Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Beşinci Bölüm - İslam Tarihi - Sonpeygambermevlanasiblinumani - 12. Sayfa

BEŞİNCİ  BÖLÜM... 2

BÜTÜN YÖNLERİYLE HZ. PEYGAMBER.. 2

ŞEMAİLİ, BİÇİMİ, GİYİMİ, YEMEK ALIŞKANLIĞI VE KARAKTERİ. 2

Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Mübarek Biçimi 2

Konuşması, Gülmesi Ve Tebessümü. 3

Yemek Tarzı 5

Hz. Peygamber'in Giyimindeki Zerafet 6

Sevdiği Ve Sevmediği Renkler. 6

Güzel Koku Kullanması 7

Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Temizlik Anlayışı 7

At Yarışı 9

Sabahtan   Akşama   Kadar  Yaptığı   İşler. 10

Hz.   Peygamber  Sallallahu Aleyhi   Vesellem'tn   Uykusu. 10

Hutbe   Tarzı 12

Yolculuk Alışkanlıkları 13

Cihad Tarzı 14

Hasta Ziyaretleri ve Taziyeleri 15

insanlarla Görüşme Tarzı 15

Genel Davranışları 16

Hz. Peygamber'in Toplantıları 16

Hz.   Peygamber'in   Dîvanı 16

İrşâd  Meclisleri 18

Meclis Adabı 18

Toplantı  Zamanları 19

Kadınlara Özgü  Toplantılar. 20

Hz.  Peygamber'in  Yol  Gösterme  Tarzı 20

Hz.  Peygamber'în  Toplantılarındaki Neşeli   Davranışları 22

Peygamberimizin  Sohbet Ve   Toplantılarının   Feyzi 22

Hz.   Peygamber'ın   Hutbeleri 23

Anlatım  Tarzı 23

Hz.  Peygamber'in  Konuşma  Tarzları 24

Hz.  Peygamber'in Konuşmasındaktl  Etkileme  Gücü. 28

Hz.   Peygamber'in   Dua  Ve   Namazı 31

Hz.  Peygamberin  Orucu. 34

Hz.   Peygamber'ın   Zekâtı 35

Hz.  Peygamberin  Haccı 36

Sürekli  Allah'ı  Zikretmesi 37

Hz.   Peygamberin   Huzur   Ve   Saadeti 37

Savaş  Alanında  Allah'ı  Zikretmesi 38

Hz.  Peygamber'in  Allah  Korkusu. 41

Hz.  Peygamber'ın  Ağlayıp  İnlemesi 42

Hz.  Peygamber'in  Allah  Sevgisi 43

Hz.  Peygamber'in  Allah'a  Tevekkülü. 44

Hz.  Peygamber'ın  Sabır Ve  Şükrü. 48

Hz. Peygamber'in Ahlâkı 51

Hz.   Peygamber'in   Ahlâkına   Genel  Bir   Bakış. 52

Hz.  Peygamber'în  Bağlılığı 54

Hz.   Peygamber'ın  Güzel Ahlâkı 55

Hz.   Peygamber'in İnsanlara  İyi  Davranması 59

Hz.  Peygamberin  İnsaf Ve  Adaleti 62

Hz.  Peygamber'in  Cömertliği 64

Hz.   Peygamber'in   Özveri   Ve   Fedakârlığı 66

Hz.  Peygamber'ln  Konukseverliği 68

Hz.  Peygamberin  Dilencilik Ve  Meskenetten Nefret  Etmesi 69

Hz.  Peygamberin  Hediyeleri  Kabul  Etmesi 70

Hz.  Peygamber'in  Hediye  Vermesi 71

Hz.  Peygamber'tn  İhsan Ve  Lütuf Kabul  Etmemesi 72

Hz. Peygamber'in Şlddet Ve Güç Kullanımına Karşı Oluşu. 72

Hz.   Peygamberin   İnzivaya Çekilmeyi  Sevmemesi 74

 

 

 

BEŞİNCİ  BÖLÜM

 

BÜTÜN YÖNLERİYLE HZ. PEYGAMBER

 

ŞEMAİLİ, BİÇİMİ, GİYİMİ, YEMEK ALIŞKANLIĞI VE KARAKTERİ

 

Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Mübarek Biçimi

 

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem orta boylu, güzel biçimli idi. Kırmızı-beyaz renkli, alnı geniş ve kaşları bitişikti. Mübarek burnu uzun-caydı. Yüz hatları düzgün yani dolgun ve tombul değildi. Ağzı geniş olup, mübarek dişleri birbirine kaynamış şekilde bitişik değildi. Boynu uzun, başı büyükçe, göğsü geniş ve enliydi. Başının saçı ne tamamen düz, ne de kıvırcıktı. Mübarek sakalı sikçaydı.

Mübarek çehresi dik, gözleri siyah ve sürmeli, kirpikleri uzuncaydı. Omuzlan etli ve omuz kemikleri iriydi. Mübarek göğsünde göbeğine kadar uzanan ince bir kıl çizgisi vardı. Omuzlarında kıl vardı. Avuçları etli geniş, kolları uzun ve ayak bi­lek kemikleri ince ve zarifdi. Ayaklarının ortası, bastığı zaman bir tarafdan bir ta­rafa su geçecek kadar çukurca idi.[1]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yüz güzelliğinin sahabe üzerinde çok büyük etkisi oluyordu.

Önceleri yahûdî olan Abdullah b. Selâm (ra) Allah Resûlü'nün mübarek yüzü­nü ilk gördüğünde

"Allah'a andolsun ki bu, yalancı birinin yüzü değildir" demişti.[2]

Biri, sahabeden Câbir b. Sümre'ye, "Allah Resûlü'nün yüzü kılıç gibi parlar mıydı?" diye sorunca, "Hayır güneş gibi parlardı" cevabmı vermişti.[3]

Aynı şahabı şunu rivayet etmiştir:

"Bir gece havada hiçbir bulut yokken ve ay da doğmuş gökyüzünde parlarken, bir Allah Resûlü'ne bir de aya bakıyordum. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in mübarek yüzü bana aydan daha güzel geliyordu."[4]

Yine sahabeden Berâ (ra) şöyle demiştir:

"Biçim olarak Candan daha güzel insan görmedim."[5]

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in teninde bir tür güzel koku var­dı."[6] Mübarek çehresinden ter damlaları inci tanesi gibi süzülürdü. Mübarek de­risi çok yumuşaktı. Enes (ra) der ki: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in rengi gül rengi gibiydi. Teri inci tanesi[7] zannedilirdi. Atlas ve ipek O'nun vücu­dundan daha yumuşak değildi. Misk ve amber bile O'nun vücûdundan daha gü­zel kokmazdı."[8]

Yaygın olarak gölgesinin olmadığı söylenirse de buna dair sağlam bir delil yok­tur. Omuzlarının ortasında güvercin yumurtası kadar büyüklükte peygamberlik mührü vardı. Bu mühür; kırmızı, tümsekçe bir et parçası gibi görünürdü. Sahih-i Müslim ve Tirmizî Şemail babında Câbir b. Sümre'den şöyle bir hadis rivayet et­mişlerdir:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in omuzlarının arasındaki mührü gördüm. Güvercin yumurtası kadar kırmızı bir et parçasıydı."

Bir başka rivayetten anlaşılan şudur ki sol omzuna yakın bir yerde birkaç be­nin bir araya gelerek meydana getirdiği yuvarlak şekle peygamberlik mührü[9]denmektedir. Bütün sağlam rivayetleri karşılaştırdıktan sonra kesin olarak ortaya çıkan şudur ki: Omuzlarının arasında biraz kabarık bir et parçası vardı ve üzerin­de tüylü bir ben vardı.

Saçı çoğu kez omuzlarına kadar uzanırdı. Mekke'nin fethine katılanlar, saçları­nı dört örgü halinde omuzlarına doğru uzatmış olduğunu gördüler. Müşrik Arap­lar saçlarını tepeden çizgi halinde ikiye ayırarak yana doğru tararlardı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem kafirler karşısında Kitab Ehli'ne uymayı tercih ettiğinden önceleri kendisi de Kitab Ehli gibi kısa ve düz bırakırdı. Sonra tepesin­den ikiye ayırarak yanlarına taramaya başladı. Bu, Tirmizî'nin Şemail bölümünde rivayet edilmiştir. Müşriklerin varlığı ortadan kalkınca onlara benzeme ihtimali de yokolduğundan son zamanda başını ortadan yanlara doğru taramaya başladığı gö­rülmüştür. Saçlarını çoğunlukla yağlardı. Bir gün tararken mübarek sakalında bir kaç beyaz tel bulmuştu.

Yürüyüşü hızlıydı. Yürürken bayır aşağıya vuruyormuş gibi yürürdü. Zayıf ri­vayetlere göre gölgesi yoktu. Yani mübarek vücûdunun gölgesi yere düşmezdi. Fa­kat hadis alimlerine göre gölge konusundaki rivayetler sağlam olmayıp güvenil­mezdir.[10]

 

Konuşması, Gülmesi Ve Tebessümü

 

Konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi dinleyenler tarafmdan iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Vurgulamak istediği bir sözü üçer kez söyleme adeti vardı. Konuşma sırasında çoğunlukla gözlerini gökyüzüne çevirirdi. Sesi yüksekti. Ümmü Hânı (ra)'mn şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Kabe'de Kur'an-ı Kerim okur, biz de evlerimizde sedirlerimizin üzerinde uzanıp dinlerdik."[11]

Hz. Hatice (ra)'nın önceki kocasından Hind adında bir oğlu vardı. Çok güzel bir üslûpla konuşurdu. Birşeyi gözler önünde canlandırırcasına anlatırdı.

Hz. Hasan (ra) bir gün ona: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem nasıl konuşurdu?" diye sorunca şöyle cevap verdi: "Hz. Peygamber salîallahu aleyhi ve­sellem daima düşünen bir insan olarak görülürdü. Çoğu kez sessiz durur, hiçbir zaman gereksiz yere konuşmazdı. Her cümleyi ayrı ve net olarak söylerdi. Eliyle işaret ederken bütün elini kaldırır, birşeye hayret ettiğinde avcunun içini çevirir, konuşma sırasında bazan elini elinin üstüne vurur, konuşma sırasında bazan ke­yiflenir, sevindiğinde gözlerini yere çevirirdi. Çok az güler, güleceği zaman tebes­süm ederdi, işte bu, O'nun gülmesi idi"[12]Cerîr b. Abdullah'ın anlatışı da şöyledir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bana bakıp da tebessüm etmediği bir an olmadı." Bazı rivayetlerde şu husus bildirilmiştir: "O hiçbir zaman kahkahayla gülmedi. En çok yan dişleri görünecek kadar gülerdi." Ama İbn-i Kayyım ve diğerleri şunu yazmışlardır: "Bu ifade, bir tavrı mübalağalı anlatıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem asla yan dişleri gözükecek kadar gülmemiştir."

Hz. Peygamber'in Giyimi

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem her zaman tek tip giyinmezdi. Genel ola­rak giydiği elbise harmani, gömlek ve etekti. Kesinlikle şalvar don kullanmadı. Ama İmam-ı Ahmed'le dört sünen kitabının sahipleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem'in Minâ pazarında şalvar don satın aldığını rivayet etmişlerdir. Hâhz tbn-i Kayyim bundan dolayı "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in don şalvarı kul­landığı tahmin edilmektedir" diye yazmıştır. Çorap giyme alışkanlığı yoktu. Ama, Necâşfnin gönderdiği siyah çorapları giymişti. Rivayete bakıldığında o çorabın deri­den olduğu anlaşılmaktadır. Sarığının ucu bazen mübarek göğsüne doğru, bazan da omuzlarının arasına doğru sarkardı. Sangı çoğunlukla siyah renk olurdu. Sarığın al­tında başına geçirdiği bir takke bulunurdu. Sivri bir takke veya külah hiçbir zaman kullanmadı. Sangının altında başına geçirdiği bir takke bulunur ve: "Bizi müşrikler­den farklı kılan, s?nğın altına takke takmamızdır" buyururdu.[13]

Giyimde en çok çizgili kumaşları severdi.[14] Arapça'da buna "Hıbere" derler. Bazan da Şam entarisi giyerdi. Kolları çok dar olduğundan abdest almak isteyince sıyıramadığından kollannı çıkarmak zorunda kalırdı. Cep ağızlarında ve yakaların­da ipekli işlemeler bulunan Nûşirevân harmanisi de kullanmıştır. Vefatından sonra Hz. Aişe (ra) yamalı bir hırka ve çuha'dan bir eteklik çıkararak "Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem işte bu elbiseler içinde vefat etti" demiştir. Rivayetlerde bil­dirildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kırmızı elbise de giymiş­ti. Kırmızı, al renk demek olduğundan hadisçilerin çoğu bu genel anlamı kabul et­mişlerdir. Ama îbn-i Kayyım Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hiçbir za­man kırmızı elbise giymediğini ve erkeklerin kırmızı giymesini caiz bulmadığını söylemiştir. Kırmızı elbise dedikleri şey, üzerinde kırmızı çizgilerin bulunduğu bir tür Yemen kumaşından yapılan elbise olduğundan buna "kırmızı elbise" denmiş­tir.[15] Bunu Peygamberimizin arasıra kullandığı iddia edilmiştir. Hadisçilerin ço­ğunluğu ise, kırmızı elbisenin böyle olduğunu gösteren hiçbir işaret bulunmadığı­nı söylemiştir. Zerkânî de bu konuyu çok geniş bir şekilde anlatmıştır. Çeşitli riva­yetlerden anlaşılmaktadır ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem siyah, kırmı­zı, yeşil, sarı, kısaca her renk elbise giymiştir. Ancak en sevdiği, beyaz renkli elbise idi.[16] Bazan düz çizgili kumaştan bir bezi üzerine aldığı da olmuştur. Mübarek ayakkabıları sandal şeklindeydi. Bu; altında sadece düz bir taban olan, üzerinden bağlanan bir ayakkabı şekli idi. Yatağı, içine yün yerine hurma yapraklan doldurul­muş deriden bir yaygıydı. Divanı, bitki liflerinden yapılmış iplerle örülüydü. Bun­dan dolayı çoğu kez mübarek vücûduna o iplerin izleri çıkardı.

Necaşî ve Bizans kralına mektup yazmak isteyince yanındakiler: "Hükümdar­lar mühürsüz yazıyı kabul etmezler" dediler. Bunun üzerine gümüşten bir yüzük yaptırdı. Üstündeki taşın yerine altalta "Muhammed-Resûl-Allah" yazılıydı. Bazı sahabîlerin rivayetine göre bu mührü sadece mühür basılması gerektiği zaman kullanır ve sağ elinin parmağına takardı. Savaşlarda zırh ve miğfer de giyerdi. Uhud savaşında mübarek vücûdunda iki zırh vardı.[17] Kılıcı bazan gümüş kabza­lı olurdu.[18]

 

Yemek Tarzı[19]

 

Tokgözlü olması ve başkalarına ikramda bulunma duygularından dolayı hiçbir za­man lezzetli ve mükellef sofralarda yemek yemesi nasip olmamıştır. Nitekim Sa-hih-i Buhârî'nin Yemekler bölümünde bildirildiğine göre Hz. Peygamber sallalla-hu aleyhi vesellem hayatı boyunca saf buğday unundan yapılmış bir ekmeği ye­mek şöyle dursun yüzünü dahi görmemişti. Bazı yemekleri çok severdi. Sirke, bal tatlısı, zeytin yağı ve bazı sebze yemekleri hoşuna giderdi. Bir keresinde Ümmü Hânî (ra)'nın evine gitmiş ve "Yiyecek birşeyler var mı?" diye sormuştu. O, "Sirke var" deyince, "Sirke olan evde hiçbir şey yok denemez" buyurmuştu. Arabistan'da bir yemek türü vardır ki "Hîs" denir. Tereyağına peynir ve hurma konarak hazır­lanır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu yemeği de çok severdi.

Bir keresinde Hz. Hasan (ra) ile Abdullah b. Abbâs, Ümmü Seleme'nin yanma giderek: "Bugün bize Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in en sevdiği ye­meği pişir de sun" dediler. Bunun üzerine, "Peki siz onu sevecek misiniz?" dedi. Onlar da ısrar edince Ümmü Seleme arpa ununu eleyerek tencereye koydu ve oca­ğa sürdü. Üzerine zeytinyağı ve baharatla kara biber attı. Pişince önlerine getirip koydu ve, "îşte bu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in en sevdiği yemek­ti" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem et çeşitlerinden koyun, keçi, ta­vuk, deve, tavşan ve balık eti yemiştir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Safiyye (ra) ile evlendiğinde düğün yemeği olarak sadece hurma ve kavrulmuş un çorbası ikram etmişti. Karpuzu hur­ma ile yerdi. Salatalığı severdi. Birgün Muavviz b. Afrâ'nın kızı hurma ile salatalık getirmişti. Bazan ekmekle hurma yediği de olurdu.

Soğuk suyu çok severdi. Bazen katıksız süt içerdi. Bazen de içine biraz su karıştı­rarak içerdi. Kayısı, hurma ve üzüm dânesini suda kaynatır, bir süre sonra da suyu­nu içerdi. Yemek kaplan arasında tellerle bağlanmış olan tahtadan bir çanak vardı. Rivayet bu şekildedir. Ama bu çanak kırılmış olduğundan tellerle bağlanmış olabilir.

Sofraya gelen yemeği eğer beğenmezse elini uzatmazdı. Ama hiçbir zaman kö­tü demezdi. Önündeki yemeğe elini daldırıp eliyle karıştırmazdı. Başkalarını da bundan menederdi. Hiçbir zaman bir yere dayanarak veya yastığa yaslanarak ye­mek yemez ve bunu sevmezdi. Masa veya yemek tablasında da yemek yemedi. Sofrası, yerden birazcık yüksek olan sini olurdu. Acemler onun üzerine yemeği ko­yarak yerlerdi. Bu belli bir Övünme ve imtiyaz alameti; yani zenginlere ve gösteriş düşkünü kimselere özgü olduğundan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onun üzerinde yemek yemeyi pek sevmezdi. Yemeği sadece üç parmağıyla yer­di.[20] Eti bazen bıçakla keserek yerdi. Sahih-i Buhârf de böyle bir rivayet vardır.[21] Ebû Dâvûd'da, "Eti bıçakla kesmeyin, çünkü bu acemlerin âdetidir" diye bir hadis vardır. Ama Ebû Dâvûd bu hadise zayıf demektedir. Bu hadisin râvisi, Buhârf nin "Hadisi inkâr edilen biridir" dediği Ebû Ma'şer Nüceyh'dir.[22][23]

 

Hz. Peygamber'in Giyimindeki Zerafet

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem debdebe ve gösterişten nefret ederdi. Ama arasıra değerli ve güzel görünümlü elbiseler de giyerdi. Abdullah b. Abbâs (ra) Harûriyye'ye elçi olarak gittiğinde Yemen'in en kıymetli kumaşlarından yapıl­mış bir elbise giyerek gitti. Harûriyye: "Ey îbn-i Abbâs bu ne biçim elbise böyle!" deyince, Ibn-i Abbâs buna cevaben şöyle demiştir: "Bu giyinişime karşı mı çıkıyor­sunuz? Ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i en güzel elbiseler içinde gördüm" diye cevap verdi.[24]

Abdullah b. Ömer son derece titiz bir insandı. Bir defasında çarşıdan bir Şam elbisesi satın aldı. Eve gelince üzerinde kırmızı çizgiler olduğunu gördü. Gidip ge­ri verdi. Biri, bu olayı Hz. Aişe (ra)'nın kızkardeşi Esma (ra)'ya anlattı. Bunun üze­rine Hz. Aişe (ra), Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in cübbesini getirerek cep ve kol ağızlarında ve eteğindeki ipek işlemeleri gösterdi.[25]

Bazı hükümdar ve beyler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e hediye olarak kıymetli elbiseler gönderdiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunları kabul buyurdu ve bazen de giydi.[26]

 

Sevdiği Ve Sevmediği Renkler

 

Renkler arasında sarı rengi çok severdi. Hadislerde bildirildiğine göre, arasıra sa­ngına varıncaya kadar bütün elbiselerini san renge boyatarak giyerdi.[27] Beyaz rengi de çok severdi. Beyaz renk hakkında "Renkler içinde en güzel olanıdır" bu­yururdu.

Kırmızı elbiseyi sevmezdi. Bir keresinde Abdullah b. Ömer kırmızı elbise giyip gelince; "Bu ne biçim elbise?" buyurdu. Abdullah (ra) da gitti ve o giysiyi ateşe atıp yaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunu duyunca, "Yakmaya gerek yoktu, bir kadına verseydi daha iyi olurdu" buyurdu.[28]

Arabistan'da "Meğarra" denen kırmızı renkli bir toprak vardır. Eskiden bu­nunla kumaş boyarlardı. Bu renk Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hiç hoşuna gitmezdi. Bir keresinde Hz. Zeyneb (ra) bununla kumaş boyuyordu. Allah Resulü eve gelip de bunu görünce geri gitti.

Zeyneb (ra) durumu anladı ve kumaşı yıkayıp boyayı çıkarttı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tekrar eve geldiğinde o renkte birşey görmeyince içeri girdi.[29]

Birgün kırmızı kıyafetli biri gelince Allah Resulü selamma cevap vermedi. Yi­ne bir gün sahabe-i kiram binek develerinin üzerine kızıl renkte kilimler koymuş­lardı. Allah Resulü: "Bu rengin aranızda revaç bulmasını istemiyorum" buyurdu. Sahabe-i kiram hemen koşup kilimleri çekip attılar.[30][31]

 

Güzel Koku Kullanması

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem güzel kokuyu çok severdi. Herhangi bi­ri güzel kokulu birşeyi hediye gönderdiğinde hiçbir zaman geri çevirmezdi. "Sük-te" denen Özel türden güzel bir koku vardı. Hz. Peygamebr sallallahu aleyhi vesel­lem bunu daima kullanırdı. Sahabe-i kiram şöyle demiştir: Allah Resulü, hangi so­kaktan geçse orası güzel kokuyla dolardı. Çoğu kez "Erkeklerin güzel kokusu öy­le olmalı ki güzel koku yayılıp renk görünmemelidir. Kadmlarınki ise, güzel koku yayılmayıp renk görülmelidir" buyurdu.[32][33]

 

Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Temizlik Anlayışı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yapısında temizliğe karşı görülmemiş bir düşkünlük vardı. Birini kirli elbise giymiş halde görünce: "—Bu adam— elbise­sini yıkamaktan âciz mi?" buyurmuştu.[34] Başka birgün adamın biri berbat bir el­bise giymiş olarak huzuruna geldi. Allah Resulü "Hiç imkânın yok mu?" diye so­runca, adam: "Var" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem: "Madem Allah Teâlâ sana ihsanda bulunmuş, o halde bu, üstünde görünme­lidir" buyurdu.[35]

Araplar nezâket ve incelik bilmezlerdi. Mescide geldiklerinde namazda iken du­varlara veya önlerine tükürürlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bundan çok nefret eder ve duvarlardaki tükürük izlerini bizzat kendisi değnek uçlanyla sür­terek giderirdi.[36] Bir keresinde duvarda tükürük lekesi gördü. O kadar öfkelendi ki mübarek yüzü kıpkırmızı oldu. Ensardan bir kadın lekeyi sildi ve oraya güzel bir ko­ku getirerek sürdü. Allah Resulü çok memnun oldu ve onun bu hareketini övdü.

Arasıra yüce toplantılarında güzel koku saçan mangallar yakılır ve içine güzel kokulu kâfur ve benzeri şeyler konulurdu.[37]

Birgün kadınlardan biri Hz. Aişe'ye kma yakınmayı sorunca, Hz. Aişe (ra): "Hiç bir sakıncası yoktur. Ama benim sevgilim Allah Resûlu, kma kokusundan hoşlanmadığı için ben de tercih etmem" 309 diye cevap verdi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çoğu kez misk ve amber kullanırdı.

Adamın birinin saçını bakımsız ve darmadağınık görünce: "Bu adam saçlarını temizleyip düzeltmeyi beceremez mi?" buyurdu.[38] Bir keresinde yünden bir ku­maşa sarıldı. Terleyince çıkarıp bir kenara koydu.[39] Bir gün insanlar Peygamber mescidine geldiler. Mescid dar olduğundan ve iş güç sahip olan insanlar kirli elbi­selerle çıkıp geldikleri için terlediklerinde mescidin her tarafına koku yayıldı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Yıkanıp gelseydiniz daha iyi olurdu" bu­yurdu. O günden itibaren Cuma günü yıkanmak şer'î hüküm haline geldi.[40]

Peygamber mescidi her zaman süpürülürdü. Ümmü Mihcen adında bir kadın bu işi yapardı, tbn-i Mâce'de şöyle bir rivayet vardır: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem mescidlere çocuklarla delilerin sokuhnamasını ve mescidlerde alış­veriş yapılmamasını emretmiştir. Cuma günü mescidlerde güzel kokulu tütsüler yakılmasını da emretmiştir. Araplar bedeviliğin etkisiyle temizlik ve nezâketin adı­nı dahi bilmediklerinden bu konuya Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok önem vermek zorunda kalmıştır.

Bugün dahi bedeviler arasında genellikle görüldüğü gibi, Araplar arasında es­kiden beri süregelen bir adet ve alışkanlık vardı. Bedevi, yolda belde durur, küçük ve büyük abdest ihtiyaçlarını giderirlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem ise bundan nefret eder ve böyle yapılmasını şiddetle menederdi.[41] Yolları ve­ya ağaç altındaki gölgelikleri büyük küçük abdest yaparak kirletenleri lanetlediği­ni bildiren pek çok hadis vardır.

Tembellikleri ve üşengeçliklerinden dolayı bir kaba işemeyi adet haline geti­ren ileri gelenleri de bundan menetmiştir. Araplar arasında küçük su döktükten sonra taşla temizlenme veya elbiseyi idrardan koruma diye bir alışkanlık yoktu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birgün yolda gidiyordu. İki mezar gördü. "Bunlardan birine elbisesini idrarından korumadığı için azap ediliyor" buyurdu.[42]

Bir keresinde mescide geldi. Duvarlarda yer yer tükürük lekeleri gördü. Elin­de hurma dalı çubuğu vardı. Onu sürte sürte bütün lekeyi yok etti. Sonra insan­lara dönerek öfkeli bir tonla: "Karşınıza biri çıkıp yüzünüze tükürse bundan hoşlanır mısınız? Bir kimse namaz kılarken Allah onun Önünde, melekler ise onun sağında olduklarından insan asla önüne, sağına, soluna tükürmemelidir" buyurdu.[43]

Sahabeden biri namazın ortasında hem de imamlık yaptığı halde tükürdü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona bakıyordu. Yanındakilere, "Bu adam na­maz kılmamıştır" buyurdu.

Namazdan sonra o kişi mübarek huzuruna gelerek: "Bu hükmü mü verdiniz?" diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de: "Evet! Allah'ı ve Pey-gamberi'ni rahatsız ettin" buyurdu.[44]

Soğan, sarmısak ve turp gibi kokulu yiyeceklerden tiksinirdi. Bunları yiyenle­rin mescide gelmemesini emretmişti. BuhârFde: "Soğan, sarmısak yiyenler mesci­dimize gelmesin ve bizimle beraber namaz kılmasın" hadisi vardır. Halifeliği za­manında Hz. Ömer (ra) hutbede şöyle demiştir: "Sizler soğan sarmısak yiyerek mescide geliyorsunuz. Halbuki ben, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu tür şeyleri yiyerek mescide gelen kimseyi mescidden çıkartarak Bakî' mezarlı­ğına kadar uzaklaştırılmasını emrettiğini gördüm."[45]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Ata Binme Merakı

Allah Resulü ata binmeyi çok severdi. Atı öven bir çok söz söylemişti.[46] Atlardan başka katıra, eşeğe ve deveye de binerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem'in özel bineği olan atın adı Luhayf, eşeğin adı Afîr, Düldül, katırmki Tîh, de­velerinin ise Kusvâ/Adbâ idi.[47]

 

At Yarışı

 

Medine dışında bir meydan vardı. Boyu Hasbâ hattından Seniyyetü'l-vedâ'a kadar bir kilometre kadardı. îşte burada yarış ve antreman yapılırdı. Eğitim çalışmaları yaptırılan atların yarışa hazırlanma tarzı şöyle idi: Onlara önce güzel dane ve ot ye-dirilirdi. İyice şişmanlayıp semirdikten sonra gıdaları azaltılmaya başlanır ve tav­laya bağlanarak üzerine semer vurulur, devamlı terletilip kurutulur ve bu her gün tekrarlanırdı. Gün geçtikçe şişmanlık erir ve ince yapılı bir beden ortaya çıkardı. Bu çalışma kırk gün devam ederdi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Senceh adında bir atı vardı. Bir ke­resinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu yanşa çıkardı. Rakiplerini geçince buna çok sevindi.[48]

Yarış ve at koşturma işleri Hz. Ali'ye havale edilmişti. O da Sürâka b. Mâlik'i bu görev için vekil yaptı. Bunun için aşağıda sayımı yapılan birkaç prensip ortaya koydu:[49]

1— Yarışa katılacak atların sıraya dizilmesi ve üç kez atların dizginini düzelt­mek isteyenlerin, tayını birlikte almak isteyenlerin ve eğeri çıkartıp çıplak binmek isteyenlerin uyarılması.

2— Bu uyandan sonra hiçbir cevap gelmeyip herkesin hazır olunduğu görülür­se üç defa tekbir getirilmesi ve üçüncü tekbirde atların yanşa başlaması.

3— Kulakları öne geçen atın önde olduğunun kabul edilmesi.

Hz. Ali'nin kendisi meydanın en uç noktasına oturur ve bir çizgi çizerek iki ki­şiyi çizginin iki ucuna diker, atlar da bu iki kişinin arasında bulunan çizgiden geçerek yarışa başlarlardı. Deve yarışı da olurdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in kendi'devesi olan Adbâ daima kazanır, birinci gelirdi. Bir keresinde bir be­devi devesine binmiş olarak geldi. Yarış yaptırıldı. Bedevinin devesi Hz. Peygam-ber'in devesi Adbâ'yı geçti. Bütün müslümanlar neye uğradıklarını şaşırdılar ve çok üzüldüler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine: "Dünya­da baş kaldırıp ileri giden herşeyi alçaltmak Allah Teâlâ'nm hakkıdır" buyurdu.[50]

Doru, kara yağız ve sarı renkli atları çok severdi.[51] Sinek kovalamaları için yel­paze görevi gördüğünden kuyruklarının kesilmesini menederdi.[52]

Hz. Peygamber'in Günlük Uğraşları

Tirmizî, kitabının Şemail bölümünde Hz. Ali'den şunu rivayet etmiştir: "O, zama­nını üçe bölerdi. Birini ibadetle, diğerini insanların işleriyle, üçüncüsünü de kendi işleriyle geçirirdi."[53]

 

Sabahtan   Akşama   Kadar  Yaptığı   İşler

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazını kıldıktan sonra namazım kıldığı seccadenin üzerine diz çökerek otu­rur, güneş iyice doğuncaya kadar öyle kalırdı.[54] insanlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in çevresine oturur, O'nun nasihat ve öğütlerini dinlerlerdi.[55]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çoğunlukla sahabeye: "Rüya gören oldu mu?" diye sorardı. Eğer biri rüya görmüşse anlatır, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de onu yorumlardı.[56] Arasıra kendi gördüğü rüyaları anlatır, bun­dan sonra her çeşit konuşma yapılırdı.[57] İnsanlar cahiliye dönemine ait olayları anlatır, şiir okur, tatlı sözler konuşurlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem de sadece tebessüm ederdi.[58] Çoğu kez böyle zamanlarda ganimet mallarını ve çeşitli kişilere bir maaş gibi verilen yardımları dağıtırdı.[59]

Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in güneş biraz yük­selip de gün ilerleyince kuşluk namazı olarak bazen dört, bazen de sekiz rekat na­maz kıldığı bildirilmiştir. Bundan sonra eve gider, ev işleriyle meşgul olur, yırtık elbiseleri diker, ayakkabı sökülmüşse kendi eliyle tamir eder ve süt sağardı.[60] ikindi namazını kıldıktan sonra mübarek eşlerinin herbirinin yanma gider, azar azar oralarda kalır, hatırlarını sorar, sonra kimin sırası gelmişse geceyi orada geçirirdi. Bütün eşleri orada toplanır, görüşür sohbet ederlerdi.[61] Sonra yatsı na­mazı için mescide gider, namazdan sonra odasına döner, mübarek eşleri de kendi odalarma gitmek üzere ayrılınca uykuya çekilirdi. Yatsı namazından sonra konuş­mayı sevmezdi. [62][63]

 

Hz.   Peygamber  Sallallahu Aleyhi   Vesellem'tn   Uykusu

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in uyku alışkanlığı şöyleydi: Yatsı namazı­nın ilk vakti girer girmez namazı kılar, sonra istirahata çekilerek uyurdu. Uyumadan önce sürekli îsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Saf, Tegâbün ve Cum'a sûrelerini okuyarak uyurdu. Tirmizî'nin Şemail bölümünde, uykuya çekilirken şunları söylediği rivayet edilmiştir: "Ey Allahım! Senin adını anarak ölüyor ve dinliyorum. Uyandığı zaman ise: "Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd ve sena ederim, herkesin gidiş ve dönüşü O'nadir" diye dua ederdi. Gece yansı veya üçte biri geçtikten sonra uyanır, misvakı daima başucunda durur, kalkınca önce dişini misvaklar, sonra abdest alır ve ibadetle meşgul olurdu. Secde ettiği yere başını koyarak uyurdu.[64]

Daima sağ tarafına yatar ve sağ elini yanağının altına koyarak uyurdu. Sefere çıkıp gecenin ilk yarısında konakladığı yerde istirahat edip uyursa o zaman sağ ko­lunu yukarı doğru uzatır, rahat uyumak için yüzünü kolunun üzerine yaslardı. Uyku sırasında az miktarda horultu sesi gelirdi.

Altına birşey serme âdeti yoktu. Bazen basit bir döşek üzerinde, bazen bir deri üzerinde, bazen hasır üzerinde, bazen de çıplak toprak üzerinde uyurdu.[65]

Gece ibadeti

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ev uğraşlarını ve zikirlerini Hz. Aişe kadar iyi bilen başka biri olamazdı. Ondan şöyle rivayet edilmiştir: "Müzzemmil sûresinin ilk âyetleri indiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o kadar çok namaz kıldı ki ayakları şişti. On iki ay boyunca aynı sûrenin daha sonraki âyet­leri nazil olmadı. Tam bir yıl sonra sûrenin geri kalan âyetleri gelince, o ana kadar farz olan gece namazları nafile olarak kaldı.

Geceleyin sekiz rekatı ardarda kılar, sekizinci rekatta oturur, sonra bir başka re­kat daha kılar ve onda oturup selam verirdi. Bundan sonra iki rekat daha kılardı.

Böylece onbir rekat kılmış olurdu. Fakat yaşı ilerleyip mübarek vücudu biraz ağır-laşınca yedi rekat kılar arkasından iki rekat kılardı. Arasıra geceleyin fazla uyku gelip bu prensibinde bir değişme olursa gündüz on iki rekat kılardı.[66]

Ebû Dâvûd'da Hz. Aişe'den yapılan bir başka rivayette şu sözler nakledilmiş­tir. "Yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra eve gelir ve burada dört rekat daha kıldıktan sonra istirahata çekilip uyurdu. Abdest suyunu ve misvakını başucuna kor, uyanınca önce dişlerini misvaklar sonra abdest alır ve seccadesinin üzerinde sekiz rekat namaz kılardı."

