İkinci Bölüm - İslam Tarihi - Sonpeygambermevlanasiblinumani - 4. Sayfa
Kureyş Teşkilatları Ve Liderleri
Kureyş'tn İslam'a Düşman Oluşunun Nedenleri
Hz. Hamza İle Ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşları Ve Peygamberliğin 6. Yılı
Müslümanlara Yapılan İşkenceler
Habeşistan'a Hicret (Peygamberliğin 5. Yılı)
Ambargo Dönemi (Peygamberliğin 7. Yılı)
Hz. Hatice (Ra) Ve Ebu Tallb'ln Vefatı (Peygamberliğin 10. Yılı)
Hz. Peygamber'in Kabileleri Dolaşması
Kureyş'în Hz. Peygamber'e Düşmanlığı
İKİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ
VI. Rîsâlet Güneşinin Doğuşu
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimiz doğduğu sıralarda Mekke putperestliğin en büyük merkezi idi. Sadece Kabe'de 360 tane put vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sülâlesinin imtiyazı, bu puthanenin mütevelliğini elinde bulundurması ve anahtarlarını taşıması idi. Bununla birlikte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, putların önünde asla eğilmemiş, cahiliye döneminin diğer âdetlerine asla katılmamıştı.
Kureyş kabilesi, kendilerini her konuda diğer kabile ve insanlardan üstün gördükleri ve bununla övündükleri için hac günlerinde Kureyş'in Arafat'a gitmesine gerek olmadığına ve dışardan gelenlerin Kureyş'in kıyafetini giymemelerine, Kabe'yi çıplak olarak tavaf etmeleri gerektiğine dair prensip kararı almışlardı.[1] Nitekim bu yüzden Kabe'yi çıplak tavaf etmek yaygın hale gelmişti. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu gibi meselelerde hiç bir zaman kabilesiyle birlik olmadı. Onların düşüncesine uymadığı gibi kararlarını da kabul etmedi.[2]
Araplar arasında hikâyecilik ve masal anlatıcılığı çok yaygındı. Geceleri bütün işleri bırakır bir yerde toplanırlardı. Masal anlatma yeteneği olan kişiler anlatmaya başlar, insanlar da büyük bir zevkle kendilerinden geçerek sabahlara kadar dinlerlerdi. Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de henüz çocukken böyle bir toplantıya katılmak istemiş, ama tesadüfen yolda bir düğün merasimi yapıldığını görmüş, seyretmek için orada biraz oyalanınca uyuya kalmıştı. Kalktığında sabah olmuştu. Böyle bir eğlenceye katılmaktan kurtulmuştu.[3]
Başka bir gün yine aynı şekilde hikaye dinlemeye gitmeye karar vermişti. O gün de benzer bir durumla karşılaşmış ve onlara katılamayarak geri dönmüştü. Kırk yıllık peygamberlik öncesi hayatı içinde sadece iki kez bu tür bir istek duymuş, ama ikisinde de Allah Teâlâ: "Senin değerin ve sânın bu gibi uğraşlardan çok üstündür"[4]buyurarak O'nu kurtarmıştı.
Bu, temiz bir yaratılış ve lekesiz pırıl pırıl bir hayatın gereği idi. Ama büyük bir şeriatın kurulması, mükemmel bir dinin sağlam temellerinin atılması ve iki cihanda insanlığa rehber olmanm yüce makamına getirilmesi için gerekli başka şeyler de vardı. O dönemlerde hakka bağlı bazı kişilerde -Varaka, Zeyd, Osman b. Huveyris vb. gibi- "akılsız ve cansız varlıkların önünde baş eğmek ahmaklıktır" düşüncesi hakimdi. Bu yüzden hepsi de hak dinin arayışına girmişlerdi. Ama başarısızlık duvarlarına çarpa çarpa ilerleyememiş, hak bir din bulmayı başaramamışlardı. Varaka ve Osman hıristiyan oldu, Zeyd de: "Ey Rab! Sana nasıl tapılacağım bilseydim, sana Öyle tapardım" diye, diye ölmüştü.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in birçok dünyevi iş ve ilişkisi vardı. Ticarî işleri ve uğraşları vardı. Çocukları vardı. Ticaret için yolculuklar yapmak zorundaydı. Ama insanları sevk ve idare eden, onlara bir takım hizmetler gördüren ilâhî kudret, elbette bütün bu uğraşlardan üstündü. Gerçek hedefinin henüz ne olduğunu bilmemesine rağmen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gözünde dünya ve dünya işleri bir hiçti. Mekke-i Mükerreme'den üç kilometre uzaklıkta Hirâ adında bir mağara vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimiz azığını alarak aylarca burada kalır murakabe ve tefekküre dalardı. Azığı bittikten sonra tekrar eve gelir, azığını alarak geri döner, murakabe ve tefekkürüne devam ederdi. Sahîh-i Buhâ-rfde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Hirâ mağarasında ibadet ettiği anlatılmıştır. "Bu ibadet neydi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunu nasıl yapıyordu?" sorusuna aynı hadisin şerhinde şöyle cevap verilmektedir:
"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ibadet tarzı nasıldı ve ne ibadeti yapıyordu diye sorulduğunda, cevap olarak: 'düşünme, tefekkür ve ibret almadır' denildi."
Bu ibâdet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in dedesi Hz. ibrahim'in (as) peygamber olmadan önce yaptığı ibadetin tâ kendisi idi. O, yıldızları gördügünde, ilâhî tecellinin bir görüntüsü olduğu için onları ilah zannetme yanılgısına düştü. Ay çıkınca daha da tereddüt etmişti. Güneşin çıkmasıyla şaşkınlığı daha da artmıştı. Hepsi batıp da gözden kaybolunca elinde olmadan:
"Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim, ben müşriklerden değilim." (En'am, 6/79) diye haykırmıştı.
Batılı bir tarihçi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu ibadet halini şöyle anlatmıştır:
"Evinde, seferde ve her yerde Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'in kafasında binlerce soru dolaşıyordu: Ben neyim? Bu sonsuz âlem nedir? Peygamberlik nedir? Neye inanmam gerekir? Hira dağının tepesine mi? Tur dağının göklere tırmanan zirvelerine mi? Viranelere, ovalara mı? Bu sorulara cevap veren biri çıktı mı? Hayır, asla çıkrmdı. Hatta gökkubbe, gece ve gündüzün birbirini kovalayışı, parlayan yıldızlar, yağmur yağdıran bulutlar hiç biri bu sorulara cevap veremedi."[5]
Peygamberliğe giriş ve nübüvvetin başlangıcı şöyle oldu: Rüyada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gizlilikler açıklanmaya başlandı. Sır perdeleri gözünün Önünden çekilmeye başlamıştı. Rüyada gördüğü şeyler olduğu gibi çıkıyordu.[6] Adeti olduğu gibi bir gün Hira mağarasmda tefekkür ve murakabeyle meşgulken gayb âleminden, ebedi âlemden gelen melek karşısına dikilmiş, gözleri önünde duruyor ve kendisine şöyle diyordu:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! insana bilmediklerini belleten, kalemle -yazmayı- öğreten Rabbin büyük kerem sahibidir." (Alak, 96/1-4)
Resûlullah efendimiz eve döndüğünde ilâhî celâl ve rabbânî haşyetle doluydu.[7] Hz. Hatice'ye olayı olduğu gibi anlattı. O da, Peygamber'i Varaka b. Nev-fel'in yanma götürdü. Varaka îbranice biliyordu. Tevrat ve incil üzerinde uzmandı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den, olayın nasıl meydana geldiğini dinleyince: "Sana inen melek, Musa'ya inen Nâmûs-u Ekber'dir" dedi.
Rivayete göre: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'de bir ürperme meydana geldi ve: "Korkuyorum" buyurdu. Hz. Hatice ona: "Hiç endişe etmeyiniz, Allah Teâla sizi yalnız bırakmayacaktır" dedi. Sonra onu Varaka b. Nevfel'e götürdü, o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in peygamberliğini tasdik etti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ağzından "korkuyorum" sözcüğü döküldü, ama bu tereddüt, bu endişe, bu ızdırap, ilâhî celâlin etkisi altına girmekten, peygamberliğin ağır yükünün dehşetini düşünmesinden kaynaklanmaktaydı.
Resûlullah ne gördü? Namus-u Ekber ne dedi? Neler gözlerinin önüne serildi? Bütün bunlar kelimelerin kaldıramayacağı, sözlerin dayanamayacağı cinsten ince şeylerdi.
Sahîh-i Buhârf nin "Ta'bîr" bölümünde şöyle anlatılıyor: "Bir kaç gün için vahiy kesilince Hz. Peygamber dağm tepesine çıkıyor, oradan kendisini atmak istiyordu. Birden karşısına Cebrail (as) çıkıyor ve: "Ey Muhammed! Sen gerçekten Allah'ın Peygamberisin" diyordu. Hz. Peygamber'in kalbi ancak bu sözle teskin oluyor, içi huzur buluyordu. Ama bir kaç gün daha vahiy kesilince yine bir dağın üzerine çıkarak kendini aşağıya atmak istiyor, yine Cebrail (as) ortaya çıkarak onu teskin ediyor ve: 'Sen gerçekten Allah'ın Peygamberisin' diyordu."
Hafız Ibn Hacer, bu hadisin ilk bölümünü açıklarken birinin şu itirazım nakletmektedir. "Gerçek bir Peygamber, peygamberliğinden nasıl şüphe edebilir. Şüphe etse bile bir hıristiyan'ın -Varaka b. Nevfel'in- sözleriyle nasıl ikna olabilir?"
Hafız îbn Hacer buna cevap olarak ünlü bir hadis aliminin şu sözünü naklet-miştir: "Peygamberlik çok büyük ve ağır bir görevdi. Ona tahammül etmek, o yükü bir anda taşımak mümkün değildi. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, gördüğü gibi çıkan sadık rüyalarla Peygamberliğe alıştırıldı. Sonra birden meleği görünce insan olması itibarıyla korkup ürperdi. Hz. Hatice onu teskin etti. Ardından Varaka b. Nefvel, Hz. Peygamber'in gördüklerini önceki semavî kitaplardan elde ettiği tecrübe ve bilgilerle tasdik edip onaylayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hiçbir tereddüdü kalmadı." Yukarıda adı geçen hadis âliminin sözleri şöyledir:
"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Varaka'mn sözlerini dinleyince gerçeğe bütün kalbiyle inandı ve onu itiraf etti."
Aynı hadis âlimi şöyle yazmaktadır:
"Vahye sık sık ara verilmesinin sebebi, Hz. Peygamber'in vahiy yükünün ağırlığına tahammül etmeye alışması içindi."[8]
Tirmizî'de: "Peygamberlikten önce Suriye seyahati sırasında Busrâ'da Hz. Peygamber'in altında oturduğu ağacın bütün dallan kendisi üzerine eğildiler. Bunu gören Bahîrâ, onun Peygamber olduğuna kesinlikle inandı." hadisi, Sahîh-i Müslim'de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in buyurduğu: "Bu taşı tanıyorum. Peygamberlikten önce bana selam verirdi" hadisi diğer sahih hadis kitaplarında: "Peygamber olmadan önce melekler Hz. Peygamber'in göğsünü yardı ve maddi kirler ile dünyevi kusurları çıkarıp attı" hadisleri ortada dururken, bu rivayetleri yapanlar: "Meleğin görülmesinden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o kadar korkuyor ve ürperiyordu ki, Cebrail tarafmdan teskin edilmesine rağmen, Cebrail'in daha sonraki görülmelerinde devamlı korkuya kapılacak ve kendini dağın tepesinden aşağıya atmayı düşünecek kadar dehşete düşüyor, korkudan titriyordu" diyebilirler?
Başka Peygamberler de vahyin başlangıcı sırasında tereddüte düşmüşler miydi? Örneğin ağaçtan: "Ben Rabbinim" diye ses geldiğinde, Hz. Musa korkuya kapılmış mıydı? Hâhz îbn Hacer ve diğerlerini izlemeye ve sözlerinin arkasına takılmaya gerek yoktur. Öncelikle bakmamız gereken şey; asıl rivayetin, merfû bir senetle muttasıl olup olmadığıdır. Bu rivayet îmam Zührî'nin Belâğat'mda vardır. Yani senet zinciri Zührî'ye kadar ulaşmakta, oradan ileri gitmemektedir. O yüzden Buhârî'yi şerh edenler de açıkça: "Böylesine önemli bir olayı belirlemek için, senet zinciri munkati' (=kopuk) olan bir rivayet yeterli olamaz" demişlerdir. Hz. Peygamber Efendimiz, Peygamberlik görevini yerine getirmek istediğinde ağır zorlukları gözönünde bulunduruyordu. Eğer onun görevi, 'îsa Mesîh (as) gibi, sadece tebliğ ve davet etmek olsaydı veya 'Musa Kelîm' gibi milletini Mısır'dan çıkararak Firavun'un zulmünden kurtarmak gibi sınırlı olsaydı fazla bir zorluk yoktu. Ama peygamberlerin sonuncusu Hâtemü'l Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi vesellem'in görevi, kendini şirkin bütün kötülüklerinden uzakta tutarak, Arapları, hatta sadece Araplan değil, bütün insanlığı İslâm'ın nuru ile aydınlatmak olduğundan son derece tedbirli davranmak zorundaydı.
îlk merhale, tehlikelerle dolu bu sırrın (-Peygamberliğin) önce kime sunulacağı, inanması için ilk önce kime açıklanacağıydı. Bunun için ancak, daha önce Hz. Peygamber'in sohbetinde bulunmuş, O'nunla arkadaşlık etmiş ve Hz. Peygamber'in ahlâkını, karakterini ve davranış tarzını, tutumunu iyi bilen kişiler seçilebilirdi. Çünkü yalnız onlar, önceki deneyimlerinden ve Allah Resûlü'nü yalandan tanımalarından dolayı Onun doğru söylediğine, iddiasının gerçekliğine kesin karar verebilirlerdi. Bu kişiler Hz. Peygamber'in mübarek eşi Hz. Hatice, kendi elinde yetiştirdiği Hz. Alî, özel hizmetlisi ve azatlı kölesi Zeyd, yıllardan beri birlikte bulunduğu ve kendinden feyizler almış olan Ebu Bekir (ra) idi.[9] Hz. Peygamber, Hz. Hatice'ye mesajı ilettiğinde sanki daha duymadan inanmış gibi hemen iman etti. Sonra saydığımız insanlara sıra geldi ve hepsi de bütün yürek-leriyle inandılar.
Hz. Ebu Bekir zengin, soy bilimini çok iyi bilen, keskin görüş sahibi ve çok cömert biriydi. Ibn Sa'd şöyle der: "Ebu Bekir iman ettiği zaman elinde 40.000 dirhem servet bulunuyordu. Bu servetinden dolayı toplumda güçlü bir etkisi vardı. Şehrin ileri gelenleri her konuda ona akıl danışırlardı. Rivayetlerin anlattığına göre; büyük sahabelerden Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman b. Avf, İran fatihi Sa'd b. Ebu Vakkas ve Talha (ra) hepsi onun teşvik ve özendirmesiyle müslüman oldular."[10] Onun sayesinde bu büyük dava onlara ulaştı ve müslümanlarm sayısında artış oldu. İslâm'a koşa koşa ilk gelenler (=Sâbikûn-i evvelin) arasında Hz. Ammâr, Hz. Habbâb b. Eret, Hz. Osman, Hz. Abdurrah-man b. Avf, Hz. Sa'd b. Ebu Vakkas, Hz. Talha, Hz. Erkam, Hz. Said b. Zeyd, Hz. Abdullah b. Mes'ud, Hz. Osman b. Maz'ûn, Hz. Ubeyde, Hz. Suhayb-i Rûmî en seçkin olanlardır.
Ama yapılan ve yapılacak olan her şey çok gizli tutuluyordu. Çok özel kişiler dışındakilerin bundan haberi olmaması için son derece tedbirli davranılıyorduu. Namaz vakti geldiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir vadiye gidip namazını orada kılıyordu. îbnü'l Esîr'in anlattığına göre kuşluk namazını Resûlul-îah Kabe'de kılardı. Çünkü bu namaz Kureyş'in inancında da mevcuttu.[11] Bir defasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ile birlikte bir derede namaz kılıyordu. Tesadüfen amcası Ebu Tâlib çıkıp geldi. Bu yeni ibadet tarzından hayrete düştü, dikildi kaldı ve dikkatle süzdü. Namaz bittikten sonra: "Bu hangi dindir?" diye sordu. Resûlul-lah ise: "Dedemiz İbrahim'in dini" diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Tâlib: "Bunu kabul edemem, ama size izin veriyorum, kimse size zarar ve sıkıntı veremeyecek" dedi.
"İslâm, nasıl böyle şaşırtıcı bir hızla yayıldı?" sorusu, îslâm tarihinin en önemli noktalarından biridir, islâm karşıtları bunun kılıç sayesinde olduğunu söylemektedirler. Bu konuda yapılan detaylı araştırmamızın sonuçlan, kitabın diğer bölümlerinde verilecektir. Burada çok önemli bir noktaya değinmemiz gerekir: islâm'ın ilk yıllarında müslüman olmak, can ve maldan mahrum kalmak demekken, ne tür insanlar iman etmişlerdir?
O dönemde müslüman olanlar arasında bazı ortak özellikler vardı. Aynı şekilde îslâm'a şiddetle karşı çıkanlar arasında da ortak özellikler bulunuyordu. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Gerçeği arama yolunda öteden beri durmadan koşturan ve yaratılış bakımından temiz karakterli ve güzel ahlâklı olan kişiler müslüman oldular. Örneğin cahi-liye döneminde de iffetli, şerefli ve dürüstlüğüyle ünlü olan Ebu Bekir (ra), derviş mizaçlı ve İslâm'dan önce şarap içmeyi bırakan, müslüman olduktan sonra da dünyayı terketmek isteyen, fakat Hz. Peygamber'in engellediği Osman b. Maz'ûn, müslüman olmadan önce içki içmeyi bırakarak vefat etmiş olan Abdullah b. Ced'ân'ın yetiştirdiği Suhayb, iman edenler içinde altıncı veya yedinci sırada olan ve müslüman olmadan önce putperestliği terkeden Hz. Ebu Zerr müslüman oldu.
