Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Birinci Bölüm - İslam Tarihi - Sonpeygambermevlanasiblinumani - 3. Sayfa

BİRİNCİ BÖLÜM... 1

İSLÂM ÖNCESİ DÖNEM... 1

I. Arabistan Ve Araplar. 1

Bölgeye  Bu  Adın  Verîlmesînln  Sebebi 1

Coğrafî  Durumu. 2

Arabistan'ın  Eski  Dönemine Ait  Tarihsel   Kaynaklar. 2

Eski   Arap   Devletleri 4

Arapların   Medeniyet  Ve   Kültürleri 6

Eski  Araplarda  Dln. 8

Allah İnancı 9

Hıristiyanlık,   Yahudilik  Ve   Mecusilik. 10

Hanlf  Dlnl 11

Bilinen   Dinlerin   Araplar Üzerindeki  Etkileri 12

II. Hz. İsmail'in Soyu. 13

Hz.   İsmail   Nereye   Yerleşti?. 14

Kurban  Edilmek  İstenen  Kimdi?. 15

Kurban  Edilme  Yeri 18

Kurban  Hatırası 19

Kurban  Kesmenin  Asıl  Mahiyeti 20

III. Mekke-Imükerreme Ve Kabe. 21

Kabe'nin  İnşası 23

Hz.   İsmail'in   (As)   Kurban   Edilmesi 25

IV. Hz. Muhammed'in (Sav) Soyu. 25

V. Hz. Muhammed'ın (Sav) Doğumu. 29

Doğum Tarihi 30

Emzirilmesi 31

Ebu Tallb'in Himayesi 33

Suriye'ye  Yolculuğu. 33

Peygamberimizin   Ficar   Harbine   Katılması 35

Hılfu'l-Fudul 35

Kabe'nin  Tamiri 36

Ticari  Faaliyeti 37

Hz.   Hatice   (Ra)   İle   Evlenmesi 38

Seyahatleri 39

Şirk Merasimlerinden  Sakınması 39

Allah'ın  Birliğine  İnananlarla  Görüşmesi 40

Hz.   Peygamber'in   Samîmi   Dostları 41

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

İSLÂM ÖNCESİ DÖNEM

 

I. Arabistan Ve Araplar

 

Bölgeye  Bu  Adın  Verîlmesînln  Sebebi

 

Arabistan'a bu adın verilmesi hakkında çeşitli görüşler vardır. Dil bilginle­ri, "Arab ve A'râb'ın anlamı, düzgün ve güzel konuşmaktır" demektedir­ler. Arabistan halkı, kendi güzel konuşmaları karşısında bütün dünyanın bir hiç olduğunu kabul ettikleri için, kendilerine "Arab" (=düzgün ve güzel konu­şan), diğer milletlere de "Acem" (=bozuk konuşan) derlerdi.

Bazılarına göre: "Arab" kelimesi aslında "Arabe" şeklindeydi. Nitekim bazı es­ki şiirlerde "Arab" kelimesi yerine "Arabe" kelimesi kullanılmıştır.

"Arabe" kelimesinin Sâmî dillerdeki anlamı, çöl ve düz ova demektir. Arabis­tan'ın büyük bölümü çöl ve düz ova olduğu için zamanla bütün ülkeye Arabistan denmeye başlanmıştır.[1]

 

Coğrafî  Durumu

 

Arabistan'ın dört tarafmı kuşatan sınırlar şöyledir: Batı tarafı Kızıldeniz'le, doğu tarafı Basra Körfezi ve Umman Denizi ile, güneyi Hind Okyanusu'yla, kuzeyi de­ğişik görüşlere göre değişik kara çizgileriyle çevrilmiştir. Bazıları bu sınırı Halep şehrine ve Fırat nehrine kadar genişletmektedir.

"Tîh" adı verilen Sînâ yarımadasını birçok Arap ve Avrupalı yazar Mısır sınır­ları içinde saymaktadır. Ama jeolojik bakımdan o bölge de Arabistan'a aittir. Dü­zenli olarak Arabistan'ın bir ölçümü yapılmamıştır. Bununla birlikte denilebilir ki, Almanya ve Fransa'dan dört kat daha geniş bir alana sahiptir. Uzunluğu hemen hemen 1500, genişliği 600 mil ve genel yüzölçümü 1.200.000 mil karedir. Ülkenin büyük bölümü çöldür. Dağ ağı bölgenin her tarafına yayılmıştır. En uzun dağ di­zisi Cebelü's-Serât'tır. Güneyde Yemen'den başlayarak kuzeyde Şam'a kadar uza­nır. En yüksek tepesi 8.000 fit (ykl. 2400mt.) yüksekliktedir. Arabistan'ın bazı böl­geleri verimli ve yeşildir.

Bol miktarda gümüş ve altın yataklarına sahiptir. Allâme Hemedânî, Sıfâtu Cezîreti'l-Arab isimli eserinde bu ocakların yerlerini belirtmiştir. Ticaretle uğra­şan Kureyş kabilesi, tarihçilerin yazdıklarına göre, daha çok gümüş ticareti ya­pıyordu. Avrupalı bilgin Burton, Medyen'in altın madenleri üzerine bir kitap yazmıştır.[2][3]

 

Arabistan'ın  Eski  Dönemine Ait  Tarihsel   Kaynaklar

 

İslâm öncesi Arabistan tarihinin kaynakları aşağıda sıralanmıştır:

1. Cahiliye dönemine ait bazı eserler: Bu eserler Hîre hükümdarlarının kütüphane­sinde korunmuştur. Ibn Hişâm bunları ele geçirmiş ve Kitâbu't-Tîcân isimli eserin­de bunları teker teker anlatmıştır.

2. Sözlü rivayetler: Arapların hafızası son derece güçlüydü. O derece ki, bugün Cahiliye dönemine ait geniş ölçüde ve bol miktarda bulunan şiirler îslâm dönemi­ne kadar hafızalardan silinmemiş, ağızdan ağıza nakledilerek gelmişti. O yüzden Arabistan'ın eski tarihine ait yeterli derecede bilgi birikimi vardı. Tasm, Cedyes, Ud, Semûd gibi soyu tükenmiş Arabistan kavimleri hakkında da hafızalarda bir­çok bilgi birikimi vardı. Hafızalarda korunan bu rivayetler aracılığıyla İslâm tarih­çileri Arabistan'ın eski tarihi üzerinde çeşitli eserler ortaya koyabilmişlerdir. Örne­ğin Hişâm Kelbî, Tasm ve Cedyes, Yemen'e bağlı kabileler (=Tebabi'e) ve diğer Arabistan hükümdarları üzerinde çeşitli kitaplar yazmış, Ibn Nedîm, bunları Fih­rist isimli eserinde zikretmiştir.[4]

3. Cahiliye dönemi şiirleri: Bu şiirlerde birçok hükümdar, millet ve Arap sarayla­rı anlatılmıştır. Sıfâtu Cezîreti'l-Arab ve Mu'cemu'l-Buldân isimli kitaplarda bu şiir­lerden bolca vardır. Bu eski kaynaklardan Allâme Hemedânî, îklîl isimli eserini te­lif etmiştir.[5] Özellikle bu eserin sekizinci bölümü Himyer hükümdarlarının eski eserlerini ve Himyer yazıtlarını kapsamaktadır.

4. Avrupalıların îslâm ve Arap kültürü üzerine yazdıkları eski eserler: Örnek olarak Yunan yazarları, -Milattan dörtyüz yıl önce yaşamış olan Theophrastus'tan başla­yarak Batlamyus'a kadar- birçok Arap kabilesinin adlarım yazmışlar ve onların yerleşim yerlerine varıncaya kadar belirtmişlerdir. Romalı tarihçi Pliny de Araplar hakkında yazmıştır. Ama son derece kısa ve özlüdür.[6]

5. Arapların harabe haline gelmiş eski mimari eserleri ve kitabeleri: Bunları, ilk dö­nem İslâm âlimleri keşfetmişlerdi. Günümüzde ise Avrupalılar bunlardan bol mik­tarda kitabeyi ortaya çıkarmışlardır.[7]

 

Arap  Kabile Ve Toplulukları

 

Arap tarihçiler, Arap kabilelerini ve topluluklarını üç kısma ayırmışlardır.

Arab-ı Bâide: Yani, Arapların en eski kabileleri olup, İslâm'dan çok Önce son bulmuşlardır.

Arab-ı Aribe: Arab-ı Bâide'den sonra Arapların asıl toplumunu meydana geti­ren Benî Kahtân Araplarıdır. Asıl vatanları Yemen'dir.

Arab-ı Müsta'rebe: Benî İsmail, yani Hz. İsmail'in oğullarından oluşan ve Hi­caz'a yerleşmiş soyudur.

Hz. Peygamber'in dedesi Adnan'dan gelen, Adnânî kabileler de denen Benî İs­mail ve Benî Kahtân, İslâm'ın doğuşu sırasında bölgenin asıl sakinleriydi. Bunlar­dan başka şurada burada dağınık biçimde yerleşmiş yahudiler de bulunuyordu. Dolayısıyla Arabistan üç değişik millî unsurdan oluşmuştu. Her unsurun aslı, Ye-men'den Şam'a kadar dağılmış olan sayısız kabile ve kollardan oluşuyordu. Her bir kolun da kendi içinde kolları vardı. Bu kitapta adları çok geçeceğinden, onların özet bir krokisini aşağıya alıyoruz:

Benî Kahtân (Kahtân Oğulları):

Bu hanedanın üç büyük kolu vardır. Kudâ'a, Kehlân, Ezd.

Yemen'de hüküm sürmüş olan Himyer kabilesi Ezd'in bir koludur. Ama konu­muzun dışındadır.

1. Kudâa kabileleri:

Genellikle nesep âlimleri, Kudâa'yı Benî Kahtân'la birleştirirler. Biz de onlara uymaktayız. Araştırmalara göre Benî İsmail'dendirler. Kimden olurlarsa olsunlar, aşağıda sıralanan biçimde kolları vardır.

Benî Kelb, Benî Tennûh, Benî Cürm, Benî Cüheyne, Benî Nehd, Benî Azre, Be­nî Eşlem, Belî, Süleyh, Dac'am, Tağlib, Nemr, Esed, Teymü'1-Lât.

2. Kehlân:

Büceyle, Has'am, Hemedân, Kinde, Mezhic, Tayy, Lahm, Cezzâm, Amile.

3. Ezd:

Medine'deki ensâr işte bu grubun bir koluydu. Evs, Hazrec, Huzâa, Gassân, Devs.

Mudar kabilesinin de içinde bulunduğu meşhur Adnanî kabileler aşağıda sıra­landığı şekildedir. Mudar kabileleri daha ilk başta Handefoğulları ve Kaysoğullan diye iki aileye bölünmüştürler:

1. Handef: Huzeyl, Kinâne, Esed, Dabbe, Müzeyne, Rebâb, Temîm, Hevn. Bunlardan her birinin değişik kolları vardır.

2. Kays: Advân, Gatafân, A'sar, Süleym, Hevâzin.

Bunlardan Gatafân'm Abs, Zebyân, Fezâre ve Murre; A'sar, Gına ve Bâhile; He­vâzin, Sa'd, Nasr, Huseym, Sakîf ve Benî Amir kabileleri mevcuttur. Benî Amir de, Benî Hilâl, Benî Numeyr ve Benî Ka'b'a bölünmüştür.

Yahudi kabileleri: Benî Kaynukâ, Benî Nadîr, Benî Kureyzâ.

Benî Kahtân ve Ismailoğulları, islâm'dan önce çeşitli devletler kurmuşlardı. Bunlara dair de bazı bilgilere rastlanmaktadır.[8]

 

Eski   Arap   Devletleri

 

Ele geçen kitabeler ve diğer tarihsel bulgulardan ortaya çıkan şudur ki; İslâm'dan önce Arabistan'da medeniyet izleri bırakmış beş hükümdarlık yaşamıştır.

1.  Metinliler: Maîn, bir zamanlar bir imparatorluğa başkentlik yapmış, Ye-men'de bir yerleşim merkezinin adıdır.

2. Sebeliler: Yani Sebe' kavmi.

3. Hadramûtlular: Hadramût, Yemen'in ünlü bir şehrinin adıdır.

4. Katbânhlar: Katbân, Aden'de bir merkezin adı olup, bugün izine rastlanma­makta, yeri tesbit edilememektedir

5. Nabatîler: Hz. İsmail'in bir oğlunun adı Nâbt idi. Bu kol ona mensuptur.

Maîn hükümdarlığı, Güney Arabistan'da bulunuyordu. Merkezî şehirleri Karn ve Maîn idi. Kitabelerde 25 hükümdarın ismine rastlanmaktadır. Avrupalı araştır­macılar Maînliler ile Sebelilerin aynı anda mı, yoksa farklı zamanlarda mı devlet idare ettikleri noktasında ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Glaser'in görüşüne göre: "Maîn hükümdarlığı çok daha öncedir. Hz. İsa'dan 1500 yıl önce bu devlet vardı." Ama Müller'in anlattığına göre: "Hz. isa'dan 800 yıl daha önceki dönemde Maîn'le ilgili herhangi bir kitabeye rastlanmamaktadır. O yüzden Maînliler ile Sebelilerin devlet idareleri aynı zaman içinde cereyan etmiştir."

Sebeliler dönemi: Kitabelerden de anlaşıldığı üzere bunların yönetimi Milattan 703 yıl öncedir. Bu imparatorluğun devlet merkezi Mâ'rib idi. O dönemin taşlara yazılmış birçok kitabesi mevcuttur. Milattan 115 yıl öncesine kadar bu devletin varlığı bilinmektedir. O dönemden sonra Himyer devri başlamaktadır. Himyer, Ma'rib'i ele geçirerek burayı başkent yaptı.

Milattan yaklaşık 115 yıl önce Himyerliler, Sebe devletini ele geçirdiler. Kitabe­lerden anlaşıldığı üzere, Himyer devletinin başından 26 hükümdar geçmiştir. Himyerliler'e ait bazı kitabelerde tarih belirlemek için kitabelere yıllar bile kazın­mıştı. Onların döneminde Bizans imparatorluğu Arabistan'a müdahale etmeye ça­lışmış, ama bu girişim ilk ve son olmuştu. Milattan 18 yıl önce Aelius Gallus Ara­bistan'a saldırmış, fakat tamamen başarısız kalıp hüsrana uğramıştı. Ona yol gös­teren rehber, kendisini oyuna getirerek çöle alıp götürmüş ve ordusu çöle daldı­ğında susuzluk ve sıcaklıktan mahvolup gitmişti.[9]

Himyerliler yahudiliği kabul etmişlerdi. O döneme yakın bir zamanda Habeş-liler Arabistan'ın güneyini işgal etmeye başladılar ve bir süre sonra Himyerliler'i yenerek kendi devletlerini kurdular. Sonradan bulunan o döneme ait bir kitabede şöyle yazılıdır:

"Rahman'ın, Mesih'in ve Ruhu'l-Kudüs'ün kudret, inayet ve lütfuyla bu hatıra taşın üzerine Habeş hükümdarı Erahmis Zeliman'ın vekili olan Ebrehe bu kitabe­yi yazdırmıştır."

Sebeliler'le Himyerliler'in asalet ve kudretleri etrafa o kadar yayılmış, geniş bir coğrafyanın denetimini ele geçirmeleriyle ilgili söylenenler Arabistan'da o derece şöhret bulmuştur ki, bunların varlığını inkâr etme imkânı yoktur. Şiirlerde bile bunlara âit birçok olay anlatılmıştır. Arapkir'in tahminlerine göre, Himyerliler iran'ın birçok şehrini ele geçirmişlerdi. Bazılarının iskender dediği Zülkarneyn, Araplara göre işte bu Himyer sülâlesinin lideriydi. Firdevsî; Şehname'sinde Keykâ-vus'u Kral Hamadran'ın esir ettiğini anlatır. Allâme Sa'lebî, Târîh-i İran isimli ese­rinde -Avrupa'da basılmıştır-: "Bu Hamadran, Himyer kralıydı ve Arap soyundan gelen bir Himyerliydi" diye yazmaktadır. Yine Allâme Sa'lebî: "Firdevsî'nin anlat­tığına göre, Siyavuş'a aşık olan Keykâvus'un eşi Sevdâye bir Himyer kralının kı­zıydı. Asıl adı Sevda idi. Ama iranlılar kendi söyleyişlerinde onu Sevdaye şekline döndürmüşlerdi" demektedir.

Avrupalıların mevcut araştırmalarından da Sebe' ve Himyer'in çok yüksek de­recede bir medeniyete sahip oldukları anlaşılmaktadır. Tanınmış Alman şarkiyatçı Prof. Nöldeke şöyle demiştir:

"Milattan bin yıl önce güneybatı Arabistan, yani Himyer ve Sebelilerin ülkesi olan ve yağışlı ılıman iklimi sebebiyle ziraate son derece elverişli olan Yemen, me­deniyette öyle yüksek bir dereceye ulaşmıştı ki, çok sayıdaki kitabelerinden ve muhteşem yapı ve imaretlerinden geride kalan tarihî kalıntılar karşısında içimiz hayret ve hayranlıkla doluyor. Yunanlılar ve Bizanslılar onlara 'zengin Araplar' adını vermişti. Bu ad yersiz değildi. Tevrat'ta, Sebe'nin ihtişamını ve kudretini be­lirten çeşitli ibare ve ifadeler bulunmaktadır. Nitekim Sebe' (Saba) melikesinin Sü­leyman'la görüşmesi özellikle zikredilebilir. (Hükümdarlar, 10: 1-10)

Doughty ve Uteng'in çabalarıyla mimarî eserlerini tanıdığımız Semûd kavmi ve Semûd'a çok karışmış olan Nabatî kavmi, kurdukları medeniyetlerinin ilk eği­timini işte bu Himyerliler'den almışlardır.

Kuruluşlarının daha ilk dönemlerinde Sebeliler, kuzeyden aldıkları yazı ilmini doğrudan Arabistan'ın birçok bölgesinde her çeşit iş ve ticarette kullandılar. So­nunda bir taraftan Şam'a, diğer taraftan Habeşistan'a kadar bu yazıyı yaydılar.[10]

Sınırları Suriye'ye kadar uzanan ve Semûd kavmi döneminde yaşayan veya onların yerine geçen Nabatî devleti hakkında Forster kendi hazırladığı coğrafya­sında şöyle yazıyor:

"Verdiğimiz bu kısa bilgilerden sonra anlamış olacaksınız ki; eski dönemde Nabatî adı ve etkisi sadece çöl ve sahralarda yaşayan Araplar üzerinde yayılmak­la kalmamış, bütün Hicaz ve Necd eyaletlerine varıncaya kadar her tarafı kapla­mıştı. Nabatîler, ticaretten kazanç elde etmekte büyük bir ustalığa sahiptiler. Diğer taraftan da gerçek îsmailoğullarımn savaş tehditlerine karşı tamamen hazırdılar. Filistin ve Suriye'de onlarm yağmacılıkları ve Arap körfezinde Mısır gemilerine saldırıp soygunculuk yapmaları birçok kere Makedonya hükümdarlarım kendile­rine savaş açmaya hazır hale getirdiyse de, Roma'nın birleşik gücünden önce hiç-birşey onları durduramamıştı. Nabatîler Roma'ya itaati de, Sterabo döneminde ta­mamen mecburiyet içinde kaldıklarından içten gelmeyerek kabul etmişlerdi."[11]

Bu, eski devletlerin durumuydu. îslâm gelmeden önce bütün bu devletler yok oldular. Onların yerine Yemen'de sadece büyük kabileler kalmıştı ki onlara Kayyil veya Mukavvil deniyordu. Ali Münzir hanedanı, Irak'ta hakimiyet kurmuştu. Bun­lar iran'ın etkisi altındaydı. Hornak ve Sedîr-i Arab'ın meşhur binaları bu idarele­rin bıraktıkları eserlerdir. Şam sınırları içinde, Gassânî sülâlesinin idaresi hüküm sürüyordu. Bunlar da Bizans imparatorlarının emri altındaydı. Son kralları Cebele b. Eyhem İdi.[12]

 

Arapların   Medeniyet  Ve   Kültürleri

 

Kültür ve medeniyet bakımından Arabistan'ın değişik bölgeleri tamamen birbirin­den farklı durumdaydı. Fransız Gustave le Bone, Arap medeniyeti hakkında yazdığı eserde: "Arap medeniyeti, İslâm'dan önce de herhangi bir dönemde yüksek bir zirveye ulaşmış olmalıdır. Çünkü ilerleme ve gelişme kanunlarına göre, mede­niyet görmemiş hiç bir millet vahşi ve yabani bir durumdan bir anda çok yüksek derecede bir medeniyet ve kültüre ulaşamaz" diyor.

Bu görüş, tahminî bir kanaattir. Akıl ve mantık yoluyla sonuca ulaşmadır. Ta­rihin verdiği bilgilerden de, Yemen gibi bazı Arabistan bölgelerinin son derece me­denî bir gelişme gösterdikleri, kesin olarak anlaşılmaktadır. Yemen'in eski tarihî eserlerini inceleyen Avrupalı arkeoloji uzmanları eski kitabeleri okumuş, Yemen'in eski kültür ve medeniyetinin çok gelişmiş olduğunu itiraf etmişlerdir.

Yâkût el-Hamevî Mu'cemu'l-Buldân isimli eserinde, San'a ve Kuleys'i anlatırken eski ilginç eserlerden ve tarihî kalıntılardan bahsetmektedir. Anlattıklarında bir­çok mübalağa olsa da gerçek tarafı olanlar da az değildir. Aynı şekilde İran ve Su­riye sınırlarına bitişik olan Nu'mân oğullarının başşehri Hîre ile Gassânîlerin baş­şehri Havran medeniyet ve kültürden uzak değildi.

Arap tarihçilerin iddiasına göre, bir zamanlar Yemen o derece ilerlemiş ve ge­lişmişti ki, imparatorları İran'ı bile fethetmişlerdi. Nitekim Semerkand şehrinin adı da bunu göstermektedir. Yemen'in Semer adlı hükümdarı, Semerkand şehrini te­melinden kazıtarak tahrip etmişti. Bundan dolayı İranlılar buraya Şemerkend (=Şe-mer kazıdı) demeye başladılar. Sonra Arapçalaşarak Semerkand oldu, denilmekte­dir. Hâlâ az miktarda kalıntıları ortada duran muhteşem kalelerin ve binaların iz­leri, o ülkede bir zamanlar yüksek bir medeniyetin var olduğunun kesin delildir.

Allâme Hemedânî, bütün eski eserleri, îklîî isimli kitabında zikretmiştir. Nite­kim Sıfâtu Cezîreti'l-Arab isimli eserinde şöyle yazmaktadır:

"Arapların şiir ve atasözlerinde zikrettikleri Yemen'in ünlü eski sarayları ve köşkleri hayli çoktur. Onlarla ilgili şiirler de kitaplar doluşudur. îklü'in sekizinci bölümü bunları içermektedir."