Abdullah b. Abbâs (ra) şunu anlatır: Bir gün Hz. Peygamberin temiz eşlerin­den biri olan halam Meymûne'nin yanına gittim. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gece nasıl namaz kıldığını görmek için geceyi özellikle orada geçirdim. Allah Resulü bir köşede ben de bir köşede uyudum. Hemen hemen gece yarısına doğru gözlerini ovarak uykusundan uyandı. Al-i îmrân sûresinin son on âyetini okudu. Orada asılı duran su tulumundan abdest aldı, sonra namaza başladı. Ben de abdest alarak sol tarafma durdum. Elimi tutarak sağ tarafına geçirdi. Onüç re­kat namaz kıldıktan sonra uykuya yattı. Bir süre sonra nefes alış sesleri gelmeye başladı. Sabahleyin Bilâl-i Habeşî ezan okudu. Allah Resulü kalktı ve sabah nama­zının sünnetini kıldıktan sonra mescide gitti.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Namazı ve Kıldığı Namazlar

Önceleri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem her namaz için abdest alırdı. Bu ağır gelmeye başlayınca beş vakitten her biri için misvak kullanmaya devam etti. Mekke'nin fethinde ilk defa bir abdestle birkaç namaz kıldı.[67] Yine de öteden beri adeti olduğu üzere çoğu kere abdest tazelemeye devam etti. Abdest alırken genel­likle üç kez ellerini yıkar, sonra ağzına su alıp gargara yapar ve burnuna su çeker­di. Bundan sonra üçer kez yüzünü ve kollarını yıkar başını mesheder ve üç defa da ayaklarını yıkardı.[68] Bazan bir organını üç kez, bir organını iki kez, başka bir or­ganını da bir kez yıkardı.[69] Sünnet ve nafile namazları çoğunlukla evinde kılardı.

Sabah ezanı ile birlikte kalkar, abdestini aldıktan sonra sabah namazının iki re­kat sünnetini hızlı kılardı. O derecede ki Hz. Aişe (ra): "Bazen Fatiha sûresini oku­du mu okumadı mı diye düşünürdüm" demiştir.[70] Fakat farz olan iki rekatta ge­nellikle uzun sûreler okurdu. Abdullah b. Sâib (ra)'dan rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir defasında Mekke'de sabah namazını kıl­dırırken Mü'minûn sûresini okumuştu. Bazen Leyi, bazen de Kâf sûresini okurdu. Sahabe-i kiram Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in altmış âyetten yüz âyete kadar okuduğunu söylemektedirler.

Her ne kadar öğle ve ikindi namazlarında sabah namazına göre daha kısa sû­reler okurduysa da bu namazların ilk iki rekatlarında Fatiha süresiyle birlikte öyle uzun sûreler okurdu ki, o süre içerisinde bir insan Bakî' mezarlığına kadar gider, orada işini bitirdikten sonra evine gelir, abdestini alır ve ilk rekata yetişebilirdi. Sa­habe-i kiram kendi aralarında bu sürenin ne kadar olduğunu hesap ettiklerinde gördüler ki; ilk iki rekatta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Al-i îmrân, Mü'min ve Secde sûresi sûrelerini birlikte okuyacak kadar ayakta durmaktadır. Son iki rekatta bu süre yarıya inmekteydi, ikindi namazının her ilk iki rekatı ile öğ­le namazının son rekatlarına eşit ölçüde ayakta dururdu. Son iki rekatında ise ön­ceki rekatların yarısı kadar dururdu. Ebu Saîd el-Hudrfnin rivayetlerine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, öğle namazının ilk rekatında otuz âyete eşit ve ikinci rekatta onbeş âyet ya da onun yarısına eşit, ikindi namazında ise de on-beş âyete denk okurdu. Câbir b. Sumre (ra) der ki: "Öğle namazında Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem A'lâ sûresini okurdu."

Akşam namazında genellikle Mürselât ve Tûr sûresini okurdu.[71] Yatsı namazında Tîn sûresini veya ona eşit sûreleri okurdu.

Teheccüd namazında ise çok uzun sûreler okurdu. Mesela Bakara sûresi, Al-i îmrân sûresi ve Nisa sûresi gibi.

Cuma namazının ilk rekatında Cuma sûresini, ikinci rekatında ise, Münâfikûn sûresini ve ara sıra A'lâ ve Gâşiye sûrelerini okurdu.

Bayram namazlannda da yukarda en son söylediğimiz sûreleri, yani A'lâ ve Gâşiye sûrelerini okurdu. Bayram namazıyla Cuma namazı aynı güne rastlarsa, her iki namazda da bu iki sûreyi okurdu.

Cuma günü sabah namazında, Mü'min, Secde ve İnşân sûrelerini okurdu.[72][73]

 

Hutbe   Tarzı

 

Öğüt ve nasihat vermek ve doğru yolu göstererek hakka sevketmek için Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem bir çok hutbede bulunurdu. Hutbe, Cuma nama­zı için zâten mecburî idi. Cuma namazının hutbelerinde şöyle bir yol izlerdi: Halk mescidde toplanınca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem son derece sâde bir şekilde evden çıkar, mescide girer, insanları selamlardı. Sonra minbere çıkar, arka­sından insanlara dönerek selam verirdi. İç ezan okunduktan sonra hemen hutbeye başlardı. Önceleri, elinde bir asâ olurdu. Ama minber yapıldıktan sonra eline asâ almayı bıraktı. Hutbe daima son derece kısa ve özlü olurdu. Çoğu zaman "Nama­zın uzun olması, hutbenin kısa olması kişinin dinî bilgisinin fazlalığına delâlet eder"[74]buyururdu. Cuma namazında genellikle Kâf sûresini okurdu. Bu sûrede kıyamet ve hesaba çekilme geniş bir şekilde anlatılmıştır.

Hutbesine devamlı "Allahım!" diyerek başlardı. Eğer hutbe sırasında önemli bir iş ortaya çıkarsa, minberden inerek onu yapıp gelir, sonra minbere çıkarak hutbesi­ni tamamlardı. Bir keresinde Allah Resulü hutbe okuyordu. Tam o sırada adamın bi­ri gelerek; "Ey Allah Resulü! Ben yolcuyum, dinimi tam bilmiyorum, bu konuda ba­zı şeyler sorup öğrenmeye geldim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem minberden indi. Bir iskemle kondu. Üzerine oturdu ve o adama an­latmaya başladı. Sonra gidip hutbesini tamamladı. 216/3 Bir defasında yine hutbe verirken Hz. Hüseyin (ra) kırmızı elbise giymiş olarak mescide geldi. Çocukluğun­dan dolayı hoplayıp, zıplayarak geliyordu. Allah Resulü onu bu halde görünce ken­dini tutamadı, minberden indi. Onu kucağına aldı ve şu âyeti okudu: "Şüphesiz ki çocuklarınız ve mallarınız sizin için birer imtihandır." (Tegâbün 64/15)

Hutbe verirken, insanlara oturmalarını veya namaz kılmalarını da emrederdi. Ni­tekim tam hutbe verdiği sırada mescide bir adam girdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona: "Namaz kıldın mı?" diye sorunca adam: "Hayır kılmadım" de­di. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Kalk, kıl" buyurdu.[75]

Cihâd meydanında hutbe verirken yaya yaslanarak ayakta dururdu. Bazı insan­ların hatırında kaldığına göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem eline kılıç alarak da ayakta dururdu. Fakat, Ibn-i Kayyım, "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem hutbe okurken, hiçbir zaman eline kılıç almadı" diye bir bilgi aktarmıştır.[76]

Öğüt verme veya uyarma için hutbe verirken insanlar usanıp yılmasınlar diye ara verirdi.[77][78]

 

Yolculuk Alışkanlıkları

 

Hac, umre ve çoğunlukla da cihad için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bir çok yolculuk yapmak zorunda kalırdı. Yolculuğa çıkarken şöyle bir yol izlerdi: Önce mübarek eşlerine kura çektirirdi.[79] Kimin adı çıkarsa, yolculukta yanma onu alırdı. Perşembe günü yola çıkmayı sever ve sabah erkenden hareket ederdi. Ordu­yu bir sefere göndermesi gerekirse, onu da aynı zamanda gönderirdi.[80] Bineğin yanına gelip de ayağını üzengiye koyduğu sırada, "Bismillah" der, semer üzerine oturunca da üç kere tekbir getirir, arkasından da şu âyeti okurdu:

"Bunu bizim emrimize emrimize veren Allah'a hamd ve sena olsun. Halbuki biz onu kendimize boyun eğdiremezdik. Ve biz Rabbimize doğru dönenleriz." (Zuhruf 43/13)

Sonra şu duayı okurdu:

"Ey Allahım! Yolculuğumuzda Senden iyiliği, kötülükten sakınmayı ve Senin se­veceğin hareket ve işleri istiyoruz. Ey Allahım! Bu seferimizi kolaylaştır. Bu mesafe­yi bize aldır. Ey Allahım! Yolculukta Sen arkadaşsın. Çoluk çocuğu bıraktığımız ve­kil Sensin. Ey Allanın! Yolculuğun sıkıntısından, geri dönüşün hüznünden ve dön­düğümde çoluk-çocuğumu ve mallarımı kötü bir halde bulmaktan Sana sığınırım."

Geri döndüğünde de bu duasma şunları ilâve ederdi.

"Geri dönücüleriz, tevbe edicileriz, ibâdet edicileriz ve Rabbimize hamd eden­leriz."

Yolda, bir tepeye çıkarken tekbir getirir, aşağı inerken de düzenli bir edayla teş­bih okurdu. Sahabe-i kiram da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e uyarak tekbir ve teşbihle seslerini yükseltirlerdi. Bir yerde mola verdiklerinde şu duayı okurdu:

"Ey yeryüzü! Benim ve senin Rabbin Allah'tır. Senin ve senin içinde bulunan­ların şerrinden ve senin içinde yaratılanların kötülüğünden, senin üzerinde yürü­yenlerin şerrinden Allah'a sığınırım. Ey Allahım! Arslanların, yılan ve akreplerin ve bu beldede yaşayan insanların şerrinden Sana sığınırım."[81]

Herhangi bir yerleşim merkezine girerken de[82] şu duayı okurdu:

"Ey yedi kat göğün ve üzerine gölgesini yaydığı herşeyin Rabbi olan Allahım! Ey yedi kat yerin ve onun üzerinde yaşayan herşeyin Rabbi olan Allahım! Ey şey­tanların ve onların yoldan çıkardığı bütün nefislerin Rabbi olan Allahım! Ey rüz­gârların ve onların uçurduğu eşyaların Rabbi olan Allahım! Senden bu beldenin ve bu beldede yaşayanların iyiliğini istiyor ve bu beldenin şerrinden ve bu beldede bulunanların şerrinden Sana sığınıyorum."[83]

Medine'ye her dönüşünde önce mescide gidip iki rekat namaz kılar,[84] sonra evine girerdi. Kadınların evleri daha rahat hazırlamaları, kıyı kenarı düzeltmeleri için yolculuktan döner dönmez evlere girmemeyi emretmiştir.[85][86]

 

Cihad Tarzı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in cihadla ilgili adet ve davranışları şöy­leydi: Orduyu bir sefer veya göreve gönderirken ordu komutanına, özellikle küçük günahlardan sakınmasını ve arkadaşlarına iyi davranmasını tavsiye eder ve sonra bütün orduya dönerek:

"Allah yolunda Allah'ın adıyla düşmanlara karşı savaşın. Allah'ı inkâr eden­lerle savaşın. Aşırılıktan sakının, sözünüzde durmamaktan ve ihanetten sakının. Erkeklerin burnunu, kulağını kesmeyin, çocukları öldürmeyin" buyururdu.

Bundan sonra cihadın şartlarını anlatır,[87] ordu hareket geçerken de şu kelime­leri söylerdi:

"Dininizi, emânetlerinizi ve hareketlerinizin sonuçlarını Allah'a havale ediyo­rum."[88]

Bizzat kendisi cihada katılıp da savaş alanına gece ulaşırsa, sabahı bekler ve sa­bah olunca hücuma geçerdi.[89] Eğer sabahleyin hücuma geçme fırsatı olmazsa, öğ­leden sonra hücuma geçerdi.[90] Bir yeri ele geçirince adalet ve düzeni tesis etmek için orada üç gün kalırdı.[91] Fetih ve zafer haberi gelince Allah'a şükür için secde­ye kapanırdı.[92] Cihadda, savaş alanına bizzat kendisi de çıkarak savaşırsa şöyle dua ederdi:

"Ey Allahım! Sen, elim-kolumsun. Benim yardımcımsm. Sana dayanarak ken­dimi savunuyor, Sana dayanarak saldırıyor ve Sana güvenip savaşıyorum."[93][94]

 

Hasta Ziyaretleri ve Taziyeleri

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, hastaları mutlaka ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, teselli ederdi. Sahabe-i kirama da, "Hasta ziyaret etmek bir müs-lümanın görevidir"[95] buyururdu. Medine'de hicretin ilk günlerinde devamlı şöy­le yapardı: Bir kimsenin ölümü yaklaşınca sahabe-i kiram Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'e bunu haber verir, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de ölmeden önce hastanın yanına gider, onun bağışlanması için dua eder, son ne­fesine kadar yanında otururdu. Son nefesini vermesini beklerken o kadar zaman geçerdi ki, beklemekten yorgun düştüğü olurdu. Sahabe-i kiram Allah Resûlü'nün bu şekilde çok eziyet çekip yorulduğunu farkettiler. Bu yüzden de herhan­gi biri öldükten sonra ölümünü haber verir oldular. Allah Resulü cenaze evine gi­der, Allah'tan öleni bağışlamasını diler, cenaze namazını kılar, eğer toprağa veril­mesi gerekiyorsa bekler, aksi halde geri dönerdi. Fakat sahabe Allah Resûlü'nün bu kadar eziyete katlanmasına da razı olmadı. Bizzat cenazeyi Allah Resûlü'nün bulunduğu yere getirmeye başladılar ve bu, genel bir uygulama oldu.[96] Ziyaret için bir hastaya gittiğinde Allah Resulü önce onu teskin eder, alnına ve nabzına elini kor,[97] sağlığı için dua buyurur[98]ve: "İnşallah, kurtulursunuz" buyururdu. Şayet karamsar sözler söylerse, bundan hoşlanmazdı. Bir keresinde bir bedevi Medine'ye geldikten sonra hastalandı. Allah Resulü onu ziyarete gitti ve teskin edici sözler söyledi. O adam da: "Siz iyi şeyler söylediniz. Ama çok ateşim var, bu beni öldürecek" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Evet, artık öyle" buyurdu.[99]

 

insanlarla Görüşme Tarzı

 

Biriyle görüşeceği zaman daima Önce selam verir ve tokalaşırdı. Eğer biri eğile­rek kulağına birşeyler söylerse, o kişi ağzını, kulağından çekinceye kadar onun tarafına yüzünü çevirmezdi. Tokalaşırken de adeti böyleydi. Yani birinin elini tutunca, o kişi elini kendiliğinden çekmediği sürece onun elini bırakmazdı. Bir toplantıda otururken, dizleri hiçbir zaman yanında oturanlardan daha önde ol­mazdı. [100]

Kendisini ziyarete gelmek isteyen kimse, kapısının önüne gelip durur, önce "es-Selâmü aleyküm" der, sonra "İçeri girebilir miyim?" diye izin isterdi. Kendisi de biriyle görüşmek üzere gittiğinde aynı şekilde izin isterdi. Bu şekilde hareket et­meyenleri kabul etmez, geri çevirirdi. Bir keresinde Benû Amr kabilesinden bir ki­şi geldi ve kapıya dikilerek, "İçeri girebilir miyim?" diye seslendi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yanındakilere: "Git, şuna izin istemeyi öğret de ondan sonra gelsin" buyurdu.[101]

Bir keresinde Kureyş'in önde gelen liderlerinden Safvân b. Ümeyye, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'e kardeşi Kinde vasıtasıyla süt, geyik yavrusu ve odun göndermişti. Kinde, rastgele, izin almadan girdi ve Allah Resûlü'nün yanına geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Geri dön, selam ver, ondan sonra içeri gir" buyurdu.

Bir keresinde Câbir (ra) ziyaret için geldi ve kapıya yaslandı. Allah Resulü, "Kim o?" diye seslendi. Câbir, "Benim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallal-lahu aleyhi vesellem: "Ben?!" buyurdu. Yani "ben ne demek, adını söyle!" demek istedi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir eve girmek istediğinde kapının sağma veya soluna durup bekler ve "es-Selâmü aleyküm" dedikten sonra içeri girmek için izin isterdi. Bu olayı anlatan râvfnin bildirdiğine göre: "Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in, kapının tam karşısında beklemeyip kapının yan tarafında durmasının sebebi; o zamanlar kapılara perde asma adetinin olmama­sıydı. Eğer ev sahibi izin vermezse geri dönerdi. Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Sa'd b. Ubâde (ra)'ın evine gitmişti. Dışarıda durarak içeri girmek için izin istemek maksadıyla "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah" dedi. Sa'd (ra) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in duyamayacağı kadar alçak bir sesle selamı aldı. Sa'd (ra)'ın oğlu Kays b. Sa'd; "Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem'in içeri girmesine neden izin vermiyorsun?" deyince Sa'd (ra) "Sus! Allah Resulü tekrar tekrar selam verirse, bizim için huzur ve bereket kaynağı olur" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem iki kere selam ver­di. Sa'd da sesi duyulmayacak şekilde cevap gelmeyince geri dönüp yürüdü. Sa'd (ra) Allah Resûlü'nün gittiğini görünce arkasmdan koştu ve: "Sizin selamınızı duyuyordum. Ama tekrar tekrar selam vermenizi arzu ettiğim için selamızını sessizce alıyordum" dedi.[102]

Birinin evine gittiği zaman başköşeye oturmaktan kaçınırdı. Bir defasında Ab­dullah b. Ömer (ra)'ın evine gitmişti. Abdullah b. Ömer, oturması için Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in altma bir deri şilte serdi. Fakat Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem yere oturdu ve şilte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'le Abdullah b. Ömer'in arasında kaldı.[103]

 

Genel Davranışları

 

Sağdan hareket etmeyi, yani sağ tarafından ya da sağ eliyle iş yapmayı severdi. Ayakkabısını önce sağ ayağına giyer, mescide önce sağ ayağını atar, topluluğa bir-şey dağıtırken sağ taraftan başlardı.[104] Bu şekilde herhangi bir işe başlamak istedi­ğinde önce "Bismillah" diyerek besmele çekerdi.[105]

 

Hz. Peygamber'in Toplantıları

 

Hz.   Peygamber'in   Dîvanı

 

îki cihanın efendisinin divanı, vezirler, muhafızlar ve hizmetkârlarla donanmış tantanalı bir saltanat divanı değildi. Kapıda bir muhafız bile bulunmadığı halde, peygamberlik azamet ve ihtişamından dolayı herkes O'nun önünde bir heykel gi­bi dururdu. Hadislerde şu bildirilmektedir: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in meclislerinde insanlar otururken, sanki başlarma kuşlar konmuş da ürkü­tüp de uçmasınlar diye sessiz ve hareketsiz duran insanlar gibi otururlardı. Yani hiç kimse en ufak bir harekette bulunmazdı. Konuşmaya izin verilirken sıra göze­tilirdi. Ama bu, seviye farkına, soy sop üstünlüğüne veya servet ve mal zenginliği­ne dayanmaz, aksine manevi üstünlüğe ve hak sahibi olmaya dayanırdı. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem ilk önce ihtiyaç sahiplerine yönelir ve onları din­leyip ihtiyaçlarını yerine getirirdi.

Huzurunda bulananlar başları öne eğik durur, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kendisi de edepli bir tarzda otururdu. Bir şeyler konuşurken, bütün topluluğa sessizlik yayılırdı. Biri konuşuyorsa, o susuncaya kadar toplantıda bulu­nanlardan hiçbiri konuşmazdı. İhtiyaç sahibi isteğini arzederken saygı sınırını aşar­sa, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem olgun bir yumuşaklıkla sabrederdi.

Allah Resulü, hiç kimsenin sözünü keserek konuşmazdı. Hoşuna gitmeyen sö­zü duymamazlıktan gelir ve geçiştirirdi. Teşekkür eden biri çıkarsa, eğer gerçek­ten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onun bir işini görmüşse teşekkürü­nü kabul ederdi. Toplantısında ne gibi bir konu ortaya çıkarsa, ona katılırdı. Gü­lüşmeye de nezâketle katılırdı. Kendisi de şaka sözler söylerdi. Herhangi bir kabi­lenin değerli bir mensubu gelirse, ona mevkiine göre saygı gösterir ve: "Her mille­tin üstün insanına değer verin" buyururdu. Hal ve hatır sorarken herkese bir ihti­yacı olup olmadığını sorar ve: "İsteklerini bana kadar ulaştıramayanların durum­larını ve ihtiyaçlarını da bana bildirin" buyururdu.

iran'da, bir toplantı esnasmda değerli ve üstün mevkiden bir insan gelirse ona saygı için herkesin ayağa kalkması adetti. Devlet adamlarının ve asilzadelerin sa­raylarında yapılan toplantılarda insanların ellerini göğüslerine koyarak ayakta beklemeleri değişmez bir kuraldı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem müs-lümanları bu gibi hareketlerden menetti ve: "Kendisinin karşısmda insanların say­gı için ayakta beklemelerinden hoşlanan kişi, kendi yerini cehennemde aramalıdır" buyurdu.[106] Şüphesiz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kendisi sevgi seline kapılarak gelen kimse için ayağa kalkmıştır. Nitekim Fâtıma (ra) çıkıp geldiğinde çok kere ayağa kalkar ve coşkun bir sevgisiyle alnından öperdi. Süt annesi olan Halime Sa'diyye için de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ayağa kal­karak altına şilte sermişti. Aynı şekilde bir gün süt kardeşi gelince onun için de mu­habbetle ayağa kalkmış ve kendisini önüne oturtmuştur.[107]

Herkes kendi seviyesine layık yere oturtulurdu. Hiç kimsenin kalbinde "Başka biri bu yere ondan daha layıktır" diye bir düşünce doğmazdı. Güzel söz söyleyeni över, uygunsuz söz söyleyeni uyarırdı.[108] Bir keresinde iki kişi Allah Resûlü'nün huzuruna geldiler. Biri asilzade, diğeriyse halktan biriydi. Asilzade aksırdı ama îs-lâmî usûle göre "elhamdülillah" demedi. Öteki de aksırdı ve "Elhamdülillah" de­di. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem her zaman yaptığı gibi "yerhamükel-lah" dedi. Asilzade olan, neden kendisine de öyle demediğini sorunca Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem: "O Allah'ı anınca ben de andım, sen Allah'ı unuttun ben de seni unuttum" diye cevap verdi.[109]

Hiçkimseye ait şikayet, hata veya ayıbı kendisine getirmemelerini sahabe-i ki­rama ısrarla tembih etmişti. "Dünyadan ayrılırken herkes hakkında iyi duygularla gitmek istiyorum" buyururdu.[110][111]

 

İrşâd  Meclisleri

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eğitim ve telkinlerinin feyzi, her ne kadar seferde, evinde, yalnız veya insanlarla beraberken, oturuşunda, kalkışında, kısacası her an ve her zaman sürekli fışkırmaktaysa da bundan istifâde edebilenler ancak tesadüfen orada bulunanlar olurdu. Bu yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem insanların önceden haberdâr olmaları ve yararlanmak isteyenlerin gelebilmeleri için eğitim ve irşâd için özel vakitler belirlemişti.

Bu toplantı ve sohbetler genellikle peygamber mescidinde yapılırdı. Peygam­ber mescidinde küçük bir avlu vardı. Allah Resulü bazan oraya otururdu. Öncele­ri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in oturması için özel bir yer yapılma­mıştı. Dışardan yabancılar geldiklerinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'i tanımakta güçlük çektiklerinde sahabe-i kiram Hz. Peygamber'e ait toprak­tan küçük bir çardak yaptılar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem orada otu­rur, sahabe de iki tarafına halka yaparak otururlardı.[112][113]

 

Meclis Adabı

 

Bu toplantılara gelenler için herhangi bir engel yoktu. Örneğin bedeviler o görgü­süz tavırlarıyla gelir ve fütursuz sorular sorarlardı. Böyle toplantılarda Hz. Pey­gamberin karakteri şaşkınlık veren bir görüntüye bürünürdü. O, Son Peygamber olarak karşıda durmaktır. Sahabe-i kiram eşsiz bir sadakatla bağlı köleler gibi mü­barek huzurunda durmaktadırlar. Bir kişi gelmekte ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le çevresini kuşatmış oturan tabileri arasmda görünüş bakımından hiçbir fark görmeyerek: "Muhammed kim?" diye sormakta, sahabe-i kiram da: "iş­te şu yaslanmış oturan, al benizli adam!" diye cevap vermektedirler. Gelen bedevi: "Ey Abdülmuttalib'in oğlu! Sana çok kaba bir tarzda sorular soracağım, sakın kız-mayasın" demekte, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise soru sormasına memnuniyetle izin vermektedir.[114]

Bütün bu sadelik, alçak gönüllülük ve tevâzuya rağmen bu toplantılar, ciddi­yet, vakar ve peygamberlik adabının tesirleriyle dolu olurdu. Bunlar; Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in talimat ve telkinlerinin çizgisiyle, ahlâk, din ve ne­fislerin kötülüklerden arındırılmasıyla sınırlı olurdu. Bunun dışındaki hususlar, peygamberlik yetki ve makamının dışındaydı. Ama bazı insanlar son derece önem­siz ve basit şeyler sorarlardı. Mesela "Ey Allah Resulü! Babamın adı nedir? Devem kayboldu, acaba nerededir?" türünden sorular gibi. Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem bu tür sorulardan hoşlanmazdı.

Bir keresinde bu türden anlamsız bir soru sorulunca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in canı sıkıldı ve: "Doğru dürüst soracak birşeyin varsa cevap ve­reyim" buyurdu. Hz. Ömer (ra), Allah Resulü'nün çehresine bakınca, canının sıkıl­dığını gördü ve bütün içtenliğiyle: "iyi ettin!" dedi.[115]

Hiç kimse O'nun karşısında ayakta dikilerek soru sormazdı. Bir gün biri bu şekilde soru sorunca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şaşkınlıkla baktı. Bir konu bitirilmeden başka bir konuya geçilmemesi de Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'in prensibiydi. Bazan konuşma yaptığı sırada meclis adabını, konuşma ve toplantı usûlünü hiç bilmeyen, çölde yaşayan bir bedevi gelir, ko­nuşmanın tam ortasında birşey soruverirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem, konuşmasını sürdürür, bitirdikten sonra ona dönerek sorduğu sorunun cevabını verirdi. Bir keresinde yine konuşma yapıyordu. Bir bedevi geldi ve gel­mesiyle birlikte hiç beklemeden "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem konuşmasına devam etti. Oradakiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in duymadığını sandılar. Bir iki sahabî: "Duydu ama hoşuna gitmedi" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem konuşmasını bitirdikten sonra: "Soru soran nerede?" diye araştırınca bedevi: "Be­nim, buradayım" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sorusuna ceva­ben: "İnsanlar, emanete ihanet etmeye başladıklarında" diye cevap verince, o ki­şi: "Emanete nasıl ihanet edilecek?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "iş ve yetki, ehil olmayanların eline geçince" diye ce­vap verdi.[116][117]

 

Toplantı  Zamanları

 

Bu tür toplantılara ayrılan zaman, özellikle sabah vaktiydi. Sabah namazından son­ra Allah Resulü oturur ve manevi feyizler çeşmesi akmaya başlardı. Bazı rivayet­lerden, her namazdan sonra peygamberin yerinden kalkmayıp beklediği ve top­lantı yapıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Tebük gazvesine katılmayışından dolayı, kendisi hakkında azar âyeti nazil olan Ka'b b. Mâlik (ra) bu tür toplantılara gelerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kendisinden memnun olup olmadığı­nı öğrenmeye çalışırdı. Bizzat kendi ifadesi şöyledir:

"Hz. Peygamber'in yanına gidip selam verirdim. Bu sırada Allah Resulü, na­mazdan sonraki toplantısında olurdu. O zaman kendi içimden "Acaba selamıma karşılık vermek üzere dudağını oynattı mı oynatmadı mı?" diye düşünürdüm."[118]

Sabah namazından sonraki toplantılarında Allah Resulü arasıra vaaz ederdi. Tirmizî ve Ebu Dâvûd'da Irbâd b. Sâriye'den şöyle bir rivayet nakledilmiştir.:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün sabah namazından sonra çok etkili bir vaaz verdi. Konuşmanın tesiriyle gözler yaşardı ve kalpler heyecanla coştu."[119]

Namazdan sonra yapılan toplantılarda öğüt ve nasihatler verilir ve meseleler ayrıntılı olarak konuşulurdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu vakitle­rin dışında da birtakım hakikat ve hikmetleri açıklamak için özel toplantılar yapar­dı. Şu ifadelerle tanımlanan toplantılar işte bu tür toplantılardı:

" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birgün insanlarla görüşmek için dı­şarı çıkmıştı."[120]

Herkese hitaben konuşma yapacağı zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem hiç kimsenin feyizden mahrum kalmasını istemezdi. Bu yüzden toplantıla­ra gelip de oturup dinlemeden gidenlere çok kızardı. Bir defasmda ashabıyla bir­likte mescidde otururken, üç kişi geldi. Biri kalabalık arasında küçük bir yer bula­rak oturdu. İkincisi ortada yer bulamadığından herkesin gerisinde oturdu. Fakat üçüncüsü "Yer bulamadım" diyerek dönüp gitti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem konuşmasını bitirdikten sonra:

"Onlardan biri Allah'a sığındı, Allah da onu sığındırdı. Biri haya edip utandı, Allah da ondan haya etti. Bir diğeri Allah'tan yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çe­virdi." buyurdu.[121]

Konuşma ve öğütler, ne kadar etkili tarzda yapılırsa yapılsın, insan, mizacı ge­reği dinlemekten usanır. Öğütler ve konuşmalar etkisiz hale gelir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu gerçeği gözönünde tutar, öğüt ve nasihat toplantıla­rını aralıklarla yapardı. Buhârfde îbn Mes'ud (ra)'m şu rivayeti vardır:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bıkmayalım diye ara vererek top­lantılar yapar, bizlere öğüt ve nasihatler verirdi."[122]

 

Kadınlara Özgü  Toplantılar

 

Bu meclislerin feyzi sadece erkeklerle sınırlı değildi. Kadınlar, kendileri için daha az fırsat düştüğünden onlar için de özel bir toplantı günü belirlenmesi yönünde bir istekte bulunmuşlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bu isteği kabul etti ve onlara da vaaz ü nasihatta bulunmak için özel bir gün belirledi.[123]

Şer'î meselelerle ilgili her çeşit soruya izin veriliyor ve sahabe-i kiramın hanım­ları, kadınlarla ilgili mahrem sorular soruyorlardı. Bununla birlikte mahrem bir mesele böyle genel bir toplantıda soru halinde ortaya getirildiğinde, Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem son derece haya eder ve edebinden dolayı rahatsız­lık duyuyordu. Bu tür mahrem meseleleri açık toplantılarda erkekler bile sorardı. Nitekim sahabeden biri şöyle bir soru sormuştu: "İnsan kendi eşini başkalarıyla birlikte görürse hüküm ne olur?" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu so­rudan son derece rahatsız oldu ve o kişiyi azarladı.[124][125]

 

Hz.  Peygamber'in  Yol  Gösterme  Tarzı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bazan karşısındakilere imtihan eder gibi sorular sorar, bununla insanların anlayış kabiliyetlerini, nasıl düşündüklerini ve kavrama yeteneklerinin sağlam olup olmadığını ölçerdi. Abdullah b. Ömer (ra) şu­nu anlatmıştır: "Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Yaprakla­rı dökülmeyen, müslümana benzeyen ağaç hangisidir?" diye bir sordu. Ordakilerin zihni, ormandaki ağaçlara gitti. Benim aklıma hurma ağacı geldi. Fakat küçük oldu­ğum için cevap vermeye cesaret edemedim. Sonunda insanlar cevabı bilemeyerek: "Ey Allah Resulü siz söyleyin" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de;

"Hurma ağacı" buyurdu. Abdullah b. Ömer (ra): "Keşke cesaret göstererek aklıma gelen bu cevabı söyleyeseydim" diye hayatı boyunca pişmanlık duymuştur.[126]

Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyrii vesellem mescide geldi. Sahabe-i kira­mın iki grup halinde oturduklarını gördü. Biri Kur'an-ı Kerim okumakla, zikir ve dua ile meşguldü. Diğeri ise ilmî konularla meşguldü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "ikiniz de güzel ve hayırlı şeylerle uğraşıyorsunuz. Ama Allah Te-âlâ beni öğretici olarak gönderdi" buyurdu. Böyle söyledikten sonra, ilmî konular konuşulan grubun arasına oturdu."[127]

Bu tür toplantılarda, halkın çoğunluğunun bütün incelik ve derinliklerine nü­fuz edemeyecekleri meselelerin görüşülüp konuşulmasından hoşlanmazdı. Nite­kim birgün sahabenin bir toplantısında "kader" meselesi üzerinde konuşuluyordu. Allah Resulü bunu duyunca odasından çıkıp geldi. Mübarek yanakları nar gibi kı­zarmıştı. Sahabe-i kirama hitâb ederek: "Siz bunun için mi yaratıldınız? Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini birbiriyle çatıştırıyorsunuz. Geçmiş milletler bu gibi şeylerden dolayı mahvoldular," buyurdu.[128]

Bu toplantıların bir diğer amacı da, sahabe-i kiramın aralarında anlaşamadıkları meseleleri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in açıklaması, çözemedikleri konulara açıklık getirmesiydi. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yaptığı bir toplantıda, iki kişi böyle bir konuda karşılıklı konuştular. Biri, "Düşman­la karşı karşıya geldiğimizde bir kimse övünerek "Haydi bu hamleme cevap ver ba­kayım, ben Gıfâr kabilesinin yiğitlerindenim" diyerek mızrak fırlatsa buna ne der­sin?" dedi. Karşısındaki: "Benim kanaatime göre, hiçbir sevap alamaz" diye cevap verdi. Üçüncü bir adam da bu konuşmaları dinledikten sonra: "Benim görüşüme gö­re bunda hiçbir sakınca yoktur" dedi. Farklı görüşler ortaya çıktı, herkes birşey söy­ledi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu konuşmaları dinlediken sonra: "Sevap kazanmakla şöhret elde etme, birbirine aykırı değildir" buyurdu.[129]

Kader hakkında genel görüş şuydu: insanların irade ve yapma gücünü etkisiz hale getirmeye "kader" denir. Kaderde yazılı olanları, hiçbir insanın hareketi orta­dan kaldıramaz. Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bu düşünceyi te­sadüfen yapılan bir toplantıda reddetti ve: "Yapılan işlerin hepsi kaderdir. Allah, insanı hangi işleri yapmaya muvaffak kılarsa, bu onun daha önceden yazılmış ka­deri olur. O bakımdan tevekkül; irâde ve yapma gücünü etkisiz hale getirmek de­mek değildir" buyurdu. Sahabe-i kiram bir cenazeye katılmışlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem oraya geldi. Sahabe bir araya toplanmıştı. Allah Resû-lü'nün elinde bir değnek vardı. Onunla yeri eşmeye başladı. Sonra, "Sizden hiçbiri yoktur ki, cennet veya cehennemdeki yeri belirlenmiş olmasın" buyurdu. Onlar­dan biri: "O halde kendi kadepmize boyun eğerek salih amel yapmayı neden ter-ketmeyelim? Mutlu olacak kişi,, kendiliğinden mutlular araşma girecek, talihsiz ki­şi de talihsizler arasına girecek" deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem: "Mutlu kişiler; mutlu kişilerin yaptığı işleri yapmaya muvaffak kılınan kim­selerdir. Talihsiz kişiler ise, günahlarla çepeçevre kuşatılmış olan, onlardan kurtu­lamayan kimselerdir" buyurdu."[130][131]

 

Hz.  Peygamber'în  Toplantılarındaki Neşeli   Davranışları

 

Bu toplantılarda sadece hidâyet, irşâd, ahlâk ve nefislerin kötülüklerden anndınlma-sıyla ilgili konuların konuşulmasına ve sahabe-i kiramın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Önünde sanki başlarma kuş konmuş da onu ürkütmemek için ha­reketsiz oturan kimseler gibi durmalarına rağmen bu toplantılar, neşeli konuşmalar­dan, gönül açıcı tatlı sohbetlerden de uzak değildi. Birgün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem böyle bir toplantıda şöyle buyurdu: "Bir kişi cennette Allah'tan, bağ-bahçe ve tarla işleriyle uğraşmayı istedi. Allah Teâlâ ona: "Cennette istediklerini el­de edemedin mi?" diye sordu. O kul da: "Evet, ama ben eker ekmez hemen arkasın­dan yetişivermesini istiyorum" dedi. Nitekim ektiği tohumlar hemen bitti, büyüdü ve biçilecek hale geldi." Orada bir bedevi oturuyordu. Bu anlatılan üzerine şöyle de­di: "Bu mutluluk sadece ziraatle uğraşan Kureyşli veya ensar müslümanlarına nasip olur, halbuki biz ziraatçı değiliz" deyince Allah Resulü güldü.[132]

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna bir adam gedi ve: "Ben mahvoldum," dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Neden?" diye sordu. Adam: "Ramazan'da eşimle yattım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bir köle azad et" buyurdu. O kişi: "Fakirim, köleyi ner-den bulayım" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "iki ay oruç tut" buyurdu. Bunun üzerine adam: "Bunu da yapamam" deyince Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem: "Altmış yoksula yemek yedir" buyurdu. Bunun üzerine o adam: "Buna da gücüm yetmez" dedi. O sırada bir yerden bohça dolusu hurma ge­tirilmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bunu al götür ve yoksullara dağıt" buyurunca adam: "Seni peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bütün Medine'de benden daha fakiri yoktur" dedi. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem elinde olmadan güldü ve: "Peki o halde al götür ken­din ye" buyurdu.[133][134]

 

Peygamberimizin  Sohbet Ve   Toplantılarının   Feyzi

 

Bir keresinde Ebu Hüreyre (ra): "Ey Allah Rasulü! Sizin huzurunuzdayken dünya bize hiç geliyor, aklımızın ucundan bile geçmiyor. Ama eve gidip de çoluk çocu­ğumuzun arasına girince durum değişiyor" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de cevaben: "Eğer aynı hal devam etseydi melekler sizi ziyarete gelirdi" buyurdu.[135]

Bir keresinde Hanzala (ra) Allah Resûlü'nün mübarek huzuruna geldi ve: "Ey Allah Resulü! Ben münafık oldum: Mübarek huzurunuzda siz cennet ve cehenne­mi anlatırken onların hepsi gözlerimin önüne geliyor. Ama çoluk çocuğumun ara­sına katıldığım zaman hepsini unutuyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Eğer dışarı çıktıktan sonra da buradaki haliniz aynı şe­kilde devam etseydi, melekler sizinle tokalaşırdı" buyurdu.[136][137]

 

Hz.   Peygamber'ın   Hutbeleri

 

Konuşma ve hitabet, peygamberliğin son derece önemli bir yönüdür. Nitekim Al­lah Teâlâ, Musa (as)'ın peygamber olarak geldiğini duyurmak için Firavun'a git­mesini istediğinde Musa (as) dua ederek şöyle demişti:

"Ey Allahım! İnsanlar sözümü iyi anlasınlar diye, dilimdeki düğümü —kekeme­liği— gider!" (Tâhâ 20/27) Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed sallallahu aley­hi vesellem'e Allah Teâlâ'nın bir lütfü olarak kusursuz bir şekilde hitabet ve konuş­ma yeteneği verildiği için Rabbİnin nimetine şükür olarak şöyle buyurmuştur:

"Ben, Araplar'm en akıcı konuşanıyım."

