Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Gıriş - İslam Tarihi - Sonpeygambermevlanasiblinumani - 2. Sayfa

GIRİŞ. 1

ASR-I SAADET.. 1

Siyer İlminin Başlangıcı Ve Bu Konuda Yazılan Eserler. 4

Gazveler. 7

Kitap   Ve   Telif  Faaliyeti Devlet   Tarafından   Başlatılmıştır. 8

Gazvelere  Verilen  Özel Önem.. 8

Siyer  Yazarları   Ve   Eserleri 12

Kaynakların   Sağlıklı   Oluşu. 17

Dirayet   Metodunun   Başlangıcı 18

Siyer  Konusuna  Toplu  Bîr  Bakış. 21

Değerlendirme. 36

Avrupalılar  Tarafından  Yazılan   Eserler. 37

17   Ve   18.   Yüzyıl   Avrupa   Yazarları 38

18.   Asrın   Sonu. 39

Kaynakça   Ve   Atıflar. 45

 

 

 

GIRİŞ

 

ASR-I SAADET

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hamd; âlemlerin Rabbine, salât ve selam Peygamber'i Muhammed'e, O'nun ehl-i bey­ti ve ashabına olsun.

Yaşadığımız kâinatta yapılabilecek en yüce görev ve ifâ edilebilecek en kutsal hizmet, insanların nefislerini terbiye edip ahlâklarını düzelterek en yüce noktalara ulaşmalarını sağlamaktır.

insan her şeyden önce yüce ahlâk, Allah korkusu ve O'na bağlılık, günahlardan sakınma, iyilikseverlik, cömertlik, yumuşakbaşlılık, bağışlayıcılık, azim ve kararlı­lık, özveri ve ikramseverlik üzerinde sağlam bir inanışa sahip olmalıdır. Daha son­ra bu inanışın yeryüzünde kökleşmesine çalışmalı ve bu .yüce değerlerin en geniş ölçeklerde yayılması için gayret sarfetmelidir.

Bu amaca ulaşmada izlenecek esas yol, öğüt ve nasihattir. Bundan daha ileri ola­nı ise, bu konularda güvenilir ve etkili kitaplar yazarak, bunların basım ve yayımı yo­luyla insanları aydınlatmaktır. Bir diğer yolu da, sözkonusu erdemleri insanlara tel­kin etmek, uygun biçimde zorlayarak bunlara aykırı hareket etmekten menetmektir.

İlk çağlardan günümüze kadar ahlâk öğretiminde izlenen yollar, yukarıdaki üçüyle sınırlıdır, insanoğlunun ulaştığı en gelişmiş dönem olan günümüzde bile bunlardan farklı ve daha üstün bir başka yol geliştirilememiştir. Bizce en doğru, en mükemmel ve en sağlıklı olan yol, ne dille söylemek, ne yazarak anlatmak, ne de zora başvurmaktır. Bunların ötesinde ahlâkî değerleri yaşayarak insanlarm önüne konmaktır. Bu şekilde gösterilecek somut örnek, bütün varlığıyla ahlâkî değerlerin aynadaki görüntüsü kadar eksiksiz olmalı, bu örneği yaşatan kişinin her dudak ha­reketi binlerce kitabın yapacağı görevi yapmalı, her işareti kral buyrukları kadar geçerli ve etkili olmalıdır. Yaşadığımız dünyada varolan ahlâkî değer ve birikim­lerin hemen hepsi o yüce varlıkların -peygamberlerin- yadigârıdır. Bunun dışında­kiler, medeniyet sarayının süs ve nakışlarından ibarettir.

Dünya tarihinin günümüze dek uzanan ve bilinen kısmının bize tanıttığı bu ör­nek ve kutsal kişiler, üstün ahlâk değerlerinin ancak belli bir parçasını temsil etmiş, ona örnek olmuşlardır. Örneğin Hz. Isa (as)'ın ahlâk öğretilerinde sabır, tahammül, yumuşakbaşlılık, barış ve zühd bulunmaktadır. Ama devlet ve idare sistemi için ge­rekli olan ahlâk değerlerinin, hıristiyan öğretilerini nakleden incil satırları arasında görünmemektedir. Hz. Musa ve Hz. Nuh'un öğretilerinin anlatıldığı sayfaları karış­tırdığınızda bütün insanlığı kucaklayan veya her suçu içine alan bir bağışlamaya ve ufku geniş bir merhamet yağmuruna rastlanmamaktadır. Dolayısıyla her adımda yeni önderlere ihtiyaç duyulmuş ve bu yüzden insanlık âlemi, kendini geliştirip mü­kemmele doğru ilerlemek için daima her güzelliği ve her ahlâkî değeri kendinde toplamış olan, hem kılıç ve servet sahibi, hem köşesine çekilerek kendini ibadete ver­miş, hem kral olup ülkeler fethetmiş, hem fakir olup dünyalık adına meteliği olma­mış, hem cihana hükmeden bir idareci olan, hem teşbih çekip Allah'ı zikreden, hem kanaatkar bir fakir, hem de gönlü zengin herkese ikramda bulunan yüce bir varlığa muhtaç olagelmiştir. Birbirine zıt bu özellikleri en güzel şekilde kendinde birleştiren, ilâhî hikmet ve kudretin tertemiz bir sayfası olan, varlık âleminin yedi kat göğü aşa­rak ebedî âlemi ziyaret eden, arzdan arşa yükselen bir mir'âc gerçekleştiren yüce varlık, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'dir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "Bugün di­ninizi en mükemmel şekilde tamamladım" buyruğuyla bu özelliği teyid edilmiştir.

Geçici dünyada hiç bir şey baki değildir. Dolayısıyla bütün bu ahlâkî güzellik­leri kendinde toplamış olan varlığın, ebediyete kadar dünyada kalması da müm­kün değildi. Bu yüzden hayatın değişik şartlarında ihtiyaç duyuldukça örnek alın­ması için O'nun ağzmdan çıkan her söz, yaptığı her hareket ve davranış tarzı, gü­zel vücudunun her çizgisi ve duygulan fotoğraf çeker gibi eksiksiz tesbit edilip ka­leme alınmalıydı. Ne ilginç bir tesadüftür ki diğer dinlerin davetçileri, ahlâkî de­ğerlerinin tamamını taşımadıkları gibi, yaptıkları işler ve örnek davranışları da ek­sik yapılmış bütünüyle yazıya dokülememiştir. Hıristiyan kaynaklarında Hz. İsa'nın 33 yıllık hayatından sadece 3 yılın olay ve detayları bilinmektedir. İran'ın dinî kişilikleri ancak Şehname sayesinde bilinmektedir. Hind peygamberleri, efsane örtülerinin altında kaybolmuştur. Hz. Musa hakkmda bilinenler ise, bugünkü Tev­rat'ta yazılı olanlarla sınırlıdır. Elimizdeki Tevrat, Hz. Musa'dan 300 yıl sonra or­taya çıkmıştır. Bütün bunlar, adı geçen peygamberlerin ve diğerlerinin başarı ve öğretilerinin ebedî olmadığına Allah'tan gelen bir işaretti. O bakımdan nakil ve ri­vayet aynasına yansıyan eksik bilgilerden daha fazlasına ihtiyaç yoktu. îlâhî kud­ret, ihtiyacın ne ölçüde olduğunu bilen ve dünyada yaşanan her türlü ihtiyacı ken­diliğinden karşılayandır.

Her din mensubu için kendi dini, diğer dinlerden daha üstün ve yücedir, in­sanlara sesli bir şekilde, "Bütün üstün ahlâk değerlerini eksiksiz olarak tanıyan en büyük insan kimdir?" diye sorsak, her taraftan değişik sesler yükselecektir. Ama soruyu değiştirerek şöyle sorsak: "Dünya tarihinde, hayatının her dönemi ve yaptığı önemli işleri -önceki- hiç bir semavî kitaba nasip olmayan biçimde sağ­lam bir şekilde kaydedilen, genişlik ve açıklık bakımından söz ve hareketleri, şe­kil ve biçimi, hal ve tavrı, üslup ve konuşma tarzı, huy ve tabiatı, yaşayışı, konuş­ma biçimi, insanlarla ilgili tutumu, yeme-içmesi, yürümesi-gezmesi, uyuyup-uyanması, oturup-kalkması, gülmesi-konuşmasıyla ilgili her tür hareketi nakle­dilip kaydedilen kimdir?" buna cevap olarak sadece tek ses yükselebilir. O dar "Anam babam O'na feda olsun; Araplar arasından çıkan Muhammed sallallahu aleyhi vesellem"dir.

Yukarıda söylediklerimiz eseri yazma gayemizin dinî yönüydü. Konuya ilmî açıdan baktığımızda bilim sahasında da siyerin -biyografinin- özel bir yeri olduğu­nu görürüz. Sade bir insanın hayat hikayesi ve yaşantısı dahi gerçekleri tanımak ve ibret almak için bir yol gösterici değeri taşır. En küçük insan bile nasıl çok tuhaf, ilginç istekler taşıyor, planlar kuruyorsa, kendi küçük dünyası ve hayat hattında nasıl ilerliyor, nasıl gelişme merdivenlerini tırmanıyorsa, nerelerde tökezleyip dü­şüyorsa, ne gibi zorluklarla karşılaşıp ağır yükler altına giriyorsa, yorulup oturu­yor, dinleniyor, sonra tekrar ileri atılıyorsa, aynı duygu ve çırpınışlar önemli ve ün­lü insanlar için de birtakım farklarla aynıdır. Büyük İskender'in önemli işler başar­dığı hayatında gayret, çaba, azim, mücadele ve cesaret örneklerinin nasıl ilginç ev­releri varsa, benzerleri fakir bir işçinin hayatında da göze çarpmaktadır.

Siyer ve biyografi ilminin amacı, başkalarının tecrübelerinden yararlanmak ve­ya onlann hayatından ve tarzlarından ders almak olunca, "kişi" meselesi ortadan kalkar; bize de sadece hayat olaylarına ve beşerî durumlara bakmak kalır. Yaşanan hayatın her safha ve anının görülebilmesi için onu bütün yönleriyle kuşatmak ge­rekir. Eğer örnek ve mükemmel bir insanın hayatına ait olaylar açık ve ayrıntılı bir biçimde anlatılmış olarak elimizde mevcutsa, bu ilim dalı için bundan daha güzel bir şey olabilir mi?

Anlatılan sebeplerden dolayı, mübarek ismi "Muhammed" olan o temiz varlı­ğın hayat hikayesinin bilinmesinin, yalnız.biz müslümanlar için değil, aksine bü­tün insanlık için gerekli olduğunu kim inkâr edebilir? Bu gereklilik sadece tslâmî veya dinî bir gereklilik değil, aynı zamanda ilmî bir gereklilik, ahlâkî bir gereklilik, medenî bir gereklilik, edebî bir gerekliliktir. Kısaca her bakımdan hayatî bir gerek­liliktir.

îslâmî açıdan en başta gelen görevimin, Hz. Peygamber'in mübarek hayatını diğer bütün eserlerden önce kaleme almam olduğunu bilmiyor değilim. Ama bu, uzun zamandır yerine getirmeye cesaret edemediğim çok ince ve hassas bir görev­di. Bununla birlikte gelişen olaylar beni bu görevi yerine getirmeye ve bir an önce böyle bir eser yazmaya zorluyordu. Eski dönemlerde siyer yazma usulünde, konu­ya sadece tarihî olarak bakılmakta ve olaylar esas alınmaktaydı. Örneğin kelâm il­mi ile Hz. Peygamber'in hayatı arasında hiçbir ilgi ve bağ kurulmamıştı. Ama gü­nümüz modern araştırmacılarından bazıları: "Din, sadece Allah'ın varlığını kabul edip O'na iman etmek olduğuna göre, dini bu çerçevede tutmak gerekir" demek­tedirler. Bizce Peygamber'i kabul etmek de dinin bir parçası olduğuna göre, vahiy sahibi ve ilâhî elçi olan kişinin nasıl bir hayat sürdüğü, ahlâk ve alışkanlıklarının neler olduğu konusu önem taşımaktadır.

Bazı Avrupalı tarihçiler, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ahlâkını tasvir edip kişiliğini anlatırken -hâşâ- binbir türlü kusur ve basitlik yakıştırmaktadır­lar. Modern çağın yönlendirmeleri müslümanları Arapça yazılmış kaynaklardan ta­mamen mahrum bırakmış ve Hz. Peygamber hakkında önemli ilmî eserler ortaya koyamamışlardır. O bakımdan Avrupalı tarihçilerden ve ilim adamlarından herhan­gi biri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in durumunu ve hayatını öğrenme arzusuna kapıldığında sadece kindar Avrupalılar'ın yazdıkları eserlere başvurmak zorunda kalmaktadır. Bu zehirli ^ilgiler etkisini ağır ağır göstermekte, ama insanlar bunun farkında bile olmamaktadır. Bunlar sonucunda islâm ülkelerinde Hz. Pey­gamber'i sadece ıslahatçı olarak kabul eden, insanlık için bir takım ıslahatlar yapa­rak görevini yerine getirmiş bir şahsiyet diye kabul eden bir zümre ortaya çıkmıştır. Bu insanlar, birtakım ahlâkî kusur ve lekelerin peygamberliğe zarar vermeyeceğini, peygamberlik makamına bir eksiklik getirmeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır.

Bütün bunlar Hz. Peygamber'in hayatıyla ilgili geniş bir kitap yazma yönünde kesin bir karar vermeme yol açtı. Görünüşte iş son derece kolaydı. Arapça yazılmış yüzlerce kitap vardı. Onları önüme koyarak hacimli ve nefis bir kitap yazmak en fazla birkaç aylık işti. Ama gerçek şuydu ki, hiç bir kitap yazacağımız bu kitaptan daha oyalayıcı ve zorlu olamazdı. İlerde genişçe anlatacağımız üzere siyer ilmiyle ilgili olarak sırf sahih rivayetleri içeren, bunlar dışındaki rivayetlere itibar etmeyen bir kitap günümüze kadar yazılmamıştır. Hafız İbn Hacer'in hocası olan Iraklı Ha­fız Zeyneddin, Hz. Peygamber'in Sireti adlı kitabında şunları kaydetmektedir:

"Siyer dalında çalışanlar ve bu ilim dalını öğrenmek isteyenler bilmelidirler ki, bu ilim dalında her çeşit rivayet nakledilir; sahih olanlar da, reddi mümkün olanlar da."

Bu yüzden sağlam rivayetlere dayanan güvenilir kitaplarda bile birçok zayıf ri­vayet mevcuttur. Bu nedenle hadis ve siyer kitaplarını biraraya getirmeye, sonra bunları dikkatle inceleyip tenkitlerini yaparak sağlam bir eser meydana getirmeye ihtiyaç vardı. Ama yüzlerce kitabı inceleyerek araştırmak, onlardan sağlıklı bilgi­leri çıkartarak düzenlemek bir kişinin işi değildi. Ayrıca Hz. Peygamber hakkında Avrupa'da yazılanları bilmek, onları incelemek de gerekiyordu. Ancak hiçbir Av­rupa dilini bilmiyordum. O yüzden Arapça'yı ve Avrupa dillerini bilen bir komis­yon kurmak gerekiyordu. Bütün bunlar yerine getirilince artık ileri sürecek bir ma­zeretim kalmamıştı. Herşeye rağmen bu görevi üstlenmekten kaçınırsam, benim için büyük bir talihsizlik olurdu.

Hz. Peygamber'in hayatındaki olayları ve başından geçenleri anlatan rivayetle­rin hemen hepsi İslâm kaynaklarında o kadar titizlikle korunmuş, olaylar o kadar ayrıntılı olarak anlatılmıştır ki, bugüne kadar hiç kimsenin hayatı bu genişlikte, bu ayrıntı ve çok yönlülükle kaleme alınamamıştır. Gelecekte de alınması beklenene-mez. Müslümanların bu övünç ve gurur kaynağına kıyamete kadar hiç bir rakip çıkmayacaktır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in fiil ve sözlerini incele­me uğruna, O'nu gören ashabından aşağı yukarı 13.000 kişinin adını ve özgeçmiş­lerini —hem de bu iş, eser yazma ve kitap telif etme hareketinin henüz yeni başla­dığı bir döneme aitse— kaleme almak kadar insanı hayrete düşürecek ne olabilir?

îbn Sa'd'ın Tabakât'ı, îbn Seken'in Kitâbu's-sahabe''si, Abdullah b. Ali b. Câ-rûd'un Kİtab'ı, Ukaylî'nin ashab hakkındaki eseri, îbn Ebî Hatim er-Râzî'nin ese­riyle Kitâbu'l-Ezrak, Kitâbu'd-Dûlâbî, Kitâbu'l-Beğavî, Tabakât-ı îbn Mâ'kûla, Usdu'l-Ğâbe, el-tstîâb, el-îsâbe fi ahvâli's-sahabe gibi eserler sadece bu 13.000 büyük insanın hayatı hakkında yazılmıştır. Dünya tarihinde hiç bir insanın arkadaşları olarak bu kadar kişinin adı ve hayatı kaleme alınmamıştır.

Hz. Peygamber'in sîreti hakkında eski îslâm bilginlerinin ortaya koydukları ki­tap mirasının kısa bir bilançosunu, yazmayı amaçladığımız mükemmel bir kitabı hazırlamak için bu birikimden nasıl faydalanacağımızı ve ne ölçüde tenkid ve araş­tırmaya ihtiyaç duyulduğunu göstermek amacıyla buraya aldık.[1]

 

Siyer İlminin Başlangıcı Ve Bu Konuda Yazılan Eserler

 

Genellikle şöyle bir kanaat vardır: Araplarda okuma yazma adeti yaygın olmadığı için İslâm'da kitap yazma işi Abbasî halifelerinden Mansur'un döneminde -aşağı yukarı Hicrî 143 yılında- başlamıştır. Bu yüzden o güne kadar Hz. Peygamber'in hayatıyla ilgili rivayetler ve siyer hakkındaki birikimler yazılı değil, sözlü nakille­re dayanmaktaydı. Ama bu düşünce ve kanaat doğru değildir. Araplar arasında okuma-yazma alışkanlığı, -sınırlı da olsa- uzun zamandan beri süregelmekteydi. Çok önce de Himyerî ve Nabatî yazısı vardı. Bunlarla ilgili çok sayıda kitabe bu­gün Avrupalılar sayesinde ortaya çıkarılmıştır. "Arapça yazı" denilen İslâm'dan biraz önce icad edilen yazı, birçok değişme ve gelişmelerden geçerek bugünkü bi­çimini almıştır.

Arap Hattının tarihi ve başlangıcı hakkında kitaplarda anlatılan eski rivayetle­rin çoğu efsaneden ibarettir. Örneğin tbn Nedim, Kelbî'den naklederek şunu kay­detmektedir: Arapça yazıyı icat eden kişilerin adları: Ebu Câ'd, Hevvâz, Huttî, Ke-lemûn, Sa'fas, Kureyşât'tır. -Bunlar, bugün bizim Ebced, Hûvvez, Huttî, Kelemen, Sa'fas, Karaşet diye adlandırdığımız isimlerdir.- Aynı şekilde Ka'b: "Bütün yazıla­rı Hz. Adem icad etmişti" demektedir. îbn Nedîm, Abdullah b. Abbâs'ın şöyle de­diğini nakletmektedir: "Arapça yazıyı ilk kullananlar, Tayy kabilesinin bir kolu olan Bolan oymağından üç kişiydi. Adları Mürre b. Merâmir, Eşlem b. Sidre ve Cedre b. Amir idi."

Bütün bu rivayetler içinde akla en yatkm olan Ömer b. Şebbe'nin, Kitâbu Mek­ke'sinden Îbn Nedim'in naklettiği şu rivayettir: "Arapça yazıyı ilk icad eden Benî Muhalled b. Nadr b. Kinâne soyundan gelen bir kişiydi." Muhtemelen bu, Ku-reyş'in yükseliş dönemiydi ve ticaret vasıtasıyla dış ülkelerle temas kurduğu dö­nemdi.

îbn Nedîm, "Halife Me'mûn'un kütüphanesinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in dedesi olan Abdulmuttalib b. Hâşim'in eliyle yazılmış olan bir vesika görmüştüm, "der. "Orada şöyle yazıyordu: Mekke halkından olan Abdul­muttalib b. Hâşim'in San'a'da yaşayan falan şahıstan alacağıdır. Bu bin dirhem gü­müştür. Ne zaman İstenirse bunu ödeyecektir. Allah ve iki meleği buna şahittir."

Bu vesikada Abdulmuttalib'in Himyerli bir kişiden bin dirhem alacağının oldu­ğu görülmektedir. Vesikanın sonunda iki meleğin şahitliği yazılmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, o devirde melek -belki de Kirâmen Kâtibin melekleri- inancı vardı.

îbn Nedîm bu vesikanın, kadın hattına benzediğini yazmaktadır.

Büyük bilgin Belâzurî'nin açıkça belirttiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veseliem peygamber olarak geldiğinde Kureyş'te 17 kişi okuma yazma bili­yordu. Bunlar, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Ebu Übeyde, Talha, Zeyd, Ebu Huzeyfe, Ebu Süfyân, Şifâ bn. Abdullah vd. idiler.[2]

Hicretin ikinci yılında meydana gelen Bedir savaşında esir edilen Kureyşliler-den fidye alınmıştı. Ama bazıları parasızlıklarından dolayı fidye ödeyemediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veseliem her birine ödemeleri gereken fidye kar­şılığında onar çocuğa okuma yazma öğretme sorumluluğu yükledi. Nitekim vahiy katiplerinden olan Zeyd. b. Sabit bu şekilde okuma yazma öğrendi.[3]

Bunlardan anlaşılıyor ki, dönemin Arapları arasında, Özellikle Mekke ve Medi­ne'de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yaşadığı devirde okuma yazma alışkanlığı yeterli derecede vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem döne­minde rivayetlerin ve hadislerin yazılıp yazılmadığı, bundan dolayı da siyerle ilgi­li herhangi bir yazılı belge birikiminin bulunup bulunmadığı, araştırılması gereken konudur. Bir bölümü Sahîh-i Müslim'de geçen bazı hadislerden, Hz. Peygamber'in hadis yazımını yasakladığı açığa çıkmaktadır. Sahîh-i Müslim'de rivayet edilen ha­disin metni şöyledir:

"Benden duyduklarınızı yazıya dökmeyin. Benden Kur'ân-ı Kerîm dışında her­hangi birşey yazmış olan varsa onu yok etsin."

Ama bu, anlaşıldığına göre ilk dönemlere ait bir buyruktur. Çünkü çeşitli sahih hadislerden kesin olarak anlaşıldığı üzre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem zamanında bazı sahabilerin Resûlullah'tan izin alarak Hz. Peygamber'in buy­ruklarım kaleme aldıkları görülmektedir. Sahîh-i Buhârî'nin İlim bâbı'nda Hz. Ebu Hureyre'nin şöyle söylediği nakledilmektedir: "Sahabe içinde hiç kimse benden daha çok hadis ezberlememiştir. Abdullah b. Ömer müstesna. Çünkü o, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in hadislerini her zaman yazıyordu, bense yaz­mıyordum."

Başka bir rivayette bildirildiğine göre:

"Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den işittiklerini daima yazıyordu. Kureyş topluluğu ona kızarak: 'Hz. Peygamber bazen öfkeli olu­yor, bazen neşeli oluyor, sen hepsini yazıyorsun!' diye onu yazmaktan menettiler. Abdullah b. Ömer de bunun üzerine yazmayı bıraktı ve durumu Hz. Peygamber Efendimize anlattı. Resûlullah -mübarek ağzmı parmağıyla göstererek-: 'Buradan çıkanı yazmaya devam et. Buradan ne çıkarsa Hak ve gerçektir' buyurdu."[4] Hatîb Bağdadî, Takyîdü'l-îîm risalesinde: "Abdullah'ın (ra) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den duyduğu hadisleri kaleme alıp yazdığı defterin adı Sâdıka[5] idi" diye rivayet etmektedir.

Bir keresinde Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem efendimiz: "Bu ana kadar' müslüman olanların adını yazınız" diye emretmiş, bunun üzerine bin beşyüz saha­benin adı deftere kaydedilmiştir.[6]

Hatîb-İ Bağdadî, Takyıdü'l îhn risalesinde şunu rivayet etmiştir: "insanlar Enes'ten (ra) hadis dinlemek üzere etrafında toplandıklarında, cebinden bir defter çıkarır ve 'Bunlar benim Hz. Peygamber'den işitip yazdığım hadislerdir' derdi."

Hz. Peygamber'in kabilelere gönderdiği zekat, sadaka vs. ile ilgili hükümler yazılı olurdu. Bunlar hadis kitaplarında olduğu gibi nakledilmiştir. Krallara gön­derdiği İslâm'a davet mektupları da aynı şekilde yazılı idi.

Sahîh-i Buharı'nin Kitâbu'1-Ilm babında anlatıldığı gibi[7] Mekke'nin fethedildi-ği yıl Huzâa kabilesinden bir adam Kabe'de bir kişiyi öldürünce Hz. Peygamber deve üzerine binerek bir konuşma yaptı. Yemenli biri gelerek bu hutbenin yazılıp kendisine verilmesini rica etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber o kişiye bu hutbenin yazılarak verilmesini emretti.