Yazar daha sonra şunu kaydetmektedir:

"Burada sadece adlarını sayıyorum. Onlar da şunlardır:

Ğumdân, Bel'am, Nâit, Sırvâh, Selhîn, Zafâr, Hekr, Dahr, Şibâm, Ğaymân, Ben-bûn, Riyam, Berâkış, Ma'în, Revsân, Erbâb, Hind, Huneyde, Ümran, Behîr."

Bunlardan Ğumdân ile Nâit'in durumu, Mu'cemu'l-Buldân'da genişçe anlatıl­mıştır. Bunların ihtişamı, gelişmişliği ve debdebesi hakkında öyle şeyler nakledil­miştir ki, anlatılanlarda Doğu mübalağası olma şüphesi vardır. Selhîn hakkında "yetmiş yılda inşa edildi" diye yazmıştır. Şibâm'ın durumu hakkında ise; "Orada muhteşem kaleleri vardı" diye yazmaktadır.

Nâit kalesi, Vehb b. Münebbih zamanına kadar mevcuttu. Ünlü hadis âlimi Vehb, kalenin bir kitabesini okuduğunda bin altıyüz yıl önce inşa edilmiş bir bina olduğunu görmüştür. Bugünlerde Avrupalı araştırmacıların oraya giderek yaptık­ları incelemelerden sonra insanı hayrete düşüren medenî gelişmeleri kesin bir şe­kilde anlaşılmış olmaktadır. Thatcher konuyla ilgili makalesinde şöyle demektedir:

"Güney Arabistan'da Hz. isa'dan asırlar önce çok gelişmiş bîr medeniyet vardı. Muhteşem kalelerin ve surların kalıntıları hâlâ mevcut olup bunları çeşitli seyyahlar anlatmışlardır... Yemen ve Hadramût'ta bu eserlerden bol miktarda vardır ve çoğu­nun üzerinde hâlâ kitabeler bulunmaktadır. Sana'nm yakınında bir kale vardı. Kaz-vînî Asâru'l-Bilâd isimli eserinde bunu dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul etmektedir. (Diğer kaleler için bk. General German Oriental Society, c. 10, s. 20 vd.)

Eski Sebe' başkenti olan Ma'rib'in tarihî kalıntılarını Arnau, Halvey ve Glaser görmüşlerdir. Ma'rib'in ünlü kalıntılarından büyük bir hendeğin izleri hâlâ dur­maktadır. Onları görünce Aden'in yeniden inşa edilmiş olan göleti akla gelmekte­dir. Glaser iki uzun kitabe yayınlayınca bu kalıntıların Önemi ortaya çıkmıştı. Bu kitabelerde sözkonusu göletlerin beşinci ve altıncı miladi yüzyıllarda tekrar inşa edildiği belirtilmektedir. Yemen'de Hârân denen yerde bir başka hendek daha var­dır ki, uzunluğu hemen hemen dörtyüzelli fittir."[13]

Fakat Arabistan'ın asıl iç bölgelerinde medeniyet ve kültür seviyesi böyle de­ğildi. Arapça son derece zengin bir dil olmakla birlikte, medeniyet ve toplum dü­zeniyle ilgili kelimelere fazla rastlanmaz. Bu konudaki kelimeler Arapça'ya İran veya Bizans'tan girmiştir. Sikke (=para) için bir tek kelime yoktur. Dirhem ve di-nar'ın ikisi de yabancı dillerden geçme kelimelerdir. Dirhem Yunanca bir kelime olup aslı dırhum'dur. Bu kelime İngilizce'de "dram" şeklini alan kelimenin ta ken­disidir. "Çıra" her zaman kullanılan bir aydınlatma aletidir. Ama yine de bunun için Arapça'da özel bir kelime yoktur. Farsça çırağ kelimesini alıp Arapça'ya geçi­rerek sirâc yaptılar. Sonra da türetme bir kelime olarak misbâh, yani kendisiyle sa­bahlanan bir alet demek olan kelimeye dönüştürdüler.

Kûze: Küp, testi demek olan bu kelime karşılığında Arapça'da hiçbir kelime bu­lunmuyordu. Bunu da alarak kûz (=su içme kabı) şekline soktular.

îbrîk (=ibrik) kelimesi de âbriz kelimesinin Arapçalaşmış halidir. Taşt Farsça bir kelime idi. Bunu da Arapçalaştırarak tost (=el yıkama kabı, tas ) haline getirdiler. Farsça bir kelime olan kâse ise yine Arapça'ya hemen hemen aynı şekilde kes ola­rak geçmiştir. Elbise demek olan Farsça kürle kelimesi, Arapça'ya kurtak şeklinde geçmiştir. Yine Farsça bir kelime olan şalvar kıyafetine Arapça'da sirvâl denir ki, şalvar kelimesinin değişmiş bir biçimidir.

Böyle basit ve her an kullanılan eşyalar için bile belirli kelimeler bulunmazken, medeniyetin derin anlamlı unsurları için nereden kelime bulunabilirdi? Bundan da anlaşılıyor ki, Araplar göstermiş oldukları gelişmeyi çevrelerindeki ülkelerin kül­tür ve medeniyetlerinden etkilenerek yapmışlardı. O yüzdendir ki komşu ülkeler­den uzak kalan İç Arabistan bölgeleri, kendi halinde kalmışlardı.

Sahih hadislerden anlaşılan odur ki, Hz. Peygamberin dönemine kadar Arap­ların, zevk ü sefaları ve lüks eşyaları çok azdı. Tesettür meselesine ait emrin inişi konusunda Buhârî ve diğerlerinde bilgi verilirken, o zamana kadar evlerde tuvalet bulunmadığı anlatılmaktadır. O dönemde kadınlar ihtiyaçlarını gidermek için dı­şarıya çıkıyorlardı. Tirmizî'nin Fakr bölümünde şöyle denmektedir: "O ana kadar kalbur ve elek bulunmuyordu. Harmanı rüzgârla uçurarak savurur, geride kalan­ları un yaparlardı." Buhârî'deki bir hadisten geceleri evlerde lamba yanmadığı an­laşılmaktadır. Ebu Dâvûd'da bir sahabînin şöyle bir rivayeti vardır: "Uzun süre Hz. Peygamber Efendimizin yanında bulundum. Fakat ondan, yer böceklerinin -haşerelerin- yenmesinin haram olduğunu duymadım."[14] Bu hadisin açıklamasında hadis bilginleri her ne kadar, "Râvilerden biri anlamamış veya tam duymamış di­ye Hz. Peygamberin yeraltı böceklerinin yenmesinin haram olduğunu anlatmamış olması gerekmez" deseler de, bu ifadeden islâm'dan önce Arapların haşereleri ye­dikleri ortaya çıkmaktadır. Tarih ve edebiyatta Araplann kırkayak, kertenkele vsb. bir tarafa, hayvanların derilerini dahi yedikleri anlatılmaktadır.[15]

 

Eski  Araplarda  Dln

 

Araplar arasında islâm'dan önce çeşitli dinler vardı. Bazılarının inanç ve dü­şüncesi ise tamamen inkâra dayanmaktaydı. Bunlar, "Kâinatta varolan sadece za­man ve tabiat kanunudur, Allah diye birşey yoktur" derlerdi.

işte bu kişiler hakkında Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

"Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder." (Câsiye, 45/24)

Bazıları Allah'a inanıyor, ama kıyamet gününe ve ceza ile mükâfata inanmıyor­lardı. Buna karşılık Kur'ân'da Kıyametin varlığı ve gerçekliği üzerinde şu şekilde delil gösterilmektedir:

"De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecektir." (Yasin) 36/79)

Bazıları Allah'a, ceza ve mükâfata da inanıyor, ama peygamberliği kabul etmi­yordu. Bunları da Kur'ân-ı Kerim şöyle anlatıyor:

"Onlar -bir de- şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber? -Bizler gibi- yemek yi­yor, çarşılarda dolaşıyor." (Furkân, 25/7)

"Allah peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" (îsrâ, 17/94)

Onlar, eğer bir peygamber gelecekse beşerî gereksinmelerden arınmış bir me­lek olmalıdır şeklinde düşünmekteydiler. Fakat halk genelde putperestti. Putları Allah kabul etmiyorlar, aksine Allah'a ulaşmak için birer aracı görüyorlardı.[16] Kur'ân, bunların halini de şöyle ifade ediyor:

"-O putlara- sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler." (Zümer, 39/3)

Yemen'de yaşayan Himyer kabilesi, Güneş'e tapardı. Kinâne kabilesi ise Ay'a tapardı. Benî Temîm kabilesi Debr'an denen yıldıza tapardı. Aynı şekilde Kays ka­bilesi Şi'râ denen yıldıza, Esed kabilesi Utarid yıldızına, Lahm ve Cezzam kabile­leri ise Müşteri yıldızına taparlardı.[17]

Meşhur putlar ve onlara tapan kabileler aşağıda sıralanmıştır:[18]

Putun Adı

Yeri

Bu Puta Tapan Kabile

Lât

Tâif

Sakîf

Uzzâ

Mekke

Kureyş ve Kinâne

Menât

Medine

Evs, Hazrec ve Gassân

Vedd

Devmetu'l-Cendel

Kelb

Süvâ'

-

Huzeyl

Yeğûs

-

Mezhic ve bazı Yemen kabileleri

Ye'ûk

_

Hemedan

En büyük put Kabe'nin tepesine dikilmiş olan Hübel putuydu. Kureyş kabile­si savaşlarda ondan yardım ve zafer dilerdi. Araplar arasında putperestliğin kuru­cusu Amr b. Luhayy adlı biriydi. Asıl adı Rebîa b. Harise idi. Arabistan'ın meşhur Huzâa kabilesi bu adamın soyundan gelmektedir. Amr'dan önce Cürhüm, Ka­be'nin mütevellisiydi ve sorumluluğunu elinde tutuyordu. Amr savaşarak Cür-hüm'ü Mekke'den çıkardı ve kendisi Kabe mütevellisi oldu. Bir keresinde Suri­ye'de bir şehre uğradı. Orada insanların putlara taptıklarını görünce: "Bunlara ne­den tapıyorsunuz?" diye sordu. Onlar da cevap olarak: "Bunlar bizim ihtiyaçları­mızı karşılar, savaşlarda bize zafer verir, kıtlık ve kuraklıkta bize yağmur yağdırır­lar" dediler. Amr, onlardan birkaç tane put satın aldı ve getirip Kabe'nin yanma dikti. Kabe Arapların merkezi olduğundan bütün kabilelerde putperestlik yayıldı.

Arabistan'da dikilen en eski ve ilk put Menât'tı. Bu put deniz kenarında Kadîd de­nen yerin yakınılarına dikilmişti. Evs ve Hazrec kabileleri -Medine halkı-, bu puta adak adar, kurban keserlerdi. Kabe'yi ziyaretten dönerlerken buraya uğrar, ihram­larını burada çıkarırlardı. Huzeyl ve Huzâa kabileleri de bu puta taparlardı.[19]

Yâkût el-Hamevî, Mu'cemu'l-Buldân isimli eserinin "Mekke Tarihi" bölümünde şunları yazmıştır:

"Arabistan'da putperestliğin her tarafa yayılmasının sebebi şudur: Bütün çev­reden hac yapmak üzere gelen Arap kabileleri geri dönerlerken Kabe'nin taşlarını yanlarına alıp götürürlerdi. Sonra onları Kabe'deki putlar şeklinde yontar, o putla­rın şeklini verir, arkasından da onlara ibadet ederlerdi. İşte bu yüzden, Arabis­tan'da putperestlik süratle yayılmıştı."[20]

 

Allah İnancı

 

Her ne kadar Araplar îslâm öncesinde tamamen putperest bir millet idiyse de, bu putlardan başka gerçek bir ilahın varlığı ve bütün varlıkların ve kainatın yaratıcı­sının O olduğu inancına sahiptiler. Bu inanç, onların gönüllerinden hiçbir zaman silinmemişti. Bu en büyük yaratıcıya "Allah" diyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmakta dır.

"Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler. O halde nasıl -haktan- çevrilip döndürülüyorlar?" (Ankebût, 29/61)

"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak -ihlâsla- Allah'a yalva­rırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca bir bakarsın ki, -Allah'a- ortak koş­maktadırlar." (Ankebût, 29/65)

Kur'ân-ı Kerîm'in 1300 yıl önce açıkladığı bu gerçeği, bugün eski eserlerin, ta­rihî kalıntıların incelenmesi de doğrulamaktadır. Ünlü şarkiyatçı Nöldeke'nin Dİn ve Ahlâk Ansiklopedisi'nde naklettiği sözünü aşağıya olduğu gibi alıyoruz:

"Yemen'deki San'a kitabelerinde 'Helle' şeklinde yazılmış olan 'Allah' kelime­si, Nabatî ve Kuzey Arabistan'ın öteki eski halkının adlarının bir parçasıydı. Örne­ğin 'zeydullâhi' gibi... Nabatî kitabelerde 'Allah' adı, ayrı bir mabudun adı olarak görülmemektedir. Ama San'a kitabelerinde 'Allah' adı görülüyor. Daha sonraki müşrikler arasında Allah adı son derece yaygın olarak kullanılmaktadır. Alman doğubilimci VVellhausen eski Arap eserlerinden birçok ibareler ve ifadeler naklet-miştir ki, bunlar içinde 'Allah' kelimesi 'en büyük mabûd' anlamında kullanılmış­tır. Nabatî kitabelerde 'Allah' adına karışmış, onunla birlikte tekrar tekrar kullanı­lan bir ilahın adına rastlamaktayız. Kitabelerden ve diğer bir takım yazılı ifadelerden dolayı Wellhausen, zamanla daha sonraki dönemlerde 'Allah' kelimesinin sa­dece en yüce bir mabuda özel isim olarak kullanıldığı sonucuna varmıştır."[21]

 

Hıristiyanlık,   Yahudilik  Ve   Mecusilik

 

Her ne kadar başlangıcı hakkında belli bir zaman belirtilmesi İmkânsız ise de, bu üç din, uzun süreden beri Arabistan'da yaygın olarak bulunuyordu. Allâme îbn Kuteybe, el-Me'ârif isimli eserinde şunları yazar: "Rebîa ve Gassân kabileleri hıris-tiyandı ve bunun Kudâ'a kabilesinde de etkisi görülüyordu. Hıristiyanlık o kadar gelişmiş, o kadar yayılmıştı ki, bizzat Mekke'de -Varaka b. Nevfel gibi- ibranî di­liyle İncil'i okuyabilen kişiler bulunuyordu. Mekke'de Suriye'ye giderek Hıristi­yanlık eğitimi görmüş başka insanlar da vardı.

Himyer, Benî Kinâne, Benî Hars b. Ka'b, Kinde isimli kabileler yahudi idi. Me-dine-i Münevvere'de yahudüer tamamen hakimiyet kurmuş ve Tevrat'ı öğretmek için Beytü'l-Midrâs dedikleri okullar tesis etmişlerdi. Hadis kitaplarında onlar bu adla anılmaktadır. Hayber kalesinin bütün halkı yahudi idi. Îmreu'l-Kays'ın çağ­daşı meşhur şair Samuel b. Adiyâ bir yahudi idi. Onun vefakârlığı bugün bile Ara­bistan'da dar-ı mesel olarak söylenir.

Kitab ehli olanların yaptıkları rivayetler Mekke-i Mükerreme'de o kadar yayıl­mış, o kadar yaygınlık kazanmıştı ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimize Kur'ân-ı Kerîm nazil olduğu sıralarda inen âyetlerde İsrailoğullarma ait olaylar anlatılırken, kâfirler Hz. Peygamber'e, yahûdî veya hıristiyanlar öğreti­yorlar diye şüpheye düşmüşlerdi.

"Şüphesiz biz onların 'Kur'ân'ı O'na ancak bir insan öğretiyor' dediklerini bili­yoruz." (Nahl, 16/103)

Bu düşüncenin yanlış ve sakat olduğunu bizzat Kur'ân-ı Kerîm bildirmiştir. Bu konuda geniş bilgi, ilgili yer geldiğinde verilecektir.

Temim kabilesi Mecusî idi. Kabilenin ünlü lideri ve reisi olan Zürâre et-Temi-mî Mecusî öğretilerine uyarak —daha sonra pişman olmuşsa da kendi kızıyla evlenmişti. Akra' b. Habis de Mecusî idi.[22][23]

 

Hanlf  Dlnl

 

Hz. İbrahim'den (as) beri Arabistan'da yaşayan dinin temel prensibi tek A\\ah (=tevhid) inancı idi. Zaman aşımı ve cahilliğin yaygınlaşmasından dolayı, her ne kadar bizzat Allah'ın evi Kabe'de putlara tapılacak kadar şirk ile içice girmişse de, tevhid inancı tamamen yok da olmamıştı. Arabistan'da yer yer bu inancın güçlük­le seçilebilen izlerine rastlanıyordu. Akıl, iz'an ve basiret sahibi olan insanlar; akıllı insanların cansız ve akılsız varlıklar karşısında boyun eğişlerini ve tapınmalarını gördükçe iğreniyor, bunlara muhalefet ediyorlardı. Bu yüzden putperestliği kötü­leme düşüncesi bir çoğunun içinde doğmuşsa da bu hareketin başlangıç tarihi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in peygamber olarak gönderilmesinden kısa bir süre öncedir. îbn îshâk şöyle der:

"Bir keresinde put festivaline Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Cahş, Osman b. Huveyris ve Zeyd b. Amr b. Nufeyl de katılmış ve yapılanları duymayan, görme­yen, hiç kimseye fayda veya zarar veremeyen bir taşın önünde eğilmeyi anlamsız ve ahmakça bir hareket olarak değerlendirmişlerdi. Bunların hepsi Kureyş kabile-sindendi. Varaka, Hz. Hatice'nin amcasının oğluydu. Zeyd, Hz. Ömer'in amcasıy-dı. Abdullah b. Cahş, Hz. Hamza'nm kızkardeşinin oğluydu. Osman, Abdüluz-za'nm torunuydu.

Zeyd, İbrahim dinini araştırmak üzere Suriye'ye gitti. Orada yahudi ve hıristi-yan din adamlarıyla görüştü. Yaptığı görüşmeler ve araştırmalar sonucunda: "Ben İbrahim (as)ın dinini kabul ediyorum" dedi. Sahîh-i Buhârî'de "Kabe'nin Yapılışın­dan Öncesi" bölümünde Ebu Bekir es-Sıddîk'm kızı Esmâ'dan (ra) şöyle bir riva­yet vardır: "Zeyd'i, Kabe'ye sırtını dayamış, insanlara şöyle derken gördüm: 'Ey Kureyşliler! Benim dışımda sizlerden hiç biri İbrahim'in dini üzere değildir."[24]

'Araplar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Bu âdete ilk karşı çıkan Zeyd'dir. Bir kişi böyle bir şey yapmaya niyetlenince Zeyd gider, adamın kızını alır, kendisi beslerdi.

Sahîh-i Buhârî'de şöyle bir anlatım mevcuttur: "Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem peygamberlikten Önce Zeyd'i görmüş, onunla arkadaşlık etmiş, birlik­te bulunmuştu. Varaka, Abdullah b. Cahş ve Osman putperestliği bırakarak hıris-tiyan olmuşlardı. O günlerde Tâif'in lideri olup aynı zamanda ünlü bir şair olan Ümeyye b. Ebi's-Salt putperestliğe karşı geldi." Hafız Îbn Hacer, eî-İsâbe isimli ese­rinde Zübeyr b. Bekkâr'ın bildirdiği senetle şöyle yazmaktadır: "Ümeyye, Cahiliye döneminde semavî kitapları okumuştu. Böylece putperestliği bırakmış, İbrahim'in (as) dinini benimsemişti. Ümeyye'nin bugüne kadar ulaşan divanında, her ne ka­dar çoğu uydurma ise de, kendisine ait olan sözler de bulunmaktadır. Ümeyye Be­dir savaşına kadar yaşamıştır. Ümeyye, Mekke'nin lideri ve Emîr Muâviye'nin (ra) annesi tarafından dedesi, kendisinin de dayısının oğlu olan Utbe'nin Bedir'de öl­dürüldüğünü duyunca çok üzülmüş ve acıklı bir mersiye yazmıştı. Muhtemelen bu acının etkisiyle İslâm'ı kabul edememiştir."

Şemail kitabında şöyle denir: "Bir keresinde Hz. Peygamber ile aynı deve üze­rinde yolculuk eden bir şahabı, Hz. Peygamber'e Ümeyye'nin bir şiirini okudu. Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: 'Daha oku' buyurdu. Sahabe yüz şiir okudu. Her şiirin bitmesi üzerine Hz. Peygamber: 'Daha oku' buyuruyordu. Sonunda Hz. Peygamber: 'Ümeyye nerede ise müslüman olmak üzere imiş' buyurdu."

îbn Hişâm, putperestliğe karşı çıkanlardan yukarıda adları geçen dört kişiyi yazmıştır. Ama tarihî delillerden anlaşılıyor ki Araplar arasından putperestlikten vazgeçip tevbe eden başka basiret sahibi insanlar da çıkmıştı. Bunlar arasında en ünlü kişi Arapların muhteşem hatibi Kuss b. Sâ'ide el-Iyâdî'dir. Onunla ilgili bilgi daha sonra verilecektir.

Bir diğeri de Kays b. Nüşeyh'tir ki, bunun hakkında Hafız îbn Hacer el-îsâbe isimli eserinde şunları yazmaktadır:

"Cahiliye döneminde Allah'a ibadet edenlerden olmuştu ve Hz. Peygamber'in peygamber olarak gelmesi üzerine islâm'la şereflenmiştir."

Hz. İbrahim'in dinine neden hanîf dini dendiğini tam olarak bilmiyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelime geçmektedir, ama anlamı üzerinde farklı görüşler vardır. Tefsirciler: "Putperestlikten dönüş olduğundan dolayı bu dine hanîf den­miştir, çünkü 'hanef'in anlamı dönmektir" demektedirler. İbranî ve Süryanî dille­rinde hanîf'in mânâsı münafık ve kâfir demektir.[25] Bu ismi putperestler Allah'ın birliğine inanan muvahhidlere bir lakab ve isim olarak takmış, onlar da şerefle ka­bul etmiş olabilirler.

Arabistan'da özellikle Mekke ve Medine'de, çeşitli kişilerin putperestliği red­dettikleri ve putlara tapmaktan vazgeçerek İbrahim dininin ne olduğunu araştır­dıkları birçok rivayette açıkça belirtilmiştir. Onların bu araştırmaları, İbrahim dini­nin yenileyicisi, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'in ortaya çıkışının yaklaş­mış olduğunu yahudi ve hıristiyanlardan duymalarından kaynaklanıyordu.

