| Peygamberler kendi aralarındaki derece farkıyla
beraber hepsi de Cenâb-ı Hakk’ın zâtının tecellisine mazhar seçkin
ruhlardır. Allah (cc), kendisine onları mahrem kabul etmiş, ağyâra kapalı
seralarda büyütmüş, geliştirmiş ve gözlerine, kendinden gayrı başka
hayallerin girmesine meydan vermemiştir. Bütün nebîler gibi onlardan da
ileri, Efendimiz’in gözü de Rabb’inden başka bir şey görmemiştir. Evet
ağyâr, O’nun bakışını bulandıramamış, başını döndürememiştir. O, gözünü
açtığında Rabb’ini görmüş, gözünü kaparken de yine O’nu müşahede
ile:Allah'ım! Refîk-i A’lâ’yı istiyorum” diyerek kapamıştır. Şimdi hâdiseyi
meâlen Hz. Âişe Validemizden (ra) dinleyelim:
“Allah Resûlü bazen hastalandığında yanıma gelir ve bana ‘duâ et’ derdi.
Ben de elimle O’nun mübarek elinden tutar ve o elinin bereketi ile şifa
bulmasını umarak, elimi o zaman ve mekan üstü başına kor ve duâ ederdim. Son
rahatsızlığında da aynı şeyi yapmak maksadıyla elini tutmak isteyince
şiddetle çekti ve diye duâ etti.”
Belli ki Allah Resûlü, artık yeryüzündeki dostları değil Hakikî Dost olan
Rabb’ini arzuluyor ve bir başka buudda O’na ulaşmak istiyordu.
İşte, geliş ve gidişi ile böyle bir hayat yaşayan peygamberler ve
husûsîyle Peygamberimiz, acaba dünyaya niçin gelmiş ve hangi gayeye binaen
gönderilmişlerdi? Bu çok önemli mevzûun tahlili bilhassa iki ana esastan
dolayı daha da ehemmiyet arz etmektedir:
Birincisi: Peygamberlik müessesesinin yüce ve muallâ mevkiini görüp,
onları sıradan insanlar gibi mütâlaa etmemek; ve öyle görüp değerlendirmek
isteyenlere de ikna edici cevaplar hazırlamak.
İkincisi: Günümüzde, peygamberliğe ait vazifeyi temsil etme durumunda
olanların nasıl bir yol ve sistem takip etmeleri gerektiğini işaret etmek.
Peygamberin gönderiliş gayesi, insanın yaratılış gayesiyle aynı noktada
birleşir. O da Allah’a kul olma çizgisidir.
Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm'de “Ben cinleri ve insanları ancak Bana
kulluk yapsınlar diye yarattım” (Zâriyât/56) buyurarak bu hususa işaret
etmektedir.
Demek oluyor ki, bizim esas yaratılış gayemiz Allah'ı (cc) bilip tanımak
ve O’na layıkıyla kul olmaktır. Yoksa, yeme-içme, mal ve mülk kazanma veya
dünya buudlu ev-bark sahibi olma değildir. Gerçi bunlar da bizim için fıtrî
ihtiyaçlardır. Ancak yaratılışımızın gayesi değillerdir. İşte peygamberler
bize, bu sırlı yolu göstermek için gelmişlerdir.
Âyette “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka
ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahy etmiş olmayalım”
(Enbiya/25) denilerek bu hususa işaret edilmiştir.
Diğer bir âyette de “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan
sakının’ diye her millete bir peygamber gönderdik. Allah o insanlardan bir
kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu.
Öyleyse yeryüzünde gezin de görün. Hakk’ı yalanlayanların sonu nasıl olmuş?”
(Nahl/36) denilerek, yine peygamberlerin gönderiliş gayesi putlardan
sakınıp, Allah’a kul olma yolunda insanlara önderlik yapma hikmetine
bağlanmıştır.