"Ben, bütün konulan en güzel anlatan biri olarak gönderildim."

Araplar arasında bütün kabileler, sadece kendilerinin en güzel ve en düzgün konuştuklarını iddia etseler de, bütün Arabistan'da bu bakımdan sadece iki kabile göze çarpıyordu: Kureyş ve Hevâzin. Kureyş zaten Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem'in kabilesiydi. Hevâzin ise; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in aralarında büyüdüğü bir kabile olduğundan Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem:

"Sizin en güzel ve en düzgün konuşanınızım"[138]"Kureyş'tenim ve dilim Sa'd kabilesinin[139]dilidir" buyurmuştur.[140]

 

Anlatım  Tarzı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem son derece sâde konuşurdu. Konuşmak için odasından çıktığında hükümdarlar gibi, ne muhafızları olurdu, ne de hatipler gibi şatafatlı elbiseler giyerdi. Elinde sadece asası olurdu. Arasıra elindeki yayma yaslanarak da konuşurdu.[141] Ibn-i Mâce'de bildirildiğine göre: Allah Resulü mes-cidde konuşurken elinde asa olurdu ve savaş alanında konuşmak için ayağa kalk­tığında ise yaya yaslanarak konuşurdu.

Cuma ve Bayram namazı hutbelerinin zamanı zaten belirliydi. Bunun dışında­ki hutbeleri —konuşmaları— için belirli bir zaman olmazdı. Gerektiği anda hutbe hazırlığı yapılır, konuşmasmı gerçekleştirirdi. îşte bu yüzden düz arazide, minber­de, deve üstünde, nerede ve nasıl ihtiyaç duyulmuşsa orada konuşmasını yapmış­tır. Her ne kadar ihtiyaç görüldüğü için arasıra uzun konuşmalar yapmak zorun­da kalmışsa da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in konuşmaları genellik­le kısa ve özlü olurdu.

Öğüt ve nasihate ilişkin sözleri, ihbarı —haber veren— cümleler içinde anlat­masına rağmen sözü daha da etkili kılmak istediği zaman konuşmasına genellikle soru sorarak başlardı. Huneyn savaşında ensarın karşısında yaptığı konuşma, baş­tan sona soru-cevap şeklindedir. Veda Haccı'nda yaptığı konuşmada ve ilerde an­latılacağı gibi diğer bütün konuşmalannda şu özellikler açık bir şekilde görülmek­tedir: Konuşma heyecanı ve anlatım coşkusu öyle bir hal alırdı ki, gözleri kızarır, sesi toklaşır, öfkesi artar, kol ve parmakları gittikçe yükselirdi. Sanki bir orduyu sa­vaşa hazırlar gibi konuşurdu.[142] Konuşmanın heyecanından, mübarek vücudu tit­rer, sarsılırdı.[143] Kollarını hareket ettirirken yaprak hışırtısı gibi ses gelirdi.[144] Elini bazan yumar, bazan açardı. Abdullah b. Ömer (ra) böyle heyecanlı bir konuşmayı şu cümlelerle tasvir etmektedir:

"Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselîem'i minber üzerinde şöyle ko­nuşurken dinledim: "Sonsuz güç ve azametin sahibi olan Yüce Allah!.. Yerleri ve gökleri avucunun içine alacak" dedi ve yumruğunu kapadı. Sonra tekrar tekrar yumruğunu açıp kapamaya başladı. Mübarek vücudu bazan sağa, bazan sola eği­liyordu. Öyle ki altındaki minberin sallandığını gördüm ve kendi kendime, "Aca­ba Peygamber, minberle birlikte devrilir mi?" diye sormaya başladım."[145][146]

 

Hz.  Peygamber'in  Konuşma  Tarzları

 

Hadis kitaplarında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in konuşmaları ve O'nun parça parça ifadeleri özel bir sıralama yapılmadan bir araya toplanmıştır.

Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in değişik yönleri vardı. Bu değişik yönlerin etkisi, anlatış tarzına yansırdı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir din davetçisiydi, savaşlar kazanan bir komutandı, hakka çağıran bir vaizdi, or­du komutanıydı, davaları çözen bir hakimdi ve en önemlisi Son Peygamberdi. Cynun bu değişik yönleri, konuşmalarında ve harikulade anlatımında büyük fark­lılıklar oluşmasına neden olmuştur. Belagatın gereği de budur. Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem, bir din davetçisi olarak konuştuğunda, konuşmasmda kes­kinlik ve heyecan olurdu. O zamanki durumu tam anlamıyla bir ordu komutanı­nın durumu gibi olurdu. Nitekim "Yakın akrabalarını —yanlış gidişlerinden dola­yı— uyar!" (Şu'arâ 26/214) âyeti nazil olunca Allah Resulü sallallahu aleyhi vesel­lem bütün Kureyşliler'i toplayarak bir konuşma yapmak istedi. Ebu Leheb'irt az­gınlığı bu konuşmayı tamamlamasına fırsat vermedi. Yine de Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in ağzından o sırada çıkan birkaç cümleden, Onun nasıl güçlü ve etkili konuştuğu anlaşılabilir. Safa tepesine çıkarak önce "Yâ Sabâhâh!" diye haykırdı. Bu cümle Araplar arasında; sabah vakti bir kabile başka bir kabile­ye ansızın saldırdığı zaman feryâd ü figân ederek söylenirdi. Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in bu nidasını işiten herkes irkildi ve koşarak etrafına top­landı. O da şöyle buyurdu:

"Söyleyin! Size şu dağın eteğinden bir ordu gelmek üzeredir! diye bir haber versem bana inanır mısınız?" dedi. Hep birden cevap verdiler: "Şu ana kadar sen­den herhangi bir yalan söz duymadık!" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onların bu cevabını alınca:

"Sizi tam önünüzde duran çok şiddetli bir azaptan sakındırıyorum" buyurdu.

Ebu Leheb, alaycı bir edayla: "Bizi bunun için mi topladın?"[147] " dedi ve öfkeyle ayrıldı..

Huneyn savaşında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bütün ganimet mallarını müellefe-i kulûba —Islâmı yeni kabul edenlere ve kalpleri Islama ısındı-rılacaklara— verdi. Ensar müslümanlan ganimet mallarından tamamen mahrum bırakılınca birkaç genç bundan memnun olmadı ve: "Allah Peygamber'i bağışla­sın, Kureyş'e veriyor da bizi bırakıyor. Halbuki bizim kılıç lanmızdan kan damlı­yor" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bundan haberdâr olunca, bütün ensarı bir çadır altında topladı ve konunun ne olduğunu sordu. Toplanan­lar: "Birkaç tecrübesiz genç böyle söylemiş olabilir. Aklı başında ve yetkili insanla­rımız bu konuda tek kelime söylememişlerdir" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine ayağa kalkarak şöyle bir konuşma yaptı:

"Ey ensar topluluğu! Sizi hak yoldan sapmış bulmuştum da Allah benimle sizi hidâyete erdirip doğru yola getirmedi mi? Siz darmadığınıktınız, Allah benimle sizi bir araya toplamadımı? Muhtaçtınız, Allah sizi benimle zengin kılmadı mı?" bu­yurdu.

Ensar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in konuşmasının her cümlesi­ne sürekli: "Allah ve Allah Resulü sayesinde olmuştur" diyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine: "Neden şöyle demiyorsunuz? Ey Mu­hammed! Bütün insanlar seni yalanlarken, bize geldin de biz seni tasdik ettik. Sa­na yardım eden hiçbir kimse yokken, biz sana yardım ettik. Sen yurdundan çıka­rılmışken, sana barınak verdik. Sen muhtaçken, biz sana yardım eli uzattık," Bun­dan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem asıl itiraza şöyle cevap verdi:

"Herkes deve ve koyunlarını alıp giderken, siz evlerinize Peygamberinizi ala­rak gitmeyi arzu etmez misiniz? Allah'a andolsun ki, sizin götürdüğünüz, hepsi­nin alıp götürdüğünden daha hayırlıdır."

Bunun üzerine bütün ensar: "Hepimiz memnunuz"[148]Yani hepimiz Allah Re­sulü'nü alıp gitmeye razıyız ve bunu arzu ederiz diye bağırdılar. Bu konuşma üze­rinde edebî güzellik ve belagat açısından durulur da iyice incelenirse, küçük bir ki­tap yazılabilecek kadar edebî sanat ve harikuladelikler bulunabilir.

Muzaffer bir komutan olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sadece Mekke'nin fethi sırasında bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmasının, parça parça bö­lümleri hadis kitaplarında zikredilmiştir. Mekke, Araplar için son derece kutsal bir şehirdi. Harem —Kabe ve çevresi—, bir huzur ve güven yurduydu. Orada hiçbir zaman kan dökülemezdi. Mekke'nin fethinde, ilk defa onun azamet eteğine kan le­kesi değdirilmişti. Bu kan lekesi din adına değdirildiği için ona duyalan saygının ebediyyen kaybolması akla gelebilirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in konuşmasında bu iki noktaya ağırlık vermesi gerekiyordu. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sırayla Önce Kabe'nin kutsallağına ve oranın huzur ve gü­ven yurdu oluşuna, orada hiçbir zaman kan dökülemeyeceğine, sonra da müslü-manlar Mekke'ye girdikten sonra Ka'be civannda kan dökülmesine temas ederek, dikkatleri o tarafa çevirdi ve önce sahabe-i kirama hitap ederek şöyle buyurdu:

"Allah Teâlâ yerleri ve gökleri yarattığı gün Mekke'yi haram kılmıştır. O halde orası, Allah'ın haram kılmasıyla kıyamete kadar savaşa ve kan dökmeye haramdır. Benden önce hiç kimseye helal olmadığı gibi benden sonra da hiçkimseye helal ol­mayacaktır. Birkaç saat dışında benim için de asla helal olmadı. Orada ne av kova­lanır, ne dikeni kesilebilir. Ne otu biçilebilir, ne de orada kaybolan birşey, kaybeti-ğini arayanın dışındakine helal olabilir."

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in en muhteşem ve en önemli ko­nuşması, Veda Haccı'nda Arafat'ta yaptığı Veda Hutbesi'dir. Bu hutbe, birtakım emir ve hükümleri ihtiva ettiği için hitabet bakımından normal olarak kuru ve yavan olması gerekirdi. Çünkü birtakım maddelere bağlı kalan konuşmalar ve birtakım özel meseleleri sıralayan nutuklar normalde coşku ve akıcılık taşımaz. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu hutbesinin söyleniş tarzı, kelimelerin seçimi, cümlelerin akıcılığı, üslûbun berraklığı, heyecan verici ve et­kileyici kelimlerin seçimi, bu konuşmayı en belîğ ve en harikulade hutbeler ara­sına sokmuştur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dinleyicilerine ko­nuşmasının önemini anlatmak için Allah'a hamd edip şükrettiken sonra şöyle buyurdu;

"Ey insanlar! Sözlerimi iyi dinleyin!! Çünkü bilmiyorum, belki de şu seneden sonra sizinle burada, bu ayda, bu şehirde bir daha görüşemeyebilirim."

Sâde bir ifâdeyle bu söz: "Muhtemelen bu ömrümün son yılı olabilir" demekti. Fakat bu ayrıntı ve bu anlatış tarzı, ifade edilmek istenen o anlama başka bir vur­gu ve güç vermiştir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Müslümanların namusu, canı ve malı bütün müslümanlara haramdır" buyurdu. Söylemek istediği bu manayı şu harikulade ifade tarzıyla belirtti:

"Biliyor musunuz bu hangi gündür?"

İnsanlar:

"Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Bu haram gündür! Bu şehir hangi şehirdir biliyor musunuz?" diye sordu.

İnsanlar:

"Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler.

Hz. Peygamber:

"Haram şehirdir! Bu ay ne ayıdır biliyor musunuz" diye sordu.

insanlar:

"Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler.

Hz. Peygamber:

"Haram aydır," dedi.

insanların kafasında bu günün, bu ayın ve bu şehrin haram oluş düşüncesi ta­zelenince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem asıl maksadını şöyle açıkladı:

"Allah sizin kanınızı, malınızı, namusunuzu size bu ayınızda, bu şehrinizde, bu gününüzde haram kıldığı gibi, haram kılmıştır. Benden sonra geriye dönüp de küfre düşerek birbirinizin boynunu vurmayın!" buyurdu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şu sözleriyle de birlik, beraberlik ve eşitlik öğretisini sunmuş ve tek bir ümmet olma talimatını vermiştir:

"Rabbiniz tek, babanız da tektir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en şerefliniz, günahlardan en çok sakınanı-nızdır." Arapların geçim kaynağı yağmacılıktı. Fakat haram aylar olan dört ay bo­yunca hareketsiz duramaz, oturup bekleyemezlerdi. O yüzden bu ayları evirip çe­virerek yerlerini değiştirir ve bu aylar arasında zaman atlaması yaparlar, buna da "Nesî" derlerdi. —Güya unutarak ayların başı sonu değişmiş olurdu ve bunun da farkına varmadıklarını ileri sürerlerdi.— Kur'an-ı Kerim bunu şu buyuruğuyta >ne-netmişti:

"Nesî, küfürde fazlalaşmadır." (Tevbe 9/37)

Hz. Peygamber konuşmasında bunu şu cümlelerle anlatmıştır:

"Zaman döne dolaşa Allah'ın yeryüzünü ve gökleri yarattığı gündeki düzen ve tertibine gelmiştir."

Bunlar dışında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in, bir de öğretici ve öğüt verici yönü vardı. Bu yönüyle yaptığı konuşmalar, sade olmasına rağmen on­larda da belagat vardır. Ahlâkî öğüt konuşması için akıcı cümle yapılarına, güçlü kelimelere, şatafatlı cümlelere, teşbih ve istiarelere ihtiyaç yoktur. Böyle bir konuş­mada, yalın sözler, açık cümleler ve kısa terkiblerle söylemek istenilen şeyi kafala­ra sokmaya ihtiyaç duyulur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu yö­nüyle yaptığı konuşmalar baştan aşağı bu türdendir. Medine'ye geldikten sonra mübarek ağzından çıkan ilk ifade şuydu:

"Ey insanlar! Selamı her tarafa bol bol verin. Herkese yemek ikram edin. İnsan­lar uyurken siz namaz kılın, cennete esenlikle girin."

Ibn-i îshâk'ın rivayetine göre Medine'de ilk kıldığı cuma namazında okuduğu hutbede Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, önce Allah'a hamd ü sena et­tikten sonra şu konuşmayı yapmıştı:

"Allah'a hamd ve senadan sonra; Ey insanlar! Kendiniz için önceden azık ha­zırlayın! Biliyorsunuz ki, biriniz yıldırımla vurulmuş gibi cansız yere düşüp sürü­lerini çobansız bıraktığı ve Allah'ın huzuruna tercümânsız, vasıtasınz ve rehbersiz gittiği zaman Allah Teâlâ ona: "Elçim sana gelip tebligatta bulunmadı mı? Sana ih­tiyacından fazla mal verdiğim halde sen kendin için ne hazırladın?" diye soracak­tır. O zaman sağınıza solunuza bakacak, birşey bulamayacak, sonra önünüze baka­cak, cehennemden başka birşey göremeyeceksiniz, içinizde kendini ateşten bir hurma parçası ile de olsun kurturabilecek olan bunu yapsın. Şayet bulamazsa gü­zel bir söz söyleyerek buna çalışsın. Çünkü iyilik on mislinden yediyüz misline ka­dar arttırılır. Hepinize Allah'ın selam ve rahmetini dilerim."

Bundan sonra, başka bir vesilede ise Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Allah'a hamd olsun. Ben sadece Allah'a hamd eder ve O'ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığmıyorum. Allah kimi hidayete sevkederse artık hiçkimse onu hak yoldan ayıramaz. Kimi de hak yoldan uzak kılmışsa hiç kimse onu hak yola getiremez. Bütün varlığımla ina­nıyorum ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Yalnız O vardır, ortağı yoktur. Şüphesiz sözlerin en güzeli, Allah'ın Kitabı'ndaki sözleridir. Kalbini Allah'ın sözleriyle süs-lendirene, küfür ve şirkten vazgeçip müslümanlığa girene, Allah'ın sözünü insan­ların sözlerine tercih edene ve onu kabul edene ne mutlu! Sözlerin en güzeli ve be-lîği Allah'ın sözüdür. Allah'ın sevdiğini seviniz. Bütün kalbinizle Allah'ı seviniz. Allah'ın kelâmından, Allah'ın zikrinden usanmayınız. Allah'ın sözlerine karşı yü­rekleriniz katılaşmasın. Allah'a kulluk ediniz, Allah'a hiçbirşeyi ortak koşmayınız, Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa, Öylece korkunuz. Ağızlarınızla söylediğiniz güzel sözleri, Allah katında doğrulatınız. Birbirinizi Allah'ın Yüce Zâtı'nın rızasını kazanmak için seviniz. Al! ılı Teâlâ kendisine verilen sözden cayılmasına gazap eder. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun."

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir konuşma yaptı. Orada sadece beş şey söyledi:

"'Şüphesiz Allah uyumaz ve uyumak O'nun sânına yakışmaz. Teraziyi indirir kaldırır. Gece yapılan amel, gündüz yapılan amelden önce O'na ulaşır. Gündüz ya­pılan amel de gece \ .ıpılan amelden Önce O'na ulaşır. Allah'ın perdesi nurdur."

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Cuma hutbelerinde genellikle Al­lah'a bağlılıktan, yumuşak kalplilikten, güzel ahlâktan, kıyamet azabmdan kork­maktan, kabir azabından çekinmekten, Allah'ın birliğine inanmaktan ve O'nun sı­fatlarını bilmekten bahsederdi. Hafta içinde önemli bir olay meydana gelmişse, onun hakkında açıklamalarda bulunurdu. Çoğu kez öyle yapardı ki, yeni bir hut­be yerine Kur'an-ı Kerim'in günün yorumunu içeren etkili bir sûresini okurdu. Ge­nellikle böyle durumlardaki Cuma hutbelerinde Kâf sûresinden uzun bir bölüm okurdu. Bayram hutbelerinde bu konuların dışında, sadaka vermeye özellikle ağır­lık verirdi. Gerektiği yerlerde ani konuşmalar da yapardı. Bu konuşmalarda zama­nın şartlarına uygun olan konulan açıklardı. Bir keresinde güneş tutuldu. Tesadü­fen küçük yaştaki oğlu Hz. İbrahim vefat etmişti. Araplar'ın iddialarına uyan bazı kimseler, "Güneş İbrahim'in ölümü yüzünden tutuldu" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem aşağıdaki konuşmayı yaptı:

"Allah'a hamd ve şükürden sonra; Ey insanlar! Şüphesiz ay ve güneş Al­lah'ın işaretlerinden iki işarettir. îkisi de insanlardan birinin ölümünden dolayı tutulmazlar.

Daha önce görmediğim şeyler gördüm. Hatta cennet ve cehennemi bile. Şüphe­siz Deccâl fitnesi gibi, kabirlerde fitneye yakalanacağınız da vahiy yoluyla bana bil­dirildi. Sizden birine gelinecek ve ona benim hakkımda "Bu adamı nasıl bilirsin?" denilecektir. Kesin iman sahibi olanlar: "Bu Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Bize açık deliller ve hidâyetle geldi, biz de O'nun davetine uyup kendisine tabi olduk" diyecektir. Şüpheci kimse ise: "Bilmiyorum, insanların birşeyler söylediğini duy­dum, ben de tekrarladım" diyecektir.

Gireceğiniz her yer de bana gösterildi. Cennet öyle gösterildi ki elimi uzatıp için­den bir salkım koparmak istesem koparabilirdim. Fakat elimiz, uzatmaktan sakındı­rıldı. Sonra cehennem gösterildi, İçinde bir kadının, kedisi yüzünden azaba uğradı­ğını gördüm. Çünkü bu kadın kedisini bağlamış, ne kendisi beslemiş, ne de artıklar­la beslenmesi için serbest bırakmıştı. Ebu Sümâme Amr b. Mâlik'i cehennemde gör­düm. O, "Güneş ve ay ancak büyüklerden birinin ölümü üzerine tutulur" derdi. Gü­neşle ay Allah'ın size gösterdiği âyetlerden iki âyettir. Sizler ay ve güneş tutulması­nı görünce, tutulma geçinceye kadar namaz kılmaya devam edin."[149]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bid'atı reddedip sünnete yapışma konusunda okuduğu şu kısa hutbe, —sözlerinin değişik olmasıyla birlikte— pek çok kitapta nakledilmiştir.

"Sadece iki şey vardır: Söz ve amel. Sözün en güzeli Allah'ın sözüdür. Amelle­rin en güzeli Hz. Muhammed'in yaptığı ameldir. —En güzel yol, Muhammed sal­lallahu aleyhi vesellem'in yoludur.— Dikkat —dinde— uydurma şeylerden — bid'atlerden— sakının. —Dininize uydurma şeyler sokmaktan sakınınız.— Çünkü en fena şeyler, sonradan çıkarılan uydurma şeylerdir. Bu gibi uydurma şeyler bi­rer bid'attır. Her bid'at da dalâlettir. Zaman uzayıp da kalpleriniz katılaşmasın. Her gelecek yakındır. Gelmeyecek olansa uzaktır. Bedbaht, anasının karnında bed­baht olandır. Bahtiyar olan ise, başkasının halinden ibret alandır. Mü'minlerle sa­vaşmak küfür, dine sövmek fısktır. Bir müslümanın üç günden fazla kardeşine küs durması caiz değildir. Yalandan kesinlikle sakınınız."[150]

 

Hz.  Peygamber'in Konuşmasındaktl  Etkileme  Gücü

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in konuşmaları, kalpleri yumuşatma ve et­kilemede gerçekten mucizevî idi. Taştan katı kalpler bile O'nu dinledikten sonra bir­kaç saniye içinde muma dönerdi. Mekke'de bir keresinde Hz. Peygamber sallalîahu aleyhi vesellem, Necm sûresinin âyetlerini insanlara okuyup dinletince kafa ve gö­nüllerde öyle bir etkileme oldu ki, müslümanlar zaten müslüman, ama Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'le birlikte tanınmış kafirler bile secdeye kapandılar.[151]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in cahiliye döneminden kalma sihir, büyü gibi işleri yapan bir dostu vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i hâşâ— delirmiş diye duyduğundan tedavi etmek maksadıyla geldi. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem de onun önünde kısa bir konuşma yaptı. O: "Mu-hammed şunu bir daha tekrarla" dedi ve bu sözü birkaç defa tekrarlattı. Sonunda şöyle dedi: "Ben şairlerin şiirlerini ve kahinlerini sözlerini dinledim, fakat bu söz­ler bambaşka birşey" dedi."[152]

Bir keresinde yeni müslüman olmuş bir kabile göçederek Medine'ye gelip yer­leşti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onlara yardımcı olmayı gerekli gör­dü. Peygamber mescidinde bütün müslümanlar toplanınca Allah Resulü bir ko­nuşma yaptı. Bu konuşmada, bütün insanlann tek soydan geldiğini bildiren Kur'an âyetini okudu:

"Ey insanlar! Sizi tek bir varlıktan yaratan Allah'tan korkun." (Nisa 4/1)

Sonra Haşr sûresinin şu âyetini okudu: "Her nefis yarın için ne hazırladığına bir baksın." (Haşr 59/18)

Bu âyetleri okuduktan sonra: "Para, elbise, buğday, hatta kuru hurmadan bir parça ne olursa olsun Allah yolunda verin" buyurdu. Medine müslümanlarırun malî durumunun nasıl olduğu siyer kitaplarının her sayfasında görünür. Ama bu­nunla birlikte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in etkili ve gönüllere işle­yen konuşmasıyla öyle bir duygulanma, öyle bir coşkunluk meydana geldi ki, her şahabı yanında ne varsa çıkarıp verdi. Bazıları elbiselerini çıkarıp verdiler. Bazıla­rı evlerine gidip kendi yiyecekleri olan bir avuç buğdaylarını getirip verdiler. Bir ensarî gitti ve evinden güç taşıyabildiği para torbasını alıp getirdi ve Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna koydu. Ravinin anlattığına göre, kısa sürede Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in önünde tahıl ve elbiseden olu­şan iki büyük yığın oluştu ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yüzü se­vinçten altın gibi parlamaya başladı.[153]

En sert öfke ortamında, kinlerin en fazla alevlendiği sıralarda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in birkaç cümlesi bütün anlaşmazlıkları çözer, öfkeleri, kinleri söndürür, anlaşmazlıkları ortadan kaldırarak ortamı sevgi ve muhabbet de­nizine çevirirdi. Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin yıllar süren düşmanlık­ları O'nun bu mucizevî konuşmaları sayesinde sevgiye dönüştü. Bedir savaşından önce bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bineğine binip dışa­rı çıktı. Müslümanlarla münafıklar bir yerde beraber oturuyordu. Müslümanlar saygıyla selam verdiler, ama münafıklar küstahça, saygısızca konuştular. îşte bu cümle ortamı tutuşturan bir kıvılcım oldu. Neredeyse herkes birbirine girecekti.

Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birkaç cümle söyleyerek, ateşin üzerine su serpti ve alevlenen duygulan yatıştırdı.[154]

Benî Mustalık savaşından geri dönerken bir mesele üzerinde bazı münafıklar tahrikte bulundular. Muhacirlerle ensar birbirlerinin yakasına yapışmak üzereydi­ler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem durum haber alır almaz hemen gel­di ve öyle bir konuşma yaptı ki birkaç dakika içerisinde muhacir ve ensar yeniden sarmaş-dolaş oldular.[155] ilk olaymda Evs ve Hazrec kabilesi arasında o kadar uyuş­mazlık meydana geldi ki özellikle Peygamber Mescidi'nde kılıçlar kınından çık­mak üzereydi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem minbere çıktı ve konuş­maya başladı. Konuştukça öyle bir etki meydana geldi ki, kardeşlik sevgisinin neh­ri yeniden coşup çağlamaya başladı.[156]

Huneyn savaşında ganimet malının bölüştürülmesi yüzünden ensar arasında hoşnutsuzluk meydana gelince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in nasıl etkileyici tarzda bir konuşma yaptığı hakkında yukarda kısaca bilgi vermiştik. O konuşmanın etkisi şu oldu: Birkaç dakika önce kırgın olan ensar, o kadar içten ağ­ladılar ki sakallan ıslandı ve kalplerinin bütün tozu, kevser suyunun gözyaşı hali­ne gelen o damlaları ile hemen yıkanıp tertemiz oldu.[157]

Mekke'nin fethi sırasmda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ensann tahminin üstünde Kureyş eşrafının canını bağışlayınca onlardan gözlerinde Mu­hammedi ahlâkın yansımadığı kimseler "Şehrine ve sülâlesine duyduğu sevgi Pey-gamber'i kapladı" diyerek bu bağışlamaya karşı çıktılar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem durumu öğrenince bütün ensarı bir araya toplayarak:

"Gerçekten böyle mi söylediniz?" diye sordu. Buna cevap olarak:

"Evet ey Allah Resulü!" dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Şehir ve sülâle sevgisini asla gözönünde bulundurmadım. Ben Allah'ın kulu ve elçisiyim. Ben Allah'ın tarafına ve sizin tarafınıza hicret ettim. Artık benim ya­şamam sizin yaşamanızdır. Benim ölmem sizin ölmenizdir" buyurdu. Bunu duyan ensar heyecanlandı. Gönülleri peygamber sevgisiyle coştu ve ağlamaya başladılar.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in öğüt ve nasihat olarak yaptığı ko­nuşmalar da bu tür konuşmaları kadar etkili oldurdu. Sahabeden biri şu cümlele­riyle onu tasvir etmektedir:

"Sabah namazından sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem öyle bir vaaz etti ki, gözler yaşla doldu, kalpler titredi."

Başka bir toplantıdaki vaazının nasıl etki yaptığını, insanlar üzerinde nasıl de­rin bir tesir bıraktığını Hz. Ebu Bekir (ra)'ın kızı Esma şöyle anlatmaktadır:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hutbe okumak üzere ayağa kalktı. Mezarda her insanın karşılaşacağı sorgu-suali anlattı. Anlattıkça müslümanlar yer­lerinde duramayıp feryâd ü figân etmeye başladılar."[158]

Ebu Hüreyre (ra) ile Ebû Saîd (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir. Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hutbe okuyordu ki mübarek ağzından şu kelimeler döküldü:

"Canım elinde olan Allah'a andolsun ki." Bunu üç kere tekrarladı. Son­ra başını yere eğdi. însanlar o kadar etkilendiler ki herkes bulunduğu yerde başını yere eğerek ağlamaya başladı. Bu olayı anlatanlar şöyle demişlerdir: "Biz de ken­dimizden geçtik, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in neye and içtiğini dü­şünemez olduk."

Enes (ra) diyor ki: "Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir ko­nuşma yaptı. Konuşma o kadar etkileyiciydi ki böyle bir konuşmayı daha önce hiç duymamıştım. Konuşma sırasmda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız." Bu cümleyi söyler söylemez insanlar birden değiştiler ve onları öy­le bir hal aldı ki yüzlerini elbiselerim kapatarak ellerinde olmadan ağlamaya başladılar."

Hz. Peygamber'in ibadetleri

"Ey Muhammed —fırsat bulur bulmaz— ibadet için ayağa kalk ve gönlünü yalnız­ca Rabbine bağla!" (înşirâh 84/7-8)

Dünyada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den başka, nasıl ve ne şe­kilde ibadet yaptığı kesin ve açık bir şekilde bilinebilen hiçbir peygamber yoktur. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem dışında hiçbir peygamberin ibadete ne kadar zaman ayırdığı ve yaptığı ibadetlerin nasıl olduğu bütün hatlarıyla bilinme­mektedir. Nuh (as)'dan hatta Adem (as)'dan başlayarak Musa (as)'a kadar gelen bütün peygamberler Tevrat'ta anlatıldıkları halde hayatlarının ibadet bölümü ta­mamen sessiz geçilmiş, Israiloğullannın kitaplarında bu peygamberlerin nasıl iba­det ettikleri konusu boş geçilmiştir, incil'de ise Hz. îsa hakkında yer yer dua ettiği bildirilmiş, ama bu dinlere inananların kendi peygamberlerine karşı bu kadar ilgi­siz oluşlarından dolayı din ve şeriatın tek dayanağı olan bu en önemli boyut unu­tulup gitmiştir. Müslümanlar baştan sona kadar kendi peygamberlerinin ibadet vakitlerini, o ibadetlerin nasıl yapıldığını, onların çeşitlerini ve inceliklerini, kısaca en küçük ayrıntılarını bile koruma altına alıp bugüne kadar hiçbir değişime uğrat­madan muhafaza ettiklerinden dolayı övünebilirler.[159]

 

Hz.   Peygamber'in   Dua  Ve   Namazı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, peygamber olmadan önce de Allah'a ibadetle meşgul olur, Hirâ mağarasına giderek orada aylarca kalır, tefekkür ve mu­rakabede bulunurdu.[160] Peygamber olur olmaz kendisine nasıl namaz kılınacağı öğretildi. Ama Kureyşli kafirlerin korkusundan dolayı namazı gizlice kılıyordu. Namaz vakti gelince bir dağ sapağına gidiyor, orada namazını kılıyordu. Bir kere­sinde Hz. Ali (ra) ile birlikte bir derede namaz kılıyordu. Tesadüfen Ebu Tâlib çı­kıp geldi. Onları görünce: "Yeğenim! Böyle ne yapıyorsun?" diye sordu. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem durumu anlatarak kendisini Islama davet etti.[161]

Kuşluk namazını Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem herkesin gözleri önünde Harem'de kılardı. Çünkü bu namaz, Kureyş'in inanışında da geçerliydi.[162] Sahih-i Buhârfde şöyle nakledilmiştir: "Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Harem'de namaz kılıyordu. Kureyş'in ileri gelenleri de oturmuş kendi­siyle alay ediyorlardı. Ebu Cehil:

"Şimdi biri gitse de deve işkembesinin pisliğini toplayıp getirse, Muhammed secdeye vardığmda başına koysam" dedi. Nitekim Ukbe bu teklife uyarak istenile­ni yaptı.[163] Namaz kılarken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem açıkça Kur'an-ı Kerim okuyunca kafirler sövüp sayarlardı.[164]

Bir keresinde Allah Resulü Kabe'de namaz kılıyordu. Bazı haydutlar ona karşı* çirkin hareketler yapmak istediler.[165] Bir keresinde bir haydut boğazma ip geçire­rek sıktı. Ama bütün bu eziyet ve engellemelere rağmen Allah'a ibadet hazzı O'nu ibadetine devam ettirdi.[166]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem geceleri kalkarak namaz kılıyordu. Bu gece ibadetleri hakkında çeşitli sahabîlerin değişik rivayetleri vardır. Bir ravi şunu nakletmiştir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem gece boyu namazda ayakta durdu." Ümmü Seleme (ra) diyor ki: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem kısa bir süre uyudu. Sonra kalkarak bir müddet namaz kılmakla meşgul ol­du. Sonra uyudu tekrar kalktı ve namaz kıldı." Kısacası sabaha kadar böyle devam etti. îbn-i Abbâs (ra) da şunu rivayet ediyor: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem gece yarısından sonra kalkar, onüç rekat namaz kılardı." Hz. Aişe'nin riva­yetine göre dokuz rekat kılardı. Hadis bilginleri bütün bu rivayetleri birbiriyle kar­şılaştırarak: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu anlatılanların hepsine göre namaz kılardı. Çünkü her râvi kendi gördüğünü anlatmıştır" demişlerdir. Ge­nellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gece ibadeti, Hz. Aişe (ra) ile îbn-i Abbâs (ra)'ın anlattığı "Gece ibadeti" başlığı altında anlatıldığı gibidir.[167]

Günde kıldığı beş vakit farz namazdan başka Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem hergün en azından sünnet ve nafile olarak otuzdokuz rekat daha namaz kılar­dı, iki rekat sabah vakti, dört rekat kuşluk vakti, altı rekat öğle vakti, altı rekat ikindi vakti, —Hz. Aişe'nin rivayetine göre dört rekat önce, dört rekat da farzdan sonra—, iki rekat akşam vakti, altı rekat yatsı vakti, onüç rekat teheccüd vakti namaz kılardı. Hergün kıldığı vitir namazından başka Evvâbîn namazı, tahiyyet-i mescid namazı ve diğerleri ayrıydı. Bütün sünnetler içinde en çok sabah namazının iki rekat sünnetine şiddetle bağlıydı.[168] Alışkanlığının aksine bir vaktin sünnetini geçirirse onu kaza ederdi. Halbuki şeriatın özüne göre ümmet için bu şart değildir. Medine'de böyle bir olay sadece bir kez meydana gelmişti. Öğle ile ikindi arasında huzuruna bir heyet gel­di. O yüzden Allah Resulü öğle namazından sonraki iki rekatı kılamadı. İkindi nama­zından sonra mübarek eşlerinden birinin odasına giderek iki rekat namaz kıldı. Bu namaz tamamen adetinin dışında olduğu için mübarek eşi neden öyle yaptığını sor­du. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem durumu anlattı. Ümmetin geneli için kılmamayan bir namazın bir kere kaza edilmesi yeterlidir. Ama Hz. Peygamber sal-îallahu aleyhi vesellem başladığı şeyi bir daha terketmeyi sevmediğinden dolayı mü'minlerin annesi Hz. Aişe ile Ümmü Seleme'nin anlattıklarına göre Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem bu kazayı ömrü boyunca tekrarladı.[169]

Ramazan ayında ibadet yapmaktan daha çok zevk alırdı. îbn-i Abbâs (ra) şöy­le der: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zaten cömertlik timsaliydi. Ama Ramazan ayı gelip de Cebrail (as) Kur'an-ı Kerim'i dinletince cömertliğinin bir sı­nırı kalmaz, cömertliği rüzgardan da öne geçerdi.[170] Ramazan ayının son on günü içinde ibadete daha da fazla düşerdi. Hz. Aişe (ra) şöyle diyor: Ramazan'm son on günü gelince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bütün geceleri uyanık ge­çirir, eşlerinden uzak kalır, aile fertlerini ibadet için kaldırırdı.[171] Ramazan ayının bu son on gününde genellikle itikâfa girer, yani bütün vakitlerini mescidde kala­rak422 Allah'ı zikir ve ibadetle geçirirdi.