Hak yolu arayan ve gerçeği bulmaya çalışan bu insanların varlığından dolayı, Avrupalı yazarlar: "Doğru dinin ve hakihi tevhid inancının Arabistan'da yayılma­sı, İslâm'dan önce de vardı" demektedirler. Bu iddia doğru ise o zaman, İslâm'ın ortaya çıkışı ile neden Arabistan'da bu kadar kıyamet koparıldığına cevap bulmak gerekir ve öyle söyleyenlerin insanı hayrete düşüren bu iddialarını ispat etmeleri gerekir.[26]

 

Bilinen   Dinlerin   Araplar Üzerindeki  Etkileri

Yukarıda anlatıldığı gibi, bütün semavî ve bilinen dinler Arabistan'da mevcuttu. Yahudilik, hıristiyanlık, mecusîlik ve hanîflik olduğu gibi, aklın en yüksek nokta­lara ulaşacağına, herşeyi çözeceğine inanan dinsizlik (=ateizm) de vardı. Ama bütün bunlar ne sonuç verdi? Din ve inanç olarak hıristiyanlığın hayli eksiltmesine rağmen üç taneden aza indiremediği ilahlara inanma, bunun yanında Hz. İsa'nın kendini çarmıha gerdirmeye razı olarak bütün insanlığın günahlarının bağışlan­masına sebep olduğu (^kefaret) inancı, Araplar'da birçok ilaha inanma ve tapma düşüncesini değiştirememiş; yahudilerde tek Allah inancı bulunmasına rağmen, tahrif edilmiş Tevrat'ta anlatılan Allah'ın insanlarla güreşerek yenilmesi[27]gibi mantık dışı bir inanç, Araplar üzerinde batıl inançlarını değiştirecek bir etki yap­mamıştır. Eski Araplar'da insanlar putlara kurban olarak adanırdı. Babanın ni­kahladığı kadın, oğullarına miras düşerdi. Bir kişi iki-üç kızkardeşle aynı anda ev­lenebilir ve bu caiz görülürdü. Çok kadınla evlenmenin bir sınırı yoktu. Kumar, içki, zina, her tarafta yaygındı. Arsızlık öyle bir noktadaydı ki, aynı zamanda bir şehzade olan meşhur şair Îmreu'1-Kays yazdığı kasidede dayısının kızıyla yaptığı ahlâksızlıkları büyük bir zevkle anlatabilmekte ve bu kaside Kabe'nin duvarına asılabilmekteydi. Savaşlarda insanları diri diri yakmak, kadınların karınlarını yar­mak, hiç bir suçu olmayan günahsız çocukları kılıçtan geçirmek, genellikle caiz görülen şeylerdi. Hıristiyanların anlattığına göre islâm Öncesi Araplar, bütün din­ler içinde en çok hıristiyanlıktan etkilenmişlerdi. Yine de bu etkinin sonucunun ne olduğunu bizzat hıristiyan tarihçilerin ağızlarından dinlemek gerekir. Bir hıristi-yan tarihçi şöyle diyor:

"Hıristiyanlar, Araplar'a beşyüz yıl boyunca telkinlerde bulunup onlara bir­çok şey öğretmişlerdi. Bütün bunlara rağmen Arabistan'da tek tük hıristiyan gö­ze çarpıyordu. Necran'da Haris oğulları, Yemâme'de Hanîf oğulları ve biraz da Tayy oğulları arasında hıristiyan vardı. Bunların dışında hıristiyan yoktu. Sonuç olarak Arabistan'a din açısından bakarsanız, bu geniş coğrafyada hıristiyanların zayıf çabalarının Araplar üzerinde etkisiz kaldığını görürsünüz. Yahudiliğin de arasıra büyük bir kasırga gibi estiğini fakat küçük kalıntılardan başka geride bir birikim bırakmadığını görürsünüz. Özetle, Arabistan'da putperestlik ve Ismailo-ğullarının saçma inançlarının ırmağı her taraftan coşup gelerek ibrahim dininin ve hanîfliğin tek abidesi olan Kabe'nin duvarlarına çarpıyor, fakat nüfuz edeme­den geri dönüyordu."[28]

Bu durum sadece Arabistan'a özgü değildi. Aksine bütün dünyayı batıl inanç­ların karanlığı kaplamıştı. Bu konuda geniş bilgi kitabın ikinci cildinde verilecek­tir. Her yeri kaplayan karanlıkta, bu evrensel zifiri gecede, bu geniş ve her yeri içine alan zulmette, her tarafı pırıl pırıl aydınlatacak evrensel bir güneş beklenmez miydi?[29]

 

II. Hz. İsmail'in Soyu

 

Arap   Kavimleri

 

Arap tarihçilerinin Araplar'ı üç bölüme ayırdıklarını daha önce öğrenmiştik.

1. Arapların bugün tamamen yok olmuş olan Tasm, Cedyes ve diğerleri gibi es­ki kavimleri.

2. Kahtân'ın oğulları olan saf Araplar ki; Yemenliler ve Ensâr gibi Araplar bu koldan gelir.

3. İsmail (as) Mekke'ye yerleşince, Mekke'nin etrafında bulunan Cürhüm oğul­ları kabilesinden bir kızla evlendi. Bu evlilikten doğan çocuklara Arab-ı Müsta'rebe denilmiştir. Yaşayan Arapların büyük çoğunluğu da işte bu soydan gelmektedir.

îslâm Peygamber'i ve bizatihi islâm'ın kendi tarihi, tamamen bu son zincire bağlıdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. İsmail'in bu evlili-ğiyle oluşan soydan gelmektedir. Hz. Peygamber'e Allah tarafından bahşedilen şe­riat da Hz. ibrahim'e (as) bahşedilen şeriatın ta kendisidir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöy­le buyuruluyor:

"O, gerek daha önce -gelmiş kitaplarda-, gerekse bunda -Kur'-ân'da- size 'Müslümanlar' adını verdi." (Hac, 22/78)

Avrupalı tutucu tarihçiler bu gerçeği tamamıyla inkâr etmektedirler. Onlara göre ne ibrahim (as), ne de ismail (as) Arabistan'a gelmiş ve Kabe'nin temelini at­mışlar, ne de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Hz. ismail'in soyundan gelmiştir. Bu konular dinî tutuculuğa konu olduğundan, göstereceğimiz deliller Avrupalıların kabul ettikleri ilkelere dayansa bile bu meselede onları ikna etmemiz mümkün olmayacaktır.

Üzerinde görüş ayrılığı olan olaylar çoktur; ama görüş ayrılığının temeli derin olan sadece iki konu vardır. Bu iki konuda, taraflar arasında ortak bir nokta göze çarpmıyor. Bu ana mesele hangi tarafın görüşüne uygun karara bağlanırsa, o ko­nunun ayrıntılarının da ona uygun kabul edilmesi gerekir. Yukarıda değinilen iki ana mesele şunlardır:

1. Hz. Hacer ile Hz. İsmail'in Arabistan'a gelip gelmedikleri,

2. Hz. İbrahim'in Hz. îshâk'ı mı, yoksa Hz. ismail'i mi kurban etmek istediği.[30]

 

Hz.   İsmail   Nereye   Yerleşti?

 

Yahudiler, ismail (as) değil de Ishâk'm (as) kurban edildiğini, kurban edilme yeri­nin de Suriye olduğunu iddia etmektedirler. Eğer Hz. tshâk'm değil de ismail'in (as) kurban edilmek istendiği sabit görülürse, kurban edilme yeri konusunda sadece Araplar'in rivayetlerini kabul etmek gerekecek ve bu durumda tarih zincirinin bütün halkaları tamamlanacaktır. Tevrat'ta şöyle denilmektedir:

"İbrahim'in ilk oğlu Hacer'den doğdu ve İbrahim onun adını ismail koydu, is­mail'den sonra Sâre'den îshâk (as) doğdu. İsmail büyüyünce, Sâre onun İshâk'a kötülük yaptığını gördü ve İbrahim'e (as); 'Hacer ile oğlunu evden götür' dedi."

Bu olaylardan sonra Tevrat'ın dikkat çeken ifadesi şudur:

"ibrahim sabah olunca erkenden kalktı. Ekmek ve bir tulum su aldı. Hacer'e ve­rerek sırtına yükledi. Çocuğunu da yanına katarak gönderdi. Hacer gidip Bi'r-i se-bü' (=Beer-şeba) çölünde dolaştı. Tulumdaki su tükenince çocuğu bir çalı altına at-tı.'Çocuğun ölümünü görmeyeyim' diyerek kendisi de karşıda bir ok atımı uzaklı­ğa gidip oturdu. Böylece karşıya oturup bağıra bağıra ağladı. Allah çocuğun sesini işitti ve Allah'ın meleği gökten Hacer'e seslenerek dedi ki: 'Neyin var Hâcer? Kork­ma, bulunduğu yerden Allah çocuğun sesini işitti. Kalk, çocuğu kaldır ve onu elin­de tut, çünkü onu büyük bir millet yapacağım.' Allah Hacer'in gözlerini açtı ve Ha­cer bir su kuyusu gördü. Gidip, tulumu su ile doldurdu ve çocuğa içirdi. Allah ço­cukla beraberdi, o büyüdü ve çölde oturdu ve büyüyerek okçu oldu. Fârân çölün­de yaşadı. Annesi ona Mısır diyarından bir kadın aldı." (Tevrat, Tekvin, 21:14-21)

Bu ifadeden de anlaşılıyor ki İsmail (as) evden çıkarıldığında tamamen çocuk­tu. Nitekim Hz. Hacer tulumu ve onu sırtına aldı. Arapça Tevrat'ta çok açık ve net ifadeyle: "ibrahim, tulumu ve çocuğu, Hacer'in sırtına koydu" denilmektedir.

Ancak Tevrat'ta şöyle de denilmektedir: 'İsmail doğduğunda İbrahim 86 ya­şındaydı[31] ve ibrahim, ismail'i sünnet ettiğinde Hz. ismail'in yaşı 13, Hz. tbra-him'inki ise 99'du" denmektedir.[32] Hz. ismail'in evden çıkarılması olayı sünnet ol­duktan sonra olmuş olacağından, yaşının kesinlikle 13'ten fazla olduğu ortadadır ve o yaştaki çocuk annesinin sırtına binerek dolaşacak kadar küçük olamaz. Bu gerçeği belirtmekten maksadımız, Hz. ismail'in yaşının, o sırada Hz. ibrahim'in (as) onu ve annesini asıl memleketlerinden alarak daha uzak bir yere götürüp yer­leştirecek kadar büyümüş olduğunu vurgulamaktır.

Tevrat'ın yukarıda nakledilen ibaresinde, Hz. İsmail'in Fârân'da yaşadığı ve ok atıcılığı yaptığı -okla avlandığı- açıkça söylenmektedir. Hıristiyanlar ise: "Fârân, Fi­listin'in güneyinde bulunan bir çölün adıdır. O bakımdan ismail Arabistan'a gelme­si olayı gerçek değildir" demektedirler. Arap coğrafyacılar genellikle, Fârân'in Hicaz dağlarının adı olduğu üzerinde görüş birliğindedirler. Nitekim Mu'cemu'î-Buldân'da açıkça ve net bir şekilde böyle olduğu bildirilmiştir. Ama Hıristiyan yazarlar bu gö­rüşe katılmamaktadırlar. Kanaatleri uzun, geniş bir inceleme gerektirdiğinden, tar­tışma ve mücadeleye girmemek için bu nokta üzerinde durmuyoruz. Fakat bir zamanlar Arabistan'ın kuzey sınırının nereye kadar genişlemiş olduğunu anlatmak zo­rundayız. Mr. Le Bone Arap Medeniyeti adlı eserinde şunu kaydetmektedir:

"Yarımadanın kuzey sınırı kesin çizgilerle ayrılmış olmadığından belirlenmesi de o kadar kolay değildir.

Eğer Filistin'in Akdeniz'in kenarında bulunan Gazze şehrinden Lut gölüne, oradan Şam'a, Şam'dan da Fırat nehrine, Fırat nehri boyunca ilerleyerek Basra kör­fezine ulaşılan bir çizgi çizebüirsek bu sınıra Arabistan'ın kuzey sınırı denebilir."

Buna göre Fârân'ın, Arabistan'ın Hicaz bölümünde sayılması gerçeğe aykırı değildir. Hz. İsmail'in (as) yerleştiği yer olarak Tevrat'ta bildirilen ifadelerde şu cümle yer almaktadır:

"O; ismail (as) Havila'dan, Aşûr'e giderken Mısır yolu üstündeki Şûr'a kadar olan alanda yaşadı."[33]

Bu ifadede belirtilen Mısır karşısındaki toprak, kesinlikle Arabistan toprakları olabilir. Hıristiyanların mukaddes kitaplarında gösterilen bütün itina ve önem, sa­dece îsrailoğullarma hasredilmiştir. İsmailoğulları ise dolaylı yoldan zikredilmek­tedir. Bu bakımdan ismail'in (as) Arabistan'da yerleşmiş olması açıkça belirtilme­mekte ise de, çeşitli işaret ve dolaylı ifadelerden, Hz. Hacer'in Arabistan'da yerleş­mesinin kabul edilmesi gereken bir gerçek olduğu anlaşılmaktadır. Hıristiyanların, Allah'ın vahyi ile geldiğine inandıkları Ahd-i Cedîd (=încil)'de Pavlos'un Galatya-lılara yazdığı bir mektup vardır. Bu mektupta şöyle bir ifade yer almaktadır:

"İbrahim'in biri cariye, diğeri hür kadından iki oğlu vardı. Cariyeden olan isim ve bedene göre doğdu. Hür kadından doğan da vade ile doğdu. Bunlarda remiz vardır. Çünkü kadınlar iki ahiddirler. Kulluk için doğuran Sina dağındandır, yani Hacer'dir. Zira Hacer Arabistan'ın Sina dağıdır ve şimdiki Kudüs'ün karşılığıdır."

[34]

Urduca ve Arapça tercümelerdeki ifadeler net olmadığından asıl ifadenin ne olduğu bilinmese de Hz. isa'nın en büyük havarilerinden olan Pavlos'un Hz. Ha­cer için Arabistan'ın Sina dağı dediği gayet açıktır. Eğer Hz. Hacer Arabistan'da yerleşmeseydi, ona Arabistan'ın Sina dağı denmesi ne anlama gelirdi?

ileride "Bekke" kelimesini anlatırken bu konu daha çok açığa kavuşturulacaktır.[35]

 

Kurban  Edilmek  İstenen  Kimdi?

 

Tevrat, zaman içinde yaşanan olaylar yüzünden ve yahudilerin tedbirsizlikleri ve maddî çıkarlarını fazla düşünmelerinden dolayı baştan başa değiştirilmiş, özellik­le de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hakkında verilen açık ve dolaylı bilgiler, işaretler yahudilerin müdahaleleriyle tamamen silinmiş ise de Tevrat'ta

gerçekleri gösteren birtakım izlere hâlâ rastlanmaktadır. Tevrat'ta İshâk'ın (as) kurban edildiğinin açıkça yazılmasına rağmen, uzun satırlar üzerinde dikkatle göz gezdirdiğimizde onun asla kurban edilmediğine ve kurban edilmiş olamayacağına dair kesin deliller görürüz. Aşağıdaki noktalar gözönünde bulundurulduğunda bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

1. Eski şeriatlara göre kurban, insan veya hayvandan olsun sadece ilk doğan­lardan olabilirdi. Örneğin Habil'in kestiği kurbanlar, koyunların ilk doğurdukları kuzulardandı. Allah Teâlâ'nın Hz. Musa'ya Levililer'le ilgili verdiği emirlerde şöy­le buyurduğu nakledilmektedir:

"Çünkü tsrailoğulları arasında insan olsun, hayvan olsun ilk doğanlar benim içindir." (Sayılar, 8: 17)

2. Yahudilikte ilk doğan çocuğun üstünlüğü hiç bir şekilde gözardı edilemez. Tevrat'a göre, eğer kişinin iki karısı varsa, bunlardan biri ona sevimli, diğeri sevim-sizse, üstünlük -sevimsiz olan kadından doğmuş olsa da- ilk doğan çocuğa aittir.

"Çünkü ilk doğan çocuk onun ilk gücüdür ve ilk doğan olarak öncelikli hakla­rı vardır." (Tesniye, 21:15,17)

3. Allah'a adanan çocuğa babasından miras düşmezdi. Tevrat'ta şöyle denil­mektedir:

"O zaman da Rabbin, Levi çocuklarını ahit sandığını taşımak için ve Rabbe hiz­met etmek üzere huzurunda dursunlar ve bugüne kadar adını kutsasmlar diye ayırdı. Bundan dolayı Levi'nin bir miras hakkı yoktur ve o, kardeşleriyle birlikte mirasa konma hakkına sahip değildir. Onun hakkına düşen -Rabbin ona söylediği gibi- Rabbidir." (Tesniye, 10: 9-10)

4.  Allah'a adanan kişinin saçı tıraş edilmez, olduğu gibi bırakılırdı ve bugün müslümanların hacda ihramdan çıkacakları zaman saçlarını tıraş ettikleri gibi ma­bedin yanma götürülerek saçları kestirilirdi. Tevrat'ta şöyle denilmektedir:

"Ve artık şimdi sen hamile olacaksın ve çocuk doğuracaksın. Onun başına us­tura değdirme, çünkü bu çocuk Allah için adanacaktır." (Hâkimler, 13: 5)

5. Allah'ın hizmetine adanan kişi için "Takdime" (=Allah'a takdim edilmiş) ifa­desi kullanılırdı. (Sayılar, 6: 16-20; Tekvin ve Tesniye bölümlerinde bunlarla ilgili detaylar vardır.)

6. Hz. İbrahim'e verilen, oğlunu kurban etmesi emrinde; ilk doğan ve sevimli olan çocuğunu kurban etmesi şartı vardı. (Tekvin, 22:2)

Asıl meseleye geçmeden önce şunu söylemek zorundayız ki; Hz. İbrahim'in şe-riatinde kurban kesmek ve Allah'a adak adamak aynı kelime ile söylenirdi. Yani iki­si için de bir tek kelime kullanılırdı. Eğer "Bu çocuğu falan mabede kurban ada" denmişse, bunun anlamı; "Onu bu mabedin hizmetine ver ve orada kalması için evden uzaklaştır" demektir. Ama bu kelime hayvanlar için kullanıldığında gerçek kur­ban kesme anlamı kasdedilirdi. Tevrat'ta Allah kendi ifadesi ile şöyle demektedir:

"Çünkü îsrailoğulları içinde insan olsun, hayvan olsun ilk doğanlar benim için­dir."[36]

İşte Tevrâf m bu bölümünde (Sayılar: 8:11 -özetle-) şöyle söylenmektedir:

"Allah, Hz. Musa'ya dedi ki: İsrailoğullarmdan Levililer'i al ve onları Allah'ın huzuruna getir de Allah için onları ayır ve bu insanlar kurban edilecek iki sığırın başına ellerini koysunlar."

Hz. ibrahim'e rüyasında verilen, oğlunu kurban etmesi emrinden oğlunu ma­bede hizmet için adamasının kastedildiği anlamı da çıkar, ibrahim (as) önceleri bu rüyayı olduğu gibi ve zahirî manâsıyla anlamıştı O yüzden zahirî mânâsına göre uygulamak istedi. Ama daha sonra anlaşıldı ki bu mecazî anlamda bir rüya idi. Do­layısıyla ibrahim (as) oğlunu Allah'ın evine hizmet etmesi için tahsis etti ve kurban şartlarını yerine getirdi.

Bütün bu açıklamalardan sonra aşağıdaki delilleri gözönünde bulundurmalıyız:

1. İshâk (as) İsmail'den (as) sonra doğmuştur. Kurban edilmek için, ilk doğan çocuk olmak şart olduğundan, Hz. İshâk (as) da ilk doğan çocuk olmadığından İs-hâk'ın kurban edilmesi için emir verilmiş olamaz.

2. Hz. İbrahim (as) bütün mirasını tshâk'a (as) verdi. Bunun aksine ismail'e (as) ve annesine sadece -bir miktar buğday ve- su tulumu verdi. Bu, Hz. ibrahim'in Is-hâk'ı (as) kurban, yani mabede adak yapmadığını gösteren kesin delildir.

3.  İnsanların saçlarını kestirmemeleri adeti İsmail'in (as) soyunda uzun süre devam etmiştir. Müslümanların, bugün bile hac yaparken ihram çıkarma anma ka­dar saçlarını kestirmemeleri İsmail'in (as) bu sünnetine uydukları içindir.

4. Hz. İbrahim'in (as) soyundan gelen insanlar arasında ve onun tevhid dinin­de kurban ve adak adama için kullanılan kelimeyi ibrahim (as), îshâk (as) için de­ğil, îsmail (as) için kullanmıştır. Tevrat'ta da bildirildiği üzere Allah Teâlâ Hz. ib­rahim'e (as) Ishâk'm (as) doğduğu müjdesini verdiğinde, İbrahim (as): "Keşke îs­mail senin huzurunda yaşayabilse"[37]dedi.

Tevrat'ta bu kelime "karşısında canlı kalma" kelimesi kullanıldığı her yerde bu anlamlarda kullanılmıştır.

5. ismail (as), Hz. İbrahim'in (as) en sevdiği oğluydu. Bugünkü Tevrat ise baş­tan başa Ishâk'ın (as) tek taraflı destanıdır. Tevrat'ta Hz. ishâk ile Hz. ismail ara­sındaki fark ve ikisi arasındaki ayrıcalık şöyle açıklanmıştır: Hz. ishâk Allah'ın vaadine ve ahdine mazhar olarak doğmuş,[38] ismail (as) ise İbrahim'in duası ve Al­lah'tan talebi üzerine doğmuştur. Bundan dolayı Allah onun adını ismail koydu. Çünkü İsmail iki kelimeden meydana gelmektedir: sem ve îl. Sem işitmek demek, îl ise Allah demektir.[39] Yani, Allah Hz. İbrahim'in duasını işitti, demektir. Tevrat'ta, bildirildiğine göre, Allah, Hz. İbrahim'e:

"ismail konusunda senin söylediklerini duydum" buyurdu.

Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e (as), İshâk'ın doğacağı müjdesini verince ibrahim (as) daha o anda İsmail'i hatırladı. Demek istiyoruz ki, Hz. ibrahim'e oğlunu kur­ban etme emri verildiğinde, bu emirde en sevgili evladını kurban etmesi şartı ol­duğundan, îshâk'ı (as) değil, ismail'i (as) kurban edeceğini biliyordu.