Efendimiz Farkı
Efendimiz’in durumu ise daha farklıdır. O bütün âlemlere rahmet olarak
gönderilmiş olmakla, hem insanları hem de cinleri kulluk yoluna iletmekle
vazifelidir. Abdullah b. Mes’ud (ra) başından geçen bir hâdiseyi şöyle
nakleder: “Efendimiz ile beraber bir yere gittik. Benim etrafıma bir çizgi
çizerek, ‘sen buradan ayrılma’ dedi ve kendisi benden uzaklaştı. Daha sonra
gürültüler duymaya başladım. Allah Resûlü’ne bir şey mi oldu diye ciddi
endişe içindeydim. Fakat, bana buradan ayrılma, dediği için de yerimden
kımıldayamıyordum. Bir müddet sonra Allah Resûlü döndü. Duyduğum gürültünün
sebebini sordum ve: Ya Resûlullah! O tarrakalar koparan gürültü neydi?
dedim. Cevaben: ‘Cin taifesi bana iman edip biatta bulundular. Sonra
aralarında münakaşa başladı. İnananlarla, inanmayanlar birbirlerine
tutuştular. İşte duyduğun gürültü bu idi. Ve ayrıca bana vefatım haber
verildi’ dedi.”
Allah Resûlü, son ifadeleriyle şunu haber veriyordu. Benim gönderiliş
gayem insanlara ve cinlere hidayete giden yolu açmaktır. Bugün artık cinler
de bana iman ve itaat ettiklerine göre, dünyada kalmamın bir manâsı yok,
demektir. Öyleyse, bundan böyle artık dünyadan ayrılıp gitsem olabilir...
O böyle düşünüyor ve ifadeleri arasında risâletin gaye ve hedefine ait
sırlar veriyordu. Aslında O, bizlere de dünya ile ukbâyı tercih mevzuunda
şöyle bir duâ tâlim buyurmuştu “Allah'ım hayat benim için hayırlı olduğu
müddetçe beni yaşat. Vefat benim için daha hayırlı olduğu zaman da ruhumu al
ve beni vefat ettir.”
2 - TEBLİĞ
Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir
diğeri ise, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi bizler, ibadete ait
mes’eleleri bilemez, emir ve nehiyleri hiçbir zaman alamaz ve
mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz, oruç, zekat, hac nedir? İçki,
kumar, zina, ihtikâr ve faiz gibi muharremâtın durumu nasıldır? Kat’iyen
bilemezdik. Evet, bütün bunları ve bunlara benzer birçok mes’eleleri
peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş bulunuyoruz. Buna kısaca “risalet
vazifesi” de diyoruz ki, bütün peygamberler aynı mesajlarla gelmiş ve
teferruatta farklılık olsa bile ana mes’elelerde hep aynı şeyleri
söylemişlerdir.41
İşte, nebîlere ait bu umumi gaye ve vazife
Kur’ân’da şöyle dile getirilir:
“Onlar (peygamberler) ki, Allah’ın
gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden
korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter” (Âhzab, 33/39).
Evet işte, onlar, böyle bir gayeyi
tahakkuk ettirmek için gelmişlerdir. Bu mevzuda karşılarına dikilen engel,
kim ve ne olursa olsun onlara zerre kadar tesir etmez.. onlar korku nedir
bilmezler. Çünkü her zaman Allah (cc)’dan korkmaktadırlar.
Ve, bu mevzuda, Efendimiz’e şöyle
seslenilir :
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni
tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni
insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete
erdirmez” (Mâide, 5/67).
Yani, eğer sen vazifende kusur edersen, bu
senin gönderiliş gayen olan bir vazifede, yani risalet vazifesinde kusur
etmen sayılır ki, bu da sadece senin ferdî hayatını ilgilendiren bir kusur
değildir; belki bütün insanların ferdî ve içtimaî hayatlarını alâkadar eden
bir mes’eledir. Çünkü senin vazifen bütün insanlığı aydınlatmaktır. Şayet
sen bu vazifeyi aksatırsan, bütün insanlık karanlıkta kalacaktır.. aslında
O, gönderildiği vazifenin şuurundaydı. Zaten öyle olmasaydı, öyle bir vazife
ile gönderilmesi plânlanmaz.. ve takdir buyurulmazdı.
Allah Rasûlü’nde Tebliğ
Allah Resûlü’nün, bu ulvî vazifeyi
yüklendikten sonraki bütün hayatı dini tebliğle geçti. O kapı kapı dolaşıyor
ve mesajını kendilerine tebliğde bulunabileceği âşina sima ve gönüller
arıyordu.
