| O’nu bekleyen ve O’nu müjdeleyenlerin sayısı
sadece bir-iki kişiye münhasır değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b. Amr da
bunlardan biridir. Aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in
babası ve Hz. Ömer’in amcası olan Zeyd, Hanîflerdendi. Bu zât, putlardan yüz
çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını
haykırmış tulûa beş dakika kala gurub edenlerden biriydi. Bunun da
beşaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: “Ben bir din biliyorum ki
onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum
ki ben o günlere yetişebilecek miyim?” Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş
ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah'a (cc)
inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a,
“Allah'ım” diyebiliyor, ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.
Sahâbe-i Kiram’dan Âmir b. Rebî’a, bize şunu naklediyor: “Zeyd b. Amr’dan
işittim, bir gün şöyle diyordu: ‘Ben Hz. İsmail’in, sonra Abdulmuttalib'in
soyundan gelecek bir nebî bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum;
ama îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, hak nebîdir. Eğer
senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana
O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma!’ dedi. Ben de ‘buyur
anlat’ dedim. Devam etti: ‘Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır.
Saçları tam düz de değildir, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum
yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha
sonra kavmi, O’nun getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O’nu
Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği
din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve
Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri
bana, (senin aradığın daha sonra gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz
evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle
bağladılar: O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber
gelmeyecektir.’ ”
Âmir b. Rebî’a devam ediyor: “Gün geldi ben de Müslüman oldum. Allah
Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince
toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: Ben Zeyd’i
Cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.”
Varaka b. Nevfel bir Hıristiyan âlimiydi ve Hz. Hatice’nin de
akrabasıydı. Allah Resûlü’ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice
Validemiz (ra) durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka’dan şu
cevabı almıştı: “Ya Hatice! O doğru sözlü bir insandır. Gördüğü, nübüvvetin
ilk başlangıcında görülmesi gerekenlerdir. O’na gelen Namûs-u Ekber’dir. Hz.
Musa’ya ve Hz. İsa’ya da (as) o gelmiştir. Yakın zamanda O, peygamber
olacaktır. Eğer o günlere yetişebilirsem, ben de O’na îman eder ve mutlaka
müzahir olurum.”
Abdullah b. Selâm ise bir Yahudi âlimiydi. İslâm’a girişini bizzat
kendisinden dinleyelim: “Allah Resûlü Medine’ye hicret edince herkes gibi
ben de görmeye gittim. Etrafında birçok insan vardı. Ben içeriye girdiğimde
mübarek dudaklarından şu sözler dökülüyordu: “Önünüze gelene selâm verin ve
yemek yedirin.” O’nun sözlerindeki büyüye ve çehresindeki derinliğe
vurulmuştum. Hemen orada şehadet getirip Müslüman oldum. Çünkü O’nda
gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi.”
Abdullah b. Selâm (ra) mühim bir şahsiyetti. İbn-i Hacer (ra), “İsâbe”de
kaydettiğine göre, Hz. Yusuf’un neslinden geliyordu. İtibarlı bir insandı.
O’nun şahitliği bizzat Kur’ân’da tebcîl edilerek ve delil getirme sadedinde
anlatılıyordu: “De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve
siz de O’nu inkâr etmişseniz, İsrail oğullarından bir şahit de bunun
benzerini görüp inandığı halde, siz yine de büyüklük taslamışsanız
(haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru
yola iletmez” (Ahkâf/10).
Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b. Selâm’dır. Her ne
kadar bazı müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen
şahsın Hz. Musa (as) olacağını söylemişlerse de, bu âyetin Medenî olduğu
görüşü daha kuvvetlidir. Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu
âyet Medenî’dir. Ve Abdullah b. Selâm’dan bahsetmektedir.
Neden İnanmadılar
Aslında bütün Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah Resûlü’nü bilip
tanıyorlardı. Ama kin ve hasetleri inanmalarına mâni oluyordu. Hem bu
tanıma, o kadar kesin ve netti ki inanmak için sadece Allah Resûlü’ne bir
kere bakmaları yeterliydi. Zira onlar, Allah Resûlü’nü bütün şekil ve
şemailiyle tanıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikata şöyle işaret etmektedir:
“Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu öz oğullarını tanıdıkları gibi
tanırlar. (Buna rağmen) onlardan bir rup, bile bile gerçeği gizler.”
(Bakara/146). Âyette, bizzat Allah Resûlü’nün ismi zikredilmeyip de “O’nu”
denmesi işaret ediyor ki, ehl-i kitap bütünüyle, son gelecek peygamber
kastedilerek “O” dendiğinde hep Tevrat ve İncil’de adı geçen Zât’ı
anlıyorlardı. O da, hiç şüphesiz ki, Hz. Muhammed Aleyhisselâmdı. Ve O’nu öz
evlatlarından daha iyi tanıyorlardı.