6. İshâk'm (as) doğacağını Allah Hz. İbrahim'e (as) müjdelediğinde onun soyu ile ebedî bir ahid meydana getireceğini de müjdelemişti. Tevrat'ta şöyle denilmektedir:

"Sonra Allah dedi ki: Belki senin eşin Sâre senin için bir oğul doğuracak ve onun adını Ishâk koyacaksm. Ben de ebedî ahdi onun zürriyetinden kuracağım." (Tekvîn, 17:19)

Bunun genişçe açıklaması şöyledir:

Tevrat'ta anlatıldığına göre, İbrahim (as) oğlunu kurban etmek istediğinde ve melek "Elini çek!" diye nida ettiğinde meleğin ona söylediği sözler şunlardı:

"Allah diyor ki: Mademki sen öyle yaptın ve biricik oğlunu esirgemeyip kur­ban istedin. Ben de seni ziyadesiyle mübarek kılacağım ve senin neslini gökteki yıl­dızlar ve sahildeki kumlar gibi çoğaltacağım" (Tekvîn, 22:16-17)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Cenab-ı Hak, Hz. Ishâk[40] doğ­duğu zaman onun zürriyetini devam ettirmek istediğini söylemiştir. Böyle oldu­ğuna göre, Cenab-ı Hak onun zürriyeti meydana gelmeden kurban edilmesini emreder miydi? Halbuki kurban edilmesi emredilen kişinin İsmail (as) olduğunu kabul ettiğimiz takdirde bütün ifadeler birbirini tutmaktadır. Hz. ismail, Hz. ib­rahim'in ilk ve en çok sevdiği çocuğuydu. Kendisi ergenlik yaşma ulaşmış, yahut ulaşmak üzere bulunuyordu. Zürriyetinin bereketi hakkında, adanmasından ön­ce bir vaat meydana gelmemişti. Ama Tevrat'ta Hz. İbrahim biricik oğlunu kur­ban etmek istediği zaman, o oğluna zürriyet vaad edildiğini görüyoruz. Demek ki kurban edilme adağı karşısında bereket vaadi meydana gelmiştir. O halde kur­banın ancak Hz. ismail olabileceği açıktır. Hz. Ishâk doğduğu andan itibaren be­reket ve zürriyet ile vaad olunduğu için onun kurban edilmesinin imkân ve ihti­mali yoktur.[41]

 

Kurban  Edilme  Yeri

 

Tevrat'ta kurban yeri olarak bildirilen yer Merya'dır. Yahudiler; oranın Hz. Süley­man'ın heykelinin bulunduğu yer olduğunu söylüyorlar. Hıristiyanlar ise burası­nın Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği yer olduğunu söylemektedirler.

Fakat Avrupalı araştırmacılar bu iki iddianın da yanlış olduğunu ifade etmiş­lerdir. Sir Stanley şöyle demiştir:

"Hz. ibrahim sabah vakti çadırından çıkarak kendisine Allah'ın emir verdiği yere gitti. Ama bu yer yahudilerin iddia ettikleri Merya dağı değildi. Hıristiyan­ların iddia ettikleri gibi, kutsal kabrin bulunduğu kilisenin yanında da değildi. Bu tahmin, yahudilerin tahminlerinden de çok uzaktır. Bundan çok daha uzak bir ihtimal müslümanların iddia ettikleri Arafat dağı da değildir. Burası muhte­melen Cerîzem dağı üzerinde bulunan bir yerdir. Zaten kurban yerine benzeyen bir yerdir."[42]

Bu ifadeden kesinlikle anlaşılan şudur ki; Merya'mn belirlenmesinde yahudi-lerle hıristiyanların ileri sürdükleri iddialar yanlıştır, Müslüman iddialarının yan­lışlığına gelince, bu konu ileride incelenecektir. Merya'nın yeriyle ilgili olarak fark­lı görüşler ileri sürülmesi bir başka farklı görüşü daha ortaya çıkarmıştı: Kelimenin bir yerin adı mıydı, yoksa bir nitelik ve sıfat anlamı mı taşıyordu? Bir çok müter­cim onun bileşik bir kelime olduğunu kabul ettiklerinden tercüme etmeyerek oldu­ğu gibi bırakmışlardı. Ama zaman aşımına uğraması ve ilgisizlikten dolayı kelime­nin şekli değişmiş, yani Merya, More şekline dönüşmüştür. İbranî dilinde iki keli­me de yazılış bakımından birbirine yakın olmalarından dolayı bu şekli almıştı. Tevrat'ta More kelimesi hakkında bilgi verilirken, Arabistan'da olduğu açıkça ya­zılıdır. Tevrat'ın bu konudaki ifadesi şöyledir:

"Ve Medyenliler'in"[43] ordugâhı kuzey yönünde, More dağları üzerindeki dere­de idi." (Hâkimler, 7:1)

Yaşanan olaylarla delilleri gözönünde bulundurursak bu kelimenin More de­ğil, bilakis Müslümanların Sa'y merasimini yerine getirdikleri Mekke-i Mükerre-me'nin bir tepesi olan Merve tepesi olduğuna hükmedebiliriz. Araplar'dan anlatı-lagelen rivayetler, Kur'ân-ı Kerîm'in açıklaması, hadislerin belirlemesi, bütün her şey bu hükme o kadar uygun düşmektedir ki, bu uygunluk, olayın doğruluğu ve gerçekliği olmadan imkânsızdır. Şöyle bir hadis vardır:

"Hz. Peygamber Merve tepesine doğru işaret ederek: "Kurban yeri burasıdır ve Mekke'nin bütün tepeleri ve geçitleri kurban yeridir" buyurdu. Hz. Peygamber zamanında Merve'de Mekke'den beş km. uzaklıkta bulunan Mina'da kurban kesili­yordu. Buna rağmen Hz. Peygamber Merve'yi kurban yeri olarak göstermişti. Bu, Hz. İbrahim'in burada Hz. ismail'i kurban etmek istemesinden dolayıdır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

"Sonra bunların varacakları yer Eski Ev'e —Kabe— kadardır." (Hacc, 22/33) "Ve Kabe'ye varacak bir kurban..." (Mâide, 5/95)

Merve, Kabe'nin tam karşısında ve ona çok yakındır. Bu âyetle ortaya çıkan gerçek şudur ki; kurban kesmenin asıl yeri Mina değil, Kabe'dir. Hacı sayısının art­ması sebebiyle Kabe'nin sınırı Mina'ya kadar genişletilmiştir.[44]

 

Kurban  Hatırası

 

Yahudiler Ishâk (as) soyundan geldikleri için, eğer îshâk (as) kurban edilmek isten­miş olsaydı, yahudiler arasında bugün hâlâ devam eden bir geleneği, bir hatırası mevcut olurdu. Bunun aksine İsmail'in (as) soyunda ve İsmail'in (as) manevî ev­latları olan müslümanlar arasında onun kurban oluşuyla ilgili merasimler bugüne kadar gelmiştir.

Hz. ismail'in oğullan arasında onun kurban edilmek istendiğine dair bütün ha­tıra ve gelenekler devam etmektedir. Büyük bir İslâm farzı olan hac, tamamen o kurban edilişi canlandıran bir hatıradır. Bu konuyu şöyle açıklayabiliriz:

1. Allah Teâlâ, Hz. ibrahim'e (as) oğlunu kurban etmesini emretmek dileyince: "Ey İbrahim!" diye çağırdı. İbrahim (as) da: "Hazırım" dedi.[45]

Hac sırasında adım başı "Lebbeyk" diye feryad ederek yürüyen müslümanla-nn söyledikleri kelimenin tam karşılığı, Hz. İbrahim'in "Hazırım!" anlamına gelen sözüdür.

2. ibrahim şeriatında; kurban yerine getirilen veya Allah için adanan kurbanlı­ğın, mabedin veya kurban edilen yerin etrafında tekrar tekrar gezdirilmesi prensi­bi vardı.[46]

Hac sırasında Safa ile Merve tepesi arasında yedi kere sa'y etmek (=gidip gel­mek) esası da, ibrahim şeriatının bir hatırasıdır.

3.  ibrahim şeriatındaki adak görevleri arasında, bir de adak gününe kadar saçların kesilmemesi vardı. Hacda da bu esas vardır, ihram çıkarılırken müslü­manlar saçlarını kestirir veya tıraş ettirirler. Kur'ân-ı Kerim'de bu esas şöyle anılmaktadır:

"Başlarınız tıraş edilmiş olarak..." (Fetih, 48/27)

4. Hac farizasının çok önemli ve gerekli bir rüknü de kurban kesmektir. Bu da İsmail'in (as) kurban edilmesi hadisesinin bir hatırasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:

"Oğluna karşılık ona büyük bir kurban verdik." (Sâffât, 37/107)

Ortaya koyduğumuz bu delilleri Tevrat'ın onları açıklaması ve dolaylı yoldan bil­dirmesi üzerine verdik. Kur'ân-ı Kerîm'e göre ise -her ne kadar bazı müfessirler yan­lışlıkla yahudi rivayetlerini desteklemişle de- Hz. ismail'in kurban edilmek istenme­si açık ve kesindir. Kur'ân-ı Kerîm'de kurban edilme olayı şu ifadelerle anlatılmıştır:

"(Oradan kurtulan İbrahim), 'Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gös­terecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver" dedi. işte o zaman Biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: 'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; ne dersin?' dedi.." (Sâffât, 37/99-102)

Yukarıdaki âyette; Hz. İbrahim'in (as) Allah'tan salih evlatlar istediği, Allah'ın da onu kabul ettiği, bahşedilen çocuğun kurban olarak takdim edildiği anlatılmak­tadır.

Tevrat'tan anlaşılan ise, İbrahim'in (as) duası üzerine ismail'in (as) doğmuş oldu­ğu, bundan dolayı da "Allah ibrahim'in dileğini duydu" anlamında, doğan çocuğa ismail adı konmuştur. O yüzden, bu âyette anlatılan tshâk değil, ismail (as)'dır.

Tevrat'ta kurban olayı bu şekilde genişçe anlatılıp bitirildikten sonra îshâk'ın (as) doğması anlatılmıştır. Bundan da kesinlikle anlaşılıyor ki, yukarıdaki âyette bildirilen Ishâk (as) değil, aksine ismail (as)'dır.

inananlara "Müslüman" adını ilk defa Hz. ibrahim (as) vermişti. Kur'ân-ı Ke­rîm'de: "Babanız İbrahim'in dininde (olduğu gibi) o daha önce sizi "müslüman" diye isimlendirdi" buyurulmuştur. Bu isim vermenin tarihi, kurban olayıyla birlik­te başlar. Yani ibrahim (as), ismail'i (as) kurban etmek istediğinde ona: "Allah şu emri indirdi. Ne dersin?" deyince, İsmail (as) son derece güven içinde ve rahatça: "Bu baş hazırdır" diye kafasını yere eğdi. Tam bu sırada Allah, "islâm" kelimesin­den alınmış olan ve teslim olmak anlamına gelen "esleme" ifadesini kullandı:

"Her ikisi de teslim olup..." (Sâffât, 37/103).

Hz. ibrahim (as) ile ismail'in (as) en büyük ve en muazzam kahramanlıkları, kendilerini Allah'a teslim etmeleri ve verdiği emre razı olmalarıdır. Yani kurban edilme emri verilince baba-oğul ikisi birden hiç bir bahane ileri sürmeden başları­nı eğdiler ve emre rıza gösterdiler. Bu özellik huzur-i ilâhîde beğenildi ve kabul gördü. Sonra Hz. ibrahim ve ismail'in (as) Allah'a teslim olma şiarı, dinî bir şiar ol­muş, bu yüzden de ibrahim (as) kendisine tâbi olanlar için "Müslüman" admı kul­lanmıştır.

Teslimiyet, fedakârlık ve İslâm; aslında eş anlamlı kelimelerdir, ismail'in (as) kendi kendini kurban edilmek üzere takdim etmesi bunun kesin bir delilidir. Eğer İshâk (as) kurban edilseydi bu lakab onun soyundan gelenlere veya onun ümmeti­ne verilirdi.[47]

 

Kurban  Kesmenin  Asıl  Mahiyeti

 

Oğlunu kurban etmesi için Hz. İbrahim'e (as) verilen emrin amacının ne olduğu üzerinde iyice düşünürsek, bu meselenin mahiyetinin ne olduğu açığa çıkacaktır. Eski zamanlarda putperest milletler, çocuklarmı mabudlarma kurban etmek üzere adarlardı, ingiliz idaresi gelmeden önce bu âdet Hindistan'da da vardı, islâm'a karşı olanların düşüncesine göre İsmail'in (as) kurban edilmesi de bu türden bir emirdir. Ama böyle düşünmek büyük bir yanılgıdır.

Büyük mutasavvıfların, velî makamındaki tarikat mürşitlerinin yazdığına gö­re peygamberlere gösterilen rüyalar iki çeşittir: Biri hakikî, diğeri de mecazî olan rüyalar. Hakikî rüyalarda görülenlerden maksat, rüyada görülenin aynısının or­taya çıkmasıdır. Mecazî rüyada ise, mecaz veya kıyas yoluyla bir isteğin yerine getirilmesi vardır. Hz. ibrahim'e (as) gösterilen rüyadan maksat, kendi oğlunu Kabe'nin hizmetine adamasıydı. Yani onun başka işlerle uğraşmayarak Kabe'nin hizmetine vakfedilmesi idi. Tevrat'ta kurban kelimesi yer yer bu anlamda da kul­lanılmıştır.

İbrahim (as), gördüğü bu rüyayı hakikî rüya zannetti, yani rüyada görülen ne ise aynısının yapılmasının gerekli olduğunu sandı ve olduğu gibi uygulamak istedi. Bu şekilde bu düşünce, peygamberlerde olabilen içtihad yanılması oldu­ğu için -bu yanılma devam etmeyip Allah kendisini uyaracağından- ibrahim (as) da bu hareketten menedildi. Ama Allah onun bu iyi niyetini takdir ederek şöy­le buyurdu:

"Ey ibrahim! Rüyana sâdık kaldın. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız." (Sâffât, 37/103-104)

Her halükârda, burada bu kadar geniş bilgi vermemizin gayesi, Allah'ın isma­il'i kurban etmeyi Hz. ibrahim'e emretmesinin aslında onu Kabe'ye hizmet için vakfetmesi demek olduğunu bildirmektir. Adak adamak için önceki şeriatlardaa kullanılan kelime "Rabbin önünde" ifadesi idi. Tevrat'ta bu ifade çok sık kullanıl­mıştır. Hz. ibrahim'in (as) ismail (as) hakkında Allah'a yaptığı duanın lafzı şöyley­di: "Keşke ismail senin önünde -huzurunda- yaşayabilse" (Tekvîn, 17:18). işte bu isteğe uygun olarak rüyasında ona mecazî anlamda oğlunu kurban etmesi emri ve­rildi. Bu söz, Hz. ibrahim'e (as) rüyasında Ishâk'ın (as) değil, aksine ismail'in (as) kurban edilmesinin emredildiğinin en kesin delildir.[48]

 

III. Mekke-Imükerreme Ve Kabe

 

Hz. İsmail'in yerleştiği yer konusunu incelerken oranın Arabistan olduğunu belirt­miş, kurban edilmek istendiği yerle ilgili olarak da Mekke vadisi olduğunu delille­riyle tesbit etmiştik. Bütün bunlar göstermektedir ki Mekke şehri çok eski bir yer­leşim yeridir.

Tutucu hıristiyan tarihçiler, bu şehrin çok eski olduğu iddiasının müslümanla-ra özgü bir iddia olduğunu, eski tarihlerde izine bile rastlanmadığını yazmaktadır­lar.[49]Bu yüzden bu konuyu biraz genişçe ele alacağız.

Mekke'nin eski ve asıl adi, Bekke'dir. Kufân-ı Kerîm'de bu isim geçmektedir:

"Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mabed- Mekke'deki -Kâbe-dir." (Al-i îmrân, 3/96)

Zebur kitabının 84. mezmûrunun 6. ayetinde şöyle deniyor:

"Bekke vadisinden geçerken ona bir kuyu gösterir. Bereketlerle More'yi kaplar. Gittikçe güçlenir."

Bu ifadede geçen 'Bekke' kelimesi Mekke-i Mükerreme'dir. Ama bu kelime­yi özel isim değil de fiilden türemiş bir isim kabul edersek, kök olarak ağlamak anlamına gelmektedir. Bu da Arapça'daki 'Bükâ' kelimesidir. Yahudiler ve hıris-tiyanlar daima Mekke'nin azametini gölgelemek için birbirlerine destek verdik­leri için birçok mütercim yukarıdaki ifadeyi tercüme ederken Bekke'yi "ağla­mak" diye tercüme etmişlerdir. Ama herkes bu durumda ağlama vadisinin ne anlama geleceğini kendiliğinden anlayabilir. Zebur'un yukarıda naklettiğimiz ayetinden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu ilâhîde Dâvûd (as) Mekke-i Mükerre-me'yi, Merve'yi ve ismail'in (as) kurban edilmek istendiği yeri görmeyi arzula­maktadır.

Hz. Davud'un (as) Allah Teâlâ'ya yakarışını belirten ifadesi şöyledir:

"Ey askerlerin Rabbi! Senin evin -Kabe- ne kadar tatlıdır. Canım, Allah'ın Evi­ni özlemiştir, hatta ona aşıktır. Kalbim ve cismim, canlı ve diri olan Allah'ı teren­nüm ediyor. Serçe yurdunu, kırlangıç da yavrularının yuvasını Senin kurban yer­lerinin yanında kurdu. Daima Senin evinde yaşayan insanlar ve Seni her zaman teşbih edenler ne mübarek kimselerdir."

Bunun hemen ardından 'Bekke' ile ilgili âyetler gelmektedir. Şimdi bu âyetler üzerinde biraz durur ve düşünürsek, Hz. Davud'un (as) kavuşmayı özlediği ye­rin, belirtilen yere uygun düşebilmesi için aşağıdaki özelliklerin bulunması gerek­mektedir:

1. Kurban kesme yeri olması.

2. Hz. Davud'un (as) memleketinden uzak olması, ki oraya kadar yolculuk et­meyi göze alabilsin.

3. Bekke vadisi deniliyor olması.

4. Orada 'More' denen bir yerin bulunması.

Bu şartları gözönüne aldığımızda kesinlikle görürüz ki; Bekke denen yer Mek-ke-i Mükerreme'dir. More, Merve'nin ta kendisidir. Buna rağmen yahudilerin ne kadar dar görüşlülükle kelimeleri evirip çevirerek değiştirdikleri de ortadadır.

Ayet-i kerime bu hususta şöyle der:

"Onlar kelimelerin yerlerini değiştirir -kitaplarını tahrif ederler-." (Mâide, 5/141)

Dr. Hastings'in Dictionary of the Bibİe adlı kitabında Bükâ Vadisi konusunda yazdığı makalenin Özeti şudur:

"Bu kelime ile eğer gerçekten bir vadi kastedilmişse o zaman bu aşağıdaki yer­lerden biri olabilir:

1. Ziyaretçilerin Beytü'l-Makdis'e gitmek için geçtikleri bir vadidir.

2. Tevrat'ın Yeşû 7. babının 24 ve 26. âyetlerinde zikredilen Ahor vadisidir.

3. Tevrâf m ikinci Samuel kitabının 5. babının 18 ve 22. âyetlerinde anlatılan Re-fâyon vadisidir.

4- Sina dağının bir vadisidir.

5- Beytü'l-Makdis'e kadar kuzeyden gelen kervan yolunun son durağıdır.[50]

Ne tuhaftır ki Dr. Hastings'in bu kadar fazla ihtimali arasında hiç bir yerde Mekke-i Mükerreme'nin adma rastlanmamaktadır. Daha da şaşılacak olan şudur ki isimlerini saydığı vadilerden hiçbirisinin, 'Bükâ' kelimesiyle hiç bir ilgisi, hatta ortak bir harfleri bile yoktur. Bunun aksine 'Bükâ' ile 'Bekke' tamamen aynı keli­melerdir.'Fark sadece söyleniştedir.

Yeni Encyclopedia da "Muhammed" başlığı altında yazılan makaleyi Margoli-outh kaleme almıştır. Orada Mekke-i Mükerreme hakkında şöyle demektedir:

"Eski tarihlerde bu şehrin adına rastlanmamaktadır. Ancak Zebur'un 84. mez-murunun 6. ayetinde "Vadi Bekke" sözü vardır."[51]

Ama o, bu tarihî delili zayıf kabul etmektedir. Meşhur Fransız araştırmacısı ve Arapça uzmanı Prof. Dozy şöyle demiştir:

"Bekke; Yunan coğrafyacılarının Makrobe dedikleri yerin adıdır."Fakat Margoliouth'un Prof. Dozy'nin açıklamasına da güveni yoktur. Heroes and Hero Wor$hip isimli kitabında Cariyle şöyle emektedir:

"Romalı tarihçi Selis Kabe'yi zikretmiş ve: 'O, dünyanın bütün mabedleri için­de en eski ve en üstün olanıdır' diye yazmıştır. Selis'in bu sözü, Hz. isa'nın (as) do­ğumundan 50 yıl öncesine ait bir sözdür."

Kabe Hz. isa'dan çok önce varolduğuna göre Mekke şehri de hemen hemen ay­nı döneme ait bir şehir olmalıdır. Çünkü nerede ünlü bir mabed varsa, çevresinde mutlaka bir şehir veya koy kurulmuştur. Yâkût el-Hamevî, Mu'cemu'l-Buldân isim­li eserinde: "Batlamyus coğrafyasında[52] Mekke-i Mükerreme'nin boylamı 28°, en­lemi 3°'dir diye belirtilmiştir" demektedir.

Batlamyus eski döneme mensup bir bilgindir. Eğer o, coğrafyasında Mekke'yi zikretmişse, şehrin eskiliğini belirtecek başka ne gibi bir belgeye ihtiyaç olabilir? Margoliouth'un Mekke-i Mükerreme'nin eskiliğini reddediş nedeni ise Hamevfnin el-îsâbe'sindeki: "Mekke'de ilk inşa edilen ev, Saîd veya Sa'd b.Amr'ın evidir" ifade­sidir. Margoliouth şu gerçeği bilmemektedir: Tarihçilerin de yer yer açıkladığı gibi, Araplar Kabe karşısında veya çevresinde binalar yapılmasını Kabe'ye saygısızlık ka­bul ettiklerinden civarda ev yapmayıp çardak ve çadırlarda yaşamışlardı. Mekke de bu sayede uzun zaman çadırlardan oluşan büyük bir şehir olarak kalmıştı.[53]

 

Kabe'nin  İnşası

 

Dünya'nm her tarafım karanlıklar kaplamıştı. Iran, Hindistan, Mısır ve Avrupa'da her yeri zulmet basmıştı. Hakkı kabul etmek bir kenara, geniş dünya topraklan üze­rinde, Allah'ın adını anabilecek tek bir insanın bulunduğu bir metrekarelik yer bile yoktu. Hz. brahim (as) Keldan'da bu sesi yükseltmek istediği zaman alevlerle karşı­laştı. Mısır'a geldiğinde namusu tehlikeye girmişti. Filistin'e ulaştığında hiç kimse hatırını bile sormamıştı. Allah'ın adını andığı yerlerde, sesi şirk ve putperestlik çığ­lıkları içinde kaybolup gitmişti. Yeryüzünün insanla dolu her bölgesi bâtılla örül­müştü. Artık üzerine hak tuğrasının çizilebileceği düz, karalanmamış ve üzerine hiç bir çizgi ve şeklin çizilmediği temiz ve beyaz bir sayfaya ihtiyaç vardı. Bu sayfa, me­deniyet ve gelişmişlikten uzak kalmış olan Arabistan'dı. Hz. İbrahim (as), Hz. Hacer ile İsmail'i Arabistan'a getirdi ve onları buraya yerleştirdi. Hz. Sâre -Tevrâf ta da bildirildiği üzere- bir süre sonra öldü. Hz. İbrahim (as) da Mekke'ye geldi, tsmail (as) gençlik çağına ulaşmış, hakkı haykırarak ilan etme yolunda Hz. ibrahim'e ortak bir ses olmuştu. îkisi birleşerek küçük, dört köşeli bir mabedin temelini attılar.[54]

"Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor­du." (Bakara, 2/127)

Mabed yapılıp bittikten sonra, ilâhî vahiy kendisine şöyle seslendi:

"Tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi te­miz tut. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yol­dan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararlan yalan­dan görmek -için gelsinler-." (Hac, 22/26-27)

O günlerde ilan ve reklam araçları yoktu. Arabistan bakımsız bir yerdi ve kilo­metreler boyunca tek bir insana rastlanmazdı. İbrahim'in sesi Kabe'nin sınırların­dan taşarak dışarılara ulaşamazdı. Ama o sade ilâhî ses, bugün hem de nerelere ulaşmıştır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye, hatta yeryüzünden gökyüzüne ka­dar dünyanın her yerine ulaşmıştır.