Karşı cephenin infiâli evvela, ilgisizlik
ve boykot şeklinde oldu. Daha sonra istihzâ ve alayla devam etti. Son sahada
ise işkencenin her çeşidiyle sürüp gitti. Geçeceği yollara dikenler
serpiliyor, namaz kılarken başına işkembe konuyor ve kendisine her türlü
hakaret reva görülüyordu. Ne var ki, Allah Resulü bunların hiçbiriyle
yılmadı ve usanmadı. Çünkü O’nun dünyaya geliş gayesi buydu. Can alıcı
hasımları dahil herkese defaatla uğradı. Ve ilâhî mesajı sundu. Evet, Ebu
Cehil ve Ebu Leheb gibi din ve iman düşmanlarına bile kimbilir kaç defa
gitti, hak ve hakikatı anlattı..! O panayırları dolaşıyor, bir kişinin
hidâyetine vesile olabilmek için çadır çadır geziyor; gittiği her kapı
yüzüne kapanıyor; fakat O bir başka sefer yine aynı kapıya varıyor, aynı
şeyleri tekrar ediyordu.. Mekke’den ümit kesilince Taif’e gitti.. Taif
mesîrelik bir yerdir. Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden
daha baskın çıktı. Bütün sefîh ve ayak takımı toplanıp Resul-ü Ekrem’i; evet
O, meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak
Taif’ten kovdular. Allah Resulü’nün yanında, evladım deyip bağrına bastığı
Zeyd b. Hârise vardı. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Efendiler
Efendisini korumaya çalıştı ama, yine de mübarek vücuduna isabet eden taşlar
her yanını kanlar içinde bıraktı.
Bu müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir
ağacın altına iltica etmişlerdi ki, birdenbire Cibrîl-i Emin beliriverdi. Ve
eğer izin verilirse, çevredeki bir dağı, bu azgın insanların başına
geçirebileceğini teklif etti. Allah Resûlü çok rencide olduğu bu dakikalarda
bile, onun gibi düşünmüyor ve “hayır ” diyordu. Evet O, çok ileride bile
olsa, eğer bunlardan bazıları îmana uyanacaksa, belalara karşı “hayır!”
diyordu...
Ve, sonra ellerini açıp Rabb’ine niyazda
bulundu :
“Allahım, güçsüzlüğümü, za’fımı ve
insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn!
Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin.. beni
kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime
müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere,
belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza,
daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr
olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin
medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım. İlâhî, Sen razı olasıya kadar Senin
affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”
O böyle duâ ederken, yanlarına sessizce
biri yaklaşır ve bir tabağa koyduğu üzüm salkımını Allah Resûlü’nün önüne
uzatır ve “buyurun, bundan yiyin” der. İki Cihan Serveri elini tabağa
uzatırken, Allah’ın adıyla ma’nâsına “Bismillah” der. Üzümü ikram eden
“Addâs” ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hâdisedir. Hayretle sorar:
“Sen kimsin?” Allah Resûlü cevap verir: “Son Peygamber ve son Nebî’yim!”
Addâs üzerine abanır ve öpmeye başlar.. senelerce gökte aradığını şimdi
yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştur.. ve îman
eder.42
Eğer bu son hâdise de olmasaydı, o
Taif’ten çok mahzun dönecekti. Bu hüznü, kendisine yapılanlardan değildi;
hüznü, bir tek insana dahi birşey anlatamamasındandı. Halbuki şimdi
sevinçten uçuyordu. Çünkü Addâs O’nun eliyle hidayete ermişti.
Evet, tabiri caizse O, nebîlerin üveyki
idi. Hiç durmadan her yerde hakikata aşina, temiz gönül ve çehreler arıyor,
bulunca da onun gönlüne giriyor ve ona ruhunun ilhamlarını fısıldıyordu.
Böylece, çevresindeki nurdan hâle ve halka her gün daha da genişliyor ve o
genişledikçe de küfür çıldırıyordu.
Bugün, cihanın şarkında, garbında İslâmî
tekevvüne karşı küfrün hezeyanlar içinde çıldırması gibi, o devirde de Hz.
Muhammed Aleyhisselâm’ın etrafındaki halkaların genişlemesi, küfrü işte
böyle çıldırtıyordu...