Hz. Ömer (ra), Abdullah b. Selâm’a sorar: Allah Resûlü’nü öz evladın gibi
tanıyor muydun?
Cevap verir: Öz evladımdan daha iyi tanıyordum.
Hz. Ömer, ikinci defa “Nasıl?” diye sorunca da şu cevabı verir: “Evladım
hakkında şüphe edebilirim. Belki, beni, hanımım kandırmıştır. Fakat Allah
Resûlü’nün son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur.” Bu cevap Hz.
Ömer’i öyle sevindirir ki, kalkar ve Abdullah b. Selâm’ın başından öper.
Kıskançlık ve Haset
Evet, onlar Allah Resûlü’nü çok iyi tanıyorlardı. Fakat îman başka,
tanımak daha başkadır. Tanıyor, ama îman edemiyorlardı. Kıskançlıkları ve
hasetleri îmanlarına mâni oluyordu. “Ne zaman ki, onlara Allah katından,
yanlarında bulunan (Tevrat)’ı doğrulayıcı bir kitap (Kur’ân) geldi ki, daha
önce küfredenlere karşı nusret talebinde bulunup dururlarken, o bildikleri (Kur’ân)
kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık Allah’ın laneti, inkârcıların
üzerine olsun.” (Bakara/89). Bu âyetle de Cenâb-ı Hakk, onların, Allah
Resûlü ’nü kabul etmemelerindeki gerçek sebebi anlatıyordu. Bütün mes’ele
son gelen nebînin Yahudi olmamasıydı. Eğer Allah Resûlü, Yahudilerin
içlerinden çıkmış olsaydı, hiç şüphesiz davranışları daha farklı olabilirdi.
Nitekim Abdullah b. Selâm (ra), Allah Resûlü’ne gelerek: “Ya Resûlallah,
beni bir yere saklayın ve Medine’de ne kadar Yahudi âlimi varsa hepsini
çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun! Muhakkak
cevapları müsbet olacaktır. Sonra da ben, saklandığım yerden çıkıp
Müslümanlığımı ilan edeyim” teklifinde bulunmuştu. Allah Resûlü de bu
teklifi kabul buyurmuşlardı. Derken Abdullah b. Selâm, evin bir yerine
gizlendi. Gelen Yahudi âlimleri yerlerini aldılar. Efendimiz sordu: “Siz
Abdullah b. Selâm’ı ve babasını nasıl bilirsiniz?” Cevap verdiler: “O ve
babası bizim aramızda en âlim ve en şereflilerdendir.” Allah Resûlü tekrar
sordu: “O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?” dediğinde ise: “İmkânı yok,
asla böyle bir şey olamaz!” dediler. Tam o esnada da Abdullah b. Selâm (ra)
saklandığı yerden çıktı. Şehadet getirip Efendimiz’in peygamberliğini tasdik
etti. Şaşırıp kaldılar ve biraz önce söyledikleri övücü ifadeleri geri
alarak: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur” dediler. Bunun
üzerine Efendimiz (sav) bu iki yüzlülerin, huzurunda daha fazla kalmasına
izin vermedi. Bu hâdise de açıkça ispat ediyor ki, Yahudiler Allah Resûlü’nü
bilip tanıyorlardı. Ancak peşin hükümlü ve sabit fikirli olmaları, onları
îmandan alıkoyuyordu.
Selmân-ı Fârisî (ra) de bu mevzuda tek başına bir delildir. Önceleri
Mecûsi idi; ama hak dini bulabilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Sonra
Hıristiyanlığı gördü; kiliseye kapandı. İntisap ettiği rahipten, vefat
edeceği sırada kendisine bir rahip tavsiye etmesini istedi; o da ona, bilip
itimat ettiği bir başka rahibi tavsiye etti. Böylece pek çok kimsenin
yanında kaldı. Nihayet son dakikalarını yaşayan bahtiyar bir rahibe de aynı
talepte bulununca, bu Hıristiyan âlimi ona şu tavsiyede bulundu: “Evladım,
şu anda sana tavsiye edebileceğim hiç kimse kalmadı. Ancak, son gelecek
nebînin zamanı iyice yaklaştı. O, İbrahim’in Hanîf dini üzere gelecek,
İbrahim’in hicret ettiği yerden zuhûr edecek; ancak başka bir yere hicret
edip orada yerleşecek. O’nun nebî olduğuna dair açık deliller vardır.
Gidebilirsen oraya git. O, sadaka yemez. Hediye kabûl eder ve iki omuzu
arasında nübüvvetine delil bir hâtem vardır.”