Allâme Ezrakî, Mekke Tarihi isimli eserinde Hz. İbrahim'in (as) inşa ettiği Ka­be'nin eni ve boyunu aşağıdaki şekilde belirtmiştir.

Yükseklik: Yerden çatıya kadar dokuz arşın.

Uzunluk: Hacerü'l-Esved'den Rükn-i Şâmfye kadar otuziki arşın.

En: Rükn-i Şâmî'den batıya kadar yirmi iki arşın.

İnşaat bitince İbrahim (as), ismail'e (as), "Bir taş getir de onu tavafa başlanacak yeri gösteren yere koyayım" dedi. el-î'lâm bi a'îâmi'i-Beyti'l-Harâm adlı Mekke tari­hinde şöyle yazmaktadır:

"Sonra ibrahim (as), ismail'e (as): 'Bir taş getir de insanlarm tavafa başlayacak­ları yere koyayım' dedi."

Allah'ın evi öyle sade inşa edilmişti ki, ne çatısı vardı, ne kapısı, ne de pence­resi. Kusayy b. Kilâb, Kabe'nin mütevelliliğini eline alınca eski binayı yıkarak yeni baştan inşa etti ve çatısmı hurma ağaçları ile örttü.

Kabe'nin bereket ve çekiciliğinden dolayı insanlar civarına yerleşmeye başla­dılar. En önce Cürhüm kabilesi gelip yerleşti. Bu kabilede Medâd b. Amr el-Cür-hümî adında seçkin bir kişi vardı, ismail (as) onun kızıyla evlendi. Ondan oniki çocuğu oldu. Adları Tevrat'ta bildirilmiştir. Bugünkü Araplar İsmail'in (as) oğul­larından olan Kaydâr'm sülâlesindendirler. Hz. İsmail'in ölümünden sonra büyük oğlu Nâbit, Kabe'nin mütevellisi oldu. Onun Ölümünden sonra annesi tarafındandedesi bu görevi ele aldı ve Kabe'nin mütevelliliği İsmail hanedanından çıkarak Cürhüm hanedanının eline geçti. Daha sonra bir başka kabile olan Huzâa, Kabe'yi ele geçirdi ve bu görev uzun süre bu sülâlenin elinde kaldı. İsmail'in (as) sülâlesi hayatta olmasına rağmen hiçbir müdahalede ve zorlamada bulunmadı. Kusayy b. Kilâb'ın eline fırsat geçince atalarından kalan bu hakkı yeniden aldı. Geniş bilgi ileride verilecektir.

Kabe üzerine ilk önce örtü giydiren, Yemen'deki Himyer hükümdarı Es'ad Tübba' idi. Yemen'de özellikle Yemânî denen, çok kaliteli güzel kumaşlar dokunu­yordu. Bu örtü, işte o kumaşlardan yapılmıştı. Kusayy b. Kilâb'm döneminden iti­baren bütün kabilelere bir vergi kondu. Bununla Kabe'ye örtü yapılıyordu. Allâme Ezrakî: "Hz. Peygamber de Yemen örtüsünü Kabe'ye örtmüştü" diye yazmıştır. Ama bu rivayetin senet zincirinin bir râvisi de Vâkıdi’dir.[55]Allah'ın evi altın ve gümüş süslemelere muhtaç değildi. Ama servet ve refahın artmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, Abdullah b. Zübeyr (ra) halife olunca Kabe'nin direkleri üzeri­ne altından başlıklar koydurdu. Abdulmelik b. Mervan kendi döneminde 36.000 altın sikkeyi bu iş için gönderdi. Abbasilerden halife el-Emîn kapının tahta kanat­lan altınla kaplansın diye 18.000 altın bağışladı, el-î'lâm'da zaman zaman yapılan altın süslemelerin uzun izahları yazılmıştır. Ama bunlar Peygamber döneminden sonraki zamanlara aittir. Ayrıca kitabımızla ilgili bir konu da değildir. Bize göre, güneşin üzerine altın sıvamanın gereği yoktur.[56]

 

Hz.   İsmail'in   (As)   Kurban   Edilmesi

 

Allah'ın evi yapılmış ve tamamlanmış olduğundan, artık ona hizmet etmek ve mü-tevelliliğini üstlenmek için mübarek bir kişinin bütün uğraşlardan sıyrılarak haya­tını Kabe'ye adaması gerekiyordu. Bu tür bir adağa ibrahim (as) şeriatında "kur­banlık" denmekteydi. Tevrat'ta bu tabir sıkça kullanılmaktadır.

Yukarıdan beri yazageldiğimiz gibi, peygamberlere vahiy gelmektedir. Bu­nun çeşitli türleri vardır. Biri de sâdık rüya görmektir. Nitekim Sahîh-i Buhâ-rrnin "Bed'ul-vahy" bölümünde şöyle anlatılmaktadır: "Hz. Peygambere ilk vahyi rüyada geldi. Bu rüya bazan Yusuf'un (as) güneş, ay ve yıldızlan kendine secde ederken gördüğü gibi mecazî olurdu. Ne şekilde olursa olsun, Hz.ibrahim'e (as) rüyasında oğlunu kendi elleriyle kurban edişi gösterildi. Bu Rüyayı Görüldüğü Gibi Gerçek Rüya Sandı Ve Onu Gördüğü Şekilde Uygulamaya Hazır Ol­duğunu bildirdi.

İbrahim (as), oğlu ismail'in çekinmeden hareket edeceğine ve fedakârlık yapa­cağına güveniyordu. Ama onbeş yaşında genç bir çocuğun boynunu bıçağın altın­da görmeye dayanıp dayanamayacağını bilmek istiyordu. Oğluna dönerek:

'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; ne dersin?' dedi." (Sâf-fât, 37/102)     

Oğlu son derece cesaret ve kendine güvenle şöyle cevap verdi:

"Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. Inşaallah beni sabredenlerden bulur­sun." (Sâffât, 37/102)

Bir tarafta, seher vakitlerinde yaptığı dualar sonucu kendisine peygamber so­yunun gözünün nuru, gönlünün sürûru bir oğul bağışlanan ve onu dünyada her-şeyden çok seven 90 yaşında ihtiyar bir baba vardır. Çok sevdiği yavrusunu boğaz­lamak için kollarını sıvamış, bıçağını eline almış, durmaktadır. Diğer tarafta, be­bekliğinden bugüne kadar babasının sevgi dolu bakışları altmda büyüyen genç oğ­lu durmakta ve babasının kendisini kesecek olan eline bakmaktadır. Kudsî melek­ler, derin gökyüzü, kâinat âlemi bu dehşetengiz manzarayı seyredip, parmakları hayretten ağızlarında beklerlerken, birden lâhûtî âlemden şu ses geldi:

"Ey ibrahim! Rüyana sâdık kaldın. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız." (Sâffât, 37/105)

Evladın tam bir azim, rahatlık ve hayrete düşüren fedakârlık ve vefakârlıkla kendini kurban edilmek üzere takdim etmesinin mükâfatı bu kurban merasiminin kıyamete kadar dünyada onun hatırası olarak yaşamasıydı."[57]

 

IV. Hz. Muhammed'in (Sav) Soyu

 

Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'in soy kütüğü şöyledir:

Adnan oğlu, Ma'd oğlu, Nizâr oğlu, Mudar oğlu, Ilyas oğlu, Müdrike oğlu, Huzeyme oğlu, Kinâne oğlu, Nadir oğlu, Mâlik oğlu, Fihr oğlu, Gâlib oğlu, Lü'eyy oğlu, Ka'b oğlu, Mürre oğlu, Kilâb oğlu, Kusayy oğlu, Abdi Menâf oğlu, Hâşim oğlu, Abdulmuttalib oğlu, Abdullah oğlu, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem.

Sahîh-i Buhârî "Peygamber'in gönderilmesi" bölümü'nde Hz. Peygamberdin soykütüğünü buraya kadar saymıştır. Fakat imam Buhârî kendi Târih'inde, Adnan'dan Hz. İbrahim'e kadar olan isimleri de şöyle sıralamıştır: tbrahim oğlu, İs­mail oğlu, Sabit oğlu, Ya'reb oğlu, Yeşcub oğlu, Sarih oğlu, el-Mukavvim oğlu, Aded oğlu, Adnan oğlu.

Hz. İsmail'in oniki oğlu vardı. Bunlar Tevrat'ta da zikredilmişlerdir. Onlardan Kaydâr'ın oğulları Hicaz'da yerleşti ve çok yayıldı. Bunların evlatlarından olan Adnan vardır ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz işte onun so­yundan gelmektedir. Araplar'da soy kütüğünü bilenler, şecere zincirinin bütün halkalarını ezberlemezlerdi. O bakımdan birçok soy kütüğünde Adnan'dan Hz. İs­mail'e kadar sadece sekiz halka zikredilmiş ise de bu doğru değildir. Adnan'dan başlayarak Hz. İsmail'e kadar eğer sadece 9-10 halka olsaydı, bu zaman süresi üç-yüz yıldan fazla olamazdı. Ayrıca bu tarihî bilgilere de ters düşmektedir. Allâme Süheylî şöyle demektedir:

"tbn îshâk'm zikrettiği gibi, Adnan ile Hz. İsmail arasında dört veya yedi hal­ka olması imkânsızdır. Hatta on ile yirmi halka olması da imkânsızdır. Çünkü za­man süresi bundan çok daha fazladır."[58]

Allâme Süheylî, birçok tarihî atıflar ve delillerle; Adnan'dan Hz. İsmail'e ka­dar geçen süre içinde 40 halkanın bulunduğunu isbat etmiştir. Soy zincirinde ya­pılan bu yanlışlık, bazı hıristiyan tarihçilerin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Hz. İbrahim'in soyundan geldiğini tamamen inkâr etmelerine fırsat vermiştir.[59]

Bu yanlışlığa daha çok Arapların ünlü kişilerin isimleriyle yetinmeleri ve ara­daki diğer kişileri gözardı etmeleri sebep olmuştur. Bundan başka, Araplar'a göre Adnan'ın Hz. İsmail soyundan olduğu kesindi ve şüphe götürmüyordu. Bundan dolayı onlar sadece Adnan'a kadar soy zincirinin sağlam bir şekilde hiç bir ismi at­lamadan ulaşmasına çalışıyor, Adnan'dan daha yukarıdaki isimleri saymayı ge­rekli görmüyorlardı. O bakımdan ünlü birkaç kişinin ismini zikredip bırakıyorlar­dı. Bununla birlikte Araplar arasmda bırakılan bu isimleri bilen uzman kişiler de vardı. Allâme Taberî, Târîh'inde şöyle demektedir:

"Araplar arasmda öyle bilgin kişiler gördüm ki, bazı soy kütüğü uzmanları ba­na Ma'd'den başlayarak İsmail (as)'a kadar kırk halkanın ismini sayarlardı. Saydık­ları her isme delil olarak da Arapların yazdıkları şiirlerden örnek verirlerdi. O ki­şilerden biri bana şunu anlattı: 'Bu soy zincirini ehl-i kitabın ortaya koyduklanyla karşılaştırdığımda halkaların sayısının eşit olduğunu, ama isimlerde bir dereceye kadar fark bulunduğunu gördüm' dedi."[60]

Aynı tarihçi başka bir yerde şöyle demektedir:

"Tedmür'de bir yahudi vardı. Adı Yakub'du. Müslüman oldu. Bana dedi ki: 'Ermiya Peygamberin katibinin yazdığı Adnan'ın soykütüğü bende vardır. O soy-kütüğünde de Adnan'dan başlayarak Hz. İsmail'e kadar kırk isim vardır.'"[61]

Her ne şekilde olursa olsun gerçek olan ve hiç şüphe götürmeyen nokta şudur ki Adnan, İsmail'in (as) torunlarındandır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem de Adnan soyundandır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz'in sülâlesi her ne kadar ba­badan, atadan beri şerefli ve seçkin[62] insanlar olarak sürüp gelmekteyse de, bu soyu Kureyş unvanı ile seçkin kılan kişi, Nadir b. Kinâne idi. Bazı araştırmacılara göre Ku-reyş unvanı ilk önce Fihr'e verildi ve kendisinden sonra gelen çocuklarına Kureyş so­yundan anlamında "Kureyşî" dendi. Hafız Irakî, Siret-i Manzum isimli eserinde şöy­le der: "En doğrusu, Kureyş Fihr'dir; çoğunluk ise 'Kureyş Nadîr'dir'[63]diyor."

Nadır'dan sonra Fihr ve Fihr'den sonra Kusayy b. Kilâb son derece saygı top­ladı ve nüfuz elde etti. O dönemde Harem'in mütevellisi Halil Huzâî idi. Kusayy, Halil'in Hubbî adındaki kızıyla evlendi. Halil ölürken Kusayy ile olan bu evlilik bağından dolayı Kabe'ye yapılacak hizmetin ve mütevelliliğin Kusayy'a havale edilmesini vasiyet etti. Böylece bu görevi onlar devraldı. Kusayy, Dâru'n-Nedve denilen bir danışma meclisi kurdu. Kureyş bir toplantı yapacaksa veya bir savaş karan alacaksa, bunları Dâru'n-Nedve'de kararlaştırırdı. Dışarı gidecek olan bir kervan ve kafilenin hazırlığı burada yapılırdı* Nikah ve diğer merasimler de bura­da düzenlenirdi.

Kusayy, kendinden sonra da devam eden ve bir hatıra olarak hafızalarda kalan çok büyük işler yaptı. Örneğin, rifâde ve sikâye (=Kâbe'yi ziyaret edenlerin yiye­cek ve içecek ihtiyaçlarının karşılanması) Kabe hizmetkârlarının en büyük göreviy­di. Bütün Kureyş'i toplayarak bir konuşma yaptı ve: "Yüzlerce, binlerce kilometre mesafelerden insanlar Kabe'yi ziyarete gelmektedirler. Onlara evsahipliği yapmak, Kureyş'in görevidir" dedi. Nitekim, Kureyş bunun için yıllık fon kararlaştırdı. Bu­nunla Mina ve Mekke-i Mükerreme'de hacılara yemek dağıtılırdı. Ayrıca geniş bir su havuzu yaptırdı. Hac günlerinde hacıların kullanması ve yararlanması için içi­ne su doldurulurdu. Meş'ar-i Haram da onun icraatlanndandır. Hac günlerinde onun üzerine çıra konur, aydınlatması için yakılırdı. Nitekim Ikdu'l-Ferîd'de bu ic­raatlar delilleriyle anlatılmıştır. Sahibi olduğu ün ve itibar nedeniyle Kureyş unva­nı ilk Önce Kusayy'a verildi.[64] Allâme îbn Abdi Rabbih, Îkdu'l-Ferîd isimli eserde şunu da yazmış ve açık ifadeyle demiştir ki: "Kusayy sülâleyi toplayarak Kabe'nin çevresine yerleştirmiş olduğu için kendisine Kureyş denmiştir. Çünkü Kureyş ke­limesinden türetilen Takrîş' kelimesinin mânâsı biraraya toplamaktır. Bu bakım­dan, ona biraraya toplayıcı' da derlerdi." Nitekim şair şöyle demiştir:

Kusayy; 'biraraya toplayan' diye isim verilen babanızdtr Allah onunla, Fihr'den türeyen kabileleri biraraya topladı.

Kusayy'ın altı oğlu vardı. Abduddâr, Abdi Menâf, Abduluzzâ, Abd b.Kusayy, Tehammür, Berra.

Kusayy ölürken Kâbe-i Muazzama'ya ait bütün yetkileri, kardeşleri arasında en yeteneksiz olmasına rağmen en büyük oğlu Abduddâr'a devretti.[65] Ama Ku-sayy'dan sonra Kureyş'in başkanlığını Abdi Menâf ele geçirdi, işte bu Abdi Me­nâfin sülâlesi Hz.Peygamber Efendimizin ailesinin geldiği sülâledir.

Abdi Menâfin altı oğlu vardı. Bunlar arasında olan Hâşim son derece etkili ve haşmetli bir insandı. Abduddâr'a devredilen Kabe görevlerini geri alma, Ab-duddar oğullarının bu büyük göreve lâyık olmadıklarına Kureyş'i ikna etti. Ab­duddâr ailesi Kabe'yle ilgili yetkileri geri vermeyi reddetti ve savaş hazırlıkları yaptı. Sonunda sikâye ve rifâde (=hacılarm yedirilip içirilmesi) görevinin geri alı­narak Hâşim oğullarına verilmesi üzerine barış yapıldı. Hâşim görevini son de­rece iyi yürüttü, hacılara iyice doyuncaya kadar yemek yedirdi. Deriden yapılmış su havuzlarına su doldurarak Zemzem ve Minâ'nın yanına sebiller koydurdu. Ti­careti son derece geliştirdi. Bizans imparatorluğu ile yazışmalar yaparak, Kureyş ticaret eşyalarını alarak Bizans ülkesine gittiğinde kendilerinden hiç bir vergi alınmaması için ferman yazdırdı. Habeşistan Necâşîsinden* de buna benzer bir ferman elde etti. Bundan dolayı Araplar kışın Yemen'e, sıcaklarda da Suriye'ye veya Anadolu'ya gider gelirlerdi. O günlerde Anadolu'nun ünlü şehri ve impa­ratorluğun başşehri olan Ankara'ya Kureyş tüccarları vardıklarında, imparator onları son derece değer vererek, saygı göstererek karşılardı. Arabistan'da yollar güvenli değildi. Hâşim çeşitli kabileleri dolaşarak, Kureyş ticaret kervanına zarar vermemeleri karşılığında Kureyş kervanlarının o kabilelerin ticaret mallarını alıp götürerek onlarla alışveriş yapacağına dair anlaşmalar yaptı. Arabistan'da yağ­malama yaygm olmasına rağmen, Kureyş ticaret kervanı daima güven içinde olurdu.[66]

Bir keresinde kıtlık olmuştu.[67] Hâşim bu kıtlık esnasında çorbaya ekmekleri parçalayıp bandırarak insanlara yedirdi. Arapça'da ekmeği parçalayıp ufalayana 'haşim' dendiği için o günden sonra Hâşim diye tanındı. Bir keresinde ticaret mak­sadıyla Suriye'ye gitmişti. Yolculuğu sırasında Medine'de durdu. Orada her yıl alışveriş panayırı kurulurdu. Panayıra gittiğinde bir kadın gördü. Hareketlerinde ve davranışlarında soyluluk ve nezaket görülüyordu. Aynı zamanda güzel ve ki­bar bir hanımdı. Soruşturarak Neccâr oğullarından olduğunu, adının da Selma ol­duğunu öğrendi. Hâşim onunla evlenme talebinde bulundu. O da kabul etti. Ni­kahları kıyılarak evlenme işi tamamlandı. Daha sonra Hâşim Suriye'ye hareket et­ti. Gazze'ye ulaştığında orada öldü. Selma hamile kalmıştı. Oğlu oldu, adını Şeybe koydu. Aşağı-yukarı sekiz yaşma kadar Medine'de büyüdü. Hâşim'in kardeşi Muttalib, kardeşinin Medine'de evlilik yaptığını, bu evlilikten bir çocuğu olduğu­nu, çocuğun sekiz yaşma geldiğini haber alır almaz, hemen Medine'ye hareket et­ti. Oraya vardıktan sonra yeğenini araştırmaya başladı. Selma onun gelişini duy­du, davetçi gönderdi. Üç gün misafir kaldı. Dördüncü gün Şeybe'yi yanma alarak Mekke-i Mükerreme'ye hareket etti. Şeybe o zaman sekiz yaşmda idi. Mekke'ye geldikten sonra adını Abdulmuttalib koydular.

Abdulmuttalib "Muttalib'in kölesi" demekti. Bu yüzden siyer alimleri isim üzerinde birçok söz nakletmişlerdir. içlerinden en doğrusu şudur: Muttalib, Şey­be'yi büyüttüğünden ve Şeybe de yetim olduğundan Arapların tabirlerine uygun olarak "Muttalib'in kölesi" diye tanınmıştı.[68]

Abdulmuttalib'in hayatmda yaptığı en önemli işlerden biri; tahribata uğraya­rak içi dolmuş ve kaybolmuş olan Zemzem kuyusunun yerini tesbit ettirmesi ve tekrar kazdırarak yeni baştan tamir edip düzenlemesidir.

"O, on oğlunun gözü önünde büyüyüp genç yaşa ulaştıklarını gördüğü takdir­de birini Allah yolunda kurban etmeyi adamıştı. Allah onun bu isteğini yerine getirdi. Abdulmuttalib, on oğlunu alarak Kabe'ye gitti. Her zaman Kabe'de kalan ve orada dua ile uğraşan kişiye: 'Oğullarım arasında kura çek, kime çıkacak görelim' dedi. Kura Abdullah'a çıktı. Onları yanına alıp, kurban yerine gitti. Abdullah'ın kızkardeşleri de beraberdiler. Ağlamaya başladılar ve: "Bunun karşılığında on de­ve kurban et de bunu bırak" dediler. Bunun üzerine Abdulmuttalip, Kabe'deki adama: "Abdullah'la on deve arasında kur'a çek" dedi. Kura Abdullah'a çıktı. Bu sefer Abdulmuttalib on yerine yirmi deve koydu, derken yükselte yükselte sıra yüz deveye geldi. Ancak yüz devede kura develere çıktı. Abdulmuttalib yüz deveyi kurban etti ve Abdullah kurtuldu." Bu, Vâkıdfnin rivayetidir. îbn îshâk'ın anlattı­ğına göre, deve karşılığında Abdullah'ın kurban edilmekten vazgeçilmesini Ku-reyş ileri gelenleri teklif etmişti.

Abdulmuttalib'in on veya oniki oğlundan beşi, müslümanlık veya kâfirlikte­ki özelliklerinden dolayı büyük üne sahip olmuşlardır: Ebu Leheb, Ebu Tâlib, Abdullah, Hz. Hamza (ra), Hz. Abbas (ra). Ebu Leheb'in asıl adının başka oldu­ğu, bu adı ona Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in veya sahabe-i ki-râm'm verdiği kanaati yaygındır. Ama bu yanlıştır. Ibn Sa'd Tabakât'mda açıkça belirterek: "Bu lâkabı ona Abdulmuttalib'in kendisi vermişti" der. Bunun sebe­bi, Ebu Leheb son derece yakışıklı, canlı kanlı biri olmasıydı. Araplar arasında kırmızı yüze "ateş parçası, ateş alevi" derlerdi. Böylelerine Farsça'da da "ateş yanaklı" denir.