Bu çılgınlık onları öyle saplantıya
sevketti ki, gün geldi gökteki Güneş’i üflemekle söndürmeye yeltenir gibi,
toptan bu ilâhî meş’aleyi söndürmeye kalktılar. Heyhât..! Güneş sadece bizim
için bir teşbih ve benzetme vasıtamız.. yoksa O’nun getirdiği nur Güneş’e
fer verecek mahiyettedir. Çünkü o nur Allah (cc)’ın nurudur. Âyet onların bu
gülünç durumunu şöyle tasvir etmektedir: “Onlar Allah’ın nurunu ağızları ile
söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasalar da, Allah nurunu tamamlamaktan
başka birşey murâd etmemektedir” (Tevbe, 9/32).
O, yirminci asırda da bir meş’ale yaktı ve
içimize âdetâ kıvılcım saçtı.. binler-yüzbinler O’nun yoluna baş koydu ve
O’nun da’vâsını yüceltme istikametinde hizmete koyuldu. Demek Cenâb-ı Hakk,
yeniden bir Muhammedî hâle, bir nur halkası ve yeniden bir altın zincir
vücuda getirmeyi murâd buyurmuş ki, bunu ne küfrün gayzı, şiddeti, hiddeti
ne de şeytan ordularının tehâcumu durduramıyor.. evet ihlâsla saçılmış bu
tohumlar bugün olmasa da yarın mutlaka neşv ü nemâ bulacak ve Allah
Resûlü’nün neşrettiği nur hiçbir zaman sönmeyecektir.
Mekke artık, Allah Resûlü’nü
barındıramayınca O da Medine’ye hicret etti. Orada nurunu yaymaya devam
edecekti. Orada da yahudi ve münafıklarla uğraşacak, küfre karşı muharebeler
düzenleyip bizzat ordunun başında bulunacak, harp meydanlarında, dişi
kırılacak, yüzü yarılacak.. aç ve susuz kalacak.. çok defa karnına taş
bağlayıp öyle dolaşacak, ama hep yoluna devam edecek.. ve etti de. Evet O,
tebliğ vazifesinden bir an dahi dur olmadı. Dinin en küçük mes’elesine kadar
her şeyi izah etti, anlattı, tebliğde bulundu. Medine’de ikamet buyurduğu
veya devletlerle kapıştığı devirlerde dahi fertleri irşad etmeyi asla ihmal
etmedi: Bir bedevi gelip de o güne kadar yüzlerce defa tekrar ettiği bir
mes’eleyi O’na sorsaydı hiçbir isteksizlik emâresi göstermeden, hep aynı
şevk ve aynı iştiyakla cevap verirdi.
Tebliğ, insanları doğru yola, sırât-ı
müstakîme sevketmek demektir. Ve esasen bu, bütün nebîlerin ve Nebîler
Sultanı’nın da geliş gayesidir. O sırât-ı müstakîm ki, her mü’min onu çok
iyi bilmektedir ve bilmelidir de. Evet biz, günde en az kırk defa
namazlarımızda, Rabb’imizden bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmesini
diliyoruz. Yani, nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin geçtiği yoldan geçmeyi
ve onların maksûda erdikleri gibi maksuda ermeyi talep ediyoruz. O geniş bir
yoldur ve herkesin o yoldan belli bir nasibi vardır. Çünkü son gelen Nebî,
âyetin ifadesiyle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Ayrıca O, şâhid, mübeşşîr ve nezîrdir ki,
aşağıdaki âyet bunu ifade etmektedir : “Ey Nebî! Biz seni hakîkaten bir
şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik” (Ahzâb, 33/45).
Efendimiz, yirmi üç sene, peygamberlik
gibi çok ağır bir sorumluluk taşımış ve hiçbir da’vâ adamına nasip olmayacak
şekilde de mükellefiyetlerini yerine getirmiş müstesna bir insandı.. ve işte
O, bu ruh ve şuurla hergün biraz daha mübarek sona doğru yaklaşıyordu:
Veda haccındaydı -Zaten hayatında bir kere
hacc yapmıştı- Umreyle haccı birleştirdiği için biz buna Hacc-ı Ekber de
diyoruz43. İşte bu son haccında, Allah Resûlü son bir kere daha devesine
bindi ve söylemesi gereken her şeyi söyleyip bitirmeye çalıştı. Evet, kan
da’vâlarından kadın haklarına, ondan da faize, kavim ve kabîle aralarındaki
münasebetlere kadar her şeyi anlattı. Daha sonra da cemaatına “Dikkat edin
tebliğ ettim mi?” diye sordu. Her defasında cemaatından: “Evet, tebliğ
ettin” karşılığını alınca da, Cenâb-ı Hakk’ı şahid tutarak : “Allahım, şahit
ol!” buyurdu.44
O bihakkın vazifesini yapmıştı. Onun için
de vicdanen rahat, kalben huzur içindeydi ve adım adım Rabb’ine gitmeye
hazırlanıyordu. Zaten O, bir murâkebe insanıydı ve en hassaslardan daha
hassastı. Dolayısıyla da bütün hayatını böyle bir hazırlık içinde geçirmiş
ve kendi kendine: Acaba Rabb’imin beni gönderdiği asıl gayeye uygun
yaşayabildim mi? diyordu.