Her gün Kur'an-ı Kerim okurdu. Ebu Davud'un bir rivayetinde, Kur'an-ı Ke­rim okuma vaktinin yatsı namazından sonraki vakit olduğu,[172] her gün ne kadar sûre okuyacağının belirli olduğu, o miktara göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Kur'an-ı Kerim okuduğu anlaşılmaktadır. Ramazan aymda Kur'an-ı Kerim'i hatmederdi. Gecenin son bölümünde kalkarak müessir bir sûre veya bir­kaç âyet okurdu. îbn-i Abbâs (ra) diyor ki:

"Bir keresinde geceleyin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gece ya­rısından sonra uyandığını, gözlerini oğarak kalktığını, gecenin sessizliği içinde gökyüzünde parlayan yıldızlara bakarak şu âyetleri okuduğunu gördüm."

"Şüphe yok ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda geli­şinde akıl sahipleri için gerçekten âyetler vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. Der­ler ki: "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen çok yücesin, bizi cehennemin azabından koru.

Rabbimiz şüphe yok sen kimi ateşe sokarsan, artık onu hor ve aşağılık kılmış-sındır. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.

Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye —imana— çağrıda bulanan bir çağ­rıcıyı işittik de hemen iman ettik. Rabbimiz günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür.

Rabbimiz, peygamberlerine vaadettiklerini bize ver. Kıyamet gününde de bizi hor ve aşağılık kılma. Şüphesiz Sen vaadine muhalefet etmeyensin.

Nitekim Rableri dualarını kabul ederek cevap verdi: "Şüphesiz ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir amelde bulananın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kimi-nizdendir. İşte hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve uğrumda iş­kence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Bu, Allah katında bir karşılık —se-vap-tır. O Allah ki, sevabın en güzeli O'nun katandadır. (AH îmrân, 3/189-195)

îbn-i Abbâs (ra) diyor ki: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu sırada, baştan başa ruhâniyet ve maneviyât dolu şu etkileyici cümleleri de söylerdi:

"Ey Rabbim! Hamd ve övgü Sana'dır. Sen yerlerin ve göklerin nurusun. Övgü ve hamd Sana'dır. Yerleri ve gökleri ayakta tutan Sen'sin. Hamd ve övgü Sana'dır. Yer­lerin ve göklerin ve oralarda ne varsa hepsinin Rabbi Sen'sin. Sen haksin, vaadin hak­tır, sözün haktır, Sana kavuşmak haktır, cennet haktır, cehennem haktır, kıyamet hak­tır. Ey Rabbim, Sana teslim oldum, Sana iman ettim, Sana dayandım, Sana sığınıyo­rum. Sana güvenerek mücadele ediyorum, Senin emrine uydum, gelmiş geçmiş, giz­li açık ne varsa kusurlarımı affet. Rabbim sensin, Sen'den başka bir mabûd yoktur."

Bazan ev halkı iyice uykuya varınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sessizce yatağından kalkar, Allah'a dua ve niyazla meşgul olmaya başlardı.[173] Hz. Aişe (ra) şöyle der: "Bir gece gözüm açılınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem'i yatakta bulamadım. Başka bir eşinin odasına gittiğini sandım. Karanlıkla elimi oraya-buraya uzatıp dolaştığımda, mübarek başını yere koymuş, alnı secde­de dua ile meşgul olduğunu gördüm. Bunu gören Hz. Aişe (ra) diyor ki: "Öyle bir şüpheye kapıldığım için pişman oldum ve içimden "Allah'ı bütün noksan sıfatlar­dan tenzih ederim, ben neler düşünüyorum, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem ne alemde?" dedim."[174]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem arasıra geceleri kalkarak tek başına kabristana gider, dua eder ve ağlardı. Bir keresinde Hz. Aişe sessizce peşinden git­ti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Medine Mezarlığı'na girdiğini ve orada dua etmeye başladığını gördü."[175]

Dua ve namazdan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem biraz uyur­du: Derin bir uykuya dalmışken hafif bir horultu sesi gelmeye başlar başlamaz he­men sabahın ilk ağartısı kendini gösterirdi, işte o zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem uyanır, sabah namazının sünnetini kılarak mescide giderdi. O za­man mübarek ağzından şu dualar dökülürdü:

"Ey Rabbim! Kalbimi nurlandır, dilimi nurlandır, amelimi ve gücümü nurlan-dır, gözümü nurlandır, önümde-arkamda, altımda-üstümde nur kıl ve bana nuru­nu lütfet,"

Namazın rükunları içerisinde en az durduğu yer, rükûdan ayağa kalktığında idi. Ama Enes (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem rükûdan sonra o kadar uzun süre ayakta dururdu ki, bizler Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in secdeye gitmeyi unuttuğunu sanırdık."[176]

Namazın huzurunu bozan şeylerden çok sakınırdı. Bir gün kenarlarında işleme ve saçak olan bir battaniyeyi sırtına atarak namaz kıldı. Tesadüfen namazda göz­leri işlemelere ilişti. Namazdan sonra: "Bunu alıp götürün de Ebu Cüheym'e verin ve ondan düz, nakışsız bir battaniye getirin" buyurdu.[177] Nakışlar namazdaki hu­zurunu bozmuştu.

Bir keresinde kapıya nakışlı ve süslü bir perde asılmıştı. Namazda gözü ona ili­şince Hz. Aişe (ra)'ya: "Bunu oradan kaldır, nakış ve süsleri namazda kalbimin hu­zur bulmasına mani oluyor" buyurdu."[178][179]

 

Hz.  Peygamberin  Orucu

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve din davetçileri, maneviyatta yüksel­mek için ağır gıdaları bırakmayı hatta bütün gıdaları terkederek oruç tutmayı Önemli vasıtalardan biri saymışlardır. Hindistan'ın yogileri ve riyâzata çekilmiş din davetçileri, bu noktada aşırılığın da ilerisine geçmişler, makul sınırın çok çok ötesine gitmeşlerdir. Ama îslâmın ilk davetçisi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem'in bu konudaki hareket tarzı, en alt noktadan ve en üst noktadan —ifrat ve tefrit— uzak, orta bir yoldur.

tslâmdan önce Araplar, aşure günü oruç tutarlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de o gün oruç tutmayı adet edinmişti. Bazı hadislerden peygam­berliğinin Mekke döneminde peşpeşe birkaç ay boyunca oruç tuttuğu, ama Medi­ne'ye geldikten sonra bu adetinde değişme olduğu anlaşılmaktadır. Medine'de ya-hûdîler aşure günü oruç tutarlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de bu orucu tuttu. Hatta bütün müslümanların o gün oruç tutmasını tembih etti. Ama Ramazan orucu farz olunca, aşure orucu nafile hale geldi.

Medine'ye geldikten sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Rama­zan dışında tam bir ay olarak başka bir oruç tutmamıştır. Şaban ayı bunun tek is-tisnasıdır. Bu ayda hemen hemen bütün ayı oruçlu geçirirdi. Bu şekilde yılın iki aymı Şaban ile Ramazan'ı tamamen oruçlu geçirirdi. Yılın diğer aylarında durum öyle oldu ki, oruç tutmaya başladı mı orucunu hiç bozmayacağı sanılırdı. Oruç tut­mayı bırakınca da artık hiç oruç tutmayacağı sanılırdı. Ayların, "beyaz günler" de­nilen ilk yarısında çok kere oruçlu olurdu. Her ay üç gün, iki pazartesi, bir de per­şembe olmak üzere üç gün oruç tutmak adetiydi. Bazı rivayetlere göre, Cuma gü­nü de oruç tutma adeti vardı. Bunun dışında Muharrem aymın birinden aşure gü­nüne kadar on gün, Şevvâl'in de ikisinden yedisine kadar baş tarafından altı gün boyunca oruç tutardı.[180]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in rastgele tuttuğu oruçlar bunların dışındaydı. Bazan eve gelerek "Yiyecek birşey var mı?" diye sorardı. "Bir şey yok" cevabı alırsa; "O halde bugün oruçluyum" buyururdu.[181] Arasira visal —kesinti­siz— orucu da tutardı. Yani ara vermeden ardarda birkaç gün oruç tutar, kesinlik­le oruca ara vermezdi. Ya da oruç bozmuş olmak için çok az birşeyler yerdi. Fakat sahabe-i kiram bu noktada kendisini taklit etmeye başlayınca onları bundan me-netti. Bazıları bunu sadece bir dinî hüküm olarak değil de ümmetine olan merha­met ve şefkatinden dolayı açıkladığını kabul ettikleri için bu yasağa rağmen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le birlikte kendileri de bu oruca devam etmislerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunu duyunca, iki gün arka ar­kaya oruç tuttu, ikinci gün rastlantı sonucu hilal göründü. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Eğer ay uzasaydı, dinde aşırılığa giden bazı kimselerin aşırılıkları son bulsun diye, bugüne kadar orucumu bozmazdım" dedi. Sahabe-i Kiram:

"Ey Allah Resulü o halde siz neden hiçbirşey yemeden birkaç gün peşpeşe oruç tutuyorsunuz?" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Kim benim gibi olabilir? Beni doyuran biri doyurmaktadır, su veren biri su vermektedir" buyurdu. Bazı rivayetlerde bu ifade şu şekilde bildirilmiştir: "içiniz­den kim benim gibi olabilir? Geceleyin Rabbim beni yediriyor, içiriyor."[182]

O, diğer müslümanlann bu tür dinî zorluklara katlanmasını istemez, genellik­le kendisi de bu tür şeylerden sakımrdı. ileride bununla ilgili daha geniş bilgi ve­rilecektir.[183]

 

Hz.   Peygamber'ın   Zekâtı

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem peygamber olmadan önce de başkaları­na sadaka verir, pek çok hayır ve hasenatta bulunurdu. Nitekim Hz. Hatice (ra) îs-lâmın ilk günlerinde buna tanıklık etmiştir.[184] Kendisi Peygamber olup islâmiyet din olarak ortaya çıktıktan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, öyle bir duruma düşmüştü ki; yanında nakit olarak hiçbir şey bulunmaz, eline geçen herşeyi ihtiyaç sahiplerine dağıtır olmuştu. Bütün bunlarla birlikte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zekat vermemiştir. Bazı fıkıh bilginleri, bundan, zekatın peygamberlere farz olmadığını çıkarmışlardır. Gerçek şudur ki zekatın iki anlamı vardır: Biri mutlak sadaka ve hayırdır; Bu noktada Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem'in durumu herkesin malûmudur.

ikincisi ise; mal sahibinin yıl boyunca elinde bulunan mal ve servetten belirli ölçüde fakirlere dağıtmasıdır. Zekat için belirlenen bu miktarı Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem hiçbir zaman ödeyememiştir. Peygamber köşkünde zekat verilecek miktarda mal yıl boyunca asla birikmiyordu ki. Belli bir miktar malın Al­lah Resûlü'nün yanında bir gece bile kalması, mal mülk, servetten bir iz ve işaretin evinde görülmesi O'nu huzursuz ederdi. Bir defasında tesadüfen o kadar çok mik­tarda haraç parası geldi ki, akşama kadar dağıtıldığı halde tüketilemedi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem gece boyunca mescidde bekledi. Bilâl (ra) gele­rek, "Ey Allah Resulü! Allah Teâlâ sizi o yükten kurtardı"[185] deyinceye kadar evi­ne adım atmadı.[186]

 

Hz.  Peygamberin  Haccı

 

İslâm gelmeden önce Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ne kadar hac yaptığı tam olarak bilinememektedir.[187] tbn-i Esîr, "Kureyş geleneksel olarak her yıl hac yapageldiğinden kuvvetle muhtemeldir ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de her yü hac yapmış olmalıdır" diye yazmaktadır. Tirmizî ise; "Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem Mekke'de bulunduğu dönemde iki kere hac yapmıştır" der. İbn-i Mâce ve Hâkim'in hadis kitaplarında; "Üç kere hac yapmış­tı" denilmektedir. Ancak bu rivayetlerin hepsi mürseldir.[188] Medine döneminde sadece Hicret'in 10. yılında bir kere haccettiği ittifakla sabittir. Bu da yukarıda ge­niş bir şekilde anlatılmış olan Veda Haccı'dir.[189]

Hac dışmda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem umre de yapmıştır. Hic­ret'ten sonra dört defa umre yaptığı sabittir. Bir umre Zilkade ayında, bir umre Hu-deybiye barışının yapıldığı sene, bir umre Huneyn savaşından sonra ve dördüncü umre ise, Veda Haccı'yla birlikte yapılmıştır.[190] Enes (ra) der ki: "Veda Haccı'nda-ki umresi dışındaki bütün umreler, Zilkade ayında yapılmıştır." Bir defasında Ibn-i Ömer (ra), adamın birine: "Dört umre yaptı, biri Receb ayında idi" diye cevap ver­mişti. Aişe (ra) bunu duyunca: "Allah Ebu Abdurrahman'a —tbn-i Ömer'e— mer­hamet buyursun. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem benim katılmadığım hiçbir umre yapmadı. Allah Resulü Receb ayında hiç umre yapmadı" dedi.[191]

Hudeybiye barışının yapıldığı yıl Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ilk defa umre yapmak için yola çıktığında Kureyş kafirleri O'nu engellemeye çalıştı­lar Sahabe-i kiram O'nu savunmak için geride kaldılar. Ancak Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in Kabe'yi ziyaret etme arzu ve özlemi o kadar fazlaydı ki, arkadaşlarını beklemiyor, herkesten öne geçmiş çekinmeden ilerliyordu. Sonunda canlarını O'na feda etmeye hazır olan ashabı, ensardan Ebû Katâde'yi Allah Resû-lü'ne göndererek; "Git de selamımızı ilet ve biraz beklemesini söyle. Allah göster­mesin, düşmanın O'nunla aramıza girmesinden korkuyoruz" dediler. Allah Resu­lü bu isteklerini kabul buyurdu.[192][193]

 

Sürekli  Allah'ı  Zikretmesi

 

Kur'an-ı Kerim'de iman ehlinin özelliklerinden biri anlatılırken Al-i îmrân sûresin­de, "Onlar, Allah'ı ayakta, oturarak ve yanlarına yaslanmış olarak zikreden kimse­lerdir" (Al-i îmrân 3/191) buyrulmaktadır. Nûr sûresinde ise:

"Ticaret ve alışveriş onları Allah'ı anmaktan alıkoymaz" (Nûr 24/37) buyrul-maktadır.

İnsanlara Kur'an-ı Kerim'i getiren Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bizzat kendisi bu niteliklere en çok sahip olan insandı. Hz. Aişe (ra) şöyle demiş­tir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem her an ve her saniye Allah'ı zikret­mekle meşgul olurdu." Rebîa b. Ka'b el-Eslemı (ra) şöyle demiştir: "Geceleyin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in teşbih ve tehlil seslerini dinleye dinleye yorulurdum da uyku bastırırdı."[194]

Otururken kalkarken, yürürken dolaşırken, yerken içerken, uyurken uyanık­ken, abdest alırken, elbise giyerken, bineğe binerken, yola çıkarken, geri dönerken, eve girerken, mescide adım atarken kısacası her hal ve durumda kalbi ve dili Al­lah'ı zikretmekle meşgul olurdu. Böyle olduğu içindir ki hadislerde çeşitli zaman ve durumlara ait yaptığı pek çok dua nakledilmiştir. Hayatının sonuna doğru için­de hamdetmesi ve teşbih etmesi bildirilen Nasr sûresi nazil olduktan sonra mü'minlerin annelerinin anlattığına göre; her zaman ve her durumda mübarek ağ­zından teşbih ve tehlil eksik olmazdı.[195]

îbn-i Ömer (ra) der ki, "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çoğu kez şu duayı kısa aralıklarla sürekli okurdu: "Ey Rabbim! Beni bağışla ve tevbemi kabul et, çünkü Sen tevbeleri en çok kabul eden bağışlayıcısın!" Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'in her oturuşunda yüzer kere bu duayı okuduğunu saptadık.[196] Yol ve seferin güvensiz anlarında da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Al­lah'ı zikretmekten uzak olmazdı. Bineğin üzerinde oturmuş vaziyette nafile namaz kılardı ve yüzünün kıbleye dönük olup olmadığına aldırış etmezdi. Bineği ne tara­fa giderse, yüzü o tarafa olmak üzere namaza dururdu."[197] "Siz ne tarafa dönerse­niz dönünüz, Allah'ın yüzü o taraftadır." (Bakara 2/115)[198]

 

Hz.   Peygamberin   Huzur   Ve   Saadeti

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ashab-ı kiramın evlerindeki toplantıla­rında ya da mü'minlerin annelerinin odalarında sohbet ederken ezan sesi duyulun­ca hemen ayağa kalkardı.[199] Gecenin belirli bir bölümünü her zaman uyanık ve ibâ­detle geçirmesine rağmen sabah vakti müezzin "Allahü Ekber" diye sesini yüksel­tince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yatağından hemen kalkardı.[200] Ge­ce vakti nasıl bir zevk, şevk ve cezbeyle namaz kıldığını Aişe (ra) şu ifadeyle tasvir etmektedir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bazan bütün geceyi ayakta namaz kılarak geçirir, Bakara, Al-i îmrân ve Nisa sûrelerini —Kur'an'ın en uzun sûreleri— okurdu. Bir korku ve dehşet âyeti geldiğinde Allah'a yalvarır, O'nun hi­mayesini ister, bir müjde ve rahmet âyeti geldiğinde de onu kendine nasib etmesi­ni Allah'tan dilerdi.[201] Kur'an okurken, o kadar yüksek sesle okurdu ki, sesi uzak­lara kadar gider, insanlar sedirlerinde uzanmış vaziyette iken Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in sesini dinlerdi.[202] Okurken bazan öyle bir âyet gelirdi ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onun cezbesinden, aldığı zevk ve şevk­ten dolayı kendinden geçerdi. Ebu Zer (ra) der ki: "Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şu âyeti okudu:

"Ey Rabbim! Eğer Sen onlara azap edersen, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır. Yok onları bağışlarsan şüphesiz ki Sen yücesin, hikmet sahibisin." (Mâide 5/118) Bu âyeti okuyunca öyle etkilendi ki sabaha kadar aym âyeti okudu."

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (ra) sahabedendir. O şunu anlatmıştır: "Bir keresinde; bu gece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i namaz kılarken göreyim" de­dim. —Bunun bir yolculuk sırasında gerçekleşmiş olması muhtemeldir.— Namaz vakti gelince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namaz kılmak üzere ayağa kalktı, önce iki kısa rekat kıldı. Sonra uzun uzun iki rekat kıldı. Sonra ikişer rekat halinde sekiz rekat daha kısa olarak kıldı. En sonunda vitir namazını kıldı.[203] Hab-bâb (ra) şöyle anlatır: "Bir gece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namaz kılmak üzere ayağa kalktı. Sabaha kadar durmadan namaz kıldı."[204]

Huzeyfe (ra) şunu anlatmıştır: "Bir gece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'le birlikte namaz kılmak nasib oldu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Ba­kara sûresini okumaya başladı. —Bu sûre Kur'an-ı Kerim'in en uzun süresidir.— Yüz âyet okuyacağmı sandım. Ama Allah Resulü yüz âyeti okuduktan sonra de­vam etti. içimden belki de bütün sûreyi bir rekatta bitirmek istediği fikri geçti. Sû­reyi bitirdikten sonra artık rükûya gidecek diye düşündüm. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Nisa sûresini okumaya başladı. Bu da bitince Al-i Îmrân sûresini okumaya başladı. —Bu üç sûre birlikte Kur'an-ı Kerim'in büyük bir bölü­münü oluşturmaktadır.— Ağır ağır, son derece sükûn ve huzur içinde okumaya devam ediyordu ve her âyetin konusuna uygun olarak aralarda teşbih ve dua oku­yordu. Al-i îmrân sûresini bitirince rükûya eğildi. Rükûda ayakta durduğu kadar kaldı. Sonra doğruldu ve bir o kadar daha ayakta durdu. Sonra secde etti. Secdede de yine o kadar durdu.[205][206]

 

Savaş  Alanında  Allah'ı  Zikretmesi

 

iki tarafın askerleri savaşa tutuştukları sırada ok, kılıç, mızrak ve hançer parıltı­larından gözler donakaldığı, nara ve feryatların meydanı inlettiği bir sırada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem emsalsiz bir teslimiyet ve huşu içinde kalp huzuruyla dua ve niyazda bulunur, Allah'ı zikretmekle meşgul olurdu. Askerler hırs, heyecan, çatılmış kaşlar ve gerilmiş sinirleriyle durmadan çarpışırken ordu komutanı alnmı yere koymuş dua ederdi. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük ve daha nice büyük savaşta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hali işte böyleydi.

Büyük savaşlarda ordu komutanları yiğit askerlerinin güç ve cesaretine gü­venirler. Ama îslâmın en büyük komutam sadece Allah Teâlâ'nın güç ve kuvve­tine güvenirdi. Sebep ve araçlar dünyası olan bu dünya açısından Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem de savaş prensiplerine uygun olarak savaş meyda­nında ordularını düzene koyardı. Ama asıl güven ve itimadı, sebepler dünyası­nın ötesinde, mutlak güç sahibi olan Allah'a idi. Bedir savaşında iki şahabı gelir ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e şunu arzederler: "Ey Allah Resu­lü! Kafirler bizi savaşa katılmamamız şartıyla serbest bıraktı" derler. Bunun üze­rine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bizim yardımcımız sadece Al­lah'tır" buyurmuştur.[207] Bedir'de savaş meydanı, akan kanlarla bir lale bahçesi­ne andırmaktaydı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem boynu bükük, başı eğik, ellerini huzur-i ilahîye kaldırmış şöyle dua etmekteydi: "Ey Rabbim! Ver­diğin zafer sözünü yerine getir." O, kendinden geçmiş, cezbe alemine dalmış olarak gökyüzüne uzattığı kollarından dolayı omuzlarındaki harmani düşmek­te, kendisinin de bundan haberi olmamaktaydı. Bazan secdeye kapanmakta ve Allah'a şunu arzetmekteydi:

"Ey Rabbim! Eğer bugün bu birkaç kişilik ordu yok olursa, kıyamete kadar Sa­na ibadet edecek kimse kalmayacaktır."[208] Hz. Ali savaş alanından üç kere gelerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna çıkıyor ve her defasında mukaddes alnının toprağa yapışmış secde halinde olduğunu görüyordu.[209]

Uhud savaşının sonunda zafer kazandıklarını gören Ebu Süfyân büyük bir se­vinçle "Yaşasın Hübel!" diye bağırıyordu. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalplerin yıkıldığı ve herkesi elem ve ızdırabın kapladığı bir anda Hz. Ömer'e emir vererek şöyle buyurdu:

"Ey Ömer! Sen de şöyle bağır: Allah bizim sahibimiz ve efendimizdir, halbuki sizin sahibiniz ve efendiniz yoktur. Allah en yüce ve en üstündür!"

Ahzâb —Hendek— savaşında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bizzat kendi mübarek eliyle hendek kazmıştı ve mübarek dudaklarından devamlı şu söz­ler dökülüyordu.

"Ey Rabbim! Ahiret hayrından başka bir hayır yoktur. Ensar ve muhacir müs-lümanlarına iyilikler lütfet"

Düşman, öyle yoğun bir şekilde saldırıyordu ki, hiçbir müslümanın yerinden kıpırdaması mümkün değildi. Bu kuşatma yirmi, yirmi iki gün devam etti. Ama bu süre içerisinde sadece bir veya en fazla dört vakit namaz kaza edildi. Birgün ikin­di vakti düşmanlar öyle hücum ettiler ki, bir an için dahi fırsat ele geçmedi. Sonun­da ikindi namazının vakti geçti. Hz. Peygamber (asv) çok üzüldü ve saldırı durur durmaz namazını cemaatle kıldı.[210]

Hayber savaşında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şehre yaklaşınca mübarek ağzından şu kelimeler döküldü: "Allahü Ekber! Hayber viran oldu!" Hayber evleri görülünce ashaba "Durun", dedi ve şu duayı okudu:

"Ey Rabbim! Senden bu şehrin ve bu şehir halkının ve bu şehirde bulunanların hayrını istiyoruz. Bu şehrin, şehir halkının ve bu şehirde bulunanların şerrinden de Sana sığınıyoruz."

Huneyn savaşında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yanında oniki-bin asker vardı. Daha ilk hücumda ayakları kaydı, ordu geri çekildi. Ordunun baş­komutanı eğer sadece bu insanlara güvenerek savaş alanına çıksaydı, o zaman bel­ki de herkesten önce kendisi kaçarak canının kurtarırdı. Halbuki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hangi güce güvenip bel bağlamışsa, tek başına kaldığın­da da aynı şekilde yine O'nun yardımcı ve destekçi olacağını biliyordu. Onbin ki­şilik askerden oluşan bir ordunun okçularının ok yağdırarak sel gibi taşıp geldik­leri ve yanında birkaç fedaîden başka kimsenin kalmadığı bir sırada Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in tek dayanağı ve tek güvencesi sadece Allah'dı. Herkesin ümitlerinin söndüğü, insanlara güvenen komutanların korkudan titredi­ği dehşetli bir anda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bineğinden indi ve: "Ben, Allah'ın kulu ve Elçisi'yim" buyurdu. Sonra kollarını dergâh-ı ilahîye doğru uzatarak vaadedilen yardım ve zaferi istedi. Ansızın manzara değişti, rüzgar ters döndü, zafer rüzgarı İslâm sancağını dalgalandırmaya başladı. Onbin kişilik düş­manın amansız oklarını tek başına Allah'a dua ve niyaz siperinde durdurma cesa­reti peygamberlerden başka kimde görülebilir?

Benzer bir manzara çok daha etkili ve büyüleyici şekilde Benî Mustahk sava­şında göze çarpmaktadır. Düşman, karşıda üstlenmiş, dalgın bir anı beklemekte­dir. Tam o sırada namaz vakti gelmiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem imam olarak öne geçip namaza durmuştur. Sahâbe-i Kiram cemâat olarak saf bağ­lamış namaz kılmakta diğer yarısı ise düşmanın karşısında beklemektedir.

Hudeybiye barışı sırasında bundan da tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Mekke yalanında Ğasfân denilen yerde ko­naklamıştı. Kureyş'in ünlü komutanı Hâlid b. Velîd çevredeki tepelerde ordusun­dan bir bölüğü emri altında tutuyor ve fırsat kolluyordu. Kureyş, müslümanlar tam namaza durduğu sırada ansızın saldırmaya karar verdi. Herşey tasarrufunda bulunan Yüce Allah'ın huzurunda müslümanlar seferi namaz kılmak üzere hazır­lık yapmıştı. Çünkü seferi namazla ilgili âyetler daha Önce nazil olmuştu. îkindi vakti gelince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namaz kılmak üzere ayağa kalktı. Düşman, kendi askerlerini sipere yatırmış bekliyordu. Sahabe-i kiram ikiye bölündü. Bir bölümü, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in arkasında du­rarak saf bağladı, diğer bölümü ise düşman karşısında tetikte bekledi. Birinci grup namazı bitirdikten sonra düşman karşısında yerlerini aldı. ikinci grup düzenli bir şekilde geri çekilerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in arkasında na­maza başladı. Bütün bu değişiklikler namazdaki cemaat saflarında oluyor ama or­du komutanı olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, kan içen kılıçların gölgesinde bütün tehlikelere aldırış etmeden Allah'a ibadetle meşgul ve onun dı­şında en ufak bir harekette bulunmaksızın duruyopdu.[211]

Bu olayları okuduktan sonra şu ilahi emrin nereye kadar uygulandığı anlaşıla­caktır.

"Ey iman edenler! Bir zümreyle karşılaştığınızda ayağınızı sağlam basın ve Al­lah'ı çok anın. Siz muvaffak olacaksınız." (Enfâl 8/45).

SahüVi Buhârî'de şöyle rivayet edilmektedir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem cihad sırasında bir tepeye tırmanırsa üç kez Allahü Ekber derdi."[212][213]

 

Hz.  Peygamber'in  Allah  Korkusu

 

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem peygamberlerin sonuncusuydu ve pey­gamberlerin en üstünü, Allah'ın en çok sevdiği kuluydu. Buna rağmen Allah kor­kusunun Cynun üzerinde öyle bir etkisi vardı ki her zaman şöyle buyururdu: "Kı­yamet günü bana nasıl muamele edileceğini hiç bilmiyorum." Osman b. Maz'ûn (ra) vefat edince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem taziyeye gitti. Naaşı yerde duruyordu. Bir kadın naaşa hitap ederek: "Allah şâhiddir ki, Mevla seni lüt-funa erdirmiştir" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Öyle olduğunu sen nereden biliyorsun?" buyurdu. Kadın: '"Allah ona lütfetmeyip de kime lütfe­decek?" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Evet, onun için ben de hayır umuyorum. Ama Peygamber olduğum halde yarın kıyamet günü nasıl mu­amele ggöreceğimi ben bile bilmiyorum" buyurdu."[214]

Şiddetli rüzgar estiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem huzursuz olur, çok önemli bir iş yapıyor olsa da bırakarak kıbleye yönelir ve: "Ey Rabbim! Gön­dermiş olduğun felaketten sana sığınırım." buyururdu.[215] Bulut açıp gökyüzü berrak-laşmca ya da yağmur yağmaya başlayınca sevinir ve Allah'a şükrederdi. Bir gün böy­le bir olay olunca Hz. Aişe (ra) "Ey Allah Resulü! Neden huzursuz oluyorsun?" diye sorduğunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Ey Aişe! Hûd kavminin ba­şına gelen felaktin gelmeyeceğini nerden biliyorsun? Onlar bulutu görünce bu bulut tarlalarımızı sulayacak" demişlerdi. Oysa o ilahi azabdı" buyurdu."[216]

Ebu Bekir (ra): "Ey Allah Resulü, saçlarınız ağarmaya başlamış" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Benî Hûd, Vâki'a, el-Mürselât ve Nebe' sû­releri ihtiyarlattı" buyurdu."[217] Bu sûrelerde kıyamet ve hesaba günü anlatılmak­tadır.— Übey b. Ka'b (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Gecenin üçte ikisi geçtik­ten sonra Hz. Peygamber yüksek sesle şu sözleri söylerdi: "Ey İnsanlar! Allah'ı zik­redin, deprem geliyor, onun hemen arkasından gelmekte olan geliyor, ölüm kendi hazırlığıyla birlikte gelip kavuştu."[218]

Arasıra da şöyle derdi: "Ey insanlar! Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız."[219]

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem son derece etkileyici bir hutbesinde şöyle buyurdu: "Ey Kureyş topluluğu! Kendinize gelin, kendinize dikkat edin, sizi Allah'tan kurtaramam. Ey Abd-i Menâf oğullan! Sizi de Allah'tan kurtaramam. Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Seni de Allah'tan kurtaramam, Ey Safiy-ye! Allah Resûlü'nün halası! Seni de Allah'tan kurtaramam, Ey Muhammed'in kı­zı Fâtıma! Ben seni de Allah'tan kurtaramam."

