenen şudur: Yapabilirseniz, Kur'an'ın bir benzerini getirin bakalım. Ama bunun üstesinden gelemezsiniz. Getirmeye kalkışsanız da getiremiyeceğiniz açığa çıkar. Sapıklığınızın ve hilelerinizin iç yüzü anlaşılır. Çünkü sizler, müşriklerin yapmadıklarını kendi nefislerinizde düşlüyorsunuz.
Kendi maddi akılcılıklarını gösteren bir başka soru daha sormuşlardı. Bu soru, onların, Allah'ın varlığım ve yüce sıfatlarını bilmediklerini de ispatlıyordu. Halbuki Allah'ın misli yoktur. O, güçlü ve hikmet sahibidir.
Onlar bu gibi soruları yöneltiyorlardı. Çünkü determinist felsefenin etkisi altında kalmışlardı. Bu felsefeden başka bir şeye inanmıyorlardı. Adi sebepleri kainatın kanunları olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre her şey illiyetten meydana gelmiştir. Gerek insanın varlığı, gerek kainattaki diğer varlıkların bir sebebi vardır. Onları meydana getiren sebebin de bir başka sebebi vardır. îşte kısaca tyonya felsefesi bu yolu tutmuştur. Bunlara göre bütün alem, illiyet kanunu ile meydana gelmiştir. Bunun bir teselsül inancına dayalı olduğu şüphesizdir. Halbuki teselsülün sonu yoktu. Böyle bir soru yöneltmekle, Hz. Peygamberin güya acizliğini ortaya çıkarmak istemişlerdi. Halbuki her şeyin failinin, kendi dilediğini yapan ve kendi ihtiyariyle her şeyi yaratan yüce Allah olduğunu unutmuşlardı. O'nun, kainatı sebeplilik, ya da illiyete değil de, kendi serbest iradesiyle meydana getirdiğini hatırlarına getirmemişlerdi. İşte kafirliklerinin bir göstergesi olan soruları şuydu: "Ey Muhammed! Haydi diyelim ki, bu kainatı Allah yaratmıştır. Peki Allah'ı kim yarattı?" Bu soru karşısında Hz. Peygamber Öfkelenmiş, rengi atmış, sonra da yüce yaratıcı hakkındaki bu yersiz sorudan dolayı onlara çok sert davranmıştı. Çünkü bu soruyu soran yahudiler kitap ehlindendiler. Onların yüce Allah'ın zatını ve sıfatlarını tanımaları, onun evvel ve ahir, zahir ve batın olduğunu, dilediğini yapabilen, her şeye gücü yeten, fevkinde bir şey bulunmayan, kainatı, gökleri ve yeri daha önce bir benzeri olmadığı halde meydana getiren bir zat olduğunu bilmeleri gerekirdi.
Araplardan böyle bir soru gelmemişti. Çünkü onlar, bu kainatı yüce Allah'ın yarattığını biliyorlardı. O'nun sadece kendi elleriyle yaptıkları putları, ibadet hususunda Allah'a ortak koştuklarından dolayı müşrik sayılmışlardı. Halbuki Cenab-ı Allah o putların bir hakikatları olduğuna dair bir delil indirme-miştir. Yahudilerin söz konusu soruyu yöneltmelerinden dolayı Hz. Peygamber çok Öfkelenmişti. Kitap ehlinden oldukları halde yahudilerin, kendisine putperest müşrikler tarafından yöneltilmeyen bir soru yöneltmelerini üzüntüyle karşılamıştı. Irkçılık, asabiyet ve inatları yüzünden onlar akla hayale gelmeyecek akıl dışı sözler söylemişlerdi.
Bu haberi rivayet eden Said bin Zübeyr diyor ki: Peygamber efendimiz öfkeli ve üzgün durumda iken Cebrail yanına gelmiş, onu teskin edip: "Ey Muhammed kendine gel ve sakin ol!" demiş. Sonra da ona, Allah'tan şu vahyi bildirmişti: "De ki: O Allah tektir. Allah samed'dir (Her şey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir.) Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun dengi
değildir" (İhlas Suresi)
Bu, onların üzücü davranışlarda bulunmalarından dolayı kendilerine yapılan bir uyarıdır. Ama onlar yine ikinci kez putperest Araplardan daha aşağı bir seviyeye düşerek Cenab-ı Allah'ı diğer canlılar gibi maddi bir şekilde tasavvur etmişlerdi. Şöyle söylüyorlardı: "Ey Muhammed! Allah'ın vücudunun nasıl olduğunu, kollarının ve pazularınm şeklini bize tasvir et!" Hz. Peygamber, bu sözler karşısında yine eskisi gibi Öfkelenerek onların üzerlerine atılmış ve kovmuştu. Cebrail yine vahiy getirerek ona, kendilerine vermesi gereken cevabı telkin etmişti: "Allah'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet günü yer tamamen O'nun ovucu içindedir. Gökler de sağ elinde dürülmüş-tür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir." czumer:67)
îşte bu anlattıklarımız, hiçbir düşünceye va mantığa bilgiye ve kitaba uymayan, bir ve tek olan Allah'a inanmayan yahudi-lerle Hz. Peygamber arasında geçen soru ve cevaplardı. Hz. Peygamber, onların kötü niyetlerine rağmen, Rabbinin buyruğuna itaat ederek en güzel bir tarzda onlarla mücadele ediyordu. Rabbi ona şu buyruğu vermişti: "Kitap ehli ile en güzel bir tarzda mücadele edin."
Şimdi yahudileri ve Hz. Peygamberin Bedir'deki zaferinin onlar üzerindeki etkisini, onların nasıl münafıklık ettiklerini, her türlü eziyeti nasıl reva gördüklerini, bir tarafa bırakacağız. Hz.Peygamberle mü'minler savaş meydanında birbirlerine sabır tavsiye ediyor, yahudilerin hilekarlık, dedikoduculuk, hainlik ve bölücülükte ne kadar aşırı olduklarını bildikleri halde, onlara tahammül ediyorlardı. Her iki durumda da sabrettiler ve muzaffer oldular.
İslami Okul Okulların En Önemlisi