Abdullah kurban edilmekten kurtulunca, Abdulmuttalib onu evlendirmeyi dü­şündü. Zühre kabilesinden Vehb oğlu Abdi Menâfin Amine isimli bir kızı vardı. Kureyş kabilesi içinde seçkindi.[69] O sırada Amine amcası Vehb'in yanında kalı­yordu. Abdulmuttalib Vehb'in yanına gitti ve Amine'yi oğlu Abdullah'a istedi. O da bunu kabul edince, evlilik gerçekleşti. Bu sırada Abdulmuttalib'in kendisi de Vehîb'in Hâle isimli diğer kızını istedi ve onunla evlendi. Hamza (ra) işte bu Hâ-le'den doğdu. Evlilik bağmdan dolayı, Hâle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem'in teyzesi oldu. Hz. Hamza, Peygamberimizin amcası olduğu gibi, bu evli­lik bağından dolayı da teyzesinin oğlu olmuştur.

Evlilikten sonra, damadın üç gün kayınpederde kalması âdetti. Abdullah üç gün kaldı, sonra eve döndü. O sırada yaşı hemen hemen onyediden biraz fazlay­dı.[70] Abdullah ticaret için Suriye'ye gitti. Geri dönerken Medine'de durdu ve has­talanarak burada kaldı. Abdulmuttalib durumu haber alınca büyük oğlu Hâris'i haber alması için gönderdi. O Medine'ye ulaştığında Abdullah ölmüştü. Abdul­muttalib ailesinde en çok sevilen kişi olduğundan, bu ölüm hepsi için büyük bir darbe oldu.

Abdullah miras olarak bir miktar deve, koyun ve Ümmü Eymen adında bir ca­riye bırakmıştı. Bütün bunlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e miras kaldı.[71] Ümmü Eymen'in asıl adı Bereke idi. [72]         

 

V. Hz. Muhammed'ın (Sav) Doğumu

 

Zaman gülistanına ruhları okşayan, cana can katan nice baharlar gelmiş, insa­nı hayrete düşüren yapısıyla bu sonsuz feza, zaman zaman şu zümrüt parçası yer­yüzünü, bakanları şaşırtacak derecede güzelliklerle bezemiştir.

Fakat bugünkü tarih ve bugünkü gün öyle bir gündür ki, ona kavuşmak için üzerinden sayısız yıllar geçen zaman, milyonlarca yıl harcamıştır. Gökyüzünün derinliklerindeki gezegenler bugünü görme özlemi ile gözlerini dikmiş, beklemek­teydiler. Yaşlı dünya ve köhne felek, uzun, çok uzun zamandan beri bu cana can katan, ruhları dirilten sabahı, gece gündüz, durmaksızın bir yandan Öbür yanma dönerek gündoğumunu bekleyen insan gibi bu kutlu doğumun sabahını bekliyor­du. İlâhî fermanın, kaza ve kaderin süregiden tecellîleri, uzaydaki zerrelerin her gün yenilenmesi, ay ve güneşin ışıklar saçarak her tarafı aydınlatmaları, rüzgâr ve bulutların hayat veren yağmurlar taşımaları, mübarek insanların yuvası olan cen­netin pâk nefesleri, İbrahim'in tevhid çığlığı, Yusuf'un güzelliği, Musa'nın haşme­ti, Isa Mesih'in ruh okşayan yumuşaklığı, hepsi işte bu değeri ölçülemeyen, paha biçilemeyen iki cihan sultanının hizmetinde kullanılmak içindi.

Kutlu doğumun sabahı, işte o cana can katan sabah, işte o mutlu ve kutlu saat, işte o mesut andır. Siyer alimleri kısıtlı bilgileri içinde "Bu gece, Kisrâ'nın sarayın­da ondört sütun devrildi, İran'ın ateş tapınağında yüzlerce yıldır yanan ateş sön­dü, Sâve deresi kurudu", diye yazmaktadırlar. Ama doğrusu şudur ki, yıkılan Kis-ra'nın sarayı değil, aksine Acem'in şan ve şöhreti, Bizans'ın ihtişamı, Çin'in gökle­re yükselen saraylarının kuleleriydi. Sönen İran'ın ateş tapmağı değil, aksine şer cehennemi, küfrün ateş tapınağı, Azer'in dalalet ve sapıklık mabetleriydi. Puthane-lerden toz duman yükselmeye başlamış, putlar yerle bir olmuştu. Mecusîliğin ipi kopmuş, düzeni darmadağm olmuştu. Hıristiyanlığın hazan mevsimi gelmiş yap­rakları teker teker dökülüyordu. Tevhid çığlığı gökyüzüne yükseldi. Tek Allah'a iman sadâsı koptu. Mutluluk gülistanma bahar geldi. Hidâyet güneşinin ışıkları nurlanyla her yeri aydınlattı. İnsan ahlâkının aynası Hz.Muhammed sallallahu aleyhi vesellem kutsal merceğin içinden şimşek gibi parlayarak dışan çıktı.

Abdullah'ın yetimi, Amine'nin ciğerparesi, Kabe'nin sultanı, âlemin manevî hükümdarı, yeryüzünün imamı, iki cihan sultanı, kutsal âlemden geçici âleme şe­ref vererek, azamet ve ihtişamla geldi. AÎİahümme satti aleyhi ve alâ âîihî ve ashâbihî ve setlim. Allahım! Muhammed'e, O'nun aile ve ashabına salât ü selâm olsun![73]

 

Doğum Tarihi

 

Doğum tarihi hakkında Mısır'ın ünlü astronomi aKmi Mahmud Felekî Paşa bir risale yazmıştır. Bu eserde, matematik ispatlarla Hz. Peygamber'in doğumunun 9 Rebiülevvel Pazartesi'ne denk düşen, 20 Nisan 571 tarihi olduğunu göstermiştir.[74] Adını Muhammed koydular. Bu adı Abdulmuttalib'in koyduğu söylenir.[75]

 

Emzirilmesi

 

 Hz. Peygamberdi ilk önce annesi emzirdi. İki üç gün sonra da Ebu Leheb'in ca­riyesi olan Süveybe emzirdi.[76] Süveybe'den sonra Halime es-Sa'diyye (ra) emzir­di. O dönemde, şehrin ileri gelenlerinin ve eşrafının süt emen çocuklarını çevrede­ki kasaba ve köylere göndermeleri âdetti. Bunun sebebi; çocukların bedeviler ara­sında yetişerek düzgün konuşma yeteneğini kazanmaları ve saf Arap özelliklerini korumalarıydı.[77]

Arap eşrafı bu âdeti uzun süre devam ettirdiler. O derece ki, Emevîler impa­ratorluğun başkentini Şam'a taşıyarak Bizans imparatorlarına ve İran kisrâları-na denk bir hayat sürmeye başlamalarına rağmen, çocukları çöllerde bedevile­rin evlerinde büyüyordu. Sadece Velid özel sebeplerden dolayı bedevilerin ara­şma gidememiş ve hükümdarlık sarayında yetişmişti. Bunun sonucu olarak Emevî hanedanında sadece Velîd düzgün Arapça konuşamayan bir sultan ol­muştur.[78]

Yukarıda anlatılan âdetten dolayı, senede iki kere kadınlar köyden şehire gelir, giderlerdi. Şehrin ileri gelenleri de süt emen çocuklarını onlara teslim ederlerdi. Bu âdete uygun olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in doğumundan bir­kaç gün sonra, Hevâzin kabilesinden birkaç kadın, çocuk aramak üzere geldiler. Aralarında Halime es-Sa'diyye (ra) de vardı. Tesadüfen emzirecek çocuk bulama­mıştı. Hz. Peygamber'in annesi çocuğunu ona vermek isteyince, Halime yetim bir çocuğu alıp da ne yapayım diye düşündü.[79] Ama eli boş da geri dönemezdi. Bu yüzden Hz. Amine'nin isteğini kabul etti ve Hz. Peygamberi alarak gitti. Şeymâ isimli bir kızı vardı. O, Hz. Peygamber Efendimize çok ısındı. Peygamberimizi ye­dirip içiren oydu. İki yıl sonra Hz. Halime Peygamberi Mekke'ye geri getirdi ve mübarek annesine teslim etti. Ama o günlerde Mekke'de veba salgını vardı. Pey­gamberimizin annesi: 'Tekrar geri al götür" dediği için Halime Peygamberimizi alıp evine götürdü. Hz. Peygamber'in Halîme'nin (ra) yanında kaç yıl kaldığı hu-susnda görüş ayrılığı vardır, tbn îshâk delilleriyle 6 yıl diye yazmaktadır.

Hevâzin kabilesi fesahat ve belagatta (=dil kurallarına ve edebiyata uygun ola­rak konuşmakta) ünlüdür. Ibn Sa'd Tabakât'mda Hz. Peygamber'in arasıra: "Ben he­pinizden en düzgün konuşanım. Çünkü Kureyş soyundanım ve dilim Benî Sa'd'm dilidir"[80] buyurduğunu rivayet etmiştir. Hevâzin kabilesine Benî Sa'd da denilir.

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, Halîme'yi (ra) çok severdi. Peygam­berliği döneminde yanma geldiğinde Peygamberimiz "Anacığım! Anacığım!" di­yerek onu kucaklamıştır. Bu tatlı olay ileride anlatılacaktır.

îbn Kesîr Halîme'nin (ra) Hz. Peygamber'in peygamberliğinden önce vefat et­tiğini yazmışsa da bu doğru değildir. Ibn Ebî Hayseme Târih, isimli eserinde, tbn Cevzî, Hadâ isimli eserinde, Münzirî Muhtasaru Sünen-i Ebu Dâvûd isimli eserinde, Ibn Hacer, el-îsâbe isimli eserinde onun müslüman olduğunu açıklamışlardır. Ha­fız Moğoltâyî onun müslüman olduğuna dair et-Tuhfetu'l-Cesîme fî isbâtı îsİâmt Ha­lime isimli müstakil bir risale yazmıştır.

Hz. Halîme'nin kocasmın yani Hz. Peygamber'in süt babasının adı Haris b. Ab-duluzza'dır. Hz. Peygamber'in peygamber olarak gönderilişinden sonra Mekke'ye geldi ve müslüman oldu.[81] Haris, Hz. Peygamber'in yanma geldi ve "Sen ne söy­lüyorsun böyle?" deyince, Resûlullah: "Sana doğru söylediğimi ispat edeceğim gün gelecek" buyurdu. Haris de müslüman oldu.

Hz. Peygamber'in dört süt kardeşi ve kızkardeşi vardı. Adları Abdullah, Enîse, Huzeyfe ve Şeymâ lakabıyla meşhur olan Huzâfe'dir. Bunlardan Abdullah ile Şey-mâ'nın müslüman oluşları kesindir. Diğerlerinin durumları bilinmemektedir.[82]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem altı yaşına gelince dedesinin yakın akrabaları Neccâr sülâlesi olduğu için, annesi onu alıp Medine'ye götürdü. Orada dedesinin akrabalarının yanında kaldılar. Bu yolculukta Hz. Peygamber'in dadısı olan Ümmü Eymen de yanında bulunuyordu. Tarihçiler Hz. Amine'nin kocasın­dan gelen akrabalıkları sebebiyle, Medine'ye gittiğini yazmaktadırlar. Ama bu ak­rabalık bağı uzak bir bağdı. Sadece bu kadar bir ilgiden ve bağdan dolayı bu kadar uzun bir yolculuğa katlanılmasını akıl kabul etmemektedir. Bize göre tarihçilerin: "Hz. Amine Medine'de defnedilmiş olan kocasının mezarını ziyaret etmek için git­mişti" demeleri daha doğrudur. Her halükârda bir ay Medine'de kaldılar. Geri dö­nerlerken Ebvâ[83] denen yere ulaştıklarında Hz. Amine de vefat etti ve oraya gö­müldü. Ümmü Eymen Hz. Peygamber'i alarak Mekke'ye döndü.

Hz. Peygamber Medine'de kaldığı süre içinde gördüğü bazı şeyleri ve olayları unutmamıştı. Peygamber olarak Medine'ye hicret ettikten sonra bir gün Benî Adiyy bölgesinden geçerken: "Annem işte bu evde kalmıştı, işte yüzmeyi öğrendi­ğim göl, işte Enîse diye bir kızla oyun oynadığım meydan" buyurmuştu.[84]

Mübarek annesinin vefatından sonra Abdulmuttalib, Hz. Peygamber'i kendi eğitim ve terbiyesi altına aldı. Daima yanında bulundurdu. Hiçbir zaman kendin­den ayırmadı.[85] Abdulmuttalib, 82 yaşında vefat etti ve Hucûn'da defnedildi. O sı­rada Peygamberimiz 8 yaşındaydı. Abdulmuttalib'in cenazesi götürülürken Pey­gamberimiz de oradaydı. Aşırı sevgisinden dolayı ağlıyordu. Abdulmuttalib ölür­ken, Hz. Peygamber'in bakımını oğlu Ebu Tâlib'e havale etmişti. Ebu Tâlib bu gö­revi çok güzel ifa etmiş olup bu konuda ileride geniş bilgi verilecektir.

Abdulmuttalip'in ölümünün, Hâşim oğullarının üstünlüğünü ve etkisini bir­den azalttığını özellikle gözönünde bulundurmak gerekir. O gün güç bakımından Emevî sülâlesinin, Hâşim oğullarına üstün geldiğini gösteren ilk gündü. Abdulmuttalip'in başkanlık koltuğuna Ümeyye'nin ünlü oğlu Harb kurulmuştu. Başkan­lık yetkilerinden sadece hacılara su dağıtma (=sikâye) işi, Abdülmuttalib'in en kü­çük oğlu Abbas'ın elinde kalmıştı.[86]

 

Ebu Tallb'in Himayesi

 

Abdulmuttalib'in değişik evliliklerinden on oğlu vardı. Bunlardan Hz. Peygam-ber'in babası Abdullah ile Ebu Tâlib, aynı anneden oldukları için Abdulmuttalib, Hz. Peygamber'i Ebu Tâlib'e emanet etmişti. Ebu Tâlib Hz. Peygamber'e o kadar çok sevgi besliyordu ki onun uğruna kendi çocuklarını ihmal ediyordu. Uyurken Hz. Peygamber'i yanına alıp uyuyordu. Dışarı giderse Hz. Peygamber'i yanında götürüyordu. Hz. Peygamber tahminen 10-12 yaşlarına geldiğinde koyun otlattı.

Ünlü bir Fransız tarihçi: "Ebu Tâlib, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'e değer vermeyip aşağıladığı için ona koyunları otlatma işini gördürüyordu." diye yazmaktaysa da asıl gerçek şuydu: Araplar arasında koyun otlatmak ayıp birşey değildi. Çok ünlü ve üstün değerdeki ailelerin çocukları koyun otlatırdı. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyruluyor:

"Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken bir güzellik -bir zevk- vardır." (Nahl, 16/6)

Gerçek şudur ki, bu iş gelecekte dünyanm dizginlerini ele almanın başlangıcıy­dı. Peygamberliği sırasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bu sade ve neşeli uğraşını arasıra anardı. Bir keresinde sahabe-i kirâm'la birlikte çöle çıktı. Sa­habe orada yabani karadutlan toplayarak yemeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Çok karardıkları zaman daha fazla tatlanırlar, bunu çocukluğumda buralarda koyun otlattığım sıralarda öğrendim" buyurmuştu.[87][88]

Suriye'ye  Yolculuğu

 

Ebu Tâlib, ticaretle uğraşırdı. Kureyşlilerin yılda bir kez ticaret maksadıyla Suri­ye'ye yolculuk yapmaları âdettendi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem aşa­ğı yukarı 12 yaşma gelmişti ki, Ebu Tâlib âdete uygun olarak Suriye'ye gitmeye ka­rar verdi. Yolculuğun zorluğundan, eziyetinden veya başka bir sebepten dolayı Hz. Peygamber'i yanında götürmek istemiyordu. Ama Hz. Peygamber, Ebu Tâ­lib'e o kadar bağlı, ona o kadar derinden sevgi duyuyordu ki Ebu Tâlib hareket edince ona sarılıp eteğini bırakmadı. Ebu Tâlib yeğeninin kalbinin kırılmasına da­yanamadı, onu da yanına aldı. Tarihçilerin anlattığına göre, meşhur Bahîrâ olayı bu yolculukta meydana gelmişti. Olay şöyle anlatılır: "Ebu Tâlib, Busrâ'ya ulaştı­ğında Bahîrâ denen bir hıristiyan rahibin manastırına indiler. Rahip, Hz. Peygam-ber'i görür görmez: 'Bu Peygamberlerin efendisidir!' dedi. Oradaki insanlar: 'Ne­reden bildin?' diye sorunca, O: 'Sizler dağdan aşağı doğru inerken, ne kadar ağaç ve taş varsa hepsi O'na secde için eğildiler' diye cevap verdi."

Bu rivayet değişik biçimlerde anlatılmıştır. Ne tuhaftır ki, müslümanlar ne ka­dar hoşlanmış, bu olaya ne kadar ilgi göstermişlerse daha fazlasmı hıristiyanlar göstermişlerdir. Sir William Muir, Drapper, Margoliouth ve diğerleri bu olayı hı-ristiyanlığın büyük bir zaferi olarak görürler ve: "Hz. Peygamber, dinin gerçekle­rini ve sırlarını işte bu rahipten öğendi, Onun öğrettiği incelikler üzerine Hz. Pey­gamber îslâm inançlarını oturttu, îslâm'm bütün güzel prensipleri sadece bu özet bilgilerin geniş açıklaması ve ayrıntılarıdır" diye iddia etmişlerdir.[89]

Hıristiyan yazarlar eğer bu rivayeti doğru kabul ediyorlarsa, rivayeti anlatıldı­ğı gibi kabul etmeleri ve ona öylece inanmaları gerekir. Rivayetin hiç bir yerinde Bahîrâ'nın öğrettiği şeylerden bahsedilmemektedir. Akıl ve mantık bakımından da 10-12 yaşlarında bir çocuğa dinin bütün inceliklerinin bu kadar kısa bir süre içinde öğretilebileceğini akıl kabul etmez. Eğer Hz. Peygamber'de bu harikulade­lik var idiyse, o zaman Bahîrâ'nın bu bilgileri öğretme zahmetine katlanmasına ne gerek vardı. Gerçek şudur ki, bu rivayete itibar edilemez. Bu rivayetin geldiği yol­ların hepsi mürseldir. Yani ilk râvi olay olduğu sırada orada bulunmamaktadır ve olaya katılan ve gören râvinin adını da bildirmemektedir. Bu rivayeti en güveni­lir yolla Tirmizî anlatmıştır. Tirmizf nin tahlilindeki üç nokta gözönünde bulun­durmaya değerdir:

1- Tirmizî bu rivayet hakkında: "Hasen ve garîbdir. Biz bu hadisin bu senet dı­şında, başka bir yoldan geldiğini bilmiyoruz" diye yazmıştır. Hasen derecesi hadis ilminde sahih hadisten daha alttadır. Aynı zamanda garib derecesinde de olduğu­na göre değeri daha da azalmaktadır.

2- Bu hadisin bir râvisî de Abdurrahman b. Rıdvan'dır. Bir çok kişi her ne ka­dar güvenilir bir râvi olduğunu söylemişse de hadis ilminin birçok bilgini onun hakkında güvensizlik göstermişlerdir. Allâme Zehebî, Mîzânu'l-Î'tidâî isimli eserinde: "Abdurrahman, münker hadisleri anlatır. Onlar içinde en fazla münker olan ri­vayet de, Bahîrâ olayının anlatıldığı rivayettir" diye yazmaktadır.

3- Hâkim, eî-Müstedrek'inde bu rivayet hakkında: "Bu hadis, Buhârî ve Müs­lim'in şartlarına uygundur" demektedir. Allâme Zehebî, Telhîsu'i Müstedrek isimli eserinde Hâkim'in bu sözünü naklederek: "Bu hadiste anlatılan bazı olayların uy­durma, yalan ve sahte olduğunu düşünüyorum." demektedir.[90]

4. Rivayette Bilâl (ra) ile Ebu Bekir'in de (ra) bu yolculuğa katıldığı anlatıl­maktadır. Halbuki o vakit Bilâl henüz doğmamıştı. Hz. Ebu Bekir ise o sırada ço­cuktu.

5- Hadisin son râvisi Ebu Mûsâ el-Eş'arî'dir. Kendisi olaya katılmamıştı ve yu­karıdaki râvinin adını da bildirmemekteydi. Tirmizfden başka sened zincirinin an­latıldığı hadis kitabı, Tabakât-ı îbn Sa'd'dır.[91]Oradaki sened zinciri mürsel veya mu'addal'dır. Yani mürsel olan rivayette olaya tanık olmadığı açık olan tabiî, hiç bir sahabînin admı anmamaktadır. Mu'addal olan rivayette ise râvi kendinden yu­karıdaki sahabi ve tabiî olan iki râvinin ikisinin de adını anmamaktadır.

6. Hafız îbn Hacer, râvilere fazla bağlı kaldığından bu hadisi sağlam kabul et­mektedir. Ama Hz. Ebu Bekir'le Bilâl'in (ra) rivayet zincirine katılmasının açıkça yanlış olmasından dolayı, onlarla ilgili bölümün rivayete yanlışlıkla girdiğini ka­bul etmektedir. Ama Hafız tbn Hacer'in: "Bu rivayetin bütün râvileri güvenilir kimselerdir" iddiası da doğru değildir. Abdurrahman b. Gazvân ile ilgili olarak bizzat Hafız îbn Hacer'in kendisi Tehzîbu't-Tehzîb isimli eserinde: "Gazvân yanılı-yordu. Memâlik'in hakkındaki rivayetleri naklettiği için kendisi hakkında şüphe doğmaktadır" diye yazmaktadır. Memâlik'in bir rivayeti vardır ki, hadisçiler onun yalan ve uydurma olduğunu düşünmektedirler.[92]

 

Peygamberimizin   Ficar   Harbine   Katılması

 

Arabistan'da İslâm'dan önce ardı arkası kesilmeyen, savaşlar olurdu. Bunlar içe­risinde Ficâr harbi en tehlikeli ve en ünlüsü idi. Bu savaş, Kureyş ile Kays kabi­leleri arasında oldu. Kureyş'in bütün kollan bu savaşta ayrı ayrı kendi orduları­nı alıp gelmişlerdi. Hâşim oğulları'nın bayraktan Zübeyr b. Abdülmuttalib'di. Hz. Peygamber de aynı safta bulunuyordu. Şiddetli bir savaş oldu. Önceleri Kays, sonra Kureyş üstün geldi. Sonunda barış yapıldı. Bu savaşta Kureyş'in başkomutanı, Ebu Süfyân'ın babası ve Emir Muâviye'nin dedesi olan Harb b. Ümeyye idi. Kureyş bu savaşta haklı olduğundan ve bu savaş kabilenin şeref ve namusu meselesi olduğundan dolayı Hz. Peygamber de katılmıştı. Ama îbn Hişâm'ın da yazdığı gibi Hz. Peygamber kimseye el kaldırmadı. îmam Süheylî, ke­sin ve açık bir şekilde Hz. Peygamber'in bizzat savaşmadığını şu cümlelerle yaz­maktadır:

"Ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bu savaşta bizzat çar­pışmadı. Halbuki yaşı savaş yaşına ulaşmıştı. Bunun sebebi, bu savaşın haram günlerde ortaya çıkması idi. Bir diğer sebep, iki tarafın da kâfir olmasıydı. Allah, müslümanlara savaşma emrini sadece kendi buyruğunun yücelmesi için ver­miştir."