Ebu Zerr'in müslüman oluş hikâyesi şöyledir:
Ebu Zerr daha önceden putperestliği terketmişti. Belli bir düzen ve biçimde değil de aklına nasıl gelirse o şekilde Allah'ın adını zikreder, namaz kılardı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in durumunu duyunca, doğru bir haber getirmesi için kardeşini gönderdi. Kardeşi Mekke'ye geldi ve Peygamber'in yanma giderek Kur'ân sûrelerini dinledi. Geri dönüp Ebu Zerr'e: "Bir adam gördüm, halk ona 'dinden döndü=hanîf oldu' diyor, ama O güzel ahlak ve temizlenmeyi öğretiyor, anlattığı sözler şiir değil, bambaşka şeyler, senin hareket tarzın O'na çok benziyor" dedi. Ebu Zerr bu sözlerle yetinmedi. Kalkıp doğruca Mekke'ye gitti. Hz. Peygamber'in anlattıklarını doğrudan mübarek ağzından dinledi ve islâm'ı kabul etti. Hayatı boyunca dünyevî iş ve ilişkilerden uzak durdu. Müslüman için mal, mülk, servet yığmanın doğru ve caiz olmadığına inanıyordu. Nitekim bu yüzden Hz. Osman kendi halifeliği döneminde onu Medine'den uzak-laştırmıştı.[12]
2. Bazı sahabe, daha önceden hanif inancında olanların eğitiminden geçmişlerdi. Yani müslüman olmadan önce putperestliği terketmiş, kendi kendilerine 'Hz. ibrahim'in izinden yürüyenler' diyen, ama bu inanç hakkında hiçbir şey bilmeyen, o yüzden gerçeği bulmak için durmadan çaba gösteren kimselerin eğitiminden geçmişlerdi. Yukarıda da anlatıldığı gibi bunlar arasında Zeyd de vardı. Hz. Peygamber'in peygamber olarak gelmesinden beş yıl önce vefat etti. Oğlu Saîd de babasının düşüncelerini benimsemişti. Babasının uyarılarına kulak vermiş, tavsiyelerini unutmamıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le karşılaşınca, babasının hayatı boyunca arayıp bulamadığı rehberi, önderi bulduğunu anladı.
3. Kureyş'in yüksek mevkilerinden hiçbirine sahip olmamaları da, bu kişilerin ortak noktalarıydı. Hatta Ammâr, Habbâb, Ebu Fukeyhe, Suhayb ve diğerleri gibileri, makam ve mevki sahibi zengin insanların huzurunda oturmak için dahi yer bulamayan insanlardı. Nitekim Hz. Peygamber bunları alıp Kabe'ye gittiğinde Kureyş'in önde gelenleri onları aşağılamak için gülerlerdi.
"Allah'ın bizi bırakıp da kendilerine bol bol ikram ettiği kimseler bu adamlar mı?" (En'âm, 6/1) diyerek küçümserlerdi. Kâfirlerin gözünde onların fakirliği, aşağılanmalarına sebepti. Ama bu fakirlik, onların iman servet ve devletine herkesten önce sahip olmalarının sebebiydi. Servet ve devlet onlarm gönlünü karartmamıştı. Övünme, böbürlenme, onları hakka bağlanmaktan alıkoymamıştı. Eğer putperestliği bırakırsak Kabe'nin önemli ve büyük bir yetkisi elimizden çıkar, korkusu yoktu. Kısacası onların gönlü her çeşit kir ve pastan arınmıştı, ilâhî nur ve hakkın ışıkları üstlerine doğabilecek durumdaydı, işte bu nedenledir ki Peygamberlere ilk uyan, davetlerini ilk kabul edenler daima yoksul ve parasız insanlar olagelmiştir. Hıristiyanlığı ilk kabul eden temel direkler durumundaki insanlar balıkçılardı. Hz. Nuh'un (as) en yakın ve önemli adamları hakkında kâfirler açıkça şöyle demişlerdi:
"Seni kendimiz gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz." (Hûd, 11/27)
İslâm'a koşup gelen insanların nasıl güçlü bir imana sahip oldukları, kaya gibi sarsılmaz bir iman taşıdıkları, -ileride anlatılacaktır- Kureyş'in binbir türlü eziyet, ızdırap ve işkencesine, kan dökmesine, katletmesine, yakmasına, parçalamasma ve mal, mülk, servet vadederek döndürmek istemesine rağmen hiç bir şeyin onların imanını sarsamamasmdan, geri döndürememesinden çok daha iyi anlaşılmaktadır. O gün zayıf görünen bu eller, önemsiz sayılan bu insanlar gün gelecek Bizans ve İran imparatorlarının tahtlarını devireceklerdi.
Üç yıl boyunca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem son derece gizli bir şekilde islâm'ı anlatma ve tebliğ etme görevini yerine getirdi. Ama artık peygamberlik güneşi yükselmişti. Sonunda kesin ve açık emir geldi:
"Sana emrolunanı açıkça söyle" (Hicr, 15/94)
Ardından şöyle buyruldu:
"(Önce) en yalan akrabanı uyar." (Şuarâ, 26/214)
Hz. Peygamber Safa tepesine çıkarak: "Ey Kureyş topluluğu!" diye seslendi. Halk toplanınca Resûlullah Efendimiz: "Eğer size, şu dağın arkasında bir ordu var, buraya doğru geliyor desem buna kesinlikle inanır mısınız?" buyurdu. Oradakilerin hepsi: "Evet, çünkü sen her zaman doğru söyledin" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu söz üzerine: "O halde size; eğer iman etmezseniz, başınıza şiddetli bir azap gelecektir, diyorum" buyurdu. Bunu duyan herkes —Peygamberimizin amcası Ebu Leheb de dahil olmak üzere öfkeyle dağıldılar.,[13]
Birkaç gün sonra Hz. Peygamber, Hz. Ali'ye: "Bir yemek daveti için hazırlık yap" buyurdu. Aslında bu, sülâlesine İslâm'ı anlatma ve onlara islâm'ı tebliğ etme, dolayısıyla İslâm'a davet etme yönünde atılan ilk adım ve davete katılmaları için bir fırsattı. Bütün Abdulmuttalib ailesi davet edildi. Hamza, Ebu Tâlib, Abbas, hepsi bu davete katıldılar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yemekten sonra kalkarak: "Din ve dünyanın her ikisine de kefil olan, ikisini de garantileyen bir şey getirdim. Bu ağır yükü kaldırmada kim bana yardım edecek?" buyurdu. Bunun üzerine toplantıda bulunan herkesi bir sessizlik kapladı. Hz. Ali birden ayağa kalkarak: "Gözlerimde hastalık da olsa, bacaklarım zayıf da olsa ve hatta yaşım herkesten küçük de olsa, size ben yardımcı olacağım"[14] dedi.
Manzara Kureyş'i hayrete düşürmüştü. -Biri henüz 13 yaşmda bir genç olan-iki kişi dünyanın kaderini değiştirmeye karar vermişler diye şaşkın şaşkın bakakal-dılar. Sonra ellerinde olmadan güldüler. Ama zaman bunun gerçek olduğunu gösterecekti.
Bir süre sonra müslümanlar belli bir sayıya ulaştı. Artık kırk kişiden fazlaydılar. Hz. Peygamber Kabe'nin avlusuna giderek tevhid inancını ilan etti. Kâfirlere göre bu, Kabe'ye yapılan en büyük hakaret olduğundan kavga çıktı. Herkes Hz. Peygamber'in üzerine çullandı. Hz. Peygamber'in manevî evladı Haris b. Ebu Hâle (ra) evdeydi. Kavgayı haber alıp koşarak geldi ve Resûlullah'ı kurtarmaya çalıştı. Ama her yönden üstüne inen kılıç darbeleriyle şehit oldu. İslâm uğrunda toprağı kızıla boyayan ilk kan buyduk
Mekke'nin değer ve şerefi, Kabe'den kaynaklanmaktaydı. Kureyş kabilesinin bütün Araplar üzerinde dinî bir otorite kurmaları ve kendilerine 'Allah'ın komşuları', hatta 'Allah'ın ev halkı' demeleri, sadece Kabe civarında oturmaları ve anahtarlarını taşımalarından dolayıydı. Bu bağdan dolayı Kureyş'in görevleri daha da artmış, sonunda çeşitli idari birimler ve makamlar oluşturulmuştu. Bunlan aşağıda ele alacağız.
İslâm'ın ilk yıllarında Kureyş'in ileri gelenleri olan, kudret ve ihtişamları bütün Mekke'de hissedilen kişiler şunlardı:
1- Hz. Muâviye'nin (ra) babası Ebu Süfyân b. Harb. Ficâr savaşında babası Harb, Kureyş ordusunun komutanıydı.
2- Peygamberimizin amcası Ebu Leheb.
3- Ebu Cehil. Velîd b. Muğîre'nin yeğeni ve Mahzûm kabilesinin lideriydi.
4- Velîd b. Muğîre. Hz. Hâlid b. Velîd'in babası ve Kureyş'in en saygın lideriydi.
5- As b. Vâil es-Sehmî. Amr b. As'in (ra) babası ve çok zengin biriydi.
6- Utbe b. Rebîa. Ana tarafından Muâviye'nin dedesi, son derece saygın ve etkili bir insandı.
Bunlar dışında Esved b. Muttalib, Esved b. Abd-i Yeğûs, Nadir b. el-Hâris b. Kelede, Ahnes b. Şüreyk es-Sekafî, Übey b. Halef, Ukbe b. Ebu Mu'ayt etkili kimseler kabul edilirlerdi.
Hâşim oğullan'nın ve Emeviler'in, birbirine denk rakipler olduklarını ve aralarında uzunca bir süreden beri rekabetin devam ettiğini de burada hatırlatmak gerekir.[15]
Kureyş Teşkilatları Ve Liderleri
Mevki
Mevkiin ne olduğu
Hangi aile bu yetkiye sahipti.
Hz.Peygamber zamanında kimler bu mevkilerdeydi.
Hicâbe
Kâbenin anahtarını taşıma ve Kabe'nin mütevelligi
Osman b. Talhâ
Rifâde
Fakir hacıların doyurulması
Nevfel sülâlesi
Haris b. Âmir
Sikâye
Hacılara su dağıtılması
Hâşim sülâlesi
Hz. Abbas (r.a.)
Meşvere (Şûra)
Daru'n-Nedve'de toplantı düzenleme
Esed sülâlesi
Yezîd b.Rabia el-Esved
Diyetler ve Cezalar
Kan bedelinin karara bağlanması
Teym sülâlesi
Hz. Ebu Bekir
Ukâb
Bayrak taşıma
Ümeyye sülâlesi
Ebu Süfyân
Kubbe
Çadır ve tavla düzenini sağlamak, atlıları idare etmek
Mahzûm sülalesi
Velîd b. Muğîre
Sefaret ve Sefer
Elçi olarak gitmek ve ka-bilelerarası anlaşmazlıkları halletmek
Ady sülâlesi
Hz. Ömer (r.a.)
Ezlâm ve Meysir
Fal teşkilatını yürütme (Putlarla istişarede bulunma)
Cumh sülâlesi
Safvan b. Ümeyye
Emval
Sandığı uhdesinde bulundurma (Malî işler)
Sehm Sülâlesi
Haris b. Kays[16]
Kureyş'tn İslam'a Düşman Oluşunun Nedenleri
1. Putperestlik: Cahil ve öfkeli milletlerin belirgin özelliği şudur: Atalarının âdet ve inançlarına aykırı bir hareket onları çılgına çevirir. Öfkeleri sözlü tepki ve protestolarla kalmadığı gibi kin ve intikam susuzluğunu ve öfkelerini kandan başka da hiç bir şey söndüremez. Günümüzde bile örneğin Hindistan medeniyet olarak bu kadar ilerlemesine rağmen dini bir meseleye karşı çıkıldığında kıyamet kopmakta, baştaki hükümet, güçlü ve otoriter olmazsa her yer kana bulanabilmekte-dir. Arabistan uzunca bir süreden beri putperestliğe sarılmıştı. Putları kıran İbrahim Halil'in hatırası olan Kabe, üçyüzaltmış putla doldurulmuştu. Bunlar arasında Hübel en büyük ilah kabul ediliyordu. Onlara göre bu putlar her çeşit iyiliğe ve kötülüğe muktedirdi. Yağmur yağdırır, evlatlar verirdi. Çatışma ve savaşlarda zafer bahşederdi. Arabistan'da o zamanlar Allah inancı ya hiç yoktu, ya da olduğu yerlerde belli belirsizdi.
2. Mevki ve nüfuz endişesi: İslâm'ın ana görevi, bu büyüyü, bu sihri yani bu put-çuluğu hemen yok etmek ve geçersiz kılmaktı. Ama bunun son bulmasıyla Ku-reyş'in ihtişamı, gücü ve bölgesel etkisi de son bulacaktı. O yüzden Kureyş islâm'a şiddetle karşı çıktı. Karşı çıkanlar arasında kendi menfaatlerine ne ölçüde zarar gelebileceğini tahmin edenler, o ölçüde aşırı gitmişlerdi.
Kureyş'in en büyüğü Harb b. Ümeyye idi. Ficâr savaşında da komutan oydu. Ama Harb'in bu savaşta ölmesinden sonra oğlu Ebu Süfyân onun yetkilerini taşıma yeteneğine sahip olmadığından Velîd b. Muğîre yetenek ve nüfuzu ile başkanlığı ele geçirdi. Ebu Cehil yeğeni idi, o da Kureyş içerisinde imtiyaz sahibi, seçkin bir kişiydi. Ebu Süfyân babasının mevkiini ele geçirememişse de Emeviler'in lideriydi. Hâşimîler içinde en yaşlı olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in amcası Ebu Leheb'di. Sehm kabilesi içinde en etkili ve yetkili kişi As b. Vâil'di. Son derece zengin ve çok çocuğu vardı.
Kureyş'in sevk ve idaresi, bu liderlerin elindeydi. Bu yüzden islâm'a şiddetle karşı çıkanlar da bunlardı. Esved b. Muttalib, Esved b. Abd-i Yeğûs, Nadir b. el-Hâris, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebu Mu'ayt ve diğer Kureyş ileri gelenleri bu insanların etkisi altındaydı. Bu yüzdendir ki İslâm düşmanlığında onların adı sürekli geçecektir.
Kureyş'in düşüncesine göre; Peygamberlik gibi yüksek bir makam, birinin olacaksa ya Mekke, ya da Tâif büyüklerinden birinin olmalıydı.
"Dediler ki: Bu Kur'ân iki şehirden -Mekke ve Tâif'ten- büyük bir adama indi-rilse olmaz mıydı?" -Yani Velîd b. Rebîa veya Ebu Mesud es-Sekafî gibi biri olabilirdi.- (Zuhruf, 43/31)
Araplar arasında başkan olabilmek için servet ve çocuk sahibi olmak, önemli bir şarttı. Oğullar ve evlatlar konusunda çoğunlukla yabani ve ilkel milletlerde çocuğu olmayanlar ahiret âleminin bereketlerinden mahrum kalırlar, düşüncesi mevcuttu. "Çocuk sahibi olmadığı taktirde insan tam kurtuluşa eremez" inanç ve düşüncesi Hindu inanışlarında da vardır. Yukarıda anlatılan özelliklerden dolayı Kureyş kabilesinde başkanlık hakkına sahip olanlar; Velîd b. Muğıre, Ümeyye b. Halef, As b. Vâil es-Sehmî ve Ebu Mesud es-Sekafî idiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu sıfatlardan tamamen uzaktı. Eteği servet tozuna bulaşmamıştı. Erkek çocukları da bir-iki yıldan daha fazla yaşamamıştı.
3. Yanlış telâkkiler: Kureyş, hıristiyanlardan nefret ederdi. Bunun nedeni Kabe'yi yıkmaya gelen Habeş kralı Ebrehe el-Eşrem'in hıristiyan olmasıydı. Bu yüzdendir ki Kureyşliler, hıristiyanlara karşılık îran ateşperestlerini daha çok severlerdi. Bizans'la yaptığı savaşta iranlılar zafer elde edince Kureyşliler sevinmişmiş, müslü-manlar ise üzülmüşlerdi. Bu olay üzerine şu âyet indi:
"Rumlar, —Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonraki bir kaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün mü'minler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir." (Rûm, 30/2-4)
Kureyş kabilesinin İslâm'a şiddetle karşı çıkmasının bir başka nedeni de İslâm'la hıristiyanlık arasında birçok şeyin ortak olmasıydı. Daha ötesi şudur ki: O dönemde islâm'ın kıblesi Beytü'l-Makdis'ti. Medine-i Münevvere'de de kıble olmaya devam etti. Bu yüzden Kureyş, Hz. Peygamber'in hıristiyanlığı ihya etmeye çalıştığını sanmıştı.
4. Hâşimî-Emevi Rekabeti: Önemli bir neden de kabileler arasındaki rekabetti. Kureyş içinde iki kabile son derece seçkin ve rakip konumundaydı; Hâşim oğulları ile Ümeyye oğulları. Abdülmuttalib, kendi gücü ve istidadı ile Hâşim oğullarının kefesini ağır bastırmış, Ümeyye oğullarına karşı üstünlüğü sağlamıştı. Ama ondan sonra bu sülâlede etkili ve güçlü bir kişi ortaya çıkmadı. Ebu Tâlib zengin değildi. Abbas zengin, ama cömert değildi. Ebu Leheb ise ahlâksızdı. Bu yüzden Emevilerin hakimiyet ve gücü sürekli gelişti. Ümeyye oğullan hanedanı, Hz. Peygamber'in peygamberliğini, rakipleri olan Hâşim oğullarının kendilerine üstünlük sağlamaları sanıyordu.