Bir defasında bedeviler Peygamber Mescidi'nde O'nun üzerinde öyle yüklendiler ki Peygamber sallallahu aleyhi vesellem neredeyse ezilecekti. Muhacir müslümanlar kalkarak onları geri ittiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yerinden kalkıp Aişe (ra)'nın odasına girdi ve beşer olması gereği ağzıdan bir beddua çıktı. Hemen kıbleye dönerek iki elini dergâh-ı ilahîye uzatıp şöyle dua etti: "Ey Rabbim! Ben bir insanım. Eğer tarafımdan bir kuluna eziyet edilmişse bana azap etme."[220][221]

 

Hz.  Peygamber'ın  Ağlayıp  İnlemesi

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah korkusundan dolayı çoğu kere cezbeye gelir ve gözlerinden yaşlar boşanırdı. Abdullah b. Mes'ud (ra) Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzurunda Kur'an-ı Kerim'de "Hertürlü üm­metten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit gösterdiğimiz zaman halleri ni­ce olacak?" (Nisa 4/41) âyetini okuyunca elinde olmadan mübarek gözünden yaş­lar boşandı.465 Çoğu kere namazda vücudunun her tarafını cezbe kaplar, gözlerin­den yaşlar süzülürdü. Bir keresinde güneş tutulmasından dolayı küsûf namazı kı­larken derinden nefes alıyor ve: "Ey Rabbim! Ben içlerinde bulunduğum sürece in­sanlara azap indirmeyeceğini vaadettin" diyordu."[222]

Abdullah b. Şuhayr adında bir sahâbî şunu anlatmıştır: "Bir kere Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in yanına gittim. Kendisinin namaz kılmakta oldu­ğunu gördüm. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Ağlamaktan öyle bir hıçkırık tutmuş­tu ki, sanki el değirmeni dönüyor veya tencere kaynıyor sanılırdı."[223]

Bir defasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellern bir cenazeye katılmış­tı. Mezar kazılıyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kabrin kenarına oturdu. Gözünün önündeki manzaraya bakarak içi öyle burkuldu, kendisini öyle bir cezbe sardı ki gözünden akan yaşlarla yer ıslandı, sonra:"Kardeşlerim! —Sizin de başınıza gelecek olan— böyle bir gün için hazırlık yapın!" buyurdu."[224]

Bir defasında gazveden dönüyordu. Yolda bir mola yerine oturdu. Birkaç kişi oturmuş konuşuyorlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Siz kimsi­niz?" diye sorunca, "Müslümanız" dediler. Bir kadın onlara yakın bir yerde ateş yakıyor, çocuğu da ona yakın bir yerde oynuyordu. Ateş iyice tutuşup da alevle­nince kadın çocuğu alıp Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yanına geldi ve: "Sen Allah'ın Elçisi misin?" diye sordu. Hz, Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem de: "Evet Elçisi'yim" buyurunca o kadın: "Allah'ın, kullarına olan merhamet ve şefkati, bir annenin yavrusuna duyduğundan daha fazla değil midir?" diye so­runca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Şüphesiz öyledir" buyurdu. Bu­nun üzerine kadın: "Fakat bir ana çocuğunu asla ateşe atmaz" dedi. Bu söz üzeri­ne Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gözleri yaşardı. Sonra başını kaldı­rarak: "Allah kendisine isyan eden ve kendisinin birliğine inanmayan, isyankâr ve günahkâr kullarına azap edecektir" buyurdu."[225]

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem İbrahim (as)'ın duasını okudu:

"Ey Rabbim! Bu putlar pekçok insanı doğru yoldan saptırdı. Kim benim peşim­den gelirse, şüphesiz ki o bendendir." (İbrahim 14/36)

Sonra Isa (as)'ın şu duasını da okudu:

"Ey Rabbim! Eğer sen onlara azab edersen, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz ki Sen en yücesin, incelikleri en iyi bilensin." (Mâ-ide 5/118)

Ellerini yukarlara doğru uzatarak sürekli: "Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmeti­mi!" diyor ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu.[226][227]

 

Hz.  Peygamber'in  Allah  Sevgisi

 

Dünyaya iki tür peygamber gelmiştir. Bir türünün gözleri önünde sadece Allah'ın azamet ve büyüklüğü tecelli ettiği için onlar, sadece Allah Teâlâ'dan korkma ve O'nun kudreti karşısmda ürperme öğretisi vermişlerdi. Nuh ve Musa (as) gibi. ikinci tür ise Allah sevgisiyle sarhoş olanlardı ve onlar, insanları işte o ilahî aşk da­iresine çağırıyorlardı. Yahya ve Isa (as) gibi. Bunların ikisi de normal üstü yollar­dı. Birinci yol ihlâs ve muhabbet makamına kadar ulaştırmıyorken ikinci yol ise kulluk, saygı ve edep mertebesinden daha uzağa fırlatıyordu. Bunun bir gerçek ol­duğu, hıristiyan öğretisinde ve mevcut incil'de tasvir edilen Hz. isa'nın hayatında görülebilir. Fakat islâm ikisini birlikte ve eşit şekilde gerçekleştirmek istemektey­di. Bundan dolayıdır ki, İslâm şeriatının mübelliğinin mübarek kişiliğinde bu iki yol birlikte görülmektedir. Kur'an-ı Kerim, imanın kusursuz şeklini şöyle anlatır:

"îman edenlere gelince onlar, Allah'ı en çok sevenlerdir." (Bakara 2/165)

Sağlam rivayetlerde şöyle bildirilmektedir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem geceleri o kadar uzun süre kıyamda dururdu ki, mübarek ayaklan şişerdi. Bu­nu gören bazı sahabe: "Ey Allah Resulü, Allah seni zaten bağışlamıştır. Bu kadar ezi­yete niçin katlanıyorsunuz?" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Ben de Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. Derin maneviyât sahipleri şöyle derler: "İnsanlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in o kadar fazla iba­det edişini Allah korkusundan sanıyorlardı. Çoğuna göre O, günahdan arındırılmış ol­duğu için böylesine ağır ibadetlere katlanmak zorunda değildi. Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem verdiği cevapta bu şüpheyi giderdi ve bunun sebebinin Allah korkusu olmayıp, Allah sevgisi olduğunu bildirdi. Bu yüzden: "içimin huzuru, gözü­mün nuru olan namazdadır" buyurmuştur. Gecelerin sessizliğinde Hz, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalkar, arasıra dua ve niyazda bulunur, bazan mezarlığa gi­der ve "Gece yansının sessizliğinde Allah Teâlâ dünya semâsına iner" buyururdu.[228]

Gece boyu yaptığı ibadeti sabah namazının iki rekatıyla bitirirdi. Bu gece na­mazları hakkında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Gece namazları karşılığında dünyayı ve dünyada olan bütün nimetleri önüme koysalar hiç kalır."[229]

Bir keresinde kadının biri savaşta yakalanarak getirildi. Çocuğu kaybolmuştu. Kadının çocuğuna olan sevgisi öyleydi ki, karşılaştığı her çocuğu göğsüne bastırı­yor, onu emziriyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu görünce ya­nındakilere hitaben:

"Bu kadın kendi çocuğunu ataşe atabilir mi?" buyurdu. Oradaki insanlar: "As­la atmaz" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bili­niz ki Allah, kullarını bu kadının çocuğuna olan sevgisinden daha çok sever" bu­yurdu.[230] Benzer bir başka olay şöyle anlatılmıştır: Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem bir gazveden dönüyordu. Bir kadın çocuğunu kucağına alarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldi ve: "Ey Allah Resulü! Al­lah kullarını, bir annenin çocuğuna olan sevgisinden daha çok sevmez mi?" diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise: "Evet" buyurdu. Aynı kadın: "Hiç bir anne kendi çocuğunu ateşe atmaya razı olmaz" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok etkilendi, ürperdi ve ağlamaya başladı. Sonra başını kaldırarak: "Allah Teâlâ sadece isyankârlığından ve itaatsizliğinden dolayı bir Al­lah'a iki diyen kuluna azap edecektir" buyurdu.[231]

Bir defasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sahabenin bulunduğu bir topluluğa geldi. Sahabeden biri yavrularıyla birlikte bir kuşu bez içinde sarma­lamış olarak getirdi ve: "Ey Allah Resulü! Bir çalılıktan bu yavruları alıp beze sar­dım. Anneleri görünce tepemde dolaşmaya başladı. Feryad ediyordu. Elimdeki be­zi birazcık açınca hemen geldi ve yavrularının yanma girdi" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Bir annenin kendi yavrularım bu kadar sevmesine niçin şaşıyorsun? Beni hak ile Peygamber olarak gönderen Yüce Yaratan'a yemin ederim ki, O'nun, kullarına olan sevgisi, bu annenin yavrularına olan sevgisinden kat kat fazladır" buyurdu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Allah sevgisi karşısında dünyanın bütün sevgilerini hiç kabul ederdi. Vefatından beş gün önce, kalabalık bir sahabe topluluğuna bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında: "Allah Teâlâ, İbrahim (as)'ı dost edinmişse, beni de aynı şekilde sevgili edinmesinden dolayı siz insanlardan birinin bana dost olmasından Allah huzurunda kurtuluyorum. Eğer kendi ümme­timden birini dost edinseydim, Ebu Bekir'i dost edinirdim."

Vefat edeceği sırada mübarek ağzından tekrar tekrar çıkan cümle şuydu: "En yüce dost Allah'a."

Bu cümleyi duyan Hz. Aişe (ra): "Artık bizi bırakıyor musunuz?" dedi. Bu yü­ce dostluğun sırrını bir anlamda bilenler, bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: "Peygamberler davet ve irşâd görevlerini yerine getirdikten sonra ahirete yönelir, başka birşeyi düşünmez olurlar. Onlann, halka hitap etme görevleri son bulmuş olduğu için "En Yüce Dosf a" derler ve kendilerini sonsuzların sahibi olan Yüce Mevlâ'ya vakfederek O'na kavuşmayı isterler."[232][233]

 

Hz.  Peygamber'in  Allah'a  Tevekkülü

 

Tevekkül; insanın, çabalarının sonuçlarını ve dünyada olan şeylerin hükmünü Al­lah'a bırakması, çaba gösteren insanın gözünden sebepler ve araçlar perdesinin kalkarak doğrudan doğruya herşeyi Allah Teâlâ'nın elinde görmesi demektir. Bir insan, yaptığı çalışmaların mutlaka meyvesini göreceğine inanmalıdır. Çünkü o, bütün sebep ve araçlar zincirini elinde tutan Allah'a güvenmiştir. Böyle bir güven, insanı sarsılmaz bir azimle, eksilmez bir iradeyle şüphe götürmez bir cesaretle do­natır. Bu sayede insan, en olumsuz şartlarda bile çabalarına ve teşebbüslerine de­vam etmekten asla çekinmez. En büyük tehlikeler ve en ağır yenilgiler, onu ümit­sizliğe sevketmez, yolundan alıkoymaz. İşte gerçek tevekkül budur.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hayat hikayesinin her harfini dik­katle ve iyice okudukça, kesinlikle göreceksiniz ki, gökyüzünün altında O'nun yo­lunda engel teşkil etmemiş olan hiçbir sıkıntı ve felaket türü kalmamıştır. Fakat O'nun kalbi, hiçbir zaman korku, ümitsizlik ve şaşkınlık tuzağına düşmedi ve ken­disi asla yılgınlık göstermedi. Mekke'de tek basma bulunduğu günlerde binbir çe­şit felaket ve sıkıntının akın ettiği sıralarda, düşmanların çekirge sürüsü gibi üşüş­tüğü anlarda, kanlı Huneyn ve Uhud savaşlarında, her an ve her yerde, içinde Al­lah'a tevekkül ve güvenin fışkırdığı görülürdü. Ebu Tâlib, Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'le konuşurken: "Canım yeğenim! Bu işten vazgeç" dediği za­man Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona cevap olarak: "Kıymetli amca­cığım! Benim yalnız olduğumu düşünme, hak uzun süre yalnız kalmayacaktır. Araplar'la Arap olmayanlar birgün bu dinin emrine girip onun peşinden gidecek­tir" diyordu. Bir başka cevabında da: "Allah beni tek başıma bırakmayacak" diyor­du.[234] Mekke'de birçok eziyet ve musibete uğramış, ümitsiz görünen bir sahabîye; "Allah'a yemin ederim ki, bu dinin her tarafa hakim olacağı ve en üst derecede ba­şarıya ulaşacağı gün çok yakındır" buyurmuştu."[235]

Kureyş kafirleri bir gün Kabe'de oturmuş, aralarında görüşerek: "Muhanv med'i buraya adım atar atmaz paramparça edip çiğneyelim" diye karar almışlardı. Fâtıma (ra) onların konuşmalarını dinlemiş, ağlayarak babasının yanına gitmiş ve durumu anlatmıştı. Hz. Peygamber sallat)ahu aleyhi vesellem onu teselli etti ve ab-dest almak için su istedi. Abdestini aldıktan sonra hiçbir korku ve endişeye kapıl­madan toparlanıp yola çıktı. Kabe avlusuna girdiğinde, kafirler O'nu bütün sevim­liliği ve cesaretiyle görünce başlarını öne eğdiler.[236]

Birinci ciltte anlatıldığı üzere Hicret gecesi Kureyş yiğitleri Öldürme niyetiyle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek evini kuşatmışlardı. Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem son derece güven ve huzur içinde ken­disine en yakın olan sağ kolu Hz. Ali Murtazâ (ra)'ı kendi yatağına yatırmıştı. O, bu yatağın uyku ve istirahat yatağı olmayıp zalimce ve gaddarca işlenecek bir ci­nayetin yeri haline geleceğini çok iyi biliyordu. O, ölüm yatağını gül yaygısına çe­virebilen sonsuz bir güç sahibinin bulunduğunu da iyi biliyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem işte Allah'a duyduğu bu güven ve tevekkül içinde, Hz. Ali'yi yatağına yatırarak son derece güven içinde: "Sana hiçbir zarar gelmeyecek" buyurdu.[237]

Evin dört tarafı düşmanlar tarafından kuşatılmıştı. Kendilerini mutlu edecek bir sabahı beklemekte olan Mekke'nin genç ve yaşlılarının sokak ve köşelerde Hz. Pey­gamber'in Ölüm haberini alma özlemi içinde dolaşıyor olmaları da muhtemeldir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hicret'ine Allah'ın izin verdiğini bi­liyordu. Kendisini koruyacağı hususunda Allah'a sonsuz güven duyduğu için bü­tün uygunsuz şartlara rağmen evden dışarı adım attı. Tam bu sırada Yâsîn sûresi­nin ilk âyetlerini okuyordu. Bu âyetlerde peygamberliğinin ve dosdoğru bir yol üzerinde oluşunun onayı vardı. Okuduğu son âyet şuydu:

"Onların —Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in evini kuşatan kafirle­rin— önünde ve arkalarında —görünmeyen— duvarlar diktik. Böylece onların gözlerini perdeledik. Artık görmez oldular." (Yâsîn 36/9) Bu ilahî buyruğun tam bir gerçek olduğu gözler önünde apaçık duruyordu.

Mekke'den çıktıktan sonra Ebu Bekir (ra) ile beraber Sevr mağarasına sığındı. Kureyş'in kana susamış zalimlerinde başarısızlıklarının öfkesi vardı, intikam duy­guları coşmuş olmalıydı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in peşinden, O'nun ayak izlerini süre süre aynı mağaraya ulaştılar. Böylesine tehlikeli bir du­rumda ölümle burun buruna gelen bir kimsenin şuurunun yerinde kalabileceğini kim söyleyebilir. Nitekim Hz. Ebu Bekir (ra) korku ve panik içinde: "Ey Allah Re­sulü! Düşman o kadar yakınımıza geldi ki, birazcık aşağıya eğilerek baksalar, bizi görebilirler" dedi. Fakat Allah Resulü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, manevi güven ve huzurunun verdiği sakin bir sesle: "Üçüncüleri Allah olan iki kimseye birşey olmaz, korkma" dedi.[238] Sonra Kur'an-ı Kerim'den şu âyeti okudu: "Üzülme Allah bizimledir." (Tevbe 9/40)

Bu manevi huzur, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yüreği dışında başka nerede görülebilir?

Kureyş'in, "Muhammed'i canlı olarak veya başını kesip getirecek olana yüz de­ve mükâfaat verilecektir" diye ilan etmesinden sonra Sürâka b. Cü'şum, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'i takibe çıktı ve atacağı mızrak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e ulaşabilecek kadar yaklaştı. Hz. Ebu Bekir (ra) korku içinde ona bakıyordu. Ama Allah Resulü, "Sürâka ne niyetle geliyor?" diye bir ke­re olsun dönüp bakmadı. Kalbi tam bir güven ve huzurla doluydu. Mübarek du­dakları, Kur'an-ı Kerim okumakla meşguldü.[239]

Medine'ye geldikten sonra da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in haya­tının her tür tehlikeden korunmuş olduğu kabul edilir, islâm burada belli sayıda bir destekçi ve yardımcı gurubuna sahip olmuştu. Ama bununla birlikte Mekke düşman­larından daha tehlikeli bir düşman topluluğuyla da karşı karşıya bulunuyordu. Mek­ke ve Kureyş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e düşman olmasına düşman­dı, ama aralarında akrabalık bağı da vardı. Bu bağ arasıra onlardan birini yardım için el uzatmaya bile yöneltiyordu. Fakat Medine münafıkları ile yahûdîleri yardıma yö­neltecek hiçbir sebep yoktu. Buna ek olarak yahûdîler, Medine münafıkları ve Mek­ke'deki Kureyşliler aralarında anlaşarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i öldürmek ya da Medine'den çıkarmak için plan yapmaya başlamışlardı.[240] O yüzden sahabe-i kiram canlarını feda edercesine bağlılıklarından dolayı geceleri gelip nöbet tutuyorlardı. Yine böyle bir zamanda bir gece sahabe-i kiram, Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem'in çadırında nöbet tutarken şu âyet nazil oldu:

"Ve Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide 5/67)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hemen o anda çadırdan başını uza­tarak sahabeye şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Artık gidebilirsiniz. Allah beni kendi korumasına aldı."[241]

Necd savaşında dönerken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir yerde konakladı. Burada pek çok ağaç vardı ve altları gölgelikti. Öğle vakti olmuştu. Sa­habe-i kiram ağaçların gölgesinde bir tarafa çekilerek uyudu. Kendisi de bir ağacın altmda dinleniyordu, kılıcı da bir ağaca asılıydı. Tam bu sırada, belki de bu fırsatı kollamakta olan bir bedevi gizlenerek geldi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem'in kılıcını indirerek kınından çıkardı ve Allah Resûlü'nün karşısına dikildi. O anda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem uyandı. Bir bedevinin elinde ya­lın kılıç önünde dikildiğini gördü. Bedevi: "Ey Muhammed! Şimdi seni benden kim kurtarabilir" dedi. Buna cevap olarak güvenli, fütursuz ve kesin bir ses geldi: "Allah!".[242] Kalbe saplanan ok gibi kulağına çarpan bu sözden paniğe kapılan be­devinin elindeki kılıç yere düştü.

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e saldırıp öldürmek için fırsat kollayan bir adam yakalanarak huzuruna getirildi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine "Onu bırakın gitsin. Çünkü o beni öldürmek istese de öldüremez" buyurdu."[243] Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu hareketi "Allah beni kendi Jcoruması altına almıştır" sözüne işaretti. Hayber'de kendisine ze­hir veren yahûdf kadınına "Bunu neden yaptın?" diye sorunca, "Seni öldürmek için" diye cevap verdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kadının bu sözüne karşı­lık, "Sen bunu yapamazsın, çünkü Allah sana bunu yaptırtmaz" buyurdu."[244]

Uhud ve Huneyn savaşlarında, kısa bir süre için îslâm fedaîleri olan sahâbe-i kiramdan savaş alanında kimse kalmamış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem hemen hemen tek başına kalmıştı. O'nun bu tek basma kalış anındaki durumu, Allah'a tevekkülün, güven, huzur ve korkusuzluğun mucizevî bir örneğiydi.

Bu anlattıklarımız, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Allah'a güve­ninin ve bel bağlamasının bir aşamasıdır. Bunun bir başka safhası daha vardır ki, bundan daha az etkileyici değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hem yokluk ve kıtlık içinde, hem de rahat ve belli bir refah içinde yaşamıştır. Bazan Peygamber Mescidi'nin avlusu yığınla mal ve gıda maddesiyle dolar, bazan gün­lerce aç kalarak bir lokma yiyecek bulamayıp karnına taş bağladığı olurdu. Bir gün önce eline geçmiş olan mal ve servetlerden bir miktarını biriktirmesi zor değildi. Fakat, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiçbir zaman böyle düşünmemiş, bugün eline geçen şeyi ihtiyat olması için ertesi güne bırakmamıştır. Zorunlu mas­raflarından artan şeyleri ortalık kararmadan ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır. Tirmi-zî'de Enes (ra)'dan şöyle bir rivayet vardır:

"Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, kesinlikle yarın için birşey biriktirmezdi."

Tesadüfen ya da unutarak evde birşey kalmışsa Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem bundan rahatsız olur,[245] kalan şeyin hemen hayır olarak verilerek evde Allah'ın bereketinden başka hiçbir şeyin kalmadığına kanaat getirinceye kadar eve gelmezdi. Bu tür olaylar "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in Cömertliği" başlığı altında anlatılmıştır.[246]

Can çekişme durumunda insan kendinden geçtiği için herşeyi unutur. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem işte böyle bir anda Hz. Aişe (ra)'nm yanma koy­duğu bir miktar paranın yerinde durduğunu hatırlamış ve onun ihtiyaç sahipleri­ne dağıtılıp dağıtılmadığını sormuştur. Böyle nazik bir anda bile unutarak o para­nın orada kalmasını Allah'a tevekkülün, güvenin şânma aykırı görmüş ve:

"Ey Aişe! Muhammed, Allah'a güven duymadan O'na itimad etmeden mi hu­zuruna varacak. Git ve onu ihtiyaç sahiplerine dağıt" buyurmuştur.[247][248]

 

Hz.  Peygamber'ın  Sabır Ve  Şükrü

 

Dünyada kimin hayatında hüzün, elem ve keder dönemi olmaz? Fakat insanın ma­nevi olgunluğuna yakışan cevher; bir taraftan amacına ulaşma ve başarma sevin­ciyle sarhoş olup kendinden geçmemesi, diğer taraftan ise felakat ve musibetlerin acısına güler yüzle katlanması, sabırla karşı koymasıdır. İnsanın görevinin sadece çalışma ve gayret olduğuna, başarı ve başarızlığın Yüce Allah'ın elinde olduğuna kesinlikle inanmasıdır. Kur'an-ı Kerim şu âyette işte bu inceliğe işaret etmektedir:

"Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Hiç şüphesiz ki bu, Allah için çok kolaydır." (Hadîd 57/22)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e şu göğün altında hiçbir insana na­sip olmayan çok büyük basanlar nasip olmuştu. Buna rağmen sözkonusu başarı­lar, O'nun gönül aynasına hiçbir zaman övünme ve gurur olarak yansımadı. O şöy­le buyurdu: "Ben Adem oğullarının efendisiyim, ama yine de övünme yoktur."

Hıristiyan dininde olan Adî b. Hâtem et-Tâî, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hakkında duyduklarından dolayı, O'nun bir hükümdar mı yoksa bir pey­gamber mi olduğu hususunda tereddüt etmişti. Kabilesinden bir heyeti yanına ala­rak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna vardığmda tam o sıra­da çaresiz bir kadın bir dileğinden dolayı oraya geldi ve kalabalıktan biraz çıkarak kendisini dinlemesini istedi. Allah Resulü hemen ayağa kalktı ve kadın sözünü bi­tirip kendi isteğiyle oradan ayrılıncaya kadar sokak başında ayakta durdu. Bu manzarayı gören Adî şöyle der: "O'nun bu yumuşakbaşhlığını ve alçakgönüllülü­ğünü gördükten sonra kesinlikle inandım ki, şüphesiz O bir peygamberdir, hü­kümdar değildir."[249]

Fethedilen şehirlere girerken dünyanın her muzaffer komutanının başı gururla yükselir. Ama Mekke ve Hayber fatihi böyle bir zafer durumunda bile dua ve ni­yazlarla başını Allah'ın huzurunda yerlere eğerek şehre girdi. îbn-i îshâk Hz. Pey­gamber'in, Mekke'nin fethi sırasında Zîtuvâ denilen yere ulaştığında, Allah'ın ken­disine fethi nasip ettiğini görünce devesi üzerinde secdeye kapandığını şu sözlerle rivayet etmiştir:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Zîtuvâ'ya ulaştığında Allah'ın ken­disine fetih nasip ettiğini görünce bineği üzerinde secde yapmak için derlenip top-larlandı ve başını secde için eğdi. Başını o derecede eğmişti ki, alnı neredeyse mah­fenin tahtasına değecekti."[250]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok ibadet eder, teşbih ve tehlil okurdu. Bazı sahabîler, "Ey Allah Resulü! Allah seni günahsız olarak yaratmış, hâlâ neden böyle zahmete katlanıyorsunuz?" dediklerinde Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem: "Allah'ın en çok şükreden kulu olmayayım mı?" buyur­du."[251]

Söylemek istediği şuydu: Eğer bu ibadet ve hamdler önceleri bu makamı elde etmek için idiyse, şimdi ki de verilen nimete şükretmek ve minnettarlık duygusu­nu göstermek içindi.

Dünyanın büyük dâhileri elde ettikleri her başarıyı kendi güçlerine, kendi akıl ve yeteneklerine, kendi kudretlerine atfederler. Fakat Allah'a yakın olanlar böyle düşünmeyi Allah'a isyan kabul ederler. Çünkü onlar, insanı başarıya götüren her harekette Allah'ın herşeye hakim olan kudretinin rol oynadığını bilirler. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ne zaman sevinçli bir haber alsa, he­men secdeye kapanırdı."[252] Hemedân'm Islâmı kabul ettiği haberi gelince Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem hemen secdeye kapanmıştı.[253]Benzer bir olay kendisine haber verildiğinde yine secdeye kapanmıştı.[254] Sa'd (ra) diyor ki: "Mek­ke'den Medine'ye gidiyorduk. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Zürâre denilen yerde devesinden indi. Ellerini kaldırarak uzun süre dua etti, sonra secde­ye kapandı ve uzun süre bu şekilde kaldı. Sonra başını kaldırarak her zaman yap­tığı gibi ellerini uzatarak dua etti. Daha sonra yine secdeye kapandı. Arkasından secdeden kalkarak boynu bükük, huşu içinde duaya başladı. Arkasından alnını yi­ne toprağa koydu. Bu dua ve secdelerden sonra ashabına: "Ümmetimin bağışlan­ması için Allah'tan dilekte bulundum, dileğimin bir bölümü kabul edildi. Şükür secdesi yaptım. Daha fazla istekte bulundum. Allah onu da kabul buyurdu ve ar­kasından da şükür için yine secdeye kapandım."[255]

Allah Teâlâ Duhâ sûresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu ni­teliğini şöyle açıklamıştır:

"Kuşluk vaktine andolsun, karanlığı iyice çöktüğü zaman geceye de andolsun. Rabbin seni terketmedi ve danlmadı da. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan —ahiret, dünyadan— daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen de hoşnut kalacaksın. Sen bir yetim iken seni bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmez iken doğru yola iletmedi mi? Bir yoksul olarak bulup da zengin etmedi mi? Öyley­se sakın yetimi üzme, isteyip dileyeni de azarlayıp çıkışma. Rabbinin nimetini dur­maksızın anlat." (Duhâ 93/1-11)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hayatının her harfi, ömrü boyun­ca bu ilahi buyruğu nasıl eksiksiz yaşadığına ve onları nasıl uyguladığına şahittir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem felaket ve hezimetler karşısında sabre­der, buna karşılık bir nimet ve ilahi lutfa erdiğinde şükrederdi. Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem birbirine zıt bu iki niteliğin ikisine birden sahipti. Ve ikisi­ni birden yaşadığını fiilen de göstermişti. Bir hadis-i şerifte sahabeden birinin ken­disine şöyle bir soru sorduğu bildirilmiştir: "Ey Allah Resulü! En fazla musibet ki­min üzerine gelir?" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buna:

"Peygamberlere, sonra aynı şekilde derece derece —onlara yakın olan iyi— in­sanlara" diye cevap verdi.[256] Olaylar bu rivayetin doğruluğunu tasdik etmektedir. O, peygamberlerin efendisi olduğu için, dünyanın musibet ve felaket yükü en çok O'nun mübarek sırtına binmişti. O bakımdan Kur'an-ı Kerimde tekrar tekrar ken­disine sabır tavsiye edilmiştir. Ahkâf sûresinde şöyle buyrulmaktadır:

"Ey Peygamber! Kararlılık sahibi peygamberler nasıl sabretmişse, sen de öyle sabret." (Ahkâf 46/35)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha doğmadan babası ölmüştü. Ço­cuk yaşındayken annesinin gölgesi de üzerinden kalkmıştı. Bundan iki yıl sonra merhametli bakışlarıyla yetimin yarasına merhem olan dedesi de öldü. Peygamber olduktan sonra Kureyş'in işkence ve zulümlerine karşı kendisine koruyucu siper olan amcası Ebu Tâlib de fâni dünyadan ayrıldı. Mahrem-i esrarı ve hayat yoldaşı olan çok güvendiği eşi, mü'minlerin annesi Hadîcetü'l-Kübrâ'nın —ki bu sel gibi akıp gelen ızdırap ve musibetler karşısında kendisinin tek tesellicisi ve destekçisiy-di— aynı günlerde ölmesi onu da Peygamber'den ayırdı. Ana-babadan ve eşten sonra insan en çok çocuklarmı sever. Allah Resûlü'nün, Hz. Fâtıma'dan başka bütün çocukları ya bebeklik çağında ya da çocukluk yaşında ölmüşlerdi. Bütün bu fe­laket ve acılar O'nun sadece gözlerini yaşartmış, ama bütün mukadderata hâkim olan Allah'a bir şikayet hissetirecek, ağzından en ufak bir söz dahi çıkmamıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bütün bu felaketler karşısında sabretmiş, bütün bu musibetlere tahammül göstermişti.

Peygamberimiz'in en büyük kızı Zeyneb, Hicret'in 8. yılında vefat etmiş, defni için peygamberimiz bizzat talimat vermiştir. Naaşı mezara indirilirken, Peygam-ber'in gözlerinden yaşlar boşanmış, ama ağzından en ufak bir şikayet kelimesi çık­mamıştı. Peygamberimizin elinde büyüyen, kendi evladı gibi yetiştirdiği Zeyd (ra) ile amcası Ebu Tâlib'in oğlu ve Hz. Ali'nin kardeşi olan çok sevdiği Ca'fer (ra) Mû-te savaşında şehit düşmüşlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu iki vefakâr, değerli insanın ölümüne çok üzülmüş, ağlamış, fakat Cafer'in eşi feryâd ve figânla ağlarken, onu böyle hareket etmekten menetmiş, sabır tavsiye ederek te­selli etmiştir.[257]

Allah Resûlü'nün çok sevdiği bir torunu ağır hastalanmış, kızı kendisine haber göndererek durumu bildirmişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buna karşılık gönderdiği haberde şöyle buyurmuştu:

"Allah'ın aldığı Kendisinindir. Verdiği de Kendisinindir. O'nun katında herşe-yin belirli bir eceli vardır. —Kızım— sebat etsin, O'ndan hayır dilesin."

Kızı tekrar ısrarla çağırınca Hz. Peygamber sallalîahu aleyhi vesellem saha­beyle birlikte oraya gitti. Çocuk kucağına verildiğinde son nefesini veriyordu. Al­lah Resûlü'nün gözlerinden yaşlar boşaldı. Sahabeden biri Peygamber'in göz yaşlarım kasdederek: "Ey Allah Resulü bu nedir?" deyince Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem: "Bu; Allah Teâlâ'nm insanların kalbine koyduğu şefkat ve merhamet duygusudur. Allah Teâlâ kullarından merhametli olanlara merhamet eder'' buyurdu."

Sa'd b. Ubâde (ra) ağır hastaydı. Ölümle pençeleşiyordu ve son nefesini ver­mek üzereydi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalktı. Sa'd b. Ubâde'yi yoklamaya gitti. Durumunun ağır olduğunu görünce üzüldü ve gözlerinden yaş­lar süzüldü. Onu gören sahabe-i kiram da ağlamaya başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Allah-ü Teâlâ göz yaşlarını ve kalbin üzül­mesini menetmiyor, —dili göstererek— ama bundan dolayı azab oluyor" buyurdu. Oğlu İbrahim (as)'m vefatı sırasında gözlerinden şefkat ve muhabbet yaşlan akar­ken Abdurrahman b. Avf (ra): "Ey Allah Resulü! Bu nedir?" deyince Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem: "Bu şefkat ve merhamettir" buyurdu. Abdurrahman (ra) tekrar aynı şeyi söyleyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Göz yaşarır, kalp üzülür, fakat biz Rabbimiz'in razı olduğu şeyi söyleyeceğiz. Ey ibrahim senin ayrılmandan dolayı biz de çok üzgünüz" buyurdu."[258]

Herşeye rağmen bu olaylar gelip geçer, bunların etkisi belli bir zamana ka­dar devam eder, sonra kaybolur gider. Fakat sonu gelmeyen musibet ve felâket­lere karşı sabır kâsesi hiçbir zaman taşmayacak şekilde sabretmek çok zor, hat­ta imkânsızdır. Hicretten beri önce onüç yıl boyunca Tâif ve Mekke haydutları­nın hak yola çağrıyı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in tslâmı teb­liğ etmesinin nasıl bir alay, eğlenme, sövüp sayma, işkence ve zulümlere engel­lemeye çalıştıklarını tekrarlamaya gerek yoktur. Medine-i Münevvere'de 8-9 yıl boyunca devamlı kanlı savaşlarla karşılaşıldı. Düşmanların, Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem'in Medine'den çıkarılması ve öldürülmesi için kurdukla­rı tuzakları ve yaptıkları planları tekrarlamaya da gerek yoktur. Ama bütün bu felaket oklarının üzerine yağmur gibi yağmasını sabrın dışında hangi kalkanla engelleyebilirdi?

Sabredilmesi bundan da zor olan şey, kendi elinde olan ve kendi iradesiyle yaptığı hareketlerdir. Zaferlerin fazlalığı her ne kadar her keresinde devlet hazine­sini zenginleştiriyor idiyse de Peygamber'in merhamet ve kerem eli ancak bütün hazinenin ihtiyaç sahiplerine ve fakirlere dağıtümasıyla huzura kavuşuyordu. Ni­tekim bundan dolayı bizzat kendisi ve bütün aile halkının hayatı çoğu kere açlık ve kıtlık içinde geçiyordu. Mübarek vücuduna giyeceği bir kat elbisenin dışında, başka bir elbisesi yoktu. Yine de bütün bu sıkıntılara göğüs geriyor, sabrın tadını binbir çeşit nimetlerin lezzetinden ve çok değerli elbiselerin vereceği zevkten daha üstün tutuyordu.

En çok cesaret kıran ve sabır gerektiren şey, düşmanların değil, dostların eliy­le atılan oklara hedef olmaktır. îki kere böyle olmuştur: Bazı aceleci gençler bir hik­met ve maslahata göre yapılmış harakete itiraz ettiler. Böyle bir durumda bile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sabır ipini elinden bırakmadı. Sahih-i Buhâ-rî'de şöyle anlatılır: "Huneyn savaşından sonra elde edilen ganimet mallan konu­sunda ensardan bir iki kadın: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem neden bunları başkalarına verdi? Oysa bizim hakkımızdı" diye itiraz etti. Bu itiraz Hz. Peygamber'e:

"Allah'ın rahmeti Hz. Musa üzerine olsun. O, —kendi insanları tarafından— bundan daha çok eziyete uğramış fakat yine de sabretmişti" buyurdu.[259]

 

Hz. Peygamber'in Ahlâkı

 

"Şüphesiz sen çok yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem 68/4)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek hayatının ahlâk yönü, bu gö­rüntü dünyasında bizzat yaşanarak, olaylara karşı gösterdiği davranışlarda pratik olarak isbât etmiştir ki Allah Resûlü'nün ahlâk yapısı bütün peygamberlerin ve ev­rensel ıslahatçıların hepsinin ahlâk yapısından açık ve kesin bir şekilde üstün, ay­rıcalıklı ve yücedir. Tarihî açıdan gerçekten yaşanmış olup olmadıkları bir tarafa, eğer bu ahlâk öğreticilerinin çizdikleri üstün ahlâk örneği nerede yaşanmış, kim ta­rafından uygulanmış diye sorulsa bütün dünya buna cevap vermekten aciz kala­caktır. Dünyanın bütün ahlâk ıslahatçıları içinde Buda ile îsa (as)'ın derecesi en yüksektir. Ama biri çıkar da Hindistan'ın bu büyük ahlâk ıslahatçısı olan Buda'nın nasıl yaşadığım,öğretileriyle hayatı arasında nasıl bir ilgi olduğunu anlatabilir mi? Zeytin dağının merhamet ve şefkat dolu ahlâk örneğini temsil eden Isa (as), dün­yaya en güzel ahlâk dersleri veriyordu. Ama, onun altın sözlerini hayat safhasına geçiren bizzat onun yaşadığı hayattan tek bir olay biliyor musunuz? Fakat Mek­ke'nin ümmî öğretmeni yüksek sesle şöyle haykırıyordu:

"Yapmadığınız şeyleri neden söylüyorsunuz?" (Saf 61 /2)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, aynı zamanda kendi öğretilerinin yaşayan bir örneğiydi. Kalabalık toplantılarda insanlara söylediği şeyleri evinin ıs­sız bir köşesinde yalnız basınayken de yapıyor, yaşıyordu. Başkalarına öğrettiği ahlâk ve davranış inceliklerini sözde bırakmıyor, bizzat uygulayarak yaşanan bir hale getiriyordu. Bir insanm eşinden daha fazla ahlâkî sırları kim daha iyi bilir. Ba­zıları Hz. Aişe (ra)'dan Allah Resûlü'nün ahlâkını anlatmasını istediler. Hz. Aişe ise; "Siz Kur'an-ı Kerim okumuyor musunuz?" diye sordu. "Şüphesiz ki Allah Re­sûlü'nün ahlâkı Kur'an'dı" dedi.