Gerisini Kendisinden Dinleyelim: “Rahibin haber verdiği yere gitmek için
bir kervan araştırdım. Nihayet böyle bir kervan buldum ve onlara, ücret
karşılığı beni de götürmelerini söyledim. Kabûl ettiler. Ancak, Vâdi’l-Kurâ’ya
gelince zulmedip beni köle diye bir Yahudi'ye sattılar. Bulunduğum yerde
hurma bahçelerini görünce, herhalde burası bana rahibin haber verdiği yer,
dedim ve orada kaldım. Sonra da bir gün Benî Kurayza Yahudilerinden biri
gelip beni bu adamdan satın aldı ve Medine’ye götürdü. Orada hurma
bahçelerinde çalışıyordum. Allah Resûlü’nden hiçbir haber alamamıştım. Yine
günlerden bir gün ağaca çıkmış hurma topluyordum.. ve sahibim olan Yahudi de
ağacın altında oturuyordu. Biraz sonra onun amca çocuklarından bir Yahudi
çıkageldi. Öfkeli bir halde: ‘Allah kahretsin, bütün millet Kuba’ya gidiyor.
Mekke’den gelen bir adam peygamberliğini ilan etmiş ve onlar da O’nun
peygamber olduğunu zannediyorlar!.’ Heyecandan titremeye başladım. Nerede
ise ağaçtan sahibimin üzerine düşecektim. Hızla ağaçtan indim ve adama: ‘Ne
diyorsun? Ne diyorsun? Bu nasıl bir haber?’ demeye başladım. Sahibim benim
bu heyecanımı görünce elinin tersiyle bana şiddetli bir tokat atarak: ‘Sana
ne bu işten? Sen işine bak!’ dedi. Ben de: Hiç sadece ne olduğunu öğrenmek
istemiştim, dedim. Tekrar ağaca çıktım. Akşam olunca neyim varsa topladım ve
Kuba’ya gittim. Allah Resûlü ashabıyla beraber oturuyordu. Siz fakir
insanlarsınız, ben de sadaka verecek yer arıyordum. Şunları size sadaka
olarak getirdim, buyurun yiyin, dedim. Allah Resûlü yanındakilere; ‘siz
yiyin’ dedi. Kendisi hiç dokunmadı. İçimden: “İşte rahibin dediği birinci
işaret” dedim. Ertesi gün yine gittim ve; ‘bu sadaka değil, hediyedir,
buyurun yiyin’ dedim. Allah Resûlü ashâbını buyur edip kendisi de yedi.
“İkinci işaret de tamam” dedim.
Ashâptan biri vefat etmişti. Allah Resûlü de cenazede bulunmuş ve Bakîü’l-ârgad
(Medine Mezarlığı)’a gelmişti. Yanına varıp selâm verdim. Sonra da arkasına
geçtim ve sırtındaki nübüvvet mührünü görmeye çalıştım. Niyetimi sezmişti..
zaten omuzları da açıktı ve nübüvvet mührünü de görmüştüm. Üçüncü işaret de
aynen râhibin senelerce önce anlattığı gibiydi. Kendimi tutamadım, hemen
sarılıp mührü öpmeye başladım. Allah Resûlü (sav); ‘Dur bakalım’ dedi.
Çekildim. Karşısına oturup, başımdan geçenleri bir bir anlattım. Çok
sevinmişti. O’na anlattıklarımın ashâbı tarafından da duyulmasını
istemişti...”
Evet, inat ve hasedi bırakıp O’na bakanlar O’nu buldu ve O’na vuruldu.
Dünle-bugün arasında keyfiyet bakımından zerre kadar fark yoktur. Bugün de
binler-yüz binler, O’nun hakkaniyetini görüp tasdik etmekte ve O’nun son
Resûl olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadırlar. Ancak, yine dünle bugün
arasında fark olmayan bir husus da, inat ve temerrüdü terk edemeyenlerin,
O’nun risâletini bildikleri halde kabullenemeyişleridir...
Rekabet Hissi
Muğîre b. Şû’be anlatıyor: Ebu Cehil’le beraber oturuyorduk. Allah Resûlü
geldi ve bazı şeyler anlatarak tebliğde bulundu. Ebu Cehil, küstahça: ‘Ya
Muhammed! Eğer bunları öbür tarafta tebliğ ettiğine dair şahit aramak için
yapıyorsan, hiç yorulma ben sana şehadet ederim, şimdi beni rahatsız etme’
dedi. Allah Resûlü bizden ayrıldı. Ben Ebu Cehil’e sordum:
Hakikaten O’na inanmıyor musun? Cevap verdi: Aslında biliyorum ki, O
peygamberdir. Fakat, Hâşimîler le eskiden beri aramızda bir rekâbet var.
Onlar, rifâde, sikâye bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de
bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.