İşte bu yüzden Hz. Peygambere Ümeyye oğullan herkesten çok karşı çıktı. Bedir dışında bütün savaşlar Ebu Süfyân'ın başının altından çıkmış ve bu savaşların hepsinde ordu komutanı daima Ebu Süfyân olmuştu.
Hz. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem'e en çok düşman olan ve namaz kılarken mübarek sırtına deve işkembesi getirip koyan, Ukbe b. Ebu Mu'ayt da Eme-viler'dendi. Ümeyye oğullanndan sonra Hâşim oğullarıyla denklik iddiasında bulunan kabile, Mahzûm oğullan sülâlesiydi. Velîd b. Muğîre işte bu sülâlenin, lideriydi. O bakımdan bu kabile de Hz. Peygamber'e şiddetle karşıydı. Ebu Cehil'in bir konuşmasmdan bu anlattıklanmızın doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Bir keresinde Ahnes b. Şurayk, Ebu Cehil'in yanma geldi ve: "Mühammed sallallahü aleyhi vesellem hakkındaki kanaatin nedir?" dedi. Ebu Cehil: "Abdi Menâfoğulları —Hâşim oğullan— ile daima rakip olageldik. Onlar misafirperverlik yaptıysa biz de yaptık. Onlar kan akıttıysa biz de akıttık. Onlar ikramda bulunduysa, biz daha fazla ikramda bulunduk. Onlarla her bakımdan aynı seviyeye gelip eşitlik sağlayınca Hâşim oğullan üstünlük sağlamak için Peygamberlik iddiasında bulunmaya başladılar. Allah'a andolsun ki biz bu Peygamber'e asla inanmayacağız!" dedi.[17]
5. Fazilet kavgası: Bir diğer neden de Kureyş içinde ahlâksızlığın iyice yayılmış olmasıydı. Eşraftan önemli kişiler her türlü ahlâksızlığı yapıyorlardı. Hâşim oğulları içinde ahlaksız bakımından en önde giden Ebu Leheb idi. Bir defasında Kâbe-i Muazzama'nın hazinesinden çaldığı altın geyik heykelini çalarak satmıştı.[18] Zühre oğullarının yeminli dostu olan ve Arap liderleri arasında sayılan Ahnes b. Şurayk laf taşıyıcı (koğucu) ve aşırı yalancı biriydi. Nadir b. Haris yalan söylemeyi âdet haline getirmişti. Bu şekilde birçok makam-mevki sahibi kimse, değişik türden adi hareketlerin esiri olmuşlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise bir taraftan putperestliğin kötülüklerini anlatıyor, diğer taraftan bu ahlâksızlıkları şiddetle tenkit ediyordu. Bundan dolayı da onlann haşmeti, egemenlik ve sultaları sarsılıyordu. Kufân-ı Kerîm'de bu ahlâksızlar hakkında ardarda âyet iniyordu. Her ne kadar anlatış tarzı genel idiyse de insanlar sözün kime yönelik olduğunu biliyordu. Kur'ân-ı Kerim bu durumu şöyle anlatmaktadır:
"(Resulüm) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerdn hiçbirine, mal ve oğullan vardır diye, sakın boyun eğme." (Kalem, 68/10-14)
"Eğer vazgeçmezse derhal perçeminden yakalarız, o yalancı, günahkâr perçeminden." (Alak, 96/15-16)
Nasihat ve öğüt yoluna gidilmesi mümkündü. Ama uzun süreden beri Arap gururu, servet ve hakimiyet övüncü, başkanlık iddiası gibi şeylerin pençesi altında kendinden geçmiş insanlara indirilen uyan darbesi şiddetli olmazsa onlar kendilerine gelemez. O yüzden birçok zalime şöyle hitap edilmiştir:
"Tek olarak yaratıp, kendisine servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için -nimetleri önüne- serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak. Üstelik o -nimetlerimi- daha da arttırmamı umuyor. Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır." (Müddesir, 74/11-16)
Bu hitap Kureyş'in baş tacı olan Velîd b. Muğîre'ye yöneliktir ve bu sözler, görünüşte hiç bir makam, mevki ve nüfuzu bulunmayan bir insanın diliyle söyleniyordu.
Bütün Kureyş'e hatta bütün Araplar'a eşit şekilde etki eden Hz. Peygamber'e karşı çıkışın en büyük sebebi; yüzlerce yıldan beri Araplar'in dileklerde bulunduğu, bütün ihtiyaçlarını arzettikleri, her gün önüne başkoyduklan putlannın adını-sanını islâm'ın ortadan kaldırmasıydı. Kur'ân onlar hakkında şöyle diyordu:
"Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız." (Enbiyâ, 21/98)
Her biri Kureyş'i çileden çıkarmaya yetecek olan bu nedenlerden dolayı, İslâm daveti başlar başlamaz şiddetli çatışmaların ve kan akıtmanın başlayacağı muhakkaktı. Ama Kureyş, sabırla hareket etti. Bunun da nedenleri vardı.
Kureyş kabilesi iç savaşlarda tükenmişti. Ficâr savaşında OkâĞâfgİİÇİtâ/fât' misti ki savaşın adını duymaktan bile korkuyordu. Ka hilecilikten dolayı savaş, sadece kabilenin herhangi bir mensubunun öldürülmesiyle başlayabiliyordu. Öldürülen kişinin kabilesi, hiç bir araştırma yapmadan intikam almak için ayağa kalkıyor, öcünü almadığı sürece de bu intikam ateşi sönmüyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in öldürülmesine karar vermek, Kureyş için son derece kolaydı. Ama biliyorlardı ki, Hâşim oğulları O'nun kanını yerde bırakmayacak, intikamını mutlaka alacak, böylece kademe kademe bütün Mekke savaşa girecekti. Bir çok insan müslüman olmuştu, içinde bir kaç mensubu müslüman olmamış kabile kalmamıştı. O yüzden îslâm eğer onlara göre bir suçsa onun suçlusu bir kişi değil, aksirve müslümaivl\|\ kabul etmiş yüzlerce insandı. Hepsinin kökünü kazımak da imkânsızdı.
Kureyşliler arasında bazı yüce duygulu, iyi karakterli insanlar da vardı. Onlar karaktersiz oluşlarından dolayı değil, iyi niyetli düşüncelerle Hz. Peygamber'e karşı çıkıyorlardı.[19]
Kısacası: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem açıkça herkesi islâm'a çağırıp putperestliği açıktan kötülemeye başlayınca Kureyş'in bazı şerefli mensupları Ebu Tâlib'e giderek şikayetçi oldular. Ebu Tâlib yumuşak ve tatlı sözlerle onları ikna edip gönderdi ama, anlaşmazlık duruyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem görevinden vazgeçemezdi. Nitekim İslâm'a davete ve putperestliği kötülemeye devam etti.ftu yüzden Kmeyş temsilcileri Ebu Tâlib'e tekrar gittiler. İçlerinde Kureyş'in bütün liderleri, yani Utbe b. Rebîa, Şeybe, Ebu Süfyân, As b. Hişâm, Ebu Cehil, Velîd b. Muğîre, As b. Vâil ve diğerleri vardı. Ebu Tâlib'e: "Yeğenin mabudlarımıza hakaret ediyor. Babalarımızı, atalarımızı dalâlette gösteriyor, bizi ahmak yerine koyuyor. Ya sen aradan çık veya sen de ortaya çık da kozlarımızı paylaşalım" dediler. Ebu Tâlib durumun nazik bir noktaya geldiğini, artık Kureyş'in tahammül edemediğini ve kendisinin de tek başına Kureyş'e karşı koyamayacağını gördü. Hz. Peygamber'e kısaca şöyle dedi: "Amcasının ciğerparesi, bana kaldıramayacağım yükü yükleme" dedi. Hz. Peygamber'in görünüşte birazcık dayanak ve desteği varsa, o da Ebu Tâlib'di. Ama artık kendisini destekleyen amcasının sağlam tutumunda da sarsılma vardı. Buna çok üzülen Peygamber, gözlerinden yaşlar boşanarak: "Allah'a yemin olsun, eğer bunlar bir elime güneşi, diğer elime ayı getirip koysalar, yine de davamdan vazgeçmem. Allah ya bu işi tamamlayacak, ya da bu uğurda feda olacağım." buyurdu. Hz. Muhammed saîlallahu aleyhi vesellem'in dokunaklı sesi Ebu Tâlib'i derinden etkiledi ve Resûllulah'a: "Git, hiç kimse senin kılına bile dokunamaz" dedi.[20]
Hz. Peygamber saîlallahu aleyhi vesellem eskiden olduğu gibi islâm'a davet etmeye devam etti, Kureyş her ne kadar Hz. Peygamberi öldürmeye karar vereme-misse de türlü eziyetler ediyordu. Yollarına dikenler döşüyor, namaz kılarken mübarek vücuduna pislik atıyor çirkin sözler söylüyorlardı. Bir keresinde, Kabe'de namaz kılıyordu. Ukbe b. Ebu Mu'ayt boynuna bezi sardı ve öyle sert çekti ki Hz. Peygamber dizleri üzerine yere düştü. Kureyş O'nun bu hakaretlere tahammül edişine, bu eziyet ve işkencelere katlanışına hayret ediyordu. İnsan beyni, bir insanın makam, mevki, mal, mülk, heves ve hırsının dışında böyle eziyetlere, böyle işkencelere katlanmasına akıl erdirebilir miydi? Kureyş de öyleydi. O yüzden Utbe b. Ebu Rebîa Kureyş adına Hz. Peygamber'e gitti ve: "Muhammed! Sen ne istiyorsun? Mekke'nin liderliğini mi? Zengin ve asil bir aileden evlenmeyi mi? Mal, mülk, servet mi? Sana bunların hepsini verebiliriz. Bütün Mekke'nin, emrin altına girmesine de razı olabiliriz, ama buna karşılık sözlerinden vazgeçmelisin!" dedi. Utbe bu isteğinde başarılı olacağına kesin gözüyle bakıyordu. Ama bütün bu teşvik ve özendirmelerin karşılığında Hz. Peygamber saîlallahu aleyhi vesellem Kur'ân-ı Kerîm'in şu ayetlerini okudu:
"De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlah olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin." (Fussilet, 41/6)
"De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O âlemlerin Rabbidir" (Fussilet, 41/9).
Utbe geri döndüğünde artık eski Utbe değildi. Kureyş'e giderek şöyle dedi: "Muhammed'in söylediği sözler şair sözleri değil, başka birşeydir. Kanaatim o ki; siz onu kendi haline bırakınız. Eğer işini başarır da Araplara galip gelirse bu sizin şerefiniz olur. Aksi takdirde Araplar onu kendiliğinden yok eder." Ama Kureyş buna yanaşmadı.[21]
Hz. Hamza İle Ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşları Ve Peygamberliğin 6. Yılı
Hz. Peygamber'in amcalarından Hz. Hamza Allah Resulü saîlallahu aleyhi vesel-lem'e derin bir sevgi duyardı. Resûlullah'tan iki-üç yaş büyüktü. Çocuklukta birlikte oynamışlardı. İkisini de Süveybe emzirmişti. Aynı süt anneden süt emmelerinden dolayı aralarında bir de sütkardeşliği doğmuştu. Hz. Hamza henüz müslüman olmamıştı. Ama Hz. Peygamberin her davranışını sevgiyle karşılar, her hareketine iyi gözle bakardı. Huyu ve karakter yapısı yiğitçeydi ve ava düşkündü. Sabah erkenden okunu, yayını alıp evden çıkıp gitmesi, gün boyu avla uğraşması, av peşinde koşması vazgeçemediği bir tutkuydu. Eve döndüğünde önce Kabe'ye giderek onu tavaf ederdi. Kureyş liderleri Kabe'nin avlusunda meclis kurup otururlardı. Hz. Hamza onlarla hoş-beş eder, arasıra yanlarına oturup sohbet ederdi. Hepsiyle dostluğu vardı. Hepsi de onu sever, değer verirdi.
Hz. Peygamber'e karşı çıkanlar, O'na yabancıların bile yapamayacağı kadar merhametsiz davranıyor, her türlü kötülüğü yapmaya çalışıyorlardı. Bir gün Ebu Cehil, yüzüne karşı terbiyesizlik yaptı ve ağır hakaretler etti. Hizmetçi bir kadın bunu uzaktan seyrediyordu. Hz. Hamza avdan döndüğünde kadın bütün olayı ona anlattı. Hz. Hamza öfkeden kendinden geçti. Okunu, yayını eline alarak Kabe'ye gitti ve Ebu Cehil'e: "İşte ben de müslüman oldum" dedi. Hz. Peygamber Efendimizi himaye heyecanıyla, müslüman olduğunu açıkladı. Ama eve dönünce "atalarımın dinini birden nasıl terkederim?" diye tereddüte düştü. Bütün gün düşündü, durdu. Sonunda düşünüp taşındıktan, iyice muhakeme ettikten sonra "hak din budur" diyerek seçimini yaptı.[22]
Üç dört gün sonra Hz. Ömer de müslüman oldu. Hz. Ömer 27 yaşına geldiğinde Peygamberlik güneşi doğmuştu. Yani Hz.Ömer 27 yaşındayken Hz. Peygamber'e peygamberlik gelmişti. Zeyd'den dolayı tevhid inancının sesi Hz. Ömer'in ailesinde yabancı bir ses olmaktan çıkmıştı. Nitekim bu ailede ilk önce Zeyd'in oğlu Saîd Müslüman oldu. Saîd (ra), Hz. Ömer'in kızkardeşi Fâtıma ile evliydi. Bu ilişkiden dolayı Fâtıma da müslüman olmuştu. Bu ailede bir başka değerli kişi olan Na'îm b. Abdullah da islâm'ı kabul etmişti. Ama Hz. Ömer hâlâ müslümanîıktan uzaktı. Bir gün kulağına bu haberler ulaşınca çok hiddetlendi. Hatta kabile içinde müslüman olanlara bile düşman oldu. Ailelerinde kadın hizmetçi olarak bulan Lübeyne İslâm'ı kabul etmişti. Onu acımadan dövüyor, yorulduğunda da: "Biraz nefes alayım tekrak döveceğim" diyordu. Lübeyne'den başka gücü yettiği kim varsa dövmekten, dayak atmaktan geri durmuyordu. Ama islâm sevgisi ve müslüman olma huzuru öyle birşeydi ki, sardığı kimseyi bir daha bırakmıyordu. Ömer, bu eziyet ve işkencelerle kimseyi islâm'dan soğutamadı. Sonunda mecbur kalarak Peygamber sallallahu aleyhi vcsel-lem'i öldürmeye karar verdi. Kılıcını beline taktı ve Hz. Peygamber'i aramaya gitti. Allah'ın hikmetine, o yüce Mevlâ'nın takdirine bakın ki, niyeti ne iken ne oldı;.[23]
Zâten kendisini arzuladığımız sevgili çıkıp geldi.
Yolda tesadüfen Na'îm b. Abdullah ile karşılaştı. Ömer'in öfkeli, celalli halini görünce:
"Hayrola ne var?" diye sordu.
Ömer:
"Muhâmmed'in işini bitirmeye giriyorum" dedi.
Bunun üzerine Na'îm b. Abdullah:
"Önce kendi evinden haberin olsun. Eniştenle kız kardeşin de müslüman oldular" dedi.
Ömer hemen geri döndü, doğru kız kardeşinin evine gitti. Kızkardeşi Kur'ân okuyordu. Ömer'in ayak seslerini duyunca sustu ve okuduğu Kur'ân-ı Kerîm sayfasını eşyaların arasına gizledi. Ama Kur'ân sesi Ömer'in kulağına gitmişti. Kızkar-deşine:
"O neydi?" diye sordu? "Hiçbir şey" diye cevap verince Hz. Ömer:
"Ben işittim, ikiniz de mürted olmuşsunuz" dedi. Der demez de eniştesinin elinden, yakasından tuttu ve tartaklamaya başladı. Kızkardeşi onu kurtarmaya gelince döndü, onu da dövdü. Vücudu kanlar içinde kalmıştı. Ama îslâm sevgisi her şeyin üstündeydi.
Fâtıma: "Ey Ömer elinden ne geliyorsa yap. Buyur istersen vur öldür. Ama İslâm'ı, bu kalpten dışarı çıkaramazsın!" dedi.
Bu sözler Hz. Ömer'in kalbinde derin bir etki yaptı. Kızkardeşine sevgi ve muhabbetle baktı. Vücudundan kan aktığını görünce daha da içi yumuşadı, duygulanarak şefkatle doldu ve: "Okuduğunuz şeyi ne olur bana da okuyun da dinleyeyim" dedi. Fâtıma Kur'ân-ı Kerîm ayetlerini getirip önüne koydu. Eline alıp baktığında şu sûre yazılıydı:
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı teşbih eder. O Allah her şeyden üstün ve hikmet sahibidir." (Hadîd, 57/1) ayetinden itibaren okuduğu her bir kelime üzerinde kalbi titriyor, içi ürperiyordu. Nihayet okuya okuya: "Allah'a ve Peygam-ber'ine iman ediniz." (Hadîd, 57/8) ayetine gelince kendinden geçerek ayağa fırladı ve yüksek sesle haykırarak: "Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muham-meden Resulullâh" dedi.