Kısacası, Hz. Peygamber'in vefatına kadar geçen süre içerisinde, aşağıda belir­tildiği biçimde yazılı bir hadis birikimi ortaya çıkmıştı:

1. Abdullah b. Amr b. As, Hz. Ali, Hz. Enes ve diğerlerinin yazdıkları hadisler.

2. Hz. Peygamber'in kabilelere gönderdiği yazılı emirler, -Hudeybiye vb.- söz­leşme ve fermanlar.[8]

3. Hz. Peygamber'in sultanlara,[9] emirlere,[10] krallaıa gönderdiği mektuplar.

4. 1500 sahabenin adının yazılması.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den sonra yazılı hadis birikimi o ka­dar çok arttı ki, -Abbâsîler'den önce- Velîd b. Yezid'in öldürülmesinden sonra ha­disler ve rivayetlerle ilgili kitaplar Velîd'in kütüphanesinden taşındığı sırada sade­ce İmam Zührî'nin rivayetleri ve yazdıkları eserler, atlara ve merkeplere yüklene­rek getirilmişti.[11][12]

 

Gazveler

 

Araplarda günümüzde bilinen anlamıyla ilim ve sanat gelişmiş değildi. Sadece kabileler arasında yapılan savaşlarda geçen olaylar hafızalarda tutulurdu. Bu yüzden şöyle bir kanaate varılmıştır: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in hayatındaki olaylar, fiiller ve sözler arasında öncelikle gazvelerle ilgili olan rivayetler yayılmış ve önce bu ilim dalının temeli atılmıştır. Ama hadis ku­rumunun en az gelişmiş dalı da budur. Râşid halifeler ve sahabenin büyükleri ise daha çok Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in şeriatla ilgili hadisleri­ne ve fıkıhla ilgili hükümlerin çıkarıldığı buyruklarına ve uygulamalarına yönel­mişlerdir.

İmam Buharı, Uhud Savaşı'nı anlatırken Sâib b. Zeyd'den şu rivayeti naklet-mİştir: "Ben, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Übeydullah, Mikdâd ve Sa'd ile arka­daşlık yaptım. Ama Talha dışında hiç birinin bir kez olsun Hz. Peygamberle ilgili hadis naklettiklerini duymadım. Sadece Talha'yı Uhud Savaşı hakkında konuşur­ken işittimé

Abdurrahman b. Avf, Talha, Mikdâd ve Sa'd b. Ebî Vakkas, sahabenin büyük-lerindendir ve kendilerinden birçok hadis rivayet edilmiştir. O yüzden yukarıdaki rivayetin anlatmak istediği, Talha dışındakilerin gazveleri anlatmadıkları, onun da sadece Uhud savaşında yaşanan bir olayı anlatması" olabilir. Bu yüzdendir ki, âlimler arasında ihtisas dalı olarak gazveleri seçen siyer âlimleri, halk arasında be­nimsendiği kadar, ulema arasında güvenilir kabul edilmezdi. Siyer ilim dalının te­mel direk ve dayanakları tbn Sa'd ve Vâkıdî'dir. Hadis bilginleri Vâkidî'ye açıkça yalancı demektedirler, tbn tshâk'a bir zümre sika (=güvenilir râvi) demekte ise de, aynı seviyede diğer bir zümre ona itibar etmemekte, değersiz kabul etmektedir. Geniş bilgi İleride verilecektir.

îmam Ahmed b. Hanbel bu konuda şöyle demiştir:

"Sağlam dayanağı olmayan üç dal vardır: Gazveler, Melâhim ve Tefsir."[13]

Hatîb-i Bağdadî bu sözü naklederek: "îmam îbn Hanbel bu sözüyle, aslı as­tarı olmayan kitapları kasdetmektedir" demiş ve şunu eklemiştir: "İçlerinde Kel-bî'nin ve Mukâtil'in kitaplarının hayli meşhur olduğu çok yaygın tefsir kitapla­rına gelince; imam Ahmed b. Hanbel, 'Kelbî'nin tefsiri baştan sona yalandır' de­miştir."

Bağdadî ise şöyle demiştir: 'Gazvelerle ilgili kitaplara gelince, bu sahanın en meşhur kitabı Muhammed b. îshâk'ın kitabıdır. Halbuki o hıristiyan ve yahudiler-den rivayette bulunurdu. îmam Şafiî ise; 'Vâkıdî'nin kitapları yalanla doludur' de­mektedir" diye yazmıştır.

Bütün bu kusurlara rağmen hadis rivayetlerinin gazvelerle ilgili bu bölümü gözardı edilemezdi. O yüzden sahabenin büyükleri ve hadis bilginleri son dere­ce ihtiyatlı olarak sağlam bir şekilde nakledilmiş olayları rivayet etmekle yetinir­lerdi.[14]

 

Kitap   Ve   Telif  Faaliyeti Devlet   Tarafından   Başlatılmıştır

 

Her ne kadar Sahabe-i kiram ve Hulefâ-i Râşidîn döneminde, fıkıh ve hadis bilgisi son derece yayılmış, birçok ders halkası kurulmuş ise de, varolan bilgilerin hepsi daha çok sözlü bilgiler olup bunlar henüz yazıya geçmemişti. Fakat Emevî idare­cileri emir vererek âlimlere kitaplar yazdırmışlardır. Kadı İbn Abdilberr kendi ese­rinde İmam Zührî'nin şu sözünü nakletmiştir:

"Bizler bildiklerimizi kaleme alıp yazmaktan hoşlanmazdık. Sonunda idareci­ler bizi buna zorladı.[15]

İlk defa Emîr Muâviye, Übeyd b. Şeriyye'yi Yemen'den çağırtarak eskilerin ta­rihini yazdırdı. Kitabın adı Ahbâru'l-Mâdıyyîn (Geçmişlerin Haberleri) idi.[16]

Emir Muâviye'den sonra Abdülmelik b. Mervân Hicri 65 yılında tahta geçti. Her ilim dalmdan bilginlere kitaplar yazdırdı. En üstün bilginlerden olan Saîd b. Cübeyr'e de Kur'ân-ı Kerîmin tefsirini yazmasını emretti. Nitekim mezkûr bilgin tefsiri yazıp gönderdi ve eser devlet kütüphanesine kondu. Atâ b. Dînâr'a ait oldu­ğu ileri sürülen meşhur tefsir işte onun tefsiridir. Atâ, devlet kütüphanesindeki bu tefsiri ezberlemişti.[17]

Ömer b. Abdülaziz'in halifelik dönemi geldiğinde, yazım ve telif etme işi daha da ileri götürüldü. Halife, bütün ülkeye ferman göndererek, Hz. Peygamber'in ha­dislerinin toplanıp kitap haline getirilmesini emretti. Büyük bir hadis bilgini ve Medine kadısı olan Sa'd b. İbrahim'e kitaplar dolusu hadis yazdırttı ve bu kitapla­rın nüshalarını devletin sonradan fethedilmiş bütün bölgelerine göndertti. Büyük âlim İbn Abdilberr, Câmi'u Beyâni'l-îlm adlı kitabında şunu yazmaktadır: "Sa'd b. ibrahim diyor ki: "Ömer b. Abdülaziz bize hadisleri toplayıp yazmamızı emretti. Biz de kitaplar halinde yazdık. Ömer b. Abdülaziz kendi devlet daresinin hüküm sürdüğü bölgelere bu kitapları çoğaltarak gönderdi."[18] Halife dönemin büyük ha­dis âlimi ve imam Zührî'nin hocası, Medine kadısı Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm el-Ensarî'ye de özel olarak hadis toplaması için emir gönderdi.[19]

Hadis ilminde Hz. Aişe'nin (ra) rivayetlerinin çok özel bir yeri vardır. Ondan çoğunlukla akâid veya önemli fıkıh meseleleri hakkında hadisler rivayet edilmiş­tir. Bu bakımdan Ömer b. Abdülaziz onun rivayetlerine daha fazla ilgi göstermiş­tir. Amre bn. Abdurrahman, Hz. Aişe'nin özel eğitimiyle yetişmiş meşhur bir âlim ve muhaddis idi.

Bütün bilginler Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadisleri Amre'den daha iyi bilen hiç bir âlimin olmadığında görüş birliği içindedirler. O yüzdendir ki, Ömer b. Abdü­laziz, Ebu Bekir b. Muhammed'e mektup yazarak Amre'nin naklettiği fıkhı mese­leleri ve rivayetleri kaleme alıp göndermesini istemiştir.[20][21]

 

Gazvelere  Verilen  Özel Önem

 

O güne kadar gazvelere ve siyer bilgisine pek önem verilmemişti. Ama Ömer b. Abdülaziz bu ilim dalına özel bir ilgi gösterdi ve özellikle Hz. Peygamber'in gaz­velerinin okutulduğu bir ders sınıfı kurulmasını emretti. Hicretin 120. yılında vefat eden Asım b. Ömer b. Katâde el-Ensârî bu ilim dalında özel bir üstünlüğe sa­hipti. Ömer b. Abdülaziz, ona emir vererek Şam Câmi-i Kebîr'inde oturup insan­lara Hz. Peygamber'in gazveleri ve menkıbeleri hakkında ders vermesini istedi.[22] imam Zührî, o dönemde, gazveler üzerinde müstakil bir kitap yazdı ve İmam Sü-heylî'nin Ravdu'l-Unuf isimli eserinde belirttiği gibi siyer dalında yazılmış ilk ki­taptı, tmam Zührî dönemin en büyük bilginiydi. Fıkıh ve hadis bilgisinde dengi yoktu. O, îmam Buhârî'nin hocalarının hocasıydı. Hadisleri ve Hz. Peygam-ber'den yapılan rivayetleri toplamakta birçok zahmetlere katlanmış, Medine-i Münevvere'de her bir Ensarın evine gitmiş, namahrem kadınlar da dahil yaşlı genç, kadın erkek kimi bulmuşsa[23]hepsiyle görüşerek onlardan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in buyruklarını ve hallerini sorup öğrenmiş ve kaleme almıştır.

îmam Zührî, soy olarak Kureyş kabilesinden gelmektedir. Hicretin 50. yılında doğmuştur, birçok sahabiyi görmüştür. Hicretin 80. yılında Abdülmelik b. Mer-vân'ın huzuruna çıktığında Abdülmelik ona çok değer verip saygı gösterdi. Kitâ-bu'l-Megâzî isimli eserini muhtemelen Ömer b. Abdülaziz'in emri üzerine yazmış olmalıdır. îmam Zührî'nin, sarayla ilişkisi üzerinde bilhassa durulmalıdır. O, sul­tanın özel adamları arasında bulunuyordu. Hişâm b. Abdülmelik çocuklarının eği­timini de ona havale etmişti. Kendisi Hicrî 124 yılında vefat etti.

îmam Zührî sayesinde gazvelere ve siyere genel bir ilgi doğdu. Eğitiminden geçen kimseler arasından bu sahada çok değerli insanlar çıktı. Bunlardan Yakub b. İbrahim, Muhammed b. Salih, Abdurrahman b. Abdülaziz; gazveler ve siyer konu­sunda şöhret sahibi kimselerdi. Nitekim Tehzîbu't-Tehzîb'de ve daha başka kitap­larda, bu kişileri başkalarından ayıran özelliğin "Sâhibü'l-Megâzî (=Siyer Kitapla­rı Yazarı) olmaları olduğu bildirilmiştir.

Zührî'nin talebelerinden ikisi bu dalda büyük şöhret elde etmiştir. Bu ilim da­lının en yetenekli kişisi olan bu iki insan Musa b. Ukbe ve Muhammed b. İshâk'tır. Musa b. Ukbe, Zübeyr ailesinin azatlısı idi. Abdullah b. Ömer'i görmüştü. îmam Mâlik hadis ilminde onun öğrencisidir. îmam Mâlik onu son derece över, "Siyer il­mini öğrenmek istiyorsanız Musa b. Ukbe'den öğreniniz" diye başka insanları ona yöneltirdi. Yazdığı siyer kitabının özellikleri şunlardır:

1.  Yazarlar onun dönemine kadar hadis rivayetlerinin sıhhatine fazla titizlik göstermezlerdi. O bu noktada titizlik göstermiştir.

2. Müelliflerin geneli, daha çok olay nakletme hevesindeydiler. Bunun kaçınıl­maz sonucu olarak da nakiller arasına her çeşit yanlış, doğru, eksik ve tam rivayet­ler giriyordu. Musa b. Ukbe tedbirli davranarak, sadece kendisine göre sahih ve sağlam olan rivayetleri almıştı. Bu yüzden onun yazdıkları diğer siyer kitaplarına göre daha özlü ve kısadır.

3. Hadis rivayeti için bir yaş sınırı olmadığından birçok insan çocukluğunda ve gençliğinin ilk yıllarında bu ders halkası içerisine katılıyor, hadisleri insanlardan dinleyip öğrenerek rivayet ediyordu. Genellikle insanların belli bir yaşa geldikten sonra olayları sağlam bir şekilde hafızada tutması mümkün olmadığından yaptık­ları birçok hadis rivayetinde değişme ve karışma oluyordu. Ama diğerlerinin aksi­ne Musa b. Ukbe bu ilmi olgun bir yaşta öğrenmiştir.[24] Hicretin 141. yılında vefat etmiştir.

Musa b. Ukbe'nin kitabı elimizde bulunmamaktadır. Ama bir zamanlar çok el­den ele dolaşmıştır. îlk siyer kitaplarının hemen hepsinde ona atıflar vardır.

Muhammed b. İshâk siyer ilminde herkesten daha fazla şöhret kazanmıştır. Kendisi, siyer ilminin imamı lakabıyla ünlüdür. Vâkıdî şöhret bakımından ondan aşağı değilse de Vâkıdî'nin asılsız beyanları ve müphem anlatımları herkes tarafın­dan bilinmekte ve bu yüzden onun şöhreti iyi bir şöhret olmayıp sözüne güvenilir, sağlam bir İnsan olarak görülmemektedir. Muhammed b. İshâk tâbiîndendir. Bir şahabı -Enes (ra)- görmüştür. Hadis ilminde çok üstün bir dereceye ulaşmıştı. Da­ha önce haber vermeden ziyarete gelenleri içeri almasın diye îmam Zührî kapısına bir muhafız dikmişti. Fakat Muhammed b. İshâk; isteyen istediği zaman gelebilir diye herkese genel izin vermişti. Muhammed b. îshâk'ın sika olup olmayışı hakkın­da hadis bilginleri arasında görüş ayrılığı vardır. İmam Mâlik ona şiddetle karşı­dır. Ama hadis bilginlerinin genel kanaati, onun siyer ve megâzî konusundaki ri­vayetlerinin güvenilirliği yönündedir. İmam Buhârî, Sahih kitabında onun rivayet-de yer vermemiştir. Ama Cüz'ü'l-Kırâe'de ondan rivayet yapmıştır. Tarihlerde ye-ralan olaylar genelde Muhammed b. İshâk'tan alınarak nakledilmiştir.

İbn îshâk siyer ilmini o derece ileriye götürüp o kadar cazip hale getirdi ki, Ab­basî halifeleri daha başka eserleri okumaktan zevk alırlarken, onlarda bile siyer il­mine karşı ilgi ve hoşlanma meydana geldi. Nitekim İbn Adiyy onun bu iyiliğini özellikle zikretmiş, "Bu ilim dalında hiç bir eser onun eserinin seviyesine ulaşama­mıştır" diye yazmıştır.[25]

îbn Hibbân, Kitâbü's-Sikât isimli eserinde, hadis bilginlerinin Muhammed b. İs-hâk'ın kitabının güvenilirliğine itiraz ederlerken, "Hayber ve diğer savaşlara ait olayları sonradan müslüman olan Yahudilerden öğrenerek kitabına alıyordu. Hal­buki onlar bu olaylara ait bilgileri müslüman olmamış Yahudilerden duymuş ola­bilecekleri için kendilerine tam olarak güvenilemez' diyorlardı" diye yazmaktadır. Allâme Zehebî'nin açık ifadesinden de kesin olarak anlaşılmaktadır ki, Muhammed b. İshâk Yahûdî ve Hıristiyanlardan rivayetlerde bulunuyor ve onları güveni­lir kabul ediyordu. Kendisi Hicri 151 yılında vefat etti.

Şeyh Sa'dî'nin yaşadığı dönemde, Ebu Bekir Sa'd Zengî'nin emriyle Muham-med b. tshâk'ın Kitâbu'İ-Megâzî'sinin Farsça'ya tercümesi yapıldı. Bunun elyazma bir nüshasını Allahâbâd şehrinde görmüştük.

Muhammed b. tshâk'in kitabı yaygınlık kazanmış ve birçok ünlü hadis bilgini bunun nüshalarını yazdırmışlardır. Aynı kitabı İbn Hişâm daha güzel bir şekil ve bi­çim vererek ve birtakım eklemelerde bulunarak yazdı ve bu eser Sîret-i îbn Hişâm adıyla meşhur oldu. Muhammed b. İshâk'm bıraktığı emsalsiz eserin aslı bugün çok az kimsede bulunduğundan İbn Hişâm'm ortaya koyduğu eser onun yerini almıştır.

îbn Hişâm'ın adı Abdülmelik'tir. Son derece güvenilir ve ünlü bir tarihçiydi. Himyer kabilesindendi. Muhtemelen bu kökeninden dolayı Himyer hükümdarla­rının tarihini yazmıştır ki, sözkonusu tarih bugün elde mevcuttur. İbn Hişâm siyer ilmine büyük hizmetlerde bulunmuş ve bu ilim dalındaki anlaşılırlığı zor olan ba­zı deyim ve kelimelerin açıklamasını yaparak büyük bir katkıda bulunmuştur. Kendisi Hicrî 213 veya 218 yılında vefat etti.

İbn Hişâm'm siyer kitabı herkes tarafından ilgi gördüğü için şiir haline getiril­miştir. Nitekim Hicrî 663 yılında ölen Ebu Nasr Feth b. Musa b. Hadrâvî ve Hicrî 607 yılı sonlarında ölen, Sa'd Vîrî diye tanınan Abdülaziz Ahmed ve Tilemsanlı Ebu İshâk Ensârî ile îbn Şehid diye tanınan ve Hicri 798'de ölen Fethuddin b. Mu­hammed b. İbrahim bu eseri nazım haline getirmişlerdir. Bu manzum kitapta aşa­ğı yukarı onbin şiir olup Fethu'l-Garîb fî Sîreti'î-Habîb ismini taşımaktadır.

Vâkıdî'nin kendisi zikre değer değilse de, önemli talebelerinden olan îbn Sa'd, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ve sahabe-i kiramın durumlarını an­latan öyle geniş ve büyük bir kitap yazmıştır ki, bugüne kadar benzeri yazılama-

mıştır.

îbn Sa'd meşhur bir hadis bilginidir. Hadis bilginleri onun hakkında şunları yazmaktadır: "Her ne kadar hocası -Vâkıdî- güvenilir bir kişi değilse de, kendisi çok güvenilir biridir." Hatîb-i Bağdadî îbn Sa'd hakkında şu ifadeleri kullanır:

"ilim, fazilet, derin anlayış ve adalet sahibi bir kimseydi. Yaşadığı döneme ge­linceye kadar geçen süre içindeki tabiîn ve sahabe hakkında büyük bir kitap yaz­mıştır. Eserini en güzel bir biçimde yazmış ve başarılı olmuştur."[26]

îbn Sa'd, Hâşim oğullarının azatlı kölelerindendi. Basra'da doğmuş, ama Bağ­dat'a yerleşmeyi tercih etmişti. Meşhur tarihçi Belâzurî de onun öğrencisidir. Hic­retin 230. yılında 62 yaşında vefat etmiştir. İbn Sa'd'm kitabının adı Tabakaf ta. 12 cilt halindedir. îki cildi özellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den ve O'nun hayatıyla ilgili olaylardan bahseder. Bu iki cilt aslında, sîret-i nebevi (=Hz. Peygamberin biyografisi)'dir. Geri kalan ciltler sahabe ve tabiîni anlatır. Sahabe-i kiramı anlattığı bölümlerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in adı ve ha­tıraları geçtiğinden o bölümlerde de Hz. Peygamber'in hayatına ait büyük bir bil­gi birikimi vardır.

Bu eser neredeyse kaybolmak üzereydi. Dünyanın hiçbir kütüphanesinde ek­siksiz ve tam bir nüshası yoktu. Alman imparatoru bu eserin eksik ve yarım olan ve dünyanın değişik kütüphanelerine dağılmış durumda bulunan parçalarını bira-raya getirip ortaya mükemmel bir eser çıkarıp bastırmak amacıyla kendi kasasın­dan 100.000 rupee vererek Profesör Sachau'yu bu işle görevlendirmiş ve kendisine dünyayı dolaşarak eserin tamamını bulup getirmesini emretmişti. Adı geçen pro­fesör İstanbul, Mısır ve Avrupa'nın birçok kütüphanesini dolaşarak bütün ciltleri biraraya getirdi. Avrupalı birçok profesör her cildi ayrı ayrı tahkik etmeyi üstlen­diler. Bu çabalar sonunda büyük bir özen ve sıhhatle hazırlanan kitap Hollan­da'nın Leiden şehrinde basılarak yayımlandı.

Kitabın büyük bölümü Vâkıdî'den alınmıştır. Ama bütün rivayetler senetlerle zikredildiği için Vâkıdî'nin rivayetleri kolaylıkla ayırt edilebilmektedir.

İlk dönemde siyerle ilgili birçok kitap yazılmıştır. Keşfü'z-Zunûn'da ve diğer kaynaklarda bunların adları geçmektedir. Ama isimlerinden başka haklarında hiç­bir bilgimiz bulunmadığı gibi, elimizde de tek bir nüsha bile bulunmamaktadır. Bu bakımdan bunları gözardı ederek burada zikretmiyoruz.

Siyer başlığı dışında daha başka tarihî telif eserler de vardır. Bu eserlerin hadis metoduyla yazılmış olanlarında, yani içlerinde rivayetlerin senetle zikredildiği eserlerde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hal ve olaylarının anlatıldı­ğı bölümler de aslında sîret niteliğindedir. Bunlar arasında en başta gelen ve sağ­lam olanlar İmam Buhârî'nin iki tarihidir. Fakat ikisi de son derece kısa eserlerdir. Tûrîh-i Sağır isimli eseri basılmıştır. Hz. Peygamber'in sîretiyle ilgili bölüm, kitabın onda biri bile değildir. Yani sadece onbeş sayfadan ibarettir. Bunlar da bir düzen içinde değildir. Târîh-i Kebîr isimli eseri şüphesiz daha büyük bir eserdir. Bu kita­bın bir nüshasını Ayasofya Camii kütüphanesinde görmüştüm. [27] Ama Hz. Pey­gamber'in mübarek hayatı ve biyografisiyle ilgili bölüm bu kitapta da çok az yer tutmaktadır ve demet demet olaylar, düzensiz bir şekilde anlatılmıştır.

Tarih sahasmda en geniş ve toplu bilgi ihtiva eden kitap İmam Taberî'nin Tâ­rîh-i Kebîr'idir. Taberî; bütün hadis bilginlerinin kendisinin üstünlüğünü, güveni­lirliğini, derin ve geniş bilgisini itiraf ettikleri yüksek bir kişiliktir. Tefsiri de, tefsir­lerin en güzeli kabul edilmektedir. Hadis bilgini îbn Huzeyme onun hakkında:

"Ondan daha büyük bir bilgin tanımıyorum" demektedir. Hicrî 310 yılında vefat etmiştir.

Bazı hadisçiler -örneğin Süleymânî- onunla ilgili olarak "Bu zât, Şîîler için ha­dis uydururdu" demişse de, Allâme Zehebî Nizamü'l-îtidâl isimli eserinde şunu yazmaktadır: "Bu yanlış bir düşünce ve bir sû-i zandır. Gerçek şudur ki, İbn Cerîr et-Taberî, İslâm'ın güvenilir, büyük imamlarındandır."

Allâme Zehebî bu meyanda şunu da kaydetmiştir: "Kısaca söylemek gerekirse onda biraz şiîlik vardı, ama sakmcalı değildi." Güvenilir ve geniş bilgi ihtiva eden bütün tarihler, örneğin İbn Esır'in Târîh-i Kâmili, îbn Haldun, Ebu'1-Fidâ ve diğer­lerinin eserleri onun kitabından alınmış bilgilerle dolu olup bin anlamda Taberî Ta-rihi'nin özeti niteliğindedirler. Taberî Tarihi de yok olmak üzereydi. Avrupalı ilim adamları sayesinde yayınlanarak çoğaltılmıştır.[28]

 

Siyer  Yazarları   Ve   Eserleri

 

Siyer İlminin Güvenilir Ve Kaynak Değeri Taşıyan Seçkin Alimlerinin Adlarını Ve Eser­lerini Kısa Bir Liste Halinde sıralamayı uygun görüyoruz:

Urve b. Zübeyr: Hicrî 94 yılında vefat etmiştir. Zübeyr'in (ra) oğlu olup Ebu Be­kir Sıddık'ın kızından torunudur. Hz. Aişe'nin (ra) ellerinde büyüdü. Siyer ve me-gâzî konularında birçok rivayeti vardır. Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz isimli eserinde onun hakkında: "Siyer ilmini çok iyi bilen biriydi" diye yazmaktadır. Keşfu'z-Zu-nûn kitabının yazarı, megâzî ilmi hakkında açıklama yaparken: "Bazılarına göre, megâzî konusunda yazılan ilk kitap Urve b. Zübeyr'e aittir" demektedir.