Bu savaşa "Ficâr" denmesi, haram günlerde, yani savaş yapılmasının caiz ol­madığı aylarda meydana gelmesindendi.[93]

 

Hılfu'l-Fudul

 

Savaşların arka arkaya hiç durmadan devam etmesi, yüzlerce evi mahvetmiş ve ni­ce ocakları söndürmüş, öldürmek ve kan dökmek miras olarak gelen bir huy ve ka­rakter halini almıştı. Bu durumu gören bazı yüksek karakter sahibi insanlarda ıs­lah hareketi oluşturuma düşüncesi doğmuştu. Ficâr savaşından geri dönüldüğün­de Hz. Peygamber'in amcası ve kabilesinin lideri olan Zübeyr b. Abdülmuttalib, bozulan durumun düzeltilmesi için bir anlaşma yapılmasını teklif etti. Bunun üze­rine Hâşim hanedanı, Zühre ve Teymoğulları, Abdullah b. Ced'ân'ın evinde top­landılar ve: "Bizden her kişi, mazlumu koruyacak ve Mekke'de hiç bir zalim barı-namayacak" diye anlaşma yaptılar.[94]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu anlaşmaya katılmıştı. Peygamber­liği döneminde arasıra:

"Anlaşmaya karşı çıkmak için kırmızı renkli develer bile verilseydi yine de ka­bul etmezdim. Bugün dahi öyle bir anlaşma için biri beni çağırsa hemen hazı­rım"[95] buyururdu.

Bu anlaşmaya "Hılfu'l-Fudûl" denmesinin sebebi; bu anlaşmayı ilk düşünen kişilerin adlarında "fadl" kelimesinin bulunmasıydı.[96] Yani Fudayl b. Hars, Fu-dayl b. Vâ'a ve Mufaddal isimli kişilerin olmasıydı. Bu insanlar Cürhüm ve Katû-râ kabilesindendiler. Her ne kadar bu anlaşma zamanında işe yaramamış ve kim­senin hatırında bile kalmamışsa da Kureyş o düşünceye yeni baştan şekil verip, ye­niden hayata geçirdi. Böylece bu düşünceyi ilk ortaya atanların iyi niyeti, adlarının bu güne kadar bir hatıra olarak kalmasıyla meyvesini vermiş oldu.[97]

 

Kabe'nin  Tamiri

 

Kabe'nin yapısı sadece bir insan boyu yükseklikteydi. Ülkemizde bayram namaz­larının kılındığı yerler olan Bayramlıklarda olduğu gibi duvarların üzerlerinde ta­van yoktu. Bina çukurda olduğu için yağmur yağdığı zaman dağlardan akıp gelen seller Kabe'ye doluyordu. Bunu önlemek için yukarı bölümde bir set yapılmıştı. Ama bu sed de sık sık yıkılıyor ve Kabe'nin temellerine durmadan zarar geliyor­du. Sonunda mevcut Kabe binasını yıkıp düzledikten sonra yenibaştan daha sağ­lam bir Kabe binası yapılmasına karar verildi. Bir tesadüf olarak Cidde limanına gelen bir ticaret gemisi kıyıya çarparak parçalanmıştı. Kureyş durumu haber alın­ca Velîd b. Muğîre Cidde'ye gidip geminin tahtalarını satın aldı. Gemide Bâkum adlı Bizanslı bir mimar vardı. Velîd onu yanına alıp Mekke'ye getirdi. Bütün Ku­reyş bir araya gelerek inşaata başladı. Hiç biri bu şereften mahrum kalmasın diye çeşitli kabileler binanın değişik bölümlerini aralarında paylaştılar. Ama Hacerü'l-Esved'in yerine konmasına gelince şiddetli bir tartışma çıktı. Herkes bu hizmetin kendi eliyle yapılmasını istiyordu. îş kılıçların çekilmesine kadar vardı.

Araplar arasında kanun haline gelmiş bir âdet vardı. Bir kişi canını feda etme­ye yemin edince bardağın içine kan doldurarak parmaklarını ona daldırırdı. Bu olayda da bazı hak iddiacıları bunu uyguladı. Anlaşmazlık dört gün boyunca de­vam etti. Beşinci gün Kureyş'in en yaşlı Kişisi olan Ebu Ümeyye b. Muğîre, yarın sabahleyin ilk önce Kabe'ye gelen kişinin hakem kabul edilmesini teklif etti. Her­kes bu görüşü benimsedi. Ertesi gün bütün kabilelerin ileri gelenleri oraya toplan­dılar. Allah'ın işine bakın ki sabahleyin herkesten Önce insanların gözleri, cihanı aydınlatan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek çehresini gördü. Ama âlemlere rahmet olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu şereften tek ba­şına kendisinin yararlanmasını kabul etmedi. İddia sahibi bütün kabilelerin hepsi­nin birer temsilci çıkarmalarını buyurdu. Hz. Peygamber bir bez sererek Hacerü'l-Esved'i üzerine koydu ve temsilcilerin, bezi dört bir köşesinden tutup kaldırmala­rım ve Hacerü'l-Esved'in konacağı yere getirmelerini söyledi. Bez yerleştirme yeri­ne geldiğinde Resûlullah, Hacerü'l?Esved'i alıp yerine koydu ve mübarek elleriy­le yerleştirdi. Bu bir bakıma ilâhî dinin binasının en son taşının da o mübarek el­lerle yerleştirileceğine işaretti.

Böylece şiddetli bir savaş, Hz. Peygamberin güzel bir tedbiriyle önlenmiş ol­du. Kabe'nin binası bu tamirle artık çatılı hale getirildi. Ama inşaat malzemesi yet­mediğinden bir tarafından zeminin bir bölümü bırakılarak temel atıldı ve ilk fırsat­ta Kabe'nin içine alınacak şekilde yapılsın diye duvar örüldü. Bu gün Hatim denen bu bölümle ilgili olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Peygamber ol­duktan sonra bu duvarı yıkarak yeni baştan Kabe'nin binasının oradan alınmasını istediyse de daha sonra henüz yeni müslüman olmuş kimselerin Kabe'nin duvarı­nın yıkılmasından dolayı yanlış bir düşünceye kapılacaklarını düşünerek vazgeçti.[98]

 

Ticari  Faaliyeti

 

Araplar, özellikle Kureyş kabilesi, yani ismail'in (as) evlatları, İslâm'ın doğuşun­dan yüzlerce yıl öncesinden beri ticaretle uğraşırlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in büyük dedesi Hâşim, Arap kabileleriyle ticaret anlaşmaları ya­parak, soydan gelen bu kazanç yolunu daha da sağlamlaştırmış ve düzenli bir ha­le getirmişti. Hz. Peygamberdin amcası Ebu Tâlib de tüccar olduğundan Hz. Pey­gamber, erginlik çağına ulaşır ulaşmaz geçimini kazanma düşüncesine yöneldiğin­de ticaretten daha iyi bir meslek göremedi.

Hz. Peygambc»* çocukluğunda Ebu Tâlib'le birlikte bazı ticaret yolculukları yapmış olduğundan her çeşit tecrübeyi kazanmış ve güzel davranışlarının, iyi ha­reketlerinin şöhreti her tarafa yayılmıştı. İnsanlar genellikle sermayelerini tecrübe­li ve güvenilir bir kişinin ellerine teslim ederek kazanca ortak oluyorlardı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem en çok güvenilen, halkı arasında en dürüst ka­bul edilen kişi olduğu için, kendisine yapılan bu tür teklifleri memnuniyetle kabul ediyor, ortaklığa razı oluyordu.

Tarih ve hadis kitaplarında bildirilen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem'in ticarî ortaklarının anlattıklarından, bu işi ne kadar dürüst ve başarılı bir şe­kilde yürüttüğü açığa çıkmaktadır. Güzel ahlâk değerleri içerisinde tüccarlarda en az rastlanan ve en nâdir görülen vasıf, sözünde durma ve vaadini yerine getirme olabilir. Ama Peygamberlikle şereflenmeden önce Mekke'nin bu güvenilir tüccarı Hz. Muhammed, ahlâk örneğinin en güzel timsâli idi. Bir sahabî olan Abdullah b. Ebu'l-Hamsâ' (ra) şöyle anlatıyor: "Peygamberlikten önce Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den ahş-veriş yaptım, işimizin bir bölümünü halletmiş, bir bölümü kalmıştı. Tekrar geleceğim diye söz verdim. Tesadüfen üç gün boyunca verdiğim sözü unutmuş ve bir türlü hatırlayamamıştım. Üçüncü gün hatırlayıp da söz ver­diğim yere ulaştığımda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i orada bekler buldum. Verdiğim söze aykırı davranmamdan dolayı alnında bir kırışma bile ol­madı. Sadece: 'Beni yordun. Üç gündür burada seni bekliyorum' buyurdu."[99]

Ticari işlerini daima temiz yapar, hiç bir pürüz bırakmazdı. Peygamberlikten önce kendileriyle ticari ilişkide bulunduğu kimseler bile buna tanıklık ederlerdi. Sâib (ra) adında bir sahabî müslüman olduktan sonra Peygamber'in mübarek hu­zuruna geldi. Bunun üzerine halk onu övdü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem: "Onu sizden daha iyi biliyorum" buyurunca, Sâib: "Anam babam size feda olsun, siz benim ticaret ortağımdınız ama daima işlerinizi temiz yapardınız. Hak konusunda kimseye aldırış etmez, hak neyse onu yerine getirir, kimsenin zararını istemezdiniz" dedi. Mahzûm kabilesinden Kays b. Sâib isimli başka bir sahabî de Resûlullah Efendimize ticaret ortağı olmuştu. O da aynı ifadelerle Hz. Peygamberkin güzel davranışlarına, iyi muamelesine tanıklık etmiştir. Allah Resulü ticaret maksadıyla Suriye, Busrâ ve Yemen'e seferler yapmıştı.[100][101]

 

Hz.   Hatice   (Ra)   İle   Evlenmesi

 

Hz. Hatice, şerefli, iffetli bir kadındı. Soyu, beşinci göbekte Hz. Peygamber sallal-lahu aleyhi vesellem'in soyu ile birleşmekteydi. Bu soy birleşmesinden dolayı Pey­gamberimizle akraba idi. Daha önce iki evlilik yapmıştı. Şimdi ise duldu. Çok yü­ce duygulu ve temiz ahlâklı olduğundan dolayı cahiliyet döneminde insanlar onu "tâhire" (=temiz kadm) adıyla çağırırlardı.

Son derece zengindi. Tabakât~ı îbn Sa'd'de: "Mekkeliler'in ticaret kervanı malla­rı yüklenip harekete geçtiğinde, tek başına onun ticaret malı bütün Kureyş'inkine eşit olurdu" denilmektedir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem artık 25 yaşma gelmişti. Çeşitli ve önemli toplantılara katılmıştı. Ticaret işi sayesinde insanlarla ilişkiler kurmuştu. îyi davranışı, dürüstülüğü, doğruluğu ve güzel ahlâkı her tarafta ün salmıştı. Herke­sin O'na hayranlık duyması ve O'nu dürüstlük âbidesi olarak tanıması, kendisine 'el-Emîn' (=en güvenilen insan) unvanını kazandırmıştı. Hz. Hatice (ra) bunları gö-zönüne alarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e: "Benim ticaret malları­mı alıp, Şam'a satmaya götürün karşılığında size başkalarına verdiğimin iki katını vereceğim" diye haber gönderdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu tek­lifi kabul etti ve ticaret malını alarak Busrâ'ya gitti.

Geri döndükten yaklaşık üç ay sonra Hz. Hatice, Hz. Peygamber'e evlenme teklifinde bulundu Babası ölmüştü, ama amcası Amr b. Esed sağdı. Araplar arasın­da kadınların evlenip nikahlanma konusunda doğrudan doğruya kendilerinin ko-nuşabilme serbestlikleri ve hürriyetleri vardı. Bunda erginlik çağma gelip gelme­me şartı yoktu. Hz. Hatice yanında amcası olduğu halde doğrudan bütün merha­leleri katetti, kesin kararını verdi. Ebu Tâlib, içlerinde Hz. Hamza'nın da bulundu­ğu bütün sülâle ileri gelenlerini yanına alarak belirlenen tarihte, Hz. Hatice'nin evi­ne geldi. Ebu Tâlib nikah konuşmasını yaptı ve mihir olarak 500 dirhem altın veril­mesini kararlaştırdı.

Bazı rivayetlerde Hz. Hatice'nin babasının sağ olduğu ve onun da hazır bulun­masıyla nikahın kıyıldığı, ama şarap içmekten dolayı mestolduğu ve içkinin tesi­riyle izdivaca rıza gösterdiği, ayıklığında da nikahın kıyıldığını işitince: "Bu aynı seviyede kişilerin nikahı değildir!" diye hiddetlendiği anlatılmakta ise de bu riva­yet doğru değildir. îmam Süheylî, Hz. Hatice'nin babasınm Ficâr savaşmdan önce ölmüş olduğunu delilleriyle ve ispatlanyla ortaya koymuştur.

Hz. Hatice'nin oturduğu evin yeri bugün dahi -tarihçi Taberî'nin anlattığına göre- hâlâ herkes tarafından onun adıyla tanınmaktadır. Emir Muâviye bu evi sa­tın alarak mescid haline getirmiştir. Evlilik sırasında Hz. Hatice 40 yaşmdaydı. Ön­ceki iki kocasından iki oğlu ve bir kızı vardı. Onların adlan ve ayrıntıları ile du­rumları ileride anlatılacaktır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in İbrahim dışındaki çocuklarının hep­si Hz. Hatice'den olmuştur. Onların durumları da ileride genişçe anlatılacaktır.[102]

Anlattığımız bu olaylar, meydana geliş tarihleri bilindiğinden sıra ile arka ar­kaya yazıldı. Bunların dışında daha başka olaylar olduğu görülmektedir ki, bunla­rın yılları ve tarihleri bilinmediğinden onları genel sıralama ile ayrı bir yere yazma­yı daha uygun gördük.[103]

 

Seyahatleri

 

Mekkeliler genellikle ticaret maksadıyla seyahat yapmaya alışıklardı. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem de bu ilk evliliğinden önce çeşitli seyahatler yapmış­tı. Suriye ve Busrâ'ya yaptığı seyahatlerin durumunu daha önce anlatmıştık. Bura­lar dışında daha başka ticaret merkezlerine de seyahat yaptığı görülmektedir. Ara­bistan'ın çeşitli yerlerinde kurulan panayırlardan Ceâşite'yi, îbn Seyyidi'n-Nâs bil­dirmiştir. Hz. Hatice'nin ticaret maksadıyla Hz. Peygamber'i gönderdiği yerler arasında Yemen'deki Cereş de vardır. Hz. Peygamber'in Cereş'e iki kere gittiğini ve her gidişi karşılığında Hz. Hatice'nin ona bir deve verdiğini Hâkim, Müsted-refc'inde yazmış, Aliâme Zehebî de tasdik etmiştir.[104]

Peygamber olduktan sonra huzuruna Arabistan'ın bütün uzak yerlerinden he­yetler geldi. Bahreyn'den Abdu'1-Kays heyeti gelince, Resûlullah Bahreyn'in herbir yerinin adını söyleyerek oraların durumunu, ahvâlini sordu. Heyettekiler hayret­ler içerisinde: "Memleketimizi bizden daha iyi biliyorsunuz. Bunu nereden öğren­diniz?" diye sorunca Hz. Peygamber: "Sizin memleketinizi çok gezdim"[105] diye ce­vap vermişti.

İlahi bildirimleri ve manevî malumatları inkâr eden Avrupa tarihçileri, Hz. Pey­gamberin bütün bildiklerini ve öğrendiklerini bu seyahatlerden ve yolculuklardan elde ettiğini söylerler. Kendi kafalarına göre bu seyahatin alanını daha da geniş tu­tarlar. Bir tarihçi şöyle der: "Hz. Peygamber deniz yolculuğu da yapmıştır. Bunun delili ise Kur'ân-ı Kerîm'de gemilerin seyrü seferinin, denizlerde kopan tufanın keyfiyetini kusursuz bir şekilde tasviridir. Bu da insana, kendisinin böyle yolculuklar­dan bilgi ve görgü kazandığım hissettirmektedir."[106] Adı geçen tarihçinin bir başka iddiası da: "Hz. Peygamber Mısır'a gitmiş ve Lut golünü de görüp incelemişti, ama tarih kitapları bu olaylardan bahsetmez"[107] yakıştırmasıdır. Bilim adamı kisvesi al­tındaki bu tür inkarcı îslâm düşmanı tarihçiler, olayları arzularına göre çarpıtmakta, gerçekleri saptırmaktadırlar. Hiç bir tarihi kaynağm vermediği haberleri kendi kafa­larından uydurmaktadırlar. Tahminlerini gerçekten olmuş gibi süslü cümlelerle, mantık oyunları ile insanlara sunarak onları yanıltmaya çalışmaktadırlar.[108]

 

Şirk Merasimlerinden  Sakınması

 

Şu bir gerçektir ki, Hz. Peygamber çocukluğunda da, gençliğinde de Peygamber­lik makamı ile şereflenmeden önce şirk merasimlerinden daima uzak kalmıştır. Bir keresinde Kureyşliler, putlara adanarak kesilmiş bir hayvanın etinden pişirilmiş bir yemeği Peygamberimizin önüne getirip koymuşlardı. Peygamberimiz bunu ye­meyi reddetti. Bazı inançsız çevreler, "Hz. Muhammed'in inançlarmda meydana gelen değişiklik, Peygamber olduktan sonra olmuştur. Yoksa O'nun önceki hare­ket tarzı ve davranışları kendi hemşehrilerinin ve sülâlesinden gelen insanların davranışlarıyla aynıydı. Öyle olduğu içindir ki ilk çocuğunun adını Abdu'1-Uzza koymuştu ve bu rivayet İmam Buharı'nin kendi Târîh-i Sağîr'inde bile vardır" di­yerek İslâm'a sataşmaktadırlar. Bu rivayet doğru bile olsa Hz. Peygamber sallalla-hu aleyhi vesellem hakkında nasıl bir delil olabilir?

Hz. Hatice (ra) İslâm'dan önce putperestti. O rivayet doğru olsaydı bile bu adı Hz. Hatice koymuş olmalı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o ana kadar peygamberlikle görevlendirilmemiş olduğundan karşı çıkmamış olmalıdır. Aslında bu rivayetin kendisi zaten gerçek değildir. Bu rivayetin en sağlam râvi zinciri, Buhâ-rfnin Târîh-i Sağfr'indeki rivayete aittir. Bunun ilk râvisi İsmail'dir. Adının tamamı İsmail b. Ebu Üveys'dir. Her ne kadar bazı hadisçiler onun doğruluğunu söylemiş-lerse de kalabalık bir hadisçi grubunun kanâati aşağıdaki listedeki gibidir:

Yetkili Hadisçiler                             İsmail b. Ebu Üveys hakkındaki görüşleri

Muâviye b. Sâhh.                              "ismail ve babası, her ikisi de zayıftır."

Yahya b. Muhallıt.                             "O, yalan söyler ve sadece bir hiçtir."

İmam Neseî.                                     "Zayıftır ve güvenilir değildir."

Nadr b. Seleme el-Mervezî.                "Çok yalancı biridir."

Dârekutnî:                                        "Onu sahih rivayette bile beğenmem.'

Seyf b. Muhammed:                          "Yalan hadis uydurur."

Seleme b. Şeyb:                                 "O bizzat bana: 'Bir meselede ihtilaf

olduğunda ben bir hadis uydururum' diye itirafta bulunmuştur."

Şu bir gerçek olarak ortadadır ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem peygamberlikten önce de putperestliği kötülerdi ve kendilerine güvendiği kişileri putlardan sakındırırdı.[109][110]

 

Allah'ın  Birliğine  İnananlarla  Görüşmesi

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in peygamber olarak gönderilmesinden Önce ilâhî feyzin cılız ışıklarının, Arabistan üzerine henüz doğmaya başladığından hiç şüphe yoktur. Nitekim Varaka b. Nevfel, Kuss Ibn Sâ'ide, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Huveyris, Zeyd b. Amr b. Nufeyl putperestliği reddetmişlerdi. Bunlar arasından Zeyd ile Hz. Peygamber'in görüştüğü Sahîh-i Buhârî'de de geçmektedir. Varaka, daha önceden hıristiyan olmuştu. Hz. Hatice'nin amcasının oğlu olduğun­dan ve Mekke'de oturduğundan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in onunla görüşmüş olacağı tahmin edilmektedir. Bazı rivayetlerde aralarında dost­luk olduğu dahi anlatılmaktadır. Genellikle edebiyat ve hitabet kitaplarında genel­likle ve de bazı tarih kitaplarında Kuss b. Sâ'ide'nin Ukâz panayırındaki ünlü ko­nuşmasına Hz. Peygamber'in de katıldığı anlatılmıştır. Ona ait olduğu ileri sürü­len aşağıdaki konuşma metninin, dış görünüş açısından Kur'ân-ı Kerîm'in ilk sû-relerindeki âyetler gibi kısa kısa ve kafiyeli olmasından dolayı hıristiyan tarihçiler, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bunlardan etkilendiğini iddia etmiş­lerdir. Konuşmanın bazı cümleleri şunlardır:

"Ey insanlar! Dinleyiniz ve anlayınız, anladıklarınızdan faydalanınız. Şüphesiz ki yaşayan ölür, ölen yok olur. Her gelen gelir. Yağmurlar, bitkiler, yiyecekler, n-zıklar, anneler-babalar, diriler-ölüler, toplu ve dağınık yaşayanlar! Şüphesiz gök­yüzünde bir mesaj vardır ve yeryüzünde bir ibret vardır. Karanlık gece, burçları olan gökyüzü ve dalgaları olan denizler. Bana ne oluyor ki insanların gittiklerini ama dönmediklerini görüyorum. Gittikleri yerden memnun olup da orada mı kal­dılar ya da orada zorla tutulup da uyudular mı? Muhteşem binalar yapanlar ve süsleyip sağlamlaştıranlar, mallar ve evlatlar yığanlar neredeler. Azıtıp başkaldı-ranlar neredeler?"