Bütün bunlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Safa tepesinin eteğin-deki Hz. Erkam'ın (ra) evinde gizlice toplantı yaptığı sırada olmuştu. Resûlul-lah'ın, Hz. Erkam'ın evinde olduğunu öğrenen Hz. Ömer doğruca oraya giderek kapıyı vurdu. Kılıcı elinde olduğu için sahâbe-i kiram endişelendi. Ama Hz. Hamza (ra): "Bırakın gelsin, iyi niyetle gelmişse ne alâ, yoksa bu kılıçla onun kafasını uçururum" dedi. Hz. Ömer içeri adım atar atmaz Resûlüllâh sallallahu aleyhi ve-sellem'in kendisi ona doğru ilerledi ve yakasını tutarak: "Ömer ne maksatla geldin?" buyurdu. Peygamberliğe özgü, haşmetli ses onu titretti, sonunda hürmetkar bir ifadeyle: "îman etmek için" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birden: "Allâhü ekber diye!" bağırdı ve o sahabe-i kiramın hepsi bütün güçleriyle: "Allâhü ekber!" diye haykırdılar. Bu, bütün Mekke dağlarının arasında yankılanan, her tarafı inleten bir haykırıştı.[24]
Hz. Ömer'in imanı, tslâm tarihinde yeni bir devir açtı. O zamana değin her ne kadar 40 kişi müslüman olmuş, Arapların ünlü yiğidi şehidlerin serdarı Hz. Ham-za da islâm'ı kabul etmiş idiyse de yine de müslümanlar dinî görevlerini açıkça ya-pamıyorlardı. Kabe'de namaz kılmaları tamamen imkânsızdı. Hz. Ömer'in müslüman oluşuyla birlikte durum bir anda değişti. O, herkese müslümanhğını açıkladı. Kâfirler önceleri çok şiddetle karşı koydularsa da Ömer ayağını sağlam bastı, geri adım atmadı. Onlara sürekli direndi. Nihayet müslümanlardan bir grupla birlikte gidip, Kabe'de namaz kıldı. İbn Hişâm bu olayı Abdullah b. Mes'ud'un ağzından şu sözlerle rivayet etmektedir:
"Ömer müslüman olduktan sonra Kureyş halkıyla çok mücadele etti. Sonunda Kabe'de namaz kıldı ve biz de onunla birlikte orada namaz kıldık."
Sahîh-i Buhârf de şöyle yazmaktadır: "Hz Ömer müslüman olunca bir kıyamet koptu. Tesadüfen As b. Vâil çıkıp geldi:
'Bu gürültü, bu hengâme nedir?' diye sordu.
Oradakiler: 'Ömer mürted oldu' dediler.
As b. Vâil ise:
'Pekiyi, olduysa ne olmuş yani, ben de Ömer'i himayeme aldım' dedi."[25]
Müslümanlara Yapılan İşkenceler
İnsanın ana cevheri, en yüce değeri sarsılmaz bir azim, güçlü irade ve tükenmez bir gayrettir. Bunlar övgüye değer özelliklerdir. Ama bu özelliklerin yönü değişir de yanlış hedeflere yönelirse o zaman bunlar katı kalpliliğe, merhametsizliğe, yırtıcı hayvan karakterine, insanı ürperten kandökücü bir zulme dönüşür ve o cevher âdi bir karakter halini alır.
islâm kademe kademe ilerleyip, ağır ağır etrafa yayılıyordu. Hz. Peygamber ve sahebe-i kirâm'm ileri gelen nüfuzlu kişileri, kendi kabileleri tarafından himaye ve koruma altına alınınca, Kureyş'in bütün öfke ve hiddeti birikerek; bir kısmı köle ve cariye, bir kısmı da ana yurdundan uzak garip halde bir veya iki göbekten beri Mekke'de yaşayan, yardımcı ve destekçileri bulunmayan çaresiz insanlara yöneldi, gücü ve etkisi olmayan bazı zayıf kabilelerin müslüman olan mensupları üzerinde yoğunlaştı. Kureyş bunlara öyle şeyler yaptı ki, işkence ve zulüm tarihinde bunun örneğini göstermek, Kureyş'in o konudaki emsalsizliğine hakaret olacaktır.
Arabistan topraklarını zayıf müslümanlardan bir anda temizlemek kolaydı. Ama Kureyş'in intikam arzusu ve sadist ruhu bununla teskin olamazdı. Müslümanlar kendi dinleri üzerinde ayaklarını sağlam tutarak, cesaretle yerlerini korurlarken öldürüldükleri takdirde, Kureyş'in bundan kazanacağı şereften daha çok bu kimsesiz insanların gösterdikleri sabır ve metanet takdire layık edilir, yiğitlik olurdu. Kureyş'in haşmeti, ancak bu insanlann islâm yolundan geri dönüp, tekrar Kureyş'in dinine girmeleriyle ayakta durabilirdi. Ya da bu insanlara sürekli yapacakları zulüm ve işkencelerle ruhlarındaki kini, hiddeti söndürecekler, kendilerini tatmin edeceklerdi.
Kureyş içinde öyle kimseler vardı ki bunların vicdanı, uzun yıllardır uğraşa uğraşa kurdukları düzen, menfaat ve otoritelerinin alt-üst olmasından, atalarının, babalarının adet ve inançlarının hakarete uğramasından, saygı duydukları putlarının azametinin ayaklar altına alınmasından dolayı kan ağlıyordu. Bu insanlar ızdirap ve üzüntü içinde, üzüntülerini kalplerine gömerek bekliyor ve: "Birkaç tecrübesiz ve basit insanın aklına zarar geldi" diyorlardı. Utbe, As b. Vâil ve diğerleri bu tür insanlardı. Ama Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef ve diğerlerinin ölçüsü çok daha değişikti.
Kureyş, bu hırsla zavallı müslümanların üzerinde işkence ve zulmün binbir türünü uygulamaya başladı. Öğle vakti çaresiz müslümanlan yakalıyor, Arabistan'ın şiddetli sıcağının kavurduğu kumların üzerine yatırıyorlar, yana dönmemeleri için de göğüslerine kocaman bir taş koyuyorlardı. Arabistan'ın kızgın güneşinin altında her zerresi ateş koru gibi ısınmış olan kumları, vücutlarının üzerine yayıyorlardı. Sonra demiri ateşte iyice kızartarak vücutlarını dağlıyorlardı. Su doldurulmuş kaplara kafalarını daldırarak boğulacak dereceye varıncaya kadar nefes aldırmıyor, işkence ediyorlardı.[26] Bu musibet ve eziyetler bütün kimsesiz Müslümanlara yapılıyorsa da, Kureyş'in kendilerine işkence etmekten en çok zevk aldığı kimseler şunlardı:
Habbâb b. Eret (ra)
Temîm kabilesindendi. Cahiliye döneminde köle olarak satılmış, Ümmü En-mâr da satın almıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Erkam'ın evinde gizlendiği sıralarda ve sadece 6-7 kişinin müslümanlığa girdiği günlerde müslüman olmuştu. Kureyş ona binbir türlü işkence yaptı. Bir gün kömür yakarak yere serdiler, kor haline gelmiş kömür ateşinin üzerine sırtüstü yatırdılar. Yanlarına dö-nemesin diye göğsünün üzerine bir kişi ayağını basıp öylece bekledi. Kor halinde olan kömür, sırtının altında soğuyup sönünceye kadar öylece kaldı. Habbâb, uzun yıllar sonra bu olayı Hz. Ömer'in huzurunda anlattı ve sırtını açarak yanık yerleri gösterdiğinde oraların hâlâ sedef izleri gibi bembeyaz durduğunu herkes gördü.[27] Habbâb cahiliye döneminde demircilik yapardı. Müslüman olduktan sonra bazılarında alacağı kalmıştı. Bu alacaklarını istediği zaman onların verdiği cevap: "Mu-hammed'i inkâr etmedikçe bir kuruş bile vermeyeceğiz!" oluyordu. Bazan da:"Ölüp tekrar dirilsen yine vermeyeceğiz!" diyorlardı.[28]
"Müezzin" lakabıyla meşhur olan Bilâl Habeşî (ra)
Bu mübarek insan, Habeş ırkındandı. Ümeyye b. Halefin kölesiydi. Tam öğle vakti olup da her taraf ateş gibi yanmaya başladığı zaman Ümeyye onu kor gibi yanan kumlara yatırır, yanlarma dönemesin diye, göğsüne de kocaman bir kaya parçası koyardı. Ona: "İslâm'dan vazgeçmezsen böyle inleye inleye Öleceksin!" derdi. Ama bütün bunların karşılığında Bilâl"ona: "Ehad! (=Allah birdir)" diyor, ağzından başka bir söz çıkmıyordu. Bu yolla Bilâl'in yılmayacağını görünce boğazına ip taktı, kölelere havale etti. Köleler onu şehrin bir başmdan, öbür basma kadar sürüye sürüye dolaştırıyorlardı. Ama o aynı sözü tekrarlıyor: "Ehad! Ehad!" diyordu.
Ammâr (ra)
Yemenliydi. Babası Yâsir Mekke'ye yerleşmişti. Mahzûm kabilesinden Ebu Huzeyfe onu, Sümeyye adındaki cariyesi ile evlendirmişti. Ammâr işte bu hanımdan doğdu. Müslüman olduğunda, daha önce sadece üç kişi müslüman olmuştu. Kureyşliler onu alev alev yanan kumlar üzerine yatırıyor ve bayıltıncaya kadar dövüyorlardı. Annesine, babasına da aynı işkenceler yapılıyordu.
Sümeyye (ra)
Ammâr'ın annesiydi. Müslüman oldu diye Ebu Cehil ona ceza vermiş ve vücuduna sapladığı bir mızrakla şehid etmişti.
Yâsir (ra)
Ammâr'ın (ra) babasıydı. O da kâfirlerin elinden eziyet çeke çeke, işkence göre göre şehid olmuştu.
Suhayb (ra)
Rûmî -Bizanslı- diye meşhurdur. Ama gerçekte Bizanslı değildi. Babası Sinan, îran Kisrası tarafından Eble şehrine idareci olarak gönderilmişti. Ailesi Musul'a yerleşmişti. Bir keresinde Bizanslılar o bölgeye saldırdılar ve bazı insanları esir alıp götürdüler. Bunlar arasında Suhayb (ra) da vardı. Bizans'ta yetiştiği için Arapçayı iyi konuşamıyordu. Bir Arap onu satın alıp Mekke'ye getirdi. Burada onu, Abdullah b. Ced'ân satın alarak serbest bıraktı.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem İslâm'a davete başlayınca Suhayb'la Ammâr b. Yasir birlikte Hz. Peygamberimizin yanına geldiler. Resûlullah onları îs-Iâm'a davet etti ve onlan müslüman olmaya teşvik etti. Böylece Suhayb müslüman oldu.[29] Kureyş ona bayıhncaya kadar, bazan da aklım kaybedecek noktaya gelinceye kadar eziyet ve işkence ederdi. Medine'ye hicret etmeyi arzu ettiğini söyleyince Kureyşliler: "Bütün malını, mülkünü burada bırakıp gidersen git" dediler. O da bunu memnuniyetle kabul etti ve Medine'ye gitti.
Ebu Fukeyhe (ra)
Safvan b. Ümeyye'nin kölesiydi. Bilâl'le (ra) birlikte müslüman oldu. Ümeyye bunu duyunca ayaklarını iple bağladı ve adamlarına: "Sürüyerek görürün ve alev gibi yanan kumlar üzerine yatırın" dedi. Hayvan gübresinin biriktirildiği bir yerden geçiyordu. Onun arasından çıkan kurdu göstererek Ümeyye: "Sakın senin ilahın bu olmasın?" dedi. Buna karşılık o: "Benim ve senin ikimizin de ilahı Allah'dır" dedi. Bunun üzerine Ümeyye boğazını öyle sert sıktı ki insanlar canının çıktığını sandılar. Bir keresinde göğsüne o kadar ağır ve büyük bir taş koydular ki, ağırlığından dili dışarı fırladı.
Lübeyne (ra)
Bu biçare kadm bir cariye idi. Hz. Ömer[30] bu biçareyi döve döve yoruluyor: "Sana acıdığım için değil, aksine yorulduğum için dinleneyim diye bıraktım" diyordu. O buna hiç aldırış etmeden kendine güvenle: "Ey Ömer! Eğer müslüman olmazsan, Allah bunun intikamını çok acı alır." diye cevap veriyordu.
Zenntre (ra)
Hz. Ömer'in ailesinin kölesi bir kadmdı. Hz. Ömer, müslüman olmadan önce ona alabildiğince işkence ediyor, dövüyordu. Daha sonra Ebu Cehil'in yaptığı işkence ve attığı dayaktan gözleri görmez oldu.
Nehdiye ve Ümmü Übeys (ra)
Bu ikisi de cariye idi. Müslüman olmalarından dolayı suçlanarak en ağır cezalara, en acı eziyetlere maruz kaldılar.
Hz. Ebu Bekir'in faziletlerinin derlendiği menâkıb kitabındaki ilk sayfalar, onun bu mazlumlardan çoğunun canını kurtarmasıyla doludur. O, Bilâl, Amir b. Füheyre, Lübeyne, Zennîre, Nehdiye, Ümmü Übeys (ra) gibi kimsesizlerin hepsini, yüksek ücretler ödeyerek satın almış ve âzâd etmiştir. Bu insanlar Kureyş'in son derece acımasız, fiziki işkenceler yaptığı kimselerdi. Bunlardan biraz daha aşağı derecede kendilerine farklı eziyet ve işkenceler yapılan kimseler de şunlardı:
Hz. Osman (ra) yaşlı ve halk arasında itibar sahibi olmasından dolayı müslü-man olunca başkaları değil de amcası tarafından boğazına ip geçirilerek dövülmüştür.[31]
îlk müslümanlarm yedincisi olan Ebu Zerr (ra), müslüman olup da Kabe'de müslümanlığını ilan edince Kureyşliler onu döve döve yerlerde sürümüşlerdi.[32]
Zübeyr b. Avvâm (ra) müslümanlıkta beşinci kişiydi. Müslüman olunca amcası onu hasıra sarıp burnunu dumana tutarak işkence etmişti.[33]
Hz. Ömer'in amcasının oğlu Saîd b. Zeyd müslüman olunca Hz. Ömer onu iplerle bağladı.[34]
Bütün bu zulümler, bu vicdansızca ve insafsızca hareketler, insanı şaşkına çeviren gözü dönmüşçesine kan dökmeler tek bir müslümanı dahi hak yoldan caydı-ramadı. Tek bir mü'min dahi imanını feda etmedi. Hıristiyan tarihçilerden biri ne kadar da doğru yazmaktadır:
"Hıristiyanlar şunu iyi bilmelidirler ki, Muhammed sallallahu aleyhi vesel-lem'in getirdiği inanç ilkeleri ve insanlara sunduğu Öğretiler, peşinden gelenlere öyle bir dinî cezbe ve iman aşkı aşıladı ki, bunu Hz. îsa'nm ilk tâbilerinde bulmaya çalışmak faydasızdır.... Hz. İsa çarmıha gerilmek üzere götürülürken onun tabileri kaçtılar. Dini heyecanları sönmeye başladı ve önderlerini ölümün pençesine bırakıp gittiler... Bunun aksine Muhammed sallallahu aleyhi veseltem'in tabileri mazlum peygamberlerinin etrafma toplandılar ve O'nu kurtarma uğruna kendi canlarını tehlikeye atarak hatta feda ederek O'nu bütün düşmanlarma galip getirdiler."[35][36]
Habeşistan'a Hicret (Peygamberliğin 5. Yılı)
Kureyş'in zulüm ve işkence bulutu sürekli yağarak bir türlü dinmeyince âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, îslâm yoluna başkoymuş, ileride bütün dünyayı kuşatacak islâm çınarının çekirdeği durumunda olan bu yiğit insanlara Habeşistan'a hicret etmelerini emretti. Habeşistan, Kureyş'in öteden-beri ticaret yaptığı bir ülkeydi. Daha önceden oranın ne durumda olduğuna dair bilgileri vardı ve orayı iyi tanırlardı. Araplar Habeş kralına Necâşî derlerdi. Onun adaleti ve hukuka riayeti herkesçe bilinirdi.[37]
İslâm fedaileri her çeşit eziyete katlanabilir, hiç bir şey onların sabrını taşıra-mazdı. Ama Mekke'de îslâmî görevlerini, dinî vazifelerini serbestçe yerine getirmeleri de mümkün değildi. Kabe'nin avlusunda hiç kimse yüksek sesle Kur'ân-ı Kerîm okuyamıyordu.
Abdullah b. Mes'ud müslüman olunca "Burada namazımı kılacağım, dinî görevlerimi kesinlikle yerine getireceğim" dedi. Kureyşliler engel olmaya çalıştı. Ama o vazgeçmedi. Kabe'ye gitti ve Makam-ı İbrahim'in yanına dikilerek Rahman sûresini okumaya başladı. Kâfirler her taraftan üstüne çullandılar ve sille tokat dövmeye başladılar. Her ne kadar okuyacağını okuyup, vazifesini yerine getirmişse de geri döndüğünde yüzü kan revan içindeydi. Hz. Ebu Bekir, nüfuzu ve halk üzerindeki gücü bakımından diğer Kureyş liderlerinden az değildi. Ama o bile sesli olarak Kur'ân-ı Kerîm okuyamıyordu. Bu yüzden bir keresinde o da hicret etmeye karar vermişti. Hicretin bir büyük faydası daha vardı. îslâm davasını eline alıp bir yere giden kişi nereye giderse gitsin, islâm'ın ışıklan orada kendiliğinden yayılıyordu.
Kısacası Hz. Peygamber'in işaretiyle ilk önce 11 erkek ve 4 kadın Habeşistan'a hicret etti. Bunlar aşağıda sıralanmıştır:
1. Hz. Osman b. Af fan; eşi ve Hz. Peygamber'in kızı Rukiye ile birlikte hicret
etti.
2. Ebu Huzeyfe b. Utbe; yanında eşi Süheyl kızı Sehle bulunuyordu. Babası Ut-be, Kureyş'in ünlü liderlerindendi. Çok sert mizaçlı ve katı bir kâfir olduğundan Ebu Huzeyfe evi terketmek zorunda kalmıştı.
3. Zübeyr b. Avvâm; Hz. Peygamber'in halasının-oğlu ve meşhur bir sahabî idi.
4. Mus'ab b. UmeyT; Hâşim'in torunuydu.
5. Abdurrahman b. Avf; ünlü sahabîlerden ve cennetle müjdelenen on kişiden biriydi. Zühre kabilesinden olduğu için Hz. Peygamber'in anne tarafından akraba-sıydı.