Şa'bî: Hicrî 109 yılında vefat etmiştir. Ünlü bir hadisçidir. Bir çok ilimde üstün yeteneğe sahipti. Emevîler tarafından Bizans'a -İstanbul- elçi olarak gönderilmişti. Megâzî ve siyer dalmda o derece bilgiye sahipti ki, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (ra) onun hakkında: "O gazvelere doğrudan katılmış olsam da, Şa'bî savaşlara ait olay­ları benden daha fazla bilmektedir" demiştir.

Vehb b. Münebbih: Hicrî 114 yılında vefat etmiştir. Yemen'in Acmî sülâlesinden gelmektedir. Ebu Hureyre'den (ra) hadis dinlemiştir. Eski semavî kitapların Hz. Peygamber'in geleceğini müjdelediğine dair ifadeler daha çok onun tarafından ri­vayet edilmiştir.

Asım b. Ömer b. Katâde el-Ensârî: Hicrî 121 yılında vefat etmiştir. Ünlü tabiîler­dendir. Enes'ten (ra), babasından ve ninesi Rümeysâ'dan rivayette bulunmuştur. Megâzî ve siyer sahasında geniş bilgisi vardı. Ömer b. Abdülaziz'in emriyle Şam'daki Emevî Camii'nde oturup bu ilim dalında ders vermiştir.

Muhammed b. Müsellem b. Şihâb ez-Zührî: Hicrî 124 yılında vefat etmiştir. Daha önce ona ait bilgi verilmişti.

Yâkub b. Utbe b. Muğîre b. el-Ahnes b. Şurayk es-Sakafî: Hicrî 128 yılında vefat et­miştir. Son derecede güvenilir biriydi. Yöneticiler ve valiler, idari ve siyasî düzen­lemelerde ondan yararlanırlardı. Dedesi Ahnes b. Şurayk, Hz. Peygamber'in en bü­yük düşmanlarından biriydi.

Musa b. Ukbe el-Esedî: Hicrî 141'de vefat etmiştir. Kendisine ait bilgi daha önce verilmişti.

Hişâm b. Urve b. Zübeyr: Hicrî 146 yılında vefat etmiştir. Daha çok dedesinden ri­vayette bulunmuştur. Zührî'nin de talebesidir. Medine âlimleri arasında onun da adı geçer. Hadisçilerin anlattığına göre, Bağdat kaynaklı rivayetlere fazla değer verme­miştir. Siyerle ilgili rivayet birikiminde büyük payı vardır. Bu rivayetleri babası ara­cılığıyla Hz. Aişe'den (ra) rivayet etmiştir. Siyer ilminde ünlü talebeleri vardır.

Muhammed b. îshâk b. Yesâr eî-Muttalibî: Hicrî 150 yılında vefat etmiştir. Kendi­sine ait bilgi yukarıda verilmişti.

Ömer b. Râşid el-Ezdî: Hicrî 152'de vefat etmiştir, îmam Zührî'nin talebeleri ara­sındadır, îmam Mâlik'ten sonra ikinci derecede gelmektedir. Hadis ilminin direk-lerindendi. Megâzî konusunda yazdığı bir kitabı vardır. Adını İbn Nedîm Kitâbu'l-Megâzî olarak kaydetmiştir.

Abdurrahman b. Abdülaziz el-Evsî: Hicrî 162 yılında vefat etmiş olup, imam Züh­rî'nin talebesiydi. Müslim ondan bir hadis rivayet etmiştir. Hadis âlimlerine göre zayıf râvilerdendi. Siyer ilim dalında geniş bilgisi olan biriydi. İbn Sa'd onun hak­kında: "Siyer ilim dalında vukûfiyeti olan biriydi" diye yazmıştır.

Muhammed b. Salih b. Dînâr et-Temmâr: Hicrî 168'de vefat etmiştir. Zührî'nin ta­lebesi Vâkıdî'nin de hocasıdır. İbn Sa'd onun siyer ve megâzî konusunda geniş bil­gisi olduğunu söylemektedir, birçok hadis bilgini onun sika (güvenilir) olduğunu bildirmişlerdir. Üstün seviyede bir hadis bilgini olan Ebu'z-Zinnâd: "Eğer sağlam ve doğru bir megâzî ve siyer bilgisi öğrenmek istersen Muhammed b. Salih'ten öğ­ren" demiştir.

Ebu Ma'şer Nüceyh el-Medenî: Hicrî 170'te vefat etmiştir. Hişâm b. Urve'nin ta­lebesiydi, Sevrî ile Vâkidî ondan rivayetler yapmıştır. Her ne kadar hadis bilginle­ri hadis rivayeti konusunda onun zayıf biri olduğunu söylemişlerse de ,siyer ve megâzî konularında onun üstün değerini ve azametini itiraf etmişlerdir. îmam Ah-med b. Hanbel; bu ilim dalında onun sağlam görüş sahibi olduğunu söylemekte­dir, ibn Nedîm, onun Kİtâbu'l-Megâzî isimli eserini kitabında zikretmiştir. Siyer ki­taplarında onun adı sıkça geçer.

Abdullah b. Cafer b. Abdurrahman el-Mahzûmî: Hicrî 170 yılında vefat etmiştir. Ünlü sahabi, Misver b. Mahreme'nin oğlunun torunuydu. Hadis ilminde Özel yeri vardır. Hz. Peygamber'in sîretini en iyi bilen büyük âlimlerdendi. İbn Sa'd onun üstün değerini şu sözlerle belirtmektedir: "Medine'nin en önde gelenlerinden ve megâzî ilmini çok iyi bilenlerdendir."

Abdühneîik b. Muhammed b. Ebu Bekir b. Amr b. Hazm el-Ensari: Hicrî 176 yılında vefat etmiştir. Siyer ve hadis ilim dalında onun ailesi daima ünlü kişiler yetiştirmiş­tir. Dedesi; Halife Ömer b. Abdülaziz'in emriyle hadis ilminde ilk önce eser yazmış olan kimsedir. Eşi tarafından ninesi Arnre, Hz. Aişe'nin ellerinde yetişmiş biriydi. Aynı zamanda siyer ve megâzî üzerinde geniş bir bilgisi vardı. Babasından ve am­casından eğitim almıştı. Halife Harun Reşid onu kadı tayin etmişti. İnsanlar kendi­sinden megâzî konusunda bilgi alıyordu. Bu bilim dalında onun Kitâbu'l-Megâzî isimli bir de eseri vardır.

Ali b. Mücahid er-Râzı el-Kindî: Hicrî 180 yılında vefat etmiş olup Ebu Ma'şer Nüceyh'in talebesiydi. İmam Ahmed b. Hanbel ondan rivayette bulunmuştur. Me­gâzî konusundaki bilgileri biraraya toplayan ve yazan biridir. Fakat tenkitçiler na­zarında onun eseri fazla önemsenmez.

Ziyad b. Abdullah b. et-Tufeyl el-Bekkâî: Hicrî 183 yılında vefat etmiş olup, İbn îs-hâk'm öğrencisi, İbn Hişâm'ın da hocası idi. İşte bu iki ünlü büyük insanın birleş­tiği nokta odur. Sîret bilgisi öğrenmek aşkıyla evini, malını satarak hocasıyla bir­likte yollara düşmüştü. Uzun süre sefer ve hazar halinde onunla birlikte bulun­muştur. Hadis bilginleri nazarında her ne kadar onun değeri az ise de siyer kitap­larının en güvenilir râvîsi işte bu Ziyâd b. Abdillah kabul edilmektedir.

Seleme b. el-Fadl el-Abraş el-Ensârî: Hicrî 191'de vefat etmiş olup, îbn îshâk'm ta­lebesi ve onun siyer konusundaki bilgilerinin aktarıcısıdır. Rey şehrinin kadısıydı. Tenkit erbabı nazarında hüccet kabul edilebilecek biri değilse de, Esmâu'r-Ricâl (Biyografi) ilminin en büyük uzmanı olan îbn Muîn; megâzî konusunda onu güve­nilir biri kabul etmekte ve onun Siyer isimli kitabını Peygamber'in sîreti üzerine ya­zılmış kitapların en güzeli kabul etmektedir. Taberî'de onun tarafından yapılmış birçok rivayetler zikredilmiştir.

Ebu Muhammed Yahya b. Saîd b. Ebbân el-Ezdî: Hicrî 194 yılında vefat etmiştir. Hişâm b. Urve ile îbn Cüreyc'e talebelik yapmıştı. İbn Sa'd onun için: "Her neka-dar az rivayetlerde bulunmuşsa da, çok güvenilen biridir" demektedir. Keşfu'z-Zu-nûn kitabının yazarı ise megâzî yazarları arasında onun adını da saymıştır.

Velîd b. Müsellem el-Kureşî: Hicrî 195'te vefat etmiştir. Şam'ın ünlü hadisçilerin-den olup çok güçlü bir hafızaya sahipti. Kendi döneminde Şam'da ondan daha bü­yük bir âlim yoktu. Tarih ve megâzî konularında onun derecesi Vekî'den daha üs­tün kabul edilirdi. Eserlerinin sayısı 70'i bulmuştur. Onlardan biri Küâbu'l-Megâzî adını taşımakta ve Kitâbu'l-Fihrist'te de adı geçmektedir.

Yunus b. Bükeyr: Hicrî 199 yılında vefat etmiş olup Hişâm b. Urve ile İbn îs­hâk'm talebesidir. Hadis ve rivayet ilminde orta derecedir. Bir çok hadisçi güvenilir biri olduğunu söylemiştir. Allâme Zehebî Tezkire isimli eserinde onu Sâhibu'l-Megâzî unvanı ile zikretmektedir, tbn îshâk'ın Megâzî'sine haşiye yazmıştır.[29]

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî el-Eslemî: Hicrî 207 yılında vefat etmiştir. Peygam­ber'in sîretiyle ilgili iki kitabı vardır. Bunlar; Kitâbu's-Sıre ile Kitâbu't-Târih ve'l-Me-gâzt ve'l-Meb'as'dır. İmam Şafiî onun hakkında; "Vâkıdfnin bütün eserleri yalan deposudur" demektedir. Siyer kitaplarının birçok değersiz ve asılsız rivayetlerinin ana kaynağı işte bu şahsın eserleridir. İnce görüşlü bir hadis bilgini onun hakkın­da ne güzel söylemiştir: "Eğer Vâkıdî doğruysa dünyada bir benzeri yoktur. Eğer yalancıysa yine dünyada bir benzeri bulunmamaktadır".

Yâkub b. ibrahim ez-Zührî: Hicrî 208 yılında vefat etmiş olup, Abdurrahman b. Avf in (ra) torunlarındandı. Zührî'nin ve talebelerinin talebesidir. Megâzî ilminde öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, İbn Muîn gibi bir siyer tenkitçisi kendisinden ilim öğrenmiştir.

Abdurrezzak b. Hümâm b. Nâfi el-Himyerı: Hicrî 211 yılında vefat etmiş olup, ha-disçilerin en güvenilirlerinden sayılmaktadır. Yapısında birazcık şiîlik vardı. İbn Muîn der ki: "Eğer Abdurrezzak mürted bile olsaydı ondan hadis rivayet etmekte yine tereddüt etmezdim". Hayatının sonlarına doğru gözleri kör olduğundan bu döneme ait hadislerine güvenilemez. Megâzî ilminde bir eseri vardır.

Abdülmelik b. Hişâm eî-Himyerî: Hicrî 213 veya 218'de vefat etmiştir. Daha önce hakkında bilgi verilmiştir.

Ali b. Muhammed el-Medâinî: Hicri 225 yılında ölmüştür. Ebu Ma'şer Nüceyh ile Seleme b. el-Fadl ve diğerlerinin talebesiydi. Tarih ve Arapların nesepleri ilimlerin­de son derece geniş bilgisi vardı. Hadisçilerden sayılmamaktadır. Ama büyük bir tarihçi, hatta tarihçilerin imamıdır. Ebu'l-Ferec'in el-Eğânt adlı emsalsiz eseri onun yazdıklarına dayanır. Tarih ve nesep üzerinde birçok eseri vardır. Hz. Peygam-ber'in hayatıyla ilgili kitabı da son derece geniş bilgi veren önemli bir eserdir. îbn Nedim'in anlattığına göre her konuyu içermektedir.

Ömer b. Şebbe el-Basrî: Hicrî 262 yılında vefat etmiştir. Hadis, tarih, edebiyat, dil­bilgisi, şiir ve nahiv bilgilerinin imamıdır. Mekke-i Mükerreme'nin, Medine-i Mü-nevvere'nin ve Basra'nın tarihlerini yazmıştır. Siyer ilminde çok üstün dereceye sa­hipti. Hadis ilminde İbn Mâce, tarih ilminde Belâzurî ile Ebu Nuaym onun öğren­cileriydi.

Muhammed b. İsa et-Tirmizı: Hicrî 279 yılında vefat eden ünlü bir muhaddistir. Kitabı altı sahih hadis kitabı (=kütüb-i sitte) arasında üçüncü dereceye sahiptir. Peygamber'in sîreti konusunda müstakil bir risalesi vardır. Konu olarak önceki ki­taplardan farklıdır. Bu risalenin adı Kitâbu'ş-Şemâil olup, içinde Hz. Peygamber'in şahsî halleri, alışkanlıkları ve ahlâkı zikredilmiştir. Yaptığı rivayetlerin hepsinin güvenilir ve sağlam olmasına dikkat etmiştir. Bu risale üzerinde birçok âlim, şerh­ler ve haşiyeler yazmıştır.

îbrahim b. îshâk b. İbrahim: Hicrî 285 yılında vefat eden bu büyük hadis bilgini Müsned-i sahabe isimli kitabı yazmıştır. Kitabının sonuna da Kitâbu'l-Megâzî'yi ek­lemiştir.

Ebu Bekir Ahmed b. Ebu Hayseme el-Bağdâdî: Hicrî 299 yılında vefat etmiştir. Ha­dis konusunda tbn Hanbel ile îbn Muîn'in talebesi olup tarih ve siyer ilminin eşsiz bilginlerinden biriydi. Tarîh-i Kebîr onun eseri olup içinde Hz. Peygamberin siye­rine ait bir bölüm bulunmaktadır.

Muhammed b. Aid ed-Dımeşkî: Megâzîye dair verdiği bilgiler güvenilir kabul edilmektedir. Hafız îbn Hacer ve diğerleri çoğu kez ona atıfta bulunmuşturlar.

Buraya kadar saydığımız kitaplar ilk devir alimlerinin yazdıkları eserlerdir. Şimdi de sonrakilerin yazdıklarını kısa bir liste halinde sıralamak istiyoruz. Bu eserler, önceki eserlerden ve hadis kitaplarından alınmışlardır. Öncekilerin eserle­rinin şerhleri olarak yazılmış kitaplar da bu listede zikredilmiştir. Onlar da kendi başlarına önemli birer eser oldukları için kaydedilmiştir. Çünkü onlarda bulunan birçok bilgi, şerhlerini yaptıkları asıl kitaplarda bulunmamaktadır.

Ravdu'l-Unuf: Îbn Hişâm siyerinin şerhidir. Yazarı Abdurrahman es-Sühey-lî'dir. Hicrî 581 yılında vefat etmiş olup hadis âlimlerinin büyüklerindendir. Da­ha sonra gelen, Hz. Peygamber'in sîretini inceleyen bütün yazarlar, onun bilgi dağarcığından saçılan kırıntıları toplayan kimselerdir, tbn Hişâm'ın siyerine yazdığı bu şerhin girişinde, Abdurrahman Süheylî: "«Bu kitabı 120 kitaptan ya­rarlanarak yazdım" demektedir. Bu eserin elyazma bir nüshası kütüphanemde bulunmaktadır.

Sîret-i Dimyâtî: Hicrî 705 yılında vefat eden Dimyatlı Hafız Abdulmü'min'in eseridir, birçok kitapta bu kitaba atıflar vardır. Kitabın asıl adı el-Muhtasar fî sîret-i seyyidi'l-Beşer'dir. Yaklaşık 100 sayfa tutmaktadır. Hmdistatv'ırv Vattva şehtmdeki kütüphanede bir nüshası vardır.

Sîret-i Haiâtî: Halâtlı Alâaddin Ali b. Muhammed'in eseridir. Hicrî 708 yılında vefat etmiştir.

Sîret-i Ğâzerûnî: Hicrî 694 yılında vefat eden Ğâzerûnlu Şeyh Zahîruddin Ali b. Muhammed'in eseridir.[30]

Sîret-i îbn Ebu Tayy: Yazarın adı Yahya b. Hamîde'dir. 630 Hicrî yılında vefat etmiştir. Kitabı üç cilt halindedir.

Sîret-i Moğoltâyî: Meşhur bir kitaptır. Mısır'da basılmıştır. Büyük âlim Aynî bu­nun bir cildini şerhetmiş ve Keşfü'l-Lisân adını vermiştir.[31]

Şerefu'l-Mustafâ: Nîşabûrlu Hafız Ebu Saîd Abdülmelik'in eseridir. 8 ciltten oluşmaktadır. Hafız îbn Hacer, el-îsâbe adlı kitabında bu esere sıkça atıfta bulun­muştur. Ama Hafız Ebu Saîd'in naklettiği rivayetlerden bazıları son derece değer­siz ve geçersiz rivayetlerdir. Bundan anlaşılan, yazarın rivayetleri doğru yanlış ay­rımı yapmadan eserine almış olduğudur.

Şerefu'l-Mustafâ: Hafız îbn Cevzî'ye ait bu isimde başka bir kitap daha vardır.

iktifa fî Megâzî'l-Mustâfâ ve'l-Huîefâi's-Selâse: Hicrî 634'de vefat eden Hafız Ebu'r-Rebi Süleyman b. Musa el-Kelâî'nin eseridir. Bir çok kitapta bu esere atıflar vardır.

Sîretu îbn Abdilberr: îbn Abdilberr meşhur hadisçi ve imamlardandır. Bu kitabı­na da birçok atıf yapılmıştır.

Uyûnu'l-Eser: İbn Seyyidi'n-Nâs'ın eseridir. Seyyidi'n-Nâs, Endülüs'ün Hicrî 734 yılında ölen ünlü bilginidir. Bu kitap son derece sağlam olup birçok bilgiyi içine almaktadır. Güvenilir eserlerin kaynağı durumunda bir eser olduğunu gör­dük. Bu eserden naklettiklerimizi senetleriyle naklettik. Bu eserin yazma bir cil­di -ikinci cilt- Kalküta Kütüphanesinde mevcuttur ve onu bizzat inceleme fırsa­tı bulduk.

Nûru'n-Nebrâs fî Sîret-i îbn Seyyidi'n-Nâs: Bu eser, Uyûnu'l-Eser'in şerhidir. Ya­zarın adı İbrahim b. Muhammed'dir. Bu kitap son derece derin araştırma ve ince­lemeler sonucu yazılmıştır. Sayısız bilgilerin hazinesidir. İki kaim cilt halinde Ned-ve Kütüphanesinde son derece güzel bir nüshası muhafaza edilmektedir.

Sîret-i Manzum: Hafız îbn Hacer'in hocası olan Hafız Zeynüddin Irâkî bu eseri­ni manzum olarak yazmıştır. Ancak önsözünde bizzat kendisinin de yazdığı gibi, doğru yanlış demeden ne varsa kitabına koymuştur.

el~Mevâhibü"l-Ledünniyye: Meşhur bir kitaptır. Sonraki âlimlerin yararlandıkları kaynak kitap işte bu eserdir. Bu kitabın yazarı Buhârî'nin ünlü sârini olan Kastalâ-nî'dir. Hafız İbn Hacer'in çağdaşı idi. Her ne kadar bu kitap çok geniş bilgiler içe­riyorsa da binlerce uydurma ve yanlış rivayeti de içermektedir.

Şerhu Zerkânî aîe'l-Mevâhib: Bu eser, el-Mevâhibü'l-Ledünniyye'nm şerhidir. Ger­çek şu ki Süheylf den sonra hiçbir kitap bu genişlik ve titizlikte yazılmamıştır. Se­kiz kaim cilt halinde Mısır'da basılmıştır.

Sîret-i Halebî: Meşhur ve ellerde dolaşan bir eserdir.[32]

 

Kaynakların   Sağlıklı   Oluşu

 

Hz. Peygamber'in sîretiyle ilgili kitaplar aşağı yukarı Hz. Peygamber'd en yüz yıl ka­dar sonra kaleme alındıklarından bunları telif edenlerin elinde daha önceden yazıl­mış hiç bir kaynak yoktu. Kaynakların çoğu ağızdan ağıza nakledilen rivayetlerdi.

Başka milletler, böyle bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, yani belki bir dönemle ilgili olayları, üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra kaleme aldıkla­rında, sözü nakledenlerin adının sanının dahi bilinmediği bir durum ortaya çık­makta, ortalıkta dolaşan her çeşit sözü kaleme alma yoluna gitmekte ve kaynağı olmayan rastgele sözlerden anlatılan konuya yakışanları seçerek doğru diye or­taya sürmektedirler. Bu yüzden kısa bir süre sonra bu uydurmalar çok cazip bir tarih kitabı haline gelmektedir. Avrupalıların tarihle ilgili birçok kitabı bu metod-la yazılmıştır.

Müslümanların siyer ilmiyle ilgili olarak ortaya koydukları ölçü bunun çok üs­tündedir. Bu ölçünün birinci şartı, olayı ilk anlatan kişinin bizzat olayın içinde ol­ması ve olaya katılıp onu görmesidir. Olayı anlatan kişinin (=râvi) kendisi olaya katılmamışsa, onu anlatan kişiden itibaren bizzat olayı yaşayana kadar uzanan bir zincirle hadiseyi nakledenlerin isimlerini sırayla bildirip belirtmesi gerekir. Bunun­la birlikte rivayet zincirinin içinde olan kişilerin kimler olduğunu, ne gibi işler yap­tıklarını, nasıl insanlar olduklarını, hafızalarının ve kavrayışlarının nasıl olduğunu, güvenilir olup olmadıklarını, kalın kafalı mı ince görüşlü mü, âlim mi cahil mi ol­duklarını da bilmesi gerekir.

Bu kadar detayı öğrenmek son derece zor, hatta imkânsızdır. Yüzlerce, binler­ce hadis bilgini, hayatlarım bu işe harcamıştırlar. Bilgi edinebilecekleri ilgili her şehri teker teker dolaşmış, râvileri bulmuşlardır. Onların ahlakları hakkında her çeşit bilgiyi elde etmiştirler. Canlı olarak ulaşamadıkları insanlar hakkında, onları görenlerden bilgi alıp nasıl olduklarını ve karakterlerini öğrenmişlerdir, tşte bu in­celeme ve araştırmalar yoluyla Esmâu'r-Ricâl (biyografi-Özgeçmiş) denen o muh­teşem ilim ortaya çıkmıştır. Bu sayede bugün en azından 100.000 kişinin hayat hi­kâyesi ve özgeçmişleri bilinebilmektedir. Eğer Dr. Springer'in iyi niyetli kanaatine güvenilirse, bu sayı 500.000'e ulaşmaktadır.[33]

Hadis bilginleri olayları toplama, hadiseleri biraraya getirme noktasında hiç kimsenin derece ve rütbesine önem vermemiş; hükümdarlardan başlayarak çok üst derecedeki idarecilere varıncaya kadar ahlâk yapılarını, ruh hallerini ve karak­terlerini tesbit etmiş ve hepsinin içyüzünü ortaya koymuşlardır.

Bu konuda yüzlerce eser yazılmıştır ki, bunların ortak niteliği ve üstünlüğü ya­zarlarına göre şöyle açıklanabilir:

Yahya b. Saîd el-Kattân, herkesten önce bu ilim dalında, yani olayları ve sözle­ri rivayet edenleri cerh ve ta'dîl -doğru olup olmadıklarını ve doğrunun nasıl oldu­ğunu gösterme- konusunda bir kitap yazmıştır. Yahya b. Saîd el-Kattân o derece­de değerli bir kişiydi ki, İmam Ahmed b. Hanbel onun hakkında: "Gözlerim onun gibisini görmedi" demiştir.

Yahya b. Saîd'den sonra bu ilim dalı çok rağbet görmüş ve yayılmıştır. Bu alan­da birçok kitap yazılmıştır. Bunlardan önemli olan bir kaç eseri yazarlarıyla birlik­te aşağıya alıyoruz:

1. Ricâlu Ukaylî: Bu kitap özellikle zayıf rivayet yapan kişilerin durumunu an­latmaktadır.

2. Ricâlu Ahmed b. Abdi'l-îclî, (öl. Hicrî 261): Bu kitabın asıl adı, Kitabu'l-Cerh ve 't-Ta'dîl'dir.

3. Ricâlu imam Abdurrahman b. Hatim er-Râzî, (öl. Hicrî 327): Hacimli bir kitaptır.

4. Ricâlu imam Dârakutnî: Ünlü bir hadis bilgini olan Dârakutnfye ait bu kitap özellikle zayıf rivayeti olan kişiler hakkındadır.