Kureyş toplanıp kafa kafaya verdi ve Allah Resûlü’ne göndermek üzere Utbe
b. Rebî’a’da karar kıldılar. Utbe gidip O’nu ikna edecek ve davâsından
vazgeçirecekti. Bu zat, o günün entel sınıfından ve Arap edebiyatına vâkıf,
varlıklı bir insandı. İki Cihan Serveri’nin yanına vardı ve kendince mantık
oyunları yapmaya çalışarak O’na sordu:“ Ya Muhammed! Sen mi hayırlısın,
yoksa baban Abdullah mı?”
Efendimiz bu soruya cevap vermedi. Hayır, belki de ahmağa en güzel cevap
olan sükut ile karşılık verdi. Utbe devamla: Eğer onun senden daha hayırlı
olduğunu kabul ediyorsan, muhakkak o, senin şu anda tahkir ettiğin ilâhlara
taptı. Yok, eğer kendini ondan daha hayırlı görüyorsan, o zaman konuş da
anlattıklarını ben de dinleyeyim.
Allah Resûlü sordu: “Diyeceklerin bitti mi?”
Evet, dedi Utbe ve sustu. İki Cihan Serveri diz çöktü ve Fussîlet
Sûresi’ni başından itibaren okumaya başladı. 13. âyet olan: âyetine gelince,
Utbe dayanamadı. Sıtmalı gibi titriyordu. Ellerini Allah Resûlü’nün mübarek
dudaklarına götürdü. Takatı kalmamıştı. ‘Sus ya Muhammed! İnandığın Allah
aşkına sus!’ dedi ve kalkıp gitti.
Mekke büyükleri neticeyi bekliyorlardı. Ebu Cehil, Utbe’nin gelişini hiç
beğenmemişti. Yanındakilere, ‘gittiği gibi dönmüyor’ dedi. Utbe doğruca
evine gitti. Dinlediği âyetler onu yıldırım çarpar gibi çarpmıştı ve biraz
sonra da şeytana akıl öğreten adam Ebu Cehil gelip kapıya dayanmıştı.
Utbe’nin îman etmesinden korkuyor ve hemen hâdisenin üzerine gitme lüzumuna
inanıyordu ve Utbe’nin zayıf tarafını çok iyi biliyordu. Onu gururundan
vuracaktı. Harekete geçti ve şöyle dedi:
Ya Utbe, duydum ki Muhammed sana fazla iltifat etmiş. Orada sana ziyafet
vermiş, yedirmiş, içirmiş. Sen de bu iltifata dayanamayıp O’na îman
etmişsin. Halk arasında söylenenler bunlar Utbe öfkelendi. Damarı kabardı.
‘Benim O’nun yemeğine ihtiyacım olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Aranızda en
zengin benim. Fakat Muhammed’in söyledikleri beni sarstı. Çünkü okuduğu şiir
değildi. Kâhin sözüne ise hiç benzemiyordu. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O,
sözü doğru bir insandır. O’nun okuduklarını dinlerken Âd ve Semûd’un başına
gelenlerin bizim de başımıza geleceğinden korktum...
Başka Sebepler
Aslında bu itiraflar sadece bir-iki kişiye münhasır değildi. Umumî
vicdanda kanaat hep aynıydı. Fakat korku, tama’, hırs ve inat gibi menfî
tesirler inanmalarına mâni oluyordu evet, hem de bildikleri halde
inanamıyorlardı.
İşte, Kur’ân-ı Kerîm, hem onların bu hâlini anlatma hem de Efendimizi
tesliye makamında şöyle buyuruyor: “Onların söylediklerinin, seni üzeceğini
elbette çok iyi biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat
zâlimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar” (En’âm/33).
Onlar sana çeşitli isnatlarda bulunuyorlar. Onların bu isnatları da seni
üzüyor. Sakın, o bedeninin altında kalıp ezilmişlerin ve alışkanlıklarını
terk edemeyen nefsinin zebunu talihsizlerin dedikleri ve söyledikleri, seni
üzmesin. Hem aslında onlar seni bizzat yalanlamıyorlar. Evet onların hiçbiri
kalkıp da sana yalan isnat edemiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki, sen yalan
söylemekten müberrâsın. “Emîn” ismini sana veren onlardır. Bunların
akılsızlıklarına bak ki, sana isnat ettikleri şeylere inanmadıkları halde,
kendi akıl ve muhakemelerine rağmen, böyle bir şeye cür'et ediyorlar.
Öyleyse üzülmene ne gerek var!
Evet, üzülmesi gereken birisi varsa, o da dünya ve ukbânın dizginlerini
elinde tutan bir Zât’a karşı hem de ışığın etrafında durdukları halde,
istifade menfezlerini açıp istifade edemeyenlerdir. |