6. Mahzûm kabilesinden Ebu Seleme b. Abdu'l Esed; eşi Ebu Ümeyye kızı Üm-mü Seleme kendisiyle birlikteydi. Ümmü Seleme, Ebu Seleme'nin ölümü üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le nikahlanmıştır.
7. Cumh kabilesinden Osman b. Maz'ûn; ünlü sahabilerdendir.
8. Amir b. Rebîa; Ebu Haşme kızı Leyla isimli eşiyle birlikte gitti, ilk müslü-manlardandı. Bedir savaşına da katılmıştı. Hz. Osman hac yolculuğuna çıktığında onu Medine valisi olarak tayin etmişti.
9. Hz. Ebu Sûbre b. Ebu Ruhm: Annesi Berâ Hz. Peygamber'in halasıdır, islâm'a ilk girenlerdendir. Hafız tbn Hacer, Habeşistan'a ikinci kafilede gittiğini yazmaktadır.
10. Hâtıb b. Amr (ra); Bedir savaşma katıldı. îmam Zülüflün anlattığına göre ilk hicret edendi.
11. Süheyl b. Beydâ.
12. Abdullah b. Mes'ud; Ünlü bir sahabi olup, sahabenin müctehidleri arasındadır.
ÎŞte bu insanlar Peygamberliğin beşinci yılının Receb ayında yola çıktılar. Güzel bir tesadüf eseri olarak limana ulaştıklarında iki ticaret gemisi Habeşistan'a gitmek üzereydi. Gemiciler ucuz bir ücretle onları gemiye aldılar. Herbirinin beşer dirhem vermesi gerekmişti. Kureyş haber alınca limana kadar peşlerinden gittiler. Ama fırsatı kaçırmışlardı.[38]
Tarihçiler, hiç bir yardımcı ve hâmisi olmayan kimsesiz kişilerin hicret ettiğini ileri sürüyorlarsa da muhacir listesinde her sınıftan insan göze çarpmaktadır. Hz. Osman (ra) en güçlü ve en etkili hanedan olan Emeviler'dendi. Zübeyr ve Mus'ab (ra) bizzat Hz. Peygamber'in sülâlesindendi. Abdurrahman b. Avf ve Ebu Sübre (ra) da kendi toplumlarında önemsenmeyen insanlar değillerdi. Bundan anlaşılmaktadır ki Kureyş'in zulüm ve işkencesi, kimsesiz ve güçsüz insanlara yapılmakla sınırlı değildi. Aksine namlı şanlı hanedanlardan olanlar da onlarm zulüm ve işkencesinden kurtulamıyordu.
Ne tuhaftır ki en çok zulme uğrayan, kendilerine en çok eziyet edilen ve ateş döşekleri üzerine yatmak zorunda bırakılan insanlar, yani Bilâl, Ammâr, Yâsir ve diğerlerinin adları; Habeşistan'a hicret eden muhacirler listesinde göze çarpmamaktadır. Bunlar ya yoksullukları onları adım artıramayacak noktaya getirmiş, yolculuğa çıkamayacak kadar imkânsızlık içinde olmalarından, ya da çile ve işkenceye alışıp, onun zevkini terkedemediklerinden hicret edememişlerdi.
Necâşî sayesinde müslümanlar Habeşistan'da huzur ve sükun içinde hayat sürmeye başladılar. Ama Kureyş, bunu duyar duymaz küplere bindi. Çok geçmeden Habeşistan'a Necâşî'nin sarayına bir heyet gönderilmesine ve: "Bize karşı suç işlemiş olan bu insanları ülkenden çıkar!" denmesine karar verdiler. Bu iş için Abdullah b. Rabfa ile Amr b. As görevlendirildiler.[39] Yanlarına aldıkları kıymetli hediyelerle birlikte bu heyet Habeşistan'a hareket etti.[40]
Heyettekiler Necâşî'den önce saray papazlanyla görüşüp çeşitli hediyeler sundular. Onlara: "Bizim birkaç cahil ve akılsız hemşerimiz, yeni bir din ortaya çıkardılar. Onları kovunca sizin memleketinize kaçmışlar. Yarın hükümdarın huzurunda onlarla ilgili bir takım isteklerde bulunacağız, bizi destekleyin" dediler. Ertesi gün elçiler sarayda hükümdarın huzuruna çıktılar ve: "Bize karşı suç işlemiş insanları bize iade edin!" diye Necâşî'den istekte bulundular. Saray erkânı da bu isteği destekledi. Necâşî müslümanlan çağırttı ve: "Sizler hem hıristiyanlığa, hem de putperestliğe aykırı bir din mi icâd ettiniz?" dedi. Müslümanlar kendi adlarına konuşmacı olarak Hz. Ali'nin kardeşi Cafer'i (ra) seçtiler. O da şöyle bir konuşma yaptı:
"Ey hükümdar! Bizler cahil bir millettik. Putlara tapar, leş yer, ahlâksızlık yapar, komşularımıza kötülük eder, kendi Öz kardeşlerimize zulmederdik. Kuvvetlilerimiz zayıflarımızı ezerdi, işte böyle bir dönümde içimizden biri çıktı. Hepimiz onun dürüstlüğünü, namusluluğunu, doğruluğunu ve asaletini biliyorduk. O bizi müslümanlığa çağırdı, putlara tapmamamızı söyledi. Doğru konuşmamızı, kan dökmekten vazgeçmemizi, yetimlerin mallarını yemememizi, komşularımızın haklarına el uzatmamamızı, namuslu, iffetli kadınlara dil uzatmamamızı, iftira etmememizi Öğretti. Namaz kılmamızı, oruç tutmamızı, zekat vermemizi bildirdi. Biz de O'na iman ettik. Şirki ve putperestliği bıraktık, bütün kötü hareketlerden vazgeçtik. Bu yüzden milletimiz can düşmanımız oldu. Şimdi onlar bizi tekrar aynı eski sapıklığa ve dalalete geri dönmeye zorluyorlar."
Bunun üzerine Necâşî: "Peygamber'inize inen Allah buyruğundan biraz oku" dedi. Cafer'de (ra) Meryem sûresinden bir kaç âyet okudu. Necâşî, derin bir manevî hazla, okunan âyetleri dinledi, gözlerinden yaşlar boşandı. Sonra:''Yemin ederim ki, bu âyetlerle încil aynı kaynaktan fışkıran ışıklardır" dedi. Arkasmdan Ku-reyş elçilerine dönerek: "Siz geri dönün. Ben bu günahsız insanları asla geri gön-deremem" dedi.
Ertesi gün Amr b. As tekrar hükümdarın huzuruna çıkmayı başardı ve Necâ-şfye: "Haşmetli Kral! Siz bu insanların Hz. İsa hakkmda ne düşündüklerini, onun hakkındaki inançlarının nasıl olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Bunun üzerine Necâşî müslümanlan çağırtarak bu soruya cevap vermelerini istedi. Bu talep üzerine müslümanlar:"Eğer kralın huzuruna çıkıp Hz. îsa Allah'ın oğlu değildir dersek, Necâşî Hıristiyan olduğu için bize kızar, şimdi ne yapacağız?" diye telaşlandılar. Cafer (ra) ise: "Ne olursa olsun, doğrusunu söylememiz gerekir" dedi.
Sonunda saraya gittiler. Necâşî: "Siz Meryem oğlu İsa hakkında ne düşünüyorsunuz?" deyince Cafer (ra):
"Bizim Peygamberimiz bize; İsa'nın (as), Allah'ın kulu ve kelimesi olduğunu öğretti" dedi. Necâşî yerden bir çöp aldı ve: "Allah'a andolsun ki İsa (as) sizin dediğinizden şu çöp kadar bile fazla değildir"[41]dedi. Kralın huzurunda bulunan papazlar son derece öfkelendiler. Boğazlarından mırıltılar çıkarıp homurdanmaya başladılar. Necâşî onların öfkesine hiç aldırış etmedi. Kureyş'in elçileri de başarısızca geri döndüler.[42]
Bu arada düşmanlarından biri Necâşf nin ülkesine saldırdı. Necâşî ona karşı koymak için ordusunun başında kendisi gitti. Sahabe-i kiram aralarmda konuşarak: "Bizlerden biri de gitsin. Necâşî'ye yardım için bize ihtiyaç doğarsa, hemen haber göndersin" diye karar aldılar. Zübeyr (ra) her ne kadar oradaki sahabilerin en küçükleri idiyse de bu hizmet için gönüllü oldu. İçi hava dolu tulumlardan yararlanarak Nil nehrini yüzerek geçti ve savaş alanına ulaştı. Geride kalan sahabe-i kiram ise, Necâşfnin zafer elde etmesi için Allah'a dua ediyordu. Bir kaç gün sonra Zübeyr döndü ve Allah'ın Necâşî'ye zafer verdiği müjdesini bildirdi.[43]
Yaklaşık 83 dolayında müslüman Habeşistan'a hicret etti. Bir kaç gün huzur içinde geçmişti ki kâfirlerin müslümanlığı kabul ettikleri haberi geldi. Bunu duyan sahabenin çoğu Mekke-i Mükerreme'ye hareket etti. Ama şehrin yakınına ulaştıklarında haberin yanlış olduğunu öğrendiler. Bunun üzerine bazıları geri döndü, bir çoğu da gizlice Mekke'ye girdi.
Bu rivayet Taberî'de ve birçok tarih kitabında yer almıştır. Rivayetin sahih olması mümkündür. Ama bu kaynaklar sözkonusu haberin ünlenmesinin sebebini şöyle anlatmışlardır: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir kere Kabe'de namaz kıldı. Kâfirler de oradaydı. Peygamberimiz hata ile "Bu putlar, büyük yüce putlardır, onların şefaati umulur" dedi. Bundan sonra da secde etti. Bütün kâfirler de onunla birlikte secde ettiler."
Bu rivayetin, "Bir kaç kâfir dışında bütün cinler ve insanlar Hz. Peygamberle birlikte bir kez secde ettiler" bölümü doğrudur. Sahîh-i Buhârî, Neon sûresinin tefsiri bölümünde bunu aktarmıştır.[44] Bunun dışındaki kalan bölüm uydurmadır, anlatılmaya değmez. Beyhakî, Kadı îyâz, Allâme Aynî, Hafız Münzirî, Allâme Ne-vevî[45]gibi birçok büyük hadis alim bunun batıl ve uydurma olduğunu yazmaktadırlar. Ne yazık ki birçok hadis bilgini bu rivayeti senetleriyle nakletmiştir. Onlardan Taberî, Ibn Ebî Hatim, Îbnu'l-Münzir, tbn Merdeveyh, îbn Sa'd, Musa b. Ukbe, Ebu Ma'şer[46] herkes tarafından çok iyi bilinen hadisçilerdir. İnsanı daha çok hayrete düşüren şey, Hafız îbn Hacer gibi hadis ilminde en yüksek zirveye ulaştığında döneminin âlimlerinin ittifak ettiği bir kimsenin bu rivayetin doğru olduğunda ısrar etmesidir. Şöyle demektedir:
"Bu rivayetin üç senedinin, sahih olma şartlarına uygun olduğunu yukarıda açıkladık. Bu rivayetler mürseldir ve mürsel rivayetlere inanan insanlar bunları delil gösterebilirler."[47]
Gerçek şudur ki; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Kur'ân-ı Kerîm okurken, kâfirlerin gürültü yapmaları ve Hz. Peygamber'in okuduğu âyetlere kendileri tarafından laf atarcasına eklemeler yapmaları adetleriydi. Kur'ân-ı Kerîm'in aşağıdaki ayeti de bu olaya işaret etmektedir:
"Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız."
(Fussilet, 41/26)
Kabe'yi tavaf ederken şöyle demek Kureyş'in alışkanlığıydı:
"Lat, Uzza ve üçüncü put Menaf a andolsun. Bunlar büyük ve yüce putlardır. Onların şefaati umulur."
Hz. Peygamber, Necm sûresinin o âyetlerini okuyunca şeytan gibi bir kâfir Hz. Peygamber'in sesini taklid ederek bu bölümü okumuş olmalıdır. Oradan biraz uzaktaki kâfirler ise, o sözleri Hz. Peygamber'in söylediğini sanmış olmalıdırlar.
Bu olay müslümanlar arasında yayılınca bazı kimseler, şeytan gibi bir insan, Hz. Peygamber tarafından söyleniyor gibi bu bölümü söylemiş ve bu olay, değişik kişiler tarafından yapılan rivayetlerle şekil değiştirerek bu duruma gelmiş ve: "Peygamberimizin ağzından bu kelimeleri şeytan çıkartmışa" şeklini almıştır. Genelde müslümanlar şeytanın başka bir insanın ağzı ile konuşabileceğini kabul ettikleri için râviler de bu rivayeti kabul etmişlerdir.
Bu, sadece bizim tahminimizden ibaret değildir. Daha sonra aktaracağımız araştırmalar da bunu böyle koymaktadır. el-Mevâhib'de şöyle denilmektedir:
"Bazıları dediler ki: Hz. Peygamber Necm sûresini okurken (ve menâte's-sâlise-te'l-uhrâ=diğer üçüncüsü menat ise) ayetine gelince müşrikler şimdi mabudlanmızı kötülemeye başlayacak diye korkuya kapıldıklarından hemen Hz. Peygamberin okuduğu âyetler arasına o bilinen sözleri karıştırmışlardır. Nitekim müşrikler daima: TCur'ân-ı dinlemeyin, gürültü yapın belki böylece ona üstün gelirsiniz' derlerdi. Konuda zikredilen şeytandan, insanlardan şeytan gibi bir insan kastedilmektedir."
Habeşistan'dan dönenlere Mekkeliler daha çok eziyet etmeye, kötülük yapmaya başladılar. O kadar çok zulüm ve işkence yapıyorlardı ki tekrar hicret etmeye mecbur kalddar. Ama bu hicret, önceki kadar kolay değildi. Kâfirler işi çok sıkı tuttular. Müslümanları çok sert bir kontrol altına aldılar. Ama buna rağmen sayılan hemen hemen 100'e ulaşan sahabe-i kiram nasıl edip eyleyip Mekke'den çıkarak Habeşistan'a yerleştiler. Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince bazıları hemen harekete geçerek Medine'ye geldiler. Dönmeyip orada kalanları ise Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Hicret'in yedinci yılında yanma çağırdı.[48]
Kâfirlerin zulüm ve baskısı artık zayıf ve kimsesizlerle sınırlı kalmıyordu. Hz. Ebu Bekir'in kabilesi itibarlı ve güçlü bir kabileydi. Destekçileri ve dostları da az değildi. Buna rağmen o bile kâfirlerin zulmünden bunalmış, sonunda Habeşistan'a hicret etmeye karar vermişti. Mekke'den Yemen'e doğru 5 günlük[49] mesafede bulunan Berke'l-Gammâd denen yere kadar varmıştı ki Kare kabilesinin lideri olan Îbnu'd-Dağne ile karşılaştı.
Nereye gidiyorsun? diye sorunca Hz. Ebu Bekir:
"Halkım beni rahat bırakmıyor, uzak bir yere gideyim de Allah'a ibadet edeyim istiyorum" dedi.
Îbnu'd-Dağne:
"Senin gibi birinin Mekke'den çekip gitmesi kabul edilemez. Seni himayeme alıyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir onunla geri döndü. Îbnu'd-Dağne Mekke'ye gelince bütün Kureyş liderleriyle görüştü ve: "Böyle iyiliksever, yoksullara yardım eden, akrabalarına ikram eden, felaket günlerinde herkesin yardımma koşan bir insanı yurdundan yuvasından nasıl çıkarırsınız?" dedi. Bunun üzerine Kureyşliler: "Çıkarmayalım ama bir şartımız var. Ebu Bekir namazlarında sessizce ne isterse okusun karışmayız. Sesli okuyunca kadınlarımız ve çocuklarımız duyup etkileniyor" dediler. Hz. Ebu Bekir bir kaç gün bu şarta bağlı kaldı. Sonunda evin yanma bir mescid yaptı ve orada başı eğik, boynu bükük sesli olarak Kur'ân okuyordu. Çok ince ve yumuşak kalpliydi. Kur'ân okurken elinde olmadan ağlar, kadınlar ve çocuklar onu seyrederken etkilenirlerdi. Kureyş, Îbnu'd-Dağne'ye şikayet ederek: şartı çiğnediğini söylediler. tbnu'd-Dağne de Hz. Ebu Bekir'e:"Artık seni koruma sorumluluğunu yüklenmiyorum" dedi. Hz. Ebu Bekir de ona: "Allah'ın himayesi yeter, senin himayene ihtiyacım yok" dedi.[50][51]
Ambargo Dönemi (Peygamberliğin 7. Yılı)
Kureyş, bu engelleme ve baskılarına rağmen islâm dairesinin giderek genişlediğini ve durmadan yayıldığını görüyordu. Ömer ve Hamza gibi birçok önemli şahsiyet iman etmiş, Necâşî müslümanları himayesine almış, gönderdikleri elçi heyeti amacına ulaşamadan geri dönmüştü. Müslümanların sayısındaki artış devam ediyordu. Müslümanlıkla mücadele için başka yollar araştırmaya başladılar. Sonunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le ailesini kuşatma altına alarak tüketmeyi amaçlarına daha uygun gördüler. Nitekim bütün kabileler bir araya toplanıp bazı kararlar alarak bunları uygulamaya söz verdiler.[52] Anlaşmaya göre: Hâ-şim oğulları Muhammed sallallahu aleyhi vesellem'i öldürmeleri için kendilerine teslim etmedikleri sürece onlarla alış-veriş yapmayacaklarına, onlarla akrabalık kurmayacaklarına, kendileriyle görüşmeyeceklerine, yiyecek içecek vermeyeceklerine söz verdiler. Bu anlaşmayı Mansur b. îkrime kaleme aldı ve Kabe'nin duvarına asılarak herkese ilân edildi.