Bugün Kur'an dışındaki bütün semavî kitaplar, o kitapları getirenlerin en gü­zel sözlerini içinde toplamaktadır. Fakat o kitapların bir harfi bile kendilerini bu dünyaya aktaranların yaşadığı hayatı isbât edebilir mi? Halbuki Kur'an-ı Kerim yüzbinlerce muhalifinin ve inatçı-inkarcının karşısında kendisini Allah'dan getirip insanlığa sunan davetçisi Peygamber hakkında şöyle demektedir: "Şüphesiz sen çok yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem 68/4)

Bazı insafsız tenkidçiler bugün 1300 yıl sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hakkında "katıkalpli" diyorlar. Ama herşeyin cereyan ettiği Islâmın yer­yüzüne yerleşmeye başladığı o günlerde Kur'an-ı Kerim bizzat düşmanların yüzü­ne karşı o yüce peygamber hakkmda şu tanıklığı yapıyordu:

"Allah'tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi." (Al-i îmrân 3/159) Başka bir yerde de şöyle tanıklık yapmaktadır:

"Andolsun ki, sıkıntıya düşmeniz kendisinin gücüne giden, size çok düşkün, mü'minlere de şefkatli ve esirgeyici olan içinizden bir Peygamber gelmiştir." (Tev-be 9/128)

Ahlâk konusunda büyük bir yanlışlık yapılarak, sadece merhamet, şefkat, al­çakgönüllülük ve incekalpliliğe Peygamber ahlâkının tezahürleri denmiştir. Hal­buki ahlâk, hayatın her köşesinde ve olayların her yönünde açıkça görülen birşey-dir. Dost-düşman, akraba ve yabancı, büyük-küçük, yoksul-zengin, banş-savaş, kı­sacası her yer ve her birimi içine alacak kadar geniş bir alana sahiptir. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in ahlâkına da bu yönden bakılmalıdır.[260]

 

Hz.   Peygamber'in   Ahlâkına   Genel  Bir   Bakış

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek ahlâkının ayrıntılarıyla ilgi­li olayları yazmadan önce, yanında uzun yıllar yaşayan ve O'nun bütün hayat saf­hasını tanıyan insanların kendisi hakkında neler söylediklerini yazmaya çalışalım. Peygamberlikten önce Peygamber oluşundan sonra olmak üzere yirmibeş yıl bo­yunca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eşi olma konumunda bulunan Hz. Hatîcetü'l-Kübrâ (ra), vahyin yeni başladığı sıralarda O'nu şu sözlerle teselli etmişti:

"Allah'a andolsun ki Allah Teâlâ seni hiçbir zaman mahcup etmeyecektir. Sen, akrabalık bağlarını gözeten bir insansın, borçluların borçlarını veriyorsun, fakirle­re yardım ediyor, misafirleri ağırlıyorsun, doğruları destekliyorsun, muhtaçların ızdırabmı hafifletmeye çalışıyorsun."[261] Hz. Hatice'nin bu sözleri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in peygamber olmadan önce de sonra da nasıl bir ahlâk yapısına sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Mü'minlerin anneleri arasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ni­teliklerini Hz. Aişe (ra) kadar hiç kimse genişçe anlatmamıştır. O şöyle demiştir:

"Hz. Peygamberin hiç kimseyi kötüleme ve hakaret etme adeti yoktu. Kötülük karşısında kötülük yapmaz, aksine bağışlayıp affederdi, iki şeyden birini yapmak­ta serbest bırakılınca günah olmamak şartıyla kolay olanı tercih ederdi. Zaten o, günahtan çok uzaktı. Hiç bir zaman kendi şahsıyla ilgili meselelerde hiç kimseden intikam almadı.[262] Ama Allah'ın emirlerine karşı gelenlerden O'nun intikamını alırdı. Yani, Allah tarafından gönderilen emir ve hükümler gereği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o kişiye gereken cezayı uygulardı. Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem isim vererek hiçbir zaman bir müslümana lanet etmedi. Bir köleye, bir kadın hizmetçiye hatta bir hayvana kendi eliyle asla vurmadı. Hiçbir zaman birinin yersiz olmamak şartıyla isteğini geri çevirmedi.[263] Eve girdiği za­man son derece güleryüzlü, neşeli ve mütebessim olurdu. Dostları arasında ayak­larını uzatarak oturmazdı.[264] Konuşmalarını, cümleleri teker teker söyleyerek, san­ki ezberlemek isteyen kişi iyice ezberlesin dercesine ağır ağır konuşurdu.[265]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eğitiminden geçmiş ve peygam­berliğinin başmdan hayatının sonuna kadar en az yirmiüç yıl yanında yetişmiş olan Hz. Ali'ye oğlu Hüseyin (ra), Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ah­lâk ve alışkanlıklarını sorunca şöyle tarif etti: "Allah Resulü Muhammed sallallahu aleyhi vesellem; güleç yüzlü, yumuşak huylu, ince kalpliydi. Sert yapılı ve katı kalpli değildi. Konuşurken gürültü yapmazdı. Ağzından kötü bir kelime çıkmaz­dı. Kusur arayan., insanı sıkan biri değildi. Sevmediği bir hareket olursa, onu gör-müyormuş gibi davranırdı. Birinin kendisinden beklentisi varsa, onu ne ümitsiz bı­rakır, ne de kabul ettiğini gösterirdi. Yani açıkça ne reddeder, ne kabul ederdi. Ak­sine sessiz kalır, karakterini tanıyanlar, davranışından düşüncesini anlardı.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem üç şeyi kendinden tamamen uzakîaş-tırmıştı: Tartışmayı, gereğinden fazla konuşmayı ve kendisini ilgilendirmeyen ko­nulara girmeyi.

Başkalarıyla ilgili şu üç şeyden de uzak dururdu: Hiç kimseye kötü demezdi. Hiç kimsenin kusurunu aramazdı. Hiç kimsenin sırrını öğrenmeye çalışmazdı. İyi sonuçlar alınabilecek ve fayda elde edilecek sözler söylerdi.

O konuşurken sahabe-i kiram sanki başlarına kuş konmuş da ürkütmemek için sessizce duruyorlarmış gibi başlarını öne eğerek haraketsiz dinlerlerdi. O sustuk­tan sonra aralarında konuşurlardı. Karşısında biri konuşurken, sözünü kesmeden sessizce dinlerdi. İnsanların güldüğü şeye o da tebessüm ederdi. Hayret ettiği şeye de hayretini belli ederdi. Yabancı bir adam çekinmeden konuştuğunda, Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem tahammül gösterirdi. Başkalarının ağzından kendisinin övülmesini dinlemeyi sevmezdi. Ama eğer biri kendisinin iyilik ve ik­ramına teşekkür ediyorsa kabul buyururdu. Konuşan kimse kendiliğinden susmu­yorsa, konuşmasının arasına girip sözünü kesmezdi.[266] Son derece cömert, son de­rece doğru sözlü, son derece yumuşak yapılı ve son derece hoş sohbetti. Eğer biri kendisini ansızın görürse haşmetinden ürperirdi. Ama tanıdıkça kendisine muhab­bet duymaya başlar, ısınırdı."[267]

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem'in himayesinde büyümüş olan Hind b. Ebî Hâle şöyle der:

"Hz. Peygammber sallallahu aleyhi vesellem yumuşak huyluydu, sert yapılı değildi. Hiç kimseye hakaret edilmesine dayanamazdı. Küçük şeylere bile memnu­niyetini gösterir, teşekkür ederdi. Hiçbir şeye kötü demezdi. Önüne ne tür yemek gelirse yer, şöyle böyle demezdi. Eğer biri Allah'ın emrine aykırı hareket ederse öf­kelenir, ilahî emri savunurdu. Fakat kendi şahsî meselesi için hiçbir zaman öfke­lenmez ve hiç kimseden intikam almazdı."[268][269]

 

Hz.  Peygamber'în  Bağlılığı

 

Ahlâkın en başta gelen ve en önemli olan yönü; bir insanın kabul ettiği ahlâkî pren­sipleri daima uygulaması, benimsediği ahlâk değerlerinin, kendisinin vazgeçeme­diği bir kişiliği haline gelmesidir. însarun dışındaki bütün yaratıklar aym şeyleri irâ­deleri olmadan sürekli yaparlar ve onlar yaratılış olarak sadece aynı o hareketi yap­maya mecburdurlar. Güneş sadece ışık saçar, ondan karanlık gelmesi mümkün de­ğildir. Gece karanlık yayar, ışığın kaynağı olamaz. Ağaç kendi mevsiminde meyve verir ve çiçekler bahar mevsiminde açarlar. Hayvanlar kendi türlerine özgü davra­nışlardan ve özelliklerden kıl payı kadar şaşmazlar. Fakat insan, Allah tarafından irâde sahibi olarak yaratılmıştır ve isteği, düşündüğü, karar verdiği herşeyi yapabi­lir. O hem güneştir, hem de gecenin karanlığıdır. Onun cevherinin ağacı her mev­simde meyve verir ve onun ahlâkının çiçeği bahar mevsimine bağlı değildir. O hay­vanlar gibi aynı türden değişmez haraketleri yapmaya mecbur değildir. Ona irade verilmiştir ve bu irade onun sorumluluğunun ve mükellef oluşunun sırrıdır.

Ahlâkın ince ve hassas noktası şudur: Bir insan kendisine bir ahlâkî değeri prensip olarak seçmişse, ona bütün varlığıyla sarılmalı, her zaman öyle uygulama­lıdır ki, onu iradesi dışında yapıyormuşcasma iradesiyle yapmak durumunda ol­malıdır, insanlar bunu göre göre öyle bir kanaat sahibi olmalıdırlar ki, "Bu kişi, as­la bundan farklı davranamaz" denmelidir. Onun hareket tarzı, güneşten ışığın çı­kışı gibi, ağaçtan meyvenin üremesi gibi ve çiçekten güzel kokunun yayılması gi­bi olmalıdır, işte bunun adı, davranış sağlamlığı ve prensiplere bağlılıktır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bütün fiillerinde bu prensibe bağlı kal­mıştır. Hangi işe nasıl ve ne zaman başlamışsa, onun üzerinde sürekli durmuş, pren­sibine bağlı kalmıştır. "Sünnet" kelimesi şeriatımızda işte bu prensipten doğmuştur. "Sünnet" Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sürekli yaptığı ve çok zorun­lu bir engel olmadıkça hiçbir zaman terketmediği iş ve davranıştır. O bakımdan ne kadar sünnet varsa hepsi, aslında O'nun dosdoğru hayat çizgisinin, prensip edindi­ği şeyleri şaşmadan yapışının inkar edilemez örnekleridir. Daha önce de anlatmış ol­duğumuz adetlerinden biri de; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bütün ahlâk ve davranışlarının ne kadar sağlam olup hayatı boyunca hiçbir zaman bu ahlâk ve davranışlarda zerre kadar değişme meydana gelmediği anlaşılmış olacaktır. Bir keresinde adamın biri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ibadet ve davranışları hakkında Hz. Aişe (ra)'ya: "Allah Resulü herhangi özel bir günde şunu yapar mıydı?" diye sormuştu. Hz. Aişe de: "Hayır, O'nun ameli kesilmeyen yağmur gibiydi. Nasıl bulut yağmaya başlayınca durmadan devam ederse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in durumu da öyleydi. Birşeyi kendine prensip edindi mi ona her zaman bağlı kalırdı" dedi. Ardından şöyle dedi: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yapabildiğini hanginiz yapabilirsiniz?"[270] Başka bir rivayette ise: "O bir işi yapmaya başladı mı onu devamlı yapardı" denmiştir.[271]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu hususta kendi buyruğu şöyle­dir:

"Allah'a en sevimli ve hoş gelen amel; devamlı olanıdır."[272]

Allah Resulü geceleri kalkarak ibadet ederdi. Hz. Aişe (ra) diyorki: "Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem hiçbir zaman gece ibadetini bırakmamıştır. Eğer kendini iyi hissetmez de rahatsızlanırsa oturarak kılardı."[273] Cerîr b. Abdullah (ra) bir sahâbîdir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona bakar ve sevgiyle te­bessüm ederdi. Şöyle anlatıyor:" "Hiçbir an olmadı ki, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna vardığımda tebessüm etmiş olmasın."[274]

Hangi işi hangi vakitte yapmayı karalaştırmışsa hiçbir zaman bunda bir sapma olmazdı. Namaz, teşbih ve tehlil zamanlarında, nafilelerin sayılarında, uyku ve uyanıklığının belirlenmiş saatlerinde, herkesle buluşma-görüşme tarzında hiçbir değişme olmamıştır. Hz. Peygamberin o adet ve güzel davranışları şimdi müslü-manlann şaşmaz prensibi olmuştur.[275]

 

Hz.   Peygamber'ın  Güzel Ahlâkı

 

Hz. Ali (ra), Hz. Aişe (ra), Hz. Enes (ra), Hz. Hind b. Ebi Hâle (ra) ve Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in yanmda ve huzurunda bir ömür geçirmiş olan di­ğerleri görüş birliği içinde şöyle anlatıyorlar: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem son derece yumuşak tabiatlı, güzel ahlâklı ve temiz yaşayışlı idi. Yüzü gü­leçti. Vakar ve cesaretle konuşur, kimsenin gönlünü kurnazdı."

Biriyle görüşeceği zaman, daima önce kendisi selam verip musâfaha ederdi. Bi­ri eğilerek kulağına birşey söylese, o kişi başını çekinceye kadar ondan yüzünü çe­virmezdi. Musâfahada da adeti buydu. Biriyle tokalaştığı zaman karşısındaki kişi eline çekmediği sürece onun elini bırakmazdı. Bir toplulukta otururken dizi, hiçbir zaman birlikte oturdukları kişilerin dizlerinden öne çıkmazdı.[276]

Çok kere kadın ve erkek hizmetçiler, feyz ve bereket için elini daldırsın diye huzuruna gelirken su getirirlerdi. Kış günleri ve sabah vakti bile olsa bu tür istek­leri asla geri çevirmezdi.[277]

Bir keresinde Sabit b. Ubâde (ra) ile görüşmeye gitmişti. Dönüşte oğlu Kays (ra)'ı bineğe eşlik etmesi için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yanma kattı. Al­lah Resulü sallallahu aleyhi vesellem, Kays'a, "Sen de benimle birlikte deveye bin" dedi. O da saygısızlık olur düşüncesiyle teklifi reddetti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Ya bin, ya da eve dön" buyurdu. O da eve geri döndü.[278]

Bir keresinde Necâşf den bir heyet geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem heyeti yanında misafir etti ve bizzat kendisi konukseverliğin gerektirdiği bütün işleri yaptı. Sahabe-i kiram, "Bu hizmetleri biz yaparız" dedilerse de, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bu insanlar, dostlarıma hizmet ettikleri için ben de onlara hizmet etmek istiyorum" buyurdu."[279]

Atbân b. Mâlik, Bedir savaşma katılan sahabedendi. Görme gücü hayli zayıfla­mıştı. Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek; "Mahalle mes­cidinde namaz kıldırıyorum. Yağmur yağınca mescide gitmem zorlaştığı için eğer evime şeref vererek gelir de namaz kılarsanız, namaz kıldığınız yeri mescid haline getireceğim" dedi. Ertesi sabah Allah Resulü, Hz. Ebu Bekir'i yanma alarak onun evine gitti ve kapıda durarak içeri girmek için izin istedi. İçerden cevap gelince gir­di ve: "Nerede namaz kılayım?" diye sordu. Atbân b. Mâlik yer gösterdi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem de tekbir alarak iki rekat namaz kıldı. Namaz­dan sonra ev halkı yemek için ısrar ettiler ve kıyma ile undan yapılmış yemeği ge­tirerek önüne koydular. Mahallenin bütün insanları yemeğe katıldı. Oradakilerden biri, "Mâlik b. Vahîş ortada görünmüyor" dedi. Bir diğeri de, "O münafıktır" de­yince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Öyle deme. O, Lâ ilahe illallah, diyor" buyurdu. Ordakiler, "Evet onun münafıklığa eğilimi doğrudur" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem aynı şekilde: "Allah rızası için Lâ ilahe illallah diyen insana, Allah cehennemi haram eder" buyurdu."[280]

Hicret'in ilk günlerinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve bütün muhacir müslümanlar, Medine'nin yerli müslümanları olan ensarın evlerinde mi­safir kaldılar. Onar kişiden oluşan her grup birer eve misafir edildi. Mikdâd b. Es-ved (ra) şöyle der: "Ben, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in de bulunduğu gruptaydım. Evde birkaç keçi vardı. Karnımızı keçi sütüyle doyuruyorduk. Süt sağılınca herkes kendi payına düşeni içiyor, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in payını da bir tasa bırakıyorduk. Bir gece öyle oldu ki, Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem gelmekte gecikti ve herkes sütlerini içip uyudu. Allah Resulü geldiğinde, tasını boş buldu. Ses çıkarmadı. Sonra; "Ey Rabbim, bugün —beni— doyuranı sen de doyur" diye dua etti. Mikdâd (ra) kalktı, bıçağı aldı, keçiyi kesip etini pişirerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e ikram etmek istedi. Al­lah Resulü sallallahu aleyhi vesellem mani oldu ve keçiyi tekrar sağarak çıkan sü­tü içip uyudu."[281] Hiç kimseyi de —kendi payını içtiği için— kötülemedi.

Ebu Şuayb (ra) ensardandı. Kölesi, çarşıdaki kasap dükkanında dururdu. Bir gün Allah Resûlü'nün huzuruna geldi. O sahabe-i kiramın ortasında oturuyordu ve aç olduğu her halinden belli odluyordu. Ebu Şuayb (ra) kölesine gidip: "Beş ki­şilik yemek hazırla" dedi. Yemek hazırlandıktan sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den ashabıyla birlikte teşrif etmesini istedi. Hepsi beş kişiydi, yol­da başka bir adam daha katıldı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ebu Şu-ayb'e "Bu adam davetsiz katıldı, eğer izin verirsen bu da bizimle gelsin, yoksa ge­ri gönderelim." buyurdu. Ebu Şuayb; "Onu da yanınıza alın" dedi."[282]

Ukbe b. Amir (ra) da şahabı idi. Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir dağ yolunda devesine binmiş gidiyor, Ukbe de O'na refakat ediyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona:

"Gel biraz da sen bin" buyurdu. Ukbe, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem yaya yürürken kendisinin bineğe binmesini edepsizlik saydığından binmedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tekrar söyleyince bu sefer reddetmeyi emre karşı gelmek kabul ettiğinden sustu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem indi ve deveye Ukbe bindi.[283]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sohbetlerinde insanların hoşa gitme­yen sözlerine sabreder, hoşuna gitmediğini göstermezdi. Hz. Zeyneb (ra) ile evle­nince düğün yemeği verdi. Bazı insanlar yemeklerin yedikten sonra orada oturup kaldılar. O günlerde henüz nâmahremden sakınmayı emreden âyet inmemişti. Zeyneb (ra) da oradaydı. Allah Resulü insanların kalkıp gitmelerini istiyor, ama birşey de söylemiyordu. İnsanların aklına bir türlü gitmeyi düşünmek gelmiyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalkıp Hz. Aişe'nin odasına gitti. Geri döndüğünde topluluk oturmaya devam ediyordu. Tekrar gitti ve ikinci kez geri döndü. Nâmahremden sakınma âyeti tam bu sırada indi.[284]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Huneyn savaşından dönüyorken yolda namaz vakti oldu. Her zaman olduğu gibi durdu, müezzin ezan okudu. He­nüz müslüman olmamış olan Ebû Mahzûre arkadaşlarıyla birlikte et pişiriyordu. Ezan sesini duyunca bağıra çağıra, arkadaşlarıyla birlikte ezanı taklid edip alay et­meye başladılar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hepsini çağırtarak her-birine ezan okuttu. Ebû Mahzûre'nin (ra) sesi güzeldi. Sesini beğendi ve önüne oturttu. Elini başına koyup okşadı ve onun için bereket duasında bulundu. Sonra ezanı öğreterek, "Git, bu şekilde Kabe'de ezan okuyacaksın " buyurdu.[285]

Sahabeden biri anlatmıştır:

"Çocukluğumda ensarın hurmalığına gider, taş atarak hurma düşürürdüm, tn-sanlar beni tutup Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna götürdüler.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem;

"Neden taş atıyorsun?" deyince,

"Hurma düşürmek için atıyorum" dedim.

Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem;

"Yere düşmüş hurmaları ye, taş atma" buyurdu. Bunu dedikten sonra başımı okşadı ve dua etti."[286]

Ubbâd b. Şurahbil Medine'de bir sahabiydi. Bir ara kıtlık olmuştu ve çok acık­tığı için birinin hurma bahçesine girdi ve hurma salkımını kopararak birazını yedi, birazım da eteğine koydu. Bahçe sahibi görünce onu yakalayıp dövdü ve elbisesi­ni aldı. Ubbâd b. Şurahbîl'i de yanına katarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-sellem'e şikayete geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bahçe sahibine dönerek:

"Bu tecrübesiz, câhil biridir. Sen ona anlatıp öğretmeliydin. O açtı, onu yedirip karnını doyurmalıydm" buyurdu. Sonra elbisesini geri verdirdi, kendi tarafından da bir miktar buğday verip gönderdi.[287]

Yahudiler, aybaşı hali olunca kadınları evlerinden çıkarır ve onlarla birlikte ye­mek yemezlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Medine'ye gelince en-sar müslümanları kendisine bu konu hakkında soru sordular. Bunun üzerine o du­rumda olan kadınlara yaklaşmanın haram olduğunu bildiren âyet indi. Bunun üze­rine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, böyle durumlardaki kadınlarla cin­sî birleşme dışında hiçbir şeyi yasaklamadı. Yahudiler, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu hükmünü duyunca; "Bu adam herşeyde bize karşı çıkıyor" dediler. Sahabe-i kiram Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek; "Yahûdîler böyle dediğine göre, neden cinsî münasebette bulunmayalım?" dediler. Al­lah Resûlü'nün mübarek yanağı öfkeden kıpkırmızı kesildi. Bunu üzerine pahabe-i kiram "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i üzdük" diyerek gittiler. Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daha sonra onlara hediye olarak yiyecek birşeyler gönderdi ve bu hareketiyle kendilerine karşı en ufak bir öfke taşımadığı­nı göstermek istedi.[288]

Bir kimsenin herhangi bir hareket veya sözü hoşuna gitmezse, genellikle bunu, onun önünde açığa vurmazdı. Bir keresinde adamın biri Araplar'ın adetine uygun olarak —çok sevimsiz olan za'ferân boyasıyla boyanmış elbisesiyle— Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiçbir şey söylemedi. Adam kalkıp gittikten sonra oradakilere şöyle bu­yurdu: "Ona söyleyiniz de bu boyayı yıkayıp temizlesin."[289]

Bir keresinde adamın biri Allah Resûlü'nün huzuruna gelmek için izin istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de: "Pekiyi" buyurdu. Adam kabilesin­de muteber bir insan değildi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuru­na gelince Allah Resulü onunla çok yumuşak tarzda konuştu. Aişe (ra) buna hay­ret etti ve Allah Resûlü'ne: "Bu adamı iyi bir insan olarak görmezdiniz, buna rağ­men çok yumuşak ve tatlı konuştunuz" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem de şöyle cevap verdi: "Allah katında en kötü kimse, ağzının bozukluğundan dolayı insanların kendisiyle buluşmayı ve görüşmeyi bıraktığı kimsedir."[290]

Yahudilerin ne kadar haydut ve ne kadar büyük islâm düşmanı olduklarını, daha önce anlattığımız olaylarda görmüştük. Onların bütün bu hallerine rağmen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bu katı kalpli insanlara bile daima tatlı dilli konuşur, yumuşak muamele eder ve onlardan alışveriş yapardı. Çok kızdığı zaman sadece "Alnı yerde sürtülsün" buyururdu.[291]

Câbir b. Abdullah el-Ensârî (ra) şunu anlatmıştır: Medine'de kendisinden arası-ra borç aldığım bir yahûdî vardı. Tesadüfen bir yıl hurma olmadı, ben de borcumu ödeyemedim. Borcun üzerinden bir yıl geçti. Bahar gelince yahûdî borcu geri ver­mem için beni sıkıştırmaya başladı. O yıl meyve çok az olduğundan gelecek hasadı beklemesini rica ettim. Ama o reddetti. Bunun üzerine ben, Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'e gelerek olayı baştan başa anlattım. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birkaç sahabesini yanma alarak yahûdînin evine gitti ve kendisine anlatıp dinleterek mühlet vermesini istedi. Yahûdî: "Ebu'I-Kâsım! Asla mühlet ver­miyorum" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hemen oradaki hur­ma bahçesine gitti ve etrafını dolaşarak döndü. Ardından tekrar yahûdînin yanına döndü ve onunla görüştü. Ama yahûdî hiçbir şekilde borcu ertelemeye razı olma­dı. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunaldı ve bana; "Şu çardağa bir yaygı ser" buyurdu. Çarşafı serince gidip üzerine uzandı ve uyudu. Uyanınca tekrar yahûdîye mühlet vermesini rica etti. Ama inatçı yahûdî kabul et­medi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hurma ağaçlarının altına gidip ayakta dikildi ve Câbir b. Abdullah'a, "Hurmaları toplamaya başla" bu­yurdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bereketi sayesinde o kadar hur­ma birikti ki, yahûdînin borcunu ödediğim gibi arttı da."[292]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sohbetlerinde oturacak yer çok az bulunurdu. Önce gelip oturan insanların kalabalığı oturacak yer bırakmazdı. Böy­le durumlarda eğer biri çıkar gelirse, onun için kendi harmanisini çıkarıp yere se­rerek onu oturturdu. Bir keresinde Ca'râ'ne denen yerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ashabıyla oturuyor ve et dağıtıyordu. O sırada bir kadın geldi ve Allah Resûlü'nün yanına doğru yürüdü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu görünce son derece saygı gösterdi, mübarek harmanisini oturması için yere serdi. Bu olayı anlatan ravi diyorki: "Bu kadın kimdi?" diye soruşturduğunda, "O, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in süt annesiydi" dediler."[293]

Yine bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ashabıyla otururken süt babasının geldiği ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hemen yere kilim serdirip onu bu kilimin üzerine oturttuğu, sonra süt annesinin geldiği, ona da başka bir köşe döşettiği ve oraya oturttuğu, arkasından süt kardeşi gelince he­men ayağa kalkıp onu da önüne oturttuğu anlatılmıştır.

Ebu Zer (ra) ünlü sahabîlerdendir. Bir keresinde Hz. Peygamber, onu çağırma­sı için bir adam gönderdi. Ama Ebu Zer evde bulunamadı. Biraz sonra haber alıp da Allah Resûlü'nün huzuruna geldiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem uzanmış yatıyordu. Onu görünce ayağa kalktı ve kucaklayarak göğsüne bas­tırdı.[294] Ca'fer (ra) da Habeşistan'dan geri döndüğünde Allah Resulü onu kucakla­yıp göğsüne bastırmış ve alnından öpmüştü.[295]

Selamlaşmada kendisi öncelik ederdi. Yolda yürürken karşılaştığı erkek, kadın, çocuk, herkese selam verirdi.[296] Bir keresinde yoldan geçiyordu. Bir yerde müslü-man, münafık ve kafirlerin topluca oturduklarım gördü. Hepsine selam verdi.[297]

Birinin herhangi bir hareketini çirkin bulsa, topluluk huzurunda adını belir­terek bildirmezdi. Aksine genel bir tabir kullanarak insanlar şöyle yapıyor, in-sanlar şöyle söylüyor, bazı insanların adeti şöyledir, gibi ifadeler kullanır, o ki­şinin aşağılanmaması ve kişiliğinin zedelenmemesi için yapanın adını gizli tu­tardı[298].

 

Hz.   Peygamber'in İnsanlara  İyi  Davranması

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem o kadar cömert idi ki başkalarına vermek için bile borç para aldığı olurdu. Nitekim vefat ettiği dönemde bile kendi zırhını bir miktar buğday karşılığında bir yahûdîye rehin olarak vermişti. Ama her şart ve durumda insanlara iyi davranmaya, onlarla iyi ilişkilerde bulunmaya son derece önem verirdi. Medine'de zenginler genellikle yahûdîlerdi ve çoğu kere Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem onlardan ödünç alırdı. Yahudiler çoğunlukla al­çak karakterli ve katı insanlar olurlardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onların bu tür karaktersizliklerine sabrederdi.

Peygamber olmadan önce Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kendi­leriyle ticarî ilişkisi bulunan kimseler, O'nun doğruluğunu ve insanî ilişikilerinin güzelliğini her zaman dile getirmişlerdir. Bu sıfatından dolayı Kureyşliler sözbirli-ği içinde O'na —doğruluk ve dürüstlüğüne kesin inanılan kişi anlamına gelen "el-Emîn" adını koymuşlardı. Peygamber olduktan sonra da Kureyş kendisine öfke ve kinle dolu olmasına karşın, servetleri için en güvenilir yer yine de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in eli ve evi olmuştu.

Araplar arasında Sâib (ra) adında bir tüccar vardı. Müslümanlığı kabul ederek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldi, insanlar övgü dolu sözlerle kendisin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e tanıttılar. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem: "Ben onu sizden daha iyi tanıyorum." buyurdu. Sâib (ra); "Anam babam feda olsun, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tica­rette ortağımdı, işlerini her zaman pürüzsüz yapardı" dedi.[299]

Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir kişiden bir miktar borç hurma aldı. Birkaç gün sonra o kişi alacağını istemek üzere geldi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem ensardan birine, borcunu ödemesini emretti. En-sar, hurmaları verdi ama alacaklının verdiği kalitede değildi. Bunun üzerine aynı kalitede olmadığını belirterek almayı reddetti. Ensarî, "Allah Resûlü'nün verdiği hurmayı kabul etmiyor musun?" deyince, "Hayır kabul etmiyorum. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem de adil davranmazsa, başka kimden adil olması bek­lenir" dedi. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem bu cümleyi duyunca gözlerin­den yaşlar süzüldü ve: 'Tamamen doğrudur" buyurdu."[300]

Birgün Hz. Peygamber saüallahu aleyhi vesellem'den alacağı olan bir bedevi geldi. Bedeviler genellikle yabanî kimselerdi. Nitekim o da son derece haşin bir ifa­deyle konuşmaya başladı. Sahabe-i kiram bu küstah tavrından dolayı kendisini azarlayarak: "Kiminle konuştuğunun farkında mısın?" dediler. Bedevi de: "Ben hakkımı istiyorum" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Sizin onun yanında olmanız gerekir. Çünkü o haklıdır —alacaklının konuşmaya hakkı var­dır—" buyurdu. Arkasından sahabe-i kiramın borcu ödemesini emretti ve o kişiye alacağından daha fazlasını verdirdi.[301]

Bir savaşta Câbir b. Abdullah (ra) devesine binmiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'Ie birlikte gidiyordu. Bindiği deve yavaş gidiyordu. Yorulunca da­ha da yavaşladı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem deveyi ondan satın al­dı. Parasını verirken yanındaki deveyle birlikte vererek "ikisi de senin olsun" bu­yurdu.[302] Aynı olay başka bir rivayette şu şekilde anlatılmıştır: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, "Yanında bir değnek varsa ver" dedi. O da verdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu değnekle deveye vurunca o kadar hızlı gitmeye başladı ki, bütün develeri geçti. Daha sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ondan bu deveyi, Medine'ye kadar binme haklanın devam etmesi şartıyla satın aldı. Mekke'ye ulaşınca Câbir b. Abdullah devenin parasını istedi. Al­lah Resulü, Bilal (ra)'e "Ona dört dinardan biraz fazla ver" buyurdu. NitekinvBilal (ra) dört dinarın üzerine bir kırat altın da ekleyerek fazlasıyla ödedi.[303]

Bir cenaze getirildiğinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in herşeyden Önce, "Ölünün borcu var mı?" diye sorma adeti vardı. Eğer borçlu olduğunu öğre­nirse, sahabe-i kirama, "Cenaze namazını kılın" buyurur, kendisi katılmazdı.[304]

Bir gün birisinden ödünç bir deve aldı. Geri verirken ondan daha iyi bir deve verdi ve: "Borcunu en iyi şekilde ödeyenler, emin kimselerdir" buyurdu.[305]

Bir gün birinden emanet olarak bir tas aldı. Kötü bir tesadüf eseri tas koybol-du. Bunun üzerine onun bedelini ödedi.[306]

Her zaman şöyle buyururdu: "Borcumu ödemek için üzerimde taşıdığım para dışında üç günden fazla yanımda tek bir kuruş dahi tutmayı sevmem."[307]

Bedevilerden bir kasap, deve eti satıyordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve-seîlem, evde kuru hurma olduğunu sanarak, bir miktar kuru hurma karşılığında et satın aldı. Eve gelince kuru hurma olmadığını gördü. Dışarı çıkarak kasaba, "Kuru hurma karşılığında senden et almıştım ama baktım kalmamış" buyurunca kasap vâ-veylâyı kopardı ve "Vay bu sahtekârlıktır!" diye bağırdı. İnsanlar; "Allah Resulü sah­tekârlık yapar mı?" diyerek onu susturmaya çalıştılar. Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem ise: "Bırakın, konuşmaya hakkı var" buyurdu. Sonra kasaba dönerek; da­ha önce söylediği şeyi ona tekrar etti. Kasap da aynı şeyleri söyledi, insanlar yine onu böyle konuşmaktan menettiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bırakın konuşsun, onun konuşma hakkı var" buyurdu ve bu cümleyi birkaç kez tekrarladı. Daha sonra onu ensardan bir kadına göndererek etin karşılığı olan hurmayı ondan al­masını söyledi. Bedevi kasap kuru hurmayı alıp döndüğünde Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem ashabıyla birlikte oturuyordu. Hz. Peygamberin sallallahu aley­hi vesellem yumuşaklığından, bağışlayıcılığından ve insanlarla iyi ilişkisinden son derece etkilenmişti. Yüzüne uzun uzun baktıktan sonra: "Ey Muhammedi Allah se­nin mükâfaatını versin, etin karşılığını eksiksiz verdin ve çok iyi verdin" dedi." [308]

Bir keresinde Medine-i Münevvere'nin dışında küçük bir kervan konaklamıştı. Kervanda kırmızı renkli bir deve vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem oradan geçerken bu deveyi gördü ve fiyatını sordu. Oradakiler fiyatını söyleyince Hz. Peygamber pazarlık yapmadan fiyatı kabul etti ve devenin yularını tutarak şehre döndü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselîem ayrıldıktan sonra kervan­daki adamlar; "Tanımadan, etmeden hayvanı teslim ediverdik" demeye başladılar. Kervândakiler yaptıkları bu akılsızlığa kızarak kendilerini suçlayıp durdular. Ker­vanda bir kadın vardı. "İçiniz rahat etsin. Alnı bu kadar aydınlık hiçbir insan gör­medik" dedi. Yani böyle bir insan sahtekârlık yapmaz demek istedi. Akşamleyin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onlara yemek ve devenin bedeli kadar hurma gönderdi."[309]

Huneyn savaşında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bir miktar si­laha ihtiyacı oldu. Safvân o zamana kadar kafirdi, kendisinde hayli zırh bulunu­yordu. Allah Resulü ondan bir miktar zırh istedi. Safvân, "Ey Muhammedi Zorla mı almak istiyorsun?" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de: "Hayır emanet olarak istiyorum, eğer birine zarar gelir veya kaybolursa fiyatını ödeyece­ğim" buyurdu. Nitekim müslümanlara ödünç olarak kırk zırıh verdi. Savaştan sonra emanetleri geri verirken kontrol yapıldığında bazı zırhların olmadığı görül­dü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine Safvân'a: "Senin bir­kaç zırhın eksik çıktı, onların bedelini al" buyurunca Safvân: "Ey Allah Resulü! Kalbimdeki duygular artık eskisi gibi değil —yani ben müslüman oldum, artık be­dele ihtiyaç yok—" dedi."[310][311]

 

Hz.  Peygamberin  İnsaf Ve  Adaleti

 

Bir manastır, bir zaviye veya bir dergâha çekilip oturmuş kimselerin adil ve insaf­lı davranmaları çok kolaydır. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yüzlerce Arap kabilesine "dert anlatması ve onlarla her an ve her yerde binbir çeşit konularda konuşması, görüşmesi, anlaşması gerekiyordu. Bu kabilelerin birçoğu kendi aralarında düşmanlık bulunan kabilelerdi. Birinin arzusuna uygun karar ve­rilse diğeri düşman olurdu. îslâmın yayılması gayesiyle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem daima kalpleri birleştirme, birbirinin arasını bulma yoluna gider­di. Bütün bu zorluk ve sıkıntılara rağmen Allah Resûlü'nün insaf ve adalet terazi­sinin kefesi hiçbir zaman bir tarafa ağır basmazdı.