5. Kâmil h. Adî: Bu ilim dalında yazılmış en ünlü kitabın sahibi olup daha son­raki hadis bilginleri kitabını kendilerine kaynak kabul etmişlerdir.

Bu kitaplar bugün neredeyse kaybolmuşlardır. Ama onlardan iktibas edilmiş eserler elde bulunmaktadır.

Bu konuda en geniş bilgi veren ve en güvenilir kitap Tehzîbu'l-Kemâl'dir. Allâ-me Mizzî -Yusuf b. ez-Zekî-nin eseridir. Mizzî H. 742 yılında vefat etmiştir. H. 762 yılında vefat eden Alâeddin Moğultâyî bu kitabı onüç cilde tamamlamıştır. Hicrî 748 yılında vefat eden Allâme Zehebî bu eseri özetlemiş ve birçok hadisçi ise bu­nun haşiyelerini yazmışlardır. Son olarak Hafız îbn Hacer, bu eserlerin hepsinden faydalanarak son derece kalın bir kitap olan Tehzîbu't-Tehzîb'i yazmıştır ki, 12 cilt halindedir ve yakın dönemde Haydarabad Nizamlığı tarafından yayınlanmıştır. Yazar kitabın sonunda: "«Bu eseri yazmak için sekiz yılımı harcadım" diye yaz­mıştır. Bu sahanın en çok okunan ve güvenilen bir diğer kitabı, Mîzânu'l-Vtidâl'dir ki, Allâme Zehebî'nin eseri olup, Hafız îbn Hacer buna sonradan ilave bilgiler kat­mış, adına da Lisânu'l-Mîzân demiştir.

Bu kitaplardan Tehzîbu'l-Kemâl, Tehzîbu't-Tehzîb, Lisânu'l-Mîzân, Takrîb, Târîh-i Kebîr (Buharı), Târîh-i Sağîr (Buhârî), Sikâtu îbn Hibbân, Tezkiretu'l-Huffâz (Allâme Zehebî), Müştebehu'n-Nisbe (Zehebî), Ensâbu's-Sem'ânî, Tehzîbu'l-Esmâ bu eseri ha­zırlarken başvurduğumuz eserlerdir.

Aslında bu inceleme ve araştırma metodunun temelini bizzat Kur'ân-ı Kerîm ortaya koymuştu. Nitekim şöyle buyrulmaktadır:

"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın." (Hucurât, 49/6)

Aşağıdaki hadis de bunu desteklemektedir.

"Kişinin her duyduğunu söylemesi, yalancı olmasına yeter."

Olayın doğru olup olmadığını öğrenmenin diğer bir yolu da, nakledilen olayın akla ve mantığa uyup uymadığına bakılmasıdır.[34]

 

Dirayet   Metodunun   Başlangıcı

 

Aslında bu metodu da Kur'ân-ı Kerîm ortaya koymuştur. Münafıklar Hz. Aişe'ye if­tira attıklarında bu haberi öyle yaymış, öyle propaganda yapmışlardı ki bazı sahabi-ler bile yanılgıya Kapılmışlardı. Nitekim Sahîh-i Buharı ve Müslim'de bu iftiraya ina­nıp katılanlar arasında Hassan b. Sâbif in de bulunduğu nakledilmektedir. Bunun üzerine iffetli kadınlara iftira etmenin (=kazf) cezasını belirten şu âyet-i kerime geldi:

"(Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı edenler şüphesiz içinizden bir gruptur." (Nûr, 24/11)

Celâleyn tefsirinde; "minküm" kelimesinin tefsiri "Cemaatün mine'l-müminîn, yani töhmet ve iftira yapanlar müslümaniardan bir zümredir" şeklinde yazılmıştır.

Hz. Aişe'nin tertemiz ve günahsız olduğu hakkında inen Kur'ân-ı Kerîm âyet­lerinden biri şudur:

"Onu duyduğunuzda: 'Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu çok büyük bir iftiradır' demeli değil miydiniz?" (Nûr, 24/16)

Genel prensibe göre bu haberi araştırıp soruşturmanın yolu herşeyden önce olayı rivayet edenlerin adlarının öğrenilmesi, sonra onların güvenilir ve sağlam râ-viler olup olmadıklarının öğrenilmesi, daha sonra da onların şahitliklerine başvu­rulması idi. Ama Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede: "İşittiğiniz zaman siz neden 'Bu bir iftiradır' demediniz?" buyurdu. Böylece bu âyetten; akla mantığa aykırı olan buna benzer bir olay anlatıldığında bunun kesinlikle yanlış olduğunu bilmek ge­rektiği ortaya çıkmaktadır. Bu tür araştırma metodunun, yani dirayet metodunun başlangıcı bizzat sahabe-i kiram döneminde olmuştur. Bazı fıkıh bilginleri ateş üzerinde pişen şeyin yenmesiyle abdestin bozulacağını ileri sürmüşler, Ebu Hurey-re (ra), Abdullah b. Abbâs'm da bulunduğu bir mecliste bu hükmü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e dayandırmıştır. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas: "Eğer bu doğru olsaydı ateşte ısıtılan suyu içmekle de abdest bozulurdu" demiş­tir. Abdullah b. Abbas,[35] Ebu Hureyre'yi zayıf bir râvi olarak görmüyordu. Ama bu rivayet, dirayet metoduna aykırı olduğu için onu kabul etmemiş ve hadisi anlama­da bir yanılma olduğunu düşünmüştür.

Hadislerin toplanmasına başlandığında had isçiler dirayet metodunu da yazıy­la kayda geçirmişlerdir. Bu metodla ilgili yazılanların bazıları şunlardır:[36]

"İbn Cevzî şöyle demiştir:

a.  Akla aykırı düşen ve temel prensiplerle çelişen hadis, bil ki uydurmadır. Böyle bir hadis konu edilmeye bile değmez, râvileri de güvenli kimseler olarak ka­bul edilemez. Onları red ve tenkit etmekle uğraşmaya da gerek yoktur.

b. Duyuların ve gözle müşahedenin kabul etmediği hadisler de uydurmadır.

c. Kitab ve sünnete, tevatüre, kesin icmâa aykırı olan hadisler de uydurmadır. Bunlar akla uygun bir tevili kabul edemez.

d- Önemsiz işle"r için şiddetli tehditleri içeren veya küçük işler karşısında bü­yük mükâfatlar vaadeden hadisler de uydurmadır. Bunlar bilhassa hikâyeler ve kıssalar anlatmakla tanınan adamların ve tarikat ehlinin eserlerinde bolca bulun­maktadır.

e- Basit ve değersiz mânâlar taşıyan hadisler de uydurmadır. Örneğin: "Kaba­ğı kesmeden yemeyiniz" hadisi gibi. Bu bakımdan bazı hadis bilginleri basit ve lü­zumsuz mânâ taşıyan ifadeleri râvinin yalan söylediğine delil kabul etmişlerdir. Bütün bu kriterler rivayetin kendisiyle ilgilidir. Bu kriterler bazan râviyle de ilgili olurlar. Örneğin 'Ğıyas' kıssasının Halife Mehdi ile ilgili olması gibi.

f- Veya râvinin başka hiç kimsenin anlatmadığı bir hadis rivayet etmesi ve ken­disinin o râvi ile hiç görüşmemiş olması da hadisin uydurma olduğuna delildir.

g- Bir tek râvinin rivayet ettiği hadis de uydurmadır. Çünkü kendinden başka­larının da bunu bildirmesi gerekirdi. Nitekim Hatîb-i Bağdadî, Kiîâbu'l-Kifâye isim­li eserinin başında bunu açıkça belirtmiştir.

h. Ya da rivayet edilen sözün çok müthiş bîr olayı haber vermesidir ki, gerçek­ten öyle bir olay olmuş olsaydı, yüzlerce insanın bunu anlatması, nakletmesi gere­kirdi. Örneğin bir tek düşmanın bütün hacıları hacdan alıkoyduğunu belirten bir olay gibi.

Bu ifadelerden anlaşılan şudur ki, aşağıdaki durumlarda, yapılan rivayetler gü­venilir olamaz. Bununla ilgili olarak rivayet eden güvenilir mi değil mi diye araş­tırmaya da gerek yoktur.

1. Rivayet, akla mantığa aykırı ise,

2. Rivayet, kabul edilen ana ilkelere aykırı ise,

3. Duyulara ve müşahedeye aykırı ise

4.  Kur'ân'a, mütevâtir hadise ve kesin icmâya aykırı ise ve nakledilen hadiste, anlatılan şeyi tevile hiç imkân yoksa,

5. Basit bir hareket ve davranışa karşılık şiddetli azap tehdidi içeriyorsa,

6. Yapılan önemsiz bir işe çok büyük bir mükâfat vaadediyorsa,

7.  Lüzumsuz ve basit mânâ içeren bir rivayetse. Örneğin: "Kabağı kesmeden yemeyiniz" gibi,

8.  Râvi, başka hiç kimsenin rivayet etmediği bir şahıstan rivayet yapmışsa ve kendisinden rivayet ettiği o kişiyle hiç gorüşmemişse,

9. Yapılan rivayetin herkes tarafından bilinmesi gerekliyken, râviden başka hiç kimse onu rivayet etmemişse,

10.  Rivayet edilen olayda herkes tarafından önemsenecek bir olay anlatılmış olup olay gerçekten meydana gelse, yüzlerce insanın onu rivayet etmesi gerekir­ken sadece bir tek râvi bunu rivayet etmişse, bu gibi hadisler ve rivayetler uydur­ma kabul edilir.

Molla Aliyyü'1-Kârî hadis konusunda yazdığı el-Mevdûât[37] isimli kitabın so­nunda hadislerin bâtıl oluşlarının birkaç temel ölçüsünü genişçe açıklayarak, Ör­nekler göstermiştir. Bunların özetini burada naklediyoruz:

1. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ağzından çıkması mümkün olma­yan mânâsız, lüzumsuz sözlerin bulunduğu hadisler uydurmadır. Örneğin: "Bir ki­şi La ilahe illallah dediğinde, zikrettiği bu kelime-i tevhidden dolayı Allah Teâlâ bir kuş yaratır, onun yetmiş dili olur, her bir dilinde yetmiş bin lisan olur" vs. gibi.

2. Tecrübe ve müşahedeye aykırı olan hadisler. Örneğin: "Patlıcan yemek her derde devadır" hadisi gibi.

3. Sahih hadislere aykırı olan hadisler

4. Gerçeğe aykırı olan hadisler. Örneğin: "Güneşte ısıtılmış su ile gusül yapma­yınız, çünkü bundan sedef hastalığı çıkar" gibi.

5.  Peygamberlerin sözlerine uymayan, onlara yakışmayan hadisler. Örneğin: "Üç şey görüşe keskinlik kazandırır: yeşillik, akan su, güzel yüze bakmak" gibi.

6. Gelecek olayları tarih belirterek önceden haber veren hadisler. Örneğin: "Fa­lan yıl filan gün şu olay olacak" gibi.

7.  Doktorların sözlerine benzeyen hadisler. Örneğin: "Lahmacun yiyen insan güçlenir" veya "Müslüman tatlıdır, tatlıyı sever" gibi.

8.  Yanlış olduğuna kendi içinde işaretler bulunan hadisler. Örneğin: "Ac b. Unuk'un boyu üçbin arşın idi" gibi.

9. Açık verilere aykırı düşen hadisler. Örneğin: "Dünyanın ömrünün bitmesine yedi bin yıl kaldı" gibi.

Eğer bu rivayet doğru olsaydı, herkes kıyametin kopmasına şu kadar zaman kaldı diye süre bildirebilirdi. Halbuki kıyametin ne zaman kopacağını hiç kimse­nin bilmediğini Kur'ân-ı Kerîm bildirmektedir.

10. Hızır'la (as) ilgili hadisler.

11. Mânâları lüzumsuz ve değersiz olan hadisler.

12. Kur'ân-ı Kerîm'in her bir sûresinin teker teker faziletlerini anlatan hadis­ler. Bu hadisler Beydavî, Keşşaf ve diğer tefsirlerde nakledilmiş olsalar bile uydur­madır.

Hadisçiler çoğu yerde bu ilkelerden hareket etmiş ve bunlardan hareketle bir­çok rivayeti reddetmişlerdir.

Örneğin şöyle bir olay anlatılmaktadır:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Hayber yahudilerini cizye vermek­ten muaf tutmuştu ve muaf tuttuğuna dair bir de belge yazıp vermişti" denmekte­dir. Aliyyü'l-Kârî bu rivayet hakkında: "Bu rivayet çeşitli sebeplerden dolayı bâtıl ve geçersizdir" der ve bu sebepleri sıralar:

1. Bu belgede Sa'd b. Mu'âz'ın şahitliği anlatılmaktadır. Halbuki o Hendek sa­vaşında vefat etmiştir.

2. Belgede, katibin adı Muâviye diye geçmektedir. Halbuki o Mekke'nin fethin­de müslüman olmuştu.

3. O zamana kadar cizyeye ait hükmü bildiren âyet-i kerime inmemişti. Cizye hükmünü bildiren âyet, Tebük savaşından sonra nazil olmuştur.

4.  Belgede, yahudilere ücretsiz iş gördürülmeyeceği yazılmıştır. Halbuki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanında böyle bir âdet yoktu.

5. Hayberliler İslâm'a şiddetle karşıydılar. Böyle iken cizyeden muaf edilmele­rinin sebebi ne olabilir?

6. Hiçbir düşmanlık ve muhalefet göstermedikleri halde Arabistan'ın uzak kö­şelerinde oturan kimseler cizyeden muaf tutulmadığına göre Hayberliler neden muaf tutulsun?

7. Eğer onlar cizyeden muaf tutulsalardı o zaman onların İslâm'ın iyiliğini iste­yen, müslümanlarm dostu olan ve kollanümaları gereken kimseler olarak kabul edilmeleri icap ederdi. Halbuki Hayber yahudileri bir süre sonra sürgün edilmiş­lerdir.[38]

 

Siyer  Konusuna  Toplu  Bîr  Bakış

 

Buraya kadar anlattıklarımız, tarihî gelişimi içerisinde siyer konusuna genel ve yü­zeysel bir bakıştı. Şimdi de siyer ilminin diğer boyutlarına göz atmak istiyoruz:

1. Bugün siyerle ilgili yüzlerce eser mevcutsa da, hepsi sonunda giderek üç dört kitapta birleşmektedir. Bunlar: Sîret-i îbn îshâk, Vâhdî, îbn Sa'd ve Taberî'dii. Bunların dışındaki kitapların hemen hepsi bu eserlerden sonra yazılmışlardır ve anlattıkları olaylar daha çok bu kitaplardan alınmıştır. -Burada hadis kitaplarını kasdetmiyoruz.- O yüzden yukarıda zikredilen kitaplara daha derinden ve ayrın­tılı biçimde göz atmamız gereklidir.

Bu kitaplardan Vâkıdî, tamamen gözardı edilebilir ve üzerinde durulmayabilir. Hadisçiler görüş birliğiyle: "O kendi kendine rivayetler uydurmuştur" diye yazmış­tırlar. Gerçekte Vâkıdî'nin eseri, bizzat kendi kendini yalanlamaktadır. Gözlerin biz­zat görüp müşahede ettiği olayları, en usta röportajcıların bile yazamayacağı kadar cazip ve renkli bir şekle sokarak, küçücük olayları dallandırıp budaklandırarak an­latması, hadiseleri mübalağalı ve yalan-yanlış karıştırıp anlatışına bir delildir.

Vâkıdî dışındaki diğer üç yazar güvenilir kişilerdir. Her ne kadar İmam Mâlik ve bazı hadisçiler, îbn îshâk'ta da bir takım hatalar görmüşlerse de, bunların dere­cesi, îmam Buhârî'nin Cüz'ü'l-Kırâe risalesinde yaptığı rivayetleri îbn îshâk'in koy­duğu senetlerle nakledeceği ve o senetleri doğru kabul edeceği kadar sağlamdır, îbn Sa'd ve Taberî hakkında hiç kimsenin söyleyecek sözü yoktur. Ama ne yazık ki kendilerinin güvenilir olmaları, eserlerinin de güvenilir olmalarını gerektirme­mektedir. Bu kişilerin kendileri bizzat olaylara katılmamış, olayların içinde bulun­mamış oldukları için şüphesiz ki bu anlattıklarını diğer râviler aracılığıyla naklet­mekte, onların anlattıklarına dayanarak aktarmaktadırlar. Olayları naklettikleri râ­viler ise zayıf rivayetleri olan ve güvenilir görülmeyen kimselerdir. Bundan başka bir de îbn Ishâk'ın kitabının aslı -Hindistan'da- mevcut değildir. Ancak îbn Hi-şâm'ın düzenlediği, biçim verip kendine has bir şekil verdiği îbn îshâk'ın kitabı mevcuttur. Ama îbn Hişâm, îbn îshâk'm kitabını, Ziyâd Bekkâî aracılığıyla rivayet etmiştir. Bekkâî, her ne kadar üstün dereceli bir kişi ise de, hadisçilerin ölçüsü olan üstün râvi kıstasının altındadır, -imam Buhârî'nin hocası- îbn Medînî: "O zayıftır, bu yüzden onu-n hadislerini- terkettim" demiştir. Ebu Hatim: "O güvenilebilecek biri değildir" derken Nesâ'î de: "O zayıftır" demiştir.

îbn Sa'd'in rivayetlerinin yarıdan fazlası Vâkıdî aracılığıyla yapılan rivayetler­dir. O yüzden bu rivayetlerin değer ve derecesi bizzat Vâkıdî'nin rivayetlerinin de­ğer ve derecesindedir. Diğer râvilerden bazıları sika (^güvenilir, dürüst), bazıları ise sika değildir.

Taberfnin en büyük rivayet otoriteleri; Seleme Ebreş, îbn Seleme ve diğerleri, zayıf rivayetleri olan kişilerdir. Bundan dolayı genel bakımdan siyer konusunu işleyen kitaplar hadis kitaplarıyla aynı ayarda değillerdir. Bunlar içinde ilmî ölçü ve kriterlere uyanlar, hüccet ve güvenilirlik değeri taşıyanlardır.

Siyer kitaplarının üstün değer taşımamalarının ana sebebi; iyice inceleyip ger­çeği bulma ve eleştirme gereğini sadece hüküm belirten hadislere özgü kılmaları­dır. Yani eleştiriye daha çok muhtaç olan rivayetler, kendilerinden şer'î hükümler çıkarılan hadislerdir, siyer ve kişilerin faziletleri vs. ile ilgili olan diğer rivayetler üzerinde aşın durmak ve çok tedbirli hareket etmek lüzumsuzdur, diye düşünül­mesidir. Çok üst derecede bir hadisçi olan Hafız Zeynüddin Irâkî, manzum yazdı­ğı siyer kitabının önsözünde şunu yazmıştır:

"Bu ilimle uğraşanlar bilmelidirler ki siyerde,

Her tür rivayet bulunur; sahih olan da olmayan da."

Bu yüzdendir ki, menkıbeler ve amellerin faziletleri üzerinde yazılmış olan eserlere çokça zayıf rivayet girmiştir. Bazı büyük âlimler kitaplarına bu rivayetleri almayı caiz görmüşlerdir. Allâme İbn Teymiyye, Kitâbu't-Tevessül isimli eserinde şunu kaydetmiştir:

"Bu hadisi rivayet eden kimseler, her insanın normal olarak gece gündüz yap­tığı hareketler üzerinde kitap yazanlardır. Örneğin Îbnü's-Sûnnî, Ebu Nuaym ve benzerlerinin kitaplarında olduğu gibi. Bu tür kitaplarda sıkça uydurma hadisler bulunmaktadır. Bunlara güvenmenin caiz olmadığı hususunda bütün âlimler gö­rüş birliği etmiştir."[39]

Hâkim, el-Müstedrek'inde şu hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Adem hata yaptığın­da dedi ki: 'Ey Allahım, hatamı affetmen için sana Muhammed'i aracı kılıyorum/ Bunun üzerine Allah Teâlâ: 'Sen Muhammed'i nereden biliyorsun?" buyurdu. Hz. Adem ise: 'Başımı kaldırıp arşın altına baktığımda orada Lâ ilahe illallah Muhamme-dün Resûlullah yazılı olduğunu gördüm. Bundan da; Kendi adınla, adını birleştirdi­ğin kimse mutlaka Sana en sevimli olandır, diye tahmin ettim' dedi. Allah Teâlâ buna karşılık: 'Ey Adem! Doğru söyledin, eğer Muhammed olmasaydı, seni yarat­mazdım' buyurdu. "Hâkim bu hadisi naklederek:"Bu hadis sahihtir," diye yazmış­tır. Allâme Ibn Teymiyye Hâkim'in bu sözünü naklederek şöyle demiştir:

"Hâkim'in bu ve buna benzer hadisleri doğru kabul etmesini hadis âlimleri reddetmişler ve Hâkim'in yalan ve uydurma hadisleri doğru kabul ettiğini söyle­mişlerdir. Hâkim'in el-Müstedrek'inde öyle hadisler vardır ki kendisi bunları doğru biliyor, ama hadis âlimleri ve imamları gözünde bunlar uydurma hadislerdir."[40]

Ibn Teymiyye başka bir yerde Ebu Şeyh Isfahânî'nin kitabını anlatırken şunu kaydeder:

"Bu kitapta hem sağlam ve sahih, hem de çok zayıf, uydurma ve gözardı edi­lebilir birçok hadis vardır. Heyseme b. Selmân'm, Sahabe-i kirâm'm faziletleri hak­kında rivayet ettiği hadislerle, Ebu Nuaym Isfahânî'nin müstakil bir kitabında ve Hilyetü'l-Evliyâ'nm baş tarafında halifelerin faziletleri hakkında rivayet ettiği ha­disler de aynı şekildedir. Yine Ebu Bekir Kâtib'in, Ebu Fadl'm, Ebu Musa Medî-nî'nin, îbn Asâkir'in Hafız Abdülğanî ve bu seviyedeki kişilerin rivayet ettikleri hadisler de yukarıda anlatıldığı gibidir."[41] Dikkat ederseniz, Ebu Nuaym, Hatîb Bağdadî, îbn Asâkir, Hafız Abdülğanî ve diğerleri, hadis ilmi ve rivayet otoriteleri idiler. Buna rağmen halifelerin ve saha­be-i kiramın faziletleri hakkında zayıf hadisleri hiç çekinmeden rivayet ediyorlar­dı. Bunun sebebi; "Sadece helâl ve haramı anlatan hadislerde tedbirli olmak ve ti­tizlik göstermek gereklidir, bunun dışındaki rivayet ve hadislerde senet zincirini nakletmek yeterlidir, tenkide ve derin bir inceleme-araştırma yapmaya gerek yok­tur" düşüncesinin yaygın olmasıydı.

Mevzûât-ı Molla Aliyyü'l-Kârî'de şöyle denir: "Bağdat'ta vaizin biri bir gün va­az ederken, 'Kıyamet günü Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i Kendi yanında Arş üzeri­ne oturtacak' diye bir hadis nakletti. îmam Îbn Cerir Taberî bunu işitince ürperdi ve öfkeye kapıldı. Bu olayın arkasından, kapısının üzerine 'Allah'ın yanında, O'nunla birlikte oturan hiç kimse olamaz' diye bir yazı yazıp astı. Bunun üzerine Bağdat halkı galeyana geldi ve İmam îbn Cerîr Taberî'nin evini, duvarları yerle bir olacak şekilde taş yağmuruna tuttu."[42]

Burada özel bir noktayı gözönünde bulundurmamız gerekiyor. Hadis ve ri­vayet biliminde, îmam Buhârî ve Müslim'den daha ileri seviyede bir kimse yetiş­memiştir. Hem de bu iki mübarek insanın Hz. Peygamber'e sonsuz bağlılıkları, içten gelen aşk ve muhabbetleri vardı. Onlar, bu bakımdan da diğer hadisçiler-den üstündü. Buna rağmen Allah Resûlü'nün menkıbe ve faziletleri hakkında Beyhakî, Ebu Nuaym, Bezzâr, Taberânî vb'de görülen aşırı türden rivayetlerin izine Buhârî ve Müslim'de rastlanmaz, Hatta Nesâ'î, tbn Mâce, Tirmizî vd'de bu türden görülen hadisler, Sahîheyn'de (=Buhârî ve Müslim) görülmez. Bundan da kesin olarak anlaşılıyor ki; araştırma ve tenkid ölçüsü ne kadar yükselirse aşırı ve mübalağalı rivayetler o derece eksilmektedir. Örneğin: "Hz. Peygamber sallalla-hu aleyhi vesellem doğduğu anda Kisra'nm sarayının 14 sütunu devrildi, İran'ın ateş tapınağında yanan ateş söndü, Taberiye gölü kurudu" diye rivayet edilen hadisi, Beyhakî, Ebu Nuaym, îbn Asâkir, Harâitî ve îbn Cerîr rivayet etmişlerdir. Ama Sahîh-i Buhârî, Müslim ve diğer sahih hadis kitaplarının hiçbirinde bu riva­yete rastlanmaz.