Ebu Tâlib mecbur kalarak bütün Hâşim oğulları sülâlesi ile Ebu Tâlib deresine[53]sığındı. Üç yıl boyunca Hâşim oğulları bu duvarlarla örülü kale gibi yerde mahsur kaldılar. Bu dönem öyle sıkıntılı, öyle ağır şartlarla geçti ki, müslümanlar otlarla, ağaç yapraklanyla beslenerek hayatlarını devam ettirmek zorunda kaldılar. Sahabe-i kiramın ağzından aktarılan hadislerde: "Ağaç kabuğu yiyerek hayatımızı devam ettiriyorduk" diye anlatılanlar işte bu döneme ait olaylardır. Nitekim Süheylî, Ravdu'l-Unuf isimli eserinde kesin ifadelerle, Sa'd b. Ebi Vakkâs'ın: "Bir keresinde geceleyin elime kurumuş deri geçti, onu su ile yıkadım sonra da ateşte kıllarını üttüm, sonra da su ile ıslatarak yedim" dediğini nakletmektedir.
tbn Sa'd şöyle bir rivayette bulunmuştur: Çocuklar açlıktan feryat edip ağladıklarında sesleri tâ dışarılara taşıyordu. Bazı Kureyşliler bunları duydukça keyifleniyordu. Ama içlerinde merhametli ve yufka yürekli bazı kişiler olan bitenden üzüntü duyuyorlardı. Bir gün Hz. Hatice'nin yeğeni olan Hakîm b. Huzâm biraz ak buğdayı kölesiyle birlikte Hz. Hatice'ye gönderdi. Yolda Ebu Cehil gördü ve elinden çekip aldı. Ebu'l-Buhturî bir yerden geliyordu. Tesadüfen durumu gördü. Kâfir olsa da buna üzüldü ve "Bir kişi merhamet edip halasına yiyecek birşeyler gönderiyorsa neden engel oluyorsun?" dedi.
Üç yıl boyunca sürekli olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve bütün Hâşim oğulları bu imtihana katlandılar. Bu ağır işkence ve ızdıraba göğüs gerdiler. Sonunda düşmanlarda acıma duygusu uyandı da bizzat onlarda bu anlaşmayı yutma arzusu doğdu.
Hâşim oğullarının yakın akrabası olan ve kendi kabilesi içerisinde seçkin bir insan olan Hişâm el-Amirî gizli yollardan Hâşim oğullarına buğday vs. gönderiyordu. Bir keresinde, Abdulmuttalib'in torunu Zübeyr'e gitti ve: "Zübeyr! Sen ye iç, zevk ü sefa yap! Amcanın yiyecek bir danesi bile olmasın. Buna nasıl razı oluyorsun?" dedi. Zübeyr: "Ne yapayım, yalnız kaldım. Yanımda bir kişi olsa bu zalim anlaşmayı parçalar, atarım" dedi. Bunun üzerine Hişâm: "Ben hazırım" dedi. îkisi kalkıp Mufım b. Adiyy'e gittiler. Ebu'l-Buhturî, tbn Hişâm, Zem'a b. Esved aralarında karar alarak birlikte hareket etmeye söz verdiler. Ertesi gün biraraya gelerek Kabe'ye gittiler. Zübeyr, oradaki insanlara hitaben:
"Ey Mekkeliler! Bizler rahat ve huzur içinde yaşayalım da Hâşim oğullarına bir lokma ekmek ve bir yudum su nasip olmasın! Bu insafa, vicdana sığar mı? Andol-sun ki bu zalimce anlaşma yırtılıp parçalanmadıkça geri adım atmayacağım!" dedi.
Buna karşılık Ebu Cehil:
"Bu anlaşmaya hiç kimse elini uzatamaz!" dedi. Zem'a buna cevaben: "Yalan söylüyorsun, bu anlaşma yazılırken bile buna razı değildik!" dedi.
Mut'un, Kabe'nin duvarında asılı duran anlaşmaya elini uzatarak kaptığı gibi paramparça etti. Mut'im b. Adiyy, Adiyy b. Kays, Zem'a b. Esved, Ebu'l Buhturî, Zübeyr, hepsi silahlanru kuşanarak Hâşim oğullarının yanma gittiler ve muhasara edildikleri derenin içinden çıkarıp getirdiler.[54] İbn Sa'd'm ifadesine göre: "Bu, Hz. Peygamber'e peygamberliğin gelişinin 10. yılına ait bir olaydı." Mir'âc olayı da aynı dönemde oldu. îleride bununla ilgili bilgi verilecektir. Beş vakit namaz da aynı dönemde farz kılınmıştır.[55]
Hz. Hatice (Ra) Ve Ebu Tallb'ln Vefatı (Peygamberliğin 10. Yılı)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Ebu Tâlib deresinden çıkmış, rahat bir nefes almaya başlamış ve bir kaç gün için Kureyş'in zulüm ve işkencesinden kurtulmuşken Ebu Tâlib ile Hz. Hatice (ra) peşpeşe vefat ettiler.
Ebu Tâlib vefat etmek üzereyken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yanma gitti. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebu Ümeyye daha önceden oraya gelmişlerdi. Resûluîlah: "Ölmek üzereyken lâ ilahe illallah' deyiniz ki ben de Allah katında iman ettiğinize şahitlik yapayım" buyurdu. Ebu Cehil ile Ibn Ebu Ümeyye ise: "Ey Ebu Tâlib! Abdulmuttalib'in dininden vaz mı geçiyorsun?" dediler. Sonunda Ebu Tâlib: "Abdulmuttalib'in dini üzere ölüyorum" dedi. Sonra Hz. Peygamber'e dönerek: "O cümleyi (=kelime-i tevhid) söylerdim. Ama Kureyş, ölümden korktuğu için söyledi der" dedi. Resûluîlah sallallahu aleyhi vesellem ise: "Rabbim beni bundan menetmediği sürece sana mağfiret etmesi, bağışlaması için dua edeceğim"buyurdu.
Bu, Buharı ile Müslim'in rivayetidir. Ibn Ishâk'ın rivayeti ise şöyledir: Öleceği sırada Ebu Tâlib'in dudakları kıpırdıyordu. O anda hâlâ kâfir olan Abbas (ra) kulak vererek dinledi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e: "Ebu Tâlib senin söylediğin o cümleyi söylüyor" dedi.
Ebu Tâlib'in müslümanlığı ihtilaflı bir meseledir. Ama Buhârî'nin rivayeti genelde sahih kabul edildiği için, hadis alimleri çoğunlukla müslüman olmayıp, küfür üzere öldüğüne inanmaktadırlar.
Hadisçi gözüyle baktığımız zaman Buhârî'nin bu rivayeti kesinlikle delil kabul edilemez. Çünkü yaptığı rivayetin râvi zincirindeki son kişi, Mekke'nin fethi sırasında müslüman olmuş ve Ebu Tâlib'in vefatı sırasında orada bulunmamış biri olan el-Müseyyeb'dir. Bu yüzden Allâme Aynî bu hadisin açıklamasını yaparken: "Rivayet mürseldir" diye yazmaktadır. Halbuki îbn Ishâk'ın rivayet zincirinde Abbas b. Abdullah b. Ma'bed ve Abdullah b. Abbâs vardır. Bu iki şahabı de sikadır (^güvenilir). Ama sened zincirinin ortasındaki bir râvi açık kalmıştır. Bu yüzden iki rivayetin sened derecesinde fark yoktur.
Ebu Tâlib'in Hz. Peygamber'e yaptığı fedakârlık ve vefakârlıkları kim inkâr edebilir? O, sevdiği bütün çocuklarım, torunlarını Hz. Peygamber'e feda ederdi. O'na olan sevgi ve muhabbeti uğruna, bütün Araplar'm düşmanlığını göze almıştı. O'nun hatırına üç yıl kuşatma altında kalmaya sabretmişti. Açlık çekti, şehirden sürüldü, üç yıl boyunca yiyecek-içecek bulamadı. Bu sevgi ve fedakârlık tamamen yok olabilir miydi?
Ebu Tâlib, Hz. Peygamberden 35 yaş büyüktü. Hz. Peygamber ona sonsuz sevgi ve saygı duyardı. Bir keresinde hastalanmıştı. Peygamber onu ziyarete gittiğinde Ebu Tâlib:
"Yeğenim, bana şifa vermesi için seni peygamber olarak gönderen Allah'a dua etmez misin?" dedi. Bunun üzerine Resûluîlah dua etti, o da iyi oldu.
Ebu Tâlib Hz. Peygamber'e:
"Allah senin her dediğini kabul ediyor" dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem de:
"Eğer sen Allah'ın dediğini kabul edersen, o da senin isteğini kabul buyurur" dedi.
Ebu Tâlib'in vefatından bir kaç gün sonra Hz. Hatice (ra) da vefat etti. Bazı rivayetlerde, Ebu Tâlib'den önce vefat etti denilmektedir. Hz. Peygamber'in iki destekçisi, iki büyük yardımcısı vefat etmişti. Sahabe-i kiram sıkıntılar içinde kıvranıyordu. İşte bu dönem yeni din islâm'ın en sıkıntılı, en zor dönemiydi. Hz. Peygamber'in kendisi bu yıl için "Hüzün yılı" buyururdu.
Hz. Hatice (ra), Peygamberliğin 10. yılının Ramazan ayında vefat etti. Altmış-beş yaşındaydı. Hucûn denen mevkide defnedildi. Hz. Peygamber onun kabrine bizzat indi. O dönemde cenaze namazı farz kıhnmadığı için bilinmiyordu.[56]
Ebu Tâlib ile Hz. Hatice (ra) vefat ettikten sonra artık Kureyş kimi dinler, kim onlara söz geçirebilirdi. Bundan böyle hiç çekinmeden, kalpleri titremeden işkence yapabilirlerdi. Bir keresinde Hz. Peygamber yolda yürüyordu. Bahtsız, azgın bir adam gelerek mübarek başına toprak attı. Peygamberimiz o vaziyette evine geldi. Kızı durumunu görünce su getirerek başını yıkadı. Bir yandan babasına olan sonsuz sevgi ve saygısından, diğer taraftan üzüntüsünden dolayı ağlıyordu. Resûlullah, yavrusuna: "Canım yavrum ağlama, Allah senin babanı koruyacak ve kurtaracaktır" buyurdu.[57]
Mekkeliler'den ümit tamamen kesildiği için Hz. Peygamber Taife gitmeye ve oradaki insanları islâm'a davet etmeye karar verdi. Tâif te namlı şanlı liderler, yetkili emirler ve etkin kişiler kalıyordu. Bunlar arasında Umeyr hanedanı, diğer kabilelerin başkanıydı. Bunlar Abdü Yâ'leyl, Mesud, Habîb adlı üç kardeştiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Taife gelince yanlarma gitti ve kendilerini islâm'a davet etti. Üçünün de cevabı da son derece üzücüydü. Bir tanesi:
"Eğer Allah seni peygamber olarak gönderdiyse, Kabe'nin örtüsünü yırtınıştır" dedi. Diğeri:
"Allah Peygamber olarak göndermek için senden başkasını bulamadı mı?" dedi. Üçüncüsü ise:
"Seninle konuşmam. Gerçekten doğru söylüyorsan, sana karşı söz söylemek saygısızlık olur, yok yalan söylüyorsan, zaten konuşulmaya değmezsin" dedi.
Bu bedbahtlar, söyledikleri bu sözlerle yetinmediler. Tâif in sokak adamlannı ve çoluk çocuğu harekete geçirerek Hz. Peygamber'le alay ettirdiler. Şehrin ayak takımı sökün etmişti. Yolun iki tarafma dizilerek sıra oldular. Hz. Peygamber geçerken ayaklanna taş atmaya başladılar. Bu taşlarm Hz. Peygamber'in ayağında açtığı yaralardan akan kanlarla ayakkabısının içi dolmuştu. Yaralardan yürüyemez hale gelip oturunca, kolundan tutup kaldırıyorlar, Resûlullah tekrar yürümeye başlayınca yine taş yağmuruna tutuyorlardı. Taşları fırlatırken küfrediyor, alay olsun diye alkış tutuyorlardı.[58] İnsana acı veren bu manzara içinde perişan bir halde Tâif in yollarını katedip şehrin dışına çıktı. Sonra bir üzüm bahçesine girip, asmanın altına sığındı. Bu bahçe Utbe b. Rebîa'nındı. Kâfir olmasına rağmen iyi karakterli ve ince duygulu bir insandı. Rabîa, Hz. Peygamber'i o manzara içinde görünce Addâs adlı kölesine tabak içinde bir üzüm salkımı vererek gönderdi. Zeyd b. Harise (ra) da bu yolculukta Peygamberimizle birlikteydi.[59]
Resûlullah Efendimiz Tâif'ten döndükten sonra birkaç gün Nahle'de kaldı. Sonra Hira'ya giderek Mut'un b. Adiyy'e: "Beni himayene alabilir misin?" diye haber gönderdi. Arapların âdet ve geleneklerine göre biri kendisinden himaye edilmesini istemişse, düşmanı dahi olsa reddedemezdi. Mut'ım bu talebi kabul etti, oğullarını çağırarak onlara: "Silahlarınızı kuşanarak Kabe'ye gidin" dedi. Hz. Peygamber Mekke'ye geldiğinde Mut'ım deve üzerinde birlikte gelmişti. Kabe'ye ulaşınca: "Muhammed'i himayeme aldım" diye bağırdı. Hz. Peygamber Kabe'ye girdi, namaz kıldı ve evine döndü. Mut'im ve oğullan, Hz. Peygamber'i evine girinceye kadar kılıçları ile korudular.[60]
Mut'ım Bedir savaşından önce kâfir olarak, yani iman etmeden öldü. Hz. Peygamber'in şairi olan Hassan (ra) onun için mersiye yazdı. Zerkânî bu mersiyeyi Bedir savaşında şehid düşenler için yazılan mersiyeler arasında nakletmiş ve: "Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Mut'ım'ın bu hareketi şüphesiz övgüye layıktır" demiştir.[61] Ama yaşayan müslümanlar —maşallah— Hassân'dan (ra) ve Zerkânî'den daha çok İslâm'a bağlı olduklarından Mut'ım'ın bu hareketini takdir edebilirler mi, etmezler mi? bilmiyoruz.[62]
Hz. Peygamber'in Kabileleri Dolaşması
Hac zamanı Arap kabileleri her taraftan gelerek Mekke'nin kıyısına köşesine konakladıklarında Hz. Peygamber bunların hepsini teker teker dolaşır, onlara islâm'ı tebliğ ederdi. Bunu her yıl yapardı. Arabistan'ın çeşitli yerlerinde panayırlar kurulurdu. Buralara çok uzaklardan kabileler gelir, günlerce eğlenirlerdi, Resûlullah Efendimiz bu panayırlara gider ve orada insanlara islâm'ı tebliğ ederdi. Bu panayırlardan Ukâz'da kurulanı Arapların kültür faaliyetlerinin de yaşandığı bir panayırdı. Tarihçiler 'Mecenne' ve 'Zû'1-Mecâz' adh panayırları da özellikle zikretmektedirler. Arap kabilelerinden, Amir, Mehârîb, Fezâre, Gassân, Murre, Hanîfe, Sü-leym, Abs, Benî Nadîr, Kinde, Kelb, Haris b. Ka'b, Azre, Hadârime kabileleri çok ünlü kabilelerdi.[63] Hz. Peygamber bu kabilelerin hepsine uğrardı. Ama Ebu Leheb her yere onun ardından gidiyor veHz. Peygamber bir yerde konuşma yaptıysa Ebu Leheb de hemen arkasından: "Dinden dönmüştür ve yalan söylüyor" diyordu.[64]
Yemen'in Yemâme bölgesinde yaşayan Hânife oğullan, Resûlüllâh'a çok katı ve ağır cevap verdiler.[65] Daha sonraları Peygamberlik iddiasında bulunacak olan Müseylemetü'l-Kezzâb işte bu kabilenin lideriydi. Benu Zuhel b. Şeybân kabilesinin yanma gittiğinde Hz. Peygamber'in yanında Hz. Ebu Bekir de vardı. Hz. Ebu Bekir, Mefrûk'a: "Bir peygamber'den bahsedildiğini duydun mu? İşte o budur" deyince Mefrûk Hz. Peygamber'e dönerek: "Kureyşli kardeşim, sen ne anlatıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Allah birdir, ben de O'nun Peygamberiyim" buyurdu ve Kur'ân-ı Kerimden şu âyetleri okudu:
"De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkım biz veririz-, kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! îşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp, anlarsınız." (En'am, 6/151)
Bu kabilenin reisleri Mefrûk, Müsennâ ve Hânı b. Kubeyse idi. Üçü de o sırada orada bulunuyordu. Sözleri beğendiler ama: "Uzun zamandan beri inandığımız aile ve sülâle dinimizi birden bırakmak, her şeyi çabuk kabul etmek olur. Ayrıca biz Kisra'nm himayesindeyiz. Başka bir kimsenin himayesine girmeyeceğimize dair ona söz verdik ve anlaşma yaptık" dediler. Hz. Peygamber onların mertçe konuşmalarını övdü ve: "Allah kendi dinine yardım edecektir" buyurdu.[66]
Benî Amir kabilesinin yanma uğradığında ise Buhayra b. Firâs denen bir kişi Hz. Peygamber'in konuşmasmı dinledikten sonra: "Benim elimde böyle bir adam olsa bütün Arapları kendime bağlar, onların kalplerini fethederim" dedi. Sonra Hz. Peygamber'e: "Eğer biz sana yardımcı olursak, sen de sana karşı çıkanlara üstün gelirsen, kendinden sonra liderliği bize bırakır mısın?" diye sordu. Resûlullah: "Bu, Allah'ın elindedir" deyince: "Biz Araplar'a göğüs gerelim, kendimizi onlara hedef yapalım, sonra idareyi başkaları ele geçirsin, buna razı olamayız" dedi.[67][68]
Kureyş'în Hz. Peygamber'e Düşmanlığı
Yukarıda anlattığımız sebeplerden dolayı Kureyş; Hz. Peygamber'e şiddetle karşı çıkmış ve islâm'ı tebliğ etmekten vazgeçirtinceye kadar zulüm, işkence ve kötülüklerini eksik etmemişti. Ne gariptir ki; Hz. Peygamber'in komşuları olan kâfirler, yani Ebu Cehil, Ebu Leheb, Esved b. Abd-i Yeğûs, Velîd b. Muğîre, Ümeyye b. Halef, Nadir b. Haris, Münebbih b. Haccâc, Ukbe b. Ebu Mu'ayt ve Hakem b. Ebu'l-As gibilerinin hepsi de Kureyş'in önde gelen liderleri ve O'nun can düşmanlarıydılar.,[69]
Bu insanlar Hz. Peygamber'in yoluna dikenler döşüyor, namaz kılarken gülüşüp alay ediyor, secde ederken mübarek başına deve işkembesini koyuyor, boğazına bez sanp mübarek boynunda iz bırakacak kadar sıkıyorlardı. Manevî gücünün -gerçek peygamber oluşunun- alametlerini gözleriyle gördüklerinde O'na büyücü diyor, peygamberlik iddiasmı dinledikten sonra deli diyor, dışarı çıktığında sokak çocukları peşine takılıyor,[70]ve bağrışıp çağrışarak alay ediyorlardı. Cemaatle namaz kılarken Kur'ân'ı yüksek sesle okuyunca, Kur'ân'a ve Kur'ân'ı getiren Hz. Peygamber'e ve Allah'a küfürler ediyorlardı.,[71]
Bir gün Hz. Peygamber Kabe'de namaz kılıyordu. Kureyş liderleri de oradaydı. Ebu Cehil: "Keşke biri gidip pislik dolu bir deve işkembesi getirse de Muham-med secde yaptığı sırada başının üstüne koysam" dedi. Ukbe: "Bu işi ben hallederim" dedi. Pislik dolu deve işkembesini getirip Hz. Peygamber'in başının üzerine koydu. Kureyş sevinçten kahkahalar atıyor ve birbirinin üzerine yıkılıyorlardı. Biri gidip Hz. Fâtıma'ya haber verdi. Her ne kadar o sıralarda henüz beş yaşında idiyse de heyecanla koştu geldi ve deve işkembesini babasının mübarek başınm üzerinden çekip attı. Bunu yapan Ukbe'ye de kötü konuşup beddua etti.,[72]
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem herhangi bir insan topluluğunu islâm'a davet etmek için konuşma yaptığında sürekli peşinde dolaşan ve Hz. Pey-gamber'i takib eden Ebu Leheb, konuşmasının hemen arkasından: "Bu adam yalan söylüyor" derdi. Sahabeden biri şunu anlatmıştır: "Bir keresinde henüz müslüman olmamışken, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i Zû'1-Mecâz panayırında gördüm. Kalabalığın arasına dalmış insanlara: "Lâ ilahe illallah (=AUah'tan başka ilah yoktur) deyin" diyordu. Ebu Cehil de arkasından üzerine toprak saçıp duruyor ve: "Ona kanmayın, yalanlarına inanmayın. Sizin Lât ve Menât putlarına tapmayı bırakmanızı istiyor" diyordu.,[73]
Tâif'te kâfirlerin Hz. Peygamber'e yaptıkları kötülük ve işkenceleri daha önce anlatmıştık. Bir keresinde Resûlullah Kabe'nin avlusunda namaz kılıyordu. Ukbe, mübarek boynuna bez sararak kuvvetle sıktı. Tesadüfen Hz. Ebu Bekir oraya geldi, Hz. Peygamberin omuzundan tutarak Ukbe'nin elinden kurtardı ve: "Sadece Allah bir dediği için mi bu insanı öldürmek istiyorsunuz?" dedi.[74]
Ibn Sa'd'm Tabakât isimli eserinde yazdığına göre Hz. Peygamber'e en çok düşman olan ve gece gündüz bu düşmanlıkla uğraşan, O'na en büyük kötülükleri yapmak isteyen kişilerin adları aşağıda sıralanmıştır:
Ebu Cehil, Ebu Leheb, Esved b. Abdi Yeğûs, Haris b. Kays b. Adiyy, Velîd b. Muğîre, Ümeyye b. Halef, Übeyy b. Halef, Ebu Kays b. Fâkihe b. Muğîre, As b. Vâ-il, Nadr b. Haris, Münebbih b. Haccâc, Züheyr b. Ebu Ümeyye, Saîb b. Sayfî, Esved b. Abdu'1-Esed, As b. Sa'îd b. As, As b. Hâşim, Ukbe b. Ebu Mu'ayt, tbnu'1-Asdî, Hezlî, Hakem b. Ebu As, Adiyy b. Hamra.