3 - GÜZEL ÖRNEK
Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak
söyleyebileceğimiz diğer bir husus da, onların ümmetlerine güzel birer örnek
olma keyfiyetleridir.
Allah (cc),Kur’ân-ı Kerîm’de: “İşte onlar
Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!” demektedir (En’âm,
6/90).
Düşünmeli ki Efendimiz’e dahi, kendinden
evvel geçmiş peygamberler isim isim sayıldıktan sonra onlara uyması
söylenmektedir. Zaten bizlere de Kur’ân-ı Kerîm şöyle seslenir:
“And olsun, size, Allah’ı ve ahiret gününü
umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek
vardır” (Ahzâb, 33/21).
Peygamberler bizler için bir önder ve
imamdır. Namazda imama uyduğumuz gibi, hayatın her bölümünde de O’na iktidâ
ederiz. Zira bizler için gerçek hayatı O ve diğer nebîler temsil
etmişlerdir. İslâm’ın ilk devrini idrak edenler Allah Resûlü’ne milimi
milimine iktidâ etmişlerdi. O’nun için de hem onlar hem de onlardan
sonrakiler, İki Cihan Serveri’nin dilinde şöyle bir ifade edilme
bahtiyarlığına ermişlerdi. Evet, Allah Resûlü buyurur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek;
insanlardan bir cemaat gazâ edecekler ve kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’ı gören var mı?
denilecek. Onlar da:
-Evet! Cevabını verecekler. Bunun üzerine
kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan diğer bir cemaat
gazâ edecek, kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik etmiş bir
kimseyi gören var mı? denilecek,
-Evet! diyecekler. Yine kendilerine fetih
müyesser kılınacak. Sonra insanlardan bir cemaat daha gazâ edecek ve
kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik edenleri
görenlere arkadaş olan var mı? denilecek. Onlar da:
-Evet! cevabını verecekler; onlara da kale
kapıları açılacak ve fetih müyesser olacaktır.” 45
Yine bir hadîslerinde Efendimiz (sav) :
“İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır. Sonra onların
peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir” 46 buyurarak
kendisine yakın olan devirlerin fâziletine işaret etmektedir. Çünkü onlar,
hayatlarını, duygularını, düşüncelerini Allah Resûlü’nün hayatına,
duygusuna, düşüncesine benzetmede çok hassas davranıyorlardı. Aslında,
Allah’ın (cc) model ve misâl olarak seçtiği bu insana benzemek gaye
olmalıydı ve oldu da.
Evet, sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn
hazerâtı, bu mevzuda hassaslardan çok daha hassasdı. Ve onlar bu yönleriyle
diğer asırlarda yaşayan insanlardan daha da hayırlıdırlar. Hz. Mesih:
“Kudsîlerin bayrakları ellerindedir” diyordu. “Kudsîler” sözüyle
Efendimiz’in ümmetini kasdediyordu. Ve bu büyük bir tebcildi. Zayıf da olsa,
bir hadîste de Allah Resûlü : “Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrail’in
peygamberleri gibidir” buyurmaktadır 47. Evet, onlar Efendimiz’e iktidâda
öyle bir çizgiye ulaşmışlardı ki, onun az ötesinde nübüvvet sınırları
başlıyordu.