Siyerle ilgili yazılan kitaplar daha çok bu tür kitaplardan Taberânî, Beyhakî, Ebu Nuaym vb/den alınmış oldukları için bu kitaplarda fazlasıyla zayıf rivayet bulunmaktadır. Bu yüzden hadis âlimleri; "siyer kitaplarına her tür rivayet dol­muştur" demek zorunda kalmışlardır.

Siyer müellifleri, hadis âlimlerinin kabul ettikleri ilkeleri, siyerle ilgili rivayetler­de çok kere gözardı etmişlerdir. Hadisçilerin en temel ilkesi; asıl olaya ulaşıncaya ka­dar rivayet zincirinin hiç bir yerde kesintiye uğramamasıdır. Ama Hz. Peygamber'in doğum olayı hakkında anlatılan rivayetlerin çoğunun rivayet zinciri kesiktir. Ashab-ı Kirâm'dan hiç birinin yaşı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in doğum anını rivayet etmeye yeterli değildir. En yaşlıları olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygam­ber'den iki yaş küçüktür. O bakımdan Hz. Peygamber'in doğumuyla ilgili ne kadar rivayet varsa hepsi, muttasıl (=Rivayet zinciri birbirinden kopmadan, sonuna kadar bağlantılı) değildir. Bu yüzden yalan yanlış rivayetler yayılmıştır. Örneğin Ebu Nu-aym'ın, Hz. Peygamber'in mübarek annesinin: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem doğduğunda birçok kuş gelip evime doldu. Gagalan zümrütten, kanatları ya­kuttandı. Sonra beyaz bir bulut gelip Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i alıp götürdü ve: 'Doğuya, batıya ve bütün okyanuslara görürünüz de seyrettiriniz, her­kes onu tanısın' diye bir ses geldi"[43] dediğini rivayet etmesi gibi.

Hz. Peygamber'in biyografisinin büyük bir bölümü îmam Zührî'den nakledil­miştir. Fakat Sîret-i îbn Hişâm, Tabakât ve diğerlerinde zikredilen Zührî kaynaklı ri­vayetlerin çoğunun rivayet zinciri kopuktur.

2. Şaşılacak şey şudur ki, îmam Taberî vb. büyük müellifler yazdıklarının ço­ğunda güvenilir hadis kitaplarından yararlanmamışlardır.

Allah Resûlü'nün hayatında birçok önemli olay vardır. Bunlar hakkında hadis kitaplarında öyle faydalı bilgiler vardır ki bu bilgilerle bütün zorluklar çözülebilir niteliktedir. Ama siyer ve tarih kitaplarında bu bilgilere yer verilmemiştir. Örneğin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Medine'ye hicret ettikten sonra arka ar­kaya çıkarılan savaşları kim başlatmıştır? Bu, araştırılması gereken bir olaydır. Bü­tün siyer otoritelerinin ve tarihçilerin açık seçik ifadelerinden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber'in kendisi başlatmıştır. Ama Ebu Davud'un Sünen'inde çok açık ifadelerle şu hadis mevcuttur: Bedir savaşı öncesinde Mekke kâfirleri, -o günlerde Medine'de halkın lideri durumunda olan- Abdullah b. Ubeyy'e şöyle bir mektup gönderdiler: "Muhammed'in Medine'ye sığınmasına izin verdin. O'nu oradan çı­kar, yoksa bizzat Medine'ye gelerek hem sizin hem de Muhammed'in kökünü ku­ruturuz."[44] Siyer ve tarih kitaplarında bu olay hiç bir şekilde nakledilmemiştir.

Siyer yazarlarından bazıları bu inceliği ve bu hassas noktayı anlamışlar, hadis­leri iyice tarayıp inceledikten sonra; sahih ve sağlam hadislere aykırı düşen birçok zayıf ve uydurma hadisin siyer kitaplarına girdiğini kabul etmek zorunda kalmış­lardır. Ama bu eserlerin çoğalıp her tarafa yayılmasından dolayı düzeltilmeleri mümkün olmamıştır. Hafız İbn Hacer bu konuyla ilgili olarak Dimyatı'nin söyle­dikleri hakkında şöyle demektedir:

"Bu söz; Dimyatı'nin uydurma rivayetler konusunda siyer erbabına güvenerek sahih hadislere aykırı düşmüş olduğu birçok konudaki hatadan vazgeçtiğine dela­let etmektedir. Ama kitabının nüshaları her tarafa yayıldığından dolayı oradaki ha­talarını düzeltememiştir."[45]

3. Siyer erbabının sonrakileri, daha Önce yazdıkları kitaplardan nakillerde bu­lunmuş ve adlarını vererek olayları anlatmışlardır. Sonra gelenler güvenilir kimse­ler olarak kabul edildiklerinden herkes onların rivayetlerini muteber saymış ve bu rivayetler bu yolla bütün kitaplara girmiştir. Bunun sonucu olarak da; örneğin Vâ-kıdî'nin kitaplarında anlatılan rivayetleri insanlar genellikle yanlış kabul etmiş, ama aynı rivayetler İbn Sa'd tarafından nakledilince herkes onları muteber ve gü­venilir saymıştır. Halbuki İbn Sa'd'ın asıl kitabı ele geçtiğinde görülmüştür ki, tbn Sa'd birçok rivayeti Vâkıdî'den almıştır.

4- Rivayetle ilgili ortaya konan ilkelerden, sahabe-i kiramla ilgili bazı durum­larda ve bazı noktalarda yararlamlmamıştır. Örneğin rivayet metodu bakımından râvilerin çeşitli derece ve kademeleri vardır. Râvinin biri duyduğunu unutmayan, söyleneni son derece iyi anlayan, incelikleri çok iyi kavrayan biri olur, diğer râvi-de ise bu yetenekler az olur. Başka birinde daha da az olur. Yaratılış bakımından bu yetenek ve kabiliyet farkı bütün râvilerde olduğu- gibi aynı şekilde sahabe-i ki­ramda da vardır. Onlar bunun dışında değildir. Hz. Aişe'nin (ra) Hz. Abdullah b. Ömer'le Hz. Ebu Hureyre'nin (ra) rivayetlerine itirazı, Hz. Abdullah b. Abbâs'm (ra) Hz. Ebu Hureyre'nin (ra) rivayetini eleştirmeleri işte bu yüzden olmuştur.

Zihin ve beyin yeteneklerinde mertebe ve seviyelerin değişik oluşu sebebiyle çok farklı anlaşılan birçok önemli mesele vardır. Örneğin, iki rivayet arasında çe­lişki meydana geldiğinde çözüme ulaşmanın en doğru yolu; rivayetlerden birinin râvileri diğer rivayetin râvilerinden üstün derecede ise -iki râvi grubu da güveni­lir kimseler olsa bile- üstün olanm anlattıklarının kabul edilmesi esastır. Bu ilke, ri­vayeti tercih etmenin kesin sebebi olmalıdır. Ama sahabe-i kiram hakkında bu ilke uygulanmamaktadır. Örneğin Hz. Ömer'in kendisinden yapılan bir rivayet vardır. Diğer tarafta da ömründe sadece bir kere tesadüfen Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem'i görmüş olan bedevinin bir rivayeti vardır. İşte iki rivayetin de dere­cesi eşit olmaktadır. Allame Nevevî'nin Sahîh-i Müslim Şerhi'nde çok kere kendisine dayanak yaptığı ve kaynak gösterdiği meşhur hadisçi Allâme Mâzirî bu genel­lemeye ve eşitliğe karşı çıkmıştı. Nitekim Hafız İbn Hacer, el-îsâbe isimli eserinin girişinde şöyle dediğini nakletmektedir:

"Sahabenin hepsi doğru ve âdildir" sözüyle, Hz. Peygamber'i tesadüfen gören veya herhangi bir işi için Hz. Peygamberle görüştükten sonra hemen kabilesine dönen kişiyi kasdetmiyoruz. Aksine bu sözle Hz. Peygamber'in huzurunda ve ya­nında durup O'na yardımcı olan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e inen nurun peşinden giden kimseleri kasdediyoruz. Ancak bu kişiler felaha ulaş­mışlardır.[46]

Ama hadisçiler Mâzirî'nin bu görüşüne genellikle karşı çıkmışlardır. Şüphesiz Allâme Mâzirî adil olma sıfatını Hz. Peygamber'e çok yakın olan sahabelere özgü kılmakla yanılmıştır. Dolayısıyla hadisçilerin bu görüşe muhalefet etmesi yersiz değildir. Ama yine de Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Ali (ra) gibi baştan beri Hz. Peygam-ber'den hiç ayrılmayan kimselerin rivayetlerinin rastgele bir bedevinin rivayetine eşit olamayacağında da şüphe yoktur. Özellikle bu rivayetlerin fıkıh meselelerini veya anlaşılması kuvvetli bir zeka gerektiren ince meseleleri içermesi durumunda, bu râvi farkı mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.

5. Siyer yazarlarının bir çoğu sebep-sonuç ilişkilerini ihmal eder ve bunları araştırmaya fazla önem vermezler. Avrupalı yazarların izledikleri yol ise itidal öl­çüsünü aşar. Onlar da her olaya bir sebep arar, ama bunu yaparken imkânsız de­necek kadar uzak ve inanılması güç bir sürü ihtimalden hareket ederek bir sebep­ler zinciri oluştururlar. Neticede kendi bakış açıları ve şahsî görüşleri bu hususta önemli bir rol oynar. Bu yazarlar, eserlerini önceden kafalarında tasarladıkları bir kurgu etrafında şekillendirirler. Dolayısıyla, ortaya çıkan eser, bu kurgunun bir ürünüdür. Bunun aksine İslâm tarihçileri her türlü zorlukla karşılaşarak tarafsızlık ve insaf ölçüleriyle doğruyu bulmaya çalışırlar. Hatta onlar, araştırmalarının ken­di fikir ve kanaatleri, tarihleri ve dinleri aleyhinde çıkmasına fazla önem vermez­ler, çünkü amaç, gerçeğe ulaşmaktır. Bu uğurda hiç bir fedakârlıktan çekinmezler.

Müslüman yazarlar da vakıaların hakikatini araştırırken orta yolu bir türlü tut­turamamışlardır. Olaylara kendi fikir ve görüşlerini karıştırmamak için hadiselerin sebeplerini araştırmamak suretiyle ayrıntıya girmemiş ve eksik bırakmışlardır. Ör­neğin bunlar bir savaşı tasvir ederlerken: "Peygamber Efendimiz, falan kabileye karşı, falan zaman bir kuvvet gönderdi" derler. Ama bu kuvvetin gönderilme ne­denini açıklamazlar. Bu ifade, bu olayları öğrenmek isteyen kişiyi, sanki bu olayla­rın sebeplerini bilmek lüzumsuzmuş gibi bir takım yanlış düşüncelere sevk edebi­lir. Örneğin: "Kendilerine karşı kuvvet gönderilen kabilelerin kâfir olması onlara hücum için yeterli bir sebeptir gibi bir kanaat oluşur ki, bu da İslâm'ın kılıçla yayılchğı propagandasına kadar varır. Halbuki aslında o kabile müslümanlara karşı saldırıya hazırlanmıştır ve onun saldırısını kırmak için bu yola başvurulmuştur. Binaenaleyh, bu yazarlar biraz zahmet etseler işin asimi bize daha kapsamlı bir şe­kilde izah edebilirlerdi.

6. Olayın türünün değişmesiyle o olaya tanıklığın ve rivayetin değerinin nere­ye kadar değişeceğini de gözönünde bulundurmak gerekir. Genellikle her zaman karşılaştığımız ve karşılaşabileceğimiz basit bir olayı örneğin güvenilir bir râvi an­lattığında hiç tereddüt etmeden bu rivayet kabul edilir. Ama her zaman karşılaşı­lan olaylara benzemeyen ve çevrede her zaman meydana gelen olaylarla hiç bir benzerliği bulunmayan harikulade bir olayı anlattığında, bu olay daha çok delil ve isbata muhtaç olduğundan, rivayet edenin normal güvenilirlik derecesi yeterli ola­maz. Aksine, onun normalden daha âdil, daha tedbirli ve daha derin kavrayışlı ol­ması gerekir.

Örneğin rivayet için belli bir yaş sınırına ulaşma şartı var mı, yok mudur diye bir husus vardır. Bir çok hadisçinin görüşü; beş yaşındaki çocuğun hadis rivaye­tinde bulunabileceği noktasındadır. Yine herhangi bir sahâbi beş yaşındayken Hz. Peygamber'in bir sözünü veya bir hareketini rivayet etmişse bu rivayet geçerli ve güvenilirdir, demektedirler. Hadis âlimleri bu görüşlerine delil olarak Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem vefat ettiğinde beş yaşında olan sahâbilerden Mahmud b. Rebî'i örnek göstermekte ve: "Hz. Peygamber Efendimiz bir keresinde sevgi ve şefkat göstermek için onun yüzüne testiden bir miktar su serpmişti. Bu olayı büyüdüğünde insanlara anlattı ve hepsi de bu rivayeti kabul etti. Öyleyse, beş yaşındaki insanın rivayeti de kabul edilebilir" demektedirler.[47]

Buna karşın bazı hadisçilerin görüşü, küçük yaşta olanların yaptıkları rivaye­tin delil olamayacağı noktasındadır. Fethu'l-Muğîs kitabında şöyle denilmektedir:

"Bazıları, bilhassa çocuklar tarafından yapılan rivayetlerin kabul edilmesini men etmiş, ergenlik çağına ulaşmamış olanların rivayetlerini kabul etmemişlerdir. Çünkü çocukların söylenenleri kafalarında iyice tutmalarından şüphe edilir. Şâfi-îler bu görüştedirler. Îbnü'l-Mübârek de çocukların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmekte tereddüt ederdi."

Ama bu olumlu veya olumsuz görüşlerin her ikisini de iyice incelemek gerekir. Şüphesiz beş yaşındaki çocuk: "Ben falan kişiyi gördüm, başında saçı vardı" veya "Beni kucağına alıp yemek yedirmişti" diyerek gördüğü veya başından geçen bir olayı anlattığında, bu rivayetinden şüphe etmeye mahal yoktur. Ama varsayalım ki aynı çocuk: "Falan kişi fıkhın şu ince meselesini anlattı" dediği zaman, o çocu­ğun bu ince meseleyi aktaracak kadar kavrayıp kavrayamadığı konusunda şüphe edilebilir.

Fıkıh bilginleri bu inceliği gözonünde bulundurmuşlardır. Fethu'l-Muğîs'de, Şerh-i Mühezzeb'den şöyle bir nakil vardır:

"Görme ve müşahedeye dayanan olayları kavrama yeteneğine erişmiş bir ço­cuğun rivayeti kabul edilir. Ama fetva konusu olan ve hassas bir konuyu içeren yerlerdeki rivayetleri kabul edilmez."

Ama genellikle bu prensip kabul görmemiştir. Fethuî Muğîs'âe şöyle denir:

"Bir şeyi hafızada tutmanın (=zabt)[48] iki yolu vardır: Zahirî, Bâtınî. Zahirî olan; dil bakımından kelimelerin anlamlarını hafızaya alıp kaydetmektir. Bâtinî olan ise; şer'î bir hükümle ilgili olması itibariyle kelimelerin anlamlarını kaydetmektir. İşte buna fıkıh denir. Ama râvi için kesin bir şart olarak kabul edilen zapt ve muhafa­za; çoğuna göre sadece zahirî zapt ve muhafazadır. Çünkü bunlara göre haberin anlam olarak rivayet edilmesi -sadece- caizdir. Ancak bu durumda râvi rivayeti ez­berlemezse anlamı değiştirmiş olmakla itham edilebilir. Bundan dolayı ashabın ço­ğu pek az hadis rivayet etmişlerdir. Çünkü -fıkhı- anlamı, rivayet edilen sözleriyle olduğu gibi hafızada tutmak çok zordur. Ama hadisçiler, çocuklar hakkında -aklı başında olmayanlar hariç- bu şartları kabul etmemekte, ancak çocuğun duyduğu­nu anladığı ve toplantılara katılmaya yetenekli olduğu kesinleşince yaptığı rivaye­ti kabul etmektedirler."

Bir de fıkıh bilgini olmayan sahabenin yaptığı rivayet, şer'î kıyasa aykırı düş­tüğünde onunla amel edilmesi gerekir mi, gerekmez mi, diye bir tartışma daha var­dır. Bu konuda Bahru'l-Ulûm adlı eserde îmam Fahru'l-îslâm'ın görüşü şöyle ifade edilmektedir:

"îmam Fahru'l-îslâm'ın görüşüne dayanak olan şey; anlamla rivayetin yaygın olması, lafızla rivayetin çok az olmasıdır. Çünkü bir tek olay değişik kelimelerle anlatılmakta ve bu kelimeler kendi aralarında değişik anlamlara da gelmektedir. Hatta çok kere anlamlar mecazî ibareler içinde ifade edilmişlerdir. Bundan dolayı râvi fıkıh bilgisine sahip değilse bu sözdeki şer'î maksadın ve söylenmek istenenin ne olduğunu yanlış anlama ihtimali vardır. Bu ise sahabînin -hâşâ- yalan söylediği anlamına gelmez."

Hadisçiler: "Hâdise ne derece önemliyse tanıklık yapma ve tanıklık yapanm durumu da aynı derecede önemli olmalıdır" prensibinden habersiz değillerdi, îmam Beyhakî, Kitâbu'l-Medhal isimli eserinde, îbn Mehdfnin şu görüşünü naklet­mektedir:

"Hz. Peygamber'den helaller, haramlar ve hükümlerle ilgili hadis rivayet etti­ğimiz zaman senetlerinde son derece titizlik ve katılık gösteririz ve rivayet edenleri süzgeçten geçiririz. Ama faziletleri bildiren, sevapları ve cezaları anlatan hadis­ler geldiğinde senetler konusunda daha hafiften alır, râviler hakkında daha hoşgö­rülü davranırız."

îmam Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki görüş ve sözü ise şöyledir:

"Ibn îshâk öyle bir kimsedir ki; kendisinden bu tür hadisleri yani megâzîye ve benzerlerine ait hadisleri rivayet edebilirsin, ama ne zaman ki helal ve haram me­selelerine ait hadisler önümüze çıkarsa o zaman bize -şöyle insanlar lazım-, diye­rek dört parmağını yumup yumruk halinde sıktı."[49]

Bunlardan da anlaşılıyor ki; hadisçiler, olayın önemine göre râvinin değer ve derecesini gözönünde tutuyordu. Bu ölçüden dolayı Ibn îshâk hakkında, İmam Ahmed b. Hanbel bir ayırım yaparak: "Helal ve haram konusunda onun şahitliği­ne güvenilemez, ama megâzî konusunda anlattıklarına güvenilir" demiştir.

Bu görüş şu ilkeyi esas almaktadır: Bir olay ne ölçüde önemli ise, o olayı anla­tan da o derecede önemlidir. Olayın değişmesiyle tanığın da önemi değişir. Ama olayın önemi sadece fıkıh meselelerine özgü değildir.

Olayın cinsinin önemli olması görüşünü Hanefî fıkıhçıları gözönünde bulun­durmuşlardır. Bu yüzden onlar: "Rivayet kıyasa aykırı olduğu takdirde râvinin fı­kıh bilgini veya müçtehid olup olmadığına bakılmalıdır" görüşündedirler. Menar isimli ünlü eserinde şöyle denir:

"Râvi eğer fıkıh bilgisinde ve içtihad gücünde Hulefâ-i Râşidîn veya Abâdile (=Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Amr b. As) seviyesinde bir kimse ise onun naklettiği hadis en güçlü delil kabul edilir ve bu hadis sebebiyle kıyas terkedilir. -îmam Mâlik bu görüşe karşıdır.- Eğer râvi Enes (ra) ve Ebu Hureyre (ra) gibi sika ve adil olup da fıkıh bilgini değilse, rivayet ettiği hadis kıyasa uygun olduğu takdirde o hadisle amel edilir, yoksa kıyas terkedilemez."

Bir çok âlime göre, Ebu Hureyre hem fakih, hem de müçtehid kabul edildiğin­den, Ebu Hureyre'den verilen misal her ne kadar tartışılabilir ise de bu çok da Önemli değildir. Konu meselenin kendisidir.

7- En önemli ve en fazla araştırılması gereken şey, râvinin anlattıklarının ne ka­darı olayın aslından, ne kadarı râvinin kendi anlayışındandır? sorusudur. Çünkü bazı durumlarda râvinin olayın aslı olarak anlattığı şey, olaylardaki gerçekler değil, kendisinin tahmin ve kıyaslarıdır. Bu, araştırmalar sonucu ortaya çıkmaktadır. Si­yerde bunun birçok örneği vardır. Burada sadece iki olayı anlatmakla yetineceğiz:

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem mübarek eşlerine kırılıp uzlete çekil­diğinde Hz. Peygamberin mübarek eşlerini boşadığı haberi etrafa yayıldı. Hz.Ömer bunu duyunca Mescid-i Nebevi'ye gitti. Burada da insanların kendi araların­da Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eşlerini boşadığını söylediklerini duy­du.[50] Bunun üzerine doğrudan Allah Resûlü'nün huzuruna girerek durumu sorun­ca Allah Resulü:

"Hayır, onları boşamadım" buyurdu.

Bu hadis bir takım lafız farklarıyla, Buhârî'nin çeşitli yerlerinde zikredilmiştir. Kitâbu'n-Nikâh bölümünde bulunan bu rivayetin şerhini yaparken Hafız İbn Ha-cer şöyle der:

"Etrafta dolaşan haberleri anlatanlar çok sayıda da olsa eğer bu haberler görme veya işitmeye dayanmıyorsa bunların doğru olması gerekmez. Nitekim Hz. Ömer'in minber yanında gördüğü ensâr ve muhacirlerden oluşan sahabîlerin, Hz. Peygam-ber'in eşlerini boşadığına kesinlikle inanmaları belki de birinin Hz. Peygamber Efen­dimizi mübarek eşlerinden ayrı tek basma oturuyor görünce böyle bir kanaate varmış olmasından kaynaklanmış olabilir. Çünkü Hz. Peygamber'in eşlerinden uzakta tek başına oturması âdeti değildi. Bu bakımdan o kişi böyle bir tahminde bulunup bu ha­beri yaymış olabilir. Bunu duyan diğerleri de olayı birbirine naklederek yaygmlaştır-mış olabilirler. Bu haberi ilk çıkaran kişinin münafık olma ihtimali de vardır."

Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta var. Mescid-i Nebevî'de bütün sahabe toplanmış, hep birlikte Hz. Peygamber'in eşlerini boşadığını söyle­mekte ve aralarında konuşmaktadırlar. Sahabe genellikle hem sika ve adildirler. Nasıl olup da büyük bir bölümü bu olayı böyle anlatmaktadırlar. Halbuki araştırı­lıp incelendiğinde de bunun gerçek olmayıp yakıştırma olduğu ortaya çıkıyor. Ha­fız İbn Hacer büyük bir cesaret göstererek bu olayı ilk rivayet edenin münafık ola­bileceğini ileri sürmektedir.

Hz. Aişe annemiz hakkında, içlerinde "ifk" hadisesinin de bulunduğu, birçok olay, rivayet olarak geçmektedir. Hafız İbn Hacer'in biraz önce açıkladığı ihtimali hepsine kıyaslayabilirsiniz. Yani münafıkların bu yakıştırmada bulundukları, son­ra da bunun bütün müslümanlar arasında yayıldığı düşünülmelidir.

8. Tarih ve rivayet ilmine dışarıdan yapılan müdahalelerin en etkilisi, devletin yaptığı müdahaledir. Fakat müslümanlar her zaman, kalemlerinin kılıç karşısında eğilmemesinden dolayı övünmelidirler. Hadislerin biraraya toplanması işi Emevi-ler zamanında oldu. Emeviler, doksan yıl boyunca -Pakistan'daki- Sind bölgesin­den tutun da Anadolu'ya, Endülüs'e kadar büyük camilerde Fâtıma oğullarım kö­tülediler. Cuma günlerinde minberlerde Hz. Ali'ye lanet okutturdular. Emîr Mu-âviye ve diğerlerinin faziletleri hakkında yüzlerce, binlerce hadis uydurdular. Ab­basîler döneminde ise halifelerin adları da söylenerek onların geleceklerini önceden haber veren ve onların faziletlerini anlatan hadisler ortaya çıkarıldı. Fakat so­nuçta ne oldu? Hadis âlimleri bunların yalan olduğunu ilan eden tellallar çıkardı­lar ve çarşıda pazarda yüksek sesle bağırarak bunların yalan ve uydurma olduğu­nu ilan ettiler. Böylece hadis ilmi, bugün o çöplerin bir kısmından temizlenmiştir. Kendi dönemlerinde, yeryüzünde Allah'ın gölgesi ve Hz. Peygamber'in makamı­na geçen kimseler olduklarını uydurma hadislerle iddia edenler, bugün olmaları gereken makamda yerlerini almış görünüyorlar.