Bunların hepsi de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in komşusu ve çoğu da makam, mevki ve yetki sahibi kimselerdi. Yaşananlar her ne kadar son derece acı, yürek sızlatıcı idiyse de şaşırtıcı şey değildi. Alışılmamış, yabancı seslerin ve yeni bir dine davetin büyük bir zevkle dinlendiğine dair dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur. Nuh (as) yüzlerce yıl milletinin nefretine ve vahşi davranışlarına karşı koymuştu. Yunanistan, dünya medeniyetinin, edebiyatının beşiği sayılır. Fakat bu hikmet beldesinde Sokrat zehir kadehini içmek zorunda kalmıştır. Hz. tsa çarmıha gerilmiştir. Bu yeni dine çağrıdan dolayı Araplar'in ve Ku-reyş'in yaptıkları, dünya olaylar zincirinin basit bir halkası değildi. Dikkat edilmesi gereken nokta; milletinin yaptığı zulümlere karşı Hz. Peygamberin ne yaptığıydı.
Sokrat zehir kadehini içerek ölmüştü. Hz. Nuh (as) karşı konulmaktan buna-larak, kıyamet koparan bir tufanın kopması için dua etmiş ve dünyanın büyük bir bölümü mahvolmuştu. Hz. îsa 30-40 kişiden ibaret küçük bir topluluk meydana getirdikten sonra hıristiyanlann iddiasına göre çarmıha gerilmişti. Ama kainatın efendisi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in görevi onların hepsinden daha üstündü. Habbâb b. Eret (ra) Kureyş'in eziyet ve işkencesinden bunalarak Hz. Peygamberin huzuruna gidip: "Bunlar hakkında neden beddua etmiyorsunuz?" deyince Resûlullah Efendimizin mübarek yüzü kızarmış ve: "Sizden önce öyle insanlar gelip geçti ki başları bedenlerinden testerelerle kesilip ayırdedildikleri halde, görevlerini yapmaktan vazgeçmediler. Allah bu işi başarıya ulaştıracatır. Hatta deveye binmiş bir adam San'â'dan Hadramut'a kadar güvenle yolculuk yapacak ve Allah'tan başka kimseden korkmayacaktır" buyurdu.[75] Peki bu daha önceden haber verme, bu müjde, bu mucize harfiyyen yerine gelmedi mi?[76]
VII. Medîne Ve Ensar
Güneş ışıkları ancak uzak mesafe katettikten sonra güçlenir ve yüksek bir ısı meydana getirirler. Güllerdeki güzel kokular ancak bahçelerden çıkıp etrafa yayıldıktan sonra her tarafı güzel kokuya bezerler. îslâm güneşi Mekke'de doğmuş ama ışıkları Medine ufuklarında panldamıştı.
Medine'nin asıl adı 'Yesrib'di. Hz. Peygamber buraya hicret edip yerleştikten sonra 'Medinetü'n-Nebî' (Peygamber Şehri) adı kondu. Sonra da kısaltılarak 'Medine' diye ün saldı. Bu şehir çok önce kurulmuş ve daha önceki dönemlerde yahudi-ler buraya yerleşmiş, soyları sopları burada dal budak salmış, Medine'nin çevresini ele geçirmişler ve Medine çevresinde küçük küçük kaleler inşa ederek buralara yerleşmişlerdi. —Yahudilerle ilgili geniş bilgi daha ileride verilecektir—
Ensâr aslen Yemenliydi ve Kahtân oğullarındandı. Yemen'de Seylü'1-Arîm denen meşhur sel felaketi olunca, Yemen'den ayrılarak Medine'ye gelip yerleşmişlerdi. Bunlar iki kardeşti: 'Evs' ve 'Hazrec'. Bütün ensâr müslümanları bu iki sülâledendi.[77] Bu sülâle Yesrib'e yerleştiklerinde yahudiler orada son derece etkili ve güçlüydüler. Çevredeki yerleşim merkezlerini kendi idareleri altına almışlardı. Her tarafı haraca kesiyor, servet içinde yüzüyorlardı. Zürriyetlerinin çoğalmasından dolayı 20-21 oymak haline geldiklerinden, çevredeki uzak yerlere dağılarak yerleşmişlerdi.
Ensâr bunlardan bir süre uzak kaldı, ama onların gücünü ve etkisini gördükten sonra kendileriyle bir takım şartlar üzerinde anlaşma yaptılar.[78] Bir süre bu durum devam ettiyse de artık ensâr dallanıp budaklanmaya, çoğalıp yayılmaya ve güçlenmeye başlamıştı. Yahudiler bazı şeyleri önceden tahmin ettikleri için onlarla yaptıkları anlaşmayı bozdular. Yahudilerin 'Fetyûn' isimli bir liderleri vardı. Son derece ahlâksız bir adamdı. Her genç kız evlendiğinde ilk geceyi kendisiyle geçireceğini emretmişti. Yahudiler buna tahammül ettiler. Ama sıra ensara gelince kesinlikle kabul etmeyip, başkaldırdılar. O günlerde ensânn lideri, Mâlik b. Aclân isimli bir kişiydi. Kızkardeşinin düğünü vardı. Kız evden çıkarak kardeşi Mâlik b. Aclân'ın önünden örtüsüz olarak geçti. Mâlik utanıp kıskandı ve yerinden kalkıp eve geldi. Kızkardeşine çok ağır sözler söyledi. Yaptığı hareketten dolayı onu çok ağır şekilde tenkit etti. Bunun üzerine kızkardeşi: "Evet doğru söylüyorsun, ama yarın olacak olanlardan daha mı kötü?" dedi. Ertesi gün âdet olduğu üzere Mâ-lik'in kızkardeşi gelin olarak Fetyûn'un zifaf odasına gittiğinde Mâlik de kadın elbisesi giyerek, geline refakat eden kadınlarla gitti. Fetyûn'u öldürerek Suriye'ye kaçtı. Suriye bölgesinde Araplar'dan Gassânî kabilesinin Ebu Cebele başkanlığındaki idaresi sürüyordu. Ebu Cebele durumu öğrenince büyük bir askeri kuvvet alarak geldi. Evs ve Hazrec'in liderlerini çağırarak onlara elbiseler, hediyeler verdi. Sonra yahudi liderlerini çağırdı, her birini tuzağa düşürerek öldürttü. Artık ya-hudilerin gücü kırılmış, ensâr ise güç ve kuvvet kazanmıştı.[79]
Ensâr Medine ve çevresine birçok kale inşa ettiler. Evs ve Hazrec bir süre kendi aralarında birlik ve beraberlik içinde bulundularsa da sonra Araplar'in karakteri icabı kardeş kavgaları başladı ve kanlı savaşlar oldu. Sonunda 'Buâs' denilen savaşta öyle şiddetli bir çarpışma oldu ki iki sülâlenin bütün ileri gelenleri vuruşa vuruşa öldüler. Ensâr çok zayıf düşmüştü. Kureyş'e elçiler göndererek, aralarında bir anlaşma ve banş yaptırmak istediler. Ama Ebu Cehil işi allak bullak etti.
Ensâr her ne kadar putperest idiyseler de yahudilerle içice yaşadıklarından peygamberlik ve semavî kitaplar gibi kavramlara aşina idiler. Bir bakıma yahudilerle rekabet halindeydiler. Buna rağmen onlarm bilgi ve görenek üstünlüğünü de kabul ediyorlardı. Yahudiler Medine'de kurdukları 'Beytü'l-Midrâs' denen bilgi okullarında[80]Tevrat'ı öğretiyorlardı. Ensâr okuma-yazma bilmedikleri için yahu-dilerin bilgi ve görgü üstünlüğünün ister istemez kendileri üzerinde etkisi oluyordu. Hatta Öyle oluyordu ki, ensârdan çocuğu yaşamayanlar eğer çocuğu olursa onu yahudi yapacağına yemin ederek, adak adıyorlardı.[81] Yahudiler kesinlikle yakında bir Peygamberin gelmek üzere olduğuna inanıyordu. O yüzden ensâr da vadedilen Peygamber'in gelmek üzere olduğunu biliyorlardı.
Ensâr içinde Süveyd b. Sâmit adında, şairlikte ve savaşçılıkta ün salmış bir adam vardı. 'Emsâl-i Lokman' diye bir kitap ele geçirdi. Bu kitabı, semavî bir kitap zannediyordu. Bir keresinde Kabe'yi ziyarete gitmişti. Hz. Peygamber onun durumunu duyunca kalkıp yanına gitti. Emsâl-i Lokman'ı Peygamberimize okuyup, dinletti. Bunun üzerine Resûlullah: "Benim yanımda ondan daha iyi birşey var" buyurdu. Arkasından da Kur'ân-ı Kerîm'den birkaç âyet okudu. Süveyd, dinlediklerinin hoşuna gittiğini ve çok beğendiğini söyledi.[82] Her ne kadar, Medine'ye döndükten sonra 'Buâs' savaşında öldürüldüyse de islâm'a inanmıştı.
Süveyd, kahramanlık ve şairlikte büyük yetenek sahibiydi. Böyle insanlara Araplar 'kâmil insan' derlerdi. O bakımdan Süveyd 'Kâmil' lakabıyla çağrılırdı.[83] Süveyd'in İslâm'a yönelişi ensâr üzerinde etkisini göstermişti.
Evs, Hazrec kabilesiyle yaptığı savaşta yenilgiye uğrayınca, ileri gelen adamlarım Kureyş'e göndererek Hazrec karşısında kendilerinin yeminli taraftan olmasını ve kendilerine destek vermesini istediler. Bu heyet arasında lyâs b. Muaz da vardı. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu insanların geldiğini duyunca yanlarına gitti ve Kur'ân-ı Kerîm'den bir kaç ayeti okuyup onlara dinletti. lyâs arkadaşlarına: "Andolsun ki bu, uğruna geldiğiniz öteki işten daha hayırlıdır" dedi. Ama kafile başkanı Ebu'1-Hays çakılları avuçlayarak yüzüne serpti ve: "Biz bu iş için gelmedik" dedi. Ardından Buâs savaşı meydana geldi ve lyâs, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hicretinden önce öldü. Yanındakilerin anlattığına göre: "lyâs ölürken dili durmadan tekbir getiriyordu."[84]
Yukarıda anlatıldığı gibi, Hz. Peygamber adeti olduğu üzere, Hac sırasında kabile reislerinin yanlarına giderek islâm'ı tebliğ ederdi. O yıl, Peygamberliğin 10. yılının Recep ayında yine çeşitli kabileleri dolaşmış, onların mensuplarıyla görüşmüştü. Mescidü'l-Akabe'nin bulunduğu yerde kalan Ukbe'nin yanma girmiş, onun yanında Hazrec'den bazı insanlar gözüne ilişmiş, kendilerinden adlarını ve kimlerden olduklarını sormuş, onlar da: "Hazrec" demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara İslâm'ı tebliğ etmiş, Kur'ân-ı Kerîm'den de bazı âyetleri okuyup dinletmişti. Bu insanlar birbirine bakıp: "Bakın yahudiler bizden önce davranıp öne geçmesinler" demiş ve hep birlikte İslâm'ı kabul etmişlerdi. Bu 6 kişinin isimleri aşağıda sıra ile zikredilmiştir:
1. Ebu'l Heysem b. Teyhân (ra).
2. Ebu Ümâme Es'ad b. Zürâre (ra); (Ashab'dan ilk önce bu zat hicretin birinci yılında vefat etmiştir)
3. Avf b. Haris; Bedir'de şehid düşmüştür.
4. Râfi' b. Mâlik b. Aclân (ra); O âna kadar, ne kadar Kur'ân-ı Kerîm âyeti inmişse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona vermiştir. Uhud savaşında bulunmuştur.
5. Kutbe b. Amir b. Hadîde; Akabede yapılan biâtlara katılmıştır.
6. Cabir b. Abdullah b. Rebâb Bu ünlü sahabi, Cabir b. Abdillâh b. Amir'den ayrıdır. Bedir ve diğer savaşlara katılmıştır.
Ertesi yıl 12 kişi Medine-i Münevvere'den gelerek biat etti. Bununla birlikte İslâm'ın emir ve hükümlerini öğretmesi için bir muallimin (öğretmenin) kendileriyle birlikte gönderilmesini Peygamberimizden istediler. Hz. Peygamber de Mus'ab b. Umeyr'i bu göreve tayin etti. Mus'ab, (ra) Hâşim b. Abd-i Menâfin torunu ve İslâm'a ilk koşanlardandı. Bedir savaşında İslâm ordusunun sancağını taşıma şerefi ona verilmişti. Medine'ye gelerek buranın son derece saygın bir kişiliği olan Sa'd b. Zürâre'nin evinde kaldı. Her gün Ensâr'ın evlerini teker teker dolaşmak adetiydi. İnsanlara islâm'ı tebliğ ediyor, Kur'ân-ı Kerîm'i okutup dinletiyor, her gün bir-iki yeni insan islâm'ı kabul ediyordu. Gün geçtikçe Medine'den Küba'ya kadar bütün evlere İslâm girdi. Sadece Hutme, Vâil ve Vâkıf hanedanına ait bir kaç ev kaldı. İbn Sa'd, Tabakât isimli eserinde bu olayları bütün genişliğiyle anlatmıştır. Evs kabilesinin lideri Sa'd b. Mu'âz idi. Kabile üzerinde büyük etkisi vardı. Her işte onun işaret ve tavsiyelerine göre hareket eder ve ne derse hemen uygularlardı. Mus'ab (ra) yanma giderek islâm'ı tebliğ edip, kendilerini islâm'a davet edince Sa'd b. Muaz önce nefretini belirtmiş ama Mus'ab (ra) Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetleri okuyup dinletince taşlaşmış kalbi mum gibi yumuşayıvermişti. Onun müslümanlığı kabul etmesi, Evs kabilesinin müslümanlığı kabul etmesi demekti.