Mekke'nin fethinden sonra bütün Arabistan'da sadece Tâif islâm idâresinin dı­şında kalmış, müslümanlğı kabul etmemişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem orayı da kuşattı. Ama onbeş yirmi gün sonra kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kuşatmayı kaldırmasından son­ra ünlü kabile reislerinden Sahr, kuvvetlerini alarak gelip Tâif'i kuşattı. Şehir halkına o kadar baskı yaptı ki, sonunda barış yapmaya razı oldular. Sahr duru­mu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e haber verdi. Muğîre b. Şu'be es-Sekafî de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek: "Sahr halamı esir aldı" diye şikayette bulundu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Sahr'a haberci göndererek Muğîre'nin halasını evine göndermesini emretti. Daha son­ra Benû Süleym kabilesinin temsilcileri geldi. Onlar kısa zaman öncesine kadar müslüman olmamış, inkarcılıkta devam ediyorlardı. Onlar da Sahr'dan yakına­rak: "Bizim su kuyularımızı ele geçirdi, biz artık müslüman olduk. Su kaynakla­rımız bize geri verilmeli" dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Sahr'a haberci göndererek: "Bir topluluk müslüman olunca artık can ve mal gü­venliği içinde olacağından onlara su kaynaklarını geri ver" buyurdu. Sahr da bunu kabul etmek zorunda kaldı.

Olayı anlatan ravi şöyle der: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in her iki emrini de Sahr kabul etmek zorunda kalınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in "Sahr her iki durumda da yenilmiş oldu ve yaptığı Tâif kuşatması kar­şılığında hiçbir şey elde edemedi" diyerek yüzünün kızardığını gördüm."[312]

Manzum oğullarından bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyş'in şerefini düşünen bazı kimseler, cezadan vazgeçilmesini ve kadmm salıverilmesini istediler. Üsâme b. Zeyd (ra) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in çok sevdiği biriydi. İnsan­lar onu aracı yaparak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu kadını bağış­lamasını istediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok öfkelenerek: "Israil oğulları, Allah'ın emirlerini kimsesiz fakirlere uygulayıp eşraf suç işlediğinde bağışladıkları için helak oldular" buyurdu."[313]

Ebû Hadred el-Eslemî sahabedendi. Kendisi bir yahûdîye borçluydu. Üzerin­deki elbisesinden başka hiçbirşeyi yoktu. O günlerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Hayber'e ordu göndermeyi düşünüyordu. Ebû Hadred, yahûdî-den borcunu ödemek için mühlet istediyse de yahûdî bunu kabul etmedi ve onu yakalayarak Hz. Peygamber'in huzuruna getirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Ona borcunu öde" buyurdu. O da imkânsızlığını bildirdi. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem tekrar borcunu ödemesini söyledi. O yine imkânsız­lığından bahsederek veremeyeceğini bildirdi ve: "Ey Allah Resulü! Hayber gazve­si yakındır, şayet oradan geri dönüşte elime birşeyler geçerse, borcum karşılığında buna vereyim" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tekrar: "Hemen öde" diye emretti. Nihayet şahabı entarisini çıkarıp verdi ve başındaki sarığı çöze­rek belden aşağısına bağladı.[314]

îşte bu insaf, vicdan ve adalet sayesindedir ki, müslümanlar bir yana, Hz. Pey-gamber'in amansız düşmanı olan yahûdîler bile davalarını çözmesi için Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'in adalet divanına getiriyor[315]ve davaları kendi şeriatlarına uygun olarak karara bağlanıyordu. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu olay açıkça anlatılmıştır. îslâmdan önce Benû Nadîr ve Benû Kureyzâ yahûdîleri arasın­da senlik-benlik davası ve rekabet çok enteresan bir şekilde sürüyordu. Kureyzâ ka­bilesinden biri herhangi bir Nadîr'liyi öldürürse, o da öldürülürdü. Ama eğer bir Nadîrli bir Kureyzâlıyı öldürürse kan bedeli olarak yüz deve yükü kuru hurma ve­rirdi, islâm döneminde böyle bir olay meydana gelince Kureyzâ kabilesi Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelip davacı oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de hemen Tevrat'ın ana maddesini oluşturan —cana can— hükmü­ne göre iki kabile arasında eşitlik sağlayarak kısas uygulanmasına karar verdi.[316]

Adalet ve eşitliği uygulamanın en nazik olduğu nokta karar veren kişinin ken­di hakkında bile adalet ve insaf ipini koparmamasıdır. Bir keresinde Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem ganimet malı bölüştürüyordu. İnsanlar çevresine üşüşmüşlerdi. Adamın biri gelip Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yü­zünü kapartırcasına Önüne dikildi. Mübarek elinde ince bir çubuk vardı, onunla onu itti. Tesadüfen çubuk yüzüne değdi ve çizdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; "Gel benden bedelini al" buyurdu. Bunun üzerine o adam, "Ey Allah Re­sulü! Ben hakkımı bağışladım" dedi.[317]

Ölüm döşeğinde Allah Resulü herkese ilân ederek şöyle buyurdu: "Eğer bende birinin alacağı varsa ve eğer ben birinin canına, malına veya namusuna zarar ver­mişsem, gelsin canım, malım ve namusum hazırdır. Eğer bir haksızlık yapmışsam, yaptığım haksızlığın karşılığını bu dünyada alsın" buyurdu. Kalabalık sessizliğe gömüldü. Sadece bir kişi birkaç kuruşluk alacağı olduğunu ileri sürdü. O da he­men kendisine orda ödendi."[318][319]

 

Hz.  Peygamber'in  Cömertliği

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in cömertliği, karakterinin ayrılmaz bir parçasıydı, tbn-i Abbâs (ra)'ın yaptığı bir rivayette şöyle denilmektedir: "O, bütün insanlardan daha cömertti. Özellikle Ramazan aylarında çok daha fazla cömert olurdu/'[320] Hayatı boyunca hiç kimsenin isteğine hayır demedi.[321] Kim ne istemiş­se ya o istediği şeyi veya onu memnun edecek başka birşeyi kendisine vermişti. Şu buyruğu O'nun karakterini ve beşerî kişiliğinin ne kadar güzel olduğunu anlatır:

"Veren Allah'tır. Ben sadece bölüştürücüyüm ve bekçiyim."

Bir adam Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in keçi sürüsünün etrafa yayılmış olduğunu gördü. Adam, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den birkaç keçi istedi, ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona hepsini verdi. Adam kabilesine giderek, "Kabul ediniz, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem o kadar cömert ki yoksul kalmaya bile aldırış etmiyor" dedi.[322]

Bir gün adamın biri geldi ve Peygamber'den birşeyler istedi.

Allah Resulü:

"Şu an üzerimde hiçbir şey yok, benimle gel" dedi.

Hz. Ömer (ra) de oradaydı. Dedi ki:

"Ey Allah Resulü! Yanınızda hiçbir şey yoksa ne mecburiyetiniz var?"

Başka biri daha orada duruyordu. O:

Ey Allah Resulü! Siz vermeye devam edin. Arş'ın sahibi olan Allah'a —güve­nin— korkmayın! O sizi muhtaç ermeyecektir" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem sevinçle tebessüm etti.[323]

Herkese yaygın olan cömertliği öyle bir hal almıştı ki kendisine kim gelir de bir ihitiyacı olduğunu söylerse, yanında birşeyler olduğu takdirde ona hemen bir miktar verirdi. Yoksa daha sonra vermeye söz verirdi. Hz. Peygambersallallahu aleyhi vesellem'in bu karakterinden dolayı insanlar o kadar cüretlendi ki, bir keresinde tam namaza durmak üzereyken bir bedevi geldi ve Allah Resûlü'nün eteğine ya­pışarak: "Çok küçük bir ihtiyacım var. Daha sonra olursa unuturum. Bu ihtiyacımı karşılayınız" dedi. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onunla gitti ve ihtiyacım karşılayıp geldi. Sonra da namaza durdu.[324]

Bazan öyle olurdu ki, bir kişiden birşey satın alır, parasını ödedikten sonra o şe­yi o kişiye hediye olarak geri verirdi. Nitekim bir keresinde Hz. Ömer (ra)'dan bir deve satın aldı. Sonra da onu Abdullah b. Ömer'e —Hz. Ömer'in oğlu Abdul­lah'a— verdi.[325] Câbir (ra)'la ilgili de böyle bir olay anlatılmaktadır.

En basit yiyecekleri dahi tek başına oturup yemez, aksine bütün ashabını çağı­rır ortak ederdi. Ashabından yüzotuz kişiyle birlikte bir savaş yolculuğunda iken bir keçi satın alıp kestirdi ve etini kavurmalarını emretti. Kavrulunca bütün sahabe­sine ikram etti. Orda olmayanların hissesini de ayırttırıp bir yerde muhafaza etti.[326]

Allah Resûlü'nün yanına gelen şeyler harcanmadığı sürece Allah Resulü rahat etmez, huzursuz olurdu. Mü'minlerin annesi Ümmü Seleme (ra) şunu anlatmıştır:

"Bir keresinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem eve gelip de içeri gi­rince yüzünü rengi değişti.

Ümmü Seleme (ra):

"Ey Allah Resulü ne oldu?" dedi.

Cevap olarak:

"Dün gelen yedi dinar akşam olduğu halde hâlâ divanın üzerinde duruyor. O yüzden huzursuz oldum" buyurdu."[327]

Ebu Zer (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Bir gece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le birlikte bir yoldan geçiyorduk. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; "Ey Ebû Zer! Eğer Uhud dağı benim için altın haline dönse, bundan memnun olmam. Çünkü üç gece geçtiği halde yanımda bir dinar kalmışsa beni hu­zursuz eder. Eğer o dinarı borç vermek için bekletiyorsam o ayrı" buyurdu."[328]

Bu cömertlik O'nda öyle bir huy haline gelmişti ki, evde nakit para olarak bir­şey varsa, hepsini nafaka olarak dağıtmadığı sürece huzur bulmazdı. Fedek bölge­sinin reisi bir keresinde dört deveye buğday yükleyerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gönderdi. Bilal (ra) bu buğdayı pazarda satarak bir yahûdîye olan borcu ödedi. Sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna ge­lerek durumu haber verdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; "Hiç artma­dı mı?" diye sorunca Bilal-i Habeşî: "Evet, biraz arttı" dedi. Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem bunun üzerine: "Bir miktar kaldığı sürece eve gidemem" bu­yurdu. Bilal-i Habeşî (ra); "Ne yapayım, ortalıkta dilenci de gözükmüyor" dedi. Allah Resulü geceyi mescidde geçirdi. Ertesi gün Bilal (ra) gelerek: "Ey Allah Re­sulü! Allah seni kurtardı" dedi. Yani —ne kadar para kalmışsa onları da dağıttım— dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah'a şükretti ve kalkıp evine gitti.

Aynı şekilde bir gün ikindi namazını kıldıktan sonra adetinin aksine eve gitti ve sonra derhal çıktı. İnsanlar hayret ettiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem, namazda iken evde bir miktar altın bulunduğunu hatırlamıştı. "Olmaya ki ak­şam olur da evde kalır diye tereddüt ettiğim için gidip onu hayra vermelerini söy­ledim" buyurdu."

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Huneyn savaşında ele geçirilenleri ihtiyaç sahiplerine dağıttıktan sonra geri geliyordu. Bedeviler, Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem buradan geçmek üzere diye haber almışlardı. Koşarak gel­diler ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e "Biraz da bize birşey ver" di­ye sarıldılar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalabalıktan irkilerek bir ağacı kendisine siper yaptı. Bedeviler Peygamberin mübarek harmanisine yapıştı­lar. Sonunda itişip kakışma sırasında mübarek vücudundan harmanı sıyrılıp çıka­rak ellerinde kaldı. Herkese ikramda bulunan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem; "Harmanimi verin. Allah'a andolsun ki bu ormandaki ağaçlar kadar de­vem olsa size verirdim. O zaman cimri olmadığımı, yalan söylemediğimi, hasis ol­madığımı çok daha iyi anlardınız" buyurdu."[329]

Bütün müslümanlara emrederek buyurmuştu ki: "Bir müslüman üzerinde borç yükü olduğu halde ölürse bana haber verin onun borcunu ben ödeyeyim. Miras ola­rak birşey bırakmışsa o vârislerinin hakkıdır. Benim onunla hiçbir ilgim yoktur."[330]

Bir keresinde Hz, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sahabe topluluğuyla oturuyordu. Bir bedevi geldi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in har-mânîsinin köşesinden sertçe çekerek; "Muhammed! Bu mal ne senin, ne de baba­nındır. Bana bir deve yükü mal ver" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem bedevinin devesine arpa ve hurma yükletti.[331]

Birgün Bahreyn'den haraç vergisi geldi. Vergi malı o kadar çoktu ki, daha önce İslâm başkentine bu kadar mal gelmemişti. Allah Resulü: "Onu mescidin avlusuna koyun" diye emretti. Mescide girerken yığılı mallara yüzünü dahi çevirip bakmadı. Namazı bitirdikten sonra onu bölüştürmeye başladı. Önüne gelene veriyordu. Bedir savaşından sonra zenginliği erimiş olan Abbas (ra) bu paradan o kadar çok aldı ki yerinden kalkıp yürüyemedi. Aynı şekilde diğer insanlara da ikram edip durmadan dağıtıyordu. Hiçbir şey kalmayınca para torbasını yırtarak ayağa kalktı.[332]

îslâm hükümlerine göre âzâd olmuş bir köle ölünce, bıraktığı mallan efendisi­ne verilirdi. Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu türden bir kö­lesi öldü. İnsanlar onun geride bıraktığı malları getirip Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in önüne koydular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Burada hiçbir hemşehrisi var mı?" diye sorunca, "Evet, var" dediler. Bunun üze­rine Allah Resulü, bütün eşyaları o kişiye gönderdi.[333]

Bir gün birkaç ensarî Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den birşeyler istemişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de verdi. Tekrar istediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tekrar verdi. Allah Resulü para bitinceye ka­dar vermeye devam etti. Nihayet yanında verecek birşey kalmadı. Ama onlardan biri buna rağmen gelip yine birşeyler istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem: "Bende birşey kalmış olsaydı, onu senden esirgeyerek yanım­da tutmazdım" buyurdu."[334][335]

 

Hz.   Peygamber'in   Özveri   Ve   Fedakârlığı

 

Allah Resûlü'nün ahlâk ve davranışlarında en çok göze çarpan ve etkisi her dav­ranışında görülen niteliği özveri ve fedakârlığı idi. Çocuklarma sonsuz şefkat ve muhabbeti duyardı. Çocukları içinde Fâtıma (ra) kendisi için o kadar değerliydi ki, yanına geldiği zaman sevgisinden ayağa kalkar, alnından öper ve onu kendi yeri­ne oturturdu. Bu kadar sevgisine rağmen Hz. Fâtıma' nın geçim sıkıntısı ve imkân­sızlığı o noktadaydı ki, evinde hiç hizmetçisi yoktu. Kendisi el değirmeni çevirerek bulgur öğütür, dışardan evinin suyunu taşırdı. Değirmen çevire çevire elleri su toplar, yara olurdu. Testi ile su taşımaktan omuzunda izler meydana gelmişti. Bir-gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldi ve istekte bulun­mak diledi. Aşın utancından durumu babasma izah edemedi. Eşi Ali (ra) onun adı­na isteğini bildirdi ve falan savaşta elde edilen kadın kölelerden bir tane hizmetçi verilmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "He­nüz ashab-ı suffenin ihtiyaçları giderilmedi. O kimsesiz insanların ihtiyaçları gö­rülmeden, başka bir yerle ilgilenemem" buyurdu."[336]

Başka bir rivayette şu olay anlatılmaktadır: "Bir gün Zübeyr (ra)'ın kızlarıyla Hz. Fâtıma (ra) ResûH Ekrem'e gelerek geçim sıkıntılarından şikayet ettiler ve sa­vaşta esir düşenlerden birinin kendilerine hizmetçi olarak verilmesini istediler.'Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de onlara cevaben: "Bedir savaşında şehit düşenlerin geride bıraktığı yetimler sizden önce istediler" buyurdu."[337]

Bir keresinde de Hz. Ali (ra) birşey istemişti. Fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona: "Sana vereyim de kimsesiz suffe sakinlerini açlıktan kıvranır vaziyette mi bırakayım? Bu olmaz" buyurdu/[338]

Yine bir keresinde bir kadın, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e bir bez parçası hediye etmiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu kadarcık beze bi­le ihtiyacı olduğu için onu kabul etmişti. Oradakilerden biri: "Güzel bir bez" deyin­ce Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu hemen ona verdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalkıp gidince oradakiler o adama kızarak, "Hz, Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in o beze ihtiyacı olduğunu biliyorsun. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem hiç kimsenin isteğim geri çevirmez, bunu da biliyor­sun" dediler. O kişi de onlara cevap olarak: "Bu bez kefenim olsun diye Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'in elinden bereket olarak almıştım" dedi."[339]

"Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in kanaatkârlığı ve dünya malına önem vermeyişi" başlığı altında yazdığımız olaylarda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in nasıl bir sıkıntı ve darlık içinde ömür sürdüğünü görülmektedir. Hicret'in 3. yılından çok sonra[340] zaferler ve bolluk nasip oldu. Arabistan'da en bü­yük servet, bahçelere sahip olmaktı. Hicret'in 3. yılında Benû Nadîr kabilesinden Muhayrîk adında bir adam ölürken; Meşîb, Sânika, Dellâl, Hüseynî, Berkâ, A'vâf, Meşrabe ve Ümmü ibrahim adlı bahçelerinin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem'e verilmesini vasiyet etti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunla­rın hepsini hayır olarak başkalarına dağıttı. Bahçelerin hepsi de Allah yolunda vak­fedildi. Bunların mahsulleri ve gelirleri yoksul ve kimsesizlere veriliyordu.[341]

Sahabeden biri evlendi. Düğün yemeği vermek için evde hiçbir malzeme yok­tu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona; "Aişe (ra)'nm yanına git, un çu­valını al ve buraya getir" buyurdu. O sahabî de gidip çuvalı getirdi. Halbuki Allah Resulü'nün evinde bu undan başka akşama yiyecek hiçbir şeyleri yoktu.[342]

Bir gün Ğıfâr kabilesinden bir adam gelip misafir oldu. Akşamleyin yemek için keçi sütündün başka birşey yoktu, allah Resulü o sütü misafire ikram etti. Kendisi geceyi aç geçirdi. Daha önceki geceyi de hiçbir şey yemeden aç geçirmiş, o ana ka­dar karnına bir lokma girmemişti.[343][344]

 

Hz.  Peygamber'ln  Konukseverliği

 

Arabistan'ın çeşitli yerlerinden, bölge ve eyaletlerinden bölük bölük insanlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e geliyorlardı. Remle (ra) adında bir kadın sahabî vardı. Evi misafirhane gibiydi.[345] insanlar buraya misafir olarak gelirlerdi. Ümmü Süleym (ra) ile zengin ve cömert bir ensar kadını olan Ümmü Şüreyk (ra)'nın evi de bir bakıma misafirhane gibiydi.[346] Özel kişiler peygamber mescidi­ne misafir edildikleri için Sakîf heyeti de orada misafir edilmişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bizzat kendisi misafirlerle uğraşıyor, onlara ikramda bulunuyordu. Şu veya bu şekilde gelen hiç kimse yedirilip içirilmeden geri dön­müyordu.[347] Cömertlikte inanan-inanmayan ayrımı yapılmıyordu. Müşrik-kafir herkes Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselîem'in misafiri oluyor, Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem hepsini eşit şekilde misafir edip ağırlıyordu. Habeş heyeti gelince onları bizzat kendi evine misafir etti ve doğrudan doğruya kendisi onlara hizmet etti.[348] Bir keresinde bir kafir, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'e misafir oldu. Allah Resulü ona keçi sütü ikram etti. O da tastaki sütün hep­sini içti. Allah Resulü ikinci bir keçi getirip sütünü sağdırdı, onu da ikram etti. Onun da hepsini içti ama yetmedi. Sonunda adamı doyurmak için yedi keçi sağıl­mak zorunda kalındı.[349]

Bazen öyle olurdu ki misafir geldiğinde evde ne varsa ikram edilir, ev halkının hepsi aç kalırdı.[350] Allah Resulü gece arasıra kalkar, misafirini kontrol eder, bir ih­tiyacı olup olmadığına bakardı.[351]

Sahabe içerisinde en yoksulu, kimsesiz ve çaresiz olanı suffe ashabıydı. Onlar müslümanların genel misafiri olmakla birlikte en çok Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in misafiri olma şerefine sahip olurlardı. Bir keresinde Allah Resu­lü sallallahu aleyhi vesellem; '-'Kimin evinde iki kişilik yiyecek varsa, bunlardan üç kişiyi, kimin evinde dört kişilik yemek varsa, bunlardan beş kişiyi alıp götürsün" buyurdu. Nitekim Ebu Bekir (ra) üç kişiyi alıp götürdü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise yanına on kişiyi alıp götürdü.[352]

Suffe ashabından Ebu Hüreyre (ra), kendi açlık ve yoksulluğunu bir destan gi­bi çok dramatik bir şekilde anlatarak şöyle diyor: "Bir gün açlıktan bîtâb düşmüş halde herkesin gelip geçtiği bir yere oturdum. Oradan Ebu Bekir (ra) geçti. Aslın­da açlık halimi arzederek bana birşeyler ikram etmesini umarak ona Kur'an-ı Ke-rim'in bir âyetini sordum. Fakat çekip gitti ve halimle ilgilenmedi. Hz. Ömer'e de aynı şeyi yaptım, o da Hz. Ebu Bekir (ra) gibi durumumu anlamadı ve çekip gitti. Sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem geçti. Bana baktı ve tebessüm ede­rek: "Benimle gel" buyurdu. Birlikte evine vardığımızda bir bakraç süt gördük. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem soruşturunca birinin hediye olarak gönder­diği anlaşıldı ve bana: "Git suffe ashabmı çağır gelsinler" buyurdu. Gidip onları ça­ğırdım. Hepsi gelince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hepsine teker te­ker içirmem için bakracı bana verdi."[353]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in evinde ancak dört kişi tarafından taşınabilecek büyüklükte bir kazan vardı. Öğle yemeği vakti gelince bu kazan ge­tirilir, suffe ashabı onun çevresine dizilerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'le birlikte ondan yerlerdi. Bazan o kadar kalabalık olurdu ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem oturmaya yer bulamayıp çömelirdi.[354] Mikdâd şunu an­latıyor: "Benimle kalan iki arkadaşımla açlıktan öyle perişan olurduk ki. Bir gün şiddetli açlıktan dolayı gözlerimiz görmez olmuştu. Birçok kişiye başvurarak bizi doyurmalarını rica ettik. Fakat hiç kimse ricamızı kabul etmedi. Sonunda Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem'e gittik ve durumumuzu anlattık. Bizi alıp evine götürdü. Üç keçiyi gösterdi. "Bunların sütüyle karnınızı doyurun" buyurdu. Biz de keçileri sağarak hissemize düşen sütü içip karnımızı doyurduk.[355]

Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bütün suffe ashabını alıp Hz. Aişe'nin evine gitti. Hz. Aişe'ye, ne varsa getirmesini söyledi. Pişirilmiş, hazır un çorbası getirilip konuldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yemek için baş­ka birşey daha isteyince, yağda kızartılmış kuru hurma getirildi. Arkasından büyük bir tas içerisinde süt getirildi. İşte bu, misafire ikram edilen yemeğin sonuydu.[356]

 

Hz.  Peygamberin  Dilencilik Ve  Meskenetten Nefret  Etmesi

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ikram bulutu her zaman sağanak sağa­nak yağmasına rağmen, bir kimsenin çok acil ihtiyacı olmadığı halde dilenmesi çok gücüne gider ve şöyle derdi: "Bir kimsenin sırtına odun yükleyip getirerek pazarda satıp şeref ve haysiyetini koruması, insanlardan dilenmesinden çok daha iyidir."[357]

Bir gün ensardan biri geldi ve kendisinden birşeyler istedi. Hz. Peygamber sal-lallahu aleyhi vesellem "Yanında birşey yok mu?" diye sorunca o kişi, "Sadece bir kısmıyla örtündüğüm, bir kısmını da altıma serdiğim bir yaygım var, bir de su iç­tiğim tas var" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ikisi­ni getirtti. Sonra: "Bunları kim satın alır?" diye sordu. Biri iki dirhem verdi. Hz. Peygamber, "Bundan daha fazla fiyat veren var mı?" buyurdu. Biri çıktı ve iki ka­tını vererek dört dirheme ikisini satın aldı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem o ensarîden dirhemleri aldı ve adama vererek, "Bir dirhemlik yiyecek-içecek satın al ve evine görür. Kalanıyla bir ip satın al ve sahradan odun toplayıp getire­rek şehirde sat, para kazan" buyurdu. Onbeş gün sonra aynı kişi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna geldiğinde elinde on dirhem birikmişti. Bu­nunla bir miktar kumaş, bir miktar da buğday aldı. Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem: "Bu mu daha iyi, yoksa kıyamet günü, mahşerde miskinlik lekesi yü­zünde iz yapmış olarak gitmek mi daha iyi?" buyurdu."[358]

Bir gün birkaç ensarî geldiler ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'den birşeyler istediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onlara ikramda bu­lundu.

Yanında kaldığı sürece onların isteklerini geri çevirmedi. Ama hiçbirşey kal­mayınca, "Bende birşeyler olduğu sürece sizden esirgeyerek yanımda tutmam. Ama Allah'tan, kendisini meskenet ve dilencilikten kurtarmasını dileyen kimseyi Allah bundan kurtarır. Allah'tan zenginlik isteyene Allah zenginlik lütfeder. Sab­redeni ise sabırlı kılar ve sabırdan daha iyi, daha bereketli bir servet kimseye veril­memiştir" buyurdu."[359]

Hakîm b. Hizam Mekke fethinde müslüman olmuştu. Bir gün, Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem'den birşeyler istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona istediğini verdi. Birkaç gün sonra yine istedi. Hz. Peygam-benr sallallahu aleyhi vesellem istediğini yine verdi. Üçüncü gün tekrar istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yine birşeyler ikram eti ve: "Ey Ha­kîm! Zenginlik, tatlı ve yeşil —yani insanı çekicidir—. İnsan kendine verileni gö­nül tokluğuyla karşılarsa, o bereketlenir. Ama hırs ve tamahla karşılarsa, ondan mahrum olur. Bu, yediği çıkıp giden ve karnı hiç doymayan insana benzer. Yük­sek el alçak elden —yani veren el, alan elden— daha hayırlıdır" buyurdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in bu sözleri Hakîm üzerinde o kadar de­rin etki bıraktı ki, bundan sonra, yaşadığı sürece hiçbir zaman hiç kimseden en ufak birşey istemedi."[360]

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem Veda Haccı sırasında sadaka olarak bir miktar para dağıtmıştı. Bu sırada güçlü-kuvvetli bir adam da sadaka almak üzere geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu görünce "İstersen sa­na da vereyim. Ama zengin veya güçlü-kuvvetli adamlann bunda hakları yok­tur" buyurdu."[361]

Kubeysâ adında bir adam borçlanmıştı. Adam Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek halini arzetmiş, Resûl-i Ekrem de kendisine yardım vaad ederek; "Ey Kubeysâ! Üç tür insan vardır ki yardım isteyebilirler: 1— Borçlular. İhtiyaçları karşılandıktan sonra yardım istemekten vazgeçmelidirler. 2— Ani bir felaket yüzün­den herşeylerini kaybedenler. Bunların da durumu düzelince yardım istemekten vaz­geçmelidirler. 3— Açlıktan kıvrananlar. Ancak açlıklarını giderecek kadar yardım is­teyebilirler. Bunların dışında dilenenler haram yemiş olurlar" buyurdu."[362]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kendisi veya yakınları için sadaka yahut zekat almayı kabul etmez, bunu zillet sayardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: '"Bazan evime girdiğim zaman bir yanda bir miktar hurma görür ve yemek isterdim. Ama belki biri tarafmdan bırakılmış bir sadakadır diyerek bun­ları yemekten uzak dururdum" buyurmuştur."[363]

Bir keresinde Hz. Hasan (ra) sadaka olarak verilen hurmayı alıp yemeye başlamış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona "Ailemizin sadaka yemediğini bilmi­yor musun?" buyurmuş, Hz. Hasan da o hurmayı ağzından çıkarıp atmıştı."[364]

Bir kimse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e birşey getirdiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onun hediye mi yoksa sadaka mı olduğunu sorardı. Hediye olduğu söylenirse kabul eder, sadaka ise başkalarına dağıtır, ken­disi asla kullanmazdı.[365]

 

Hz.  Peygamberin  Hediyeleri  Kabul  Etmesi

 

Allah Resulü, dost ve arkadaşlarının hediyelerini kabul ederdi. Hatta bu hediyele­ri sevgi ve muhabbetin artmasına bir vesile ve sebep bilirdi. Nitekim birgün şöyle buyurdu: "Birbirinize hediye verin de aranızda sevgi ve muhabbet doğsun."

Bu bakımdan sahabe-i kiram genellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'in evine ne olursa olsun birşeyler gönderirdi. Özellikle Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem'in Hz. Aişe (ra)'nm odasında kaldığı günlerde gönderirler­di.[366] Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in önüne gelen şeyi hediye mi, sadaka mı diye soruşturduğu,[367] hediye ise kabul ettiği yoksa uzak durduğu yukarı­da anlatılmıştır. Bir gün bir kadın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e göm­leklik bir bez hediye etti. Allah Resulü onu aldı. Hemen arkasından bir kişi gelip istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu hemen o adama verdi.[368]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e hükümdar ve reisler de hediye gönderirlerdi. Suriye bölgesinin bir beyi beyaz bir katır hediye etmiş, Mısır hü­kümdarı Mısır'dan bir katır göndermiş ve bir bölge emîri Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem'e çorap hediye etmişti.

Bizans imparatoru Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e kenarları ipek işlemeli bir kürk göndermişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kısa bir süre için onu giydi. Sonra çıkararak Hz. Ali'nin kardeşi olan Ca'fer (ra)'a gönder­di. Ca'fer bunu giyerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna gel­di. Bunun üzerine Allah Resulü: "Bunu sen giyesin diye göndermedim" buyuran­ca Cafer: "O halde ne yapayım?" dedi. Allah Resulü "Kardeşin Necâşî'ye gönder" buyurdu.[369] Ca'fer (ra) bir süre için yani Hayber'in fethine kadar Habeşistan'da kalmıştı ve Necâşî kendisinden îslâmm öğretilerini almıştı.[370]

 

Hz.  Peygamber'in  Hediye  Vermesi

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hediyelerini kabul ettiği kimselere mut­laka karşılık olarak kendisi de birşeyler gönderir ve ikramda bulunurdu. Hz. Aişe (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hedi­yeyi kabul eder, kendisi de karşılığında mutlaka hediye verirdi." Yemen'de, Habe­şistan idaresini yıkarak Iran idaresi altında bir Arap devleti kuran ünlü hükümdar Zî Yezen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e otuzüç deve karşılığıda sa­tın aldığı çok değerli bir elbise göndermişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem bunu kabul etti ve arkasından yirmi küsur deve vererek satın alınan bir elbise­yi hediye olarak kendisine gönderdi.[371]

Bir gün Benî Fizâre kabilesinden bir adam Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem'e hediye olarak bir deve verdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de buna karşılık bir hediye verince o kişi çok kızdı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem minbere çıkarak herkese hitaben şöyle buyurdu: "Sizler bana hediye ve­riyorsunuz, ben de gücüm yettiği kadar onun karşılığında hediye verince kızıyor­sunuz. Bundan sonra Kureyş'in, ensarın, Sakîf ve Devs kabilelerinin dışında hiç kimsenin hediyesini kabul etmeyeceğim."[372]

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çok kere artmış yemekleri altı ay evinde misafir kaldığı Ebû Eyyûb el-Ensarî (ra)'a gönderirdi.[373] Komşularına ve çevresindeki insanların evlerine de hediyeler gönderirdi. Suffe ashabı çok kere Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hediyelerine nail olurdu.[374]

 

Hz.  Peygamber'tn  İhsan Ve  Lütuf Kabul  Etmemesi

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiçbir zaman kimsenin ihsan ve lütfunu kabul etmeye yanaşmazdı. Ebu Bekir (ra)'dan daha fazla Hz. Peygamber'e canını feda edebilecek olan kim vardı? Buna rağmen hicret sırasmda binmesi için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e bir deve ikram edince Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem ona ücretini ödedi.[375] Medine'de Mescid için gerekli olan arazîyi, arazî sahipleri bağışlamak isteyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel­lem bunu kabul etmemiş, bedelini ödemişti.

Bir gün Hz. Ömer'le oğlu Abdullah, Hz. Peygamberce birlikte seyahat ediyor­lardı. Abdullah'ın bindiği deve biraz azgındı ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in devesinden önde gidiyordu. Abdullah uğraşıyor, didiniyorsa da deve­yi durduramıyordu. Ömer (ra) tekrar tekrax oğlu Abdullah'ı uyarıyor ve ona kızı­yordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Ömer'e; "Bu deveyi bana sat" buyurdu. Hz. Ömer'in cevabı, "Bağışladım" oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Parasını al" buyurdu. Hz. Ömer aynı şekilde cevap vererek: "Ol­duğu gibi ikram ediyorum, buyrun sizin olsun" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kabul etmedi. Sonunda Hz. Ömer parayı almayı kabul etti. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem satın aldıktan sonra bunu Hz. Ömer'in oğlu Ab­dullah'a: "Bu deve yine senindir" diyerek ona bağışladı."[376][377]

 

Hz. Peygamber'in Şlddet Ve Güç Kullanımına Karşı Oluşu

 

Muâz b. Cebel (ra) sahabe-i kiramın ileri gelenlerindendi. Bir mahallede imam-hk yapıyordu. Ancak sabah namazlarında çok uzun sûreler okuyordu. Adamm biri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek; "Muâz, namazda o ka­dar uzun sûreler okuyor ki arkasında namaz kılmaya dayanamıyorum" diye ya­kındı. Ebu Mes'ûd el-Ensârî (ra): "Ben Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesel-lem'i, o sırada öfkelendiği kadar öfkeli görmemiştim" der. Hz. Peygamber sal­lallahu aleyhi vesellem insanlara hitaben: "Bazı insanlar öyle şeyler yapıyorlar ki, insanları bıktırıyorlar, nefret ettiriyorlar. Sizden kim namaz kıldırırsa, kısa sûrelerle kıldırsın, çünkü namazda yaşlı, zayıf, acele işi olan ve her türden insan olabilir" buyurdu.[378]

Kısas cezasını uygulamada son derece titiz davranır, olabildiğince bağışlama­ya çalışırdı. Mâiz Eslemî isimli bir kişi zina etmişti. Ama hemen mescide giderek: "Ey Allah Resulü! Ben kötü bir iş yaptım" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yüzünü çevirdi. Mâiz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in yü­zünü çevirdiği tarafa gelip karşısına geçti ve yine aynı şeyi söyledi. Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem bu sefer yüzünü öbür tarafa çevirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tekrar tekrar yüzünü çevirdiyse de tekrar tekrar gelip Hz. Peygamber sallalîahu aleyhi vesellem'in yüzünü çevirdiği tarafa geçip yaptı­ğı zina suçunu ikrar etmeye devam eti. Sonunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; "Deli değilsin değil mi?" diye sordu. O: "Hayır" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Evli misin?" diye sordu. O da: "Evet" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Herhalde sadece temas etmiş-sindir" buyurdu. Mâiz Eslemî: "Hayır, aksine ilişkide bulundum" dedi. Sonunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem mecbur kalarak onun recmedilmesine karar verdi.[379]

Adamın biri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek, "Ben günah işledim, Allah'ın emri olan cezamı verin" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem susarak hiç cevap vermedi. Namaz vakti geldi ve namaza duruldu. Na­mazdan sonra aynı adam tekrar gelip cezasının verilmesini istedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Namaz kıldın mı?" diye sordu. O: "Evet kıldım" deyin­ce Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, "Allah günahını affetti" buyurdu.[380]

Birgün Ğâmid kabilesinden bir kadın geldi ve: "Ben kötü bir iş yaptım —zina ettim-" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, "Dön git" buyurdu. Erte­si gün kadın tekrar geldi ve: "Beni, Mâiz gibi bırakmak mı istiyorsunuz, Allah'a andolsun ki o beni hamile bıraktı" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yine: "Dön git" buyurdu. Kadın gitti üçüncü gün tekrar geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Çocuk doğuncaya kadar bekle" buyurdu. Çocuk doğduktan sonra kadm kucağında çocukla birlikte çıkıp geldi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem; "Süt emdiği sürece bekle, sütten kesildiği za­man gel" buyurdu. Emzirme süresi tamamlanınca kadın tekrar geldi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem mecbur kalarak recmedilmesini emretti. İnsan­lar ona taş yağdırmaya başladı. Birinin attığı taş kadının yüzüne isabet edince kar damlası sıçrayıp adamın yüzüne geldi. Bunun üzerine o kişi kadına küfretti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Dilini tut, Allah'a andolsun o öyle bir tevbe etti ki, cebren ve zulümle vergi toplayan bile ancak böyle tevbe ederse bağışla­nır" buyurdu.[381]

Bir gün adamın biri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek: "Biz­ler yahûdîlerle hırisriyanların arazilerinde yaşıyoruz, onların kaplarından yemek yemeye devam edelim mi?" diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Başka bir kap bulabilirseniz, onlarm kaplarından yemeyin, yoksa onları yıkayarak yiyebilirsiniz" buyurdu.[382]

Bir keresinde adamın biri Ramazan ayına kadar olmak üzere eşinden ayrı kal­mak için zıhâr yapmıştı. Fakat bu süre dolmadan onunla ilişkide bulundu. Sonra bu olayı insanlara anlattı ve "Beni Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in hu­zuruna götürün" dedi. Hiç kimse bu teklifi kabul etmeyince bizzat kendisi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna gelerek durumu anlattı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem önce hayret etti, sonra bir köle azâd etmesi­ne hükmetti. O kişi, yoksul olduğu için buna gücünün yetmeyeceğini söyleyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, hiç ara vermeden iki ay boyunca oruç tutmasını söyledi. O kişi: "Zaten bunların hepsi Ramazan yüzünden başıma geldi" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, altmış fakire sada­ka vermesini söyledi. Bu sefer adam: "Kendim açlık ve yokluk çekiyorum, nereden bulup nereden vereyim?" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Ze­kât tahsildarına git! O sana bir miktar hurma versin, onun bir miktarını altmış fa­kire dağıt, geri kalanını da kendi çoluk-çocuğuna ver" buyurdu. Adam Allah Re-sûlü'nün yanından dönüp de önceki konuştuğu adamların yanına varınca onlara; "Sizler zorlaştırıcı ve beceriksizsiniz. Ama Allah Resûlü'nün huzurunda iyi bir an­layış ve kolay bir çıkış yolu gördüm" dedi.