Bir keresinde şairlerden biri Halife Me'mûn'un sarayında bir kaside okuya-rak:"Ey mü'minlerin emîri! Eğer sen Hz. Peygamber'in vefatı sırasında var olsay­dın hiçbir zaman halifelik keşmekeşi ortaya çıkmazdı. İki taraf da sana biat eder­di" dedi. Orada padişah divanmınm baş taraflarında oturan bir kişi ayağa kalka­rak: "Yalan söylüyorsun, mü'minlerin emîrinin atası -Abbasî hanedanının atası olan Hz. Abbas (ra)- orada mevcuttu, onu kim önemsedi?" dedi. Halife Me'mun bi­le bu kendisine karşı saygısızca, ama doğru olan cevabı övmek zorunda kaldı.

Bütün bunlara rağmen, bu her devir ve idarede görülen devlet müdahele ve et­kisi tamamen yok edilememiştir. Megâzî kitaplarında da bunun izleri görülür. Za­ferleri ve savaş başarılarını son derece geniş bir şekilde allandıra ballandıra yaz­mak çok eskiden beri tarihçiliğin değişmez bir metodudur. Ülkenin idari düzeni, ahlâk sistemi, medeniyet düzeyi ve toplum yapısının ne halde olduğu ya tamamen gözardı edilir veya göze çarpmayacak şekilde dağınık ve etkisiz şekilde yazılırdı. İslâm kültür hayatında eser yazma, kitap ortaya koyma hareketi başladığında ön­lerinde örnek olarak duran kitaplar bu türdendi. Bunun sonucu olarak Hz. Pey­gamber'in sîretine, şehnameler ve savaş destanları anlatan eserler gibi megâzî adı­nı vermişlerdi. Musa b. Ukbe ve tbn îshâk gibi ilk sîret yazarlarının eserleri, megâ­zî (akınlar, savaşlar) adıyla anılagelmişlerdir. Bu eserlerde izlenen yöntem, yıllık olayların "gazveler" (=akmlar, savaşlar) adı altında sıralanmasıdır.

Böyle hareket etmek ve bu metodla yazmak devlet ve imparatorluk tarihim yazmak için dahi doğru olmadığına göre, Hz. Peygamber'in hayat olaylarım ve biyografisini yazmak için nasıl uygun olabilir? Peygamber kaçınılmaz olarak sa­vaşlarla karşılaşmıştır. Böyle istisnaî durumlarda da bir fatih veya komutan şek­linde göze çarpmaktadır. Ama bu, Peygamber'in asıl hüviyeti ve genel görüntüsü değildir. Peygamber'in hayatının her parçası, her noktası kutsallık, kusursuzluk, fedakârlık, yumuşakbaşlılık ve herkesin yardımına koşma örnekleriyle doludur. Hatta bir fatih ve komutan edasında görüldüğü sıralarda bazıları yanılarak onu Büyük İskender zannetse bile ince görüşlü gözler, O'nun bir İskender değil, aksi­ne ilâhî bir melek misali olduğunu bilirler. îşte bu yüzdendir ki, megâzî kitapları­nın yazılış tarzı, hadis kitaplarından ve siyerle ilgili kitaplardan tamamen ayrıdır. Bütün siyer yazarları; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Nadîr oğulla­rını kuşattığı sırada hurmalıkların kesilmesini emrettiğini yazarlar. -Kur'ân-ı Kerîm'de de bunun kısaca zikri geçmektedir.- Siyerciler yahudilerin bu emre itiraz ederek "Bu insafa ve insanlığa aykırıdır" dediklerini yazmışlar, ama tarihçiler bu itirazı nakletmelerine rağmen cevabını yazmamışlar ve onu öylece gözardı edip geçmişlerdir.

9. Son derece önemli ve üzerinde ısrarla durulması gereken bir konu da şudur: Herhangi bir rivayetin; akla veya doğru kabul edilen değerlere ya da kat'î ve kesin tecrübelere aykırı olduğu halde "ravileri dürüst ve güvenilir kimselerdir, senet zin­ciri de kopuk değildir" diyerek kabul edilip edilmeyeceğidir.

Yukarıda da zikredildiği gibi Allâme îbn Cevzî her ne kadar, "Akla aykın olan hadisin ravileri güvenilir, sağlam kimseler olsa bile bu rivayet üzerinde durulmaz, reddedilir" diyorsa da konu bununla kesinlik kazanmamaktadır. Çünkü 'akıl' ke­limesi somut bir kelime değildir. Yani akıllar, birer somut kişi ve belli bir varlık de­ğildir. Rivayet metodunu benimseyenler: "Bu 'akıl' kelimesine alabildiğine geniş­lik ve yetki verildiği takdirde, herkes "bu benim aklıma aykırı geliyor" diyerek ca­nının istemediği rivayeti inkâr edecektir" demektedirler.

Gerçek şudur ki, bu konuyu kesin bir hükme bağlamak imkânsızdır. Genel düşünce, ravileri sağlam ve güvenilir, rivayet zinciri hiç bir yerde kopmamış olan bir rivayet, akla aykırı da olsa inkâr edilemez. Aşağıdaki örneklerden bu anlaşı­lacaktır:

a.  "Tilke'l-ğarânîku'l-ûlâ"mn anlatıldığı hadiste; şeytanın Hz. Peygamber'in mübarek ağzından putları öven o kelimeleri çıkarttığı anlatılmaktadır. Bazı hadis-çiler bu rivayete zayıf ve güvenilemez diyerek bâtıl ve yalan olduğuna dair aklî bir delil olarak şunu söylemişlerdi:

"Eğer durum böyle olsaydı birçok müslüman İslâm'dan dönerdi. Halbuki böy­le bir durumun ortaya çıktığı belirtilmemiştir."

Hafız Îbn Hacer Fethu'l-Bârî isimli eserinde bu görüşü naklederek şöyle yaz­maktadır:

"Bütün bu itirazlar, genel esaslara uygun düşmüyor. Çünkü bir rivayetin riva­yet yolları çoğalır, kaynakları da fazla olursa, bu onun doğru taraflarının olduğu­na işaret eder."[51]

b.  Sahîh-i Buhârî'de Hz. İbrahim'in üç kez yalan söylediği bildirilmektedir. İmam Râzî bu hadisi: "Bu hadisle Hz. ibrahim'in (as) yalan söylemiş olduğunu ka­bul etmemiz gerekir ki, bundan daha kolayı, hadisin râvilerinden birinin yalancı olduğunu kabul etmemizdir" diyerek reddetmektedir. Allâme Kastalânî, İmam Râzî'nin bu sözünü naklederek şöyle demiştir:

"imam Râzî'nin bu sözü tamamen geçersizdir. Çünkü hadis ortadadır ve bun­da kesinlikle Hz. İbrahim'e (as) bir yalan isnadı yoktur. Hz. İbrahim (as) Kur'ân-i Kerîm'de belirtilen şu sözleri söylediğine göre rivayet eden kişi neden hata yapmış olsun? Hz. ibrahim'in Kur'ân-ı Kerim'de nakledilen sözleri şunlardır: 'Ben hasta­yım', 'Belki de onu bu putların büyükleri olan şu yapmış olabilir.' Sonra Sâre için 'Bu benim kızkardeşimdir' demişti. Bu üç cümlede de kelimelerin zahirî anlamla­rı kesinlikle murad edilmemiştir."[52]

Bu tür birçok örnekle karşılaşılabilir. Sözü uzatmış olmamak için sadece bu iki misali naklettik. Bu görüşte olanların karşısında, başka bir görüşe sahip olanlar da vardır ki, onlar akıl ve mantık delillerini gözönünde tutarak ve daha yakın ihtimal­leri dikkate alarak bazı hadisleri kabul etmekte tereddüt ederler. Bu yol, tâ sahabe-i kiram zamanında başlamıştı. Hadisçilerin son dönemine kadar da devam etmiş­ti. Genel düşünceye aykırı olduğu için bunun birkaç örneğini naklediyoruz:

a. Ebu Hureyre (ra), Abdullah b. Abbâs'tan (ra) naklettiği hadiste, Hz. Peygam-ber'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ateşin dokunduğu şeyi yemekle abdest bozulur." tbn Abbas, "Buna göre sıcak suyla abdest almamamız gerekir" dedi. Bu­na karşılık Ebu Hureyre: "Yeğenim! Hz. Peygamber'in bir hadisini duyduğun za­man rastgele şeyler söyleme" dedi.[53]

b. Sahîh-i Müslim'in giriş bölümünde şöyle bir rivayet yeralmaktadır:

"Bir keresinde îbn Abbas'ın (ra) önüne Hz. Ali'nin verdiği mahkeme kararları ge­tirildi. Ibn Abbas bunları kendi kağıtlarına kopya ederken bazı kararlan bırakıyor ve: 'Yemin ederim ki, Ali böyle bir hüküm vermezdi, ama şaşırmış olabilir' diyordu."

Bu rivayetten başka Sahîh-i Müslim'de şöyle bir rivayet daha vardır: "insanlar îbn Abbas'a Hz. Ali'nin verdiği karar ve hükümleri içine alan bir kitabı getirdiler, tbn Abbas bunun küçük bir miktarını bırakarak geri kalanını yok etti."[54] îbn Ab­bas'ın bu hareketinden, sadece bu kararların konusundan ve sonucundan, onların doğru olamayacağını düşündüğü, râvilerinin ve senet zincirinin nasıl olduğunu araştırmaya ihtiyaç duymadığı ortaya çıkmaktadır.

c. Sahîh-i Buhârî'nin "nafile namazların cemaat halinde kılınması bölümü"nde, Mahmud b. Rebî'in (ra) şu hadisi anlattığı zikredilmektedir:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

'Yalnızca Allah için -yürekten gelerek- 'La ilahe illallah' diyen kişiye Allah ce­hennemi haram edecektir.'

O toplantıda Ebu Eyyûb el-Ensârî (ra) de bulunuyordu. Hz. Peygamber sallalla-hu aleyhi vesellem onun evinde yedi ay kadar kalmıştı. Ebu Eyyûb buhadisi işitince:

'Allah'a yemin ederim ki, senin şu dediğini Hz. Peygamber'in söylemiş olaca­ğını hiç zannetmiyorum' dedi."

Mahmûd b. Rebî bir sahabî idi. Hz. Ebu Eyyûb'un, onun güvenilir, sika biri ol­duğu yönünde hiç bir sözü yoktu. Ona göre bu hadis islâm'ın temel inanç ve dü­şüncelerini anlatan hadislere aykırı olduğu için böyle söylemişti. Bunun gerçekten Hz. Peygamber tarafından söylendiğine kesin inanamadığı için: "Hz. Peygam­ber'in demiş olacağını zannetmiyorum" demişti. Her ne kadar Sahîh-i Buhârî'de Mahmud b. Rebî, Medine'ye gelerek bu hadisi rivayet eden Utban'dan tasdik al­mışsa da bunun asıl konuya etkisi olamaz. Ebu Eyyûb'un Mahmud b. Rebî'in riva­yetinden şüphe etmesini gerektiren sebepler, Utban hakkında da aynı şüpheyi do­ğurabilir. Ebu Eyyûb el-Ensârî -Allah muhafaza etsin- onu yalancı kabul etme­mekteydi, aksine rivayeti yanlış anlamış olabileceğini kabul etmekteydi. Hz. Ai-şe'nin, bazı sahabilere: "Sizler doğru söyleyen insanlardan rivayet ediyorsunuz, ama kulaklarınız (işitmeniz) yanlış yapıyor",[55]dediği gibi, bu aynı ihtimal ilk riva­yet eden hakkında da olabilir.

d. Ammâr b. Yâsir (ra), Hz. Ömer'in yanında teyemmüm hadisini söyleyince Hz. Ömer'in kalbi kanaat getirmedi, hatta Sahîh-i Müslim'in teyemmüm bölümünde an­latıldığı gibi: "Allah'tan kork ey Ammâr!" dedi. Nitekim bundan dolayı Abdullah b. Mesud'un yanında Ebu Musa bu rivayeti delil gösterince Abdullah b. Mes'ud (ra); "Evet ama, Ömer'in Ammâr'in naklettiği bu hadisten kalbi tatmin olmadı" dedi.,[56]

e. Hz. Aişe'nin (ra) yanında: "Ölenin arkasından insanların bağırıp çağırarak, feryâd ederek ağlamalarından ölü azap görür" hadisi anlatılınca Hz. Aişe bunu Kur'ân-ı Kerîm'in "Sorumluluk sahibi hiçbir kişi başka birinin vebalini ve yükünü yüklenmez" (Fâtır, 35/18) âyetine aykırı gördüğünden dolayı reddetti.

f. Aynı şekilde, yine Hz. Aişe'nin huzurunda, Hz. Peygamber'in Bedir'de öldü­rülenler hakkında: "Benim dediklerimi onlar işitiyorlar" hadisi anlatılınca, Hz. Ai­şe: "Abdullah b. Ömer (ra) yanılmış" buyurdu. Bu hadisi rivayet eden her ne ka­dar meşhur sahabilerden Abdullah b. Ömer idiyse de, Hz. Aişe'ye (ra) göre bu ri­vayet Kur'ân-ı Kerîm'e aykırı düştüğünden dolayı onu doğru kabul etmedi.

Bir çok hadis bilgini bu konuyu anlattıkları yerlerde yukarıdaki rivayetin doğ­ru olduğunu söylemişler ve Hz. Aişe'nin (ra) ayete dayanarak yaptığı bu içtihadı, yani rivayeti reddetmesini doğru kabul etmemişlerdir.,[57]

Burada o konuya girmeyeceğiz. Söylemek istediğimiz sadece; hadisin râvisi si­ka olmasına rağmen, akıl veya nakil delillerine aykırı olduğu gerkçesiyle sahabe arasında bunu kabul etmeyenlerin bulunduğudur.

g. ihtilaflı konulardan biri de; kocasından boşanan bir kadının iddet müddeti boyunca nafakasının (geçiminin) kocasına ait olup olmadığıdır.

Fâtıma bn. Kays, kocasından boşanan bir kadındı. Dedi ki: "Hz. Peygam-ber'in yanına gittim ve eski kocamdan nafakamı almasını istedim. Ama Resûlul-lah Efendimiz, nafaka ve ev verdirmedi." Bu hadis Hz. Ömer'in huzurunda nak­ledilince, Hz. Ömer: "Allah'ın Kitabını ve Hz. Peygamber'in sünnetini, sözleri ezberinde iyi tuttuğunu veya unuttuğunu bilmediğimiz bir kadının ifadesine dayanarak bırakamayız" dedi. İmam Şâ'bî bir toplantıda Fâtıma'nm bu rivayeti­ni söyleyince, Esved b. Yezid: "Sen böyle hadisleri nasıl nakledersin?" diye onun yüzüne kum savurmuş, sonra Hz. Ömer'in yukarıda anlatılan sözünü naklet-miştir.[58]

Sahabe-i kiramdan sonra da, hadis bilginleri içerisinde akıl veya nakil delille­rinden dolayı bazı rivayetleri, râvileri güvenilir ve sağlam kişiler olsa bile kabul et­mekte tereddüt gösteren bir zümre var olmuştur.

i. Şöyle zayıf bir hadis vardır: "Aşık olup da kötü yola sapmadan sabredip if­fetle yaşayan kişi ölünce şehid olur." Hafız îbn Kayyım, Zâdu'l-Me'âd isimli eserin­de bu hadisi akıl ve mantık delilleriyle inceleyerek yanlışlığını ortaya koyduktan sonra şunu söylemiştir:

"Bu hadisin sened zinciri güneş gibi ayan beyan olsa yine de bu hadis yanlış ve vehimden ibarettir."[59]

ii. Sahîh-i Müslim'in, Kitâbu'l-Cihâd bölümünün Fey' babında şöyle bir rivayet vardır:

"Abbas'la (ra) Hz. Ali (ra), Hz. Ömer'in yanına gittiler. Hz. Abbas, Hz. Ömer'e: 'Benimle şu suçlu, sahtekâr, hain, yalancı adam arasında bir karar ver!' dedi.

Hz. Ali hakkında böyle sözler hiçbir müslümanın ağzından çıkamayacağı için bazı hadisçiler kitaplarından bu sözleri çıkardılar.[60] Allâme Mâzirî bu hadis hak­kında şöyle der: "Bu hadisin başka anlamlara yorulmasına dair bütün yollar tıkan­dığı takdirde, râvilerin yalan söylediklerini kabul ederiz."[61]

iii. Buharı'de: "Allah Teâlâ Hz. Adem'i yarattığında boyu 60 arşındı" diye bir rivayet vardır. Hafız Ibn Hacer bu rivayeti açıklarken şöyle demiştir:

"«Bu yüzden ortaya şu problem çıkmaktadır: Semud kavminin evleri gibi, eski milletlere ait bugün ortada duran eski eserlerin incelenmesinden Hz. Adem'in bo­yunun eski rivayetlerde ifade edildiği kadar uzun olmadığı ortaya çıkmaktadır. Şu ana kadar da bu problem çözülememiştir."[62]

iv. Sahîh-i Buhârî'de bulunan bir başka rivayet de şudur: İbrahim (as) Allah'a şöyle diyecek ki: "Ey Allahım! Bana, kıyamette beni mahcup etmeyeceğini vaad et­miştin."

Hafız Ibn Hacer bu hadisin izahında şöyle der:

"Ismâîlî de bu hadisin garib olduğunu söylemiş, bunun doğru olmadığı üzerin­de ağır sözler sarf etmiştir."[63]

Ismâilî'nin itirazına Hafız Ibn Hacer cevap vermiştir. Ama, îsmâilî'nin hadis il-mindeki derecesi Hafız Ibn Hacer'den çok üstündür. îsmâilî'nin itirazı yanlış olsa bile, kendisine göre bu hadisin mantığa aykırı oluşu gozönüne alınmaya değerdir.

v. Amr b. Meymûn'dan nakledilen şöyle bir rivayet vardır:

"Cahiliye döneminde bir maymun gördüm. Zina yaptığı için diğer maymunlar toplanıp onu taşladılar."

Ünlü hadis bilgini Hafız tbn Abdilberr, hayvanlar sorumluluk taşımadıkları için bu hadisin doğruluğunda tereddüt etmişti. "Mükellef olmayan varlıkların hareketine zina isnadı yapılamaz. Dolayısıyla da onlara ceza verilemez" diyerek bu hadisi kabul etmemiştir. Hafız Ibn Hacer şunu kaydetmiştir: "tbn Abdilberr, Amr b. Meymûn'un anlattığı bu hikâyeyi reddetmiş ve onun mükellef (=sorumlu) olmayan vaklıklara zi­na isnadında bulunarak hayvanlar üzerinde had -cezası- ikâme ettiğini söylemiştir.[64]

Hafız Ibn Hacer bu sözü naklederek şöyle demiştir: "Böyle bir itiraz yerinde değildir. Eğer sened zinciri sağlamsa belki bu tür maymunlar yaşamış olabilirler."

vi. Sahîh-i Buhârî'de Enes'ten (ra) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:[65]

Bir keresinde Abdullah b. Übeyy taraftarları ile Peygamber'in sahabesi arasın­da çatışma olmuş ve bunun üzerine şu âyet inmişti:

"Eğer müslümanlardan iki grup arasında çatışma olursa onların arasım bu­lun." (Hucurât, 49/1)

Çeşitli rivayetlerden anlaşıldığına göre, o ana kadar Abdullah b. Übeyy ile adam­ları görünüşte olsun müslüman olmamışlardı. Bu yüzden Ibn Battal bu hadise itiraz ederek: "Kur'ân-ı Kerîm'in bu ayeti o olay hakkında inmiş olamaz, çünkü bu âyette açıkça taraflardan iki grubun da mü'min ve müslüman oldukları belirtilmektedir. Halbuki sözkonusu çatışmada Abdullah b. tibeyy'in grubu açıkça kâfirdir."

Hafız îbn Hacer buna cevaben, büyük ihtimalle ayetin bu çatışma üzerine na­zil olduğunu söylemiştir.

Bir çok hadis bilgininin, rivayetlerin senet zincirlerine olduğu gibi, diğer kriter­lere, akü ve mantık ölçülerine uyup uymadığına da baktıklarını gösteren bu türden birçok olay vardır.

10. Üzerinde tartışılan bir diğer konu ise "mânâ ile rivayet"tir. Yani, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem veya sahabe-i kiramın söyledikleri sözleri oldu­ğu gibi mi nakletmeli, yoksa o sözlerin ifade ettiği anlamı nakletmek yeterli midir? Hadis bilginleri bu konuda farklı görüştedirler. Ancak, birçok hadis âlimine göre, râvi kendi üslubuyla asıl hadiste anlatılan mânâda fark meydana getirmeyecek şe­kilde konuyu anlatabiliyorsa, kelimelere bağlı kalması şart değildir. Ama asıl anla­tılmak istenen mânânın ifade edilip edilmediğine, değişip değişmediğine iyice ba­kıp mânânın değiştirilmediğine karar verilmesi bir içtihad meselesidir. O yüzden bazı hadisçiler, örneğin Abdülmelik b. Ömer, Ebu Zur'a, Salim b. Ca'd, Katâde ve İmam Mâlik her kelimenin aslına uygun olmasına dikkat ederlerdi.[66] Fakat yüzler­ce râvi arasından sadece üç-dört kişinin buna bağlı kalacağı, bunun da yazma işi­nin yaygınlaştığı dönemde olabileceği ortadadır. Genel olarak râviler hadisin mâ­nâ ve maksadını kendi üsluplarıyla ifade etmişlerdir. Câmiu't-Tirmizî'nm Kitâbu'l-îlel bölümünde Süfyan-ı Sevrî'nin şu sözü nakledilmiştir:

"Eğer duyduklarımı size olduğu gibi naklettiğimi söylersem bana inanmayın. Ben sadece mânâları ve söylenmek istenenleri anlatıyorum."

Tirmizî, aynı mânâya gelen başka sözleri; Vasile b. Eska', Muhammed b. Şîrîn, ibrahim en-Neha'î, Hasan el-Basrî, îmam Şa'bî ve diğerlerinden nakletmektedir.

Çok tedbirli ve ihtiyatlı sahabîlerin, hadis rivayet ettikleri sırada durumları ve yüz hatları değişir, heyecanlanırlardı.

Sünen-i îbn Mâce'nin baş tarafında Amr b. Meymûn'un şu sözü nakledilmiştir: "Abdullah b. Mes'ud'un huzuruna her Perşembe gecesi giderdim. Hiçbir zaman onun: 'Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şunu buyurdu' dediğini duyma­dım. Bir gün onun ağzından bu sözün çıktığını duyunca hemen başımı yere eğdim. Sonra kafamı kaldırıp baktığımda gördüm ki ayağa kalkmış, gömleğinin yakası açılmış, gözlerinden yaşlar boşanıyor, boynundaki damarlar şişmiş olarak: 'Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem böyle dedi veya şöyle dedi ya da bundan bi­raz fazla veya biraz daha az veya buna benzer buyurdu' diyordu."

îmam Mâlik'in hali de şöyleydi:

"Hadis rivayet ettiği zaman ürperir, korkar ve: 'Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem şunu demişti veya şöyle demişti' derdi, imam Şa'bî şöyle demiştir: 'Ab­dullah b. Ömer'in yanında yıl boyu bulundum. Ama hiçbir zaman hadis rivayet et­tiğini görmedim.' Sâib b. Yezfd (ra) de şöyle demiştir: 'Sa'd b. Mâlik'le birlikte Mek­ke'den Medine-i Münevvere'ye kadar yolculuk ettim, yol boyunca Hz. Peygam-ber'den bir tek hadis dahi rivayet etmedi.' -Halbuki o bir şahabı idi.- Abdullah b. Zübeyr (ra) babasına: 'Sizin diğer sahabiler gibi hadis rivayet ettiğinizi görmedim, neden?' diye sorunca, o: 'Müslüman olduğum zamandan beri hiçbir zaman Hz. Peygamber'in yanından ayrılmadım. Ama, Hz. Peygamber'in: 'Kim söylemediğimi bana atfederse yeri cehennemdir 'buyurduğunu duydum' diye cevap verdi."[67]

îbn Mâce, bizzat Hz. Peygamber Efendimizin minber üzerinde şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir:

"Benden çok hadis rivayet etmekten sakmm."[68]

Yeri gelmişken burada şu husus da gözününde bulundurulmalıdır: Bu tür ha­dislerin kabul edilmesinde gösterilen tereddüdün, o hadisi rivayet edenin güveni­lir veya güvenilmez olmasıyla ilgisi yoktur. Güvenilir ve sağlam râvilerin yalan söylemesi düşünülemez, ama güvenilir sağlam bir râvinin dahi rivayet ettiği hadi­sin mânâsını anlamada veya anlatmada yanlışlık yapması mümkündür. O bakım­dan herhangi bir yerde güvenilir râvilerin naklettiği hadisler reddediliyorsa, işte bu yüzden reddedilmektedir. Hz. Aişe'nin (ra) huzurunda, Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiği "Dirilerin ağlamasından dolayı ölüye azap edilir" hadisi rivayet edi­lince, Hz. Aişe (ra): "Ne siz yalancısınız, ne de yalancı kişilerden rivayet ediyorsu­nuz. Ama kulak yanılıyor" buyurdu.[69]

Başka bir rivayette Hz. Aişe (ra) Abdullah b. Ömer hakkında: "Evet o yalan söylemez, söylememiştir, ama unutmuş olabilir ya da yanılmış olabilir" buyurdu.[70]

11. Bir diğer konu da "âhâd rivayeti" konusudur. Ahâd rivayeti, sened zinciri­nin bir yerinde rivayetin sadece bir tek râviye kalmasıdır. Yani rivayetin başka bir râviyle desteklenmemesidir. Böyle rivayetleri kabul edip etmemek, dikkate alıp al­mamak konusunda hadis alimleri arasında ihtilaf sözkonusudur. Mutezile mezhe­binden olanlar âhâd rivayetleri kabul etmeyi kesinlikle reddetmektedir. Ama bu, açık bir şeyi inkâr etmek demektir. Bizler Allah'ın her günü ortaya çıkan olayları anlatan rivayetlere çoğu kere hiç bir delil ve mesned istemeden inanmaktayız. Bir şahıs gelerek bize "Ahmed seni çağırıyor" dese, biz hemen kalkıp gideriz. "Bu bir tek kişinin getirdiği haberdir, bunu kabul etmem" demeyiz. Mutezile'den farklı olarak birçok hadis otoritesi haber-i âhâd şeklinde rivayet edilen hadislerin sağ­lamlığını ve doğruluğunu kabul etmektedirler. Ama aslında bu tutum da bir tür aşırılıktır. Bizzat sahabe-i kiramın hareket tarzı buna aykırıdır.