İşte, kulluk kapısından girerken kapının
sövelerini de söküp içeriye giren Ömer (ra) bunun en çarpıcı örneğidir! O,
Peygamberi kendisine tam bir rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı
hayatı bütünüyle O’na benzetmiş; O’nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir
insandı. Roma’nın, Bizans’ın kapıları ona ardına kadar açılıp, ülkeler ve
hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul ederken dahi, onun hayat düzeninde
zerre kadar değişiklik olmamıştı. Kudüs ki,-bugün mahzundur, mükedderdir,
esirdir ve İslâm Âleminin alnında siyah bir lekedir- onun devrinde
fethedilmişti. Fi’len askerî hakimiyet gerçekleştiği halde bir süre
papazlar, şehrin anahtarlarını vermemekte diretir ve: “Aranızda, bu şehrin
anahtarlarını teslim alacak şahsın şemailini göremiyoruz, onun için de
anahtarları veremiyoruz” derler... Durum kendisine haber verilince, Koca
Halife yola çıkar.. Kendine ait devesi olmadığı için de Beytülmâl’den aldığı
ödünç bir deveye, kölesiyle beraber nöbetleşe binerek tâ Kudüs’e gider.
Kaderin cilvesi, şehre girileceği zaman sıra köleye gelir.. halife deveden
iner, kölenin bütün ısrarlarına rağmen onu deveye bindirir ve kendisi deveyi
yederek şehre girer...
Manzarayı görenler, mumlar gibi erirler
ve: “İşte kitaplarımızda şemâili zikredilen adam” der, anahtarları ona
teslim ederler.
O büyük Ömer, ateşgede İranlının vurduğu
hançer darbeleriyle yaralanmış ve koma halinde upuzun yatıyordu.
Yediği-içtiği dışarıya çıkıyor; ne bir ses veriyor ne de seslere alâka
duyuyordu. Hizmetçisi gelip, yemek veya su isteyip istemediğini sorunca, ya
cevapsız bırakıyor ya da sadece gözleriyle “hayır” deyip geçiştiriyordu.
Fakat “Ey mü’minlerin emiri! Namaz” denince, “ha işte kalkıyorum. Namazı
terkedenin İslâm’dan nasibi yoktur” deyip yaralarından kan aka aka namazını
kılıyordu.48
Böyle yapıyordu; zira, bütün bunları
Efendisinden böyle görmüştü. O’na iktidâ ve ittibâ edecek ve arkadan
gelenlere de örnek olacaktı. Evet, Peygamber’in gönderiliş gayelerinden biri
de ümmetine örnek olmaktı..
4 - DÜNYA-UKBÂ MUVAZENESİNİ
TEMİN
Peygamberler dünya ve ukbâ muvâzenesini
kurmak için gelmişlerdir.
Onların getirdiği muvâzene ile insanoğlu
ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti bulacaktır. Evet, ne papazlar ve
ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terkedip manastırlara çekilme, ne de her
şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve
yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir
mazhariyettir. Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz; hele
mücerred ilim asla insanı bu seviyeye yükseltemez.
Kur’ân-ı Kerîm bu dengeyi şu şekilde
anlatır :
“Allah’ın sana verdikleri ile ahiret
yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda
bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesad peşinde olma. Şüphesiz
ki Allah bozguncuları sevmez” (Kasas, 28/77).
Bu ilâhî dengenin bir tarafında, “Rabb’-inin
nimetlerini anlat da anlat” (Duha, 93/11) hakikatının anlattığı kefe, diğer
tarafında da “sonra kasem olsun, o gün bütün nimetlerden sorulacaksınız” (Tekasür,
102/8) âyetinin ikaz dolu ifadesiyle anlattığı kefe vardır. Ve, işte
muvâzene bu ölçüler içinde korunacaktır..!
Hz. Ebu Bekir, bütün servetini Allah için
harcamış ve bitirmişti. Zira sıddîkiyet bunu gerektiriyordu. Halifeliği
döneminde kendisine bir bardak soğuk su verildi, içti ve ardından da hıçkıra
hıçkıra ağladı. Hatta, etrafındakileri de ağlattı. O, ağlamayı kesti ama
etrafındakiler hâlâ ağlıyorlardı.. ihtimal bir süre de onların ağlamalarına
ağladı.. sonra yüzünü sildi ve kendine geldi. “Seni bu derece ağlatan neydi
Ya Eba Bekr?” dediler. Cevap verdi: “Bir gün Allah Resûlü (sav) ile
beraberken, eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi. Ve sanki: ‘Benden uzak dur,
benden uzak dur’ diyordu. Sordum Ya Resûlallah! Birşeyleri uzaklaştırıyorsun
ama ben kimseyi göremiyorum. Buyurdular ki: ‘Dünya, içindeki bütün
debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben
de ona (benden uzak dur) dedim. O da bir kıyıya çekilirken; ‘Vallahi sen
benden kurtulsan da, senden sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar’
dedi. İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle
ağladım.”