Ertesi yıl 72 kişi hac döneminde Mekke'ye doğru yola çıktılar. Kendileriyle beraber gelen putperest arkadaşlarıyla Mina'daki Akabe denen yere geldiler. Orada Hz. Peygamber'le görüştükten sonra, putperest olanlar müslümanlığa girdiler ve topluca Peygamberimize biat ettiler. Bu sırada henüz müslüman olmamış olan Ab-bas (ra) da Hz. Peygamber'le beraberdi. Ensâr'a dönerek: "Ey Hazrec topluluğu! Muhammed kendi ailesi ve hanedanı içinde saygıdeğer ve şerefli bir kimsedir. Düşmanlarına karşı O'nu korumak için göğsümüzü daima siper ettik. Şimdi sizin yanınıza göç edip gitmek istiyor. Eğer son nefesinize kadar O'nunla birlikte olup O'na yardımcı olacaksanız ne âlâ, yoksa şimdiden kararınızı iyi veriniz" dedi.
Berâ (ra), Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e dönerek: "Bizler kılıç gölgesinde yetiştik" dedi. Bu kadarcık söylemişti ki, Ebul-Heysem (ra) sözünü keserek: "Ya Resûlullâh! Yahudilerle aramızda iyi ilişkiler vardır. Size biat ettikten sonra bu ilişkilerimiz kesilecek. Siz Medine'ye geldikten sonra güç, kuvvet ve hakimiyet elde edince artık bizi terkedip tekrar kendi doğduğunuz yere dönmeyiniz" dedi. Resûlullâh sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine tebessüm ederek "Hayır, sizin kanınız benim kamındır. Siz benim içinsiniz ben de sizin içinim" buyurdu.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu gruptan 12 kişiyi haberci seçti. Bunlarm adlarını ensâr takdim etmişti. İçlerinden 9'u Hazrec, 3'ü de Evs kabilesin-dendi. Adları îbn Sa'd'ın rivayetine göre aşağıdaki listede sırayla verilmiştir:
1. Üseyd b. Hudayr; babası Buâs savaşında Evs'in komutanıydı.
2. Ebu'l Heysem b. Teyhân.
3. Sa'd b. Heyseme; Bedir savaşında şehid olmuştur.
4. Es'ad b. Zürâre; Yukarıda bilgi verilmiştir. Kendisi namaz imamıydı.
5. Sa'd b. Rebî'; Uhud savaşında şehid olmuştur.
6. Abdullah b. Revâha; Ünlü bir şairdir, Mûte savaşında şehid olmuştur.
7. Sa'd b. Ubâde; Ünlü ve kıymetli bir şahabıdır. Benî Sâ'ide'nin avlusunda işte bu sahabî halifelik meselesini ilk açan olmuştur.
8. Münzir b. Amr; Bi'r-i Ma'ûne faciasında şehid olmuştur.
9. Berâ b. Ma'rûr; Akabe biâtında ensâr adına konuşmayı o yapmış, Peygam-ber'in hicretinden önce vefat etmiştir.
10. Abdullah b. Amr; Uhud savaşında şehid olmuştur.
11. Ubâde b. es-Sâmit; Ünlü bir sahabîdir. Kendisinden birçok hadis rivayet edilmiştir.
12. Râfi' b. Mâlik (ra) Uhud savaşında şehid olmuştur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ensâr'dan: "Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, iftira etmeyeceklerine ve Hz. Peygamber'in kendilerine söyleyeceği hak söze başkaldırmayacaklarma"[85] dair söz ve biat aldı.[86]
Ensâr bu biâtı yaparken Sa'd b. Zürâre ayakta dikilmiş: "Kardeşlerim nelere söz verip, biat ettiğinizden haberiniz var mı? Bunun, Arap'a-Acem'e, insanlara-cin-lere savaş açmak demek olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Hepsi birden: "Evet, işte o düşünce ve kararlılıkla biat ediyoruz" dediler.
Haberci seçilen 12 kişi, kabile ileri gelenleriydi. Onların müslümanlığı kabul etmeleri, bütün ensârın İslâm'ı kabul etmesi demekti. Sabahleyin bu biat haberi uçarcasına yayıldı. Kureyş ileri gelenleri Mekke'ye gelmiş olan ensâr kabilelerinin ileri gelenleriyle görüştü. Hâlâ putperest olanlarının bu biâttan haberleri yoktu. Onlar bunu yalanlayarak: "Eğer böyle bir şey olsaydı, haberimiz olmaz mıydı?" dediler.
İslâm, Medine'de güven ve himaye sağlayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, sahabe-i kirâm'a Mekke'den hicret ederek Medine'ye gitmelerine izin verdi.
Kureyş, durumu öğrenince bütün gücüyle bunu engellemeye ve bu göçe mani olmaya çalıştı. Ama insanlar gizlice hicret etmeye başladı. Gün geçtikçe sahabenin çoğu çekip gitti. Sadece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali kalmıştı. Yoksulluk ve çaresizlikten dolayı hiç bir yere ayrılamayacak durumda olanlar da uzun süre gidemediler. Şu âyet onlar hakkında nazil oldu:
"Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!" (Nisa, 4/75)[87]
[1] Ibn Hışâm, c. 1, s. 67, Mısır, 1295.
[2] a.ge.,s. 169.
[3] Sir William, Life of Muhammed isimli eserinde: "Elimizdeki bütün eserler Hz. Muhammed'İn hayatının ve davranışlarının lekesizliğinde ve o günkü Mekke'de benzeri görülmemiş kusursuz bir hayat sürdüğü üzerinde görüş birliğindedirler" demektedir.
[4] Sir William, Life of Muhammed isimli eserinde: "Elimizdeki bütün eserler Hz. Muhammed'İn hayatının ve davranışlarının lekesizliğinde ve o günkü Mekke'de benzeri görülmemiş kusursuz bir hayat sürdüğü üzerinde görüş birliğindedirler" demektedir.
[5] Cariyle, Kahramanlar (Heros) isimli eserinin Hz. Muhammed bölümü.
[6] Vahyin çeşitlerinden biri de rüyadır. Hz. Peygambere ilk gelen vahiylerin, sadık rüyalar halinde geldiği bildirilmişti. Sahîh-ı Buhârî'nin baş taraflarında buna dair rivayetler nakledilmiştir.
[7] Şerh-ı Sahih el-Buhârî, c. 12, s. 317,
[8] Fethu'l'Bâri şerh-i Sahih el-Buhârİ, o 12, s. 317, Mısır baskısı.
[9] el-tsâbe'de zikredilen bu büyük zatların anlatıldığı yere bakınız.
[10] Bk. er-Riyâd en-Nadîra, s. 57, Mısır baskısı.
[11] tbni Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 2, 'ilk müslüman olanla ilgili değişik görüşler1 bölümü.
[12] Ebu Zerr'İn (ra) müslüman oluşu Müslim ve Buhârî'de genişçe anlatılmıştır. Ama aralarında küçük farklar vardır. Biraz Buhârî'den biraz da Müslim'den aldık. Fakat kısaltmak için birçok sözü nakletmedik.
[13] Sahîh-i Buhârî, c. 2, s. 702.
[14] Taberî, bunu Abdulgaffâr b. Kasım ve Minhâl b. Ömer vasıtasıyla nakletmiştir. Bk. Taberî, Tarih, c. 3, s. 1171; Taberî, Tefsir, c. 13, s. 68. Bu iki kişiden ilki şîî ve güvenilmez olup ikincisi de düzenbazdır. Bu hadis rivayetinde rivayetin değerini düşüren daha başka zayıf rivayet sebebleri hatta uydurma hadis olabilme ihtimali vardır.
(•) el-îsSbe /î ahvâli's-sahabe, Haris b. Ebu Hâle'nin anlatıldığı bölüm.
[15] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 15-18.
[16] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 150.
[17] îbn Hişâm, s. 108.
[18] Kabe'nin deposunda uzun süreden beri altından yapılmış bir geyik heykeli bulunuyordu. Ebu Leheb onu çalarak sattı. Genellikle bu olay tarihlerde anlatılmıştır, tbni Kuteybe de Maârif isimli eserinde (Mısır baskısı, s. 55) bunu zikretmiştir.
[19] el-îsâbe, Zıkr-i Ebî Tâlib, Abdurrezzak'a atıfla.
[20] Ibn Hişâm, s. 89; İmam Buhârî de kendi tarihinde bu olayı kısaca zikretmiştir.
[21] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 150-155.
[22] Hz. Hamza'nın müslüman oluşunu genellikle herkes yazmıştır. Ama son olayı sadece R<ı*>du'l-Unuf kaydetmiştir.
[23] BelâzuiTnin Ensâb-el-Eşrâfı, Ibn Sa'd'ın Tabakât'ı, Ibn Asâkir'in Üsdu'l-gâbe'si, tbn el- Esîr'ın Kâmili.
[24] Sahîh-i Buhârî, c. 2, s. 692.
[25] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 155-158.
[26] İbn Sa'd, Bilâl-i Habeşî ile Suhayb'm durumunu anlatırken bu olayları geniş şekilde zikretmiştir. Bk. c. 3, Bedir ashabı bolümü.
[27] Tabakât, Ra.Sa'd, c. 3, Habbâb'ın zikri konusu.
[28] Sahîh-i Buhârî, c. 2, s 692
[29] İbn Esît, mustaz'aflara yapılan işkence bölümünde, o sırada Ammâr'ın müslüman olduğunu, Resûlûl-lah'ın Erkam'm evine gittiğinde otuz kişiden fazla insanın müslüman olmuş bulunduğunu yazmaktadır.
[30] Hz. Ömer o ana kadar müslüman olmamıştı.
[31] Tabakât, Osman b. Affân'ın hayatı.
[32] Buhârî, c. 1, s. 544-545, Bâb îslâmi Ebu Zerr.
[33] er-Riyâd en-Nadira, Muhibb et-Taberî.
[34] Buhârî, s. 1027. Hz. Ömer henüz müslüman olmamıştı.
[35] Apology godfry-maggens, Urduca tere. Berely-Hİndİstan baskısı,1873, s. 66-67.
[36] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 158-162.
[37] Necâşî; Habeş dilindeki Necûs kelimesinin Arapça'ya geçmiş şeklidir. Kral anlamındadır. Necâşfnin adı 'Eshame' idi. Bk. Buhârî, Necâşînİn ölümü bölümü
[38] Bütün bu geniş bilgiler Taberî'de vardır.
[39] Müsned-i Ahmed, c. 1 s. 202.
[40] İbn Hişâm; Mekke'nin en büyük sermayesinin deri olduğunu yazmaktadır. Diğer kitapların bildirdiklerinden de anlaşılmaktadır ki; Mekkeliler'in Suriye'ye götürdükleri ticaret malı deri idi. (Ahmed b. Han-bel, Müsned'iade ana sermayenin deri olduğunu kesin bir ifadeyle bildirmektedir.)
[41] Hâkim, el-Müstedrek, c. 2, s. 320.
[42] Margoliouth, Habeşistan'a hicretin de bir yerinden tutanak bulup kendi kasıtlı yaklaşımına uygun bir yorum yapmaya çalışmış ve şöyle demiştin "Muhammed Kureyş'le başedemeyecegini anlayınca Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin Habeşistanlı olduğunu duyduğu için Habeşistan kralı İle anlaşıp Kureyş'in gücünü kırmak için Mekke'ye saldırtmak istedi. Hicret'i bahane ederek ashabını Habeşistan'a gönderdi. Fakat sonradan eğer Necâşî Mekke'ye gelirse Mekke'yi ele geçirir, o zaman da bunun bana faydası olmaz diye düşündüğünden bu kararından vazgeçti." Bu, tamamen saçma ve zırva bir görüştür. Hiçbir kaynakta bununla ilgili en ufak bir işaret dahi yoktur.
"Necâşî Arapça bilmiyordu" diyerek ayrıca Cafer'in Necâşî ile görüşmesinden şüphe etmektedir. Halbuki o günlerde Arapça Habeşistan'da yaygın olarak biliniyor ve konuşulabiliyordu. Ayrıca Arapça ile Habeşçe birbirine çok yakın dillerdir. İkincisi, bu tür konuşmalarda tercüman bulunurdu. Ebu Süfyân ile Bizans Kralının konuşmasında böyle olduğu belirtilmiştir.
[43] Bütün olayları îbn Hişâm ve Müsned-i îbm Hanbel, c. 1, s. 202'de zikretmişlerdir. Fakat Taberî ile îbn Sa'd,
Hz. Cafer'in Necâşî ile konuşmasmdan bahsetmemişlerdir.
[44] Buhârî, Tefsîr-i sûret-i 53/4
[45] Bk. Zerkânî, el-Mevahibii'l-ledünniye, Kadı Iyâd eş-Şifâ, Buhârî, Şerhi Aynî v.b.
[46] Bk. Zerkânî, el-Mevahibü'l~ledünniyye, Habeşistan'a hicret bölümü.
[47] Zerkânî, el-Mevahibü'l-ledünniye, c. 1, s. 330.
[48] Bu bilgilerin hepsi Ibn Sa'd'ın Tabakât'ında mevcuttur.
[49] Zerkânî, el-Mevahibü'l-ledünniye, c. 1, s. 334, (Habeşİstana ikinci hicret yapılması bölümü.)
[51] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 163-169.
[52] Taberî ve tbn Sa'd bu anlaşmayı bütün detaylarıyla yazmışlardır. Ama: "Onlar Muhammed'i öldürmek
için teslim etsinler" sözü el-Meoahİbıi'l-ledünniye'den başka hiç bir yerde geçmemektedir.
[53] Burası, miras yoluyla Hâşim oğullarına geçen bir deredir.
[54] Bu bilgi İbn Hişâm, Taberî vs. de vardır. Son olayı sadece îbn Sa'd anlatmıştır.
[55] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 169-170.
[56] Bu bilgiler Ibn Sa'd'dadır.
[57] Taberî ve îbn Hişâm, Hz. Hatice'nin vefatı konusu
[58] Bu geniş bilgiler el-Mevahİbul-ledütıniye'de Musa b. Ukbe, Taberî ve Ibn Hİşâm'a atıf yapılarak verilmiştir.
[59] Ne İlgınçtr ki, tek olay üzerinde birbirinden farklı görüşler ileri sürülmektedir. Margoliouth: Hz. Pey-gamber'in Tâif seferinin yersiz ve tedbirsiz bir yolculuk olduğunu iddia ederek: 'Tâif Mekke'ye çok yakın ve onun etkisinde bir şehirdi. Mekke ileri gelenlerinin orada bağ ve bahçeleri vardı. Oraya gidip geliyorlardı. Mekke'nin bütün ileri gelenleri Hz. Muhammed'e karşı olduğuna göre Tâif halkından ne bekleyebilirdi" derken Sir Wilham:"Hz. Muhammed'in her an kendisine güveni ve davasına inancı vardı. Hep başarısızlıkla karşılaşmasına rağmen tek başına Tâif şehrine gitti ve halkına İslâm'ı tebliğ etti" demektedir. -Önemli olan hasımların tanıklığıdır.-
[60] Ibn Sa'd, s. 142.
[61] Zerkânî, c. 1, s. 516
[62] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 170-173.
[63] tbni Sa'd bu kabilelerin hepsini zikretmiştir.
[64] Hâkim, MÜstedrek, c. 1, s. 15, Haydarabat, Hindistan baskısı.
[65] tbn Hişâm.
[66] Ravdu'l-Unuf, Kasım b. Sâbif e atıfla.
[67] Taberî, c. 3, s. 1205.
[68] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 173-174.
[69] tbn Sa'd, c. 1, s. 134.
[70] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 302.
[71] Sahih-î Buhâri, s. 686.
[72] Sahih-î Buhâri, Vudû/69; Zerkânî, c. 1, s. 294.
[73] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 63.
[74] Buhârî,Tefsîr-isûret-i40/l.
[75] Buharı, Menâkıb/25.
[76] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 175-181.
[77] Ensâr müslümanlannın soyları ve Medine'ye yerleşmeleri ile ilgili bütün bilgiler için bk. Vefâu'I-Vefâ, c.l, s. 116-152.
[78] Aralarında birbiri ile yardımlaşma ve birbirine sahip çıkma anlaşması yapan kabilelere "anlaşmalı kabileler" denilirdi.
[79] Vefâu'l-Vefâ kitabında bu olay değişik şekilleri ile anlatılmıştır.
[80] Buhârî, c. 2, s. 1027.
[81] Tefsir kitaplarındaki "Lâ ikrâhe fi'd-dîn" ayetinin tefsirine bakınız.
[82] el-Bidaye ve'n-Nihaye, Ibn Kesîr, c. 3, s. 147.
[83] Süveyd, îbn Hişâm'da zikredilmiştir, ama Ravdu'l-Unufda daha geniş bilgi verilmiştir, el-lsâbe'de de ondan bahis vardır. Ama soyunda farklılık vardır. Emsali Lokman'dan da söz edilmemektedir. Taberf de de şiirleri ile birlikte Süveyd'in bütün macerası anlatılmıştır: Bk. s. 1207.
[84] Bu olay, Taberî ve et-îsâbe'de anlatılmıştır.
[85] Müslim, Hudûd/43,44; Nesâ'î, Be/at/18. Siyer kitablannda bunun, birinci Akabe biâtı şartlarından olduğu bildirilmektedir. Son Akabe Biâtı'nda ensâr müslümanlanmn Hz. Peygamber'in hayatını koruyacakları üzerinde anlaşma yapılmıştı.
[86] Buhârf nin rivayeti bu merkezdedir. Sîret yazarları ise, bunun Birinci Akabe olduğunu, ensann İkinci Akabe'de Peygamberimizi himaye etmeyi taahhüt ettiklerini söylerler.
[87] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 183-190.
İslami Okul Okulların En Önemlisi