Bir keresinde Hz. Ebu Musa el-Eş'arî (ra), Hz. Ömer'i görmeye gitti ve içeri gir­mek için üç kere izin istedi. Hz. Ömer bir işle meşgul olduğundan cevap vermedi. O da geri döndü. Hz. Ömer işini bitirdikten sonra onu çağırması için adam gön­derdi ve gelince neden haber vermeden çekip gittiğini sordu. O da: "Hz. Peygam-ber'in: 'Üç kere izin istedikten sonra cevap verilmezse geri dönün' buyurduğunu işittim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra): "Bu rivayete şahit göster, yoksa seni cezalandırırım" dedi. Ebu Musa el-Eş'arî bu rivayete şahit gösterince Hz. Ömer ka­bul etti. Hz. Ömer Ebu Musa el-Eş'arî'nin yalancı olduğunu söylemiyordu, ama kendisi yıllardır Hz. Peygamber'in yanında bulunduğu halde böyle bir hadisini duymamıştı. Ebu Musa el-Eş'arî'nin naklettiği bu hadis ise insanların her zaman karşılaştığı bir meseleyle ilgiliydi. Olayın öneminden dolayı Hz. Ömer bir tek kişi­nin şahitliğini yeterli görmemişti.

Bir keresinde de ölen birinin ninesi Hz. Ebu Bekir'in huzuruna gelerek torunu­nun mirasından hak istedi. Hz. Ebu Bekir: "Kur'ân-ı Kerim'de ninenin mirası zik-redilmemiştir, bu konuda Hz. Peygamber'in herhangi bir hadisini de bilmiyorum" dedi. Muğîre b. Şu'be'nin (ra): "Hz. Peygamber'in ninelere altıda bir hisse verdir­diğini ben biliyorum" demesi üzerine Hz. Ebu Bekir onun tek başına böyle bir olayla ilgili şahitliğini yeterli görmedi. Başka bir şahabı olan Muhammed b. Mesle-me'nin de şahitlik etmesi üzerine kadına miras verdirdi.

Aynı şekilde; doğmamış çocuğa zarar vermenin diyeti hakkında Hz. Ömer (ra), Muğîre'nin (ra) tek başına yaptığı rivayeti yeterli bulmamıştı. Buna benzer birçok örnek vardır.

Bu bakımdan âhâd rivayetlerle ilgili Hanefî fıkıh âlimlerinin kriteri bir ölçüye ka­dar doğrudur. Çünkü, bu "haber-i âhâd"lar subûtu zannî (=sıhhati muhtemel olan) rivayetlerdir. Onlarla kesinlik (=yakîn) ortaya çıkamaz. Aslolan şudur ki, âhâd riva­yetlerin sağlam olup olmaması ya da kesin oluşu veya tahmine dayanması, râvileri-nin güvenilir ve sağlam oluşlarından başka, bizzat rivayetin kendisinin önemli veya önemsiz olmasına da bağlıdır. Örneğin bir kişi bize: "Ahmed seni çağırdı" dediği za­man, sözü getiren kişinin doğru söylediğine inanarak, onun sözü "haber-i âhâd" ol­duğu halde bunun doğruluğunu kabul ederiz. Ama aynı kişi eğer: "Hükümdar bu­gün seni sarayına çağırdı" dese, bunu kabul etmekte tereddüt gösterir, şüphelenir ve doğru olup olmadığını anlamak için başkalarının şahitliğine başvururuz.

Hz. Peygamber'le ilgili olarak eğer bir râvi hiç şahit göstermeden, tek başına: "Hz. Peygamber bir keresinde beyaz elbise giyerek dışarı çıktı" derse, bunu kabul etmekte hiçbir sakınca görmeyiz. Ama bu rivayeti yapan aynı kişi: "Hz. Peygam­ber bir keresinde çıplak olarak dışarı çıktı" dese -ki bu tür bir rivayet vardır- bu­nun doğruluğunu kabul etmek için tek kişinin şahitliğini asla yeterli görmeyiz.[71]

 

Değerlendirme

 

Önceki sayfalarda anlattığımız büyük sahabîlerin hadis rivayetiyle ilgili yaklaşım­larını ve hadis tenkidi yapan âlimlerin genişçe anlattığımız ilke ve metodlarınm so­nuçlarını aşağıda maddeler halinde tekrarlıyoruz:

1. Herşeyden önce, anlatılan olayın Kur'ân'da, sonra sahih hadislerde, sonra da uydurma hadislerde olup olmadığına bakılmalıdır. Bunların hiçbirinde örnekleri bulunmuyorsa o zaman siyer rivayetlerine müracaat edilmelidir.

2. Siyer kitapları iyice incelenip doğrulanmaya muhtaçtırlar. Bu kitaplardaki ri­vayetlerin tenkidinin yapılması ve yanlışlarının ayıklanması şarttır.

3. Siyer rivayetleri, doğruluk dereceleri bakımından hadis rivayetlerinden da­ha aşağı derecededir. Dolayısıyla aralarında çelişki oluşması halinde hadis rivayet­lerini tercih etmek gerekir.

4. Hadis rivayetlerinin kendi aralarında çelişkili olması durumunda, fıkıh bil­gisine sahip ve aklî kuvveti olanların rivayetleri diğerlerine tercih edilmelidir.

5. Siyer olaylarında sebep-sonuç zincirini aramak son derece önemlidir.

6. Olayın önemine göre şahitliğin en üst düzeyde ve rivayetin sağlam ölçüde olmasına dikkat edilmelidir. Yapılan rivayette olayın aslının ne ölçüde tam olarak anlatıldığına ve rivayet edenin kişisel kanaat ve görüşünü ne ölçüde rivayet içine karıştırdığına bakılmalıdır.

8. Dış sebeplerin, rivayete ne kadar etki ettiğine bakılmalıdır.

9. Aklın gereklerine, genel müşahedelere ve herkes tarafından bilinen belirli il­kelere taban tabana zıt olan rivayetler kabul edilmemelidir.

10. Önemli olaylarla ilgili rivayetlerin bütün delil ve dayanakları incelenmeli ve sonunda râvinin rivayetini naklederken hata etmediğine tam bir güven duyulmalıdır.

11. Ahâd rivayetler konunun önemine, anlatılan olayın akla mantığa uygunlu­ğuna bakılarak kabul edilmelidir.

Bu metod ve ilkelerin eksiksiz bir şekilde uygulanmasından sonra, bir İslâm il­mi olan rivayet ilminin akıl ve dirayet açısından ne kadar yüksek derecede olduğu görülebilir. Hadis âlimleri rivayetlerin doğruluğunu belirlemek için çok didinmiş, fedakârlıkta bulunmuş, çok göz nuru dökmüş ve çok zaman harcamışlardır. Bu ka­dar önem ve özen göstermenin dünyanın diğer milletlerinin tarih ve rivayet serma­yesinde zerre kadar bile olsun izine rastlanabilir mi?

îslâm Peygamberi'nin hayatını yazmak için eline kalemi alan hiç bir Avrupalı yazar ve araştırıcı, bu derece fedakârlık ve ciddiyetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hayatını incelemiş midir? Müslüman olmayan biri bu ilke ve öl­çüleri titizlikle gozönünde bulundurarak eline kalemi alıp yazabilir mi?[72]

 

Avrupalılar  Tarafından  Yazılan   Eserler

 

Hz. Peygamber'in mübarek hayatı üzerinde Avrupalılar tarafından yazılan eserle­ri incelemeyi ve tenkitlerini yapmayı başka bir cilde bırakıyoruz. O ciltte son dere­ce geniş ve derinlemesine bu eserler ve yazarları üzerinde duracağız, islâm konu­sunda Avrupa'da ilk eser yazan, 1139 Miladî yılında varolduğu ve yaşadığı bilinen Heldy Bert'ten başlayarak bugüne kadar ne gibi eserler telif edilmiştir? Onların ge­nel üslûbu nedir? Genel ve yaygın hataları nelerdir? Yararlandıkları bilgi kaynak­larının değeri ve derecesi nedir? Ortak hatalarının sebepleri nelerdir? Taassup ve yanlış düşünceleri eserlerine ne ölçüde yansımıştır? Bu kaynaklara yer yer işaret edeceğimizden veya onları tenkit etmek zorunda kalacağımızdan o eserlerden kı­saca bahsetmekte yarar görüyoruz.

Avrupa, bir süre öncesine kadar îslâm hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Bir şey­ler öğrenmeye karar verdiği zaman da uzun süre boyunca insanı hayrete düşüren, asılsız düşünce ve vehimlere takılıp kaldı. Avrupalı bir yazar şöyle der:

"Hıristiyanlık, islâm'ın doğduğu dönemden bugüne kadar asırlar geçtiği hal­de İslâm üzerinde ne bir araştırma yapabilmiş, ne de onu anlayabilmiştir. O sade­ce korkudan titremiş ve ona karşı koymak için kendisine verilen emri yerine ge­tirmiştir. Ama Fransa'nın tam ortasında müslümanlar ilk defa durduruldukların­da, onların önünden kaçmakta olan Avrupalılar geriye dönüp baktıklarında gör­düler ki, kendilerini bir hayvan sürüsü gibi kovalamakta olan köpek uzaklaşıp git­mektedir."[73]

Avrupalıların müslümanları nasıl tanıdıklarını ünlü Fransız yazar Henry de Castry Arapça'ya tercüme edilen kitabında şöyle anlatıyor:

"Orta Çağ Avrupası'nda îslâm hakkındaki yaygın olan hikayeleri ve hurafele­ri müslümanlar duydukları zaman ne diyecekler bilmiyoruz. Müslümanların din ve inançlarını tanımadıkları için uydurulan bütün bu hayali destanlar ve yazılan şiirler, kin ve nefret doludur. Bugün Avrupa'da hâlâ devam eden îslâm hakkında­ki yanlış düşünce ve kötü kanıların sebebi işte bu eski bilgilerdir. Her hıristiyan şa­ir, müslümanları putperest kabul etmekteydi. Aşağıda sıralandığı şekilde müslü-manlann üç ilahı olduğuna inanıyorlardı: 1- Mahom veya Mahon ya da Mafomid, 2. Uplin, 3. Tramagan.

Onların düşüncesine göre; Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, dininin te­melini, kendinin ilah olduğu iddiası üzerine kurmuştu. Çok daha enteresanı şudur ki, -gerçekte putları kıran ve putların amansız düşmanı olan- Hz. Muhammed'in, insanları altından yapılmış kendi putuna tapmaya davet ettiğini ileri sürüyorlar ve şöyle diyorlardı: Hıristiyanlar İspanya'da müslümanlara galip gelip de onları Zara-gosa surlarına kadar sürünce, müslümanlar geri dönüp putlarım parçaladılar. O dönemin büyük putu olan ilah Uplin bir mağarada bulunuyordu. Ona saldırdılar, çok ağır sözler söylediler, küfürler ettiler ve iki kolunu kırarak bir direğe astılar, ayaklarının altına alıp çiğnediler, sopalarla vura vura parçaladılar. İkinci ilahları olan Mahom'u bir çukura attılar. Domuzlar ve köpekler dişleriyle onu paramparça ettiler. Daha Önce hiçbir ilah böyle hakarete uğramadı. Müslümanlar daha sonra gü­nahlarından tevbe edip yaptıklarından dolayı putlarından özür dilediler ve parça­lanan putlarını tekrar yaptılar. Bunun üzerine Kral Şarl, Zaragosa'ya girince adam­larına bütün şehri araştırmalarım emretti. Onlar da mescidlere girerek, camilere da­larak ellerindeki demir çubuklarla Mahom'u ve diğer bütün putları parçaladılar.'

Yine, bir şair olan Richard ise Allah'a dua ederek: "Mahom putuna tapanları yenmeyi nasip etmesini diliyordu' Daha sonra aynı şair Haçlı savaşlarına katılma­ları için kralları şu cümlelerle teşvik ediyor: 'Kalkınız, Mafomid ile Tramagan put­larım deviriniz ve onları ateşe atın da onları kendi ilahınıza kurban ediniz."[74]

Bu tür düşünce ve kanaatler bir süre devam etti. Diğer ciltte bunu genişçe ya­zacağız.[75]

 

17   Ve   18.   Yüzyıl   Avrupa   Yazarları

 

17. Yüzyılın ortaları, Avrupa Yeni Çağı'nm doğduğu dönemdir. Avrupa'nın ilerle­me hamleleri, gayretleri, çabaları ve istiklâl hareketleri bu dönemden itibaren baş­lamaktadır. Üzerinde duracağımız şey, bu dönemde Avrupa'da bir takım şarkiyat­çıların ortaya çıkmasıdır ki onların gayretleriyle nâdir bulunan Arapça kitaplar Avrupa dillerine tercüme edilmiş ve her tarafa yayılmıştır. Siyasî ve ilmî amaçlar uğruna Avrupa ülkelerinde yer yer Arapça Öğreten okullar kurulmuş ve zamanla Avrupalılar İslâm hakkında doğrudan müslümanların ağzından bir şeyler işitme­ye başlamışlardı.

Bu dönemin temel özelliği şudur: Bir ölçüde İslâm tarihine ve Hz. Peygam-ber'in hayatına ait bilgiler, ağızlarda dolaşan uydurma efsanelere değil de Arapça yazılmış eserlere dayandırılmıştır. Fakat yine de işlerine geldiği yerde eski bilgile­rini, yanlış görüşlerini ortaya sürmekten de sakınmamışlardır.

Avrupa, bu dönemden itibaren papazların işkencesinden kurtulduğu ve siyasî meseleleriyle dinî meselelerini birbirlerinden ayırdıkları için, İslâm konusunda eser yazanlar da iki gruba ayrılmıştırlar.

a- Avam tabakası ile hıristiyan din adamları grubu,

b- Araştırmacı, incelemeci ve ilim adamı sıfatı taşıyan ve tutucu olmayan kim­seler grubu.

İslâm konusunda bu iki grubun gayret ve araştırmaları sonucu ortaya koyduk­ları eserler bugün önümüzde durmaktadır.

O dönemde Arapça yazılmış tarih kitaplarının tercümesi yapılmıştır. Bu me-yanda ilk önce Arpenious, Margoliouth, Edward Pococke ve Hattinger zikredilebi­lir. Ne tuhaftır ki, ya tesadüfen veya bilerek bu şarkiyatçılar, ilk önce, Orta Çağ'da İslâm devletlerinin vatandaşı olan hıristiyan yazarların yazdıkları Arapça tarihleri tercüme etmişlerdir. Miladî 939 yılında ölen iskenderiye patriği Saîd b. Patrik Oti-kos'un, 1273'te ölen Mısır hükümdarlarının saray katibi İbnü'1-Amîd el-Mekîn'in ve 1286 yılında ölen, Târîhu'd-Düvel kitabının yazarı Ebu'l-Ferec Îbnu'l-Iberî el-Maltî'nin eserlerini tercüme etmişlerdir.

Îbnu'1-Amîd el-Mekîn'in tarihi, Taberî'nin bir özetinden öte gitmemektedir. Hollandalı bir şarkiyatçı olan Arpenious, Latince tercümesiyle birlikte bir parçası­nı Leiden'de yayınlamıştır. Bu eser Hz. Peygamber'in peygamberliğinin başlangı­cından itibaren Atabekler dönemine kadar geçen olayları kapsamaktadır. el-Mekîn adıyla bu kitaba yapılan atıflar, Avrupalılar'm İslâmiyât konusundaki ilk eserlerin­de bolca görülmektedir.[76]

 

18.   Asrın   Sonu

 

Bu dönem, İslâm dünyasında Avrupa'nın siyasî gücünün her tarafa yayılmaya başladığı ve oryantalist (=şarkiyatçı, doğu bilimci) denen büyük bir kitlenin ortaya çıktığı devirdir. Bunlar hükümetlerinin tavsiyeleri ve yol göstermesiyle Doğu dil­lerine ait okullar açtılar, Doğu dillerinde yazılmış kitaplara ait kütüphaneler kur­dular ve Asya kültürünü inceleyen cemiyetler kurdular. Doğu kültürüne ait eser­leri basıp yayacak malzemeler ortaya koydular ve böylece Doğu kültürüne ait ki­tapları tercümeye başladılar.

tik önce Hollanda, ele geçirdiği Doğu adalarında 1777 yılında bir Asya kültürü derneği olan "General Asiatic Societe"yi kurdu. Bunu taklit eden ingilizler, 1784 yı­lında genel Asya kültürü derneğinin ve 1788 yılında da Bengal Asya kültür derne-ği"Bengal Asiatic Society"nin temelini attılar. Bundan sonra 1795'te Fransa, Yaşa­yan Doğu Dilleri -Arapça, Türkçe, Farsça- Akademisi'ni kurdu. Sonuçta bu okul ve dernekler taklit edilerek bütün Avrupa ülkelerinde bu türden okullar ve dernekler tesis edilmiştir. Üniversitelerde Arapça öğretimin ve Arapça eserlerin toplandığı kütüphanelerin bulunması lüzumlu kabul edilmeye başlandı.

Müslümanların elinde muhafaza edilen Arapça yazılmış siyer ve megâzî kitap­ları -birkaçı hariç- onsekizinci asrın sonundan başlayarak ondokuzuncu asrın so­nuna kadar Avrupa'da teker teker basıldı. Bunların çoğu Batı dillerine tercüme edildi. Önce 1774 yılında ölen Rieske, Latince tercümesi ve dipnotlarıyla Ebu'l-Fi-dâ'nın tarihini 5 cilt halinde yayınladı. 1809 yılında Çaptan A. N. Matthevvs, Kal-küta'da Mişkâtü'l-Mesâbîh'in İngilizce tercümesini yayınladı. 1856'da Von Kremer, yine Kalküta'da Muhammed b. Ömer Vâkıdî'nin Kitâbu'l-Megâzî'sini bastırdı. 1860'da îbn Hişâm'm meşhur Sîretü'r-Resûî isimli kitabını Göttingen'de yayınladı. Bundan başka aynı bilimadamı Semhûdî'nin Târîhu'l-Medîne ve îbn Kuteybe'nin Târîhu'l-Meârifim bastırdı. 1864'te Dr. G. Weil, îbn Hişâm'ı Almanca'ya tercüme etti. 1877'te Paris'te Mes'udî'nin tarihi Murûcu'z-Zeheb'i, Fransızca tercümesiyle birlikte Prof. de Manyard yayınladı. VVellhausen 1882'de Vâkıdî'nin Almanca ter­cümesini Berlin'de bastırdı. 1883'te Leiden'de Yâkubî'nin Târîh'i Houtasma'nın kontrolü altında "Muhammed Medine'de" adıyla iki cilt halinde basıldı. 1889'dan 1892'ye kadar ondört yıllık bir çalışmayla Taberî'nin meşhur ve çok az bulunan ta­rihini, J. Barth, Nöldeke ve diğerleri yayınladı. En sonunda meşhur Alman şarki-yatçı, Profesör Sachau'nun özel çabaları ve diğer yedi Doğu bilimcinin yardımıyla îbn Sa'd'ın muhteşem ve nâdir bulunan Tabakât isimli eseri -ki Hz. Peygamber'in hayatı hakkında bundan daha geniş yazılmış hiçbir eser yoktur- hemen hemen 1900 yılından başlayarak ciltler halinde Leiden'de yayınlandı.

Bu eserlerin asıllarının ve tercümelerinin yayınlanması, îslâm memleketleriyle Avrupa'nın ilişki kurmasını, dinî düşmanlıkların azalmasını sağladı. Peşin hü­kümlerden kurtulup serbestçe araştırma yapma arzusu doğdu. Bu ve benzeri bir­çok şey, Avrupa'da îslâm tarihiyle uğraşanlardan, yazarlardan ve İslâm Peygam­beri'nin hayatını kaleme alanlardan oluşan kalabalık bir topluluk ortaya çıkardı.

Oxford Üniversitesinden bir bilimadamı, bu sonu gelmez çizgiyi şu kelimeler­le itiraf etmektedir:

"Muhammed'in hayatını yazanlar uzun bir isim dizisi oluşturmaktadır. Bunları saymakla bitiremeyiz. Ama onlar arasında yer alabilmek övünülecek birşeydir."[77]

Buraya kadar o eserlerden özellikle Hz. Peygamber'in hayatı veya İslâm'ın te­mel inançları hakkında yazılmış olup çoğunu defterime kaydettiğim ya da kendi­lerinden faydalandığım eserlerin kısa bir listesini aşağıya alıyorum:

1. İslamiyet ve islam Peygamber'i Hakkında Sözler, Dr. Hevvitt, Oxford Üniversite­si hocalarmdan, 1800, İngiltere.

2. Apology, Godfrey Higgins, 1829, İngiltere.

3. Islamism, J. A. Moller, 1830, Almanya.

4. îslam ve Kur'ân, Garlintas, 1831,1874, Fransa.

5. Selections from the Koran, E. Lane, 1843.

6. îbn Hişâm; Tercüme ve Şerh, Dr. Wiel.

7. Heroes and Hero Worship, Cariyle, 1846, İngiltere.

8. History ofArabia, Caussin de Perceval, 1847, Fransa.

9. Life of Mohammad, Dr. Sprenger, 1851, Almanya.

10. Vâkıdî Tercümesi, Von Kremer, 1856, Almanya.

11. National Reviezo, "Mohammed" başlıklı makale, 1858 yılına ait cilt.

12. Life of Mohammad, W. Erving, 1849, İngiltere.

13. Histoıy of islam, Dozy, 1861, Felemenk.

14. National Reviezo, "Great Arabs" başlıklı makale, 1861 yılma ait cilt.

15. Life of Mohammad, Miur, 1861, İngiltere.

16. Life of Mohammad, De Lane, 1861, İngiltere.

17. Mohammad et Koran, Barthelmi de Sainheller, 1865, Fransa.

18. Kur'ân ve İslâmiyet Üzerine Makaleler, Nöldeke, 1869, Almanya.

19. Quarterly Reviezu, "islam" başlıklı makale. 1869 Yılına ait ciltte bulunmaktadır.

20. Prestige Quarterly Reviezu, "Mohammad" başlıklı makale, 1872 yılına ait cilt­te bulunmaktadır.

21. İslâmiyet Müessisinin Tarihi, Julius Charles, 1874, Fransa.

22. Contemporary Review, "Muhammed ve Müslümanlık" başlıklı makale, 1875 yılma ait ciltte bulunmaktadır.

23. Mohammad and îslam, B. Smith, 1875, İngiltere.

24. Arabistan Tarihi, Sedülot, 1877, Fransa.

25. Vâkıdî Hakkında Mütalaalar, VVellhausen, 1882, Almanya.

26. Hayat-ı Muhammed, Krehl, 1884, Almanya

27. îslâmiyeti Tedkik, I. Goldziher, 1890, Almanya.

28. Târih-i Edyân, E. Renan, 1890, Fransa.

29. Hayât-ı Muhammed, H. Grimme, 1894, Felemenk.

30. îslâmiyete Dair Fikirler, Henri de Castri, 1898, Fransa.

31. Muhammed ile Yarım Saat, VVallaston, 1905, İngiltere.

32. Mohammad, Margoliouth, 1905, ingiltere.

33. Muhammed ve İslâmiyet, Koelle, 1894, İngiltere.

34. islam Tarihi, P. Caetani, 1913, İtalya.