Kuss b. Sâ'ide'den yapılan bu rivayetin ve bu hutbenin geniş ve uzun değişik sözlerini, Beğavî, Ezdî, Beyhâkî, Câhız ve diğerleri nakletmişlerdir. Ama o baştan aşağı uydurma ve yakıştırmadır. Ravîleri genellikle güvenilmeyen, hatta yalancı kişilerdir. Nitekim Suyûtî, el-Mevzû'ât isimli eserinde, bu sözleri rivayet edenlerin rivayet zincirini ve rivayet kanallarını naklederek râvilerini incelemiştir. Allâme Zehebî, Hafız Ibn Hacer ve diğerlerinin sözlerini bütün ayrıntıları ile nakletmiştir. İlginç olanı şudur ki bu rivayet değişik kanallardan rivayet edilmiş ama her kanal­da bulunan râvilerden biri uydurma hadisler ortaya koyan biri çıkmıştır. Bu riva­yet kanallarının ortak râvisi Muhammed b. Haccâc'dır. Onun hakkında Ibn Maîn: "Yalancı ve iğrenç adamın biridir" der. îbn Adiyy: "Herîse hadisini de bu adam uydurdu" diye yazmıştır.

Bir başka rivayet kanalının râvisi ise Sa'îd b. Hübeyre'dir. Onun hakkında Ibn Hibbân: "Güvenilir insanlann ağzından yalan hadisler rivayet ederdi. Ya da ken­disi bu hadisleri sıralar veya başka insanlar bunun adına uydururlardı" diye yaz­mıştır. Bir başka kanalın râvileri Kasım b. Abdullah ve Ahmed b. Saîd'dir. Bu ikisi hadis uydurmada kötü şöhrete sahiptirler. Beyhakî bu rivayet hakkında uzun bir hikâye nakletmektedir. Bu hikâyede Ebu Bekir'in (ra) Kuss b. Sâ'ide'nin bütün hut­besini ezbere okuduğu anlatılmıştır. Bu rivayet baştan başa uydurmadır. Hafız Ibn Hacer bu rivayeti başka kanallardan da nakletmiş ve o kanalların da zayıf olduğu­nu göstermiştir.[111]

 

Hz.   Peygamber'in   Samîmi   Dostları

 

Peygamberlikten önce Hz. Peygamberin samimi dostları olan kimselerin hepsi son derece güzel ahlâklı, yüksek dereceli ve seviyeli insanlardı. Bunlar arasında en baş­ta gelen, senelerden beri sohbetinde ve yanında bulunan Ebu Bekir'di (ra).[112] Hz. Hatice'nin amcasının oğlu, Kureyş'in son derece değerli lideri Hakîm b. Hızâm da samimi dostlanndandı. Kabe'nin rifâde hizmeti onun yetkisindeydi. Dâru'n-Ned-ve'nin sahibi de oydu. Nitekim islâm'dan sonra emir Muâviye'nin isteği üzerine 100.000 dirheme ona satmıştı. Ama bu paranın hepsini hayra harcamıştı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'den beş yaş büyüktü.[113]

Her ne kadar uzun süre yani hicretin 8. yılına kadar iman etmemişse de o du­rumdayken bile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e çok muhabbeti vardı. Bir keresinde Kabe'de, Zû-yezin'in malları pazarlanmıştı. Satılan mallar arasında çok güzel bir elbise vardı. 50 altın vererek bu elbiseyi satın aldı ve Medine'ye geti­rerek Hz Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e hediye etti. Hz. Peygamber: "Ben müşriklerden hediye kabul etmem. Ama parasını alırsan kabul edebilirim" buyurdu. O da mecbur kalarak parasını almaya razı oldu ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ancak bu şartla onu aldı.[114]

Ezd kabilesinden Dammâm b. Sa'lebe Cra) Hazretleri cahiliye döneminde dok­torluk ve hekimlik mesleğini yürütürdü. O da Peygamberimiz'in özel dostların-dandı. Peygamberlik döneminde Mekke'ye geldi. Hz. Peygamber yolda giderken çocukların arkasından bağrıştıklarını gördü. Mekkeli kâfirler Hz. Peygamber'e mecnûn diyorlardı, Çocukların bağrışmasını gören Dammâd Cnun gerçekten de­lirdiğini sandı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yanına giderek: "Ben deliliği tedavi edebiliyorum" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah'a şükrettikten sonra bir kaç etkili söz söyledi. Bunun üzerine Dammâd müs-lüman oldu.[115] Bu olayı kısaca Müslim ve Nesâ'î de yazmaktadır. Ama imam Ah-med b. Hanbel daha geniş bir şekilde nakletmektedir.[116]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le ticarî ortaklık yapanlardan biri de Mahzûm kabilesinden Kays b. Sâ'ib Mahzûmî (ra) idi. ünlü bir tefsirci olan Mücâ-hid b. Cübeyr, Kays b. Sâ'ib'in kölesi idi. Onun anlattığına göre; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ortaklarıyla ilişkisi son derece net ve açık olurdu. Hiç bir zaman bir anlaşmazlık ve tartışma yaşanmazdı.[117][118]

 



[1] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 89.

[2] Gold Mİnes ofMedion

[3] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 89-90.

[4] Ibn Nedîm, el-Fihrıst:, s 96.

[5] Bu kitap hakkında Tabakâtu'l-Umem'de (Beyrut basımı) son derece geniş bilgi verilmiştir.

[6] Pliny, Natural History.

[7] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 90-91.

[8] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 91-92.

[9] Bu geniş bilgiler Encydopedia' nın bu başlığı taşıyan bölümünden alınmıştır. Ayrıca Cambridge Üniversi­tesi profesörü Ronald Nicholson'un yazdığı Tarih Öncesi Arabistan isimli eserinden alınmıştır.

[10] Tarihçilerin Dünya Tarihi {Historians' Hıstory of VJorld), Pr. Noldeke'ye ait makale.

[11] Forster, Arabistan'ın Coğrafî Tarihi, c. I, s. 220-228.

[12] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 92-94.

[13] Bk. Encydopedm, Arap maddesi.

[14] Ebu Dâvûd, c. 2, s. 176, Haşerelerin Yenmesi bölümü.

[15] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 94-97.

[16] Bu konuda Şehristânî'nin cl-Müe! ve'n-Nıhâl İsimli eserinin Arapların dinleri bölümünde geniş bilgi veril­miştir.

[17] Endülüslü Saîd, Tabakâtu'l-Ümem , 1912-Beyrut.

[18] el-Mılcl ve'n-Nihal'de bu putlar hakkında geniş bilgi verilmektedir.

[19] Bütün bu bilgiler Mu'cemu'l-Buldân'm Menât putunu anlattığı bölümde geçmektedir.

[20] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 97-99.

[21] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 99-100.

[22] Ibn Kuteybe, el-Me'ârif.

[23] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 100.

 

[24] Sîrct Îbn Hişâm, s. 76, Mısır

[25] Bu, Margolıouth'un ifadesidir.

[26] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 100-102.

[27] Tevrat'ın Tekvin bölümünün 22'den 28'e kadar olan âyetlerinde Hz. Yakub'un Tanrı ile güreşmesi olayı genişçe anlatılmıştır.

[28] Muır, Life of Muhammed, Birinci cildin önsözü

[29] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 102-103.

[30] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 103.

[31] Tekvin, 16:16

[32] Tekvin, 17: 24, 25.

[33] Tekvin, 25:18.

[34] Galatyalılara Mektup, 4: 22-25

[35] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 104-106.

[36] Sayılar, 8: 17.

[37] Tekvin, 17:18.

[38] Tekvin, 15.

[39] Tekvîn, 16.

[40] Herkes tarafmdan kabul edilen bir gerçek; Hz. İshâk'ın çocuklarının Hz. ibrahim'in (as) Ölümünden son­ra doğduklarıdır. (Tekvîn, 25:11).

[41] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 106-111.

[42] Bu söz yanlıştır. Müslümanlar kurban kesme yeri olarak Arafat'ı değil, Mina'yı kabul ederler.

[43] Medyen; Arabistan topraklarındadır. Öteden ben Araplar'a Medyenliler denilegelmiştir. Medyen bölge­si Suriye'nin doğusundan başlar, Yemen'in kuzeyine kadar devam eder. Bu bölgede yaşayan insanlar Hz. ibrahim'in Katura'dan gelen torunlarıdır.

[44] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 111-113.

[45] Tekvin, 22:1

[46] Levililer, 8:27.

[47] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık:113.

[48] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık:114-116.

[49] Margoliouth kitabında: "Müslümanlar her ne kadar dinî inanışlarından dolayı dinlerinin merkezini çok eskiden yapılmış kabul etmekte iseler de, sağlam rivayetlerden anlaşıldığına göre Mekke'nin en eski bi­nası Muhammed'den sadece birkaç kuşak önce inşa edilmişti" diye yazmış, bu iddiasını ispatlamak için de et-îsâbe'ye atıfta bulunmuştur, el-lsâbe'nin yazdıklarının doğruluğunu biz de reddetmiyoruz, ama Margolİouth'un anlatışında saptırma vardır. Bunu kitabın ana bölümünde de açıklayacağız.

[50] Bk. E. Renan, Hz. İsa'nın Hayatı, Bölüm, 4.

[51] Encyclopedia, c. 17, s. 399.

[52] Batlamyus coğrafyasının Arapça'ya tercümesi Abbasiler döneminde yapılmıştı. Mes'ûdî ve Ibn Nedîm bu kitaba atıfta bulunmuşlardır.

[53] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 116-118.

[54] Batlamyus coğrafyasının Arapça'ya tercümesi Abbasiler döneminde yapılmıştı. Mes'ûdî ve Ibn Nedîm bu kitaba atıfta bulunmuşlardır.

[55] Hz. Ömer, halifeliği döneminde Kabe'ye kabâtî türünden bir örtü örttürmüştü. Örtü Mısır'da yapılmıştı. Daha sonra her halifenin kendi döneminde perde örttürmesi âdet haline geldi. Emeviler, dîbâ türünden kumaş örttürdüler. Me'mûn er-Reşîd her yıl üç farklı örtü örttürürdü. Hac döneminde kırmızı dîbâ, Re­cep ayında kabâtî örtü, Ramazan bayramında beyaz dîbâ örttürürdü. Sultan Kâlâvûn'un oğlu Sultan Sa­lih Mısır'a sultan olunca masraflar için bir vakıf belirledi. Türkler, Bizans'ı yıkıp İstanbul'da devlet mer­kezlerini kurunca Sultan Süleyman -daha önceki vakıflara- ilave vakıflar belirlemiştir. Kabe'ye örtü ört­menin tarihî akışını Belâzurî Fütuhu'l-Buldân'uıda ve Mekke Tarihi'nde; Ezrakî ise Mu'cemu'İ-Buldâtı'mda genişçe anlatmışlardır. Bu bilgileri, bu kitaplardan daha sonra yazılmış olan ve verilen bilgilerin hepsini içeren el-A'tâm'dan aktardık.

[56] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 118-119.

[57] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 119-125.

[58] Süheylî, Ravdu'l-Unuf, s. 8.

[59] Sir William açıkça Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in İsmail'in soyundan gelmediğini isbat et­meye çalışmış ve: "Müslümanlar Muhammed'in İsmail'in oğullarından olduğunu kabul ederek onun tbrahim soyundan geldiğini uydurmuşlardır" demiştir. Sir William'ın tek başına böyle bir inkârda bu­lunması bir tarafa. Öte taraftan pek çok Avrupalı ve yahudi tarihçi; sadece Kureyş kabilesini değil hat­ta bütün Kuzey Arabistan ve Hicaz bölgesi sakinlerinin İbrahim soyundan geldiğini kabul etmektedir­ler. Bk. Froster, Arabistan Tarihi.

[60] Taberî, Târîh, Avrupa baskısı, s. 1118.

[61] a.g.e.,s. 1115

[62] Arap tarihinin her harfi buna tanıklık eder. Ama Margoliouth bütün gayretiyle Hz. Peygamber'in aile­sinin basit bir soydan geldiğini göstermeye çalışmıştır. Bunun için akla hayale gelmeyen uydurmalar ve kendi duygularını yansıtan görüşler ileri sürmüştür.

[63] Zerkânî,c. I, s. 90.

[64] Tabakât îbn Sa'd, Leiden, c. 1, s. 36-42. Bu bölümde Kusayy b. Kilâb hakkında geniş bilgi verilmiştir. Ku­reyş adının verilmesi üzerinde değişik görüşler vardır. Bazıları Kureyş'in biraraya toplamak demek ol­duğunu söyleyip, Kusayy insanları biraraya getirip kabile haline soktuğu için böyle denmiştir, demek­tedirler. Bazıları ise bütün balıklan yiyen bir balığın adıdır, demişlerdir. Kusayy çok ünlü bir başkan ol­duğundan onu bu balığa benzetmişlerdir. Genel görüşe göre; Kureyş, Kusayy veya herhangi bir başka kişinin adıdır. Ama İmam Süheylfnin araştırmasına göre bu, kabilenin adıdır. Nitekim Arap kabileleri adlarını ünlü hayvanların adından koyarlardı. Meselâ arslan, kaplan vs. gibi. Avrupalı tarihçiler, Arap kabileleri hayvanlara taparlar ve o hayvanların adını alırlardı, görüşünde İseler de Arap tarihlerinde bu iddianın izine rastlanmamaktadır.

[65] Tabakât-t Ibn Sa'd, c. I, s. 41.

• [Yayıncının Notu]: "Necâşî" Habeş krallarının kullandığı unvandır (Örneğin Türk sultanlarının 'Hakan', Arap sultanlarının 'EnüY, Mısır sultanlarının 'Firavun' unvanlarını kullanması gibi). Dolayısıyla kita­bın burada ve daha başka yerlerinde geçen bu ifadeyi, okuyucunun bu hususu gözönünde bulundura­rak okuması tavsiye olunur. Burada adıgeçen Necâşrnin, Peygamber Efendimizin müslümanlan hicret için Habeşistan'a gönderdiği Necâşî ile karıştırılmaması gerekir.

[66] Ebu Ali el-Kâlî, el-Emalî,

[67] Taberî, c. 3, s. 1088-89,

[68] Bk. Zerkani, c. I, s. 85.

[69] Sîret-i Ibn Hişam ile Zâdti'l-Me'âd'ın Mısır baskısı, c. I, s. 85'deki dipnotta geçmektedir.

[70] Zerkânî, c. I, s. 122, satır 7.

[71] Ibn Sa'd, Tabakât, c.l, birinci bölüm, s. 62.

[72] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 125-126.

[73] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 126.

[74] Mahmud FelekTnin araştırmaları ile ulaştığı sonuç bir kaç sayfa tutan yazıda anlatılmış olup şöyle özet-

lenebilir:

(1) Sahîh-i BuhârTde, Hicret'in 10. yılında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'İn küçük yaştaki ço­cuğu ibrahim Öldüğünde güneş tutulmuştur. O sırada Allah Resulü 63 yaşında idi.

(2) Matematik ifadelerle Hicretin 10. yılındaki güneş tutulması 632 Miladî yılının ocak ayının 7. günü sa­at S-^a rastlamaktadır.

(3) Bu hesaba göre eğer Arabî takvimden 63 sene geriye gidersek Hz. Peygamber'in 571. Miladî yılında doğduğu ortaya çıkar. Bu ise güneş sistemine göre 571 Miladî yılının Nisan ayının 20'sİne rastlamak­tadır.

(4) Peygamberimizin doğum tarihi üzerinde değişik görüşler vardır. Rebiülevvel ayının 8'i ile 12'si ara­sında bir Pazartesi gününde doğduğunda ittifak edilmiştir.

(5) Rebiülevvel ayının Pazartesi günü ise mezkûr ayın 9'una rastlamaktadır. Bu sebeplerden dolayı Hz. Peygamber kesinlikle Miladî 20 Nisan 571 tarihinde doğmuştur.

[75] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 126-129.

[76] Buhârî, Şehâdât/7.

[77] İmam Süheylî bu olayları genişçe yazmış ve Hz. Peygamber'in: "Ben düzgün konuşan biriyim. Çünkü Benî Sa'd kabilesinde yaşadım" hadisini nakletmiştir. Ravdu'l-Unuf, c. 1 s. 9.

Sir VVilliam, Life of Muhammed isimli eserinde şöyle demiştir: "Muhammed'in vücut yapısı çok düzgün­dü. Karakter olarak hür ve başkalarına minnet etmeyen bir yapıdaydı. Bunun da sebebi 5 yıl boyunca Benî Sa'd kabilesinde yaşamasıydı. O bakımdan konuşma tarzı Arap yarımadasının en düzgün konuş­malarına örnekti."

[78] Ibn Esîr, c. 5, s. 6. Leiden baskısı.

[79] Süheylî, "Başka birinin çocuğunu emzirerek karşılığında ücret almak Araplar arasında şerefli bir davra­nış kabul edilmezdi. O bakımdan 'Şerefli kadın memelerinden kazanarak yemez' atasözü dile yerleş­mişti" demektedir. Süheylî bu atasözünden hareket ederek Hz. Peygamber'in para karşılığında emziril­mesini o seneki kıtlığa bağlamakta ve: "Hz. Halime ve kabilesi bu yüzden o hizmeti kabul etmişti" de­mektedir. Ama bütün tarihlerde her yıl kadınların Mekke'ye bu iş için geldiği yazılmıştır. Bize göre bu­nun ayıp kabul edilmesi Araplar arasında yaygın değildi. Bu anlayış şehirliler ile üstün ailelere özgü idi.

[80] tbn Sa'd Tabakât, c. 1, s. 71.

[81] Zerkânî,c. l,s. 17.

[82] el-Isâbe ft ahvâli's-sahâbe, Mısır baskısı. Saadet matbaası, c. 1, s. 296.

[83] Cuhfe'den 30 kilometre uzaklıkta bir köyün adıdır.

[84] Tabakât-ı tbn Sa'd, c. 1, s. 73.

[85] Abdulmuttalib'in Hz. Peygamberi çok sevip ona çok değer verdiği herkes tarafından kabul edilen bir gerçekti. Ama Margoliouth, dedenin torununa yönelik şefkatine dahi tahammül edememekte, bir ta­kım zorlama deliller uydurarak bu gerçeği saptırmaya çalışmaktadır. Bk. life of Muhammed, Margoli­outh, s. 45-49.

[86] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 129.

[87] Tabakât-ı İbn Sa'd, c. 1 s. 80. Buhârî, Kitâb el-icâze'de Hz. Peygamber'in: "Ben, Karârît'de Mekkelilerin koyunlarını otlatırdım" buyurduğunu nakletmektedir. Karârîf ten ne kasdedildiğinde ihtilaf vardır, tbn Mâce'nin hocası Süveyd b. Saîd'e göre: "Karârît, kîrâf m çoğuludur. Kîrât ise para birimidir." Buna gö­re Hz. Peygamber ücret karşılığında insanların hayvanlarım otlatmıştır. Bu yüzden Buhârî bu hadisi Bâb el-tcâze'de zikretmiştir. Ama İbrahim Harbi: "Karârît, Ecyâd'a yakın bir yerin adıdır" demektedir. Ibni Cevzi de bu görüşü tercih etmiştir. Allâme Aynî, bu hadisi şerhederken bu görüşün doğruluğunu güçlü delillerle isbat etmiştir. Bk. Umdetü'l-Kârî, c. 6, s. 631.

[88] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 129-131.

[89] Drapper, Din Bilim Çatışması İsimli eserinde; Rahip Bahîrâ'nın, Busrâ'daki Manastırda Hz. Peygambere hıristiyan inanışını öğrettiğini ve onun keskin zekâsının bu inanışı hemen kavradığını ve daha sonra or­taya koyduğu dini bu inanışa göre düzenlediğini yazmaktadır. Sir William Miur'da aynı iddiaları ileri sürerek; Resullullahın bütün görgü ve bilgilerini bu görüşmede ve ticari seferlerinde elde ettiğini ileri sürmektedir. Fakat biraz mantık ve insafla bakılırsa, Hz. Peygamber'in hıristiyanlıktaki üç İlah İnanışı­nın nasıl şiddetli tepki gösterdiği ve Kur'ân-ı Kerimin birçok yerinde hıristiyan inanışının nasıl şiddet­li reddildiği görülür ve bu tür iddiaların ne kadar boş, ne kadar hayali olduğu net olarak ortaya çıkar.

[90] Nûr en-Nebrâs fi şerhi timi Seyyidi'n-nâs; Zerkânî ve Mizan el-1'tidâl ve el-tsâbe ve Hâkim'in el-Müstedrek'i özet olarak c. 2, s. 615

[91] Tabakât, c. 1, birinci bölüm, s. 75.

[92] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 131-132.

[93] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 132.

[94] Tabakât, c. 1 s. 82

[95] Müstedrek, c. 2 s. 220

[96] Sünen-i Ebu Dâvûd, c. 2, s. 326

[97] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 133.

[98] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 134-135.

[99] EbuDâvûd,c. 2, s. 317

[100] el-lsâbe, c. 5, s. 253

[101] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 135-136.

[102] Hz. Hatice'nin evlenmesi olayı, Ibn Hişâm, îbn Sa'd ve Taberî'de bir takım farklılıklarla isbatlı, reddiye-li olarak genişçe anlatılmıştır. Kendi ölçü ve kriterlerimize göre en uygun olan rivayeti esas aldık. Bü­tün olayı bir arada görmek ve okumak isteyenler bk. Zerkânî, c. 1, s. 232-236. Sadece Taberî, Hz. Hati­ce'nin evini zikretmiştir, tbni Abbas'ın Mws«ed'inde de bu olaylar anlatılmıştır.

[103] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 136-137.

[104] Nür en-Nebrâs fi Şerhi îbni Seyyidi'n-n&s

[105] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 206.

[106] Margohouth, a g e, s 57

[107] Görüşlerim tahmin ve yakıştırmalara dayandıran Avrupalı tarihçilerin bu tur şeyler ilen sürmelerine şa-

şılmaz Ama Hz Peygamber'ın Mısır'a seyahat ettiği iddiası karanlık çağın gulunç bir uydurmasıdır Çunku Hz Peygamber kesinlikle deniz yolculuğu yapmamıştır Bahreyn'e gittiği rivayeti doğru ise Bas­ra körfezini gormuş olabilir, Lût golunu (=olu denizi) de gormuş olabilir Çunku orası, bir kaç kez tica­ri yolculuk yaptığı Hicaz ile Suriye arasında bulunmaktadır

[108] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 137-138.

[109] Tam aksine Margolıouth şaşılacak bir iddiada bulunarak, hatta bir takım hileli yollarla delilleri saptıra­rak, Hz. Hatice ile Hz. Peygamber'in yatmadan önce Uzzâ putuna taptıklarını ileri sürmüştür. Delil ola­rak gösterdiği Arapça metin, Hz. Peygamber ve Hz. Hatice'nin değil de Arapların Uzzâ putuna taptığı­nı belirtmektedir. Normal Arapça bilen bunu anlar. Ama o, kasıtlı olarak ters ve saçma yorumlara git­mektedir.

[110] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 138-139.

[111] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 139-140.

[112] d-tsâbe, c. 2, s. 341

[113] el-tsâbe, c. 1, s. 349

[114] Müsn«*,c.3,s.403

[115] îstîâb, c. 2, s. 537

[116] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. L s. 302)

[117] Bk. el-lstî'âb ve el-tsâbe'nın ilgili bölümleri.

[118] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 141-150.