Bir gün başka bir şahabı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e geldi ve: "Ey Allah Resulü, ben mahvoldum. oruçluyken eşimle birleştim" dedi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem ona; "Bir köle âzâd edebilir misin?" deyince, "Hayır, edemem" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "îki ay boyun­ca peşpeşe oruç tutabilir misin?" buyurdu. Adam buna da "Hayır" dedi. Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem: "Altmış yoksula yemek verebilir misin?" bu­yurdu. O kişi buna da "Hayır, buna da gücüm yetmez," deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem düşünceye daldı. Çok geçmeden bir kişi geldi, bir sepet hurma hediye getirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Az önceki adam nereye gitti" diye sorunca adam: "Ey Allah Resulü, buradayım" dedi. Hz, Peygam­ber sallallahu aleyhi vesellem; "Şu hurmaları al götür de fakirlere sadaka olarak dağıt" deyince o kişi: "Ey Allah Resulü, Medine'de benden daha fakir kim olabilir?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kendini tutu-mayıp tebessüm etti ve: "Git evinde kendi çocuklarına yedir" buyurdu.[383][384]

 

Hz.   Peygamberin   İnzivaya Çekilmeyi  Sevmemesi

 

Allah Resulü ruhbanlığı ve dünyadan el-etek çekmeyi sevmezdi. Sahabe-i kiram­dan bazı zatlar, yaratılışlarından gelen bir eğilimle veya hıristiyan rahiplerin etki­siyle ruhbanlığa yatkın ve ruhbanca yaşamaya istekliydi. Hz. Peygamber sallalla­hu aleyhi vesellem onları bundan vazgeçirdi. Sahabeden bazıları yoksullukların­dan dolayı evlenemiyor/ama diğer taraftan da bedenî isteklerine de hakim olamı­yorlardı. Bunlar bu iki imkânsızlık arasında şaşkın kalarak erkeklik organlarını kesmek istediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buna tepki gösterdi ve bu düşünceyi ağır şekilde eleştirdi. Kudâme b. Maz'ûn (ra) ile bir başka şahabı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e gelerek: "Bizden biri hayvan eti yememe­ye, birimiz de evlenmemeye kesin karar verdik" dediler. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber sallallahu aleyhi vesellem: "Ben ikisinden de yararlanıyorum" buyurdu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in buna razı olmadığını görünce her iki­si de kararlarından vazgeçtiler. Araplar arasında eskiden beri sürüp gelen ve o günlerde hâlâ devam eden "visal orucu" vardı. Yani birkaç gün hiçbir şey yeme­den peşpeşe oruç tutarlardı. Sahabe-i kiram da böyle oruç tutmaya karar verdi. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunu da şiddetle menetti. Abdul­lah b. Ömer (ra) dünya nimetlerine karşı gözü tok, Allah ehli bir kişiydi. Gündüz­leri sürekli oruçlu olmaya, geceleri de ibadetle geçirmeye kesin karar vermişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır, gö­zünün hakkı vardır, eşinin hakkı vardır. Ayda üç gün oruç yeterlidir" buyurdu. Abdullah b. Ömer ise: "Benim bundan fazlasına da gücüm yeter" deyince Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem: "O halde üç günde bir" buyurdu. Abdullah b. Ömer: "Bundan daha fazlasına da gücüm yeter" deyince Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem "Gün aşırı tut. Bu Davud'un orucudur ve oruçların en üstünüdür" buyurdu. Hz. Abdullah b. Ömer: "Bundan fazlasma gücüm yeter, daha fazla ve sık oruç tutubalirim" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; "Yeter, bun­dan fazlası iyi değildir" buyurdu."[385]

Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: "Abdullah b. Ömer (ra)'m oruca düş­künlüğü her tarafa ün salmca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yanına git­ti. Abdullah b. Ömer Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i karşıladı ve üze­rine oturması için yere deriden bir yaygı —posteki— serdi. Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem yaygının üzerine değil de yere oturdu ve ona: "Ayda üç gün oruç tutmak sana yetmiyor mu?" buyurdu. Abdullan b. Ömer: "Hayır yetmiyor" deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, "Veya beş" buyurdu. Abdullah b. Ömer: "Hayır" dedi. Özetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem azar azar sayıyı çoğalttı. Abdullah b. Ömer hiçbirine razı olmadı. Sonunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "En son sınır şudur; bir gün yer, bir gün oruç tutarsın" buyurdu."[386]

Bir gün Ebu Hüreyre (ra): "Ey Allah Resulü! Ben genç bir insanım, ne evlene­cek param var, ne de nefsime hakim olabiliyorum" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sustu ve hiçbir şey söylemedi. Ebu Hüreyre (ra) tekrar aynı sözle­ri söyledi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yine susmaya devam etti. Üçüncü kere söyleyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Allah'ın yarat­ma kanunu değişmez" buyurdu."[387]

Bâhile kabilesinden bir adam Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'i ziya­rete gelmiş ve görüşüp gitmişti. Ertesi yıl aynı adam tekrar Hz. Peygamber sallal­lahu aleyhi vesellem'i ziyarete geldi. Aradan bir süre geçtiği için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu tanıyamadı. Çünkü bu süre içerisinde adamın yü­zünün şekli hayli değişmişti. Adını söyleyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve­sellem hatırladı ve hayretle: "Sen çok yakışıklı bir insandın, nasıl bu kadar değiş­tin?" diye sordu. Adam da: "Sizden ayrıldığım günden beri hiç ara vermeksizin oruç tutuyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aley­hi vesellem: "Neden kendine bu kadar eziyet ettin? Ramazan dışında ayda bir gün oruç yeterlidir" buyurdu. Bâhile kabilesinden gelen adam: "Bundan daha fazlasını tutabilirim" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de: Bir gün daha ilâve ederek ayda iki gün oruç tutmasını söyledi. O kişi daha fazlasını istedi. Bunun üze­rine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem üç gün yaptı. O kişi bununla da ye-tinmeyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona Haram Aylar'da oruç tutmasını emretti.[388]

Bir gün birkaç sahabî, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in ibadetleri hakkında bilgi almak niyetiyle mübarek eşlerinin huzuruna çıktılar. Onlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gece-gündüz ibadetten başka birşey yap­madığını sanıyorlardı. Durumun öyle olmadığını görünce: "Bizim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'le ne ilgimiz var? O'nun gelmiş geçmiş bütün günahları Allah tarafmdan affedilmiştir" dediler. Sonra bir şahabı: "Ben gece boyunca namaz kılmaya devam edeceğim" dedi. ikincisi: ''Ben de yaşadığım sürece her gün oruç tutacağım" dedi. Öbür şahabı ise: "Ben hiç evlenmeyeceğim" dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu konuşmalan duyuyordu. Onlara cevaben şöyle bu yurdu: "Allah'a yemin ederim, ben Allah'tan sizden daha çok korkarım. Buna rağ­men oruç tuttuğum gün de olur, oruç tutmadığım gün de olur. Hem namaz kılar, hem de uyurum, kadınlarla da evlenirim. Benim yolumdan yürümeyen, toplulu­ğumun dışındadır."

Bir savaş yolculuğu sırasında sahabeden biri bir mağara buldu. İçinde su var­dı. Suyun çevresinde de bir miktar ot ve yeşillik vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in huzuruna gelerek: "Ey Allah Resulü! Bir mağara gördüm. İçin­de ihtiyaç duyulan herşey var. Gönlüm orada inzivaya çekilerek dünyadan el etek çekmek istiyor" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: "Bu dünyaya yahûdîliği veya hıristiyanlığı getirmedim. Ben uygulanması kolay ve hükümleri sâde olan İbrahim dinini getirdim" buyurdu."[389][390]

 

 



[1] Bu özellikler için bk. Tirmizf, Şemail bolümü; Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 1, s. 116-117. Aynca Buhârî ve Müslim'in Sıfatü'n-Nebî bölümleri.

[2] Tirmizî, Kıyâmet/42; Ibn-i Mâce, îkâmet/174; Dârimî, Salât/156.

[3] Buhârî, Menâkıb/23; Tirmizî, Menâkıb/23.

[4] Tirmizî, Edeb/47; Dârimî, Mukaddime/10.

[5] Müslim, Sıfatü'n-Nebî/17.

[6] Buhârî, Menâkıb/23..

[7] Müslim, Fezâil/82; Dârimî, Mukaddime/10; tbn-i Hanbel, 1/151, 3/228.

[8] Buhârî, Menâkıb/23; Müslim, Fezâil/81; Dârimî, Mukaddime/10.

[9] Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sırtında bulunan peygamberlik mühründe yaratılıştan kelime-i tevhid yazılı olduğu iddia edilmiştir. Bu tamamen delilsiz ve mesnetsiz bir sözdür. Hadislerde buna dair hiçbir işaret yoktur. Hadis alimleri; bu konuda yapılan rivayetlerin geçersiz ve çok zayıf olduğunu orta­ya koymuşlardır. Hafız tbn-i Hacer, "Bunun hiçbir delili yoktur" demektedir. Bk. Zerkânî, c. 1, s. 184. Muhtemelen Hz. Peygamber'in mühür olarak kullanmak üzere mübarek parmağına taktığı gümüş yü­zükte bulunan kelime-i tevhidi insanlar yanlışlıkla sırtındaki peygamberlik mührü zannetmişlerdir.

[10] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 509-511.

[11] Ebu Davûd, Ilım/13.

[12] Tirmizî, Menâkıb/10.

[13] Ebu Davûd,Libâs/51; Tirmizî, Libâs/42.

[14] Buhârî, Libâs/18; Müslim, Libâs/33; Ebu Davûd, libâs/11; Tirmizî, Libâs/43, 45.

[15] Buhârî, Libâs/35.

[16] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c.l, s. 247.

[17] Tirmizî, Cihâd/17; Ebu Davûd, Cihâd/68.

[18] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 511-512.

[19] Hz. Peygamber'in gıdasıyla ilgili bilgiler daha çok Tırmizî'nin şemailinden ve tbn-i Kayyım'ın Zâdu'l-tneâd'mdan alınmıştır.

[20] Müslim, Eşnbe 130,133,136; Buhârî, Et'une/52; Ebu Davûd, Et'ime/49; Tirmızî, Ef ime /10,11.

[21] Buhârî, Ef ime/20; Ebu Davûd, Et'ime/20; Tirmizî, Et'ıme/33

[22] Buhârî şerhi Kastalânî, c. 8, s. 252.

[23] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 512-513.

[24] Tirmızî, Libâs/10. 299 Ebu Davûd, Libâs/8.

[25] Ebu Davûd , Libâs/8.

[26] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 513-514.

[27] Ebu Davûd, Libâs/17.

[28] Ebu Davûd , Libâs/9.

[29] Ebu Davûd, Libâs/17.

[30] Bütün bu rivayetler Ebu Davud'un Kitâbu'l-libâs bölümünde bulunmaktadır.

[31] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 514.

[32] Şemail-i Tirmİzî.

[33] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 515.

[34] Ebu Davûd, Libâs/25.

[35] ibn-iHanbel, 4/137.

[36] Ibn-ı Mâce, Mesâcid/10; Buhârî, Salât/33.

[37] Nesâ'î, Zînet/38. 3O9.Nesâ'î, Zinet/19.

[38] tbn-İ Mâce, Libâs/37.

[39] Ebu Davûd, Libâs/19.

[40] Konuyla ilgili hadisler Buhârî'nin "Gusl-ı Cum'a" bölümünde geçmektedir.

[41] et-Tergfb ve't-terhîb, Kitâbu't-tahâra.

[42] Ibn-i Mâce, Tahâret/26; Nesâ'î, Sehv/88; İbn-i Hanbel, 2/326, 389.

[43] Bk. et-Tergîb ve't-terhîb.

[44] Bk. et-Tergîb ve't-terhîb.

[45] Müslim, Mesâcid/78, 68, 69, 71, 73-76; îbn-i Mâce, îkâmet/59.

[46] Nesâ'î, Hayl/2, Işretü'n-nisâ/1; Ibn-i Hanbel, 5/27.

[47] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 515.

[48] Dârakutnî, c. 2, s. 552.

[49] Dârakutnî, c. 2, s. 553vd. Bu bölümdeki

[50] Buhârî, Rikâk/38; Müslim, Imâret/46; Ebu Davûd, Edeb/8, 9; Nesâ'î, Hayl/14,16; Ibn-i Hanbel, 5/240.

[51] Sünen-i Nesâ'î, s. 567, Nizamiye baskısı.

[52] Ebu Davûd, Cihâd/41; İbn-i Hanbel, 4/183,184.

[53] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 516-518.

[54] Müslim, Salât/98.

[55] Nesâ'î, Mesâcid/38.

[56] Müslim, Ru'yâ/13.

[57] Buhâri,Ta'bîr/l.

[58] Nesâ'î, îftitâh/21.

[59] Buhârî ve diğer hadis kitaplarında muhtelif olaylar bildirilmiştir.

[60] Îbn-İ Hanbel, 6/106, 242

[61] Ebu Davûd, Nikâh/38; îbn-i Hanbel, 6/108.

[62] Buhârî, Mevâkît/23, 39; Müslim, Mesâcid/235-237, Tirmizî, Salât/11.

[63] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 15-18.

[64] Tirmizî, Da'avât/18; îbn-i Hanbel, 4/281, 298.

[65] Bu bilgiler Zerkânfde çeşitli hadis kitaplarına atfedilerek verilmiştir.

[66] Nesâ'î, Kıyâmü'l-leyl/64, 66, 67.

[67] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c. 5, s. 225

[68] Müslim, c. 1, s. 108.

[69] Müslim, c. 1, s. 110.

[70] Müslim, c. 1, s. 270.

[71] Müslim, c. 1, s. 177.

[72] Bütün bu rivayetler Müslim'in Salât ve Cum'a Namazı bölümlerinde geçmektedir.

[73] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 518.

[74] Müslim, Cum'a/47; Dârimî, Salât/199.

[75] Buhârf, C. 1, s. 127.

[76] Zâdüİ-Meâd, c. 1, s. 121.

[77] Buhârî, c. 1, s. 16.

[78] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 518-519.

[79] Buhârî, Meğâzi/34Dârimî, Cihâd/30.

[80] Buhârî, Cihâd/103; Ebu Davûd, Cihâd/77; Dârimî, Siyer/2.

[81] Ebu Davûd, Cihâd/75; İbn-İ Hanbel, 2/132.

[82] Bk. Zâdu'1-Meâd.

[83] Ebu Davûd, Cihâd/101.

[84] Ebu Davûd, Cihâd/16.

[85] Ebu Davûd, Cihâd/78.

[86] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 519.

[87] Müslim, Cihâd/92.

[88] Ebu Davûd, Cihâd/73; Tirmizî, Da'avât/43; Ibn-i Mâce, Cihâd/24.

[89] Ebu Davûd, Cihâd/163.

[90] Ebu Davûd, Cihâd/122.

[91] Ebu Davûd, Cihâd/137.

[92] Ebu Davûd, Cihâd/162.

[93] Ibn-i Hanbel, 3/184.

[94] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 15-18.

[95] Buhârî, Merzâ/4.

[96] Müsned-i İbn-i Hanbel, c. 3, s. 66.

[97] Buhârî,Merzâ/13.

[98] Buhârî, Merzâ/20.

[99] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 519-520.

[100] Bk. Sünen-i Ebî Davûd, c. 2, s.156.

[101] Ebu Davûd, Edeb/5.

[102] Ebu Davûd, Edeb/128.

[103] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 520.

[104] el-Edebu'1-müfred s. 219.

[105] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 520-521.

[106] Ebu Davûd, Edeb/152; İbn-ı Hanbel, 5/253.

[107] Ebu Davûd, Sünnet/8.

[108] Bu anlamdaki bilgilerin tamamı Hz. Peygamber'in genel ahlakının anlatıldığı Tirmizfnin Şemâil'indeki iki uzun rivayetten alınmıştır.

[109] Bk. el-Edebu'1-müfred, 226/2.

[110] Ebu Davûd, Edeb/36,149.

[111] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 521-522.

[112] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 522-523.

[113] Ebu Davûd, Edeb/14.

[114] Buhârî, c. 1, s. 15.

[115] Buhârî,îlim/28, 29.

[116] Buhârî,c.l,s. 14.

[117] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 523-524.

[118] Buhârî c. 2, s. 635

[119] Tirmizî s. 440.

[120] Sünen-i îbn-i Mâce s. 22.

[121] Buhârî, c. 1, s. 20.

[122] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 525.

[123] Buhârî,Ilhn/36.

[124] Tirmizî, Tefsîr-i sûret-i 24/2, 3..

[125] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 525-526.

[126] Sünen-i îbn-i Mâce, s. 21. "Alimlerin üstünlüğü bölümü".

[127] Sünen-i Ibn-i Mâce, s. 9, "Kader bölümü".

[128] Sünen-i İbn-i Mâce, s. 9, Babu'l Kader.

[129] Ebu Davûd, c. 2, s. 113.

[130] Buhârî, c. 2, s. 738.

[131] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 526-527.

[132] Buhârî, c. 2, s. 1121.

[133] Buhârî, c. 2, s. 808.

[134] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 527.

[135] Tirmizî, Kıyâmet/59, Cennet/2; tbn-i Hanbel, 2/305. İmam Tirmizî'ye göre bu hadis sağlam değildir.

[136] Tirmizî, Kıyâmet/59; Müslim, Tevbe/12,13; İbn-i Mâce, Zühd/28; tbn-i Hanbel, 2/305.

[137] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 528-529.

[138] Tabakât-ı Ibn-i Sa'd c. 1, s. 71.

[139] Sa'd oğullan, Hevâzin kabilesinin bir koludur.

[140] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 529.

[141] Ebu Davûd, SaIât/223

[142] MüsUm, c. 1, s. 319.

[143] İbn-i Mâce, Mukaddime/İl.

[144] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c. 6, s. 402.

[145] Buhârî, c. 2, s. 43.

[146] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 530-531.

[147] Buhâ.' TVfsîr-i sûret-ı 111/1.

[148] tbn-iHanbel, 1/383.

[149] Buhârî, Küsûf/1, 2,4,13,17; Müslim, Küsûf/3, 9, 28; Nesâ'î, Küsûf/3,12,16, 28.

[150] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 531-532.

[151] Buhârî,Sücûd/41.

[152] Müslim, Cum'a/46.

[153] Müslim, Zekât, 59, 62.

[154] Bk. Buhârî, "Müslüman ve kâfirlerden oluşan topluluğa selam verilmesi bölümü".

[155] Ebu Davûd, Melâhım/2.

[156] Buhârî, Meğâzî/34,12, 32.

[157] Müslim, Fezâil/137.

[158] Nesâ'i, Cenâiz/109; Ebu Davûd, Sünnet/24.

[159] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 532.

[160] Buhârî, Bedtı'l-Vahy/3; Müslim, îmân/252.

[161] Müsned-i îbn-i Hanbel, c. 1, s. 95.

[162] Bk. Îbnu'1-Esîr.

[163] Buhârî, Vudû/69.

[164] Buhârî, Tevhîd/34, 44, 52; Tefsîr-i sûret-i 17/14; Müslim, Salât/145; Nesâ'î, lftitâh/80.

[165] Bk. Sîret-i îbn-i Hişâm, Hicret öncesi dönem.

[166] Buhârî, Tefsîr-i sûret-i 96/4.

[167] Bk. Zerkânî, Şerhu'l-Mevâhib, c. 7, s. 455

[168] Müslim, Müsâfirîn/96, 97; Tirmizî, Salât/190.

[169] Buhârî, Sehv/8; îbn-i Hanbel, 6/84.

[170] Dârimî, Mukaddime/12.

[171] Buhârî, î'tikâf/1; Müslim, t'tikâf/2,3, 4,5; Tirmizî, Savm/71; îbn-i Mâce, Sıyâm/58. 422. Buhârî, I'tikâf/1; Müslim, t'tikâf/2, 3, 4,5; Tirmizî, Savm/71; îbn-i Mâce, Sıyâm/58.

[172] Ebu Davûd, Vitr/14.

[173] Buhârî, Ezân/27; Nesâ'î, imamet/13.

[174] Nesâ'î, Tatbîk/66.

[175] Nesâ'î, Cenâiz/100.

[176] Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 3, s. 572.

[177] Buhârî, 1. cilt, s. 54.

[178] Buhâri, el-Amel fi's-salât/6.

[179] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 532-534.

[180] Oruçla ilgili bu hadislerin hepsi hadis kitaplarında mevcuttur

[181] Müslim, Sıyâm/170; Buhârî, Savm/21,51, Edeb/86; Ebu Davûd, Salât/69; Tirmizî, Savm/34; Nesâ'î, Sı-yâm/67.

[182] Visal orucuna ait hadisler Sahîh-i Müslim'den alınmıştır.

[183] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 534.

[184] Buhârî, Bed'ul-Vahy/13.

[185] Ebu Davûd, Buyû/38.

[186] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 535.

[187] Ibn-i Mâce, Menâsik/84.

[188] Zerkânî, c. 8, s. 164.

[189] Müslim, Cihâd/143.

[190] Tirmizî, Hac/6, 7.

[191] tbn-i Mâce, Menâsik/47; îbn-ı Hanbel, 2/73.

[192] Buhârî, c. 1, s. 245.

[193] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 535.

[194] Müsned-i İbn-i Hanbel c. 4, s. 59.

[195] Buharı, Hac/119.

[196] îbn-i Hanbel, 2/21.

[197] Müslim, Müsâfirîn/25; Tirmizî, Salât/184

[198] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 536.

[199] Buhârf, c. 2, s. 808.

[200] Buharı, Ezan/15.

[201] Müsned-i îbn-i Hanbel, c. 6, s. 93.

[202] Ebu Davûd, Tatavvu'/25.

[203] Buhârî, Taksîr/12, Teheccüd/22, Küsûf/8; Muvatta', Sefer/27, 28.

[204] Nesâ'î, Kıyâmü'Heyl/60.

[205] Nesâ'î, Kıyâmü'l-leyl/25, 26.

[206] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 536-542.

[207] Müslim, Cihâd/98.

[208] Buhârî, Cihâd/89, Megâzî/4; Müslim, Cihâd/23.

[209] Sîret, c. 1, s. 457.

[210] Buhârî, Meğâzî/35, 38.

[211] Ebu Davûd, Salât/45-48

[212] Buhâri, Megâzî/38.

[213] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 542-545

[214] Buhârî, Cenâiz/3.

[215] Buhârî,Rikâk/25.

[216] Bu olay Buhârî, Müslim ve diğer hadîs kitaplarında anlatılmaktadır. Son bölümü Kuran-ı Kerim'dendir.

[217] Tirmizî, Tefsîr-i sûret-i 56/6.

[218] Benzer bir hadis için bk. Ibn-i Hanbel, 5/288, 4/410, 418.

[219] Buhârî, Küsûf/2, Rikâk/27, Eymân/3; Müslim, Salât/112, Küsûf/1, Fezâil/134; Nesâ'î, Sehv/102, Kü-sûf/12.

[220] Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 1, s. 107,123.

[221] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 545-546

[222] Ebu Davûd, lstiskâ/9.

[223] Ibn-İHanbel, 1/380.

[224] Ibn-i Mâce, Zühd/19.

[225] îbn-i Mâce, Zühd/35.

[226] Müslim, îmân/346.

[227] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 546-549.

[228] Buhârî, Teheccüd/14; Müslim, Müsâfirîn/16&-170; îbn-i Mâce, İkâmet/182; Dârimî, Salât/168.

[229] Müslim, Salât/267,268..

[230] Buhârî c. 2, s. 880.

[231] Ibn-i Mâce, Zühd/35.

[232] Mektûbât-ı İmam Rabbânî, c. 1, Mektup No: 272.

[233] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 550-551.

[234] Bu iki olay Sîret-i Ibn-İ Hişâm'da anlatılmaktadır.

[235] Ibn-I Hanbel, 5/87, 88.

[236] Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 1, S. 368.

[237] Bk. Sîret-i tbn-i Hişâm ve Târih-i Taberî.

[238] Buharı, Fezâilu's-sahâbe/2, Menâkıbu'l-ensâr/45; Tirmizî, Tefsîr-i sûret-i 9/11; Ibn-i Hanbel, 1/4.

[239] Buharı, Megâzî/56.

[240] Sîret, c. 1, Gazveler bölümü.

[241] Benzer bir hadis için bk tbn-i Hanbel, 6/255.

[242] Buhârî, Meğâzî/28.

[243] Müsned-i İbn-i Hanbel, c. 3, s. 471.

[244] Müslim, Selim /43.

[245] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c. 6, s. 293.

[246] Dârimî, Mukaddime/11.

[247] Bk. Tabakât-ı İbn-i Sa'd, Allah ResÛIü'nün Vefatı bölümü.

[248] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 551.

[249] Sîret-i tbn-i Hişâm, c. 2, s. 370.

[250] Bk. Siret-i Ibn-i Hişâm, Mekke'nin Fethi bölümü.

[251] Buhârî, Teheccüd/6; Müslim, Münâfikûn/79-81; Tirmizî, Salât/187.

[252] îbn-i Mâce, Ikâmet/192.

[253] Zâdu'l-Meâd, el, s. 97.

[254] a.g.e.

[255] Ibn-i Hanbel, 1/191; Ebu Davûd, Cihâd/162.

[256] Tirmizî, Zühd/57; Buhârî, Merzâ/3; İbn-t Mâce, Fiten/23; Dârimf, Rikâk/67.

[257] Bk. Sahîh-i Buhârî, "Cenâiz bölümü".

[258] Buharı, Cenâiz/44.

[259] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 552.

[260] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 552-553.

[261] Buhârî, Bed'ul-Vahy/3; Müslim, imân/12; Nesâ'î, Salât/10.

[262] Bu bilgiler Müslim, Ebu Davûd ve diğerlerinde nakledilen hadislerin değişik lafızları arasında Hz. Ai-şe'den rivayet edilmiştir.

[263] Muttasıl senetlerle Hâkim'de geçmekte, bazı bölümleri de Müslim'de yeralmaktadır.

[264] Bk. Tabakât-ı Ibn-i Sa'd.

[265] Ebu Davûd, Adâb/18; Tirmizî, Menâkıb/9; Ibn-i Hanbel, 6/138.

[266] Bütün bu açıklamalar Tirmizî Şemâili'nin Hz. Peygamber'in ahlakıyla ilgili bölümünde geçmektedir.

[267] Bu kısım, Tirmİzî Şemâili'nin Hz. Peygamber'İn mübarek hilyesi bölümünde geçmektedir.

[268] Bk. Şemâil-i Tirmizî.

[269] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 553-557.

[270] lbn-i Hanbel, 6/250.

[271] îbn-i Hanbel, 6/109.

[272] Buhârî, Edeb/1; Müslim, Müsâfirîn/216; Tirmizî, Kur^n/ll.

[273] Dârimî, Salât/44; Ibn-i Mâce, Zühd/28..

[274] Müslim, Fezâilu's-sahâbe/135; Buhârî, Cihâd/162; Ibn-i Mâce, Mukaddime/11.

[275] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 557-558.

[276] Tirmizî, Zühd/48.

[277] Dârimî, Mukaddime/7.

[278] Ebî DavÛd, Edeb/47.

[279] Bk. Kâdî Iyâz, Şerh-i Şifâ.

[280] Buhârî,c. 1, s. 61.

[281] Müsned-i İbn-İ Hanbel, c. 6, s. 4.

[282] Buhârî, c. 2, s. 821.

[283] Nesâ'î, 803.

[284] Buhârî, c. 2, s. 922.

[285] Dârakutnî, c. 1, s. 86, Delhi baskısı.

[286] Müslim, Bir/7; tbn-i Hanbel, 2/434.

[287] Ebu Davûd, Cihâd/85; Nesâ'î, Kudât/21; îbn-i Mâce, Ticârât/67.

[288] Ebu Davûd, Tahâret/82; Tirmizf, Tahâret/100.

[289] Ebu Davûd, Edeb/128.

[290] Buhârî, Ahkâm/27; Ebu Davûd, Edeb/52.

[291] Bk. îmanı Buhârî, el-Edebu'1-müfred.

[292] Buhârî, c.2, s. 818.

[293] Ebu Davûd, Edeb/67,130,162.

[294] Ebu Davûd, Edeb/18.

[295] Ebu Davûd, Edeb/146.

[296] Ebu Davûd, Edeb/135,167.

[297] Buhârî, tsti'zân/22.

[298] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 559-560.

[299] Ebu Davûd, c. 2, s. 217.

[300] Müsned-i îbn-i Hanbel, c. 2, s. 23.

[301] îbn-i Mâce, Sadakât/15,17; Buhârî, istikrâz/4; Müslim, Müsâkât/120.

[302] Buhârî, c. 2, s. 282.

[303] Nesâ'î, Buyû/77.

[304] Buhârî, c. 1, s. 809.

[305] Tirmizî, c. 1, s. 225.

[306] Tirmizî, c. l,s.231.

[307] Buhârî, c.l, s. 321.

[308] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c. 6, s. 628.

[309] Dârakutnî, c. 2, s. 308.

[310] Ebu Davud, Buyu/88.

[311] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 560-562.

[312] Ebu Davûd, c. 2, s. 280.

[313] Buhârî, Hudûd/11,12.

[314] Müsned-İ Ibn-i Hanbel, c. 3, s. 243.

[315] Ebu DavÛd, Buyû/56.

[316] Ebu DavÛd, Diyât/3.

[317] îbn-i Hanbel, 4/58, 59.

[318] Bk. Sîret-i îbn-i Ishâk.

[319] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 562-566.

[320] Buhârî, Bed'ul-Vahy/5, 6.

[321]Buhari, edeb/39.

[322] Müslim, Fezâil/58.

[323] Müslim, c. 2, s. 290.

[324] Bk. İmam Buhârî, el-Edebu'1-müfred.

[325] Buhârî, c. 1, s. 284.

[326] Müslim, c. 2, s. 199.

[327] Müsned-i îbn-i Hanbel, c. 6, s. 293.

[328] Buhârî, c.l, s. 321.

[329] Buhârî,Cihâd/24.

[330] Buhârî, Kefâlet/5.

[331] Buhârî, Hums/19; Müslim, Zekât/28

[332] Buhârî, Zekât/50.

[333] Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 2, s. 175.

[334] Buhârî, el, s. 198.

[335] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 566-570.

[336] Bu hadis, kitaplarda değişik yollarla rivayet edilmiştir. Bunlardan birinde Allah Resûlü'nün Hz. Fâti-ma'ya hizmetçiden daha hayırlı bir dua Öğrettiği bildirilmiştir.

[337] Ebu Davûd, c. 2, s. 343.

[338] Müsned-i îbn-i Hanbel, c. 1, s. 79.

[339] tbn-i Hanbel, 5/334.

[340] Bk. Fethu'l-Barî, Şerhu Kitâbi'l-ferâiz.

[341] Bk. el- Isâbe.

[342] Müsned-i İbn-i Hanbel, c. 4, s. 58.

[343] Müsned-i Ibn-i Hanbel, c. 4, s. 397.

[344] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 571-572.

[345] Zerkânî, Heyetler bolümü.

[346] Müslim, c. 2, s. 519.

[347] Bk. Tİrmizî Şemaili.

[348] Bk. Kldî Iyâz, eş-Şifâ.

[349] Müsbm, Eşribe/186; Ibn-i Hanbel, 2/375.

[350] Müsned-i tbn-i Hanbel, c. 6, s. 397.

[351] Buhârî, Edeb/85.

[352] Müslim, c. 4, s. 200.

[353] Tirmizî, c.l, s. 299.

[354] Ebu Davûd, Et'ıme/23.

[355] Müslim, c. 2, s. 198.

[356] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 572-574.

[357] Buhârî, c. 1, s. 198.

[358] Buharı, Zekât/50, 53; Nesâ'î, Zekât/85; Ibn-i Mâce, Zekât/25.

[359] Buhârî, c 1, s. 198.

[360] Buhârî, c 1, s. 199.

[361] Ebu Davûd, Zekât/24; Nesâ'î, Zekât/91

[362] Ebu Davûd, Zekât/26.

[363] Buhârî, c. 1, s, 328.

[364] Buhârî, c. 2, s. 201.

[365] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 574-575.

[366] Buhârî, Hibe/7.

[367] Buhârî, Zekât/61, 62.

[368] Buhârî, Cenâiz/28.

[369] Ebu Davûd, c. 2, s. 205.

[370] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 575-581.

[371] Ebu Davûd, c. 2, s. 203.

[372] el-Edebu'1-müfred, s. 18.

[373] Müslim, Et'ıme/113.

[374] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 581-583.

[375] Buhârî, c.l, s. 553.

[376] Buhârî, el, s. 284.

[377] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 584-586.

[378] Buhârî, c.2, s. 1060.

[379] Bu hadis Buhârfnin değişik bölümlerinde yeralmaktadir.

[380] Buhârî, c.2, s. 1008.

[381] Ebu Davûd, Hudûd/24.

[382] Buhârî, c. 2, s. 823.

[383] Buhârî, s. 260.

[384] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 586-589.

[385] Buhârî, Enbiyâ/37.

[386] Buhârî, Savm/56.

[387] Buhârî, Nikâh/117.

[388] Ebu Davûd, Savm/54

[389] Müsned-i Ibn-i Hanbel c. 5, s. 266.

[390] Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık: 599-601