Evet, o ve onun gibiler, her türlü
ferah-feza bir hayat sürebilme imkânlarına rağmen, hep muvazene içinde bir
hayat yaşamışlardı.. zira, Mukteda-ı Küll, Rehber-i Ekmel de öyle
yaşamıştı.49
5 - İTİRAZ KAPISINI
KAPATMAK
Peygamberler insanların ahirette, Cenâb-ı
Hakk’a karşı herhangi bir itiraza hakları kalmasın diye gönderilmişlerdir.
Bir âyet bu hususu şöyle anlatır :
“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak
peygamberler (gönderdik)ki insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı
bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakîmdir.” (Nisa, 4/165).
Peygamberlerin dışındaki liderler,
kitleleri sürekli inandıramamışlar, inandırmış olsalar bile, mesaj ve
teklifleri lahutî destekten yoksun olduğu için, sundukları hiçbir mesaj,
söyledikleri hiçbir söz ve sergiledikleri hiçbir davranışla beşerîliği
aşamamış ve zamanla da çevreleri, hazan vurmuş yapraklar gibi dağılıp
gitmiştir.
Halbuki peygamberlerin liderlikleri böyle
değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar, ısmarlama insanlardır.
Onlar tâ rahm-i mâderde peygamberdirler. Yaşayışları bir mûsikî, konuşmaları
da âdeta bir şiir gibi ahenklidir. Onlar konuşurken, varlık, bütünüyle kulak
kesilir ve onları dinler. Evet, onların gelişleriyle nice hâdiseler
seyirlerini değiştirir ve nice gönüller onlara tâbi olur. Kâinatta câri
kanunlar, bazen onlar hatırına işlemez olur, bazen de onların isteği ile
mecrâ değiştirirler...
Nebîler Sultanı’na bir kere bakıverin!
Taş, ağaç, toprak ve çeşit çeşit hayvanlar, her biri âdeta kendi nev’i
hesabına O’nunla münasebete geçmiş ve O’nun nübüvvetini tasdik ediyor gibi
bir durum sergilemiş. Busayrî’nin de dediği gibi “Ağaç O’na koşarak geliyor
ve lisân-ı mahsusuyla; Sen Allah’ın Resûlü’sün” diyordu .50
Çünkü eşya O’nun gelişiyle ma’nâ kazanmış
ve varlık kaos olmaktan çıkmıştı.. O, Kur’ân’ın diliyle “O’nu hamd ile
tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihini anlamazsınız” (İsra,
17/44) diyor ve âdetâ her varlığa can ve hayat üflüyordu.
Bizler öğrendiğimiz her şeyi O’ndan
öğrendik ve eşya O’nunla hikmet tahtına oturdu51. Tabii bu arada insan da,
abes ve başıboş olmadığının idrakına vardı.52
Her peygamber insanları inandırmak ve
inanmayanların da bahanelerine meydan vermemek için bir kısım mu’cizelerle
gelmiştir. Efendiler Efendisi ise, bütün peygamberlere ait mu’ci-zelerin
hepsini getirmiş ve mukteda-i küll olduğunu göstermiştir. Evet, her ümmet
kendi peygamberine ait nice mu’cizeleri ya bizzat gördü veya dinledi. Bizler
de, Allah Resûlü’ne ait binlerce mu’cize dinledik. Ve Kur’ân gibi ebedî bir
mu’cizeyi de her zaman görmekteyiz. Artık bundan böyle kimsenin itiraza
hakkı yoktur. Allah (cc), inanmamızı istediği hakîkatları her zaman
desteklediği peygamberiyle gayet açık ve vâzıh bir şekilde gözler önüne
sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca
önemli bir nokta da Cenâb-ı Hakk, “Biz peygamber göndermedikçe azab edici
değiliz” (İsra, 17/15) ma’nâsına buyurmaktadır. Demek ki peygamberler
gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mazeretine
bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır. |