35. îslâmiyetin Ruhanî ve Ahlâkî Düsturları, Leonard, 1909, İngiltere. Islâmî konular üzerinde çalışan Avrupalı yazarları üç bölüme ayırabiliriz:

1. Arapça'yı ve asıl kaynakları bilmeyenler:

Bunların bilgi hazinesi, başkalarının yazdığı eserler ve tslâm kaynaklarından yaptıkları tercümelerdir. Bu bölümdeki şarkiyatçıların işi sadece değişik yorum ge­tirebilecekleri İslâm kaynaklarındaki bazı konulara kendi karakterleri ve düşünce­lerine göre bir şekil vermekten ibarettir. Ne tuhaftır ki aralarından Gibbon gibi, kül yığını içinden altını bulup çıkaran güçlü görüş ve vicdan sahipleri de çıkmıştır. Ama sayıları çok azdır.

2. Arap edebiyatında, îslâm tarihinde ve İslâm felsefesi dalında uzman oldukları halde, İslâm dinî kültüründen ve sîret ilminden haberdar olmayanlar:

Bunlar siyer veya İslâm dini üzerinde farklı bir eser yazmamışlarsa da Arapça bildikleri zannıyla İslâm veya İslâm'ın Peygamber'i hakkında son derece cesaretle istediklerini yazmışlardır. Örneğin İbn Sa'd'ın Tabakât'mı yayınlayan meşhur Al­man bilgini Sachau'nun geniş bilgisini ve Arapça'yı iyi bildiğini kim inkâr edebi­lir? Bîrûnî'nin Kitâbul-Hind isimli eserinin girişini kıskanılacak kadar incelikle yaz­mıştır. Ama aynı giriş yazısında İslâm'la ilgili meselelerde öyle kasıtlı şeyler yaz­maktadır ki, insanın onu okuyunca bu adam benim biraz önce düşüncelerini oku­duğum o saygın kişi midir diye hayrete düşüp okuduklarım unutası gelmektedir.

Alman Nöldeke, Kur'ân'ı özel şekilde incelemiştir. Ama Encyclopedia'nm 16. cil­dinde Kur'ân-ı Kerîm üzerine yazdığı makale, yer yer sadece kendisinin katılığını, taassubunu değil, hatta cahilliğinin ve İslâm hakkındaki bilgisizliğinin ipuçlarını ele veriyor.

3. İslâmî ve dinî bilgi kaynaklarını yeterli derecede inceleyen şarkiyatçılar:

Örneğin Palmer veya Margoliouth gibi kişiler. Bunlardan birçok şey umardık. Ama Arapça bilmelerine, çok geniş incelemelerde bulunmalarına, kitapları derin­den mütalaa etmelerine rağmen, onların İslâmî konulardaki durumu Görüyorum herşeyi ben ama, / Gördüklerimin hiçbirini anlayamıyorum diyen şairin sözüne benze­mektedir.

Margoliouth, İmam Ahrned b. Hanbel'in Müsned'mm altı kalın cildinin her bir harfini okumuştur. Kesin bir iddia ile diyebiliriz ki: Bizim dönemimizde hiçbir Müslüman bu nitelikte bir eser ortaya koyduğunu ileri sürerek onunla rekabet ede­mez. Ama mezkur Profesör Margoliouth'un Hz. Peygamber'in hayatı üzerine yaz­dığı kitaptan daha fazla yalan, iftira, saptırma yapan ve taassuba örnek olan başka bir kitap gösterilemez. Onun bu kitapta becerdiği harikulade bir iş varsa, o da için­de hiç bir kötü yanı bulunmayan en sade, en açık ve en basit bir olayı bile kendi be­ceri ve üstün kabiliyetiyle kötü bir görüntüye çevirmesidir.

Dr. Sprenger, ünlü bir Arapça uzmanıdır. Bir kaç yıl Kalküta'daki Medrese-i Aliye'nin müdürü oldu. Lucknovv şehrine gelerek benim de gözden geçirip incele­diğim devlet kütüphanesinin raporunu yazdı. Hafız İbn Hacer'in Kİtâhü'l-İsâbe fî Ahvâli's-sahabe'sini ilk önce o tashih ederek Kalküta'da bastırdı. Ama Hz. Peygam­ber'in mübarek hayatı üzerine yazdığı üç ciltlik kalın kitabını okuyunca hayretten donakaldık.[78]

Avrupalı yazarların hatalarının, yalan yanlış yazmalarının en büyük sebebi; di­nî ve siyasî katılıkları, dondurulmuş duyguları ve şartlanmış ruh yapılandır. Ama kendilerini mazur görebileceğimiz başka nedenler de vardır:

1. Birbirinden farklı bu sebeplerin en başta geleni, onların bütün dayanakları­nın ve başvurdukları bütün bilgi kaynaklarının, sadece siyer ve tarih kitaplarından ibaret olmasıdır. Örneğin, Vâkıdî'nin Megâzî'si, İbn Hişâm'm Sîret'i, Muhammed b. îshâk'ın Sîret'i, Taberî'nin Târîh'i vs. onların başvurdukları yegâne kitaplardır.

Müslüman olmayan bir kişinin, Hz. Muhammed'in hayatını kaleme almak is­tediği zaman, siyer üzerinde yazılmış eserlere başvurmak zorunda olacağı ortada­dır. Ama gerçek şu ki; siyer kitaplarından hiç biri sağlamlık ve güvenilirlik açısın­dan üstün derecede değildir. Bu konuda üstte geniş bilgi verilmiştir. Siyer yazarla­rını bir tarafa bıraksak da, kendilerinden siyerle ilgili rivayetler yapılan Seyf, Sür-rî, tbn Seleme, ibn Nuceyh gibi kişiler genellikle zayıf rivayetleri olan kimselerdir. O yüzden genel ve basit olaylarda onların şahitlikleri yeterli olsa da, üzerine İs­lâm'ın ana esaslarının temellendirildiği olaylar hakkında onların verdikleri bilgiler yetersiz ve geçersizdir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin hayatıyla ilgili kesinlik ve gerçeklik taşıyan olaylar, hadis kitaplarında sahih ve sağlam rivayetlerle nakle­dilmiş olan hadislerde bildirilenlerdir. Avrupalı yazarlar bu bilgi birikiminden ta­mamen habersizdirler. Biraz haberi olanlar da vardır. Örneğin Margoliouth böyle­dir. Fakat herşeyden önce o şahıs bu sahada uzman değildir. Uzman olsa neye ya­rar? Bir taassup kıvılcımı yüzlerce bilgi deposunu yakmaya yetmektedir.

2. Diğer büyük bir sebep de Avrupalıların delilleri ve rivayetleri inceleme ve doğrulama metodunun bizim inceleme metodumuzdan çok farklı olmasıdır. Avrupalılar, rivayet edenin doğru mu yanlış mı söylediğine hiç bakmazlar. Onun ah­lâk ve alışkanlıklarının ne olduğuna, hafızasının nasıl olduğuna önem vermezler. Onlara göre bu tür araştırma ve inceleme mümkün olmadığı gibi gerekli de değil­dir. Onlar; sadece râvinüı anlattığı şeylerin akla, mantığa ve gerçeklere tam uyup uymadığına bakarlar. Farzedelim ki en yalancı bir râvi, mevcut akıl ve mantık prensiplerine ve yaşanan olaylara göre doğru zannedilen bir olayı anlatıyor. Anla­tışı tamamen birbirine irtibatlı olup kopukluk bulunmuyor. Böyle bir durumda Avrupalıya göre; anlatılan olayın doğru olduğu kabul edilir.

Bunun aksine, müslüman tarihçiler, özellikle de hadisçiler, rivayetin bizzat kendisine aldırış etmezler. Onlar ilk Önce "Esmâu'r-Ricâl" kitaplarmda o kişmin adının güvenilir insanlar listesine kaydedilip edilmediğine bakarlar. Eğer kayde-dilmemişse onlara göre bu kişinin anlattıklarına değer verilmez. Aksine güvenilir bir râvinin anlattıkları, temel bilgilere aykırı da olsa, hatta zahirde akla uygun ol­masa dahi, kabul görebilir.

Avrupalıların bu metod farklılığı, eserlerini de etkilemiştir. Örneğin Avrupalı­lar en çok Vâkıdî'nin anlattıklarına güvenmektedirler. Bunun da sebebi, Vâkıdfnin anlattığı olayların, son derece irtibatlı ve zincirleme yürümesidir. Ayrıntılara ait olaylar kendi aralarında birbirlerine bağlantılı olarak devam etmektedir. Hiç bir yerde boşluk bulunmamaktadır. Bir tarihi cazip kılabilecek her şey anlattıklarında vardır. Ama onun bu yaklaşımı işin sırrını ortaya koymaktadır. Yüz yıldan daha uzun bir zamandan beri sadece ağızdan ağıza nakledilen rivayetlerin bu kadar ay­rıntılarıyla anlatılması imkânsızdır. Sadece tarihî bir roman üslubuyla yazılırsa olabilir. Vâkıdî'nin yaptığı; birkaç olayla ilgili malumatı öne koyarak tahminler, kanaatler, genel bilgi ve ihtimaller yardımıyla sade bir olayın allanıp pullanarak, süslenip püslenerek takdim edilmesidir. Fakat bu cüreti sadece Vâkıdî gösterebil­miştir. Hadis bilginleri böyle şeylerden uzaktırlar. Bununla birlikte her yerde sade­ce râvinin güvenilir olmasının yeterli olmayacağı da inkâr edilemez. Güvenilir in­sanlar da yanlışlık yapabilir ve yapmışlardır. O yüzden hadisçilerin ortaya koydu­ğu ve bazı yerlerde Vâkıdî'nin unuttuğu "dirayet metodu"na son derece sıkı bir şe­kilde bağlı kalmmalıdır.

Avrupalı yazarların Hz. Peygamber'in ahlakıyla ilgili yaptıkları tenkitler veya onların eserlerini okuyanların kafasında Hz. Peygamber hakkında kendiliğinden doğan olumsuz düşünceler şöyle sıralanabilir:

1. Hz. Peygamber'in hayatı, Mekke dönemi boyunca Peygamberce bir hayattır. Ama Medine'ye göç ettikten sonra güç ve kuvvet elde edince birden peygamberlik hükümdarlık şekline dönüşmektedir. Hükümdarlığın değişmez karakteri olan güç kullanma, öldürme, intikam alma, kan dökme gibi şeyler kendiliğinden ortaya çık­maktadır.

2. Çok evlilik ve kadınlara düşkünlük.

3. Baskı ve zora dayanarak dini yayma.

4. İnsanların köle ve cariye yapılmasına izin verme ve buna göre hareket etme.

5. Dünyacı insanlar gibi davranma ve kendi başarısı için fırsat kollama.

Bu vehimler Avrupalı yazarların eserleri okunduğunda kendiliğinden ortaya çıkar; çünkü bunların yazarları kendi toplum ve kültürlerinin islâm hakkındaki vehimlerini taşımaktadırlar.

Bu bakımdan kitabımızı okuyanlar bütün olayları okurken bu hassas noktayı gözönünde tutmalıdırlar. Batılılar'ın yaptıkları itirazların tarihî gerçeklere ve kıs­tas kabul edilen temel ölçülere uyup uymadığına dikkat etmelidirler.[79]

Kitabın Telifinde  İzlenen  Metod

 

Bu kitabı yazarken izlediğimiz metodu şöyle özetleyebiliriz:

1.  Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılmış olan sîret ile ilgili bilgilere birinci sırada yer verdik. Asr-ı Saadet'teki birçok olay hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açıklama veya işaretlerin olduğu kesindir. Bunlar, çelişen görüşler üzerinde kesin kararlar ortaya koymaktadır. Ama siyer yazarlarının Kur'ân âyetleriyle fazla ilgilenmedikleri gö­rülmektedir. Bundan da birtakım çelişkili görüşler ortaya çıkmıştır.

2. Kur'ân'dan sonra, Hz. Peygamber'in kendi buyrukları olan hadislerde ver­diği bilgileri tercih ettik. Sahih hadislerde bildirilen bilgiler karşısında, siyer bilgi-sindeki rivayetleri dikkate almadık. Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarmda an­latılan ve bildirilen olaylar karşısında siyer veya tarih kaynaklarının ileri sürdüğü rivayetlerin hiç bir önemi yoktur. Siyer ve tarih yazarlarının yaptıkları en büyük hatalardan biri de, olayları hadis kitaplarında konuları ve başlıkları nereye yazıl­mışsa o şekilde aramalarıdır. Öyle yerlerde aradıkları konudaki hadisi bulamadık­ları zaman, daha zayıf derecedeki önemsiz rivayetlere başvurmuşlardır. Ama ha­dis kitaplarında genişçe anlatılan olaylar dolaylı olarak o konuya temas eden baş­ka yerlerde rivayet edilmiştir. O yüzden genel bir araştırma ve incelemeyle hare­ket edilseydi, önemli olaylara ait rivayetler altı sahih hadis kitabında bulunurdu. Bu eserimizin en büyük özelliği, işte bu siyer uzmanlarının dikkatlerinden tama­men kaçan hadis kitaplarından araştırarak topladığımız bol miktardaki bilgiyi içi­ne almasıdır.

3. Herkes tarafından bilinen olaylarda îbn Sa'd, Ibn Hişâm ve Taberfnin genel rivayetlerini gözönünde tuttuk. Ama az da olsa, bir önem taşıyan olaylar üzerinde tenkit ve araştırmayla hareket ettik. Elimizden geldiği kadar, ince eleyip sık doku­duk. Özel önem taşıyan bu işi başarmak için Ibn Sa'd, İbn Hişâm ve Taberfnin ki­taplarından yüzlerce râvi ismi seçtik. Sonra incelemek istediğimiz rivayetin kolayca incelenmesi için Esmâu'r-Ricâl kitaplarından râvilerin 'cerh ve tâdil'ini belirten bir liste ortaya koyduk.

4. Yukarıda genişçe anlatılan eksiklik ve hataları olabildiğince düzeltmeye ça­lıştık.[80]

 

Kitabımızın   Bölümleri

 

Kitap beş bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde kısaca Araplar, Kabe'nin özellikleri ve Peygamber'in doğu­mundan ölümüne kadar geçen genel durumu, hayatında başından geçenler ve sa­vaşları bulunmaktadır. Birinci cildin ikinci bölümünde Peygamber Efendimizin ki­şisel ahlâkı ve davranışları genişçe anlatılmaktadır. Ehl-i Beytinin ve temiz eşleri­nin durumları da aynı bölümde ele alınmaktadır.

İkinci bölüm, peygamberlik makamını ele almaktadır. Peygamberliğin amacı ve Peygamber'in iman öğretisi bu bölümde anlatılmıştır. Peygamber'e ait mesele­ler bütün detaylarıyla bu bölümde ele alınmış; beş temel farz, bütün emirler, yasak­ların başlaması, kademe kademe değişimin gelişme seyri ve bunun yarar ve hik­metleri ile diğer dinlerle karşılaştırılması bu bölümde anlatılmıştır. Yine bu bölüm­de; îslâm-öncesi Arapların inanç, âdet ve ahlâkî davranışlarının daha önce nasıl ol­duğu, islâm'ın bunlarda ne gibi düzeltmeler yaptığı, ne gibi ıslahatlarda bulundu­ğu, hatta bütün dünyanın ıslahı için İslâm'ın ne gibi esaslar ortaya koyduğu ve bunların neden ve nasıl dünya için her dönemde yeterli olacağı gözler önüne seril­mektedir.

Üçüncü bölüm, Kur'ân-ı Kerîm'in 23 yıl içinde kademe kademe inişinden, i'câz sebeplerinden ve içerdiği hakikat ve sırlardan bahsetmektedir.

Dördüncü bölümde mucizelerin genişçe anlatılmı, teker teker dökümü yapıl­maktadır. Eski siyer kitaplarında mucizelere ayrı bir bölüm tahsis edilmekteydi. Ama günümüzde bunları tamamen ayrı bir kitap halinde yazma gereği vardır. Çünkü mucizelerle birlikte mucizenin aslının ne olduğundan ve mucizenin olabi­lirliğinden bahsetmenin gerekliliği de karşımıza çıkmıştır. Miraç veya yemeğin be­reketlenmesi gibi tarihi belli olan mucizeleri o yılın olayları arasında yazdık.

Beşinci bölüm, özellikle Avrupalı yazarların eserlerin tenkit ve tahliline aittir. Yani Avrupalı yazarlar Hz. Peygamber ve İslâm dini hakkında ne yazmışlardır? Onların bilgi birikimleri nedir? Tarihî olaylar üzerinde neden hata yapmaktadır­lar? İslâmî meselelere yaklaşmada görülen hataları nelerdir? Hz. Peygamber sallal-lahu aleyhi vesellem'in ahlâk ve âdeti yahut îslâmî meseleleri üzerinde yaptıkları tenkitlere cevaplar yer almaktadır. Henüz yazılmamış olan bu bölümlerin belirti­len bu sırayla yayınlanması şart değildir. Malzemesi hazırlanmış ve düzenlenmiş olan bölümler öncelikle yayınlanmalıdır.[81]

 

Kaynakça   Ve   Atıflar

 

Tarih ve rivayetleri kaydederken yapacağımız ilk şey, atıf ve kaynakların en başta belirtilmesidir. Bu yüzden birkaç önemli meseleyi açıklama zorunluluğu vardır:

1. Sadece gözden geçirdiğimiz kitaplara atıflarda bulunduk.

2. Bir dereceye kadar önemli olan olaylar konusunda sadece sahih hadislere ve­ya güvenilir, delilli, ispatlı tarihî rivayetlere atıfta bulunduk. Ama sıradan olaylar veya gazvelerle ilgili ayrıntılara girip onlar üzerinde uzun uzun bilgi vermeye, ha­dis âlimi gibi inceleme ve tenkit yapmaya girişmedik.

3. Basılmış kitaplara atıfta bulunurken basımevinin adını da bildirdik. Yazma eserler konusunda yukarıda geçen siyer kitapları fihristinde elimizde bulunan ki­tapları belirttik.

"Başarım ancak Allah tarafmdandır. O'na dayandım ve O'na yöneldim."[82]

 



[1] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 31-35.

[2] Futûhu'l-Büldân, s. 471, Avrupa baskısı.

[3] îbn Sa'd, Tabakât, Bedir gazvesi, s. 14.

[4] Ebu Davud, c 2, s. 77.

[5] Kadı tbn Abdilberr'ın Câmiu'l Beyâni'l-llm kitabının Sâdıka'yı anlattığı bölüm, Mısır baskısı, s. 77.

[6] Sahîh-i Buhâri, Cihâd/34,110.

[7] Buharı c. I, s. 21-22.

[8] İbn Mâce, Sünen, s. 130 ve Ebu Dâvûd, c I, s 155-156.

[9] Buhârî, c. I, s. 5,15

[10] Buhârî, c. I, s. 15.

[11] Allâme Zehebî'nin Tezkiretu'l-Huffâz isimli eserinde imam Zühri’yi anlattığı bölüm.

[12] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 35-38.

[13] Molla Ahyyu'l-Kârî'nın el-Mevdûât isimli esen, Muctebâî Matbaası baskısı, s 85.

[14] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 38-39.

[15] Kadı İbn Abdılberr, Câmı'u beyâni'l-ûm, Mısır baskısı, s 136

[16] İbn Nedîm'm el-Fihrist isimli esen, s. 244.

[17] Atâ b. Dinar'ın hayatı için bk. Mizan ul-1'tidâl.

[18] îbn Abdilberr, a.g.e., s. 36

[19] îbn Sa'd Tabakât, 2. bölüm, s. 134

[20] Tehzîbu't-Tehztb, Ebu Bekir b. Muhammed ve Amre bn. Abdurrahman'ın hayatları; İbn Sa''d,Tabakât, 2 bö­lüm, s. 134

[21] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 39-40.

[22] Tehzîbu't-Tehzîb, Asım b. Ömer b. Katâde'nin hayatı.

[23] a.g.e., İmam Zührî'nin hayatı.

[24] a.g.e., Musa b Ukbe'nin hayatı.

[25] a.g.e., Muhammed b- îshâk'ın hayatı.

[26] a g.e., Muhammed b. Sa'd'm hayatı.

[27] a g.e., Muhammed b. Sa'd'm hayatı.

[28] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 40-45.

[29] Zerkânî, Mevâhİb, c. 3, s. 10.

[30] Bombay'daki Cami Mescid (Câmi-i kebîr)'in kütüphanesinde elyazma bir nüshası vardır.

[31] Bu kitaplar Keşfu'z-Zunûn isimli eserin, Sîrct başlıklı bölümünde zikredilmiştir.

[32] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 45-50.

[33] Dr. Sprenger, Kalküta'daki Asiatic kulübünde uzun süre ilmî çalışmalarda bulunmuş ünlü Arapça uzma­nı bir Almalıdır. Muhteşem bir eser olan el-îsâbe'y\ kendisi tashih ederek Kalküta'da bastırmıştır. Bu ki­tabın önsözünde şunları yazmaktadır: "Biyografi (-Esmâu'r-Ricâl) gibi muhteşem bir ilim daimi -ki, bu sayede bugün beşyüz bin insan hakkında bilgi sahibi olabilmekteyiz- icad edip ortaya çıkaran müslü-manlar gibi bir millet daha önce dünyaya ne gelmiştir, ne de bugün mevcuttur."

[34] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık:51-53.

[35] Tırmızî, Abdest bolumu, s 12

[36] Fethu'l-Muğîs, Lucknow baskısı, s. 114. Ne yazık ki, eser çok bozuk basılmış olduğundan bazı ibareleri bu baskıdaki şekle göre naklettim. Bu metod bizzat İbn Cevzî'nin koyduğu bir metod olmayıp, aksine Ibn Cevzî hadisçüerin kullandığı metodu nakletmiştir.

[37] Muctebâî Matbaası baskısı, Delhi, s 92 vd.

[38] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 53-56.

[39] Menâr Matbaası baskısı, s. 119.

[40] Kitâbu't-Tevessul, 101. Ayrıca bk. Zehebf, Tezkıretu'l-Huffâz, Hâkim'in hayatı bölümü

[41] Îbn Teymıye, a g.e , s 105-106.

[42] Molla Ahyyu'1-Kârî, Mevduat, s. 13, Mısır baskısı,

[43] Bu hadis, el-Meuâhibu'l-Ledünniyye'de yeralmaktadir. Bu nakilde son derece mübalağalı ifadeler kullanıl­mıştır. Hadisin sadece küçük bir parçasını naklettik.

[44] Bedir savaşını anlatırken bu hadisin asıl metnini nakledeceğiz.

[45] Zerkânî, c. 3, s. 11.

[46] İbn Hacer, el-isâbe, s. 10-11.

[47] Bu ifadeler için bk. Fethu'l-Muğîs, s 166-168.

[48] "Zabt" terimi hadis bilginlerinin kullandıkları bir kavram olarak; herhangi bir rivayetin sözlerini ve an­lamını çok iyi anlamak ve anlatmak anlamına gelir.

[49] Fethu'l-Muğîs, s, 120.

[50] Sahîh-i Müslim, Talâk/34.

[51] Fethu'l-Bârî, c. 8, s. 333, Mısır.

[52] Kastalânî, c. 5, s. 389.

[53] Ebu Davûd, Tahâret/23, 26; Ibn-i Hanbel, 6/283.

[54] Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi'nde: "Bundan anlaşılıyor kî o kitap gayri ciddi olarak hoş vakit geçirmek için yazılmıştır" diye yazmaktadır. -Nitekim ilk dönemlerde mektuplar bir çekmecede biriktirilir ve sa­rılarak rulo halinde korunurdu

[55] Sahîh-İ Müslim, Cenâiz/22; Nesâ'î, Cenâiz/15.

[56] Sahîh-i Buhârî, Teyemmüm/8.

[57] Sahîh-i Müslim, Cenâiz/22.

[58] Sahîh-i Buhârî, Talâk/41.

[59] Zâdu'l-Me'âd, c. 2, s. 96. Kampur baskısı.

[60] Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi üstteki hadisin zikredildiği yer.

[61] Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi, Kitâbu'l-Cıhâd, Bâb el-Fey'.

[62] Fethu'1-Bârî, c. 6, s. 260, Mısır baskısı.

[63] a.g.e., c. 8, s. 384.

[64] a.g.e., c. 7, s. 122.

[65] Sahih-i Buhari, İlim /20 Rivayette bu çatışma bütün genişliğiyle anlatılmıştır. Burada sadece özetini naklettik.

[66] Tirmizrnin Kitâbu'1-llel bölümünde bunlar hakkında bu açıklamalar verilmiştir. Benzer bir hadis için bk.

tbn-i Hanbel, 2/116.

[67] Bu ifadelerin hepsi tbn Mâce'nİn Süncn'inde giriş bölümünde geçmektedir. Bk. s. 4-5, Lucknow.

[68] İbn Mace, s. 5.

[69] Sahih-i Müslim, Cenaiz /22.

[70] a.g.e., Cenaiz /22.

[71] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 57-76.

[72] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 76-77.

[73] Bosworth, Smith, Muhammed and Muhammedanism, s. 63.

[74] Henry de Castry'nin Arapça tere, Mısır baskısı, s. 8-10.

[75] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 77-78.

[76] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 78-79.

[77] Margoliouth, Muhammed, s. 1.

[78] Bu kitap Almanca'dır. Almanca bilmiyorum, ama birçok yazar onun ifadelerini nakletmiştir. Bu nakille­ri biz de gördük.

[79] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 15-18.

[80] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 79-85.

[81] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık:85-86.

[82] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 86-87.